Yönetişimin de iyisi olabilir mi?

Ali Rıza Avcan

Yönetişim” sözcüğü, her ne kadar yönetme eylemiyle ilgili gibi gözükse de aslında siyasi anlamı olan bir sözcük. 

Ulusal devletin artık yeterince başarılı olamadığı ve yönetemediği iddiasında olanların ortaya atıp önerdiği bir siyasal iktidar modeli aslında.  Devletin başrol yerine sivil toplum ve sermaye kesimi arasında kolaylaştırıcı olarak yer almasını, böylelikle sermayenin egemenliğini kolaylaştıran bir aktör olarak görev yapmasını öneren bir zihniyet. 

Ulusal  ve yerel iktidar alanlarını, “katılım“, “demokrasi“, “şeffaflık“, “hesap verme” gibi içi boşaltılmış kavramların desteğiyle sermayeden yana şekillendirme iddiasındaki bu zihniyet, yaşadığımız kentte -ne hikmetse- karşımıza hep sermayeden, ranttan yana işlerle ve büyük projelerle karşımıza çıkıyor.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin elindeki kamu mülklerinin kullanımında; örneğin Kültürpark’ta, Basmane Çukuru’ndaki Folkart binasında, Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale ile diğer yeşil alanlarda hep yönetişimin gerekliliğinden söz edilip bu alanların sermayenin emrine verilmesinde bir ikna aracı olarak kullanılmak isteniyor.

Belediyeler ve devlet şimdiye kadar bu alanlardaki sorunları çözme konusunda başarılı olamadı, o nedenle belediyeler ve devlet sivil toplum ve özel sektörle el ele vererek birlikte çalışmalı, bu alanlar bu işbirliği içinde yeniden yapılandırılarak kurtarılmalı dendi. O nedenle, TARKEM gibi çok ortaklı şirketlerle o çökmüş bölgelerin keşfedilip öğrenilmesi ve kurtarılması istendi.

Ama ne hikmetse keşfedilip kurtarılacak bölgelerin hepsi, kentsel rantın söz konusu olduğu bölgelerdi…

Yönetişim” adı verilen bu zihniyet, bugüne kadar kentteki rant ile bu ranttan kaynaklanan ticari kazançlar adına birçok şeyi yapmakla birlikte ne yazık ki kültür, sanat, eğitim adına hiç bir şey yapmadı, yapmak bile istemedi.

Örneğin yapımı uzun zamandır konuşulan Mavişehir Opera Binası için, Ege Medeniyetleri Müzesi için, İzmir’in ihtiyaç duyduğu tiyatro, konser, bale, müzik salonları için ya da bugün gündeme getirmeye çalışacağım Milli Kütüphane’nin daha iyi hale getirilmesi için…

dt-06

O nedenle İzmir Devlet Opera ve Balesi, İzmir Senfoni Orkestrası gibi kuruluşlar uzun bir süredir İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından destekleniyor, İzmir Devlet Tiyatrosu uzun bir süredir 1920’li yıllarda yapılan küçük binasıyla yetinmek zorunda kalıyor, İzmir Arkeoloji Müzesi yetersiz binalarıyla hizmet vermeye çalışıyor… Üstüne üstlük bu kentin en eski kurumlarından biri olan Milli Kütüphane kendi özgün binasında yıllardır kısıtlı imkanlarla ayakta durmaya çalışıyor…

Şimdi biri çıkıp bu zihniyeti savunanlara bu kentin kültürü, sanatı ve eğitimi sizin bu sihirli formülünüzden fayda umuyor, devletin ve belediyelerin bugüne kadar yapamadığını sizlerin yapmanızı istiyor; gelin belediyeler, valilik, sivil toplum ve özel sektör olarak hep birlikte bu işe el atın ve kentimiz, halkına layık tesislere kavuşsun, İzmir Dünya’nın en büyük kütüphanesine, en büyük tiyatro salonuna, en büyük konser salonuna, en büyük bale salonuna, en büyük opera salonuna kavuşsun dese, yıllardır “yönetişim” adına arsa ve arazi rantı cengaverliği yapan bu akademisyenler, danışmanlar, kentin “kanaat önderleri“, kent simsarları ve sermayedarlar ne derler acaba?

izmirmillikutuphane

Evet baylar, bayanlar… Bu kentin yetersiz konser salonları, tiyatroları, opera binaları, müzeleri, kütüphaneleri ve özellikle de Milli Kütüphanesi sizin ilginizi ve o sihirli yönetişim zihniyetiyle ortaya koyacaklarınızı bekliyor…

Gösterin şu sihirli “yönetişim” sözcüğünün gücünü kuvvetini…

Ama oralarda rant, kazanç, kar yok demeyin…

Oralarda bu kente, ülkeye ve dünyaya kazandırılacak çok zengin bir insan kaynağı var… Orada çocuklar var, orada gençlik var, orada bilim, kültür ve sanat var…

Kısacası orada medeniyetin kaynağı var…

Ne tesadüf…

Ali Rıza Avcan

Yaşadığımız ülkenin ve kentin bugününü ve geleceğini anlayabilmek için, kesin olarak geçmişe gidip o yıllarda kimin neleri ne şekilde yaptığına bakmak, bu bilgilerden yeni yeni dersler çıkarmak gerekiyor…

Çünkü, bugün ve gelecekte birçok şey değişse bile, insanların tavır ve tutumlarıyla aralarındaki ilişkilerin özü ve biçimi genellikle aynı kalıyor…

Bu iddialı sözü boşuna söylemiyorum.

