Bay “yetmez ama evetçi”yi, takdimimdir…

Ali Rıza Avcan

İzmir‘de; özellikle de Bornova‘da sessiz sedasız bir şeyler oluyor ve şayet bu gelişmeleri dışarıdan tarafsız bir gözle izlerseniz, gelişmelerin içinde yer alan kişi ve kurumlar arasında ilginç bağlantılar kurulduğunu, adeta ince ince dantel gibi bir ağ oluşturulduğunu görürsünüz… Hem de eğitim, sinema, kültür, sanat ve hak mücadelesi gibi çoğu insan için tartışılamayacak kadar önemli olan masum konular öne alınmak suretiyle…

Size bugünkü yazımda 13 Ekim 2020 tarihinde Bornova‘da kurulan ve içinde bulunduğumuz tarih itibariyle Bornova‘daki 12 vakıftan biri olan Bir Arada Yaşarız Eğitim ve Toplumsal Araştırmalar Vakfı, kısa adıyla BAYETAV‘dan, BAYETAV‘ın genel koordinatörü Prof. Dr. Ferhat Kentel‘den ve BAYETAV‘ın işbirliği içinde olduğu kurum, kuruluş ve kişilerden söz edip dikkatinizi bu noktaya çekmek istiyorum.

BAYETAV‘ın İnternet sitesinde (www.bayetav.org) yayınlanan vakıf senedine göre, Ali Rıza Çelik ve eşi Serap Baş Çelik tarafından kurulan vakfın amacı; “ülkemizdeki eğitim sisteminin bilimsellik, akılcılık, eşitlik, demokratlık, niteliklilik, özgünlük ve yaygınlık niteliklerini kazanarak kurumsallaşmasına katkıda bulunmak, çocuklarımızın okul öncesi dâhil olmak üzere eğitim ve öğretimlerinin her aşamasında bu ilkeler doğrultusunda akılcı, sağduyulu, özgüven sahibi, düşünen, sorgulayan, kendi iç yaratıcığını harekete geçirebilen, barışçı, farklı düşünce ve inançlara saygılı bireyler olarak yetişmelerini sağlamak, toplumsal yaşamın tüm alanlarına ilişkin olarak her türlü araştırmanın ortam, kurum ve araçlarını yaratarak toplumsal gelişme ve teknoloji ilişkileri dâhil her türlü araştırma ve incelemeyi yapmak ve yaptırmak” şeklinde belirlenmiş.

Aynı vakıf senedinin ‘Başlangıç‘ bölümünde yer alan,

İnsanlık var olduğundan beri eşitsizlikler ve adaletsizlikler de var oldu. Modern dünyada bu daha da artmakta. Pandemi süreci (Covid-19) bunu daha da keskinleştirdi.

Dünyada hızla bozulan gelir dağılımı ve toplumsal eşitsizlikler bir arada yaşama olanaklarını hızla daraltıyor. İnsanları insanlaştıran en önemli erdemlerden biri, insanın kendisi dışındaki insanları da düşünme ve onlar için çaba gösterme gücüdür.

Bu vakfın kuruluş amacı da eşitsizliklere, adaletsizliklere, bir arada yaşama kültürünün hızla
zedelenmesine yol açan bu süreçte, kısıtlı olanakları olan bireylere de iyi bir eğitim olanağı sağlamak, böylelikle eşitsizlik ve adaletsizlikleri en aza indirmek, bir arada yaşama olanaklarını çok daha fazla artırmak düşüncesidir.

Biz de bu zorluklar içinde ülkemizin bize sunduğu eğitim olanakları ve ailemizin verdiği düzgün ahlakla belirli bir başarıya ulaştık.

Bu vakfın en önemli amaçlarından biri de bu topraklardan aldıklarımızı çoğaltarak ülkemize borç öder gibi yeniden geri verme sorumluluğudur.

Ardıllarımızın da aynı erdemli yollardan yürümesi dileğiyle..” şeklindeki bir ifadeye ver verilerek söz konusu vakfın amaç ve hedefleri sıralanmıştır.

Ayrıca “Manifesto” adı verilen diğer bir temel belgede, “derin eşitsizlik, adaletsizlik ve ayrımcılıklarla yarılıp birbirlerinin acısına, endişesine, olumsuz koşullarına duyarsız, sorumsuz, bunlar karşısında kaygı duyanların bile ortak dil ve eylem oluşturamadığı, güç birliği geliştiremediği günlerde yaşıyoruz” deniliyor olmasına karşın; bu eşitsizliklerin maddi kaynağı olan kapitalist sistemden, onun yarattığı eşitsizliklerden tek bir söz bile etmeden, sanki tüm eşitsizlikler iyi bir eğitim olanağına sahip olmakla giderilecekmiş gibi, bu eşitsizlik, adaletsizlik ve ayrımcılığın emek ve sermaye arasındaki derin çelişki ve çatışmadan kaynaklandığı belirtilmeksizin; ‘diğerkâmlık‘, ‘farklılıklara ve emeğe saygı‘, ‘dayanışma‘, ‘tevazu‘, ‘eşitlik, ‘özgürlük’, ‘sorumluluk‘, ‘dürüstlük‘, ‘üretkenlik‘, ‘iyimserlik‘ ve ‘umut‘ gibi kişisel insani özellik ve değerler üzerinden eğitim, bilgi, sanat ve politika üretimi konularında adımlar atılacağı, benzer çabalar içerisinde olan kişi ve kurumlarla iş ve güç birliği yapılıp ilişkilerin geliştirileceği belirtiliyor.

Nitekim vakfın 2021 yılının Ağustos ayında oluşturulan ve 26 Haziran 2022 tarihi itibariyle 378 takipçisi olan Twitter hesabındaki paylaşımlar üzerinden yaptığımız ilk incelemeye göre, Bornova Belediyesi, İnci Holding Vakfı, Ege Çağdaş Eğitim Vakfı (EÇEV), Zühtü-Mevlüt Çelik MTA Lisesi, Konda Araştırma, Kemalpaşa Belediyesi, İzmir Kent Konseyi, İzmir Büyükşehir Belediyesi, Diyarbakır Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği gibi kurum ve kuruluşlarla yaptıkları işbirliği ve ortak çalışmalar çerçevesinde halka açık ücretsiz konserler düzenlediği, kendilerine tahsis edilen lüks ortamlarda “Mekânlar ve İnsanlar” sergisi gibi sergiler açtığı, “Hayvan Etiği ve Feminizm“, “Eğitimde Çok Kimliklilik: Fırsatlar ve Zorluklar” ve “Gıda, Ekoloji ve Toplumsal Barış“, “Siyasi Ekoloji” başlıklı toplantılar düzenlediği, Konda Araştırma şirketinin sahibi Bekir Ağırdır ve İstanbul merkezli SAM Araştırma Danışmanlık şirketi ile birlikte “Türkiye’de Bir Arada Yaşarız” araştırmasını yaptığı, Friedrich Ebert Vakfı tarafından desteklenen Diyarbakır Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü tarafından Diyarbakır‘da düzenlenen etkinliklere katıldığı, Ali Babacan‘ın genel başkanı olduğu Deva Partisi yetkililerini misafir olarak kabul ettiği görülmektedir.

Yukarıda yazılı olan anlatımlardan görülebileceği gibi, vakfın kuruluş amacı, eğitim sistemindeki eşitsizlik ve adaletsizlikleri en aza indirmek, bir arada yaşama olanaklarını çok daha fazla arttırmak gibi hepimizin üzerinde uzlaşıp altına imza atabileceğimiz; hatta destek vermek isteyeceğimiz konularla ilgili…

Peki o halde bu iyi, güzel ve yararlı amaç ve hedeflere kimlerle ve ne şekilde ulaşmak istiyorlar?

Bayetav Vakfı‘nın kurucularından 1963, Akseki doğumlu işadamı Ali Rıza Çelik aynı zamanda 5 Şubat 2020 tarihinde açılan Kemalpaşa Organize Sanayi Bölgesi Zülfü-Mevlüt Çelik Mesleki ve Anadolu Meslek Lisesi‘ni annesi ve babası adına yaptırmış becerikli bir sermayedar. Ailesi, kendisi 6 aylıkken Akseki‘den Tire‘nin Halkapınar köyüne taşınmış. 1986 yılında İstanbul Orman Fakültesi Tütün Teknoloji Mühendisliği Bölümü‘nden mezun olmuş ve bir süre tütün eksperi olarak çalışmış. Kendisi, 2004 yılında kurduğu Bornova‘daki Adalya Kafe’yi işletirken önce 2007 yılında Orhan Atilla ve Ali Aluç ile birlikte Abdülgani Sevinç ve İsrail uyruklu Ahmed Saada‘dan satın aldığı 50.000.-TL. sermayeli Smyrna Tobacco isimli şirketle (www.smyrnatobacco.com.tr) Rosanna marka aromalı nargile tütünlerini üretmeye başlamış ve şirketteki hissesini 2016 yılında tek ortak Orhan Atilla‘ya devretmiş, daha sonra 2016 yılında tek ortaklı Ege Efe Yatırım Limited Şirketi ile yine tek ortaklı ve 2.000.000.- TL. sermayeli Adalya Tobacco Ltd. (www.adalyatobacco.com.tr) isimli şirketleri kurup 2017’de Kemalpaşa‘daki fabrikayı açan ve beş yıl gibi oldukça kısa bir süre içinde dünyanın 46 ülkesine aromalı nargile tütünü ihraç ederek, adeta Amerikan Rüyası hikayesinin; yani, “çok çalışma ile başarı, refah ve şöhretin yakalanabileceği” fikrinin İzmir örneğini oluşturan ve devamlı olarak anlattığı kendi yaşam öyküsü üzerinden bizim buna inanmamızı isteyen; ayrıca, bu çerçevede, tabii ki ödeyeceği verginden düşmek suretiyle hayır niyetine milyon liralık okullar yaptıran, vakıflar kurup kesenin ağzını açan bir nargile tütünü sanayici ve ihracatçısı.

Adalya Tobacco Tütün Mamulleri Sanayi Ticaret Limited Şirketi bugün itibariyle 15.000.000.-TL. sermayeye sahip. Bu şirketin tek ortağı olan Ege Efe Yatırım Limited Şirketi ise sermayesinin % 94’üne Ali Rıza Çelik‘in, % 6’sına eşi Serap Baş Çelik‘in ortak olduğu toplam 9.500.000.-TL: sermayeli ikinci bir şirket. Bu durumda, Ali Rıza Çelik ve eşi Serap Baş Çelik‘in dünyanın 46 ülkesi ile yaptıkları aromalı nargile tütün üretim ve ticaretini 15.000.000.- TL. ve 9.500.000.-TL. sermayeli bu iki şirketle yaptıkları anlaşılıyor. Ayrıca Ali Rıza Çelik‘in ifadesiyle, Adalya Tobacco ürünlerinin yurtiçi satışını yaparak kaçak nargile tütünü olayını engellemek amacıyla, 2016 yılında Ergül Yazıcı ve Rıza Güven Alptekin ortaklığında kurulan Fez Tobacco Tütün Mamulleri Sanayi Ticaret A.Ş. bulunuyor. Bu şirket, Adalya Tobacco‘nun ürettiği tüm aromalı tütünleri İzmir‘in Torbalı ilçesinde üretip yurtiçi satış ve pazarlamayı yapıyor. Bu şirketin ortakları 13 Mayıs 2019 tarih, 9827 sayılı Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi’ndeki ilama göre Hamza Alper Gümüş ve Rıza Güven Alptekin, 20 Mayıs 2019 tarih, 9832 sayılı TTSG’ndeki ilama göre Halil Boyraz ve Hamza Alper Gümüş, 2 Mart 2021 tarih, 10278 sayılı TTSG’ndeki ilama göre tek ortak olarak Halil Boyraz, 10 Ağustos 2021 tarih, 10384 sayılı TTSG’ndeki ilama göre tek ortak olarak Erzade Ercan olarak değiştirilmiş olup, Erzade Ercan halen şirketin tek ortağıdır.

Nargile tütününün genellikle ülkemizin Hatay-Samandağı bölgesinde yetiştirildiğini, son günlerde İzmir emniyetince yapılan operasyonlara konu olan kaçak tütün merkezinin Kuzey Irak ve Güneydoğu Anadolu olduğunu bilmekle birlikte; Adalya Tobacco‘ya ait Türkçe ve İngilizce web sayfalarında nargile tütünün menşei ya da hangi bölge tütününden yapıldığı konusunda bir bilgiye yer verilmediğini; ayrıca, İzmir’de en fazla vergi veren kurumların 2019, 2020 ve 2021 yılları ile ilgili listeler yayınlanmadığı için elimizdeki 2018 yılı listesine baktığımızda, Adalya Tobacco‘nun 7.686.180,54 TL’lık kurumlar vergisi ile en fazla vergi veren 100 kurum arasında 61. sırada yer aldığını görüyoruz. (1)

Bayetav Kültür Merkezi – Fernand Pagy Levanten Köşkü

Adalya Tobacco ile Ege Efe Yatırım‘ın patronu Ali Rıza Çelik tarafından kurulan Bayetav Bir Arada Yaşarız Eğitim ve Toplumsal Araştırmalar Vakfı‘nın yönetim kurulunda ise Ali Rıza Çelik‘in kendisi, eğitmen olan eşi Serap Baş Çelik, akademisyen Prof. Dr. Ferhat Kentel, eski tütün eksperi Serkan Yerlikaya ve makine mühendisi Turan Yalçın‘ın görev yaptığını görüyoruz. Turan Yalçın ile Serkan Yerlikaya, aynı zamanda Adalya Tobacco‘nun da yöneticisi.

Vakfın denetim kurulu üyeleri ise, Ali Rıza Çelik‘in Adalya Tobacco‘da yönetici olarak istihdam ettiği makine mühendisi Murat Kuşaksız ile muhtemelen şirketin mali müşavirliğini yapan Harun Tunaboylu ve avukatlığını yapan avukat İlker Genç‘den oluşuyor.

Bütün bu bilgileri, Adalya Tobacco‘ya ait İnternet sayfasından ve Ali Rıza Çelik‘in çeşitli basın kuruluşlarına verdiği beyanatlarla ilgili Youtube videolarından rahatlıkla öğrenebiliyorsunuz.

Ocak 2010-Şubat 2021 döneminde, mütevelli heyet üyeleri arasında eski başbakan Ahmet Davutoğlu‘nun da bulunduğu Bilim ve Sanat Vakfı tarafından kurulup, Ahmet Davutoğlu‘nun 12 Aralık 2019 tarihinde Gelecek Partisi‘ni kurarak muhalefet cephesine geçmesi ile birlikte 30 Haziran 2020 tarihinde kapatılan Şehir Üniversitesi Sosyoloji Bölümü‘nde çalışan ve 2010 yılı Anayasa referandumunda “yetmez ama evet” diyerek AKP iktidarını destekleyen akademisyenlerin en bilindiklerinden biri olan Prof. Dr. Ferhat Kentel ile Ali Rıza Çelik‘in yolunun ne zaman, nerede ve ne şekilde kesiştiği ve bu beraberliği hangi siyasi, ekonomik ya da kişisel nedenlerle bugüne kadar sürdürdükleri bilinmiyor.

Hepimizin bildiği gibi ya da bazılarımızın hatırlayacağı üzere sosyolog Dr. Ferhat Kentel, ülke siyasetini sarsan Ergenekon davalarının mimarı Taraf gazetesiyle Serbesiyet, Jineps ve Marksist.org‘da yazılar yazmış, araştırmaları TESEV ve Bilgi Üniversitesi tarafından yayınlanmış, Troçkist olarak bilinen Devrimci Sosyalist İçi Partisi (DSİP)‘e üye, bugüne kadar sürdürdüğü AKP yandaşı “evet ama yetmezci” tavrı ve dini, etnik, cinsel kimlikleri temel alan çalışmaları nedeniyle AKP muhalifleri tarafından sevilmeyen bir liberal demokrat.

Bayetav’ın “Çalışma Ekibimiz” olarak duyurduğu isimler ise çözümleyebildiğim kadarıyla Ali Rıza-Serap Baş Çelik ikilisine yakın olup Adalya Tobacco‘da çalışan mühendis kimlikli isimlerle Prof. Dr. Ferhat Kentel‘e yakın, belki de kendi ekibi olarak beraberinde getirdiği siyasi kimlikli isimlerden oluşuyor.

Çelik ailesine yakın olan ekip çalışanları, vakfın genel koordinatör yardımcılığı ile idari ve mali işlerinden sorumlu Murat Kuşaksız, eğitim koordinatörü olarak çalışan Ayzin Akgün, kütüphane ve açık mekân sorumlusu Özlem Polat, vakıf sekreteri Meriç Yavuz, mimari danışman mimar Bora Alaca ve okul öncesi eğitim danışmanı Ersin Akkurt‘dan oluşuyor. Ersin Akkurt ayrıca Bornova merkezli R.O.D. Danışmanlık şirketinin de sahibi. Bu ekibe katılan son isim ise vakfın hukuk danışmanlığını yapan avukat Sinem Gökçen Sönmez.

Genel koordinatör Prof. Dr. Ferhat Kentel‘in ekibi olarak niteleyebileceğimiz isimler ise vakfın genel koordinatörü Cuma Çiçek, toplumsal araştırmalar koordinatörü Serkan Turgut ve danışman Yiğit Ali Ekmekçi‘den oluşuyor. Bu grupta yer alan isimler genellikle yurt dışında akademik kariyer yapmış, yurtiçinde Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi, Artuklu Üniversitesi ya da UNDP, Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu gibi uluslararası kuruluşlarda görev yapmış, Kürt ve Ermenilerle ilgili kitap ve makaleler yazmış, siyasal anlamda ‘sol liberal‘ olarak tanınan kişiler. Nitekim danışman olarak çalıştırılan Yiğit Ali Ekmekçi şu an Gezi Davası’nın sanığı olarak Mücella Yapıcı, Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater ve Can Atalay gibi isimlerle birlikte tutuklanmış durumda.

Seksen Bin liralık nakdi bir varlığın vakfedilmesi suretiyle kurulan BAYETAV‘a, vakıf kurucusu Ali Rıza Çelik ve eşi tarafından oldukça fazla sayıda, lüks ve İzmir‘de başka bir vakıfta pek göremediğimiz 4 ayrı çalışma mekânı tahsis edilmiş durumda. Bunlar sırasıyla şu şekilde:

Bayetav Akademik ve Toplumsal Araştırmalar Merkezi
Kütüphane
Açık Mekan
40 Kişilik Cep Sineması
Toplantı Salonu

1. Bornova’nın en mutena mahallerinden Evka 3‘de, Bornova Belediye Başkanı Mustafa İduğ‘un da oturduğu sokakta, içinde 1 kütüphane, 1 açık mekân, 50 kişilik cep sineması ve 1 toplantı salonu bulunan Bayetav Akademik ve Toplumsal Araştırmalar Merkezi binası,

2. Bornova‘nın merkezindeki Erzene Mahallesi‘nde, içinde 1 Levanten kültürü sergi alanı, 1 etkinlik/buluşma alanı ve 1 kültür kafe bulunan ve Bayetav Kültür Merkezi olarak adlandırılan Fernand Pagy Levanten Köşkü,

3. Kemalpaşa‘da geniş bir arazi içinde bulunan Çınarköy Doğa Merkezi,

4. Öğretmenlerin birlikte kendilerini geliştirmelerine olanak sağlamak amacıyla oluşturulacak bir proje kapsamında kullanılacak olan Öğretmen Köyü.

Kemalpaşa, Çınarköy Doğa Merkezi

Bayetav‘a tahsis edilen bu dört değerli gayrimenkulün ne şekilde edinildiği ya da kiralanıp kiralanmadığı bilinmemekle birlikte, bütün bunların bedelleriyle bakım, onarım ve işletme giderlerini; ayrıca, koordinatör, koordinatör yardımcısı, danışman, hukuk danışmanı, sorumlu ve sekreter olarak çalıştırılan 9 kişinin ücretlerini ve diğer genel giderleri dikkate aldığımızda karşımıza oldukça büyük bir harcama bütçesinin çıkacağını düşünmek hiç de zor olmayacaktır. Peki o halde, bunca harcamanın karşılığı hangi kaynaklardan gelmekte, hangi kurum ya da kişilerden tahsil edilen gelirler bu harcamaları karşılamaktadır?

Tabii ki bütün bu soruların, vakıflardan sorumlu kamu kurumlarınca incelenip yanıtlanması gerekir; ama bir yandan da, vakfın bugüne kadar gerçekleştirdiği onca araştırma, toplantı, etkinlik ve benzeri çalışmaların masrafları ile çalışanlara ödenen ücret, sigorta ve vergi ödemelerinin hangi kaynaklardan karşılandığı, hangi fon, vakıf ve benzerlerinden ne miktarda yardım, hibe ya da destek alındığını, Bayetav‘ın ‘Etik Kod‘ olarak ilan ettiği metin içinde yer almayan ‘şeffaflık‘ ya da ‘saydamlık‘, ‘bilgi edinme hakkı‘ ve ‘hesap verebilirlik‘ gibi ilkeler çerçevesinde kamuoyu ile paylaşılıp yaşama geçirilemez mi? Böylelikle kısa bir süre içinde başarılı olup zenginleşen bir sanayici ile onun kurduğu vakıf arasındaki ilişkiler, vakfın kuruluş amaçlarını doğrulayacak şekilde bizlerle paylaşılamaz mı?

Evet, Bir Arada Yaşarız Eğitim ve Toplumsal Araştırmalar Vakfı, kısa adıyla Bayetav‘ın kurulduğu 13 Ekim 2020 tarihinden bu yana geçen 1,5 yılı aşkın sürede neler yaptığını vakfa ait internet sitesi ile Facebook, Twitter ve Instagram gibi sosyal medya hesaplarını incelediğimizde;

📌Online Zoom toplantısı olarak “Yaratıcı Problem Çözme Programı: Çocukların Doğayla Bağlarını Nasıl Güçlendirebiliriz?“, Bir Arada Yaşarız Söyleşileri kapsamında “Bir Arada Yaşamak Paneli“, “Birey, Cemaat ve Toplum“, “Eğitimde Çok Kimliklilik: Fırsatlar ve Zorluklar“, “Gıda, Ekoloji ve Toplumsal Barış” toplantılarının,

📌Toplantı olarak “Nörobilim: Öğrenmeyi Yeniden Konuşmak“, “Psikoloji: İnsan Ruhunun Dinamikleri” ve “Hayvan Etiği ve Feminizm“, “Siyasi Ekoloji” toplantılarının,

📌Araştırma olarak Konda ve SAM Araştırma ile birlikte yapılan “Türkiye’de Bir Arada Yaşarız” ve Bayetav olarak tek başına yapılan “İzmirli Olmak” araştırmalarının,

📌Sergi olarak Novidies Medya Kültür Sanat A.Ş. ile birlikte yapılan “1900’lerden 2000’lere Mekanlar ve İnsanlar” sergisinin”,

📌Atölye çalışması olarak çoğu çocuk ve gençlerle yapılan “Bulutlarla Yolculuk“, “Plastiklerin İleri Dönüşümü“, “Geçmiş ile Gelecek“, “Beni Ben Yapan Şeyler“, “Sanatta Terapi” ve “Renklerin Dansı” isimli atölye çalışmalarının,

📌Söyleşi olarakİzmir, Farklılıklarla Bir Arada Yaşamak” ve “İzmirlilik Kimliği var mı?” söyleşilerinin,

📌Konser olarak Salut de Smyrne Grubu‘nun ve İnci Vakfı Çocuk Orkestrası‘nın konserleri ile Bornova Belediyesi ile işbirliği içinde Muammer Ketencoğlu, Ahura Ritim Topluluğu, Şudabap, Saksafoncu Hasan Dayı ve Orgcu Murat ve Agora Minör konserlerinin,

📌Sinema söyleşisi olarak İzmir Sinema Evi ile birlikte Bayetav Sinema Söyleşilerinin ,

📌Etkinlik olarak Ege Çağdaş Eğitim Vakfı (EÇEV) ile birlikte “Genel Ruh Sağlığına Giriş ” başlıklı etkinliğin,

📌Eğitim çalışması olarak Kemalpaşa Belediyesi ile birlikte “Etkili Anne Baba Eğitimi” başlıklı çalışmanın yapıldığı,

📌Bayetav Koordinatörü Prof. Dr. Ferhat Kentel‘in Mültecilerle Dayanışma Derneği‘nin İzmir Kent Konseyi‘nde düzenlediği “Türkiye’de ve Dünyada Mülteci olmak” başlıklı panelde ve İzmir Büyükşehir Belediyesi ile BM Mülteciler Yüksek Komiserliği tarafından düzenlenen “Ayrımcılığa Karşı Yeni Bir Söylem ve Bir Arada Yaşam Politikaları Paneli“nde Prof. Dr. Melek Göregenli ve Prof. Dr. Sevda Alankuş ile birlikte konuşmacı olarak yer aldığı,

Ayrıca Bornova Halk Eğitim Merkezi, İnci Vakfı, Ege Kültür Derneği, Eğitimde Görme Engelliler Derneği ve Derin Yoksulluk Ağı ile görüşmeler yapıldığı söylenmekte…

Şimdi gelelim Bayetav‘ın genel koordinatörü Prof. Dr. Ferhat Kentel konusuna….

