Başarısız bir projenin ardından söylenmesi gerekenler…

Ali Rıza Avcan

31 Temmuz ile 1 ve 2 Ağustos 2020 tarihlerinde , A3 Haber sitesinde, yazılarını ilgiyle okuduğum gazeteci Serdar Öztürk’ün, “Kent Konseyleri Dosyası” başlıklı birbirini izleyen üç ayrı yazısını okudum.

Söz konusu yazılarda Karşıyaka Belediye Başkanı Şebnem Tabak‘ın hizmet döneminde Karşıyaka Kent Meclisi ve Konak Belediye Başkanı Hakan Tartan‘ın hizmet döneminde Konak Kent Konseyi’nde görev yapmış Doç. Dr. Metin Erten’in kent konseyleri ile ilgili değerlendirmelerini bir kez daha okuma olanağına kavuşmuş olduk.

Bu söyleşi üzerine Metin Erten tarafından dile getirilen fikirlerin ne ölçüde yanlış, eksik ve yetersiz olduğunu ifade etmenin artık bir zorunluluk haline geldiğini düşünerek, 4 Ağustos 2020 tarihinde “Ağaçların yerine ormanı görebilmek”, 6 Ağustos 2020 tarihinde de “Toplumsal mücadele, dürüst ve doğru olmamızı gerektirir” başlıklı yazıları sizlerle paylaştım.

Bugün ise, aynı söyleşide dile getirilen diğer görüşleri ele alıp bu konuyla ilgili yazılarıma son vermek istiyorum.

Kent konseylerine sade yurttaşların ve eski belediye başkanlarının katılamadığı iddiası

A3 Haber sitesinin kent konseyleri konusunda uzman olduğu gerekçesiyle görüştüğü Metin Erten, eski belediye başkanlarıyla bakanların ve bu alanda çalışmış uzmanların kent konseylerinde çalışamadıklarını ifade etmektedir:

İzmir için şöyle somutlaştırayım. Bu konuda tarihe geçmiş dört kişi bu kentte yaşıyor. Osman Özgüven, Bülent Baratalı, Hakkı Ülkü ve Şebnem Tabak. Bu kişiler yönetmeliğe göre konsey üyesi değiller. Bu işin tarihini oluşturmuşlar ama şimdi bir konseye gidip düşüncelerini anlatamıyorlar. Bu yanlış. Karşıyaka Kent Meclisi tüzüğünü hazırlarken de bunu düşünmüş ve alanında uzman olan insanların başka hiç kurumun temsilcisi olmalarına gerek kalmadan doğrudan kent meclisine üye olmalarını sağlamıştım. “Uzmanlar” diye bir grup oluşturmuştum. Bir eski bakanımız vardı örneğin. O, bu gruptan meclis üyemiz olmuştu. Çok önemli katkılar yapmıştı. Şimdi siz o eski bakana “sen burada üye olamazsın, kentinle ilgili bir şey söyleyemezsin, sen git kendine bir dernek bul, orası adına toplantılarımıza katıl” diyemezsiniz, dememelisiniz. O zaman, onun da orada olabileceği bir yapı oluşturmanız gerek.Metin Erten, 31 Temmuz 2020, A3 Haber

Oysa bireylerin ve eski belediye başkanlarının kent konseylerine katılması, yasal olarak mümkün olup bunu yasaklayan ya da engelleyen bir mevzuat düzenlemesi bulunmamaktadır.

8 Ekim 2006 tarih, 26313 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan Kent Konseyi Yönetmeliği’nin “meclisler ve çalışma grupları” başlığını taşıyan 12. maddesine göre kent konseyi tarafından kurulabilen meclislere ve çalışma gruplarına üye olan bireyler, yine aynı yönetmeliğin “kent konseyi üyeliği” başlığını taşıyan 8. maddesinin (g) fıkrası hükmüne göre, “kent konseyince kurulan meclis ve çalışma gruplarının birer temsilcisi” olarak kent konseyi genel kuruluna katılabilir. Bu madde düzenlemesinden de anlaşılacağı üzere, kent konseylerinde asıl çalışma alanını oluşturan meclislerin ve çalışma grubu temsilcilerinin kent konseyi genel kuruluna katılmaları mümkün olup, yasal düzenlemede “başkan” yerine “temsilci” denilmesi de meclis ya da çalışma grubu başkanı olmayan herhangi bir katılımcının da genel kurula katılmasının yolunu açmıştır.

Ayrıca, değişik kent konseylerinin örgütlenme çizelgelerine baktığımızda eski belediye başkanlarının; hatta valilerin, milletvekillerinin kent konseyleri ile ilişkisini kurabilecek yapılanmalara izin verildiği görülecektir. Örneğin İzmir Kent Konseyi Çalışma Usul ve Esasları Hakkındaki Yönerge‘nin 18. maddesinin “Danışma Kurulu” başlıklı 2. fıkrası hükmüne göre, “İzmir Kent Konseyi Yürütme Kurulu tarafından oluşturulan Danışma Kurulu, geçmişte görev yapmış belediye başkanları, milletvekilleri, il genel meclisi üyeleri, belediye çalışanları, geçmişte görev almış kent konseyi yöneticileri, ihtisas sahipleri ve kanaat önderlerinden oluşur. Söz konusu danışma kurulu 6 ayda bir çağrılır.” Yine aynı şekilde, kent konseyleri arasında örnek olarak gösterilen Nilüfer Kent Konseyi Çalışma Yönergesi‘nin “Kent Konseyi Üyeliği” başlığını taşıyan 8. maddesinin (ı) fıkrası hükmüne göre “geçmiş dönemlerde görev yapmış Nilüfer Belediye Başkanları, Nilüfer Kent Konseyi Başkanları ve Nilüfer Kent Konseyi Genel SekreterleriNilüfer Kent Konseyi Genel Kurulu‘nun üyesidir.

Noterlerin kent konseylerine katılımı sorunu

Noterlerin katılımı yasanın iyi hazırlanmadığının bir göstergesidir aslında. Ben bir noterin ya da kurumunun bugüne dek çıkıp kent ile ilgili bir öneride bulunduğunu duymadım. Tarih boyunca tek bir örnek yokken, yasaya “noterler mutlaka olacak” denmesi ne kadar anlamlıdır bilmiyorum…Metin Erten, 1 Ağustos 2020, A3 Haber

Vikipedi’nin verdiği bilgilere göre; “Türkiye Noterler Birliği, Anayasa’nın 135’inci maddesine göre Noterlik Kanunu hükümlerine göre kurulmuş olup, kamu kurumu niteliğinde tüzel kişiliğe sahip bir meslek kuruluşudur. Bu Kanun’da gösterildiği şekilde devletin idari ve mali denetimine t​​abidir. Birliğin merkezi Ankara’dadır.” Bu anlamda Türkiye Noterler Birliği ile Birliğe bağlı Noter Odası temsilcilerinin, kent konseylerine katılan TMMOB, Türkiye Barolar Birliği, Türk Tabipler Birliği, Türk Dişhekimleri Birliği ve Türk Eczacıları Birliği gibi kent konseylerine katılması mümkündür.

Adalet Bakanlığı’nın 2020 yılı verilerine göre Türkiye’de toplam 2.061, İzmir’de de 89 adet noter bulunmakta olup; kent konseylerinin bu noterlere ulaşması, onların katılımını özendirmesi durumunda noterlerin de bir meslek kuruluşu olarak kent konseylerinde daha etkin bir şekilde çalışması mümkün hale gelebilir. Aksini savunmak ise hem demokrasi hem de katılımcı yaklaşım açısından sorunlu bir tutum olacaktır.

Katılımcıları “belirlemek” ve bunu yaparken ayrımcılık yapmak

A3 Haber sitesinin Metin Erten ile yaptığı söyleşiden Karşıyaka Kent Meclisi‘nin oluşumunda katılımcıların belediye başkanı ile kendisi tarafından belirlenmesinin doğru bir iş olarak yorumlandığını görüyoruz.

“Bir anımla sorunun yanıtını vermek istiyorum. Karşıyaka Kent Meclisi tüzüğünü hazırlıyorum. Belediye başkanımız Şebnem Tabak’la görüşüyoruz sık sık. İş meclis genel kurulunun kimlerden oluşacağına geldi. Odasındayız ve başkaları da var. “50 kişi yeter” diyen de çıktı, “700-800 kişi olsun” diyen de. Ama ben buraya gelmeden önce dersimi çalışmış ve Sayın Hakkı Ülkü’ye sormuşum, “sizde neden 200 kişiydi” diye. Yanıtı çok basit ve etkiliydi. “Bu insanları toplayacağımız en büyük salonumuz 200 kişilikti de ondan”. 50 çok azdı ama 800 kişiyi toplayacak salonumuz da yoktu. Ben 270 önermiştim. Öyle de yapıldı. Ama yukarıda da söylediğim gibi 15 sayfalık dernek listesini ve bin 500 STK’nın arasından rakamı neye göre eksiltecektik. (Konak Kent Konseyinde rakam 4 bin civarındaydı) Her türlü hemşeri derneğini dışarıda bıraktık, listenin yarısı silindi. Her engelli grubunda yalnızca birini aldık, liste yine azaldı. Kahvehane açmak için kurulan dernekleri sildik, liste azaldı. Ama yine çoktu. Bu kez bu derneklerin ne kadar etkinlik yaptıklarını, çalışma alanlarını inceledik. Çok etkinlik yapan, üreten, koşturan dernekleri bulduk. Sonunda bin 500 rakamını 30 dernek, 8 sendika ve 25 odaya kadar düşürdük. “Biz neden orda yokuz” diyen de çıkmadı. Sonuç olarak, her konsey kendi rakamını, kendi ölçütünü kendisi bulacaktır. Kimisi sayı çokluğundan ötürü birilerini eleyecek, kimisi de kentinde zaten 3-5 tane dernek olduğu için hepsine “katılın” diyecektir.” Metin Erten, 2 Ağustos 2020, A3 Haber

Oysa halkın belediye yönetimine katılımı için kurulduğu söylenen alternatif bir meclise kimlerin gireceğinin belediye başkanı ya da onun belirlediği bir sekreter tarafından belirlenmesi ile aynı işin Fransa Kralı XVI. Louis ya da Kardinal Richelieu tarafından yapılması arasında hiçbir fark yoktur. Aslında bu örneği vererek yapılanın doğru olduğunu savunmanın da katılımcı ve çoğulcu demokrasi anlayışıyla hiçbir ilgisi bulunmamaktadır.

Bu çerçevede böyle bir şey yaptığınızda size şu soruları sorarlar;

  • Hemşehri derneklerini niye dışarıda bıraktınız?
  • Engelli derneklerinden sadece birini niye seçtiniz?
  • Derneklerin ne ölçüde etkin olduğunu o derneklere üye ya da yönetici olmadan nasıl ölçtünüz?
  • Bu ölçme ve değerlendirme sırasında kullandığınız kriterler neydi?
  • Böyle bir şeyi yapma konusunda kendinizi nasıl yetkili gördünüz?
  • Böyle yaparak aslında temsili demokrasinin yozlaşmış bir örneğini daha yeniden üretmiş olmadınız mı?

Bence bu kadar demokrasiden, katılımcı anlayıştan, çoğulculuktan, örgütlenme ve kendini ifade etme özgürlüğünden uzak kalmış, zamanında yaptığı yanlışları bugün sanki bir meziyetmiş, olumlu bir deneyimmiş gibi anlatıp yaptığı iyi, güzel, yanlış ve eksik işlerin özeleştirisini yapmayan; bu nedenle de İzmir Kent Konseyi başkanlığı için kendisine davet yapılmadığı için küsen insanlara bu işin erbabı, uzmanı, en iyi bileni unvanlarını dağıtırken daha dikkatli davranmamız, geçmişte yapılan işlerin içindeki doğru, iyi ve anlamlı olanları seçip geleceğe taşımamız gerektiğini kendisine yeniden hatırlatmamız gerekiyor…

Toplumsal mücadele, dürüst ve doğru olmamızı gerektirir…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz haftanın son günlerinde, A3 Haber sitesinde yazılarını ilgiyle okuduğum gazeteci Serdar Öztürk’ün, “Kent Konseyleri Dosyası” başlıklı birbirini izleyen üç ayrı yazısını okudum.

Söz konusu yazılarda Karşıyaka Belediye Başkanı Şebnem Tabak‘ın hizmet döneminde Karşıyaka Kent Meclisi ve Konak Belediye Başkanı Hakan Tartan‘ın hizmet döneminde Konak Kent Konseyi’nde görev yapmış Doç. Dr. Metin Erten’in kent konseyleri ile ilgili değerlendirmelerini bir kez daha okuma olanağına kavuşmuş olduk.

Bu söyleşi üzerine Metin Erten tarafından dile getirilen fikirlerin ne ölçüde yanlış, eksik ve yetersiz olduğunu ifade etmenin artık bir zorunluluk haline geldiğini düşünerek, “Ağaçların Yerine Ormanı Görebilmek” başlıklı ilk yazımı, 4 Ağustos 2020 tarihinde sizlerle paylaştım.

Bugün ise, 2 Şubat 2018 tarihinde yazdığım “Karşıyaka Kent Meclisi Hakkında Yazılmayanlar” başlıklı eski bir yazıda dile getirdiklerimi, o zaman yazmadığım bilgileri de ekleyerek hatırlatmak istiyorum.

Çünkü, gazeteci Serdar Öztürk‘le söyleşen Metin Erten, söyleşinin farklı yerlerinde Karşıyaka Kent Meclisi tüzüğünün kendisi tarafından hazırlandığını iddia ederek tüzüğün hazırlanmasında emeği geçen ben dahil birçok arkadaşımıza haksızlık yapmakta ısrar ederek toplumsal mücadele etiğinin en önemli ilkelerinden biri olan dürüstlük ilkesiyle birlikte iş yapma kültürüne aykırı davranıyor.

Üstüne üstlük bunu ilk kez de yapmıyor. 2004 tarihli “Karşıyaka Kent Meclisi, Kent Yönetimine Bir Katılım Deneyimi” isimli kitabıyla başlattığı bu tutumu ısrarlı bir şekilde devam ettirdiği görülüyor. Hem de 2014 tarihli Karşıyaka Belediye Başkanlığı seçim kampanyası sırasında karşılaştığımızda kendisini uyardığım ve 2 Şubat 2018 tarihli “Karşıyaka Kent Meclisi Hakkında Yazılmayanlar” başlıklı yazımda anlattığım halde…

Gelelim bu doğru olmayan beyanların kaynağı olan 2000 yılındaki gelişmelere…

1999 yılında Mülkiyeliler Birliği İzmir Şubesi’nin uyguladığı sosyal sorumluluk projesi çerçevesinde, sevgili Mülkiyeli dostum Mete Hüsünbeyi ile birlikte, 7 mahalleden oluşan Alsancak bölgesinin sorunlarını belirleyip çözümünü kolaylaştırmak amacıyla başlattığımız çalışmalar kapsamında, o bölgede faaliyet gösteren ya da bulunan tüm meslek odası, dernek, vakıf ve sendikalarla sivil yurttaşları bir araya getirerek Alsancak Sivil Katılım Platformu adıyla faaliyet gösterecek bölgesel bir örgütlenmeyi gerçekleştirmiştik.

Alsancak Sivil Katılım Platformu, katılımcısı 76 meslek odası, dernek, vakıf, sendika ve sivil yurttaşla birlikte Alsancak Bölgesi’nin sorunlarını belirleyip çözme konusunda başarılı çalışmalar yapmaya başladığımızda, bu durum bölgede yaşayan ya da çalışan insanlarla belediye yönetimi tarafından fark edilmiş ve Konak Belediye Başkanı Erdal İzgi, belediye olarak bu platformun üyesi olmak istediklerini belirtmişti. Bu isteğin platform katılımcıları tarafından uygun görülmesi üzerine, beraberliğimizi Alsancak Bölge Kurulu adıyla sürdürmeye başlamıştık.

Başlangıçta Alsancak Sivil Katılım Platformu, sonrasında Alsancak Bölge Kurulu adıyla yaptığımız başarılı çalışmaların bir sonucu olarak, platformun kurucu ve sözcüsü kimliğimle İzmir Yerel Gündem 21 Yürütme ve Kolaylaştırıcı Kurulu’nun 21 üyesinden biri olarak çalışmaya başlamış; böylelikle, Alsancak’ta yaptığımız çalışmaları İzmir bütünü ile ilişkilendirme olanağına sahip olmuştuk.

Alsancak bölgesinde yaptığımız çalışmalardan ve elde ettiğimiz sonuçlardan haberdar olan diğer bir ilçe belediye başkanı ise Karşıyaka Belediye Başkanı Şebnem Tabak‘tı. İşte tam da bu aşamada, Karşıyaka Belediye Başkanı Şebnem Tabak‘tan, kendisine tanınan kontenjan çerçevesinde Karşıyaka Kent Meclisi üyesi olarak görevlendirildiğimi ve bu oluşumla ilgili tüzüğün hazırlık çalışmalarına katkıda bulunmamı rica eden bir davet aldım. Bu davete olumlu cevap vermem sonrasında yeni tanıştığım Metin Erten ve avukat Ayten Tekeli (Ünal) ile birçok kez bir araya gelerek yeni oluşturulacak Karşıyaka Kent Meclisi tüzük taslağını hep birlikte hazırladık. Bu çalışmalara zaman zaman eski Konya senatörü sevgili büyüğümüz Erdoğan Bakkalbaşı da  katılarak bizlere yardımcı olmuştu.

Bu tüzük taslağı çalışmaları sırasında, önümüze konulan metindeki bazı bölümlere karşı çıkmış ve bunlar yerine daha demokratik düzenlemeler yapılmasını talep etmiştim. Karşı çıkıp yeniden düzenlenmesini talep ettiğim konular şu şekildeydi:

1. Kent meclisinin sürdürülebilirliği ve kurumsallaşması açısından, belediye başkanının kent meclisi başkanı olmamasını; şayet böyle bir tercih yapıldığı takdirde belediye başkanının ilk mahalli idareler seçiminde yeniden seçilememesi durumunda kent meclisinin yeni belediye başkanı tarafından kolaylıkla kapatılabileceğini,

2. Kent meclisine katılabilme konusunda, “Karşıyaka’da yaşıyor olma” koşulunun getirilmesi nedeniyle, Karşıyaka’da iş yeri sahibi olan ya da çalışanların dışarıda bırakılmasının antidemokratik bir uygulama olacağını,

3. Karşıyaka Kent Meclisi‘ne katılacak olanların, söz konusu söyleşide de itiraf edildiği gibi antidemokratik bir şekilde belediye başkanı ile konsey sekreteri tarafından ya da Karşıyaka Kent Meclisi üye sayısının % 25,93’ünü oluşturan 70 üyesinin mahalle muhtarları tarafından belirlenmeyip demokratik çoğulculuk ilkesi uyarınca, katılımcıların özgür tercihlerine bırakılmasını ve katılımcılar arasında ayrım yapılmaması gerektiğini,

4. Kent meclisinin belediye yönetimine gerçek anlamda yardımcı olabilmesi için, kent meclisi ile belediye arasındaki ilişkinin, merkezi yönetimle yerel yönetimler arasındaki vesayet ilişkisine benzer hiyerarşik bir düzlemde değil, yerel özerkliğe vurgu yapacak şekilde belediye başkanı, belediye meclisi ve yönetiminin yer almadığı özerk bir yapıya sahip olmasının daha doğru olacağını savunarak sert tartışmalar yaptığımızı hatırlıyorum.

Hatta bu tartışmalar sırasında, Özgürlük ve Dayanışma Partisi’nin (ÖDP) 18 Nisan 1999 tarihli yerel seçimleri için hazırladığı seçim bildirgesinden alıntılar yaparak, ÖDP’li olduğunu bildiğim Ayten Tekeli (Ünal)‘yi ikna etmeye çalıştığımı bile hatırlıyorum.

Ancak belediye başkanının kent meclisi başkanı olması ve belediye meclisi üyeleriyle il genel meclisi üyelerinin kent meclisine dahil edilmesi konusunda Karşıyaka Belediye Başkanı Şebnem Tabak ile Metin Erten arasında önceden oluşmuş bir görüş birliğinin olduğunu fark etmem üzerine, muhalefet şerhimi kayıt altına alarak hazırlanan tüzük taslağının 6 Şubat 2000 tarihinde yapılacak ilk toplantıda katılımcıların görüşüne sunulması konusunda görüş belirttim.

Şimdi geriye doğru bakıp Karşıyaka Kent Meclisi‘nin üç yıllık öyküsünü değerlendirmeye kalktığımızda, muhalefet şerhimin gerekçelerini oluşturan kaygılarımda haklı olduğumu, söz konusu tüzüğün “Genel İlkeler” başlığını taşıyan 2. maddesinin 14. fıkrasında “kurum olarak tarafsız, özerk bir yapı oluşturmak, toplumun genel ortak çıkarlarını korumak” bir ilke olarak kabul edilmiş olmakla birlikte; belediye başkanı ile belediye meclisi üyelerinin kent meclisinin “doğal üyeleri” olarak kabul görmesi, meclis katılımcılarının belediye başkanı, meclis sekreteri ve mahalle muhtarları tarafından belirlenmesi, ayrıca kent meclisi sekreterinin doğrudan doğruya belediye başkanı tarafından atanması gibi antidemokratik düzenlemeler nedeniyle kent meclisinin sürdürülebilirliğini sağlayacak önlemleri almayıp gerekli düzenlemeleri yapmayan; böylelikle varlığı, kurucusu olduğu belediye başkanının hizmet süresiyle sınırlı Karşıyaka Kent Meclisi‘ni belediyenin bir birimine dönüştüren tüzük düzenlemeleri ve uygulamaları nedeniyle meclisin varlığını sürdüremediğini anlıyorum.

6 Şubat 2000, Pazar günü saat 13.00’de Karşıyaka Nikah Sarayı’nda yapılan ilk toplantıda tüzüğün, üyeleri seçimle belirlenecek bir komisyon tarafından son kez değerlendirilmesi istendiğinden, katılımcılar arasında bu kurula katılacaklar için bir seçim yapılmış ve bu seçim sonucunda ortaya şöyle bir tablo çıkmıştı:

Yılmaz Yılmaz (Belediye meclisi üyesi) 70 oy, Erdoğan Bakkalbaşı (Konya eski senatörü) 61 oy, Metin Erten 60 oy, Ayten Tekeli (Avukat) 57 oy, Ali Rıza Avcan 55 oy, Seher Bülbül (KESK Eğitim Sen temsilcisi) 52 oy, Gürbüz Özler 52 oy, Sevim Çeliker (Tuna Mahallesi Muhtarı) 48 oy, Sedat Demirer 40 oy, Sadiye Ateş (ÖDP temsilcisi) 40 oy ve  Atakan Kıryaşaroğlu (Avukat, LDP Belediye Başkan Adayı) 21 oy. 

Aday olan Rafet Aksoy ve Kerem Ali Sürekli ise seçim öncesi adaylıktan  çekildiklerini belirtmişlerdi.

7-16 Şubat 2000 tarihleri arasında bu kurul tarafından son şekli verilen tüzük, Karşıyaka Kent Meclisi‘nin 17 Şubat 2000 tarihli ikinci toplantısında katılımcıların görüşüne sunularak kabul edilmişti.

Ancak kabul edilen tüzükte gerek hazırlanış aşamasında, gerekse kabulü sonrasında bütün uyarılarıma karşın anti demokratik hükümlere yer verilmiş olması ve böylesi antidemokratik bir yapılanmanın içinde yer almak istemeyişim nedeniyle bir süre sonra Karşıyaka Belediye Başkanı Şebnem Tabak‘a bilgi vererek meclis üyeliği görevimden ayrıldığımı hatırlıyorum. 

