Nasıl bir belediye yönetimi?

Ali Rıza Avcan

30 Mart 2014 tarihli yerel seçimlerin üzerinden tamı tamamına 4 yıl, 6 ay, 25 gün geçti. Şayet olağanüstü bir gelişme olmazsa, bugünden başlayarak 5 ay 6 gün sonra; yani, 31 Mart 2019 tarihinde yeni bir seçim yapılarak belediyelerin yeni başkanları ve meclis üyeleri belirlenecek.

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu gibi, yaklaşan seçimlerde aday olmayacağını duyuran belediye başkanları ise, bugüne kadar yaptıklarını ve oluşturdukları kadroları korumak adına ya kendi yerine geçmesini arzuladığı belediye başkan adaylarını tümüyle anti demokratik bir yöntem olan “kefillik” anlayışı çevresinde kabul ettirmeye çalışıyor ya da kendilerini destekleyen sınıf ve kesimleri bu kısa süre içinde memnun etmek amacıyla bugüne kadar vermedikleri ya da veremedikleri ruhsatları vermeye, kolaylıklar sunmaya; kısacası, taraftarlarını memnun etmeye devam ediyorlar.

Bu anlamda, içinde bulunduğumuz dönem tam anlamıyla Amerikalılar’ın yakıştırmasıyla bir “topal ördek” dönemi… (1)

19102018_10380_0_1_ff32d586b4502133e5b5

Bugüne kadar defalarca Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale gibi kentin tarihi merkezini kurtaracağını iddia edip -ne hikmetse- kurtaramayan ya da kurtarmayan belediye başkanlarıyla İzmir Ticaret Odası ve Ege Bölgesi Sanayi Odası gibi meslek odası başkanlarının, kent simsarlarının ve holding ya da şirket sahiplerinin belediye merdivenlerinde sergiledikleri o gözler yaşartıcı “birlik beraberlik” tablosu, milletin namusu ile uğraşmayı seven Mehmet Cengiz’e Mavişehir’de verilen yeni ruhsatlar ya da Folkart’ın Alsancak’taki yeni gökdelen yatırımları ile TARKEM’in Kemeraltı’nda başlattığı yeni hamleler hep bu “topal ördek” olma hallerinin ilgiyle izlenen son örnekleri…

Çünkü, yaklaşan seçimler öncesinde tekrar aday olmayacaklarını açıklayan ya da yeniden belediye başkanı olamayacağı bilinen “kefalet altındaki” belediye başkanların bu tür soygun ve talanları yapabilmesi için iklim her zaman olduğu gibi son derece uygun ve verimli…

Bunun en önemli nedeni de, bu konu ile ilgili kamuoyunun ve sosyal medya figürlerinin gitmek üzere olan belediye başkanlarının şu an neler yaptıklarından daha çok; o makamlara kimlerin geleceği ile ilgili popüler bir merak, dedikodu ve haberlerin peşine düşmüş olması.

Şimdi herkes, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı ile diğer ilçe belediye başkanlıklarına kimin aday olacağı ya da aday olanlardan kimlerin seçilebileceği ile ilgili… Bu konuda adeta tansiyonu her geçen gün artan bir seçim toto oynanıyor ve herkes “güvenilir bir kaynaktan aldığı bilgilere göre” kimlerin aday olacağını söyleyerek oyunun içinde yer aldığını ya da haberdar olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. 

Oysa kimse, aday olacakların ismi, kişisel özellikleri, bugüne kadar yapıp eyledikleri, kurumsal ve kişisel bağlantılarıyla kim ya da kimler tarafından desteklendiği gibi konular dışında o görevlere seçildikleri takdirde ne yapmak istedikleri, hangi toplumsal / kentsel sorunlara öncelik verecekleri, vaat ettiklerinin toplumsal bir geçerlilik ve yapılabilirliğe sahip olup olmadığı, öne sürdükleri projeleri kimlerle, hangi sürede, ne şekilde ve nasıl bir ekiple gerçekleştirilecekleri, şikayetçi olduğumuz mevcut belediye yönetimlerden ne farklarının olacağı, seçilecek kişilerin iyi bir yönetici olup olmadıkları gibi birincil dereceden önemli konuları düşünmüyor ve bunlarla ilgili soruları aday olanlara ya da olmak isteyenlere sormak istemiyor.

Hatta böylesi bir ortamda karşımıza öylesine ilginç adaylar çıkıyor ki; önce alel acele adaylıklarını açıklayıp, seçildikleri takdirde yapıp eyleyeceklerini ortaya koyan projelerinin daha sonra açıklanacağını büyük bir kolay ve saflıkla söyleme cesaretini bile gösteriyorlar.

Kuşa Bak

Kısacası asıl konuşulup tartışılması gereken “nasıl bir belediye yönetimi” sorusu yerine, “nasıl bir belediye başkanı” ya da “yeni belediye başkanı kim olabilir gibi” ikinci dereceden önemsiz soruların yanıtlarını bulmaya çalışıyorlar.

Yerel yönetimlere yönelik alternatif temel politika ve stratejilerle hedef ve amaçlar dikkate alınmadan sadece adayların isimleri üzerinden sığ bir tartışma ortamının yaratılması; elbette ki, “topal ördek” konumunda olanların karşısına yeni yeni fırsatların çıktığı ve onların da bu fırsatları büyük bir gayretle değerlendirecekleri bilinmelidir.

Çünkü, belki de fırsatçılıktan kaynaklanan bu tür olası soygun ve talanlar nedeniyle kentin başına musallat olabilecek daha yeni ve büyük sorunlar, seçilecek yeni isimler dünyanın en iyi insanı ve yöneticisi bile olsa onların altından kalkamayacakları kadar kötü bir mirasa dönüşebilir. 


(1) “Topal Ördek” – ABD’de 4 yılda bir yapılan başkanlık seçimlerinde, mevcut başkan koltuğu kaybetse bile 6 ay görevde kalır. Devir teslim törenine kadar geçen sürenin sonunda başkanın gitmesi kesindir ama o, hem de temsilciler meclisi ve senato karşı tarafın elindeyken 6 ay süreyle bir ayağının üzerinde durmaya çalışarak görevini yürütür. İşte bu durumda başkana “Topal ördek (Lame Duck)” yakıştırması yapılır.

Yaya kimdir? (1)

Ali Rıza Avcan

‘Yaya‘ sözcüğünün etimolojik kaynağı

Türk Dil Kurumu’na ait Türkçe Sözlük’te “yürüyerek giden” (1) şeklinde açıklanan ‘yaya’ sözcüğünün etimolojik kaynağı, Türklerin ilk alfabesi olarak bilinen Orhun alfabesi ile Göktürkler tarafından yazılan Orhun Anıtları’nda yer alan ‘yadağ’ ya da ‘yadag’ sözcüğüne dayanır: “yadag süsin ikinti kün kop ölürtim” (yaya askerini ikinci gün hep öldürdüm).

Bu sözcük, Türkçe üzerine yazılmış ilk eserlerinden biri olan İbn-i Mühenna’nın 1310 tarihli Lügat‘ında ‘yadağ/yatağ’, 1451 tarihli Ferec ba’d eş-şidde isimli hikaye kitaplarında ‘yayak’, Aşıkpaşazade tarafından yazılan Tevarih-i Al-i Osman‘da ‘yadağ – yürüyen/piyade’ şekline dönüşmüş, Eski Türkçe’deki ‘yad-açmak’ sözcüğü ise ‘yaymak’ fiilinden  +A sonekiyle türetilmiştir. (2)

‘Yaya’ sözcüğünden zaman içinde türetilen diğer sözcük ve deyimler ise ‘yayalık’, ‘yayan’, ‘yayan yapıldak’, ‘yaya kalmak’, ‘yaya geçidi’, ‘yaya kaldırımı’, “yaya kaldın tatar ağası” ve “şimdi yaya kaldın tatar ağası“dır. (3) 

‘Yaya’ sözcüğü ile ‘yürümek’ arasındaki bu anlamlı ve doğrudan ilişkiden ise ‘yürüyüş’, ‘gezme’, ‘gezmek’, ‘gezinme’, ‘yol almak’, ‘gitmek’, ‘yollara düşmek’, ‘emekleme’, ‘emeklemek’, ‘sıralama’, ‘sıralamak’, ‘arşınlamak’, ‘adım atmak’, ‘taban tepmek’, ‘tabanları yağlamak’, ‘tabanları patlamak’, ‘mesafe almak’, ‘adımlarını açmak’, ‘ilerleme’, ‘ilerlemek’, ‘gerileme’, ‘gerilemek’, ‘piyade’, ‘uykuda gezme’, ‘yürüme’, ‘dolaşma’, ‘trafik’, ‘adım’, ‘hatve’, ‘adi adım’, ‘koşar adım’, ‘uygun adım’, ‘sık adım’, ‘seyrek adım’, ‘sallana sallana’, ‘yan yan’, ‘paytak paytak’, ‘düşe kalka’, ‘topal topal’, ‘topallaya topallaya’, ‘seke seke’, ‘adım adım’ ve ‘badi badi’ gibi birçok eş anlamlı sözcük ve kavram türetilmiştir. (4)

‘Yaya‘ sözcüğünün günlük yaşamdan çok askeri alanda kullanımından kaynaklanan ‘piyade‘ ise Farsça kaynaklı bir sözcük olarak ‘yaya‘, ‘yaya askeri‘ ya da satranç oyuundaki ‘piyon‘ anlamında, Pehlevice ya da Partça olarak bilinen Orta Farsça’da ‘pāi / pād = ayak‘ sözcüğünden türetilen ‘payādak‘ veya ‘padātak‘ sözcüğünün evrilmiş şeklidir.

