İzmir‘deki yaşamımın ilk yıllarında; 1999’un Şubat ayı ile 2002’nin Nisan ayı arasındaki 3 yıl 2 aylık sürede önce Prometheus İnsan Kaynakları Danışmanlığı, sonrasında da ND Danışmanlık şirketlerinde Mülkiyeli arkadaşım Nihat Demirkol ile birlikte çalışarak hakkında hiçbir bilgi ve deneyim sahibi olmadığım ve çoğu aile şirketi olup kurumsallaşamamış İzmir ve Ege Bölgesi‘nin özel şirketleri, holdingleri ve patronlarıyla tanıştım.
Bu süre içinde belirttiğim kurum ve kuruluşlara insan kaynakları, yönetim ve eğitim danışmanlığı boyutunda yardımcı oluyor, kurum içi sorunların çözümünü kolaylaştırıyorduk. Böylelikle sevgili hocam Prof. Dr. Mübeccel Belik Kıray‘ın 1972 tarihli “Örgütleşemeyen Kent İzmir” kitabına konu olan İzmir‘in bir türlü sanayi kenti olamaması halinin sonuçlarını yakından görüyor, aile içi ilişkiler nedeniyle kurumsallaşamayan ve İstanbul ya da yabancı sermayenin taşeronu olmak için can atan İzmir sermayesinin özelliklerini öğreniyordum.
Yaptığımız çalışmalardan biri de, özgün formatında yapılan arama konferanslarının kolaylaştırıcılığını gerçekleştirmekti. Üst yönetimi ya işletmede ya da bir konaklama tesisinde iki gün süreyle bir araya getirerek kurumun geçmişi ve bugünü boyutunda geleceğine dair hedef ve amaçların belirlenmesine yardımcı oluyor, kurum kültürünü oluşturan gelenekselleşmiş tutum ve davranışları belirlemeye çalışıyor ve bütün bunları dikkate alarak geleceğe yönelik öngörülerde bulunup öneriler geliştiriyorduk.
Bu sırada iki günlük sıkıcı bir çalışmayı renklendirmek ve kurum içi ilişkilerde büyük bir sorun olan yıkıcı rekabet ve çatışmanın düzeyini belirlemek amacıyla “ABXY oyunu” adını verdiğimiz bir takım oyunu oynuyorduk.
Bu amaçla tüm katılımcıların kendi aralarında gönüllü olarak iki ayrı gruba ayrılmasını istiyor ve her bir grubun kendisine bir isim vermesini isteyerek birbirlerinden ayrı mekanlarda oturmasını sağlıyorduk.
Oyun, üç taraf oynanıyordu: Gönüllü olarak bir araya gelenlerin oluşturduğu birinci ve ikinci grupla iki farklı mekandaki gruplar arasındaki iletişimi sağlayacak biz eğitim danışmanları; yani “hakemler”…. Ayrıca her bir takımın kendi içinden oyunun farklı aşamalarında diğer grup temsilcisiyle görüşecek bir temsilci seçmesini istiyorduk…
Oyunun esası, oyun öncesinde takımlara verilen 13 ayrı pusulanın üstüne 13 ayrı kez birinci takım için “a” ya da “b”, ikinci takım için “x” ya da “z” seçeneklerinden birinin yazılması ve bu şekilde yazılmış pusulaların hakemler tarafından diğer takıma iletilmesi ilkesine dayanıyordu…
Böylelikle oyunun 13 ayrı karar aşamasında birinci ve ikinci takımların aldıkları kararlar üzerinden kendilerine eksi ya da artı puanlar verilmekte; böylelikle, oyunun sonunda en fazla puanı alan takım oyunu kazanmaktaydı… “a”, “b”, “x” ve “y” seçeneklerinin “ax“, “ay”, “bx” ve “by” şeklinde ortaya çıkan bileşimi karşılığında verilen puanlar ise şu şekildeydi:
A + X = (+ 3) (Birinci ve ikinci takımların her birine) A + Y = Birinci takıma (+ 6), İkinci takıma (- 6)
B + X = Birinci takıma (- 6), ikinci takıma (+ 6) B + Y = Birinci ve ikinci takıma (- 3)
Ayrıca takımlara oyunun beşinci karar aşamasında alınan puanın (+) ya da (-) olmasına göre 2 katı, 11 ve 13. karar aşamalarında da alınan puanın (+) ya da (-) olmasına göre alınan puanın karesi miktarında puan verilmekte; böylelikle, oyunun kazanan ve kaybedeni belirlenmekteydi…
Takımlar oyunun ilk 3, 5 ve 6. karar aşamalarından sonra temsilcileri eliyle birbirleriyle görüşüp ortak kararlar alabiliyorlardı.
Sonuçta yine aynı oyunun kurallarına göre her iki grup da (+ 40) puanın üzerine çıkarsa, hakemin payını paylaşmakta, İki grup da (+ 40)’ın altında eşit ve pozitif puana sahipse, paylarının ½’sini geri almakta, bir grup diğerinden fazla pozitif puana sahipse, diğer grubun payını hakemle birlikte almakta, her iki grup da sıfır veya negatif puanda ise ortaya konan ödülün tamamını hakem kazanıyordu…
Buraya kadar çok masum bir oyunu şirket ve holdinglerin üst düzey yöneticilerine oynatıp onların eğlenmesini sağladığımız sanılabilir…
Oysa durum hiç de öyle değildi… Çünkü böylesi bir oyunu oynatarak o şirket ya holdingin kurum kültürü içinde rekabetin ne anlama geldiğini, bu çekişme ve yarışın kurallara dayanıp dayanmadığını ya da vahşi, kırıp dökücü bir düzeyde olup olmadığını belirleyip ölçmek isterdik… Tribünlerdeki holigan rekabetinin şirket kültürüne ne ölçüde yansıdığını görmek isterdik…
Ve çoğu kez o yıkıcı, bölücü rekabet daha grupların oluşması aşamasında ortaya çıkıyor, şirket içindeki mevcut iletişimsizlik ya da çatışmalar grupların ayrılması sırasında ortaya çıkıyor, kurum içi rekabet grupları oyun grubu olarak kendini tekrarlıyordu…
Buna bir de grupların kazanmasına ya da kaybetmesine odaklı bir rekabet eklenince gruplar arasındaki rekabet vur-kır-dök-öldür boyutuna geliyor, kurumun ortak amaçları ve etik kuralları unutuluyordu.
Hiç unutmam, bir keresinde kurduğumuz iki ayrı grubun oyunun asıl amacından haberdar olmadıkları aşamada her iki gruptaki yöneticilerden sorumlu olan üst yöneticiyi oyun dışına alarak oyunu izlemesini ve oyunun temel amacını anlamasını arzulamış ve gruplar arasındaki rekabetin doruklara çıktığı bir anda “haydi Berrin Hanım, siz de oyuna katılabilirsiniz” dediğimde o deminden beri yanımda durup oyunun asıl amacını anlayıp daha mutedil bir tutum beklediğim Berrin Hanım‘ın adeta bir kaplan gibi davrandığına, grup oyuncularını daha saldırgan olmaya yüreklendirdiğine tanık olmuş ve açıkçası hayal kırıklığına uğramıştım…
Oysa oyunun temel amacı böylesine yıkıcı, kırıcı, dökücü vahşi rekabet yerine önceden hep birlikte belirlenip kabullenilen kurallara, özellikle de o kurumun ortak amacına hizmet eden kurallara ve etik değerlere dikkat edilmesini, bireysel rekabet yerine kurumsal rekabete dikkati çekmek, böylesine bir rekabetin gerçekleşmesi durumunda maçı rakibin kazanacağını göstermekti…
Böylesi bir sonucu ise şu sıralar dikkatli bir şekilde kullanmaya çalıştığım Claude isimli yapay zeka uygulamasının bu oyun için dile getirdiği ifadelerle dile getirebiliriz:
“Gruplar birbirini yıpratırken, asıl kazanan aradaki hakem olur.”
“Kural tanımaz rekabetin sonunda ipi göğüsleyen taraf, iki grup değil hakemdir.”
“Taraflar birbirine girerken, oyunun kazananı üçüncü taraf olan hakemdir.”
“Vahşi rekabetin görünmeyen galibi, iki grup arasında gidip gelen hakemdir.”
“Gruplar çatışmanın içinde kaybolurken süreci yöneten üçüncü taraf kazanır.”
“Aslında bu oyunda kazanan, rekabet edenler değil, rekabetten beslenen aracı figürdür.”
“İki taraf birbirini tüketirken, kazanan aradaki sessiz hakemdir.”
“Rekabetin ateşi yükseldikçe, zaferi kazanan üçüncü el olur.”
“Tarafların kavgası, hakemin zaferine dönüşür.”
“Savaş, her iki tarafın da kaybettiği bir oyundur.”
Sonuç niyetine;
Bugün sizlere yıllar öncesinde şirket ve holdinglerdeki rekabet kültürünün ne düzeyde olduğunu belirlemek amacıyla oynattığımız eski bir takım oyununu, sanki bu oyunu sizlere de oynatacakmış gibi niye böylesine ayrıntılı olarak anlattım dersiniz?
Yıkıcı ve vahşi rekabetin olduğu yerde kazananın rakip; yani oyunumuzdaki “hakem” olduğunu niye söyleyip durdum?
Yoksa benim bu oyunumu şu günlerde bana ihtiyaç duymadan ve sonucunu düşünmeden oynuyor musunuz?
Ortalığı karıştırmak isteyenlerin sahanın içinden ya da kenarından büyük hırs ve kötü niyetle dile getirdikleriyle, her gün her gün yazılı ve görsel medyada ya da sosyal medyada yazıp çizip söylediklerimizle o vahşi ve yıkıcı rekabeti körüklüyor, içinden çıkılmaz hale mi getiriyoruz yoksa?
Yoksa bu oyunu bizler her gün oynuyor muyuz?
Oyunun sonunda kimin kazandığını düşünüyor muyuz ve bunun farkında mıyız?
Karşıyaka Belediyesi‘ne ait Hamza Rüstem Fotoğraf Müzesi‘nin belediyece kapatılması olayına gerek İzmir‘deki gerekse diğer kentlerdeki anlı şanlı fotoğraf dernekleriyle fotoğraf sanatçılarından ve kendisini “fotoğrafçı” olarak takdim edip ekmek parasını fotoğraftan çıkaranların sosyal medyada kaleme aldıkları bir iki cılız paylaşım dışında tek bir ses çıkarmadığı bu günlerde fotoğraftan söz etmek ne ölçüde doğrudur bilmiyorum; ama, bugün size Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonu (TFSF)‘nun 2020 yılında gündeme getirdiği “hayattan fotoğraf hikayeleri” projesinden söz ederek söz konusu federasyon kapsamındaki 33 fotoğraf derneğine üye fotoğrafçıların 10 ana, 86 alt tema altında ortaya koyduğu 1.041 adet fotoğraf hakkındaki görüş, düşünce ve önerilerimi paylaşmak istiyorum.
Ama ondan önce, 1928-1940 döneminde Lucien Vogel tarafından Fransa‘da yayınlanan VUDergisi, daha sonra 1936 yılında yayınlanmaya başlayıp foto muhabirlerinin dergisi olarak ünlenen Life Magazine Dergisi‘nin gündeme getirdiği bu uygulama ülkemizde Şevket Rado tarafından 1956-1992 döneminde yayınlanıp çocukluk ve gençlik döneminde ailece abone olup İran Şahı‘nın eşi Farah Diba‘dan, yine aynı şahın çocuk vermiyor gerekçesi ile boşadığı Mahzun Prenses Süreyya‘dan haberdar olduğumuz HayatMecmuası tarafından ülkemize taşındığını ifade etmeliyim.
Türkiye’de 6 Nisan 1956’da Life Dergisi’nin adını örnek alarak yayına başlayan HayatMecmuası‘nın o tarihlerde yayın yapan gazete ve dergilerin aksine güçlü bir fotoğrafçı kadrosu vardı ve matbaası kaliteli fotoğraflar basabilecek ileri tekniğe sahipti. Ancak yayın hayatı boyunca dünyada ve memlekette olup bitenlerin sadece görünen yanlarıyla ilgilenerek sadece “spot haber” ve “cemiyet” fotoğrafları yayınlamakla yetindi. Batıdaki benzerlerinin yaptığı gibi, ele aldığı konuya derinlemesine bakabilen, meselenin görsel analizini yapabilen ve fotoğrafçının tanıklığını yaratıcı bir fotografik hikaye haline getirebilen metinli haberleri izleyiciye ulaştıran bir gelenek yaratamadı.
1928-1956 tarihleri arasındaki dönemde fotoğrafın sinemayı ya da gelişmekte olan televizyonu çağrıştırırcasına bir hikaye anlatıcısı olarak kullanıldığı bu uygulamada gerçek dünyadaki olaylar, toplumsal sorun ve değişimler çekilen fotoğraflarla bir belgesel tadında anlatılır. Bir aile ya da kişinin sabahtan akşama kadar devam eden normal, kurgulanmamış kendiliğinden gelişen günlük yaşamının dile getirildiği böylesi bir anlatıda fotoğraf karesine giren insan ya da toplumların gelişip birbirlerinden farklılaşmaları sergilenerek bunun duyumsanması istenir. Böylelikle hem kişisel hem de kolektif toplumsal hafıza bir seri fotoğraf ile sergilenmiş olur.
Tam da bu tarihlerde dünyaca ünlü İngiliz yazar Virginia Woolf‘ün bir kadının sadece bir günlük parti hazırlığıyla sokak yürüyüşlerini bilinç akışı tekniğiyle zihinsel bir detaya dönüştürdüğü 1925 tarihli Mrs. Dalloway isimli romanı ile diğer bir İrlandalı yazar James Joyce‘un 1922 yılında yayınlanan ünlü romanı Ulyses de bu tekniğin aynı tarihlerde bir edebiyat türü olarak romanda uygulanmış örnekleridir.
Bir kişinin, ailenin ya da onları çevreleyen toplumun yaşadıklarıyla yaşamlarındaki değişimi en iyi şekilde hepimizin evindeki aile albümlerinden izlesek de fotoğrafçının bir kişi, bir aile, bir grup ya da topluluğun hikayesini önceden hiçbir kurgu yapmaksızın dile getirmeye çalışması gerçekte yüz yüze yapılan geleneksel röportajın fotoğrafa yansıtılmış halidir. Bunun bir adım ötesinde ise hepimizin bir dönemler müptelası olduğu fotoromanlar ve fotoromanları yayınlayan -yine- Hayat Mecmuası karşımıza çıkar.
Bu vesileyle bir süredir eski eşya satıcılarından bulduğu fotoğraflar üzerinden fotoğraflarda gördüğü kişiler arasındaki ilişkileri bir arkeolog titizliğiyle araştırıp gerçek aile hikayelerini keşfedip bu hikayeleri ailenin aranıp bulunan bireyleri üzerinden günümüze taşıyıp canlandıran Facebook‘taki Sahibini Arayan Fotoğraflar sayfasının sahibi sevgili İlhan Arga‘ya da koskocaman bir selam yollamaktan kendimi alamıyorum…
Anlatmaya çalıştığım bütün bu bilgiler çerçevesinde Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonu‘nun 2018-2020 döneminde kadınları, engellileri, sanatçıları, emekçileri, LGBTİ bireyleri, doğal yaşamı ve benzerlerini 10 ana ve 86 alt tema çerçevesinde ele alan toplam 1.041 adet fotoğraf üzerinden geliştirdiği “Memleketimden Görsel Hikayeler” (Visual Stories From My Hometown) isimli projede yer alan fotoğrafları kendi bağlamları içinde söz konusu federasyonun web sayfasında görebileceğinizi düşünüyorum. (https://mgh.tfsf.org.tr)
Editörlüğünü Özcan Yurdalan, Aykan Özener ve Yusuf Aslan‘ın, proje koordinatörlüklerini ise Sefa Ulukan ile Ünal Özfuçucu‘nun yaptığı bu proje kapsamında sergilenen toplam 1.041 fotoğrafın arasında fotoğraf sanatı açısından çok değerli eserler bulunmakla birlikte kanaatime göre bilinen bir hikayeyi fotoğraflarla anlatma çabası nedeniyle anlatının bağlacı olarak kullanılan çoğu fotoğrafın fotoğraf sanatı açısından aranan estetik ve teknik özellikleri taşımadığı kanaatindeyim.
Ayrıca proje kapsamında 10 ana, 86 adet alt tema kullanılmasına karşın bu temalar altında düzenlenen başlıkların toplumca bilinen ve diğer yarışma ya da çalışmalar kapsamında sıklıkla ele alınan konulardan oluştuğu, Vu ya da Life dergilerinde olduğu gibi toplumun bilmeyip merak ettiği, fotoğrafa baktığında yeni bilgiler edindiği, haber değeri itibariyle çarpıcı, etkileyici; hatta şok edici başlıklardan oluşmadığını düşünüyorum.
O nedenle 1-14 arasında fotoğraftan oluşan her bir fotoğraf setindeki tüm fotoğrafları paylaşmak yerine bu 1.041 fotoğraf arasında diğerlerine göre daha iyi, daha etkileyici, daha çarpıcı, hikayeyi asıl anlatan olanları seçerek bunlar için yazılan hikayeleri paylaşmayı tercih ettim.
Şimdi isterseniz çalışma kapsamında ele alınan 10 tema ile bu temalar altında ele alınan 86 temayı sıralayalım:
Şimdi gelelim seri fotoğraflar içinden benim seçtiklerime ve onların hikayelerine…
I- TOPLULUKLARA BAKAN HİKAYELER
A) KHK’dan Kültürhane’ye
İzmir Akdeniz Akademisi Akademi Kurulu üyesi ve KHK mağduru sevgili arkadaşım Ulaş Bayraktar… Onun sayesinde ünlü ressam Gustav Klimt’in Viyana Üniversitesi için yaptığı üç resmin; “Felsefe”, “Tıp” ve “Hukuk” isimli tavan resimlerinin hangi koşullarda yapıldığını ve yok oluş hikayesini öğrenmiştim… Fotoğraf: A. Öner Kurt
HİKAYESİ: “Mersin Üniversitesinde görev yaparken “Bu suça ortak olmayacağız!” başlığıyla yayınlanan bildiriye imza attıkları gerekçesiyle bir gecede işsiz kalan üç akademisyen, yaşamlarını sürdürebilmek amacıyla Kültürhaneyi kurdular.
Serdar Ulaş Bayraktar, Ayşe Gül Yılgör, Galip Deniz Altınay ve onlara katılan barış gönüllüsü feminist Nalan Turgutlu Bilgin tarafından kurulan Kültürhane’yi birçok insan maddi, manevi dayanışmasıyla destekledi. Kültürhane, kafe, kütüphane ve etkinlik mekanı olarak çalışmaya başladı. Kısa sürede her yaştan insanların kendini ait hissettiği bir kültür, eğitim ve yaratı alanı olarak başka bir dünyanın mümkün olduğuna dair ipuçları verdi.”
B) Boyoz’un İzmir’i
Fotoğraf: Arzu Altıer, Ahmet Serdar Turan
HİKAYESİ: “Farklı kültürlerin yaşadığı İzmir’de boyoz sadece ortak bir kültürün ürünü değil, bir tutkudur. İspanyolca’da küçük somun anlamına gelen ’bollos’15. yy. da İspanya’dan İzmir’e göç eden Sefarad Musevileri’nin birlikte getirdikleri lezzetli bir atıştırmalık. Boyoz İzmir’e geldikten sonra bir dönem Basmane’deki Musevi evlerinde yapılan bir tür sebzeli çörek olarak kalmış. 1940’lı yıllarda Avram Usta boyozu ticari bir ürüne dönüştürmüş. Fırınlardaki Türk ustalar ise daha seri ve ince açılan ‘Balkan açkısı’ hamur tekniğini uygulayarak günümüzdeki yeni biçimini ve tadını kazandırmışlar.”
C) Kimsenin Hatırlamadığı Sessiz Bir Şarkı
Fotoğraf: Nimet Gönenç Çınaroğlu
HİKAYESİ: “Babası, dedesi, dedesinin dedesi ve onun da dedesi gibi Sarkis Teke de Talaslı. İlk nefesini çektiği yer burası, dedesinden sürgün hikayeleri dinlediği, yollarda ölüp gidenleri düşündüğü yer burası. Talas. Sarkis’in dedesi Zimbad Bey, Balkan Harbi gazisi. Dokuz yıl askerlik yapmış, dizindeki mermi yarasıyla evine dönmüş. 1915’te “asker ailelerine dokunulmayacak” diyen kanundan faydalanarak Talas’ta kalabilmişler.
1957 doğumlu Sarkis’in gençliği zor koşullarda geçmiş. Kaybedeceği bir şey kalmayınca sarılmış bıçağa. “Kabadayı demek mafya demek değil” diyor. Haksızlık etmek için değil, haksızlığa uğramamak için… Sarkis bir dönem İstanbul’da da yaşamış ama hep doğup büyüdüğü yere, Talas’a ait kalmış. İçinde kimsenin bilmediği sessiz bir şarkıyla…”
D) 4-148
Eski adıyla “Cibin“, yeni adıyla “Saylakkaya“, bir dönem Kemeraltı’nda “Ayzeradant” (Sahleray dilinde Bilgelik Tapınağı) isimli sanat galerisini açıp işleten üretken sanatçı sevgili Nihat Özdal’ın; ayrıca, bildiğim kadarıyla Ermeni asıllı Sabiha Gökçen’in köyüdür. Fotoğraf: Raziye Köksal Kartal, Emel Karakozak, Tuncay Doğruluk.
HİKAYESİ: “Saylakkaya (Cibin), Şanlıurfa Halfeti’ye bağlı bir köy. 1915 yılında tehcir kararıyla birlikte bu köyde yaşayan Ermeniler evlerini terk ederek Halep civarına gitmek zorunda kalırlar. Yolun zorluklarını ve tehlikelerini gören bazı aileler kızlarını güvendikleri Müslüman komşularına emanet ederler. Yaklaşık otuz kadar Ermeni kızı Cibin’de büyür ve Müslüman erkeklerle evlendirilir. Şu an bu kızlardan hiçbiri hayatta değil ancak çocuklarının ve torunlarının bazıları Cibin’de yaşamaya devam ediyor. Bugünkü Saylakkayalılardan birçoğunun annesi, büyük annesi Ermeni ve bunu açıkça ifade ediyorlar.
Hakob Grigoryan Ermenistan’da yaşayan Cibin kökenli bir Ermeni. 52 yaşında, evli, iki çocuğu var. Hakob Grigoryan Türkçe biliyor, Erivan’daki stüdyosunda düğün, vaftiz, doğum günü fotoğrafları çekiyor.
Dedesinden dolayı geçmişe ve Cibin’e büyük ilgi duyan Hakob Bey 2018 yılı Ekim ayında “emanet kızlar”ın çocukları ve torunlarıyla geçmişin izlerini sürmek için Cibin’e gitti. Ailesini hatırlayanlarla görüştü ve anılarını kaydetti.
