Fare doğuran dağ olmak…

Ali Rıza Avcan

Halk arasında sıkça kullanılan “dağ fare doğurdu” deyimi, İnternet’in önemli bilgi kaynağı Vikisözlük‘e göre, “Kendisinden büyük şeyler beklenen bir kişinin küçük bir ürünle ortaya çıkması” anlamına geliyor. Ekşi Sözlük ise bu sözcüğün orijinal halinin ünlü Romalı şair Horatius‘un Ars Poetika yapıtının 139. satırında Latince deyişiyle parturient montes, nascetur ridiculus mus olarak geçtiğini söylüyor.

İnsanlarda büyük hayal kırıklıklarına neden olan bu halin siyasetteki versiyonu ise beğenip seçtiğiniz belediye başkanlarıyla milletvekillerinin ve meclis üyelerinin sizin onlardan beklediğiniz şeyleri yapmaması ya da yapamaması veya tam tersine yapması anlamına geliyor.

Bu içler acısı halin yaşadığımız kentteki en son örneği ise yazdığı özgeçmişlerde ve katıldığı söyleşilerde, lise öğrencisi iken Devrimci Liseliler Birliği‘nin kurucu üyeleri arasında yer aldığını söyleyerek kendisine devrimci bir profil çizen İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından Çeşme Yarımadası’nda yapılacak olan Çeşme Turizm Projesi‘ndeki ikircikli tutumu ve bu proje konusunda, sağ cenahtan gelmesi nedeniyle pek de umutlu olmadığımız İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu‘nun Kanal İstanbul Projesi‘ne net bir şekilde karşı çıkıp halkı örgütleyen tutum ve cesaretinden yoksun oluşudur.

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in bu konuda İzmirlinin tercihlerinden kopuk ikircikli siyaseti, yine aynı partiden Çeşme Belediye Başkanı Ekrem Oran‘ın, 20 Temmuz 2020 tarihinde projeye karşı çıkanları vatan hainliği ile suçlayan tutumu ve 28 Nisan 2021 tarihinde online bağlantıyla İzmir Ticaret Odası Meclis Toplantısı‘na katılan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu‘nun “Çeşme Turizm Projesi İzmir halkı tarafından benimsenir ve beğenilirse, bir beton ormanına dönüşmezse, büyük ölçekte yeşil korunursa elbette destek veririz” söylemi ile birleştirildiğinde, CHP’nin teslimiyetçi bir siyasetle adeta projeye sahip çıktığını görürüz.

Nitekim, Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy‘un 15 Haziran 2020 tarihinde Tarihi İzmir Agorası’nda düzenlediği basın toplantısında;

Başta ticaret odamıza ve ilgili belediyelerimize birçok STK’mıza projeyi desteklerinden dolayı teşekkür ederim. Biz çok iyi niyetli bir şekilde bu projeye başladık. Türkiye’nin en şeffaf, en çevre duyarlı, koruma kullanma dengesi yüksek proje halinde sadece Türkiye’ye değil dünyaya örnek olmasını istiyoruz. Bu bağlamda odalarla da yakın ilişki içindeyiz. Geniş katılımlı bir komisyon oluşturduk. İnşallah bundan sonra daha da hızlı ilerleyeceğiz. Çeşme Projesi’nden elde edilecek gelirin büyük bir kısmını Çeşme projesinin altyapısında sonra da Ege Bölgesi’nin altyapısında kullanacağız ki İzmir öncelikli. Bu bağlamda da Kemeraltı ve Agora’yı gözlemlemek istedik. Kültür ve Turizm Bakanlığı olarak ilk etapta buraya destek vereceğiz. Bu projelerde elde ettiğimiz gelirin bir kısmı buraya.” diyerek yönetim kurulu başkanlığını Tunç Soyer‘in yaptığı TARKEM‘e işaret ettiğini ve bunun üzerine TARKEM yetkililerinin büyük bir memnuniyetle ellerini ovuşturduğunu hatırladığımız bir süreçte…

Ayrıca Çeşme Turizm Projesi ile ilgili karar ve tanıtım toplantılarının İzmir Ticaret Odası salonlarında yapıldığı bir süreç içinde, İzmir Kalkınma Ajansı ile İzmir Vakfı tarafından İzmir Büyükşehir Belediyesi adına hazırlanan İzmir Tanıtım Turizm Strateji Eylem Planı 2020-2024 başlıklı resmi belgede Çeşme Yarımadası‘ndaki agroturizm hedeflerinin gerçekleştirilmesi konusunda İzmir Büyükşehir Belediyesi yerine İzmir Ticaret Odası‘nın görevli kılınması da bize gidilen yol konusunda önemli ipuçları vermektedir.

Gelelim 4 Haziran 2021 tarihinde İzmir Kent Konseyleri Birliği tarafından düzenlendiği iddia edilen, gerçekte ise İzmir Büyükşehir Belediyesi ile TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu tarafından ortaklaşa düzenlenen “Yarımada’nın Sorunlarını Ortak Akılla Çözüyoruz” başlıklı Çalıştay ve Forum‘u değerlendirmeye.

Bildiğiniz gibi, 1 Haziran 2021 tarihli “İzmir Büyükşehir Belediyesi, Yarımada Çalıştay ve Forumu’nu Düzenliyor” başlıklı yazımla, belediye ile bağlantısı ortaya çıkmasın kaygısıyla İzmir Düşünce Topluluğu ve İzmir Kent Konseyi seçeneklerini bir yana koyup çoğu İzmirlinin tanıyıp bilmediği ve tüzel kişiliği olmadığı için bu konuda dava açma yetkisi bile olmayan İzmir Kent Konseyleri Birliği isimli sivil bir oluşum tarafından düzenlendiği söylenen organizasyonu, bu tür toplumsal mücadelelerin dürüstlük ve samimiyet ilkesi çerçevesinde yürütülmesi gereğini hatırlatarak eleştirmiş, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer tarafından görevlendirildiği anlaşılan bir eski İzmir milletvekili ve onun danışmanı ile TMMOB İKK tarafından danışıklı dövüş şeklinde İzmir Kent Konseyleri Birliği‘ne ısmarlanan çalışmanın aslında çalıştay formatına uygun olmayan kurgusu, konuyu bilimsel bir şekilde ele alıp tartışmaktan uzak vitrin süsü niteliğindeki medyatik konuşmacıları, belediyede üst düzey görevlerde çalışan bazı konuşmacıların gerçek görev unvanlarını gizlemeleri, TMMOB İKK kapsamındaki bazı meslek odalarının bu organizasyon içinde yer almayı doğru bulmamaları nedeniyle söz konusu organizasyonu sorgulayan değişik sorular sormuştum. Ardından da 2020 yılında 70 sayfalık Çeşme Turizm Projesi Ön Değerlendirme Raporu‘nu düzenleyerek kamuoyunu bilgilendiren TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu‘nun bundan sonra yapması gereken işin, konuyu kendi kurumsal kimliğini arka plana alarak yeniden masaya yatırmak değil; halen İzmir Büyükşehir Belediye Başkan Danışmanlığı görevinde bulunan Doç. Dr. Koray Velibeyoğlu‘nun sorumluluğunda hazırlanan 2014 tarihli Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi 2014-2023 belgesi ile TMMOB İKK tarafından 2020 yılında hazırlanan Çeşme Turizm Projesi Ön Değerlendirme Raporu‘nda ortaya konulan ayrıntılı bilgileri kullanması gereken Millet İttifakı’na dahil tüm belediye başkanlarıyla siyasi partilerin il ve ilçe yöneticisi, milletvekili ve genel başkanlarının AKP’li Külltür ve Turizm Bakanı ile AKP’nin bu kentteki temsilciliğine soyunan İzmir Ticaret Odası, İzmir Ticaret Borsası, Ege Bölgesi Sanayi Odası gibi kurumların dümen suyunda dolaşan tavır ve tutumlarından vazgeçerek, aynen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu‘nun Kanal İstanbul konusunda ortaya koyduğuna benzer bir tavırla konuyu siyasileştirmeleri gerektiğini ifade etmiş, bu öneriyi TMMOB İKK Dönem Sözcüsü ile bazı meslek odalarının başkanlarına iletmiştim.

Söz konusu çalıştay ve forum, duyurulduğu gibi 4 Haziran 2021 tarihinde İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait Havagazı Kültür Merkezi‘nde yapıldı. Çalıştay öncesinde oturumların İzmirtube tarafından canlı olarak yayınlanacağı duyurulduğu halde bu yayın yapılmadı ve biz de ancak çalıştay ve foruma katılan arkadaşlarımızın bizlere anlattıklarıyla yetindik.

Buna ek olarak aynı gün İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin web sayfasında yayınlanan “Bir belediye başkanının önce o şehrin doğasını, iklimini, ağacını koruması gerek” başlıklı haberle bilgilenmeye çalıştık.

Belediye tarafından hazırlanan haber metninde, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in söz konusu çalıştaya katılarak program dışı bir konuşma yaptığı belirtiliyor ve konuşmasından alıntılanan ve bizim de ayırt edilmesi niyetiyle kırmızı renkle işaretlediğimiz aşağıdaki dört ayrı paragraf aktarılıyordu. Aktarılan bu dört bölümde de Çeşme Turizm Projesi’ne net ve kesin bir şekilde karşı çıkılmıyor, “ortada fikir var proje yok” denildikten sonra projenin Yarımada’nın % 55’ini kapsadığı ve proje alanındaki arazilerin % 97’sinin kamuya ait olduğu, bu projenden elde edilecek faydanın küçük olması nedeniyle yapılmasından vazgeçilebileceği ihtimalinin olduğu belirtiliyordu.

Bir belediye başkanının asli sorumluluğunun görev yaptığı kenti korumak olduğunu düşünüyorum. Hiçbir belediye başkanının görev yaptığı yer babasının mülkü değildir. Biz nöbetçiyiz, görevimiz bize bırakılan mirası korumaktır. Ben de bunun için çalışacağım.

İnsanların doğanın dengesini bozup bir hayat kurmaya başlaması 12-13 bin yıl öncesine gidiyor. Tarımın keşfiyle doğanın ritmi dışında bir hayat arayışı başlıyor. İkinci kırılma Sanayi Devrimi ile başlıyor, doğa artık bir meta olarak görülmeye başlanıyor. Giderek doğanın daha çok talan edildiği bir 200 yıl yaşıyoruz. Rönesansı yaşamamış ülkelerde bu talan çok daha vahşi olabiliyor.” 

Projesi daha ortada yok, fikir var. Biz hala projeyi görmedik. Bu fikrin istihdam gibi ışıltıları var ama proje yarımadanın yüzde 55’ini kapsıyor. Projedeki alanın yüzde 97’si kamu mülkü. Yüzde 97’si kamu arazisi olan bir yerde şöyle bir sonuç ortaya çıkabilir: Oraya sadece parası olan girer. Kapitalist üretim ilişkilerinin dayattığı hız ve büyüklük telaşı geçmişle bağımızı da kopartıyor. Kanal İstanbul yapılamayacak kadar mega bir proje. Çıkacak fayda ise yapılmamasına göre çok daha düşük. Bu projenin de böyle olma ihtimali var.

Gerçekten çok insan emek vermiş, ciddi bir çalışma yapılmış. Bu emek Yarımada’nın geleceğinin tasarlanması ve korunmasında önemli ipuçları veriyor. Bunu Kültür ve Turizm Bakanı ve bakanlığın ilgili kişilerine ileteceğim. Bir belediye başkanının asli sorumluluğunun görev yaptığı kenti korumak olduğunu düşünüyorum. Altyapı, su, ulaşım hepsi arkasından geliyor. Önce yaşadığı şehrin doğasını, iklimini, ağacını koruması gerek. Hiçbir belediye başkanının görev yaptığı yer babasının mülkü değildir. Biz nöbetçiyiz, görevimiz bize bırakılan mirası korumaktır. Ben de bunun için çalışacağım.

Bence İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in yaptığı konuşmadan seçilip haber olarak yayınlanan dördüncü paragrafın, 2015 yılında kendisiyle yaptığım görüşme ve katıldığım bir arama konferansı nedeniyle özel bir önemi var. Çünkü dördüncü paragrafta, halen kendisinin danışmanlığını yaptığı halde çalıştay programında “akademisyen” sıfatıyla katılan Doç. Dr. Koray Velibeyoğlu‘nun 2014 yılında yayınlanan “Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi 2014-2023” belgesi ile ilgisi var. Tunç Soyer bu paragrafta bu çalışmayı ciddi bir çalışma olarak niteleyip Yarımada’nın geleceğinin tasarlanması ve korunmasında önemli ipuçları içerdiğini, bu hususu Kültür ve Turizm Bakanı ile bakanlığın ilgili kişilerine ileteceğini belirtiyor.

Oysa geçmişte yaşanan şeyler hiç de kendisinin söylediği gibi değildir…

Her şeyden önce “Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi 2014-2023” isimli belge 2014-2023 İzmir Bölge Planı çalışmaları kapsamında, İzmir Kalkınma Ajansı tarafından İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü, Ege Üniversitesi ve Dokuz Eylül Üniversitesi‘ne hazırlatılmıştır. Bu husus, söz konusu belgenin 2. sayfasında yazılıdır.

Bu çalışmaya İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü’nden Proje Yürütücüsü Olarak Yrd. Doç. Dr. Koray Velibeyoğlu, Doç. Dr. Semahat Özdemir, Prof. Dr. Alper Baba, Öğretim Görevlisi Dr. Zeynep Durmuş Arsan, Araştırma Görevlisi Hamidreza Yazdani, Araştırma Görevlisi Dalya Hazar, Ege Üniversitesi’nden Prof. Dr. Adnan Kaplan, Prof. Dr. Murat Boyacı, Prof. Dr. Yusuf Kurucu, Öğretim Görevlisi Dr. Nurdan Erdoğan, Araştırma Görevlisi Özlem Yıldız, Dokuz Eylül Üniversitesi’nden Prof. Dr. Hüsnü Erkan, Araştırma Görevlisi Eser Afşar, İzmir Kalkınma Ajansı’ndan Sibel Ersin, Saygın Can Oğuz, Filiz Morova İneler ve Hülya Ulusoy katılmıştır.

Geniş bir ekip tarafından gerçekleştirilen bu çalışma, İzmir Büyükşehir Belediyesi eski başkanı Aziz Kocaoğlu döneminde hazırlandığı ve bu dönem içinde Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in ilk mahalli seçimde İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığına aday olacağı bilindiği için adeta Çeşme Yarımadası bütününde Seferihisar‘da yapılanları görmeme ya da önemsememe çabasındadır. Bu tespitin en önemli kanıtı 316 sayfadan oluşan belgede “Yavaş Şehir” sözcüğünün 5, “Citta Slow” sözcüğünün ise 3 kez geçmiş olması, bu sözcüklerle ifade edilen stratejinin bir hedef olarak gösterilmemesidir. Oysa o tarihlerde kamuoyunda yaygın olan görüşlere göre “Yavaş Şehir” ya da “Citta Slow” projesinin Yarımada’nın Karaburun ve Urla gibi merkezlerinde de uygulanma şansı bulunmakta, bu nedenle bu projenin Yarımada geneline yaygınlaştırılması mümkün görülmektedir.

Tüm bir Yarımada’daki sürdürülebilir kalkınmanın stratejisini belirleme iddiasıyla yapılan bu çalışmada Seferihisar‘daki “Yavaş Şehir” ya da “Citta Slow” hareketinin dikkate alınmaması, önemsenip önerilmemesi durumu haliyle Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in de dikkatini çekmiş ve bundan rahatsız olmuştur.

Tunç Soyer bunun üzerine bir dönem birlikte çalıştığım yönetim danışmanı Nihat Demirkol‘dan düzenleyeceği Yarımada Arama Konferansı’nda moderatörlük yapması konusunda yardım ister. Bu talep üzerinde Nihat Demirkol da, “Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi 2014-2023” belgesi ile ilgili olarak benim görüşlerimi sorar. Ben söz konusu strateji belgesi için hazırladığım değerlendirme raporunu Nihat Demirkol‘un isteği üzerine arama konferansı öncesinde Tunç Soyer‘e göndererek kendisinden övgüler alırım.

4 Nisan 2015 tarihinde Çeşme’den, Urla’dan, Karaburun’dan gelen geniş bir katılımcı kitlesi ile yapılan arama konferansı sırasında konferansın moderatörlüğünü yapan Nihat Demirkol‘a yardım ederim.

Ama yapılan bu arama konferansı sonrasında Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer‘den Yarımada ölçeğinde inisiyatif alma konusunda beklediğimiz ikinci, üçüncü hamleleri göremeyiz ve mevcut durumu kabullendiği yorumlarını yaparız.

BU durum bize, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in 2014 yılında hazırlanan “Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi 2014-2023” belgesinden haberdar olduğunu ve şimdiye kadar istediği takdirde bu belgeyi ve bu belgedeki bilgileri kullanabileceği noktasına getirir ki, bu belgede yazılı olan hedeflerin 2014 yılından bu yana uygulanıp uygulanmadığı ya da uygulansa bile hedeflere ulaşılıp ulaşılmadığı ne yazık ki belli değildir… Hazırlanan belgeye dair bir eylem planı bulunmadığı; ayrıca, bu belgenin ilişkili olduğu 2014-2023 dönemi İzmir Bölge Planı‘nın da gerçeklerden uzak bir temenniler demeti olduğu bilindiği için her karşılaşmamızda, kendisinden net bir cevap alamayacağımı bile bile sayın Koray Velibeyoğlu‘na bu konuyu hatırlatırım.

4 Haziran 2021 tarihinde yapılan çalıştay ve forum ile ilgili en ayrıntılı haberi veren Yeni Haber İnternet Gazetesi’nin “Yarımada Projesi İzmir’in Kanal İstanbulu’dur” başlıklı yazısında TMMOB Mimarlar Odası İzmir Şubesi Başkanı İlker Kahraman‘ın söyledikleri ise bizlere CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu‘nun bu proje için açık kapı bırakan siyasetini hatırlatmaktadır:

Üst ölçekli stratejilerle uyum yakalansaydı, mekânsal değişim kıyı art alan ilişkileri gözeten bir çerçeve oluşturulsaydı, doğal ekosistem önemsenseydi, bölgesel miras korunsaydı, sosyal entelektüel sermaye fırsat sunulsaydı, her kesimin karar verme süreçlerine dahil edilseydi bu projeye evet derdik.”

Oysa, karşımızda bütün bu koşullar sağlansa bile tüm Yarımada’nın % 55’ini kapsayan bir proje durmaktadır. Genel bir kabulün koşulu olarak öne sürülen bu hususlara başka projelerde AKP iktidarı tarafından ne ölçüde uyulduğu ortada iken bu projede iyimser bir yaklaşımla şu, şu olsaydı biz kabul ederdik demenin ne ölçüde anlamlı, etkili ve sonuç alıcı olduğu da dikkate alınmalı; hatta sorgulanmalıdır.

Evet, söyleyeceğimi söyleyip yazacağımı yazdıktan sonra gelelim son söz’e…

Ne demiştik yazının başında? Fare doğuran dağ ya da dağ fare doğurdu demiş ve karşımızdaki manzarayı doğru bir şekilde tarif etmeye çalışmıştık…

Adı sanı bilinmeyen ve tüzel kişiliği olmadığı için böylesi bir toplantıyı düzenleme ya da Çeşme Turizm Projesi‘ni dava etme hakkına bile sahip olmayan bir oluşum adına yaptırılan bu “utangaç” çalıştay ve forumun, projenin asıl sahibi AKP iktidarı nezdindeki vurucu etkisi, sonuç alıcı yankısı, şimdiye kadar ortaya konulandan farklı bir yanı ne olmuştur acaba?