Çünkü iki gündür, Milli Kütüphane’nin gazete arşivinde Yeni Asır gazetesi üzerinden İzmir’in 1971, 1972 ve 1973’lü yıllarını araştırıyor, öğrenmeye çalışıyorum. Yıpranmış, yer yer koparılmış ya da jiletlenmiş gazete ciltleri arasında geçmişin İzmiri’ni görüyor, öğreniyor ve yer yer fotoğraflıyorum.

Amacım, yakın zamanda büyük bir vandallıkla yıkılan Karşıyaka Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı’nın yapılışı ile ilgili gazete haberlerini, açılan davalarda delil olarak kullanmak amacıyla araştırıp ortaya koymak.

Kullanılan medya dili bugün itibariyle eskimiş olsa da, okuduğum haberler bu anıtı yapan iki sanatçıdan birinin, izleyen yıllarda diğerinin ölümünü fırsat bilerek sanat, sanatçı ve onun emeği adına kötü bir tavır sergileyeceğinin ipuçlarını vermiyor. Haberin başlığına attığı “Karşıyaka Atatürk Anıtı Birincilik Ödülünü Başoğlu ve Güngören Kazandı” ifadesiyle iki sanatçının birlikte çalışarak bir eseri ortaya koyduğunu söylüyor. 

Ama benim bugün değinmek istediğim konu bu değil.

Ben bugünkü yazımda daha çok, bundan 45 yıl önce İzmir’in gündemini oluşturan konularla bugünkü konuların aşağı yukarı aynı olduğunu gösterip anlatmaya çalışacağım.

Örneğin İzmir Körfezi’nin o günlerdeki durumu.

14 Ocak 1973 tarihli Yeni Asır Gazetesi’nde şöyle bir başlık var: “İnşaat Mühendisleri Odası İkaz Ediyor: Böyle Giderse 2 Yıl Sonra İzmir Körfezi Haliç’e Dönecek“…

Bu haberden anladığımız kadarıyla, o dönemin İnşaat Mühendisleri Odası yöneticileri, -aynen şimdi de yaptıkları gibi- kamu yararı adına kentin yöneticilerini uyararak, İzmir Körfezi’nin İstanbul’un Haliç’ine dönmemesi için işlerin bugünkü gibi gitmemesi gerektiğini, Körfez’in kurtulması için farklı şeylerin yapılması gerektiğini söylemiş.

Yeni Asır 14.01.1973 001

O yıllarda İstanbul’daki Haliç’e benzetilerek anlatılmaya çalışılan bu önemli sorun, bugün bile, belki eskisinden daha büyük bir boyutta devam ediyor. Bizler İzmir Körfezi temizlenmezse limana gemiler giremez, körfez bataklığa dönüşebilir; o nedenle Körfez’deki suyun kalitesini ve akıntıları azaltacak olan İzmir Körfez Geçişi Projesi’nden vaz geçilsin, İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi ise bir an önce gerçekleştirilsin derken aslında bundan 45 yıl önce söylenenleri, başka bir şekilde söyleyip tekrarlamış oluyoruz.

Ne tesadüf…

11 Şubat 1973 tarihli diğer bir haberde de “Körfez Sahil Yolu Sahil Doldurularak Yapılacak” deniliyor.

Yeni Asır 11.02.1973 002

Aynen bugün de yapıldığı gibi… Kentimizdeki yerel yönetimlerin ciddi bir taşınmaz yönetim stratejisi olmadığı ve bu nedenle elindeki taşınmazları sudan sebeplerle satıp savurduğu için gün gelip ciddi bir yatırım yapmak istediğinde aklına ilk gelen çözümün denizi doldurmak fikri olduğu gibi…

Bugün de yerel yönetimlerin yol açmak, tünel yapmak ya da büyük anıtlar yapmak istediğinde kolay bir yöntem olan denizi doldurulmasına karşı çıkıp bu tür yatırımlarla Körfez akıntılarının bozulmaması gerektiğini ifade ettiğimiz gibi…

Ne tesadüf…

Oysa aradan geçen onca zaman içinde her şeyin değiştiğini biliyoruz. Yerel yönetimlerin, onların yasalarının, kullandıkları teknolojilerin ve bizim anlayışımızın, hayata bakışımızın; her şeyin ama her şeyin değiştiğini biliyoruz…

O nedenle, o yıllara ait gazete haberlerini okuduğumuzda yazılıp söylenenlere karşı içimizde küçümseyen; hatta hor gören bir duygu oluşmakla birlikte yazılıp çizilenlerin özüne indiğimizde aslında fazla bir değişimin olmadığını, asıl yönetim anlayışında bir fark olmadığını görüyor ve bu durum karşısında şaşırıyoruz.