Prof. Dr. Ferhat Kentel 2010 yılında yapılan ve Fethullah Gülen‘in “Mezardakilere bile evet oyu kullandırmak lazım” dediği Anayasa referandumunda, AKP tarafından önerilen değişikliklere “yetmez; ama evet” diyerek kabul oyu veren ve bunun için kampanya düzenleyerek halkın da bu şekilde davranmasını isteyen yazar Orhan Pamuk, sosyolog Nilüfer Göle, tarihçi Edhem Eldem, ekonomist Seyfettin Gürsel, siyaset bilimci Ahmet İnsel, siyasetçi Ufuk Uras, gazeteci Abdurrahman Dilipak, siyasetçi Abdüllatif Şener, yazar Adalet Ağaoğlu, yazar Ahmet Altan gibi bir kısmı yurt dışında yaşayan bir kısmı da iktidarın dümen suyunda dolaşan liberallerden sadece biri… Yani bir anlamda AKP destekçilerinden biri… 2010-2021 yılları arasında 11 yıl süreyle başbakan Ahmet Davutoğlu‘nun kurduğu Şehir Üniversitesi‘nde görev yapan ve bu üniversitenin kapatılması üzerine İzmir‘e göç edip kendi ekibiyle birlikte Bayetav‘ın genel koordinatörlüğünü üstlenen ve kendisi gibi liberallerle birlikte toplantı toplantı gezip mültecilik, ayrımcılık, bir arada yaşama ve eğitim gibi konular üzerinden İzmir‘e ısınmaya çalışan, böylelikle “yetmez ama evetçi“leri unutmayan İzmir‘in ve İzmirlinin kendisini kabul etmesini uman; ayrıca, 1 Eylül 2020 tarihli Jineps gazetesindeki yazısıyla halen “On yıl sonra yetmez ama evet” demekte ısrar eden bir politikacı. (2)

Evet, sonuç olarak karşımızda İzmir açısından sessiz sedasız gelişen iki önemli olay var: 2017-2021 dönemini kapsayan 4 yıllık sürede yaptığı başarılı üretim, planlama, satış pazarlama ve ihracat hamlesi ile dünya lideri olduğunu söyleyen bir aromalı nargile tütün fabrikatörü ve bu patronun kurduğu vakıfta bir araya gelen “yetmez ama evetçi” bir ekip… “Amerikan rüyası” gibi inandırıcı olması beklenen, aromalı nargile tütünü sayesinde bir araya gelen garip bir ekip ve bu ekibin yeni İzmir maceraları…

Bakalım İzmir ve İzmirliler kendilerine layık görülüp bir yerlerden getirilen ve sıklıkla kullanılmaya başlanan bu zorlu “yetmez ama evet” lokmasını yutabilecekler mi? Hep birlikte göreceğiz….

Alıntılar

(1) Kaçak Sigaranın Bermuda Üçgeni, Türün Eksperleri Derneği, (Erişim Tarihi: 26.06.2022) http://www.tutuneksper.org.tr/dernek/basin-bildirileri/kacak-sigaranin-bermuda-ucgeni, https://www.dha.com.tr/yerel-haberler/antalya/manavgat/markette-kacak-tutun-sigara-ele-gecirildi-2081855

(2) Ferhat Kentel,On yıl sonra yetmez ama evet“, Jineps gazetesi, 1 Eylül 2020, https://jinepsgazetesi.com/2020/09/on-yil-sonra-yetmez-ama-evet/

Pazaryeri’nden bir Cittaslow Metropol yaratmak…

Ali Rıza Avcan

İzmir’in orta yeri, KonakKonak ilçesi ve onun yerel yönetimi…

Aslında eski İzmir denince ilk akla gelen yer… Tarihi saat kulesiyle, valilik ve belediye binalarıyla simgelenen, tarihi Kemeraltı Çarşısı‘yla Kadifekale eteklerinde mevzilenen bitkin, yorgun ve çökmüş eski mahallelerin çevresini sardığı tarihi kent merkezi…

Konak ilçesi, 2009 yılında Karabağlar ve Konak ilçeleri olarak ikiye ayrılmasından bu yana sürekli kan kaybediyor… İlçenin ekonomik canlılığını, kültürel varlıklarını ve mutlu geleceğini oluşturacak canlı, dinamik ve genç nüfusu devamlı olarak azalıyor, semtler, mahalleler ve evler devamlı olarak boşalıyor, tarihi yapılar yıkılıyor… Tüm Türkiye, İzmir ve İzmir’in diğer 29 ilçesinde nüfus devamlı artarken Konak‘ta 2009 yılında 411.112 olan nüfus, her yıl devam eden düzenli azalışla 2021 yılında 336.545’e iniyor. Bu haliyle Konak ilçesindeki 113 mahalleden -bir ikisi dışında- hepsi nüfus itibariyle hem yaşlanıyor hem de devamlı kan kaybediyor, ticari canlılığını, dinamizmini ve geleceğe yönelik umutlarını yitiriyor. Sürekli kan kaybından ortaya çıkacak koma hali ve onun sonucundaki hazin ölüm hali, “Kırmızı Pazartesi” gibi geleceği önceden belli olan bir yok oluşu çağrıştırıyor… ya da başka bir anlatımla, “geliyor gelmekte olan” halinin pek de iyi olmayan halini açığa çıkartıyor…

Ancak diğer yandan da nüfusun bu şekilde sürekli azalması, evlerin boş kalması ve yapıların siyasetle el ele veren mafya grupları tarafından yıkılıp ruhsatsız kaçak otoparklara dönüştürülmesi, bu bölgeleri değişik şekillerde soylulaştırıp daha zengin sınıflara pazarlamak isteyen yerli ve yabancı sermaye ile rant çevrelerinin ağzının suyunu akıtıyor… Bir yandan İstanbul sermayesinin buralardan yer aldığı dedikoduları yayılıyor, diğer yandan da İzmir sermayesinin taşeron ruhlu temsilcileri tarafından, “Aman İstanbullular gelmesin de biz yiyelim” kaygısıyla ucuza kapatılıyor ve buradaki yağmadan TARKEM ve TARKEM‘le işbirliği içinde olan oluşumlar sayesinde kahramanlık hikayeleri yazılıyor… Hem de kentteki bir kısım kültür ve sanat çevresinin ‘kiralanması‘ ya da ‘satın alınması‘ marifetiyle…

Bölgenin soylulaştırılıp zenginlere pazarlanması ile ilgili ilk hamle, hepimizin bildiği gibi, İzmir Büyükşehir Belediyesi eski başkanı Aziz Kocaoğlu zamanında, kafasının üstündeki uhrevi hâle ile her kapıyı açabilen ve kentin sermaye çevreleri ile sıkı dostluklar geliştiren başkan danışmanı Prof. Dr. İlhan Tekeli‘nin öncülüğünde, onun kaleme aldığı İzmir Tarih Projesi ile yapıldı…

Prof. Dr. İlhan Tekeli‘nin, kendisinden önce yapılmış değerli birçok çalışmayı büyük bir kibirle çöpe attığı bu proje raporuna göre, 5366 sayılı yasa uyarınca 1 Ekim 2007 tarihli Bakanlar Kurulu Kararı ile onaylanan Kemeraltı ve Çevresi Yenileme Alanı kararına ek olarak Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerindeki 45 mahalleyi kapsayan 248 hektarlık alan, uzun adıyla “İzmir Tarih, İzmirlilerin Tarih İle İlişkisini Güçlendirme Projesi“, kısa adıyla “İzmir Tarih Projesi” kapsamına alınmış ve bu bölgede yapılacak soylulaştırma çalışmalarını yürütmek amacıyla, İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Konak Belediyesi dahil olmak üzere 112 adet belediye, belediye şirketi, şirket, meslek odası ve iş insanının ortak olması suretiyle TARKEM A.Ş. isimli yatırım şirketi kurulmuştu.

İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Konak Belediyesi‘nin; ayrıca TARKEM A.Ş.’nin 2012-2022 dönemindeki faaliyetlerine bakıldığında, bu bölgede dişe dokunur herhangi bir çalışmanın yapılmadığı, bölgenin proje raporunda iddia edildiği ve tanımlandığı gibi bir “cazibe merkezi” haline getirilemediği görülecektir. Nitekim projenin 3. stratejik hedefi, bölgedeki gereksiz boşalmalara karşı çıkılmasını öngördüğü halde, 2012-2022 döneminde projenin uygulandığı 45 mahallede, tüm Konak ilçesinde görülenden daha fazla bir nüfus kaybı yaşanmış, 2012’de endeks değeri 100 olarak kabul edilen 62.324 olan nüfus, 2021 yılında endeks değeri olarak 60,09’a, sayısal olarak 37.448’e gerilemiş, proje alanı kovboy filmlerindeki hayalet kasabalar gibi insansız, çocuksuz ve hatta gece nüfusu olmayan mahalleler haline gelmiştir.

2012-2022 dönemi çalışmalarının sonucunda ortaya çıkan büyük başarısızlık, bu kez 248 hektarlık alanın bütününde değil de; bunun sadece % 1,64’ünü oluşturan 57.079,98 metrekarelik alana sahip ve devamlı nüfus kaybı nedeniyle 2021 yılı itibariyle 1.090 nüfusa sahip Basmane, Pazaryeri Mahallesi‘nde bir Cittaslow Metropol oluşturulması düşüncesiyle ikinci bir girişimde bulunulması suretiyle ortaya çıkmıştır. Bundan da anlaşılan tek şey, geriye kalan iki yıllık icraat süresinde 248 hektarlık alanın bütünü ile değil, hedef küçültülerek bunun sadece % 1,64’ünü oluşturan 5,71 hektarlık alandaki bir mahalle ile yetinileceğidir.

28 Nisan 2022 tarihinde Konak Belediye Başkanı Abdül Batur ve kalabalık bir grupla birlikte Pazaryeri Mahallesi‘ni başındaki kasketle ziyaret eden İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer, burada gazetecilere verdiği demeçte, “Cittaslow Metropol, dünyanın umutlu şehirlerinin simgesidir. İzmir umudun şehridir. Sakinleşmeye Agora’dan başladık. Şehrimizde adaleti ve refahı herkes için çoğaltmak, birinci önceliğimiz. Cittaslow Metropol, bedenlerimizi, duygularımızı ve düşüncelerimizi özgürleştirmek için attığımız bir adımdır” diyerek “Toplum“, “Kentsel direnç“, “Herkes için gıda“, “İyi yönetişim“, “Hareketlilik” ve “Cittaslow Mahalleleri” gibi 6 ana teması olan İzmir’deki Cittaslow Metropol hareketine Basmane‘nin Pazaryeri Mahallesi‘nden başlanacağını duyurmuştu.

Söyleminde “Ulaşım” yerine “Hareketlilik“, “Yönetim” yerine “İyi Yönetişim“, “Ulaşılabilir gıda” yerine “Herkes için gıda” gibi neoliberal alfabenin sözcüklerini kullanan bu yeni Cittaslow Metropol kavramı, hepimiz için yeni, yeni olduğu için de bilinmeyen bir olgu. Ayrıca Cittaslow konusunda şimdiye kadar söylenip de Metropol olgusuna ters düşen, bu tersliğin farkında olduğu için de Cittaslow iddiasıyla ilgili kavramlarla Metropolü tanımlayan kavramları bir araya getirmeye çalışan, bu birbirine ters iki özelliği gerçeklik ötesi bir şekilde bir araya getirmenin gerekçesini açıklamakta zorlanılan bir durum. Ana tema olarak belirlendiği söylenen kavramlar ise, neoliberal kent anlayışını oluşturan kavramlardan oluşuyor. O nedenle, söylenen ya da yazılanların yeni bir şey içermediği de ortada. Mustafa Tunç Soyer‘in bir ilçe olan Seferihisar‘dan sonra 4-4,5 milyonluk bir metropolün belediye başkanı olması ile birlikte, ülkemiz ve dünyadaki başarısız uygulamaları ile bilinen Cittaslow markasını, adeta kendisi için ısmarlanan bir elbise gibi parlatmasıyla ortaya atılan bu yeni Cittaslow Metropol markasının uygulamada nasıl bir şekil alacağı da bilinmiyor.

Gelelim Basmane, Pazaryeri Mahallesi‘ne. Pazaryeri Mahallesi Konak İlçesi’nin 113 mahallesi arasında büyüklük itibariyle 82. sırasında, İzmir Tarih Projesi‘nin uygulandığı 45 mahallesi arasında da 17. sırasında yer alan küçük bir mahalle. Etrafı doğudan nüfusu 775 olan Altınordu, kuzeyden nüfusu 3.787 olan Akıncı, batıdan nüfusu 112 olan Kurtuluş ve geceleyen hiçbir nüfusa sahip olmayan Namazgâh, güneydoğudan nüfusu 2.229 olan Kubilay, güneyden nüfusu 1.462 olan Ali Reis, güneybatıdan da nüfusu 736 olan Yeni Mahalle ile çevrelenmiş durumda.

Mahalle, Basmane bölgesinin merkezinde ve diğer mahallelere göre insan ve araç trafiği açısından işlek bir yerde olması; ayrıca, İzmir’in turistik yerlerinden biri olan Agora Kazı Alanı‘nın hemen yanı başında olmasına karşın; 2009 yılında 1.612 olan nüfusu 2010’da 1.640’a, 2011’de 1.584’e, 2012’de 1.545’e, 2013’de 1.543’e, 2014’de 1.509’a, 2015’de 1.482’ye, 2016’da 1.376’ya, 2017’de 1.304’e, 2018’de 1.246’ya, 2019’da 1.222’ye, 2020 yılında 1.162’ye, 2021 yılında da 1.090’a inmiş durumda. Buna göre, mahallenin nüfusu Konak ve Karabağlar belediyelerinin birbirinden ayrıldığı 2009 yılına göre % 32,38 oranında, İzmir Tarih Projesi‘nin uygulanmaya başladığı 2012 yılına göre % 29,45 oranında azalmış olup nüfustaki azalışın hızı son 2-3 yıl içinde daha da artmıştır. (1)

İzmir Büyükşehir Belediyesi 3 Boyutlu Kent Rehberi verilerine göre mahallede toplam uzunluğu 2,27 kilometre olan 1 cadde (Anafartalar Caddesi), 17 sokak (Tarık Sarı Sokağı, 943, 945, 946, 947, 948, 949, 950, 951, 952, 953, 954, 955, 956, 961 ve 1030 sokaklar) olmak üzere 18 yol ve 313 adet yapı bulunmaktadır. Sokakların 7 tanesi mahalleyi çevreleyen sınır sokağı, 5 tanesi hem sınır hem de iç sokak, 5 sokağı da mahalle içinde kalan iç sokaktır. Bu cadde ve sokaklardan sadece Anafartalar Caddesi İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin sorumluluğunda kalıp geriye kalan 17 sokağın tümü Konak Belediyesi‘nin sorumluluğundadır.

Mahalle muhtarı Mehmet Sıraç Batuk‘un bürosu, 949 sokak No: 6 adresindedir.

Tevfik Paşa Konağı / Oteli

Çevre uzunluğu 1.173,39 metre, posta kodu 35.240 olan mahalledeki başlıca taşınmaz kültür değerleri ile bilinen yerler şu şekilde sıralanabilir:

1) Fersuden Sahaf, 2) Kamer Kuyumculuk, 3) Smyrna Çay Evi, 4) Namazgâh Ekmek Fırını, 5) Konak 20 Nolu İkiçeşmelik Aile Sağlık Merkezi, 6) Konak Toplum Sağlığı Merkezi Göçmen Sağlığı Birimi, 7) Sevdan AVM, 8) Adalet Taksi, 9) Yenigün Market, 10) Köşem 47 Kadir Usta Lokantası, 11) Fındık, 12) BİM Mağazası, 948 Sokak No.25, 13) İzmir Tarihi Liman Kenti Alan Başkanlığı, 14) Tekel Bayii, 15) Altınordu Spor Kulübü Derneği, 16) Altınordu Halı Sahası, 17) İzmir Arçelik Servisi, 18) Tayyip Gıda Market, 19) Kayapınarlar Taziye Evi, 20) Emir Sultan Türbesi ve Haziresi, 21) Saitoğulları Kıraathanesi (Geçici olarak kapalı), 22) Kamuran Bakkal, 23) Hacı Baba, 24) Otel Hikmet, 25) Paşa Konağı Oteli (Tevfik Paşa Konağı), 26) Elzevak Kafe (Geçici olarak kapalı), 27) Büşra Balık Evi, 28) Otel Aksu, 29) Gülen Otel, 30) İzmir Tarih Tasarım Atölyesi, 946 Sokak No.2, 31) Namazgâh Pazaryeri Camii, 32) Kapanizade Köşkü, 33) Merdivenli Medrese ve İplikçi İsmail Dede Türbesi, 34) Çukur Çeşme, 35) Carfi Köşkü.

Mahallenin sahip olduğu taşınmaz kültür varlıklarının en önemlilerinden biri olan Emir Sultan Türbe ve Haziresi 2013 yılında İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından restore edilip İzmir Valiliği‘ne devredilmekle birlikte; İzmir Valiliği tarafından Süleymancı tarikatların yönetimine verilmiş ve 1982 Anayasası’nın 174. maddesi ile kaldırılması yasaklanan 30 Kasım 1925 tarih, 677 sayılı yasa ile tekke ve zaviyeler yasaklanmış olmasına karşın, hem bu eserin kapısına, küçük tekke anlamına gelen “Zaviye” tabelası asılmış, hem de İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen http://www.visitizmir.org adresi ile http://www.kulturenvanteri.org isimli İnternet sayfalarında bu eser, “Emir Sultan Türbesi ve Zaviyesi” ya da “Emir Sultan Zaviyesi” olarak tanıtılmaktadır. Bugün bu tarihi yapı, Ege’ye Bakış Gazetesi‘nden gazeteci Adem Sarıkaya‘nın haberine göre içinde ya da çevresinde takkeli ve entarili küçük çocukların dolaştığı bir gericilik yuvasına dönüşmüş durumdadır.

Kaynak: Ege’ye Bakış, Adem Sarıkaya, 23 Nisan 2022
Kaynak: Ege’ye Bakış, Adem Sarıkaya, 23 Nisan 2022

İzmir Tarihi Liman Kenti Alan Başkanlığı ve İzmir Tarih Tasarım Atölyesi‘nin bu bölgeye taşınması ile birlikte İzmir Büyükşehir Belediyesi yönetimi açısından önem kazanan Pazaryeri Mahallesi‘ndeki diğer bir önemli tarihi yapı Tevfik Paşa Konağı‘dır. Konağın bulunduğu parsel dahilinde bir tarihi kıraathane, bir dükkan, üç katlı bir otel binası ve üç adet müştemilat yapısı bulunmaktadır. Bu konak ve 945 Sokak’tan girilen iki katlı “Pembe KonakTARKEM tarafından geliştirilen Tevfik Paşa Konakları Projesi‘ne alınmakla birlikte bugüne kadar herhangi gelişme olmamıştır. Anlaşılan o ki, İzmir Büyükşehir Belediyesi bu mahallede Cittaslow Metropol çalışmaları yaparak hem TARKEM‘in, hem de bu bölgede gayrimenkul alan diğer sermayedarların soylulaştırma amaçlı yatırımlarının önünü açmak, onların işini kolaylaştırmak amacındadır.

Bölgenin diğer bir önemli değeri de, uzun yıllardır sabırla restore edilmeyi bekleyip şu sıralar İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nce yürütülen restorasyonu bitmek üzere olan Ege Çağdaş Eğitim Vakfı‘na (EÇEV) ait olan Carfi Köşkü‘dür.

Mahalle, bölgeyi iyi bilen uzmanlar açısından hizmet yoksunu bir mahalledir… Ayrıca sadece bu mahalle değil, bu mahalleyi çevreleyen mahalleler ve Kemeraltı, Basmane, Kadifekale bölgesindeki tüm mahalleler yıllarca ihmal edilmiş, hizmet götürülmemiş, yapılan belediye yatırımlarından adil bir şekilde pay almamış mahallelerdir… Kanalizasyon ve yağmur suyu sistemi olarak adlandırılan altyapısı ve üst yapı olarak nitelenecek yolları, meydanları, sokakları, elektrik bağlantıları son derece kötü ve bakımsızdır… Bu bağlamda mahallenin öncelikle kentin diğer mahallelerinin yararlandığı hizmetlere, eşitlik ve adalet anlayışı içinde ihtiyacı vardır… Mahallenin bu çerçevede, hiç gece nüfusu olmayan Namazgâh Mahallesi‘nin tümünü kaplayan Agora Kazı Alanı‘nın hemen yanında bulunması büyük bir şans olmakla birlikte, yeni Agora Kazı Alanı girişinin İkiçeşmelik Katlı Otoparkı‘nın yanına alınması nedeniyle Agora Kazı Alanı‘na gelen yerli ve yabancı turistlerden yararlanması şimdilik mümkün görülmemektedir.

Pazaryeri Mahallesi‘nden yeni bir Cittaslow Metropol yaratmanın zorluklarından biri de, İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Konak Belediyesi arasındaki; daha doğrusu, belediye başkanları arasındaki rekabete dayalı derin anlaşmazlıktır. Çünkü her iki belediye başkanı da önümüzdeki ilk yerel seçimler sonrasında İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı koltuğuna oturmayı istemekte ve bunu garantiye almak için açıktan olmasa da, alttan alta birbirleriyle çekişmektedir. 28 Nisan 2022 tarihli mahalle gezisinde bir araya gelmiş olsalar da, iş uygulamaya geldiğinde birlikte çalışamayacakları cümle alemin bildiği bir gerçektir. Hele ki, mahalledeki 17 sokağın Konak Belediyesi‘ne, Anafartalar Caddesi‘nin çok kısa bir bölümüne isabet eden bölümünün de İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait olduğunu öğrendiğimizde ve bu görev dağılımın İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından değiştirilmesi durumunda konunun Konak Belediyesi açısından içinden çıkılmaz bir hale geleceğini bildiğimizde, böylesine sorunlarla yüklü bir mahalleden yeni bir Sığacık, yeni bir Seferihisar ya da yeni adıyla Cittaslow Metropol mahallesi yaratmanın ne kadar zorlu; hatta imkansız bir iş olduğu görülecektir. Ayrıca son günlerde, daha önce İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nce beton dökülerek yapılan meydan düzenlemesinin Konak Belediyesi‘nce değiştirilmeye başlanması da bu uyumsuzluğun, rekabetin ve israfın en küçük örneklerini oluşturmaktadır.

Hatırlarsanız bir süre önce, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin Pazaryeri Mahallesi‘ni Cittaslow Metropol mahallesi yapılmak istenmesi ile ilgili bir tanıtım videosunda, saç traşı gelmediği halde Pazaryeri Mahallesi‘ndeki erkek berberi Şükrü Dağuşağı‘nın önüne oturarak, kendisini traş ediyormuş gibi davranmak zorunda kalan berberle geliştirdiği amatör iletişim çabası nedeniyle inandırıcı bulmadığımız İzmir Ekonomi Üniversitesi hocasını yapmacık tavır ve söylemini nedeniyle eleştirmiş, yapılmak istenen işin o videodaki anlatım kadar basit olmadığını ifade etmiştik. Bunu söylerken haklıydık. Çünkü öğrencilerine müşteri gözüyle bakan ve tüm araştırma çalışmalarını üniversiteye mali kaynak sağlamak ya da akademik kariyerini geliştirmek amacıyla para karşılığı yapan bir özel vakıf üniversitesinin ve hocalarının böylesine iddialı; hatta imkansız bir projede işi başarmak yerine, hem üniversiteye hem de projede çalışanlara para kazandırmak için çalıştıklarına ve samimi olmadıklarına inanıyorum. Nitekim o kısa videoda ortaya konulan amatörlük ve işi hafife alma; hatta “biz geldik, değiştireceğiz” ifadesiyle özetlenebilecek üstten bakma tavrı da bunu doğruluyordu.

