Ali Rıza Avcan
Geçtiğimiz günlerde belediye başkanımızın direniş adını verdiği garip bir eylemle militanlaştığı; ancak, o kadar kararlı gözükmesine rağmen işin nihayetinde azmini, mücadele direncini göstermek için ölüm orucuna başlayamadığı bir eylemle karşı karşıya kaldık…
Bu eylem sırasında belediye mülklerine vakıflar eliyle el konulmasını sağlayan kanun meclisten geçerken meclise uğramayıp kürsüye çıkmayan, söz konusu yasanın kabul edilmemesi için kendisine verilmiş muhalefet görevini yerine getirmeyip ret oyu vermeyen tüm İzmir milletvekillerinin, kanun çıktıktan sonra başlarına gelecekleri öngörüp politik bir mücadele hattı örgütlemeyen CHP yönetici ve üyelerinin, göze girmek isteyen belediye memur ve işçileriyle, onların sarı sendikalarının, CHP virüsü bulaşmış meslek odalarıyla İzmir Barosu‘nun ve CHP kuyrukçuluğu ile malul bazı sol parti ve kesimlerin belediyeden alınan Tuzakoğlu Un Fabrikası‘nın önünde gördük…

Toplanıp toplanıp nutuk atan belediye başkanının dizinin dibinden ayrılmayıp ardından da “harç bitti, yapı paydos!” anlayışıyla direnişi bir anda kesip geldikleri yerlere döndüler… Ardından da büyük laflarla başlayıp amacına ulaşmayan bu garip eyleme “Şanlı İzmir direnişi” adını verdiler.
Çünkü mülkiyetini bırakmak istemedikleri bina, bütün o şanlı direnişe rağmen düşman güçler tarafından işgal edilmiş, direnip yenilenlere ise cephe gerisine çekilmekten başka bir şey kalmamıştı!

Bu sözde direniş sırasında oraya gelip birikenlerin sık sık dile getirdikleri ya da kendi medyalarında çarşaf çarşaf yazılan sözler ise şu şekildeydi:
“İzmirlinin malını kurban etmeyeceğiz!“
“İzmirlinin hakkını sonuna kadar savunacağız!“
“İzmir’in hakkını yedirmeyiz!“
“İzmir boyun eğmez“

Şimdi aradan makul bir süre geçtikten sonra hamaset kokan bu sözleri okuyup tekrar tekrar düşündüğümüzde, insanın aklına, “neden bunca sözden sonra orada kalıp direnmeye devam etmediniz?“, hatta direnişi bir adım öteye taşıyarak “madem bu kadar kararlıydınız; neden, ölüm orucuna filan durmadınız?” diye sormak geliyor…
Önemli, can alıcı sorular…
Tabii ki bu soruların muhatapları şimdi ortada olmadığına, kısa bir süre direnişe benzer eylemler yapıp cenk meydanını terk ettiklerine göre onlara bundan böyle şu soruları sorabiliriz:
“Kamu malı” nedir?
📌“İzmir’in malı” ne demektir?
📌“CHP ideolojisine göre ulusal bir bütünlüğe sahip olduğu söylenen Türkiye’de, örneğin İzmir, Sakarya, Trabzon ya da Hakkari’deki kamu malları sadece o yerlerde yaşayanlara mı aittir?”
📌“T.C. nüfus cüzdanı taşıyıp T.C. uyruğunda olan herhangi biri, Samsun, Mersin, Muğla, Konya ya da Diyarbakır’daki herhangi bir kamu malının sahipleri arasında sayılmaz mı?
📌“İzmir’in malları İzmir’indir demek, İzmir’de yaşayıp kendini İzmirli hissetmeyenler açısından ne anlama gelir?”

