Tarafları bir araya getiren Dolar ya da Avro kardeşliği… (1)

Ali Rıza Avcan

2020 Yolsuzluk Algı Endeksi‘ni hazırlayan Uluslararası Şeffaflık Derneği (Transparency International), dünya ülkeleri ile ilgili yolsuzluk algısının, bir önceki yıla benzer bir seviyede geliştiğini belirterek 2020 yılında, dünya ülkelerinin üçte ikisinin başarıyı simgeleyen 100 rakamına göre 50 puanın altında kaldığını, bu sıralamada 88 puan alan Danimarka ve Yeni Zelanda‘nın birinciliği paylaştığını, bu iki ülkeyi 85’er puanla Finlandiya, Singapur, İsveç ve İsviçre‘nin takip ettiğini, Almanya‘nın 2019’da olduğu gibi 80 puanla 8’inci sırada yer aldığını, 40 puan alıp 180 ülke arasında 86. sırayı işgal eden Türkiye ile aynı puanı paylaşan ülkelerin ise, Trinidad ve Tobago, Doğu Timor, Fas, Hindistan ve Burkina Faso olduğunu duyurdu.

Söz konusu endeksi ayrıntılı bir şekilde incelediğimizde ise, Türkiye‘nin Ekonomik ve İşbirliği Kalkınma Teşkilatı (OECD) ülkeleri arasında da sondan üçüncü sırada yer aldığı görüyoruz.

Türkiye‘nin küresel sıralamada, ekonomik, sosyal ve politik istikrarsızlıkların yoğun olduğu ve henüz demokrasi ile tanışamamış birçok ülkenin gerisinde kalışı, sadece 2020 yılına ait bir durum olmayıp; bu sıralamadaki yeri ve puanı 2012 yılından bu yana hızlı bir biçimde düşmekte ve son 8 yıl içinde en çok gerileyen 5 ülke arasında yer alıyor.

İnternet gazetelerinden ulaştığım bilgilere göre Alman DW Ajansı‘na açıklamalarda bulunan Uluslararası Şeffaflık Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Daniel Eriksson, “Dünyanın üçte ikisinde yolsuzluğun olduğu söylenebilir” değerlendirmesinde bulunarak “Derecelendirmeyi yaparken öncelikli olarak rüşvet, zimmete para geçirme ve adam kayırmanın ülkelerde ne kadar yaygın olduğunu inceleyen endeks, söz konusu ülkelerde yolsuzlukla mücadele yasalarının olup olmadığını ve bu yasaların uygulanıp uygulanmadığını da dikkate alıyor…. Toplumlar demokratikleştikçe, açıklaştıkça, şeffaflaştıkça, yolsuzlukla mücadele etme kabiliyetleri de artıyor. Görüyoruz ki düşünce özgürlüğünün altını oyan, insan haklarını ihlal eden bazı ülkelerde yolsuzlukla mücadele kabiliyeti de çok düşük” değerlendirmesinde bulunmuş.

Birinci ve ikinci adımlar – Halka sorulmadan yapılan işler: Konak ve Karşıyaka Tramvay Projeleri….

Aziz Kocaoğlu zamanında tartışmalarla başlayıp Tunç Soyer döneminde sessiz sedasız devam eden İzmir Tramvayının aslında hazin bir hikayesi vardır…

İzmir Tramvayı (İzmirTram) olarak adlandırılan Karşıyaka ve Konak tramvay hatları, İzmir Büyükşehir Belediyesi şirketi İzmir Metro A.Ş.‘ne bağlıdır. 26 Şubat 2014 tarihli ihale sonrasında yapılan Mavişehir-Alaybey güzergâhında 15 istasyonu kapsayan 9,6 km uzunluğundaki (T1) Karşıyaka Tramvayı deneme amaçlı ön işletim için Aralık 2016’da, tam zamanlı işletim için de 1 Temmuz 2017’de, Fahrettin Altay-Halkapınar güzergâhında 20 istasyonu kapsayan 12,4 km uzunluğundaki (T2) Konak Tramvayı ise denetim amaçlı ön işletim 24 Mart 2018, tam zamanlı işletim için de 2 Temmuz 2018 tarihinde açılıp işletmeye alınmıştır. (1)

Bu iki tramvay hattı, 2007-2009 döneminde Pamukkale Üniversitesi tarafından hazırlanan 2009 tarihli İzmir Ulaşım Planı ile plan sonrasında gerçekleştirilen çalışmalarla İzmir kent merkezine önerilen 5 ayrı tramvay hattının ikisi olup diğerleri ise sırasıyla Buca, Bornova ve Narlıdere-Urla tramvayu hatlarıdır. Yapılan ilk analizlere göre 10 km uzunluğundaki Konak (Fahrettin Altay-Alsancak) hattında günlük yolcu taşıma kapasitesinin 84.960 yolcu/gün, 19 km uzunluğundaki Karşıyaka (Alaybey-Sasalı Doğal Yaşam Parkı) hattında günlük yolcu taşıma kapasitesinin yine aynı şekilde 84.960 yolcu/gün olduğu hesaplanmıştır. (2)

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin “İzmir Büyükşehir Belediyesi: Tramvay için hazırız, ucuz dış kredi onayı bekliyoruz” başlıklı 28 Kasım 2012 tarihli haberi ile TMMOB Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi Ulaşım Komisyonu‘nun Ağustos 2014 tarihli İzmir Tramvayı İnceleme Raporu‘ndaki bilgilere göre, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından İzmir Ulaşım Ana Planı doğrultusunda hazırlanan Karşıyaka ve Konak Tramvay Projeleri için Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı Altyapı Yatırımları Genel Müdürlüğü‘ne (DLH), proje raporu, teknik çizimler albümü ve fizibilite etüdünün onaylanması için 03.09.2010, 04.03.2011 ve 14.06.2011 tarihlerinde başvuruda bulunulmuş ve adı geçen genel müdürlük, 21.03.2012 tarihinde Konak Tramvay Projesinde hedef yıl için İzmir Ulaşım Ana Planı’nda öngörülen (zirve saatte 15.522 Yolcu/Yön/Saat) yolculuk değerini yeterli görerek bu projeye ait fizibilite etüdü ve güzergâh avan projelerini uygun gördüğünü bildirmiş, Karşıyaka Tramvayı Projesinin de yeterli yolcu taşımasına sahip fizibil bir proje olduğunu öngörüp projeleri onaylamıştır.

İzmir Büyükşehir Belediyesi kaynaklı bu haber metninden de anlaşılacağı üzere, bakanlık onayının verildiği aşamada Konak Tramvay Projesi için tek yönde “zirve saatte yolcu/yön/saat” yolculuk kestirimleri belli olduğu halde, Karşıyaka Tramvay Projesi ile ilgili yolculuk kestirimleri; Karşıyaka hattındaki tramvaya ne miktarda talep olacağı hususu belli değildir. (3, 4)

Anlaşılan odur ki, bu iki ayrı tramvay projesinden biri kentin tam ortasından geçen güzergahı nedeniyle hesaplanmış sayıda yeterli yolculuk talebine sahipken diğerinde; yani Karşıyaka Tramvay Projesinde, yolculuk talepleri hesaplanmamış olmasına rağmen yeterli yolculuk taşımasına sahip fizibil/yapılabilir bir proje olduğuna karar verilmiştir.

Karşıyaka Tramvay Projesi‘nin onayı aşamasında yolculuk taleplerinin hesaplanmamış olması ise, söz konusu hattın işletmeye açılmasından ortaya çıkan yetersiz yolculuk talepleri nedeniyle, bu açığı gidermek amacıyla İzmir Ulaşım Ana Planı‘nda olmayan yeni bir tramvay projenin daha ortaya çıkmasına neden olmuştur: Çiğli Tramvayı Projesi.