Bir bilen varsa, lütfen bir adım ileri çıksın….

“Projesi daha ortada yok, fikir var. Biz hala projeyi görmedik”….

İzmir Büyükşehir Belediyesi, Yarımada Çalıştay ve Forumu’nu düzenliyor…

Ali Rıza Avcan

Evet, işin doğrusunu söylemek gerekirse; İzmir Büyükşehir Belediyesi 4 Haziran 2021 tarihinde İzmir Kent Konseyleri Birliği ve TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu ile birlikte “Yarımada’nın Sorunlarını Ortak Akılla Çözüyoruz” iddiasıyla Yarımada Çalıştay ve Forumu‘nu düzenliyor.

Hem de kendisine ait Tarihi Havagazı Fabrikası’nda…

Düzenlenen davet yazısı ile afişlerde bu organizasyonu İzmir Kent Konseyleri Birliği düzenlediği belirtilmiş olsa da; işin aslı, bu organizasyonu İzmir Büyükşehir Belediyesi düzenliyor. Hem de İzmir eski milletvekili Zeynep Altıok ve danışmanı Taylan Üstün Özgür‘ün sorumluluğunda… TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu ve bazı meslek odalarıyla işbirliği içinde…

Evet, son 15-20 gündür bu organizasyonun yapılacağını biliyorduk ve bu bilgi çerçevesinde düzenleyici kuruluş olarak ilk önce Tunç Soyer yandaşlarının bir araya getirildiği İzmir Düşünce Topluluğu‘nun düşünüldüğünü; ancak hem bu grup içindeki huzursuzluklar hem de organizasyonun İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer ile bağlantısı ortaya çıkar kaygısıyla bu topluluktan vazgeçildiğini öğrenmiştik.

Ardından düzenleyici kuruluş olarak İzmir Kent Konseyi‘ne gidildiğini; ancak, yine şekilde İzmir Büyükşehir Belediyesi ile İzmir Kent Konseyi arasındaki vesayet ilişkisi ve İzmir Kent Konseyi Başkanı Seniye Nazik Işık‘ın bu göreve Tunç Soyer‘in desteği ile gelmiş olması nedeniyle bu niyetten de vazgeçildiğini biliyoruz.

Sonunda anlaşılıyor ki, çalıştay ve forum düzenleme ihalesi tüzel kişiliği bile olmayan ve çoğu İzmirlinin bilgi sahibi olmadığı İzmir Kent Konseyleri Birliği‘ne kalmış gibi gözüküyor. Açıkçası hangi ilçe kent konseyinin üye olduğunu kesin olarak bilmediğimiz, üstüne üstlük üye olduğunu tahmin ettiğimiz Buca ve Seferihisar kent konseylerine ait genel kurulların mahkeme kararları ile iptal edildiği bir süreçte, bu organizasyonla ilgili kararın tüm kent konseylerine ve o konseylerin başkanlarına sorulup danışılmadan verildiğini, bu nedenle bazı kent konseylerinin kurumsal özgürlüğü ortadan kaldıran bu durumdan hoşnut olmadığını biliyoruz.

Şimdiye kadar Çeşme Projesi boyutunda bir sorunla ilgilenmemiş, bu konuda çalışmalar yapmamış bir oluşumun çıkıp ben bu konuda çalıştay düzenleyip forum yapacağım demesi İzmir kamuoyu ve toplumsal mücadeleler tarihi açısından hem görülmüş bir şey değil, hem de bu mücadeleyi başlatmış olan kurum ve şahıslar açısından akılcı, etik ve sonuç alıcı değil…

Ortada bu sorunla bugüne kadar ilgilenip koskocaman 70 küsur sayfalık rapor yazmış bir TMMOB İKK ve bu sorunu hukuki yoldan çözmek için avukat Şehrazat Mercan ve Senihi Özay gibi değerli hukukçuların liderliğinde dava açmış kurum ve kişiler varken çıkıp onlara bilgi dahi vermeden ya da danışmadan, alakasız bir oluşumu öne sürerek ve onun ismi altında TMMOB‘ye bağlı bazı odalarla eski bir milletvekilinin kendince düzenlemeler yapması İzmir’deki demokratik yaşamın geleceği açısından sorunlu gözüküyor.

Çünkü bir toplumsal hareket ya da mücadelenin nasıl başlarsa öyle devam edip sonuçlanacağına inanıyoruz. Başlangıçta yapılacak yanlışlık ya da eksikliklerin o mücadeleye ve bu kentteki demokratik yaşama zarar vereceğini, mücadele süreci içinde yolların ayrılmasına neden olacağını biliyoruz. Aynen Kültürpark mücadelesinde yaşadıklarımız gibi…

4 Haziran tarihli Yarımada Çalıştay ve Forumu ile ilgili olarak ayrıca 31 Mayıs 2021 tarihinde gönderilen davet mektubu ile 1 Haziran 2021 tarihinde dağıtılan afişlere baktığımızda Çeşme Yarımadası‘nın geçmişi, bugünü ve geleceğine dair araştırmalar İYTE öğretim üyesi Koray Velibeyoğlu‘nun başkanlığında İzmir Kalkınma Ajansı, İzmir Büyükşehir Belediyesi ve İzmir Yüksek Teknoloji Üniversitesi (İYTE) tarafından hiç incelenmemiş ve Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi Raporu gibi koskocaman bir araştırma hiç yapılmamış gibi ifadelerin kullanıldığı, Çeşme Yarımadası sanki ilk kez keşfedilip araştırılıyormuş gibi cümlelerle bugüne kadar yapılanlara; özellikle de bu çalışmayı geçmişte yıllarca yapmış Koray Velibeyoğlu‘na haksızlık edildiğini görüyoruz.

Ardından da organizasyonu yapan perde önündeki ve arkasındaki kurum ve şahıslara şu soruları sormak istiyoruz:

📌 Niye bu konu ile şimdiye kadar hiç bir ilgisi olmayan bir oluşum, düzenleyici kurum olarak seçilmiştir?

📌 Niye böylesi bir organizasyonun içinde İzmir Büyükşehir Belediyesi ile ilçe belediyeleri yoktur?

📌 İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nde, TMMOB İKK‘da ya da İzmir Kent Konseyleri Birliği‘nde herhangi bir görevi olmayan eski bir İzmir milletvekili ile danışmanının organizasyon içindeki varlığı ne anlama gelmektedir?

📌 Konuşmacılar arasında bir adet CHP Bursa milletvekili varken niye bir İzmir milletvekili yoktur?

📌 Ülkemizin Akdeniz ve Ege sahillerinin yağmalandığı dönemlerde önce TÜRSAB başkanlığı ardından Refah Yol Hükümeti‘nin Turizm Bakanı ve ANAP milletvekilli olan eski bir siyasetçi, akil insan olarak programa nasıl dahil edilmiştir?

📌 Niye böylesi önemli bir organizasyonun içinde Millet İttifakı‘nı oluşturan CHP ve İyi Parti‘nin il ve ilçe başkanları ve örgütleri yoktur?

📌 AKP İktidarının dayattığı Çeşme Turizm Projesi‘nin tartışması niye bu belediye başkanları, İzmir milletvekilleri, CHP ve İyi Parti‘nin il ve ilçe örgütleriyle siyasi bir platforma taşınmamaktadır?

📌 Niye bu organizasyon için İzmir’de faaliyet gösteren EGEÇEP ve İzmir Yaşam Alanları (İYA) gibi örgütlerle Çeşme’de faaliyet gösterdiğini bildiğimiz Ekinoks Çevre ve Kültür Derneği‘nden destek alınmamış, organizasyon komitesine bu örgütler niye dahil edilmemiştir?

📌 Niye Çeşme Turizm Projesi için dava açan gruplar organizasyon komitesine dahil edilmemiştir?

📌 Niye, iki adet belediye başkan danışmanı hazırlanan programda bu görev unvanlarıyla değil de, “Doğa Derneği Eski Başkanı” ve “Akademisyen” gibi İzmir Büyükşehir Belediyesi ile ilişkileri gizlenerek takdim edilmiştir?

📌 Niye Çeşme Turizm Projesi‘nin değerlendirilmesi, konuşmacılar arasında sadece 15 dakika süre ile konuşacak Prof. Dr. Erdoğan Atmış‘a verilerek diğer konuşmacıların bu konudan uzak tutulması sağlanmıştır?

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin bu soruları doğru, inandırıcı ve samimi bir şekilde yanıtlamasını beklerken; böylesi büyük ve önemli bir mücadelenin davaya inanmış ilgili ve doğru seçilmiş kurum ve kişilerin yapacağı doğru ittifaklarla ve doğru yöntemlerle yönetilmesi gerektiğini, hiç bir kurum ya da şahsın perde arkasında kalma hakkı olmadığını ve hiçbir kurum ya da şahsa böyle bir pozisyonu kullanma hakkının verilmemesi, tüm kurum ve kişilerin cesaretle sorununun üstüne giderek korkak, sinik ve teslimiyetçi tutumlardan uzak durmasını gerektiğini söylemek istiyoruz.

Ama her şeyden önce;

Bu kentte yaşayan ya da bu kenti temsil eden tüm siyasetçilerin ve belediye başkanlarının Çeşme Turizm Projesi’ne karşı politik bir tavır alarak; aynen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun “Kanal İstanbul” projesine yaptığı gibi tüm varlığıyla karşı çıkmasını, korkusuzca ortaya atılarak bu çalıştay ve formu ben düzenledim, “Çeşme Turizm Projesi’ne Hayır!” diyorum demesini,

“Betonlaşma çok olmazsa, yeşil büyük ölçüde korunursa ülkeye döviz getirecek bir projeye negatif bakmayı asla düşünmüyoruz” şeklinde ifade edilen teslimiyetçi CHP politikalarına izin verilmemesini talep ediyoruz.

Bir bilimsel araştırma nasıl yapılma(ma)lı? (2)

Ali Rıza Avcan

İlk alan araştırmamı, Devlet İstatistik Enstitüsü’nün 1970 yılı Nüfus Sayımında sayım görevlisi olarak yapmış, Ankara’nın Tuzluçayır mahallesi balçığında bir ayakkabıdan olurken, aldığım parayla koşup yeni bir ayakkabı edinmiştim.

Daha sonraki çalışmamı ise Mülkiye’nin 3. sınıfındayken hocam Nermin Abadan Unat‘ın başkanlığında rahmetli Ahmet Taner Kışlalı, Doğu Ergil ve Türker Alkan‘dan oluşan değerli bir ekiple Ankara’da yapılacak Cumhuriyet Senatosu kısmi yenileme seçimlerinde hem Ankara’nın mahallelerini, hem de Şereflikoçhisar gibi ilçe ve köylerini dolaşarak yapmıştım. Anket çalışması sonrasında kendi isteğimle bu araştırmanın yorum ve değerlendirme bölümlerine katılmış; böylelikle üzerinde bol miktarda 0 ve 1 rakamını bulunduğu data kartlarını öğrenip doldurmuş, ODTÜ’nün makaralı dev bilgisayarlarını görmüş, değişkenler arasındaki korelasyonu gösteren tabloların şimdikinin aksine 45 dakika ile 1 saat arasında eskinin traktörlü yazıcılardan çıkışına tanık olmuştum.

Bir yıl sonra yine hocam Nermin Abadan Unat‘ın verdiği son sınıf bitirme görevi çerçevesinde “Çocuğun politik sosyalizasyonu” konusu ile ilgili araştırmayı hocamın önerdiği gibi akraba, mahalle ve kapıcı çocuklarıyla değil; bir yıl önce öğrendiğim bilgileri kullanarak Ankara’nın dört ilk okulunun 4. ve 5. sınıflarında okuyan 286 öğrenci ile yapmış, bu çalışma sırasında arkadaşlarım Gülgün Tezgider ve Sıdıka Erestin‘den yardım almış ve böylelikle Prof. Dr. İnci San ile ODTÜ Bilgisayar Bölümü Başkanı rahmetli Prof. Dr. Necdet Bulut ile tanışma fırsatını yakalamıştım.

Yaşamımın bundan sonraki bölümünde, -kader mi diyelim buna- yolum o tarihlerde araştırma ya da anket denilince ilk akla gelen kurum olan Devlet İstatistik Enstitüsü‘ne düştü. 2. MC Hükümeti’nin kapatılışı ile birlikte Müfettiş Yardımcısı olarak çalıştığım Yerel Yönetimler Bakanlığı’nın kapatılıp Teftiş Kurulu’ndaki 28 arkadaşımın değişik kamu kurumlarına memur olarak dağıtıldığı süreçte benim ve sevgili gazeteci arkadaşım Ali Tartanoğlu‘nun kısmetine Devlet İstatistik Enstitüsü Sosyal İstatistikler Daire Başkanlığı‘nda memur olmak düşmüştü. Bizim hemen alıp yaklaşmakta olan 1980 Nüfus Sayımı nedeniyle Balıkesir ilinin tüm ilçelerinde sayım eğitimi vermek üzere görevlendirdiler; hem de Daire Başkanı ile birlikte… Böylelikle hem Balıkesir’in tüm ilçeleri hem de sayım istatistikleri ile teknikleri daha iyi öğrenme fırsatını yakalamış olduk…

Ardından 13 yıllık bir denetim elemanlığı süresi ve 1991 yılında İçişleri Bakanlığı’nda örgütlenmiş olan Fethullah Gülen Cemaati‘nin bakanlık imamları ile kapışmam sonrasında istifa ederek kamu hizmetinden ayrılmam ve onların da beni tam bir yıl sonra, savunma hakkından bile mahrum ederek devlet memuriyetinden atmaları…

Ama yolum yine araştırma işleri ve araştırma şirketleri ile birleşti… Önce merkezi Ankara’daki Araş A.Ş., daha sonra Sonar-K, daha sonra Sonar-K‘nın İzmir birimi Michelangelo, PR Medya, Stratejipoll Araştırma ve Danışmanlık ve son olarak Etik Araştırma… Önce ilk basamak olan anketörlük, daha sonra saha sorumluluğu, daha sonra araştırma tasarımcılığı ve en nihayetinde de 2012 yılından sonra nitel araştırmacı olarak araştırmalar yapmaya devam ederek…

Araştırma evreninin İlk basamağında anketörlükten başlayıp son basamağına kadar devam eden bu süreç boyunca bilimsel araştırmanın nasıl yapılması ya da yapılmaması gerektiğini yaparak, yaşayarak ve hissederek öğrenmek… Tabii ki, bazen tanık olduğunuz yolsuzluk ve manipülasyonlar nedeniyle çok sevdiğiniz işinizden ayrılıp binlerce liralık alacağınızı geride bırakmak yapmak zorunda da kalabiliyorsunuz… Ama sonuç olarak bu yolculuğun bugünkü aşamasında, iyi ya da kötü araştırmacı ile iyi ya da kötü araştırmayı ilk görüşte ayırt edebilecek kadar bir birikim ve deneyim kazanıyorsunuz…

Gelelim İzmir Demokrasi Üniversitesi tarafından yapılan Kültürpark’ın Kullanım-Kullanıcı Profili Araştırması‘nın zayıf ve yanlış noktalarına….

1. Uygulanan araştırma yöntemleri konusundaki kafa karışıklığı: Yazımızın dünkü bölümünde de belirttiğimiz gibi, Kültürpark’ın Kullanım-Kullanıcı Profili Araştırması ile ilgili raporun ikinci paragrafında, “derinlemesine mülakatlar ve odak gruplar aracılığıyla kullanıcıların profilleri ile ilişkili olarak parkın kullanım amacının ve kullanıcı profilinin zaman içinde değişip değişmediği de ortaya koyulmuştur.” denilip araştırma yöntemi olarak “derinlemesine mülakat” ve “odak grup” çalışmasına dikkate çekilmekle birlikte; bu ifadeyi izleyen üçüncü paragrafın başında, “Zamanın ve diğer kaynakların sınırlılığı da çalışmanın yöntem ve tekniğinin derinlemesine mülakat ve katılımlı gözlem şeklinde yapılanmasına neden olmuştur.” denilerek üçüncü bir araştırma yöntemi olan “katılımcı gözlem” gündeme getirilmiştir.

Böylelikle birbirini izleyen iki ayrı paragrafta birbirinden farklı üç nitel araştırma yönteminden söz edilmiş olmakla birlikte bunlardan sadece ikisinin adının geçtiği bir kafa karışıklığının yaşandığı anlaşılmaktadır. Bu kafa karışıklığı sonucunda da, yazımın diğer bölümlerinde ayrıntısıyla anlatacağım şekilde; aslında, bu üç yöntemin birbirine benzetilerek aynı anda kullanıldığı bir araştırma kaosunun yaşandığı durumdan bahsediyorum size…

Sonuç olarak araştırmanın bir kısmı farklı bir örneklemle “derinlemesine mülakat“, diğer bir kısmı da farklı bir örneklemle “katılımcı gözlem” çalışmasıyla gerçekleştirilmiş, araştırmanın başında “odak grup” yönteminin niye gündeme getirilip 15 günlük araştırma süresi içinde zaman kısıtlılığı gerekçesiyle vazgeçildiği anlaşılan “odak grup” yönteminden neden vazgeçildiğinin gerçek nedeni anlaşılamamıştır.

2. Araştırma evreninin büyüklüğü ile öngörülen özelliklerinin bilinmeyişi nedeniyle, seçilen örneklemlerin ne ölçüde temsil yeteneğine sahip olduğu bilinmemektedir: Kültürpark‘ı değişik zaman periyotları içinde ziyaret edenlerin toplam sayısı ile temel özelliklerinin; yani araştırma evreninin yapısının bilinmediği bir durumda, “derinlemesine mülakat” yapılanlar ya da birlikte gözlem yapılan katılımcılar hangi kritere göre seçilip bir araya getirilmiştir?

Çünkü “derinlemesine görüşme” ya da “katılımcı gözlem” teknikleri, nitel araştırma yöntemleri olarak görüşmeye ya da gözleme katılanların bir yığın ya da evrenden tesadüfi olarak seçilen kişilerle değil; araştırma konusunda daha ayrıntılı bilgi ve deneyimi olduğu varsayılan kişiler arasından seçilip, anket gibi nicel araştırma teknikleriyle yapılan araştırmaların ötesinde daha fazla ve zengin veri toplamak amacıyla yapılır.

Örneğin Kültürpark konusunda “derinlemesine görüşme” yapılacak kişilerin önceden belirlenmesinde o kişilerin, geçmişte ya da günümüzde Kültürpark‘la ilgisi olan, bu ilgiyi halen sürdüren, Kültürpark ve sorunları konusunda çalışmış, bu konuda düşünmüş, yazmış ya da görüş beyan etmiş, Kültürpark konusunda zengin deneyime sahip kişiler olması beklenir. Örnek verilmesi gerekirse Kültürpark’ın kullanımı ve kullanıcı profilinin ne olduğu konusunda Sancar Maruflu gibi bir İzmirli ya da Dilara Sürgü, Feyzi Hepşenkal ya da Mehmet Refik Soyer gibi eski İZFAŞ yöneticileri, Kültürpark Tenis Kulübü yöneticileri, koşu bandında devamlı spor yapan Alsancaklılar veya benzerleriyle derinlemesine görüşmeler yapılarak herhangi bir anketle toplanacak verilerden daha özel, daha bilinmedik, daha zengin bilgiler alınması mümkün olabilecektir. Ama “derinlemesine görüşme” yaptık denilen 42 kişiye tek tek bakıldığında bunlardan hiç birinin böylesine özel, bilinmedik ve zengin bilgilere sahip olmadığı görülecektir.