📌“İzmir’in malını” İzmirli olmayan biri satın aldığında ya da başka yöntemlerle edindiğinde o mal o insanın doğduğu yere mi taşınmaktadır? Örneğin bir zamanlar İzmir’in malı olan KİPA A.Ş., TESCO isimli İngiliz şirketine satıldığında buradaki mağazalarına rağmen KİPA artık İngiltere’ye mi taşınıp İngiliz mi olmuştur?
📌“İzmir’in malları, örneğin İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin İstanbul Beyoğlu’ndaki tapulu gayrimenkulü Balıkesirli birine satıldığında, durumu nasıl izah ederiz?“
📌İki kamu kuruluşu arasında pinpon topu gibi gidip gelen ve kötü kullanımlara konu olan kamu mallarının asıl sahibi kimdir?
📌Bir kamu malına sahip olmak için iki ya da daha fazla kamu kuruluşu birbiri ile çekişiyorsa ve bu çekişme sonucunda bunlardan biri oraya sahip oluyorsa, -şimdilerde İzmir ve Büyükşehir belediye başkanlarının hasarlı kafa yapıları nedeniyle dillerine pelesenk olan haliyle- “O mal artık Yunan malı mı olmaktadır?
📌AKP iktidarının egemen olduğu İzmir Vakıflar Bölge Müdürlüğü ile CHP’nin egemen olduğu İzmir Büyükşehir Belediyesi arasında tartışma konusu olan bir mal paylaşılamazken kendi yönetimlerinde olan diğer kamu malları için ne yapmaktadırlar? Ellerindeki kamu mallarını korumak ve sahiplenmek için hangi önlemleri almaktadırlar? Bunu yaparken bu malların asıl sahibi olarak halka danışma ihtiyacını duyuyorlar mı? Örneğin Basmane Çukuru’nun önüne ya da Buca Cezaevi arsasının önüne halkı çağırıp fikrini alıyorlar mı ya da şimdi olduğu gibi onların desteğini istiyorlar mı?
📌Örneğin Hazine mülkiyetindeki Kadifekale, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu döneminde irtifak (kullanım) hakkına sahip olan İzmir Büyükşehir Belediyesi’nce milyonlarca liraya restore edilip yeniden düzenlendiği halde Vakıflar’ın Kadifekale’deki küçük bir mescidi bahane ederek Kadifekale’yi geri istediğinde, Tuzakoğlu Un Fabrikası önünde demeçler veren sayın Kocaoğlu niye mahkemeye gitmemiş, kendi restore ettiği Kadifekale’yi geri almak için mücadele etmemiştir? İzmir Büyükşehir Belediyesi benim “sarı inek” olarak adlandırdığım bu kayba niye itiraz etmemiş ve “sarı öküzün kaybedilmesi” konusunda sessiz kalmıştır?
📌Yine aynı şekilde, mülkiyeti Vakıflar’a, irtifak (kullanım) hakkı İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait Basmane’deki Emir Sultan Türbe ve Zaviyesi, yine aynı belediye başkanının zamanında milyonlarca lira harcanarak restore edildiği halde kısa bir süre sonra buraya İzmir Valiliği tarafından el konularak İsmailağa Tarikatı’na verildiğinde belediye ve onun şimdilerde İzmir Meslek Fabrikası’na giderek akıl veren eski başkanı Aziz Kocaoğlu niye itiraz etmemiş, en azından buraya harcadığı restorasyon bedelini Valilik’ten istememiştir.
Daha fazla düşündükçe, daha fazla merak ettikçe bu sorular çoğalır gider…
Bütün bu önemli, can alıcı sorulara rağmen yapılanlar…
Hepimizin hatırlayacağı gibi, İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi, Meslek Fabrikası olarak kullandığı Tuzakoğlu Un Fabrikası‘nı 25 Kasım 2021 tarih, 1358 sayılı kararıyla, Mevlüt Adıgüzel tarafından kurulup bugünkü mütevellisinde yönetim kurulu başkanı olarak kızı Ebru Adıgüzel Tunaboylu ile yönetim kurulu başkan yardımcısı olarak damadı Erdem Tunaboylu ve İsmail Nalbant, Ayşe Adıgüzel, Özlem Sıkıcan ve Osman Mehmet Erduğan gibi isimlerin bulunduğu Adıgüzel Eğitim, Kültür, Araştırma, Yardımlaşma ve Sağlık Vakfı‘na tahsis ettiği halde, bu karar AKP‘li ve MHP‘li meclis üyelerinin açtığı dava sonucunda yeniden İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne verilmiştir; böylelikle, CHP yönetimindeki İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 5 yıl önce bu binayı “İzmir’in malı” olarak görmeyip bu binanın –İzmir‘de değil- İstanbul‘daki özel bir vakfa tahsis edilmesi konusunda herhangi bir itirazının olmadığı anlaşılmıştır.