Biz de onun hikayesini Cibin’de ve Ermenistan’da izlerken geçmişteki acıların halklar arasındaki diyaloğa engel olmadığını gördük.“
II- SANATLI HAYATLAR
A) Başlangıç Parmaklar
Fotoğraf: Özgür Yurdusev
HİKAYESİ: “Ali Şentürk Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Heykel Bölümünü bitirmiş. Aynı yıl aynı okul ve bölümde yüksek lisans yapmış. Ankara’da yaşıyor. ODTÜ Müzik ve Güzel Sanatlar Bölümünde heykel dersleri veriyor.
ODTÜ ve evinin salonunu dönüştürdüğü atölyesinden bizlere hiç fark etmediğimiz kelimeleri gönderiyor. Parmak izi gibi işliyor içinden geçenleri, ince ince.“
B) Hayatın Provası
Fotoğraf: Jülide Fırat
HİKAYESİ: “İlker Erçman, altı yıl önce İstanbul’dan Bodrum’a gelip yerleşmiş bir tiyatro insanı. Yirmi yıldır çocuklara, gençlere ve yetişkinlere drama dersleri veriyor, oyunlar sahneliyor. Oğlum Ege de dört yaşından beri onun öğrencisi. Altı yıl boyunca aksatmadan drama derslerine katıldı, oyunlarda rol aldı. Bu sayede son yıllarda tiyatro ve İlker hayatımızın parçası oldu.
İlker’e göre drama eğitimi çocukları daha yaratıcı kılıyor, fikir sahibi olmalarını sağlıyor, vizyonlarını genişletiyor, yaratıcı bireyler olarak hayata hazırlanmalarını sağlıyor. İlker, bu sayede çocukların konuşan, sorgulayan bireyler olacaklarını söylüyor.
Yaratıcı drama eğitiminin pedagojik temelleri 1982’de Prof. Dr. İnci San ile tiyatro sanatçısı Tamer Levent tarafından atılmış. MEB 2000 yılında drama derslerini 4. sınıftan 8. sınıfa kadar seçmeli ders olarak koymuş. Drama, 2007 yılında ilköğretim ders programlarına da seçmeli ders olarak girmiş. Şu anda ise devlet okullarının müfredatında böyle bir seçmeli ders yok.
İlker’in hikayesinde tanıklık ettiğim bu süreci anlatmaya çalıştım. Drama-çocuk-tiyatro ilişkisini yıllardır sürdüren İlker’in tutku ve heyecanını fotoğraflarla görünür hale getirmek istedim.
III- HAYATA KARIŞAN HİKAYELER
A) Bayram’ın Ocağı
Fotoğraf: Yusra Seven
HİKAYESİ: “Bayram Deder yıllar önce memleketi Mardin‘den İzmir Kadifekale’ye taşınır. İlkokul mezunudur. Hiçbir işte uzun süre çalışamaz, bir mesleği ve birikimi yoktur. Yedi yıl cezaevinde kalır. Çıktıktan sonra da bir iş bulamaz ve tarihi Kadifekale’de derme çatma bir çay ocağı açar.
Mahallede görüp aşık olduğu Emine ile evlenirler. Oğulları Eyüp ve Emir doğar.
Bayram her sabah çay ocağını kurmak için Kadifekale’den geçerken mahallesinin kentsel dönüşümle ortadan kalkmasını izler.“
VII- DEĞİŞENLERE BAKANLAR
A) Sümerbank’ın Çığlığı
Fotoğraf: M. Turhan Keskin
HİKAYESİ: “Genç cumhuriyetin ekonomik kalkınma için başlattığı ilk projelerden biri Nazilli Sümerbank Basma Fabrikasıdır.
SSCB’den karşılığı narenciye olarak ödenmek üzere alınan 7 milyon TL krediyle kurulan Fabrikada 120 kadar Sovyet mühendis ve montör çalışır.
Birinci 5 yıllık kalkınma planında yer alan Fabrikada üretim 9 Ekim 1937 tarihinde başlar.
Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası çağdaş bir üretim modeline sahiptir. Araştırma laboratuvarları, okulu, hastanesi, kreşi, sosyal tesisleri, sanat ve spor imkanları vardır. Çalışanların ekonomik ve sosyal hakları oldukça iyidir. İşçilere her yıl ürettikleri mamullerden verilir.
Fabrika açıldıktan bir yıl sonra 8,5 milyon metre basma üretmiştir. Yıllarca kadın, erkek, çocuk herkes bu fabrikada üretilen rengarenk basmalardan dikilmiş elbiseler, entariler giyer.
Zaman içinde fabrika değişen koşullara uygun biçimde yenilenmez, üretim düşer ve özelleştirme furyası başlayınca da elden çıkarılır. Daha sonra, çeşitli teşvikler verilmesine rağmen, küresel ekonominin dayattığı rekabet koşulları aleyhine işler.
Fabrikanın basma üretimi 2002 yılında 2,3 milyon metreye düşer. 31 Temmuz 2003’te zarar ettiği gerekçesiyle kapatılır, 66 yıl süren üretim serüveni son bulur.
Makinaların çoğu hurda niyetine satılır, kalanlar çürümeye terk edilir.
Buna rağmen bugün bile Fabrikada bir sanayi müzesini donatacak değerde birçok malzeme, makina ve doküman kenarda köşede atılmış vaziyette duruyor.
Şevket Süreyya Aydemir, Nazilli Basma Fabrikasının açılışında makinaların sesini dinleyen Atatürk’ün “İşte bu musikidir, sanayinin musikisi.” dediğini aktarır.
“Sanayinin musikisi”, 67 yıl sonra artık sessiz bir çığlığa dönmüştür.“
VIII- EMEK HİKAYELERİ
A) Lagün Parmaklıkları
Fotoğraf: İbrahim Şan Yödek
HİKAYESİ: “Çukurova Dalyanı, Adana’nın Yumurtalık Lagünü’nde denize açılan ağzında kilometrelerce uzanan kamış setlerden oluşur.
Akdeniz balıkları yumurtlama öncesinde yemlenmek için bu Lagüne girerler. Kaptan Fethi Aydan ve ekibindeki Hüseyin Aydan, Muhsin Aydan ile Ömer Yıldırım için de yoğun çalışma günleri bu dönemde başlar. Karada hazırladıkları onar metre uzunlukta yüz elli kilo ağırlıktaki kamış parmaklıkları dalyan ağzına sererler.
Bu parmaklıklar üremek için açık denize çıkmak isteyen balıkları hapseder. Balıklarla birlikte beş adam da aylarca lagün parmaklıklarının arkasında kalır.
Karada ve deniz içindeki hat boyunda birer kulübeleri vardır. Lagün parmaklıklarını döşedikten sonra deniz içindeki hat boyu kulübesine yerleşirler. Oldukça sağlıksız ve ağır koşullarda gece gündüz çalışırlar. Sürekli lagün parmaklıklarını kontrol eder, gerekli müdahaleleri yapar ve avlanırlar.
Beş ay süren bu dönemin ardından şubat yaklaşırken kamış setler sökülür. Balıklar açık denize kavuşurken dalyan adamları da evlerinin yolunu tutar.“
IX- TOPRAĞIN SESİ
A) Doğaya Dönüş
Bir tanıdık tarım dostu: Abdullah Aysu… Fotoğraf: Gülgün Taşkın, Elif Kaya, İlknur Gülle
HİKAYESİ: “Dünyanın birçok yerinde uzun süredir GDO’lu ve hibrit tohumlarla üretim yapılıyor. Tarlalarda tarım ilaçlarının kullanılması insan sağlığını olumsuz etkilerken doğal dengeyi de bozuyor.
Doğal dengeyi yeniden kurmak, toprak verimliliğini sürdürebilmek, temiz tarım ürünleriyle daha çok kişinin tanışmasını sağlamak ve gelecek nesillere sağlıklı bir doğa bırakabilmek için alternatif tarım uygulamalarının ve yerel tohum derneklerinin faaliyetleri büyük önem taşıyor.
Yerel Tohum Derneği’nin Marmaris Temsilciliği bölgede sağlıklı ve sürdürülebilir tarımın yaygınlaşması için çalışan, yerel tohumların korunmasını hedefleyen, üreticileri bir araya getiren ve Yerel Tohum Temiz Gıda Pazarı’nı proje olarak önüne koyan bir kuruluş.
Derneğin geniş bir çalışma alanı var. Faaliyetlerine dernek temsilcileri Pınar Ünlü, Sema Güner, Güzin Şahin Görgülü, Oya İşleyen ve Tuğçe Kalkus’un yanı sıra çok sayıda gönüllü katılıyor.“
Sonuç yerine;
Kısa adları AFAD, ANFAD, BANFAD, BASAF, E-FOT, FOTOGEN, FOTOFORUM, FSK, GAFSAD, İFSAK, İFOD, KASK, KONFAD, MFD ve ZEYFOD olan 15 fotoğraf kulübünün oluşturduğu Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonu‘nun 20. yüzyılın ilk yarısında geçerli olan kişisel ya da toplumsal bir hikayeyi fotoğraflarla anlatma uygulamasını bugüne taşırken sinema ve televizyonla sosyal medya ve yapay zekanın gelişip fotoröportajı çekici olmaktan çıkardığı 21. yüzyılın koşul ve olanakları ile kısıtlılıklarının dikkate alınmadığı “Memleketimden Görsel Hikayeler” isimli proje çalışmasının fotoğraflarını izlerken aynı anda İzmir‘de bir fotoğraf müzesinin kapatıldığını aklımızda tutarak değerlendirmenizi diler, keşke bu temalar arasına bir de fotoğraf müzesinin kapatılış hikayesi eklenseydi diyerek dile getirmeye çalıştığım bir hayıflanmayı eklemek isterim…
Şu sıralarda bir endüstriyel miras ürünü olarak sabunun İzmir‘deki tarihi ile bunun insan, hayvan ve bitki sağlığıyla ilişkisi çerçevesinde İzmir‘deki hamam, hastane, karantina ve tebhirhane gibi tarihi yapıların; ayrıca, alkol ve kolonya gibi diğer temizlik malzemelerinin geçmişi ile ilgili yoğun bir çalışmanın içine girdiğimi ifade etmek isterim.
“Çankırı Çarşısı No. 1 ve 6. Hafif zeytinyağı içeren özel saf sabun üreticisi. 1876 Atina Olimpiyatları’nda ilk gümüş madalya. Zeytinyağı vb. tüccarı. Komiser.“
Uzun bir çalışma süresini kapsayacak böylesi bir gayretin içine neden girdiğimi soracak olursanız, bu nedenleri birbirinden farklı beş madde halinde sıralayabilirim:
1) “Emeğin miras hakkı” anlayışından hareketle 2025 yılı Nisan ayından bu yana İzmir Liman Arkası Bölgesi‘nde “Daraağaç’ı hatırlıyor ve unutmuyorum!” başlığıyla yürüttüğüm çalışmalar sırasında karşıma daha önceden bilmediğim yeni sabun fabrikalarıyla zeytinyağı ve sabun fabrikalarında kullanılan büyük kazanları üreten Demosthenis Issigonis‘e ait döküm fabrikası hakkında yeni bilgilere ulaşmış olmam,
2) Yakın zaman önce bir vakıf malı olduğu için İzmir Vakıflar Bölge Müdürlüğü‘ne devredilen Namazgah Hamamı‘nın 2019 yılında İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından Artı 3 Mimarlık bürosuna yaptırılan restorasyonunda tarihi bir hamamın geleneksel çalışma sistemi dikkate alınmayıp hamama ısıtma amacıyla doğal gazın bağlanması suretiyle o yapının bundan böyle klasik Osmanlı tarzı bir hamam olarak kullanılır olmaktan çıkarılması,
3) 2025 yılı içinde Basmane, Anafartalar Caddesi üstündeki Kıllıoğlu Hacı İbrahim Vakfı Hamamı‘nın bir “Osmanlı Hamamı” olarak bilinen tarihi kimliği ve bir vakıf malı olması nedeniyle İzmir Vakıflar Bölge Müdürlüğü‘ne devredilme riski dikkate alınmaksızın Konak Belediyesi tarafından İzmir Valiliği Yatırımları İzleme Koordinasyon Başkanlığı (YİKOB)‘ndaki Emlak Vergisi Fonu‘ndan alınan milyonlarca liranın harcanması suretiyle tarihi geçmişi ve kimliği dikkate alınmaksızın metal yoğun bir şekilde restore edilmesi,
4) İlk kez 2015 yılında, o tarihlerde Konak Belediyesi ARGE Müdürü olarak görev yapan sevgili dostum mimar Mihriban Yanık ve yıkım firması sahibi Gencol Özbüker ile birlikte içine girip tüm bölüm ve katlarını dolaşarak tanıştığım, ayrıca sağa sola saçılmış değerli tarihi Marsilya kiremitlerini elime alıp incelediğim; ancak, o tarihten 2026’ya kadar devam eden uzun bir süreçte koruma adına etrafı çelik perdelerle çevrelenerek adeta teslim alınan yapıya önünden her geçişte büyük bir saygıyla selam veriyor, tarihi yapının bu büyük ilgisizlik ve sevgisizlik sonucunda ne zaman tam anlamıyla yıkılacağını merak ediyordum.
Bu tarihi yapı en nihayetinde 5 Mayıs 2026 tarihinde yapılan ihale çerçevesinde Konak Belediyesi‘nin İzmir Valiliği Yatırımları İzleme Koordinasyon Başkanlığı (YİKOB)‘ndaki emlak vergisi fonundan aldığı kamu kaynaklarıyla “Hamdi Dalan Sabun Müzesi” olarak restore edilmeye başlandı ve Dalan ailesi mensuplarının da yer aldığı görkemli bir törenle restorasyonuna başlandı. Ancak söz konusu törende yapılan konuşmalarla gazete ve sosyal medyaya servis edilen haberleri okuduğumuzda Konak Belediyesi‘nin bir zamanlar Paleologos ailesi ile onu izleyen Aydınlı Ömer Muharrem firmasınca kullanılan 863 ve 864 sokakların kesiştiği köşedeki bu tarihi sabunhane binasını sadece Dalan ailesiyle ilişkilendirdiğini, binanın Dalanlar öncesindeki 16. yüzyıla kadar uzanan uzun ve zengin tarihi ile ilgilenmediğini anladım.
Çünkü Dalan ailesiyle ilgili anıları daha önceden okuduğum için firma kurucusu Hamdi Dalan‘ın üvey babası ile birlikte bir süre bu binadaki Ömer Muharrem Sabun Fabrikası‘nda işçi olarak çalıştığını, binayı ancak burada kullanılan geleneksel sabun teknolojisinin terkedilip daha büyük boyutlu sınai üretime geçilen 1960’lı yılların başında satın aldığını biliyordum. o nedenle binanın sadece 1961 sonrasındaki tarihinin Hamdi Dalan boyutunda ticari bir şirketle ilişkilendirilip daha zengin olan 100 yıllık tarihi geçmişin dikkate alınmadığını gösteren bu restorasyon ve müze kurma girişiminin nedenini düşündüğümde ise bunun sadece ve sadece Dalan firmasının ürettiği malların KemeraltıÇarşısı gibi kentin en büyük ve önemli ticari merkezindeki reklamı, tanıtımı ve daha fazla satılması açısından önemli olduğunu düşündüm.
5) Tarihi boyunca büyük salgınlarla boğuşup büyük nüfus kayıplarına uğrayan İzmir‘de insan, hayvan ve bitki sağlığı konusunu sabunu, zeytinyağını, hamamı, karantina hizmetlerini, “Uyuz Hamamı” da denilen tebhirhaneyi, hastaneyi ve diğer temizlik malzemelerinin bütününde göremeyip ve bunları birbirleriyle ilişkilendirmeyip sabunun İzmir tarihini sadece Dalan sabunları üzerinden ele alarak asıl sabun üretici ve tüccarlarına haksızlık yapılması.
Sabunun İzmir tarihine dair: Boğos Tatikyan’dan sabun ve yağ satan Yahudiler, Ömer Muharrem antetli haberleşme evrakı ve İzmir’e özgü “Garantile” damgasını yiyen sabunlar…
Söz konusu tarihi yapıların tahsis şekli, restorasyon ve kullanım şekli ile karşılaşılabilecek olası riskler konusundaki görüş, düşünce, eleştiri ve endişelerimi ifade ederek bunun bir sonucu olarak önereceğim çözüm yolları konusunda bilgi vermeden önce sabunun İzmir‘in 19-20. yüzyıllardaki tarihi içindeki yeri ve önemi ile ilgili olarak yaptığım çalışmanın ilk bilgilerini sizlerle paylaşmak isterim:
Baştan belirtmeliyim ki, bütün bu bilgileri, Garanti Bankası‘na ait SALT Araştırma arşivindeki 1854-1948 dönemine ait binlerce sayfalık 48 adet tarihi ticaret yıllığındaki bilgilerle Charles Edward Goad‘a ait 1905 yılı sigorta planlarının (10) ve (11) numaralı paftalarını ayrıntılı bir şekilde tek tek inceleyerek edindim.
İğneyle kuyu kazmak tabirini haklı çıkarak şekilde 19 ve 20. yüzyılları kapsayan aşağı yukarı 100 yıllık bir dönemde farklı firma ve kişilere ait bu yıllıklarda yer alan İzmir‘le ilgili bölümleri bir köşeye ayırıp her bir bölümdeki sabun üreticileri ile tüccarları ortaya çıkarmak oldukça vaktimi aldı. Böylelikle İzmir‘deki hangi sabun imalatçısı ya da tüccarının o tarihlerde hangi adreste bulunduğunu öğrenip faaliyette oldukları yerleri 1905 yılı sigorta paftalarında aradığımda adeta o sabunhaneyi ziyaret edip sahipleriyle tanışmış, orada çalışan işçilerle sohbet etmiş gibi sevindiğimi hissettim. Tabii ki, Goad tarafından sigorta riski görülmeyen Darağaç, Mersinli gibi bölge ve mahallelerin planları elimde olmadığı için onların yerini tespit etmem mümkün olmadı.
İnanmayacaksınız ama bu sayede Kemeraltı Çarşısı‘nda sabun imal eden toplam 11 sabunhanenin yerini öğrenip biri sokak, diğeri de cadde olmak üzere iki adet Sabunhane adını almış işlek yolun olduğunu fark etmiş oldum. Hem de hiç ummadığım yerlerde…
G. E. Goad’ın 1905 tarihli sigorta planlarının (10) ve (11) numaralı paftalarında bulunan 11 adet sabun fabrikasının yeri… İşaretlemede kullanılan rakamlar aşağıdaki sıralamadaki rakamlarla aynıdır…
1. Tarihi Ali Paşa Caddesi (863 sokak) ile Mekteb sokağın (864) kesiştiği köşede yer alıp bugün Hamdi Dalan Sabun Müzesi adıyla restore edilmekte olup Paleologos Kardeşler‘e ait sabun fabrikası,
2. Tarihi Gözlemeciler Çarşısı (876 sokak) içindeki Alexandros Isrek‘a ait sabun fabrikası,
3. Tarihi Keten Çarşısı (866 sokak) içindeki sabun fabrikası,
4. Tarihi Taşçılar Çarşısı (871 sokak) içindeki Abdulkadir Efendi‘ye ait sabun fabrikası,
5. Tarihi Vakıf Hoca Sokak (865 sokak) içindeki Paleologos Kardeşler‘e ait ikinci sabun fabrikası,
6. Tarihi Vakıf Hoca sokak (865) ile Sabunhane sokağın (867) sokağın köşesinde kalıp şimdilerde mülkiyet sahibi mimar Salih Seymen tarafından restore edilen binada faaliyette bulunan Katzanopoulos‘a ait sabun fabrikası,
7. Tarihi Vakıf Hoca sokak (865) içindeki K. Sepetçioğlu‘na ait sabun fabrikası,
8. Kemahlı İbrahim Efendi‘ye ait Kemahlı Han‘ın yanındaki K. Sepetçioğlu‘na ait sabun fabrikası,
9. Tarihi Kemeraltı Caddesi (Anafartalar) üstünde ve Başoturak (Başdurak) Camii‘nin kuzeydoğusundaki Christos Pavlidis‘e ait sabun fabrikası,
10. Kestanepazarı Camii‘nin güneybatısındaki Sandıkçılar Çarşısı‘ndaki (878 sokak) P. Ksanthopoulos‘a ait sabun fabrikası,
11. Tarihi Çekmececiler Çarşısı‘ndaki (892 sokak) Aristidis Kyriakides‘e ait sabun fabrikası.
Cumhuriyet öncesinde Kemeraltı dışındaki tek sabun fabrikası ise Darağaç bölgesinde önce A. Petit, daha sonra Louis Cousinery tarafından işletilen bu fabrika sonraları Şark Sanayi işletmesine dönüşerek İzmir‘in en büyük ve önemli dokuma tesislerinden biri haline gelmiştir. Cumhuriyet döneminde ortaya çıkan ikinci bir sabun fabrikası ise muhtemel bir Yahudi olan Politi Robeno‘ya ait Mersinli-Bornova Caddesi No.9-13’de bulunan fabrikadır.
1882-1948 dönemi ticaret yıllıklarına göre İzmir‘de sabun üretimi ve satışı yapan kişi sayısı toplam (73) olup bunların çoğunluğu Cumhuriyet öncesinde Rumlardan, sonrasında ise Müslüman Türk ve Yahudilerden oluşmuştur.
Bazı İzmirli sabun üreticilerinin 1881-1948 döneminde faaliyette oldukları yıllar…
Cumhuriyet öncesinde çoğunluğunu Rum üretici ve tüccarların oluşturduğu isimler arasında Hacı Ali, Baltacılar Çarşısı‘ndaki Tahsin Efendi ile Taşçılar Çarşısı‘ndaki Abdülkadir Efendi gibi tek tük Müslüman Türklere ve tek Ermeni üretici olarak da Agop Alpiar‘a rastlanmaktadır.
Bu sabun üreticilerinin büyüklük ve süreklilik itibariyle önde gelenleri ise İzmir‘de, özellikle de Küçük Menderes Havzası‘ndaki geniş tarım arazileriyle ve Kraemer Palas gibi değerli gayrimenkulleriyle tanınan Seydiköylü Rum Fotiadis ailesiyle asıl üretim merkezleri Urla olan Paleologos ailesidir.
Fotiadis ailesi bu işe 1869 yılında kurduğu şirketle Keresteciler Caddesi (871 sokak) No. 65 adresindeki fabrikada başlamış ve sonrasında kurulan fabrikaları Joseph, Basille ve Constantine Fotiadis tarafından yönetilmiştir. Bugün Hamdi Dalan Sabun Fabrikası adıyla restore edilmekte olan binayı uzun yıllar kullanıp sonrasında Aydınlı Ömer Muharrem‘e satan Paleologoslar (Nicholas, Pericles, Konstantin, Michel) ise 1881’den 1921’e kadar birden fazla fabrikada yürüttükleri sabun üretimi ile İzmir‘in önde gelen sabun üreticisi ve tüccarlarından biri olmuştur.