Resim2
Satrançın piyonu olarak Bizans’ta ve Osmanlı’da yaya olmak…

Trafik mevzuatına göre ‘yaya‘

‘Yaya‘ sözcüğünün günlük uygulamadaki hukuki anlamını, “karayollarında, can ve mal güvenliği yönünden trafik düzenini sağlamak ve trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda alınacak önlemleri belirlemek” amacıyla kabul edilen 13.10.1983 tarih, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun ‘Tanımlar‘ başlığını taşıyan 3. maddesi kapsamında göremeyiz. Söz konusu madde düzenlemesinde aralarında ‘yaya yolu‘, ‘yaya geçidi‘ olan 88 ayrı kavramın tanımı yapıldığı halde ‘yaya‘ kavramının tanımı yapılmamıştır. 

Yaya 027
Bir zamanlar kentler, bir zamanlar yayalar…

Bu eksiklik, yine aynı maddenin son fıkra hükmü uyarınca 18 Temmuz 1997 tarih, 23053 sayılı Mükerrer Resmi Gazete’de yayınlanan Karayolları Trafik Yönetmeliği’nin ‘Tanımlar‘ başlığını taşıyan 3. maddesinin 20. sırasında yer alan şekliyle tanımlanarak giderilmiş; ‘yaya‘ kavramı bundan böyle, “araçlarda bulunmayan, karayolunda hareketsiz veya hareket halinde bulunan insan” olarak tanımlanmıştır. 

Görüldüğü gibi ‘yaya‘, karayolu trafiğindeki araçların içinde olmamak koşuluyla, hareket eden ya da etmeyen bir canlı olarak tanımlanmış; böylelikle karayolu ve sürücü ilişkisinin dışında bırakılmıştır.

Oysa ‘yaya‘, sadece karayoluyla ve karayolu trafiğindeki araçlarla ilgili bir canlı olmayıp; aynı zamanda, karayolu olsun ya da olmasın kentteki tüm kamusal mekânlarda yürüyüp oturarak, konuşup bağırarak, susup eğlenerek var olan, kısacası kamusal mekânları kullanan insandır.

Devam Edecek…


(1) TDK Türkçe Sözlük, 6. Baskı, Ankara-1981, sayfa 857.

(2) İsmet Zeki Eyüboğlu, Türk Dilinin Etimoloji Sözlüğü, 1. Baskı, Sosyal Yayınları, Haziran-1968, sayfa 384.

(3) Ömer Asım Aksoy, Deyimler Sözlüğü 2, TDK Yayını, Ankara-1978, sayfa 939.

(4) Ş. Recai Cin, Kavramlar Dizini, TDK Yayını, Ankara-1971, sayfa 901.

Nilay Özer şiirleri

YOLSA YOL… GELDİM

mektup kaç günde gider
yok bir şehirsin işte yolun izin yok
telefon tellerinde kar kanatlı bir mevsim
göğsümden uçurduğum zarflarca beyaz
ne olmuş bu şehirde gemiler varsa
uçaklar varsa konforlu tarifeler
boynumda bir kement o tren biletleri
gideceğim en uzun yol saçının ayrımıyken

kamyonlara yüklenmiş dağlar gibi zor
yol bu iki yanımdan akıp giden hüzünler
sen ey güvercinlerin sevgililer günü
mektup taşımayı öğrenirkenki
o acemi çırpınış o kalp sekmesi
molozların kıyısında ağlayan bir gül
bir postane sessizliği durup dururken
mektup kaç günde gider
her birinde deli bir pars koşan sözlerim
kaç günde varır sesinin ayazmasına
aşk ateşten uçkuna külün tarihi
kursağına takıldım hasret bir ölümlük yel
gemiler kalafatta uçaklar kara kutu
yolsa yol. . . geldim işte ellerim hep nar
zamana dağılan bir şey var sende

Nilay-Özer-

ŞEHRE GİRDİK VE TARTILDIK, AĞIRIZ

şehre girdik ve tartıldık ağırız 
iki erkek bir kadınız yani biraz 
                        sarmaşık 
cebindeki taşların sesine dalıp 
üç şarkı boyunca susan söylesin: 
haziran kimin hakkı güz neyle 
                  astarlanmış 
(sevgilim yağmurun atını
koşturuyor
bulutlar aklı-
mı kırbaçlayan gözlerin
şimdilik önemsiz bölünmeler var)

temmuz büyük yalan ve yararsız 
                                        yazımız 
adından fazla bir gece düşüncesi 
silik gölgeleri zifte karışan fihrist 
bir öfkeyi bir ah’dan taşırmadan 
teninin kafesinde tutan söylesin: 
hangimizin bahçesi şeytan ve 
                                      tavus 
(sevgilim sen bende hiç yokkendi
üç ağustos geçti omuzlarımdan
ben hepsine durdu baktı ağladı)

ve eylül hiç yaşanmadı bir zaman 
ısındı kar topladı sırtımız 
gecikmek mümkündür elbet 
                        sulara 
dönerken uzun bir gece 
                   uçuşundan 
aşkın nektarına konan söylesin: 
çiftleşirken döküldü kanatlarımız

(sevgilim / neye yarar
bir eylülü olmayan)

işte şehirden çıkarken 
                    arandığımız 
işte çok şey taşıdığımız 
                   üstümüzde senden 
keskin bir haziran dolu bir 
                     temmuz 
ve bir “kirli ağustos kahverengi
organıylan”
kanıtları bir eylül cinayetinin 

ben kendimi susarım kim isterse 
                      söylesin: 
üç kişi bir olup unutacağız…

E, Ocak 2004 Sayı:58

N.-Ozer-2

ZOR SOKAK

Nurer’e

bir gülün tam ortasından geliyoruz  
izini sürerek aşkın beyin kabuğunda  
türlü taşlamalara direnen mısraların 
bırakma elimi inadına bırakma  
muhitinden geçiyoruz ayıplanmanın

zor sokağın namusunu bekleyen  
horozları kılıbık üç beş silah en fazla  
tehditleri bile aç el ele yürümeye  
minareden sarkıtılan kayıp çocuk anonsu  
kulaklarımıza ibret küpesi diye

hayat bir kurt masalı yarın aynısı dünün  
zor sokak sahnesinde sevda pandomim  
gizli hayranlık mı suskun alkışlardaki  
ancak çiçekler camdan cama sever dostum  
duygular dölleyemez uçan ihtimalleri

bir gülün tam ortasından diğerine varırız  
zafer kazanmış damlaların gizlendiği   
arkamızda ışıklı çakıllar bırakarak   
sevişmeye hazırlarız düş ormanı geceyi  
yeraltı suları dehlizler ve sır

yazık ki uykudadır zor sokak sakinleri…

(Zamana Dağılan Nar’dan)

tiN.-Özer1

YOKSUL YOKUŞU

yoksulların çocukluk fotoğrafı az olur
hiç olmaz belki de avuntunun bez bebeği
misketler yuvarlanır yokuş aşağı
her şey masallar kadar yakınken gerçeğe
sabahları umuda yoran babalar
akşamları yarı bunak ve kambur
yokuşu sırtlanıp da gelirler eve

çok yokuşlu semtlerde yaşadık hep
derimiz de bahtımız da abanozgillerden
beş taştan biri yuvarlanır dört taşa
kız oyunu der çekilir erkekler
eğilir topaçlar ve gazoz kapakları
ölüler de yoksulluğun payandasıymış gibi
eğik yatar mezarda yokuş aşağı

ama gülümsemiştim bu yokuşa ben bir kez
ancak ilkokula başlarken çektirdiğim
ödünç yakalıklı fotoğrafımda
kuş ayaklı bir sevinçtim yokuş yukarı
bir kamyon freninden koptu yokuş aşağı
altında ben okulda fotoğrafım
avuntunun bez bebeği hiç olmadı sanırım…

(Zamana Dağılan Nar’dan)

4d53bdbfe0_4d53bdbfe0

YOKSULLUĞUN KENDİSİ YARATICIDIR!*

“Bir an yarılması bu yıldırım yanılması
Yoksulluğun semiz bitleri çoğalırken
Gazla taranmış saçlarımdaki yangın ihtimali çekiyor seni”

diyen şaire elbette yoksulluğu sordum. Şairin her şeyden önce insan olduğunu ve yaşadığı çağın tanığı olması gerektiğini, kendimizi ortaya koymak için neleri göze alabildiğimiz üzerine konuştuk.

Biyoloji okuyor, öğretmen oluyorsun ama ardından “sağlam” mesleği bırakıp “Şair olacağım diyorsun”. Bu cesareti veren ne?

Şiir böyle bir şey. Tatminsiz bir ruh hali olunca hiçbir şey gözünüze görünmüyor. Pek çok insanın “Bir mesleğim oldu” diye sarılabileceği bir şeyi bir saniye bile düşünmeden bıraktırıp, sonu belirsiz bir yolculuğa çıkartabilir tutku.

Şiirinde kullandığın temalar ağırlıklı olarak yoksulluk ve aşk. Neden yoksulluk?

Çünkü yoksul bir mahallede büyüdüm. Kendi adıma çok zorluklar çektim mi? Hayır. Ama öyle şeyler gördüm ve tanık oldum ki insan olmaktan utandım. İnsan denen varlığın bir aklı varsa neden bu adaletsizlik var aklım almadı çocukluktan beri. Geçenlerde bebeğim için bir şey aldım ve saçma sapan bir dergiye bedava abone yaptılar. Bebeğimin altını, reklamı yapılan bez ile bağlarsam Afrika’da bir bebeğin aşılanacağını anlatıyordu. Bu mudur yani? Çok klişe geliyor biliyorum ama savaşa, silaha akıtılan para ile dünyayı on bin kere doyurursun.