Ayrıca bu ayrılışla birlikte, Karşıyaka’da yaşayan ya da Karşıyaka’yı sevip kendini Karşıyakalı hissedenlere, Karşıyaka Kent Meclisi üyeliğinden ayrılış gerekçemi belirten mesajlar gönderdiğimi de hatırlıyorum. Örneğin, elimdeki 6 Temmuz 2000 tarihli faks metninden Hürriyet Gazetesi Ege Bölge Temsilci Yardımcısı gazeteci Deniz Sipahi’ye gönderdiğim tüzük metni ile, Karşıyaka’da ikamet ediyor olma koşulu dikkate alınarak hazırlanan 270 kişilik Karşıyaka Kent Meclisi üye listesine Karşıyaka’da iş yeri olan ya da çalışanların üye olamaması hususu ile tüzükte “geçici üye” olarak tanımlanan ve toplam üye sayısının % 25,93’ünü oluşturan 70 üyenin mahalle muhtarları tarafından belirlenecek olmasının antidemokratik olduğunu; ayrıca, Karşıyaka Kent Meclisi‘nin görev süresinin belediye başkanının görev süresiyle eş tutulmasının bu meclisin devamı ve kurumsallaşması açısından sakıncalı bulduğumu belirterek kurulan meclisin daha demokratik, katılımcı ve çoğulcu olması için çaba gösterdiğimi ve bunu sağlamak amacıyla Karşıyakalılar düzleminde bir kamuoyu oluşturmaya çalıştığımı hatırlıyorum.

Şimdi geçmişe dair bütün bu bilgilere rağmen, “Karşıyaka Kent Meclisi Tüzüğünü ben hazırladım” demek, bunu yazdığımız kitaplarda dile getirmek, yaptığımız söyleşilerde ifade etmek ne ölçüde doğrudur, ne ölçüde gerçeklere uymaktadır?

Çünkü Karşıyaka Kent Meclisi Tüzüğü anlattığım gerçeklerde birlikte olduğumuz kişilerin tanıklığı ile doğrulanacak ölçüde, tek bir kişi tarafından değil;, aralarında benim de bulunduğum, Yılmaz YılmazErdoğan BakkalbaşıMetin ErtenAyten Tekeli (Ünal)Seher Bülbül, Gürbüz ÖzlerSevim ÇelikerSedat DemirerSadiye Ateş ile  Atakan Kıryaşaroğlu‘ndan oluşan 11 kişilik bir ekip tarafından hazırlanıp, Karşıyaka Kent Konseyi‘nin 17 Şubat 2000 tarihli ikinci toplantısında hazır bulunanların oy birliği ile kabul edilmiştir.

Şimdi aradan 20 yıl geçtikten sonra bu konuyu yeniden niye gündeme getiriyorsun diye bir soru sorduğunuzda da; bu soruyu, benim bu haklı tepkime neden olan “Karşıyaka Kent Meclisi Tüzüğünü ben yazdım” şeklindeki gerçeklikle ilgisi olmayan ifadenin, ilk kez Metin Erten‘in 2004 tarihli “Karşıyaka Kent Meclisi, Kent Yönetimine Bir Katılım Deneyimi” isimli kitabında yazılması ve 31 Temmuz-2 Ağustos 2020 tarihleri arasında üç gün süreyle A3Haber‘de yayınlanan “Kent Konseyleri Dosyası” başlıklı söyleşide yeniden dile getirilmiş olmasıdır diye yanıtlayabilirim.

Bu nedenle ilk kez 2004 yılında yazılıp bütün uyarılarıma karşın halen söylenmekte olan bu yanlış beyanın kent konseylerinin geçmişi ile ilgili tarihi kayıtlara girmemesi için yaptığımız bu itirazın ilk nedeni, kent konseyleri gibi kentin halkın talepleri doğrultusunda daha iyi, daha demokratik, daha katılımcı ve çoğulcu bir anlayışla yönetilmesi için yapılan çalışmalarda yer alanların hangi ahlaki ilke ve kurallara uyması gerektiğini yeniden hatırlatıp, bunların en başında yer alanın ‘doğruluk‘ ve ‘dürüstlük‘ olduğunu bir kez daha ifade etme isteğimdir.

Diğer bir nedeni ise, kent konseyleri de dahil olmak üzere; ülkeyi ya da kentleri ilgilendiren bu tür gönüllü çalışma alanındaki faliyetin ‘bireysel‘ değil; bir ekip ya da takım çalışması olarak yapılması gerektiğini hatırlatmış olma isteğimdir.

O nedenle, Karşıyaka Kent Meclisi tüzüğünü hazırlayan ve isimleri yukarıda belirtilen 11 kişilik ekipte yer alan herkesi, sade bir ekip üyesi olarak hatırlayıp onlara teşekkür etmemiz gerekmektedir.

Ayrıca, eğrisiyle doğrusuyla o günün koşullarında böyle bir çalışmayı gerekli görüp bizleri özendiren Karşıyaka Belediyesi eski başkanı Şebnem Tabak‘a, ona destek veren meclis üyelerine ve -bugün var olmasa da- Karşıyaka Kent Meclisi çalışmalarına katılan herkese, bir Karşıyakalı olarak teşekkür etmemiz gerekmektedir.

Çağımız artık bu tür “ben yaptım” söylemleri yerine, birlikte iş yapmayı öne çıkaran “biz yaptık” diyen dayanışmacı kültürü önemsiyor ve öne çıkarıyor…

İnsanlar artık, aynen 2013 tarihli Gezi Parkı Direnişi‘nde görüp yaşadıklarımız gibi; anti-kapitalist kent mücadelesinin, merkezi ya da yerel iktidar tarafından şekillendirilen ve kimin katılacağına güç sahiplerinin karar verdiği ‘fikir kulüpleri‘ üzerinden değil; dürüst, tutarlı insanların yer aldığı, somut ihtiyaç ve sorunların konuşulup tartışıldığı, kendisinin nasıl düşünüp yaşayacağı, ne giyip ne söyleyeceği gibi şeylerin dikte edilmediği, dayanışma ile büyüyüp özgürleşeceği bir ortamda yapılmasını istiyor, talep ediyor…

Önemli Not: A3Haber tarafından Metin Erten’le yapılan söyleşiye dair değerlendirmelerimiz değişik yazı başlıkları altında devam edecektir…

Ağaçların yerine ormanı görebilmek…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz haftanın son günlerinde, A3 Haber sitesinde yazılarını ilgiyle okuduğum gazeteci Serdar Öztürk’ün, “Kent Konseyleri Dosyası” başlıklı birbirini izleyen üç ayrı yazısını okudum.

Söz konusu yazılarda Karşıyaka Belediye Başkanı Şebnem Tabak‘ın hizmet döneminde Karşıyaka Kent Meclisi ve Konak Belediye Başkanı Hakan Tartan‘ın hizmet döneminde Konak Kent Konseyi’nde görev yapmış Doç. Dr. Metin Erten’in kent konseyleri ile ilgili görüş, düşünce ve değerlendirmelerini bir kez daha dinleme olanağına kavuşmuş olduk.

Bu çerçevede bu söyleşiyi okurken, keşke kent konseyleri gibi önemli bir konuyu tek bir kişiden değil de; değişik yer, zaman ve düzlemlerde bu konuyla ilgilenmiş, bu alanda çalışıp konuya farklı açılardan yaklaşan birbirinden farklı görüş sahiplerini bir araya getiren daha demokratik bir söyleşi ortamı yaratılsaydı diye düşünmekten de kendimi alamadım.

Örneğin böyle bir dosya açarak konunun Türkiye ölçeğinde ele alınıp tartışılması benden istenmiş olsaydı, uzun yıllar Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nda (UNDP), Türkiye Yerel Gündem 21 Programı ile Kent Konseyleri ile ilgili projeden sorumlu olmak üzere Demokratik Yönetişim Programları Direktörü olarak görev yapıp, şu an bu projenin Kurumsal Koordinatörü olarak görev yapan Birleşmiş Kentler ve Yerel Yönetimler Orta Doğu ve Batı Asya Teşkilatı‘nda (UCLG-MEWA) Genel Koordinatör olarak çalışan Dr. Leyla Şen’in, kent konseyleri uygulaması konusunda başarılı uygulamalar yapması nedeniyle birçok kent konseyi tarafından örnek alınan Bursa, Nilüfer Kent Konseyi başkanı Neslihan Binbaş’ın ve şu an İzmir’de fiili olarak görev yapan herhangi bir kent konseyi başkanının; hatta bilerek ve isteyerek kent konseyi kurmamış bir belediye başkanının içinde yer aldığı demokratik bir tartışma ortamını oluşturarak değişik fikirlerin tartışılması için elimden geleni yapardım diye düşünüyorum.

Gelelim üç yazıdan oluşan dizide kent konseyleri için söylenenleri ele alıp değerlendirmeye….

Kent konseyleri, iddia edilenin aksine bir fikir kulübü değildir…

Gazeteci Serdar Öztürk, “kentte yönetime katılmak nedir?” diye soruyor… Cevaplayan Metin Erten ise bu soruya söyleşinin farklı yerlerinde şu karşılıkları veriyor:

Kentte yönetime katılmak, kentle ilgili bir karar alınmadan önce (vurgulamak istiyorum, “karar alınmadan önce”) bununla ilgili olarak insanların fikirlerini söyleyebilmeleridir. Bu fikrini söyleme örgütlü yani kurumsal olursa ideal olur elbette. “ …….

Kentte yönetime katılım böyle bir şey. Kenti yönetenlerin kentle ilgili önemli bir kararı almadan önce kentlilerle bunu paylaşmaları. Kentteki kurumların ve sokaktaki kentlilerin örgütlenmiş olarak bunu tartışmaları. Bir görüş oluşturmaları.” ……

Kenttekiler; kentle ilgili bir konuda karar alınmadan önce fikirlerini söylerlerse, bunu söyleyecekleri bir yapı, oluşum olursa bu yönetime katılmak olur. Bu işin püf noktası fikir, öneri üretmektir. Yalnızca şikâyet etmek, “olmaz” demek yönetime katılmak değildir.” …..

Hepimizin bilmesi gereken şey, kenti yönetenin belediye başkanı ve meclisi olduğudur. Yani karar veren yer orasıdır. Konsey öneri üretir. Yaptığı her öneri belediye başkanının hoşuna gitmeyebilir. O da bu öneriyi yerine getirmez. Getirmek zorunda da değildir zaten. Konseyin görevi “ne yapsak da belediye başkanını rezil etsek” değildir. Konseyin görevi “ne yapsak da belediye başkanının şakşakçılığını yapsak” da değildir. Konseyin görevi kenti için öneri üretmektir. Konsey üretir, kenti yönetenlere sunar. Önerileri yerine getirip getirmemek kenti yönetenlerin sorumluluğundadır. Konsey, belediye başkanının önünde, arkasında, yanında, karşısında değildir. Ne başkana karşıdır, ne onun elemanıdır. Burada herkesin bulunduğu yeri bilmesi önemlidir. Aradaki işleyiş konseyden başkana doğru da olmayabilir. Belediye başkanı da konseyden görüş oluşturulmasını isteyebilir.

Gördüğünüz gibi “kentte yönetime katılmak”, sorunun sistemle, demokrasi ile, siyasetle ilgisi ortaya konulmadan, sadece kentte yaşayanların, yaşadıkları kentle ilgili bir karar alınmadan önce fikirlerini söylemeleri şeklinde tanımlanıyor ve konu orada bitiyor. Üstüne üstlük, “kenti yönetenlerin kentle ilgili önemli bir karar almadan önce kentlilerle bunu tartışmaları” denilerek önemsiz kararlar kapsam dışında bırakılıyor. Yönetime katılmak sadece fikirleri söylemek düzeyinde bırakılıp daha ötesi tümüyle iktidarı elinde tutan yönetime bırakılıyor:

Fikrini söyle ve git. Gerisi bana/bize ait…

Anlaşılıyor ki, soruları yanıtlayan Metin Erten‘in katılımdan, katılımcı demokrasiden anladığı sadece bu! “Gerisini biz belediye başkanı ile bir araya gelip halledelim; listeye kimlerin girip giremeyeceğini onunla belirleyelim… Ondan sonra da yaptığımızı “herkesi kentin yönetimine kattık” diyerek lanse edebilelim…

Katılım türleri….

Kent konseylerini düşünürken kapitalizmi, siyaseti, ideolojiyi, demokrasiyi ve kent hakkını unutmamak…

Bence bu garip durum, “kentte yönetime katılım” olgusunun durduk yerde neden ortaya çıktığı sorusunun sorulmayışından kaynaklanıyor.

O halde şimdi biz bu soruyu soralım: Sahi, şu ‘yönetime katılmak’, ‘kentte yönetime katılmak’ denen şey niye, ne zaman ve ne şekilde ortaya çıktı? Buna niye gerek duyuldu?

Evet, antik Yunan ve Roma site yönetimlerinde, oy kullanma hakkına sahip soylu erkeklerin Bouleuterion adı verilen bugünün kent meclislerine benzer yerlere giderek, kölelere ya da kadınlara danışmadan kentle ilgili kararlar almalarına ‘doğrudan demokrasi’ diyoruz; ama diğer yandan da bunun soylu ve varlıklı erkeklerden oluşan seçkin bir grubun demokrasisi olduğunu da biliyoruz.

1789 Fransız Devrimi ile birlikte, halkın seçilmiş temsilcilerinin kent meclisleriyle parlamentolarda halkın çıkarlarını korumak için görev almaları fikri, demokrasinin tarihsel bir aşaması olarak ‘Temsili Demokrasi‘nin kapısını açmakla birlikte, geçen zaman içinde bu model bozulmaya, başlangıçtaki amaç ve hedefinden uzaklaşmaya; hatta yozlaşmaya başlıyor. Böylelikle, -aynen Karşıyaka’da yaşadıklarımızda olduğu gibi- yurttaşların önüne hiç tanıyıp bilmedikleri insanlar çıkarılıp, “bundan böyle oylarınızla bu kişileri temsilci olarak seçeceksiniz, bizim belirlediğimiz bu kişiler sizin temsilcileriniz olacak” deniliyor. Böylelikle yurttaş ya da kentli, ambargo konulmuş iradesi ile aslında hiç tanımadığı adayları milletvekili, belediye başkanı ve belediye meclisi üyesi olarak seçmeye başlıyor.

Temsili demokrasi‘ adı verilen bu aldatıcı oyunun, kapitalist sistemin emrindeki ‘oyunbozanlar‘ ve ‘hilekârlar‘ eliyle yozlaşmaya başlaması ve seçilen vekillerin ‘halkın temsilcisi olma‘ niteliğini kaybetmesi nedeniyle, o vekillerin oluşturduğu parlamentolarla belediye meclislerine alternatif oluşturmak üzere mahalle, semt; hatta sokak düzleminde kendiliğinden örgütlenmeler ortaya çıkmaya başlıyor.

O nedenle, Fatsa (1979) örneğinden yola çıkarak İstanbul Ümraniye 1 Mayıs (1977), Gazi (1995), Güzeltepe, Nurtepe Çayan (1977) gibi gecekondu mahallelerinde yaşayan dar gelirli, yoksul insanlar değişik devrimci grupların rehberliğinde hem sahip oldukları yasal hakları, hem de sivil itaatsizlik, direniş gibi değişik mücadele yol ve yöntemlerini kullanarak, çoğunlukla mahalle muhtarlıklarını devre dışı bırakarak ya da mahalle muhtarları ile birlikte hemşehrilik ve mezhepçilik gibi geleneklerle mücadele ederek kendi öz örgütleri olan mahalle komitelerini, halk meclislerini kurmaya başlamışlar, temsili demokrasinin yetersizliklerini kendi güç ve eylemleriyle aşmaya çalışmışlardır. Bu anlamda gerektiğinde yasaların dışına çıkılarak ve direniş hakkının kullanılması suretiyle kendiliğinden başlayan bu girişimler, kent yönetimine katılım anlayışının düzen dışı ilk örneklerini oluşturmuştur.

Kentlerde ve mahallelerde kendiliğinden gelişen ve zaman içinde devrimci hareketin etkisine giren bu tepkisel uygulamalardan etkilenen CHP’li bazı belediye başkanları ise, kendi beldelerinde bu tür oluşumların önünü açıp kendi yerel güçleriyle ilişkilendirmeye çalışmışlar; bu nedenle başkanı oldukları oluşumlara, temsilci olma niteliğini kaybetmiş mevcut belediye meclisi üyeleriyle il genel meclisi üyelerini de dahil ederek; hatta bu oluşumların tüzüklerini bile hazırlayarak halk meclisi (Dikili, 1983), kent parlamentosu (Aliağa, 1994), kent senatosu (Urla, 1997) ve kent meclisi (Karşıyaka, 2000) adıyla belediye meclisi dışında ikinci bir meclis kurmuşlardır. Bugün ise bu oluşumların hiçbirinden herhangi bir iz ya da kalıntı dahi kalmamıştır. Hatta o kentlerde yaşayan çoğu insanın, özellikle de gençlerin yaşadıkları kentte bir vakitler böyle bir şeyin yaşandığından bile haberi yoktur.

Bunu daha da ileri tarihlere götürmeye kalktığımız takdirde, 1994-1997 döneminde mahallelerde yaşayan ya da çalışan insanların gönüllü olarak katılıp çalıştıkları Semt Danışma Merkezleri (SEDAM) eliyle mahalle ve sokak komitelerinin oluşumunu özendirip onlarla birlikte çalışan Saffet Bulut başkanlığındaki İstanbul, Bahçelievler Belediyesi uygulaması da, ilginç bir örnek olarak tarihe geçirmemiz gerekir.

Ayrıca bu tür özgün girişimlerin arasına, Yerel Gündem 21 Programının devam ettiği 1999-2001 döneminde, İzmir, Alsancak bölgesinde bulunan ya da faaliyet gösteren 76 adet meslek odası, dernek, vakıf ve sendikayla yurttaşların, aralarına herhangi bir belediyeyi almadan ya da belediyenin denetimine girmeden oluşturduğu Alsancak Sivil Katılım Platformu’nu da dahil etmemiz gerekir.

Ele aldığımız bütün bu toplumsal muhalefet hareketlerinde, temsili demokrasinin iflası sonucunda ortaya çıkan tabandan gelen halk taleplerinin etkisi olmakla birlikte; merkezi yönetimin de, 1996 yılında İstanbul’da yapılan Habitat II İnsan Yerleşimleri Birleşmiş Milletler Konferansı çerçevesinde, mahallelerde ve kentlerde kendiliğinden gelişip ortaya çıkan ve müesses nizamın geleceği açısından tehdit oluşturan bu hareketleri kontrol altına alıp, Dünya Bankası, IMF, Dünya Ticaret Örgütü, Avrupa Kalkınma Bankası, Uluslararası Kalkınma Programı gibi uluslararası kurumların önerdiği ‘yönetişim‘ temelli bir yapıya dahil etme çabaları yoğunlaşmış, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) ile imzalanan İşbirliği Anlaşması ile kabul edilen 1997 tarihli Türkiye Yerel Gündem 21 Programı bu kaygı ve kontrol çabasının bir ilk ürünü olarak hizmete sokulmuştur.

Devletin, halkın kent yönetimine katılımı konusunda attığı bu adımın arkasında yatan asıl neden, kentin yönetimine katılım konusunda kendiliğinden ortaya çıkıp gittikçe güçlenen toplumsal muhalefeti kontrol altına alıp kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirme isteğidir. Devlet ayrıca bu hamle ile belediyeler tarafından geliştirilen ve kendilerine halk parlamentosu, meclisi, kurultayı ya da senatosu adını veren oluşumların önünü kesip onları da kontrol altına almak arzusundadır. Bu anlamda devlete göre en iyi çözüm 1997 yılındaki koşullara göre valilik, kaymakamlık ve belediyelerin yönetim ve denetiminde olan Yerel Gündem 21 ya da kent konseyleri gibi, toplumsal mücadele yerine uzlaşıp anlaşmayı hedefleyen oluşumlara izin verip teşvik etmektir.

Çünkü Henri Lefebre’in 1968 Öğrenci Ayaklanmaları sırasında geliştirdiği ‘şehir hakkı’ kavramı ya da David Harvey’in 2008 yılında “Şehir hakkı şehir kaynaklarına bireysel olarak erişme özgürlüğünden çok fazlasıdır: şehri değiştirerek kendimizi değiştirme hakkıdır. Dahası, bireysel değil ortak bir haktır çünkü bu dönüşüm kaçınılmaz olarak şehirleşme süreçlerini yeniden şekillendirecek kolektif bir gücün uygulanmasına dayanır. Şehirlerimizi ve kendimizi yapma ve yeniden yapma özgürlüğü, iddia ediyorum, insan haklarımız içinde en kıymetli ve en ihmal edilmiş bir haktır.” şeklinde tanımladığı ‘kent hakkı’, toplumsal muhalefet içinde yer edinip etkili olmaya başlamış; böylelikle yönetime katılma kavramının aslında ‘yönetişim’, ‘sürdürülebilir kentleşme’, ‘uzlaşma’ gibi kavramlar yerine ‘kent hakkı’ ve ‘hak temelli mücadele’ gibi temel olgu ve kavramlarla ilişkili olduğu ortaya çıkmıştır.

Bu anlamda halkın kent yönetimine katılması amacıyla, neoliberal hegemonyanın uluslararası kurumları tarafından geliştirilip 1997-2006 döneminde uygulanan Türkiye Yerel Gündem 21 Programı, ‘Kentine Sahip Çıkmak’, ‘Çözümde Ortaklık’ ve ‘Aktif Katılım’ ilkeleri çerçevesinde çalışmaya başlamış ve bu programın örnek gösterilen en iyi uygulaması İzmir Yerel Gündem 21 çalışmaları olmuştur.

Ancak bu program tüm ülke genelinde bir yandan başarılı, diğer yandan de yetersiz bulunduğu için Türkiye Yerel Gündem 21 Programı, 2009 yılının Ekim ayında uygulanmaya başlayan “Kent Konseylerinin Güçlendirilmesi ve Yerel Demokratik Yönetişim Mekanizmaları Olarak İşlev Görmelerine Yönelik Eğitim ve Kapasite Geliştirme Desteği Sağlanması” başlıklı devam projesi ile kent konseylerine dönüştürülmüş; böylelikle “Gelin, Birlikte Yönetelim” sloganıyla kentin ‘yerel yönetişim anlayışı’ çerçevesinde belediye, valilik ve sivil toplum işbirliği içinde birlikte yönetileceği iddia edilmiştir.

Bu bağlamda, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) ile imzalanan İşbirliği Anlaşması kapsamında UCLG-MEWA koordinatörlüğünde başlatılan devam projesi, aynen Türkiye Yerel Gündem 21 Programında olduğu gibi neoliberal ideolojinin bir iktidar ve güç aracı olarak önerdiği ‘yönetişim’ anlayışının yerel düzeydeki uygulaması olarak çalışmaya başlamış; ama gerçekte kentleri başkaları yönetmiştir.

Bunun en iyi örneğini ise, Prof. Dr. İlhan Tekeli tarafından ‘İzmir Yönetişim Ağı’ adıyla oluşturulan sistem içindeki, ‘iyi yönetişim’ ilkelerine aykırı uygulamalar oluşturmuştur:

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP), ‘yönetişim‘ kavramını, “bir toplumun siyasi, ekonomik ve sosyal işlerini kamu, özel sektörle ve gönüllü sektörle ilişkiler bağlamında yürütmek için kullandığı değerler, politikalar ve kurumların oluşturduğu bir sistem” olarak tanımlamış olmakla birlikte; İzmir Kent Konseyi içinde yer alması gereken özel sektör temsilcileri 2009 yılında İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından kurulan İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu‘na (İEKKK) alınarak İzmir Kent Konseyi‘nin sadece İzmir Valiliği, İzmir Büyükşehir Belediyesi ve sivil toplum temsilcilerinin yer aldığı eksik ve sakat bir yapı olarak bir yanda bırakılması, kentle ilgili önemli kararların ise İzmir Kent Konseyi yerine, üyelerinin çoğunu sermaye temsilcilerinin oluşturduğu İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu‘nda (İEKKK) görüşülüp karara bağlanması, esasen bu Kurul’un başkanı olması gereken İzmir Kent Konseyi başkanına bu Kurul’da İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in onayı ile bir adet katılımcı koltuğunun verilmesi ise kara mizah düzeyindeki çarpıklığın en iyi örneğidir.

İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu (İEKKK)

Bugün itibariyle hem Türkiye Yerel Gündem 21 Programı hem de Kent Konseyleri uygulaması Türkiye ölçeğinde başarısızlığa uğramıştır. Çünkü temel amacı halkın kent yönetimine gerçek ve aktif katılımını sağlamak değil; bu alanda ortaya çıkabilecek olası bağımsız girişimleri engelleyip önlemektir. Bunu gerçekleştirmek amacıyla önerdikleri model ise ülke koşullarına uygun olmadığı için geri tepmiş, kent konseyleri yanlış, yetersiz ve sorunlu yapı ve işleyişleriyle yerel ölçekte yönetişimi sağlayamamış, gerçek katılım konusunda halkı aldatan bir engel olarak zaten zayıf olan etkilerini her geçen gün kaybetmeye başlamıştır.