Üçüncü adım – İzmir Ulaşım Ana Planı’nda olmayan yeni bir proje: Çiğli Tramvay Hattı

İzmir Ulaşım Ana Planı‘nın 2019 tarihli güncellemesinden önceki 2009 tarihli İzmir Ulaşım Planı İzmir Tramvay Hatları Ön Etütleri Taslak Raporu ile Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı Altyapı Yatırımları Genel Müdürlüğü‘nden alınan 2012 tarihli onaylar sırasında gündemde olmamakla birlikte Karşıyaka tramvayının işletmeye alındığı 11 Nisan 2017 tarihinden bir yıl sonra bu hattın devamıymış gibi takdim edilip yapılmasına karar verilen Çiğli Tramvay Projesi‘nin Çevre ve Şehircilik Bakanlığı‘nca onaylanmış 2017/Temmuz tarihli Proje Tanıtım Dosyası‘nda, Ataşehir-Çiğli İZBAN-Çiğli Bölge Eğitim Hastanesi-Ata Sanayi Sitesi-Katip Çelebi Üniversitesi-Atatürk Organize Sanayi Bölgesi-Ataşehir güzergâhında 2 ayrı etapta yapılacak 11 km uzunluğundaki projeye dair birçok teknik bilgi ayrıntısı sıralanmakla birlikte sözleşme bedeli şimdilik 414.182.814.- TL. olan böylesi büyük bir projede önceden hesaplanıp bilinmesi gereken “beklenen yıl için doruk saat-tek yön yolculuk talebi” ile ilgili tek bir veriye yer verilmemiş, bunun yerine “Proje etüt çalışmaları devam etmektedir, bu nedenle yolculuk sayıları öngörüleri yapılmamıştır.” ifadesi kullanılarak bu güzergahta niye lastik tekerlekli toplu ulaşımdan vaz geçilerek tramvay hattı yapılmasına karar verildiğinin gerekçesini oluşturan veriler projeyi onaylayacak ilgili kurumlarla kamuoyunun bilgisinden kaçırılmıştır. (5)

Böylesi bir operasyon sonrasında güncellenen 2019 tarihli İzmir Ulaşım Ana Planı’nda, temelde birbirinden iki ayrı proje olan Karşıyaka ve Çiğli Tramvay projelerine ait veriler, Çiğli hattındaki yolculuk talebi yetersizliğini Karşıyaka hattından gelecek yolculuk talebi fazlalığıyla telafi etmek ya da her iki hattaki mevcut yetersizliği gizlemek düşüncesiyle birbiriyle çakışan üç ayrı hattaki [Mavişehir-Alaybey hattındaki Karşıyaka Tramvayı, Katip Çelebi Üniversitesi-Atatürk Organize Sanayi Bölgesi-Alaybey hattındaki Çiğli Tramvayı (AOSB) ve Katip Çelebi-Çiğli-Alaybey hattındaki Çiğli Tramvayı (Çiğli Merkez)] veriler birbirlerinin üstüne çakıştırılarak ya da birleştirilerek tek kalemde ifade edilmiş; böylelikle, sanki Karşıyaka Tramvay Projesi‘nin onaylandığı tarihte Çiğli Tramvay Hattı ile ilgili bölüm de bu projeye dahil edilmiş gibi bir algı yaratılmış, birbiri ile çakışan bu üç hattaki 2030 yılı günlük toplam yolcu sayısı 111.816, 2030 yılı saatlik toplam yolcu sayısı 14.129 ve 2030 yılı sabah zirve saatte kesitteki en yüksek yolcu hacmi 4.311 belirtilmiştir. (6)

Peki, Çiğli Tramvay Projesi durduk yerde niye yapılıyor?

Çünkü Karşıyaka Tramvay Hattı ile ilgili yolculuk talepleri proje kararı verilirken hesaplanmadığı için hat işletmeye alındıktan sonra bu hattaki yolculuk yapan yolcu sayısının, işletme masraflarını karşılayamayacak kadar yetersiz olduğu görüldü ve bu sorunu çözmek için hattın daha fazla yolcunun geleceği düşünülen Çiğli’ye kadar uzatılmasına karar verildi. Ama ne yazık ki, bu hat da aynen Karşıyaka Tramvay Projesi’nde yapıldığı gibi yolculuk kestirimleri/öngörüleri yapılmadan projelendirildi. Geçtiğimiz yıllarda yazdığımız değişik yazılarda da belirttiğimiz gibi, tercih edilen hattaki yolculuk talepleri dikkate alınmadığı için Çiğli Tramvay Projesi de hem de kendi güzergahında, hem de Karşıyaka Tramvay Projesi güzergahında talep ettiği sayıda yolcuyu bulamayacak gibi gözüküyor..

Çiğli Tramvayı Hattı’nı hangi şirket yapıyor?

Evet, yazının bundan sonraki bölümünde anlatacaklarımla ilgili olarak bu sorunun cevabına dikkatinizi çekmek istiyorum.

Evet, bu sorunun cevabı olarak 13 Kasım 2020 tarihinde yapılan ihale sonucunda Çiğli Tramvay Hattı yapımının, iktidara yakın durup onun işlerini diğer 5 büyük yandaş şirketle birlikte yapan Nurettin Çarmıklı‘ya ait Nurol İnşaat ve Ticaret A.Ş.‘a verildiğini ve Nurol Holding bünyesindeki TÜMAD Madencilik A.Ş.‘nin ihalenin yapıldığı tarihlerde Balıkesir Madra Dağı‘nda altın madeni çalışmalarını başlatarak doğal çevreye zarar vermeye başladığını hatırlatmak istiyorum. Ayrıca Nurol Holding‘in, ülke mali kaynaklarının kayırma suretiyle tahsis edildiği diğer yandaş şirketlerle birlikte Osmangazi Köprüsü ile Gebze-İzmir Otoyolu‘nun işletmesine ortak olduğunu, bu sıfatla bu köprüleri kullananlardan yüksek düzeyde geçiş ücreti alarak (Osmangazi Köprüsü için 147,50 TL.-468.50 TL.; Gebze-İzmir Otoyolu için 367.-TL.-1.165.-TL. arası) kamu kaynaklarını sömürdüğünü ifade etmek istiyorum.

Dördüncü adım – Sırada Girne Tramvayı var…

Derken, İzmir Büyükşehir Belediyesi 14 Ağustos 2021 tarihinde yayınladığı “Örnekköy’e de tramvay hattı geliyor” başlıklı haberiyle, kent içi trafiğe nefes aldırmak amacıyla Bostanlı İskele ile Örnekköy Kentsel Dönüşüm Bölgesi arasında yapılacak 5 kilometrelik tramvay hattının mühendislik ve mimarlık projeleri hizmetlerinin elde edilmesi ve ÇED raporunun alınması ile ilgili ihale ile ilgili ön değerlendirmenin 20 Ağustos 2021 tarihinde yapılacağını duyurdu.

Yapılan duyuruya göre, yapılacak hattan nüfusun yoğun olduğu Bayraklı‘nın Soğukkuyu mahallesi ile Karşıyaka‘nın Örnekköy, İmbatlı ve Postacılar mahalleleri halkı yararlanacak; ayrıca, Böylelikle Kuzey İZBAN hattı, Karşıyaka Tramvayı, Karşıyaka ve Bostanlı iskeleleri arasındaki ulaşım birbiriyle entegre edilerek deniz ulaşımı güçlendirecektir.

Elektronik Kamu Alımları Platformu (EKAP) kayıtlarına göre 2021/433021 ihale numaralı “Örnekköy, Yeni Girne Ana Hat Arası Tramvay Hattı Uygulamaya Esas Kesin Projeleri Hazırlanmasına Ait Danışmanlık Hizmet Alımı İşi“nin, 4734 sayılı Kanunun 5. bölümünde yer alan “belli istekliler arasında ihale usulü” ile yapılan ihalesinin ön değerlendirmesi 20 Ağustos 2021 tarihinde yapılmasına ve o tarihten bu yana 3 ay 5 gün geçmiş olmasına karşın bu ihaleye kimlerin katıldığına ve ihaleyi hangi gerekçeyle kimin kazandığına dair sonucun halen açıklanmadığı belirlenmiştir.

2019 tarihli İzmir Ulaşım Ana Planı‘nda, Karşıyaka ilçesinde 2030 hedef yılı itibariyle ilçenin kuzey kesimlerinden Karşıyaka‘nın merkezine doğru oluşacak yolculuk talebinin Girne Bulvarı‘nda toplulaşmasıyla bu aks üzerinde tramvay hattı olarak planlanmak üzere bir ana omurga hattın oluşturulduğu, T4-Girne Tramvay Hattı‘nın yaklaşık 5 km uzunluğunda olup üzerinde 11 istasyonun yer alacağı, güzergahın Bostanlı İskele Tramvay Durağı‘ndan başlayıp Girne Bulvarı‘na kadar Karşıyaka ve Çiğli Tramvay hatları ile aynı güzergahı kullanacağı, Girne ve devamında Yeni Girne Caddesi üzerinden Soğukkuyu ve Onur mahallelerine ulaşan hattın, Akın Kıvanç Sokak ile 7334 sokak kesişiminde son bulacağı, Soğukkuyu ve Onur mahalleleri içerisindeki güzergahının proje aşamasında yapılacak etütlerle yeniden değerlendirileceği, söz konusu hattın 2030 verilerine göre günlük toplam 64.127 yolcu/gün taşıyacağı, sabah zirve saatte iki yönde taşınacak yolcu sayısı toplam 8.103 yolcu/saat iken tek yönde en yüksek kesitteki yolcu değerinin 3.987 yolcu/saat-yön-kesit olacağı belirtilmektedir.