Cumhuriyet sonrasında ise ortaya Yahudi ve Müslüman Türk üretici ve tüccarlar çıkar. Aydınlı Ömer Muharrem, muhtemelen Aşkenaz Yahudisi olan İstanbul merkezli Lipowitz Kardeşler, Ali Muhsin Kibar ve en nihayetinde Körfez’in kıyısındaki Turyağ fabrikasının sabunları ortaya çıkar. Ancak 2. Dünya Savaşı’nın zorlu koşulları ve Varlık Vergisi gibi ayrımcı politikalar sonucunda Yahudi üreticiler sabun piyasasından çekilmek zorunda kalır ve tüm üretim/satış Müslüman Türklerin eline geçer… Böylelikle İzmir’deki sabun da uluslaşma süreci ile birlikte Türkleşip Müslümanlaşmıştır…
Hele ki aradan uzun yıllar geçmiş olmasına karşın Türkiye‘nin 2025 yılı itibariyle sabunun da dahil olduğu temizlik ürünleri için 626 Milyon dolar ithalat yaptığını dikkate aldığımızda… (7)
Hamdi Dalan Sabun Müzesi Restorasyonu…
Gelelim bugün kentin içindeki tek sabun fabrikası olarak bilinen ve yakın zamanda başlayan restorasyonunun bitişiyle birlikte Hamdi Dalan Sabun Müzesi adıyla kullanılacak tarihi yapının geçmişine…
Konak Belediyesi‘nin Dalan ailesi ile yaptığı protokol çerçevesinde binayı 29 yıl gibi oldukça kısa bir süre kullanma koşuluyla restore etmeye başladığı, tapunun Ahmetağa mahallesi 227 ada, 7 parseliyle Konak mahallesi 864 sokak No.6-8 adresindeki 366 metrekarelik parseldeki yapı, Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu (GEEAYK)‘nun 20.6.1981 tarih, 2954 sayılı ve Tabiat ve Kültür Varlıkları Yüksek Kurulu (TKVYK)‘nun 17.7.1987 tarih, 3509 sayılı kararları ile tescillenip koruma altına alınmış olup George Edward Goad tarafından 1905 yılında hazırlanan İzmir sigorta planlarının 11. paftasında Paleologos Kardeşler tarafından işletilen bir sabun fabrikası olarak işaretlenmiştir. (1)
O nedenle İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait İzmir Visit isimli turizm portalında belirtildiği gibi buradaki sabun fabrikası 1941 yılında Hamdi Dalan tarafından kurulmamış; aksine, Hamdi Dalan 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bu binada sürdürülmekte olan sabun üretimini, binayı satın aldığı 1961 yılından başlayarak sürdürmüştür. (2)
Diğer yandan İnternetteki Dalan Kimya Endüstri Anonim Şirketi‘ne ait web sayfasının “Hikayemiz – Tarihçe” bölümünde firmanın kurucusu Hamdi Dalan‘ın bu işe ilk kez 1941 yılında İzmir Agora Namazgah semtinde başladığı belirtilmekle birlikte (3) hem bu ilk üretim mekanının bugün nerede olduğu belirtilmemekte, hem de aile üyeleri Akın Dalan ve Dide Dalan tarafından yapılan yayın ve söyleşilerde Hamdi Dalan‘ın aynı binadaki Ömer Muharrem‘e ait tarihi sabunhane binasında üvey babası ile birlikte işçi olarak çalıştığı, 1961 yılında söz konusu fabrikanın iş göremez hale gelmesi üzerine binayı Ömer Muharrem firmasından satın alarak işe başladığı anlatılmaktadır. (4) (5)
İşte o nedenle İzmir‘deki sabun tarihini yeniden ve doğru bilgilerle yazılarak Hamdi Dalan‘a mutena bir yer verme yanlışından vazgeçilmeli, söz konusu binaya bu tür yanlış ve çarpıtılmış bilgiler nedeniyle Hamdi Dalan Sabun Müzesi yerine İzmir Sabun Müzesi adı verilmelidir.
Sabunun İzmir‘deki macerasına ait bütün bu bilgileri 1881-1948 yılları arasında farklı kişi ve kurumlarca bazı yıllarda düzenli, bazı yıllarda da aralıklarla yayınlanan ve Annuail Orient olarak adlandırılan Osmanlı ile diğer Ortadoğu ülkelerinde faaliyette bulunan firmaların tanıtımını yapmak amacıyla yayınlanan ticaret yıllıklarından edindiğimi dikkate almanızı rica edeceğim.
Bunun dışında ayrıca, İzmir‘de şu anda faaliyette bulunan Ticaret Odası, Ticaret Borsası gibi kurumların arşivlerinde o dönemlere ait herhangi bir bilgi ve belgenin bulunmadığını, o nedenle bu fabrikaların ne miktarda üretim yaptıklarına, ürettikleri sabunun ne kadarının satıldığına, yurtdışından ne miktarda sabun ithal edildiğine ve benzerlerine ilişkin üretim ve ticaretle ilgili bilgi ve istatistiklere ulaşmanın mümkün olmadığını ifade etmek zorundayım… Ancak 2012 yılında yapılmış bir araştırma sayesinde 1 okka sabunun İzmir’deki satış fiyatının 1. Dünya Savaşı sırasında nasıl arttığını sizlere aktarmak isterim:
Temmuz 1914’de 7, Ocak 1917’de 32, Eylül 1917’de 75, Ocak 1918’de 140 ,Eylül 1918’de 140 kuruş… Yani 4 yıl içinde % 2000’lik bir artış ve kuvvetle muhtemel bütün arayışlara rağmen zor bulunan kıt bir mal!!! (6)
Konuya daha geniş bir açıdan bakabilmek…
Zeytin, zeytinyağı, sabun üretim ve ticareti açısından böylesine zengin bir kentte bugüne kadar sevgili Levent Köstem tarafından açılan Urla‘daki Zeytinyağı Müzesi dışında insan, hayvan ve bitki sağlığını bir bütün halinde; yani, zeytin-zeytinyağı-sabun-hamam-karantina-tebhirhane-salgın hastalıklar-sanitasyon-hastane kavramlarının bütünlüğü içinde ele alan bir girişim olmamış, İzmir‘de İzmir‘le ilgisi ve tarihi bir geçmişi olmayan maske ve radyo müzesi gibi yerler açılmasına rağmen İzmir‘i İzmir yapan bu temel mal ve hizmetler konusunda hiç kimse kılını kıpırdatmamıştır.
Şimdi ise 19. yüzyılın ikinci yarısında yapıldığı bilinen; ancak son yıllardaki ihmalkarlık nedeniyle adeta yok olmakta olan tarihi sabunhane binasında 1961’den sonra faaliyet gösteren bir sabun firma ve markasının ilk kurucusunun adıyla restorasyon yapılarak Hamdi Dalan Sabun Müzesi adıyla anılacağı söylenmekte ve böylelikle Dalan marka sabunlarla diğer ürünlerin Kemeraltı Çarşısı gibi merkezi ve kalabalık bir ortamda reklam, tanıtım, satış ve pazarlamasına belediye eliyle katkıda bulunulmaktadır.
Bu bağlamda İzmir‘deki hiçbir kamu kurumu ve özel şahsın elinde, TCDD 3. Bölge Müdürlüğü‘ne ait TCDD İzmir Müzesi‘ndeki tıbbi malzemeler ve sevgili dostum Orhan Beşikçi‘nin sık sık sözünü ettiği “Doktor Vagonu” ile eski adıyla Memleket Hastanesi, yeni adıyla İzmir Atatürk Eğitim Hastanesi‘ndeki sayılı tıbbi malzeme dışında İzmir‘deki insan, hayvan ve bitki sağlığı ile hijyenin tarihsel geçmişini kapsayan ciddi bir koleksiyon mevcut olmadığı halde; bir kısım belediye görevlisinin “hadi gidelim müze açalım” hevesi ve “İzmir’deki antikacıları ve koleksiyoncuları dolaşıp alışveriş yaparak müzeyi dolduralım” heyecanıyla yaptıkları bu tür girişimlerin kamu yararından çok özel çıkarlara hizmet ettiğine inanıyorum.(8)
O nedenle halen restore edilmekte olan tarihi binanın yukarıdaki görselde de belirtildiği gibi “Konak Belediyesi Hamdi Dalan Sabun Müzesi” adıyla düzenlenmesi durumunda sadece Dalan Sabun Fabrikası olarak kullanıldığı 1961 sonrası için değil, aynı zamanda 19 ve 20. yüzyıllar İzmir‘inde bu binada sırasıyla sabun üreten Nicholas Paleologos ile Ömer Muharrem ile İzmir‘deki diğer sabun fabrikalarının da dikkate alınması ve sabun dışında sabunla bağlantılı “zeytin”, “zeytinyağı”, “kostik”, “hamam”, “tebhirhane”, “karantina”, “hastane”, “salgınlar”, “bulaşıcı hastalıklar”, “hayvan” ve “bitki sağlığı” gibi konularla; hatta, Polonya‘nın Bydgoszcz kentindeki Museum of Soap and History of Dirt Müzesi gibi sabunun ortadan kaldırdığı kirin oluşum ve giderilmesi konusuyla ilişkilendirilerek bu bütünlüğe kavuşturulması yerinde olacaktır.
Tarihi bir binanın önceki sahiplerini dikkate almayıp; hatta, onları yok sayarak son sahibi ve onun ismi/markası öne çıkarılarak restore edilmesi, aynen Havra Sokağı‘ndaki Politi Şaraphane‘sinin binaya daha sonra uygun görülen daha yeni ve daha kısa bir süre kullanılan “Akıncı Pasajı” adıyla restore edilmesinde olduğu gibi kültürel ayrımcılık ve asimilasyondan başka bir şey değildir…
Bütün bu bilgi, değerlendirme ve yorumların özet ve sonucu olarak;
📌Sabun, İzmir‘ endüstri ve ticaret tarihi açısından çok önemli bir tüketim malıdır.
📌O nedenle İzmir‘deki sabun üretim ve ticaret önemli tarihi aktörleri barındıran zengin bir kaynaktır ve sadece 1961 sonraki üretim-satış faaliyetleri açısından düşünülüp bu zengin geçmiş görmezden gelinemez.
📌İzmir‘in sabun tarihi bütün gerçekleri ile yazılıp belgelenmelidir.
📌Ayrıca İzmir‘de sabun tarihi ile ilgili bir sergi ya da müze düzenleneceği zaman bu çalışma sabun tarihinin her dönem ve aktörünü temsil edecek şekilde ve İzmir‘e özgü üç boyutlu nesnelerle görsellerin bir bütünlük içinde kullanılması suretiyle yapılmalı ve bunun için sağdaki soldaki antikacılarla koleksiyonculardan malzeme toplamak yerine önceden kamusal zengin bir koleksiyonun oluşturulması gerekmektedir…
📌İzmir‘in sabun tarihi ile ilgili bir sergi ya da müze düzenleneceği zaman konuya insan, hayvan ve bitki sağlığını esas alan daha geniş bir açıdan bakılarak ve çalışmanın odağına sabunun konulması suretiyle sabunun ilgili olduğu hamam, karantina, tebhirhane, hastane, sanitasyon ve diğer temizlik malzemeleri gibi alanların da dikkate alınması sağlanmalıdır.
(4) İbrahim Mert Öztürk, Hamdi Dalan ve Dalan Sabun Fabrikası, Bilkent Üniversitesi, 2023
(5) Dide Dalan, Babalar Sabun Kokar, Görsel Basım, İzmir-2006.
(6) Filiz Çolak, “İşgal yıllarında İzmir iktisadi bölgesinde fiyat hareketleri”, Turkish Studies – International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, Volume 7/4, Fall 2012, p. 1269-1280, ANKARA-TURKEY
Toplumla ilgili her bilgi asıl olarak kamusal; yani kamuya aittir.
O nedenle, kamuya ait her türlü bilginin kamu yararı çerçevesinde şeffaf bir şekilde yeniden dönüp dolaşıp kamuya ulaşabilmesi için karşılık düşünülmeksizin herkese ulaşması gerekir…
Hele ki kamu kaynaklarının kullanımı suretiyle elde edilen her tür ve düzeydeki kamusal bilginin…
“Yan cebe koymak”
Örneğin üniversite öğrencilerinin kamu kaynaklarını kullanarak yaptıkları yüksek lisans ve doktora tezlerinin başarılı olması durumunda bu başarı, bir kamu kurumu olan üniversite tarafından öğrenciye verilen kamusal bir unvanla; yani “master”, “Dr.” ya da “PhD” unvanlarıyla ödüllendiriliyorsa bu tezlerin kamuya açıklanması, tez sahipleri tarafından yayından alıkonulmaması gerekir. Çünkü kamu kaynaklarını kullanarak ve her biri kamu görevlisi olan hocalarından destek alarak başarılı bir tez yazmışlarsa şayet bunun karşılığını zaten kamu tarafından kendilerine verilen unvanları alıp isimlerinin başına yerleştirdiklerinde ve bu unvanlar sayesinde başka birçok işte başarıya ulaştıklarında alacaklardır.
Yine aynı durum, üniversite öğretim üyelerinin üniversitelerdeki döner sermayeler ya da TUBİTAK, Avrupa Birliği, kalkınma ajansları ve benzerlerinden aldıkları fonlarla yürüttükleri araştırma projeleri için de geçerlidir. Çünkü üniversite öğretim üyeleri; kendi uzmanlık alanlarında bilimsel araştırmalar yapmak, lisans ve lisansüstü düzeyindeki öğrencilere ders verip onları yetiştirmek ve akademik dünyaya veya topluma yönelik danışmanlık ve hizmet görevlerini yerine getirmekle yükümlü olan akademisyenler; yani, kamu kaynaklarını kullanan ve kamu gücüne sahip kamu görevlileridir.
İşte o nedenle, üniversitelerde çalışan akademisyenlerin çalıştıkları kamu kurumlarında kamu kaynaklarını kullanarak yaptıkları çalışmalarda ya da üniversitelerden izin alarak üniversite dışında yapacakları tüm araştırma çalışmalarından bir bedel, bir karşılık almaması, kamusal bir hizmeti ticarileştirmemesi gerektiğini düşünüyorum. Hele ki çevremdeki çoğu öğretim üyesinin unvanları öğretim görevlisinden profesöre doğru yükseldikçe artan ücretleri çerçevesinde fatura ya da makbuz vermeksizin veya imza atmaksızın aldıklarıyla ya da bir “kazan-kazan” harikası olarak icat edilip hem üniversiteye hem de kendilerine büyük kazançlar sağlayan döner sermaye organizasyonlarıyla bilimin ticaretini yapan zengin bir tacire dönüştüklerini gördükçe…
Buna bir de üniversiteler; yani kamu kaynakları üzerinden bilgi üretmesi beklenen kurumlarda yapılan her düzeydeki araştırmaları üniversite ya da özel yayınevlerinin yayını olarak satılmasını, üniversite mensubu olmadığımız için eski tarihli tezlere ulaşamadığımızı; hatta, Ege Üniversitesi Kütüphanesi girişinde yaşadığım gibi sade bir yurttaş olarak kütüphaneye alınmadığı, üniversitelerce kamu kaynaklarının kullanımı suretiyle abone olunan yerli ve yabancı dijital veri tabanlarına bunun kaynağını sağlayan kamunun bir bireyi olarak ulaşamadığımı da eklersek üniversitelerce bilgi üretimi ve yayını konusundaki sorunun ne kadar büyük ve vahim olduğunu daha iyi anlarız.
Tabii ki, bu bağlamda üniversitelerdeki kamu görevlilerini; yani, akademisyenleri sadece öğrencilere ders veren insanlar olarak görmeyip onların ayrıca bilimsel çalışmalar yapmaları gerektiğini, sadece öğrenci ile uğraşanların bilimsel anlamda akademisyen niteliğinde olmayıp birer “okutman” olacaklarını, onlara bir “bilim insanı” olarak değil de bir “öğretmen” olarak yaklaşmak gerektiğini unutmamak koşuluyla…
Ayrıca üniversitelerde görev yapan öğretim üyeleriyle dernek, vakıf, gazete gibi kurumların TUBİTAK, UNDP, Avrupa Birliği fonları ve yabancı büyükelçiliklerin kaynaklarıyla uluslararası tekeller ve bankalar tarafından desteklenen birtakım yabancı vakıflarla AKP hükümetinin güdümündeki kalkınma ajanslarından proje karşılığında fon temin eden bu tür bilimsel araştırmalarda yer alarak sahip oldukları kamusal bilgiyi ticari anlamda pazarladıklarını, böylelikle sahip oldukları kamusal bilgi ve uzmanlığı kendi şahsi çıkarları için kullandıklarını düşünüyorum.
Çünkü “parayı veren düdüğü çalar” deyişinin bir kez daha doğru olduğunu kanıtlayan böylesi durumlarda ve benim de bugüne kadar tanık ya da taraf olduğum birçok benzer olayda parayı veren kurumlar zaten kendi gündemlerinde olan konuların kendilerinin istediği şekilde işlenip kendilerinin istediği sonuçlara ulaşmasını istedikleri ve bu sonuçları kamuoyuna sanki kamunun görüşüymüş gibi takdim etmek istedikleri için para vererek ya da değişik çıkarlar sağlayarak satın aldığı üniversiteyi ve onun akademisyenlerini bilimi özelleştirme anlamında kendilerine bağlayıp onları kullanmaktadır. Böylelikle birer kamu kurumu olan üniversiteler bu tür özel yöntemlerle ve ihale açmaya hiç gerek duyulmaksızın kendiliğinden özelleştirilmekte, buna baştan teşne olarak üniversite yöneticileri ve akademisyenleri ise artık kamunun değil, kendilerini satın alan sermayenin, uluslararası tekellerin emrine girmektedir:
“Benden ne yapmamı istiyorsan yapayım, ne dememi istiyorsan diyeyim… Kısaca toplumun değil senin emrindeyim!”
Bütün bu anlattıklarıma örnek olarak size kısa zaman önce arkadaşlarımla birlikte yaşadığım iki ayrı olayı anlatmak isterim:
2024 yılının Nisan ayından bu yana hiçbir belediye, fon, vakıf, şirket, ajans ve benzerinden para almadan ya da başka bir menfaat temin etmeksizin tam anlamıyla gerçek ve bağımsız bir gönüllülük anlayışıyla yürütmeye çalıştığım “emeğin miras hakkı” boyutundaki “Darağaç’ı hatırlıyor ve unutmuyorum” başlıklı çalışmanın çıktısı olarak ortaya konulabilecek İzmir Alsancak Limanı‘nın tarihsel gelişimi bağlamında geleceği ile ilgili öneriler boyutunda kamu yararını önceleyen olası değerlendirme ve yorumlarımızın daha önce kendilerinin açıkladığı limanın özelleştirilmesini öngören değerlendirme ve yorumlarla örtüşmeyeceğini; hatta, ters düşeceğini anlayan İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA)‘nın ya da Evrensel Gazetesi aracılığıyla gündeme getirmeye çalıştığım 2001 İzmir Sümerbank Fabrikası Direnişi‘nin gündeme gelmesi nedeniyle tüyleri diken diken olan AKP güdümündeki İzmir Katip Çelebi Üniversitesi yönetici ve akademisyenlerinin çalışmaya ortak olma fikrinden vazgeçtiklerini hatırladığımızda bu çalışmayla ortaya çıkacak yeni bilgileri sahiplenip kontrol edemeyeceklerini anlayan iktidardaki egemen güçlerin ve onların emrindeki kurumların sahip oldukları kamu kaynaklarını ya da olanaklarını bizlerden esirgeyerek nasıl engelleyici bir tutum içine girdiklerini çok açık ve net bir şekilde görüp tanık olma fırsatını yakalamıştım.
Kamu parası ile pazarlık: İzmir Alsancak Limanı ile ilgili sonuçlar bizim istediğimiz şekilde olursa…
Daha önce de birçok kez tanık olup yaşayarak edindiğim bütün bu deneyimler sonucunda; yazıma konu yaptığım “bilginin kamusal olmaktan çıkarılması” denilen şeyin aslında Kapitalist sistemin bir sonucu olarak bilginin herkesin erişebileceği ortak bir değer olmaktan çıkıp özelleştirilerek metalaştırılması ve sosyal medya eliyle dijital yankı odalarında manipüle edilmesi anlamına geldiğini söylemeye çalışıyorum. Böylelikle aslında hepimize ait olması gereken bilgi, özellikle de son günlerin flaş konusu yapay zeka uygulamalarıyla uluslararası bilim tekellerinin eline geçip büyük kitlelerin ve ezilen sınıfların yönetilip susturulması için kullanılan bir güç kaynağı olarak kullanılabilmektedir.
Bilginin Kapitalist sistem içinde toplumun ortak bir değeri olmaktan çıkıp geniş kitleleri ezip sömürme sürecinde kullanılan kullanışlı bir aparata dönüştürülmesinin temel dinamiklerini şu şekilde açıklayabilirim:
1. Bilginin özelleştirilip metalaşması: Bilgi birikimi açık erişimden çok şirketler tarafından patentlenip dijital dünyadaki telif duvarları (paywalls) arkasında saklanan ve özel veri tabanlarında korunan ticari bir mala dönüşmesi.
2. Gerçek-Ötesi (Post-Truth) Dönem: Çoğunlukla Batı ülkelerinin üniversitelerinden kaynaklanıp kendi ülkesinin kültürel hegemonyasının yaygınlaşmasına hizmet eden “bilimsel” etiketli liberal bilgi ve düşüncelerin, “model”, “yaklaşım” ve “düşünce sistemi” gibi adlar altında ihraç edilen ve genellikle geri kalmış ya da gelişmekte olan ülke akademisyenlerinin can-ı gönülden kabullenip sanki yeni bir moda, yeni bir bilimsel katkıymış gibi kabul edip yaygınlaştırması sayesinde bu bilgi ve düşüncelerin yabancı olduğu topraklarda adeta “gerçek ötesi” ya da “gerçek dışı” bir etkiye sahip olduğu görülmektedir.
“Paran kadar bilgi…”
Bunun sonucu olarak ülkemiz ya da bize benzer ülke üniversitelerinin akademisyenleri sözlerine kendi görüş ve düşüncelerini açıklayan anlatımlarla başlamak yerine “şu şöyle söyler, bu böyle söyler” gibi söylemlerle o yeni moda (!) ya da katkının (!) gönüllü elçisi olarak kültürel hegemonyanın misyonerliğine soyunur. Aynen Britanya ve Hollanda kaynaklı “simit/gevrek ekonomisi” ya da “döngü ekonomisi” veya “döngüsel kültür” kavramlarının 2024’den bu yana İzmir‘deki bazı belediyelerde yaşama geçirilmesi için sergilenen olağanüstü gayretlere rağmen başarılı olamayışında ya da bir zamanlar “göç” dediği olguya batıda yeni çıkan moda düşünceleri tercüme ederek ülkemiz akademyasına armağan etmekle ünlü şehir plancısı ustamızın şimdilerde “göç” yerine “devinim, devinim” demeye başlamasında olduğu gibi…
Diğer yanda ise yeni yeni öğrendiğimiz sosyal medya algoritmaları ve reklam odaklı medya çalışmaları, doğrulanmış kamusal bilginin önüne kişisel önyargılarla duygusal manipülasyonları çıkararak ortak akla dayalı kamusal alanı zayıflatıp parçalayabilmektedir.