Merkezi yönetim bu engelleyip önleme çabasında kendince başarılı olmuştur. Çünkü AKP iktidarının son yıllarında özgürlükçü politikalar yerine güvenlik odaklı politika ve uygulamalara odaklanması nedeniyle, belediyelerin kent konseyleri dışında başka bir örgütlenme yoluna gidemeyeceği; daha doğrusu, gitmesine izin verilmeyeceği, halkın da kent konseyleri dışında yapacağı girişimlerin, bir resmi kurum olarak belediyelerle birlikte ilişkiye geçemeyeceği bir korku ikliminde toplumun içinden çıkıp gelişecek muhalefetin yerel yönetimlerle birlikte hareket edemeyeceği ortadadır.

Ezcümle, A3 Haber sitesinde yayınlanan söyleşide yer alan “kentte yönetime katılma” konusunda ormanın bütünü yerine tek tek ağaçları görmeyi tercih eden yorum ve değerlendirmeler, ‘kapitalist kent’, ‘temsili demokrasi‘, ‘katılımcı demokrasi‘, ‘çoğulcu demokrasi‘, ‘küreselleşme’, ‘yönetişim’, ‘neoliberalizm’, ‘kentsel toplumsal hareketler’, ‘düşünce özgürlüğü ve örgütlenme hakkı‘ ve ‘kent hakkı’ gibi can alıcı kavramlarla ifade edilen çağdaş düşünce ve uygulamalarla herhangi bir ilişki kurmadığı ya da kuramadığı için; ayrıca, bir kent konseyinin 2,5-3 yıl kent konseyi başkanı olmadan çalışması ya da iki ayrı kent konseyi başkanlığının aynı kişi tarafından yürütülmesi gibi gerek içinde yaşadığımız İzmir’de, gerekse ülke düzeyinde yaşanan garip olay ve sorunlara değinmediği için ve olayı sadece ‘fikir sorulan’ bir düşünce kulübü boyutunda ele alıp bıraktığı için oldukça yanlış, eksik, yüzeysel ve yetersizdir.

Önemli Not: A3Haber tarafından Metin Erten’le yapılan söyleşiye dair değerlendirmelerimiz değişik yazı başlıkları altında devam edecektir…

Bir kenti bilerek ve hissederek analiz etmek…

Ali Rıza Avcan

Evet, şanslı biriyim… Daha doğrusu uzun bir süredir ilgilendiğim; o nedenle, ilgi duyduğum mesleki konuların odağını oluşturan ‘kent ve kente dair her şey‘le ilgili eğitimimde ve meslek yaşamımda işinin ustası bilim insanlarıyla tanışmış, birlikte çalışmış ve uygulama içinde onlardan çok şey öğrenmiş olduğum için kendimi şanslı gören biriyim…

Bu çerçevede, üniversitedeki ilk yılımda bana sosyolojinin ne olduğunu, ne işe yaradığını ve sosyolojik araştırmaların nasıl yapılacağını öğreten rahmetli hocam İbrahim Yasa, iyi ki bize ders kitabı olarak yine sosyolojinin diğer bir efsane ismi, Mübeccel Belik Kıray‘ın 1964 tarihli “Ereğli: Ağır Sanayiden Önce Bir Sahil Kasabası” kitabını tavsiye edip okutmuş; böylelikle, Cumhuriyet Dönemi’nde küçük bir köyken büyük bir sanayi kentine dönüşen Karadeniz Ereğli gibi önemli bir yerleşimin nüfus, sosyoekonomik yaşam, gelir farklılıkları ve tüketim normları, aile yapısı ve aile içi ilişkiler, eğitim, boş zaman uğraşları, iletişim, mülkiyet yapısı, din ve dünya görüşü, sanayi ve yerleşimin yakın çevre ile ilişkileri gibi her yönüyle nasıl incelenip analiz edileceğini öğrenmişim diye düşünüyorum.

Üniversite birinci sınıfta karşıma çıkan bu şans, üniversite öğretimimin izleyen yıllarında diğer bir değerli hocam Nermin Abadan Unat sayesinde devam etmiş; üçüncü ve dördüncü sınıflardaki siyaset bilimi ve sosyolojisi derslerinde, İzmir Kız Lisesi’nden sınıf arkadaşı olan Mübeccel Belik Kıray‘ı derslerimize getirip bizlerle tanıştırması sayesinde dünyaya bakışımızı şekillendiren değişik konularda bilgilenmemiz mümkün olmuştu.

Soldan sağa: Nermin (Süleymanoviç) Abadan Unat, Türkan (Özer) Erkin, Günseli Tamkoç, Perihan Perçin, Nerime Elbe ve Mübeccel (Belik) Kıray. İzmir, Bozyaka Hatırası, 1939 (Olcay Akkent’in arşivinden)

Nitekim daha sonraki mesleki ve özel yaşantımda bir kente ilk kez gittiğimde, sadece o kentle ilgili yayınları ve resmi istatistikleri değil; onun yanı sıra, o kentte yaşayan ve çalışanların oluşturduğu toplumsal yaşamı, bu yaşama ilişkin değişik katman ve dinamikleri anlamaya çalışmış, her biri hakkında inceleme, araştırma ya da planlama çalışmaları yaptığım İstanbul Bahçelievler, Şişli, Bursa Osmangazi, İzmir Aliağa, Torbalı, Bayraklı, Balçova, Çiğli, Güzelbahçe, Kemalpaşa, Aydın Kuşadası ve Muğla Marmaris gibi ilçelerle Bayraklı Turan gibi mahallelerde öncelikle o yerleşimlerin sokaklarını dolaşmış, kahvehane, işlik ve meydanlarında yöre insanlarıyla konuşup sohbet etmiş, onlarla birlikte iş yapıp onları anlamayı denemiş, kentin arkeolojisi, kentteki sokak hayvanlarıyla çöp kutularının durumu, insanların seçtiği giysi rengi ve tarzları, kentin yerleşim düzeni, cadde ve sokaklarıyla yapı özellikleri gibi kendimce anlamlı birçok ipucunu değerlendirerek o kenti ve o kentte yaşayanları, onları bir araya getiren dinamikleri anlamaya çalışmıştım.

Belki inanmayacaksınız ama bir kentin nasıl okunup analiz edileceği konusunda hocam Mübeccel Belik Kıray‘la kurduğum bu şanslı ilişki, 1983-1991 döneminde yaşadığım İstanbul, Yeşilyurt’ta kendisiyle komşu olmam ve sahildeki Yeşilyurt Spor Kulübü tesislerindeki her karşılaşmamızda yaptığımız keyifli sohbetlerle devam etmişti.

Ben bu şanslı ilişkiyi, 1997-1998 yıllarında yerleştiğim İzmir’de de devam ettirmeye çalışmış, İzmir Yerel Gündem 21 Yürütme Kurulu üyesi olarak önerip İzmir Yerel Gündem 21, IULA-EMME ve İZFAŞ ortaklığı çerçevesinde 2000 yılında gerçekleştirdiğimiz 1. Sivil Toplum Kuruluşları Fuarı ve Uluslararası Sivil Toplum Kuruluşları Sempozyumu‘nda, İzmir’e gelemeyecek kadar hasta olması nedeniyle kendisi adına İzmir’e gelen değerli hocam Nermin Abadan Unat‘a, İzmir’in vefa borcu olarak verdiğimiz plaketle devam ettirmiş ve plaket töreninde kürsüden herkese gösterdiğim 1972 tarihli “Örgütleşemeyen Kent – İzmir’de İş Hayatının Yapısı ve Yerleşme Düzeni” isimli o muhteşem araştırma kitabı ile sürdürmüş, İzmir’in sevgili hocamıza vefa borcunu ödemek istediğini ifade etme şansını yakalamıştım.

Girit kökenli bir aileden gelip 1940’de İzmir Kız Lisesi’nden, 1944’de Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Felsefe bölümünden mezun olup “Ankara’da Tüketim Normları” ile ilgili doktorasını Behice Boran‘ın danışmanlığında yapan Mübeccel Belik Kıray‘ın 1950 yılında Sosyal Antropoloji alanında yeni bir doktora çalışması ile sonuçlanan Amerika Birleşik Devletleri’ndeki bilimsel çalışmaları sonrasında, 1959 yılında Türkiye’ye dönüp yeni kurulan ODTÜ Sosyoloji Bölümü’nün oluşumuna emek verdiği ve uzun bir süre bu bölümün başkanlığını yaptığı konuyla ilgili herkes tarafından bilinir ve o nedenle Türkiye’de akademik anlamda sosyolojinin köşe taşlarından biri olarak kabul edilir.

Öğrencisi Hatice Kurtuluş‘un anlatımına göre, Mübeccel Belik Kıray’ın “Türkiye üzerine yaptığı toplumbilimsel çalışmalardaki derinlikli ve katmanlı kavrayışında, çoğu kez yanlış yorumlandığı gibi Chicago Okulu’nun pozitivizmi değil, sosyal antropolojiden gelen ampirik araştırmaya yatkınlığı belirleyici olacaktır. Bu nedenle Kıray’ın toplumbilimsel araştırmaları, sosyolojide pozitivist geleneğin temel metodolojik sorunu olan, yüzeyin betimlenmesi yoluyla “genellemelere” ulaşan klasik betimlemelerden çok farklı bir ampirik boyuta sahiptir. Kıray’ın araştırma sorunsalının belirlenmesinden, ampirik araştırmayı kurgulama ve analizi içeren tüm düzeylerde; sahada elde edilecek verilerden çok daha geniş bir tarihsel perspektifle hareket edilmektedir. Üstelik sadece üretim ilişkileri gibi tarihsel olumsal faktörleri değil, coğrafi (mekânsal), kültürel olumsallıkları ve dışsal dinamikleri analizine dahil eden bir metodolojik perspektife sahiptir. Bu basit bir tarih bilgisini analizine katmak değildir. Toplumsal olguyu ortaya çıkaran katmanların derinlemesine analizine dayanır. Kıray’ın Ereğli, İzmir ve Adana gibi makro ölçekli çalışmaları ve mikro ölçekteki pek çok çalışması, yukarıda sözü edilen metodolojik gerilimden uzak Türkiye’yi kavramaya yönelik özgünlükler barındıran bir sosyolojik araştırma yöntemine sahiptir.” (1)

Mübeccel Belik Kıray 1967-1968 yıllarında, aralarında Şerif Mardin, Ruşen Keleş, Cevat Geray, Oğuz Arı, Ergun Özbudun, Deniz Baykal, Şefik Uysal, Emre Kongar ve Çiğdem Kağıtçıbaşı gibi değerli bilim insanlarının da bulunduğu Türk Sosyal Bilimler Derneği ile birlikte yaptığı araştırmalar sonucunda “Örgütleşemeyen Kent, İzmir’de İş Hayatının Yapısı ve Yerleşme Düzeni” isimli o muhteşem kitabı 1972 yılında yayınlar.

Bence, İzmir üzerine yapılan araştırmaların miladı olan bu çalışma, hem nicel hem de nitel araştırma yöntemlerinin bir arada kullanıldığı, iki ayrı saha çalışmasının tarih ve arşiv çalışmalarıyla desteklenmesi nedeniyle, o tarihten bu yana İzmir üzerine söz söylemeye kalkacak herkesin öncelikle okuyup anlaması gereken ilk kaynaktır.

Ancak bundan da önemlisi, aynen Karadeniz Ereğli üzerine yaptığı çalışmadaki gibi bir kentin sadece resmi yayın ve istatistikler, gazete arşivleri, belediye haber bültenleri ya da yaygın kent söylemleri üzerinden değil; bunlarla birlikte, o şehrin tarihsel ve mekânsal katman ve dinamiklerini derinlemesine araştırıp ortaya koyarak, o dinamiklerin kaynağı olan kentlilerle bir araya gelerek, kentin özünde yatanı fark edip yaşayarak analiz edilmesi gerektiğini ortaya koymuştur.

Bir kentin sadece kuru, soyut ve yüzeysel veriler ve o kente yakıştırılan yaygın sıfat ve yakıştırmalar üzerinden değil; bunlarla birlikte o kenti oluşturan tüm katmanlardaki bileşenlerin, kentin tarihi ve mekânsal boyutları çerçevesinde çözümlenmesi gerekliliğini, sevgili hocam Mübeccel Belik Kıray‘ın söyleyip eyledikleri üzerinden vurgulamaya çalışmamın asıl nedeni ise, salgın nedeniyle uzun bir süre sonra ilk kez gittiğim Alsancak’taki Yakın Kitabevi raflarında görüp aldığım E. Fuat Keyman‘la Berrin Koyuncu-Lorasdağı‘nın 2020 yılı Haziran ayında Metis Yayınları arasından çıkan “Sekiz Kentin Hikâyesi, Türkiye’de Yeni Yerellik ve Yeni Orta Sınıflar” isimli yeni kitabının İzmir’le ilgili “Ne Anadolu Sermayesi, Ne İstanbul Burjuvazisi: İzmir” başlıklı bölümünde yaptığı vahim yanlışlar ve yüzeysel analizlerle ilgili olduğunu ifade etmek isterim.

Aslında biri Sabancı, diğeri Hacettepe Üniversitesi öğretim üyesi olan bu iki akademisyen, benzeri bir çalışmayı bundan 10 yıl önce de yapmışlar, 292 sayfalık “Kentler – Anadolu’nun Dönüşümü, Türkiye’nin Geleceği” ismini verdikleri bir kitapla Kayseri’den Çorum ve Gaziantep’e, Konya’dan Diyarbakır’a, Bolu’dan Denizli’ye, Şanlıurfa’dan Eskişehir’e, Adıyaman’dan İzmir’e açılan yelpazede 11 Anadolu kentini mercek altına alıp o kentlerle ilgili değerlendirmeler yaparak İzmir’i de “mazereti olmayan kent” olarak tanımlamışlardı. Şimdi ise Adıyaman, Çorum ve Bolu’yu dışarıda bırakarak Kayseri, Konya, Gaziantep, İzmir, Denizli, Eskişehir, Diyarbakır ve Şanlıurfa üzerine değerlendirmeler yapıp bu kentlerin gelecekleri ile ilgili beklentilerini ortaya koyuyorlar.

Açık söylemek gerekirse 2020 baskılı yeni kitabın, “Giriş, Yirmi Birinci Yüzyılda Türkiye’de Kentlere ve Kent Yönetimine Eleştirel Bir Bakış” bölümü ile yaşadığım kent İzmir’le ilgili, “Ne Anadolu Sermayesi, Ne İstanbul Burjuvazisi: İzmir” dışındaki bölümlerini okumadım. O nedenle yapacağım değerlendirmelerin sadece “Giriş” bölümü ile İzmir’le ilgili bölümde yazılı olanlarla sınırlı olduğunu belirtmem gerekiyor.

2020 tarihli kitabın iki yazarı, kitabın “Giriş” bölümünde temel amaçlarının “Türkiye’de kentleri ve kent yönetimini, mekân ile sermaye arasında kurulan ilişkiyi, sermayenin yükselişinin beraberinde getirdiği orta sınıflaşmayı ve orta sınıflaşmanın kültürel ve sosyal hayattaki izlerini Konya, Kayseri, İzmir, Eskişehir, Denizli, Gaziantep, Diyarbakır, Şanlıurfa olmak üzere sekiz kentin hikâyesi üzerinden ‘yeni yerellik’ bağlamında incelemek” olduğunu belirtiyorlar. (2)

Ancak kendi görüş, düşünce, eleştiri ve değerlendirmelerime geçmeden önce 2010 tarihli “Kentler: Anadolu’nun dönüşümü, Türkiye’nin Geleceği” isimli kitabın değerlendirmesini yapan Sosyolog Zafer Çelik‘in İdealkent Dergisi’nin Mayıs 2010 sayısında yayınlanan kitap eleştirisinden önemli bir bölümü sizlerle paylaşmak istiyorum:

Yazarlar, neo-liberal küreselleşmeci bir teorik bakış ile –rekabetçilik, girişimcilik, bireysel başarıya vurgu vb.- küreselleşme ve Avrupalılaşma süreçlerinin kentler üzerinde olumlu etkisi olduğunu vurgulamaktadırlar. Ekonomik ve kentsel mekânda yürüyen mücadelelere/çatışmalara metinde hiç değinilmemektedir. Dahası, kentsel mekânda dönüşüm sürecinde bir mücadele yaşandığına ve küreselleşmenin olumsuz etkilerine ilişkin en küçük bir ima bile yoktur. Küreselleşme ve Avrupalılaşma herkese refah ve saadet getiren ve getirmesi beklenen bir süreç olarak tanımlanmaktadır. Neo-liberal küreselleşmenin etkileri üzerine yapılan birçok çalışma, durumun hiç de bu çalışmada ifade edildiği gibi herkese refah, saadet ve mutluluk getirmediğini göstermektedir. Çalışma, yöntem olarak kentsel aktörlerin görüşlerine değindiğinden, kentsel aktörlerin bu süreçten etkin faydalanıyor olmalarını herkesin faydalandığı şeklinde yorumlamakta ve kentsel dönüşüm sürecinde yaşanan mücadeleleri ihmal etmektedir. Dahası, daha önce de bahsedildiği üzere metin, kentsel mekânın dönüşümünü açıklamaktan çok kentlerin ekonomik dönüşümünü açıklamaktadır. Kentsel mekânın ne şekilde dönüşüm yaşadığı sorusunun cevabı bu çalışmada yer almamaktadır.” (3)

Evet, paylaştığım alıntının da ortaya koyduğu gibi, her iki yazarın ilgilendiği konular, bardağın boş tarafındaki ihtiyaç ve sorunlardan çok ele alıp analiz etmeye çalıştıkları kentlerdeki küreselleşmeyi destekleyen olumlu gelişmelerdir. O nedenle, neo-liberal küreselleşmeci yaklaşımların gözden düşüp sorgulandığı günümüz koşullarında yaptıkları analiz ve değerlendirmelerde çoğu kez, resmi kurumların mevcut ihtiyaç ve sorunları dikkate almadan ürettiği belge, yayın, rapor ve istatistikleriyle haber bültenlerini tercih etmekte, bu bilgilerin doğruluğunu ve geçerliliğini sorgulayıp eleştirmeye kalkmaksızın kente dair kendi beklentileri üzerinden değerlendirmeler yapıp o kentlerdeki toplumsal ihtiyaç ve sorunlardan uzak durduklarını görmekteyiz.

Örneğin 2020 basımı “Sekiz Kentin Hikâyesi, Türkiye’de Yeni Yerellik ve Yeni Orta Sınıflar” isimli kitabın İzmir’le ilgili bölümünde kaynak olarak gösterdikleri bilgilerin çoğunu İzmir Büyükşehir Belediyesi, İzmir Kalkınma Ajansı ve Türkiye İstatistik Kurumu gibi resmi kuruluşların derleyip duyurdukları veriler oluşturmaktadır. Kente ilişkin analizlerde dikkate alınan en yeni bilimsel yayın ise, 2010 tarihli “İzmir’i Anlamak” isimli derlemedeki makalelerdir. Anlaşılan o ki, İzmir üzerine araştırmaların miladı olan “Örgütleşemeyen Kent İzmir, İzmir’de İş Hayatının Yapısı ve Yerleşme Düzeni” isimli araştırmadan söz etmek, analizi o tarihten 2020’ye taşımak akıllarına bile gelmemiştir. Bu bağlamda yazarlar, kente yönelik göç, mülteci ve sığınmacılar, gelir dağılımı, işsizlik, yoksulluk, soylulaştırma ve çarpık yapılaşma gibi el yakan konulara girmekten hoşlanmamakta, geleceğe yönelik olumlu yorumlarla “Tarihte Bayrağı Olan Nadir Şehir: İzmir” başlıklı makaleyi yazan tarihçi gibi kentin kalbi aşk ve heyecanla atan yöneticilerini etkilemeye çalışmaktadırlar.

Ayrıca hem ilk hem de ikinci kitapta es geçilen diğer bir konu, küreselleşme-yerelleşme boyutunda etkili olan Avrupa Birliği şablonları nedeniyle İzmir’in tarihi, ekonomik, toplumsal ve kültürel boyutta bağlı olduğu Ege Bölgesi bütününden koparılarak ayrı bir kalkınma bölgesi olarak güçsüz ve yalnız bırakılmasıdır.

Gelelim kitaptaki önemli yanlışlıklara;

Nitekim, EXPO 2015 hedefine ulaşmış ve organizasyona evsahipliği yapmıştır” (4)

Doğrusu: EXPO 2015 organizasyonu İzmir’in tüm çabalarına rağmen İzmir’de değil, Milano’da yapılmıştır.

Bu tür bir yerelde kalkınma modelinin ‘İzmir modeli’ olarak sunulduğu ve Sudan gibi ülkeler tarafından örnek alındığı söyleniyor” (5)

Doğrusu:İzmir Modeli‘ denilen kavram, Aziz Kocaoğlu döneminin son yıllarında (2018-2019) ortaya atılmış olmakla birlikte; bırakın Sudan’ı, İzmir’de bile uygulanmamaktadır.

Ayrıca yazılanlardan anlaşıldığı kadarıyla kentlerle ilgili analizlerin 2019 yılında hazırlanıp yayınevine teslim edildiği, bu nedenle 2020 yılının Haziran ayında yayınlanan kitaptaki çoğu bilginin bugün itibariyle eskiyip güncelliğini yitirdiği görülmektedir.

Yazımızın asıl amacını oluşturan bir kenti tarihsel ve mekansal boyutta tüm katmanlarıyla derinlemesine analiz etmek ya da onu hissedip ruhuna dokunabilmek konusuna geri döndüğümüzde ise, kitapta yer alan İzmir’le ilgili değerlendirmelerin resmi veriler ışığında zaten kamuoyunca bilinen ve tartışılan konular olduğunu, kente ilişkin birçok tespit ve değerlendirme alanının yazarların kentin ruhunu oluşturan sorun, ihtiyaç ve dinamiklerden uzak durması, bu ruhu fark edip algılamaması nedeniyle es geçildiğini, yazılıp çizilenlerin bütüncül bir anlayışla ele alınmadığını anlıyoruz.

O nedenle Mübeccel Belik Kıray imzalı sosyolojik araştırmaların ortaya koyduğu gibi, kentlere yönelik doğru, geçerli ve sağlıklı analizlerin sadece resmi kurumların yayın ve istatistikleri ya da kurumsal görüşleri gibi kuru bilgilerin kullanıldığı yüzeysel araştırmalarla değil; bunların yanı sıra, o kentte yaşayan ve çalışanlarla yapılan nicel ve nitel araştırmalarla (gözlem, derinlemesine görüşmeler, odak grup görüşmeleri, olay analizleri vb.) sosyal antropolojinin gereği olarak bu verilerin tarihsel ve mekânsal ölçekte çok katmanlı ve derinlikli değerlendirilmesiyle yapılabileceğini hatırlatmak istiyorum.

Bu anlamda, tam 48 yıl önce nitel ve nicel araştırma yöntemlerinin birlikte kullanımı suretiyle elde edilen verilerin tarihsel ve mekânsal dinamiklerin ışığında, derinlemesine analizi suretiyle yapılan 1972 tarihli “Örgütleşemeyen Kent İzmir: İzmir’de İş Hayatının Yapısı ve Yerleşme Düzeni” araştırmasıyla ortaya konulan mükemmelliğin, 2010 tarihli “Kentler: Anadolu’nun Dönüşümü, Türkiye’nin Geleceği” ya da 2020 tarihli “Sekiz Kentin Hikâyesi, Türkiye’de Yeni Yerellik ve Yeni Orta Sınıflar” isimli kitaplar dahil yakın zamanda yapılan hiçbir yeni araştırma ile aşılamadığı; bu nedenle, nüfusu 4,5 milyona yaklaşan İzmir’in gelecekteki yol haritasını doğru çizebilmek amacıyla bu boyut ve kalitede yapılacak yeni araştırmalara ihtiyaç duyulduğu söylenebilir.

(1) Kurtuluş, H.; “Mübeccel B.Kıray’ın Ardından…” Bilim ve Gelecek Dergisi, 01.12.2007.