Ancak bu hattın yönü, muhtemelen 2021 yılında temelleri atılan Örnekköy Kentsel Dönüşüm Bölgesi‘nin bölgesel rantını arttırmak amacıyla; ayrıca, bu proje İzmir Ulaşım Ana Planı‘nın 2026-2030 dönemine ait uzun vadeli yatırımlarından biri iken kısa vadeli yatırımlarla ilgili 2021-2022 dilimine çekilerek ve Bayraklı ilçesine bağlı Onur Mahallesi‘nden alınarak Karşıyaka ilçesine bağlı Örnekköy Mahallesi‘ne verilmiş; böylelikle planın hazırlandığı süreçte yapılan tüm bilimsel araştırma ve analizler bir köşeye konularak ve bu bölge ile ilgili plan bütünlüğü bozularak Onur mahallesinde oturup çalışanların aleyhine, Örnekköy Kentsel Dönüşüm Bölgesi‘nde yaşayacak ve çalışacakların lehine ve hiçbir bilimsel araştırma ve analiz yapılıp makul bir gerekçe gösterilmeden planda esaslı bir değişiklik yapılmış; böylelikle bir kez daha kentsel adalet ve eşitlik anlayışına aykırı bir politika sergilenmiştir.

Yazımızın bir sonraki ve sonuncu bölümünde İzmir‘deki tramvay projeleri ile ilgili bu adımları, bugünkü yazımın giriş bölümüyle bağlantılı olarak, neden ayrıntılı bir şekilde anlattığımı ve bu neden çerçevesinde geçtiğimiz günlerde merkezi ve yerel yönetimler düzeyinde yaşadığım akıl almaz olayları ve işbirliklerini sizlerle paylaşmak istiyorum…

Kaynaklar

(1) UPİ 2030 İzmir Ulaşım Ana Planı, Ocak 2019, İzmir, sh.63, İzmir Metro Stratejik Planı 2020-2024, 2019, İzmir, Sh.4

(2) İzmir Ulaşım Ana Planı İzmir Tramvay Hatları Ön Etütleri Taslak Raporu, İzmir Büyükşehir Belediyesi Ulaşım Dairesi Başkanlığı Ulaşım Koordinasyon Müdürlüğü, Aralık 2009, sh.12, 18)

(3) İzmir Tramvayı İnceleme Raporu, TMMOB Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi Ulaşım Komisyonu, Ağustos 2014, sh.13, 18.

(4) İzmir Büyükşehir Belediyesi: https://www.izmir.bel.tr/tr/Haberler/izmir-buyuksehir-belediyesi-tramvay-icin-haziriz-ucuz-dis-kredi-onayi-bekliyoruz/8974/156 (Tarih: 25.11.2021)

(5) Çiğli Tramvay Hattı (Karşıyaka, Ataşehir-Çiğli, Katip Çelebi Üniversitesi Güzergahı, 11 km) Proje Tanıtım Dosyası, Evtek Proje Müh. Mim. Har. Sond. Çevre Dan. Mak. Ltd. Şti., Temmuz 2017, İzmir, sh. 16)

(6) UPİ 2030 İzmir Ulaşım Ana Planı, Ocak 2019, İzmir, sh.63

Devam Edecek…

“Kendine müslüman”

Ali Rıza Avcan

Türkçe’de, sıkça kullanılan bir deyiş var: “Kendine Müslüman“.. Kişinin bencillik halini tanımlayıp her şeyi kendi çıkarları üzerinden anlayıp davranan kişi anlamına geliyor… Uludağ Sözlük‘te yer alan bir entryde “kendini düşünüp, kendi bireysel avantajını kollayan ve başkalarını hiçe sayıp haklarını gözardı eden kişiler için insafı hatırlatma üzere hafif uyarı tadında kullanılan deyim” şeklinde tanımlanıyor.

Deyimin farklı anlamlarını bulmak amacıyla İnternette yaptığım taramalar sırasında bir de aynı ismi taşıyan bir pop şarkısının olduğunu ve bu şarkıyı söyleyen farklı sanatçıların, “İnsafın kurusun be hey kendine Müslüman, Hasedimden öldüm artık, Gel, unuttum ne halt ettiysen, Dön bana her şeyi yakıp” diyerek giden sevgiliyi geri çağırdıklarına tanık oldum.

Öncelikle kendini ya da kendisinin bulunduğu grubu, topluluğu düşünüp her şeyi kendi çıkarı üzerinden gören bu bencil bireysel tutum, tabii ki sadece tek tek insanlar için değil; aynı zamanda o insanların oluşturduğu grup ve topluluklar için de geçerli olabilir: “Önce ben” düşüncesinin, “önce biz” düşüncesine dönüşmüş haliyle…

Bu tutum; yani insanın önce kendini ya da mensup olduğu grubu, topluluğu düşünmesi, kendini, kendinden yana olanları ya da kendisi gibi olanları kayırması, her şeyi kendisi ya da kendisinin çoğulu olan “biz” üzerinden düşünmesi bir noktaya, bir dereceye kadar olağan ve doğru olmakla birlikte; diğer insan, grup ya da toplulukların bir arada olduğu dayanışmaya, işbirliğine dayalı birlikteliklerde ortaya çıktığında bu durum olumlu olmaktan çıkıp olumsuz bir durum, rahatsızlık, uyumsuzluk, hatta çatışmaya kadar gidebilir. Belli bir amaç, belli bir hedef için bir araya gelmiş toplulukları bölen, öteleyen ya da parçalayan bir nedene dönüşebilir.

Son yıllarda izlediğim ya da bizzat katılıp içinde yer aldığım tüm antikapitalist kent mücadeleleriyle çevre hareketlerinde gözüme çarpan ve mücadeleye katılanların kaynaşıp birleşmesini engelleyen; ayrıca bu grup ya da topluluklar içinde yer almayanların dışarda durmasını sağlayan bu tutum beni fazlasıyla rahatsız ediyor ve bence ortak mücadelemize zarar veriyor.

1. Muhalif olarak gördüğü merkezi ya da yerel iktidarla ilgili mücadelelere katılıp kendi ideoloji, düşünce grubu ya da siyasetinin neden ya da ortak olduğu kent ve çevre suçlarıyla ilgili mücadelelere katılmayıp dışarda kalmak.

Aynen, başta İzmir Kent Konseyi olmak üzere birçok kent konseyi ile CHP örgütünün ve CHP’linin İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin sorunlu yaklaşımından kaynaklanan Kültürpark Mücadelesi‘ne yabancı kalması ya da ilgi duysa bile partiden atılırım, yalnız kalırım ve belediyelerde iş bulamam gibi kaygılarla uzak durması gibi…

2. Kendi yaşadığı kent, mahalle, semt, köy, bölge ya da çevre içindeki sorunlarla ilgili mücadelelere katılıp ve sanki başka yerlerde başka sorunlar yaşanmıyormuş gibi diğer kent ve çevre mücadelelerine ilgi göstermezken sanki tüm dünyayı kurtarıyormuş gibi davranmak.

Aynen, Çeşme Yarımadası‘nda yaşayan birçok örgüt, grup ya da kişinin, AKP iktidarı tarafından dayatılan Çeşme Turizm Projesi‘ne karşı çıkıp diğer kent ve çevre sorunlarına ya da aynı projeden beslenen TARKEM‘in Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerindeki soylulaştırma girişimlerine karşı çıkmayıp suskun kalması gibi…

3. Dernek, vakıf, platform benzeri mücadele düzlemlerinde bazı kişi ya da grupların kendi grubunun egemen olması için çaba göstermesi nedeniyle diğer görüş, düşünce, ideoloji ve siyasettekilerin ayrılması nedeniyle o düzlemin giderek o özel grubun örgütüne dönüşüp etkisizleşmesi.