Aslında şaşırmamamız gerekiyor. Çünkü “Eski Roma’dan bu yana değişen fazla bir şey yok” diyen o ünlü sözü haklı çıkaracak şekilde, o dönemlerden bu yana insan ilişkilerinin özünde değişen fazla bir şey bulunmadığını bilip kabullenmemiz gerekiyor.

Değişen tek şeyin ise sadece ve sadece bu ilişkilere verilen yeni ad ve tanımlamalar olduğunu, işin özünde her şeyin aynı kaldığını fark etmemiz gerekiyor.

Depremler ve İzmir

Ali Rıza Avcan

Son günlerde kah Karaburun yakınlarında kah Ege Denizi’nde, zaman zaman da Manisa kırsalında gerçekleşen irili ufaklı depremle korkulu anlar yaşıyoruz.

Birinci derece deprem kuşağında yaşayan bir kent olarak geçmişimizdeki büyük depremlerin tekrar yaşanması ihtimali hepimizi korkutuyor.

Taiwan Earthquake Kills Thousands

Evet, biliyoruz; inşaat teknolojisindeki yeni gelişmeler sonucunda içinde yaşadığımız binalar, köprüler, tüneller eskisine göre daha dayanıklı, daha güvenilir; ama yine de üstünde yaşadığımız zeminin özellikleri nedeniyle esaslı bir depremde güvendiğimiz yapıların da zarar göreceğini biliyoruz.

Üstüne üstlük yaşadığımız bu kentte sanki bu bölgenin özellikleri hiç bilinmiyormuş gibi yeni köprüler, yeni tüneller, yeni viyadükler yapılıyor. Sanki yeraltı tanrısı Hades’e yeni kurbanlar verecek yeni ölüm tuzakları hazırlanıyor.

Bir yanda Konak Tüneli, diğer yanda İzmir Körfezi’nin iki yakasını birleştirecek İzmir Körfez Geçişi Projesi ve sağlam olmayan zemine yapılan ve yapılacak olan yüzlerce gökdelen… Zeminin oynak olduğu Halkapınar gibi yerde yerin altına yapılan İZBAN ve Metro garajları…

Sanki birinci derece deprem kuşağında yaşamıyor gibiyiz… Teknolojiye hayranlıkla gelişen bir sarhoşluk içinde adeta depreme meydan okuyoruz…

Oysa her şey işi öğrenip bilmekle başlıyor…

Bunu yapmak için iç, orta ve dış körfezde, suyun altında ciddi bir araştırma yapmış değiliz… O nedenle de denizin içindeki diri fayları yeterince bilmiyoruz…

Denizin içini araştırmak, haritalamak için ciddi bir çalışma yapmamakla birlikte; bu iş için harcamamız gereken paraları gerekli gereksiz yatırımlarda heba ediyoruz…

1999 yılında yaptırılan Deprem Master Planını (RADİUS) aradan 18 yıl geçmesine, bu arada yeni fay hatları bulunmuş olmasına karşın yenilemiyoruz, ciddi bir deprem olduğunda her bir kurum ve kuruluşa düşen görevleri yeni durumun koşullarına göre tartışmıyor, kendinden emin bir ruh haliyle gelecek olan depremleri bekliyoruz.

Üstüne üstlük kentteki olası bir depremde halkın toplanacağı alanları gözden geçirmiyoruz. Çoğu denizden doldurulmuş alanlarda bulunan bu bölgelerin olası bir tsunami halinde işe yarayıp yaramayacağını tartışmıyoruz.

Varsa yoksa yeni yollar, köprüler, tüneller, viyadükler, yeraltı garajları ve binalar yapıyoruz… Böylelikle İzmir’i köy ya da kasaba olmaktan çıkaracağımızı umuyoruz…

ITALY EARTHQUAKE

Seçim yatırımlarında kullanmak amacıyla kredi kullanarak aldığımız paraları daha büyük, daha büyük, daha büyük anıtlar, yapılar yapmakta kullanırken eğildiği insan gözüyle bile görülen ve hem içinde hem de altındaki lokanta, restoran ve kafelerde yüzlerce insanın bulunduğu Bostanlı apartmanlarını yıkmaktan kaçınıyoruz.