3. Söz konusu araştırmada “katılımcı gözlem” tekniğinin kullanılması ve bu tekniğin kullanıldığı görüşmelere temizlik ve güvenlik görevlilerinin dahil edilmesi yanlış bir tercihtir: Araştırma metodolojisinde bir nitel araştırma yöntemi olarak “katılımcı gözlem” tekniği, ilk kez Avustralya, Latin Amerika ve Afrika gibi yerlerdeki ilkel kavimleri izleyen sosyolog ve antropologların gündeme getirdiği bir tekniktir. Bu yöntemde araştırmacı aynen bir yerli kabile üyesi gibi grubun içine girerek ve o grup üyelerinin eylem ve söylemlerini izleyerek; hatta aynı eylemlere katılarak o grup hakkında ayrıntılı bilgiler edinebilir. Tüm grup üyelerinin haberdar olduğu bu yöntemde o grup ya da topluluğun hem kendi aralarındaki ilişki ve iletişim, hem de diğer grup ya da toplulukla yaşadıkları ilişki ve iletişim, sanki o grubun üyesiymiş gibi bir rol üstlenilerek izlenir, not alınır, tartışılıp yorumlanır.

Oysa tartışmaya çalıştığımız Kültürpark’ın Kullanım-Kullanıcı Profil Araştırması‘nda görüşlerine başvurulacak bir grup olarak düşünülen temizlik ve güvenlik görevlileri, o mekanla kuracakları ilişkileri önceden belirlenmiş kural ve prosedürler, suç, kabahat ve ceza boyutundaki ön kabullerle eğitilmiş olup, gerektiğinde kullanılacak “fiziki zor“un temsilcileri olarak Kültürpark‘ın diğer sivil kullanıcılarının karşısına çıkarılan hizmetlilerdir. O nedenle, temizlik ve güvenlik görevlilerinin kendilerine öğretilmiş kural, tanım ve prosedürler dışına çıkmaları, bu kurallara aykırı görüş, düşünce, öneri, eleştiri ve öneriler geliştirmeleri çok fazla beklenemez, beklense bile pek sağlıklı olmayacakları düşünülür. En azından bu tür hizmetliler arasındaki dedikodu, söylenti ve şikayetin yoğun olduğu böylesi ortamlarda, temizlik ve güvenlik görevlilerinden sırf bir araştırmaya yardımcı oluyoruz düşüncesiyle doğru, samimi ve geçerli bilgiler alınamayacağı bilinmelidir.

Nitekim bu grupta yer alanların önerilerine bakıldığında, büyük bir kısmının -tabii ki görevleri gereği önceden şartlanmış olmaları nedeniyle- güvenliğin daha iyi olmasına dair öneriler geliştirdikleri görülmektedir. Bu durumun polis memurlarının, Kıbrıs Şehitleri Caddesi‘nde Alsancak bölgesinin güvenliği için araştırmacılarla birlikte gözlem yapmasından hiçbir farkı yoktur…

Ayrıca bu özel grup içindeki gözlemin, bu hizmetlilerin yaptıkları çalışmalara bizzat katılıp gözleyerek; hatta katılımcının onların görevlerini yaparak değil; 1. ve 2. grup odak grup adıyla kapalı bir mekanda toplanarak önceden hazırlanmış sorulara cevap verdikleri anlaşılmaktadır. Bunun da “katılımcı gözlem” tekniği ile hiçbir ilgisi bulunmamaktadır.

4. Aslında, “katılımcı gözlem” adı altında “odak grup” çalışması yapılmıştır: Kültürpark‘ta çalışan temizlik ve güvenlik görevlileriyle “katılımcı gözlem” adı altında görüşüldüğü belirtilmekle birlikte, Kültürpark’ın Kullanım-Kullanıcı Profili araştırma raporunun bu gözleme hangi görevlilerin katıldığını gösteren Ek 2’deki listenin altında:

“1. Odak Grup Görüşmesi (3 ve 4’ler kişilik bir grup, güvenlik ve temizlik işçisi)

2. Odak Grup Görüşmesi (3 ve 3ler kişilik bir grup, güvenlik ve temizlik işçisi)”

açıklaması, aslında 11 kişiden oluşan temizlik ve güvenlik görevlilerinin 3 ve 4’er kişilik gruplar altında “Odak Grup Görüşmesi” adı altında iki ayrı gruba bölünerek “Katılımcı Gözlem” tekniği yerine “Odak Grup Görüşmesi” tekniği ile görüşlerinin alındığını göstermektedir.

5. 38 sayfadan oluşan araştırma raporunun hiçbir yerinde araştırmanın hangi mevsimde ve hangi tarihler arasında yapıldığı belirtilmemektedir: Oysa Kültürpark yılın değişik mevsimlerinde; özellikle de İzmir Enternasyonal Fuarı ile diğer fuar dönemlerinde değişik sayılarda ziyaretçi alan bir kent parkıdır. O nedenle yapılan araştırmanın tüm ziyaretçi türlerini kapsaması ve 2020 Mart ayından bu yana yaşanan Pandemi kısıtlamalarının, aynı dönemde yapıldığı anlaşılan araştırma üzerindeki olumsuz etkilerini bilebilmek açısından çalışmanın yılın değişik dönemleri itibariyle kısımlara bölünerek yapılması ve bu dönem, süre ve tarihlerin de araştırma künyesinde ayrıntılı olarak belirtilmesi gerekirdi.

6. Bu tür araştırma ihaleleri, araştırmanın yöntemini ortaya koyan özel şartnameler çerçevesinde yapılmalıdır: Aslında bütün sorun, bu araştırmayı ihale yöntemi ile sipariş eden İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nden kaynaklanmaktadır. Çünkü, Kültürpark Koruma Amaçlı İmar Planı gibi tüm bir kenti ilgilendiren böylesine önemli ve öncelikli çalışmada bir üniversiteye bırakılan araştırma için araştırmanın yöntemini, süresini, uygulamasını, izlenip denetlenmesini, kabulünü ve diğer birçok ayrıntının nasıl uygulanacağını kapsayan teknik şartnamelerin önceden hazırlanması ve yapılan araştırmaya ilişkin sonuç raporlarının da bu teknik şartnamedeki şekil ve şartlara göre teslim alınması gerekirdi. Bizim bu araştırma raporundaki bilgilerden anladığımız kadarıyla İzmir Büyükşehir Belediyesi böylesi ayrıntılı bir çalışmayı yapmamış, ilgili üniversiteyi neredeyse her konuda serbest bırakarak “ne yaparsan kabulümdür” şeklinde bir boş vermişlik sergilemiştir.

O nedenle, bu kentin, bu kentin en önemli değerlerinden biri olan Kültürpark‘ın ve bu kentte yaşayan bizlerin, her şeyi kendi bildiklerince aceleye getirip yapmak isteyen dar kafalı İzmir Büyükşehir Belediyesi yöneticilerini hak etmediğini düşünüyorum…

Bir bilimsel araştırma nasıl yapılma(ma)lı? (1)

Ali Rıza Avcan

Kültürpark’ı ve ondan yararlanan insanları daha iyi ve yakından tanımamı sağlayan ilk saha araştırmasını yıllar önce yapmıştım. Rahmetli iş insanı Şükrü Paksoylu’nun şirketi PR Medya A.Ş.’nde Satış ve Pazarlama Direktörü olarak çalıştığım yıllarda, 71. İzmir Enternasyonal Fuarı’na katılan ziyaretçi ve katılımcıların memnuniyetlerini belirlemek amacıyla, İzmir Fuarı’nın açık olduğu 26 Ağustos-10 Eylül 2002 tarihleri arasındaki 15 günlük sürede 36 kişilik geniş bir ekiple ve tesadüfi örnekleme yöntemiyle gerçekleştirdiğimiz araştırmada beş ayrı kategorideki (yerli ziyaretçi, ziyaretçi iş insanı, yerli firma temsilcisi, yabancı firma temsilcisi ve Fuar’a gelmeyen/gelmek istemeyen İzmirliler) toplam 6.167 kişi ile görüşmüş, Fuar’a gelen yerli ve yabancı konuk ve ziyaretçiler dışında gelmeyen ya da gelmek istemeyen İzmirlileri de ev ya da işyerlerinden telefonla arayarak Fuar’ı ziyaret etmeme nedenlerini öğrenmeye çalışmıştık.

Rahmetli Ahmet Piriştina’nın İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı, Dilara Sürgü’nün de İzfaş Genel Müdürü olduğu dönemde yapılan bu bilimsel araştırma, İzmir Fuarı’nın katılımcı ve ziyaretçilerde yarattığı memnuniyeti ölçmek adına yapılmış en son araştırmaydı. Zira İZFAŞ A.Ş. bundan sonraki yıllardaki anketleri biz yapacağız diyerek profesyonel araştırma şirketlerine araştırma yaptırmaktan vazgeçmiş; ancak, o tarihten sonra kendi olanaklarıyla tek bir araştırma bile yapmamıştı.

Hatırladığım diğer bir Kültürpark araştırması ise 2018 yılının Nisan-Haziran ayları arasında yaptığımız Kültürpark Ziyaretçi Memnuniyet Araştırmasıydı. Kültürpark Platformu’ndaki arkadaşlarımızla birlikte hazırladığımız bu araştırmada da, maddi anlamda hiçbir kaynağımız olmamakla birlikte tesadüfi örnekleme yöntemiyle 155’i kadın, 151’i erkek olmak üzere toplam 306 ziyaretçi ile anket yaparak 2018 yılının Nisan-Haziran ayları arasındaki sürede Kültürpark’ı ziyaret edenlerin algı ve memnuniyet düzeylerini belirlemiş, Kültürpark’la ilgili şikâyetlerini ortaya koymuştuk.

Geçtiğimiz günlerde TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu’nun 22 Aralık 2020 tarihli bildirisini okuyup ekindeki belgeleri incelediğimizde Demokrasi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Hande Şahin ile yüksek lisans öğrencisi Buse Çevik tarafından yapılmış “Kültürpark Kullanım-Kullanıcı Profili” isimli 38 sayfalık bir araştırmaya rastladım.

Haliyle, biz araştırmacıların yeni bir araştırma gördüğümüzde yaptığımız refleks gereği araştırmanın künyesini; yani araştırmanın ne zaman, nerede, kimler tarafından hangi araştırma yöntemine göre yapıldığını; böylelikle araştırmanın geçerliliği ve güvenirliği anlamına gelen yapı kalitesini anlamaya çalıştım.

Araştırma ile ilgili metnin başlangıcında ifade edildiği kadarıyla araştırmanın amacı, Kültürpark ziyaretçilerinin profiliyle (özellikleriyle) Kültürpark’la ilgili temel algı ve memnuniyet düzeylerini belirlemek olarak ifade ediliyordu.

Ayrıca araştırmanın “mülakat”, “odak grup” ve “katılımlı gözlem” yöntemleriyle yapıldığı belirtilmekle birlikte, bu ifadeyi barındıran paragrafın bir sonrasında sadece “odak grup” ve “katılımlı gözlem” yöntemlerinden söz ediliyordu.

İki ayrı nitel araştırma yönteminin uygulandığı bu çalışmada örneklem iki ayrı gruptan oluşuyordu. Buna göre “odak grup” yönteminin örneklemi 23’ü erkek, 19’u kadın olmak üzere toplam 42 ziyaretçiden, “katılmalı gözlem” yönteminin örneklemi ise üç dört kişilik iki odak gruba dahil 6’sı kadın, 5’i erkek 11 güvenlik ve temizlik görevlisinden oluşuyordu.

İki ayrı örneklem çerçevesinde toplam 53 kişiyle yapılan bu araştırmanın toplam 15 günlük sürede yapıldığı belirtilmekle birlikte bu sürenin başlangıç ve bitiş tarihleri verilmiyor; böylelikle elde edilen verilerin mevsimler, etkinlikler ve fuarlar nedeniyle ziyaretçi sayısı büyük farklılıklar gösteren Kültürpark’ın hangi dönemine ait olduğu konusunda tek bir bilgi verilmiyordu.

Ben bu yazıda, çatısı bu şekilde kurulmuş bu akademik araştırmanın sonuçları hakkında tek bir değerlendirme ya da yorum yapmayacağım. Çünkü yapılandırılması böylesine eksik ya da yanlış olan böylesi bir araştırmadan doğru, yerinde, güvenilir ve geçerli bilgiler edinilemeyeceğine inanıyor, tek tük çıkacak doğru verilerin ise tesadüf eseri olacağını biliyorum. O nedenle ben daha çok araştırmanın kurgusundaki eksiklik ve yanlışlıklar üzerinde durup Kültürpark Koruma Amaçlı İmar Planı gibi İzmir açısından çok önemli bir plana temel olacak bilimsel bir alan araştırmanın nasıl yapılması gerektiğini ortaya koymaya çalışacağım.

Devam Edecek…

Akdeniz; ama…

Ali Rıza Avcan

Ticaret dünyasının diliyle aklı başında, itidalli ve basiretli bir tüccarın ya da iş adamının bilmediği bir yerde yeni bir iş yeri açmaya kalktığında ilk yapacağı iş, iş yerinin faaliyette bulunacağı yerdeki mevcut ve olası rakiplerini öğrenmek, o yerde aynı işi yapan kimlerin olduğunu belirleyip onların kendisinden önce neler yaptığını ya da yapabileceğini öğrenmek ve kendi açacağı iş yerinin özellikleriyle mevcut iş yerlerinin özellikleri arasında bir mukayese yaparak onlardan farklı bir hizmet sunmaya çalışmaktır.

Bu bağlamda, 2019 yerel seçimleri sırasında en önemli projesinin Akdeniz kentleri arasında bir birlik oluşturmak olduğunu söyleyen İzmir Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Tunç Soyer‘e bu düşüncesinin yapılabilirliği ve sürdürülebilirliği konusundaki ciddi kaygılarımı içeren bir raporu, o tarihlerde hep yanında olup yardımcı olan Nezih Öztüre eliyle iletmiş ve vereceği tepkiyi merakla beklemiştim.

Zira Tunç Soyer‘in sözünü ettiği bir Akdeniz kentleri arasında bir birlik oluşturması fikri, Avrupa Birliği‘nin bir Güney Projesi olarak 2008 yılında Fransa Cumhurbaşkanı Nicholas Sarkozy‘nin öncülüğünde kurulan Akdeniz İçin Birlik (Union for the Mediterranean) örgütü, Akdeniz’e kıyısı olsun ya da olmasın 48 ülkeyi kapsayacak şekilde 2008 yılında kurulmuş ve aradan geçen sürenin sonunda Akdeniz dünyasındaki büyük anlaşmazlıklar nedeniyle başarısız bir proje olarak anılmaya başlamıştı. Ama yine de bu birlik varlığını koruyor ve İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin Katı Atık Entegre Projesi‘nin finansmanı bu birlik tarafından karşılanıyordu.

Öte yandan Akdeniz’e kıyısı olan ülkeler ve o ülkelerde yaşayan halklar; özellikle Avrupa Kıtası halklarıyla Araplar, Filistinliler, Museviler ve Türkler arasında yaşanan büyük sorunlar böylesi bir birliğin etkili bir şekilde çalışmasını engelliyordu.Üstüne üstlük Türkiye’nin Kıbrıs, Doğu Akdeniz ve Libya konusunda İsrail, Fransa, Mısır gibi ülkelerle yaşadığı sorunlar İzmir merkezli bir birliğinin yaşama geçmesini, Ankara’nın buna izin vermesini engelliyordu. O nedenle kendisine Dışişleri Bakanlığı’ndaki Akdeniz İçin Birlik çalışmalarıyla ilgili birim yetkilileriyle ya da İzmir’de yaşayan eski büyükelçi Ertuğrul Apakan ile görüşerek bilgi almasını önermiştim.

“Akdeniz İçin Birlik” Örgütü Üye Ülkeleri

Bir süre sonra Tunç Soyer‘in, Nezih Öztüre üzerinden verdiği cevabı, “ben bütün bunların hepsini biliyorum” şeklindeydi ve anlaşıldığı kadarıyla bu konunun tartışmaya açılmasından yana değildi.

Bunun üzerine, zamanında yapılması gereken uyarıyı yapmış olmanın rahatlığıyla olası gelişmeleri izlemeye karar verdim.

Beklediğim gelişmelerin ilki, 10 Nisan 2019 tarihinde Akdeniz’deki 6 kentin yöneticilerine; Barselona Belediye Başkanı Ada Colau‘ya, Beyrut Belediye Başkanı Jamal Itani‘ye İskenderiye Valisi Dr. Abd El Aziz Konsowa‘ya, Marsilya Belediye Başkanı Jean-Claude Gaudin‘e, Selanik Belediye Başkanı Yannis Butaris‘e ve Venedik Belediye Başkanı Luigi Brugnaro‘ya davet mektuplarının yazılmasıydı.

Tunç Soyer imzalı bu mektuplarda “Dört buçuk milyon nüfusu ile İzmir, Türkiye’nin batı sahilindeki en büyük, tüm ülkenin ise üçüncü büyük kentidir. Batı Anadolu’da uzanan kökleri sayesinde zenginleşen kent, yüzyıllardır Akdeniz’in ana limanlarından biri olarak işlev görmektedir. Bu tarihsel nedenlerle, batı ile doğu arasında köprü kuran bu bölgede kentimiz kültürlerin çeşitliliğine şahitlik etmiştir. İzmir limanı, diğer Akdeniz limanlarına benzer şekilde sadece uluslararası ticaret merkezi olarak işlev görmemiş; aynı zamanda pek çok kültürün uyumlu bir şekilde bir arada yaşamasına da olanak sağlamıştır. Bu çeşitlilik, Türkiye’nin diğer illerinden gelen ve diğer Akdeniz ile Avrupa ülkelerinden birçok insana yuva olan İzmir’de günlük yaşamın temelini oluşturmaya devam etmektedir. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı olarak öncelikli sorumluluklarımızdan birinin doğal bir liman olma özelliğimizi daha da güçlendirmek olduğuna inanmaktayım. Bu, kuşkusuz ekonomik ve kültürel açıdan Akdeniz kentlerinin çok yönlü ve ikili işbirliğini gerektirmektedir.” denilmekte ve bu mektupların sonu, “Lütfen bu mektubumu Akdeniz ligi ruhuyla gelecekteki işbirliğimiz için bir iyi niyet ifadesi olarak addedin. Yakın gelecekteki olası diyalogumuz ve işbirliğimiz üzerine bilgi paylaşımında bulunmak üzere sizinle en kısa sürede şahsen buluşmayı içtenlikle umuyorum.” şeklinde bitmekteydi.