Aynen, antikapitalist kent ya da çevre mücadelesinde, yürüttükleri mücadelenin kuram ve pratiği açısından belirgin bir fark olmayan grup ya da kişilerin gidip birbirinden farklı çevre örgüt ve grupları kurmalarında olduğu gibi… Bu bağlamda, İzmir’de çevre mücadelesi denilince akla ilk gelen Ege Çevre Platformu (EGEÇEP) ya da İzmir Yaşam Alanları (İYA) örneğinde olduğu gibi, aralarındaki tek fark, birinin dünya, bir diğerinin ülke, diğer birinin de İzmir genelinde mücadele ediyor olması mıdır? Bunların birbirlerinden ayrı mücadele ediyor olmalarının temel nedeni ve farklılıkları nedir?

4. Toplumsal mücadelenin hukuksal boyutunda yardımcı olan önce gelen hukukçu ve avukatların çevresinde o hukukçu ve avukatların kişisel tercihlerine göre gruplaşmak.

Aynen, halen devam etmekte olan Çeşme Turizm Projesi mücadelesinde gördüğümüz gibi, ayrı avukatların çevresinde oluşan davacı gruplaşmalarının ayrı ayrı davalar açıp ayrı ayrı bilirkişi ücretleri ödemesinde olduğu gibi…

5. Toplumsal mücadele ile ilgili eylemlerde ortak mücadele konusundan çok katılımcı sayısı, çok fazla sayıdaki pankart, broşür, afiş ve bayrak gibi rekabetçi yöntemlerle kendi grupsal kimlik ve ağırlığını öne çıkaracak şekilde propaganda yapmak.

Aynen, örgütler, gruplar ve kişiler arasındaki bu rekabetçi tutumlar nedeniyle bu rekabetin dışında kalan sade yurttaşların ne yapacağını bilememesi ve kendini bu mücadelenin dışında hissetmesi gibi…

6. Mücadeleye katılan kurum, kuruluş, grup ya da kişilerin, içinde bulundukları ya da bağlı oldukları ortamdaki siyasi, yönetsel vb. değişimlere bağlı olarak bazen mücadeleye katılması bazen de mücadeleden çekilmesi ya da mücadele içinde pasifleşmesi.

Aynen, bir zamanlar AKP iktidarının İzmir Körfez Geçiş Projesi‘ne karşı çıkmayıp üstüne “bu projeyi ilk önce ben düşünmüştüm” diyerek sahip çıkan İzmir Büyükşehir Belediyesi eski başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun yine bir AKP projesi olan Çeşme Turizm Projesi‘ne vatan, millet edebiyatı ile karşı çıkıp bilirkişi incelemesinin yapıldığı etkinliğe katılmasında ya da yerel iktidarın kanatları altında koltuk, köşe, makam, mevki ve çıkar elde edip yeni ufuklara yelken açan ya da toplumsal mücadelenin başarısız olması için mücadele eden eski ya da yeni meslek odası yöneticilerinde olduğu gibi…

Tabii ki ortak amaç ya da hedef için örgütlenen her düzeydeki toplumsal mücadelede, bu mücadeleye katılan farklı kişi, grup, küme, topluluk, kurum ve kuruluşlar itibariyle farklılıkların olması ve bunların mücadele içinde kendilerini sergileyip ifade etmesi olağan ve beklenen bir şeydir; ama bir noktaya kadar doğal karşılanan bu durumun, ortak mücadelenin konu, amaç ve hedefini geride bırakmaması ya da daha çok öne çıkarak ona zarar vermemesi gerekir.

Ortak mücadelede kısa günün kârı anlayışıyla hareket edenlerin diğer kişi, grup, topluluk, kurum ve kuruluşlara gol atıp öne geçme çabası gün gelir ki, sizin orada yalnız kalmanıza ve ortak mücadeleyi uzaktan izlemesine de neden olabilir… Ya da bir ad altında başaramadığınızı başka bir ad altında denemeye kalkarak ve bu arada gittikçe küçülerek kendinizi tekrarlamaya başlar durursunuz…

Evet, kentlerdeki antikapitalist mücadeleyle doğadaki ekolojik çevre mücadele anlayış ve pratikleri bir ve bütündür. Bu bütünlük, mücadelenin ortak hedef ve amaçları doğrultusunda ve katılımcıların “ben” ya da “biz” algısından çok ortak hedef ve amacın öne çıkarılması suretiyle daha da sağlamlaştırılıp sürdürülebilir. Bu konuda üretilebilecek en sağlıklı ve doğru politika ise, değişik topluluk, grup, kurum, kuruluş ve kişileri bir araya getiren ortak mücadele platformunun eşit paydaşlık anlayışı çerçevesinde herkese açık bir şekilde; yani, şeffaf bir şekilde örgütlenmesi, katılımcı kurum, kuruluş ve kişilerin net bir şekilde bilinmesidir.

ŞEFFAFLIK ADINA ZORUNLU BİR AÇIKLAMA…

Ali Rıza Avcan

Kent Stratejileri Merkezi isimli bu platformda yazdıklarımı takip edenler, 18, 22 ve 25 Mart 2021 tarihlerinde paylaştığım birbirini izleyen üç ayrı yazıyla (“İzmir turizmi adına uzun ince bir yol… (1)“, “İzmir turizmi adına uzun ince bir yol… (2)” ve “Bir garip turizm planı…“) ortaya koyduğum, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin kamuoyuna “İzmir Dijital Turizm Envanteri” adıyla tanıtıp 2021 yılı başında uygulamaya başladığı http://www.visitizmir.org çalışması ile İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) ve İzmir Vakfı (İV) tarafından birlikte düzenlendiği söylenen İzmir Turizm Tanıtım Strateji ve Eylem Planı 2020-2024 hakkındaki doğru bilgilere dayanan tespit ve değerlendirmelerimi hatırlayacaklardır.

Bu üç yazıdan ilk ikisi okuyanların yoğun ilgisiyle karşılandığı için, İlkses Gazetesi muhabiri sevgili Çağla Geniş tarafından 1 Nisan 2021 tarihinde “İzmir’in turizm envanteri: Batan antik kent var, dünya harikası yok!” başlığıyla haberleştirilmişti.

Bu üç yazıyla İlkses Gazetesi haberinin yayınlandığı tarihten sonra ne İzmir Kalkınma Ajansı‘ndan, ne İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nden, ne de İzmir Vakfı‘ndan yaptığımız eleştiri, uyarı ve önerilere karşı bir ses ya da bir tepki alınmamış olmakla birlikte; geçtiğimiz günlerde, yazıda sözünü ettiğim Kivi Stratejik Planlama A.Ş. isimli şirketten bir yazı aldım.

Söz konusu şirket, 7 ay önce yazdığım “Bir garip turizm planı” başlıklı üçüncü ve sonuncu yazıdaki kendileriyle ilgili “yanlış” ifadelerin, daha doğrusu şirket isimlerinin, İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) adına yaptıkları İzmir Turizm Destinasyonları Envanter Çalışması verilerinin hem İzmir Dijital Turizm Envanteri adı verilen http://www.visitizmir.org uygulamasında, hem de İzmir Turizm Tanıtım Strateji ve Eylem Planı‘na kullanıldığını dikkate almadıkları, belki de söz konusu planın ilk hedefi olarak belirlenip yaptıkları envanter düzenleme çalışmasının “paydaşı” olarak kabul gördüklerini ve böylelikle kendilerinin söz konusu planla olan ilgilerinin, plan belgesi ile zaten ortaya konulduğunu fark etmedikleri için, İzmir Turizm Tanıtım Strateji ve Eylem Planı 2020-2024 belgesi ile hiçbir ilgilerinin bulunmadığını iddia ederek “Bir garip turizm planı” başlıklı yazıdan çıkarılmasını talep ettiler. Hoş, ben isimlerini söz konusu yazıdan çıkarmış olsam bile, İzmir Turizm Tanıtım Stratejisi ve Eylem Planı 2020-2024 ile ilgileri zaten resmi plan belgesinde yazılmış ve kanıtlanmış durumda…

Tarafıma gönderdikleri bu yazı ile 18 ve 22 Mart 2021 tarihlerinde yayınladığım ve yaptıkları “İzmir Turizm Destinasyonları Envanter Çalışması” sonuçlarının kullanıldığı İzmir Dijital Turizm Envanteri“nde ele alıp irdelediğim, “İzmir turizmi adına ince ve uzun bir yol” başlıklı birbirini izleyen iki ayrı yazıdan haberli olmadıkları ya da o yazılardaki bilgilere itiraz etmedikleri anlaşılıyordu…

Kent Stratejileri Merkezi‘nde paylaştığım tüm yazılarda kullandığım bilgilerin doğruluğuna ve şeffaflığına önem verdiğim için, 25 Mart 2021 tarihli “Bir garip turizm planı…” başlıklı yazıda yazılanların yanlış olduğunu iddia edip isimlerinin metinden çıkarılmasını talep eden yazıyı ve bu yazıya cevaben yazdıklarımı, Kent Stratejileri Merkezi‘nin temel ilkeleri olan doğruluk, dürüstlük ve şeffaflık adına sizlerle de paylaşmak isterim.