(2) Keyman E.F., Koyuncu-Lorasdağı, B.; Sekiz Kentin Hikâyesi, Türkiye’de Yeni Yerellik ve Yeni Orta Sınıflar, Metis Yayınları, Haziran 2020, s.16

(3) Çelik, Z.; “Kentler: Anadolu’nun Dönüşümü, Türkiye’nin Geleceği“, İdealkent Dergisi, S.1, Mayıs 2010, s.154-159

(4) Keyman E.F., Koyuncu-Lorasdağı, B.; Sekiz Kentin Hikâyesi, Türkiye’de Yeni Yerellik ve Yeni Orta Sınıflar, Metis Yayınları, Haziran 2020, s.140

(5) Keyman E.F., Koyuncu-Lorasdağı, B.; Sekiz Kentin Hikâyesi, Türkiye’de Yeni Yerellik ve Yeni Orta Sınıflar, Metis Yayınları, Haziran 2020, s.141


TARKEM’in bilinmeyen yüzü…

Ali Rıza Avcan

2012 yılında, aralarında İzmir Büyükşehir ve Konak belediyelerinin de bulunduğu 116 ortağın katılımıyla kurulan Tarihi Kemeraltı İnşaat Yatırım Ticaret Anonim Şirketi, kısa adıyla TARKEM‘in İzmir Büyükşehir Belediyesi Başkan Danışmanı Prof. Dr. İlhan Tekeli tarafından hazırlanan İzmir Tarih Projesi Tasarım Stratejisi Raporu kapsamında, 19 alt bölgeye bölünmüş proje alanındaki sadece ikisinde (Havralar ve Agora) gerçekleştirilecek soylulaştırma faaliyetleri için kurulduğunu biliyoruz.

Soylulaştırma sözcüğünün de, en yakın örneklerini İstanbul Tarlabaşı ve Sulukule projelerinde gördüğümüz gibi, büyük kent merkezlerinde azalan nüfusla birlikte her türlü kentsel faaliyetin gerileyip çöktüğü alanlardaki eski yapıların, TARKEM benzeri büyük inşaat şirketleri tarafından alınması ve o yapılarda oturan yoksul, dar gelirli kesimlerle göçmen ve mültecilerin kentin çeperlerine gönderilmesi suretiyle yenilenmesi ve bu yenilenmiş modern yapıların gelir düzeyi yüksek sınıf ve kesimlere (yüksek ücretli büro çalışanları, sanatçılar, vakıf üniversitesi öğrencileri, yabancı turistler vb.) pazarlanması suretiyle el değiştirmesi anlamına geldiğini de biliyoruz.

Soylulaştırmanın bu anlamda, Filistin’i işgal ederek orada yaşayan Filistinlileri mülteci kamplarında yaşamaya mahkum eden ve onların topraklarına kendi vatandaşlarının yaşadığı yeni yerleşim alanları kuran İsrail’in çabasından farklı olmadığını bilir ve o nedenle de kentin merkezinde yaşayanları yerinden, toprağından eden bu yeni kolonyal hareketle mücadele ederiz.

Zaten bu durum, İzmir Tarih Projesi‘ni hazırlayan Prof. Dr. İlhan Tekeli tarafından yazılan İzmir-Tarih Projesi Tasarım Stratejisi Raporu‘nun 71. sayfasında;

“…Bu tür çöküntü alanlarında soylulaştırmanın (gentrificiation) gerçekleştirilmesi oldukça sık rastlanan bir olgudur. Bu alanda toplumsal yükseliş sağlayacak bir seçiciliğin başlatılması için bu gereklidir. Ama soylulaştırma meslek çevrelerinde geçmiş yıllarda olduğu kadar destek bulmamaktadır. Burada yaşayanların dışsallaştırılması, bölge dışına itilmesi eleştiri konusu olmaktadır. Yaptığımız araştırmada ortaya çıktığı üzere; çöküntü alanı haline gelen mahallelerde yerleşik bir nüfus yoktur. Bu alanların nüfusu çok sık yer değiştiren kiracılardan oluşmaktadır. Gayrimenkul değerleri düşmüştür. Bu nedenle bazı alt bölgelerde bir soylulaşma gerçekleştirilebilir hale gelmiştir.” (1)

Denilerek, projenin soylulaştırma amaçlı olduğu açık bir şekilde itiraf edilmiştir.

İzmir Büyükşehir Belediyesi ve onun başkan danışmanı tarafından hazırlanan soylulaştırma hedefli İzmir Tarih Projesi, ne yazık ki, bu projeyi yürütmek amacıyla kurulan çok ortaklı TARKEM yönetiminin, % 0,83 oranındaki sermaye payına sahip bir şirket sahibinin “FETÖCÜ” olduğunun belirlenmesi üzerine Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu‘nun (TMSF) Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi‘nin 9 Kasım 2016, 9194 sayılı nüshasında yayınlanan 28 Ekim 2016 tarihli ilamıyla dokuz kişiden oluşan kayyum heyetine devredilmesi üzerine 2016 yılından itibaren, bir belediye projesi olmaktan çıkıp kayyum ve valilerin; daha doğru bir anlatımla AKP iktidarının denetimindeki bir projeye dönüşmüştür.

Bizim bu tespitimizi doğrulayan diğer bir gelişme ise, şirket yönetiminin kayyuma devredilmesini yeterli görmeyen AKP iktidarının ve onun İzmir’deki temsilcisi İzmir Valiliği‘nin, şirketi teslim alıp kontrol eden başka bir mekanizmaya başvurarak, şirketin kayyuma teslim edildiği günden tam beş gün sonra projenin İzmir-Tarih Projesi Tasarım Stratejisi Raporu ile ilişkisini kopararak ve “İzmir-Tarih, İzmirlilerin Tarih İle İlişkisini Güçlendirme Projesi” şeklindeki proje ismini “Tarihi Kemeraltı Projesi” şekline dönüştürerek 31 Ekim 2007 tarih, 26686 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan 1 Ekim 2007 tarih, 2007/12668 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile belirlenen Kentsel Yenileme Alanları kapsamında değerlendirmeye başlaması ve bu anlayışla İzmir Valisi Erol Akyıldız‘ın 14 Kasım 2016 tarihli onayı ile İzmir Konak Kemeraltı ve Çevresi Yenileme Alanı İcra Kurulu‘nu kurmuş olmasıdır.

Projenin arkasından dolanarak gerçekleştirilen bu operasyon sayesinde böylelikle proje bir anda, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin projesi olmaktan çıkarak AKP iktidarının ve onun İzmir temsilcisi İzmir Valiliği‘nin, o valilikteki bürokratların kontrol ve yönetiminde “teslim alınmış” bir projeye dönüşmüştür. Bu teslim alış sadece İzmir Valiliği içinde Vali Yardımcısı H. Hüseyin Can‘ın başkanlığında bir İcra Kurulu‘nun oluşturulması ile sınırlı kalmamış, bu kurulun çalışmasını düzenlemek amacıyla Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu Yönergesi adıyla 13 maddeden oluşan bir yönerge hazırlanmış, bu yönergenin 5. maddesine göre oluşturulan Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu‘na 27 kurum ve kuruluşun üye olduğu hükme bağlanmıştır. İzmir Valiliği tarafından Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu‘na üye olması uygun görülen kurum ve kuruluşlar aşağıdaki listede gösterilmiştir.

  1. İzmir Valiliği Avrupa Birliği ve Dış İlişkiler Koordinasyon Merkezi,
  2. Yatırım İzleme ve Koordinasyon Başkanlığı,
  3. İzmir Büyükşehir Belediyesi,
  4. Konak Belediye Başkanlığı,
  5. İl Emniyet Müdürlüğü,
  6. İzmir Defterdarlığı (Konak Milli Emlak Müdürlüğü),
  7. Vakıflar Bölge Müdürlüğü,
  8. Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü,
  9. Gençlik Hizmetleri ve Spor İl Müdürlüğü,
  10. Tapu Kadastro Bölge Müdürlüğü,
  11. İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü,
  12. İl Milli Eğitim Müdürlüğü,
  13. İl Sağlık Müdürlüğü,
  14. İl Gıda, Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü,
  15. Türkiye İş Kurumu İzmir İl Müdürlüğü,
  16. İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü,
  17. Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü,
  18. İzmir Kalkınma Ajansı Genel Sekreterliği,
  19. İzmir Ticaret Odası,
  20. Türkiye Elektrik Dağıtım Anonim Şirketi (TEDAŞ),
  21. Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı,
  22. Tarihi Kemeraltı İnşaat Yatırım Ticaret A.Ş. (TARKEM),
  23. Tarihi Kemeraltı Esnaf Derneği,
  24. İzmir Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği,
  25. TMMOB (Mimarlar Odası, Şehir Plancıları Odası, Harita Mühendisleri Odası İzmir Şubesi),
  26. TÜRSAB İzmir Bölgesel Yürütme Kurulu,
  27. Ege Turistik İşletmeler ve Konaklamalar Birliği (ETİK).

Yukarıdaki listenin incelenmesinden de anlaşılacağı üzere, çoğunluğun İzmir Valiliği denetimindeki kurumlarda olduğu Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu‘nda üye olan İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Konak Belediyesi bundan böyle 27 katılımcıdan sadece ikisi olarak yer almaktadır.

Ama ne hikmetse, gerek Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu‘nun oluşumuna ilişkin 04 Kasım 2016 tarih, 51116657-010-155-9979 sayılı İzmir Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü yazısı, gerekse yönergenin kabulüne ilişkin 26 Aralık 2016 tarih, 51116657-010-194/11567 sayılı ikinci İzmir Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü yazısı (her iki resmi yazı, yazımızın sonuna eklenmiştir) Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu‘nun üyesi olacak Türkiye Mimar Mühendis Odaları Birliği‘ne; yani Mimarlar Odası, Şehir Plancıları Odası ve Harita Mühendisleri Odası İzmir şubelerine gönderilmemiş, o meslek odalarının böylesi bir gelişmeden haberdar olmaları engellenmiştir. Nitekim TMMOB Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi‘ndeki arkadaşlara bu yazıların kendilerine gönderilip gönderilmediğini sorduğumda, Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu‘nun oluşumu ve yönergesi konusunda herhangi bir bilgilerinin olmadığını, Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu‘nun bugüne kadar yaptığı toplantılara katılmadıklarını ve aldığı kararları bilmediklerini öğrendim.

Böylesine tuhaf bir durum karşısında, CİMER kanalıyla İzmir Valiliği’ne gönderdiğim 6 Şubat 2020 tarih, 20000339758 başvuru numaralı yazıyla Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu‘nun kurulduğu tarihten bu yana yaptığı toplantılara kimlerin katıldığını ve bu toplantılarda hangi kararların alındığını sormama ve bu soruya süresi içinde yanıt verilmemesi üzerine, 10 Mart 2020 tarih, 20000632311 başvuru numaralı yazı ile ikinci bir hatırlatma yapmama karşın bu yazıya bugüne kadar herhangi bir yanıt alamadım.

Peki o halde, bu kurul niye kurulup çalıştırılmamıştı ya da yaptığı çalışmalar hakkında bilgi vermekten ısrarla kaçınılıyordu?

Benim anladığım kadarıyla, İzmir Valiliği tarafından proje adı değiştirilerek kurulan Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu, AKP iktidarının proje ve TARKEM üzerinde kurduğu hakimiyeti kamuoyundan gizlemek, proje sanki bu kurul eliyle yürütülüyormuş gibi izlenim vermek amacıyla kurulmuştu. Bütün gizliliğin tek nedeni de buydu…

Nitekim, isim değiştiren proje ile birlikte TARKEM‘in bu şekilde teslim alınması sonrasında TARKEM‘e iktidara yakın kurum ve kuruluşların (İzmir Ticaret Odası, İzmir Ticaret Borsası, Ege İhracatçı Birlikleri, İMEAK Deniz Ticaret Odası, Ege Bölgesi Sanayi Odası, Vakıflar Bölge Müdürlüğü, İzmir Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, İzmir Valiliği İl Yatırımları İzleme ve Koordinasyon Başkanlığı vb.) ortak olması, İl Kültür ve Turizm eski müdürünün TARKEM‘de danışman olarak çalışmaya başlaması da şirketin belediye sularından ayrılarak iktidarın suların seyretmeye başladığının somut delilleriydi. Bunun en son örneği ise, kentteki bütün meslek odalarıyla sivil toplum kuruluşlarının bir kent suçu olarak ilan ettiği Çeşme Projesi‘nin reklamını yapıp bu projeden TARKEM Eşrafının ağzına bir parmak bal çalacağını ifade eden Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy adına Kültür ve Turizm Bakanlığı‘nın TARKEM‘e ortak yapılmış olmasıdır.

Artık bundan böyle TARKEM, arkasına AKP iktidarını ve o iktidarın Valilik başta olmak üzere İzmir’deki destekçilerini alarak içinde bulunduğu kentin kültürel, toplumsal ve siyasal kimliğine yabancılaşmış, İzmir’den çok AKP iktidarının çıkarları doğrultusunda kendi yönetici ve ortaklarının menfaatlerini gözeten bir yapıya bürünmüştür.

Kayyumdan kurtulmak uğruna yaptıkları çalışmaların sonucunda ortaya çıkan bu yeni teslimiyet hali, artık öyle bir bağlılık ya da zorunluluk noktasına gelmiştir ki; TARKEM Eşrafının lideri Uğur Yüce‘nin 27 Haziran 2020 tarihli Ege’deSonSöz mülakatında da ifade ettiği gibi, Bakan Mehmet Nuri Ersoy’a inanmaktan başka bir çareleri kalmamıştır

Eminim ki, bundan böyle İzmir‘i, Kemeraltı Çarşısı‘nı, Basmane‘yi, Kadifekale‘yi seven, bu tarihi, arkeolojik ve kültürel değerleri koruyup kollayan İzmirliler, İzmir Valiliği eliyle kaleyi içeriden fethetmeyi amaçlayan bu yeni AKP hamlesinin farkına varır ve şimdiye kadar belediye himayesindeyken, şimdi yeni bir Truva Atı‘nın içine doluşup iktidar cenahına geçen bu menfaat odağına karşı mücadele eder…

(1) Metindeki koyultmalar tarafımızca yapılmış olup, metinde yapıldığı ifade edilen araştırma, bütün taleplerimize karşın temin edilememiş ve belediyeye ait hiçbir kaynakta yayınlanmamıştır. O nedenle böyle bir araştırmanın yapılıp yapılmadığı belli değildir denilebilir.

Bilgi: Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu‘nun oluşumu ve çalışma yönergesi ile ilgili bilgileri içeren İzmir Valiliği belgelere aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.

UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne girebilmek…

Kemeraltı‘nın, 14 Nisan 2020 tarihinde UNESCO Dünya Miras Komitesi tarafından Dünya Mirası Geçici Listesi‘ne alınmasıyla ilgili olarak, Gümrük Birliği anlaşmasının imzalanması ile birlikte Avrupa Birliği’ne girdik yalanı ile şenlikler yapılıp gün ortasında havai fişekler atılması skandalında olduğu gibi, ortaya yalan, yanlış ve abartılı birçok fikir atılmakta, Kültür ve Turizm Bakanlığı‘nda olduğu söylenen temsilcilik yetkisinin TARKEM‘e verildiği gibi yalanlar atılmakta, Kemeraltı‘nın bu geçici listeye girmesiyle İzmir turizminin gelişeceği gibi hayal mahsulü demeçler verilmekte, gerek İzmir Büyükşehir Belediyesi, gerekse İzmir Valiliği ve TARKEM cephesinden gelen haberlerle gerçeklikle ilgisi olmayan bir algı operasyonu yapılmaktadır.

O nedenle, Dünya Mirası Listesi adında bir listeyi oluşturan UNESCO‘nun niye kurulduğunu, amaç ve hedeflerinin ne olduğunu, söz konusu listenin nasıl oluşturulduğunu ve uygulamanın nasıl gerçekleştiğini açıklayarak yanılgı ve yanıltmalara konu olan hususları açıklığa kavuşturmak isterim…

Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü ya da İngilizce kısaltmasıyla UNESCO (United Nations Educational, Scientific and Cultural Organization), Birleşmiş Milletler‘in özel bir kurumu olarak 1946 yılında kurulmuş ve bu kuruluşun temel belgesi 1945 yılı Kasım ayında Londra’da 44 ülke temsilcisinin katıldığı bir toplantıda kabul edilmiştir. Merkezi Paris’te bulunan ve Genel Konferans, Yürütme Konseyi ve Sekreterlik olmak üzere üç organı olan UNESCO eğitim, bilim ve kültür alanlarındaki amaçlarını kendisine üye olan her devlette kurulan Millî Komisyonlar aracılığıyla gerçekleştirmeye çalışmaktadır.

Dünya Mirası Listesi ise UNESCO tarafından listelenen, özel kültürel veya fiziksel öneme sahip yerlerden (orman, dağ, göl, ada, çöl, anıt, kompleks veya şehir gibi) her birine verilen addır. Genel Kurul tarafından seçilen 21 UNESCO üyesi ülkenin oluşturduğu Dünya Miras Komitesi tarafından yönetilen Uluslararası Dünya Mirası Programı bu listeyi güncellemektedir. Program, insanlığın ortak mirası için kültürel veya doğal öneme sahip alanları listeler, adlandırır ve korur. Listelenen alanlar, bazı koşullar altında Dünya Miras Fonu‘ndan para alabilmektedir. Program, 16 Kasım 1972’de UNESCO tarafından kabul edilen Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme ile kurulmuş ve 17 Aralık 1975’de yürürlüğe girmiştir. Günümüzde 194 devlet tarafından onaylanan sözleşme, en fazla devletin taraf olduğu uluslararası belgeler arasındadır. Sadece Lihtenştayn, Nauru, Somali ve Tuvalu sözleşmenin tarafı değildir.

Sözleşmenin 2005 yılında güncellenen koşullarına göre, aday gösterilen alanların kültürel ve doğal açıdan “üstün evrensel değere” sahip olduğunu gösteren 10 kriterden en az birini karşılaması gerekmektedir. Bu 10 kriteri şu şekilde sıralayabiliriz:

Kültürel Ölçütler

1. “Yaratıcı insan dehasının ürünü olması“,

2. “Belli bir zaman diliminde veya kültürel mekânda, mimarinin veya teknolojinin, anıtsal sanatların gelişiminde, şehirlerin planlanmasında veya peyzajların yaratılmasında, insani değerler arasındaki önemli etkileşimi göstermesi“,

3. “Kültürel bir gelenek veya yaşayan ya da kayıp bir uygarlığın tek veya en azından istisnai tanıklığını yapması“,

4. İnsanlık tarihinin bir veya birden fazla anlamlı dönemini temsil eden yapı tipinin ya da mimari veya teknolojik peyzaj topluluğunun değerli bir örneğini sunması“,

5.Bir veya daha fazla kültürü temsil eden geleneksel insan yerleşimine veya toprağın kullanımına ilişkin önemli bir örnek sunması ve özellikle bu örneğin, geri dönüşü olmayan değişimlerin etkisiyle dayanıklılığını yitirmesi“,

6.İstisnai düzeyde evrensel bir anlam taşıyan olaylar veya yaşayan gelenekler, fikirler, inançlar veya sanatsal ve edebi eserlerle doğrudan veya somut olarak bağlantılı olması“,

Doğal Ölçütler

7.Doğanın bir harikasına veya eşsiz bir güzelliğe ve estetik öneme sahip doğal alanlar olması“,

8.Yaşamış canlıların kalıntıları, devam eden jeolojik olaylar ve yer şekillerinin gelişimi gibi Dünya’nın doğal tarihine ilişkin eşsiz önemde bilgilere sahip olması“,

9. Ekolojik ve biyolojik olarak hâlâ bozulmamış bir karasal, denizel veya tatlı su ekosistemine veya önemli hayvan ve bitki topluluklarına ev sahipliği yapması“,

10. Özellikle tehlikedeki veya bilimsel açıdan önemli bir biyolojik çeşitlilik için en önemli ve en belirgin doğal habitatlara ev sahipliği yapması“.

Türkiye, Sözleşme’ye 14.04.1982 tarih ve 2658 sayılı yasayla katılma kararı almış, bu karar 23.05.1982 tarih ve 8/4788 sayılı Bakanlar Kurulu kararıyla uygulamaya geçmiş ve 14.02.1983 tarih ve 17959 sayılı Resmî Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Türkiye, gerekli belgelerin UNESCO Genel Merkezi’ne sunulmasıyla birlikte 16.03.1983 tarihinde Sözleşme’nin tarafı olmuştur.

1972 Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunması Sözleşmesi’ne göre oluşturulan ve Dünya Mirası Komitesi (DMK) tarafından belirlenen Dünya Mirası Listesi‘nde Dünya Miras Alanı olarak ilan edilen 1.121 miras yer almaktadır. Bunlardan 869 tanesi (% 77,52) kültürel, 213 tanesi (% 19) doğal ve 39 tanesi de (% 3,48) karma (doğal ve kültürel) miraslardır. Bu miras yerlerin 39’u sınıraşan özellikle olup 53 tanesi yok olma tehdidi altındadır. Ülkelere göre bakıldığında ise İtalya ve Çin sahip oldukları (55) Dünya Mirası ile ilk sırada yer almaktadır. Ardından sırasıyla İspanya (48), Almanya (47), Fransa (45), Hindistan (38), Meksika (35), Birleşik Krallık (32), Rusya (29), İran (24), ABD (24), Japonya (23), Brezilya (22), Avustralya (20), Kanada (20) gelmektedir. Türkiye ise bu listenin 16. sırasında 18 miras alanı (16 kültürel, 2 karma) ile yer almaktadır. Komşumuz Yunanistan’ın sahip olduğu miras alanı sayısı da 18’dir.

Türkiye‘nin UNESCO Dünya Mirası Listesi‘nde yer alan miras alanları:

1. Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası (Sivas), 1985,
2. İstanbul’un Tarihi Alanları (İstanbul), 1985,
3. Göreme Millî Parkı ve Kapadokya (Nevşehir), 1985, (Karma Miras Alanı), 
4. Hattuşa: Hitit Başkenti (Çorum), 1986,
5. Nemrut Dağı (Adıyaman), 1987,
6. Hieropolis – Pamukkale (Denizli), 1988, (Karma Miras Alanı), 
7. Xanthos – Letoon (Antalya-Muğla), 1988, 
8. Safranbolu Şehri (Karabük), 1994, 
9. Truva Arkeolojik Alanı (Çanakkale), 1998, 
10. Edirne Selimiye Camii ve Külliyesi (Edirne), 2011,
11. Çatalhöyük Neolitik Alanı (Konya), 2012,
12. Bursa ve Cumalıkızık: Osmanlı İmparatorluğunun Doğuşu (Bursa), 2014, 
13. Bergama Çok Katmanlı Kültürel Peyzaj Alanı (İzmir), 2014,
14. Diyarbakır Kalesi ve Hevsel Bahçeleri Kültürel Peyzajı (Diyarbakır), 2015,
15. Efes (İzmir), 2015,
16. Ani Arkeolojik Alanı (Kars), 2016, 
17. Aphrodisias (Aydın), 2017,
18. Göbekli Tepe (Şanlıurfa), 2018,

Bu listenin incelenmesinden de görüleceği gibi, ülkemizden UNESCO Dünya Mirası Listesi‘ne giren ilk yerler 1985 yılı itibariyle Sivas’taki Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası ile İstanbul’un Tarihi Alanları ve Nevşehir’deki Göreme Millî Parkı ve Kapadokya, 2018 yılı itibariyle son giren yer ise Şanlıurfa’daki Göbeklitepe‘dir.

UNESCO tarafından Dünya Mirası Listesi‘ne alınacak aday yerlerin listelendiği Geçici Liste ise, UNESCO tarafından belirlenmiş kriterlerden en az birine sahip olan yerdeki yerel yönetimlerin; örneğin İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin, UNESCO‘nun web sayfasındaki formların doldurulup UNESCO‘ya gönderilmesi ve bu başvuruların UNESCO Dünya Mirası Komitesi tarafından kabul görmesi ile oluşmaktadır. Bu anlamda, UNESCO‘nun Dünya Mirası Listesi‘ne girmenin, aranan kriterler dışında başka bir koşulu olmadığı için kolay olduğu söylenebilir. Bu nedenle bu listede 126 ülkeden 540 yer bulunmaktadır.

Geçici Liste‘de yer alan ülkeleri tek tek incelediğimizde ise, bu 540 yerin % 15,37’sini oluşturan Türkiye‘nin 83 başvuruyla birinci sırayı işgal ettiğini, Türkiye‘yi 60 başvuruyla Çin‘in, 56 başvuruyla İran‘ın, 42 başvuruyla Hindistan‘ın, 41 başvuruyla İtalya‘nın, 37 başvuruyla Fransa‘nın ve 33 başvuruyla Mısır‘ın takip ettiği görülmektedir.