Ama yarın öbür gün bütün o yaptıklarımız çürük zemin nedeniyle toprağın içine gömüldüğünde, o enkazın altında yüzlerce, binlerce insan ölüp yaralandığında olan biten ve zarar gören tek kişi hep biz, biz İzmirliler olacak…

Ne dersiniz, şu acil olarak talep edip yollara düştüğümüz ADALET’in yanına bir de GÜVENLİK’i de ekleyip daha yaşanılabilir bir kent için bağırmaya ve mücadele etmeye başlayalım mı?

 

Belediye şirketleri ve şeffaflık…

Ali Rıza Avcan

Belediyelere bağlı şirketler, hepimiz için bilinmeyen, bilinmediği için de devamlı şüpheyle baktığımız, yolsuzluklara açık olduğunu kabul ettiğimiz kurumlar…

Oysa onları kuran ya da yönetenler açısından da her şeyin daha kısa sürede kolaylıkla yapılmasını sağlayan harika formüller…

O nedenle de, çoğu kez kantarın topuzunu kaçırtan, insanı gafil avlayan ya da gafillerin işine yarayan şeyler…

s-df5e98480373e1a333b487298e98e1f917291e21

1980’li yıllarda belediye şirketlerinin kuruluşu ile başlayan özelleştirme çalışmaları, bildiğimiz gibi küreselleşmeci neoliberal ideolojinin devletin küçülmesi adına ortaya attığı düşüncenin bir ürünü…

İlk yıllarda ihale mevzuatını aşmak amacıyla kurulduğu söylenen belediye şirketleri zaman içinde belediye bütçesini aşan büyüklükteki cirolarıyla belediyelerdeki özelleştirme çalışmalarının merkezine oturmuş ve zaman içinde belediye mevzuatının şirketlere yer bırakmayacak şekilde düzenlenmesi yerine, belediyelerin şirketleşmesi özendirilerek belediye şirketlerine özel sermayenin katılımı ile bu sürecin sonuna gelinmiştir.

İşte o nedenle biz işin içine özel sermayenin de girdiği bu şirketlere hep kuşkuyla bakıyoruz…

Çünkü o şirketler, şimdiye kadar sergiledikleri performans ile belediyelerde taşeron işçi çalıştırılmasını sağlayan iktisadi kurumlar olmuştur.

Çünkü o şirketler, yasaların kamu adına koyduğu sınırların kolaylıkla aşılmasını sağlayan yararlı bir alet çantası olarak kullanılmıştır.

Çünkü o şirketler, birer kamu şirketi olmakla birlikte serbest ticaretin koruma ve kollamasından yararlanarak suç konusu olabilecek şeylerin kolaylıkla saklanıp gizlendiği yerler olarak kullanılmıştır.

Örneğin, neredeyse tüm belediyelerde “hizmet alımı” ile istihdam edilen taşeron işçilerinin asıl patronu, hep bu şirketler olmuştur.

Örneğin, ihale mevzuatının getirdiği sınırlamaları dinlemeyen, çoğu kez gözden kaçırılmak istenen usulsüz, fuzuli harcamaların merkezi, hep bu şirketler olmuştur.

Örneğin, sponsor katkısı adı altında yandaş şirketlerden alınan paraların gizlenip saklandığı yerler, hep bu şirketler olmuştur. 

Şayet bugün İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bilgi edinme hakkı ile ilgili internet sayfasını açtığınızda karşınıza çıkan bilgi notunda belediyeler ve belediye şirketleri bir kamu kurumu olmasına karşın “ticari sır” niteliğindeki bilgilerin verilemeyeceği belirtiliyorsa, hep bu şirketler nedeniyle olmuştur.

Resim1

Hele ki bütün bu kolaylıklarının üstüne bir de yasal zorunlulukları yerine getirmezseniz; işte o zaman, istediğiniz her şeyi istediğiniz şekilde yapabileceğiniz bir ortamda bulursunuz kendinizi…

Örneğin 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’na göre üst üste iki yıl bağımsız denetime tabi olma kriterlerinden en az ikisini aynı anda taşıyan sermaye şirketinizi bu yasal zorunluluğa karşın bağımsız denetim kurumları denetlemiyorsa ya da internet sayfanızda şirketinizle ilgili önemli mali bilgileri; örneğin bilanço ve kar-zarar cetvelleriyle önemli kararlarınızı koyacağınız “Bilgi Toplumu Hizmetleri” denilen bölüm yoksa ya da olsa bile orada bu bilgilere yer vermiyorsanız; işte o zaman şirket içinde istediğiniz gibi at oynatabilirsiniz…

Aynen Karşıyaka Belediyesi‘nin şirketi Kent Anonim Şirketi gibi ya da internet sitesi uzun süredir yapım aşamasında olan Konak Belediyesi’ne ait Merbel Turizm, Ticaret ve Sanayi Anonim Şirketi‘nde olduğu gibi… 