Sayın Ali Rıza Avcan,
Söz konusu yazınız yanlış iddialar içeriyor. Kivi’nin yazıda iddia edilen “İzmir Turizm Tanıtım Strateji ve Eylem Planı 2020-2024” belgesi ile hiçbir ilgisi bulunmamaktadır.

Kivi geçtiğimiz yıllarda İzmir Kalkınma Ajansı’na İzmir Turizm Destinasyonları Envanter Çalışması’nın “deniz ve kıyı turizmi”, “inanç turizmi” ve “kültür tarih turizmi” başlıkları için saha çalışması olmaksızın bir ofis çalışması yapmıştır. Söz konusu çalışma kapsam olarak Kivi’nin bugüne kadar yaptığı işler içinde en küçük işlerinden birisidir.

Kurulduğu günden bu yana tam şeffaflık ilkesi ile çalışmalarını yürüten kurumumuzun web sitesinden de bu bilgiler kolayca bulunabilirdi. Bu şeffaflığa rağmen yazınızdaki iddiaları iyi niyetli olarak kabul etmek olanaksız.

En kısa sürede söz konusu yanlış ifadelerin (aslında şirket ismimizin) metninizden çıkartılmasını rica ederiz.

Saygılarımla,
Ömer YILMAZ

Sayın Ömer Yılmaz,

Kivi Stratejik Planlama A.Ş.

İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) ile İzmir Vakfı (İV) tarafından hazırlanan İzmir Turizm Tanıtım Strateji ve Eylem Planı 2020-2024 ile 4 Ocak 2021 tarihinde İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer tarafından “İzmir Dijital Turizm Envanteri” adıyla duyurulan www.visitizmir.org uygulamasına veri sağladığı anlaşılan İzmir Turizm Destinasyonları Envanter Çalışması’na yönelik tespit ve değerlendirmelerimizi içeren ve 18, 22, 25 Mart 2021 tarihlerinde Kent Stratejileri Merkezi isimli blogda yayınlanan üç ayrı yazımız (“İzmir Turizmi Adına İnce Uzun Bir Yol 1, İzmir Turizmi Adına İnce Uzun Bir Yol 2 ve “Bir Garip Turizm Planı”), İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA), İzmir Vakfı (İV) ve Kivi Stratejik Planlama Anonim Şirketi’ne ait İnternet sayfalarıyla dijital olarak temin edilen İzmir Turizm Tanıtım Strateji ve Eylem Planı 2020-2024 belgesinde yazılı olan bilgi, belge, haber ve duyurularla bu iki projede yer alanların paylaştığı bilgiler; ayrıca, www.visitizmir.org İnternet sitesinde yaptığımız ayrıntılı incelemeler sonucunda ortaya çıkmış olup, tümüyle doğru bilgilere dayanmaktadır. (1, 2, 3)

İzmir Turizm Tanıtım Strateji ve Eylem Planı 2020-2024 belgesi ile İzmir Dijital Turizm Envanteri Çalışmasını ele alıp değerlendirdiğimiz bu yazılarda adından bahsettiğimiz Kivi Stratejik Planlama Şirketi’ni sadece İzmir Turizm Destinasyonları Envanter Çalışmasını yapan bir şirket olmanın yanında stratejik planlamanın olmazsa olmaz birinci aşaması olarak kabul edilen Mevcut Durum Analizi çalışmasını “turizm envanteri” adı altında yapan bir şirket olarak kabul ettiğimi ifade etmek isterim. Çünkü şirketiniz tarafından yapılan bu çalışma, benzerlerine baktığımızda gerçek, doğru ve eksiksiz bir tarihi, arkeolojik, kültürel, doğal miras ya da turizm envanteri olmadığı gibi; www.visitizmir.org İnternet sayfasında ortaya çıkan eksik ya da yanlış sonuçları itibariyle olsa olsa herhangi bir turizm stratejik planının hazırlığında kullanılabilecek özelliklere sahiptir.

Evet, Kivi Stratejik Planlama Anonim Şirketi, İzmir Turizm Tanıtım Strateji ve Eylem Planı 2020-2024’i tek başına hazırlamamıştır; ama stratejik planlamanın ilk aşaması olan Mevcut Durum Analizini, “turizm envanteri” adıyla hazırlayarak söz konusu eylem planının hazırlığına katkıda bulunmuştur.

Nitekim İzmir Turizm Tanıtım Strateji ve Eylem Planı’nın 140-141. sayfaları arasında yer alan 5.3.3. Stratejik Amaç ve Hedefler bölümünün “Rota/Tur Geliştirme-Destinasyon Envanteri” başlığı altında deniz, kıyı, tarih, kültür ve inanç envanterini hazırlayan kurum olarak Kivi Strateji’nin adının yazılı olması;

Ayrıca, planlama disiplinin temel ilkelerinden biri olan “planın hazırlık sürecinde gerçekleştirilen eylemler, plan hedefi olarak belirlenemez” ilkesine aykırı bir şekilde, aynı eylem planının 158. sayfasında bulunan “1.2 – Farklı Turizm Ürünü Envanterlerinin Hazırlanması ve Güncellenmesi” başlıklı stratejik hedefi altında sıralanıp, 2020 yılının 1. diliminde gerçekleştirilmesi hedeflenen “1.2.1 – İnanç Turizmi Envanterinin Oluşturulması”, “1.2.2 – Deniz ve Kıyı Turizmi Envanterinin Oluşturulması” ve “1.2.3. – Kültür, Tarih ve Arkeoloji Turizmi Envanterinin Oluşturulması” faaliyetlerinin “paydaşı” olarak “KS” kısaltmasıyla Kivi Stratejik Planlama Anonim Şirketi’nin adının verilmesi;

Böylelikle, İzmir Turizm Tanıtım Strateji ve Eylem Planı 2020-2024 ile Kivi Stratejik Planlama A.Ş. arasındaki ilişki ile söz konusu planın hazırlığındaki yer ve rolünün, resmi bir belge ile net bir şekilde ortaya konulması, “Kivi’nin yazıda iddia edilen ‘İzmir Turizm Tanıtım Strateji ve Eylem Planı 2020-2024’ belgesi ile hiçbir ilgisi bulunmamaktadır.” ifadesini –ne yazık ki- doğrulamamaktadır.

Anlaşılan odur ki, İzmir Kalkınma Ajansı’nın 12 Nisan 2019 tarihinde yapılacağını duyurduğu “İzmir Kalkınma Ajansı İzmir Turizm Stratejisi ve Eylem Planı Hizmet Alımı” ile ilgili ihalenin (muhtemelen) yapılamaması ya da yapılıp da iptal edilmesi üzerine, İzmir Turizm Tanıtım Strateji ve Eylem Planı’nın ilk kısmını oluşturan Mevcut Durum Analizinin hazırlanması işi, söz konusu planın 158. sayfasında yazılı “Farklı Turizm Ürünü Envanterlerinin Hazırlanması ve Güncellenmesi” plan hedefinin altında yazılı olan üç ayrı envanterin oluşturulması şeklinde Kivi Stratejik Planlama Anonim Şirketi’ne yaptırılmış, geriye kalan kısımları ise İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) ve İzmir Vakfı (İV) tarafından hazırlanmıştır.