Yoksulluğun kendisi çok yaratıcıdır, imgeler yaratan bir şeydir. Şiire çok yakın duran bir şey. Çocukluğumda mahallemizde bir teyze vardı, hemşirelerin çocuklarına bakarak geçimini sağlardı. Bahçesinde sebze yetiştirirdi. Her yağmurdan sonra bu sebzelerin altında salyangozlar çıkardı. Teyze o salyangozları bitkilerin altından toplar, tepsiye yayar ve tuzlardı. Salyangozlar yanarak ve çıtır çıtır sesler çıkararak ölürdü. Bu aklımdan hiç çıkmadı. Salyangoz imgesini defalarca kullandım. Body Word diye bir sergi gelmişti geçtiğimiz aylarda. Oradaki mottolardan biri şöyle; “Az aslında çoktur.” Artık insanın bunu anlaması gerekiyor. Nükleer santral meselesinde de öyle, başka pek çok konuda da öyle, besinler konusunda da öyle.

NÂZIM TÜRK ŞİİRİNİN CERVANTES’İ

Peki şimdi doktora çalışman var, Nâzım Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaraları.  Hangi açıdan inceliyorsun bu eseri?

Çok heyecan verici bir iş bu. Sinematografik düzlemde bir okuma yapıyorum. Ece Ayhan’ın;  “Memleketimden İnsan Manzaraları bir çevrim senaryosu olarak okunabilir ve bir senaryoya dönüştürülebilir” gibi bir iddiası var. Oğuz Makal’ın da bu konuda Beyazperde ve Sahnede Nâzım Hikmet diye bir kitabı var. O kitapta da işin temel noktalarını zaten ele almış. Ben onun üzerine kendimce çok değerli bulduğum birkaç bir şey inşa ettim ve yeni bir şey çıktı ortaya. Bir sene içinde muhtemelen hem tez hem kitap olarak bitmiş olacak.

Bu çalışma Nâzım Hikmet’e olan bakışında değişiklik yarattı mı?

“Nâzım Hikmet soğuk savaş ürünüdür, modası geçti, Nâzım Hikmet’in bütün estetik ve açılımları tükendi, bugünün dünyasına hiçbir şey veremez” diyen soldan ve sağdan bir sürü insan var biliyorsunuz. Nâzım Hikmet aşılamamış birisi! Memleketimden İnsan Manzaraları’nı biraz anlamı ön planda olan bir metin olarak görmekten vazgeçip, içinde kullanılan tekniğe, türlere bakmaya çalışırsa insanlar, asıl mesele Nâzım Hikmet’le başlıyor ve Nâzım Hikmet’le bitiyor gibi olmuş aslında. Türk şiirinin Cervantes’i gibi bir şey, ben onu fark ettim bu çalışma esnasında. Hep Ece Ayhan’a, Edip Cansever’e, İlhan Berk’e odaklanırız, bütün o biçimdeki kırılmaların peşine düşeriz falan. Tamam, o dil bakımından baktığımızda mesele öyle bir geçerlilik kazanıyor ama tek mesele o değil! Çıkış noktalarının neredeyse tamamını Nâzım Hikmet’te bulabiliyorsunuz.

GENÇLİĞE EDEBİYAT ÖĞRETMENİN İMKANSIZLIĞI

Nasıl yazıyorsun?

Çok çeşitli tarzlarda olabiliyor. İki senedir çalıştığım bir şiir var mesela şimdi. Kimi ise geçmişimden gelen birikimle ortaya çıkıyor. Görülmüş, yaşanmış, belleğime atılmış, demlenmiş. Sadece peşine düşmek yetiyor.

Kendini sadece şair olarak mı tanımlarsın?

Şair ekonomiden ne anlar, şair şiirini yazmaya baksın. Son günlerde Onur Caymaz ile çok tartıştığımız bir mesele. İnsanlar şiiri gereğinden fazla mı önemsiyorlar? Elbette önemli ama şair olmaktan önce insan olmak gibi bir şey var. Orada da bir etkinlik alanının olması gerekiyor. Bu bazılarında çok zayıf. Bugün şiirin hayata katkısı zaten çok zayıflamış durumda. Ve içinde yaşanılası bir dünya var olacaksa insanların neyi göze aldıkları ile olarak var olacak. Yani ben neyi göze alıyorsam onunla ilgili bir şey ortaya koyacağım. Ama çoğumuz pek çok şeyi göze alamıyoruz. Artık arzu ettiğimiz bir yaşam modelini günden güne kaybediyoruz. Bugünlerde günümüz gençliğine edebiyat öğretmenin imkansızlığı üzerine yazmak istiyorum. Onların dünyasındaki  göstergeler ve kavramlar çok farklı. Zihnini ruhunu edebiyatla eğitmiş insanların bir göstergeler evreni var, eğitmemiş olanların başka bir göstergeler evreni var. Ve senin bir değer olarak gördüğün şey orada başka bir şeye dönüşüyor. Anlamadığı dili baskılamak ve aşağılamak için argo haline getiriyor. Tıpkı toplumda baskın olan kültürün, azınlık olana yaptığı gibi. 

‘BELKi YATIŞIR GÖVDEM BiR PEYGAMBER DOĞURSAM!’

Bir bebeğinin olması bir şairi nasıl etkiler? Duygusal değişimin nasıl oldu?

Doğurmak gerekiyormuş diye düşünüyorum kendi adıma! Çünkü kendi gövdenin olanaklarını tanıyabileceğin son alan doğum. Belki de sondan bir önceki, zira bir de ölümü tanıyacağız. Yaşama çok doğrudan bir katkı doğurmak, ölmekle beraber tabii. Algılarını açıyor, çalışkanlığını arttırıyor, bir takım kişisel mızmızlıklardan temizliyor insanı, ilişkilerini güçlendiriyor, yumuşatıyor, daha fazla sabır sahibi yapıyor. Bebekle birlikte bütün bunlar biraz daha geniş bir alan kazanıyor gerçekten. Sonra tabii daha kalıcı şeyler yapma istediği de doğurdu bende. Artık bir kızım var. Geçenlerde yayımladığım bir şiirde de vardı: “Belki yatışır gövdem bir peygamber doğursam!” Dört büyük peygamber var ve dördü de erkek… Kadın da bütün kötülüklerin kaynağı olarak görülüyor ya… Türkülerden tutun da atasözlerine, mitoloji kadar… Ama ben bir şekilde oğlan doğuramayacak bir gövde olarak tahayyül ederdim kendimi! (gülüyor)

ALAYA VURULMUŞ ŞİİRLER HOŞUMA GİTMİYOR

Sosyal paylaşım sitelerinin yaşamın ayrılmaz bir parçası olduğu bir dönemdeyiz. Bu sitelerde insanların kendilerini ifade ettiği alanlar, mısradan, şiirden ya da özdeyişten geçilmiyor çoğu zaman. Bu sence faydalı mı yoksa sözün altını boşaltan bir durum mu?

Bize göre  var herhalde, başkalarına göre bir zararı yok. 10 bin tane İnternet kullanıcısına yazdığınız kısa öyküleri, şiirleri mesaj atın, onlar da okusun. Bugün Türkiye’de hiçbir şairin 10 bin okuyucusu yok.  Bu yüzden bitmiş ve bugünün ruhuna hiçbir şekilde ait olmayan bir şeyin peşindeyiz biz. Üstelik bende şöyle bir tutuculuk da var; Teknolojik bir takım sözcüklerin, kavramların şiire yakışmadığını düşünüyorum. Küfrü, argoyu aşırı alaycı, parodik söylemleri de yakıştıramıyorum. İroni hoşuma giden bir şey. Bilgi bazen öyle bir hale gelir ki ironikleşir, acılaşır. Zaman zaman kendimde de ortaya çıktığı zaman mutlu oluyorum ama çok alaya vurmuş şiirler hoşuma gitmiyor.

Bahar Çelik, Evrensel Gazetesi, 13 Nisan 2011

Yürümek, koşmak, yüzmek

Kitabın Adı: Yürümek, koşmak, yüzmek – kaçak beden

Özgün Adı: Marcher, Courir, Nager – Le corps en fuite

Yazarı: Philippe Mengue

Çevirmeni: Korkut Erdur

Düzelti: Başak Günsever

Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları, Cogito Serisi

Basım Yılı, Yeri: 1. Baskı, Eylül 2018, İstanbul.

242 sayfa.

Mengue

Philippe Mengue: 6 Aralık 1941 tarihinde Fransa’da doğdu. Felsefe alanında doktorasını tamamladıktan sonra Aix-en-Provence Üniversitesi ve College International de Philosophie’de (CİPh) dersler verdi. Özellikle Sade ve Deleuze üzerine çalışan Mengue, Deleuze Studies’i çıkaran ekipte yer aldı. Başlıca ki­tapları: “L’Ordre sadien” (Paris, Éditions Kimé, 1996); “Deleuze et le système du multiple” (Paris, Éditions Kimé, 1995; Deleuze et la question de la démocratie (Paris, l’Harmattan, 2003); “La Philosophie au piège de l’histoire” (Éditions de la Différence, 2004); “Comprendre Deleuze” (Max Mio Editions, 2012); “Faire l’idiot, La politique de Deleuze” (Germina, 2013).

Mengue Yürümek, Koşmak, Yüzmek’te Rimbaud’nun Habeşistan’daki günlerinden Rousseau ve Kerouac’ta sıkça rastlanan yola koyulma fikrinin felsefi incelemesine, tanrısal tapınma aracı olarak antik spor müsabakalarından bedenin denizde aldığı “oluşlar”a varıncaya dek, spor ve hareket halindeki beden üzerine sistemli düşünce egzersizleri yapıyor.