İzmir Ekonomi Üniversitesi hocasının berberle yaptığı sohbet sırasında bu işi aynı üniversiteye bağlı Ekokent Araştırma ve Uygulama Merkezi olarak yaptıklarını öğrendiğim için adı geçen üniversitenin İnternet sayfasından bu proje ile ilgili bölüme baktığımda “Sakin mahalleler için davranış değişikliği ve toplumsal dönüşüm” olarak adlandırılan projenin şu şekilde açıklandığını gördüm:

Sakin Mahalle, çocukların evlerinin önünde oynayabildiği, 15 dakikalık güvenli ve zevkli bir yürüyüşle okul, iş, sağlık ocağı, pazar, esnafa, yeşil alanlara, toplu ulaşıma ulaşabilen mahalleler oluşturulmasını hedefleyen bir projedir. Daha aktif bir yaşamı da destekleyen bu proje sayesinde toplumun sağlığının da olumlu yönde etkilenmesi hedeflenmektedir. Şehrin daha sürdürülebilir ve canlı olması, şehirde yaşayan insanların daha mutlu olmasını sağlarken, Sakin Şehir projesinin geleceğe bir miras olarak aktarılmasında önemli rol oynayacaktır. Yavaş felsefesinde yatan esas düşünce daha huzurlu ve kendi kendine yetebilen mahalleler yaratmaktır. Bu proje kapsamında mahallelerde gerçekleşecek davranışsal ve toplumsal değişim, dönüşümleri kolaylaştırmak Ekokent kapsamında bir araya gelen araştırma-uygulama ekibi tarafından üstlenilmiştir. Ön araştırma, veri analizi, müdahale tasarımı, uygulama ve ölçümleme safhalarından oluşacak çalışmada iletişim, sosyoloji ve kent çalışmaları alanlarından uzmanlar görev alacaktır.

Bu anlatımdan da anlaşıldığı gibi, toplam 1.294 mahallesi olan bir kentte, toplam 113 mahallesi olan merkezi bir ilçede ve 45 mahalleden oluşan İzmir Tarih Projesi kapsamında sadece ufak; ama büyük sorunlarla dolu bir mahalleyi seçerek ve mahalle halkında davranış değişikliği ile mahalle ölçeğinde toplumsal dönüşüm sağlamak amacıyla yapılan işin oldukça önemli bir girişim olduğu anlaşılmaktadır. Hem de bu mahalleyi çevreleyen diğer mahallelerle Basmane‘yi, Kadifekale‘yi, Konak ilçesini ve İzmir’i oluşturan bütün içinde görmeden, parça ile bütün arasındaki sorunlu ve zor ilişkileri dikkate alınmaksızın… Aynen balığın içinde bulunduğu dere, nehir, deniz ve okyanusları dikkate almadan yapılmak istenen diğer başarısız işler gibi…

Sonuç olarak;

1. Basmane’in Pazaryeri Mahallesi‘nde, Cittaslow markasının asıl sahibi İtalyanların ya da uzun yıllardır açık ya da gizli bu İtalyan markasının gelişip güçlenmesi adına çalışan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer‘in büyük hayalleriyle gerçekleştirilmek istenen Cittaslow Metropol Mahallesi Projesi, mekan ölçeğinde parça ile bütünün ilişkisini dikkate almayan, bu nedenle de ayakları yere basmayan, “yapılabilir” ve “sürdürülebilir” olmaktan uzak bir şablon proje olarak son iki yıllık hizmet süresi içinde yapılamayacak, yapılmaya çalışılsa bile başarıya ulaşamayacak bir projedir.

2. Gerek İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nde, gerekse Konak Belediyesi‘nde mevcut olmayan “birlikte iş yapma kültürü” nedeniyle, İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Konak Belediyesi arasındaki kopuk; hatta hasmane ilişkiler, bu projenin başarıya ulaşmasını zorlaştıracaktır.

3. Ama asıl önemlisi, hem Pazaryeri Mahallesi, hem de bu mahalleyi çevreleyen diğer mahallelerdeki halkın böyle bir projenin varlığından bile haberi olmayacaktır. İşin asıl can alıcı noktası da zaten budur. Çünkü bu proje, o mahallelerde yaşayan insanlara üstten bakarak, onlara yeni davranış kalıpları ve dönüşüm rolleri biçerek, emrivaki ile oluşturulmuş, halka rağmen bir projedir.

(1) Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 2009, 2010, 2011, 2012, 2013, 2014, 2015, 2016, 2017, 2018, 2019, 2020 ve 2021 Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi (ADNKS) verileri.

işgal ve savaşlar şehrin, uygarlığın ve insanlığın düşmanıdır…

Ali Rıza Avcan

İtaatkar oğul, babasını öldürür.
İffetli adam, komşularıyla zina yapar.
Zampara, saf bir insana dönüşür.
Cimri, altınları pencereden avuç avuç atar.
Savaşçı kahraman, bir zamanlar kurtarmak için
canını tehlikeye attığı şehri
ateşe verir.

Tiyatro & Veba, Antonin Artaud, (*) 1933

İnternet ansiklopedisi Vikipedi, Arapça kökenli ‘işgal‘ sözcüğünü, “bir yerin, ülkenin veya bir bölgenin düşman tarafından ele geçirilmesi” olarak tanımlayıp; bunun ülke ve şehir işgali olmak üzere iki çeşidi olduğunu söylüyor.

Savaş‘ sözcüğünü ise, “ülkeler, bloklar ve büyük rakip/düşman gruplar arasında yapılan silahlı mücadele” olarak tanımlayıp, ‘işgal‘in savaş türlerinden sadece biri olduğunu belirtiyor.

Bu iki sözcük tanımından da anlaşılacağı üzere, birbirine düşman iki ya da daha fazla taraf arasında silahların kullanımı suretiyle yapılan savaşlar ve bu savaşların bir çeşidi olan işgaller savaşın ya da işgalin yaşandığı topraklarda yarattığı ekonomik, ekolojik, toplumsal ve kültürel yıkımlarla başta insan olmak üzere tüm canlıların yaşam hakkını ortadan kaldırdığı için uygarlığın ve o uygarlığı yaratan insanlığın en büyük düşmanıdır.

Şehre gelen seyyah ya da turist (!)

Şehir‘ ya da aynı anlama gelen ‘kent‘ sözcüğü ise birçok dilde ‘uygarlık‘ anlamına gelen sözcüklerle ifade edilmiştir. Farsça ‘şehr sözcüğü, ticaret, sanayi ve yönetim gibi toplumsal faaliyetlerin bütünlüğünü oluşturan büyük yerleşim merkezlerini ifade eder. Diğer yandan bu sözcük Yunanca’da ‘polis’, Arapça’da ‘medine‘, Fransızca’da ‘cite‘, İtalyanca’da ‘citta‘, Almanca’da ‘stad‘ ve Saksonya’dan İskandinavya’ya kadar kale ya da oturma alanı anlamında ‘burgh‘, Latince’de ise yurttaşlık anlamındaki ‘urbs‘ ve ‘civitas‘ sözcükleriyle tanımlanır.

Bütün bu tanımlar çerçevesinde, tarihteki ve günümüzdeki tüm savaşlar, bir ülkeyi ya da o ülkeyi yöneten ve uygarlığın merkezi olarak kabul edilen şehirleri güç edinmek arzusundan ya da milliyetçilikle beslenen emperyalist politikalardan kaynaklanan dürtülerle silah gücüyle işgal edip esir almayı, onu maddi ve manevi anlamda sömürüp yıkmayı, yok etmeyi, bir başkasına ait olmaktan çıkarıp kendisinin yapmaya çalışır. Hele ki Üçüncü Reich‘ın “Lebensraum“u, Helenler’in “Megali İdea“sı ve Turancılar‘ın “Kızıl Elma“sı gibi yayılmacı ideolojileri gündemdeyse. O nedenle işgal altındaki Paris‘in, Berlin‘in, Atina‘nın ya da İzmir‘in birbirinden farkı olmayacaktır. Hepsinde o kenti ya da ülkeyi elinde bulundurmayan taraf, orayı ya kendi gücüyle ya da destekçilerinin gücüyle zapt edip ele geçirmeye çalışır, oradaki zenginliklere sahip olup kendi egemenliğini geliştirip güçlendirmeye çalışır.

İşgal edilen ya da işgal tehdidi altındaki şehir Bağdat, İstanbul, İdlib ya da Rojava da olsa, artık orada, o kentte yaşayanların hiçbir söz hakkı olmadığı bilinen bir gerçektir. Çünkü onlar işgal ya da zapt edilmiş bir toprağın ele geçirilerek susturulan, pasifize edilen esir alınmış halkıdır. Şayet işgale hayır deyip itiraz eden olursa zor kullanımıyla en kısa yoldan susturulur ya da eldeki silahların kullanılması suretiyle uluorta yok edilir. Artık bundan böyle tek güç, şehre ve insanlara çevrilmiş top namluları, füzeler, roketler, eldeki otomatik silahlar ve havada ya da denizde dolaşan uçak ve gemilerdir.

Şehirde yaşayanların bir kısmının şehri işgal edenlerle işbirliği yapması, onun işini kolaylaştırması her zaman için mümkün ve beklenen bir şeydir. İşgal edilen ya da savaştan etkilenen şehir, işgal ya da savaş öncesinde ne kadar güzel, iyi, yaşanabilir ve barış dolu ise de, işgalin ya da savaşın başladığı andan itibaren gündelik hayatın tüm güzelliği, iyi diye nitelenen özellikler, o kentte barış içinde yaşayabilir olma hali yok edilerek kent bir savaş ya da işgal şehri haline dönüştürülür. O andan itibaren o kente korku, terör ve güvensizlik gelir yerleşir, şehirde yaşayanlar korktukları için güvenli bölgelere göç etmeye başlar, şehre işgalcilerin himayesindeki yeni göçmenler gelmeye başlar, şehir bu yeni gelenlerce yağmalanır, gelenler gidenlerin evlerine, mallarına mülklerine el koyar, bazı insanlar da ellerindekini korumak amacıyla yer yer ya da zaman zaman direnmeye başlarlar. O nedenle de, gündelik yaşam her an patlayacak bir gerilim içine girer. Kabullenme, ilgisizlik, işbirliği ya da isyan edip direnme o şehrin egemen ruh hali olmaya başlar. O şehrin binaları, yolları, meydanları, kaldırımları, kıyıları ve diğer yapıları ne kadar güzel olursa olsun, işgal ya da savaş ortamında o binalarda yaşayan, o yollarda, meydanlarda, kaldırımlarda ve kıyılarda dolaşan üniformalı askerler, namluları halka çevrilmiş tanklar, toplar, elde sergilenen otomatik tüfekler, diğer askeri araçlar o şehri eski güzelliğinden, iyiliğinden, güvenilir ve barış dolu halinden çıkarıp bir cehenneme dönmesini sağlar. Bu durum işgalin ya da savaşın ilk anında başlayıp işgalin kalkışına ya da savaşın bitmesine dek sürer. Artık ikna, uzlaşı, barış gibi değerler ölmüş, yerini zor, tehdit, saldırı, yıkım, yangın, yok ediş ve ölüm gibi uygarlık düşmanı değerler almıştır.

İkinci paylaşım savaşı sonrasındaki dünyanın haline bigane kalıp yiyip içmek ve alışveriş yapmak amacıyla işgal altındaki bir kenti ziyaret eden bir grup insan, deniz yoluyla Sancak Kale‘yi geçip şehre gelmişlerse ve savaş nedeniyle ağzına kadar dolu hastaneleri merhamet gibi insani kaygılarla ziyaret etmeyi ve savaşın şehirde yarattığı tahribatı gözleyip çare aramayı unutmuşlarsa, böyle bir duyarlılık yerine Fellini‘nin 1960 yılı yapımı ünlü “La Dolce Vita” filmini anımsatırcasına incik boncuğun satıldığı mağazalara girip alışveriş yapmışlar, bar ve kafelerde oturup içki içmişler, mağazalardan beğendikleri kaşmir kumaşları almışlarsa, o şehirde yaşayanlar muhakkak ki kentteki askeri terör nedeniyle evlerinden çıkmaya korkmuşlar, sokağa çıktıklarında başlarına ne geleceğini bilememişler, yakınlarını, sevdiklerini herhangi bir şekilde kaybetmekten korkup adeta göze görünmeyen gölgeler gibi endişe içinde yaşamışlardır. Çünkü hayal edilen cennet yerine ziyaret edilip eğlenilen kentte korku, terör ve savaş egemen durumdadır.

Çünkü artık o şehir bir işgal kenti, bir savaş kenti, bir tabut kenti olmuştur.

Çünkü işgalin ya da savaşın başlaması ile birlikte o şehir de diğer şehirler gibi insansız, insanlar da şehirsiz kalmıştır.

Cepheden gelen yaralılar hastaneleri, ölüler ise mezarlıkları doldurur. Resmi kayıtlara göre işgal amacıyla gelen ordudaki asker sayısı ölümler, yaralanmalar ve esir alınmalar nedeniyle büyük ölçüde azalmıştır. Bu nedenle işgal edilen topraklardaki işbirlikçiler arasındaki çocuk yaşındaki gençler orduya çağrılır. Geldikleri ülkeden getirdikleri yeni asker ve malzemelerle işgal ettikleri toprakların işbirlikçileri arasından devşirdikleri çocuk yaşındaki bu gençler şehrin rıhtım, meydan ve sokaklarında büyük kalabalıklar oluşturur. Çünkü şehirde emperyalizmin ve militarizmin körüklediği ölüm rüzgarları esmeye başlamıştır.

Hele ki yaşanan işgal ya da vahşi savaş, V. İ. Lenin‘in nitelediği şekilde toplumsal mücadeleler tarihinde ilk kez karşılaştığımız bir ulusal kurtuluş savaşı ise ve bu haklı ulusal savaş, bu kenti ve ülkeyi işgal ettiren emperyalist güçlere karşı yapılıyorsa; ayrıca, bu saldırı, işgal ya da savaştan o topraklarda yaşayan tüm halklar etkilenip zarar görüyorsa, işte tam da o durumda, saldırganı defedip işgali kaldırmak için mücadele edenin arkasında durmak, dünyadaki diğer sömürülen mazlum ülke halklarına örnek olan bu ulusal kurtuluş mücadelesini desteklemek hepimiz için evrensel bir göreve dönüşmüşse…

İşgalin hazin sonu ve askerlerin kaçışı: Çeşme Limanı, Eylül 1922

İşte bu anlamda, halklar arasındaki barış ve kardeşlik mücadelesi için yola çıktığını söyleyip modern çağdaki göçlerin nedenini İngiltere, Fransa gibi emperyalist ülkelerin saldırgan politikalarına, ‘öyle isteyen yöneticiler‘ gibi muğlak bir nedene bağlayanların, bu mücadeleler arasından istediğini cımbızla seçip diğerlerini görmemezlikten gelmesi ne ölçüde samimiyetsiz olduklarını gösterir. Sahte değil, gerçek barışseverler ve halkların kardeşliğini savunanlar, dünyadaki tüm barış ve kardeşlik mücadelelerini kucaklayıp tüm işgal ve savaşlara karşı çıkarlar. Tatlısularda gezinip kardeşlik ve barıştan söz edenler ise kendi sınıfsal konum ya da kimliklerine denk düşenleri seçip kendileri için tehlikeli buldukları barış ve kardeşlik mücadelelerinden uzak dururlar. Gerçek barışseverler ise hem Kiev, İzmir ve Saraybosna‘daki ya da Kabil, Dağlık Karabağ ve Mozambik‘teki işgal ve savaşlara karşı çıkarken, oturduğumuz koltuktan bir televizyon programı gibi izlenen Bağdat, Şam, Rojova, İdlip ya da Cizre‘deki işgal, operasyon ve onca güzelim kenti yok edip ortadan kaldıran savaşlara karşı çıkıp tüm dünyadaki halklar arasındaki barış ve kardeşlik için mücadele ederler.

Çünkü, savaşta verilen ilk kayıp, gerçekliktir ve Mevlana Celaleddin-i Rumi‘nin o ünlü sözüyle, “kargalar gülistanı işgal ettiğinde, bülbüller siner ve susar.

Şayet işgal altındaki bir savaş şehrine bir turist kimliğiyle gelip, işgalin ve savaşın yarattığı uygarlık ve insanlık ayıplarını görmeden ya da görmek istemeden çılgıncasına alışveriş yapıp, ünlü lokantalarda yemekler yiyip tiyatrolara ve eğlence yerlerine gidiyorsanız, sizin insani duygularla barıştan ve halkların kardeşliğinden söz etmeniz mümkün olmaz. Siz o anlamda, düpedüz işgal ve savaştan yana, işgal eden ve onları destekleyenlerden yana bir yerde duruyorsunuz demektir… Her ne kadar işgalden ve savaştan zarar gören halkları, etnik grupları ve işbirlikçileri milliyetçi; hatta şoven duygularla kandırıp arkanıza alarak haklı çıkmak isteseniz bile…

(*) Antoine Marie Joseph Artaud ya da bilinen adıyla Antonin Artaud (4 Eylül 1896, Marsilya-4 Mart 1948, Paris), Fransız oyun yazarı, oyuncu, yönetmen ve şair. Anneannesi Mariette Chile, İzmir‘de büyümüş ve burada yerel bir gemi levazımatçısı olan Louis Nalpas ile evlenmişti.

Tek taraflı barış olabilir mi?

Ali Rıza Avcan

Hepimizin bildiği gibi içinde bulunduğumuz yılın 9 Eylül tarihinde İzmir’in işgalden kurtuluşunun 100. yılını kutlayacağız.

İzleyebildiğim kadarıyla İzmir Büyükşehir Belediyesi bu kutlamayı düzenlemek amacıyla Konak, Büyükşehir Belediyesi meclisi üyesi ve İzmir Milli Kütüphane Vakfı Başkanı avukat Ulvi Puğ başkanlığında bir komite kurmuş durumda. Bu komitenin hangi kriterlere göre kimlerden oluştuğunu ise bilmiyorum.

Bu komite ile ilgili olarak kulağıma gelen ilk haber, söz konusu komitenin yeni bir 9 Eylül anıtının yapımını gündeme getirdiği ile ilgiliydi. Kesinleşen kutlama programını ise gazeteci arkadaşlarıma gönderilen bir haber bülteni sayesinde öğrendim.

İzmir Büyükşehir Belediyesi Basın Yayın Şube Müdürlüğü’ne ait 2 Haziran 2022 tarihli bu haber bülteninde, 9-11 Eylül 2022 tarihleri arasında İzmir Büyükşehir Belediyesi’nce yapılacak etkinliklerin “Barış” teması altında gerçekleştirileceği belirtiliyordu.

Düzenlenen haber bültenine göre, 2 Haziran 2022 tarihinde Tarihi Havagazı Fabrikası’nda yapılan tanıtım toplantısında konuşan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer, “Şehrimizin kurtuluşunun bir asrı tamamladığı bu yıl, bizim için barışın 100 yıllık hikayesidir. İzmir’in kurtulduğu gün, 9 Eylül, aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun başladığı gündür. Bu nedenle şehrimiz, Türkiye için aynı zamanda umudun yüzüdür. Bu yıl İzmir’in kurtuluşunun 100’üncü yılını büyük bir coşkuyla kutlayacak ve ardından Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılını karşılayacağız. Birinci yüzyıl, yaşadığımız tüm zorluklara rağmen barışın yüzyılı oldu. Hiç şüpheniz olmasın ki çocuklarımıza bırakacağımız ikinci yüzyıl da yine barışın yüzyılı olacak”, o nedenle “özellikle, 9-10 ve 11 Eylül tarihlerinde İzmir’den ayrılmayın. Tarihi üç gün yaşanacak. Tüm İzmir’i ayağa kaldıracağız.” demiş.

Ayrıca sözlerine ek olarak, “Askeri dehasıyla dünya tarihine yön veren, sayısız cephede tartışılmaz zaferler kazanan Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk, verdiği onca savaşın ardından aslında en büyük zaferin barış olduğunu göstermiştir. Onun için; ‘Yurtta barış, dünyada barış’ demiştir. Biz bu vasiyetten yola çıkarak İzmir’in kurtuluşunun yüzüncü yılını Cumhuriyetimizi ikinci yüzyılına kavuşturan bu tarihi yıl dönümünü ‘Barışın Yüzyılı’ olarak tanımlıyoruz.” diyerek 100. Yıl 9 Eylül kutlamalarını, yurttaki ve dünyadaki barış çabaları ile ilişkilendirmiş, yapılacak tüm etkinliklerin barışı geliştirmek adına yapılacağına vurgu yapmıştır.

Barışın yüzyılı olacak” sloganı ile düzenlenecek olan etkinliklerle ilgili programa baktığımızda ise, çoğunlukla 9-11 Eylül 2022 tarihleri arasında yapılacak olan; ancak, 30 Ağustos 2022 tarihinde yapılacak 99. Zafer Bayramı kutlamasının 100. Yıl kutlaması adıyla ve gelecek yıl kutlanacak olan Cumhuriyet’in 100. yılı kutlaması nedeniyle düzenlenmiş olan marş, şiir ve beste yarışmasının da bu programa dahil edildiği, böylelikle 20 ayrı etkinlikten oluşan bir programın oluşturulduğu görülmektedir:

1. 25 Ağustos-9 Eylül 2022 tarihleri arasında Afyonkarahisar’ın Dereçine kasabasından başlayıp İzmir‘de bitecek 217 kilometrelik “Zafer ve Anma Yürüyüşü“,

2.Çok sayıda kurumun katılacağı ve Türkiye ekonomisinin yeniden inşa edileceğiİzmir İktisat Kongresi,

3. 100. Yıl 3X3 Sokak Basketbolu Şampiyonası İzmir Finali,

4. 9 Eylül Fotoğraf Yarışması,

5.İz Bırakan 9 Eylül Kutlamaları Fotoğraf Sergisi“,

6. Sanatçılar Edis ile Gazapizm‘in sahne alacağı 30 Ağustos Zafer Bayramı 100. Yıl Kutlaması (Cumhuriyet Meydanı) ve Türkiye Halk Oyunları Gecesi (Bornova Aşık Veysel Açıkhava Tiyatrosu),

7. 100. Yıl Kütüphanesi,

8. 100. Yıl Senfonik İzmir Türküleri Albümü ve Konseri, 10 Eylül 2022,

9. 100. Yıl Anı Evi,

10. 100. Yıl Taşı,

11. 100. Yıl Belgeseli,

12. 100. Yıl Resepsiyonu,

13. 100. Yıl Yarı Maratonu,

14. 100. Yıl İzmir Yangını Panel ve Sergisi,

15. 100. Yıl Panel ve Söyleşileri,

16.En Büyük Zafer Barıştır Anıtı” yapımı,

17. Cumhuriyetimizin 100. Yıl Marşı, Şiir ve Beste Yarışması,

18.Kurtuluştan Kuruluşa 100. Yılında İzmir” Temalı Kitap Çalışması (10 cilt),

19. 100. Yılında İzmir Sempozyumu, Aralık 2022,

20. 100. Yıl APİKAM Kitapları (7 adet).

Görüldüğü gibi, listelenen 20 ayrı etkinliğin iki tanesi (30 Ağustos 2022 Zafer Bayramı Kutlaması ile Cumhuriyetimizin 100. Yıl Marşı, Şiiri ve Beste Yarışması) 9 Eylül İzmir’in Kurtuluşunun 100. Yılı Kutlaması ile değil; 2023 yılında kutlanacak olan Cumhuriyetin 100. Yılı Kutlaması ile ilgili olduğu için geriye kalan 18 etkinlik hakkındaki görüş ve düşüncelerimi paylaşmak isterim.

29 Ekim 1998, Cumhuriyet’in 75. Yılı Kutlama Törenleri, İzmir

Çünkü, İzmir’e yerleştiğim ilk günlerde; yani bugünden geriye 24 yıl önce gerçekleştirilen Cumhuriyet’in 75. Yıl Kutlamalarında yer almış, tüm Türkiye genelinde Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı‘na verilen kutlama organizasyonlarını düzenleme görevinin İzmir ayağında tasarım-kurgu ekibi olarak görevlendirilen İzmir Kültür ve Sanat Vakfı‘ndan sevgili Doç. Dr. Oğuz Makal, Prof. Dr. Murat Tunçay, Prof. Dr. Adem Genç, Prof. Dr. Gürhan Tümer, Prof. Dr. Hüsnü Erkan, Yrd. Doç. Dr. Yavuz Seçkin ve Kayhan Kırmızıgül, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) İzmir Şubesi başkanı sevgili Asuman Özçam Boyacıgiller, İzmir Çağdaş Kültür ve Sanat Etkinlikleri Derneği (İZÇAKSED) başkanı sevgili Prof. Dr. Aydın Bıçakçı hocamız, sevgili Alpaslan Mater, Mükerrem Püskülcü, Ebru Mete ve Ayşen Aksüt ile birlikte ve Başoptik firmasından Necati Ortabaş ile Halay Parfümeri‘den rahmetli Lokman Ölgün arkadaşımızın katkıları çerçevesinde kutlamaların açılış töreni olan Cumhuriyet Meydanı’ndaki 2.5000 çocuktan oluşan çocuk korolarının gösterisini düzenlemiş, Alsancak İstasyonu’ndan hareketle Afyonkarahisar’a gidip geri dönen ve her bir istasyonda trendeki tiyatrocuların, müzisyenlerin, halk oyuncularının gösteri yaptığı Cumhuriyet Sanat Treni’ni uğurlayıp geri dönüşünde karşılamış, 75. Yıl nedeniyle Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı tarafından düzenlenen sergilere yardım edip sorumluluk üstlenmiş deneyimli biri olarak, 75. yıl kutlamaları nedeniyle 1998 yılında yapılan ve yapılamayanlarla 9-11 Eylül 2022 tarihlerinde 9 Eylül İzmir’in kurtuluşunun 100. yılı nedeniyle yapılacak olan etkinlikleri birbirleriyle mukayese edebilecek, başarılı bir gösteri ve kutlamada dikkate alınması gereken ‘anlamlılık‘, ‘yenilikçilik‘, ‘temsiliyet‘, ‘katılımcılık‘ ve ‘kitlesellik‘ gibi kriterlerin dikkate alınması itibariyle farklılıklarını ortaya koyabilecek bir deneyime sahip olduğumu söyleyebilirim.