Oysa diğer belediyelerde olduğu gibi bu iki belediye de hazırladıkları stratejik planlarda şeffaf olacaklarını dosta düşmana duyurmalarına karşın; bazı karar ve hesaplarını ısrarlı bir şekilde kamuoyunun bilgi ve denetiminden kaçırmaya çalışıyorlar…

Hele ki bu şirketler devamlı zarar eden; yani halkın parasını çarçur eden şirketlerse…

Danışmanlık-10

İşte o zaman, bu şirketlerde kimlerin görevlendirildiğini, hangi belediye meclisi üyelerinin işin içinde olduğunu, görevli olanların liyakatlerini, sürekli zararın neden oluştuğunu, harcamaların nerelere yapıldığını, kimlerden tahsilat yapılıp kimlerden yapılmadığını, bu şirketlerin bir insanlık suçu olan taşeron sistemi içindeki suç ortaklıklarını daha fazla izleyip daha fazla öğrenmemiz ve daha fazla teşhir etmemiz gerekiyor…

Belediye başkanlarının yüksek lisans merakı…

Ali Rıza Avcan

1976-1978 döneminde Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde yüksek lisans eğitimi yapmış biri olarak, hem fakültemin yüksek eğitim düzeyi hem de aynı anda çalışıyor olmam nedeniyle yüksek lisans eğitimi yapmanın ne derece zor olduğunu iyi bilir ve o nedenle de çalışıyorken yüksek lisans yapanlara özel bir sempati duyarım.

Ancak son yıllarda hem okuduğum yüksek lisans tezlerinin kalitesizliği hem de neredeyse hemen herkesin kolaylıkla yüksek lisans yaptığını gördükçe bu işte bir iş olduğunu düşünüp araştırmaya başladım.

Gördüm ki, uzunca bir bir süredir tezli ya da tezsiz yüksek lisans yapmak şeklinde ortaya atılan bir yöntemle hem bu bu iş kolaylaştırılmış hem de üniversiteleri, özellikle de vakıf üniversitelerini yeni öğrenci/müşterilerle ve geniş toplumsal ilişki ağlarıyla tanıştırmış.

Çevremizdeki belediye başkanlarından hangilerinin belediye başkanı seçildikten sonra bu şekilde kolaylaştırılmış yüksek lisans eğitimi yapmaya başladığını ise eski internet haberleri üzerinden araştırmaya başladığımda;

baskan.jpg

Konak Belediye Başkanı Sema Pekdaş‘ın, 2015 yılında Gediz Üniversitesi öğrencilerinin Basmane semtiyle ilgili 135 projeyi hazırlayıp belediyeye teslim etmeleri sonrasında aynı yıl içinde Mütevelli Heyeti Başkanlığını Abdullah Kavuklar‘ın yaptığı ve 15 Temmuz Darbe Girişimi sonrasında çıkarılan KHK’lerle kapatılan Gediz Üniversitesi’nin Kentsel Yenileme Yüksek Lisans Programı‘nda eğitime başladığını ve üniversitenin kapatıldığı tarihe kadar yapılan tüm reklamlarda fotoğraflarının bir reklam malzemesi olarak kullanıldığını,

Diğer yandan Karşıyaka Belediye Başkanı Hüseyin Mutlu Akpınar‘ın da yeni kurulan Katip Çelebi Üniversitesi’ne 2014 yılında kayıt yaptırarak bu üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Vergi Hukuku ve Uygulamaları Bölümü‘nde tezsiz yüksek lisans eğitimi yaptığını ve 2016 yılında mezun olduğunu gördüm.

Tabii bu eğitimlerin, Karşıyaka Belediye Başkanı Hüseyin Mutlu Akpınar açısından sonuçlandığını bilmekle birlikte, Konak Belediye Başkanı Sema Pekdaş‘ın devam ettiği Gediz Üniversitesi’nin FETÖ örgütlenmesi nedeniyle kapatılması nedeniyle ne durumda olduğunu henüz bilmiyor ve duymuyoruz…

*** 

Yüksek Öğrenim Kurumu (YÖK) tarafından hazırlanıp 20 Nisan 2016 tarih, 29690 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan Lisansüstü Eğitim ve Öğretim Yönetmeliği hükümlerine göre üniversitelerin yüksek lisans eğitimleri birbirinden ayrı iki kategoride yapılıyor.

Bu kategorilerden ilki, daha çok akademik bir kariyer yapmak isteyenlerin tercih ettikleri tezli yüksek lisans eğitimi. Yönetmeliğe göre bu eğitimi yapabilmek için ALES sınavında başarılı olunması ve eğitimin sonunda bir tezi başarıyla vermek gerekiyor. Bu anlamda bu eğitim, giriş ve yüksek lisans tezini yazma koşulları açısından zor.