Faşizme giden yolun ilk adımları….
Gelelim her iki tarafın; yani AKP iktidarının ve CHP‘li belediyelerin uzun yıllardır hepimizin malı olan değerleri özelleştirme, ihale, kamulaştırma gibi yöntemlerle yandaşlarına, sermaye kesimlerine satma ve verme konusunda yapıp eylediklerine;
AKP iktidarı, hepimizin bildiği gibi iktidarda olduğu 24 yıllık süre içinde kamu mallarını özelleştirme, ihale, tahsis, kamulaştırma ve acele kamulaştırma gibi değişik yöntemlerle kendi yandaşlarına, kendisine finans kaynağı olan şirket ve holdinglere verdi, dağıttı, paylaştırdı. Bu konuda farklı bir görüşümüz ya da endişemiz yok, hepimiz fikir birliği içindeyiz. Üstüne üstlük bu yağma, soygun düzeni halen de devam ediyor. Bu kez de mahkemeler, vakıflar ve tapu üçlüsünün komplolarıyla Osmanlı vakıflarını hortlatıp kentlerde yeni gelir kaynakları, yeni rant kapıları arayarak elindekini daha da büyütmeye çalışıyor.
Henüz ülke yönetimini ele geçiremeyen CHP ve onun belediyeleri ise kendi beceriksiz yönetimleri ya da iktidarın kendilerini zorlamaları sonucunda içine düştükleri büyük borçları ödemek ya da kendi siyasi güçlerini beslemek adına belediyelerin elinde bulunan değerleri, onların da kamu malı olduğuna bakmaksızın belediye şirketleri eliyle özelleştirmeye, satıp savmaya çalışıyor; böylelikle iktidara giden yoldaki engelleri elindeki bu büyük mali güçle aşmaya çalışıyor.
CHP ve CHP‘liler bunu yaparken İzmir‘i gibi kendisinin kalesi olarak gördüğü büyük kentlerde, o kentlerin büyük iç ve dış göçlerle oluştuğunu dikkate almaksızın ve “ya AKP burayı da ele geçirirse” korkusu ya da paranoyası ile o kentte yaşayanların tümünü kendi arkasında tutmaya, bu tehdit sayesinde seçmenlerini bir arada tutup arttırmaya çalışıyor.
Bunu yaparken “öz be öz İzmirli olmak” ya da “yedi kuşaktır İzmirli olmak” ayrımını şovenist bir toplumsal histeri ile kışkırtmaya, İzmir‘deki her şeyi; her malı, her alışkanlığı, her tutum ve davranışı altında yatan kültürel zenginliği dikkate almaksızın bu kibirli “İzmirli olma” hali üzerinden tanımlamaya, kentteki her şeyin –Meslek Fabrikası dahil- İzmirlilere ait olduğunu iddia etmeye, İzmirli kızları güzel bulmaya, İzmir gevreğini ya da boyozunu yüceltmeye, İzmirli kadınları “Çağdaş cumhuriyetçi kadınlar” ya da “Ata’nın kızları” olarak tanımlamaya, bunu yaparken de İzmirlilerle İzmirli olmayan ya da kendini İzmirli olarak tanımlamayan Mardinli, Diyarbakırlı, Trabzonlu, Konyalı ve Erzurumlu vb. gibi hemşeri grupları arasında kendilerini daha üste taşımak suretiyle tehlikeli ayrımcılık oyunları oynamaya çalışıyor. Hatta bir adım daha atarak, İzmir‘in büyük bir ülkenin 81 ilinden sadece biri olduğunu unutarak İzmir‘de toplanan vergi gelirlerinin sosyo-ekonomik dengesizlikleri gidermek amacıyla diğer iller adına harcanmayıp kendisi için harcanmasını istiyor.
Bir kentte yaşayanları siyaset eliyle böylesine ayrıştırıp kendi aralarında birbirlerine karşı kışkırtıp tahrik eden bir “İzmir şovenizmi” yaratmanın en doğal sonucu da, o kentte yaşayanların bir süre sonra birbirlerine rahatlıkla “ya sev ya terket!” diyebilecekleri küçük faşist mekanlar yaratmaya benzer. Aynen Hitler‘in saf ırk olarak nitelediği Almanları “biz” olarak öne çıkarırken o ırkdan gelmediğini iddia ettiği çingeneleri, Slav halklarını ve benzerlerini “onlar” ya da “ötekiler” olarak yaftalayıp düşman olarak ilan etmesinde olduğu gibi…

Sonuç niyetine…
CHP‘nin, CHP‘li belediyelerin ve onun beceriksiz, yeteneksiz ve defolu belediye başkanları, 10 günlük sahte ve geçici direniş kahramanları ne yaparsa yapsın, böylesi bir duruma düşmemesi, bu kentin hemşehrilerinin aşırı siyasi kutuplaşmalarla birbirine düşürülmemesi, AKP iktidarının bilerek ve isteyerek yaptığı aynı hatanın tekrarlanmaması, halkın “bizler” ve “onlar” şeklinde düşman kamplara ayrılmaması gerektiğini düşünüyor ve CHP‘nin iktidara gelmesi durumunda neler olabileceğini düşünüp öngören akl-ı selim sahibi insanlar olarak kendilerinin böylesine tehlikeli bir oyunu bırakmalarını öneriyorum.
Yoksa bile isteye halkı birbirine karşı düşürürler ya da pılıyı pırtıyı toplayıp geldikleri yere dönerler… Çünkü görüldü ki, 10 gün süreyle Meslek Fabrikası önünde toplaşanlar en sonunda yerlerinde kalmadıkları, kalamadıkları gibi “hiçbir yere” gitmediler, gidemediler… Çünkü asırlardır Balkanlar‘dan, Anadolu‘dan, Girit, Midilli ve diğer Ege adalarından gelip bu coğrafyada kentin hemşehrisi olarak bir araya gelen çoğunluk, bu timsah gözyaşlarıyla dolu sahte mücadelenin arkasında durmadı…

Izmir Şovenizmi mi?
BeğenLiked by 1 kişi
Izmir Şovenizmi mi?
Bir kentte doğup büyümüş olmak aslında ne sıkıcı bir şey. Hiç risk almamış, kendini zorlamamış, konfor alanından çıkmamış, beceriksiz ve tembel insanların bir de bu maharetmiş gibi övünmelerini anlamıyorum.
Yazdıklarınıza da imzamı atıyorum. Yok aslında birbirinden farkları, ama onlar Osmanlı Bankası…
BeğenLiked by 1 kişi