29 Ekim 1998, Cumhuriyet’in 75. Yılı Kutlama Törenleri, İzmir

Söylemde değil, eylemde barıştan yana olmak…

Bu konuda söylenecek ilk şey, ana teması “barış” olarak belirlenen kutlama etkinliklerinde barışı oluşturacak tüm taraflara yer verilmediği, ortada sadece İzmir halkını temsilen İzmir Büyükşehir Belediyesi olduğu takdirde yapılacak etkinliklerle barış ideali arasında bir ilişki kurmanın zor olacağı ile ilgili olacaktır. Çünkü, barış hiçbir zaman için tek taraflı değil; en azından iki tarafı ya da çok tarafı ilgilendiren bir olgudur. Taraflardan birinin barıştan söz edip diğer tarafın ya da tarafların barıştan söz etmediği, onun için çaba göstermediği durumlarda söyleminiz barış bile olsa eyleminizin barışla hiç bir ilgisi olmayacağı söylenebilir.

Kutlanacak tarihi olay, emperyalist ülkelerin maşası olarak ülkemizi işgal eden Yunan ordusunun bu toprakları terk etmek zorunda kalmasıyla ilgili olduğu için, barış temasıyla yapılacak bu etkinliklerin en azından işgalci ordunun ülkesi Yunanistan ile birlikte yapılması, buna belki de, Yunan ordusunun işgaline neden olan İngiltere, Fransa gibi ülkelerin de dahil olması; böylelikle, bundan tam 100 yıl önce savaşa neden olanlarla işgal edilen kentin temsilcilerinin katılacağı uluslararası etkinliklerle Ege Denizi’nde ya da Ege’nin her iki yakasında barış ortamının yeniden oluşturulması için yeni bir girişimde bulunulması mümkün olabilirdi. Hatta bu etkinliklere bir zamanlar Ege’nin iki yakasında güçlü barış rüzgarları estiren Barış Derneği, Ege Barış Derneği, SİNİPARKSY (Ege’de Birlikte Var Olma ve İletişim Derneği) gibi derneklerle eski Yunanistan başbakanı ve Kardak krizinin yaşandığı dönemde dışişleri bakanı olan Yorgo Papandreou, yine Kardak krizinin yaşandığı dönemde Yunanistan başbakanı olan Kostas Simitis, hem Atina belediye başkanı Kostas Bakoyannis‘in annesi, hem de Yunanistan başbakanı Kiryakos Mitçotakis‘in ablası olan eski Atina belediye başkanı ve dışişleri bakanı Dora Bakoyannis, Ege’de ve Trakya’da Gazeteciler Barış Platformu‘nu kuran gazeteciler Stratis Balaskas ve Yannis Cumas, Yunanistan’ın barıştan yana ünlü gazetecileri Stelyo Kouloglou ve Pavlos Tsimas, halası Bornova’da oturan Midilli eski valisi Pavlos Vogiacis, Türkiye’deki birçok gazete ve televizyon kanalının Yunanistan temsilciliğini yapan gazeteci Stelyo Berberakis gibi isimlerin bu kutlamaya davet edilmesi suretiyle İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer‘in barış niyetinde ciddi olunduğu net bir şekilde ortaya konulabilirdi. Böylelikle hem devamlı dünyayı dolaşan danışmana bu isimlere yapılacak daveti takip etmek gibi anlamlı bir görev verilebilir, hem de milliyetçi bir Yunan yazarın hayal mahsulü kitabı yerine daha büyük ölçekte iddialı bir barış mücadelesi verilebilirdi.

Ancak İzmir’in işgalden kurtuluşunun 100. yılı için yapılacak etkinliklerin duyurulduğu ve bunun barış için yapılacağının duyurulduğu günlerde, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer‘in partisi CHP, grup başkanvekilinin ağzından Suriye’ye yapılacak bir operasyona destek verecekleri söyleyerek güney sınırlarındaki olası bir savaşa evet diyor, diğer yandan da Yunanistan başbakanı Kiryakos Miçotakis, ‘İhtiyaç duyulduğunda kendimizi savunma yeteneğine sahip olduğumuzdan çok eminiz … NATO içindeki müttefiklerimiz de bu konuda haklı olduğumuzu ve olaylara başka bir şekilde bakmanın mümkün olmadığını söylediğinde Türkiye şaşırmamalı…” diyerek Ege Denizi’ndeki barışın çok uzak olduğunu ifade ediyordu.

CHP grup başkanvekili ile Kiryakos Miçotakis‘in savaştan bahsettikleri günlerde barıştan bahsetmek belki de güzel bir şeydi; ama anlaşılan o ki o barış idealinin ayakları yere basmıyor, iletilen barış mesajına karşı taraftan ses gelmiyordu.

Oysa yakın zamanda Atina’yı ve Atina Belediyesi‘ni ziyaret eden İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer, yaptığı görüşmelerde 9 Eylül ve izleyen günlerin 100. yılı için ortak eylem girişiminde bulunabilir ya da Yunanistan gelecek kültür ve sanat temsilcilerini davet edebilir; böylelikle, her iki taraf arasındaki çatışma ve savaşı körükleyen aşırı milliyetçi taraflara fırsat vermeyebilirdi. Bu anlamda, 9 Eylül’ün 100. yıl kutlamalarının Yunanistan ya da diğer ülkelerle uluslararası boyutta ele alınmayışı nedeniyle, “barış, barış” diye bağırılırken barıştan yana büyük bir fırsat kaçırılmış diyebiliriz.

Her seferinde bir öncekini aşmak hedefi…

9 Eylül İzmir’in kurtuluşu 100. yıl kutlama programına baktığımızda bir kısım dağcının, sporcunun, gençlerin Afyonkarahisar’dan başlayıp 9 Eylül günü İzmir’de sonuçlanacak bir yürüyüşü gerçekleştirecekleri belirtilmekle birlikte hepimiz biliyoruz ki bu tür etkinlikler her yıl yapılan 9 Eylül kutlamalarında yapılan bilindik etkinliklerdir. Afyonkarahisar-İzmir Zafer Yürüyüşü adı verilen bu etkinlik genellikle Türkiye Dağcılık Federasyonu ile birlikte gerçekleştirilmekte olup İnternet kayıtlarına göre 350 kilometrelik 8. yürüyüş organizasyonu 2007 yılında yapılmış olup, MHP İzmir milletvekili Tamer Osmanağaoğlu‘nun korumaları ile vatandaşlar arasında ön sırada olma nedeniyle arbedenin yaşandığı en son yürüyüş ise 2021 yılında gerçekleştirilmiştir. Bu nedenle, böylesi bir yürüyüş etkinliği katılımcılar açısından oldukça etkileyici olmakla birlikte, 100. yıla yaraşır bir etkinlik olarak düşünülmesi doğru olmamıştır. Hepimizin üzerinde uzlaştığı temel amaç, her yeni yılda daha farklı, daha yenilikçi, daha gelişkin ve daha çok kişinin katıldığı kitlesel bir etkinliğin yapılması olduğuna göre, uzun bir süredir yapılıp rutine dönüşen bu etkinliğin 100. yıla yaraşır bir şekilde genişletilip geliştirilmesi daha uygun olacaktır.

Yapmak isteyip de yapamamak…

Görevi olmayan işleri yapacakmış gibi davranmak…

Programın açıklaması ile ilgili haber bülteninde yapılacak olan İzmir İktisat Kongresi’nde Türkiye ekonomisinin yeniden şekillendirileceği gibi oldukça iddialı bir ifade yer almaktadır. Söz konusu ifade, Türkiye ekonomisi ile ilgili tüm sorunların bu kongrede ele alınıp ekonominin bu analiz ve tartışmalar çerçevesinde yeniden şekillendirileceği gibi bir algı ya da hayal yaratılmaya çalışılsa bile bu konuda görevli, yetkili ve sorumlu olanın, İzmir Büyükşehir Belediyesi ya da bu kongreye katılacak kişi ve kurumlar değil, başta Cumhurbaşkanlığı olmak üzere merkezi yönetimi elinde bulunduran AKP iktidarı olduğunu cümle alem herkes bilmektedir.

Kütüphane, ama nasıl?

İzmir fazlasıyla kütüphane ihtiyacı olan, bir vakıf tarafından yönetilen Milli Kütüphanesi ise acilen yenilenip büyütülmesi gereken bir kent…

Ama 9 Eylül İzmir’in Kurtuluşu’nun 100. Yılı Kutlama programını hazırlayan komitenin başkanlığı bizzat İzmir Milli Kütüphane Vakfı başkanı tarafından yürütülmekle birlikte, bizlere gönderilen basın bülteninde bu konuda yazılı olanlar ise kelimesi kelimesine şu şekilde:

100. Yıl Kütüphanesi, İzmir’in bağımsızlığını simgeleyecek ve 100. Yıl adıyla anılacak modern, teknolojik altyapıya sahip ve güncel kitap envanteri olan kütüphane 100. yılda İzmir’e kazandırılacak.

Kütüphanenin adı ve işlevi belli olmakla birlikte, nerede yapılacağı, kaç adet yayın ve koleksiyonu barındıracağı belli değil… Tabii ki, 2022 yılında yapılan bir kütüphane doğal olarak modern ve teknolojik altyapıya sahip olacak. Güncel yayın bulundurmak ise bir tercih meselesi. Ama asıl önemli olan, bu kütüphane İzmir’e ve 9 Eylül’ün 100. yılına layık bir büyüklükte mi olacak? Ayrıca ne zaman yapılıp açılacak? Bu kütüphaneden kimler yararlanacak? İşte bütün bunlar şimdilik meçhul…

Sıradan bir kutlama…

9 Eylül İzmir’in Kurtuluşu 100. Yıl Kutlamaları ile ilgili programın elime geçtiği andan itibaren konu ile yakından ilgisi olan arkadaşlarıma, özellikle de 4 Haziran 2022 tarihinde tarihçi arkadaşımız Pelin Böke‘yi anmak amacıyla Aliağa’da yapılan toplantıya katılan tarihçi arkadaşlarıma bu programla ilgili görüş ve kanaatlerini sordum. İstisnasız hepsi de hazırlanan programın çok derece sıradan, 9 Eylül’ün 100. yılının kutlamasına layık olmayan bir program olduğunu, bu tür etkinliklerin her zaman yapılan etkinlikler olduğunu, yapıldıktan sonra akılda kalacak şeyler olmadığını ifade ettiler.

Sivil ve katılımcı değil, resmi bir organizasyon…

Anlaşılmaktadır ki, İzmir’in Kurtuluşunun 100. Yılı Kutlamaları, 24 yıl önceki Cumhuriyet’in 75. yılı İzmir kutlamalarında uygulanan Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı, Çağdaş Yaşam Derneği (ÇYDD), İzmir Kültür ve Sanat Vakfı, İzmir Çağdaş Sanat ve Kültür Etkinlikleri Derneği (İZÇAKSED) ve Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) gibi sivil toplum kuruluşlarıyla işbirliği yapma anlayışının aksine organizasyonun belediye yetkililerinin takdirleri doğrultusunda yapmayı tercih etmiş; böylelikle başka kutlamalara örnek olabilecek katılımcı ve demokratik bir işbirliği fırsatını kaçırmıştır.

Sonuç olarak,

İzmir Büyükşehir Belediyesi, muhakkak ki İzmir Valiliği’nden ayrı yapılacağı anlaşılan 9 Eylül İzmir’in Kurtuluşu 100. Yıl Kutlama etkinliklerini, tek yanlı “barış” adına şimdiden belirlediği birilerine kitaplar yazdırarak, belgeseller yaptırarak, konserler verdirerek, sergiler açtırarak, organizasyonlar düzenlettirerek açıkladığı program çerçevesinde kendi resmi iradesi çerçevesinde yapacak; böylelikle, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer‘in “Türkiye tarihinin en görkemli kutlaması olacak” ifadesi ile tanımlamaya çalıştığı kutlama etkinlikleri devlet eliyle resmi bir hüviyetle gerçekleştirilecektir.

Ama bütün bu yapılanlar sayesinde İzmir halkının, -sporcuların yapacağı yürüyüş ve koşular dışında- fikri ve eylemleriyle bizzat katılarak değil, kendisine layık görülüp önüne konulan etkinlikleri her zaman olduğu gibi seyrederek ya da dinleyerek hoş vakit geçireceği kesindir.

Προσθήκη: Σμύρνη 1922, Παράδεισος ή Κόλαση?

Ali Rıza Avcan

İzmir’in 100. kurtuluş yıldönümünün kutlanacağı 9 Eylül tarihine beş ay kala, tanıtım toplantısı ve imza günü eşliğinde Altay Spor ve Eğitim Vakfı, Konak Belediyesi ve İzmir Büyükşehir Belediyesi şirketi İzenerji A.Ş.‘nin katkılarıyla Yakın Kitabevi & Yayınları tarafından yayınlanan George Poulimenos‘un “İzmir 1922, Bir Seyahat Rehberi” isimli kitabı hakkındaki ilk düşüncelerimi, 18 Mayıs 2022 tarihinde yayınladığım “İzmir 1922: Cennet mi; yoksa cehennem mi?” isimli yazımda dile getirmeye çalışmış, 1922 yılında Yunan işgali altındaki İzmir’e gelmek isteyecek bir gezgin için hazırlandığı söylenen rehberdeki bilgilerin, kentteki gerçek durumun anlatılmaması nedeniyle yanlış, en iyimser ifadeyle eksik olduğunu iki ayrı yabancı tarih kitabındaki bilgilere dayanarak göstermeye çalışmıştım.

İşgal altındaki İzmir için yazılan rapor…

İlk yazıma bir “ek“, eski Türkçe’nin diliyle bir “zeyl” niyetine yazdığım bugünkü yazımda ise 1921 yılındaki İzmir’in ‘Cennet gibi‘ olmayan; yani, yabancı bir ziyaretçi açısından sıkıntılı ve sorunlu olabilecek ahvalini, aynı yıl Buca‘nın Paradiso (Cennet) denilen mevkiinde faaliyet gösteren Uluslararası Amerikan Koleji öğretmenlerinden oluşan araştırma komitesinin kaleme aldığı rapordaki bilgilere dayanarak ortaya koymaya çalışacağım. Üstüne üstlük bu konu muhataplarımca daha iyi anlaşılsın diye, bugünkü yazımın Türkçe başlığı olan “Ek: İzmir, 1922, Cennet mi; yoksa cehennem mi?” sorusunu, Yunanca tercümesiyle, “Προσθήκη: Σμύρνη 1922, Παράδεισος ή Κόλαση?” şeklinde sorarak…

Tuhaf bir tesadüfün eseri olarak, Yunan işgal altındaki İzmir’de görevli olan Amerikalı öğretmenlerden oluşan araştırma komitesi İzmir’le ilgili bu raporu yazarken, aynı tarihlerde yine İngiliz işgali altındaki İstanbul’daki Robert Koleji’n sosyoloji profesörü Clarence R. Johnson editörlüğündeki 15 Amerikalı akademisyen de, Türkçesi Tarih Vakfı Yurt Yayınları tarafından 1995’de “İstanbul 1920” ismiyle yayınlanan başka bir belgeyi, “Constantinople To-day or The Pathfinder Survey of Constantinople – A Survey in Oriental Social Life” isimli raporu yayınlamışlardır. Anlaşılan o ki, İzmir ya da İstanbul’da görevli olan Amerikalılar, Sevr Antlaşması sonrasında daha rahat ticaret yapacaklarını umdukları işgal altındaki İzmir ve İstanbul‘u Amerika’ya ve Amerikan sermaye çevrelerine kentlerin olumlu özelliklerini ön plana çıkararak daha iyi tanıtma çabasındadırlar. Onlara göre İzmir’in raporda vurgulanan eksiklikleri, yapılan öneriler çerçevesinde giderilirse, örneğin İzmir’de bir şehir kulübü açılırsa bu topraklara gelecek Amerikan sermayesinin yatırımları daha da kolay yapılacaktır.

İşgal altındaki İstanbul için yazılan rapor…

Ama ondan önce İzmir Büyükşehir Belediyesi kültür yayını olarak, Aykut Candemir‘in çevirisiyle Aralık 2000’de yayınlanan “İzmir’deki Bazı Sosyal Koşullar Hakkında Bir Araştırma, İzmir 1921” (A Survey of Some Social Conditions in Smyrna, Asia Minor-May 1921) isimli raporu bana hatırlatıp öneren araştırmacı dostum Aybala Yentürk‘e ve bende bulunmayan bu kitabı temin etmemi sağlayan tarihçi genç arkadaşlarıma teşekkür etmek istiyorum.

Gelelim Buca’nın o zamanki adıyla Paradiso (Cennet) denilen bölgesindeki Uluslararası Amerikan Koleji‘nde görevli 13 öğretmenin 1921 yılının Mayıs ayında hazırladığı 200 sayfadan oluşan, kısa adıyla İzmir, 1921 tarihli raporun, bu raporda verilen bilgi ve önerilerin incelemesine:

Rapor kısa bir “Önsöz“den sonra İzmir hakkındaki genel bilgileri (nüfus, konuşulan diller, yaşam standardı, Avrupa ve Amerikan mallarının kullanımı, iklim, İzmir çevresinin fiziki özellikleri, kaynaklarına ve miktarlarına göre başlıca ithalat malları, ABD’ye yönelik ihracat, Okyanus ötesiyle ülkenin iç kısımlarına yönelik ulaşım, bankacılık faaliyetleri ve mevcut bankalar), 1668 ve 1778 depremleri dahil şehir tarihi, belediye ve vilayet yönetimi (Osmanlı sistemi içinde vilayet yönetimin yeri, vilayetin idari yapısı, memurlar, belediye gelirleri, mahalle örgütlenmesi, belediye örgütlenmesindeki aksaklıklar, cemaat örgütlenmeleri), sanayi (İzmir’in ideal durumu, İzmir’deki sanayi, ücretler ve ücretliler, çalışanların sağlık ve güvenlik koşulları, üretim yapmanın avantajları, modern donanımlı fabrikalar, enerji maliyeti, kadın ve çocuk işçiler, dinlenme ve yemek salonları, sendikalar, iş bulma kurumları), sağlık (kentin sağlık açısından avantajları, doğumlar, ölümler, bağırsak, kalp, böbrek hastalıkları, zatürree, verem, sıtma, gıda yetersizliği, çocukların bünye zayıflığı, hastaneler, akıl hastaları, zührevi hastalıklar, tıbbi ve diş sağlığı ile ilgili uygulamalar, eczaneler, berber dükkanları) yiyecek satışları (ekmek, süt, dondurma, etler, yumurta, tarım ürünleri, bakkallar, alkollü içki satıcıları), otel ve restoranlar, su kaynakları ve kuyular, yol döşemesi ve temizlik, çöplerin imhası, kanalizasyon, konut sorunu, eğlence (oyun alanları, sokakların ve açık alanların çocuklar tarafından kullanılması), parklar (gezinti ve piknik alanları), deniz banyoları ve Türk hamamları, kahvehaneler, sosyal kulüpler, meyhaneler, birahaneler, sinemalar (sayıları ve mülkiyetleri, iç ve dış düzenlemeleri, seanslar, filmler, diğer eğlenceler), dans (halk, salon, hayır amaçlı, halka açık danslar), atletizm (kulüpler, okullardaki, YMCA ve YWCA’daki faaliyetler, izciler), zarar verici eğlence türü olarak kumar ve fahişelik, adalet sistemi (bilginin temin edilme yolları, suç ve suçlarla ilgili uygulamalar, mahkemeler, Yunan mahkemeleri, polis sistemi, hapishaneler, Yunan yönetimi, karakollar), Rum, Ermeni, Musevi ve Türk hayır kurumları, eğitim (Ermeni, Yahudi, Türk, Rum, Katolik, Amerikan okulları) ile bilgileri ve bu konularla ilgili önerileri kapsamakta.

Kentin güney kısmı… Aykut Candemir koleksiyonu

Araştırma Komitesi adıyla yazılan önsözde, 1921 İzmir’inde yaşanmakta olan siyasi geçiş dönemiyle iktisadi belirsizliğin yarattığı talihsiz koşulların günden güne şaşmaz bir süreklilikle değişmesi nedeniyle olan biteni bir bütünlük içinde açıklama zorunluluğunun ortaya çıktığı belirtilip; eğer gelecekteki koşullar bilgiye dayanılarak değiştirilecekse ve kentin kendisinde, yaşadığı değişimlerden daha fazla değişim ve gelişim olanağı varsa mevcut durumun en iyi şekilde tanımlanması gerektiği ifade edilmektedir.

Bu ifadeden de anlaşılmaktadır ki, 10 Ağustos 1920 tarihinde imzalanan Sevr Antlaşması uyarınca İzmir’in ve işgal edilen diğer bölgelerin kimin elinde kalacağına ilişkin 5 yıllık sürenin bitiminde yapılması öngörülen halk oylaması sonrasındaki değişim ve gelişim, 1921 yılında yapılan bu tespit ve önerilere göre planlanması, Uluslararası Amerikan Koleji Araştırma Komitesi‘nin önerilerine uyulması tavsiye edilmektedir.

Şimdi gelelim, İzmir’i Amerikalı yatırımcılara tanıtmaya odaklanan bu araştırma raporunda ya da kent monografisinde, 1921 İzmir’inin öne çıkarılıp methedilen özellikleri dışında içinde bulunduğu savaş ortamı nedeniyle ortaya çıkan ekonomik, toplumsal ve kültürel sorun ve sıkıntıları ortaya koymaya…

Türk Mahallesi… Aykut Candemir koleksiyonu

Nüfus tartışmaları

1. 1921 tarihli Uluslararası Amerikan Koleji Raporu, İzmir’in nüfusunu Amerikan Başkonsolosluğu‘nun raporlarına dayandırarak 155.000’i ( % 38,75) Rum (40.000 Yunanlı, 115.000 Osmanlı tebası), 165.000’i (% 41,25) Türk, 35.000’i (% 8,75) Yahudi, 25.000’i (% 6,25) Ermeni, 20.000’i (% 5) yabancı (10.000 İtalyan, 3.000 Fransız, 2.000 İngiliz, 200 Amerikalı ve diğerleri) olmak üzere 400.000 olarak belirtip işgal sonrasında adalardan gelen 100.000 Rum’un kente yerleştiğini belirtmesine karşın, George Poulimenos‘un kitabında İzmir’in 1922 yılındaki toplam nüfusu, 140.000’i (% 50) Rum, 80.000 (28,58) Türk, 25.000 (% 8,93) Yahudi, 15.000 (% 5,36) Ermeni, 15.000 ( % 5,36) Avrupalı, Amerikalı ve Levanten, 5.000 (% 1,79) diğerleri (Sırp, Pers, Arap, Kürt, Çingene vb.) olmak üzere 280.000 olarak verilmekte ve nüfusla ilgili bu verilerin kaynağı belirtilmemektedir. (1)

1921 yılında bir nüfus sayımı yapılmış mıdır?

2. George Poulimenos‘un “Smirna Seyahat Rehberi 1922″ isimli kitabının 3. sayfasında “Yunan yönetimi henüz resmi bir nüfus sayımı yapmadı. Bununla birlikte, yakındaki banliyöler dahil olmak üzere Smirna’nın nüfusunun yaklaşık 280.000 kişi olduğu tahmin edilmekte ve aşağıdaki etnik kökenlerden oluşmaktadır.” denilmiş olmasına karşın (2), aynı kitabın 114. sayfasında Karşıyaka (Kordelyo) nüfusunun, 1921 nüfus sayımına göre 12.500 kişi olduğu, bunun 9.500’ünün Rum, 1.300’ünün Türk, 500’ünün Ermeni, 150’sinin Yahudi, 1.050’sinin de Levanten ve yabancı olduğu belirtilmektedir. (3)

İşgal dönemindeki İzmir nüfusunun sayımının yapılıp yapılmadığı ile ilgili olarak, aynı kitap içinde birbirini yalanlayan iki farklı ifadenin yer alması haliyle bize bu konuda bir yorum yapma imkanını vermemektedir.