Bugün bu mektupların gönderilişinden bu yana tam tamına 1 yıl 4 ay 9 gün geçti ve ortada bu kentlerin yöneticileri tarafından cevaplanmış tek bir mektup bile yok…

Üstüne üstlük mektup gönderilen Beyrut kenti, yakın bir zamanda büyük bir felaketle adeta yok olacak düzeye geldiği halde, davet mektubunun gönderildiği İzmir‘den bu kente uzanmış tek bir yardım eli, tek bir ilgi, tek bir mesaj da yok…

Şimdi de okuduğumuz gazetelerle izlediğimiz İnternet sayfalarından İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan‘ı ziyaret ederek kendisini 9-13 Eylül 2020 tarihleri arasında yapılacak “Akdeniz” temalı 89. İzmir Enternasyonal Fuarı‘na davet ettiğini öğreniyor ve ister istemez pandeminin kontrolden çıkma ihtimalinin yüksek olduğu günlerde yapılacak bu fuara bu kentlerin ya da kent yöneticilerinin katılıp katılmayacağını merakla bekliyoruz.

Ayrıca Akdeniz’e kıyısı olan ülkelerde kullanılan dilleri öğretmek amacıyla kurulduğu söylenen Akdeniz Dilleri Merkezi‘nde, Arapça, Fransızca, İtalyanca, Yunanca ve İspanyolca ile ilgili eğitim verileceğini öğrenmekle birlikte; bu dillere kentimizde ve Akdeniz’e kıyısı olan İsrail’de, Lübnan ve Suriye’de yüzyıllardır konuşulan kadim diller İbranice ile Ladino ve Ermenice‘nin niye dahil edilmediğini; ayrıca, bu yeni dil eğitim merkezi ile şimdilik sonuçsuz kalan Akdeniz kentleri birliği girişimi arasında nasıl bir bağ kurulduğunu da merak etmekteyiz.

Ama her şeyden önemlisi; Covit19 salgınının hem ülkemizde hem de kentimizde yeniden artmaya başladığı, bu nedenle, 18 Ağustos 2020 tarihi itibariyle 65 yaş üstü gruba yeni kısıtlamaların getirildiği bir kentte, beş gün de olsa büyük kalabalıkları bir araya getiren fuar, konser ve eğlence organizasyonunda ısrar etmenin nedenini de merak etmekteyiz…

İşte o nedenle;

Şimdi içinde bulunduğumuz bu koşullarda halkın sağlığı mı daha önemli; yoksa ticaret, kazanç ve eğlence mi? diye sormaktan kendimizi alamıyoruz.

Tabii ki bu sorunun, tarihe örnek olacak insani sorumluluk duygusuyla cevaplanması koşuluyla…

TARKEM’in bilinmeyen yüzü…

Ali Rıza Avcan

2012 yılında, aralarında İzmir Büyükşehir ve Konak belediyelerinin de bulunduğu 116 ortağın katılımıyla kurulan Tarihi Kemeraltı İnşaat Yatırım Ticaret Anonim Şirketi, kısa adıyla TARKEM‘in İzmir Büyükşehir Belediyesi Başkan Danışmanı Prof. Dr. İlhan Tekeli tarafından hazırlanan İzmir Tarih Projesi Tasarım Stratejisi Raporu kapsamında, 19 alt bölgeye bölünmüş proje alanındaki sadece ikisinde (Havralar ve Agora) gerçekleştirilecek soylulaştırma faaliyetleri için kurulduğunu biliyoruz.

Soylulaştırma sözcüğünün de, en yakın örneklerini İstanbul Tarlabaşı ve Sulukule projelerinde gördüğümüz gibi, büyük kent merkezlerinde azalan nüfusla birlikte her türlü kentsel faaliyetin gerileyip çöktüğü alanlardaki eski yapıların, TARKEM benzeri büyük inşaat şirketleri tarafından alınması ve o yapılarda oturan yoksul, dar gelirli kesimlerle göçmen ve mültecilerin kentin çeperlerine gönderilmesi suretiyle yenilenmesi ve bu yenilenmiş modern yapıların gelir düzeyi yüksek sınıf ve kesimlere (yüksek ücretli büro çalışanları, sanatçılar, vakıf üniversitesi öğrencileri, yabancı turistler vb.) pazarlanması suretiyle el değiştirmesi anlamına geldiğini de biliyoruz.

Soylulaştırmanın bu anlamda, Filistin’i işgal ederek orada yaşayan Filistinlileri mülteci kamplarında yaşamaya mahkum eden ve onların topraklarına kendi vatandaşlarının yaşadığı yeni yerleşim alanları kuran İsrail’in çabasından farklı olmadığını bilir ve o nedenle de kentin merkezinde yaşayanları yerinden, toprağından eden bu yeni kolonyal hareketle mücadele ederiz.

Zaten bu durum, İzmir Tarih Projesi‘ni hazırlayan Prof. Dr. İlhan Tekeli tarafından yazılan İzmir-Tarih Projesi Tasarım Stratejisi Raporu‘nun 71. sayfasında;

“…Bu tür çöküntü alanlarında soylulaştırmanın (gentrificiation) gerçekleştirilmesi oldukça sık rastlanan bir olgudur. Bu alanda toplumsal yükseliş sağlayacak bir seçiciliğin başlatılması için bu gereklidir. Ama soylulaştırma meslek çevrelerinde geçmiş yıllarda olduğu kadar destek bulmamaktadır. Burada yaşayanların dışsallaştırılması, bölge dışına itilmesi eleştiri konusu olmaktadır. Yaptığımız araştırmada ortaya çıktığı üzere; çöküntü alanı haline gelen mahallelerde yerleşik bir nüfus yoktur. Bu alanların nüfusu çok sık yer değiştiren kiracılardan oluşmaktadır. Gayrimenkul değerleri düşmüştür. Bu nedenle bazı alt bölgelerde bir soylulaşma gerçekleştirilebilir hale gelmiştir.” (1)

Denilerek, projenin soylulaştırma amaçlı olduğu açık bir şekilde itiraf edilmiştir.

İzmir Büyükşehir Belediyesi ve onun başkan danışmanı tarafından hazırlanan soylulaştırma hedefli İzmir Tarih Projesi, ne yazık ki, bu projeyi yürütmek amacıyla kurulan çok ortaklı TARKEM yönetiminin, % 0,83 oranındaki sermaye payına sahip bir şirket sahibinin “FETÖCÜ” olduğunun belirlenmesi üzerine Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu‘nun (TMSF) Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi‘nin 9 Kasım 2016, 9194 sayılı nüshasında yayınlanan 28 Ekim 2016 tarihli ilamıyla dokuz kişiden oluşan kayyum heyetine devredilmesi üzerine 2016 yılından itibaren, bir belediye projesi olmaktan çıkıp kayyum ve valilerin; daha doğru bir anlatımla AKP iktidarının denetimindeki bir projeye dönüşmüştür.

Bizim bu tespitimizi doğrulayan diğer bir gelişme ise, şirket yönetiminin kayyuma devredilmesini yeterli görmeyen AKP iktidarının ve onun İzmir’deki temsilcisi İzmir Valiliği‘nin, şirketi teslim alıp kontrol eden başka bir mekanizmaya başvurarak, şirketin kayyuma teslim edildiği günden tam beş gün sonra projenin İzmir-Tarih Projesi Tasarım Stratejisi Raporu ile ilişkisini kopararak ve “İzmir-Tarih, İzmirlilerin Tarih İle İlişkisini Güçlendirme Projesi” şeklindeki proje ismini “Tarihi Kemeraltı Projesi” şekline dönüştürerek 31 Ekim 2007 tarih, 26686 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan 1 Ekim 2007 tarih, 2007/12668 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile belirlenen Kentsel Yenileme Alanları kapsamında değerlendirmeye başlaması ve bu anlayışla İzmir Valisi Erol Akyıldız‘ın 14 Kasım 2016 tarihli onayı ile İzmir Konak Kemeraltı ve Çevresi Yenileme Alanı İcra Kurulu‘nu kurmuş olmasıdır.

Projenin arkasından dolanarak gerçekleştirilen bu operasyon sayesinde böylelikle proje bir anda, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin projesi olmaktan çıkarak AKP iktidarının ve onun İzmir temsilcisi İzmir Valiliği‘nin, o valilikteki bürokratların kontrol ve yönetiminde “teslim alınmış” bir projeye dönüşmüştür. Bu teslim alış sadece İzmir Valiliği içinde Vali Yardımcısı H. Hüseyin Can‘ın başkanlığında bir İcra Kurulu‘nun oluşturulması ile sınırlı kalmamış, bu kurulun çalışmasını düzenlemek amacıyla Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu Yönergesi adıyla 13 maddeden oluşan bir yönerge hazırlanmış, bu yönergenin 5. maddesine göre oluşturulan Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu‘na 27 kurum ve kuruluşun üye olduğu hükme bağlanmıştır. İzmir Valiliği tarafından Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu‘na üye olması uygun görülen kurum ve kuruluşlar aşağıdaki listede gösterilmiştir.

  1. İzmir Valiliği Avrupa Birliği ve Dış İlişkiler Koordinasyon Merkezi,
  2. Yatırım İzleme ve Koordinasyon Başkanlığı,
  3. İzmir Büyükşehir Belediyesi,
  4. Konak Belediye Başkanlığı,
  5. İl Emniyet Müdürlüğü,
  6. İzmir Defterdarlığı (Konak Milli Emlak Müdürlüğü),
  7. Vakıflar Bölge Müdürlüğü,
  8. Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü,
  9. Gençlik Hizmetleri ve Spor İl Müdürlüğü,
  10. Tapu Kadastro Bölge Müdürlüğü,
  11. İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü,
  12. İl Milli Eğitim Müdürlüğü,
  13. İl Sağlık Müdürlüğü,
  14. İl Gıda, Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü,
  15. Türkiye İş Kurumu İzmir İl Müdürlüğü,
  16. İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü,
  17. Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü,
  18. İzmir Kalkınma Ajansı Genel Sekreterliği,
  19. İzmir Ticaret Odası,
  20. Türkiye Elektrik Dağıtım Anonim Şirketi (TEDAŞ),
  21. Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı,
  22. Tarihi Kemeraltı İnşaat Yatırım Ticaret A.Ş. (TARKEM),
  23. Tarihi Kemeraltı Esnaf Derneği,
  24. İzmir Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği,
  25. TMMOB (Mimarlar Odası, Şehir Plancıları Odası, Harita Mühendisleri Odası İzmir Şubesi),
  26. TÜRSAB İzmir Bölgesel Yürütme Kurulu,
  27. Ege Turistik İşletmeler ve Konaklamalar Birliği (ETİK).

Yukarıdaki listenin incelenmesinden de anlaşılacağı üzere, çoğunluğun İzmir Valiliği denetimindeki kurumlarda olduğu Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu‘nda üye olan İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Konak Belediyesi bundan böyle 27 katılımcıdan sadece ikisi olarak yer almaktadır.

Ama ne hikmetse, gerek Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu‘nun oluşumuna ilişkin 04 Kasım 2016 tarih, 51116657-010-155-9979 sayılı İzmir Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü yazısı, gerekse yönergenin kabulüne ilişkin 26 Aralık 2016 tarih, 51116657-010-194/11567 sayılı ikinci İzmir Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü yazısı (her iki resmi yazı, yazımızın sonuna eklenmiştir) Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu‘nun üyesi olacak Türkiye Mimar Mühendis Odaları Birliği‘ne; yani Mimarlar Odası, Şehir Plancıları Odası ve Harita Mühendisleri Odası İzmir şubelerine gönderilmemiş, o meslek odalarının böylesi bir gelişmeden haberdar olmaları engellenmiştir. Nitekim TMMOB Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi‘ndeki arkadaşlara bu yazıların kendilerine gönderilip gönderilmediğini sorduğumda, Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu‘nun oluşumu ve yönergesi konusunda herhangi bir bilgilerinin olmadığını, Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu‘nun bugüne kadar yaptığı toplantılara katılmadıklarını ve aldığı kararları bilmediklerini öğrendim.

Böylesine tuhaf bir durum karşısında, CİMER kanalıyla İzmir Valiliği’ne gönderdiğim 6 Şubat 2020 tarih, 20000339758 başvuru numaralı yazıyla Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu‘nun kurulduğu tarihten bu yana yaptığı toplantılara kimlerin katıldığını ve bu toplantılarda hangi kararların alındığını sormama ve bu soruya süresi içinde yanıt verilmemesi üzerine, 10 Mart 2020 tarih, 20000632311 başvuru numaralı yazı ile ikinci bir hatırlatma yapmama karşın bu yazıya bugüne kadar herhangi bir yanıt alamadım.

Peki o halde, bu kurul niye kurulup çalıştırılmamıştı ya da yaptığı çalışmalar hakkında bilgi vermekten ısrarla kaçınılıyordu?

Benim anladığım kadarıyla, İzmir Valiliği tarafından proje adı değiştirilerek kurulan Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu, AKP iktidarının proje ve TARKEM üzerinde kurduğu hakimiyeti kamuoyundan gizlemek, proje sanki bu kurul eliyle yürütülüyormuş gibi izlenim vermek amacıyla kurulmuştu. Bütün gizliliğin tek nedeni de buydu…

Nitekim, isim değiştiren proje ile birlikte TARKEM‘in bu şekilde teslim alınması sonrasında TARKEM‘e iktidara yakın kurum ve kuruluşların (İzmir Ticaret Odası, İzmir Ticaret Borsası, Ege İhracatçı Birlikleri, İMEAK Deniz Ticaret Odası, Ege Bölgesi Sanayi Odası, Vakıflar Bölge Müdürlüğü, İzmir Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, İzmir Valiliği İl Yatırımları İzleme ve Koordinasyon Başkanlığı vb.) ortak olması, İl Kültür ve Turizm eski müdürünün TARKEM‘de danışman olarak çalışmaya başlaması da şirketin belediye sularından ayrılarak iktidarın suların seyretmeye başladığının somut delilleriydi. Bunun en son örneği ise, kentteki bütün meslek odalarıyla sivil toplum kuruluşlarının bir kent suçu olarak ilan ettiği Çeşme Projesi‘nin reklamını yapıp bu projeden TARKEM Eşrafının ağzına bir parmak bal çalacağını ifade eden Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy adına Kültür ve Turizm Bakanlığı‘nın TARKEM‘e ortak yapılmış olmasıdır.

Artık bundan böyle TARKEM, arkasına AKP iktidarını ve o iktidarın Valilik başta olmak üzere İzmir’deki destekçilerini alarak içinde bulunduğu kentin kültürel, toplumsal ve siyasal kimliğine yabancılaşmış, İzmir’den çok AKP iktidarının çıkarları doğrultusunda kendi yönetici ve ortaklarının menfaatlerini gözeten bir yapıya bürünmüştür.

Kayyumdan kurtulmak uğruna yaptıkları çalışmaların sonucunda ortaya çıkan bu yeni teslimiyet hali, artık öyle bir bağlılık ya da zorunluluk noktasına gelmiştir ki; TARKEM Eşrafının lideri Uğur Yüce‘nin 27 Haziran 2020 tarihli Ege’deSonSöz mülakatında da ifade ettiği gibi, Bakan Mehmet Nuri Ersoy’a inanmaktan başka bir çareleri kalmamıştır

Eminim ki, bundan böyle İzmir‘i, Kemeraltı Çarşısı‘nı, Basmane‘yi, Kadifekale‘yi seven, bu tarihi, arkeolojik ve kültürel değerleri koruyup kollayan İzmirliler, İzmir Valiliği eliyle kaleyi içeriden fethetmeyi amaçlayan bu yeni AKP hamlesinin farkına varır ve şimdiye kadar belediye himayesindeyken, şimdi yeni bir Truva Atı‘nın içine doluşup iktidar cenahına geçen bu menfaat odağına karşı mücadele eder…

(1) Metindeki koyultmalar tarafımızca yapılmış olup, metinde yapıldığı ifade edilen araştırma, bütün taleplerimize karşın temin edilememiş ve belediyeye ait hiçbir kaynakta yayınlanmamıştır. O nedenle böyle bir araştırmanın yapılıp yapılmadığı belli değildir denilebilir.

Bilgi: Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu‘nun oluşumu ve çalışma yönergesi ile ilgili bilgileri içeren İzmir Valiliği belgelere aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.

Gediz Deltası Sulak Alanı’nı Nasıl Koruruz?

Ali Rıza Avcan

Gediz Deltası Sulak Alanı’nı Nasıl Koruruz” başlıklı sunumumu, 2-4 Ağustos 2019 tarihleri arasında Çiğli Belediyesi tarafından düzenlenen Çiğli Kent Sempozyumu’nda yapmıştım. Belediye tarafından yapılan planlamaya göre, bu sempozyumda sunulan bütün bildirilerin bir kitap olarak yayınlanması öngörülmüştü. Ancak aradan geçen zaman içinde bu yayın yapılamadığı için, Gediz Deltası Sulak Alanı ile ilgili olarak dile getirdiğim konu ve sorunların güncelliğini kaybetmemesi adına yayınlamayı uygun buldum.

Günaydın. Biz, son iki üç senedir bu saatlerde Mavişehir’deki balıkçı barınağında kahvaltı ediyor, kahvaltıyı bitirdikten sonra da Gediz Deltası’na doğru yürüyor, pelikanları ve diğer kuşları seyrediyorduk. Pazar günü, sabahın bu saatlerinde bana bir konuşma yapacağım söylendiğinde, keşke o sahilde, Delta’da olsaydık dedim içimden. Program hazırlanıp kesinleştiği için, başka bir etkinliğin sonrasında Delta’yı içimizde hissetmek, kokusunu almak, kuşların sesini duymak için oraya bir gezi yapmayı diliyorum.

Evet, ismim Ali Rıza Avcan. Sunum öncesinde benimle ilgili fazla bir bilgi verilmedi; çünkü ben kendimi tanıtırım dedim. 64 yaşındayım, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunuyum. 64 yılın üçte birini Ankara’da, üçte birini İstanbul’da, son üçte birini de İzmir’de geçirdim. 1998 yılından bu yana İzmir’de yaşıyorum ve uzunca bir süredir “İzmirliyim”.

Tüm yaşamımı düşündüğümde, bugüne kadar yapmış olmaktan gurur duyup övündüğüm iki ayrıcalığım var;

Birincisi, Türkiye Çevre Vakfı’nın 1981 Anayasası’na çevre koruma ile ilgili hükümlerin konulması amacıyla oluşturduğu çalışma grubunun içinde yer alıp, halen yürürlükte olan Anayasa’ya çevre ilgili hükümlerin konulmasında katkımın bulunmasıdır.

Ama asıl övündüğüm konu, 2015 yılından beri Gediz Deltası’nın savunulması için yapılan hukuki mücadelenin içinde yer almış olmamdır.

Bugün size işte o hukuk mücadelesini, 2015 yılından başlayıp 2019 yılında –şimdilik- bitmiş olan Gediz Deltası Mücadelesini anlatmaya çalışacağım. O mücadelede neler yaptığımızı anlatıp, edindiğimiz deneyimler ışığında bundan sonraki benzer mücadele süreçlerinde neler yapılması gerektiği konusunda değerlendirmeler yapıp öneriler geliştirmeye çalışacağım.

Ama öncelikle bu mücadelede birlikte çalıştığımız Türkiye Mimar ve Mühendis Odaları Birliği’ne (TMMOB), EGEÇEP bileşenlerine, Doğa Derneği’ne, diğer sivil toplum kuruluşlarına, yurttaşlara, avukatlarımıza ve aktivistlere teşekkür etmek isterim.