Ayrıca gönderdiğiniz yazıda şirketinizce yapılan çalışmanın saha çalışması olmaksızın gerçekleştirilen bir ofis çalışması olduğunu belirtiyor olsanız da; web sayfanızın 28 Ocak 2020 tarih, “İzmir turizm envanteri için saha çalışması yapıldı” başlıklı linki (4) ve bu linkte yer alan 39 renkli görselle birlikte yaptığınız paylaşımda, “İzmir’in deniz ve kıyı turizmi, inanç turizmi ve kültür ve tarih turizmine yönelik odaklarının turizm envanterinin hazırlanması amacıyla Kasım ortasında başlayan çalışma kapsamında ilk saha gezisi yapıldı. Gezide Torbalı, Bayındır, Ödemiş, Kiraz, Tire, Selçuk, Menderes ve Seferihisar ilçelerinden çeşitli odaklar -daha sonra yapılacak çalışmalar için deneyim oluşturmak amacıyla- ziyaret edildiği, saha çalışmasının ardında İzmir Kalkınma Ajansı ile kısa bir toplantı yapıldığı” şeklindeki açıklama sizin iddianızı doğrulamamaktadır.

Evet, tarafıma gönderdiğiniz yazı sayesinde şirketinizin yaptığı “İzmir Turizm Destinasyonları Envanter Çalışması“nın hem “İzmir Dijital Turizm Envanteri“, hem de İzmir Turizm Tanıtım Strateji ve Eylem Planı 2020-2024 ile ilgisini daha iyi görüp irdeleme ve bana, yazdığım yazılardaki ilgili bölümleri bu yeni bilgi ve yorumlar çerçevesinde daha anlaşılır şekilde yeniden düzenleme imkanı verdiğiniz için teşekkür eder, çalışmalarınızda başarılar dilerim.

Ali Rıza Avcan

Kent Stratejileri Merkezi

(1) (https://kentstratejileri.com/2021/03/18/izmir-turizmi-adina-uzun-ince-bir-yol-1/,

(2) https://kentstratejileri.com/2021/03/22/izmir-turizmi-adina-uzun-ince-bir-yol-2/ ve

(3) https://kentstratejileri.com/2021/03/25/bir-garip-turizm-plani/

(4) https://www.kivi.com.tr/2020/01/28/izmir-turizm-envanteri-icin-saha-calismasi-yapildi/

“O bir geri zekalıdır”

Ali Rıza Avcan

Tarım üzerine; özellikle de tarım ekonomisi ve yönetimi üzerine çalışıp araştırma, inceleme ve danışmanlık hizmetleri yaptığım günlerden bu yana ülkemiz tarımı üzerine kitap ve makaleler yazmış, bir dönem TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası genel başkanlığı yapmış, eski CHP milletvekili Gökhan Günaydın‘ı önemser, yaptıklarını ilgiyle izleyip yazdıkları okumaya çalışır ve 2015-2019 döneminde İzmir’de önce bir “Tarım Devrimi“, daha sonra “İzmir Modeli” olarak takdim edilen İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin tarımsal hizmetlerini inceleyip değerlendirirken, “keşke bu durumdan haberi olsa da bu yanlışlıklara müdahale etse” diye düşünür, onun doğruyu söyleyen biri olduğunu varsayıp bu düşüncemi arkadaşlarımla paylaşırdım.

Kendisi hakkında olumlu düşüncelere sahip olduğum Gökhan Günaydın, 2019 yılında yapılan yerel seçimlerde Ekrem İmamoğlu‘nun İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olması sonrasında, bir dönem belediye şirketi İSYÖN İstanbul Yönetim Yenileme Anonim Şirketi‘nde yönetim kurulu başkanı olarak çalışmış, sonrasında da hem CHP Parti Meclisi‘ne girmiş hem de Ekrem İmamoğlu‘nun tarım danışmanı olmuştur. İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi kararlarını incelediğimizde, kendisinin ataması meclis onayı ile yapılan “başkan danışmanı” statüsünde olmamakla birlikte; CHP Parti Meclisi üyesi olması nedeniyle, değişik yöntemlerle tarımla ilgilenmek üzere danışman yapıldığı görülmektedir.

CHP Parti Meclisi gibi üst bir siyasi kurulda yer alan eski milletvekilinin, binlerce ziraat mühendisinin işsiz olduğu bir ortamda eski TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası genel başkanı olarak İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘nde hangi pozisyonda nasıl “tarım danışmanı” yapıldığı konusu ve bunun siyasi etik açısından ne ölçüde doğru olduğu da ayrı bir tartışma konusudur.

CHP’li belediyelerin 30 Eylül-2 Ekim tarihleri arasında İstanbul‘da düzenlediği CHP’li Belediyeler Tarımsal Kalkınma Zirvesi sonrasında Facebook’taki resmi hesabında “CHP’li Belediyeler Tarımsal Kalkınma Zirvesi sona erdi.. Her aşamadaki emekleriyle Zirve’yi şölen havasına çeviren İBB emekçilerine sonsuz teşekkürler.. Tarımı ayağa kaldıracağız.. Mutfaktaki yangını söndüreceğiz.. Sofralar arasında adaleti sağlayacağız.” mesajını yayınlayıp çoğunda İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu‘nun ya da CHP Genel Başkanı Kemal KIlıçdaroğlu‘nun yanında yer aldığı fotoğrafları paylaşması üzerine o paylaşımın altına aşağıdaki eleştirel mesajı yazdım.

Merkezi yönetimin birinci dereceden görevli, yetkili ve sorumlu kurum ve kuruluşlarını dikkate almaksızın ve onlarla planıp programlanmış bir işbirliğine gidilmeksizin sadece yasadaki tek satırlık bir hükme dayanarak büyükşehir belediyeleri eliyle tarımsal kalkınmanın mümkün olmadığını siz de biliyorsunuz; ama, siyaset bu!

Bu mesajı yazarken, aynı paylaşımın altındaki diğer mesajların da kendisini öven, hatta tarım bakanlığına layık olduğunu belirten mesajlar olduğunu, yazdığım mesajın içlerindeki tek eleştirel mesaj olduğunun da farkındaydım.

Yazdığım mesajda, ülkemizdeki ya da kentlerimizdeki tarımsal kalkınmanın sadece belediyeler eliyle gerçekleştirilemeyeceğini, asıl olarak belediyelerin böyle bir görevi bulunmadığını, belediyelere bu konuda yetki veren 5216 sayılı Büyükşehir Belediye Kanunu‘nun 7. maddesine, 6360 sayılı Yasa ile eklenen son fıkrası hükmüne göre, belediyelerin tarımsal kalkınma konusunda değil; tarım ve hayvancılığı destekleme konusunda görevli ve yetkili olduğunu, sadece ‘destekleme‘ boyutunda kalan bir faaliyetin kalkınmayı sağlayamayacağını hatırlatmaya çalışarak siyasetçilerin bunu halka yanlış anlattıklarını ifade etmeye çalışmıştım.

Bu mesaja verilen yanıt üzerine oldukça uzundu. Verilen cevapta kalkınmanın ülkenin tüm merkezi ve yerel kurumlarının işbirliği ile sağlanacağı tezinin yanlış algı yaratmaya yönelik bir mesaj olduğu, AKP‘nin CHP‘li belediyeleri görmezden gelme ya da engelleme politikası varken bunun mümkün olmadığı, CHP‘li belediyelerin kooperatiflerle birlikte başarılı olduğu, düzenlenen zirvede aynı zamanda CHP‘nin 2024-2028 tarım politika belgesinin hazırlandığı da belirtiliyor, tarımsal kalkınmanın tüm kamu kurumlarının bütünlüğü içinde sağlanacağına dair haklı bir eleştiri kolektif emeğe saygısızlık, kendi şahsına yönelik bir haksızlık olarak niteleniyordu.