Bunun en iyi örneğini ise parti içi demokrasi süreçleriyle ilgili büyük bir politik sorunun nedenini ve niçinini araştırmadan koskoca bir siyasi partinin bölünmesi için oyunbozanların değirmenine su taşıyıp çaba harcayan sosyal medya aktörlerinin tavrında izleyebiliriz… Böylelikle koskocaman üniversite hocalarının ya da asıl görevi haber vermek olan gazetecilerin bu karmaşık, kaotik kulvarda bazen nefret suçu işleyerek bazen mezhepçilik yaparak bizlere parmak sallayan gerçek-ötesi bir tutumla ve kendilerini paralarcasına ortaya koyduğu performanslarda bu gerçek-ötesi duygusal manipülasyonu gayet iyi gözleyebiliyoruz.
3. Dijital Eşitsizlik: Bilgiye ulaşmak için gereken dijital altyapı ve araçlar eşitsiz dağıldığında, bazı insanlar, gruplar, sınıflar ve ülkeler dijital bilgiyi rahatlıkla üretip paylaşamadıklarında kamusal bilgi aynen Google, Microsoft, Meta gibi ulus-ötesi güçler eliyle belirli bir kesimin elinde toplanıp tekelleşiyor ve onlardan ayrı, bağımsız bir bilgiyi elde etmek, o bilgiyi üretip zenginleştirmek mümkün olmanın dışına çıkıyor.
Akademik bilginin bu şekilde özelleştirilmesi aslında kamu kaynaklarıyla gerçekleştirilen bilimsel araştırmaların küresel yayıncılık tekelleri tarafından ticari metaya dönüştürülerek bu bilgilerin “paywall” (ödeme duvarı) denilen ve kısaca “ödeme yap-bilgiyi al” şeklindeki bir mekanizmanın arkasına saklanması sürecidir. Bilginin toplum yararına serbestçe yayılması ilkesini doğrudan tehdit eden bu duruma literatürde “Akademik Kapitalizm” adı verilmektedir.
Bilginin metaya dönüşmesi sürecinde karşılaşılan yapısal sorunları ve bu duruma karşı geliştirilen direniş modellerini ise şu şekilde özetleyebilirim:
Sürecin Temel Mekanizmaları
Ücretsiz Emek ve Hak Devri: Akademisyenlerin kamu bütçesiyle yaptıkları araştırmalarla yazdıkları yazdıkları makaleler dergilere ücretsiz gönderilmesine ve bu makaleleri hakem olarak inceleyip yayınlanmasını sağlayan hakemlere hiçbir ödeme yapılmamasına rağmen yayın aşamasındaki tüm telif hakları yayıncı şirkete devredilmektedir.
Çifte Faturalandırma (Yayın Duvarları): Büyük yayıncı şirketler, kamunun finanse ettiği bu makaleleri içeren dergileri yine kamuya ait üniversite kütüphanelerine fahiş abone ücretleriyle geri satmaktadır.
Açık Erişim Paradoksu (APC Ücretleri): Bilgiyi halka açmak isteyen alternatif “Açık Erişim” (Open Access) modellerinde ise bu kez makale yayınlama ücreti (APC) devreye girmektedir. Çünkü bu modelde yer almak isteyen yazarlar makalelerini ücretsiz erişime açtırmak için yayıncılara yazı başına binlerce dolar ödemek zorunda kalmaktadır.
Ortaya Çıkan Yapısal Sorunlar
Bilgi Eşitsizliği: Zengin batı üniversiteleri tüm veri tabanlarına abone olabilirken, gelişmekte olan ülkelerdeki araştırmacılar ve bütçesi yetersiz üniversiteler güncel bilimsel literatüre erişememekte ve bu bilgiden üniversite dışındaki kurum ve şahıslar yararlanamamaktadır.
Piyasa Odaklı Araştırmalar: Üniversitelerdeki akademisyenlerin bilimsel başarısının kriteri ticari dergilerdeki atıf endekslerine bağlandığı için, toplumsal fayda sağlayan ancak ticari getirisi olmayan yerel konular fonlanmamakta ve araştırılmamaktadır.
Tekelleşme: Küresel akademik yayıncılık pazarı, kâr oranları teknoloji devlerini bile geride bırakan Hachhette, Penguin, Random House, Harper Collins ve Macmillan gibi birkaç büyük oligopol şirketin elinde toplandığı için bu yayınevlerinin çıkardığı yayınlardaki bilginin yayınların yüksek bedelleri nedeniyle kamuoyunun bilgisine sunulması mümkün olmamaktasdır.
Bu Özelleştirmeye Karşı Alternatif Direnişler
Korsan Bilim Radikalizmi:Alexandra Elbakyan tarafından kurulan Sci-Hub ile Anna’s Archive gibi uluslararası gölge kütüphaneler, paralı telif duvarlarını aşarak milyonlarca akademik makaleyi tüm dünyaya tamamen ücretsiz ve yasa dışı olarak açıp mevcut statükoyu sarsmaya başlamakla birlikte bu girişimin hukuki temelleri zayıf olduğu için bu platformların aynen Julian Assange‘ın başına gelenler olaylarda olduğu gibi engellenmesi her an için mümkündür.
Türkiye gibi bilgi kaynakları sınırlı ülkelerde ve kurumlarda formal erişim modellerinin zayıflığı gayriresmi paylaşım ağları sayesinde giderilebilir. Rusya‘dan Brezilya‘ya, Hindistan‘dan Güney Afrika‘ya uzanan örneklerde öne çıkan sorun, yalnızca ücretsiz bir şekilde “kitap indirmek” değil; pahalı abonelik sistemlerinin dışında kalan öğrencilerin, benim gibi araştırmacıların ve bağımsız okurların bilgiyle kurduğu zorunlu ilişki biçimidir. Gölge kütüphaneler bu nedenle sadece korsan arşivler değil, küresel bilgi eşitsizliğinin semptomlarıdır.
Bunun nedeni ise akademik yayıncılığın ekonomisinde yatmaktadır. Büyük yayıncılar, üniversitelerin, kamu fonlarının ve akademisyen emeğinin ürettiği bilgiyi paketleyip tekrar aynı kurumlara satıyor. Araştırmanın önemli bölümü kamu kaynaklarıyla destekleniyor; makaleyi akademisyen yazıyor; hakemliği çoğu zaman yine akademisyenler ücretsiz yapıyor, editoryal prestiji üniversite sistemi sağlıyor. Sonra erişim çoğu zaman abonelik ya da makale işlem ücreti üzerinden yeniden fiyatlandırılıyor. Bu yapı uzun süredir “bilgi kapitalizminin” en tuhaf döngülerinden biri olarak eleştiriliyor. (1)
Açık Bilim ve Plan S: Avrupa başta olmak üzere birçok küresel fon sağlayıcı, kamu desteği alan tüm araştırmaların anında ve tamamen ücretsiz olarak açık erişimli dergilerde yayınlanmasını zorunlu kılan Plan S adlı kurallar sistemini uygulamaya sokmak için girişimlerde bulunmaktadır.
Bu anlamda Açık Bilim adındaki küresel hareket, bilimsel araştırmalarla veri ve yayınların herkes tarafından ücretsiz ve engelsiz bir şekilde erişilebilir olmasını, cOAliton S ise 12 Avrupa ülkesindeki ulusal araştırma ajanslarıyla fon veren kuruluşlar tarafından 2018 yılında kurulan bir konsorsiyum olarak kamu kaynaklarıyla desteklenen tüm akademik araştırmaların derhal ve tamamen açık erişimli olmasını, açık lisanslamayı, yazarların telif haklarını ellerinde bulundurmasını ve sadece belirli makaleleri açık erişimli yapan “hibrit” dergileri yasaklamayı hedeflemekte, bu amaçla açık erişimli dergiler çıkarmayı, açık arşivler düzenlemeyi ve dönüşümsel anlaşmalar yapılmasını önermektedir. (2)
Ülkemizde ise TÜBİTAK-ULAKBİM bu süreci Open Access (Açık Erişim) boyutunda desteklemek amacıyla Türkiye genelinde DergiPark altyapısını ve açık bilim projelerini yürütmektedir.
Kurumsal Arşivler: Üniversitelerin, kendi bünyelerinde üretilen makalelerin ilk taslaklarını (pre-print) kendi açık dijital depolarında saklama ve halka açma eğilimi hızla yaygınlaşmaktadır.
Kamusal bilgi önündeki duvarları aşmak…
Evet, bütün bu bilgi ve açıklamalardan da anlaşılacağı üzere; bir zamanlar kamuya ait olup herkesin o günlerde bugüne göre daha kolay ulaşabildiği kamusal bilgi üzerindeki devletin ve sermayenin hegemonyasını yıkmak, kamusal bilgi önüne örülen duvarları aşmak ya da zayıflatmak amacıyla yine sistem içinden gelen direnme noktaları inşa edilmekle birlikte; bu mücadeleyi sadece bilgiye ulaşıp üretmek isteyen araştırmacılara bırakmak yeterli ve anlamlı olmadığı için kamunun; yani toplumun tümünü ilgilendiren bu tür saldırıların yine aynı toplum tarafından fark edilip bilinmesi için bu alanda yeni yeni mücadele hatlarının oluşturulması, büyük bilişim tekelleri tarafından saldırıya uğrayan Sci-Hub ya da Anna’s Archive gibi alternatif korsan bilim platformlarının çoğaltılarak desteklenmesi gerekmektedir.
Mücadeleyi kazanan eminim ki açık, bağımsız ve özgür kamusal bilgiye sahip çıkanların olacaktır!
İzmirli yazar, gazeteci ve siyasetçi Bezmi Nusret Kaygusuz (1890-1961) üzerine 17 Haziran ve 29 Temmuz 2024 tarihlerinde iki ayrı yazı yazmıştım.
Bu yazılarda, Bezmi Nusret Kaygusuz‘un yaşamı üzerine bilgiler verip bir yazar ve gazeteci olarak yazıp çizdiklerini, Osmanlı Demokrasi Partisi genel sekreteri olarak İttihatçılara karşı yapıp eylediklerini ve onların hışmına uğradığında ne zorluklar yaşadığını anlatarak hayattayken ailesi ile birlikte yaşadığı evi 3 Temmuz 2024’de Ballıkuyu‘da arayıp bulduğumuzu, 26 Temmuz 2024’de eşi Devlet Hanım‘la yan yana yattığı Kokluca Mezarlığı‘ndaki kabrini ise tüm aramalarımıza rağmen bulamadığımızı anlatarak bir sonraki aramada bulup çekeceğimiz mezar fotoğraflarını sizlerle paylaşmayı vaat etmiştim.
Değişik tarihlerde Bezmi Nusret Kaygusuz…
Urla Özbek’te Bezmi Nusret Kaygusuz’un oğlu Bezmi Nusret ve eşi Vesile Kaygusuz’la birlikte… Soldan sağa Erol Şaşmaz, Orhan Beşikçi, Bezmi Kaygusuz, APİKAM görevlisi Selin Ezelçakar, Ali Rıza Avcan ve Vesile Kaygusuz…
Mezar yerini bulup fotoğrafını çekme vaadi verdiğim bu yazılar sonrasında Bezmi Nusret Kaygusuz‘un oğlu Bezmi Nusret ile eşi Vesile Kaygusuz‘a ulaşıp 4 Eylül 2024 tarihinde Urla Özbek‘teki evlerinde ziyaret ederek, mezarların bulunması için 7 Temmuz 2024 tarihinde CİMER üzerinden başvuruda bulunup İzmir Büyükşehir Belediyesi Mezarlıklar Dairesi Başkanı Ali Kemal Elitaş ile görüşerek kendisinden yardım istememize; ayrıca, Urla Özbek ziyaretinden sonra Kokluca‘ya 11 Eylül 2024’de bir kez daha gidip geniş bir alanı saatlerce aramamıza rağmen tahrip edilen mezarlıktaki büyük tahribat nedeniyle yan yana yattığı söylenen Bezmi Nusret Kaygusuz ile eşi Devlet Kaygusuz‘a ait mezarı bulamamıştık.
Ancak aradan iki yıl geçtikten sonra sevgili Dr. Metin Özer, 14 Mayıs 2026 tarihinde İzmir Life dergisinin Mayıs/Haziran 2026 tarihli sayısında yayınlanan “Müellif ve gazeteci Bezmi Nusret Kaygusuz’un mezarı Kokluca’da bulundu” başlıklı yazısını göndermesi üzerine hem bu habere fazlasıyla sevinmiş hem de Dr. Metin Özer‘le birlikte yeniden Kokluca‘ya gidip mezarın yerini iyice öğrenmeye karar vermiştim.
Kokluca Mezarlığı’nda yan yana iki mezar: Hüseyin Bezmi Kaygusuz ve Devlet Kaygusuz…
Kokluca Mezarlığı’nın bugünkü perişan hali…
Nitekim 26 Haziran 2026 tarihinde Orhan Beşikçi ve Dr. Metin Özer‘le birlikte üçüncü kez Kokluca Mezarlığı‘na giderek onun rehberliğinde yan yana yatan iki değerli insanın mezarlarını bularak önceki ziyaretlerimizde bu mezarları nasıl olup da görmediğimizi anlamaya ve hem mezarları hem de çevresini temizleyerek fotoğraf çekilebilir bir hale getirmeye çalıştık. Çünkü mezarların çevresi oralarda yatan büyüklerimize, bu kentin geçmişini oluşturan değerli isimlere saygısızlık oluşturacak şekilde oldukça tahrip edilmiş, birçok mezar ve mezar taşı parçalanmıştı. Sonuçta sağdan soldan bulduğumuz sular ve malzemelerle mezarları biraz olsun temizleyip fotoğraf çekilebilir hale getirdik.
Böylelikle 29 Temmuz 2024 tarihinde verdiğim bir sözü, değerli Dr. Metin Özer‘in rehberliğinde bularak ve fotoğraflarını çekerek yerine getirebilmiş, bu kentin unutulmuş bir değerine vazifemi yerine getirebilmiştim. O nedenle başta Dr. Metin Özer olmak üzere Orhan Beşikçi, Erol Şaşmaz ve Anadolu Üniversitesi araştırma görevlisi Murat Kaya‘ya bu konuda yaptıkları yardım ve katkılar için teşekkür etmek isterim.
Bu ziyaret sonrasında ise her mezarlık ziyareti sonrasında görüp tanık olduğum bu tür kötü manzaralarla ölüm ve bir toprak parçasına gömülmek gibi konularda, bu ülke ve kentte bir mezar yeri sahibi olmak ya da olamamak üzerine, bunun bir hak olup olmadığı üzerine düşünmeye, araştırmaya ve kendimce bir sonuca ulaşmaya çalıştım… Tabii ki ben bunları düşünürken sizlerin de “hayatta olanımıza mı sahip çıktık da, ölümüze ve mezarına sahip çıkalım?” şeklindeki uyarı ve itirazlarınızı da duyar gibi oldum…
Şimdi isterseniz, Kokluca‘yı üç kez ziyaret edip her seferinde hayal kırıklığına uğramış biri olarak düşündüklerimi sizlerle paylaşmak istiyorum….
Ölmek, bir mezar sahibi olabilmek ve bunu bir hak olarak koruyabilmek…
Her ölümlü canlının vakti zamanı geldiğinde ölüp dünyayı terk edeceği hepimizin bildiği; ancak, bir yandan da korkup çekindiği bir olgudur…
İşte o nedenle hukuki anlamda gerçek kişilerin kişiliğini sona erdiren bu durum, “yolun sonuna gelip var olduğu iddia edilen öte dünyaya geçme halinin” gereği olarak dünyadaki birçok inanç sistemince insanları ölümle korkutup yola getirmek, o inanca inanıp iman göstermeleri için kullanılmıştır. Böylesi bir korkutmadan muaf olan canlılar ise ölme ile korkutulamayan bitki ve hayvanlardır!
İnsanoğlu için ölüp yok olmanın zorluğu bir yana öldükten sonra geriye kalan cansız bedene ne yapılacağı da ayrı bir sorundur. Cesedi alıp istediğimiz dağda bayırda toprağa mı gömelim yoksa yakıp küllerini havaya mı savuralım? Cesedin defnedildiği yeri bir ziyaretgâha mı çevirelim; yoksa unutup gidelim mi?
Anlaşılan o ki, Hindistan, Bangladeş ve Pakistan gibi nüfusu fazla, insan başına düşen toprağı az toplumlarda bir de mezarlar için yer aramayalım, değerli topraklarımızı mezarlıklarla doldurmayalım denilerek cesetlerin odun yığınlarının üstünde yakılıp kutsal Ganj nehrine serpilmesi, tek tanrılı dinlerin çıktığı Ortadoğu ülkelerinde ise genellikle bol bol bulunan ve kullanılmayan çöl toprağına gömme usulü kabul edilmiş…
Ölünün toprağa gömüldüğü ülke ve inançlarda ise gömü yeri ölenin ölüm amacına ve şekline, mensup olduğu toplumsal sınıf ve ilişkiye göre sıradan mezar formundan başlayıp oldukça süslü lahit (sanduka), hazire, türbe, şehitlik ya da anıt mezarlar (mozole) oluşturularak, bunların başına ölenin toplumsal statüsünü simgeleyen mezar taşları dikilerek geride kalanların kullanabileceği hafıza mekânları yaratılmış, yoksul ve kimsesiz olanlar ise bu sistemin dışında tutularak mezarlıklardaki en değersiz bölümlere defnedilerek gözden uzak tutulmuş, dünyevi gücü tehdit eden mezar ve mezarlıklar ise tahrip edilerek ya da tümden yok edilerek toplumun hafızasından çıkarılmak istenmiştir.
Aynen Cumhuriyet öncesinde İzmir‘de bulunan büyük Ermeni, Ortodoks ve Yahudi mezarlıklarının eğitim, sağlık, güvenlik gibi kamusal hizmetlere tahsis edilmek suretiyle yok edilmesi ya da küçültülerek kent dışına çıkarılmasında olduğu gibi… Ya da İzmir, Bornova‘daki Kokluca Mezarlığı‘nın ilk önce yakındaki eski Rum köyü Kokluca (Koukloutzas)’nın mezarlığı olmasına karşın daha sonraki yıllarda Müslüman mezarlığına dönüştürülmesinde olduğu gibi…
Kokluca Müslüman Mezarlığı içinde bulduğumuz Rumca yazılı lahit parçası (11.09.2024): “Anastasias Hadzhi Grousalis anıtı, Ioannou Usalof tarafından Aedion anısına kurulmuştur.“
Ölüm, tarih boyunca kültür ve sanatta sanatçıya ilham veren, daha doğrusu onu anlayıp ehlileştirebilmek için ele alınan ezeli ve ebedi olgulardan biri olmuş, bu çerçevede;
Müzikte Mozart‘ın Requiem, Chopin‘in Marche Funèbre (Cenaze Marşı), Samuel Barber‘in Yaylı Çalgılar için Adagio isimli eserleri hep ölümün ötesini, kabullenmeyi veya kaybın acısını anlatan en güçlü eserler olarak klasik müzik tarihinin başyapıtları olmuş,
Resimde Michalengo‘nun Defin Töreni, Pablo Picasso‘nun Guernica, Jacques-Louis David‘in Marat’nın Ölümü isimli tabloları ölüm ve yaşamın geçiciliğini en iyi anlatan tablolar olarak kabul edilmiş,
Edebiyatta ise ölüm, ölmek ve mezar gibi kavramlar değişik yazarlar tarafından farklı şekillerde yorumlanarak; örneğin ünlü Türk romancı Adalet Ağaoğlu ölmeye yatarak, Brezilyalı roman ve söz yazarı Paulo Cuelho “Veronika ölmek istiyor” diyerek, Fransız yazar, şair, müzisyen, şarkıcı, gazeteci, senarist, oyuncu, eleştirmen, çevirmen ve maden mühendisi Boris Vian mezarlara tükürerek, korku, doğaüstü kurgu, gerilim, polisiye, bilimkurgu ve fantezi türlerinde eserler üreten Amerikalı yazar, senarist ve yapımcı Stephen King hayvan mezarlıklarını gündeme getirerek, İtalyan yazar Umberto Eco ise Prag Mezarlığı isimli romanında Siyon belgesi protokollerinin ortaya çıkışını ele alarak apayrı bir ölüm ve mezar edebiyatı yaratmış; böylelikle edebiyatı, müziği ve resim sanatı ile birlikte ölüm ehlileştirip korkulan bir şey olmaktan çıkarılmak istenmiş; ancak, evcilleşen hayvan ve bitkiler gibi ölümü teslim alan bir sonuca ulaşılamamıştır.
Mezarlıkların korkulan değil, güven duyulan bir yaşam döngüsü parkına dönüştürülmesi…
İnsanoğlu ölümü, öteki dünyayı ve yaşamın geçiciliği gibi kendisini korkutan olguları müzikte, resimde ve edebiyatta ele alıp işleyerek adeta onlara meydan okumuş ya da onun teslim olmayışı karşısında bir tür kabullenme içine girmiştir.
Ama bu korkuları en iyi, en somut şekilde hissedip yüzleştiğimiz yerler ise hep mezarlıklar olmuştur. İşte o nedenle geceleri mezarlıkların kenarından geçmek istemeyiz, psikologların “tafefobi” adını verdikleri bir duygu ile ölümden, özellikle de diri diri gömülmekten korkarız. Bu korkumuzu kontrol altında tutup bir mezarlığı ziyaret etmek istediğimizde ise o ölüler diyarında kendimizi yalnız, güçsüz ve terk edilmiş hisseder, o dünyadan çıktığımızda ise adeta “şükür ki içerde kalmadım” dercesine kendimizi ferahlamış, rahatlamış hissederiz.
Gömülmek ya da gömülememek, ziyaret edilmek ya da edilmemek…
İşte, tam da bu nedenle; yani insanların mezarlıklarda tedirgin olmaması, ölüm algısını normalleştirerek kendini güvende hissedebilmesi için mezarlığı ziyaret eden her insan için görünür, bilinir, önceden tahayyül edilebilir ve güvenilebilir bir mekâna dönüştürülmesi gerekir. O nedenle; hem ölenlere saygı duymanın gereği, hem de onları ziyarete gelenlerin Brezilya‘nın gecekondu mahallesi favelaların, İstanbul Tarlabaşı‘ndaki dar sokakların ya da çoğu İzmirlinin korktuğu için gitmediği Kadifekale‘nin aksine kendilerini güvenli bir ortamda hissedebilmesi için mezarlıkların temiz ve bakımlı olmasına, öngörülenin dışında bir şey barındırmamasına, düzenli ana ve ara geçişlerle çekingenlik ve korku hissinin azaltılmasına, böylelikle mekânın estetik, huzurlu ve saygı duyulan bir yaşam döngüsü parkına dönüştürülmesi sağlanmak istenir.