Gediz Deltası’nı tehdit eden en önemli unsur, 2014 tarihli yerel seçimlerde AKP’nin İzmir Büyükşehir Belediye Başkan adayı olan Binali Yıldırım’ın “Altın Gerdanlık” olarak tanımlayıp belediye başkanı olduğu takdirde yapmayı vaat ettiği İzmir Körfez Geçişi Projesi’ydi. Binali Yıldırım’ın İzmir’le ilgili 35 Mega Projesi arasında birinci sırayı işgal eden İzmir Körfez Geçişi Projesi, İzmir Körfezi’nin bir ucundaki Çiğli’den başlayıp önce bir asma köprü, daha sonra Körfez’in tam ortasında 800 metre uzunluğunda ve ampul şeklinde beton bir ada, en sonunda da deniz altından bir tünelle Körfez’in diğer ucu İnciraltı’nda yüzeye çıkan büyük bir otoyol projesiydi. Bu anlamda büyük bütçeli yapım maliyeti, önerdiği ileri teknoloji ve vaat ettiği muazzam çevre tahribatı itibariyle İzmir’e yapılabilecek en büyük kötülüktü. Diğer yandan, İstanbul-İzmir otoyolunun Çeşme bağlantısını sağlayıp Çiğli, Menemen, Sasalı, Ulukent ve Balçova bölgelerinde yeni yerleşim alanlarının oluşumuna yol açacak büyük bir rant projesinin temel taşıydı. Bu projenin uygulanması sonrasında Menemen’in 2030 yılı nüfusunun 1 milyona varacağı söyleniyordu. Oysa Menemen’in bugünkü nüfusu, nerede ise bunun 5’de ya da 6’da biri düzeyinde. Düşünün bir, bütün bu bölgede alt ve üst geçitlerle, viyadük, köprü, tünel, beton ada ve yeni yollarla yeni bir arsa, arazi yağmasının yaşanacağı…

Bu projenin doğal çevreye vereceği büyük zararların ortaya çıkması üzerine, Türkiye Mimar ve Mühendis Odaları Birliği (TMMOB), EGEÇEP ve Doğa Derneği gibi sivil/demokratik kurumlarla 85 İzmirli yurttaş bir araya gelerek projeyle ilgili ÇED raporunun yürütmesinin durdurulması ve iptali için İzmir 2. İdare Mahkemesi’nde dava açtık.

İzmir Körfez Geçişi Projesi’nin kamuoyunda tartışılmaya başlandığı günlerde, Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na bağlı Ulusal Sulak Alan Komisyonu (USAK), İzmir Körfez Geçişi Projesi’nin yapımını kolaylaştırmak amacıyla Gediz Deltası’ndaki koruma bölgelerinin sınırlarını değiştirerek koruma derecelerini düşürdü. Böylelikle bu bölgelerde İzmir Körfez Geçişi Projesi ile rant amaçlı yeni yapılaşmaların önü açılmış oldu. Bunun üzerine Doğa Derneği ve Avukat Cem Altıparmak’la birlikte İzmir 2. İdare Mahkemesi’nde ikinci bir dava açtık.

İzleyen süreçte bu davalar birbiriyle bağlantılı olarak ilerledi ve sonuçta önce İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgili dava, ardından da Gediz Deltası Sulak Alanı’ndaki koruma altındaki sulak alanlarla ilgili dava bizim lehimize sonuçlandı. Böylelikle hem İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgili ÇED raporu, hem de koruma altındaki sulak alanları tehdit eden Ulusal Sulak Alan Komisyonu kararı iptal edilmiş oldu. İlgili kamu idarelerinin Danıştay düzeyinde yaptığı itirazlar da kabul edilmediği için dava süreçleri şimdilik sonuçlandı. Ama dediğim gibi, şimdilik bitti; yani, yeni bir tehdit yeniden gündeme getirilmediği sürece…

Bu süreçte neler yaşadık? Öncelikle bunları anlatmak istiyorum. Çünkü gelecekteki benzer mücadeleler için yaşadıklarımızdan dersler çıkarmamız gerektiğine inanıyorum.

Bu iki davada temel aldığımız en önemli konulardan bir tanesi, İzmir Körfez Geçişi Projesi’nin İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2009 yılında hazırladığı İzmir Ulaşım Ana Planı’nda (İUAP) yer almayışı idi. Ancak, bizim davaları açtığımız dönemde, sözünü ettiğim İzmir Ulaşım Ana Planı güncelleniyordu ve İzmir Körfez Geçişi Projesi’nden yana olanların, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’ndan alacakları destekle projeyi plana yerleştirmeleri ihtimal dahilindeydi. O nedenle, Ağustos 2015-Şubat 2019 döneminde gerçekleşen İzmir Ulaşım Ana Planı hazırlık çalışmalarına bizzat katılarak İzmir Körfez Geçişi Projesi’nin yeni planda yer almaması için özel bir çaba göstererek başarıya ulaştık. O nedenle, bu mücadelede bize destek veren proje danışmanı Prof. Dr. Haluk Gerçek hocamıza burada bir kez daha teşekkür etmek isterim. İzmir Ulaşım Ana Planı’nın hazırlandığı süreçte kendisiyle el ele verdik ve bilimsel gerekçelerini ortaya koyarak o projeye planda yer vermedik.

Peki, bu mücadele içinde özellikle belediyeler ne yaptılar? Çiğli Belediyesi’ne de buradan söyleyeceklerim var. Çünkü bu mücadele için hiçbir şey yapmadılar. İzmir Büyükşehir Belediyesi zaman zaman projeyi destekleyip zaman zaman tavırsız kaldığı için, hatta üstüne üstlük “bu projeyi önce ben düşündüm, bu proje aslında benimdir” diyen İzmir Büyükşehir Belediye başkanının ağırlığı nedeniyle sessiz kaldılar. İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgili ÇED raporunun eklerini incelediğimizde projeden etkilenen Karşıyaka, Çiğli, Narlıdere ve Balçova belediyelerinin körfez geçişine kâğıt üstünde karşı çıktıklarını, düzenledikleri raporlarda, bu proje İzmir Ulaşım Ana Planı’nda yoktur, o nedenle projenin yapılması mümkün değildir dediklerini gördük. Ama oraya kadar! Ondan sonra tek bir adım atmıyor, yanımızda yer almıyor, itiraz etmiyor, dava açmıyor ya da açtığımız davalara müdahil olmuyorlardı. Sanki projenin yapılacağı yerler kendi sınırları içinde değilmiş, kendilerini bundan etkilenmeyecekmiş gibi… Haliyle o siyasi ortam içinde görüştüğümüz siyasetçiler ve milletvekilleri de pek net bir tavır alamayıp bizleri hayal kırıklığına uğrattılar.  Ama bütün bunlara karşın, sonuçta başarılı olduk. O nedenle, belediyeler cephesinde yalnız bırakıldığımız bu mücadelenin o dönemde Kültürpark mücadelesi ile birlikte İzmir’in en önemli toplumsal mücadelelerinden biri olduğunu söyleyebiliriz.

Peki, bu süreçte biz ne yaptık? Mümkün olduğu kadar toplantılar düzenleyip kamuoyunu, halkı bilgilendirip aydınlatmaya çalıştık. Özellikle İzmir’e Sahip Çık Platformu ile ilçe kent konseylerinde. Ama bu projeye karşı çıkan kent konseyleri, nedense projeyle doğrudan ilgisi olmayan Konak, Buca gibi ilçe kent konseyleriydi. Projeyle doğrudan ilgisi olan Karşıyaka, Çiğli, Narlıdere ve Balçova kent konseyleri ise bu konuyu gündemlerine dahi almadılar.

Mücadele içinde farklı ve yaratıcı pratikler geliştiren Doğa Derneği’ne teşekkür etmemiz gerekiyor. Çünkü Doğa Derneği, mücadele süreci içinde bu projelere karşı çıkışta kamuoyu desteğini sağlamak amacıyla birbirinden farklı ve yaratıcı etkinlikler düzenledi. Örneğin Gediz Deltası Sulak Alanı’nın daha iyi bilinip tanınması için Delta alanındaki okullarla ortak etkinlikler yaptı, broşür ve afişler bastırdı, birçok İzmirliyi kuş gözlemi yapıp Delta’yı daha iyi tanıması için hafta sonu gezileri düzenledi, yerli ve yabancı medyanın ilgisini bu konuya çekmeye çalıştı, Gediz Deltası Sulak Alanı’nın UNESCO’nun Dünya Doğal Mirası Listesi’ne alınması için uluslararası bir kampanya başlattı…

Bu çalışmalar sırasında, çoğu İzmirlinin Delta’dan, oradaki bitki ve hayvan varlığının zenginliğinden habersiz olduğuna tanık olduk. Samimi söyleyeyim ben de, bu kentte 21 yıldır yaşıyor olmama karşın Delta’yı bu kadar ayrıntılı bilmiyor, Delta’da sadece kuşların, böceklerin yaşadığını sanıyordum. Ama bu mücadele nedeniyle Delta’yı dolaştığımda, orada bambaşka bir İzmir olduğunu fark ettim. Örneğin Delta’nın tam ortasında Degaj diye adlandırılan bir bölge var, bilir misiniz o bölgeyi? Ben o bölgeye ilk kez gittiğimde, oranın ve oradaki eski iskele kalıntılarının Osmanlı İzmir’inde Çamaltı Tuzlası’nı işleten İtalyanlar tarafından tuz ihracatı için kullanıldığını öğrendim. Ardından da aynı bölgede 80’li yılların ilk yarısında Arkas Holding’in Ege’nin en büyük yüzer limanını yapacağız iddiasıyla yaptığı beton duvar ve rampaları, elektrik direklerini ve trafo binalarını gördüm. O dönemin gazetelerini taradığımda değerli akademisyen Mehmet Sıkı liderliğinde verilen hukuki mücadele ile oranın Kuş Cenneti ve Ramsar Alanı adlarıyla uluslararası koruma altına alındığını öğrendim. Ayrıca bu örnekten hareketle, bu tür doğal değerlerin tarihin her döneminde yağmalanıp yok edilmek istendiğini bir kez öğrenmiş oldum. O nedenle, Gediz Deltası Sulak Alanı’nın İzmir açısından hayati bir öneme sahip olduğunu düşünüyorum. Hangi dönemde olursa olsun, dün Arkas’ın ya da AKP’nin saldırısından koruduğumuz gibi, bugün ve yarın da başka bir kurum ya da şahsın talan ve yağmasından koruyup kollamamız gerekiyor.

Dava süreçlerinde çok ilginç olaylar yaşadık. Açtığımız iki davada İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bize yardımcı olmasını, davaya müdahil olmasını bekledik.  Özellikle ikinci dava, yani koruma altındaki sulak alanların sınırlarının daraltılması, niteliklerinin düşürülmesi ile ilgili davada kulağımıza bir haber geldi; İzmir Büyükşehir Belediyesi bu davaya müdahil oldu şeklinde. Sevindik, tamam dedik, durumu fark ettiler ve bizimle beraber davranacaklar dedik. Gittik, ilgili avukat arkadaşla konuştuk ve gördük ki tam aksi yönde müdahil olmuşlar. Bildiğiniz gibi, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin Gediz Deltası Sulak Alanı’nda Çiğli Atıksu Arıtma Tesisi var. Meğer o tesisin sulak alanın iç kısımlarına doğru daha da genişletilmesi için müdahil olmuşlar. Bırakın oradan çıkmayı, daha da genişletmek amacıyla davaya katılmak istemişler. Hedefledikleri bölge Ramsar Sözleşmesi ile belirlenen bölgenin içinde, korunan çayırlıkların içinde. Fecaat bir durum yani… Biz sevinirken birden üzüldük. Neyse mahkeme onların talebini reddetti de, bu yeni sorundan –şimdilik- kurtulmuş olduk.

Bu iki dava nedeniyle birçok bilim insanı ile dürüst akademisyenle tanıştık. Çünkü her iki davada da bilimsel durumun belirlenmesi amacıyla iki ayrı bilirkişi heyeti oluşturuldu. Bilirkişi heyetlerinin oluşturulması sırasında dava ettiğimiz kurumlar, bu bölgenin korunması için daha önce çaba göstermiş Mehmet Sıkı, Ortaç Onmuş gibi değerli bilim insanlarını reddettiler. Ama ona rağmen kabul gören o bilirkişilerle iyi ilişkiler kurduk, onları gezdirdik, onlara sahayı tanıttık. Onlar gerçekten bir iki tanesi hariç olmak üzere çok iyi raporlar hazırladılar. Bu arada hem ulusal basını, hem de uluslararası basını Doğa Derneği’nin organizasyonuyla Delta’da gezdirdik. Onlara binlerce flamingoyu, onların çiftleşme danslarını gösterdik. Onların bizim davamızı kamuoyuna aktarmaları sayesinde mücadeleyi kazandık diye düşünüyorum.

Bu mücadele sırasında hepimizin müştereği olan doğal, tarihi, arkeolojik ya da kültürel değerlerin korunması için ne kadar fazla ve etkili ulusal ya da uluslararası anlaşma, sözleşme yapılmış olsa da, saldırıp yağmalayanın kural, kaide tanımaz vahşi saldırıları karşısında bu önlemlerin beklediğimiz kadar etkili olmadığını, biz ne kadar azimli, heyecanlı ve inatçı olsak da bu mücadelenin bir sınırının olmadığını anladık. Çünkü iktidar gücünü elinde bulunduran, ondan nemalananların heveslerini kırmamız ya da engellememiz –ne yazık ki- her an, her koşulda mümkün değil.

Mücadele sırasında, Doğa Derneği’nin önerisi üzerine biz Gediz Deltası Sulak Alanı’nı daha iyi korumak amacıyla UNESCO’nun Dünya Doğal Mirası Listesi’ne aldırtabilir miyiz, bunu nasıl ve kimlerle yapabiliriz diye de düşünmeye başladık. Çünkü Gediz Deltası Sulak Alanı UNESCO’nun aradığı 4 koşulu tam anlamıyla karşılıyordu. Aranan tüm koşulların mevcut olduğunu görünce, Doğa Derneği’nin başlattığı bir kampanyayla, Gediz Deltası Sulak Alanı UNESCO’nun Dünya Doğal Mirası Listesi’ne dahil edilmelidir demeye başladık. Tabi ki, İzmir Körfez Geçişi Projesi’ne sahip çıkan eski belediye başkanı Aziz Kocaoğlu döneminde, belediyenin desteği olmadan bunu kabul ettirmenin pek de mümkün olmadığını biliyorduk… Ama şimdi artık bu konu, yeni belediye başkanı Tunç Soyer’in de seçim bildirgesinde yer alan bir konu.

Bizim mücadeleyi sürdürdüğümüz dönemde Çiğli Belediyesi’nin de içinde yer aldığı ve Bakanlar Kurulu kararıyla kurulmuş olan İzmir Kuş Cenneti’ni Koruma ve Geliştirme Birliği (İZKUŞ), birtakım sudan gerekçelerle dağıtıldığını görerek bu bölgenin sahipsiz bırakılmak istendiğini bir kez daha anlamış olduk.

Konuşmamı sonunda, Gediz Deltası Sulak Alanı’nı sürdürülebilir bir şekilde korumak için Çiğli Belediyesi’nin üzerine düşen büyük bir görev olduğunu hatırlatmak istiyorum. Ama bu görev sadece Çiğli Belediyesi’nin değil, arkadaşımın da söylediği gibi Gediz Nehri’nin çıktığı Kütahya’dan başlayarak çevresindeki tüm belediyelerin görevi. Geçtiğimiz yıllarda bu görevi valiliklere verdiler, ama beceremediler. Şimdi belediyeler Gediz Nehri Havzası’nı belki biraz daha iyi, daha etkili bir şekilde koruyabilirler. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2015-2019 hizmet döneminde hazırlanan Gediz-Bakırçay Havzası Strateji Belgesi bağlamında Gediz Deltası’nın İzmir il sınırları içindeki kısmını korumak için öncelikle Menemen ve Çiğli ilçe belediyeleri ile İzmir Büyükşehir Belediyesi arasında ortak bir proje geliştirilebilir. Çiğli Belediyesi’nin halen hazırlamakta olduğu stratejik planın ve beş yıllık uygulamasının bize bu konuda büyük imkânlar sunması mümkündür. Tabi ki, bu tür birlik ve beraberliklerin içine merkezi yönetimi de dahil etmek koşuluyla… Çünkü işin başarısını garanti etmek; en azından, çalışmayı engellememelerini önlemek amacıyla çalışmalara onları da dahil etmek gerekiyor.

Bundan sonraki süreçte Gediz Deltası Sulak Alanı ile Gediz Nehri Havzası’nı koruma mücadelesini kurumsallaştırıp sürdürülebilir kılmak amacıyla, sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte gönüllü desteğinin öncelikle Çiğli, ardından da İzmir ölçeğinde oluşturulup geliştirilmesini öneriyorum. Bu anlamda, Gediz Deltası Gönüllüleri gibi sivil bir oluşumun, sivil bir örgütlenmenin sağlanması gerekir diye düşünüyor ve böylesi güçlü bir örgütlerin benzer sorunların yaşanacağı zamanlarda sahip olduğu güçlü kamuoyu baskısı ile benzeri saldırı ve yağma girişimlerinin önünü keseceğini varsayıyorum.

Son olarak Delta ile ilgili son izlenim ve önerimi de sizlerle paylaşmak istiyorum.

Gediz Deltası sadece yüzlerce bitki ve hayvanla güzel doğa manzaralarından oluşan bir yer değil, Delta içinde yaşayan, çalışan insan, hayvan ve bitkilerin bütünlüğünde Dünya çapında büyük, önemli bir ekosistemdir. Bu ekosistem içinde küçük ve büyükbaş hayvan besleyen, bitkisel üretim yapan, balık avlayan yüzlerce insan bulunmaktadır. Ayrıca Çamaltı Tuzlası’ndaki kamulaştırmalar nedeniyle buraları terk edip hak arayan yüzlerce eski çiftçi de sesini duyurma çabasındadır.

Delta’da yaptığımız incelemeler sırasında getirdiği kamyonetin arkasına sahilden topladığı tonlarca deniz börülcesini atıp giden insanlara rastladık. Kendilerine sorduğumuzda ise topladıkları deniz börülcelerini Alsancak’taki lokantalara, restoranlara sattıklarını söylediler. Şimdi yarın öbür gün Alsancak’ta ya da kentin başka bir yerindeki lokantada deniz börülcesi yediğinizde aklınıza eminim Gediz Deltası ve onu oluşturan deniz börülcesi tarlaları gelecektir. Korunan bölgeyi dolaştığımızda karşımıza çıkan ev ve çiftlik kalıntıları bir dönemler buralarda düzenli tarım yapıldığını gösteriyor. Karşınıza çıkan hayvan damlarında büyük ve küçükbaş hayvanların beslendiğini; hatta yer yer otlamak amacıyla çayırlara salındıklarını görüyorsunuz. Bölge içindeki insanları ve o insanların tarımsal faaliyetleriyle yaşayan, canlı bir bölge niteliğinde odluğu için bundan sonraki süreçte bu insanları, balıkçıları, tarım yapanları, hayvan besicilerini bu alanın zarar görmemesi koşuluyla oranın kullanıcısı ya da paydaşı olarak kabul etmek, onlarla birlikte işbirliği içinde çalışmak, o bölgeyi planlarken onların fikirlerini almak gerekebilir. O nedenle, bundan sonraki çalışmalarda bu düşüncenin dikkate alınmasını öneriyorum ve bu sunumu da Doğa Derneği’nin düzenlediği kampanyanın filmleri ile bitirmek istiyorum eğer izniniz olursa.