Diğer ikinci kategori ise, birincisine göre daha kolay olan ve genellikle üniversitelerin öğrenciye mesleki konularda bilgi kazandırarak mevcut bilginin nasıl kullanılacağını göstermeye çalıştığı; ama aslında bu öğrenciler üzerinden para ve ilişki kazanmak amacıyla düzenlediği tezsiz yüksek lisans eğitimi. Bu eğitime katılmak isteyenler ALES sınavına girmek zorunda değiller; çünkü onlardan yabancı dil bilgisini kullanarak bilimsel bir tez yazmaları istenmiyor. Bu programa devam edenler ise yazımıza konu olan belediye başkanları dışında genellikle mesleklerinde başarılı olmak isteyen, çoğu bir işte çalışan üniversite mezunları.

Tezsiz yüksek lisans programı toplam otuz krediden ve 90 Avrupa Kredi Transfer Sisteminden (AKTS) az olmamak kaydıyla en az on ders ile dönem projesi dersinden oluşuyor. Öğrenci, dönem projesi dersinin alındığı yarıyılda dönem projesi dersine kayıt yaptırmak ve yarıyıl sonunda yazılı proje ve/veya rapor vermek zorunda. Dönem projesi dersi kredisiz olup başarılı veya başarısız olarak değerlendiriliyor. Öğrencinin alacağı derslerin en çok üçü, lisans öğrenimi sırasında alınmamış olması kaydıyla, lisans derslerinden seçilebilip senato tarafından belirlenen esaslara göre tezsiz yüksek lisans programının sonunda yeterlik sınavı uygulanabiliyor.

587498a7eb10bb118057247d

Üniversiteler aslında tezsiz yüksek lisans programlarını kullanarak kamuda ve özelde yönetici olarak çalışanlara, üniversiteye yararı olabilecek kanaat önderlerini; hatta Konak Belediye Başkanı Sema Pekdaş örneğinde olduğu gibi bir reklam yüzü olarak kullanmak istiyorlar. Böylelikle üniversitenin kamu kuruluşlarıyla ya da özel sektörle ilişkilerinin gelişerek geniş olanaklara kavuşması mümkün oluyor. Örneğin üniversiteye ait bir taşınmazın bu sayede daha iyi imar koşullarına sahip olması ya da söz konusu üniversite şayet bir vakıf üniversitesi ise o ünlü, tanınmış isimlerle daha fazla öğrenci/müşteri bulması kolaylaşmış oluyor. Aynen bir dönem yapılan site inşaatlarında o sitedeki dairelerden birinin İbrahim Tatlıses tarafından alındığı ya da Akdeniz’de gemiyle yapılacak bir tur programına Safiye Soyman’ın da katılacağı şeklinde yapılan ilanlarda olduğu gibi.

***

Aslında bu konuya; yani belediye başkanlarıyla üniversiteler arasındaki ilişkilerin niteliği konusuna, kentlinin hakkını koruma kaygısıyla yaklaşılması, bu nedenle de bu ilişkilerin nasıl kurulup yürütüleceğine ilişkin hem yasal hem de etik kuralların acilen belirlenmesi açısından yaklaşılması gerekmektedir.

Devlet ihale mevzuatında belediyelerin kamu üniversiteleriyle ihale ilişkisi kurmaksızın protokol yapması; ama bunu vakıf üniversiteleriyle yapamaması nasıl iki üniversite arasındaki farklılığı dikkate alan yasal bir kurala bağlanmışsa, belediye başkanlarının da görevde oldukları süre içinde böylesi kurumsal ya da kişisel ilişkilerinde devlet ve vakıf üniversiteleriyle nasıl bir ilişki kurup sürdürecekleri, bir an önce hem yasal hem de etik yönden tartışılıp kurala bağlanmalıdır.

Bir belediye başkanının “öğrenci” konumunda bile olsa, öğrenim gördüğü üniversiteden bir öğrenci olarak kendisinin başarısının tescillenmesini bekliyor olması ve bunun sonucunda başarısını tescil eden bir belge ya da tezle onurlandırılması, belediye başkanının yeni şeyler öğrenmesi ve eğitim düzeyinin yükselmesi açısından olumlu bir şey olmakla birlikte; belediye başkanı ile üniversitesi arasındaki bu borçlanma ilişkisinin niteliği açısından o kentin hemşehrilerinin menfaatlerini ilgilendiren bir hak ihlaline dönüşebilir. Özellikle de söz konusu eğitim vakıf üniversitelerinde yapılıyorsa… 

İş Ahlakı 003

O nedenle, kamu görevini yaptığı süre içinde yüksek lisans ya da doktora eğitimi yapan üst derecedeki yöneticilerin; özellikle de belediye başkanlarıyla ilgili yasal ve etik kuralların, Konak Belediye Başkanı Sema Pekdaş‘ın Gediz Üniversitesi’nde yüksek lisans eğitimi yapması konusundaki skandalın bir kez daha yaşanmaması ve olası bir yozlaşmanın önlenmesi amacıyla tartışılarak belirlenmesi, belediye başkanlarının görevde oldukları sürece bu tür taahhütlere girişirken bu kodlara göre hareket etmeleri sağlanmalıdır.