Şimdi isterseniz 2024 yılından bu yana Bezmi Nusret Kaygusuz‘un mezarını bulmak üzere üç kez gidip ziyaret ettiğim Bornova Kokluca Mezarlığı özelinde İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin yürüttüğü mezarlık hizmetlerini ele alıp ilk adım olarak bu hizmetlerin hukuki altyapısını hazırlayan İzmir Büyükşehir Belediyesi Mezarlıklar Şube Müdürlüğü Mezarlık ve Defin Hizmetleri Yönetmeliği‘ni evrensel insan haklarına ve mevzuata aykırı özelliklerini ortaya koymaya başlayalım:
Sonuç olarak;
İzmir Büyükşehir Belediyesi mezarlık yönetmeliği yürürlükteki mevzuata aykırıdır…
Ülkemizdeki cenazelerin mezarlıklara defni ve mezarlıkların yönetimi konusunda işlev gören 2 ayrı yasa (1930 tarihli Umumi Hıfzısıhha Kanunu ve 1994 tarihli Mezarlıkların Korunması Hakkında Kanun), 1 adet nizamname/tüzük (1931 tarihli Belediye Mezarlıkları Nizamnamesi) ve belediyelerin kendilerine ait özel yönetmelikler bulunmaktadır. Bu durumun İzmir‘deki örneğini ise İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nin 14 Kasım 2013 tarih, 05.1311 sayılı kararı ile kabul edilen İzmir Büyükşehir Belediyesi Mezarlıklar Şube Müdürlüğü Mezarlık ve Defin Hizmetleri Yönetmeliği oluşturmaktadır. Pratikte uygulamayı ise hem bu yasal düzenlemeler hem de idari ve adli yargının aldığı kararlar yönlendirmektedir.
Mezarlıklarla ilgili mevcut mevzuat düzenlemeleriyle bunların pratikteki uygulamasında gündeme gelen “Mezar Yeri Kullanım Hakkı” ise ilgili belediye tarafından belirlenen bir bedel karşılığında, mevzuatın öngördüğü sınırlar çerçevesinde, hakka konu mezar yerini kullanma yetkisi veren bir hak olarak tanımlanmaktadır. Ancak bu hak teoride ve uygulamada bir mülkiyet hakkı olarak değil, sui generis (kendine özgü) bir kullanma hakkı olduğu, mevzuatın mümkün kıldığı kişilere ilgili belediye biriminin düzenlediği ya da onayladığı bir sözleşme ile devredilebileceği bilinmelidir. (1)
İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından mevcut mezarlıklar mevzuatına dayanılarak hazırlanması gereken 2013 tarihli yönetmeliğini hukuki yönden değerlendirmeye kalktığımızda ülkemizdeki idare hukuku ilkelerinden biri olan normlar hiyerarşisi ilkesi uyarınca yönetmeliklerin, yasama organı kabul edilen yasalarla Bakanlar Kurulunca çıkarılan tüzüklere (nizamnamelere) aykırı olması mümkün olmadığından İzmir Büyükşehir Belediyesi ya da herhangi başka bir belediye tarafından normlar hiyerarşisinin üst basamaklarında olan 1593 ve 3998 sayılı yasalarla Belediye Mezarlıkları Nizamnamesi‘ne aykırı yönetmelik düzenleyemeyeceği; ayrıca bu üst hukuki düzenlemelerde bulunmayan ya da bu düzenlemelerin izin vermediği konularda herhangi bir düzenleme yapılamayacağını bilmemiz gerekmektedir.
Belediye Mezarlıkları Nizamnamesi’ne aykırı düzenlemeler…
1) 1931 tarihli Belediye Mezarlıkları Nizamnamesi‘nin 20. maddesinin (A) ve (B) fıkralarına göre ikinci sınıf mezarlıklarda kişi başına 3m X 1,50m = 4,50 m2, aile mezarlıkları için en çok 3m X 4m = 12 m2 yer tahsis edilmesi gerektiği; ayrıca söz konusu nizamnamede bu miktarın altında ya da üstünde kalan büyüklükte bir alanın tahsis edilmesini mümkün kılan bir düzenleme bulunmadığı halde İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait yönetmeliğin 6. maddesinde ikinci sınıf mezarlık alanlarının 1,60 metrekareye indirildiği görülmektedir.
Kokluca Mezarlığı’ndaki mezarların son hali… 26 Haziran 2026
Kokluca Mezarlığı, aksi gibi 27 Mart 2025 tarihinde İzmir Büyükşehir Belediyesi Mezarlıklar Dairesi Başkanı Ali Kemal Elitaş ve Bornova Belediye Başkanı Ömer Eşki tarafından incelenip “Sevdiklerimizi anma yerlerini saygı, düzen ve özenle korumaya devam ediyor, her ayrıntıya önem veriyoruz.” mesajı verilmiş. (2)
Ayrımcı bir yönetmelik düzenlemesi…
2) 1931 tarihli Belediye Mezarlıkları Nizamnamesi‘nde “azınlıklar” ya da “gayrimüslimler” için ayrı bir hukuki düzenleme bulunmadığı halde İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin, 14 Kasım 2013 tarih, 05.1311 sayılı meclis kararı ile kabul edilen yönetmeliğin 6 ve 10. maddelerinde ayrımcı bir tutumla “Türk İslam” mensubu mezarlıklarıyla “azınlık” mezarlıklarının ayrı ayrı ele alındığı görülmektedir.
Bu yönetmeliğin dayanağı olarak gösterilen 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıha Kanunu‘nun mezarlıklarla ilgili 211 ilâ 234. maddeleri arasında ve 3998 sayılı Mezarlıkların Korunması Hakkında Kanun‘da; ayrıca, 1931 tarihli Belediye Mezarlıkları Nizamnamesi‘nde azınlıklarla azınlık olmayanlar şeklinde bir ayrım bulunmadığı halde yönetmeliğin 6 ve 10. maddelerinde durduk yerde azınlık mezarlarıyla gayrimüslim mezarlığını gündeme getirmek kime ne kazandırmıştır bilemem ama azınlıkların ya da gayrimüslimlerin Müslümanlardan fiziki yapı; yani, en ve boy itibariyle farklı boyutta olabileceği kaygısının da bulunmadığı böylesi bir durumda Türk vatandaşı olan yurttaşların bir kısmını böylesine ötekileştiren bu politikanın bir hukuk metnine yansıtılmasının evrensel insan hak ve değerlerine aykırı olması nedeniyle en kısa sürede yönetmelik metninden çıkarılması sağlanmalıdır.
Mezarlara sahip çıkmayan fırsatçı bir yönetmelik…
3) 1931 tarihli Belediye Mezarlıkları Nizamnamesi‘nde inşası yapılmayan ya da kaybolan mezarlar konusunda belediyenin sorumlu olmayacağına ilişkin bir hüküm olmadığı halde İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 14 Kasım 2013 tarih, 05.1311 sayılı meclis kararı ile kabul edilen yönetmeliğin 5. maddesinin (i) fıkrasına göre 5 yıl boyunca inşası yapılmayan ya da kaybolan mezarlardan müdüriyetin sorumlu olmayacağının belirtilmiştir.
İşin hukuki durumu bu şekilde….
İzmir Büyükşehir Belediyesi Mezarlıklar Dairesi Başkanlığı‘nın fiili uygulamalarını ve bu uygulamalardan kaynaklanan sorunlarla bu sorunların çözümü için önerdiğimiz düşünceleri ise gelecek haftaki yazımda dile getireceğimi ifade ederek bu sıcak havalarda herkese iyi okumalar diliyorum…
Cansu Dönmez, Kültürel İnşanın Mekânsal İzleri, Mezarlıklarda Toplumsal Cinsiyet İzleri, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Balıkesir Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Balıkesir-2025.
Nurbanu Özkartal, Kentsel Yeşil Doku İçerisinde Mezarlıkların Yeri, Önemi. ve Planlama Kriterleri – İzmir Kenti Örneği, Süleyman Demirel Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü Peyzaj Mimarlığı ABD, Isparta-2016.
Özge Uçar Çığşar, Mezarlık Bekçisi (Kısa Film), Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tez Raporu, Beykent Üniversitesi Lisansüstü Eğitim Enstitüsü Sinema-TV Anasanat Dalı, İstanbul-2020.
Rakel Mizrahi, İzmir Yahudi Mezarlıkları, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Arkeoloji Anabilim Dalı, İzmir-2019.
Sümeyye Karadavut, Mezarlıkta statü, kimlik, cinsiyet – Gölbaşı Mezarlığı, Yayınlanmamış yüksek lisans tezi, Kırıkkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kırıkkale-2025.
Varlık Dergisi, “Öteki Kimlikler ve Türkiye’nin Yas Tutan Mezar Taşları“, Sayı 1329, 2018 Haziran.
2024 yılının Nisan ayından bu yana, “Liman Arkası” olarak tanımlanan Darağaç bölgesinde geçmişte faaliyette bulunan eski liman ve demiryolu tesisleriyle fabrika, atölye, depo, antrepo ve hangarlarda çalışmış yönetici ve işçilerle memur, mühendis, usta ve çırak olarak görev yapmış emekçilerin çalıştıkları süre içinde hafızalarına atıp biriktirdikleri anıları, “emeğin miras hakkı” boyutunda öğrenip derlemeye ve zaman zaman yazdığım yazılarla hatırlatıp paylaşmaya çalışıyorum.
Alsancak Limanı’nın yapıldığı tarihler…
Bu çerçevede, 2024 yılının Nisan ve Mayıs aylarında konunun uzmanlarından oluşan 11 kişilik bir ekiple Konak ve İzmir Büyükşehir Belediyesi Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi Şube Müdürlüğü (APİKAM)‘ne başvurarak ve onlardan hiçbir maddi destek talep etmeden “gönüllü olarak” birlikte çalışma önerisinde bulunmamıza rağmen onların gündemlerinde kendi gelecekleriyle ilgili başka öncelikler bulunduğu için yaptığımız önerilere ses vermeyip seçimler sonrasında edindikleri yeni mevzileri yandaşlarıyla paylaşmaya devam etmişlerdi.
1960’lı yıllarda Alsancak Limanı…
2026 yılının Şubat ayında özelleştirilip Albayraklar Grubu‘na verilen Alsancak Limanı‘na ek olarak, bölgedeki TCDD Alsancak Garı ve yerleşkesi ile geniş arazisi yağmalanan Sümerbank İzmir Basma Sanayi İşletmesi‘nden arta kalanların; ayrıca, Aliağa‘ya taşındığı için yakın zamanda yeni bir gökdelenin filizleneceği Bağ Yağları (Gomel) arazisiyle rant gruplarının iştahını kabartan geniş Şark Sanayi sahasının ve diğer fabrikaların tek tek yok edildiği bir süreçte, Osmanlı İzmiri’nden kalan bu değerli endüstriyel mirasın bölgede her geçen gün sayısı artarak yükselen gökdelenlerle eş-zamanlı olarak yeni bir soylulaştırma dalgasıyla yok olup unutulmaması için neler yapılabileceğini düşünüp kolektif hafıza üzerinden yeni bir mücadele hattı oluşturmaya çalışırken, Konak Belediyesi‘nin Instagram hesabında “Eşik ve Tortu, Liman” başlıklı yeni sergi duyurusunun yayınlandığını, bu paylaşımla ilgili yazılı açıklamada da;
“Alsancak Liman Arkası’nın endüstriyel hafızası, genç sanatçıların dinamizmiyle Konak Modern Sanat Merkezimizde hayat buluyor. Darağaç Kolektifi’nin kentsel dönüşüm, mülkiyet ve toplumsal değişim katmanlarını resim ve heykelle sorguladığı “Eşik ve Tortu” karma sergisinin açılışına tüm komşularımız davetlidir.”
ifadesini okuyunca heyecanlanarak, her ne kadar “komşu” olmayan bir Karşıyakalı olarak 10 Haziran 2026 tarihinde açılacak bu sergiye gidip gezmeye karar verdim.
Söz konusu duyuruda serginin 10 Temmuz’a kadar gezilebileceği yazılı olduğu için aklıma koyduğum sergi gezisini ancak dün; yani serginin açılışından 14 gün sonra 24 Haziran 2026 tarihinde yapabildim.
Sergiye giderken AKP iktidarı tarafından yakın tarihlerde özelleştirilerek Albayrak grubuna verilen tarihi Alsancak Limanı‘nın endüstriyel miras boyutundaki geçmişinin böylesine bir sergide nasıl değerlendirildiğini merak ediyor, burada karşıma çıkacak farklı yorumların bugüne kadar edindiğim bilgileri zenginleştireceğini hayal ediyordum. Geçmişte gerek Ege Bölgesi bütününde, gerekse Darağaç Bölgesi özelinde üretilen ticari endüstriyel malların ihracı için kullanılan ve bir dönem işlem hacmi itibariyle ülkemizin en büyük limanlarından biri olan Alsancak Limanı ile ilgili durumun, mecazi anlamdaki “eşik” ve “tortu” kavramları eşliğindeki sanatsal yorumlarının; kısacası “eşik” ve “tortu” kavramlarının kullanımı suretiyle yapılan sanatsal faaliyetlerin kamu malı olan limanın özelleştirilmemesi için verdiğimiz mücadeleye güç katacağını sanıyordum.
Ama karşıma hem içerik hem de görsel anlamda son derece yetersiz, önerdiği sanatsal kavramlarla ilgisi olmayan bir sergi çıktı!
Gördüğüm ve fotoğraflarını tek tek çektiğim çalışmalar bir endüstriyel miras olan tarihi limanı değil balıkçı, balık ağları ve balıklarla tanımlanan küçük bir balıkçı barınağını anlatan amatör bir çalışmayı yansıtıyordu.
Gördüğüm, İzmir‘deki kültür ve sanat üretiminin talihsiz gelişiminin bir ürünü olarak “sen artık bir sanatçısın” denilerek diploma verilen ya da “ben bir sanatçıyım” diyerek kendiliğinden yola çıkanların yapıp eyleyip ortaya koyduklarının çoğunun sanatla ilgisinin olmadığını gösteriyordu.
Çünkü “endüstriyel miras” nedir diye yola çıkıp Google‘a ya da değişik yapay zeka uygulamalarına başvurduğumuzda bu kavramın, Uluslararası Endüstriyel Mirasın Korunması Komitesi (TICCIH) ile UNESCO‘nun belirlediği tanım, ilke ve yöntemler çerçevesinde; Sanayi Devrimi ile gelişen kapitalizmin ilk dönemlerinden bu güne kadar ortaya çıkan altyapı, ulaşım ve üretim yapılarıyla üretimde kullanılan teknolojik donanımdan, insanların üretim odaklı endüstriyel örgütlenme biçimlerinden, bunlara ilişkin belge ve arşivlerle coğrafi siluet ve yerleşimlerden oluştuğunu bilir, “endüstriyel üretim” kapsamına girmeyen şeylerin endüstriyel miras olmadığını öğreniriz.
İşte o nedenle, gezdiğim bu sergiyi tasarlayanlar, eserlerini verenler ve serginin küratörü endüstriyel mirasın ne olduğunu, ne anlama geldiğini bilmiyor, bununla ilgili uluslararası belge, sözleşme ve mevzuattan bihaber görünüyor.
Anlaşılan o ki, onlara göre Anadolu‘daki küçük bir sahil kasabasında olta ya da ağla balık avlamak, bozulan ağları onarmak, kurutmak ya da denizin dibindeki atıkları çıkarmak Darağaç‘taki koskocaman endüstriyel mirasın eşik ve tortusunu oluşturuyordu. Böylelikle endüstriyel bir miras olarak öne çıkan tarihi limanın yeri, önemi ve büyük işlevi ile küçük çapta balıkçılık faaliyetlerini birbirine karıştırıyorlar, ithalat ve ihracat yapılan böylesi büyük bir limanla küçük bir balıkçı barınağı arasındaki farkı bilmiyorlardı.
Kurumsal bir serginin olmazsa olmazı olarak kabul edip o serginin geleceğe taşınmasını sağlayacak bir sergi kataloğu ya da broşürü hazırlamamak gibi önemli bir eksikliğin yanında bu sergiye esin kaynağı olduğu anlaşılan Darağaç‘taki tarihi Alsancak Limanı‘nın AKP iktidarı ya da Saray tarafından yakın bir zaman önce özelleştirilip iktidar yanlısı Albayraklar Grubu‘na verildiğinden bihaber oldukları için birlikte çalıştıkları Konak Belediyesi açısından siyasi bir mesaj vermeyi bile düşünmemişlerdi.
Evet, ortada adına “modern” sözcüğünün eklendiği güzel, bakımlı tarihi bir mekanda açılmış bir sergi vardı… “Eşik ve Tortu, Liman” adlı bu sergide Liman Arkası Bölgesi’ndeki endüstriyel mirasın liman özelinde genç sanatçıların dinamizmi ile yorumlandığı iddia ediliyor ve bu amaçla Avrupa Birliği fonlarından alınan paraların harcandığı söyleniyordu.
Ama genel olarak öğrenci işi eserlerden oluşan sergide gördüklerimiz, endüstriyel olanla değil endüstriyel olmayan balıkçılık ve denizin kirlenmesi olgusuyla ilgiliydi. Daha doğrusu serginin konusu ve vermek istediği mesajdan uzak, kamuoyuna açıklanan konsepti bile dikkate almayan ya da endüstriyel mirasla ilgisi olmayan eserlere bol gelen “endüstriyel miras” giysisinin giydirilmek istendiği bir sergileme ile karşı karşıyaydık…
Böylelikle gerçek sanatın ve sanatçı olma halinin ciddi bir iş olduğunu bir kez daha anladıktan sonra bir sanatçının kullanacağı malzemeyi ne şekilde kullanacağı kadar ortaya koyacağı eserle iletmek istediği mesaj arasındaki bağlamın sağlam olmasını sağlayacak ilgi ya da bilgiye ne düzeyde sahip olduğu hususunun bir o kadar önemli olduğunu bu örnek sayesinde daha iyi kavramış olduk diye düşünüyorum.
Sergilerde bile eserlere gülümseyen bir belediye başkanımız var… Ne “mutlu” bize!
Görüp tanık olduğum bu manzara karşısında yapabileceğim tek öneri,
Bu tür sergileri düzenleyen tüm kurum, kuruluş ya da şahısların, özellikle de belediyelerle siyasi bir figür olarak öne çıkan belediye başkanlarının tasarlanan serginin konusu ile sergilenen eserler arasındaki bağlama dikkat ederek sergi konusunu oluşturan kavramlar konusunda önceden bilgi sahibi olmalarını hatırlatmak olacaktır.
Çünkü endüstriyel mirasın korunması konusu ile “sanat” ve “sanatçı olmak” kavramları şakaya gelmeyen, tüm toplumu ilgilendiren ciddi kavramlardır.
Uzun bir süredir İzmir kent hafızasının genetik zayıflığı nedeniyle kültür, sanat, bilim, gazetecilik ve hatta siyaset gibi alanlarda geçmişin değerli ve zengin bilgisinden yararlanılmadığını; o nedenle, bu alanlardaki hiçbir yeni çalışmanın İzmir il sınırları dışına çıkamadığını, İzmir‘in ülke ve dünya çapında kültür ve bilim insanı, sanatçı ve gazeteci ve hatta siyasetçi yetiştiremediğini yazıp çizip söylüyorum.
Bugün bu hafıza kaybının son örneğini, “İzmir’in bugüne kadar yetiştirdiği gerçek gazeteciler kimlerdir?” sorusunu sorarak söze başlamak istiyorum.
Hatırlayacak olursanız bu sorunun ilk yanıtını, “İzmir’in Unutulan Sanatçıları” başlıklı yazı dizisindeki 23 Kasım 2023 tarihli yazımla gazeteci-yazar Tevfik Nevzat (1865-1905) olarak vermiştim. (1)
Bugün ise, İstibdat denilen despotluğa karşı çıktığı için ülkemizin intihar etti adı altında öldürülen ilk gazetecisi Tevfik Nevzat‘ı izleyip sosyalist idealler çerçevesinde burjuva demokrasisine, Faşizme ve ırkçılığa meydan okuyan ikinci bir ismi gündeme getirmek istiyorum: Naci Sadullah Daniş (1907/1910/1912-1975).
Hani geçen haftaki yazımla gündeme getirdiğim, İzmir Körfezi‘nde Yahudi göçmenlerle dolu Parita gemisine giderek yolcularla harika röportajlar yapan; böylelikle, Alman Faşizmi ve ırkçılığın neden olduğu bir bir insanlık sorununa CHP‘nin yayın organı Ulus ve Cumhuriyet gazeteleriyle Akbaba ve Karikatür dergilerinin yaptığı gibi “Yahudi serseriler gitti!” demek yerine insanca yaklaşan ve Alman Faşizmi ile ırkçılığı lanetleyen gazeteci ve yazara…. (2)
Uşşakizadelerden Naci Sadullah Danış….
Hürriyet Şehidi Tevfik Nevzat…
Ama ondan önce 2023 yılındaki yazımla dile getirdiğim gazeteci, yazar Tevfik Nevzat‘ı yeniden anımsayıp 0 tarihten bu yana onun adına yapılanı ya da yapılmayanları hatırlayalım derim…
Yazılarımı takip edenler bilirler ki, 20 Temmuz 2023’de başlayıp 14 Mart 2024’de bitirdiğim 35 bölümlük “İzmir’in Unutulan Sanatçıları” başlıklı yazı dizisinin 19ncusunda, 1865’de İzmir, İkiçeşmelik‘de doğup 1905 yılında Abdülhamit‘in emriyle sürüldüğü Adana Cezaevi‘nde öldürülen, ölümünden sonra 2. Meşrutiyet‘in ilan edildiği 1908 yılında “Hürriyet Şehidi” ilan edilen gazeteci, yazar Tevfik Nevzat‘ın yaşamını dile getirmiş, İzmir‘in ilk kadın milletvekili olan kızı Benal Nevzat‘ın 1972 yılında gazeteci Hasan Tahsin‘in heykelini yaptırmak için yola çıkan İzmir Gazeteciler Cemiyeti başkanı Sabri Süphandağlı‘ya yazdığı mektupla Hasan Tahsin‘in yanında babasının da hatırlanması için talepte bulunduğunu hatırlatmış, ardından da uzun süredir ziyaret edilmediği için yeri bilinmeyen Adana‘daki mezarını Çukurova Gazeteciler Cemiyeti ve Adana Büyükşehir Belediyesi‘nin yardımlarıyla bulmuş; ayrıca, Tevfik Nevzat isminin Türkiye Gazeteciler Cemiyeti‘nin İnternet sayfasındaki “Öldürülen Gazeteciler” bölümündeki listenin başına “öldürülen ilk gazeteci” olarak yazılması için 25 Aralık 2023 tarihinde Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Genel Sekreteri Sibel Güneş‘e mesaj göndermekle birlikte; mezarı Çukurova Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Cafer Esendemir dışında ne Türkiye ve İzmir Gazeteciler cemiyetleri tarafından sahip çıkılıp ziyaret edilmiş, ne de Türkiye Gazeteciler Cemiyeti‘nin web sayfasındaki “Ölen Gazeteciler” bölümünde bir değişiklik yapılmıştı. (3)
Konak Meydanı‘na heykelini dikilen ittihatçı Hasan Tahsin dışında yakın dönemin gazetecileri Barış Selçuk, Şakir Süter, İsmail Sivri ve Ziynet Sertel gibi yakın zamanlara ait gazeteciler adına yarışmalar düzenleyen, bunu yaparken de gazetecilik mesleğinin gelişip güçlenmesi yerine cemiyet yöneticilerinin ya da yakınlarının siyasi hamlelerine destek sağlamak amacıyla yabancı ülkelerden alınan fonlarla projeler yürüten İzmir Gazeteciler Cemiyeti ve Türkiye Gazeteciler Cemiyeti,
Abdülhamit‘in adıyla anılan İstibdat Dönemi‘nde intihar süsü verilerek öldürülen İzmir, İkiçeşmelik doğumlu Tevfik Nevzat‘ı unutup Adana‘daki mezarını ziyaret etmese bile, ben bugün bu değerli ismin yanına diğer bir değerli gazeteci-yazarı, Naci Sadullah Daniş‘i ekleyip İzmir‘de bugüne kadar gerçek gazetecilik yapmış bütün o eski değerleri anıp saygı göstermek istiyorum. Meslekten gelen bir gazeteci olmasam da!