Türk Mahallesi… Aykut Candemir koleksiyonu

Finans dünyası ve bankalar

3. George Poulimenos tarafından yazılan Smirna Seyahat Rehberi 1922 isimli rehberde İzmir’de 11 banka (Crédit Foncier d’Algérie et de Tunisie, Banco di Roma, Orient Bankası, National Bank of Turkey, Yunan Milli Bankası, Crédit Lyonnais, Osmanlı Bankası, Atina Bankası, Banque Française des Pays d’Orient, Selanik Bankası, Türkiye Ziraat Bankası) şubesinin bulunduğu belirtilirken Uluslararası Amerikan Koleji Araştırma Komitesi tarafından yazılan İzmir 1921 isimli monografide bu sayının 9 (Osmanlı İmparatorluk Bankası, The Orient Bank, Credit Lyonnais, Atina Bankası, Selanik Bankası, Yunan Milli Bankası, Türk İktisat Bankası, Banko di Roma) olduğu ve iki bankanın (Wiener Bank Reisen, Hungarian Bank) da tasfiye sürecinde olduğu belirtilmektedir. (4)

Türk Mahallesi… Aykut Candemir koleksiyonu

İçme suyu ve şehir aydınlatmasındaki sorunlar…

4. Şehrin dışında, Şirinyer yakınlarında bir yerden, şehrin su ihtiyacının bir bölümü karşılanmakta ancak borulardan ve sistemden kaynaklanan hatalar nedeniyle çok büyük miktarlarda su kaybedilmektedir. Eğer bu su kaynağı doğru bir şekilde kullanılırsa bir elektrik üretim tesisinin çalıştırılması yoluyla enerji elde edilerek şehrin aydınlatması sağlanabilir. Zira sokakları kapkaranlık olan bir şehir için bu alternatif iyi bir şekilde incelenmelidir.” (5)

Kervan Köprüsü’nün üstünde… Aykut Candemir koleksiyonu

Had safhada yetersiz gıda miktarı…

5. Şu anda İzmir’de ilgilenilen tüm diğer konular gibi sağlık da olağanüstü bir durum içinde bulunmaktadır. Bu olağanüstü durumun başlıca sebebi elbette ki savaştır. İzmir’in Avrupa ve Asya’daki diğer şehirler kadar zarar görmemesi sevindiricidir, ancak şehir yine de önemli zararlar görmüştür ve zarar görmeye de hala devam etmektedir. Burada insanların sağlığı yüksek fiyatlar, yetersiz tren yolu, denizyolu ulaşımı ve savaş sonucunda büyük bir kısmı kalite açısından normalin altında olan yetersiz gıda miktarı nedeniyle etkilenmektedir. Bu araştırmada görüleceği üzere yönetim değişikliği sebebiyle durum had safhada anormaldir.” (6)

Türk mahallesi çeşmesi… Aykut Candemir koleksiyonu

Yüksek fiyatlar…

6. Ulaşım faaliyetlerindeki yetersizlikler, yiyeceklerin çoğunun oldukça düşük kalitede ve insanların satın alamayacakları kadar yüksek fiyatlarda olmasına yol açmaktadır. Savaşın yarattığı sonuçlar nedeniyle İzmir’in hinderlandındaki gıda maddeleri üretiminde sıkıntılar ortaya çıkmaktadır. Gıda maddelerinin çoğu İzmir’e deniz yoluyla ithal edilmek suretiyle getirilmektedir, hatta ithalat yapılan bu ülkelerden bazıları tarım açısından Küçük Asya’dan daha yetersiz ülkelerdir. Bu durum yüksek fiyatların ortaya çıkmasındaki en önemli etkendir… İzmir’de yoksulları ilgilendiren ciddi bir yiyecek sıkıntısının yanında besin maddelerinin pahalılığı da insanların pek çoğunun sağlığı üzerinde ciddi etkilerde bulunmaktadır.” (7)

İngiliz Subaylar… Kaynak: Imperial War Museums

Rum nüfusun miktarı ile ilgili yanıltma çabası…

7. Metroplithane’ye göre Rumlar toplam nüfusun % 60’ını oluşturmaktadır. Rumlar İzmir’de baskın cemaat olsalar da nüfusun % 60’ını oluşturduklarına dair bir kanıt yoktur.” (8)

İngiliz Subaylar Frenk Caddesi’nde… Kaynak: Imperial War Museums

Gıda ve barınma sorunları…

8. Zatürreden ölüm oranı oldukça yüksek olup bu hastalığın özel nedenleri olduğu gerçeği ortaya çıkmaktadır. …. Bu ölümlerin çoğu savaşla dolaylı olarak ilgilidir….”

Doktorların da genelde kabul ettiği üzere, verem vakalarına olması gerekenden fazla rastlanmaktadır. … Ancak hastalığın şu anda İzmir’de yaygın olmasının açıkça görülebilen özel nedenleri vardır. Başlıca neden daha önce belirtilen faktörlerden dolayı bünyenin zayıflaması, özellikle gıda sıkıntısı ve daha sonra da sözü edilecek olan barınma ile ilgili sorunlardır. İzmir’in sakinlerinin çoğu tüm yıl boyunca barınaklarda yaşamaktadır.” (9)

İzmir Hapishanesi’ndeki Türk Esirler ve İngiliz Subaylar… Kaynak: Imperial War Museums

Dikkat edici kıtlık…

9.yiyecek temini sorunu şu anda İzmir için çok ciddi bir sorundur. Savaştan önce dünyada az sayıda şehir gıda maddeleri arzı bakımından İzmir’e göre daha iyi koşullarda idi ve bu gıda maddeleri İzmir’de daha düşük fiyatlarla satılmaktaydı. Bu durum ne yazık ki artık geçerli değildir. Gıda maddeleri nispeten kıt sayılabilir. Fiyatlar onbeş ile otuz katına çıkmıştır. Satın alma gücü ise aynı oranda artmamıştır. İzmir’de dikkat çekici bir kıtlık vardır” (10)

İzmir Limanı – Kaynak: Imperial War Museums

Konut sorunu…

10. Konut sorunu “İzmir’de en keskin şekilde görülmektedir. Son beş yıl içinde şehir nüfusuna önemli eklemeler olmuştur; bu dönemde artış 200.000 kişi olarak tahmin edilmektedir ve yine aynı dönemde mahallelerde hiçbir genişleme de söz konusu olmamıştır. Bu gelişmelerin sonucunda özellikle fakir bölgelerde korkunç bir kalabalıklaşma, büyük rahatsızlık, kira artışları ve insanlarının sağlıklarının bozulması durumu ortaya çıkmıştır.” (11)

Evet, 1921 yılında Buca‘nın Cennet/Paradiso bölgesindeki Uluslararası Amerikan Koleji öğretmenlerinden oluşan J.K. Birge başkanlığındaki araştırma komitesinin, Sevr Antlaşması ile belirlenen beş yıllık sürenin bitiminde işgal edilen bölgenin hangi ülkenin elinde kalacağını belirlemek amacıyla yapılacak halkoylaması sonrasında İzmir’e gelip yatırım yapmak isteyecek Amerikalı sermayedarlara İzmir’i kıyısı köşesiyle anlatmak ve mevcut eksiklik ve sorunlar üzerinden önerilerde bulunmak amacıyla, Amerikalı sermayedarları ürkütüp korkutmayacak kadar iyimser bir dille yazıp çizdiklerinden oluşan “İzmir’deki Bazı Sosyal Koşullar Hakkında Araştırma, İzmir 1921” isimli monografinin ilk 40-50 sayfasının incelenmesiyle ortaya çıkan gerçek, 1921 İzmir’inin önemli sağlık ve barınma sorunları yaşayan, elektrik sıkıntısı nedeniyle geceleri karanlığa gömülen, savaş, yoğun dış göç ve fiyat artışları nedeniyle yiyecek kıtlığının yaşandığı bir kent olduğudur. Ayrıca işgal dönemi öncesinde İzmir Limanı‘na girip çıkan ticaret gemileriyle yapılan yoğun ithalat ve ihracat miktarlarıyla ilgili istatistiklerinin ayrıntılı ve düzenli bir şekilde verilmesine karşın 1919-1922 dönemine ait hiçbir bilginin verilemediği, yaşanmakta olan Yunan işgal yönetimi yerine 15 Mayıs 1919 öncesindeki Osmanlı yönetiminin ayrıntılarıyla anlatıldığı, işgalle ilgili yönetim anlaşmazlıklarının görmemezlikten gelinip halının altına süpürüldüğü; ama yine de kentte yaşanan sorunları anlatmaktan kendini alamayan, yer yer ve zaman zaman bu sıkıntıları ifade eden bir monografidir.

İşte o anlamda, Buca‘nın Cennet/Paradiso bölgesindeki Amerikalı öğretmenlerin ülkelerindeki yatırımcılara beş yıl sonrası için vaat edilmiş kendi yaşadıkları kenti bir Cennet olarak önermeleri de bir o kadar ilginç, bir o kadar tesadüf olmuştur…

İşgalin başlangıcı – Imperial War Museums

Sonuç olarak;

Bir önceki yazımızda ele aldığımız Giles Milton‘un “Kayıp Cennet Smyrna 1922, Hoşgörü Kentinin Yıkılışı” kitabı ile Marie-Carmen Smyanelis‘in “İzmir 1830-1930 Unutulmuş Bir Kent mi? Bir Osmanlı Limanından Hatıralar” kitabına ek olarak bugün ele alıp incelediğimiz Uluslararası Amerikan Koleji Araştırma Komitesi tarafından yazılmış “İzmir’de Bazı Sosyal Koşullar Hakkında Bir Araştırma, İzmir 1921” isimli raporun da ortaya koyduğu gibi,

1921 ve 1922 yıllarındaki işgal altındaki İzmir bir yabancı ziyaretçinin rahatça ziyaret edemeyeceği kadar kargaşa, kaos, kıtlık ve yokluk içinde, limanındaki yoğun asker ve silah sevkiyatı ve yakın çevresindeki yerleşimlerde işgale karşı direniş hareketinin gelişip kenti etkilemeye başladığı, bırakın Cennet‘i, tam anlamıyla Cehennem‘i hatırlatan, Anadolu’nun iç kısımlarda yaşanan yenilgiler, kente gelen yaralılar ve cenazeler nedeniyle savaşı iliklerine kadar yaşayan bir şehridir. Evet, işgal güçleriyle işbirliği yapan İngiliz, Amerikalı ve Levantenlerle işgal sonrasında kentin en zengini olacak Türk tüccar ve tacirler için vur patlasın çal oynasın eğlence ve balolarla geçen bir şehirdir; ama aynı zamanda da Anadolu’nun içlerinden gelecek umudu bekleyen bir şehirdir. O nedenle de, hiç kimse, özellikle de tarihçi olmayan hiç kimse 1922’deki bir “Yunan şehri” tahayyülü ile seyahat rehberi yazdığı rivayeti ile bizleri aldatmaya ve bu milliyetçi tavrı ile uzun yıllardır bin bir çaba ile oluşturmaya çalışılan barış ve kardeşlik ortamını bozmaya kalkmasın…

Ama bu arada tabii ki, kitabın “ASEV-ATAM Önsözü” olarak adlandırılan ilk bölümünde büyülü olarak niteledikleri 1922 yılı İzmir’inde giysileri, sokakları, şehir ışıkları ve mekanları ile gezerek masal gibi bir yolculuk yapmak istedikleri ifade eden Altay Spor Eğitim Vakfı yöneticilerine; ayrıca yaptıkları katkılarla bu hayale ortak olan Konak Belediye Başkanı Abdül Batur ile İzmir Büyükşehir Belediyesi şirketi İzenerji A.Ş. yönetim kurulu başkanı Ali Ercan Türkoğlu‘na 1922 İzmir’inin tarihi gerçekleri üzerinden hayırlı bir selam göndermek de isteriz….


Teşekkür:İzmir’de Bazı Sosyal Koşullar Hakkında Bir Araştırma, İzmir 1921” isimli raporu Türkçeye çeviren Aykut Candemir‘in, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kent Kitaplığı serisinden basılan kitapta kullandığı kendi koleksiyonuna ait olan ve yayınlamaktan kendimizi alamadığımız fotoğrafları için teşekkür ederiz….

(1) İzmir’de Bazı Sosyal Koşullar Hakkında Bir Araştırma, İzmir 1921, Çeviri Aykan Candemir, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kent Kitaplığı, 2008, İzmir, ss. 3

(2) A.g.e. ss.114

(3) A.g.e. ss. 3

(4) A.g.e. ss. 3

(5) A.g.e. ss. 21

(6) A.g.e. ss. 27

(7) A.g.e. ss. 28

(8) A.g.e. ss. 29

(9) A.g.e. ss. 33

(10) A.g.e. ss. 45

(11) A.g.e. ss. 56

(10) A.g.e. ss. 3

(11) A.g.e. ss.114

Yararlanılan Kaynaklar

1. Durgun, B. (1998) 1919-1922 Yılları Arasında İzmir’de İktisadi Durum, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Dokuz Eylül Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü, İzmir-1998.

2. Tağmat, Ç. D. (2020) “İşgal Yıllarında İzmir’de Yunan İdari Sistemi”, 1918-1919 Mütarekeden Mücadeleye, 2020, İstanbul, ss.118-130.

3. Genç, T.(2022) Symrna’dan Izmir’e Finansın ve Bankacılığın Gelişimi, Türkiye Bankalar Birliği Yayını, Yayın No: 344, Şubat 2022, İstanbul.

4. İnceburun, N.; Mehmetefendioğlu, A. (2021) “İşgal Dönemi’nde İzmir ve Çevresinde Gerçekleşen Asayiş Olayları 1919-1922“, Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi, XXI/43, (2021/Güz), ss. 679-712.

5. Mutlu, M. (2013) İzmir Basınında İzmir’in İşgali ve Kurtuluşu Üzerine Bir İnceleme 1922-1938 – Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ahi Evran Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kırşehir, Eylül-2013.

6. Tantay, A. (2007) “Milli Mücadele Yıllarında İzmir’de Etkili Olan Başlıca Bulaşıcı Hastalıklar“, ÇTTAD, VI/15, 2007/Güz Sayısı, ss. 39-54

7. Tantay, A. (2008) İşgalden Kurtuluş’a İzmir’de Sağlık Sorunları ve Sağlık Hizmetleri 1919-1922, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Dokuz Eylül Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü, İzmir-2008.

1922 İzmir: cennet mi; yoksa cehennem mi?

Ali Rıza Avcan

Tarihçi değilim; ama siyasi tarih konusunda eğitim almış, iyi bir tarih dostu ve okuruyum. Çocukluk döneminde Resimli Tarih Mecmuası, Yakın Tarih ve Hayat Tarih Mecmuası gibi dergilerdeki yazıları defalarca okuyarak ezberlediklerimin üstüne 1972-1981 döneminde Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeki lisans, lisansüstü ve doktora eğitimim sırasında İlber Ortaylı, Taner Timur, Sina Akşin ve Seha Meray gibi çok değerli hocalardan siyasi tarih, diplomasi tarihi gibi çok değişik dersler alarak, tarihi bir çalışmanın hangi yöntemlerin uygulanması suretiyle nasıl yapılması gerektiği konusunda bilgi sahibi oldum.

Daha sonrasındaki çalışmalarımı ise, 1991 yılında İstanbul’da kurulan Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı‘nın kuruluş çalışmalarına verdiğim katkılarla 1998-1999 döneminde İzmir’de bir kısım akademisyen ve tarih dostu arkadaşımızla birlikte kurduğumuz İzmir Tarih Çevresi ve Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı Eşgüdüm Kurulu üyeliği ile devam ettirdim. Son yıllarda arkeoloji ile başlayan bir yelpaze içinde Eski Yunan, Bizans, Osmanlı tarihleriyle kent tarihleri ve özellikle de Balkan savaşları üzerine okumalar yapıp tarih alanındaki bilgimi geliştirmeye çalışıyorum.

Bu bağlamda, yaşadığım kent İzmir’le ilgili tüm araştırma, inceleme,, yorum ve önerilerimi, bugüne kadar yayınlanmış ya da yayınlanacak tarih kitaplarıyla kent rehberlerini, tarihi fotoğraf ve haritalarla kente dair her türlü bilgi ve belgeyi okuyup bilgi edinerek şekillendirmeye çalışıyor; böylelikle kentin geçmişiyle geleceği arasında doğru ilişkiler kurmak istiyorum.

Bu çerçevede, hazırladığı Eski İzmir Etkileşimli Haritası ile George Galdies ve Alex Baltazzi ile birlikte yazdığı İzmir Rumcası Sözlüğü sayesinde tanıdığım George Poulimenos‘un Smirna Seyahat Rehberi 1922 isimli kitabının yayınlanmasını büyük bir sabırsızlıkla bekledim. Yakın Kitabevi‘ne her gittiğimde kitabın çıkıp çıkmadığını sorarak ve kitabın yayınlanacağı gün yapılacak toplantı ile imza gününün ilanlarını sosyal medyada paylaşarak 8 Nisan 2022, Cumartesi günü merakla beklediğim bu kitabı alıp incelemeye başladım.

Ancak bu arada yazarın kendisini 7 Nisan 2022 tarihinde İzmir Kalkınma Ajansı tarafından İzmir Ticaret Odası‘nda düzenlenen İzmir Limanı Sempozyumu‘yla aynı akşam verilen yemekte yan yana düştüğümüz için dinleme fırsatını yakalamış, karşımdaki kişinin bir tarihçiden çok teknik özellikleriyle öne çıkan bir kişi olduğunu, yaptığı çalışmalarda tarihçilerden yararlandığını kavramıştım. O nedenle 8 Nisan 2022 tarihinde Altay Spor Eğitim Vakfı‘nda yapılan tanıtım toplantısı ile Yakın Kitabevi‘nde yapılan imza gününe gitmedim.

Kitabı alır almaz yaptığım ilk iş, tabii ki okuyup diğer rehberlerden farklılığını anlamaya çalışmak oldu. Ancak daha kitabın 6. sayfasında karşıma çıkan, “2 Mayıs 1919’da Yunan ordusu, I. Dünya Savaşı galiplerinin temsilcisi olarak şehri işgal ederken” ifadesini okumakla birlikte irkildim ve kızgınlık olarak tanımlayabileceğim bu tepkinin ilk anlatımı olarak 11 Nisan 2022 tarihinde Kent Stratejileri Merkezi isimli Facebook grubunda, “TARİHİ NİYE YAZARSINIZ? başlığıyla “Çünkü, 1. Dünya Savaşı’nı çıkaran saldırgan emperyalist ülkeleri ve onların maşası olarak İzmir’e çıkan Yunan ordusunu, “1. Dünya Savaşı galiplerinin temsilcisiadıyla yeniden tanımlayıp emperyalizmin dünyanın paylaşımı fikrine destek vermek için…” paylaşımını yaptım.

Çünkü siyasi tarih okumuş biri olarak bu işgalin Emperyalizmle ilişkisi ortaya konulmadan izah edilemeyeceğini; işgalin İngiltere Başbakanı Lloyd George ile Yunanistan Başbakanı Elefterios Venizelos‘ın Paris Barış Konferansı’nda ortaya koydukları ısrarlı çabalar sonucu gerçekleştiğini ve “I. Dünya Savaşı galiplerinin temsilcisi” olarak değil, emperyalist ülkelerin maşası olarak Yunan ordusu tarafından gerçekleştirildiğini biliyor ve gerçeğin bu şekilde saptırılmasına haklı olarak itiraz ediyordum.

Daha sonrasında değerli tiyatro yazarı ve gazeteci Efdal Sevinçli‘nin 18 Nisan 2022 tarihli 9 Eylül Gazetesi’nde yayınlanan “İzmir 1922/Gezi Kılavuzu/Gezgin Kılavuzu” isimli makalesindeki haklı çıkışlarını okuyup aynı tarihte yine aynı Facebook grubunda “İyi ki barış ve kardeşlik adına akılcı sorular sorup tarafsız çözümler öneren Eftal Sevinçli gibi yazarlar var…” yorumuyla paylaştım.

Efdal Sevinçli‘nin nazik ve yumuşak bir dille ifade ettiği kaygıların doğru ve yerinde olduğunu görünce üniversitelerde görev yapan tarihçi arkadaşlarımla kent tarihi konusunda çalışan arkadaşlarımı arayarak; hatta bazen onlarla yüz yüze sohbet ederek bu kitapla dile getirilen bilgi ve düşünceler konusundaki görüşlerini öğrenmeye çalıştım. Ama tabii ki, ben de 1922 yılında İzmir’e geleceği düşünülen ziyaretçiler için hazırlandığı söylenen bu rehberi bu tarihten önce ya da sonra yayınlanmış diğer İzmir rehberleriyle mukayese ederek benzerlik ya da farklılıklarını görmeye çalışıyor, diğer yandan da kitapta 1922 yılındaki İzmir’i anlatan bilgileri, 15 Mayıs 1919-9 Eylül 1922 dönemindeki işgal İzmir’ini anlatan diğer tarihi kaynaklardaki bilgilerle karşılaştırıyor, işgal İzmir’indeki toplumsal ve ekonomik yaşamın nasıl olduğunu ya da bu kitapta anlatıldığını gibi olup olmadığını öğrenmeye çalışıyordum.

Çünkü Yunan işgali ile geçen 3 yıl 3 ay 24 günlük sürede İzmir’in bir ziyaretçiyi ağırlayacak kadar sakin olmadığını, İzmir’in yakınındaki ya da uzağındaki savaşların kenti olumsuz anlamda etkileyeceğini, kentin sivil bir valinin değil askeri bir valinin yönetiminde olduğunu bilerek kentteki yaşamın ekonomik gelişmeler, toplumsal olaylar ve kültürel ilişkiler bağlamında bir turistin ya da ziyaretçinin gelip gezemeyeceği kadar sorunlu olabileceğini öngörüyordum.

En sonunda İngiliz yazar ve gazeteci Giles Milton‘un 2009 yılında Şenocak Yayınları tarafından yayınlanan “Kayıp Cennet Smyrna 1922 Hoşgörü Kentinin Yıkılışı” isimli kitabında, kentin o yıllardaki, özellikle de 1921 yılındaki hazin durumunu anlatan İngiltere kaynaklı doğru bilgilere ulaştım. Çünkü 1922 yılında kullanılmak üzere hazırlanan bir rehberin mantıki olarak 1921 yılında hazırlanması ve hazırlanırken de kentteki günlük yaşamı tüm gerçekliğiyle bilip ortaya koyması gerektiğini düşünüyorum.

Yazdıklarını yüzlerce tarihsel kaynağa ve tanıklığa dayandıran Giles Milton‘un “Kayıp Cennet Smyrna 1922 Hoşgörü Kentinin Yıkılışı” isimli kitabının 140. sayfasında aynen şöyle yazıyordu:

Gelecek gerçekten de belirsizdi. Levanten ailelerinin kalıtımsal neşesi her şeyin iyi gittiğini gösteriyordu. Giraud’lar, görkemli kostümlü balo ile yeni yıl şerefine kadeh kaldırdığında kimse Smyrna’nın ekonomik bir felaketin sınırında gezindiğinin farkında değildi. Orta Anadolu’da devam eden savaşın insanların moralini gitgide daha fazla etkilediğinin de farkında değillerdi. Birlikler savaşta başarı kazandıkça Smyrna’lılar korkulacak bir şey olmadığını hissediyorlardı ama Yunan ordusunun yenilgisi onlara ulaştığında umutsuzluk artıyordu. İlk defa olarak, Smyrna halkı, orduyu Anadolu’nun derinliklerine sokmanın nasıl bir fikir olduğunu sorgulamaya başlamışlardı.

Smyrna’daki İngiliz konsolos yardımcısı James Morgan şehrin ciddi bir probleme doğru yol aldığını ilk fark eden kişi oldu. Ocak 1921’de iç bölgelerden her yıl gelen karavanların bu sene gelmediklerini fark etti. ‘Smyrna ile Yunan idaresi dışında kalan yerler arasında kesinlikle hiç ticaret yok2 diye yazmıştı. Birçok Yahudi tüccarın depolarını satıp büyük şehri terk ettiklerini de görmüştü; ilerideki kötü zamanların bir işaretiydi bu.

Yine de, ne kendisi ne başkası şehrin bu kadar hızlı bir şekilde düşüşe geçeceğini öngörememişti. 1921 ilkbaharında ekonomi ani bir şekilde eridi. Ticaret yoktu, ihracat yoktu, alınıp satılan hiçbir mal yoktu. İlk kez, normalde çok gürültülü olan Smyrna limanı sessizlik içindeydi. Körfezdeki tek donanma faaliyeti Yunan destroyerlerinin ve karaya yanaşan filikaların gidip gelmesiydi.

Nisanda, İstanbul’daki İngiliz ticari sekreteri Courthope Monroe Smyrna’yı ziyaret ederek işlerin acı durumunu kendisi gördü. Şehri bekleyen kriz konusunda uyarılmıştı ama hiçbir şey onu durumun gerçekliği konusunda hazırlamamıştı. ‘Şehrin durumu sefalet içinde’ diye Londra’ya yazdığı raporunda belirtmişti ‘ve Avrupalı hem de yerel halk zavallı durumda.’

Stergiadis’in yönetiminin ilk aylarında açık kalmış olan Türk belediyesinin artık işlevinin kalmadığını öğrenmek onu şaşırttı. Şehrin tüm ışıklandırmasını sağlayan Osmanlı Gaz Şirketi de kapanmıştı. Monroe, ‘Gece olunca’ diye yazmıştı, ‘bir iki otel ve büyük mağazalar dışında tüm şehir karanlığa gömülüyordu.’