Bazı yorumları birkaç kez okuyorum, anlamaya çalışıyorum. İtiraf etmeliyim ki yine de kolay olmuyor. Özeti şu mesajın, “Tarım Bakanlığı ile birlikte çalışmazsanız, belediyeler üzerinden tarımsal kalkınma mümkün olmaz, siyaset yapıyorsunuz”.. Bir diğeri de ona eklenmiş, “mış gibi yapıyorlar” diyor. Ciddiye almak gerek elbet, cevap yazmak gerek. Yoksa bunca emek üzerine yanlış algı yaratılmasına göz yummuş oluruz. Önce şunu söylemeliyim: AKP’nin CHP’li belediyeleri görmezden gelme politikası varken, acaba nasıl çalışacağız? Bırakın beraber çalışmayı, bunca engellemeyi görmüyor musunuz? Başka dünyada mı yaşıyoruz? Ayrıca CHP’li belediyelerin kooperatiflerle birlikte başardıklarını tüm ülke görüyorken, somut örnekleri Zirve’de açıkça paylaşılmışken, “ne yapabilirsiniz ki” demek, “mış gibi yapıyorsunuz” demek konusunda benim düşüncelerim var ancak takdiri kamuoyuna bırakmayı tercih ederim. Ayrıca, Zirve’de yalnızca belediyelerimizin iktisadi kriz ve pandemi döneminde, merkezi hükümetin kamuoyuna da yansımış engellemelerine rağmen mücadele ve başarılarını anlatmakla kalmadık, aynı zamanda CHP’nin 2024-2028 tarım programını da açıkladık. 5 yıllık bir programla tarım tahribatının nasıl ortadan kaldırılacağını, tarımsal kalkınmanın nasıl sağlanacağını somut adımlarla açıkladık. Bütün bu emeğe karşı bu tavırlar.. Açıkçası benim için sürpriz değil, yıllardır alıştığımız davranışlar. Şahsımıza yönelik haksızlıklara susarak ve zamana bırakarak yanıt veririz. Ancak kollektif emeğe yapılmış haksızlığa, onca emekçinin alın terine yapılan haksızlığa susarsak uygun olmaz. Bitirirken ifade edeyim ki, gün dayanışma ve omuz verme günü.. Yerini bulur, bulmaz.. Ben tüm dostları bu mücadeleye davet ederim. Tüm yoldaşları dostluk duygusuyla selamlarım..

Benim bu yazıyı yazdığım an itibariyle 115 kişi tarafından beğenilen bu uzun cevaba karşılık ilk söyleyeceğim şey, akademide uzun yıllar çalışıp bir dönem TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası genel başkanlığı yapmış bir tarım uzmanının olayı şahsileştirmeye çalışarak kendini savunmaya kalkmasının yanlış olduğudur. Çünkü yapılan eleştiride kişinin kendisine yönelik hiçbir değerleme bulunmamakta, bunun belediyelerle partiye ait yanlış bir politika olduğu vurgulanmaktadır. Zira yapılan zirve, Gökhan Günaydın‘a ait bir zirve değil; CHP‘ye ve onun belediyelerine ait bir zirvedir. Hem de hiç tarımsal faaliyeti olmayan, köyü kırı olmayan belediyelerin dahi boyoz, yumurta gibi hediyeler dağıttığı bu organizasyon CHP dışındaki kamuoyu tarafından gerçek bir tarım zirvesi olarak değerlendirilmemekte, adeta her bir belediye başkanı ve eşinin kendini göstermeye çalıştığı bir gösteri mekanı olarak algılanmaktadır.

Yazdığım üç satırlık haklı eleştiriye konu ile hiç ilgisi olmayan uzun bir yanıt verilmesi üzerine bu tartışmanın sosyal medyada devam etmesinin doğru olmayacağını düşünerek İzmir‘deki arkadaşlarımdan Gökhan Günaydın‘ın telefon numarasını alarak geçtiğimiz Pazartesi günü kendisini aradım.

Yaptığım telefon görüşmesinde, kendisini yaptığım paylaşıma verdiği cevap nedeniyle aradığımı ifade ederek, kendim hakkında kısa bilgiler verdim. Bu sırada, baba memleketimin İstanbul Şile‘nin Yeşilvadi köyü olması nedeniyle benim de aslen İstanbullu olduğumu, daha düne kadar tarla olan ailemize ait gayrimenkullerin bugün arsa olarak alınıp satıldığını söylemeye çalıştım. Böylelikle kendisiyle telefonla yapmak istediğim fikir alışverişi için bilgilendirmeye çalıştım. Bu bilgilendirme sırasında İzmir‘de tarım konusunda kimlerle görüştüğümü, kimlerden yardım aldığımı ve fikirlerimi kimlerle paylaştığımı anlatmaya çalışırken söyleyip yaptıklarına değer verdiğim ziraat mühendisi Hatice Zeybek Uslu‘nun adını verince bana açık açık “o bir geri zekalıdır. Benden İBB’de çalışmak için yardım istedi, ben de kendisine karşı çıktım, iş vermedim” deyince bir an için afalladım. Çünkü beni tanımayan Gökhan Günaydın ile ilk kez telefon konuşması yapıyordum ve meslektaşı olan bir ziraat mühendisi hakkında böylesine hakaret dolu bir ifade kullanacağını tahmin etmiyordum. Bu durum karşısında söylediklerini ya hiç dikkate almayıp konuşmaya devam eder ya da “evet, haklısınız” deyip kendisiyle aynı fikirde olduğumu söyleyebilirdim. Ama ben kendisini, yazdıklarını ve yaptıklarını yakından bildiğim bir arkadaşımın gıyabında böylesine kötü bir şekilde nitelenmesine karşı çıkarak, böylesi bir tutumu ahlaki açıdan doğru bulmayarak kendisine bu şekilde konuşmaya devam ederse görüşmeyi keseceğimi, bir siyasetçinin tanıdığım biri ve meslektaşı olan bir ziraat mühendisi hakkında bu şekilde konuşmaması gerektiğini, bunun hem ahlaki olmadığını hem de siyasi nezakete uymadığını söyleyince “ne o, sizden nezaket dersi mi alacağım?” diye başka bir çıkış yaptı. Bunun üzerine, amacımın nezaket dersi vermek olmadığını, sadece bugün arkadaş, yarın kendi seçmeni olabilecek insanlar hakkında böylesine kötü bir üslupla aşağılayıcı hakaretlerde bulunmasının doğru olmadığını anlatmaya çalıştım. Çünkü, kendisi avukat da olsa, “şerefsiz”, “haysiyetsiz”, “geri zekalı”, “aptal”, “hayvan”, “müsvedde” gibi sözler söylemenin Türk Ceza Kanunu‘nun 125-131. maddeleri çerçevesinde mahkeme ve içtihat kararlarına göre hakaret suçunu oluşturduğunu biliyordum.

Ardından da, kaba bir şekilde “arkadaşım, senin asıl amacın nedir?” diye bir soru sorduğunda da amacımı, kendisini niye telefonla aradığımı anlatmaya çalıştım. Ancak “sen ne çok konuşuyorsun öyle, bana fırsat bile vermiyorsun” diyerek daha da kabalaştığını gördüm. Bunun üzerine, İstanbul iline ait (GSYH) Gayri Safi Yurtiçi Hasıla‘nın % 0,1 oranında pay alan tarım sektörünün İstanbul’daki küçük ve önemsiz halini düşünerek, “inşallah tarlaların arsaya dönüştüğü İstanbul’da tarımsal kalkınmayı sağlarsınız” diyerek görüşmeyi bitirdim.

Evet, iyi niyetle yaptığım bir telefon görüşmesinde karşılaştığım kabalık nedeniyle şaşırmış ve fazlasıyla sinirlenmiştim. Açıkçası, kitaplarını, makalelerini okuyup değer verdiğim bir siyasetçinin kötü muamelesine maruz kalmıştım. İlk saatlerdeki sinirlenme daha sonra yerini sakinliğe bıraktığında bu kaba, hoyrat ve kibirli hareketin nedenlerini düşünmeye çalıştım. Bir akademisyenin, bir avukatın, bir ziraat mühendisinin, eski bir meslek odası başkanının ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu tarafından tarım konularıyla görevlendirilen bir danışmanın, tanıdığı ya da tanımadığı kişiler hakkında böylesine hakaretler edip kaba davranmasının sonuçlarını ve bunun tam aksine sıcak ve nazik insan ilişkileriyle tanınan Ekrem İmamoğlu‘na nasıl zarar verebileceğini düşündüm. Bütün bunları düşünürken bir yandan da, İzmir’de bir zamanlar herkesin önünde eğildiği eski bir danışmanın, danışman olduğunu unutarak Kültürpark konusunda mücadele eden TMMOB Mimarlar Odası İzmir Şubesi yöneticilerini suçlayıp onlara ayar vermeyi hedefleyen, onları aşağılayan sözleri, aklıma geldi ve neyse ki o danışman şimdi İzmir‘de değil diye rahat bir nefes aldım. Aynen İstanbul‘daki danışmanın da bir süre sonra orada olmayacağı gibi…