İnadın, mücadelenin taş ve taflanları…

Ali Rıza Avcan

Dün akşam, Yamanlar Dağı’nın yamacındaki o düzlükte şimdiye kadar hiç tatmadığım hazin duygular yaşadım.

Bir zamanlar Karşıyaka’ya, hatta tüm Körfez’e tepeden bakan bir bembeyaz anıtın, bir gelin gibi İzmir’i süsleyen o güzel anıtın molozları arasında dolaşırken insanoğlunun kendi kendine nasıl bir kötülük yaptığını daha çok hissettim…

19243773_10155558628576520_181803230_o

44 yıldır her bayramda, her gösteride, her törende çevresindeki o binlerce çocuk, genç ve Karşıyakalı ile kucaklaşıp onların yaşamına giren, fotoğraflarımızın arka planına giren görüntüsüyle ailemizin en eski bireyine dönüşen o anıtın kepçe tırnaklarıyla hırpalandığını gördüğümde hiç yapmadığım şekilde buna sebep olanlara lanetler okudum…

Sanırım o lanetleri, o duyguları o dağlarda yaşayan eski zamanların tanrıları, tanrıçaları ya da dağ perileri duymuşlar ve bana hak vermişlerdir…

Ortaya saçılan beton bloklarını, nervürsüz demirleri ve parçalanmış mermer tabakalarını görüp onlara dokundukça yakın zamanda yaşadıkları bir travmanın etkisiyle üzgün olduklarını; hatta, ağladıklarını duyumsadım.

Adeta bu kötü sonuca kendilerinin sebep olmadığını, uzun bir süredir kendileriyle ilgilenilmediğini, gözden çıkarılmış eski evler ya da evlatlar gibi ihmal edildiklerini haykırıp bunda bizim suçumuz yok diye haykırıyorlardı…

Hissettiğim ilk şeylerden biri, çocuklarına sahip çıkamamış, onları yeterince koruyup kollayamadığı için yitirmiş bir annenin, bir babanın çaresizlik duygularıydı…

20170616_094938

Hele ki, taşlardan, mermerlerden ve beton bloklardan hıncını alamamış olanların o anıtı çevreleyen taflanları da söküp buraya attıklarını gördüğümde öfkem daha da arttı…

Karşıyaka Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı’nı yemyeşil bir halka şeklinde kuşatan taflanlar bile bu öfkeden, bu barbarlıktan paylarına düşeni almışlar ve bulundukları yerden kökleriyle birlikte sökülerek bu moloz alanına atılmışlardı….

Onları ve onlarla birlikte kırmızı renkli bir taşı anı olarak aldım ve beraberimde evime getirdim…

İlk yaptığım iş, kökü, dalları ve yaprakları kurumaya başlayan tafları evimdeki boş saksılara dikmek oldu. Dikerken de onlara örselenen bir çocuk gibi dikkat ederek daha fazla üzmemeye, daha fazla zarar vermemeye çalıştım… Tabii bu arada konuştum onlarla… Kurtulduklarını ve hunharca katledilen anıt ve diğer taflanlar için yaşamak zorunda olduklarını söyledim onlara… Onlara özgür bir yaşam vaat ettim…

20170616_094039

Şimdi onlar evimin en güzel, en havadar ve en güneşli köşesinde ve daima nemli bir toprak içinde itinayla büyüyecekler…

Sırf kendilerine ve onların temsil ettiği anılara kötü davrananlara inat olsun diye…

Çünkü ben onlara şimdiden inadın, mücadelenin taflanları demeye başladım… 

 

İzmir gerçekten bir tasarım kenti mi?

Ali Rıza Avcan

İzmir’e ve İzmir çevresindeki tüm antik kentlere baktığımızda devlet ya da ticaret agorası adı verilen tüm kamusal alanlarda, o alanı çepeçevre kuşatan ve zarif sütunlarla desteklenen stoalara, stoa kalıntılarına rastlıyoruz…

stoa_of_attalos_15_by_disney_stock

Stoa denilen yapılar o dönemlerde evden dışarı çıkan kent halkının güneş, yağmur ya da kar altında kalmaması, rahatlıkla hareket edip alışveriş yapması ya da diğer kentlilerle sohbet edebilmesi için düşünülüp tasarlanmış korunaklı yapılar…. İnsanları kışın rüzgar, yağmur ve karından, yazın da kavurucu sıcağından korumak amacıyla bir sokağın ya da agoranın hemen yanı başına yapılan uzun galeriler…

Antik Yunan, Roma ve Bizans dönemini izleyen Osmanlı döneminde; hatta günümüzde ise insanlar rahatlıkla gidip gelebilsinler ve alışveriş yapabilsinler düşüncesiyle sokağın her iki yanındaki yapılar arasına gerilmiş çuval bezinden yapılmış gölgelikleri görüyor, o gölgeliklere geldiğimizde rahat bir nefes alıyoruz…