Sokakların temizliği, tamir, bakım ve şehir kanalizasyon şebekesi de artık çalışmıyordu. ‘Sokaklarda büyük delikler vardı’. Bu delikleri, geçen zırhlı araçlar oluşturmuştu. ‘Delikler alttan akan kanalizasyonu meydana çıkardığından koku ve pislik dayanılmazdı.” (1)

Bu konu ile ilgili diğer önemli bir tarihi kaynak ise Marie-Carmen Smyanelis‘in derlemesi ile 2008 yılında İletişim Yayınları tarafından yayınlanan “İzmir 1830-1930, Unutulmuş Bir Kent mi? Bir Osmanlı Limanından Hatıralar” isimli kitaptaki Evangelia Achladi‘nin “Savaştan Yunan İdaresi’ne: Kozmopolit Smyrna’nın Sonu” başlıklı makalesidir.

Evangelia Achladi, söz konusu makalesinde,

Kasım 1920 seçimlerinde Venizelos’un yenilgisi, Türklerin durumunun askeri ve diplomatik olarak güçlenmesi, Müttefiklerin yön değiştirmesi, Yunan ve Türk hırsız ursuz çetelerinin faaliyetleri ve düzenin genel olarak çöküşü, Ortodoks Yunan toplumu tarafından şaşkınlıkla izlenir: Uzun bir kendi kendini idare etme geleneğine dayanan bu toplum geleceğine kendi dışında karar verildiğini hisseder. Aşırı-vatanseverlikleriyle gözleri kör olmayanlar kaygı içindedir. 16 Ekim 1921 tarihli bir mektupta fotoğrafçı Fred Henri-Paul Boissonnas Smyrna’dan şunu yazar: “Burada korkunç bir ruh çöküntüsü hakim., faaliyetlerin düşüşünü ise saymıyorum. Herkes paranın yeni bir değer kaybıyla enflasyonu bekliyor.” Vaktiyle bol ve ucuz ürünleriyle tanınan şehir 1921 yılında Atina’dan daha pahalıdır.” diyerek Smyrna’daki ekonomik ve sosyal yaşamın çöküş ve çözülüşünü ortaya koymaktadır. (2)

9 Eylül 1922

Evet, bu bilgilerin de gösterdiği gibi 1922 yılında İzmir’e gelecek ziyaretçiler için hazırlandığı söylenen “Smirna Seyahat Rehberi 1922” isimli kitap İngiliz kaynaklarına göre kentte ticaretin ve ihracatın durduğu, satılan hiçbir malın bulunmadığı, gece olunca tüm şehrin karanlığa gömüldüğü, sokak temizliği ile tamir ve bakımlarının yapılmadığı, şehir kanalizasyon şebekesinin çalışmaması nedeniyle ortalığı kötü koku ve pisliğin sardığı bir ortamda yazılmışsa; kente gelecek ziyaretçiye bu sorunları niye anlatıp uyarmamakta, onlara sağlık, hijyen, güvenlik, rahatlık ve konfor adına ne önermektedir? Adeta günümüz koşullarında Ukrayna’nın herhangi bir kenti için seyahat rehberi yazıp oradaki savaş koşullarını anlatmamak gibi…

Öte yandan kent hakkında İngiliz kaynaklarının verdiği bu bilgileri bir adım daha öteye giderek yorumlamaya kalktığımızda, 1921 ya da 1922 yılında seyahat ya da ticaret niyetiyle kente bir ziyaretçinin gelip gelmediğini de sorgulamamız, bu kadar kötü koşulların yaşandığı ve ticaretin yapılamadığı bir savaş ortamında bu rehberi kullanmak isteyecek bir ziyaretçinin de gerçekten var olup olmadığını da düşünmemiz gerekmektedir. Hele ki yapılan anlaşma uyarınca beş yıl sürecek geçici idare sonucunda yapılacak plebisit için adalardan yoğun göçün alındığı ve her geçen gün cepheden gelen yaralı ve ölü sayısının arttığı bir kentte…

Anlaşılan o ki, 1921-1922 yıllarında yazıldığı anlaşılan bu seyahat rehberinde, 19. yüzyılın ikinci yarısında İngiliz yayımcı John Murray ya da 1861 yılından itibaren yayınladığı seyahat rehberleri konusunda “Krallar ve hükümetler yanılabilir, ancak Bay Baedeker asla yanılmaz” inancının yerleşmesine neden olan Alman yayımcı Karl Baedeker tarafından düzenlenen Baedeker seyahat rehberlerinin gerçeği büyük bir titizlikle ve ayrıntısıyla belirtme ilkesine uyulmamış, adeta İzmir’e gelecek ziyaretçilere gerçeği yansıtmayan bir cennetin vaadi yapılmıştır.

Peki bu durumda, 1 Ocak-9 Eylül 1922 döneminde limanına ticaret gemisi gelmeyen, ticaretin ve ihracatın olmadığı, güvenliksiz, elektriksiz, bakımsız ve kanalizasyon sisteminin çalışmadığı; kısacası, çökmekte ve çözülmekte olan gerçek İzmir’i anlatmayan Smirna Seyahat Rehberi 1922 isimli bu kitap, o yıllardaki koşulları bilmeyen ya da dikkate almayan, bunu yaparken de hiçbir tarihi kaynağa dayanmayan George Poulimenos tarafından 2021 yılında hangi amaçla yazılmış ve 2022 yılında, Türkçe’ye çevrilmesi gereken oldukça fazla sayıda Yunanca kitap varken, İzmir’de Altay Spor Eğitim Vakfı, Konak Belediyesi ve İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin şirketi İzenerji A.Ş.‘nin desteği ile niye yayınlanmıştır?


(1) Milton, G., Kayıp Cennet Smyrna 1922, Hoşgörü Kentinin Yıkılışı, Şenocak Yayınları, Mart 2009, İzmir, sh.140

(2) Achladi, E., Savaştan Yunan İdaresine: Kozmopolit Smyrna’nın Sonu, Derleyen: Marie-Carmen Smyrnelis, İzmir 1830-1930 Unutulmuş Bir Kent mi? Bir Osmanlı Limanından Hatıralar, İletişim Yayınları, 2008, İstanbul, sh. 226

Kent hakkı söylemi, bu hakkın yaşama geçmesi için verilen toplumsal mücadeleye saygı duymakla anlam bulur…

Ali Rıza Avcan

Bugünkü yazımıza, anlatmak istediklerimi özetleyen güzel bir örnekle başlamak isterim….

Düşünce özgürlüğü kapsamında üniversite özerkliği ile akademik özgürlüğü temel alan bir belgesel filmin hazırlandığını; ama bu belgeselde, KHK’larla ya da hukuk dışı başka yöntemlerle üniversitelerden atılan akademisyenlerle ilgili sorunların ele alınmadığını, söz konusu belgeselin 12 Eylül döneminin 1402’likleri ya da günümüzün KHK’lı barış akademisyenlerini içeren dönemi unuttuğunu ya da dikkate almadığını gördüğümüzde….

Böylesi bir belgeselle karşılaşıp seyrettiğinizde ne yaparsınız?

Şayet olaya iyi niyetle yaklaşıyorsanız, bunun belgeselin sonunda tek tek isimleri sayılan onca kalabalık bir kadroya rağmen, masum bir unutkanlık olduğunu düşünür ve belgeseli hazırlayanlarla görüşerek onlardan bu eksiklik konusunda bir açıklama ya da özür beklersiniz… Beklediğiniz o açıklama yapılmadığı ya da özür dilenmediği takdirde de o eksikliğin altında yatan gerçeği merak eder araştırırsınız….

İşte böylesi tatsız bir durumla, geçtiğimiz hafta hiçbir sorgulama yapmadan Kent Stratejileri Merkezi isimli Facebook grubunda yayınladığım bir belgesel video nedeniyle karşı karşıya kaldım. Twitter’daki Monokritik isimli hesapta linki paylaşılan bu videoyu seyrettikten sonra hiçbir ön değerlendirme yapmadan doğrudan doğruya paylaşıp yayınladım. Daha sonra bu belgeselin İzmir Kent Hakkı Merkezi tarafından hazırlandığını ve Monokritik isimi Youtube hesabının da bu merkeze ait olduğunu öğrendiğimde, katılımcısı olduğum Kültürpark Platformu‘ndaki mücadele arkadaşlarımın uyarısı üzerine söz konusu belgeseli bir kez daha inceleyerek bana söylenen eksiklik ve yanlışlıkların farkına vardım.

Ama ondan önce Monokritik isimli Youtube hesabını incelemeye, bu hesabın ne zaman kurulduğunu ve bugüne kadar neler yaptığını öğrenmeye karar verdim. Yaptığım incelemeye göre 18 Şubat 2021 tarihinde oluşturulan bu hesaba, 8 Mayıs 2022, saat 16.40 itibariyle 1.480 kişinin üye olduğunu ve bu hesap adına bugüne kadar yüklenen toplam 23 videonun toplam görüntülenme sayısının 142.777, ortalamasının ise 6.208 olduğunu öğrendim. Yine aynı tarih itibariyle 8 gün önce yayınlanan “Basmane Çukuru” isimli video, genellikle insan hakları üzerine videolar yayınlayan bu hesabın kent üzerine yayınladığı ilk video olduğunu anladım.

Üniversitelerden atılan barış imzacısı akademisyenlerin oluşturduğu İzmir Dayanışma Akademisi ve İzmir Kent Hakkı Merkezi‘ne ait Monokritik isimli Youtube hesabında, videonun son ifadesi olan “İzmir’in orta yerinde bir çukur. Ama her zaman bir çukur değildi. Türkiye’de kentsel siyasetin 1980 sonrası dönüşümünün ve bir kamu arazisinin özelleştirilmesinin hikâyesi. Bu hikâyenin bir parçası olabilirsiniz, belki de öylesinizdir.” başlığıyla tanıtılan 25 dakika 28 saniyelik “Basmane Çukuru” isimli bu belgesel, Dokuz Eylül Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü öğretim görevlisi Dr. Gökhan Erkan‘ın arka plan sürekli anlatımı ile açılıp devam ediyor ve söz konusu üniversitenin aynı bölümünde görev yapan Doç. Dr. Ayşegül Altınörs Çırak‘ın 7, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in 3, Mazhar Zorlu Holding Yönetim Kurulu Başkanı Kemal Zorlu‘nun 4, TMMOB Şehir Plancıları Odası eski başkanı Özlem Şenyol‘un “şehir plancısı” sıfatıyla 3, TMMOB Şehir Plancıları Odası yönetim kurulu üyesi Yusuf Ekinci‘nin de 3 parçada yayınlanan röportajlarından oluşup, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in söyledikleri ile son buluyor. Bu haliyle 2 akademisyen, 1 meslek odası yöneticisi, 1 şehir plancısı, 1 belediye başkanı ve 1 holding sahibinden oluşan; ancak sivil toplum yanı eksik kalan röportajlar bütününden oluşan belgesel, 8 Mayıs 2022, saat 17.06 itibariyle 2.589 kez izlenmiş, 116 beğeni, 3 yorum almış ve bu yorumlardan birine cevap verilmiş durumda.

Yayınlanan video hakkındaki ilk yoruma verilen cevapta “belgeselde güncel duruma kadar olan tüm süreci anlattık ve takipçisiyiz.” denilmiş olmakla birlikte, 2015-2022 döneminde Basmane Çukuru için Basmane, Basmane Çukuru ve Çankaya/Folkart ile Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale/TARKEM boyutlarında bütüncül mücadele veren biri olarak tüm sürecin anlatılmadığını, 2015-2022 dönemindeki bu antikapitalist kent ve çevre mücadelesinin bu belgeselde göz ardı edildiğini düşünüyor, bu yazıyı da bütün bu nedenleri dikkate alarak yazıyorum.

Evet, “Basmane Çukuru” belgeselinde İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Konak Belediyesi‘nin İzmir sermaye çevreleri ile birlikte el ele yürüttüğü Kültürpark‘ı, Basmane‘yi, Basmane Çukuru‘nu, Çankaya bölgesini, Kemeraltı ve Kadifekale‘yi kapsayıp daha sonra UNESCO‘nun koruma alanı olarak belirlenen geniş bölgedeki soylulaştırma girişimlerine karşı önce Kültürpark’a Dokunma, daha sonra Kültürpark Platformu eliyle yürütülen mücadelenin görmezden gelindiğini görüyoruz. Aynen üniversitelerle ilgili belgeselde 1402’lik öğretim üyelerinin ya da barış imzacısı KHK’lı akademisyenlerin yaşadıklarının görmezden gelinmesi, onlardan hiç söz edilmemesinde olduğu gibi…

Bu durumda sanki,

📌İzmir Büyükşehir Belediyesi eski başkanı Burhan Özfatura‘nın özelleştirmeci politikaları nedeniyle ortaya çıkan bu önemli sorun için bir sonraki belediye başkanı Yüksel Çakmur dava açmamış,

📌Kültürpark ile Basmane Çukuru‘nu bir bütün olarak ele alan Kültürpark Projesi ilk kez sermaye temsilcilerinden oluşan İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu‘nda ele alınmamış, bu proje Ege Genç İş Adamları Derneği , EGİAD tarafından hazırlanan Kültürpark Raporu ile desteklenmemiş,

📌Kültürpark mücadelesi için Ayşen Teksen, İnci Özer ve Çiğdem Özer tarafından kurulan “Kültürpark’a Dokunma” grubu 22 bin üyeye, daha sonra kurulan “Kültürpark Platformu” grubu 10 bin üyeye ulaşmamış,

📌Basmane Çukuru denilen yer Folkart tarafından satın alınmamış ve etrafı Folkart reklamlarının yer aldığı yüksek plakalarla kapatılmamış,

📌Orada yapılacak 67 ve 48 katlı iki ayrı gökdelenle ilgili projeyi sanki Konak Belediye Başkanı Sema Pekdaş desteklememiş,

📌Bütün ilçe belediye başkanları Pakistan Pavyonu önünde toplanıp Sema Pekdaş‘ın okuduğu bildiri ile Kültürpark Projesi‘ni desteklediklerini açıklamamış,

📌Sanki aralarında Deniz Zeyrek gibi gazetecilerin de bulunduğu Doğan Medya Grubu yazarları projeyi görmeden projeyi övmemişler,

📌Kültürpark Platformu tarafından bu konularda iki kez çalıştay, bir kez kamuoyu araştırması yapılmamış,

📌Belediye Başkan Danışmanı Prof. Dr. İlhan Tekeli ortaya çıkıp projeye karşı çıkan bizleri ve TMMOB Mimarlar Odası İzmir Şubesi yönetimini azarlamamış,

📌Bizler defalarca İZFAŞ, Kültürpark ve Basmane Çukuru‘ndaki Folkart tabelasının önünde basın açıklaması yapmamış, bir yandan İzmir Körfez Geçiş Projesi‘ne karşı mücadele edip diğer yandan barış imzacısı KHK’lı akademisyenlerin mücadelesine destek verirken aynı anda antikapitalist nitelikli Kültürpark ve Basmane Çukuru için mücadele etmemişiz

gibi bir dönemin, bir mücadelenin ve o mücadeleyi yürütenlerin yok sayılması, çekilen videoyu ister istemez belgesel olmaktan çıkarmaktadır. Çünkü belgesel adıyla çekilen bu videoda gerçeğin bir bölümünden söz edilirken diğer bölümünden söz edilmemiş, halen İzmir Büyükşehir Belediyesi ve onun başkanı Tunç Soyer nezdinde sürdürülen Kültürpark Mücadelesi, belgeseli çekenlerin niyetlerini sorgulatırcasına göz ardı edilmiştir. Tüm belgesel boyunca tek bir kez Folkart‘tan, Mesut Sancak‘tan ve belediyelerin Folkart‘la işbirliğinden söz edilmemesi ve sorunun sadece herhangi bir arsa boyutunda ele alınması bile bu yaklaşımın en önemli kanıtlarıdır.

Oysa sorun, sadece Konak İlçesi, İsmet Kaptan Mahallesi 140 pafta, 1039 ada, 8 parseldeki 20.866,10 metrekarelik alan ve bu alanda yapılmak istenen bir gökdelen değil; Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale özelinde TARKEM, Basmane, Basmane Çukuru, Çankaya ve hatta Pasaport özelinde -o tarihler itibariyle Folkart eliyle- gerçekleştirilmek istenen büyük bir soylulaştırma girişimini başlatacak olan ilk hareketin, Kültürpark ve Basmane Çukuru bütününde ele alınmasından oluşan daha derin, yaygın ve yoğun bir sorundur. O nedenle de, bu sorun belgeselde anlatıldığı kadarıyla basit değildir. Bu sorun Folkart‘ın TMSF‘den satın aldığı arsayı devretmesi ile de bitmemiş olup halen devam etmektedir.

Bu anlamda, söz konusu belgeselin, dün nelerin yaşandığı ya da bugünkü durumun ne olduğu dışında yarın ne olacağını araştırıp soruşturması, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in kamu yönetimin saydamlığını dikkate almayan “… geldiğimiz günden beri de bununla ilgili çok yoğun bir çalışma sürdürüyoruz. Bütün bu çalışmalar bitmeden bununla ilgili hangi noktada olduğumuzu paylaşmam mümkün değil, doğru da değil” sözlerinin arkasındaki gerçeği ya da niyeti araştırması, perde arkasındaki görüşme ve pazarlıkları ortaya çıkarması, en azından olası alternatifleri sorgulaması gerekirdi. Çünkü, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in “Aslında herkesin bir parça içinde, kendisinin sorumluluğunu bulabileceği, sorumluluğunu görebileceği bir çukur” sözleriyle anonimleştirip adeta suç olmaktan çıkarmaya çalıştığı kent suçunun sorumluluğunu üstlenecek hiçbir şey yapmadık ve bu suçun işlenmemesi ya da işleyenlerin cezalandırılması için mücadele ettik ve etmeye de devam ediyoruz.

Evet, söz konusu belgeseli hazırlayanların da ifade ettiği gibi bu konuda konuşup mülakat verecek kurum ve kişilerin sayısı fazla olmakla birlikte; bu belgeselde görmek istediğimiz yüzlerden birinin yakın zamana kadar belediye başkan danışmanı ve “İzmir Modeli” denilen garabetin mucidi olan Prof. Dr. İlhan Tekeli olmasını, Tunç Soyer dışında eski belediye başkanı Aziz Kocaoğlu ile Folkart‘ın yapacağı gökdelene hukuksuz bir şekilde ruhsat veren Konak Belediyesi eski başkanı Sema Pekdaş‘ın, danışman olduğunu unutup icraata karışan Prof. Dr. İlhan Tekeli tarafından hedefe konulup düşmanlaştırılan TMMOB Mimarlar Odası İzmir Şubesi eski başkanı Halil İbrahim Alpaslan‘ın, arsayı TMSF‘den alıp daha sonra iade eden Folkart‘ın sahibi Mesut Sancak‘ın; hatta, Kültürpark uğruna mücadele eden bizlere çıkıp Kemalpaşa sırtlarındaki güzel ormanlara gitmemizi öneren İzmir Ticaret Odası eski başkanı Ekrem Demirtaş‘ı da bu belgeselde görüp dinlemek, bugün ne düşündüklerini bilmek, sermaye çevrelerinin hem Kültürpark hem de Basmane Çukuru ile ilgili yeni dönemdeki niyetlerini öğrenmek isterdik…

Şimdi bu durumda, bugüne kadar yürüttüğümüz ve henüz sonuçlanmamış olan antikapitalist Kültürpark Mücadelesi ile uzun yıllardır bir sözcük olmaktan çıkıp ete kemiğe bürünmesi için çaba gösterdiğimiz Kent/Şehir Hakkı adına, belgeseli hazırlayan arkadaşlarımızın, bir takım görüşmeler yapmanın ötesinde yaptığımız mücadeleye saygı duyduklarını ifade eden bir açıklama yapmasını ya da özür dilemesini; ayrıca, bu hususun söz konusu belgeselde özel olarak belirtilmesini bekliyoruz….

Tabii ki Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerinde başında İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in bulunduğu TARKEM eliyle aksak köstek yürütülen soylulaştırma çalışmalarının yanında, Folkart‘ın aradan çekilmesi ile sahipsiz kalan Basmane, Basmane Çukuru, Kültürpark, Çankaya ve Pasaport bölgelerindeki soylulaştırma girişimlerini sürdürecek yeni patronunun kim olacağını da merakla bekliyoruz…

İzmir Kent Konseyi Genel Kurulu izlenimleri…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz Cumartesi günü; yani, 12 Şubat 2022 tarihinde yapılan İzmir Kent Konseyi 17. Olağan (Seçimli) Genel Kurulu ile ilgili izlenimlerimi, kent konseyleri ile ilgili tarihle İzmir kent tarihine not düşmek amacıyla sizlerle paylaşmak isterim.

Söz konusu genel kurulu, açılış konuşmalarının yapıldığı andan kent konseyi başkanlık seçimi sonuçlarının açıklandığı ana kadar izleyip daha sonrasında genel kurul salonundan ayrıldım. O nedenle yazıp ifade etmeye çalışacağım izlenimler, sabah saat 11.00 ile akşam üstü saat 17.40’a kadar geçen 6,5-7 saatlik süre içinde salon, fuaye ve binanın ön kapısı önündeki gelişmelerle ilgili olacak.

Bu değerlendirme öncesinde şunu söylemeliyim ki; ilk kez 1996 yılında İstanbul’da yapılan Habitat II Zirvesi‘ne katılımımdan bu yana İstanbul Bahçelievler Belediyesi Semt Danışma Merkezleri (SEDAM) Projesi kapsamında yapılan toplantılar (1994-1998), İzmir Yerel Gündem 21 (1999-2001), Alsancak Sivil Katılım Platformu (1998-2000), Alsancak Bölge Kurulu (2000-2001), Karşıyaka Kent Meclisi (1999-2000), İzmir, Konak ve Karabağlar kent konseyleri düzleminde (2015-2022) birçok toplantıya, genel kurula katılarak hem bu toplantılarının biçimi hem de olması gerektiği haliyle kapsamı konusunda oldukça fazla bilgi, birikim ve tecrübe sahibi olduğumu düşünüyorum. O nedenle, yapacağım tespit ve değerlendirmelerin, edindiğim bilgi, birikim ve tecrübeler ışığında ortaya koymaya çalışacağım.

Kent konseyi genel kurulu değil de sanki siyasi parti kongresi…

İzmir Kent Konseyi‘nin, daha önce tercih edilen mütevazi toplantı salonları yerine kentin en büyük salonu olan Ahmed Adnan Saygun Kültür Merkezi Büyük Salonu‘nda yapılan 17. Olağan (Seçimli) Genel Kurulu, bir sivil oluşumdan çok siyasi partilerin; özellikle de CHP’nin kongrelerini anımsatır bir havada yapıldığını söyleyebilirim. Bunun en iyi örnekleri ise sivil yaşamdan gelen birinin değil de, CHP’nin İzmir İl Disiplin Kurulu’nun başkanlığını yapan bir siyasetçinin divan başkanı olarak seçilmesiydi. Şahsen tanımadığım için kim olduğunu sevgili Uğur Yelekli‘ye sorarak öğrendiğim Mehmet Sever, aklıma ister istemez sevgili arkadaşımız Ziraat Mühendisi Hatice Zeybek Uslu‘nun geçirdiği hukuksuz disiplin süreci sonucunda haksız yere CHP’den atılmasını getirdi. Ardından da yaptığı vahim yanlışlıklar ve yer yer “bana öyle söylediler o nedenle öyle yaptım” demesi ile bu konuda bir bilgi ve deneyime sahip olmadığını, divan başkanlığına gelmeden önce oturup İzmir Kent Konseyi Usul ve Esasları Uygulama Yönergesi‘ni bile okumadığını anlamam pek de uzun zaman almadı.