Türkiye, Çin ve İran gibi çok sayıda başvuru yapan ülkelerin, sahip oldukları kültürel ve doğal değerleri UNESCO Dünya Mirası Listesi‘ne dahil ederek korumak istedikleri anlaşılmakla birlikte; çok fazla başvuru yapmanın, hem daha önce Geçici Liste‘ye alınmış hem de alınacak yerlerin seçilme şansını düşürdüğü de dikkate alınmalıdır. Çünkü bu tür seçimlerde sadece kültürel ve doğal değerlerin özelliklerinin değil; aynı zamanda Birleşmiş Milletler ve UNESCO örgütünü oluşturan ülkeler arasındaki ekonomik, siyasal ve kültürel ilişkilerin de etkili ve belirleyici olduğu unutulmamalıdır.

Tarihi Liman Kenti İzmir“in girdiği Geçici Liste hakkındaki bilgiler ise şu şekildedir:

Öncelikle Geçici Liste‘ye giren yer, söylendiği gibi Kemeraltı değil; UNESCO kayıtlarında “The historic port town of İzmir” (Tarihi liman kenti İzmir) şeklinde geçen bölgedir. UNESCO yok olmuş kültürel ve doğal değerleri değil, halen var olup yaşayan değerleri koruduğu için, Geçici Liste‘ye alınan alanın Kemeraltı bölgesini de içine alan eski İzmir Limanı çevresini; yani, Konak Meydanı ve çevresiyle Pasaport ve art alanındaki limanla ilgili eski bölgeyi de kapsadığı düşünülmelidir.

Geçici Liste olarak anılan listede yer alıp asıl listenin hemen önündeki kapıda bekleşip duran kültürel ve doğal alanlarınız ise şunlardır:

UNESCO‘nun geçici listesinde yer alan ülkemizdeki yerlere baktığımızda il başvurunun 1 Şubat 1994 tarihinde Karain Mağarası ile yapıldığını, 25 Aralık 2000 tarihinde 13, 6 Şubat 2009 tarihinde 3, 15 Nisan 2011 tarihinde 2, 13 Nisan 2012 tarihinde 11, 15 Nisan 2013 tarihinde 3, 15 Nisan 2014 tarihinde 13, 13 Nisan 2015 tarihinde 10, 13 Nisan 2016 tarihinde 10, 15 Nisan 2017 tarihinde 3, 2 Mayıs 2018 tarihinde 7, 12.04.2019 tarihinde 1, 14 Nisan 2019 tarihinde 6, toplam olarak 83 yer için başvuru bulunulduğu anlaşılmaktadır.

Geçici Liste‘de yer alan İshak Paşa Sarayı, Sumela Manastırı, Saint Paul Kilisesi gibi asıl listeye kolaylıkla geçmesi mümkün olan yerlerin bile uzun yıllardır bu fırsatı beklediği görülmektedir. Yaptığımız hesaba göre şu anda Geçici Liste‘de olan 83 yer, içinde bulunduğumuz 22 Haziran 2020 tarihi itibariyle ortalama 7 yıl 10 ay 9 günlük bekleme süresi dahilinde asıl listeye alınmayı bekliyorlar ve daha ne kadar bekleyecekleri de bilinmiyor.

Sanırım, “Tarihi Liman Kenti İzmir” adıyla Türkiye’ye ait Geçici Liste‘nin 81. sırasına yerleşen İzmir’in eski liman bölgesi de asıl listeye alınabilmek için uzun bir süre bekleyecek ve asıl listeye alınabilmek için ciddi hazırlıklar yapılması gerekecek.

Tabii ki, asıl listeye alınabilmek için yapılması gereken ev ödevleri de var. Örneğin, asıl listeye alınabilmek için koruma altına alınacak bölgenin UNESCO’unun Dünya Mirası Listesi’nde yer aldığı sürece nasıl yönetileceğini gösteren bir Yönetim Planının hazırlanması ve bunun UNESCO tarafından kabul edilmesi gerekiyor.

Bergama Belediyesi tarafından hazırlanıp kabul edilen “Bergama Çok Katmanlı Kültürel Peyzajı Alan Yönetim Planı 2016-2020” ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı‘nın rehberliğinde İstanbul Tarihi Alanları Alan Başkanlığı tarafından 2018 Mayıs ayında yayınlanan “İstanbul Tarihi Yarımada Yönetim Planı” bunun en yakın ve somut örnekleri.

Her iki plana da baktığımızda, bu tür planlarda alanın özellikleri, Dünya mirası içindeki yer ve önemi, alanların fiziksel, toplumsal, kültürel ve ekonomik analizi, uygulama dönemi ile ilgili olarak belirlenmiş öncelikli temalar, vizyon, misyon, ilke, politika, hedef ve amaçların yer aldığını, bu amaç ve hedeflere nasıl ulaşılacağını gösteren strateji, yöntem, faaliyet ve projelerin belirlendiğini ve buna ilişkin bir eylem planının hazırlandığını, planların ilgili tüm aktörlerin katılımı ile hazırlandığını görüyoruz.

Ayrıca 2010 yılında UNESCO‘nun İstanbul Tarihi Yarımada‘daki çarpık yapılaşma faaliyetleri için yaptığı listeden çıkarma uyarısını ve o uyarı üzerine telaşlanan yetkililerin neler yaptıklarını, bu iş için toplanan İstanbul Arama Konferansı‘nı hatırlayınca UNESCO‘nun hazırlanan yönetim planlarının uygulamasını boş bırakmayarak izlediğini, planın uygulanmaması ve koruma ilkelerinin dikkate alınmaması durumunda listeden çıkarma da dahil neler yapabildiğini de iyi bildiğimiz için, bu işin ciddi bir iş olduğunu, UNESCO ile başlatılan ilişkilerin ülkemizdeki yozlaşmış ilişkilere benzemediğini hatırlatmak isterim. Özellikle de kendisinde bir yetki varmış da bu yetkiyi TARKEM‘e devrediyormuş gibi yalanlar söyleyen siyasetçilere, bürokratlara ve bu yetkiyi alma konusunda pek hevesli olan TARKEM eşrafına…

Evet, UNESCO‘nun Dünya Mirası Listesi‘ne girmek zor ve ciddi bir iştir… Bu zor ve ciddi iş de, ancak uygulanabilir ve sürdürülebilir bir yönetim planı yapıp iyi, doğru ve etkin bir uygulama yapacak yerel yönetimlerin işidir… O nedenle kimsenin başka birini ya da kamuoyunu kandırmak için yalan söylemesine gerek yok… UNESCO, kandırılmaya yatkın ve istekli kurum ve kişilere benzemez… Hele ki Konak Belediyesi gibi işi sıkı tutan yerel yönetimlerin ve Kemeraltı Hayat Platformu gibi sivil toplum örgütlerinin bu konuda bir endişesi, itirazı, bir karşı çıkışı varsa…

Şunu unutmamak gerekir ki; Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgeleri ne soylulaştırma eşrafına, ne esnaflara ve onların örgütlerine, ne sadece belediye ve valiliklere bırakılmayacak kadar değerli tarihi, arkeolojik ve kültürel bir mirastır ve bu özellikleri nedeniyle tüm bir İzmir’e, İzmirliler’e aittir…

(1) http://www.unesco.org.tr/Pages/125/122/UNESCO-Dünya-Mirası-Listesi

Vahşi kapitalizmin karanlık yüzü: Şirketler…

Ali Rıza Avcan

Şirket… Kapitalizmi kapitalizm yapan anahtar sözcüklerden biri… Sermayenin meşruiyet kazanıp kurumsallaştığı varlık… Kapitalin egemenliğini sürdüren kutsal yapı… Bir diğer anlatımla, kapitalizmin amiral gemisi… Bu anlamda, şirket olmadan kapitalizm, kapitalizm olmadan da şirket olmaz da denilebilir…

Şirket, Avrupa Konseyi’nin web sayfasında “tüzel kişiliği, sınırlı sorumluluğu ve devredilebilen paylarıyla insanlığın en dâhiyane buluşlarından biri” olarak tanıtılıyor…

Avrupa Birliği’nin İşleyişi Hakkında Antlaşma‘nın (ABİHA) 54. maddesine göre, “şirketler; kar amacı gütmeyenler hariç, kooperatifler de dahil olmak üzere, medeni hukuk ve ticaret hukukuna göre kurulmuş şirketler ile kamu hukuku veya özel hukuk hükümlerine tabi diğer tüzel kişileri ifade…” ediyor. (1)

Bu tanımdan da görüleceği gibi, ortaya konulan sermayeyi kâr elde etmek (daha doğrusu artı değer yaratmak) amacıyla kurulan şirketler, özel hukukla kamu hukuku alanında faaliyet gösterirler ve çalışmaları ticaret kanunlarıyla düzenlenir.

Şirketin tarihsel kaynağı Avrupa lonca düzeni içinde ticaret localarına kadar gider. Sözcük olarak ilk kaydı 1150’li yıllara kadar uzanıp, Geç Latince’nin companio (aynı ekmeği yiyenlerin dostluğu, samimiyeti) sözcüğünden türediği, Eski Fransızca’da compagnie, Anglo Sakson dilinde company, Eski Yüksek Almanca’da galeipo, Gotik dilde de gahlaiba şeklini aldığı söylenir.

Şirket sözcüğünün Türkçe’deki kaynağı ise Aşık Paşa’nın 1330’da yazdığı Garib Name’ye kadar gider: (2)

bağ u çift ü şirket ü bazār / ögi ussı durmadın anı düzer [aklı fikri hep bunlardadır]

Ar şirka(t) شركة  [#şrk mr.] ortaklık < Ar şarika شَرِكَ paylaştı, ortak oldu

14 Mayıs 2008 tarihinde Kore Bankası (Bank of Korea) tarafından yayınlanan bir rapora göre, 41 ülkede yapılmış bir araştırma sonucunda 5.586 şirketin 200 yıldan eski tarihe sahip olduğu belirlenmiş. Buna göre 200 yıldan eski tarihe sahip şirketlerin 3.146 tanesi Japonya’da, 837 tanesi Almanya’da, 222 tanesi Hollanda’da ve 196 tanesi Fransa’da bulunmakta. (3)

Günümüzde dünyada kaç adet şirket olduğu ise kesin olarak bilinmemekle birlikte, sayılarının 190 milyonu aştığı söylenmekte.

Şirketler tabii ki ilk ortaya çıktıkları tarihten bu yana hem kurumsal olarak hem de faaliyet alanları olarak çok gelişti, değişti. Şirketlerin piyasaya daha fazla yayılıp hakim olması için medeni hukukta, ticaret hukukunda ve benzerlerinde şirketlerin yararına birçok düzenleme yapıldı. Böylelikle şirketlerin sayısı, büyüklükleri, faaliyetleri ve etkileri arttı. Şirketler daha etkili ve egemen olmak için bir araya geldiler gruplar, holdingler, tekeller, karteller, tröstler oluşturdular. Ama bu gelişim içinde adları, büyüklükleri, sayıları devamlı değişip gelişmekle birlikte temel özellikleri hiç değişmedi: kar, daha fazla kar elde etmek…

Kapitalizmin gelişip emperyalizm aşamasına ulaştığı bu süreç içinde şirketler piyasa içindeki etki ve egemenliği dışında ülke ve dünya ölçeğinde yeni görevler üstlendiler. Yeni sömürgeler bulmak amacıyla Hindistan’a, Uzak Asya’ya, Afrika’ya, Amerika’ya giden İngiliz, Fransız ya da Alman ordu ve donanmalarını destekleyip finanse edenler hep bu tür şirketler, ticari ortaklıklar oldu. Hindistan, İran ve Afganistan’a ya da Osmanlı İmparatorluğu’na ait toprakların sömürgeleşmesinde oldukça etkili olan İngiliz Doğu Hindistan Şirketi (British East India Company) bu tür şirketlerin en bilinenidir.

Bu bağlamda adeta emperyalist devletlerle iç içe geçen bu tür şirket, tekel, kartel ya da tröstlerin güç, etki ve cirosu giderek birçok ülkenin gücünü aşmış, şirketler adeta bu sömürge ülkeleri yönetir hale gelmişlerdir. Afrika’daki altın, elmas ve bakır madenleri işleten çok uluslu şirketlerin ülke yönetimlerini belirleyen gücü ya da ITT adındaki şirketin Şili’de seçimle iktidara gelen Salvador Allende’yi kanlı bir şekilde devirmiş olması hepimizin hatırına gelen örneklerdir.

Şirket, holding, tekel, kartel ve tröstler sadece piyasada, ülkede ve dünyada egemen olmadılar; aynı zamanda üretim ya da ticaretin alanı dışındaki toplumsal yaşama da sızıp onlara ilham verir hale geldiler. Örneğin önce merkezi ve yerel yönetimlere ait birçok hizmet, hukuk dışı işlemleri daha kolay yapabilmek amacıyla “kamu şirketi” adıyla şirketleştirilip özelleştirildi. Böylelikle mevcut mevzuatın getirdiği birçok engel ya da sınır, “ticari sır” tabusuyla korunan şirketler eliyle yerine getirilir oldu. Bir çok iş ihalesiz yapılır, şirket yönetim kurulu üyelikleri, yapılan işten anlamaz hatırı sayılır siyasilere armağan gibi dağıtılır oldu. Böylelikle bu tür kamu şirketleri yolsuzlukla, yağma ile, talan ile anılan derin ve karanlık bir kuyular haline dönüştürüldü.

Bu arada belediye şirketlerinin kuruluşu Bakanlar Kurulu Kararına bağlanıp zorlaştırıldığı için şirket bağışlama denilen bir yol keşfedildi. Böylelikle başka kişi ya da kuruluşlarının dikiş tutturamadığı şirketler bağışlanmak suretiyle bir anda belediye şirketi oldular. Örneğin İzmir’deki Karşıyaka Belediyesi daha önce kurduğu Kent A.Ş. isimli şirketin kötü yönetimi sayesinde milyonlarca lira borç altına girmişken ve bu borçlar nedeniyle belediye büyük bir mali sıkıntı içindeyken bir şahsın bağışı ve o bağışın belediye meclisi kararı ile kabul edilmesi üzerine Kordelion A.Ş. isimli ikinci bir şirkete sahip oldu. Böylelikle zarar edecek yeni bir şirket kapısı, bunun yanında, tabii ki o şirketin yönetim kurulu başkanlığı ile yönetim kurulu üyeliği koltuklarının yakından tanınıp bilinen siyasilere ikram edilmesi imkanı da doğmuş oldu.

Ardından, aynen biz İzmirliler’in yakından tanıyıp bildiği TARKEM ya da TETUSA gibi şirketlerde olduğu gibi, merkezi yönetimle yerel yönetimlerin çok ortaklı özel şirketlerde hissedar yapılması suretiyle kamu kaynaklarının bu şirketlere devredilmesi ve kamu güç ve yetkisinin kamu yararı yerine bu şirketlerin yararı doğrultusunda kullanılması yöntemi ortaya atıldı.

Ama sermayeye bu da yetmedi. Merkezi yönetimin ve yerel yönetimlerin aynen bir şirket gibi yapılanıp çalışmasını sağlayan fikir ve girişimler ortaya çıktı bu kez de. Böylelikle bütün kamu görevlilerinin; özellikle de şirket CEO’su gibi davranan belediye başkanlarının belediye hizmetlerinin toplumsal yanını unutarak kâr-zarar hesabı yapması, işçi ve emekçilerle yapılan toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde bu hesapları dikkate almaları, ESHOT, İZBAN ve İZDENİZ gibi ulaşıma ilişkin belediye hizmetlerinde 65 yaş üstü yolcuları bir yük olarak görmeleri gibi sağlandı.

Bu da yetmedi. Sivil toplumun temel aktörleri olan dernek,vakıf ve diğer sivil oluşumların birer şirket gibi yapılanıp çalışması için hazırlıklar yapılıp rehberler hazırlandı, tavsiyeler oluşturuldu. Ülkemizdeki sivil toplumu şekillendirmek amacıyla çalışan TESEV, STGM, Habitat Derneği gibi Avrupa Birliği bağlantılı bazı kuruluşlar açık açık bu görevi üstlendiler. Hatta daha da ileri gidip şirket mi yoksa dernek mi olduğu bilinmeyen EMBARQ/WRI gibi bir takım oluşumlarla yerel hizmetler alanında bir düşünce kuruluşu (think tank) gibi işlevler üstlenmeye çalıştılar. Bir yanıyla ticari bir örgüt olarak şirket, diğer yanıyla da bir sivil toplum kuruluşu olarak toplumsal sempatiye hitap eden sivil kuruluşlardı bunlar. Geçtiğimiz yıllarda İzmir’in Kemeraltı Bölgesi için yaptıkları “İzmir Tarih Sürdürülebilir Ulaşım Projesi” isimli araştırmayı gösterişli bir kitap olarak basıp İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin mali kaynaklarını kullandılar. Ama ardından hiç kimse o araştırmadaki önerilerden yararlanmadı, görüştüğümüz belediye yetkilileri o araştırmayı ciddiye almamamızı söylediler ve hatta o araştırmadan hiçbir yerde yararlanmadılar. Çünkü bu tür dernek-şirket karışımı kuruluşlar yaptıkları çalışmanın kamuya yararlı olmasından çok o çalışmaları fonlayan Avrupa kalkınma ajanslarının yararını düşünüyorlardı. Arkalarını Avrupa Birliği delegasyonuna ve bu fonlara dayayarak, oralardan aldıkları bağış, hibe ve yardımlardan gelen maddi imkanı ve sık sık Avrupa seyahati yapma olanağını önlerindeki belediye yöneticileriyle bürokratlarına sunup onları ayartan, en kamucu kurum ya da kişileri bile baştan çıkaran önerilerle kendi yanlarına çeken kuruluşlardı bunlar…

Bu hengamede birçok kurum ya da kişinin doğru adres olarak gösterdiği kooperatifler bile kooperatifçiliğin amaç ve ruhunu unutarak birer çok ortaklı şirkete dönüşmeye başlamıştı. Hepimizin kooperatifçiliğin Ege’deki en önemli temsilcisi olarak gördüğü TARİŞ ya da son yıllarda İzmir Büyükşehir Belediyesi ile imzaladığı ayrıcalıklı sözleşmelerle büyüme olanağına kavuşan Tire Süt Kooperatifi bile toplumsal kooperatifçiliğin temelini oluşturan “gönüllü ve herkese açık üyelik“, “üyeler tarafından gerçekleştirilen demokratik denetim“, “üyelerin ekonomik katılımı“, “özerklik ve bağımsızlık“, “eğitim, öğrenim ve bilgilendirme“, “kooperatifler arasında iş birliği” ve “topluma karşı sorumlu olma” gibi ilkelerinin unutulması, her türlü ticari işlemin kooperatiflere bağlı şirketlerle yürütülmesi ve küreselleşmeyle birlikte gelen ideolojik kirlenmenin etkisine girilmesi suretiyle, kooperatif ağalarının yönetimindeki çok ortaklı şirketlere dönüşmüştü. (4)

Bütün bu gelişmelerin, sessiz sedasız gerçekleşen değişimlerin son yıllardaki adresi ise, ülkemizi hem yoğun dış ticaret hem de temel Avrupa Birliği anlaşmalarında ve diğer yardımcı hukuk kaynaklarında yer alan kural ve kurumlar bütününün Türk Hukuk Sistemi ile uyumlu hale getirilmesi anlamına gelen Avrupa Birliği Muktesabatı çalışmaları ile birinci dereceden etkileyen Avrupa Birliği‘dir. Çünkü, Avrupa Birliği 1960’lı yıllardan bu yana kendi ortak pazarındaki değişik ülke şirketleri arasında uyumu sağlamak ve piyasanın çok katmanlı zengin bir yapıya kavuşması amacıyla şirketlerle ilgili standart geliştirme çalışmaları yapmakta ve Avrupa’ya özgü bir şirket formu oluşturmaya çalışmaktadır. Bunun için bazen tüm ortakların onayını alarak, bazen de o onayı alamadığı için dolambaçlı yollara başvurarak bir “Avrupa Şirketi” (Societas Europea) formu yaratmaya çalışmaktadır. Direktif adı verilen hukuki anlaşma metinleriyle şekillenen bu şirket formları, öncelikle kendi üye ülkeleri içinde geçerli kılmakla birlikte; Avrupa Birliği ile ilişkisi olan diğer ülkelerle birliğe Gümrük Birliği adı verilen özel anlaşmalarla bağlı Türkiye‘de de -ister istemez- geçerli kılmaya başlamıştır. Birliğe üye ülkeler için onay koşulunun arandığı bu standart formla yapılanmış şirketler, Türkiye gibi sınır aşan ülkelerle ticaret yapmaya kalktıklarında ya da sınır aşan ülkelerde çalışıp ofis açmak istediklerinde veya sınır aşan o ülkelerden kendilerine yeni ortaklar edindiklerinde o şirket formları da ister istemez, o şirket formları için onay vermemiş olan ülkelerde geçerli olmakta ve Türkiye de tüm bu olasılıklar çerçevesinde Avrupa Birliği‘nin dayattığı şirket formları ve onun hukuki yaptırımlarıyla karşı karşıya kalmaktadır. (5)

Ama, Avrupa Birliği‘nin bu alanda yaptığı standart form çalışmalarının son iki örneği ise daha da ilginç ve şaşırtıcıdır:

Bunlardan ilki kooperatiflerde çalışanların kooperatif yönetimine katılımını sağlama bahanesiyle geliştirildiği söylenen “Avrupa Kooperatif Şirketi” (Societas Cooperativa Europea),

İkincisi de gizli saklı işler yapan holdinglere, adını bilmediğimiz birtakım vergi cenneti adalarda faaliyette bulunmak üzere elektronik ortamda 1 Avro sermaye ile şirket kurmalarını sağlayacak çalışmaların yapılıyor olmasıdır. (6)

Şayet bu iki konu ile ilgili direktifler yaygın bir şekilde kabul görürse; ülkemizde, özellikle de İzmir’de şu sıralarda pek bir moda olan kooperatifleşme çerçevesinde her bir kerameti kooperatifleşmede arayanların ya da belediye başkanıyla kooperatif başkanı olan eşinin gözüne girmek isteyenlerin bu kooperatifleri en kısa sürede, bu iş böyle daha iyi ve rahat olacak gerekçesiyle “Avrupa Kooperatif Şirketi“ne (Societas Cooperativa Europea) dönüştürdüğüne tanık olmamız ve 1 Avro’luk sermayelerle elektronik ortamda kurulan yolsuzluk şirketlerinin yolsuzluk, hırsızlık ve kaçakçılık gibi olaylarda daha fazla gündeme geldiğini görmemiz mümkün olacaktır.

Evet, bu yazının başında ne demiştik?

Şirketler, ister özel ister kamu şirketi olsunlar “ticari sır” maskesi ile korunan kopkoyu kara delikler, kapitalist yağma, talan ve soygun düzeninin temel araçlarıdır.

(1) https://www.consilium.europa.eu/en/press/press-releases/2015/05/28/compet-single-member-private-companies/

(2) Nişanyan Sözlük; https://www.nisanyansozluk.com/?k=şirket

(3) https://en.wikipedia.org/wiki/List_of_oldest_companies

(4) Aysu, Abdullah; Yemek Yapmak Politik Bir İştir, Kooperatifler, Yeni İnsan Yayınevi, Ağustos 2019, İstanbul, s. 28-29

(5) Sümer, Murat;Avrupa Birliği’nde Şirketler Hukuku Alanında Yapılan Uyumlaştırma Çalışmaları ve Avrupa Tipi Şirket Formları“, Ankara Avrupa Çalışmaları Dergisi, Cilt: 18, No: 2 (Yıl: 2019) s. 557-596.

(6) Ioakimidis, Apostolos;The Statue of the European Coopertive Society“, Columbia Journal of European Law, No.1 (2007): 189-199

Gediz Deltası Sulak Alanı’nı Nasıl Koruruz?

Ali Rıza Avcan

Gediz Deltası Sulak Alanı’nı Nasıl Koruruz” başlıklı sunumumu, 2-4 Ağustos 2019 tarihleri arasında Çiğli Belediyesi tarafından düzenlenen Çiğli Kent Sempozyumu’nda yapmıştım. Belediye tarafından yapılan planlamaya göre, bu sempozyumda sunulan bütün bildirilerin bir kitap olarak yayınlanması öngörülmüştü. Ancak aradan geçen zaman içinde bu yayın yapılamadığı için, Gediz Deltası Sulak Alanı ile ilgili olarak dile getirdiğim konu ve sorunların güncelliğini kaybetmemesi adına yayınlamayı uygun buldum.