“Deleuze, istemeden de olsa, Fransız entelektüel seçkinlerin (entelektüel olanların, çünkü İngiliz üniversitelerindeki eğitime hayran olan öteki seçkinler, büyük liberal kentsoylu sınıfı başta tenis, golf, kayak, yelkencilik gibi dallar olmak üzere, spor yapmayı bir onur sorunu olarak görür) sporu içgüdüsel olarak reddedişine kaptırır kendini. Bu imgelerin tersine çevrilmesi ya da düzeltilmesi bu kitabın yazılmasının gerekçelerinden biridir kesinlikle. Entelektüel dünyanın yansıttığı bu basmakalıp görüşler beni her zaman ironik biçimde gülümsetmiştir. Eğitimimden, doğal fiziksel yeteneklerimden, ayrıca zihinsel şeyleri olduğu kadar sporu da seven, spor tutkunu bir babanın etkisiyle içime çok erken yaşlarda aşılanmış spor aşkından ötürü, onları aynı zamanda birer önyargı gibi görmüşümdür. Antik insan ideali de bundan uzakta gezinmiyor, içinde yetiştiğim, dönemin entelektüellerinin, ‘eleştirel’ zihinlerine, özgürleşmek için çabalamalarına karşın, (bedenle fiziksel alıştırmaları hor görmeleri nedeniyle) istemeden de olsa tutsağı oldukları Hıristiyan özneleştirme biçimini paramparça ediyordu.”

001

İÇİNDEKİLER

Önsöz

Giriş

BİRİNCİ KISIM: JİMNASTİK ARAŞTIRMALARINDAN SAYMA SPORLARINA

1. Bölüm: Eski ve Modern Oyunlar, Tarihsel İncelemeler

2. Bölüm: Tanrısal Tapınma Olarak Antik Oyunlar

3. Bölüm: Yeni Sporlar ve “Kayma” Sporları

İKİNCİ KISIM: YOLCULUK VE GEZİNTİ OLARAK YÜRÜYÜŞ ÜSTÜNE

4. Bölüm: Tırmanıştan Yaban Yaşama

5. Bölüm: Arthur Rimbaud ve Algılanamaz Oluş

6. Bölüm: Sonsuzluğa Yürüyüş

ÜÇÜNCÜ KISIM: YÜRÜMEK, KOŞMAK, YÜZMEK

7. Bölüm: Temel Alıştırmalar ve Belirsizlik

8. Bölüm: Yüzmek

9. Bölüm: Kurbağalama

10. Bölüm: Kulaç

11. Bölüm: Hayvan Oluşlar ve İki Yaşamlılar (Yüzme Türlerinin Ortak Noktaları)

12. Bölüm: Yürümek ve Koşmak

13. Bölüm: Dinginlik ve Yorgunluk Üstüne

14. Bedenle Elementlerin Karşılaşması

DÖRDÜNCÜ KISIM: TANRISAL TAPINMA OLARAK SPOR

15. Bölüm: Tanrısal Tapınma Düşüncesi

16. Bölüm Ayin Olarak Spor

17. Bölüm: İnanç İçermeyen Bir Tapınma

18. Bölüm: Uzaktan Yakından

Kaynakça

Başarı mı; yoksa, olası bir hezimetin ayak sesleri mi?

Ali Rıza Avcan

Yönetim adı verilen her düzen, sistem ya da organizasyon, başlangıçta belirlenen amaç ve hedeflere ulaşıp başarılı olmak amacıyla tasarlanıp kurulur ve çalışır…

Bu anlamda, seçimle ya da atamayla belirlenen her yönetimin amaç ve hedeflerini belirlemeden yola çıktığını ve bunları zaman içinde yenilemediğini söylemek pek mümkün değildir. Şayet arada bir plansız, programsız yola çıkanlar olursa, onların da uzun solukta var olup yaşayacaklarını düşünmek abesle iştigaldir.

Siyasi iktidarlar için başlıca amaç ve hedef, temsil ettikleri sınıf ve kesimleri memnun edip yola devam etmek; belediye yönetimleri için amaç ve hedef, kendilerine oy veren kentlileri memnun ederek gelecek seçimde daha fazla oy alabilmek; şirketler için de daha fazla kâr elde edip para kazanabilmektir.

Yönetenlere yardımcı olmak amacıyla oluşturulan bürokrasi ve danışmanların amaç ve hedefleri de, bilgi, birikim ve deneyimleriyle destek verdikleri yönetici ya da liderlerin daha fazla oy alarak veya kâr elde ederek başarılı olmalarını sağlamaktır.

Çünkü her şeyin temeli, alınan oy sayısı ya da elde edilen kârın miktarı ile ölçülüp ifade edilen başarıdır.

Bürokrat ve danışmanlar şayet bunu yapmayıp yönetici, lider ya da patronlarının daha az oy almasına veya kâr elde etmesine neden olmuşlarsa; bu durumun birinci dereceden sorumlusu olarak, bağlı oldukları yönetici, lider ya da patronun başarısızlığının ortağı olurlar.

Bundan sonra yapabilecekleri tek şey, kendilerine çalışabilecekleri yeni bir belediye ya da şirket aramaktır…

RegStrategy_1536x1152

Gelelim İzmir Büyükşehir Belediyesi bürokrat, danışman ve akademisyenlerinin “İzmir Modeli” adıyla icat ettiği koskoca bir yalanın, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun 2004 yılından bu yana ortaya koyduğu başarılı proje uygulamalarından kaynaklandığı iddiasına…

Önce İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2012 yılından bu yana yürüttüğü tarım hizmetleri üzerinden şekillendirilmeye çalışılan; daha sonra, sadece tarım hizmetlerini değil, tüm belediye hizmetlerini kucakladığı söylenen; o nedenle de, uğruna 14 profesör, 6 doçent ve 1 gazeteciden oluşan 21 kişilik bir ekibe yazdırılan  ve 1.152 sayfalık 25 makaleyi içeren beş kitabın; bir de bunun üstüne, bu akademik ekibin lideri olduğu bilinen Prof. Dr. İlhan Tekeli tarafından yazılıp İzmir Akdeniz Akademisi tarafından bastırılan altıncı kitabın konu aldığı bütün bu iddiaların sanki bilimsel bir dayanağı varmış gibi büyük tören ve reklamlarla takdim edilen şu meşhur İzmir Modeli” olayına…

Söz konusu bu altı kitabı alıp okuduğunuzda ya da bununla ilgili abartılı reklamları izlediğinizde, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun, 21 Haziran 2004’den başlayıp 31 Mart 2019’a devam eden 14 yıl 9 ay 10 günlük hizmet döneminde biz İzmirliller’e fark ettirmeden cümle aleme; örneğin, yurt içinde Gaziantep’e, yurt dışında İngiliz ya da Ruslara; hatta, Ahmet Hakan’ın CNNTürk’teki 8 Ekim 2018 tarihli Tarafsız Bölge programında ifade edildiği şekliyle tüm Türkiye’ye örnek olacak bir yönetim modeli yarattığı zannına kapılıyorsunuz.

Çünkü biliyorsunuz ki, bu yazıları yazan ve çoğu “profesör” ya da “doçent” gibi akademik unvanlar taşıyan zevat, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun bir “model” yaratacak kadar başarılı olduğunu, kendilerini oldukça zorlayarak anlatmaya çalışıp methiyeler düzdükçe ya yeni görevlere getiriliyorlar veya (belediye tarafından “kişisel sır“dır gerekçesiyle açıklanmayan) oldukça yüklü miktarlarda telif ücretleri alıyorlar.

Bu isimlerin bir kısmının CHP eski milletvekili Prof. Dr. Oğuz Oyan eşliğinde belediye belediye gezip kitaplarını bastıran, bu işi meslek haline getirmiş bilindik isimler olduğunu, bir kısmının “YÖK Akademisyeni” ya da “Vakıf Akademisyeni” özelliklerine sahip olduğunu biliyor ve onlardan zaten farklı bir şey beklemiyoruz. Geriye kalan son bir kısmının ise, yarın öbür gün hatırlanıp devamlı önlerine konulacak bu kötü methiyeleri yazarak bizi hayal kırıklığına uğrattıklarını ifade etmek istiyorum.

Oysa İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun bu yere göğe konulamayan başarılarını, bu tür ısmarlama yazılar yazdırarak övmek yerine onun katıldığı 2009 ve 2014 tarihli yerel seçimlerde aldığı oy oranlarıyla, görevde bulunduğu dönemde yapılan milletvekili seçimlerinde partisinin aldığı oy oranlarındaki değişim üzerinden ölçüp değerlendirmek daha doğru, anlamlı ve geçerli olacaktır. 

Çünkü, genel ya da yerel düzeydeki siyasetçinin en önemli başarı ölçüsü, birilerinin yazıp çizdiği kitap, makale ve methiyeler ya da reklam kokan sözler değil; seçimlerde aldığı oyların miktar ve oranını arttırıp arttıramadığıdır. Kimse kusura bakmasın; ama, temel belirleyici olan -sadece ve sadece- budur.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun 29 Mart 2009, 30 Mart 2014, 7 Haziran 2015, 1 Kasım 2015 ve 24 Haziran 2018 tarihli yerel ve genel seçimlerle ilgili verileri dikkate alınarak düzenlenen aşağıdaki tablodan da görüleceği gibi, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, “İzmir Büyükşehir Belediye Başkan Adayı” sıfatıyla ilk kez katıldığı 29 Mart 2009 tarihli seçimlerde 21 ilçeden oluşan İzmir genelinde ortalama % 56,15 oranında oy almış ve bu oranın en fazla olduğu ilçe % 73,74 ile Narlıdere, en az olduğu ilçe ise % 42,39 oy oranı ile ile Kemalpaşa olmuştur.