Genel Kurul’un siyasi parti kongresine benzemesinin diğer bir örneği de, çoğu adayın daha önce belediye meclisi, belediye başkanlığı ya da milletvekilliği konusunda CHP adayı olduğunu gösteren özgeçmişler ve seçilmek için aday olanları destekleyen yeni ya da da eski siyasilerin salondaki varlığı idi. Örneğin hepimiz, CHP İzmir eski milletvekili Zeynep Altıok’un, diğer hiçbir eski ya da yeni İzmir milletvekili genel kurula katılmadığı halde, milletvekili olduğu dönemde danışmanı olarak çalışan Taylan Özgür Üstün‘ü desteklemek için oraya geldiğini hepimiz biliyorduk…

İzmir Kent Konseyi dışında her şeyin konuşulduğu bir genel kurul…

İzmir Kent Konseyi‘nin 17. Genel Kurulu, 16. Genel Kurul’da seçilen başkan ve yürütme kurulu üyeleri 2020-2022 döneminde sanki hiç çalışmamışlar, oraya sadece yeniden seçilmek için gelmişler gibi yapıldı. O nedenle, hem kent konseyi başkanıyla yürütme kurulunun hem de meclis ve çalışma gruplarının 2020-2022 döneminde ne yapıp ne eyledikleri konusunda hiçbir bilgi verilmedi, seçilirken aldıkları oyları vaat edip yaptıkları çalışmalarla hak edip etmediklerini ortaya koyan faaliyet raporları yayınlanmadı, en ufacık bir apartman kat malikleri kurulunda bile gündeme gelen yöneticilerin hesap verip aklanması gibi bir işlemin yapılması hiç kimsenin aklına gelmedi. İzmir Kent Konseyi Başkanlığı‘ndan yeni istifa etmiş olan Seniye Nazik Işık ya da genel kurulu başkan vekili sıfatıyla açan yürütme kurulu üyesi Mahmut Açıkkar bu konularda hem katılımcıları hem de İzmir halkını bilgilendirme zahmetine bile girmediler. Hem eski yöneticiler, hem de diğer katılımcılar, adeta “oy versek de gitsek” havasındaydılar. Kısacası İzmir Kent Konseyi‘nin bu genel kurulunda da konseyin sorunları, ihtiyaçları ve geleceği hiç konuşulmadı, bu konuda bilgi verilmedi ve konseyin gelecekteki başarısını belirleyecek olan büyük bir fırsat bu şekilde heba edilmiş oldu.

Genel kurul açılış konuşması her açıdan sorunluydu….

İzmir Kent Konseyi 17. Olağan (Seçimli) Genel Kurulu’nu, başkan vekili sıfatıyla açan yürütme kurulu üyesi Mahmut Açıkkar‘ın konuşması hem hukuki açıdan hem de gereksiz bilgilerle kişiselleştirilmiş uzunluğu nedeniyle sorunlu; hatta ve hatta, böylesi bir genel kurula yakışmayacak düzeydeydi. Konuşmanın bu kadar sorunlu olması nedeniyle kendisi katılımcıların ısrarlı alkışlarıyla adeta kürsüden zorla indirilmiş gibi oldu.

Mahmut Açıkkar‘ın konuşmasında “naylon dernek” olarak nitelediği kent konseyinin bazı kurumsal katılımcıları hakkında söyledikleri ve hiç yetkisi olmadığı halde bu derneklerle şahsi olarak ilgilenip onların genel kurula katılımını engellediğini belirtmesi, eminim yarın öbür gün genel kurula kabul edilmeyen derneklerin genel kurulun iptali için idare mahkemelerinde açılacak davalarda kullanılacak kuvvetli bir delil; hatta bir itirafname olarak değerlendirilecektir.

Divan başkanın yanlışlık ve gafları…

Evet, yukarıda da belirttiğim gibi divan başkanı olan kişinin, bir gün bile olsa kent konseyinin kapısından girmemiş bilgisizliği divanın uygulamalarına yansıdı. Örneğin, seçim divanının kurulması ile birlikte üyelikleri düşen yürütme kurulu önergelerini oylamaya sunması ve bunu yaparken de leyhte ve aleyhte konuşmak isteyenleri düşünmeden doğrudan oylama yapması kendisinin bu konuda pek de bilgili, deneyimli olmadığını gösterdi. Oysa yürütme kurulu önergelerinin işleme konulabilmesi için

İzmirliler ya da İzmir halkı diyememek…

Genel kurulda dikkatimi çeken diğer bir husus da, hiçbir konuşmacının konuşmasının başında ya da sonunda belediye başkanına, salonda bulunanlara hitap ederken buna İzmirliler’i ya da İzmir halkını dahil etmeyişi idi. Çünkü vizyonlarında İzmirliler’i ya da İzmir halkının tümünü kucaklamak diye bir amaç ya da hedef yoktu. Onlar için oy ya da destek alacakları kendi taraftarları, belediye başkanları daha önemliydi.

Hamaset ve ayrımcılık kokan konuşmalar…

Bence İzmir Kent Konseyi 17. Olağan (Seçimli) Genel Kurulu’nun zirve noktası, Senihe Nazik Işık‘ın ayna karşısında çalışıldığı belli olan ve “ben Zübeyde Ana’nın kızıyım“, “Babasız büyüyüp okumuş çağdaş bir İzmirliyim” gibi hamaset yüklü tiratların atıldığı, bu uğurda engelli kardeşini bile kullandığı, adeta “kız kardeşlerim sizlerin oylarını istiyorum” diyen kent konseylerinin amaç, hedef ve ruhuna uygun olmayan siyasi konuşmasıydı. Nitekim çok bilinçlice hazırlanan bu konuşma metni, kuvvetle muhtemel ki salonda taraftarı olmayan birçok kadını ürkütmesi nedeniyle sonuçta seçimin kaybedeni Seniye Nazik Işık oldu.

Bence gerçek bir kadın hakları mücadelesinden çok, hem icraat hem seçim döneminde diğer toplum kesimlerinden çok kadın hakları mücadelesine ağırlık veren abartılı bir “kadıncılık” oyununun oynanması ile ortaya konulan stratejik hatanın, seçim sonrasında Seniye Nazik Işık ve taraftarlarınca üzerinde iyice düşünülmesi gereken bir konu olmalıdır.

Bir saat yanlış da olsa günde iki kez doğruyu gösterir…

2020-2022 döneminde yürütme kurulu üyesi olan ve geçen seçimde olduğu gibi bu seçimde de taraflardan birine destek verip belediye başkanı ile iyi ilişkilerini sürdürmek isteyen Yalçın Kocabıyık‘ın konuşması ise, 2020-2022 dönemi icraatı ile ilgili oldukça ilginç, doğru ve yerinde tespitleri içeriyordu. Gündeme getirdiği Senihe Nazik Işık‘ın seçkinci tavrı, Yürütme Kurulu ile arasındaki otoriter hiyerarşik ilişki aslında kent konseylerinde olmaması gereken yönetim hatalarıydı. Ama kendisi ve taraftarları geçen seçimde olduğu gibi bu seçimde de taraftarlardan birini destekleyeceği için ve böylelikle mevcut yönetimlerin hata ve sevaplarına ortak olmayı kabullendikleri için söylediklerinin salondaki katılımcılar üzerinde pek etkili olduğunu düşünmüyorum.

Temsil yetkisi zayıf yürütme kurulu…

İzmir Kent Konseyi Yürütme Kurulu’nda görev almak için aday olanların aldıkları oyların miktarına baktığımızda, bu sayıların hem hazirunda yazılı toplam katılımcı sayısı, hem de kent konseyi başkanlığı seçimlerinde kullanılan 319 adet oy itibariyle çok az olduğu görülecektir. 309 adet sivil toplum kuruluşunun bulunduğu kategoride oy alan asil üyelerin 58 ile 48 arasında oy almış olması, onları hem 177 oy almış olan kent konseyi başkanı karşısında hem de toplum karşısında güç duruma düşürecek, bu durum bir temsil yetersizliği olarak algılanacaktır.

Genel kurulun anti demokratik yanlarının dikkate alınmayışı…

İzlediğim genel kurul boyunca hiçbir aday ya da konuşmacı, genel kurul öncesinde hukuksuz bir şekilde elenip ayıklanan 78 derneğin niye bu genel kurula katılamadığını sormadı; bırakın sormayı, bu dernekleri hatırlamak dahi istemedi. Onlar için İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer’i övmek daha önemliydi. Üstüne üstlük başkan vekili olarak çıkıp konuşan yürütme kurulu üyesi Mahmut Akkar, görev yaptığı süre içinde “naylon” olarak tanımladığı bazı derneklerin yarış dışında kalması için uğraştığını ve sonuç olarak 80-90 adet derneği kent konseyi dışına attığını övünerek itiraf etti. Tabii ki kendini demokrasinin merkezi ilan eden bir kentte, özellikle de protokole tahsis edilen ön sırada oturan “pek bir demokrat” zevattan da hiç kimse itiraz etmedi bu suç ilanına…

Ayrıca, İçişleri Bakanlığı’nca kabul edilen Kent Konseyi Yönetmeliği‘ne göre belediye temsilcisi adıyla bir kişinin yürütme kuruluna alınması ya da seçilmesi mümkün olmadığı halde İzmir Büyükşehir Belediyesi Sosyal Projeler Dairesi Başkanı Mehmet Anıl Kaçar‘ın yürütme kurulu üyesi ilan edilmesi de ayrı bir hukuksuzluktu.

Alınması gereken dersler…

Evet, genel kurul izlenimleriyle ilgili bu yazının bence en önemli kısmı alınması gereken derslerle ilgili bölümü… Çünkü, geçtiğimiz Cumartesi günü yapılan etkinlikte yakından gördük ki, genel kurul hazırlıklarıyla uygulama aşamasında doğruluk, dürüstlük, insana saygı, hak, hukuk ve adalet anlayışı, demokrasi, gönüllülük ve insan haklarıyla kent konseylerinin özünü oluşturan yönetişim ve uzlaşma zihniyetinden tek bir iz, tek bir damla yoktu…. Desteklediği siyasi adaylar için oy vermeye gelmiş, o nedenle “oyumuzu kullanıp hemen gidelim” diyen ve bu talebini kürsüye çıkıp uzun konuşanlara bağırarak tepki gösteren bilinçsiz bir grup ile karşı karşıyaydık… Şehir hakkından, kentin sorun ve ihtiyaçları ile taleplerinden uzak, İzmirli ya da İzmir halkı ile hiçbir bağlantısı bulunmayan bu grubun -tabii ki istisnaları hariç- temsili, katılımcı ve çoğulcu demokrasi gibi bir derdi yoktu… Çünkü oraya o amaçla gelmemiş, kent, kentleşme, şehir hakkı, demokrasi, katılım gibi konularda eğitim almamış, etkinliklere katılarak birlikte çalışma, katılım, demokrasi gibi tutum, davranış ve kültürleri edinmemiş, tek derdi sivil toplum örgütü adıyla kurduğu örgüt üzerinden kentin rantından pay isteyen insanlarla karşı karşıyaydık. Kentteki iktidar odaklarının en önünde yer alan Mason locaları, siyasi gruplar ve bu odaklara yeni yeni katılan hemşeri federasyonları kent konseyinin yönetiminde yer alarak kentteki ranta ortak olup yönetmek istiyorlardı. onlardan bunu böyle istiyor ve karşısındaki insanlar da istenileni yapıyorlardı.

Geliyor gelmekte olan…

Temsili demokrasinin iflas ettiğinin anlaşılması üzerine, 1970’li, 1980’li yıllarda Hakkı Ülkü, Osman Özgüven ve Bülent Baratalı gibi bir kısım belediye başkanının girişimi ile ortaya çıkan Urla Kent Senatosu, Aliağa Kent Parlamentosu, Dikili Halk Meclisi gibi toplumcu belediyecilik girişimlerinden bugüne; yani, bu girişimleri izleyen Yerel Gündem 21 meclisleri ve kent konseyi deneyimleri sonrasında geldiğimiz nokta ortadadır: Belediyelerin gerçek anlamda belediyecilik yaptığı o yıllarda, mevcut belediye meclislerinin alternatifi olarak halkın bizzat katılımıyla ortaya çıkıp gelişen bu meclis, parlamento ya da senatolardan bu güne geldiğimizde karşımıza çıkan tek şey, özgürlüğü elinden alınıp doğrudan doğruya belediye başkanına bağlanmış, belediyelerin halkla ilişkiler ya da tanıtım birimiymiş gibi çalışan ve yöneticilerinin belediye başkanları karşısında devamlı el pençe durduğu, konsey başkanlarının ne kadar itaatkar olursa siyasetteki geleceğinin o kadar parlak olduğuna inanıldığı, yer yer kayyumlara teslim edilmiş demokrasiden uzak içler acısı bir durum…

Şayet 2004-2006 dönemindeki AB rüzgarları eşliğinde bizim için biçilmiş olan kent konseyleri projesi ya da modeli,

Şehir hakkı çerçevesinde katılımcı ve çoğulcu demokrasiye inanmış, neoliberal ideolojinin önerdiği yönetişim zihniyeti yerine toplumsal sorun ve ihtiyaçların toplumsal mücadeleyle kazanılacağına, belediyelerin şirket gibi değil belediye gibi yönetilmesi gerektiğine inanan bizler açısından başarısız sonuçları itibariyle miadını doldurmuşsa;

Bizim için biçilmiş bu antidemokratik modeli yırtıp atmak ve yerel demokrasiyi yeniden geliştirip güçlendirmek için yeniden yollara çıkıp yeni yeni çare ve yöntemler bulmamız, o eski günlerdeki toplumsal belediyecilik ateşini yeniden canlandırmamız gerekiyor.

“Bir yerden bıkıp, yeni bir yola çıkan kişi,

çıktığı yolun hiç de yepyeni bir yol

olmayabileceğini; daha önce zaten yürünmüş

bir yol olabileceğini de hesaba katmak

zorundadır: Mutlak yeni bir yol yoktur:

Ama, yola çıkacak kişi açısından, yeni yol

– çoktur…”

Oruç Aruoba,

Hangi işler için, hangi yüzle yeniden oy isteniyor?

Ali Rıza Avcan

Yaklaşan İzmir Kent Konseyi seçimleri nedeniyle yazdığım ilk yazının üzerinden üç gün geçti. Bu süre içinde genel kurula katılımı, getirecekleri belgelere bağlı Buca Kent Konseyi ile 85 adet derneğe ait başvuru süresi bitti ve bu sürenin bitimi sonrasında daha doğrusu genel kurula kimlerin katılıp kimlerin katılmayacağını bizzat belirleme işinin bitiminde halen İzmir Kent Konseyi Başkanlığı görevini sürdüren Seniye Nazik Işık ile bir zamanlar avukat Ayten (Tekeli) Ünal ve CHP eski Konya Senatörü Erdoğan Bakkalbaşı ile birlikte tüzüğünü birlikte hazırladığımız Karşıyaka Kent Meclisi ile Konak Belediye Başkanı Hakan Tartan zamanında Konak Kent Konseyi‘nin başkanlığını yapan Doç. Dr. Metin Erten 2. ve 3. aday olarak adaylıklarını açıkladılar.

Bense öncelikle katılımı reddedilen 47 dernek ile 1 kooperatifin analizini yaparak, olası bir hukuki itiraz için gerekli olabilecek İzmir Valiliği İl Sivil Toplumla İlişkiler Müdürlüğü sicil bilgilerini, yöneticilerini, faaliyette bulundukları adres ve iletişim bilgilerini derleyerek bunların arasında yer alan İnciraltı Gelişim Derneği başkanı avukat Tayfun Karabulut ile yazışma fırsatını yakaladım. Sayın Karabulut bana verdiği cevapta aynen şunları söyledi:

… Gerçekten öğrendiğimde çok şaşırdım dün de telefonla Kent Konseyi‘ni aradım, konuyla ilgili itirazı da e-mail yoluyla ilettim. süreci Pazartesi de takip edip ona göre bir tavır almayı düşünüyorum. Ayrıca bu durumu tarafımıza bildirimle de duyurmadılar, 3.kişiler tarafından öğrendim. Bunu söylediğimde de bir hata olmuş olabilir dendi. İzmir’i bilen kişi veya kurum bunu yapmaz diye düşünüyorum. Gerçekten pes.

Evet, İnciraltı Gelişim Derneği Başkanı avukat Tayfun Karabulut‘un da dediği gibi İzmir’i bilen kişi ya da kurumların bunu yapmaz diyoruz; ama bu yetkiyi ellerinde bulunduranların gözlerini öyle bir hırs bürüyor ki, bizim yapamazlar dediğimiz birçok hukuksuz, akıl almaz işlemi yapıyorlar, yapabiliyorlar….

Avukat Tayfun Karabulut‘un da dediği gibi, hazırlanan hazirun listesine itiraz ve bilgilendirmelerle ilgili süre geçtiğimiz hafta sonunda bittiği için kesinleşmiş listesinin, İzmir Kent Konseyi Çalışma Usul ve Esasları Hakkındaki Yönerge‘nin 9. maddesinin 1/e fıkrası hükmüne göre genel kuruldan en geç 3 gün önce; yani 9 Şubat 2022 tarihine kadar değişik yöntemlerle katılımcılara ve kamuoyuna duyurulması gerekiyor.

Hazirun listesinin kesinleşmesi sonrasında ayrı bir değerlendirme yapmak üzere; şimdi Seniye Nazik Işık başkanlığındaki İzmir Kent Konseyi‘nin 9 Şubat 2020-12 Şubat 2022 döneminde neler yaptığını ya da yapmadığını tek tek gözden geçirerek bu ekibin performansını değerlendirmek istiyorum.

Ama ondan önce bütün bu çalışmaları yapan ya da yapmayan ekibi tek tek hatırlayarak tarihe not düşmek gerekir diye düşünüyorum:

Seniye Nazik Işık, İzmir Kent Konseyi Başkanı

Yusuf Can Gökmen, İzmir Kent Konseyi Genel Sekreteri (Ayrıldı)

Ç. Emre Saygılı, İzmir Kent Konseyi Genel Sekreteri

Yürütme Kurulu: Seçilen Asil Üyeler: 1) Fikret Ekici, 2) Fatih Sürenkök, 3) Hüseyin Han, 4) Evrim Bal Başaran, 5) Harun Düşenkalkan, 6) Taylan Özgür Üstün, 7) Özge İyiiş, 8) Hüseyin Kuzu, 9) Mahmut Açıkkar, 10) Niyazi Soytürk,

Seçilen Yedek Üyeler: 1) Mustafa Yıldız, 2) Metin Çınar, 3) Emine Gümüş, 4) Lütfiye Kader, 5) Ali Cem Kaya, 6) Mine Pakkaner, 7) E. Olcay Işın, 8) Hatice Güleç, 9) Fatma Aytül Çağlar, 10) Habip Akşahin,

Aslı Umucu, Kadın Meclisi Başkanı

Abdülsamet Baskak, Engelli Meclisi Başkanı

Emir Duran, Gençlik Meclisi Başkanı

Kuzey Tunay, Çocuk Meclisi Başkanı

Gelelim şimdi bu ekibin 9 Şubat 2020-12 Şubat 2022 döneminde neler yapıp neleri yapmadıkları ya da yapamadıkları konusuna;

“Yürütme kurulunu kafama göre kurar, bazı üyelerini seçtirmeden atamayla belirlerim”

📌 İzmir Kent Konseyi‘nin 9 Şubat 2020 tarihli genel kurulunda üniversite ve baro/noter temsilcilerinden hiç kimse katılmamış ve bu nedenle bu iki grubun kendi içinde herhangi bir seçim yapılmamış olmasına, bu husus Divan Başkanı Engin Önen ile Divan Yazmanları Nuriye Çelik ile İlyas Aydınalp tarafından düzenlenen genel kurul tutanağında “İzmir Valiliği, Üniversiteler ve Baro/Noter temsilcileri oy kullanmamıştır” şeklinde ifade edilmiş olmasına; ayrıca, İzmir Kent Konseyi Yürütme Kurulu‘na belediye temsilcisi unvanıyla herhangi bir görevlinin katılması mümkün olmamasına rağmen; Belediyeyi temsilen Genel Sekreter Yardımcısı Ertuğrul Tugay‘ın, üniversiteleri temsilen Bakırçay Üniversitesi öğretim Üyesi Prof. Dr. Arıkan Tarık Saygılı‘nın ve asıl işin garibi, bu yapılan hukuksuzluğa açıkça karşı çıkıp doğrusunu söylemesi gereken İzmir Barosu‘nu temsilen avukat Perihan Çağrışım Kayadelen‘in 9 Şubat 2020-12 Şubat 2022 döneminde yürütme kurulu üyesi olarak görev yapıp tüm kararlara imza attıkları belirlenmiştir. Bu üç şahsın isminin ve resimlerinin İzmir Kent Konseyi‘ne ait İnternet sayfasının yürütme kurulu ile ilgili bölümünde yer alması, bunun en somut kanıtıdır.

Böylelikle ilk kez yürütme kurulu üyelerinden 3’ünün, İzmir Kent Konseyi katılımcılarının seçimi ile değil; belediye başkanının ya da birilerinin atamasıyla görevlendirildiği anti demokratik bir kent konseyi yapısı ile karşılaşmış oluyoruz…

“İşlerimi plansız programsız yaparım…

📌 İzmir Kent Konseyi‘nin 9 Şubat 2020-12 Şubat 2022 tarihleri arasındaki faaliyetleri, İzmir Kent Konseyi Çalışma Usul ve Esasları Hakkındaki Yönerge‘nin 10. maddesinin 2/b fıkrası hükmüne aykırı olarak, İzmir Kent Konseyi‘ne ait herhangi bir stratejik plan ve eylem planı hazırlanıp kamuoyuna duyurulmadan günübirlik yürütülmüştür.

Benim, katılımcılarıma ve İzmir halkına hesap vermek gibi bir niyetim yoktur…

📌Engelli, Çocuk, Kadın ve Gençlik meclisleriyle çalıştığı söylenen kağıt üstündeki 15 ayrı çalışma grubunun 9 Şubat 2020-12 Şubat 2022 tarihleri arasındaki iki yıllık süre içinde yaptıklarıyla bunun sonucunda hedeflerine ulaşıp ulaşmadıklarını gösteren faaliyet raporları hazırlanmamış ve bu raporların İzmir halkını bilgilendirmek amacıyla kamuoyu ile paylaşılması suretiyle İzmir Kent Konseyi‘nin hem katılımcılarına, hem de İzmir halkına hesap vermesi sağlanmamıştır.

“Genel Kurul kararlarını kafama uyarsa yerine getirir, uymazsa getirmem…

📌16. Genel Kurul’ca karar verilmiş olmasına rağmen, çevre meclisi bugüne kadar kurulmamıştır. Bu durum, İzmir Kent Konseyi başkanı ve yürütme kurulunun, kendilerini seçip görevlendiren İzmir Kent Konseyi Genel Kurulunun kararlarına ne ölçüde saygı duyduğunu ve kendilerine verilen görevi ne ölçüde sahiplendiğini çok iyi göstermektedir.

Eh yani, bir koltuk daha olsaydı; onu da kabul ederdim…

📌 İzmir Kent Konseyi Başkanı Senihe Nazik Işık, İzmir Kent Konseyi Başkanı olarak seçildiği 9 Şubat 2020 tarihinden Karabağlar Kent Konseyi Başkanlığını bıraktığı 22 Haziran 2021 tarihine kadar; yani tam 1 yıl 4 ay 13 gün süreyle hem Karabağlar, hem de İzmir Kent Konseyi Başkanlığı görevini yürütmüş Türkiye’deki tek kent konseyi başkanıdır. İzmir, bu konuda da bir “ilk olma” önceliğini kazanmış, iktidardaki ya da muhalefetteki aklı başında hiç kimse de çıkıp kendisine “bu kadarı da olmaz” dememiş, onun kafasındaki sürenin dolmasını beklemiştir. Oysa kendisi bu durumu, seçim öncesinde aynı durumun diğer aday Konak Kent Konseyi Başkanı Hamit Mumcu için gündeme gelmesi nedeniyle “seçilenin iki konseyi birden yürütmesi hukuken olmasa da uygulama açısından eşit mesafe ilkesine aykırılık oluşturabilir.” şeklinde ifade etmiş olmakla birlikte; seçim sonrasında iki ayrı koltuğa sahip olmak, anlaşıldığı kadarıyla kendisine güzel geldiği gibi benim ileri sürdüğüm ahlaki kurallara, kendisinin ifade ettiği “eşit mesafe ilkesine” aykırı gelmemiştir.

Hak, Hukuk, Adalet anlayışına uygun bir kent konseyi: Başka bir bahara…

📌 İçişleri Bakanlığı’nca çıkarılmış Kent Konseyi Yönetmeliği ile örnek mahkeme kararlarına aykırı olan İzmir Kent Konseyi Çalışma Usul ve Esasları Hakkındaki Yönergesi‘yi değiştirmek için herhangi bir girişimde bulunulmamıştır.

Hangi sorun, hangi ihtiyaç?

📌 Görev süresi içinde konseyin görev alanına giren hiçbir önemli proje yürütülmemiş, kentin tümünü ilgilendiren Kültürpark, Çeşme Turizm Projesi, İnciraltı, Vestel Gökdeleni, Gaziemir’deki radyasyon yüklü atıklar, sonuçlanmayan kentsel dönüşüm projeleri, RES’ler gibi kentin gündemini oluşturan ciddi konulara ya hiç girilmemiş ya da bu konular yarım ağızla geçiştirilmiş, bunun yerine konseyin görev alanına girmeyen işlerle uğraşılmış, İzmir Kent Konseyi Başkanı‘na bir lütufmuş gibi sunulan belediye meclisi ile İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu‘ndaki koltuklar daimi olarak doldurulmamış, bu dönem içinde tek bir genel kurul önerisi İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne sunulmamıştır.