İki İzmir değeri: Tevfik Nevzat ve Naci Sadullah Daniş…
Böylelikle bugünlerde moda olan “ödenekli bülten gazeteciliği”nin yerine yaşadığı dönemde İstanbul ve İzmir‘de yayınlanan birçok gazete ve dergide bugün de okunabilecek düzeyde çok değerli haber, fıkra, röportaj, öykü ve romanlar yazan, bunu yaparken evrensel insanlık değerlerine lafta değil eylemde sahip çıkan, 20 Temmuz-9 Eylül 1946 tarihleri arasında İzmir‘de Havadis gazetesini çıkaran Nazım Hikmet, Cevat Şakir Kabaağaçlı, Atilla İlhan, Safiye Ayla, Şükran Kurdakul ve Sabiha– Zekeriya Sertel‘lerle dost olan, öz be öz İzmirli Naci Sadullah Daniş‘e duyduğum saygı nedeniyle ona ve diğer gerçek gazetecilere karşı vefa borcumu yerine getirmek istiyorum.
Naci Sadullah Daniş Kimdir?
Ben bu değerli gazeteci ve yazarı hatırlatmadan önce sizden aşağıdaki soy kütüğünü inceleyerek hem ülkemizin hem de kentimizin tarihi açısından önemli bir yere sahip olan Helvacızade/Uşşakizade ailesiyle evlilikler yoluyla akrabalık ilişkileri kuran Nevzat, Öke ve İlmen aileleri içinde yer alan değerli isimleri: gazeteci, yazar Tevfik Nevzat, romancı ve yazar Halid ZiyaUşaklıgil, gazeteci ve yazar Naci SadullahDaniş, gazeteci ve siyasetçi Yunus Nadi, gazeteci ve yazar Nadir Nadi ve Emine Uşaklıgil gibi isimlerin varlığına ve hem ticarette hem de kent yönetiminde önemli görevler üstlenen Sadık ve Muammer beylere dikkate etmenizi rica edeceğim…
Uşşakizadeler, İlmenler, Ökeler, Nevzatlar…
Evet, bu soy kütüğünden de görüleceği gibi Mustafa Kemal‘in eşi Latife Uşakkizade bugün gündeme getireceğim gazeteci ve yazar Naci Sadullah Daniş‘in halası, ünlü romancı Halid Ziya Uşaklıgil amcası, Emine Uşaklıgil amcası Halid Ziya‘nın torunu, Yunus Nadi amcası Halid Ziya‘nın gelininin babası (dünürü), Nadir Nadi de gelininin kardeşi/dünürünün oğludur. Ayrıca İzmirli yazar Samim Kocagöz‘ün dile getirdiği şekliyle, Naci Sadullah‘ın babaannesi Refika Hanım, Samim Kocagöz‘ün anneannesi Ayşe Hanım‘ın halasıdır. (4)
Gazeteci ve yazar Naci Sadullah Daniş, akrabalık ilişkileri itibariyle İzmir‘in böylesine itibarlı ve önde gelen ailelerinin bireyi olmakla birlikte sahip olduğu ideoloji ve siyasi düşünce; ayrıca sergilediği muhalif tavır ve eylemler nedeniyle hiçbir zaman bu ayrıcalıklı konumundan yararlanmamış, yazdığı yazı, fıkra ve polemikler nedeniyle tutuklanıp hapislere girdiğinde bu ayrıcalıklı konumunu hiçbir şekilde kendi yararına kullanmamış, yazılarını yayınlanan gazete ve dergilerdeki fıkra, makale, röportaj ve öyküleriyle romanlarında hep yoksul ve güçsüzlerle ezilenlerden yana olmuş, ele aldığı konuların insani yanlarıyla ilgilenmiş, sahip olduğu zengin bilgi, birikim, beceri ve yeteneklerle gerçek bir gazetecinin yapması gerekenleri yapmıştır.
Cevat Şakir Kabaağaçlı (Balıkçı)’nın 50. yıl jübilesinde, İzmir’de. Soldan Hayriye Teyze, Hakkiye Hala, Didar Abla, Cevat Şakir, Füreya, Aliye, İsmet. Ayakta Suat ve Naci Sadullah.
Naci Sadullah‘ın asker kaçağı olduğu döneme rastlayan 30 Ağustos 1943 tarihinde Cevat Şakir Kabaağaçlı‘nın kızı Aliye Kabaağaçlı Nooan (Cici İsmetula)’a yazdığı mektup….
Naci Sadullah’ın, asker kaçağı olduğu döneme rastlayan 30 Ağustos 1943’de Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın kızı İsmet Kabaağaçlı Nooan’a gönderdiği mektupta adres olarak gösterdiği Anafartalar Caddesi, 945 sokak, No.40 adresindeki binanın (Osman Ağa Konağı) bugünkü hali… Anlaşılan o ki, bu adreste uzun yıllar Alsancak’taki Gazi İlkokulu’nun öğretmenliğini yapan ve mektubun başında adı verilen arkadaşı Muzaffer Makinacı oturmaktadır…
Evet, böylesine zengin özelliklerle donanan ve Sedat Simavi tarafından “röportajların kralı” olarak adlandırılan bu gazeteci-yazar, aynı zamanda atak, hırçın; hatta kavgacıdır. Ele aldığı konular uğruna kavga edip hapis yatmayı göze alır, hiçbir şeyden korkmamakta ve kafasına koyduğu konuların üstüne atlamaktadır… Bugünkü gazetecilerin aksine ne iktidarı, ne de muhalefeti kollamakta, onlar adına sorgu yargıçlığı yapmakta, bağımsız üçüncü bir taraf olarak gerçeği araştırıp ortaya koymaktadır… Yanlış yapan herkesi, taraf gözetmeksizin yıpratmakta ve Sosyalist bir gazeteci-yazar olarak bu konuda kendini haklı bulmaktadır.
Değişik kaynaklardan gelen bilgilere göre 1907, 1910 ya da 1912’de doğduğu söylenen Naci Sadullah Daniş, ilkokulu İzmir‘de bitirdikten sonra Galatasaray Lisesi‘nde başladığı ortaöğrenimine Halıcıoğlu Askeri Lisesi‘nde devam eder. Ancak sağlık sorunları nedeniyle askeri liseden çıkarılınca Fransa‘ya giderek Grenoble Üniversitesi‘nde eczacılık okur ve döndükten sonra bir süre eczacılık yapar.
1926 yılından itibaren gazeteciliğe başlar. 1926 yılında başladığı gazetecilik hayatında pek çok dergi ve gazetede fıkra, röportaj ve tarihî romanlar yayınlar. Son Posta, Yedigün, Tan, Her Gün, Cumhuriyet, İzmir, Havadis, Yeni Asır, Ulus, Milliyet, Demokrat İzmir, Kirpi, Yarım Ay ve Akbabagibi gazete ve dergilerdeki yazılarında zaman zaman gerçek ismini, zaman zaman da “Narteks“, “Zahide Samsam“, “Selim Tevfik“, “Hatice Handan“, “Naciye Sadun“, “Eski Dost“, “Canciğer“, “Sadullah Tevfik“, “Daniş” ve “N. S.” gibi takma adları kullanır.
Şair ve yazarlarla yaptığı röportajlar 1933-35 arasında Yedigün dergisinde yayımlanır. Naci Sadullah, özellikle Yedigün ve Yarım Ay dergilerinde yayımladığı röportajlarıyla ünlenmiştir. Ömrünün son yıllarında İzmir gazetelerinde Ulusal Kurtuluş Savaşı sırasında mücadele eden Demirci Efe gibi kahramanları konu alan tarihî romanlar ve yazılar tefrika eder. Bu arada Victor Margueritte‘in Eş (Le Compagnon) adlı eserini Türkçeye çevirir.
1952 yılında Dr. Rıza Nur hakkında yayımladığı bir yazı nedeniyle Sultanahmet Cezaevi‘nde altı ay tutuklu kalıp Demokrat Parti döneminde kaleme aldığı yazıları nedeniyle kovuşturmalara uğrayıp yüzlerce yıllık ceza tehdidi ile yargılanmış; ancak, 27 Mayıs sonrasında bu davalarından beraat etmiştir.
Nazım Hikmet ve Naci Sadullah Daniş, Son Posta Gazetesi
Soldan sağa Tahsin Akıncı, Naci Sadullah (Daniş), Nâzım Hikmet, Esat Adil Müstecaplıoğlu, Abidin Dino ve cezaevi dişçisi. Bursa Cezaevi.
1967 yılında Kirpidergisinde yayımlanan “Dostum Nâzım Hikmet” adlı yazı serisinde Nâzım Hikmet‘i övmesi nedeniyle bir buçuk yıl hapse mahkûm oldu. Kendisi Rumca ve Fransızca biliyordu. 1947-1948’de İzmir‘de öğretmen Dildar Hanım‘la evlenen Naci Sadullah bir çocuk babası idi. Gazeteciler Cemiyeti üyesi olan yazar, kanserden tedavi gördüğü hastanede öldü. Cenazesi 29 Ağustos 1975 tarihinde Şişli Camii‘nden alınarak Zincirlikuyu Mezarlığı‘na defnedildi (Zincirlikuyu Mezarlığı, 22/2 Kısım Ada, Mezar Numarası 62).
Naci Sadullah hatırlanmak istenmese bile halen aramızda…
Evet, İzmirli gazeteci ve yazar Naci Sadullah gazeteciler ve cemiyetleri tarafından hatırlanmak istenmese bile bugün hala aramızda, hala gündemimizde…
Bugünlerde onun 27 Aralık 1939 tarihli Erzincan Depremi sonrasında Erzincan‘a giderek Erzincan Cumhuriyet Savcısı Yusuf İzzet Akçal‘ın hapisten çıkarıp enkaz ve arama çalışmalarında görevlendirdiği mahkumlarla yaptığı röportajlardan hareketle çekilen “Kara Kış” isimli dizi filmi TRT‘nin Tabii platformunda izleyip dizinin müziklerini hazırlayan besteci Cem Öget‘in “Naci Sadullah” isimli enstrümantal parçasını dinliyebiliyoruz.
Evet, yaşadığı dönemde kaleme aldıklarıyla hem iktidardakilere hem de muhalefettekilere eleştiri oklarını yönelten bu hırçın, muhalif, sözünü sakınmayan Sosyalist gazeteci ve yazar Nazım Hikmet‘in, “Balıkçı” olarak bildiğimiz Cevat Şakir Kabaağaçlı ve ailesinin, Tan Gazetesi sahip ve yazarları Sabiha ve Zekeriya Sertel‘in, Safiye Ayla‘nın, Samim Kocagöz‘ün, Kemal Sülker‘in, Haldun Taner‘in, Atilla İlhan‘ın, Şükran Kurdakul‘un; neredeyse ülkemizdeki sol görüşlü sanatçı, gazeteci ve bilim insanlarının yakın dostudur. Diğer yandan da İzmirli geniş ve muteber ailelere mensuptur. İzmir‘den çıkmıştır ve kötü günlerinde sığındığı yer yine İzmir‘dir. İzmir‘in basın tarihine geçmiş Demokrat İzmir, Yeni Asır gibi gazetelerin yazarı, 45 sayı çıkabilmiş Havadis gazetesinin sahibidir.
Naci Sadullah Daniş hakkında yapılması gerekenler…
Gelelim şimdi İstanbul ve İzmir‘de gerçek gazetecilik yapan Naci Sadullah‘tan geriye kalan izleri, özellikle de İzmir‘in ve üyesi olduğu İstanbul ve İzmir Gazeteciler Cemiyetleri tarafından onun adına yapılanları arayıp bulmaya…
I-Naci Sadullah‘ın, Victor Margueritte‘nin “Le Compagnon” isimli eserini “Eş” ismiyle çevirip 1947 yılında İzmir‘deki Doğanlar Basımevi tarafından basılan romanı, Ankara‘daki Milli Kütüphane‘de bulunduğu İzmir Milli Kütüphane‘nin raflarında bulunmamaktadır.
II- Naci Sadullah‘ın 1937 yılında Semih Lütfi Erciyas yayınevince basılıp yayınlanan “Günah Gönüllüleri” isimli kitabı bugün sahaflarca satıldığı halde ne Ankara ve İzmir‘deki milli kütüphanelerde bulunmamaktadır.
III-Naci Sadullah Daniş‘in İzmir‘de 20 Temmuz-9 Eylül 1946 tarihleri arasında 45 sayı olarak çıkardığı “Havadis” gazetesi, Aziz Vukolos Kültür Merkezi‘nde İzmir Gazeteciler Cemiyeti‘nce düzenlenen İzmir Basın Müzesi ile İzmir Milli Kütüphane‘de yer almamaktadır. (Bu gazetenin tüm sayılarını temin etmek isteyen kurum ve şahıslara, Ankara‘daki Milli Kütüphane‘den temin ettiğim dijital örneklerini ücretsiz olarak vermeye hazırım…)
IV-Türkiye ve İzmir Gazeteciler Cemiyeti ile İzmir’de bulunan tüm özel ve resmi üniversitelerin iletişim fakültelerinin gazetecilik bölümleri, bu bölümlerde görev yapan sayın akademisyenler daha önce “Hürriyet Şehidi” Tevfik Nevzat örneğinde gördüğümüz gibi bugüne kadar İzmirli gazeteci-yazar Naci Sadullah Daniş hakkında herhangi bir araştırma ve yayın yapmamış, tüm yazdıklarının bibliyografyasını hazırlayıp bir araya getirmek için bir çaba içine girmemiştir.
V- Hasan Tahsin ve Samim Sivri adeta İzmirli gazetecilerin atası ilan edilip cemiyetler, belediyeler, valilikler ve üniversiteler tarafından meydanlara heykelleri kondurulurken bunun dışında kalan Tevfik Nevzat ve Naci Sadullah Daniş gibi gerçek gazeteciler es geçilmiş, heykelinin yanından, çevresinden geçerken bile hatırlanmaları istenmemiştir.
Önerilerim…
Gazetecilikle ilgili tüm kurumlar; cemiyetler, dernekler, vakıflar, resmi, özel ve sivil kurumlar yanlarına üniversiteleri de alarak sadece Hasan Tahsin, Samim Sivri, Tevfik Nevzat ve Naci Sadullah Daniş‘i değil; geçmişteki tüm İzmir gazete ve gazetecilerini, yaptıkları tüm yazı ve yayınları esas alarak araştırmalı, bu araştırma sonuçlarını belediyelerle, özellikle “Hafıza İzmir” adını verdiği tarihsel boyutta araştıran İzmir Kalkınma Ajansı(İZKA) ve İzmir Büyükşehir Belediyesi Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi Şube Müdürlüğü (APİKAM) ile birlikte ortaya koyup yayınlanmalı, patronu, müdürü, arkadaşı olduğu için değil bu gazeteciler arasında yapıp eyledikleri ile öne çıktığı için adına ödül vermeyi hak eden gazeteciler adına yarışmalar düzenlemeli, müze adıyla düzenlenip aslında müze olmayan hafıza mekanlarını daha da geliştirip güçlendirmeli, üniversitelerde İzmir‘in eski gazete ve gazetecileri ile ilgili araştırmaları desteklemelidir.
Bu talebimin ilk örneği olarak gördüğüm sevgili Hocam Efdal Sevinçli‘nin İzmir‘in ilk gülmece ve karikatür gazetesi ile ilgili Nisan 2026 tarihli “Kara Sinan” araştırmasını saygıyla selamlıyor, kendisine teşekkür ediyorum…
Çünkü ağızlara pelesenk olan asıl vefa, asıl gönül borcu ancak böyle ödenir, böyle ödeniyor….
Geçtiğimiz bayram günlerinde okuduğum İzmirli usta tiyatro sanatçısı Nedret Güvenç‘in “Kendini Arayan Yıldız” isimli anı kitabında şimdiye kadar haberdar olmadığım Parita gemisiyle ilgili anılara rastladım. Sevgili Nedret Güvenç (1930-2021) kitabında, sürgün gemisinin aç ve susuz yolcularına yardım edemeyişini yaşamı boyunca unutamadığı Parita gemisi ile ilgili 1939 tarihli acı anılarını şu şekilde anlatıyordu:
Nedret Güvenç’in anılarındaki Parita…
“Savaşın getirdiği tüm yokluklara rağmen, gene de hayat iyi kötü devam ediyordu. Her şeye rağmen mutlu olmaya, küçük küçük mutluluklarla hayatımızı renklendirmeye çalışıyorduk. Ama savaş kendini unutturmuyordu. Ve biz, onlara yardım edemedik, o siyah sürgün gemisindekilere… Hayatım boyunca hiç unutamadım; çünkü unutulur gibi değildi. Bir sabah İzmirliler, körfezin ufka yakın bir noktasında demirlemiş, siyah bir gemi gördüler. O gemi, günlerce orada kaldı durdu, çünkü limana girmesi yasaktı. Almanya’nın kim bilir hangi limanından kalkan bu sürgün gemi, hiçbir ülkenin limanına yanaşamıyordu. Bu yasaklı geminin yolcuları, Naziler tarafından yurtdışına sürülen Alman vatandaşı Yahudilerdi. Doktorlar, profesörler, yazarlar, müzisyenler, çoğu sanatkâr, kadersiz kişiler. Pasaportları yoktu, karaya ayak basmaları kesinlikle yasaktı… İzmir halkı günlerce büyük bir üzüntüyle o kadersiz gemiye baktı durdu. Günlerdir, belki de aylardır yardım almayı umduğu limanları dolaşan gemide, kuşkusuz büyük dramlar, tarifsiz acılar yaşanmaktaydı. Kamaralarından ambarlarına kadar yüzlerce sürgün Yahudi’nin sığındığı o sefalet gemisinde yaşamak bir işkenceydi mutlaka. Hasta yaşlılar, ölümler, ölümler, karnı doymayan bebekler, umutsuz, isyankâr gençler, dünya güzeli genç kızlar, yaşanan umutsuz aşklar, sonsuz hayal kırıklıkları ve bunalımlar, kahrolan anneler, babalar, gittikleri her limandan dışlanan, istenmeyen, kadersiz zavallılar, açlık, sefalet, umutsuzluk, belki de intiharlar ve zillete itilen onurlu, şerefli asil insanlar, utanç, utanç… Aman Yarabbi!.. Bugün artık o çılgın savaşın sonuçlarını biliyoruz ama gene de kazdıkları kuyuya düşen o ifrit Nazilerin inanılmaz aldanışına, içine düştükleri o “Megalo Idea”nın gafletine şaşmamak mümkün değil. İzmir’in zengin Yahudileri ve yardımsever çoğu İzmirliler, günlerce motorlarla gemiye yardım göndermişlerdi. Doktor, ilaç, çeşitli ihtiyaçlar, bol bol su, giysi, yiyecek, sabun ve sevgi… Fötr şapkalı, kalın paltolu, son derece ciddi yüzlü bir Yahudi beyefendi hatırlıyorum. Her gün gemiye malzeme götüren motorların başındaydı. Herhalde çok önceden gemiyle irtibat kuran, onların acı kaderini bilen ve bütün İzmir Yahudilerini ve yardımseverlerini uyaran, gemiye ulaşacak yardımları organize eden oydu. Onun fötr şapkası, kalın paltosu, yorgun ve durgun yüzünden başka hiçbir şey hatırlamıyorum. Ama kahrolduğu belliydi. Öfkesini ve gözyaşlarını içine akıtıyordu kuşkusuz. Sonra bir gün, ufuktaki o siyah gemiyi göremedik. Geldiği gibi sessizce çekmiş gitmiş ümitsiz yolculuğuna doğru. Yıl 1940 mıydı, 4 1 miydi?.. Oldukça eski ve acı bir anı ama unutulur gibi değil…”
Nedret Güvenç‘in henüz 9 yaşında bir çocukken farkına vardığı bu gemiyi, talihsiz yolcularını, Alman Faşizminin teslim aldığı devlet görevlilerinin utanç dolu yaklaşımlarını ve onun o yaştaki duygularını okuyup öğrenince ben bu konuyu iyice araştırıp öğrenmeli ve bu insanlık suçunu bugüne taşıyıp hatırlatmalıyım diyerek kolları sıvadım.
Parita Gemisi…
Faşizm, ırkçılık ve göç etmek zorunda kalan Avrupalı Yahudiler…
Adolf Hitler ve 1921-1945 döneminde başkanlığını yaptığı Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP)‘nin 30 Ocak 1933 tarihinde iktidara gelmesiyle birlikte Almanya‘da Yahudileri günlük yaşamdan ve toplumdan tamamen dışlamaya yönelik ırkçı siyaseti uygulamaya başlar ve onun yayılmacı emelleri altı yıl sonra başlayan İkinci Dünya Savaşı ile gerçekleşmeye başlar. Ancak bu ırkçı siyaset savaşın başlamasından önce Avrupa‘daki birçok ülkede; özellikle de Alman nüfusunun bulunduğu Avusturya, Macaristan gibi ülkelerle uzun yıllardır Alman etkisindeki Türkiye gibi ülkelerde etkisini göstermeye başlayınca bu ırkçı siyasetten etkilenen ve bunun ileride savaşa yol açacağını öngören Yahudiler tek çıkar yolun İngiliz manda yönetimi altındaki Filistin‘e göç etmek olduğunu anladılar. Ancak manda yönetimi Filistin‘e kabul edilecek göçmen sayısını sınırlamıştı. Bu sınırlı sayı Nazi iktidarının ırkçı siyasetinden kaçmak için çırpınan Avrupa Yahudilerinin kitlesel göçünü karşılamaktan çok uzaktı. Yahudiler o nedenle Filistin‘e yasadışı yollardan göç etmek için tüm koşulları zorlamaya başladılar.
Nazi Almanyası 1938 yılında Çekoslovakya‘yı işgal etti. Yahudilerin yasadışı yollardan Filistin‘e göç etmelerini sağlayan Aliyah Bet örgütü de son dakikada merkezini Çekoslovakya‘dan Paris‘e nakletmeyi başardı. Avrupa Yahudilerini son derece kötü bir geleceğin beklediğini anlayan Aliyah Bet örgütü Nazilerden kaçmak isteyen Yahudileri Filistin‘e taşımayı kabul edecek armatörler aramaya başladı. Mikolos adında Yunanlı bir armatörün Marsilya‘da yaşadığını öğrenen örgüt onunla temasa geçti. Bu armatör Marsilya yakınlarındaki Sete limanında duran Paritaile Romanya Braila limanında demirlemiş Naomi Juliagemileriyle mültecileri Filistin‘e taşıyabileceğini bildirdi. Armatör ağır maddi koşullar ileri sürmesine rağmen Aliyah Bet kendisiyle anlaşmaya vardı.