İzmir 074

Çünkü burası kışları ılık, yazları ise sıcak ve kurak bir Akdeniz, bir Ege kenti…

Bu tür kentlerde yaşayan insanlar ise serinlemek adına bu tür gölgelikleri, denizden esen imbatı, onun serinlettiği sokakları, açık alanları seviyorlar…

Oysa son yıllarda bu kentte, insanların açık havayı, serinliği ve rahatlığını esas alan alışkanlık ve tercihlerini dikkate almayan işler yapılıyor. Hem de tasarım adına…

Şimdi artık püfür püfür esen rüzgara karşı açık havada oturup çayımızı, kahvemizi yudumlarken gazete ya da dergimizi okuduğumuz eski vapurlar yerine klima ile ısıtılıp soğutulan “çağdaş” modern gemilere biniyoruz…

Cadde, sokak ve meydanlarda yürürken gölge oluşturan ağaçların altında serinlemek isterken kendinden başkasına gölge oluşturmayıp sadece estetik bir görüntü yaratan palmiyelerin altında gidip gelmek zorunda kalıyoruz…

Sahildeki açık alanlara gittiğimizde ise bizi güneşten, sıcaktan koruyacak ağaçlar yerine karşımıza bodur çalılar ve çimler çıkıyor… O nedenle güneşten kavrulan o alanlarda bir gölge bulan herkesi şanslı sayıyoruz…

Eskiden çarşı içindeki alışverişlerimizde bir sokaktan diğer bir sokağa geçişi sağlayan ve bu tür sıcak iklimlerin ilginç bir geleneksel tasarımı olan geçitleri kullanırken şimdi Kıbrıs Şehitleri Caddesi gibi ağaçtan yoksun ve fırın gibi ısınmış beton koridorlarda gidip gelmek zorunda kalıyoruz.

1930’lu yıllarda yapılan geniş bulvarların ortasını kaplayan büyük çınar ağaçlarının serinliğinden yararlanırken şimdinin modern tramvayı nedeniyle o ağaçların taciz edildiğini, yarın öbür gün kurumaları için elden gelen her şeyin yapıldığını görüyoruz.

Oysa bu kent bir Akdeniz kenti, bu kent bir Ege kenti…

Çılgın rüzgarların, delicesine boşanan yağmurların, kavurucu sıcakların kenti…

Ama insanımızı açık alanlarda o rüzgardan, yağmurdan, kavurucu sıcaktan koruyacak yeni bir şeyleri düşünüp bir türlü tasarlayamıyor ve hayata geçiremiyoruz…

2000’li yılların başında Kemeraltı Çarşısı Üst Örtü ve Kent Mobilyaları Projesi adıyla proje yarışmaları açıp kazananlara ödüller vermiş olsak bile o projeleri bir türlü uygulayamıyor, hayata geçiremiyoruz…

Kemeralti-Carsisi-Ust-Ortu-ve-Kent-Mobilyalari-Projesi10374399-19d5-4b22-ad0f-d82e5b274f95_f

Oysa biliyoruz ki iyi tasarımlar gerçek ihtiyaçlardan doğar… O nedenle tasarımı, gerek duyulan şeyin karşılayan estetik, ergonomik, yapılabilir, uygulanabilir, etkin ve verimli çözümler olarak kabul ediyoruz…

İnsanların yüzyıllardır biriktirip kuşaktan kuşağa aktardıkları alışkanlık ve geleneklerini dikkate alan; daha doğrusu alması gereken bir yaratıcılık eylemi olarak biliyoruz…

IMG_4610

Ama onca yıldır böylesine bir ihtiyaç olmakla birlikte buna bir çözüm bulan ve uygulayan kimse çıkmadığına; üstüne üstlük bu kentte yaşayan insanların tercih ve alışkanlıklarıyla taleplerini karşılayan tasarım çözümleri oluşturulamadığına göre İzmir’e gerçekten bir tasarım kenti diyebilir miyiz?

Tasarım adına bu kentte yapılan ya da yapılmak istenenleri boşuna bir gayret olarak görebilir miyiz?

Bu kentte tasarım adına fazla bir şey görmeyen çoğu insanın düşünüp ifade ettiği gibi, tasarım olgusunu şimdi kullanılan ama yarın öbür gün unutulup gidecek çağdaş bir oyuncak, oyalayıcı bir moda olarak mu görüyoruz?

Hele hele ki, bir de tasarımın başkenti filan gibi ödüllere aday bir kenttir denildiğinde buna gerçekten inanmalı mıyız?

Yoksa bu konu ile ilgili her şey çağdaş teknolojinin imkanlarıyla yaratılıp bize dokunmayan ve bu nedenle de yararlanamadığımız bir yanılsama, bir simülasyon mu?

Ne dersiniz?