Günaydın. Biz, son iki üç senedir bu saatlerde Mavişehir’deki balıkçı barınağında kahvaltı ediyor, kahvaltıyı bitirdikten sonra da Gediz Deltası’na doğru yürüyor, pelikanları ve diğer kuşları seyrediyorduk. Pazar günü, sabahın bu saatlerinde bana bir konuşma yapacağım söylendiğinde, keşke o sahilde, Delta’da olsaydık dedim içimden. Program hazırlanıp kesinleştiği için, başka bir etkinliğin sonrasında Delta’yı içimizde hissetmek, kokusunu almak, kuşların sesini duymak için oraya bir gezi yapmayı diliyorum.

Evet, ismim Ali Rıza Avcan. Sunum öncesinde benimle ilgili fazla bir bilgi verilmedi; çünkü ben kendimi tanıtırım dedim. 64 yaşındayım, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunuyum. 64 yılın üçte birini Ankara’da, üçte birini İstanbul’da, son üçte birini de İzmir’de geçirdim. 1998 yılından bu yana İzmir’de yaşıyorum ve uzunca bir süredir “İzmirliyim”.

Tüm yaşamımı düşündüğümde, bugüne kadar yapmış olmaktan gurur duyup övündüğüm iki ayrıcalığım var;

Birincisi, Türkiye Çevre Vakfı’nın 1981 Anayasası’na çevre koruma ile ilgili hükümlerin konulması amacıyla oluşturduğu çalışma grubunun içinde yer alıp, halen yürürlükte olan Anayasa’ya çevre ilgili hükümlerin konulmasında katkımın bulunmasıdır.

Ama asıl övündüğüm konu, 2015 yılından beri Gediz Deltası’nın savunulması için yapılan hukuki mücadelenin içinde yer almış olmamdır.

Bugün size işte o hukuk mücadelesini, 2015 yılından başlayıp 2019 yılında –şimdilik- bitmiş olan Gediz Deltası Mücadelesini anlatmaya çalışacağım. O mücadelede neler yaptığımızı anlatıp, edindiğimiz deneyimler ışığında bundan sonraki benzer mücadele süreçlerinde neler yapılması gerektiği konusunda değerlendirmeler yapıp öneriler geliştirmeye çalışacağım.

Ama öncelikle bu mücadelede birlikte çalıştığımız Türkiye Mimar ve Mühendis Odaları Birliği’ne (TMMOB), EGEÇEP bileşenlerine, Doğa Derneği’ne, diğer sivil toplum kuruluşlarına, yurttaşlara, avukatlarımıza ve aktivistlere teşekkür etmek isterim.

Gediz Deltası’nı tehdit eden en önemli unsur, 2014 tarihli yerel seçimlerde AKP’nin İzmir Büyükşehir Belediye Başkan adayı olan Binali Yıldırım’ın “Altın Gerdanlık” olarak tanımlayıp belediye başkanı olduğu takdirde yapmayı vaat ettiği İzmir Körfez Geçişi Projesi’ydi. Binali Yıldırım’ın İzmir’le ilgili 35 Mega Projesi arasında birinci sırayı işgal eden İzmir Körfez Geçişi Projesi, İzmir Körfezi’nin bir ucundaki Çiğli’den başlayıp önce bir asma köprü, daha sonra Körfez’in tam ortasında 800 metre uzunluğunda ve ampul şeklinde beton bir ada, en sonunda da deniz altından bir tünelle Körfez’in diğer ucu İnciraltı’nda yüzeye çıkan büyük bir otoyol projesiydi. Bu anlamda büyük bütçeli yapım maliyeti, önerdiği ileri teknoloji ve vaat ettiği muazzam çevre tahribatı itibariyle İzmir’e yapılabilecek en büyük kötülüktü. Diğer yandan, İstanbul-İzmir otoyolunun Çeşme bağlantısını sağlayıp Çiğli, Menemen, Sasalı, Ulukent ve Balçova bölgelerinde yeni yerleşim alanlarının oluşumuna yol açacak büyük bir rant projesinin temel taşıydı. Bu projenin uygulanması sonrasında Menemen’in 2030 yılı nüfusunun 1 milyona varacağı söyleniyordu. Oysa Menemen’in bugünkü nüfusu, nerede ise bunun 5’de ya da 6’da biri düzeyinde. Düşünün bir, bütün bu bölgede alt ve üst geçitlerle, viyadük, köprü, tünel, beton ada ve yeni yollarla yeni bir arsa, arazi yağmasının yaşanacağı…

Bu projenin doğal çevreye vereceği büyük zararların ortaya çıkması üzerine, Türkiye Mimar ve Mühendis Odaları Birliği (TMMOB), EGEÇEP ve Doğa Derneği gibi sivil/demokratik kurumlarla 85 İzmirli yurttaş bir araya gelerek projeyle ilgili ÇED raporunun yürütmesinin durdurulması ve iptali için İzmir 2. İdare Mahkemesi’nde dava açtık.

İzmir Körfez Geçişi Projesi’nin kamuoyunda tartışılmaya başlandığı günlerde, Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na bağlı Ulusal Sulak Alan Komisyonu (USAK), İzmir Körfez Geçişi Projesi’nin yapımını kolaylaştırmak amacıyla Gediz Deltası’ndaki koruma bölgelerinin sınırlarını değiştirerek koruma derecelerini düşürdü. Böylelikle bu bölgelerde İzmir Körfez Geçişi Projesi ile rant amaçlı yeni yapılaşmaların önü açılmış oldu. Bunun üzerine Doğa Derneği ve Avukat Cem Altıparmak’la birlikte İzmir 2. İdare Mahkemesi’nde ikinci bir dava açtık.

İzleyen süreçte bu davalar birbiriyle bağlantılı olarak ilerledi ve sonuçta önce İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgili dava, ardından da Gediz Deltası Sulak Alanı’ndaki koruma altındaki sulak alanlarla ilgili dava bizim lehimize sonuçlandı. Böylelikle hem İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgili ÇED raporu, hem de koruma altındaki sulak alanları tehdit eden Ulusal Sulak Alan Komisyonu kararı iptal edilmiş oldu. İlgili kamu idarelerinin Danıştay düzeyinde yaptığı itirazlar da kabul edilmediği için dava süreçleri şimdilik sonuçlandı. Ama dediğim gibi, şimdilik bitti; yani, yeni bir tehdit yeniden gündeme getirilmediği sürece…

Bu süreçte neler yaşadık? Öncelikle bunları anlatmak istiyorum. Çünkü gelecekteki benzer mücadeleler için yaşadıklarımızdan dersler çıkarmamız gerektiğine inanıyorum.

Bu iki davada temel aldığımız en önemli konulardan bir tanesi, İzmir Körfez Geçişi Projesi’nin İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2009 yılında hazırladığı İzmir Ulaşım Ana Planı’nda (İUAP) yer almayışı idi. Ancak, bizim davaları açtığımız dönemde, sözünü ettiğim İzmir Ulaşım Ana Planı güncelleniyordu ve İzmir Körfez Geçişi Projesi’nden yana olanların, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’ndan alacakları destekle projeyi plana yerleştirmeleri ihtimal dahilindeydi. O nedenle, Ağustos 2015-Şubat 2019 döneminde gerçekleşen İzmir Ulaşım Ana Planı hazırlık çalışmalarına bizzat katılarak İzmir Körfez Geçişi Projesi’nin yeni planda yer almaması için özel bir çaba göstererek başarıya ulaştık. O nedenle, bu mücadelede bize destek veren proje danışmanı Prof. Dr. Haluk Gerçek hocamıza burada bir kez daha teşekkür etmek isterim. İzmir Ulaşım Ana Planı’nın hazırlandığı süreçte kendisiyle el ele verdik ve bilimsel gerekçelerini ortaya koyarak o projeye planda yer vermedik.

Peki, bu mücadele içinde özellikle belediyeler ne yaptılar? Çiğli Belediyesi’ne de buradan söyleyeceklerim var. Çünkü bu mücadele için hiçbir şey yapmadılar. İzmir Büyükşehir Belediyesi zaman zaman projeyi destekleyip zaman zaman tavırsız kaldığı için, hatta üstüne üstlük “bu projeyi önce ben düşündüm, bu proje aslında benimdir” diyen İzmir Büyükşehir Belediye başkanının ağırlığı nedeniyle sessiz kaldılar. İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgili ÇED raporunun eklerini incelediğimizde projeden etkilenen Karşıyaka, Çiğli, Narlıdere ve Balçova belediyelerinin körfez geçişine kâğıt üstünde karşı çıktıklarını, düzenledikleri raporlarda, bu proje İzmir Ulaşım Ana Planı’nda yoktur, o nedenle projenin yapılması mümkün değildir dediklerini gördük. Ama oraya kadar! Ondan sonra tek bir adım atmıyor, yanımızda yer almıyor, itiraz etmiyor, dava açmıyor ya da açtığımız davalara müdahil olmuyorlardı. Sanki projenin yapılacağı yerler kendi sınırları içinde değilmiş, kendilerini bundan etkilenmeyecekmiş gibi… Haliyle o siyasi ortam içinde görüştüğümüz siyasetçiler ve milletvekilleri de pek net bir tavır alamayıp bizleri hayal kırıklığına uğrattılar.  Ama bütün bunlara karşın, sonuçta başarılı olduk. O nedenle, belediyeler cephesinde yalnız bırakıldığımız bu mücadelenin o dönemde Kültürpark mücadelesi ile birlikte İzmir’in en önemli toplumsal mücadelelerinden biri olduğunu söyleyebiliriz.

Peki, bu süreçte biz ne yaptık? Mümkün olduğu kadar toplantılar düzenleyip kamuoyunu, halkı bilgilendirip aydınlatmaya çalıştık. Özellikle İzmir’e Sahip Çık Platformu ile ilçe kent konseylerinde. Ama bu projeye karşı çıkan kent konseyleri, nedense projeyle doğrudan ilgisi olmayan Konak, Buca gibi ilçe kent konseyleriydi. Projeyle doğrudan ilgisi olan Karşıyaka, Çiğli, Narlıdere ve Balçova kent konseyleri ise bu konuyu gündemlerine dahi almadılar.

Mücadele içinde farklı ve yaratıcı pratikler geliştiren Doğa Derneği’ne teşekkür etmemiz gerekiyor. Çünkü Doğa Derneği, mücadele süreci içinde bu projelere karşı çıkışta kamuoyu desteğini sağlamak amacıyla birbirinden farklı ve yaratıcı etkinlikler düzenledi. Örneğin Gediz Deltası Sulak Alanı’nın daha iyi bilinip tanınması için Delta alanındaki okullarla ortak etkinlikler yaptı, broşür ve afişler bastırdı, birçok İzmirliyi kuş gözlemi yapıp Delta’yı daha iyi tanıması için hafta sonu gezileri düzenledi, yerli ve yabancı medyanın ilgisini bu konuya çekmeye çalıştı, Gediz Deltası Sulak Alanı’nın UNESCO’nun Dünya Doğal Mirası Listesi’ne alınması için uluslararası bir kampanya başlattı…

Bu çalışmalar sırasında, çoğu İzmirlinin Delta’dan, oradaki bitki ve hayvan varlığının zenginliğinden habersiz olduğuna tanık olduk. Samimi söyleyeyim ben de, bu kentte 21 yıldır yaşıyor olmama karşın Delta’yı bu kadar ayrıntılı bilmiyor, Delta’da sadece kuşların, böceklerin yaşadığını sanıyordum. Ama bu mücadele nedeniyle Delta’yı dolaştığımda, orada bambaşka bir İzmir olduğunu fark ettim. Örneğin Delta’nın tam ortasında Degaj diye adlandırılan bir bölge var, bilir misiniz o bölgeyi? Ben o bölgeye ilk kez gittiğimde, oranın ve oradaki eski iskele kalıntılarının Osmanlı İzmir’inde Çamaltı Tuzlası’nı işleten İtalyanlar tarafından tuz ihracatı için kullanıldığını öğrendim. Ardından da aynı bölgede 80’li yılların ilk yarısında Arkas Holding’in Ege’nin en büyük yüzer limanını yapacağız iddiasıyla yaptığı beton duvar ve rampaları, elektrik direklerini ve trafo binalarını gördüm. O dönemin gazetelerini taradığımda değerli akademisyen Mehmet Sıkı liderliğinde verilen hukuki mücadele ile oranın Kuş Cenneti ve Ramsar Alanı adlarıyla uluslararası koruma altına alındığını öğrendim. Ayrıca bu örnekten hareketle, bu tür doğal değerlerin tarihin her döneminde yağmalanıp yok edilmek istendiğini bir kez öğrenmiş oldum. O nedenle, Gediz Deltası Sulak Alanı’nın İzmir açısından hayati bir öneme sahip olduğunu düşünüyorum. Hangi dönemde olursa olsun, dün Arkas’ın ya da AKP’nin saldırısından koruduğumuz gibi, bugün ve yarın da başka bir kurum ya da şahsın talan ve yağmasından koruyup kollamamız gerekiyor.

Dava süreçlerinde çok ilginç olaylar yaşadık. Açtığımız iki davada İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bize yardımcı olmasını, davaya müdahil olmasını bekledik.  Özellikle ikinci dava, yani koruma altındaki sulak alanların sınırlarının daraltılması, niteliklerinin düşürülmesi ile ilgili davada kulağımıza bir haber geldi; İzmir Büyükşehir Belediyesi bu davaya müdahil oldu şeklinde. Sevindik, tamam dedik, durumu fark ettiler ve bizimle beraber davranacaklar dedik. Gittik, ilgili avukat arkadaşla konuştuk ve gördük ki tam aksi yönde müdahil olmuşlar. Bildiğiniz gibi, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin Gediz Deltası Sulak Alanı’nda Çiğli Atıksu Arıtma Tesisi var. Meğer o tesisin sulak alanın iç kısımlarına doğru daha da genişletilmesi için müdahil olmuşlar. Bırakın oradan çıkmayı, daha da genişletmek amacıyla davaya katılmak istemişler. Hedefledikleri bölge Ramsar Sözleşmesi ile belirlenen bölgenin içinde, korunan çayırlıkların içinde. Fecaat bir durum yani… Biz sevinirken birden üzüldük. Neyse mahkeme onların talebini reddetti de, bu yeni sorundan –şimdilik- kurtulmuş olduk.

Bu iki dava nedeniyle birçok bilim insanı ile dürüst akademisyenle tanıştık. Çünkü her iki davada da bilimsel durumun belirlenmesi amacıyla iki ayrı bilirkişi heyeti oluşturuldu. Bilirkişi heyetlerinin oluşturulması sırasında dava ettiğimiz kurumlar, bu bölgenin korunması için daha önce çaba göstermiş Mehmet Sıkı, Ortaç Onmuş gibi değerli bilim insanlarını reddettiler. Ama ona rağmen kabul gören o bilirkişilerle iyi ilişkiler kurduk, onları gezdirdik, onlara sahayı tanıttık. Onlar gerçekten bir iki tanesi hariç olmak üzere çok iyi raporlar hazırladılar. Bu arada hem ulusal basını, hem de uluslararası basını Doğa Derneği’nin organizasyonuyla Delta’da gezdirdik. Onlara binlerce flamingoyu, onların çiftleşme danslarını gösterdik. Onların bizim davamızı kamuoyuna aktarmaları sayesinde mücadeleyi kazandık diye düşünüyorum.

Bu mücadele sırasında hepimizin müştereği olan doğal, tarihi, arkeolojik ya da kültürel değerlerin korunması için ne kadar fazla ve etkili ulusal ya da uluslararası anlaşma, sözleşme yapılmış olsa da, saldırıp yağmalayanın kural, kaide tanımaz vahşi saldırıları karşısında bu önlemlerin beklediğimiz kadar etkili olmadığını, biz ne kadar azimli, heyecanlı ve inatçı olsak da bu mücadelenin bir sınırının olmadığını anladık. Çünkü iktidar gücünü elinde bulunduran, ondan nemalananların heveslerini kırmamız ya da engellememiz –ne yazık ki- her an, her koşulda mümkün değil.

Mücadele sırasında, Doğa Derneği’nin önerisi üzerine biz Gediz Deltası Sulak Alanı’nı daha iyi korumak amacıyla UNESCO’nun Dünya Doğal Mirası Listesi’ne aldırtabilir miyiz, bunu nasıl ve kimlerle yapabiliriz diye de düşünmeye başladık. Çünkü Gediz Deltası Sulak Alanı UNESCO’nun aradığı 4 koşulu tam anlamıyla karşılıyordu. Aranan tüm koşulların mevcut olduğunu görünce, Doğa Derneği’nin başlattığı bir kampanyayla, Gediz Deltası Sulak Alanı UNESCO’nun Dünya Doğal Mirası Listesi’ne dahil edilmelidir demeye başladık. Tabi ki, İzmir Körfez Geçişi Projesi’ne sahip çıkan eski belediye başkanı Aziz Kocaoğlu döneminde, belediyenin desteği olmadan bunu kabul ettirmenin pek de mümkün olmadığını biliyorduk… Ama şimdi artık bu konu, yeni belediye başkanı Tunç Soyer’in de seçim bildirgesinde yer alan bir konu.

Bizim mücadeleyi sürdürdüğümüz dönemde Çiğli Belediyesi’nin de içinde yer aldığı ve Bakanlar Kurulu kararıyla kurulmuş olan İzmir Kuş Cenneti’ni Koruma ve Geliştirme Birliği (İZKUŞ), birtakım sudan gerekçelerle dağıtıldığını görerek bu bölgenin sahipsiz bırakılmak istendiğini bir kez daha anlamış olduk.

Konuşmamı sonunda, Gediz Deltası Sulak Alanı’nı sürdürülebilir bir şekilde korumak için Çiğli Belediyesi’nin üzerine düşen büyük bir görev olduğunu hatırlatmak istiyorum. Ama bu görev sadece Çiğli Belediyesi’nin değil, arkadaşımın da söylediği gibi Gediz Nehri’nin çıktığı Kütahya’dan başlayarak çevresindeki tüm belediyelerin görevi. Geçtiğimiz yıllarda bu görevi valiliklere verdiler, ama beceremediler. Şimdi belediyeler Gediz Nehri Havzası’nı belki biraz daha iyi, daha etkili bir şekilde koruyabilirler. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2015-2019 hizmet döneminde hazırlanan Gediz-Bakırçay Havzası Strateji Belgesi bağlamında Gediz Deltası’nın İzmir il sınırları içindeki kısmını korumak için öncelikle Menemen ve Çiğli ilçe belediyeleri ile İzmir Büyükşehir Belediyesi arasında ortak bir proje geliştirilebilir. Çiğli Belediyesi’nin halen hazırlamakta olduğu stratejik planın ve beş yıllık uygulamasının bize bu konuda büyük imkânlar sunması mümkündür. Tabi ki, bu tür birlik ve beraberliklerin içine merkezi yönetimi de dahil etmek koşuluyla… Çünkü işin başarısını garanti etmek; en azından, çalışmayı engellememelerini önlemek amacıyla çalışmalara onları da dahil etmek gerekiyor.

Bundan sonraki süreçte Gediz Deltası Sulak Alanı ile Gediz Nehri Havzası’nı koruma mücadelesini kurumsallaştırıp sürdürülebilir kılmak amacıyla, sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte gönüllü desteğinin öncelikle Çiğli, ardından da İzmir ölçeğinde oluşturulup geliştirilmesini öneriyorum. Bu anlamda, Gediz Deltası Gönüllüleri gibi sivil bir oluşumun, sivil bir örgütlenmenin sağlanması gerekir diye düşünüyor ve böylesi güçlü bir örgütlerin benzer sorunların yaşanacağı zamanlarda sahip olduğu güçlü kamuoyu baskısı ile benzeri saldırı ve yağma girişimlerinin önünü keseceğini varsayıyorum.

Son olarak Delta ile ilgili son izlenim ve önerimi de sizlerle paylaşmak istiyorum.

Gediz Deltası sadece yüzlerce bitki ve hayvanla güzel doğa manzaralarından oluşan bir yer değil, Delta içinde yaşayan, çalışan insan, hayvan ve bitkilerin bütünlüğünde Dünya çapında büyük, önemli bir ekosistemdir. Bu ekosistem içinde küçük ve büyükbaş hayvan besleyen, bitkisel üretim yapan, balık avlayan yüzlerce insan bulunmaktadır. Ayrıca Çamaltı Tuzlası’ndaki kamulaştırmalar nedeniyle buraları terk edip hak arayan yüzlerce eski çiftçi de sesini duyurma çabasındadır.

Delta’da yaptığımız incelemeler sırasında getirdiği kamyonetin arkasına sahilden topladığı tonlarca deniz börülcesini atıp giden insanlara rastladık. Kendilerine sorduğumuzda ise topladıkları deniz börülcelerini Alsancak’taki lokantalara, restoranlara sattıklarını söylediler. Şimdi yarın öbür gün Alsancak’ta ya da kentin başka bir yerindeki lokantada deniz börülcesi yediğinizde aklınıza eminim Gediz Deltası ve onu oluşturan deniz börülcesi tarlaları gelecektir. Korunan bölgeyi dolaştığımızda karşımıza çıkan ev ve çiftlik kalıntıları bir dönemler buralarda düzenli tarım yapıldığını gösteriyor. Karşınıza çıkan hayvan damlarında büyük ve küçükbaş hayvanların beslendiğini; hatta yer yer otlamak amacıyla çayırlara salındıklarını görüyorsunuz. Bölge içindeki insanları ve o insanların tarımsal faaliyetleriyle yaşayan, canlı bir bölge niteliğinde odluğu için bundan sonraki süreçte bu insanları, balıkçıları, tarım yapanları, hayvan besicilerini bu alanın zarar görmemesi koşuluyla oranın kullanıcısı ya da paydaşı olarak kabul etmek, onlarla birlikte işbirliği içinde çalışmak, o bölgeyi planlarken onların fikirlerini almak gerekebilir. O nedenle, bundan sonraki çalışmalarda bu düşüncenin dikkate alınmasını öneriyorum ve bu sunumu da Doğa Derneği’nin düzenlediği kampanyanın filmleri ile bitirmek istiyorum eğer izniniz olursa.

Beni dinlediğiniz için tekrar teşekkür ediyorum ve mücadeleye destek veren tüm kurum ve kişilere tekrar tekrar teşekkür ediyorum. Sağ olun.

Soru ve Cevaplar

Ali Rıza Avcan: Evet, ilk konuşmamda unuttuğum bir şey var. Leukai diye bir antik kent var Gediz Deltası’nın tam ortasında. Üzerinde kuğu betimli parası olan bir kent… Parası olan bir kent olduğu için pek dikkate almamazlık edemiyorsunuz. Antik dönemde parası olmak, parayı darp ediyor olmak kentin büyüklük ve önemini göstermesi açısından çok önemli. Kent kurulduğunda Leukai bir adanın üstünde yer alıyormuş. Daha sonra etrafı dolduğu için ada olmaktan çıkmış. Yani, Gediz Deltası sadece doğal değerleri koruyan bir yer değil, aynı zamanda tarihi, arkeolojik değerleri de barındırıp koruyan bir yer. Bunu gözden uzak tutmamak lazım… Belki araştırılırsa başka şeyler de ortaya çıkar.