Beni dinlediğiniz için tekrar teşekkür ediyorum ve mücadeleye destek veren tüm kurum ve kişilere tekrar tekrar teşekkür ediyorum. Sağ olun.

Soru ve Cevaplar

Ali Rıza Avcan: Evet, ilk konuşmamda unuttuğum bir şey var. Leukai diye bir antik kent var Gediz Deltası’nın tam ortasında. Üzerinde kuğu betimli parası olan bir kent… Parası olan bir kent olduğu için pek dikkate almamazlık edemiyorsunuz. Antik dönemde parası olmak, parayı darp ediyor olmak kentin büyüklük ve önemini göstermesi açısından çok önemli. Kent kurulduğunda Leukai bir adanın üstünde yer alıyormuş. Daha sonra etrafı dolduğu için ada olmaktan çıkmış. Yani, Gediz Deltası sadece doğal değerleri koruyan bir yer değil, aynı zamanda tarihi, arkeolojik değerleri de barındırıp koruyan bir yer. Bunu gözden uzak tutmamak lazım… Belki araştırılırsa başka şeyler de ortaya çıkar.

Sivil toplum açısından da şöyle bir uyarı yapmak istiyorum, sunumda ikinci bir davadan bahsettim. Sulak alanların sınırlarını değiştiren ve niteliklerini düşüren bir Ulusal Sulak Alan Komisyonu kararının iptali ile ilgili bir davayı anlatıp o davayı kazandığımızdan söz ettim. O davaya konu olan kararı kim almıştı? O kararı bakanlığın bürokratları ile birlikte hepimizin yakından tanıdığı iki sivil toplum kuruluşunun temsilcileri imzalamıştı. Yani kararın altında hepimizin tanıdığı iki sivil toplum kuruluşunun imzası vardı.  Hem de Türkiye’de Ramsar Sözleşmesi ile korunan alanlardan sorumlu olması için İsviçre’deki Ramsar Örgütü tarafından görevlendirilen WWF Doğal Hayatı Koruma Vakfı Türkiye ile merkezi Ankara’da olan Doğa Araştırmaları Derneği. Bu iki dernek Gediz Deltası’ndaki sulak alanların sınırlanması, niteliklerinin düşürülmesi sağlayan ve oralarda yapılaşmanın önünü açan kararın altına birlikte imza atmışlardı. Ben özellikle o iki kuruluşu, özellikle de Doğal Hayatı Koruma Vakfı Türkiye’yi (WWF) İsviçre’deki Ramsar Örgütü’ne şikâyet ettim. Ramsar Örgütü ile karşılıklı yazışmalarımız oldu, mahkeme kararlarıyla aldıkları kararı yolladık. Bu kötü örnek sayesinde, sivil toplum mücadelesini hukuka ve etik değerlere uygun yapanlarla yapmayanlar arasındaki farkı yakından görmüş olduk. Bu iki örgüt attıkları imza için dönüp de özür bile dilemediler. Sadece ve sadece yetki sahibi olmadığını iddia ettikleri arkadaşlarının orayı imzaladığından söz edip suçu o kişilerin üzerine yıkmaya çalıştılar. Bu durum haliyle medyaya da yansıdı. O haberi yazıp paylaşan gazeteci arkadaşımız bugün aramızda. O nedenle, evet biz orayı korurken yerel yönetimlerin, iktidarın yani devletin, yerel yönetimlerin yanında, sivil toplumun da desteğini almalıyız demek istiyorum. Ama bunu söylerken de, o doğal değeri korumayı gerçekten isteyenlerle istemeyenler arasındaki ayrımın da farkında olmalıyız diye düşünüyorum.

Bilinçsiz tarımsal ilaçlamadan kaynaklanan kirlenme… Evet, Kütahya’dan başlayıp İzmir Körfezi’ne dökülen büyük bir nehirden bahsediyoruz. Kütahya’dan bu tarafa gelinceye kadar evsel ve sınai atıklarla kirlenen bir nehirden bahsediyoruz. Ona rağmen yer yer ve zaman zaman temiz kalabilen ya da yoğun bir şekilde kirlenen bir nehirden bahsediyoruz. Eda Acara’nın da belirttiği söylediği gibi, Çiğli ve Menemen belediyeleri Gediz Nehri Havzası’nın kendi sınırları içindeki alt bölümünü ele almak üzere, aynen bu haftanın başında yaptığımız Kültürpark Arama Konferansı ya da çalıştayı gibi bir tartışma ortamını oluşturmalıdır. Bence iki belediyenin işbirliği ile yapılmalıdır bu çalışma… Türkiye’de ve İzmir’de ilk defa göreceğimiz yepyeni bir çalışma yöntemiyle, işbirliği içinde hayata geçirilmeli bu proje… Ama sadece İzmir’le yetmiyor, çalışma alanını geriye doğru uzatıp Kütahya’ya kadar götürmemiz gerekiyor. Elimde, Doğa Derneği’nin hazırladığı yönetim planı var. Bir zamanlar Avrupa Birliği’nin desteği de alınarak hazırlanmış. Şu an itibariyle güncelliğini yitirdiği söylenemez. Ziyaretçilerin nasıl kabul edileceğini, ziyaretçi kapasitesinin ne olduğunu, havzanın nasıl yönetileceğini gösteren bir yönetim planı… Öncelikle böyle bir plan, yani Çiğli Belediyesi Stratejik Planı’nın bir bileşeni olarak Gediz Deltası Sulak Alanı ile ilgili ayrı bir stratejik planının, bir eylem planının, bir ziyaretçi planının, bir yönetim planının hazırlanması gerekiyor. Ama tabi ki, sadece Çiğli Belediyesi olarak değil, valilik, merkezi yönetim, sivil örgütlenme bağlamında oluşturulacak bir otoritenin, bir beraberliğin kararı olarak hazırlanmalı böyle bir plan…

Kaçak avcılık sorulan sorulardan bir tanesi… Kuş Cenneti’nde kaçak avcılığın önlenmesi ve denizin çekilmesi konusu demiş Meral Danış arkadaşımız. Evet, kaçak avcılık var. Balık avcılığında da var, diğer hayvan türlerinde de var. Bunu önlemek her şeyden önce orada yaşayanlarla birlikte çalışıp örgütlenmekle mümkün, orayı gerçek anlamda yönetmekle mümkün. Yönetmediğiniz takdirde orayı bilmiyorsunuz, oraya giremiyorsunuz, orayı kontrol edemiyorsunuz anlamına gelir. O yüzden İZKUŞ benzeri bir örgütlenmeyi öncelikle tekrar dayatmamız ve gerçekleştirmemiz gerekiyor, Teşekkür ederim.

3. Oturum’da Ayşe Baysal ve Levent Kahraman’a sorduğunuz soru:

Salondan (Ali Rıza Avcan): Bugünkü oturumun başlığı “Herkes İçin Erişilebilir Kent”. Bana göre erişilebilir olmak sadece engellilerle ilgili bir konu değil. Dün burada sunum yapan, Yaya Derneği’nin kurucu başkanıyım. Yaya hakları ile ilgilenmeye başladığımızda ilk önce yaya haklarının ne olduğunu araştırmaya başladık. Konuya başlangıçta sadece yaya hakları olarak bakmakla birlikte, araştırıp öğrendikçe asıl üzerinde durmamız gereken konunun kent ya da şehir hakkı ile ilgili olduğunu fark ettik. O nedenle kamusal alanlardaki insanın varlığını sadece engelliler üzerinden okumak, sadece kadınlar üzerinden okumak, sadece yaşlılar üzerinden okumak ve bunların birbirleriyle olan ilişkilerini düşünmemek bana yanlış geliyor. Öyle bir duruma geldik ki, bir bisiklet yolunda bir yaya olarak yürümeye başladığımızda ki ben bunu, Gediz Deltası’nda bilirkişilerle birlikte tek yürüyebileceğimiz yer olan bisiklet yolunu kullandığımızda, oradan gelip geçen bisikletli arkadaşların bizlere ettiği küfürler sayesinde fark ettim. Yani bisikletli arkadaşlarımızın bir kısmı, bizlerin vergileriyle yapılan yolu sadece kendisine ait bir yol olarak görüp, aynen araba sahibinin motosikletliye ya da kendisine yaptığı gibi davranarak, orayı sahiplenerek sergiliyorlar. Aslında kamusal alanı kullanan bütün bireyler sağlıklı olsun, engelli olsun, kadın olsun, çocuk olsun, genç olsun, yaşlı olsun, işportacı olsun, seyyar satıcı olsun birbirimizin oradaki varlığına tahammül etmek zorundayız ve orayı birlikte kullanıp birlikte olmayı öğrenmek zorundayız. Engelli ile olan ilişkimizi de bu boyutta düşünmek istiyorum. Sadece engelli için değil, kamusal alanı kullanan insan olarak düşünmemiz gerektiğini vurgulamak istiyorum.

Eğer Sayın Ayşe Baysal tuvaletlerden bahsetmeseydi ben bu konuya girmeyecektim aslında; ama biraz önce siz konuşurken 2018 Engelsiz İzmir Kongresi’nin web sayfasına baktım. Bugüne kadar İzmir’de 46 yere yıldız verildiğini gördüm. Eğer 2018’den bu yana bu listeye yenileri eklenmedi ise. İlk beş yıldız verilen yer de, sizin söylediğiniz gibi İzmir Metrosu. Ben bu ödüllendirmeye itiraz ediyorum; çünkü diğer dezavantajlı gruplar için tuvaletleri olmayan bir Metro bana göre yıldızı hak eden bir yer olmamalı. Bunun sıkıntısını hem kendim yaşadığım hem de başkalarında gördüğüm için Metronun hem sağlıklı bireyler, hem de engelli bireyler için tuvalet ihtiyacını karşılamadığını düşünüyorum. Örneğin Halkapınar’da tuvalet sorunu ile karşılaştığınızda gerek otobüs bölümünde, gerekse Metro bölümünde bize oradaki caminin tuvaletini gösteriyorlar. İzmir bu anlamda özellikle yaşlılar, hastalar, çocuklar için tuvalet sıkıntısı yaşayan bir kent. O nedenle tuvaleti olmayan bir yere, 1. sırada beş yıldız vermeyi ben doğru bulmadığımı ifade etmek istiyorum.

İkinci bir konuyu Sayın Levent Kahraman’a sormak isterim. Sosyal kooperatifleri kendisinden dinledik, diğer kooperatiflerden ayıran farkları da öğrendik bu sayede. Ama ben mesela o konuşurken sosyal kooperatifin bir vakıftan ya da dernekten; yani, gönüllü çalışılan diğer örgütlerden farkını pek anlayamadım ki ben de şu anda bir sosyal kooperatifin projesini yürüten biriyim. Eğer toplumsal bir hizmet yapılıyorsa, kamu yararına bir çalışma yapılıyorsa niye vakıf kurulmuyor, niye dernek kurulmuyor? O vakfa, derneğe bağlı işletme üzerinden yapılmıyor da kooperatif üzerinden yapılıyor. Uzun yıllar özel sektöre, şirketlere, holdinglere danışmanlık yapan biri olarak kooperatifleşmenin şu sıralarda adeta bir moda akım haline geldiğini, herkesin kooperatifleşmekten söz ettiğini görüyorum. Ama ne yazık ki, hem belediyeler, hem dernekler, hem de kooperatifler kooperatif olmaktan çıkıp çoğu kez şirketleşiyor. Hepsine şu öneriliyor; kurumsal olun, şu belgeleri hazırlayın, planlı çalışın. Yani şirketler için yapılan şeyler, bugün derneklerden bekleniyor, kooperatiflerden bekleniyor, belediyelerden bekleniyor. O nedenle kooperatiflere şüpheyle yaklaşıyorum, Bence zaman bunun en iyi ilacı. Bizim gençliğimizdeki kooperatifler şu an itibariyle yok ne yazık ki. O eski anlayışla kurulan TARİŞ yok veya etkili değil, diğer kalkınma kooperatifleri güçlü değil. Ama Tire Süt Kooperatifi’nde olduğu gibi karşımıza bazen kooperatif değil de, adeta çok ortaklı şirketler çıkıyor. Bunları da dikkate almak lazım, kendileri açıklarsa sevineceğim. Teşekkür ediyorum.

Gediz Nehri, Havzası, Deltası ve İzmir Körfezi ile Bir Bütündür… (2)

Ali Rıza Avcan

Yazımızın birinci bölümünde Gediz Nehri‘nin, Gediz Nehri Havzası‘nın, Gediz Deltası ya da Gediz Deltası Sulak Alanı‘nın ve İzmir Körfezi‘nin ekolojik özellikleri konusunda bilgiler vererek aslında bu dört değerin tek bir bütünü oluşturan eşsiz bir ekosistem olduğunu, o nedenle de birbirlerinden koparılarak ele alınamayacağını anlatmaya çalıştık.

Bugünkü bölümde ise bu ekosistemin bir bütün olarak nasıl ele alınabileceğini, bu amaçla kimlerle ne şekilde neler yapılabileceğini tartışmaya çalışıp ortaya çıkan değerlendirmeler üzerinden öneriler geliştirmeye çalışacağız.

Havza yapısı

O nedenle öncelikle elimizde mevcut olanları belirleyip masanın üstüne koyalım isterseniz:

I – Gediz Ekosistemi bileşeni olarak:

1) Gediz Nehri,

2) Gediz Nehri Havzası,

3) Gediz Deltası ya da Gediz Deltası Sulak Alanı,

4) İzmir Körfezi.

II – Gediz Ekosistemi sorunları olarak:

1) Yeraltı ve yer üstü su kaynaklarının yoğun bir şekilde talan edilip kirlenmesi,

2) Verimli tarım topraklarının kirlenip imara açılmalar nedeniyle azalması ve tuzlanması,

3) Ekosistemdeki tarım ve hayvancılık faaliyetlerinin çevre kirliliğinden olumsuz bir şekilde etkilenmesi,

4) Ekosistemdeki çevre kirliliğinin toplum sağlığını olumsuz yönde etkilemesi.

III – Gediz Ekosistemi’nden sorumlu kurum ve kuruluşlar olarak:

1) Tarım ve Orman Bakanlığı: (Su Yönetimi Genel Müdürlüğü, Balıkçılık ve Su Ürünleri Genel Müdürlüğü, Bitkisel Üretim Genel Müdürlüğü, Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü, Hayvancılık Genel Müdürlüğü, Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü, Türkiye Su Enstitüsü, Orman Genel Müdürlüğü, Tarım ve Kırsal Kalkınmayı Destekleme Kurumu),

2) Çevre ve Şehircilik Bakanlığı: (Çevresel Etki Değerlendirmesi, İzin ve Denetim Genel Müdürlüğü, Çevre Yönetimi Genel Müdürlüğü, Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğü, Koruma Kurulu Müdürlükleri),

3) Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı: (Kalkınma Ajansları Genel Müdürlüğü, Sanayi Bölgeleri Genel Müdürlüğü),

4) Sağlık Bakanlığı: (Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü, Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü),

5) İl valilikleri: Kütahya, Manisa, Aydın, Uşak, Denizli ve İzmir valilikleri,

6) Büyükşehir Belediyeleri: Aydın, İzmir ve Manisa Büyükşehir Belediyeleri,

7) Gediz Ekosistemi içinde yer alan 22 adet ilçe belediyesi: Manisa/Ahmetli, Akhisar, Alaşehir, Demirci, Gölmarmara, Gördes, Köprübaşı, Kula, Salihli, Sarıgöl, Saruhanlı, Şehzadeler, Selendi, Turgutlu, Yunusemre, İzmir/Foça, Menemen, Çiğli, Kemalpaşa, Kütahya/Gediz, Şaphane ve Pazarlar,

8) Organize Sanayi Bölgeleri: Çiğli Atatürk, Kemalpaşa, Bağyurdu, Turgutlu, Manisa, Akhisar, Menemen, Kula, Demirci Organize Sanayi Bölgeleri.

IV – Gediz Ekosistemi ile ilgili çalışmalara yardımcı olabilecek kurum ve kuruluşlar: Üniversiteler, meslek odaları, ticaret borsaları, ziraat odaları, tarım kooperatifleri, çevre koruma ve ekoloji ile ilgili sivil toplum kuruluşları (Doğa Derneği, EGEÇEP, Ekoloji Birliği vb.)

1) Ege Belediyeler Birliği: Aralarında Gediz Nehri Havzası‘nda bulunan İzmir Büyükşehir, Çiğli, Foça, Kemalpaşa, Kütahya/Gediz, Şaphane, Manisa/Demirci, Selendi, Kula, Sarıgöl, Alaşehir, Salihli, Ahmetli, Turgutlu, Köprübaşı, Gördes, Akhisar, Marmara, Saruhanlı, Manisa Büyükşehir, Yunusemre, Kütahya/Gediz, Şaphane ve Pazarlar belediyelerinin de bulunduğu toplam 121 il, ilçe ve belde belediyesi.

2) Ege Ekonomiyi Geliştirme Vakfı (EGEV): İzmir, Afyon, Aydın, Denizli, Muğla, Manisa, Kütahya, Çanakkale, Balıkesir ve Uşak valilikleri.

3) Kalkınma Ajansları: İzmir Kalkınma Ajansı, Güney Ege Kalkınma Ajansı (Aydın, Denizli, Muğla), Zafer Kalkınma Ajansı (Afyonkarahisar, Kütahya, Manisa, Uşak),

4) Diğer mahalli birlikler: Menemen Sol Sahil Sulama Birliği, Menemen Sağ Sahil Sulama Birliği, Katı Atık Birlikleri (Manisa İli Çevre Hizmet Birliği (MEÇEB), Turgutlu, Ahmetli İlçe ve Belde Belediyeleri Katı Atık Bertaraf Tesisi Birliği, İl Özel İdaresi, Salihli Belediyesi ve Belde Belediyeler Katı Atık Bertaraf Tesis Birliği, Kula İlçesi Belediyeleri Çevre Birliği, Akhisar, Gördes, Gölmarmara, Soma Kırkağaç İlçe ve Belde Belediyeleri Birliği AKÇEB + SOMKIRÇEB, İl Özel İdaresi, Demirci, Selendi, Köprübaşı İlçe ve Belde Belediyeleri Birliği, Uşak İli Sürdürülebilir Çevre Yönetimi Belediyeler Birliği, Kütahya İli Yerel Yönetimler Katı Atık Bertaraf Tesisleri Yapma ve İşletme Birliği)

V – Gediz Ekosistemi için şimdiye kadar yapılan işler: Gediz Ekosistemi ile ilgili olarak yapılan araştırma ve planlama çalışmalarını ise şu şekilde sıralayabiliriz:

1) Gediz Havzası Koruma Eylem Planı, 2015,

2) Gediz Nehir Havzası Yönetim Planı, Kasım 2018,

3) Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi, Ağustos 2015,

4) Gediz Havzası Hassas Su Kütleleri İyileştirme Eylem Planı, 2015,

5) Gediz Havzası Nehir Havza Yönetim Planın Yeraltı Suları Veritabanı, Kasım 2018,

6) Gediz Nehri Havza Yönetim Planı Yerüstü Suları Veritabanı, Kasım 2018,

7) Gediz Deltası Sulak Alan Yönetim Planı, Mart 2007.