Bu durum, o tarih ve koşullar içinde hem Aziz Kocaoğlu hem de partisi Cumhuriyet Halk Partisi için oldukça iyi bir sonuç ve başarıdır.

2009-2014 İBB Seçim Sonuçları

“İzmir Modeli” isimli kitaba yazılar yazan bu 21 akademisyen ve gazetecinin kendisini başarılı bulduğu ilk hizmet döneminin sonunda yapılan 30 Mart 2014 seçimlerinde ise 30 ilçeden oluşan İzmir genelindeki aldığı ortalama oy oranı % 56,15’den % 49,50 oranına inmiş, kendisi en fazla oyu % 70,21 ile Karşıyaka’dan, en az oyu da % 33,95 ile Kiraz ilçesinden almıştır.

Kısacası, 29 Mart 2009-30 Mart 2014 döneminde başarılı olduğu söylenen İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun  İzmir genelinde aldığı oyların miktarı eskisine göre % 6,56 oranında azalarak, % 56,15’den % 49,59’a inmiştir.

Hem de “Cumhuriyet Halk Partisi’nin kalesi” olarak tanınıp bilinen İzmir’de!

Üstüne üstlük, rakibi olan Adalet ve Kalkınma Partisi oyları, İzmir genelinde % 5,53 oy artışı ile % 30,39’dan % 35,92’ye yükselirken…

Aziz Kocaoğlu cephesindeki oy azalışının en fazla olduğu ilçeler ise, % 13,19 ile Torbalı, % 11,77 ile Aliağa, % 9,85 ile Foça ve % 7,47 ile Bayındır olmuş; böylelikle Kemalpaşa, Kınık, Menderes, Ödemiş, Selçuk ve Torbalı gibi önemli ilçelerin yönetimi Adalet ve Kalkınma Partisi’nin, Aliağa gibi önemli bir sanayi ve işçi kenti ile Kınık’ın yönetimi de Milliyetçi Hareket Partisi’nin eline geçmiştir.

Böylelikle, şimdilerde o dönemlerde de başarılı olduğu söylenen Cumhuriyet Halk Partisi’nin İzmir Büyükşehir Belediye Başkan adayı Aziz Kocaoğlu, bu seçimin sonucunda İzmir genelinde en fazla oyu alarak belediye başkanı olmuşsa da; hem kaybedilen oyun miktar ve oranı, hem Cumhuriyet Halk Partisi ile Adalet ve Kalkınma Partisi arasındaki oy farkının azalması, hem de 8 ilçe belediyesi yönetiminin rakip partilere kaptırılması açısından oldukça olumsuz ve tehlikeli bir gelişmeyi ortaya çıkarmıştır.

Peki, 30 Mart 2014 tarihli son yerel seçim sonrasında % 49,50 oranındaki bu oy miktarında bir artış ya da azalış olmuş mudur? Şayet olmuşsa bunu bugün nasıl ölçüp belirleyebiliriz?

2014 yılından bu yana yeni bir büyükşehir belediye başkanlığı seçimi yapılmadığına göre, ortalama % 49,59 oranındaki oyun hangi orana çıktığını ya da indiğini nasıl bilebiliriz?

Tabii ki, 2014 yılındaki yerel seçimde Cumhuriyet Halk Partisi büyükşehir belediyesi adayının aldığı oylarla, 7 Haziran 2015, 1 Kasım 2015 ve 24 Haziran 2018 tarihli milletvekili seçimlerinde Cumhuriyet Halk Partisi milletvekili adaylarının aldığı oyları, -elma/armut örneği gibi bir kıyaslama yapmamak koşuluyla- birbiri ile mukayese ederek… En azından, bu ikisi arasında anlamlı bir ilişki varsa, onu bulup ortaya çıkarmaya çalışarak…

Bu amaçla, Türkiye İstatistik Kurumu’nun mahalli idareler seçimi verileriyle milletvekili seçimi verilerini kullanarak hazırladığımız yukarıdaki tablonun ikinci bölümünü kullanarak yaptığımız kıyaslama sonucunda ortaya çıkan durum ise;

Cumhuriyet Halk Partisi’nin 7 Haziran 2015 tarihli milletvekili seçimlerinde İzmir’in (1) ve (2) numaralı seçim bölgelerinde aldığı ortalama % 38,53 düzeyindeki oy oranının, 7 Haziran 2015  tarihli milletvekili seçimlerinde % 8,22 gibi önemli bir oranda artarak % 46,75 oranına yükselmekle birlikte; 24 Haziran 2018 tarihli milletvekili seçiminde % 5 oranında azalarak % 41,75 düzeyine indiği görülmektedir.

O nedenle, Cumhuriyet Halk Partisi oylarının, 29 Mart 2009-24 Haziran 2018 döneminde İzmir’de yapılan yerel seçimlerin yanında milletvekili seçimlerinde de eski düzeyini koruyamayarak devamlı azaldığı söylenebilir.

Öte yandan düzenlediğim aşağıdaki ikinci tablonun da gösterdiği gibi, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun 29 Mart 2009 tarihli yerel seçimde ilçelerde aldığı oy oranı ile Cumhuriyet Halk Partili ilçe belediye başkanlarının aldığı  oy oranları arasındaki farkın, 30 Mart 2014 tarihli yerel seçimde yarı yarıya azalarak % 6,25’den % 3,37’ye indiği, bu farkın Beydağ, Bornova, Karşıyaka ve Menemen gibi ilçelerde ilçe belediye başkanları lehine öne geçtiği, Balçova, Buca, Çeşme, Gaziemir ve  Seferihisar bazı ilçelerde de neredeyse aynı düzeyde olduğu görülmektedir. 

İzmir İBB & İlçe Seçim Sonuçları Karşılaştırması (2)

Bu nedenle, Cumhuriyet Halk Partisi’nin hem büyükşehir belediye başkanlığı hem de milletvekili seçimleri açısından İzmir düzeyindeki oyunun sürekli azalması gibi önemli bir sorunla karşı karşıya olduğunu söyleyebilirim.  

63619459_620x410

Böylesi bir durumda, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun göreve geldiği günden bu yana başarılı uygulamalar yaparak herkese örnek “İzmir Modeli“ni yarattığını söyleyen emrindeki bürokrat, danışman, akademisyen, gazeteci ve yandaşların, İzmir seçmeninin geçen yıllar içinde Cumhuriyet Halk Partisi’ne ve adaylarına oy vermekten neden vazgeçtiğini, oy oranlarının niye sürekli azaldığını da araştırıp ortaya koyarak başarı diye lanse ettikleri model ile bu başarısızlık olgusu arasında anlamlı bir ilişki kurmaları gerektiğini düşünüyorum.

Madem bu belediye başkanı ve ekibi, ortaya bir “İzmir Modeli” çıkaracak kadar başarılı oldular; o halde gerek kendisinin gerekse partisinin aldığı oylar, olası bir hezimeti kolaylaştıracak şekilde niye her seçimde azalıp eriyor?

Can yoldaşım…

2018 yılı içinde Seferihisar Belediyesi, Seferihisar Kent Konseyi ve Seferihisar Doğa ve Hayvan Dostları Derneği tarafından düzenlenen “Can Yoldaşım Şenliği Ulusal Fotoğraf Yarışması“nda ödül kazanan 12 güzel fotoğrafı sizlerle paylaşmak isteriz.

001
Birincilik Ödülü – Oğuz İpçi – “Şevkat“
002
İkincilik Ödülü – Musa Talaşlı – “Hayvan sevgisi“
003
Üçüncülük Ödülü – Ahmet Mücen – “Dost“
004
Mansiyon – Hakan Yaralı – “Nine ve kedisi“
005
Mansiyon – Süleyman Ülker – “Terzi, sevgi“
006
Mansiyon – Kayhan Güç – “Köpek“
007
Mansiyon – Alper Tüydeş – “Adem Yaren Leylek“
009
Mansiyon – Gürkan Öztürk – “Dost eli“
010
Mansiyon – Nazmi Çaykara – “Dostluk“
011
Mansiyon – Emel Oğuz Atasoy – “Oyun“
012
Mansiyon – Emrah Yorulmaz – “Umut“
008
Mansiyon – Emre Akıllı – “Şarkılar seni söyler“

Seçim bildirgelerindeki yayalar ve hakları…

Ali Rıza Avcan

İnsanın, kentin cadde, sokak, meydan, park gibi kamusal mekânlarında yürüyüp dinlenmesinin, çalışıp üretmesinin, eğlenip siyasi ve toplumsal eylemlere katılmasının bir insan hakkı olarak nitelenmesi oldukça yeni bir olgudur.

Avrupa Parlamentosu’nun 1988 yılında kabul ettiği Yaya Hakları Bildirgesi; bu anlamda, insanın kentin kamusal mekânlarındaki temel haklarını belirleyerek insan odaklı bir kent için gerekli olanları ortaya koymuştur.

Böylelikle, yayaların kent içindeki konumu ve önemi, trafik mevzuatında “yaya” olarak tanımlanan pasif tanımından sıyrılarak haklarının farkında, bu hakların uygulanması için talepte bulunup mücadele eden daha aktif bir konuma ulaşmıştır. 

Bundan böyle “yaya” olarak tanımlananlar; sadece sokaklardaki kaldırım ve geçitleri yürüyerek kullandığı söylenen trafiğin bir bileşeni değil; bunun yanında, sahip olduğu haklar çerçevesinde, kentin tüm kamusal mekânlarına sahip çıkıp oralarda yürüyen, koşan, oturan, çalışıp üreten ve toplumsal eylemlere katılan, o ortak alanların işgal, kiralama, tahsis ve yağma gibi yöntemlerle özelleştirilmesine karşı çıkan, bu amaçla örgütlenip hak temelli mücadeleyi başlatan kentliler olarak kabul edilmeye başlamıştır.