Sivil toplum açısından da şöyle bir uyarı yapmak istiyorum, sunumda ikinci bir davadan bahsettim. Sulak alanların sınırlarını değiştiren ve niteliklerini düşüren bir Ulusal Sulak Alan Komisyonu kararının iptali ile ilgili bir davayı anlatıp o davayı kazandığımızdan söz ettim. O davaya konu olan kararı kim almıştı? O kararı bakanlığın bürokratları ile birlikte hepimizin yakından tanıdığı iki sivil toplum kuruluşunun temsilcileri imzalamıştı. Yani kararın altında hepimizin tanıdığı iki sivil toplum kuruluşunun imzası vardı.  Hem de Türkiye’de Ramsar Sözleşmesi ile korunan alanlardan sorumlu olması için İsviçre’deki Ramsar Örgütü tarafından görevlendirilen WWF Doğal Hayatı Koruma Vakfı Türkiye ile merkezi Ankara’da olan Doğa Araştırmaları Derneği. Bu iki dernek Gediz Deltası’ndaki sulak alanların sınırlanması, niteliklerinin düşürülmesi sağlayan ve oralarda yapılaşmanın önünü açan kararın altına birlikte imza atmışlardı. Ben özellikle o iki kuruluşu, özellikle de Doğal Hayatı Koruma Vakfı Türkiye’yi (WWF) İsviçre’deki Ramsar Örgütü’ne şikâyet ettim. Ramsar Örgütü ile karşılıklı yazışmalarımız oldu, mahkeme kararlarıyla aldıkları kararı yolladık. Bu kötü örnek sayesinde, sivil toplum mücadelesini hukuka ve etik değerlere uygun yapanlarla yapmayanlar arasındaki farkı yakından görmüş olduk. Bu iki örgüt attıkları imza için dönüp de özür bile dilemediler. Sadece ve sadece yetki sahibi olmadığını iddia ettikleri arkadaşlarının orayı imzaladığından söz edip suçu o kişilerin üzerine yıkmaya çalıştılar. Bu durum haliyle medyaya da yansıdı. O haberi yazıp paylaşan gazeteci arkadaşımız bugün aramızda. O nedenle, evet biz orayı korurken yerel yönetimlerin, iktidarın yani devletin, yerel yönetimlerin yanında, sivil toplumun da desteğini almalıyız demek istiyorum. Ama bunu söylerken de, o doğal değeri korumayı gerçekten isteyenlerle istemeyenler arasındaki ayrımın da farkında olmalıyız diye düşünüyorum.

Bilinçsiz tarımsal ilaçlamadan kaynaklanan kirlenme… Evet, Kütahya’dan başlayıp İzmir Körfezi’ne dökülen büyük bir nehirden bahsediyoruz. Kütahya’dan bu tarafa gelinceye kadar evsel ve sınai atıklarla kirlenen bir nehirden bahsediyoruz. Ona rağmen yer yer ve zaman zaman temiz kalabilen ya da yoğun bir şekilde kirlenen bir nehirden bahsediyoruz. Eda Acara’nın da belirttiği söylediği gibi, Çiğli ve Menemen belediyeleri Gediz Nehri Havzası’nın kendi sınırları içindeki alt bölümünü ele almak üzere, aynen bu haftanın başında yaptığımız Kültürpark Arama Konferansı ya da çalıştayı gibi bir tartışma ortamını oluşturmalıdır. Bence iki belediyenin işbirliği ile yapılmalıdır bu çalışma… Türkiye’de ve İzmir’de ilk defa göreceğimiz yepyeni bir çalışma yöntemiyle, işbirliği içinde hayata geçirilmeli bu proje… Ama sadece İzmir’le yetmiyor, çalışma alanını geriye doğru uzatıp Kütahya’ya kadar götürmemiz gerekiyor. Elimde, Doğa Derneği’nin hazırladığı yönetim planı var. Bir zamanlar Avrupa Birliği’nin desteği de alınarak hazırlanmış. Şu an itibariyle güncelliğini yitirdiği söylenemez. Ziyaretçilerin nasıl kabul edileceğini, ziyaretçi kapasitesinin ne olduğunu, havzanın nasıl yönetileceğini gösteren bir yönetim planı… Öncelikle böyle bir plan, yani Çiğli Belediyesi Stratejik Planı’nın bir bileşeni olarak Gediz Deltası Sulak Alanı ile ilgili ayrı bir stratejik planının, bir eylem planının, bir ziyaretçi planının, bir yönetim planının hazırlanması gerekiyor. Ama tabi ki, sadece Çiğli Belediyesi olarak değil, valilik, merkezi yönetim, sivil örgütlenme bağlamında oluşturulacak bir otoritenin, bir beraberliğin kararı olarak hazırlanmalı böyle bir plan…

Kaçak avcılık sorulan sorulardan bir tanesi… Kuş Cenneti’nde kaçak avcılığın önlenmesi ve denizin çekilmesi konusu demiş Meral Danış arkadaşımız. Evet, kaçak avcılık var. Balık avcılığında da var, diğer hayvan türlerinde de var. Bunu önlemek her şeyden önce orada yaşayanlarla birlikte çalışıp örgütlenmekle mümkün, orayı gerçek anlamda yönetmekle mümkün. Yönetmediğiniz takdirde orayı bilmiyorsunuz, oraya giremiyorsunuz, orayı kontrol edemiyorsunuz anlamına gelir. O yüzden İZKUŞ benzeri bir örgütlenmeyi öncelikle tekrar dayatmamız ve gerçekleştirmemiz gerekiyor, Teşekkür ederim.

3. Oturum’da Ayşe Baysal ve Levent Kahraman’a sorduğunuz soru:

Salondan (Ali Rıza Avcan): Bugünkü oturumun başlığı “Herkes İçin Erişilebilir Kent”. Bana göre erişilebilir olmak sadece engellilerle ilgili bir konu değil. Dün burada sunum yapan, Yaya Derneği’nin kurucu başkanıyım. Yaya hakları ile ilgilenmeye başladığımızda ilk önce yaya haklarının ne olduğunu araştırmaya başladık. Konuya başlangıçta sadece yaya hakları olarak bakmakla birlikte, araştırıp öğrendikçe asıl üzerinde durmamız gereken konunun kent ya da şehir hakkı ile ilgili olduğunu fark ettik. O nedenle kamusal alanlardaki insanın varlığını sadece engelliler üzerinden okumak, sadece kadınlar üzerinden okumak, sadece yaşlılar üzerinden okumak ve bunların birbirleriyle olan ilişkilerini düşünmemek bana yanlış geliyor. Öyle bir duruma geldik ki, bir bisiklet yolunda bir yaya olarak yürümeye başladığımızda ki ben bunu, Gediz Deltası’nda bilirkişilerle birlikte tek yürüyebileceğimiz yer olan bisiklet yolunu kullandığımızda, oradan gelip geçen bisikletli arkadaşların bizlere ettiği küfürler sayesinde fark ettim. Yani bisikletli arkadaşlarımızın bir kısmı, bizlerin vergileriyle yapılan yolu sadece kendisine ait bir yol olarak görüp, aynen araba sahibinin motosikletliye ya da kendisine yaptığı gibi davranarak, orayı sahiplenerek sergiliyorlar. Aslında kamusal alanı kullanan bütün bireyler sağlıklı olsun, engelli olsun, kadın olsun, çocuk olsun, genç olsun, yaşlı olsun, işportacı olsun, seyyar satıcı olsun birbirimizin oradaki varlığına tahammül etmek zorundayız ve orayı birlikte kullanıp birlikte olmayı öğrenmek zorundayız. Engelli ile olan ilişkimizi de bu boyutta düşünmek istiyorum. Sadece engelli için değil, kamusal alanı kullanan insan olarak düşünmemiz gerektiğini vurgulamak istiyorum.

Eğer Sayın Ayşe Baysal tuvaletlerden bahsetmeseydi ben bu konuya girmeyecektim aslında; ama biraz önce siz konuşurken 2018 Engelsiz İzmir Kongresi’nin web sayfasına baktım. Bugüne kadar İzmir’de 46 yere yıldız verildiğini gördüm. Eğer 2018’den bu yana bu listeye yenileri eklenmedi ise. İlk beş yıldız verilen yer de, sizin söylediğiniz gibi İzmir Metrosu. Ben bu ödüllendirmeye itiraz ediyorum; çünkü diğer dezavantajlı gruplar için tuvaletleri olmayan bir Metro bana göre yıldızı hak eden bir yer olmamalı. Bunun sıkıntısını hem kendim yaşadığım hem de başkalarında gördüğüm için Metronun hem sağlıklı bireyler, hem de engelli bireyler için tuvalet ihtiyacını karşılamadığını düşünüyorum. Örneğin Halkapınar’da tuvalet sorunu ile karşılaştığınızda gerek otobüs bölümünde, gerekse Metro bölümünde bize oradaki caminin tuvaletini gösteriyorlar. İzmir bu anlamda özellikle yaşlılar, hastalar, çocuklar için tuvalet sıkıntısı yaşayan bir kent. O nedenle tuvaleti olmayan bir yere, 1. sırada beş yıldız vermeyi ben doğru bulmadığımı ifade etmek istiyorum.

İkinci bir konuyu Sayın Levent Kahraman’a sormak isterim. Sosyal kooperatifleri kendisinden dinledik, diğer kooperatiflerden ayıran farkları da öğrendik bu sayede. Ama ben mesela o konuşurken sosyal kooperatifin bir vakıftan ya da dernekten; yani, gönüllü çalışılan diğer örgütlerden farkını pek anlayamadım ki ben de şu anda bir sosyal kooperatifin projesini yürüten biriyim. Eğer toplumsal bir hizmet yapılıyorsa, kamu yararına bir çalışma yapılıyorsa niye vakıf kurulmuyor, niye dernek kurulmuyor? O vakfa, derneğe bağlı işletme üzerinden yapılmıyor da kooperatif üzerinden yapılıyor. Uzun yıllar özel sektöre, şirketlere, holdinglere danışmanlık yapan biri olarak kooperatifleşmenin şu sıralarda adeta bir moda akım haline geldiğini, herkesin kooperatifleşmekten söz ettiğini görüyorum. Ama ne yazık ki, hem belediyeler, hem dernekler, hem de kooperatifler kooperatif olmaktan çıkıp çoğu kez şirketleşiyor. Hepsine şu öneriliyor; kurumsal olun, şu belgeleri hazırlayın, planlı çalışın. Yani şirketler için yapılan şeyler, bugün derneklerden bekleniyor, kooperatiflerden bekleniyor, belediyelerden bekleniyor. O nedenle kooperatiflere şüpheyle yaklaşıyorum, Bence zaman bunun en iyi ilacı. Bizim gençliğimizdeki kooperatifler şu an itibariyle yok ne yazık ki. O eski anlayışla kurulan TARİŞ yok veya etkili değil, diğer kalkınma kooperatifleri güçlü değil. Ama Tire Süt Kooperatifi’nde olduğu gibi karşımıza bazen kooperatif değil de, adeta çok ortaklı şirketler çıkıyor. Bunları da dikkate almak lazım, kendileri açıklarsa sevineceğim. Teşekkür ediyorum.

Gediz Nehri, Havzası, Deltası ve İzmir Körfezi ile Bir Bütündür… (2)

Ali Rıza Avcan

Yazımızın birinci bölümünde Gediz Nehri‘nin, Gediz Nehri Havzası‘nın, Gediz Deltası ya da Gediz Deltası Sulak Alanı‘nın ve İzmir Körfezi‘nin ekolojik özellikleri konusunda bilgiler vererek aslında bu dört değerin tek bir bütünü oluşturan eşsiz bir ekosistem olduğunu, o nedenle de birbirlerinden koparılarak ele alınamayacağını anlatmaya çalıştık.

Bugünkü bölümde ise bu ekosistemin bir bütün olarak nasıl ele alınabileceğini, bu amaçla kimlerle ne şekilde neler yapılabileceğini tartışmaya çalışıp ortaya çıkan değerlendirmeler üzerinden öneriler geliştirmeye çalışacağız.

Havza yapısı

O nedenle öncelikle elimizde mevcut olanları belirleyip masanın üstüne koyalım isterseniz:

I – Gediz Ekosistemi bileşeni olarak:

1) Gediz Nehri,

2) Gediz Nehri Havzası,

3) Gediz Deltası ya da Gediz Deltası Sulak Alanı,

4) İzmir Körfezi.

II – Gediz Ekosistemi sorunları olarak:

1) Yeraltı ve yer üstü su kaynaklarının yoğun bir şekilde talan edilip kirlenmesi,

2) Verimli tarım topraklarının kirlenip imara açılmalar nedeniyle azalması ve tuzlanması,

3) Ekosistemdeki tarım ve hayvancılık faaliyetlerinin çevre kirliliğinden olumsuz bir şekilde etkilenmesi,

4) Ekosistemdeki çevre kirliliğinin toplum sağlığını olumsuz yönde etkilemesi.

III – Gediz Ekosistemi’nden sorumlu kurum ve kuruluşlar olarak:

1) Tarım ve Orman Bakanlığı: (Su Yönetimi Genel Müdürlüğü, Balıkçılık ve Su Ürünleri Genel Müdürlüğü, Bitkisel Üretim Genel Müdürlüğü, Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü, Hayvancılık Genel Müdürlüğü, Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü, Türkiye Su Enstitüsü, Orman Genel Müdürlüğü, Tarım ve Kırsal Kalkınmayı Destekleme Kurumu),

2) Çevre ve Şehircilik Bakanlığı: (Çevresel Etki Değerlendirmesi, İzin ve Denetim Genel Müdürlüğü, Çevre Yönetimi Genel Müdürlüğü, Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğü, Koruma Kurulu Müdürlükleri),

3) Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı: (Kalkınma Ajansları Genel Müdürlüğü, Sanayi Bölgeleri Genel Müdürlüğü),

4) Sağlık Bakanlığı: (Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü, Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü),

5) İl valilikleri: Kütahya, Manisa, Aydın, Uşak, Denizli ve İzmir valilikleri,

6) Büyükşehir Belediyeleri: Aydın, İzmir ve Manisa Büyükşehir Belediyeleri,

7) Gediz Ekosistemi içinde yer alan 22 adet ilçe belediyesi: Manisa/Ahmetli, Akhisar, Alaşehir, Demirci, Gölmarmara, Gördes, Köprübaşı, Kula, Salihli, Sarıgöl, Saruhanlı, Şehzadeler, Selendi, Turgutlu, Yunusemre, İzmir/Foça, Menemen, Çiğli, Kemalpaşa, Kütahya/Gediz, Şaphane ve Pazarlar,

8) Organize Sanayi Bölgeleri: Çiğli Atatürk, Kemalpaşa, Bağyurdu, Turgutlu, Manisa, Akhisar, Menemen, Kula, Demirci Organize Sanayi Bölgeleri.

IV – Gediz Ekosistemi ile ilgili çalışmalara yardımcı olabilecek kurum ve kuruluşlar: Üniversiteler, meslek odaları, ticaret borsaları, ziraat odaları, tarım kooperatifleri, çevre koruma ve ekoloji ile ilgili sivil toplum kuruluşları (Doğa Derneği, EGEÇEP, Ekoloji Birliği vb.)

1) Ege Belediyeler Birliği: Aralarında Gediz Nehri Havzası‘nda bulunan İzmir Büyükşehir, Çiğli, Foça, Kemalpaşa, Kütahya/Gediz, Şaphane, Manisa/Demirci, Selendi, Kula, Sarıgöl, Alaşehir, Salihli, Ahmetli, Turgutlu, Köprübaşı, Gördes, Akhisar, Marmara, Saruhanlı, Manisa Büyükşehir, Yunusemre, Kütahya/Gediz, Şaphane ve Pazarlar belediyelerinin de bulunduğu toplam 121 il, ilçe ve belde belediyesi.

2) Ege Ekonomiyi Geliştirme Vakfı (EGEV): İzmir, Afyon, Aydın, Denizli, Muğla, Manisa, Kütahya, Çanakkale, Balıkesir ve Uşak valilikleri.

3) Kalkınma Ajansları: İzmir Kalkınma Ajansı, Güney Ege Kalkınma Ajansı (Aydın, Denizli, Muğla), Zafer Kalkınma Ajansı (Afyonkarahisar, Kütahya, Manisa, Uşak),

4) Diğer mahalli birlikler: Menemen Sol Sahil Sulama Birliği, Menemen Sağ Sahil Sulama Birliği, Katı Atık Birlikleri (Manisa İli Çevre Hizmet Birliği (MEÇEB), Turgutlu, Ahmetli İlçe ve Belde Belediyeleri Katı Atık Bertaraf Tesisi Birliği, İl Özel İdaresi, Salihli Belediyesi ve Belde Belediyeler Katı Atık Bertaraf Tesis Birliği, Kula İlçesi Belediyeleri Çevre Birliği, Akhisar, Gördes, Gölmarmara, Soma Kırkağaç İlçe ve Belde Belediyeleri Birliği AKÇEB + SOMKIRÇEB, İl Özel İdaresi, Demirci, Selendi, Köprübaşı İlçe ve Belde Belediyeleri Birliği, Uşak İli Sürdürülebilir Çevre Yönetimi Belediyeler Birliği, Kütahya İli Yerel Yönetimler Katı Atık Bertaraf Tesisleri Yapma ve İşletme Birliği)

V – Gediz Ekosistemi için şimdiye kadar yapılan işler: Gediz Ekosistemi ile ilgili olarak yapılan araştırma ve planlama çalışmalarını ise şu şekilde sıralayabiliriz:

1) Gediz Havzası Koruma Eylem Planı, 2015,

2) Gediz Nehir Havzası Yönetim Planı, Kasım 2018,

3) Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi, Ağustos 2015,

4) Gediz Havzası Hassas Su Kütleleri İyileştirme Eylem Planı, 2015,

5) Gediz Havzası Nehir Havza Yönetim Planın Yeraltı Suları Veritabanı, Kasım 2018,

6) Gediz Nehri Havza Yönetim Planı Yerüstü Suları Veritabanı, Kasım 2018,

7) Gediz Deltası Sulak Alan Yönetim Planı, Mart 2007.

Yukarıdaki uzun listeden de görülebileceği gibi, Gediz Ekosistemi olarak adlandırdığımız sistemle ilgili sorunlar ve bu sorunların çözümü konusunda görevli, yetkili ve sorumlu olanlar o kadar çok olmasına karşın; bugüne kadar yapılıp ortaya çıkan somut çalışma -ne yazık ki- çok azdır. Gediz Ekosistemi‘ndeki bileşenleri birbirinden ayırarak yapılan uzun araştırmalar sonucunda ortaya konulan stratejik planlarla eylem planlarında hedef ve amaç olarak belirtilip altı üst düzey yetkililer tarafından mühürlenip imzalanan birçok hedef ve amaca bugün itibariyle ulaşılamadığı, bir anlamda planlama aşamasının sonrasına geçilemediği görülmektedir.

Bu çerçevede Gediz Nehri Havzası ile ilgili sorunların çözümü önce valiliklere bırakılmış, bunun başarısız olduğu görüldüğünde ise iş havza planı boyutunda tümüyle merkezi yönetim temsilcilerinden oluşan kurum ve kurullara (Tarım ve Orman Bakanlığı’na bağlı Havza Yönetimi Daire Başkanlığı, Su Yönetimi Koordinasyon Kurulu, Havza Yönetimi Merkez Kurulu, Havza Yönetim Heyetleri ve İl Su Yönetimi Koordinasyon Kurulları) bırakılmış, Gediz Deltası Sulak Alanı‘ndaki koruma bölgeleri İzmir Körfez Geçişi Projesi gibi büyük rant projelerine açılmış, sulak alan içindeki koruma bölgeleri sırf bu amaçla daraltılmış ve yapılaşmaya uygun hale getirilmiş, İzmir Körfezi‘nin temizliği ile ilgili “İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi“ne ise başlanmamıştır.

Kısacası Gediz Nehri, Gediz Nehri Havzası, Gediz Deltası ve İzmir Körfezi için söylenenler, verilen sözler şu an itibariyle yerine getirilmemiş, Gediz Ekosistemi hızlı bir şekilde kirlenmeye devam etmiştir.

Şimdi bu durumda, yukarıda tek tek belirttiğimiz faktörleri dikkate alarak ne yapılabiliriz?

1. Öncelikle Gediz Nehri Havzası gibi tüm havzalarda sadece merkezi yönetime görev, yetki ve sorumluluk veren, belediyeleri, üniversiteleri, sivil toplumu istendiği takdirde davet edilen kurum ve kuruluş mertebesine koyan yasal düzenlemeler en kısa sürede demokratikleştirilerek bu tür havza planlamalarında ve uygulamalarında oraları kirletenlerin ya da kirletilmesini önleyecek olanların sürece dahil edilmesi sağlanmalıdır. Çünkü bugüne kadarki uygulama, “ben her şeyi bilirim ve yaparım” diyen merkezi yönetim kurumlarının başarısızlığını net bir şekilde ortaya koymuştur.

2. İkinci olarak Gediz gibi kaynağı, yatağı, çevresindeki havzası, döküldüğü alan ve ulaştığı yer itibariyle özel bir ekosistem olan değerlerin parçacı bir anlayış yerine tüm parçaları hep bir arada ele alan bütüncül bir şekilde ele alınması, planlanması, uygulamanın bu planlamaya göre yapılması ve uygulamanın izlenerek her yıl düzenlenecek raporlarla kamuoyunun bilgisine sunulması gerekir.

Bu bağlamda Gediz Ekosistemi‘nin bir parçası olan Gediz Deltası‘nı ya da Gediz Nehri Sulak Alanı‘nı UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi‘ne dahil etmek çözüm olmayacak, söz konusu delta nehrin devamlı getirdiği kirlilikle bir Dünya Mirası olma özelliğini koruyamayacaktır. Yapılan başvuru ile Delta’nın Geçici Liste’ye alınması mümkün olmakla birlikte, Geçici Liste’de kaldığı süre içinde; hatta asıl listeye alınsa bile asıl listede bulunduğu süre içinde Gediz Nehri’ndeki kirlenme önlenemediği takdirde Gediz Nehri Sulak Alanı‘nın listelerden çıkarılması ihtimali her an için mümkün olabilecektir. Bu konuya geçmişten verilebilecek en iyi örnek, UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi‘nde yer alan İstanbul Tarihi Yarımada‘daki çarpık yapılaşma üzerine 2010 yılında UNESCO‘nun, İstanbul Tarihi Yarımada‘sının listeden çıkarabileceğini belirtmesi üzerine bölgenin korunması konusuna daha fazla önem ve öncelik verilmesidir.

3. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in, seçim öncesinde yayınladığı “Çok Renk, Çok Ses, Çok Nefes” isimli seçim bildirgesinin “Demokrasi” başlığını taşıyan bölümünde yazılı olan bir açılımı vardı. Tunç Soyer o bildirgede, “Merkezi hükümet ile İzmir Vizyon Ortaklığı kuracağız” diyerek AKP iktidarına bir başka deyişle birlikte çalışma çağrısı yapıyordu. Bu çağrıyı ve özellikle de “İzmir Vizyon Ortaklığı” sözcüğünü şu sıralar pek dile getirmese de; hem seçim döneminde, hem de sonrasında yaptığı sözlü açıklamalarda İzmir’in çıkarı için merkezi yönetimle birlikte çalışabileceğini, bu konuda ortak projeler geliştirebileceğini söylediğini hatırlıyoruz.

Bu nedenle, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in seçim öncesi ve sonrasında dile getirdiği “İzmir Vizyon Ortaklığı” önerisi bağlamında Gediz Nehri‘nin, Gediz Nehri Havzası‘nın, Gediz Deltası‘nın ve İzmir Körfezi ile ilgili her düzeydeki çalışma ya da projenin merkezi hükümetle belediyelerin işbirliği; özellikle de Tunç Soyer‘in başkanı olduğu İzmir Büyükşehir Belediyesi ve Ege Belediyeler Birliği‘nin katıldığı bir işbirliği içinde birlikte gerçekleştirilmesi, bunun için girişimde bulunulması, merkezi iktidar temsilcileriyle görüşüp ortak projeler geliştirilmesi; böylelikle Gediz Ekosistemi‘nin bir bütün olarak ele alınması mümkün değil midir?

Ayrıca, Kemalpaşa Belediyesi‘nin 2020-2024 dönemi Stratejik Planı’nda bir hedef olarak belirlediğimiz; merkezi yönetim kurumlarının Gediz Nehri Havzası‘nın korunması konusundaki yetersizliği nedeniyle, havzada yer alan belediyeler arasında ve İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Çiğli, Kemalpaşa ve Menemen belediyelerinin öncülüğünde havza sorunlarını merkezi yönetim ile birlikte çözmek üzere bir Gediz Nehri Havzası Belediyeler Birliği kurmak mümkün değil midir?

Şayet bu yapılamazsa bile, bu dört bileşenin her biriyle ilgili ayrı ayrı faaliyet ya da projelerde diğer bileşenlerin de dikkate alınması, birbirleriyle ilişki ve etkileşimlerinin sorgulanması; örneğin, Gediz Deltası‘nın UNESCO‘nun Dünya Mirası Listesi‘ne alınması için girişimde bulunulurken, aslında bunun Gediz Nehri Havzası ile Deltası‘ndaki çevre kirliliği giderilmeden yapılmak istenmesinin yanlış olduğunun görülüp belirtilmesi; böylesi bir girişimde bulunulurken hem havzadaki hem de deltadaki çevre kirliliğinin giderilmesi için merkezi yönetime ortak çalışma çağrısının yapılması, bunun için gayret gösterilmesi, bu konuda -en azından- İzmir kamuoyundan destek istenmesi mümkün değil midir?