Kurumsal tercih ve politikalar yerine kişisel tercihler ve sonuçsuz çalışmalar…

📌 İzmir Kent Konseyi, konsey başkanının kadın hakları konusundaki geçmiş kariyeri, bu konuda duyduğu ilgi ve heyecan nedeniyle adeta bir kadın hakları örgütü gibi çalışmış; toplumun diğer grup, kesim ve sınıflarını, örneğin işçi, emekçileri, yoksul ve dar gelirlileri, emeklileri ve yaşlıları, çalışan kesimleri, sendikaları, çalışan çocukları ilgilendiren konularda, kadın mücadelesine verilen önem ve ağırlık vermemiş, ağırlık verdiği konularda da sonuç alıcı çalışmalar yapılmamıştır.

Örneğin, ağırlıklı olarak çalışılan kadın hakları alanında, yaptığımız çalışmalar sonucunda İzmir Büyükşehir Belediyesi ile bağlı kuruluşlarında çalışan kadınların oranı uzun yıllardır % 16 ve onun altında kalıp bu oranın arttırılması için herhangi bir çalışma yapılmadığı halde kent konseyinin hemen dibindeki bu sorunun çözümü için bir mücadele verilmemiş, bol bol çalıştay, panel ve kurs gibi toplantılar düzenleyen kent konseyi bu konuda bile somut bir sonuca ulaşamayıp başarısız olmuştur. Son günlerde vatandaşın canını yakan pahalılık, yüksek elektrik, doğalgaz, içme suyu faturaları, düzenli arttırılan ulaşım ücretleri, elektrik kesintileri gibi konuları kendine dert edinmeyip tümüyle seçimlere yoğunlaşması bile bu ilgisizliğin en önemli göstergesidir.

Başkan’ı memnun etmeyecek ve el yakacak sorunlardan uzak durmak…

📌 TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu‘nun, ilk başta İzmir Kent Konseyi ile birlikte yapacağı söylenen 4 Haziran 2021 tarihli Çeşme Turizm Projesi Çalıştay ve Forumu‘nun İzmir Kent Konseyi yerine ismi cismi bilinmeyen İzmir Kent Konseyleri Birliği tarafından yapılması, İzmir Kent Konseyi‘nin bu tür el yakacak ‘tehlikeli‘ konulara girmeme politikasının en belirgin örneği olmuştur.

Neoliberal yönetişim zihniyetine aykırı bir yapı…

📌 Kentte faaliyet gösterip özel sektörü temsil eden ESİAD, EGİAD, İZSİAD ve MÜSİAD gibi iş dünyası dernekleriyle İzmir Ticaret Odası (İZTO), Ege Bölgesi Sanayi Odası (EBSO), İZmir Esnaf ve Sanatkarları Odası Birliği (İESOB), Ege İhracatçı Birlikleri (EİB) ve İzmir Ticaret Borsası (İTB) gibi çok fazla sayıda üyeye sahip önemli ve büyük meslek odalarının 2009 yılında oluşturulan İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu (İEKKK) dışında İzmir Kent Konseyi‘ne de katılması; böylelikle, kent konseylerinin temel prensibi olan ‘iyi yönetişim‘ mekanizmasının sivil toplum + devlet + özel sektör beraberliği içinde hayata geçmesi için çaba harcanmamıştır.

“Birinci vazifem, belediyenin, başkanının ve başkanın eşinin peşinde olmaktır…

📌 Katıldığı etkinliklerde bile İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin peşine takılan, onun yaptıklarına malzeme olan bir görünüm sergilemiştir. Dünya Otomobilsiz Kent Gününde, kentin en sakin, sorunsuz ve trafiksiz caddesinin kapatılması suretiyle ortaya konulan komik etkinliklerin figüranı olarak orada yer almak bence bunun en güzel örneğidir.

Ekolojik dengesi bizzat belediye tarafından bozulan bir mekanda ekoloji buluşması düzenlemek…

📌 Kültürpark‘ın İzmir Büyükşehir Belediyesi hizmet birimleri, araçları ve personeli tarafından işgal edilip hırpalandığı günlerde İzmir Ekoloji Buluşması adıyla İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin koltuğu altında yapılan etkinlik, ülkemizdeki ve dünyadaki çevre mücadelesinin “en terbiyeli” hali olarak tarihe geçmiştir…

Ödenen paraların boşa gittiği kullanılmayan beyhude projeler…

📌 Düzenlenen büyük tanıtım toplantılarıyla kamuoyuna duyurulan “İzmir’in gündemini takip et!” kampanyası büyük bir fiyasko ile neticelenmiş; bu proje ile oluşturulan sisteme, projenin başladığı tarihten önce belediye başkanının önerisiyle belediye meclisinde görüşülen gündem maddeleri sanki halkın önerisiymiş gibi sahte kayıtların yapıldığı görülmüştür. Hele ki, tek bir genel kurul önerisinin İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘ne gönderilmediği bir hizmet döneminde…

Çalışma grupları içinde seçim yapılması konsey uygulama yönergesine aykırıdır…

📌 İzmir Kent Konseyi‘nin hukuka aykırı olduğu bilinen İzmir Kent Konseyi Çalışma Usul ve Esasları Hakkındaki Yönergesi‘nde çalışma grupları ile ilgili herhangi bir seçim yapılması öngörülmediği halde, genel kurul öncesinde bu grupların içinde seçim yapılması sağlanmıştır.

Konsey uygulama yönergesinde olmayan gereksiz işler yapmak…

📌 İzmir Kent Konseyi Çalışma Usul ve Esasları Hakkındaki Yönergesi‘nde ‘Danışma Kurulu‘ adında bir organa yer verilmediği halde, 2021 yılı sonunda İzmir Kent Konseyi Yürütme Kurulu‘nun kararıyla İzmir içinden ve dışından bazı isimlerin katılımı ile bir danışma kurulu oluşturulmuştur.

Evet, onca önemli, vahim hukuksuz, adaletsiz, yanlış ve antidemokratik uygulamadan sonra aynı insanlara ve ekibe oy verip aynı şeylerin tekrarlanmasını ister misiniz; yoksa, yeni yöneticilerin kim olacağından çok hukuksuzluk, eylemsizlik, ilgisizlik ve zaman geçirme merkezine dönüşmüş İzmir Kent Konseyi‘nin evrensel hukuka, katılımcı ve çoğulcu demokrasiye, insan haklarına, özgürlüğe, vatandaşın sorun ve taleplerini dikkate alan yeni bir yapılanmaya, iyi bir yönetime ihtiyacı var, o nedenle yıllardır aynı alanda at koşturan yorulmuş, heyecansız, ne yaptığını ve yapabileceğini baştan bildiğimiz performansı düşük isimler yerine buradaki kötü yönetime müdahale ederek İzmir’e yararlı olmak istiyorum mu dersiniz? O halde çekinmeyin ve ortalığı bu hepimizin yakından bildiği başarısız isimlere bırakmayın… Özellikle de heyecanlı, öğrenme ve bilme isteği ile dolu, dinamik ve kendi ayakları üstünde durup özgür olmak isteyen genç arkadaşlarım….

Hazirun listesinin kesinleşmesinden sonra buluşmak dileğiyle….

İzmir Kent Konseyi seçimleri ve karşımıza çıkan hukuksuzluklar…

Ali Rıza Avcan

8 Haziran 2010 tarihinde dönemin büyükşehir belediye başkanı Aziz Kocaoğlu tarafından kurulan İzmir Kent Konseyi‘nin 17. Seçimli Genel Kurulu, 12 Şubat 2022 tarihinde yapılacak.

9 Şubat 2020 tarihinde yapılan 16. Seçimli Genel Kurul öncesi, sonrası ve genel kurul sırasında ortaya çıkan hukuksuz işlemler; ayrıca, 2006 yılında ülke düzleminde başlatılan kent konseyleri projesinin son yıllarda iktidarın güvenlikçi politikaları nedeniyle başarısızlığa uğradığını, uygulamada yerel iktidarın oyuncağı haline geldiğini düşündüğüm için kent konseyleri ile ilgili haber, gelişme ve tartışmalarla bir süre ilgilenmemeye karar vermiştim.

Ta ki, İzmir Kent Konseyi 17. Seçimli Genel Kurulu’nda, yıllardır bu işin içinde olup bu süre içinde hatırda kalan bir başarıya imza atamamış; ancak, yaşını başını almış bir kişinin aday olduğunu duyana kadar. “

STK’lar göreve çağırdı” başlığıyla duyurulan; ancak hangi STK’ların bu işe karıştığı hususunun bir türlü açıklanmadığı bu haberle, yeniden aday olan mevcut İzmir Kent Konseyi Başkanı Senihe Nazik Işık‘ın karşısına, kendilerince “güçlü” bir adayı çıkarak esaslı bir yönetim değişikliğinin arzulandığını anlamam mümkün oldu.

Bunun üzerine Facebook’taki Kent Stratejileri Merkezi grubunda aşağıdaki mesajı yazarak ilk tepkimi dile getirdim. Dile getirdiğim bu ilk tepkiyi kayda geçirmek amacıyla aynen aktarıyorum:

“AYIPTIR BEYLER!

STK’lar çağırdı bahanesiyle bir hikaye yazılıyor şu sıralarda İzmir’de…Bir dönem Karabağlar Kent Konseyi başkanlığı yapmış, Büyük Mason Locası’nın daimi olarak el üstünde tuttuğu ve yolunu açtığı; bu nedenle hem Aziz Kocaoğlu hem de Tunç Soyer dönemlerinde Konak ve İzmir Büyükşehir belediyelerinde kesintisiz şekilde meclis 1. başkan vekilliği, danışmanlık ya da yönetim kurulu üyeliği yapan, son seçimlerde kızını siyasete sokmaya çalışan, kendi kendilerine onursal başkanlık edinen emekli bir akademisyen, bu kez de İzmir Kent Konseyi’nin başkanı olmak istiyor…. Hem de İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin şirketi İzelman A.Ş.’nin yönetim kurulu başkanı olduğu bir dönemde… Kendisinin doğum tarihi ile ilgili bir bilgiye Google’da rastlamadım ama kendisini bu göreve çağıranlara ya da bizzat kendisine şu soruyu sormam gerekiyor: Madem bu işin onursallığını alıp kabullenecek kadar kıdemli, iyi bir kent konseyi yöneticisisiniz ve kent konseyleri konusunda uzmanlaştınız; o halde bugüne kadar kendi yerinize önereceğiniz ve zaten bitmiş, tükenmiş olan İzmir Kent Konseyi’ni bugünkü yerinden alıp daha iyi yerlere taşıyacak genç, dinamik, heyecan dolu birini bulamadınız mı ya da yetiştirmediniz mi? Lütfen bırakın bu koltuk sevdanızı, İzmir’i gençlere bırakın, gençler biraz soluk alsın!”

Facebook’ta yayınladığım bu mesajla yeni bir adaya itiraz edip diğer aday Senihe Nazik Işık‘a destek vermek istediğim anlaşılmasın lütfen… Çünkü onun da CHP Genel Merkezi, Neptün ve Tunç Soyer referansı üzerinden başkan olma hikayesini ve seçildikten sonra halkı her konu ve sorunda kucaklayan bir kent konseyi başkanı olmak yerine, alışageldiği kadın hakları mücadelesiyle milletvekili olmayı önceleyen başarısız başkanlık hikayesini gayet iyi biliyor ve izlediği yol ve yöntemleri hem hukuki hem de etik anlamda doğru bulmuyorum.

Bu tepkinin hemen arkasından da İzmir Kent Konseyi‘ne ait İnternet sayfasında yayınlanan hazirun cetvelini inceleme fırsatını buldum. Bilmeyenler için söyleyeyim, hazirun cetveli 12 Şubat 2022 tarihinde yapılacak 17. Seçimli Genel Kurul’a katılıp oy kullanabilecekleri gösteriyor.

Bu inceleme sonrasında gördüğüm ilk vahim hatalar üzerine Facebook’da 2. mesajımı paylaşmak zorunda kaldım:

AÇIK DUYURU VE UYARI!

İzmir’de, İl Sivil Toplumla İlişkiler Müdürlüğü siciline kayıtlı sivil toplum kuruluşları….12 Şubat 2022 tarihinde yapılacak olan İzmir Kent Konseyi seçimlerinde oy kullanacak olan sivil toplum kuruluşlarıyla ilgili bir hazirun listesi yayınlanmış ve bu listede yazılı bilgilere göre;1. İzmir İl Sivil Toplumla İlişkiler Müdürlüğü siciline kayıtlı olan bazı derneklerin, İzmir il sınırları içinde faaliyette bulunmadığı gerekçesiyle üyelikten düşürüldüğü ya da 2. Derneklerin amaç ve faaliyetleri ile ilgili maddelerinin talep edilip incelendiği görülmüştür.

Örneğin, İzmir İl Sivil Toplumla İlişkiler Derneği kayıtlarında gözüken ve bu kayda göre faaliyet adresi Onur Mahallesi Böğürtlen Sokak Dış Kapı No: 2A, Balçova-İzmir olan Balçova Manisalılar Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği’nin, İzmir il sınırları içinde faaliyet göstermediği gerekçesiyle İzmir Kent Konseyi Yürütme Kurulu’nun 26 Ocak 2022 tarihli toplantısında aldığı kararla üyelikten düşürülmesi örnektir.

5393 sayılı Belediye Kanunu ve İçişleri Bakanlığı’nca çıkarılmış Kent Konseyi Yönetmeliği’ne göre, kent konseylerinin, -hazırladıkları kent konseyi yönergelerinde yazılı olsa bile- bu konuda inceleme ve araştırma yapıp karar verme yetkileri yoktur, mevzuat bu konuda kent konseylerine bir görev vermemiştir. O nedenle bu şekilde bir işlem yapmaları açık bir şekilde hukuka aykırı ve muhtemelen bazı dernekleri seçimden uzak tutma çabasının ürünüdür. Açıkçası İzmir İl Sivil Toplumla İlişkiler Müdürlüğü’ndeki dernekler siciline kayıtlı olan her türlü dernek talep ettiği takdirde, kabulüne bile gerek olmaksızın seçimler dahil kent konseylerinin faaliyetlerine katılabilirler. Çünkü demokrasi, bu tür bir vesayete izin vermez…Uyanık olunması ve olası hukuksuzluklara izin verilmemesi; şayet bu konuda ısrar edilip işlem yapılması durumunda ise, aynen Çanakkale, Seferihisar ve Buca Kent Konseyi seçimlerinde yapıldığı gibi Genel Kurul ile sonuçlarının iptal edilmesi için mahkemeye gidilmesi ve delil olarak kullanılabilmesi için şu an yayınlanmakta olan Hazirun Listesi’nin imajının alınması tavsiye edilir.”

Evet, sözünü ettiğim hususlar, yapılacak Genel Kurul’la seçilecek başkan ve yürütme kurulu açısından vahim sonuçlara yol açabilir… Aynen Çanakkale, Seferihisar, Buca ve Gaziemir kent konseylerinin başına geldiği gibi…

Her şeyden önce tüm kent konseyi yönetimleri bilmeli ki; hem 5393 sayılı Belediye Kanunu‘nun 76. maddesi ile İçişleri Bakanlığı’nca düzenlenmiş Kent Konseyi Yönetmeliği hem de bu alanda alınmış örnek mahkeme kararlarına göre kent konseyi genel kurullarına katılacak derneklerin il içinde mi yoksa dışında mı ya da ilçe düzeyinde mi yoksa il düzeyinde mi faaliyette bulunduğunu araştırıp soruşturarak; ayrıca, dernek tüzüklerini inceleyerek hangi dernek, vakıf, kent konseyi, sendika, meslek odası ya da benzerinin genel kurula katılıp katılamayacağı konusunda karar verme yetkisi yoktur. Çünkü idare hukukuyla özel hukukun temel ilkeleri uyarınca tüzel kişiliği olmayan ve sadece belirli konularda karar verme yetkisi olan bir heyet, tüzel kişiliği olan bu kurumlar hakkında karar alamaz, onlar hakkında uygulamalar yapamaz; hatta onlarla resmi yazışma bile yapamaz. Bu heyetin herhangi bir konuda endişesi ya da bilgi ihtiyacı olursa, tüzel kişilik sahibi bağlı belediye başkanlığı üzerinden ilgili olan kurumlara (İzmir Valiliği İl Sivil Toplumla İlişkiler Müdürlüğü, Vakıflar Bölge Müdürlüğü, meslek odaları vb) yazı yazarak bilgi edinebilir.

Şu an itibariyle kesinleşmemiş olan hazirun listesine baktığımızda ise;

Listede yer alan toplam 456 katılımcı kurumun 333’ünün (% 73,03) dernek, 16’sının (% 3,51) vakıf, 13’ünün (% 2,85) kent konseyi, 10’unun (% 2,20) çalışma grubu başkanı, 7’sinin (% 1,54) siyasi parti, 18’nin (% 3,95) meslek örgütü, 5’inin (% 1,10) üniversite, 10’unun (% 2,20) sendika, 30’unun (% 6,58) muhtar, 9’unun (% 1,98) Valilik görevlisi, 1’nin (% 0,22) Belediye, 1’inin (% 0,22) İzmir Barosu, 1’nin (% 0,22) İzmir Noterler Odası, 1’in (% 0,22) platform, 1’inin (% 0,22) kefalet kooperatifi olduğu,

Bunlardan 47 (% 10,31) derneğin, 1 (% 0,22) platformun, 1 (% 0,22) çalışma grubunun ve 1 (% 0,22) kefalet kooperatifinin; toplam olarak % 10,97 oranındaki kurumun İzmir Kent Konseyi Yürütme Kurulu‘nun hukuk dışı kararlarıyla hazirun listesinden çıkarıldığı,

85 (% 18,64) dernekle 1 (% 0,22) kent konseyinden hazirun listesine alınabilmek için belge istendiği anlaşılmaktadır.

Şimdi şu an itibariyle, belge istenenleri de dahil ettiğimizde genel kurula katılabilecek katılımcı sayısı ile bir önceki genel kurulun kesinleşmiş hazirun listesinde yer alan 384 kurumu dikkate aldığımızda karşımıza şu mukayese tablosu çıkar:

Bu mukayese tablosunun da gösterdiği gibi, ‘iyi yönetişim‘ kavramı çerçevesinde kurulduğu 2010 yılından bu yana Aziz Kocaoğlu, Güman Kızıltan, Çağrı Gruşçu ve Seniye Nazik Işık dönemlerini kapsayan 12 yıl içinde İzmir’deki tüm sivil toplumu, devleti ve özel sektörü kucaklaması gereken İzmir Kent Konseyi, bırakın devleti ve özel sektörü, sivil toplum örgütlerinin bile dün % 5,32’sini, bugün ise % 5,49’unu kapsamakta, adeta halktan uzak yerlerde kendi kendilerine gelin güvey oyununu oynamaktadır. Çünkü;

1. Neoliberal ideolojinin önerdiği ‘bölgesel yönetişim ağı‘ anlayışlıyla ve bir Avrupa Birliği şablonu olarak kurgulanıp merkezi yönetimle yerel iktidarın emrine verilen kent konseyleri projesi, gerçek anlamda demokratik, katılımcı, çoğulcu ve özgürlükçü olmadığı için bu bu coğrafyaya uyum sağlayamamış ve iktidarın son yıllardaki güvenlikçi politikaları nedeniyle başarısız olmuş bir projedir.

2. İzmir Kent Konseyi, ‘iyi yönetişim‘ anlayışına aykırı olarak, özel sektörün 2009 yılında kent konseyinden koparılıp İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu‘na kaydırılmasından sonra teorik ve pratik anlamda sakatlanmış; bu nedenle “üçlü sacayağı” olarak tanımlanan sivil toplum + devlet + özel sektör yerine sivil toplum ve devletten oluşan yapısıyla ağır aksak yürümeye çalışan engelli bir oluşumdur. O nedenle, ‘iyi yönetişim‘ anlayışının gereği yerine getirilmediği müddetçe, kendi mantığı içinde başarıya ulaşması mümkün değildir.

3. İzmir Kent Konseyi‘nin yönergesi ve bu yönergeden kaynaklanan her işlemi, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçtaroğlu‘nun savunduğu “Hak, Hukuk, Adalet” anlayışına aykırıdır. Konsey’in hukuki ve fiili yapılanması ile uygulamaları ele alınıp düzeltilmedikçe başarıya ulaşması mümkün değildir.

İzmir Kent Konseyi Yürütme Kurulu‘nun, 5393 sayılı Belediye Kanunu‘nun kent konseyleri ile ilgili 76. maddesi ile İçişleri Bakanlığı‘nın çıkardığı Kent Konseyi Yönetmeliği çerçevesinde böyle bir görevi, yetkisi ve sorumluluğu olmadığı; ayrıca kent konseyine ve genel kurula katılmak isteyen dernekleri belirleme, bu dernekler hakkında inceleme, araştırma ve soruşturma yapması, bu amaçla yazışması mümkün olmadığı halde ve 16. Genel Kurul öncesinde yaptığı gibi, belediyenin desteklediği adaylara oy vermeyecek derneklerle hemşehri derneklerinin kent konseyleri dışında tutmak amacıyla genel kurula katılımını yasaklaması hukuki, demokratik, katılımcı, çoğulcu, adil ve ahlaki olmadığı gibi bir heyet eliyle işlenmiş bir bölücülük, bir ayrımcılık suçudur.

4. İzmir Kent Konseyi, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı’nın, eşinin ve yakın çevresinin etkisi altındadır ve o nedenle kurumsal bağımsızlığı yoktur. Halen başkanlık görevini yürüten Senihe Nazik Işık‘la bu göreve aday olan Adnan Akyarlı‘nın, CHP Genel Merkezi, Belediye Başkanı, Belediye içinde ayrı bir güç odağı haline gelmiş olan eşi ile İzmir’deki iki ayrı mason locasından icazet ve destek almadan bu göreve gelmeleri mümkün değildir. Bütün bunlara rağmen belediye başkanından herhangi bir destek ya da icazet almadan görev yapmak isteyen Çağrı Gruşçu‘nun başına gelen hazin olaylar ise ortadadır.

5. İzmir Kent Konseyi, Kent Konseyleri Projesi ile amaçlananın dışında CHP’nin siyasetçi fidanlığına dönüşmüştür. Bu konseyde göreve gelenler ya da gelmek isteyenler ya belediye başkanı ya da belediye meclisi veya milletvekili olma, en azından karısını, kızını, oğlunu, yakın akrabasını siyaset dünyasına kazandırma hevesindedirler. Onların bu görevlere gelip tüm halkı kucaklamak, onların sorunları ile ilgilenmek diye bir niyetleri, bir dertleri yoktur.

6. İzmir Kent Konseyi‘nin 17. Seçimli Genel Kurulu’nda şimdilik iki aday varmış gibi gözükmesine rağmen; genel kurul tarihinin yaklaştığı süreçte; hatta genel kurulda bile ortaya yeni adaylar çıkabilir ki, bunlardan en güçlüsü, arkasına birtakım CHP’li grubu ve iktidar güçlerini alarak büyüyen Yalçın Kocabıyık cephesidir.

9 Şubat 2020 tarihli 16. Genel Kurul’da yapılan ikinci tur oylamada Senihe Nazik Işık‘ın 125, Hamit Mumcu‘nun 90, Yalçın Kocabıyık‘ın 80 oy alması ve son turda Tunç Soyer‘in telefonla verdiği talimat çerçevesinde Senihe Nazik Işık‘ı destekleyerek 167 oyla onun kazanmasını sağlaması bu gücün en somut örneğidir. O nedenle, önümüzdeki günlerde bu seçimde CHP’liler arasındaki rekabetten kaynaklanacak fırsatları değerlendirmek ya da olası pazarlıklara taraf olmak için Yalçın Kocabıyık‘ın ya da onun yardımcısı Karabağlar Kent Konseyi eski başkanı Uğur Yelekli‘nin başkanlık için hamle yapması beklenmelidir.

Belli olmaz, belki de yeni adaylardan biri hazirun listesinin kesinleşmesi ile birlikte mahkemeye gidip genel kurulun durdurulmasını ya da kayyum nezaretinde yapılmasını da sağlayabilir. Hiç belli olmaz…

7. Bu kentte solcuyum, devrimciyim, sosyalistim diye dolaşanların ya da birbirlerine “yoldaşım” diye hitap edenlerin ise ilk yapacakları şey; hepimizin bildiği malum insanları “göreve çağıran STK” olarak sergiledikleri CHP kuyrukçuluğundan ya da CHP’de bir yer edinme hevesinden vazgeçerek mazilerindeki Fatsa ya da Gültepe örnekleri üzerinden halkın gerçek ihtiyaç ve sorunlarına cevap verecek demokratik, katılımcı, çoğulcu, adil ve ahlaki değerleri esas alan halk meclislerinin oluşumuna el vermeleridir.

Bütün bu bilgi, belge ve düşünceler çerçevesinde;

17. Seçimli Genel Kurul öncesinde hukuk dışı işlemler yaparak seçilme şansını arttırmak isteyenlerin, genel kurul sonrasında; aynen Çanakkale, Seferihisar, Buca ve Gaziemir kent konseylerinin başına gelenlere benzer olaylara hazırlıklı olması, haksızlığa uğrayan kurum ya da kişilerin açacağı davalar sonucu ellerindekinden de olacaklarını hesap etmesi gerekir.