Yukarıdaki uzun listeden de görülebileceği gibi, Gediz Ekosistemi olarak adlandırdığımız sistemle ilgili sorunlar ve bu sorunların çözümü konusunda görevli, yetkili ve sorumlu olanlar o kadar çok olmasına karşın; bugüne kadar yapılıp ortaya çıkan somut çalışma -ne yazık ki- çok azdır. Gediz Ekosistemi‘ndeki bileşenleri birbirinden ayırarak yapılan uzun araştırmalar sonucunda ortaya konulan stratejik planlarla eylem planlarında hedef ve amaç olarak belirtilip altı üst düzey yetkililer tarafından mühürlenip imzalanan birçok hedef ve amaca bugün itibariyle ulaşılamadığı, bir anlamda planlama aşamasının sonrasına geçilemediği görülmektedir.

Bu çerçevede Gediz Nehri Havzası ile ilgili sorunların çözümü önce valiliklere bırakılmış, bunun başarısız olduğu görüldüğünde ise iş havza planı boyutunda tümüyle merkezi yönetim temsilcilerinden oluşan kurum ve kurullara (Tarım ve Orman Bakanlığı’na bağlı Havza Yönetimi Daire Başkanlığı, Su Yönetimi Koordinasyon Kurulu, Havza Yönetimi Merkez Kurulu, Havza Yönetim Heyetleri ve İl Su Yönetimi Koordinasyon Kurulları) bırakılmış, Gediz Deltası Sulak Alanı‘ndaki koruma bölgeleri İzmir Körfez Geçişi Projesi gibi büyük rant projelerine açılmış, sulak alan içindeki koruma bölgeleri sırf bu amaçla daraltılmış ve yapılaşmaya uygun hale getirilmiş, İzmir Körfezi‘nin temizliği ile ilgili “İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi“ne ise başlanmamıştır.

Kısacası Gediz Nehri, Gediz Nehri Havzası, Gediz Deltası ve İzmir Körfezi için söylenenler, verilen sözler şu an itibariyle yerine getirilmemiş, Gediz Ekosistemi hızlı bir şekilde kirlenmeye devam etmiştir.

Şimdi bu durumda, yukarıda tek tek belirttiğimiz faktörleri dikkate alarak ne yapılabiliriz?

1. Öncelikle Gediz Nehri Havzası gibi tüm havzalarda sadece merkezi yönetime görev, yetki ve sorumluluk veren, belediyeleri, üniversiteleri, sivil toplumu istendiği takdirde davet edilen kurum ve kuruluş mertebesine koyan yasal düzenlemeler en kısa sürede demokratikleştirilerek bu tür havza planlamalarında ve uygulamalarında oraları kirletenlerin ya da kirletilmesini önleyecek olanların sürece dahil edilmesi sağlanmalıdır. Çünkü bugüne kadarki uygulama, “ben her şeyi bilirim ve yaparım” diyen merkezi yönetim kurumlarının başarısızlığını net bir şekilde ortaya koymuştur.

2. İkinci olarak Gediz gibi kaynağı, yatağı, çevresindeki havzası, döküldüğü alan ve ulaştığı yer itibariyle özel bir ekosistem olan değerlerin parçacı bir anlayış yerine tüm parçaları hep bir arada ele alan bütüncül bir şekilde ele alınması, planlanması, uygulamanın bu planlamaya göre yapılması ve uygulamanın izlenerek her yıl düzenlenecek raporlarla kamuoyunun bilgisine sunulması gerekir.

Bu bağlamda Gediz Ekosistemi‘nin bir parçası olan Gediz Deltası‘nı ya da Gediz Nehri Sulak Alanı‘nı UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi‘ne dahil etmek çözüm olmayacak, söz konusu delta nehrin devamlı getirdiği kirlilikle bir Dünya Mirası olma özelliğini koruyamayacaktır. Yapılan başvuru ile Delta’nın Geçici Liste’ye alınması mümkün olmakla birlikte, Geçici Liste’de kaldığı süre içinde; hatta asıl listeye alınsa bile asıl listede bulunduğu süre içinde Gediz Nehri’ndeki kirlenme önlenemediği takdirde Gediz Nehri Sulak Alanı‘nın listelerden çıkarılması ihtimali her an için mümkün olabilecektir. Bu konuya geçmişten verilebilecek en iyi örnek, UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi‘nde yer alan İstanbul Tarihi Yarımada‘daki çarpık yapılaşma üzerine 2010 yılında UNESCO‘nun, İstanbul Tarihi Yarımada‘sının listeden çıkarabileceğini belirtmesi üzerine bölgenin korunması konusuna daha fazla önem ve öncelik verilmesidir.

3. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in, seçim öncesinde yayınladığı “Çok Renk, Çok Ses, Çok Nefes” isimli seçim bildirgesinin “Demokrasi” başlığını taşıyan bölümünde yazılı olan bir açılımı vardı. Tunç Soyer o bildirgede, “Merkezi hükümet ile İzmir Vizyon Ortaklığı kuracağız” diyerek AKP iktidarına bir başka deyişle birlikte çalışma çağrısı yapıyordu. Bu çağrıyı ve özellikle de “İzmir Vizyon Ortaklığı” sözcüğünü şu sıralar pek dile getirmese de; hem seçim döneminde, hem de sonrasında yaptığı sözlü açıklamalarda İzmir’in çıkarı için merkezi yönetimle birlikte çalışabileceğini, bu konuda ortak projeler geliştirebileceğini söylediğini hatırlıyoruz.

Bu nedenle, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in seçim öncesi ve sonrasında dile getirdiği “İzmir Vizyon Ortaklığı” önerisi bağlamında Gediz Nehri‘nin, Gediz Nehri Havzası‘nın, Gediz Deltası‘nın ve İzmir Körfezi ile ilgili her düzeydeki çalışma ya da projenin merkezi hükümetle belediyelerin işbirliği; özellikle de Tunç Soyer‘in başkanı olduğu İzmir Büyükşehir Belediyesi ve Ege Belediyeler Birliği‘nin katıldığı bir işbirliği içinde birlikte gerçekleştirilmesi, bunun için girişimde bulunulması, merkezi iktidar temsilcileriyle görüşüp ortak projeler geliştirilmesi; böylelikle Gediz Ekosistemi‘nin bir bütün olarak ele alınması mümkün değil midir?

Ayrıca, Kemalpaşa Belediyesi‘nin 2020-2024 dönemi Stratejik Planı’nda bir hedef olarak belirlediğimiz; merkezi yönetim kurumlarının Gediz Nehri Havzası‘nın korunması konusundaki yetersizliği nedeniyle, havzada yer alan belediyeler arasında ve İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Çiğli, Kemalpaşa ve Menemen belediyelerinin öncülüğünde havza sorunlarını merkezi yönetim ile birlikte çözmek üzere bir Gediz Nehri Havzası Belediyeler Birliği kurmak mümkün değil midir?

Şayet bu yapılamazsa bile, bu dört bileşenin her biriyle ilgili ayrı ayrı faaliyet ya da projelerde diğer bileşenlerin de dikkate alınması, birbirleriyle ilişki ve etkileşimlerinin sorgulanması; örneğin, Gediz Deltası‘nın UNESCO‘nun Dünya Mirası Listesi‘ne alınması için girişimde bulunulurken, aslında bunun Gediz Nehri Havzası ile Deltası‘ndaki çevre kirliliği giderilmeden yapılmak istenmesinin yanlış olduğunun görülüp belirtilmesi; böylesi bir girişimde bulunulurken hem havzadaki hem de deltadaki çevre kirliliğinin giderilmesi için merkezi yönetime ortak çalışma çağrısının yapılması, bunun için gayret gösterilmesi, bu konuda -en azından- İzmir kamuoyundan destek istenmesi mümkün değil midir?

Kısacası, Gediz Ekosistemi‘ni oluşturan bileşenlerin biri için tek başına çalışmaya karar verilmesinden önce, merkezi yönetimle birlikte çalışma için bütün yolların, çarelerin tüketilip; yanıt alınmaması ya da çağrının kabul edilmemesi durumda “Ben uğraştım; ama, olmadı. Böylelikle günah da benden gitmiş oldu” demek ve bu konuyu İzmir kamuoyuna anlatmak, o kadar mı zor acaba?

Ayrıca, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından, ÇED Raporu onaylanmış “İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi“ne bir an önce başlanması suretiyle İzmir Körfezi‘ndeki mevcut su akıntısıyla kalitesinin arttırılması suretiyle körfezin temizlenmesi sağlanmalıdır.

Yararlanılan Kaynaklar

1. Gediz Havzası Hassas Su Kütleleri İyileştirme Eylem Planı,

2. Gediz Havzası Koruma Eylem Planı Kitapçığı, T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü.

3. Gediz Havzası Koruma Eylem Planı- Proje Nihai Raporu, T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü & TUBİTAK MAM, Kasım 2013, Gebze, Kocaeli.

4. Gediz Havzası Nehir Havza Yönetim Planın Yeraltı Suları Veritabanı, T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü & TUBİTAK MAM, Kasım 2018, Gebze, Kocaeli.

5. Gediz Nehir Havzası Yönetim Planı, T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü, Kasım 2018.

6. Gediz Nehri Havza Yönetim Planı Yerüstü Suları Veritabanı, T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü & TUBİTAK MAM, Kasım 2018, Gebze, Kocaeli.

7. Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi, İzmir Büyükşehir Belediyesi & Ege Üniversitesi & İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü, Ağustos, 2015, İzmir.

8. Ulusal Havza Yönetim Stratejisi 2014-2023, T. C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı, 2014.

9. Ulusal Su Planı 2019-2023, T.C. Tarım ve Orman Bakanlığı.

10. İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi ÇED Raporu, 2013.

11. İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi ÇED Raporu, 2016.

12. Su Yönetimi Koordinasyon Kurulu’nun oluşumu ile ilgili 2012/7 sayılı Başbakanlık Genelgesi, 20.03.2012 tarih, 28239 sayılı Resmi Gazete.

13.Tarım ve Orman Bakanlığı’nın Havza Yönetimi Merkez Kurulu, Havza Yönetim Heyetleri ve İl Su Yönetimi Koordinasyon Kurullarının Teşekkülü, Görevleri, Çalışma Usul ve Esaslarına Dair Tebliği, 18.01.2019 tarih, 30659 sayılı Resmi Gazete.

Gediz Nehri, Havzası, Deltası ve İzmir Körfezi ile Bir Bütündür… (1)

Ali Rıza Avcan

Gediz Nehri, havzası, deltası ve İzmir Körfezi uygarlık tarihi, kültürü, coğrafyası, doğası ve barındırdığı insan toplulukları itibariyle birbirine bağlı bir bütündür…

Ayrıca Anadolu‘yu Anadolu, Ege‘yi Ege, İzmir‘i de İzmir yapan önemli bir değerimizdir…

Bu gerçeği; daha doğrusu Gediz Nehri‘nin, çevresindeki Gediz Nehri Havzası‘nın, Gediz Nehri Deltası‘nın ve İzmir Körfezi‘nin birbirine bağlı ve birbirini bütünleyen bir ekosistem olduğunu 2015-2019 döneminde mücadelesini verdiğimiz İzmir Körfezi Geçiş Projesi ve Gediz Deltası Sulak Alanı koruma bölgelerinin daraltılıp koruma derecelerinin düşürülmesi girişimini davalar açıp önlediğimizde anlamış; bunlardan sadece birini ya da ikisini ele alıp bir çalışma yapmanın, korumanın ya da onların korunması için mücadele etmenin doğru olmadığını görmüştüm.

Oysa son günlerde belediyelerden; özellikle de İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nden bu ekosistemin sadece bir kısmını oluşturan Gediz Deltası ya da Gediz Deltası Sulak Alanı‘nın UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi‘ne alınması ya da bir rekreasyon alanı olarak düzenlenmesi, insanların bu bölgeyi ziyaret etmesi için hem bütünün parçalarından hem de bütünden ayrı bir şekilde görüşler, düşünceler ve projeler geldiğini duyuyor, okuyoruz.

Gediz Deltası UNESCO yolunda“, “Gediz Deltası’nda doğa gezi rotaları , kuş gözlem kuleleri, bisiklet yolları, interaktif oyun/eğitim alanları yapacağız” gibi söylemlerin de gösterdiği gibi, bir bütünü oluşturan parçalar arasından ‘en göz önünde‘ ve ‘kolay‘ olanını seçip, parçacı bir anlayışla onu öne çıkarmak, zor olan parçaları diğer bir köşede unutmak ya da göz ardı etmek sosyal demokrat popülizm anlayışının son örneği olarak karşımıza çıkıyor.

İşte o nedenle, Gediz Deltası‘nda yapılmak istenenleri bir köşeye koyarak, bütünü oluşturan Gediz Nehri‘ni, Gediz Nehri Havzası‘nı, Gediz Deltası‘nı ya da başka bir deyişle Gediz Deltası Sulak Alanı‘nı ve son olarak İzmir Körfezi‘ni tek tek ele alıp tanıyalım ve bu dört parçanın oluşturduğu bütünle ilgili yapımı yürek isteyen zor öneriler geliştirmeye çalışalım düşüncesiyle iki bölümden oluşan bu yazı dizisini hazırlamak istedim.

I – GEDİZ NEHRİ VE GEDİZ NEHRİ HAVZASI

Kütahya il sınırları içindeki Murat ve Şaphane dağlarından doğup Foça ve Çamaltı Tuzlası arasındaki Agriya Körfezi‘nden İzmir Körfezi’ne dökülen 401 kilometre uzunluğundaki Gediz (Hermos) Nehri, çevresindeki 17.500 kilometrekare büyüklüğündeki havzası ile Önasya’nın önemli yerleşim bölgelerinden biridir. Havzadaki ekonomik faaliyetler, coğrafi alanın 1/3’ünü oluşturan merkez ova ve deltada meydana gelip, nüfusun büyük çoğunluğu, endüstriyel faaliyetlerle sulamalı tarımın yapıldığı ovalarda ve deltada yaşamaktadır.

Nehrin yatağı ve denizle buluştuğu nokta, getirdiği alüvyonun İzmir Limanı‘na giriş-çıkış yapan gemilerin yolunu doldurması nedeniyle 1886 yılında değiştirilip bugünkü konumuna getirilmiştir.

Gediz Nehri Havzası ise kuzeyde Kuzey Ege ve Susurluk havzalarının güney sınırını oluşturan Kara, Dumanlı, Kılıç, Karaoğlan, Demirci, Simav; doğuda Murat, Koca, Kışla, Umurbaba, Uysal; güneyde Çal, Çulha, Bozdağ, Çatma, Çallıbaba, Mahmut, Nif ve Yamanlar dağlarının su ayrım hattına ve batıda Ege Denizi’ne kadar uzanmaktadır.

Havzada yer alan ovalar Gediz’in yukarı havzasında nehir boyunca dar bir şerit halinde, orta ve aşağı havzada ise oldukça geniş olarak yer almaktadır. Bu ovaların en önemlileri Adala, Ahmetli, Menemen, Akhisar, Selendi, Kapaklı, Alaşehir ve Üzümlü Ovaları’dır. Bunlar genelde doğu batı yönündeki dağlar arasında uzanmakla beraber değişik yönlerde, özellikle kuzey güney yönünde uzanan ovalar da vardır. Mevcut ovaların yukarı havzalarda 400–600 m arasındaki yüksekliği (Selendi Ovası 415 m, Üzümlü Ovası 625 m) batıya doğru gittikçe devamlı şekilde azalmaktadır. Bu yükseklik orta havzada ve özellikle Salihli’den sonra 100 m civarında olmasına rağmen akar suyun ağzına yakın yerlerde ve Menemen Ovası’nda 2,5 m’yi bulmaktadır.

Havzanın temel su kaynağı olan Gediz Nehri birçok yan dere ile birleştikten sonra Manisa ve Menemen ovalarını sulayarak denize dökülmektedir. Gediz Nehri kuzeyden Selendi, Kocaçay (Deliniş), Demrek (Demirci) ve Kum Çayı’nı, güneyinden Alaşehir ve Nif (Kemalpaşa) çaylarını da alır; bunların dışında Kurşunlu, Tabak, Sart, Gencer, Yeniköy, Karaçalı, Irlamaz ve Keçili gibi yan dereler de kendisine bağlanır.

Gediz Nehri Havzası’nda doğal göl sayısı yok denecek kadar azdır. Havzada yer alan en önemli doğal göl, Akhisar’ın yakınındaki Gölmarmara’dır.

Havzada toplam 5 baraj ve 2 gölet bulunmaktadır. Havzadaki en büyük baraj 1.022 milyon m3 depolama kapasitesiyle Demirköprü Barajı’dır. Barajın üzerine enerji üretmek üzere HES kurulmuştur. Gördes ve Küçükler barajları içme suyu elde etmek amacıyla da kullanılmakta, diğer barajlar sulama, taşkın koruma ve enerji üretimi amaçlıdır. Demirköprü, Afşar, Buldan ve Gördes barajları Manisa’da, Küçükler Barajı ise Uşak’ta yer almaktadır.

Gediz Nehri Havzası sınırları içinde Manisa, İzmir, Uşak, Kütahya, Denizli, Balıkesir ve Aydın illeri yer almaktadır. İllerin havza sınırları içerisinde kalan alanlarının büyüklüğü aşağıdaki tabloda gösterilmiştir. Buna göre havza topraklarının % 64’ü Manisa ili sınırları içinde bulunmaktadır.

Nehrin havzası içindeki başlıca yerleşimlerin (Manisa/Ahmetli, Akhisar, Alaşehir, Demirci, Gölmarmara, Gördes, Köprübaşı, Kula, Salihli, Sarıgöl, Saruhanlı, Şehzadeler, Selendi, Turgutlu, Yunusemre, İzmir/Foça, Menemen, Çiğli, Kemalpaşa, Kütahya/Gediz, Şaphane, Pazarlar) 2019 yılı toplam nüfusu 1.945.833 olup; buna Gediz Nehri‘nin döküldüğü İzmir Körfezi kenarındaki Karşıyaka, Bayraklı, Konak, Karabağlar, Balçova, Narlıdere, Güzelbahçe ve Urla ilçelerinin nüfuslarını da eklediğimizde, havzada yer alan toplam 30 ilçede yaşayan toplam nüfusun 3.686.366 olduğunu görürüz.

Gediz Nehri Havzası‘nın % 52’sini tarımsal alanlar, % 45’ini de orman ve yarı doğal alanlar oluşturmaktadır.