Kısacası, Gediz Ekosistemi‘ni oluşturan bileşenlerin biri için tek başına çalışmaya karar verilmesinden önce, merkezi yönetimle birlikte çalışma için bütün yolların, çarelerin tüketilip; yanıt alınmaması ya da çağrının kabul edilmemesi durumda “Ben uğraştım; ama, olmadı. Böylelikle günah da benden gitmiş oldu” demek ve bu konuyu İzmir kamuoyuna anlatmak, o kadar mı zor acaba?

Ayrıca, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından, ÇED Raporu onaylanmış “İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi“ne bir an önce başlanması suretiyle İzmir Körfezi‘ndeki mevcut su akıntısıyla kalitesinin arttırılması suretiyle körfezin temizlenmesi sağlanmalıdır.

Yararlanılan Kaynaklar

1. Gediz Havzası Hassas Su Kütleleri İyileştirme Eylem Planı,

2. Gediz Havzası Koruma Eylem Planı Kitapçığı, T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü.

3. Gediz Havzası Koruma Eylem Planı- Proje Nihai Raporu, T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü & TUBİTAK MAM, Kasım 2013, Gebze, Kocaeli.

4. Gediz Havzası Nehir Havza Yönetim Planın Yeraltı Suları Veritabanı, T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü & TUBİTAK MAM, Kasım 2018, Gebze, Kocaeli.

5. Gediz Nehir Havzası Yönetim Planı, T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü, Kasım 2018.

6. Gediz Nehri Havza Yönetim Planı Yerüstü Suları Veritabanı, T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü & TUBİTAK MAM, Kasım 2018, Gebze, Kocaeli.

7. Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi, İzmir Büyükşehir Belediyesi & Ege Üniversitesi & İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü, Ağustos, 2015, İzmir.

8. Ulusal Havza Yönetim Stratejisi 2014-2023, T. C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı, 2014.

9. Ulusal Su Planı 2019-2023, T.C. Tarım ve Orman Bakanlığı.

10. İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi ÇED Raporu, 2013.

11. İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi ÇED Raporu, 2016.

12. Su Yönetimi Koordinasyon Kurulu’nun oluşumu ile ilgili 2012/7 sayılı Başbakanlık Genelgesi, 20.03.2012 tarih, 28239 sayılı Resmi Gazete.

13.Tarım ve Orman Bakanlığı’nın Havza Yönetimi Merkez Kurulu, Havza Yönetim Heyetleri ve İl Su Yönetimi Koordinasyon Kurullarının Teşekkülü, Görevleri, Çalışma Usul ve Esaslarına Dair Tebliği, 18.01.2019 tarih, 30659 sayılı Resmi Gazete.

Gediz Nehri, Havzası, Deltası ve İzmir Körfezi ile Bir Bütündür… (1)

Ali Rıza Avcan

Gediz Nehri, havzası, deltası ve İzmir Körfezi uygarlık tarihi, kültürü, coğrafyası, doğası ve barındırdığı insan toplulukları itibariyle birbirine bağlı bir bütündür…

Ayrıca Anadolu‘yu Anadolu, Ege‘yi Ege, İzmir‘i de İzmir yapan önemli bir değerimizdir…

Bu gerçeği; daha doğrusu Gediz Nehri‘nin, çevresindeki Gediz Nehri Havzası‘nın, Gediz Nehri Deltası‘nın ve İzmir Körfezi‘nin birbirine bağlı ve birbirini bütünleyen bir ekosistem olduğunu 2015-2019 döneminde mücadelesini verdiğimiz İzmir Körfezi Geçiş Projesi ve Gediz Deltası Sulak Alanı koruma bölgelerinin daraltılıp koruma derecelerinin düşürülmesi girişimini davalar açıp önlediğimizde anlamış; bunlardan sadece birini ya da ikisini ele alıp bir çalışma yapmanın, korumanın ya da onların korunması için mücadele etmenin doğru olmadığını görmüştüm.

Oysa son günlerde belediyelerden; özellikle de İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nden bu ekosistemin sadece bir kısmını oluşturan Gediz Deltası ya da Gediz Deltası Sulak Alanı‘nın UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi‘ne alınması ya da bir rekreasyon alanı olarak düzenlenmesi, insanların bu bölgeyi ziyaret etmesi için hem bütünün parçalarından hem de bütünden ayrı bir şekilde görüşler, düşünceler ve projeler geldiğini duyuyor, okuyoruz.

Gediz Deltası UNESCO yolunda“, “Gediz Deltası’nda doğa gezi rotaları , kuş gözlem kuleleri, bisiklet yolları, interaktif oyun/eğitim alanları yapacağız” gibi söylemlerin de gösterdiği gibi, bir bütünü oluşturan parçalar arasından ‘en göz önünde‘ ve ‘kolay‘ olanını seçip, parçacı bir anlayışla onu öne çıkarmak, zor olan parçaları diğer bir köşede unutmak ya da göz ardı etmek sosyal demokrat popülizm anlayışının son örneği olarak karşımıza çıkıyor.

İşte o nedenle, Gediz Deltası‘nda yapılmak istenenleri bir köşeye koyarak, bütünü oluşturan Gediz Nehri‘ni, Gediz Nehri Havzası‘nı, Gediz Deltası‘nı ya da başka bir deyişle Gediz Deltası Sulak Alanı‘nı ve son olarak İzmir Körfezi‘ni tek tek ele alıp tanıyalım ve bu dört parçanın oluşturduğu bütünle ilgili yapımı yürek isteyen zor öneriler geliştirmeye çalışalım düşüncesiyle iki bölümden oluşan bu yazı dizisini hazırlamak istedim.

I – GEDİZ NEHRİ VE GEDİZ NEHRİ HAVZASI

Kütahya il sınırları içindeki Murat ve Şaphane dağlarından doğup Foça ve Çamaltı Tuzlası arasındaki Agriya Körfezi‘nden İzmir Körfezi’ne dökülen 401 kilometre uzunluğundaki Gediz (Hermos) Nehri, çevresindeki 17.500 kilometrekare büyüklüğündeki havzası ile Önasya’nın önemli yerleşim bölgelerinden biridir. Havzadaki ekonomik faaliyetler, coğrafi alanın 1/3’ünü oluşturan merkez ova ve deltada meydana gelip, nüfusun büyük çoğunluğu, endüstriyel faaliyetlerle sulamalı tarımın yapıldığı ovalarda ve deltada yaşamaktadır.

Nehrin yatağı ve denizle buluştuğu nokta, getirdiği alüvyonun İzmir Limanı‘na giriş-çıkış yapan gemilerin yolunu doldurması nedeniyle 1886 yılında değiştirilip bugünkü konumuna getirilmiştir.

Gediz Nehri Havzası ise kuzeyde Kuzey Ege ve Susurluk havzalarının güney sınırını oluşturan Kara, Dumanlı, Kılıç, Karaoğlan, Demirci, Simav; doğuda Murat, Koca, Kışla, Umurbaba, Uysal; güneyde Çal, Çulha, Bozdağ, Çatma, Çallıbaba, Mahmut, Nif ve Yamanlar dağlarının su ayrım hattına ve batıda Ege Denizi’ne kadar uzanmaktadır.

Havzada yer alan ovalar Gediz’in yukarı havzasında nehir boyunca dar bir şerit halinde, orta ve aşağı havzada ise oldukça geniş olarak yer almaktadır. Bu ovaların en önemlileri Adala, Ahmetli, Menemen, Akhisar, Selendi, Kapaklı, Alaşehir ve Üzümlü Ovaları’dır. Bunlar genelde doğu batı yönündeki dağlar arasında uzanmakla beraber değişik yönlerde, özellikle kuzey güney yönünde uzanan ovalar da vardır. Mevcut ovaların yukarı havzalarda 400–600 m arasındaki yüksekliği (Selendi Ovası 415 m, Üzümlü Ovası 625 m) batıya doğru gittikçe devamlı şekilde azalmaktadır. Bu yükseklik orta havzada ve özellikle Salihli’den sonra 100 m civarında olmasına rağmen akar suyun ağzına yakın yerlerde ve Menemen Ovası’nda 2,5 m’yi bulmaktadır.

Havzanın temel su kaynağı olan Gediz Nehri birçok yan dere ile birleştikten sonra Manisa ve Menemen ovalarını sulayarak denize dökülmektedir. Gediz Nehri kuzeyden Selendi, Kocaçay (Deliniş), Demrek (Demirci) ve Kum Çayı’nı, güneyinden Alaşehir ve Nif (Kemalpaşa) çaylarını da alır; bunların dışında Kurşunlu, Tabak, Sart, Gencer, Yeniköy, Karaçalı, Irlamaz ve Keçili gibi yan dereler de kendisine bağlanır.

Gediz Nehri Havzası’nda doğal göl sayısı yok denecek kadar azdır. Havzada yer alan en önemli doğal göl, Akhisar’ın yakınındaki Gölmarmara’dır.

Havzada toplam 5 baraj ve 2 gölet bulunmaktadır. Havzadaki en büyük baraj 1.022 milyon m3 depolama kapasitesiyle Demirköprü Barajı’dır. Barajın üzerine enerji üretmek üzere HES kurulmuştur. Gördes ve Küçükler barajları içme suyu elde etmek amacıyla da kullanılmakta, diğer barajlar sulama, taşkın koruma ve enerji üretimi amaçlıdır. Demirköprü, Afşar, Buldan ve Gördes barajları Manisa’da, Küçükler Barajı ise Uşak’ta yer almaktadır.

Gediz Nehri Havzası sınırları içinde Manisa, İzmir, Uşak, Kütahya, Denizli, Balıkesir ve Aydın illeri yer almaktadır. İllerin havza sınırları içerisinde kalan alanlarının büyüklüğü aşağıdaki tabloda gösterilmiştir. Buna göre havza topraklarının % 64’ü Manisa ili sınırları içinde bulunmaktadır.

Nehrin havzası içindeki başlıca yerleşimlerin (Manisa/Ahmetli, Akhisar, Alaşehir, Demirci, Gölmarmara, Gördes, Köprübaşı, Kula, Salihli, Sarıgöl, Saruhanlı, Şehzadeler, Selendi, Turgutlu, Yunusemre, İzmir/Foça, Menemen, Çiğli, Kemalpaşa, Kütahya/Gediz, Şaphane, Pazarlar) 2019 yılı toplam nüfusu 1.945.833 olup; buna Gediz Nehri‘nin döküldüğü İzmir Körfezi kenarındaki Karşıyaka, Bayraklı, Konak, Karabağlar, Balçova, Narlıdere, Güzelbahçe ve Urla ilçelerinin nüfuslarını da eklediğimizde, havzada yer alan toplam 30 ilçede yaşayan toplam nüfusun 3.686.366 olduğunu görürüz.

Gediz Nehri Havzası‘nın % 52’sini tarımsal alanlar, % 45’ini de orman ve yarı doğal alanlar oluşturmaktadır.

Gediz Nehri Havzası içerisinde önemli oranda organize sanayi bölgesi olup bunlar Turgutlu, Manisa, Akhisar, Kemalpaşa, Bağyurdu, Menemen, Çiğli, Kula ve Demirci’de yer almaktadır. Gediz Nehri hem bu önemli sanayi bölgelerinden hem de yerleşimlerden doğrudan ya da atık su arıtma tesislerinden gelen kontrolsüz atıklar; ayrıca, tarımsal arazilerin yoğun ve bilinçsiz bir şekilde ilaçlanıp gübrelenmesi (Fosfat, Azot), yer altı suyunun kaçak kuyularla yoğun bir şekilde kullanılması, jeotermal kaynaklardan, madenlerden, balık çiftliklerinden ve zeytinyağı üretim tesislerinden gelen atık suların yer üstü su kaynaklarına karışması suretiyle önemli ölçüde kirlenmiştir. Bu çerçevede Gediz Nehri Havzası‘ndaki yer üstü ve yer altı sularıyla toprağın büyük baskı ve risk altında olduğu söylenebilir. TUBİTAK‘ın 2018 tarihli araştırmaları ve bu araştırmalar sonucunda ortaya konulan rapor, plan ve programlar bu yoğun ve yaygın kirlenmeyi açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Gediz Nehri’nin Önemli Bir Kolu: Nif (Kemalpaşa) Çayı

TUBİTAK‘ın bu araştırmalar kapsamında düzenlediği listelere göre yeraltı suyu kaynakları, nehrin doğduğu kaynaktan İzmir Körfezi‘ne doğru ilerlediğimizde Gökçeören, Beyler, Salihli, Kestelli, Ahmetli, Karaselendi, Yüreğil, Akhisar, Mecidiye, Palamut, Büknüş, Manisa, Veziroğlu, Çepnibektaş, Kemalpaşa, Yukarıkızılca, Çambel ve Menemen yerleşimlerinde “Önemli Baskı Altında“, Gökçeören, Salihli, Belenkaya, Poyrazdamları, Kestelli, Ahmetli, Selendi, Yüreğil, Akhisar, Mecidiye, Palamut, Büknüş, Manisa, Veziroğlu, Çepnibektaş, Kemalpaşa, Yukarıkızılca, Çambel ve Menemen yerleşimlerinde de “Yüksek Risk Altında“dır. (s.187-189)

Miktar açısından baskı altında olan yeraltı suyu kütleleri
Yeraltı suyu kütleleri risk haritası

Yer altı sularıyla ilgili baskı ve risklerin aynısı yer üstü suları için de geçerlidir. Aşağıdaki haritanın incelenmesinden de anlaşılacağı üzere değişik baskı ve risk noktalarının kirlettiği sular tüm bir Gediz Nehri boyunca akarak Gediz Deltası‘na ulaşmakta ve oradan da İzmir Körfezi’ne boşalmaktadır.

2018 yılında TUBİTAK tarafından yapılan araştırma, plan ve programların da ortaya koyduğu gibi, onca yolu katedip körfeze karışan bu milyonlarca metreküp suyun içinde bol miktarda Azot, Fosfat, Sodyum, Nikel, Kurşun kaynaklı kirleticiler ve ağır metaller bulunmakta, bu maddeler içme ve tarımsal sulama yoluyla bitki ve hayvanlarla milyonlarca insanın sağlığını tehdit etmektedir.

Gediz Havzası’nda evsel, endüstriyel ve tarımsal faaliyetlerden kaynaklanan baskılar

II – GEDİZ DELTASI YA DA GEDİZ DELTASI SULAK ALANI

Gediz Deltası, Gediz Nehri‘nin binlerce yılda şekillendirdiği 40.000 hektarlık yüz ölçümü ile Türkiye’nin en büyük deltalarından biridir. Gediz Deltası günümüzde Karşıyaka Mavişehir’in yanı başından başlayarak Foça Tepeleri’ne kadar uzanan geniş bir kıyı şeridini içine almaktadır. Delta flora ve fauna olarak zengin bir tür çeşitliliğine sahip olup, doğal yaşamın sürdürülebilirliliği bakımından son derece önemlidir. Gediz Deltası, ülkemizin 14 Ramsar alanından biri olmakla birlikte başta flamingolar olmak üzere kuş çeşitliliği bakımından en zengin sulak alanlarımızdan birisidir.

Gediz Deltası, tuzlu, tatlı ve acı su ekosistemlerini bir arada barındırmaktadır. Deniz sınırının büyük kısmı deniz börülceleri ve midye kabukları ile kaplı kum bantlarından oluşmaktadır. Kum bantlarının ardında lagünler veya geniş tuzcul kıyı çayırları uzanır. Tuzcul alana tatlı su girişinin yüksek olduğu noktalarda küçük sazlık alanlar ve kındıra otlarıyla kaplı geçici sulak çayırlar bulunur. Tepeler genellikle garig (kısa boylu dikenli çalı toplulukları) ile örtülüdür. Bunun dışındaki alanlarda geniş tarım alanları, ağaçlandırma sahaları ve bahçeler bulunmaktadır.

III – İZMİR KÖRFEZİ

İzmir Körfezi, toplam 200 km2’lik alanı, 11.5 milyar m3’lük su kapasitesi ve 464 kilometrelik kıyı şeridi uzunluğu ile Akdeniz’in en büyük doğal körfezlerinden biridir. İzmir, yaklaşık 88.000 ha’lık alanı ile Körfez etrafındaki en büyük yerleşim bölgesidir

İzmir KörfeziKaraburun Yarımadası‘ndaki Kanlıkaya Burnu ile Foça‘daki Aslan Burnu arasındaki 13 deniz mili açıklıktan başlar. Körfez şekil konum itibarıyla üç kesime sahiptir. Birincisi “iç körfez” olarak adlandırılan ve Çiğli‘deki Ragıp Paşa Dalyanı ile Yeni Kale Burnu arasında kalan kısımdır. İkincisi “orta körfez” olarak nitelendirilen ve Çiğli‘deki Çamaltı Tuzlası ile Güzelbahçe arasındaki bölümdür. Üçüncüsü ise bu alanın batısında kalan “dış körfez“dir. 

İzmir Körfezi‘nde yer alan Uzunada, Türkiye’nin en büyük dördüncü adasıdır. Körfez içerisinde konumlanan diğer başlıca adalar Hekim Adası ve Karantina Adası‘dır. Foça açıklarında yer alan Foça Adaları, dokuz ada ve kayalıktan oluşmaktadır. Bunların en büyüğü Orak Adası‘dır. Büyükada, Karaburun kıyılarında bulunan birkaç adadan biridir.

Körfeze dökülen on yedi akarsu mevcuttur. Bunların en büyükleri Gediz Nehri ve Meles Çayı‘dır. Körfezin kuzeydoğusunda körfeze boşalan Gediz Nehri‘nin önünde taşıdığı alüvyonlarla oluşan Gediz Deltası yer almaktadır.

Körfez, konumu sayesinde şiddetli rüzgârlardan korunaklıdır (Karaburun Yarımadası‘ndaki Akdağ, kuzeyde Yamanlar Dağı ve güneyde Balçova tepeleri rüzgârı kesmektedir). Dış körfez rüzgâra açık daha geniş ve daha derindir. 

2000’li yılların başına kadar Akdeniz’de, kirliliğin en yoğun biçimde yaşandığı noktalardan biri olan İzmir Körfezi, 2000 yılında Büyük Kanal Projesi’nin devreye sokulması ile düzelme sürecine girmiştir. Körfez’de gerçekleştirilen kirlilik izleme çalışmalarının sonuçları da yakın zamana kadar bunu destekler nitelikteydi. Ancak, bölgede gerçekleştirilen son örneklemelerin sonuçları, önceki yıllarda ekosistemde gözlenen düzelme sürecinin kesintiye uğradığını; hatta aksi yönde bir geriye dönüşün başladığı izlenimini doğurmaktadır. Özellikle iç körfez istasyonlarında tespit edilen tür sayısındaki düşüş ve kirlilik oldukça dikkat çekicidir. Kısacası Büyük Kanal Projesi ile İzmir İç Körfez’de bazı fiziko-kimyasal parametreler açısından yıllar içinde düzelmeler gözlense de, ekolojik anlamda iç körfez için ekolojik kaliteden bahsetmek mümkün görünmemektedir.

Bunun en önemli nedeni de, hem körfeze boşalan aşırı derecede kirlenmiş nehir, çay ve derelerin getirdiği çökeltiler, hem de körfezde her geçen gün artan sığlaşma nedeniyle körfezden çıkan suyun miktar ve hızındaki azalmadır.

Genel olarak yüzey akıntıları körfezin içinden dışarıya doğru olup körfezin kuzey tarafında daha şiddetlidir. Yüzey akıntıları 5-7 cm/s civarlarında olup rüzgarın etkisiyle 10-15 cm/s düzeylerine çıkabilmektedir. Ortalama su seviyesinden 10 m derinlikteki akıntılar körfezin içine doğrudur ve Yenikale önlerinden iç körfeze girer. Ortalama su seviyesinden 10 m derinlikteki akıntılar iç körfezde güneye doğru döner ve topoğrafyanın etkisiyle siklonik bir yapı sergiler. Ortalama su seviyesinden 10 m derinlikteki akıntıların hızları ise 5-7 cm/s düzeyindedir.

İzmir Limanı ve Körfezi Rehabilitasyon Projesi

İzmir Körfezi‘nin su sirkülasyonunu artırmak ve su kalitesini iyileştirmek zaman zaman uygulanan projeler kısmi iyileşmeler sağlamış olmakla birlikte 2012 yılında Ulaştırma Bakanlığı‘na bağlı TCDD Genel Müdürlüğü ile İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne bağlı İzmir Su ve Kanalizasyon İdaresi (İZSU) Genel Müdürlüğü‘nün birlikte geliştirdiği “İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi” kapsamında Alsancak Limanı‘nın genişletilmesi ve İzmir Körfezi‘ndeki su akıntıların arttırılması suretiyle su kalitesinin yükseltilmesi amaçlanmıştır. Bu proje ile ilgili 2013 tarihli ilk ÇED raporu 2016 yılında güncellenmiş ve 2017 yılında kabul edilmiştir.

TCDD ve İZSU’nun işbirliği içinde yapılacak olan bu büyük proje ile ilgili ÇED Raporu’na göre, Alsancak Limanı ve çevresi ile Körfez içinde yer alan Liman Yaklaşım (Navigasyon) ve Akıntı İyileştirme (Sirkülasyon) Kanalı taramasında toplam 9,5 milyon m2‘lik alanda 46.990.000 m3 miktarında dip taraması yapılırken 12 kilometre uzunluğunda, 250 metre genişliğinde ve -17 metre derinliğinde Liman Yaklaşım (Navigasyon) Kanalı ile 13,5 kilometre uzunluğunda, 250 metre genişliğinde ve -8 metre derinliğinde Akıntı İyileştirme (Sirkülasyon) Kanalının açılması ve dip taraması ile çıkarılan malzeme ile Körfez’in kuzeyinde iki adet doğal yaşam adası yapılacak, Alsancak Limanı‘ndaki işlerle Liman Yaklaşım (Navigasyon) Kanalının TCDD, Akıntı İyileştirme (Sirkülasyon) Kanalının da İZSU tarafından üstlenilecektir.

Durum bu olmakla birlikte, Alsancak Limanı‘ndaki tarama ve inşaat işleriyle Liman Yaklaşım (Navigasyon) Kanalı‘nın yapımına Alsancak Limanı‘nın Türkiye Varlık Fonu‘na devredilmesi nedeniyle başlanmamıştır. İzmir Büyükşehir Belediyesi ise, ÇED Raporu’nun onaylanmadığı dönemde devamlı olarak “Ankara bizim projemizi engelliyor” diyerek siyasi çıkışlar yapmasına karşın, projeye ÇED Raporu’nun onaylandığı tarihten bu yana başlanmamış; böylelikle İzmir Körfezi‘nin temizlenmesi bir başka bahara kalmıştır.

Yararlanılan Kaynaklar

1. Gediz Havzası Hassas Su Kütleleri İyileştirme Eylem Planı,

2. Gediz Havzası Koruma Eylem Planı Kitapçığı, T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü.

3. Gediz Havzası Koruma Eylem Planı- Proje Nihai Raporu, T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü & TUBİTAK MAM, Kasım 2013, Gebze, Kocaeli.

4. Gediz Havzası Nehir Havza Yönetim Planın Yeraltı Suları Veritabanı, T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü & TUBİTAK MAM, Kasım 2018, Gebze, Kocaeli.

5. Gediz Nehir Havzası Yönetim Planı, T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü, Kasım 2018.

6. Gediz Nehri Havza Yönetim Planı Yerüstü Suları Veritabanı, T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü & TUBİTAK MAM, Kasım 2018, Gebze, Kocaeli.

7. Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi, İzmir Büyükşehir Belediyesi & Ege Üniversitesi & İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü, Ağustos, 2015, İzmir.

8. Ulusal Havza Yönetim Stratejisi 2014-2023, T. C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı, 2014.

9. Ulusal Su Planı 2019-2023, T.C. Tarım ve Orman Bakanlığı.

10. İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi ÇED Raporu, 2013.

11. İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi ÇED Raporu, 2016.

Devam Edecek…