Şimdi isterseniz Alman Faşizmi tarafından istenmeyip yurt dışı edilen Avrupalı Yahudilerin doluştuğu Parita gemisinin Marsilya‘nın Sete limanından başlayıp Romanya‘nın Köstence (Constanta), İtalya yönetimindeki Rodos adasının Rodos ve Türkiye‘nin İzmir limanlarından sonra karaya oturup dağılmak suretiyle yok olduğu Tel Aviv sahillerinde biten hazin macerasını öğrenmeye başlayalım.
Ama ondan önce Parita gemisinin teknik özellikleri ile yok olmaya giden son seferindeki rotayı daha ayrıntılı olarak inceleyelim:
Parita’nın uzun yolculuğa çıktığı başlangıç noktası: Marsilya, Sete Limanı
Parita’nın Teknik Özellikleri
1881 yılında İngiltere‘de William Gray & Co. Hartlepool firması tarafından inşa edilen Panama bandıralı gemi, yaklaşık 1.300 brüt ton (939 GRT) ağırlığa, 65 m (216 ft) uzunluğa, 9,4 m (31 ft) genişliğe, 13 ft derinliğe ve maksimum 9 knot hıza sahiptir. Blair & Co Ltd., Stockton tarafından sağlanan 80 lbs/sqin basınçta çalışan bileşik bir buhar motoru ve kazanı bulunmaktadır.
1939 yılına kadar “Merannio“, “Bute” ve “City of Cork” adları verilen gemi, aynı yıl Yunanlı armatör Mikolos tarafından satın alınıp “Parita” ismini almıştır. 1939 yılı itibariyle 58 yaşında olan bu eski ve yıpranmış şilep normal koşullarda en fazla 250 yolcu veya kargo taşımaya uygun bir yük gemisiyken, Yahudi mültecilerin Filistin‘e götürülmesi için organize edilen sefer öncesinde Marsilya Limanı‘nda tuvalet, ranza ve mutfak bölümlerinin ilave edilmesi suretiyle 800-860 mülteciyi barındırır bir “yüzen tabut” haline getirilmiştir. (2)
Gemi, 22-23 Ağustos 1939 tarihlerinde Filistin‘de Tel Aviv açıklarında karaya oturduktan sonra zaman içinde parçalanarak kullanılmaz hale gelmiştir.
Parita’nın İzlediği Rota
Parita gemisinin 26 Haziran 1939’da 80 civarındaki mülteci ile Fransa‘nın Marsilya kenti yakınlarındaki Sete Limanı‘ndan hareketle önce Romanya‘nın Köstence (Constanta) Limanı‘na geldiğini, bu limanda aralarında 540 BETAR (3) üyesinin bulunduğu 860 mülteciyi aldıktan sonra önce İtalyanların yönetimindeki Rodos Limanı‘nda, daha sonra 8 -15 Ağustos 1939 tarihleri arasında İzmir Limanı‘na olduğunu ve en sonunda 22-23 Ağustos 1939’da Tel Aviv açıklarında karaya oturduğunu dikkate aldığımızda Aliyah Bet adı verilen bu 74 günlük gizli mülteci seferinde yaklaşık 2.725 deniz millik bir mesafeyi kat ettiğini görürüz.
Yolculuk öncesinde Parita gemisiyle yola çıkacak mülteciler Avrupa‘nın muhtelif yerlerinden Marsilya‘ya getirildiler. Mültecilerin Marsilya‘ya gelmelerini sağlamak için pasaport ve vizeler temin edildi. Yolculuk için de gerekli içme suyu, gıda ve yakıt ikmali yapıldı. Marsilya‘da toplanan mülteciler Sete limanının açığında bekleyen Paritagemisine gece yarısı sandallarla gizlice nakledildi.
Gemi ilk durağı Köstence‘de Polonya, Almanya, Fransa, İsviçre, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg gibi ülkelerden gelen 860 mülteciyi alarak denize açıldı. Yapılan plana göre İngiliz resmi makamlarına yakalanmamak için 6 günlük deniz yolculuğundan sonra gemi açık denizde küçük ve hızlı balıkçı motorlarıyla buluşacak, mülteciler bu motorlara aktarılacak ve gizlice Filistin sahillerine çıkarılacaklardı. Ancak balıkçı motorları buluşma noktasına gelmeyip gemideki gıda stokları tükenince kaptan yardım istedi, ancak bu çağrıya hiç bir yerden cevap vermedi. Bunun üzerine kaptan Rodos‘a gitmeye karar verdi. Rodos‘taki yetkililer geminin su ihtiyacını karşıladıktan sonra kaptana İzmir limanına gitmesini emrettiler.
Parita 8 Ağustos günü suyu, kömürü ve kumanyası tükenmiş bir durumda İzmir limanına ulaştı. Gemide salgın hastalık olabileceğini düşünen Sahil Sıhhiye Müdürlüğü limana giriş iznini vermeyince mülteciler üzerinde “Ekmek, su, alkol istiyoruz” yazılı bir bez afiş hazırladılar. Alkol istemelerinin nedeni gemideki tıbbi müdahalelerde kullanabilmekti. Limana girişte bir Türk savaş gemisi geminin yolunu keserek limana yaklaşmasını önledi. Mülteciler gemiyi durdurma yönünde bir girişim olması halinde direnmeye karar verdiler. Geminin içinde bulunduğu ümitsiz durumdan kamuoyunu haberdar etmek ve duyarlı kılmak için elli mülteci denize atlayıp İzmir sahiline yüzerek çıkmayı teklif etti. Karantina altına alınan mülteciler güvertede çıplak dolaşmakta, elle işaretler yapıp sahile çıkarılmalarını istediklerini ifade etmekteydiler. Liman yetkililerine geminin kumanya almadan hareket etmeyeceğini bildiren kaptan, mülteciler arasında toplanan beş yüz lirayla kumanya ve su alabildi. Kaptanın hareket edeceğini bildirmesine rağmen mültecilerin geminin istim borularını tahrip etmeleri, kaptan ve mürettebata saldırmaları nedeniyle gemi limandan ayrılamadı. Durumu incelemek için gemiye çıkan polislerin ayaklarına kapanan mülteciler “Bizi öldürün, buradan göndermeyin. Bizi karaya çıkarın… Orada öldürün” diye ağlayarak yalvardılar. Geminin sahilden uzakta demirlemesine rağmen mültecilerin feryatları Kordon boyunca yayıldı ve İzmir‘in iç kesimlerinden bile duyuldu. Yolcular ayrıca boş bira şişelerinin içine değişik dillerde yazdıkları mektupları koyup denize atmak suretiyle sahildekilerle iletişim kurmaya, kendilerinin kurtarılması için yardım istemeye çalıştılar.
Bu sırada “Milli Şef” olarak adlandırılan Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, CHP hükümetinin Başbakanı Refik Saydam, Dışişleri Bakanı Ödemiş doğumlu Şükrü Saracoğlu, Milli Savunma Bakanı Serfice doğumlu Naci Tınaz, İçişleri Bakanı Malkara doğumlu Mustafa Faik Öztrak, İzmir Valisi Kuvay-i Milliyeci İbrahim Ethem Aykut, İzmir Emniyet Müdürü Sait Uygur ve CHP İzmir İl Başkanı da Nazif Çağatay‘dı.
Mültecilerin kendi aralarında topladıkları paralarla gemi kaptanına yurtdışından gönderilen para yardımı sayesinde gerekli kumanya temin edilebildi. Son anda Varşova‘dan İzmir‘e gelen bir Yahudi temsilci Türk resmi makamlarıyla görüşüp mültecilerin karaya çıkabilmeleri için izin almaya çalıştı ama başarılı olamadı. İzmir Emniyet Müdürü Sait Uygur kaptana demir alıp İzmir‘den uzaklaşmasını aksi takdirde Türk donanmasına ait bir mayın gemisi tarafından geminin Türk karasularından dışarı çıkartılacağını bildirdi. Bunun üzerine Parita 15 Ağustos günü saat 13.00’de Filistin‘e doğru yol almak üzere İzmir limanından ayrıldı. Her ihtimale karşı iki polis motoru gemiye Yenikale‘ye kadar refakat etti. Geminin limandan ayrılması üzerine Yahudi Yardım Cemiyeti temsilcisi Filistinli gazeteci Eliahu Ben Horin de İzmir‘den Filistin‘e hareket etti.
Parita, İzmir Limanı‘nı terk ettiği 15 Ağustos 1939 tarihinden 7 gün sonra Filistin topraklarına, Tel Aviv açıklarına ulaşır. Bölgeye hakim olan İngilizlerin gelen göçmenleri kabul etmemesi üzerine yolcular geminin yönetimini ele geçirerek karaya oturmasını sağlarlar ve filikalarla sahile çıkmaya çalışırlar. Onlar artık bundan böyle uzun zamandır gelmek istedikleri kendilerine vaat edilmiş kutsal topraklardadır…
Aslında her şey herkesin gözün önünde olmakta, gemilerden inen göçmenler İngiliz polisi tarafından göz altına alınıp göçmen kamplarına götürülmekte ve bütün bunları o çevrede yaşayan Tel Avivliler yakından izlemektedir.
İşin basına yansıyan yanı….
Parita‘nın 8-15 Ağustos 1939 tarihleri arasında İzmir Limanı‘nda kalıp kömür, yiyecek ve su ikmali yaptığı bu süre içinde konuyu haberleştiren İzmir, Ankara, İstanbul gazete ve dergilerinin tutumu iki ayrı grupta değerlendirilebilir.
Birinci grubu gazetelerde CHP‘nin resmi gazetesi olarak bilinen Ulus gazetesi ile neredeyse iktidarın yarı resmi yayın organı olan Cumhuriyet gazetesi; ayrıca, Ramiz ve Cemal Nadir gibi çizerlere ev sahipliği yapan Akbaba ve Karikatür dergileri temsil eder. Bu gruptaki gazete, gazeteci ve çizerler o dönemlerde Alman Faşizminin etkisinde oldukları için bu tür gemilere binip canlarını kurtarmak isteyen, bu arada yardımcı olmadığı için batan ya da torpillenen gemilerde ölen Yahudileri aşağılayarak, onlara “serseri” diyerek o an patronları olan Faşistleri memnun etmeye çalışırlar.
İkinci grubu oluşturan İzmir‘deki Yeni Asır ve İstanbul‘daki Tan gazeteleri ise olaya insani boyutta yaklaşarak gemideki göçmenlere yardımcı olacak, onların halini anlatacak bir yol izlerler. O nedenle Tan gazetesi, İzmirlilerin yakından tanıdığı Uşşakizade ailesinden olup amcası Halit Ziya Uşaklıgil, halaları Latife ve Adviye hanımlar olan 1912 doğumlu İzmirli gazeteci Naci Sadullah (Danış)‘ı uçakla İzmir‘e gönderip, Yahudi göçmenlerle görüşüp röportajlar yapmasını sağlayarak hem bu insanların neden bu duruma düştüklerini ortaya koyup Alman Faşizmini lanetleyerek, hem de onlara yardımcı olmaya çalışarak insani bir tutum alır.
Tan gazetesi muharriri sosyalist gazeteci ve yazar Naci Sadullah tarafından 16, 17, 18 Ağustos 1939 tarihli nüshalarda yayınlanan haberi yazımızın sonuna eklenmiştir. (Söz konusu yazı dizisinin özgünlüğünü korumak amacıyla yer yer karşımıza çıkan yazım ve ifade hataları düzeltilmemiştir.)
Gazeteci Naci Sadullah‘ın Tan gazetesinin 16, 17 ve 18 Ağustos 1939 tarihli nüshalarında yayınlanan haber-röportajı:
İzmir, kente dair kimlik ya da algıyı parlatmak isteyen birilerine göre uzunca bir süredir cumhuriyetin, çağdaşlığın, kurtuluş ve kuruluşun, demokrasi ve barışın, kültür ve sanatın, yaratıcılığın ya da Avrupalı olmanın örneği ya da timsali olarak görülmekle birlikte; aynı zamanda Demokrat Parti (DP)‘nin %61,18, Adalet Partisi (AP)‘nin %55,1, Anavatan Partisi (ANAP)‘nin %39,7 ve son yıllarda “aman AKP gelmesin” belasına Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)‘nin %58,10 oranında; hatta, büyük soyguncu Cem Uzan‘ın partisi Genç Parti (GP)‘nin bile %17,51 oranında oy aldığı uçlar arasında gidip gelen oldukça değişken bir kent olarak 1939 yılının Ağustos ayında limana gelip sığınmak isteyen Parita gemisindeki göçmen Yahudiler için söylediği, yazıp çizdiği itibariyle; ayrıca, gemidekiler arasında herhangi bir salgın belirtisi olmamakla birlikte göçmenlerin karaya çıkışlarının engellenmesi, en azından salgın hastalık kaygısıyla karantinaya alınmaması veya Yahudi göçmenlere Ege adalarından gelen Yunanlı göçmenlere yapıldığı gibi yardım edilip kamplara alınmamış ya da kara yoluyla Filistin‘e gönderilmemiş olması nedeniyle, tiyatro sanatçısı Nedret Güvenç‘le Tan Gazetesi muhabiri Naci Sadullah‘ın hissettiklerinin aksine iyilik ve merhametten uzak bir şekilde insanlık suçunun işlendiği bir kenttir.
Parita gemisinin İzmir Limanı‘nda bulunduğu süre içinde CHP‘li İsmet İnönü hükümetinin bakanlarıyla kentin valisi ve emniyet müdürü gibi kamu görevlilerinin insanlıktan uzak tutumunu etkileyen diğer bir neden de, Türkiye‘de yaşayan herkesin soyu sopu itibariyle Türk yapılmaya çalışıldığı bu dönemde yürürlüğe giren 28 Haziran 1938 tarih, 3519 sayılı Pasaport Kanunu ile 29 Haziran 1938, 3529 sayılı Ecnebilerin Türkiye’ye İkamet ve Seyahatleri Hakkında Kanun‘a göre pasaportsuz, vesikasız, uygunsuz ve geçersiz pasaport veya vesikalarla Türkiye Cumhuriyeti sınırlarına gelen yabancıların geriye çevrilmesini mümkün kılıp “dilenci ve serseri takımından olan” yabancıların usulüne uygun pasaport ve vesikalar ibraz etseler bile Türkiye‘ye giremeyeceklerini; ayrıca, yabancılara bir yıl süreyle ikamet izni verilmesini “Türk ırkından olma” koşuluna bağlayan ırkçı 3, 4 ve 8. madde hükümleridir.
Evet, Almanya ve İtalya gibi ülkelerde ortaya çıkıp Avrupa ülkelerine yayılan ırkçı Faşist anlayışın, kendini tarafsız ilan etse bile ruhen Avrupa‘daki Faşist çetelerin etkisindeki Türkiye‘de yürürlüğe sokulan yeni ırkçı kanunlarla Türk soyundan gelmeyenlerin bu ülkede yaşayıp barınması zorlaştırılırken bunun üstüne üstlük bir gemi dolusu “yurtsuz” ve “serseri” Yahudi göçmene insanlık ve demokrasi adına yardım edilmesi o tarihlerdeki ülkedeki ve İzmir‘deki kamuoyu için kabul edilecek bir şey değildi… Her ne kadar 9 yaşındaki Nedret Güvenç‘in hafızasına insanlık adına utanılacak bir hatıra olarak kazınsa ya da Naci Sadullah isimli anti-faşist gazeteciyi rahatsız etse bile…
İşte o nedenle hafıza denilen şey, özellikle de bir kentin kolektif toplumsal hafızası her zaman için hatırlanmak istenen iyi, güzel şeyleri değil; aynı zamanda, unutulup hatırlanmak istenmeyen şeyleri de suçluluk duygusunun duyulması ve özür dilenmediği sürece devam etmesi için hatırlatmayı bir görev olarak kabul eder…
(3)BETAR, 1923 yılında Ze’ev Jabotinsky tarafından kurulan, revizyonist Siyonist ideolojiye dayalı uluslararası bir Yahudi gençlik hareketidir. Gençleri İbranice eğitimiyle yetiştirmeyi, askeri disiplin aşılamayı ve Filistin topraklarına göçü (Aliya) teşvik etmeyi amaçlamıştır.
14. “Simon Brod, the Jewish Agency representative in Istanbul, and Mr. Beretta, a local official, gret transport of Jewish refugees from Transnistria, who have just arrived aboard the SS Bellacita“, United States Holocaust Meorial Museum, https://collections.ushmm.org/search/catalog/pa1074994
Tülin Öngen, araya uzun zaman ve uzaklıklar girse de dostluğun kaldığı yerden devam ettiği güzel örneklerden biridir…
Tülin Öngen, o sımsıcak sarıp sarmalayan dostluğu ve düşünceleriyle benim Marksist sınıf kuramı, işçi sınıfı ve sınıf mücadelesi gibi konularda güvendiğim tek kaynak, tek pusulamdır.
1977-1981 döneminde ben Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi‘nde yüksek lisans ve doktora öğrencisi, o ise hazırladığı doktora tezini bölüm başkanı Prof. Dr. Cahit Talas‘a kabul ettirmeye çalışan bir asistan iken başlayan arkadaşlığımız, onun Basın Yayın Yüksek Okulu‘ndaki odasında yaptığımız söyleşiler ve Aşağı Ayrancı, Tirebolu Sokak‘ta birbirine çok yakın iki komşu olarak yaptığımız karşılıklı ziyaretlerle gelişmiş, ben 1981’de Ankara‘yı terk edip önce İstanbul‘a, daha sonra 1998’de İzmir‘e yerleştikten sonra onun “sarı zarflı” bir 1402’lik olarak üniversiteden ihraç edildiği, bu nedenle küçük kızı Evren‘le birlikte büyük zorluklar yaşayıp mücadeleler vererek ayakta kalmaya çalıştığı ve tekrar okula döndüğü dönemde araya giren uzaklıklar nedeniyle gevşemiş olmakla birlikte, onun emekli olup İzmir‘e gelmesi ile birlikte yeniden kaldığı yerden devam ederek gelişmiş; böylelikle, onun beni koruyup kollayan bir dost olduğunu anlamam mümkün olmuştu.
Tülin Öngen ayrıca İzmir‘e geldiğimde öğrendiğim bilgilere göre, 1930’lu, 1940’lı yıllarda İzmir Kız Lisesi‘nden mezun olan Prof. Nermin Abadan Unat, Prof. Dr. Mübeccel Belik Kıray, Prof. Dr. Mübahat Kütükoğlu, Prof. Dr. Zeynep Korkmaz ve Cevriye Artuk gibi İzmir Kız Lisesi‘nin yetiştirip bilim dünyasına armağan ettiği mücadeleci “Bilim Amazonları“ndan biriydi.
Sanırım 2012 yılının kışıydı… Lokantası yakın dostum Ayfer Aksüyek Yiğitler tarafından işletilen Kemeraltı Birinci Beyler Sokağı‘ndaki TAKSAV binasında Marksizm konusunda bir eğitim semineri düzenlenecek ve bu seminere eğitimci olarak Tülin Öngen katılacaktı. Hemen gidip kaydımı yaptırdım ve eğitim öncesinde benim adımı Tülin‘e vermemelerini rica ettim. Böylelikle eğitim sırasında tam karşısına oturarak ona yıllar sonra hoş bir sürpriz yapacaktım.
Nitekim tasarladığım o hoş sürprizi gerçekleştirerek yeniden bir araya geldik. Çünkü okuldan emekli olduktan sonra Narlıdere‘de bir ev alarak İzmir‘e yerleşmiş ve Dokuz Eylül Üniversitesi‘nde misafir öğretim üyesi olarak doktora öğrencilerine danışmanlık yapmaya başlamıştı.
Bu sefer sıra bendeydi Tülin‘e rehberlik yapma konusunda. Çok fazla insanı tanımadığı İzmir konusunda acemiydi ya da tanıştığı insanlar yer yer onu hayal kırıklığına uğratıyor ve Ankara‘da onu besleyen düşünce temelli ilişki ve etkinlikleri arayıp bulamadığı için de her geçen gün İzmir‘e küsüyor, İzmir‘den uzaklaşıyordu. O nedenle Tülin‘i önce yakın dostum Ayfer‘le ve diğer arkadaşlarımla tanıştırdım ve İzmir‘in içinde ya da yakın çevresinde onunla birlikte geziler yaparak Seferihisar, Çeşme, Urla ve Demircili gibi yerleri tanıyıp İzmir‘i sevmesini sağlamaya çalıştım.
Onun gidişinden sonra da oluşturduğum “Kent Stratejileri Merkezi” isimli bu blogda onun 25 Şubat 2011 tarihinde Birgün Gazetesi‘nde yayınlanan “Faşizmi Anlama Kılavuzu” başlıklı bir yazısıyla 2015 yılının Kasım ayında Redaksiyon Kitap Yayınları‘ndan Gamze Yücesan Özdemir‘in sunum yazısıyla takdim edilen “Türkiye’nin Son 10 Yılına Sınıfsal Bakış” isimli kitabının tanıtım yazısını paylaşarak onun gidişiyle oluşan boşluğu yapıp eyledikleriyle doldurmaya çalıştım. (1), (2)
Bu arada onun o güne kadar tüm yazıp çizdiklerini yeniden okuyarak ya da Marksizm konusundaki diğer kitap ve dergilerle güncel tartışmaları dikkate alarak onunla konuşmaya, bilmediklerimi öğrenmeye çalışıyor, özellikle bana “devrimci“, “solcu” diye tanıtılan; ama, aslında neoliberal solda yer alıp kimlik politikası ya da hak savunuculuğu yapan anlı şanlı profesörlerin post modern, post Marksist ve post yapısalcı yorumlarının kafamı karıştırdığı konularda onun Ortodoks düşüncelerinin bir pusula gibi bana yön vermesini sağlamaya çalışıyordum.
Ama bu keyifli dönem, -ne yazık ki- fazla sürmedi. Çünkü her geçen gün İzmir‘le ilgili hayal kırıklığı sonucunda hem Bilgi Üniversitesi‘nde öğretim görevlisi olan kızı Evren‘in yanında, hem de İstanbul‘da onu entelektüel anlamda besleyecek ortamın içinde olmak istiyordu. O nedenle kısa bir süre içinde İstanbul‘a taşındı. Taşınırken kendisine yardımcı olmaya çalıştım ve böylelikle İstanbul‘a götürmek istemediği dolap ve kilimlerle babaannesine ait otantik giysileri; ayrıca, kendisine ait 1979 tarihli “Türkiye Tarımında Üretimin Toplumsal Yapısı” başlıklı doktora tezinin aslı başta olmak üzere diğer öğrencilerine ait doktora tezleri (Betül Karagöz: Mutlakiyetçi Devlet’ten Hukuk Devleti’ne, Hukuk Devletinden Dünya Sistemine: Sivil Uygarlığın Kurumsallaşma Süreci, Mustafa Bayram Mısır: Kapitalizm, Devletler ve Egemenlik: Egemenlik Kuramının Tarihsel Maddeci Bir Eleştirisi, Betül Karagöz: Yeni Dünya Düzeni’nde Kültür Olgusu: Ulusal-Uluslararası-Ulusötesi Kültür ve Güç İlişkileri, R. Berker Bank:Poulantzas’ın Kapitalist Devlet Kuramı) bana bıraktı. Şimdi her sabah yataktan kalktığımda onun bana verdiği doktora tezlerinden oluşan kitaplık rafına, başka bir anlamda da Tülin‘e “günaydın!” diyerek güne başlıyorum.