Gediz Nehri Havzası içerisinde önemli oranda organize sanayi bölgesi olup bunlar Turgutlu, Manisa, Akhisar, Kemalpaşa, Bağyurdu, Menemen, Çiğli, Kula ve Demirci’de yer almaktadır. Gediz Nehri hem bu önemli sanayi bölgelerinden hem de yerleşimlerden doğrudan ya da atık su arıtma tesislerinden gelen kontrolsüz atıklar; ayrıca, tarımsal arazilerin yoğun ve bilinçsiz bir şekilde ilaçlanıp gübrelenmesi (Fosfat, Azot), yer altı suyunun kaçak kuyularla yoğun bir şekilde kullanılması, jeotermal kaynaklardan, madenlerden, balık çiftliklerinden ve zeytinyağı üretim tesislerinden gelen atık suların yer üstü su kaynaklarına karışması suretiyle önemli ölçüde kirlenmiştir. Bu çerçevede Gediz Nehri Havzası‘ndaki yer üstü ve yer altı sularıyla toprağın büyük baskı ve risk altında olduğu söylenebilir. TUBİTAK‘ın 2018 tarihli araştırmaları ve bu araştırmalar sonucunda ortaya konulan rapor, plan ve programlar bu yoğun ve yaygın kirlenmeyi açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Gediz Nehri’nin Önemli Bir Kolu: Nif (Kemalpaşa) Çayı

TUBİTAK‘ın bu araştırmalar kapsamında düzenlediği listelere göre yeraltı suyu kaynakları, nehrin doğduğu kaynaktan İzmir Körfezi‘ne doğru ilerlediğimizde Gökçeören, Beyler, Salihli, Kestelli, Ahmetli, Karaselendi, Yüreğil, Akhisar, Mecidiye, Palamut, Büknüş, Manisa, Veziroğlu, Çepnibektaş, Kemalpaşa, Yukarıkızılca, Çambel ve Menemen yerleşimlerinde “Önemli Baskı Altında“, Gökçeören, Salihli, Belenkaya, Poyrazdamları, Kestelli, Ahmetli, Selendi, Yüreğil, Akhisar, Mecidiye, Palamut, Büknüş, Manisa, Veziroğlu, Çepnibektaş, Kemalpaşa, Yukarıkızılca, Çambel ve Menemen yerleşimlerinde de “Yüksek Risk Altında“dır. (s.187-189)

Miktar açısından baskı altında olan yeraltı suyu kütleleri
Yeraltı suyu kütleleri risk haritası

Yer altı sularıyla ilgili baskı ve risklerin aynısı yer üstü suları için de geçerlidir. Aşağıdaki haritanın incelenmesinden de anlaşılacağı üzere değişik baskı ve risk noktalarının kirlettiği sular tüm bir Gediz Nehri boyunca akarak Gediz Deltası‘na ulaşmakta ve oradan da İzmir Körfezi’ne boşalmaktadır.

2018 yılında TUBİTAK tarafından yapılan araştırma, plan ve programların da ortaya koyduğu gibi, onca yolu katedip körfeze karışan bu milyonlarca metreküp suyun içinde bol miktarda Azot, Fosfat, Sodyum, Nikel, Kurşun kaynaklı kirleticiler ve ağır metaller bulunmakta, bu maddeler içme ve tarımsal sulama yoluyla bitki ve hayvanlarla milyonlarca insanın sağlığını tehdit etmektedir.

Gediz Havzası’nda evsel, endüstriyel ve tarımsal faaliyetlerden kaynaklanan baskılar

II – GEDİZ DELTASI YA DA GEDİZ DELTASI SULAK ALANI

Gediz Deltası, Gediz Nehri‘nin binlerce yılda şekillendirdiği 40.000 hektarlık yüz ölçümü ile Türkiye’nin en büyük deltalarından biridir. Gediz Deltası günümüzde Karşıyaka Mavişehir’in yanı başından başlayarak Foça Tepeleri’ne kadar uzanan geniş bir kıyı şeridini içine almaktadır. Delta flora ve fauna olarak zengin bir tür çeşitliliğine sahip olup, doğal yaşamın sürdürülebilirliliği bakımından son derece önemlidir. Gediz Deltası, ülkemizin 14 Ramsar alanından biri olmakla birlikte başta flamingolar olmak üzere kuş çeşitliliği bakımından en zengin sulak alanlarımızdan birisidir.

Gediz Deltası, tuzlu, tatlı ve acı su ekosistemlerini bir arada barındırmaktadır. Deniz sınırının büyük kısmı deniz börülceleri ve midye kabukları ile kaplı kum bantlarından oluşmaktadır. Kum bantlarının ardında lagünler veya geniş tuzcul kıyı çayırları uzanır. Tuzcul alana tatlı su girişinin yüksek olduğu noktalarda küçük sazlık alanlar ve kındıra otlarıyla kaplı geçici sulak çayırlar bulunur. Tepeler genellikle garig (kısa boylu dikenli çalı toplulukları) ile örtülüdür. Bunun dışındaki alanlarda geniş tarım alanları, ağaçlandırma sahaları ve bahçeler bulunmaktadır.

III – İZMİR KÖRFEZİ

İzmir Körfezi, toplam 200 km2’lik alanı, 11.5 milyar m3’lük su kapasitesi ve 464 kilometrelik kıyı şeridi uzunluğu ile Akdeniz’in en büyük doğal körfezlerinden biridir. İzmir, yaklaşık 88.000 ha’lık alanı ile Körfez etrafındaki en büyük yerleşim bölgesidir

İzmir KörfeziKaraburun Yarımadası‘ndaki Kanlıkaya Burnu ile Foça‘daki Aslan Burnu arasındaki 13 deniz mili açıklıktan başlar. Körfez şekil konum itibarıyla üç kesime sahiptir. Birincisi “iç körfez” olarak adlandırılan ve Çiğli‘deki Ragıp Paşa Dalyanı ile Yeni Kale Burnu arasında kalan kısımdır. İkincisi “orta körfez” olarak nitelendirilen ve Çiğli‘deki Çamaltı Tuzlası ile Güzelbahçe arasındaki bölümdür. Üçüncüsü ise bu alanın batısında kalan “dış körfez“dir. 

İzmir Körfezi‘nde yer alan Uzunada, Türkiye’nin en büyük dördüncü adasıdır. Körfez içerisinde konumlanan diğer başlıca adalar Hekim Adası ve Karantina Adası‘dır. Foça açıklarında yer alan Foça Adaları, dokuz ada ve kayalıktan oluşmaktadır. Bunların en büyüğü Orak Adası‘dır. Büyükada, Karaburun kıyılarında bulunan birkaç adadan biridir.

Körfeze dökülen on yedi akarsu mevcuttur. Bunların en büyükleri Gediz Nehri ve Meles Çayı‘dır. Körfezin kuzeydoğusunda körfeze boşalan Gediz Nehri‘nin önünde taşıdığı alüvyonlarla oluşan Gediz Deltası yer almaktadır.

Körfez, konumu sayesinde şiddetli rüzgârlardan korunaklıdır (Karaburun Yarımadası‘ndaki Akdağ, kuzeyde Yamanlar Dağı ve güneyde Balçova tepeleri rüzgârı kesmektedir). Dış körfez rüzgâra açık daha geniş ve daha derindir. 

2000’li yılların başına kadar Akdeniz’de, kirliliğin en yoğun biçimde yaşandığı noktalardan biri olan İzmir Körfezi, 2000 yılında Büyük Kanal Projesi’nin devreye sokulması ile düzelme sürecine girmiştir. Körfez’de gerçekleştirilen kirlilik izleme çalışmalarının sonuçları da yakın zamana kadar bunu destekler nitelikteydi. Ancak, bölgede gerçekleştirilen son örneklemelerin sonuçları, önceki yıllarda ekosistemde gözlenen düzelme sürecinin kesintiye uğradığını; hatta aksi yönde bir geriye dönüşün başladığı izlenimini doğurmaktadır. Özellikle iç körfez istasyonlarında tespit edilen tür sayısındaki düşüş ve kirlilik oldukça dikkat çekicidir. Kısacası Büyük Kanal Projesi ile İzmir İç Körfez’de bazı fiziko-kimyasal parametreler açısından yıllar içinde düzelmeler gözlense de, ekolojik anlamda iç körfez için ekolojik kaliteden bahsetmek mümkün görünmemektedir.

Bunun en önemli nedeni de, hem körfeze boşalan aşırı derecede kirlenmiş nehir, çay ve derelerin getirdiği çökeltiler, hem de körfezde her geçen gün artan sığlaşma nedeniyle körfezden çıkan suyun miktar ve hızındaki azalmadır.

Genel olarak yüzey akıntıları körfezin içinden dışarıya doğru olup körfezin kuzey tarafında daha şiddetlidir. Yüzey akıntıları 5-7 cm/s civarlarında olup rüzgarın etkisiyle 10-15 cm/s düzeylerine çıkabilmektedir. Ortalama su seviyesinden 10 m derinlikteki akıntılar körfezin içine doğrudur ve Yenikale önlerinden iç körfeze girer. Ortalama su seviyesinden 10 m derinlikteki akıntılar iç körfezde güneye doğru döner ve topoğrafyanın etkisiyle siklonik bir yapı sergiler. Ortalama su seviyesinden 10 m derinlikteki akıntıların hızları ise 5-7 cm/s düzeyindedir.

İzmir Limanı ve Körfezi Rehabilitasyon Projesi

İzmir Körfezi‘nin su sirkülasyonunu artırmak ve su kalitesini iyileştirmek zaman zaman uygulanan projeler kısmi iyileşmeler sağlamış olmakla birlikte 2012 yılında Ulaştırma Bakanlığı‘na bağlı TCDD Genel Müdürlüğü ile İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne bağlı İzmir Su ve Kanalizasyon İdaresi (İZSU) Genel Müdürlüğü‘nün birlikte geliştirdiği “İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi” kapsamında Alsancak Limanı‘nın genişletilmesi ve İzmir Körfezi‘ndeki su akıntıların arttırılması suretiyle su kalitesinin yükseltilmesi amaçlanmıştır. Bu proje ile ilgili 2013 tarihli ilk ÇED raporu 2016 yılında güncellenmiş ve 2017 yılında kabul edilmiştir.

TCDD ve İZSU’nun işbirliği içinde yapılacak olan bu büyük proje ile ilgili ÇED Raporu’na göre, Alsancak Limanı ve çevresi ile Körfez içinde yer alan Liman Yaklaşım (Navigasyon) ve Akıntı İyileştirme (Sirkülasyon) Kanalı taramasında toplam 9,5 milyon m2‘lik alanda 46.990.000 m3 miktarında dip taraması yapılırken 12 kilometre uzunluğunda, 250 metre genişliğinde ve -17 metre derinliğinde Liman Yaklaşım (Navigasyon) Kanalı ile 13,5 kilometre uzunluğunda, 250 metre genişliğinde ve -8 metre derinliğinde Akıntı İyileştirme (Sirkülasyon) Kanalının açılması ve dip taraması ile çıkarılan malzeme ile Körfez’in kuzeyinde iki adet doğal yaşam adası yapılacak, Alsancak Limanı‘ndaki işlerle Liman Yaklaşım (Navigasyon) Kanalının TCDD, Akıntı İyileştirme (Sirkülasyon) Kanalının da İZSU tarafından üstlenilecektir.

Durum bu olmakla birlikte, Alsancak Limanı‘ndaki tarama ve inşaat işleriyle Liman Yaklaşım (Navigasyon) Kanalı‘nın yapımına Alsancak Limanı‘nın Türkiye Varlık Fonu‘na devredilmesi nedeniyle başlanmamıştır. İzmir Büyükşehir Belediyesi ise, ÇED Raporu’nun onaylanmadığı dönemde devamlı olarak “Ankara bizim projemizi engelliyor” diyerek siyasi çıkışlar yapmasına karşın, projeye ÇED Raporu’nun onaylandığı tarihten bu yana başlanmamış; böylelikle İzmir Körfezi‘nin temizlenmesi bir başka bahara kalmıştır.

Yararlanılan Kaynaklar

1. Gediz Havzası Hassas Su Kütleleri İyileştirme Eylem Planı,

2. Gediz Havzası Koruma Eylem Planı Kitapçığı, T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü.

3. Gediz Havzası Koruma Eylem Planı- Proje Nihai Raporu, T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü & TUBİTAK MAM, Kasım 2013, Gebze, Kocaeli.

4. Gediz Havzası Nehir Havza Yönetim Planın Yeraltı Suları Veritabanı, T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü & TUBİTAK MAM, Kasım 2018, Gebze, Kocaeli.

5. Gediz Nehir Havzası Yönetim Planı, T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü, Kasım 2018.

6. Gediz Nehri Havza Yönetim Planı Yerüstü Suları Veritabanı, T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü & TUBİTAK MAM, Kasım 2018, Gebze, Kocaeli.

7. Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi, İzmir Büyükşehir Belediyesi & Ege Üniversitesi & İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü, Ağustos, 2015, İzmir.

8. Ulusal Havza Yönetim Stratejisi 2014-2023, T. C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı, 2014.

9. Ulusal Su Planı 2019-2023, T.C. Tarım ve Orman Bakanlığı.

10. İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi ÇED Raporu, 2013.

11. İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi ÇED Raporu, 2016.

Devam Edecek…

Önemli/öncelikli ya da mecburi/ihtiyarî…

Ali Rıza Avcan

Bir zamanlar iyi tasarlanmış bir belediye kanunu vardı. Cumhuriyet’in ilk yıllarında, muhtemelen Fransa ya da İsviçre kanunlarından örnek alınarak hazırlanmış, 1 Eylül 1930 tarihinden 3 Temmuz 2005 tarihine kadar tam 75 yıl süreyle uygulanmış, kendi bütünlüğü içinde iyi hazırlanmış bir kanundu 1580 sayılı Belediye Kanunu.

5393 sayılı yeni Belediye Kanunu’nun kabulü ile birlikte yürürlükten kalkan bu kanunun 15. maddesine göre belediyelerin listelenmiş toplam 82 adet görevi vardı. Bu görevlerin yanında, kanunun 19. maddesinin 1. fıkrasına göre, belediyelerin kendilerine kanunun yüklediği görev ve hizmetleri yerine getirdikten sonra, belde sakinlerinin yerel ve ortak nitelikte ihtiyaçlarını karşılamak üzere yapacakları görevleri de vardı.

1580 sayılı Belediye Kanunu’nun 16, 17 ve 18. maddeleri de belediyelerin yıllık gelir miktarlarına göre bu 82 adet görevden hangilerinin hangi belediyeler için zorunlu, hangileri için “ihtiyarî” (isteğe bağlı) olduğunu belirler, belediyelerin hangi zorunlu vazifeler için bütçelerine gelirlerinin % 10’una kadar ödenek koymaları gerektiğini; ayrıca, aynı kanunun 118. maddesinin 3. fıkrasında ise belediyelerin; zorunlu görevleri yerine getirmedikçe, isteğe bağlı görevleri için bütçeye ödenek koymalarının olanaklı olmadığını belirtirdi.

1580 sayılı Belediye Kanunu bu hükümlerle, belediyenin üstlendiği görevlerle belediyenin yıllık gelirleri arasında haklı olarak doğrudan bir bağlantı kurar, geliri yeterli olmayan belediyelerin ya da zorunlu hizmetleri yerine getirmemiş belediyelerin “ihtiyarî” (isteğe bağlı) görevleri yapmasını önlerdi. Kanunun 16. maddesinde yazılı yıllık gelirle ilgili kriterler kanunun uygulandığı 75 yıllık süre içinde güncellenmediği için, bu maddenin geçen zaman içinde anlamını yitirdiği bilinmekle birlikte; madde hükmünü bu şekilde düzenleyen yasa koyucunun belediyelerin gelirleri ile görevleri arasındaki dengeyi gözeten akılcı bir çözüme başvurduğu söylenebilirdi.

Ancak 2005 yılında yürürlüğe giren 5393 sayılı yeni Belediye Kanunu, bir önceki kanunun öngördüğü bu dengeyi ortadan kaldırarak, zorunlu ya da isteğe bağlı diye ikiye ayırdığı tüm görevlerin büyük-küçük, zengin-fakir her belediye tarafından yapılmasının önünü açmış oldu. Böylelikle maddi sıkıntı içinde olan ya da yıllık gelirleri yıldan yıla azalan belediyeler bile zorunlu ya da isteğe bağlı hizmet ayrımını bir köşeye bırakarak mali yapıyı zorlayan israf niteliğinde işler yapmaya başladılar, ödenemeyecek ölçüde büyük borçların içine girdiler.

Oysa her işin bir önemli ve öncelikli, bir de önemsiz ve önceliksiz yanı vardır. Örneğin Corona-19 virüsünün pandemi boyutunda tüm yerleşimleri tehdit ettiği bu günlerde belediyelerin sağlık, çevre koruma, sosyal yardım ve güvenli gıda hizmetleri önem ve öncelik açısından daha bir öne çıkmışken; eğlenceye, festivale, havai fişeklere, yeni yol, köprü, tünel, otopark ve bisiklet yollarına kaynak ayrılması koşulların gerektirdiği bir önem ve önceliğe sahip olmadığı için geri plana düşmüştür, yaşanan kritik durum nedeniyle önem ve önceliğini kaybetmiştir diyebiliriz.

Sağlığın, çevre koruma, sosyal yardım ve güvenli gıda hizmetlerinin önem ve öncelik açısından ön plana çıktığı bugünlerde, yürürlükte olmasa bile belediye kaynaklarının yerinde ve akılcı kullanımı için bizlere doğru ipuçları veren eski 1580 sayılı Belediye Yasası hükümleri çerçevesinde;

1. Kente yağan her yağmur sonrasında ortaya çıkan su baskını görüntülerinin nedeni olan arıtma tesislerinin yetersizliği ile bu tesislerden kaynaklanan kötü kokuların yok edilmesi amacıyla kentin atıksu (kanalizasyon) ve yağmur suyu sistemi ile arıtma sisteminin gelişip güçlendirilmesine,

2. ÇED raporu 2016 yılında onaylanmış olmasına karşın proje uygulamasına henüz başlanmayan İZSU ve TCDD ortaklığındaki “İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi” kapsamında iç körfezdeki akıntıların güçlendirilmesi suretiyle deniz suyu kalitesinin arttırılmasına,

28 Nisan 2018 tarihli gazete haberi…

3. Gediz Deltası Sulak Alanı‘nın UNESCO‘nun Dünya Doğal Mirası Listesi‘ne alınmasına ilişkin başvuru işlemlerine önem ve öncelik verilmesine karşın, hem Gediz Nehri çevresindeki 17.500 km2‘lik Gediz Nehri Havzası‘nın hem de bu nehrin İzmir Körfezi ile buluştuğu Gediz Nehri Sulak Alanı‘ndaki aşırı kirlenmenin, Gediz Nehri‘nin doğup geldiği Kütahya, Manisa ve İzmir illeri kapsamında ortadan kaldırılması amacıyla nehir boyundaki belediyelerle işbirliği içinde çalışılmasına,

Gediz nehri…

4. İçme suyu şebekesinde % 30’lara varan büyük orandaki su kaybının giderilerek şebekedeki asbest boruların kaldırılmasına,

Bir an önce yenilenmesi gereken altyapı hizmetleri…

5. Sosyal hizmet ağındaki yoksul ve dar gelirlilerle ilgili bilgilerin salgının getirdiği yeni gelişmeler boyutunda güncellenerek genişletilmesine,

Sosyal yardımlarla azdırılan yoksulluk ve eşitsizlik…

6. Salgın döneminde önemi daha fazla ortaya çıkan gıda lojistiği (sebze ve meyve hali, semt ve mahalle pazarları) halkın gerçek ihtiyaçları doğrultusunda yeniden düzenlenmesine,

Semt pazarları ve gıda güvenliği !!

Önem ve öncelik verilmeli, önceliği ve önemi olmayan hizmet ve yatırımlardan ivedilikle vazgeçilmesi, kamu kaynaklarının önem ve önceliği olan işler için yerinde, etkin ve verimli bir şekilde kullanılması sağlanmalıdır.