Ancak bu gelişmenin ülkemizdeki boyutu; özellikle de, ülkeyi ve kentleri yönetmek için genel ve yerel seçimlere katılan siyasi partiler ve onların adayları açısından böyle olmamış, siyasi partiler ve onları adayları ne hikmetse yayalara, araç sahiplerinden daha fazla önem ve öncelik vermiştir. Onlara göre yayalar, temel haklara sahip kentliler olmaktan çok kentlerde her geçen gün artan yoğun araç trafiği içinde dikkate alınıp korunması gereken bir trafik  bileşenidir. O nedenle yayaya verilen şeyler, yoğun araç trafiğine verilen şeylere bağlı olmuş, bu ikisi arasında hep bir dengenin gözetilmesine dikkat edilmiştir.

Bu durumun en güzel örneği geçmişteki genel ve yerel seçimlere katılan siyasi partilerin eski seçim bildirgelerinde görülür.

İşte o nedenle biz de 30 Mart 2014 tarihi ile 24 Haziran 2018 tarihleri arasında yapılan 3 genel seçim ve 1 yerel seçimde siyasi partilerin kamuoyu ile paylaştıkları seçim bildirgelerinde “yaya” sözcüğünü arayarak bir tespit yapmaya çalıştık.

Yaptığımız çalışmanın sonuçlarını aşağıdaki çizelgede görebilirsiniz.

Seçim Bildirgelerinde Yaya Hakları

Sizlerle paylaştığımız bu çizelgeden de göreceğiniz gibi, 30.03.2014-24.06.2018 dönemindeki dört ayrı seçime katılan 5 siyasi partiden, düzenlediği seçim bildirgelerinde “yaya” sözcüğüne hiç yermeyen partiler Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ve İyi Parti (İYİP), “yaya” sözcüğü yerine “kent hakkı” kavramını kullanan parti ise Halkların Demokratik Partisi (HDP)’dir.

Halkların Demokratik Partisi (HDP), 30 Mart 2014 tarihli yerel seçimler için hazırladığı 22 sayfalık seçim bildirisinde “yaya” ya da “yaya hakları” sözcüğünü kullanmayıp yedi kez “kent hakkı” sözcüğünü kullandığı halde; bu sözcüğü 7 Haziran 2015 tarihli genel seçimler için hazırladığı “Büyük İnsanlık, Biz’ler Meclise” isimli seçim bildirisinde hiç kullanmamış, 1 Kasım 2015 tarihli ve “Büyük İnsanlık, Büyük Barış” isimli seçim bildirisinde de sadece bir kez kullanmıştır. 24 Haziran 2018 tarihli seçim bildirisinde ise “kent hakkı” sözcüğüne hiç yer vermediği görülmektedir.

Tüm bu partilerin ele alıp incelediğimiz seçimlerde ve seçim bildirgelerinde kullanmadığı tek sözcük ise “yaya hakkı“dır.

“Yaya” sözcüğüne yer verenler ise, 30 Mart 2014 tarihli yerel seçim beyannamesi ile 24 Haziran 2018 tarihli genel seçim beyannamesi olmak üzere iki kez kullanan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ile 7 Haziran 2015, 1 Kasım 2015 ve 24 Haziran 2018 tarihli genel seçim bildirgelerinde 2, 2 ve 1 kez kullanan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)’dir. 

Yaya Hakları ve AKP

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP),  30 Mart 2014 tarihli yerel seçimler için hazırladığı “Büyük Medeniyet Yolunda İnsan, Demokrasi, Şehir” başlıklı ve 103 sayfalık seçim beyannamesinde yaya, yaya geçidi ve yaya yolu sözcüklerinin yer aldığı bölümler şu şekildedir:

1) “Birçok şehrimizde meydanları araç trafiğine kapatarak yayalara tahsis ettik” (sayfa 34)

2) “Büyük şehirlerimizde ana ulaşım yol ağındaki kavşaklarda görme ve bedensel engelliler için yaya geçitlerini düzenledik, yüzlerce sinyalize kavşak yaptık.” (sayfa 54)

3) “Aynı şekilde engelliler, yaşlılar, çocuklar, hamileler gibi gruplar dahil herkesin rahat ve yardımcıs olarak kullanabilmesi gereken park, bahçe, meydan, yaya yolu ve kaldırımı gibi kentsel donatı alanları ile altyapının kullanıma uygun hale getirilmesine yönelik projeler geliştirilecek, katkı sağlanacaktır.” (sayfa 55)

AKP 2014 Seçim Bildirgesi

4) “Kent içi ulaşımda yaya ve bisiklet kullanımı gibi alternatiflere katkı sağlanacaktır.” (sayfa 62)

5) “Merkezi hükümet olarak, kent içi yaya ve araç trafiğini şehirlerarası trafikten ayırmak amacı ile 60 il merkezinde, 487 adet ilçe ve 223 adet belde yerleşiminde 3951 km uzunluğunda kent geçişi yaptık.” (sayfa 87)

6) “Kent içi yollarda, şehirlerarası transit trafiğin kesintisiz akımını sağlayan 342 adet köprülü kavşak, 1773 adet kontrollü ve sinyalize kavşak, 1064 adet kontrollü hemzemin geçit ve 1015 adet yaya alt ve üst geçidi inşa ettik.” (sayfa 87)

7) “Belediyelerimiz de bölünmüş yollar, üst ve alt geçitler, köprülü kavşaklar, yaya alt ve üst geçitleri ve tüneller gibi pek çok yatırıma imza atmışlardır.” (sayfa 89)

7 Haziran 2015 ve 1 Kasım 2015 tarihli genel seçimlere ait bildirgelerde yayalardan söz etmeyen Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) 24 Haziran 2018 tarihli son genel seçimde ise “Güçlü Meclis, Güçlü Hükümet, Güçlü Türkiye” isimli 360 sayfalık seçim bildirgesinin 266. sayfasında “tarihi şehir merkezlerinde yaya dolaşımını mümkün kılacak ve bu alanları araç trafiğinden arındıracak yaklaşımları destekleyeceğiz” ifadesine yer vermiştir.

CHP-SecimBildirgesi-2018-icerikYaya Hakları ve CHP

“Yaya” sözcüğüne düzenlediği hiçbir yerel seçim bildirgesinde yer vermeyen Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) ise;

1) 7 Haziran 2015 tarihli genel seçimler için hazırladığı 158 sayfalık bildirgenin 114. sayfasında “kent içi trafikte yaya ve bisiklet öncelikli düzenlemeler yapılacaktır” ve “sokaklar ve meydanlar insan dolu ve yaya dostu olmalıdır” ifadelerine,

2) 1 Kasım 2015 tarihli genel seçimler için hazırladığı 229 sayfalık “Önce Türkiye” isimli bildirgenin 170 ve 171. sayfalarında, 7 Haziran 2015 tarihli genel seçimler için hazırlanan bildirgenin 114. sayfasında yazılı ifadelerde herhangi bir değişiklik yapılmadan aynen yer verildiği,

3) 24 Haziran 2018 tarihli son genel seçimler nedeniyle hazırlanan 240 sayfalık bildirgenin 213. sayfasında, “kent merkezleri ve bölgesel merkezlerde yayalaştırma uygulamalarını yaygınlaştıracağız” ifadesine yer verdiği görülmüştür.

Genel Olarak

Ele alıp incelediğimiz seçim bildirgelerinde de gördüğümüz gibi, AKP ve CHP gibi siyasi partilerin hazırladığı metinlerde bazen yer alan bazen de almayan “yaya” sözcüğü ile ifade edilen ya da anlatılmak istenen şey, yaya haklarından çok 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu ile Karayolları Trafik Yönetmeliği’nde tanımı yapılan “araçlarda bulunmayan, karayolunda hareketsiz veya hareket halinde bulunan insan“dan başka bir şey değildir. 

Araçlarda bulunmayıp karayolunda hareket halinde olan ya da olmayan insan… Bu nedenle herhangi bir hakka sahip olmayan insan… Araç trafiğinin ikincil bir unsuru, bir bileşeni olarak kabul edilen insan…

Sanki, tarihteki ilk kentlerin sahibi yayalar değilmiş ve taşıt araçları onların yerini almamış, kentleri işgal edip onları ikinci plana atmamış gibi…

Seçim bildirgeleri ise siyasi partilerin ve adayların bu şekilde tanımladıkları insanlar adına yapacakları şeylerden, vaatlerden söz ediyor…

Yaya kaldırımları, geçitler ve yaya alanları…

“Yaya odaklı şehir” yerine, yayayı seven “yaya dostu kentler” önerileri gibi…

Bütün bu yazılıp çizilenler, siyasi partilerin aynen üniversitelerdeki akademisyenler ya da medyadaki gazeteciler, televizyoncular gibi 1988 tarihli Avrupa Yaya Hakları Bildirgesi‘nden; yayaların, kentlerdeki kamusal mekanların asıl sahibi olduğundan ve bu nedenle birtakım temel haklara sahip olduklarından haberdar olmadıklarını, bütün bu anlatımları insan hakkı penceresinden görmediğini ortaya koyuyor…

Leanne Boulton
Fotoğraf: Leanne Boulton

İşte bu nedenle, ülkemizdeki tüm siyasi partilerle onların belediye meclis üyesi ve başkan aday adaylarına ya da adaylarına bir kez daha bu işin bir yaya hakkı sorunu olduğunu, konuyu bir de bu pencereden görmek zorunda olduklarını anlatmamız gerekiyor…

Ardından da, 2019 yılının Mart ayında yapılacak yerel seçimler nedeniyle hazırlayacakları seçim bildirgelerinde, 1988 tarihli Avrupa Yaya Hakları Bildirgesi‘nde yer alan yaya haklarının kabul görüp uygulanmasına ilişkin vaat ve projelere yer verip, seçilip göreve geldikleri takdirde bu vaatlerini yerine getirmeleri konusunda bizlere taahhütte bulunmalarını talep etmemiz; bunun için de, başta Yaya Derneği olmak üzere yaya haklarını savunan tüm örgüt, kesim ve bireylerin canla başla çalışması gerekmektedir.