Evet, biliyorum; Tülin Öngen sahip olduğu Ortodoks Marksist görüş ve düşüncelerle benim “post-modern“, “post-Marksist” ve “post-yapısalcı” sapmalar karşısında düştüğüm her kararsızlıkta kendime pusula yaptığım, doğru ile yanlışı ayırt etmek amacıyla görüşlerine başvurduğum gerçek, kadim dostlarımdan biridir. Ayrıca kendisi Ankara‘da yaşadıklarımızın yanında İzmir‘de armağan ettiği o güzel, keyifli günler, o günlerde birlikte gerçekleştirdiğimiz gezi ve söyleşiler için kendisine teşekkür borçlu olduğum bir değerdir.
Geçtiğimiz günlerde İmge Yayınevi “Tülin Öngen’e Armağan” olmak üzere “Prometheus’un İzinde Günümüzde Devlet ve Sınıflar” adıyla yeni bir kitap yayınladı.
Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Mehmet Yetiş ve Tijen Demir tarafından derlenen bu kitap, “Devlet Tartışmaları“, “Sınıf Tartışmaları: Klasik Sorunlar” ve “Sınıf Tartışmaları: Güncel Sorunlar” başlığını taşıyan üç ayrı bölüm altında tanıdığımız ya da tanımadığımız 14 ayrı akademisyenin makalesinden oluşuyor. Makale yazarlarını ve makale başlıklarını kitaptaki sırasına göre şu şekilde listeleyebiliriz:
Evet, Taner Timur‘dan iki yıl ders alıp kitaplarını okuduğum, Ali Murat Özdemir‘i Tülin‘in tavsiyesi üzerine öğrenip neredeyse tüm kitaplarını aldığım, tanışıp söyleşmek istediğim eşi Gamze Yücesan-Özdemir‘i bugüne kadar yapıp eyledikleri ile takdir edip sevgili hocam Prof. Dr. Ruşen Keleş‘le yaptığı ortak çalışmalar nedeniyle kıskandığım, İzzettin Önder Hoca‘yı yaptığı değerli araştırma ve çalışmalar nedeniyle tanıdığım, Tülin‘ın kızı Evren Hoşgör‘ü Montly Review ve Redaksiyon gibi dergilerdeki makaleleriyle, R. Berker Bank‘ı da Tülin‘in bana verdiği doktora tezini okuduğum için biliyor; ancak, geriye kalan diğer 7 yazarı pek bilmediğim için hem tanıdıklarımın, hem de tanımadıklarımın Tülin Öngen için hazırladığı bu armağanları, sadece başlangıçtaki Tülin Öngen‘le ilgili iki bölümü okumuş kadim bir dostu olarak adeta janjanlı ambalaj kağıtlarıyla paketlenmiş hediye paketlerinin açılışı gibi merakla bekliyorum.
İşte o nedenle kitabın ilk makalesi olarak 39. sayfayla izleyen sayfalardaki R. Berker Bank‘ın “Kapitalist Devletin Tarihsel Gelişimi ve Kuramsal Tartışmalar” ile okumaya başlıyorum….
Prometheus’un İzinde Günümüzde Devlet ve Sınıflar – Tülin Öngen’e Armağan
ISBN:9786256455771, Basım Tarihi:2026-05
Baskı:1, Sayfa Sayısı:432
Boyut:135×210, Kapak:Karton, Kağıt:Kitap Kağıdı,
Orjinal Dili:Türkçe, Yayın Dili:Türkçe
Derleyenler: Mehmet Yetiş, Tijen Demir
Yayın Yönetmeni: Şebnem Çiler Tabakçı
Grafiker: Selda Kahveci
Kitabın Tanıtım Metninden:
“Seçkin bir akademisyen-aydın için hazırlanan bir armağan kitabı, yalnızca geçmişe yönelik bir değerlendirmeyle yaşam boyu süren entelektüel çabanın onurlandırılmasını değil, aynı zamanda gelecek kuşaklar için ilham kaynağı olacağı düşünülen bir örnek modelin somutlaştırılmasını simgeler.
Tülin Öngen’e armağan olarak derlenen bu kitap, modern kapitalist toplumların çözümlenmesinde merkezi bir öneme sahip olan devlet ve sınıf kavramlarını tarihsel materyalist yaklaşım çerçevesinde ele alarak, klasik ve güncel başlıklar etrafında yürütülen tartışmalara kuramsal ve analitik bir katkı sağlamayı amaçlıyor. Kitapta yer alan makaleler özellikle devlet ve sınıf konularına ilgi duyan, siyasal, toplumsal sorunları eleştirel bir bakış açısıyla yorumlamak isteyen okurlar için ufuk açıcı çözümlemeler sunuyor.”
Eski adıyla Mülkiye, yeni adıyla Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi‘nden mezun olduğum 1976 yılını izleyen 1977-1980 döneminde aynı fakültenin yüksek lisans ve doktora eğitimini sürdürdüğüm için zorunlu askerlik yükümlülüğümü tecil ettirmiş ve 1981 yılı başında sayısı bu şekilde artan asker adaylarına kısa dönem askerlik imkanı tanınması üzerine dört aylık kısa dönem askerlik uygulamasının ikinci dönemine isabet eden 1981 Temmuz-Kasım ayları arasında Tokat kent merkezinin yakınında yeni açılmış olan Tokat 48. Piyade Eğitim Taburu‘nda, er olmanın tüm zorluk ve saçmalıklarını yaşayarak askerlik hizmetini yerine getirmeye çalışmıştım.
Yaşamımın boşuna geçmiş dört ayı olarak kabul ettiğim bu dönemde 3.000’e yakın insanın saçları kazınmış, üzerlerine oturmamış asker elbiseleriyle bir önceki dönemden artakalan kullanılmış askeri botları giydiği, her günün sabah kahvaltısı ve öğle yemeği sonrasında ve kızgın güneşin altında eğitim denilen akıl dışı şeylerin tekrarlandığı, akşam yemeğinden sonra saat 10.00’da yatmaya zorlandığı; böylelikle özgür insan aklının zor, baskı, disiplin, otorite ve düzen anlayışıyla sindirilmek istendiği bir süreci yaşıyorduk.
Bu akıl almaz dönemde yaşadığım en büyük zorluk, Temmuz ve Ağustos aylarının kızgın güneşi altında saatlerce süren, o nedenle çoğu insanın bayılıp kaldığı, yüz, ense ve kulaklarımızdaki derinin soyulup yaraya dönüştüğü, buna karşı çıkanların bulunduğumuz alanın hemen yanındaki tepeye koşar adım çıkmakla cezalandırıldığı eğitim çalışmalarıydı.
İşte bu zorluğu yaşamış biri olarak, bir süre sonra kurulacağı duyurulan yemekhane mangasının şanslı erlerinden biri oldum. Böylelikle, eğitim alanındaki işkenceden kurtulmuş oluyor, bundan böyle mutfak ve yemekhanede, daha doğrusu güneşten uzak kapalı mekanlarda çalışıp askerlik adına öğretilen saçma sapan konulardan uzak kalacaktım.
Artık bundan böyle sabah çok erken saatlerde mutfağa gelip aşçılara yardımcı oluyor ve askerlerin yemekhaneye gelişinden önce salonu temizleyip düzenliyor, gidişinden sonra salonu yeniden temizleyip düzenliyor ve bu işlemi her gün kahvaltı, öğle ve akşam yemekleri itibariyle üç kez tekrarlıyorduk. Ancak 3.000 kişilik yemekhanedeki masa ve sandalyelerle masa üzerine konulan çatal, kaşık, bıçak, tabak, bardak ve sürahi gibi gereçleri düzenleme konusunda şöyle bir sıkıntı yaşıyorduk:
Tabur komutanlarıyla askerler dahil herkesin her an Genelkurmay’dan gelecek denetim ekibini beklemesi nedeniyle her şeyin mükemmel olmasını istedikleri bir süreçte, yemekhane salonu ile masaların üzerine yerleştirilen gereçlerin düzenli ve tamam olması konusunda hassasiyet gösteriyor ve bu nedenle biz askerlerin her gün kullandığı çatal, kaşık, tabak gibi malzemelerin yanında uygun görülmediği için kullanamadığımız bıçak, cam bardak ve sürahi gibi “lüks” malzemeleri de dahil ediyorduk.
Masalara yerleştirilen malzemelerin düzenlenmesi ise hizalamayı sağlamak amacıyla yemekhane salonunun başından sonuna doğru çekilen iplerle yapılıyor ve oldukça dikkatli bir şekilde yapılan bu çalışma sonucunda aynı hizadaki sandalyelerle masaların üstündeki bütün tabak, çatal, kaşık, bıçak, bardak, sürahi gibi malzemeler aynen askerlerin eğitim ya da tadat alanında hizaya girmesi gibi hizaya giriyordu.
Ancak genelkurmay denetim ekibinin o yemekten önce gelmeyeceğinin anlaşılması üzerine askerlerin yemekhaneye gelmesinden 5-10 dakika önce iple hizaya soktuğumuz bütün “lüks” malzemeleri toplayarak saatlerce özene bezene hazırladığımız düzeni bozuyor, bütün o “gereksiz” malzemeleri bir sonraki düzenlemede kullanmak üzere depolara yerleştiriyorduk.
Genelkurmay denetim ekibinin gelmeyeceğinin anlaşıldığı vakitlerdeki boş vermişlik…
Bu durum bir, iki ya da üç gün devam edince pek bir rahatsızlık hissedilmese de haftalar hatta, aylarca sürünce uzun süre içinde kendi yaptığımızı kendimiz, kendi ellerimizle yok ettiğimiz için hepimiz yaptığımız işe yabancılaşmaya başlamış, o nedenle de komutana giderek bu işten affımızı ister hale gelmiştik.
Neyse ki ısrarlı taleplerimin kabulü sonucunda, mutfak ve yemekhane mangasındaki görevime son verilerek Eylül ve Ekim aylarının nispeten daha serin ikliminde yeniden eğitim alanına çıkmak nasip olmuş, açıkçası yemekhanedeki saçmalıklar yerine eğitim alanındaki saçmalıklara razı olmaya başlamıştım.
İlk gençlik yıllarımda yaşayarak öğrendiğim bu ilginç hayat dersi; yani, “kendi yaptığını yıkıp yok etmek” şeklinde ifade edilebileceğim durum her zaman gündemimde kalmış ve tüm yaşamım boyunca böylesi bir duruma düşmemek benim temel yaşam ilkelerimden biri olmuştur.
Böylesi bir duyarlılık çerçevesinde yaptığım işler nedeniyle her zaman yakın durup sempati beslediğim şehir ve bölge plancılarının, özellikle de piyasada ve belediyelerde çalışan şehir ve bölge plancılarının kendilerinden istenen konularda büyük bir heyecanla hazırladıkları planları yine aynı şekilde bir süre sonra yine kendi müşteri ve yöneticilerinden gelen yeni talepler doğrultusunda değiştirmek zorunda kalmaları; hatta, tümüyle yok etmeleri “kendi yaptığını yıkıp yok etme” sıkıntısının bu meslek kolu itibariyle ne ölçüde geçerli ve yaygın olduğu kanaatine ulaşmamı sağlamıştır.
Son yıllarda uzunca bir süredir bu şekilde düşünmekle birlikte, bu düşüncenin samimi bir şekilde şehir ve bölge plancılarının içinden, kendi camialarındaki bilgili, deneyimli bir şehir plancısından gelmesi üzerine ben de sessiz kalıp kenarda kalmayı değil, yeniden yerleşim uzmanı-şehir plancısı ve sosyal uzman olarak tanıdığım sayın V. Senihi Kitapçı‘nın değerli düşüncelerini kelimesi kelimesine sizlerle paylaşmayı arzuladım:
PLANLAMA YAKLAŞIMLARI DEĞİŞMELİ Mİ?
V. Senihi Kitapçı
Türkiye’de “şehir plancısı” unvanı ile diploma alıp, mesleki yaşama başlayan ilk meslektaşlarımızdan bu yana yaklaşık 60 yıl kadar bir zaman geçti. O günden bugüne şehir planlama lisans eğitimi almış meslektaşlarımızın, kentlerin planlanmasında (imar planı yapım sürecinde) yer alma oranları giderek arttı. Şehir plancıları, başlıca mesleki etkinlik alanı olan imar planlarının serbest şehircilik hizmetinde hakim konuma gelmişlerdir. Aynı şekilde merkezi yönetimin planlama ile ilgili birimlerde de nicelik ve yetkiler açısından da etkili durumdadırlar. Yerel yönetimlerde bazı büyük belediyelerde nicelik ve yetki konusunda etkin olsalar da yüzlerce küçük ve taşra belediyelerinde plancının adı yoktur. Şehir ve bölge planlama bölümü enflasyonuna rağmen akademik personel sayısı içerisinde de şehir plancısı lisans diplomalı akademisyenlerin payı önemlidir. Günümüz için gerek kamuda gerekse özel bürolarda imar planları ve üst ölçekli planların yapım süreçlerinde, şehir planlama lisans eğitimi alarak hizmet üretenlerin etkinlik oranlarının zaman içerisinde %0’dan yükselerek, sırasıyla %70 ve %90’a ulaştığını belirlemek abartı olmayacaktır. Ancak 50 yılı aşkın bir sürede ulaşılan bu oranlar, niceliksel artışlar şehir planlama alanı ve mesleği için bir başarı öyküsünü mü anlatmaktadır?
Yukarıda anlatılanlar hep nicelik artışlarıdır. Şehir plancılarının her alandaki nicelik artışı bir nitelik artışı, bir sıçrama oluşturmuş mudur? Bu bildirinin temel konusu bu nicelik artışının bir nitelik değişimi getirip getirmediği ve mesleğimizin ilgi ve üretim alanı olan planlar ile kentlerin durumuna ilişkin bir muhasebe yapmaktır. Bugün ülkede “şehir plancısı” lisans diploması olan 10.000’i aşkın kişi var iken ve mesleki her alanda etkin olan ve yetkili konumlarda bulunan meslektaşlarımız var iken şehirler niçin bu denli “kötü” durumda? Şehir planlama bu konuda neden başarısız? Bu kötülük ve başarısızlıkta “şehir planlama”nın ve şehir plancılarının rolü ne kadar? Kuşkusuz, şehir plancılarının ve “şehir planlama”nın bu kötülükte hiçbir payı yok diyecek kimse olamaz. Ancak, bu pay ne kadar ve bu kötü gidişin nedenleri nelerdir; kötü gidiş mevcut gidişat ve yaklaşımlarla durdurulabilecek mi; sorumlular kimlerdir, vb. soruların yanıtlarını arayarak bu muhasebeyi yapmak gerekiyor.
Bu bildiride alt ölçekli planlar yapılırken ve uygulanırken fiilen geçersiz kılınan ve şehirler üzerinde birçok açıdan etkisiz ve aslında imar planlarından pek de farkı olmayan üst ölçekli planlar konusunu tartışmayı dağıtmamak adına değerlendirme dışı bırakıyorum. Konuyu, mesleğimizin birincil ilgi alanı olan şehirle ve onu şekillendiren “imar planları” (uygulama ve nazım) ile sınırlıyorum. Kuramsal olarak ne ad yakıştırırsak yakıştıralım, ülkemize özgü, kapsamı, biçimi ve yöntemi yasa ve yönetmeliklerle belirlenmiş, kısıtlanmış bir “imar planlama” süreci şehirlerimizi ve mesleğimizi şekillendiriyor. Bu şekillendirme öyle bir boyuta vardı ki; şehir planlama eğitimi de fiilen bir imar planlama eğitimine dönüştü. O kadar ki; öğrenci projeleri bile yasayla tanımlanan gösterim esaslarıyla yapılır oldu. Üniversiteler, imar plancısı ve emlakçı yetiştiren meslek yüksek okulları haline geldi.
Şehirleri planlamak, planlı, yaşanabilir, sürdürülebilir, insani ihtiyaçları karşılayan, mekânın orada yaşayanlara huzur ve keyif verdiği, hizmetlerin eşitçe erişilebilir olduğu, kent yoksulları ve mülksüzlerin ihmal edilmediği, rantın değil, rasyonel aklın ve bilimsel-teknik bilginin yön verdiği şehirler oluşturmak konusunda Türkiye en başarısız örneklerden biri oldu. Bu başarısızlığa dışsal birçok sebep sayılabilir. En başta kentsel toprak üzerindeki özel mülkiyet ve bu mülklerde oluşan rantın nerdeyse tamamının arsa sahiplerine gittiği bir yasal sistem ve mülkiyet düzeni geliyor. Sonrası buna bağlı karar mekanizmalarının ve rant gelirlerinin de bir payandası olduğu sosyo-ekonomik sistem, kısaca bize özgü bir kapitalizm. Bu bildirinin konusu ise “şehir planlama” öğretisinin, mesleki konumuz olan planların ve şehir plancılarının bu başarısızlıktaki etkilerini, payını irdelemek olmalıdır. Zira bizim düzeltebileceğimiz, düzeltilebilmesine önayak olabileceğimiz, toplumsal bilince kazandırabileceğimiz kısım burasıdır. Bu çabaya girişmek için önce zorunlu bir kabulle başlamak gerekiyor; Başarısız olduk! Türkiye’deki “şehir planlama” üstüne düşeni yapamadı, yapamıyor! Yanlışlarda ısrar etmek, dışsal faktörleri suçlu ilan ederek bu yanlışlardan azade tutulmak doğru değildir, bilimsel değildir.
Şehirlerinin mekânsal gelişimini belirlemek, yönlendirmek adına “imar planları” adı verilen ve kentin 15-20 yıl sonrasına ilişkin öngörü ve hayalimizi yansıtan iki boyutlu renkli bir resim çiziyoruz. Bunun önünde yazıldıktan sonra gerek plan aşamasında gerekse sonrasında kimsenin sayfasını açmadığı, standart formatta etüt-araştırma adında usulden bir rapor hazırlıyoruz. Bir de plan notları, plan hükümleri, plan kararları adı altında pek çoğu zaten yasa ve yönetmeliklerde de olan hususlar ile standart gösterim teknikleri nedeniyle çizimlerde gösteremediğimiz hususları ve de yapılaşmaya ilişkin kısıtları ya da planının kısıtlılıklarını aşacak hususları yazdığımız, nedense bu birçok farklı başlık altında toplanmış yazılardan oluşan formatı da kattığımız bu bütüne PLAN adını vererek mesleğimizi icra ediyoruz. Ancak bütün bunlar yani 15-20 yıllık öngörüler, planlar hayata bir türlü geçemiyor. Sürekli olarak plan değişiklikleri, ilave planlar, revizyon planları ile yap boz, yeniden yap boz halleriyle oyalanılıyor.
Şehirlerin imar planları onları mamurlaştırmadı. Aksine sürekli yıkılıp, yapılan, yarı imarlaşmış, makroformsuz bir şekilde her yöne salkım saçak genişleyen, bu saçaklanma ve genişleme nedeniyle işletme maliyeti normalin 3-5 katı olduğundan bir türlü yeterli hizmet alamayan, sosyal ve teknik altyapısı asla yeterli düzeylere ulaşamayan, uydurma da olsa projeksiyon nüfuslarının birkaç katı alanı imara açılmış, buna rağmen konut fiyatları ve kiraları bir türlü makul seviyelere inmeyen, mülksüzler, kent yoksulları ve dar gelirlilere asla uygun çözümler sunamayan, ucube yapılarla dolu, idari binaları sürekli yer değiştiren, merkezleri işlevlerini kaybedip, çöküntü alanlarına dönüşen, ideal anlamıyla bir şehir olamayan, bina yığınlarıyla dolu, insan değil otomobil öncelikli tasarlanmış, en küçük yerleşimleri bile erişilebilir olmaktan çıkmış, çirkin yerleşim alanları oluştu.
yeniden yerleşim uzmanı-şehir plancısı ve sosyal uzman V. Senihi Kitapçı…
Sit alanları koruma planları ise koruduklarını iddia ettikleri kentsel sit alanlarını, 50 yıl içerisinde harbelerle dolu çöküntü alanlarına dönüştürdü. Korunan kentsel sit alanlarındaki bahçeler, eskiyi taklit eden yeni binalarla doldu, kentlerin tarihi dokuları kayboldu, kadim parsel izleri ifraz, tevhit ve terklerle yok oldu. Korunan binalar korunamadı ve yıkıldı. Konut alanlarının içindeki yaşamlar ve yaşanmışlıklar yok oldu. Eski sahipleri kentsel sit alanlarını terk etti. Koruma ve yenileme için turizm dışında bir çözüm geliştirilemedi; konut alanları pansiyonlar, oteller, kafeler bölgelerine evrildi. Korunan değerin ne olduğu unutuldu. Kültürel değerin sadece yapı kültüründen ibaret olduğunu sanan bir anlayışla yapıldı planlar. Kentsel sitler, harabe kentler oldular.
İmar planı denen iki boyutlu resimler asla bir plan olamadılar. Olamazlardı da. İçerisinde zaman boyutu olmayan bir tasvire, projeye plan demek haksızlıktı. İmar planı yapım süreci tamamlanıp da onu hayata geçirecek idareye teslim edildiğinde içerisinde t1., t2., t3., … tn yılda, ayda, günde ne yapılacağına ilişkin hiçbir bilgi olmadığından, o tasarımın, tasvirin gerçekleşmesini, hayat geçmesini beklemek saflık olurdu. İmar planları, zaman boyutu içermediği için asla gerçek bir plan olamadı. Eksiklikleri sadece zaman boyutu değildir. 15-20 Yıllık bir süreçte gerçekleşecek bir projenin 15-20 yıllık bir ekonomik, kaynak-bütçe planlamasının da gerçekçi bir biçimde hazırlanması ve yaptırımlı uygulama esaslarının olması gerekirdi. Zaman boyutu ve ekonomik boyutu olmayan tasvirlere, resimlere plan adını vererek kendimizi kandırdık. İmar planları, Türkiye’nin şehirleri, şehirleşmesi için gerçek bir çare-yöntem değildi, olamadı.
18.07.2021
* Planlamanın Birikimi, Zemini ve Ufku Temalı 9. Türkiye Şehircilik Kongresi için hazırlanmış bildiri özetidir.
Sonuç olarak…
Evet, sonuç olarak bundan 46 yıl önce Tokat‘ta yaşanan bir asker hikayesi ile başlayıp bölge ve şehir plancılarının yürütmeye çalıştıkları mesleğin tuhaflıkları nedeniyle somutlamaya çalıştığım o garip durum sanki Eski Yunan mitolojisine göre Kafkas dağının tepesinde ciğeri her gün bir kartal tarafından gagalanıp yenen “Zincire Vurulmuş Prometheus” gibi insanlığa ateşi armağan eden bir kahramanın çektiği acı, ızdırap ve çaresizliği simgeleyip kendisini bu durumdan kurtaracak Herakles‘ini beklemektedir.