Sokağın rengi…

2018 yılı içinde Çağın Göz Hastanesi tarafından düzenlenip ana teması “Sokağın Rengi” olarak belirlenen 7. Fotoğraf Yarışmasında ödül kazanan ve sergilemeye değer bulunan 46 adet güzel fotoğrafı sizlerle paylaşmak istiyoruz. 

001
Birincilik Ödülü – Ayşegül Yılmaz – “Salıncak“
002
İkincilik Ödülü – Oya Akkul – “Göz nasıl görürse“
003
Üçüncülük Ödülü – Serkan Tekin – “Simitçi“
004
Mansiyon – Salim Şimşek – “Eski evimiz“
005
Mansiyon – Zehra Çöplü – “Sokak“
006
Mansiyon – Nurşen Coşar – “Gece“
007
Sergileme – Başak Karsavuran – “Alışveriş“
008
Sergileme – Mustafa Güral – “Arka sokak“
009
Sergileme – Bilal Eskioğlu – “Çocuklar“
010
Sergileme – Ali Hakan İlban – “Teneke“
011
Sergileme – Cemal Sepici – “Oyun“
012
Sergileme – Celal Erdem – “Topce“
013
Sergileme – Serkan Daldal – “Yalnız“
014
Sergileme – Ömer Şahin – “Mutluluk“
015
Sergileme – Ahmet Zeki Okur – “Bayrak“
016
Sergileme – Musa Talaşlı – “Sokaktaki hareketlilik“
017
Sergileme – Caner Başer – “İstiklal Caddesi“
018
Sergileme – Hasan Uçar – “Simit“
019
Sergileme – Oğuz İpçi – “Sokaklar“
020
Sergileme – Veysel Kaya – “Nizam“
021
Sergileme – Hazım Engin – “Kızak“
022
Sergileme – Hazım Engin – “Kepçeler“
023
Sergileme – Mürsel Yağcıoğlu – “Gol“
024
Sergileme – Mehmet Yasa – “İrme“
025
Sergileme – Yusuf Eminoğlu – “Nostaljik tramvay“
026
Sergileme – Uğur Çimen – “Mavi“
027
Sergileme – Nurşen Çoşar – “İyilik“
028
Sergileme – Mehmet Karaman – “Sanat Sokağı“
029
Sergileme – Yılmaz Karaca – “Sokağın rengi“
030
Sergileme – Enver Aydın – “Hareket vakti“
031
Sergileme – Enver Aydın – “Ey özgürlük“
032
Sergileme – Mehmet Özçelik – “Gölge oyunları“
033
Sergileme – Sadık Can – “Takla“
034
Sergileme – Erkan Vural – “Sokak“
035
Sergileme – Levent Kuey – “Reflections“
036
Sergileme – Emine Sezgin – “Balon“
037
Sergileme – Murat Bakmaz – “Rüzgar“
038
Sergileme – Murat Bakmaz – “Ateş başı“
039
Sergileme – Özensel Aksu – “Sokağın rengi“
040
Sergileme – Ayda Aytan – “Kadın“
041
Sergileme – Alp Yetimoğlu – “Renk ve gölge” 
042
Sergileme – Murat Şahin – “Kaplan“
043
Sergileme – Furkan Dere – “Otobüs insan“
044
Sergileme – Burhan Erzincan – “Gece ve kadın“
045
Sergileme – Reyhan Türk – “Çocukluk“
046
Sergileme – Rojda Çelik – “Sohbetin rengi“

İşgal edenlerden bedelini almamak…

Ali Rıza Avcan

Kentlerdeki yol, meydan, pazar, iskele, köprü gibi kamusal alanların kurum ya da şahıslar tarafından herhangi bir amaçla geçici bir süreliğine işgal edilmesi işgal harcı adı verilen bir belediye gelirinin tahakkuk ve tahsiline konu olur.

Buna ilişkin yasal düzenleme, 26.05.1981 tarih, 2464 sayılı Belediye Gelirleri Kanunu’nun “İşgal Harcı” başlığını taşıyan 52. maddesinde şu şekilde yapılmıştır:

“Belediye sınırları içinde bulunan aşağıdaki yerlerden herhangi birinin satış yapmak veya sair maksatlarla ve yetkili mercilerden usulüne uygun izin alınarak geçici olarak işgal edilmesi işgal harcına tabidir:

1. Pazar veya panayır kurulan yerlerin, meydanların, mezat yerlerinin her türlü mal ve hayvan satıcıları tarafından işgali,

2. Yol, meydan, pazar, iskele, köprü gibi umuma ait yerlerden bir kısmının herhangi bir maksat için işgali,

3. Motorlu kara taşıtlarının park etmeleri için il trafik komisyonlarının olumlu görüşü alınarak belediyelerce şehir merkezlerinde tesis edilen ve işletilen mahallerin çalışma saatleri içinde, taşıtlar tarafından işgali (Bisiklet ve motosikletler hariç)

Yukarıda sayılan yerlerin izinsiz işgalleri mükellefiyeti kaldırmaz.

(Ek fıkra: 3.3.2004-5101/3 Madde) 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunan eser, icra ve yapımların tespit edildiği kitap, kaset, CD, VCD ve DVD gibi taşıyıcı materyallerin birinci fıkrada bahsi geçen yerlerde satışına izin verilmez.”

Yine aynı kanunun 53, 54, 55 ve 56. maddelerine göre işgal harcını, işgale harca tabi yerleri 52. maddede yazılı amaçlarla işgal edenler ödemekle yükümlü olup; genel ve katma bütçeli idarelere, il özel idarelerine, belediyelere ve köylere ve bunların oluşturduğu birliklere ait kara taşıtlarının işgalleri ile ilgili mevzuata uygun olarak kara ticari taşıtlarının beklemelerine ayrılan yerlerin bu taşıtlar tarafından işgal edilmeleri durumunda, işgal harcı ödemeleri mümkün değildir. Ayrıca, yetkili kılınacak memur veya kişilerce makbuz karşılığında tahsil edilecek işgal harcının matrahı, 52. maddenin 1 ve 2. bentlerinde yazılı işgallerde, işgal edilen yerlerin metrekare olarak alanı veya hayvan adedi, 3. bendinde yazılı işgallerde de taşıt sayısıdır.

2464 sayılı Belediye Gelirleri Kanunu’nun 52. maddesinin 1 ve 2. bentlerinde yazılı geçici işgal durumlarında alınacak harcın miktarı ise metrekare başına en az 0,5, en çok 2,5 TL olmak üzere düzenlenecek tarife ile belirlenecektir.

Şimdi, buraya kadar anlattıklarımızın tümü olması gerekeni gösteren kurallar bütününden oluşuyor. Hem de günümüz koşulları açısından metrekare başına alınması gereken harç miktarları çok az bile olsa…

Gelelim bu kuralların, mevzuat hükümlerinin günlük hayatta ne şekilde uygulandığına… Daha doğrusu, mevzuatla uygulama arasındaki farklılığa..

Çünkü, yaşadığımız kentlerde asıl olarak bize ait olan yol, kaldırım, meydan, park, köprü ve iskelelerin bir takım şirket ve şahıslar tarafından sürekli olarak işgal edilmesi nedeniyle yaptığımız itirazlara çoğu kez belediye yetkilileri tarafından “ama biz oralardan işgal ücreti ya da ecrimisil alıyoruz” dediklerinde bunun ne ölçüde doğru olduğunu, bu işgaller karşılığında ne düzeyde bir gelir sağlandığını anlamak istiyoruz. 

O nedenle bize en yakın olan İzmir Büyükşehir Belediyesi ile kentin merkezi yerinde iktisadi açıdan oldukça büyük ve önemli olan bir alandan sorumlu Konak Belediyesi’nin bu işgaller karşılığında ne miktarda harç ve ecrimisil (1) aldığını merak ettik.

Bunun için, -hepinizin tahmin edeceği gibi- önce Hemşeri İletişim Merkezi (HİM) aracılığıyla İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ve Bilgi Edinme Hakkı çerçevesinde Konak Belediyesi’ne başvurarak her iki belediyenin kesin hesabı alınmış 2015, 2016 ve 2017 mali yıllarında işgal harcı ve ecrimisil adıyla ne miktarda tahakkuk ve tahsilat yaptıklarını sorduk.

İlk yanıtı Konak Belediyesi verdi. Belediyenin verdiği bu yanıttan, belediye encümeni tarafından 2018 yılı içinde işgal edilen her metrekare için bir (1) lira olarak belirlenen tarife çerçevesinde 2015 yılında 2.007.561,81 lira, 2016 yılında 4.562.337,63 lira, 2017 yılında da 4.883.244,94 liranın tahsil edildiğini öğrendik. 

İzmir Büyükşehir Belediyesi ise bu rakamların yayınladığı 2015, 2016 ve 2017 yıllarına ait kesin hesaplarda yer aldığını belirtip hiçbir bilgi vermediği için haliyle belirtilen yıllara ait kesin hesap cetvellerine baktık. Baktığımızda gördüklerimiz ise aynen aşağıdaki tabloda olduğu gibiydi:

İBB 2015-2017 Mali Yılları İşgal Harcı ve Ecrimisil Bedeli Gelirleri

İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait 2015, 2016 ve 2017 mali yıllarına ait kesin hesap cetvellerinde yazılı olan verileri kullanarak hazırladığımız yukarıdaki tabloda yer alan rakamların incelenmesinden de görüleceği gibi, 9 ilçeyi kapsayan kent merkezi ile kent merkezini çevreleyen diğer 21 ilçe toplamında; yani tüm İzmir ili genelinde gerçekleşen işgaller nedeniyle harç ve ecrimisil bedellerinin toplanmasından görevli, yetkili ve sorumlu olan İzmir Büyükşehir Belediyesi, 2015 yılında hiç bir tahsilat yapmayıp geriye red ve iadeler yapmış, 2016 yılında 151, 2017 yılında da 55 bin lira gibi oldukça komik düzeylerde tahsilat yapmış, kendi kendine koyduğu hedeflere bile ulaşamamıştır.

İşgal harcı tahsilatlarının 2016 ve 2017 mali yıllarında belirlenen hedefin % 5’i düzeyinde gerçekleşmiş olması, bugüne kadar kamusal alanların bedeli ödenerek işgal edildiği ve böylelikle belediyenin bu işten para kazandığı hikayesi ile kandırılan bizler için oldukça hazin bir tabloyu ortaya koymaktadır.

Evet, bu rakamlar da göstermektedir ki, İzmir’de cadde, sokak, kaldırım, meydan, park, iskele ve köprü gibi kamusal alanları herhangi bir bedel ödemeden işgal etmek mevcut belediye yönetimi nedeniyle son derece kolay, yaygın ve bedelsizdir.

Aynen İZFAŞ hizmet binasının belediye meclisi kararıyla özel bir vakıf üniversitesine üç yıl süreyle ücretsiz tahsis edilmesi olayında olduğu gibi, işgal adına yapılacak her şey bu kentte kolaydır…

kaldırım ic resim
Fotoğraf: gaze-temiz.com (27.08.2014)

Uzun lafın kısası, uzunca bir süredir İzmir’de, belediyelere ait kamusal alanlar ücretsiz tahsis, işgal, görmemezlikten gelme, yapılan işgalleri tüm İzmir’i kapsamayan özel yönetmeliklerle korumak, belediyeleri çok ortaklı şirketlerin ortağı yapmak ya da ihalesiz kiralama gibi yöntemlerle yağmalanmakta, diğer bir anlatımla talan edilmektedir. 


(1) Ecrimisil: Bir malın kullanılmasından doğan menfaatin para ölçüleriyle takdiri. (kira bedeli tayin edilmeden bir yerin kiralanması halinde vasıf, mevki ve kullanma tarzı bakımlarından kiralanan yere benzeyen yerlerin kira bedelleri o yerin de ecr-i misl’idir). Ferit Develioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat, 11. Baskı, Ankara-1993, sayfa 202,

Hazin bir danışmanlık öyküsü

Ali Rıza Avcan

1937, İzmir doğumlu Prof. Dr. İlhan Tekeli’nin İzmir macerası 2009 yılında İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun danışmanı olmasıyla başlar. Çünkü ilk ve orta öğretiminden sonra İzmir’den ayrılmış ve uzun yıllar Ankara’da yaşamıştır. Aslında 2009 sonrasındaki İzmir’deki varlığı da hep Ankara merkezli olmuş, İzmir’e yerleşmeyi tercih etmemiştir.

Belediye başkan danışmanlığını üstlendiği 2009 yılındaki ilk danışmanlık icraatı ise, çoğu Ankara ve İstanbul’dan gelen akademisyen ve kültür pazarlamacısıyla birlikte Tarihi Havagazı Kültür Merkezi’nde yaptığı 24 Ekim 2009 tarihli Kültür Çalıştayı’dır.

Bu çalıştay öyle bir çalıştaydır ki; adı bizde saklı birçok İzmirli kültür ve sanat emekçisi çalıştaya ya katılamamış ya da zorlama ile girmenin yolunu bulmuştur. Bu çalıştayla ilgili olarak değerli akademisyen ve tiyatro adamı Semih Çelenk’in Milliyet gazetesinde yazdıkları halen akıllardadır..

aztr232

Prof. Dr. İlhan Tekeli, o çalıştay sonrasında ortaya attığı “İzmir-Deniz, İzmirlilerin Denizle İlişkisini Güçlendirme Projesi“, “İzmir-Tarih, İzmirlilerin Tarih İle İlişkisini Geliştirme Projesi” ve “Yeni Kültürpark Projesi” gibi tartışmalı birçok büyük projenin kaynağı olarak hep bu Kültür Çalıştayı’nı gösterir.

Oysa yeni imiş gibi sunulan bütün bu büyük projeler, 1999-2004 yılları arasında İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevini yapan Ahmet Piriştina’nın hizmet döneminde, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin başta Mimarlar Odası olmak üzere çeşitli meslek odaları ve sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte çalışıp geliştirdiği düşünce ve projelerin isim değiştirmiş halinden başka bir şey değildi.

Öte yandan, Tekeli’nin 2009 yılından bu yana gerçekleştirdiği bütün çalıştay, forum ve sempozyum gibi organizasyonlarda uyguladığı temel yöntem, “küreselleşme” ve “yönetişim” gibi neoliberal kavramlar üzerinden geliştirdiği ve “genel düşünceler” olarak adlandırdığı şablon özelliğindeki kuramsal bir çerçeveyi önceden katılımcılara dağıtarak ya da düzenlediği toplantıdaki inisiyatifini ortaya koyan ilk konuşmayı yaparak bu toplantıların “katılımcısı” olmaya layık bulduğu davetlileri kendi hedefi çevresinde toplama çabasından başka bir şey değildir. O nedenle, ortaya attığı tüm projeler düşünsel olarak hem Piriştina döneminde geliştirilen projelerin bir sonucu hem de kendi kontrolünde birbiri ile ilişkisi olan projelerdir. Böylelikle kendince bir “İzmir Yönetişim Modeli” oluşturduğuna inanır.

Geçen zaman içinde kendisi gibi düşünmeyenleri ya da kendi görüşlerine karşı çıkanları pek sevmediği, onlara genellikle “ayrık otu” muamelesi yaptığı görülmüştür. Şayet bu “ayrık otları” kazara bu tür toplantılara katılıp farklı bir görüş ifade edecek olsalar, onları toplum içinde azarlamaya kadar giden tepkiler verir. Bu durum, tanıklıklarla kanıtlanmış sıradan olaylardandır.

Çünkü başının üstünde şehir ve bölge plancısı olmanın dışında, her şeyle ilgilenmiş olmaktan kaynaklanan akademik bir hâle vardır. O nedenle, her şeyi bilen ve yanılmayan, yanılması mümkün olmayan, bu nedenle de kutsanan bir “hoca“dır.

Kendisi öylesine bir “hoca“dır ki, bir toplantıda ya da görüşmede fikirlerine karşı çıkıp “bir de şöyle olabilir mi?” diye soracak olsanız; kendisinden çok çevresindekiler size karşı çıkıp, “hocamızdan daha iyi mi biliyorsun?” ya da “o hocadır, onu dinleyip saygı göstermek gerekir” gibi itirazlarla sizi dışlamaya kalkarlar.

Oysa bilim, tek bir doğruyu desteklemez ve önermez. Bilim; özellikle de sosyal bilimler farklı fikirlerin varlık ve önemini, farklı koşullardaki geçerliliğini ve bu fikirler üzerinden gerçekleştirilecek tartışma ve değerlendirmelerle o koşullarda geçerli olan doğrunun bulunmasını savunur.

O nedenle camideki, mescitteki “hoca” ile üniversitedeki ya da başka bir yerdeki bilim emekçisi “hoca“yı birbirine karıştırmamak gerekir.  

İzmir Büyükşehir Belediyesi de onun bu başının üstündeki hâlenin ne gibi işlere yarayabileceğinin -elbette ki- farkındadır ve çoğu kez ona bile sormadan adını başka başka yerlerde yazıp çizerek onun itibarını kullanmaya çalışır. Bu konu da, yine kendi ağzından doğrulanmış hazin bir durumdur.

Bazen danışman olmakla uygulayıcı olmayı birbirine karıştırdığı da olur ve Kültürpark Projesi gibi önemli ve tartışmalı projelerde belediye başkanından daha fazla öne çıkarak ve meslek odalarına ayar vermeye çalışarak kibirli bir dille projeyi savunmaya kalkar.

Evet, ne yazık ki, doğup büyüdüğü bu kent, sevgili hocamızın yıllardır başka diyarlarda yazıp çizip biriktirdiği akademik itibarı çok kısa bir süre içinde kaybettiği, bütün umutlarını bağladığı “küreselleşme” ve “yönetişim” gibi kavramların dünya çapında hızla gözden düştüğü bir dönemde onu umutsuzluğa düşüren bir kent olmuştur.

Kapak

Kısacası akademik bilgi ve birikim, İzmir düzlemindeki büyük proje uygulamalarıyla iflas etmiş, kurguladığı hiçbir proje sonuca ulaşamamıştır.

Sevgili Hocamız şimdi de bütün bu yaptıklarını ya da yapamadıklarını, sonuçlandırdıklarını ya da sonuçlandıramadıklarını “İzmir Modeli” adı verilen beş ciltlik serinin ikinci cildinde bir araya getirerek kendini ve düşüncelerini yeniden ve yeniden pazarlamaya çalışmaktadır. Sanki belediye başkanının başarısızlığı altında kendi projeleri, kendi çalışmaları yokmuş gibi….

Hem de aday olmayacağını açıklayarak kendini “topal ördek” konumuna düşüren sevgili başkanı adına kendi ekibi ile birlikte beş ciltlik yeni bir methiye yazmayı göze alarak…