Evet, adı üstünde; karşımızdaki insan, belediye başkanının danışmanı… Yani, kendisini görevlendiren belediye başkanına uzman olduğu konuda görüş, düşünce, öneri ve proje vermek için çalıştırılan bir personel… Bu nedenle birinci dereceden muhatap olması gereken kesim, biz; yani halk değil; kendisini o göreve getiren belediye başkanı… Ama bu kişi aynı zamanda hem danışman hem de siyasetçi ise bu denge bozuluyor… Çünkü bugün CHP Parti Meclisi üyesi ama diğer yandan da eskiden olduğu gibi milletvekili değil… Tabii ki, bugünkü konumuyla yeniden milletvekili ya da tarım bakanı olmak isteyebilir… Bunu sağlamak için de Cumhurbaşkanı adayı olabileceği ifade edilen Ekrem İmamoğlu‘nun yanında, onun gölgesinde; hatta bazen bu gölgeden çıkarak bu tür çıkışlar yapması, siyasi anlamda prim yapması gerekebilir… Bir ayağı parti meclisinde olan fiili bir siyasetçi olduğu için de frenlenmesi, yer yer ya da zaman zaman bir danışman gibi davranması mümkün olmayabilir…

Köyü ve tarım toprağı olmayan Konak Belediyesi, Tarım Zirvesi’nde…

Velhasıl, danışman arkadaşımızın işi bayağı bir zor… Ama başka bir zorluk; daha doğrusu ahlaki bir sorun var ki, adı seçmen, yurttaş, hemşeri ya da başka bir şey olsa da çevresindeki insanlarla ilişkisi sorunlu… En azından, ağzı “geri zekalı” gibi küfürlere, hakaretlere alışkın… Çünkü iktidarın elinde olduğunu, güçlü olduğunu ve bunun kalıcı olduğunu sanıyor… Üst perdeden davranışının da temel nedeni bu zaten…

Bu telefon görüşmesinden sonra çevresindeki insanlara ya da beni tanıyanlara benim de bir “gerizekalı” olduğumu söyleme ihtimali olsa da; yaşadığı şehrin halen niteliklerini yitirmemiş gerçek bir “Bizans” olduğunu, geçecek zaman içinde köprülerin altından daha çok su akacağını unutmuş gözüküyor…

Not: Aradan 4 gün geçmiş olmasına karşın, Gökhan Günaydın‘ın sözünü ettiği CHP 2024-2028 Tarım Programı, ne yazık ki henüz yayınlanmamış durumda…

Ülkem, kentim, semtim: Kent ve su…

Ali Rıza Avcan

Aydın Birlikteliği Vakfı‘nın bu yıl düzenlediği Aydın Köymen 5. Fotoğraf Yarışması‘nın başlığı “Ülkem, Kentim, Semtim: Kent ve Su” olarak belirlenmiş, 16 Şubat 2021 tarihinde başlayıp 21 Mayıs 2021 tarihinde sonuçlanan yarışmanın sonuçları 14 Haziran 2021 tarihinde açıklanmıştı.

Aynı zamanda Mülkiyeliler Birliği, Ankara Fotoğraf Sanatı Derneği, Çankaya Belediyesi ve Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonu tarafından da desteklenen bu yarışmanın jürisinde Prof. Dr. İlhan Tekeli, Selcen Korkmaz (Çankaya Belediyesi), Koray Olşen (Ankara Fotoğraf Sanatı Derneği), Sare Güneş (Televizyon Yapımcısı) ve Hüseyin Türk (Fotoğrafçı) bulunmaktaydı.

Bu yarışmada birinci, ikinci ve üçüncü olan fotoğraflarla sergilemeye değer bulunan 20 güzel fotoğrafı sizlerle paylaşmak isterim.

Birincilik Ödülü – Hacı Emre Polat – Midye Toplamak – Türkiye – İzmir
İkincilik Ödülü: Serdar Aydın – İmdat – Yozgat
Üçüncülük Ödülü: Adnan Demir – Yardım – Kocaeli

Sergilemeye Değer Bulunanlar

Aytül Akbaş – Kentim – Kocaeli
Ekrem Şahin – Sular Altında – Antalya
Ekrem Şahin – Batık Köy – Antalya
Fuat Yetkin – Su Baskını – Malatya
Gürhan Şahin – Su – İstanbul
Halit Kartal – Su Oyunları – İstanbul
İsmail Hakkı Kubilay – Evlere Su – İstanbul
Mehmet Palta – Flamingo – Kayseri
Melih Erşahin – Son Durak – İstanbul
Muzaffer Murat İlhan – Kamyon – Denizli
Ömer Sarıtaş – İnsan Gücü – Afyon
Ramazan Çırakoğlu – İsraf Etme – Kayseri
Salih Kuş – Camide – Bursa
Sebahattin Özveren – Nöbetçi – İstanbul
Sebahattin Özveren – Yüzücüler – İstanbul
Serdar Aydın – Kent, Su ve Kuşlar – Yozgat
Seyit Konyalı – Yılan ve Çocuk – Konya
Seyit Konyalı – Köprü – Konya
Sezai Özaltın – Yelken – İstanbul
Sezai Özaltın – Oyun – İstanbul

BİZ BİLİRİZ, SİZ DİNLEYİN…

Alı Rıza Avcan

Zirve sözcüğü… Türkçe sözlüklere göre bir şeyin benzerlerine göre “en üstte“, “en tepede” bulunma halini ifade ediyor… Bu anlamda, benzerlerinden farklı olarak en üstteki uç noktayı anlatıyor…

Geçen hafta iki gün süreyle katıldığım UCLG 4. Kültür Zirvesi de işte bu anlamda, dünyada yapılan kültürle ilgili diğer toplantıların üstünde; yani, onlardan daha önemli, daha büyük ve kapsayıcı olduğunu iddiasında. Çünkü, kesin bir sayı ve liste vermeseler de dünyadaki 240.000 civarındaki kent ve yerel yönetimin dünya çapındaki çatı örgütü olduğu iddiasındaki UCLG; yani Birleşmiş Kentler ve Yerel Yönetimler Örgütü, hem dünya çapında örgütlenmenin boyutu, hem de 2004 yılındaki kuruluşunu izleyen dönemde en fazla sayıda kent ve yerel yönetimin kendisine üye olması nedeniyle, kendi yaptığı toplantıları önemseyip bu toplantıların benzerlerinin üstünde, zirvesinde olduğunu söylüyor.

Zirve olmayan zirve…

Oysa 9-11 Eylül 2021 tarihlerinde gidip izlediğim UCLG İzmir Kültür Zirvesi‘nde böyle büyük, önemli ve zirvede olma gibi bir durumun söz konusu olmadığını, yapılan toplantının ele alınan konular, bizzat gelip katılan konuşmacı, izleyici sayısı ve teknik aksaklıklarla dolu organizasyonun kalitesi açısından pek de zirvede olmadığını gördük. Konuşmacı ve izleyici sayısı açısından az katılımlı bulduğumuz, katılımcı noksanlığının belediye çalışanları ve ihaleyle iş verilen firma personeli ile tamamlanmaya çalışılan bu toplantıda, Covit 19 Pandemisinin dünya çapında oluşturduğu olumsuz koşulların etkili olduğunu bilmemize karşın; 240.000 civarında üyesi olduğu söylenen ve Birleşmiş Milletler, UNDP, UNESCO ve ICOMOS gibi uluslararası kuruluşların partneri durumundaki böylesi büyük bir örgüte yaraşan ve bu niteliğiyle zirvede yer alan bir toplantıyla karşılaşmadık.

Amaç, Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerini ayakta tutabilmek…

Düzenlenen zirvenin ele aldığı konu, adından da belli olacağı gibi kültürdü. Özellikle de kültürün, (UN) Birleşmiş Milletler‘in küresel kalkınma ağı oluşturmak amacıyla kurduğu Uluslararası Kalkınma Programı (UNDP) eliyle dünya çapındaki yoksulluğu ortadan kaldırmak, gezegeni korumak ve tüm insanların barış ve refah içinde yaşamasını sağlamak amacıyla 2016 yılında duyurduğu 17 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefi’yle ilişkisini kurup, ‘sürdürülebilir kalkınmanın temel bir boyutu olarak‘ bu hedeflerin etkinliğini arttırmak amacıyla konuşmalar yapılıp örnekler verildi.

Aşağıda tek tek saydığımız 17 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefi‘nin, 2030 yılına kadar UNDP‘nin politika ve finansmanına rehberlik edeceği söyleniyor:

‘Yoksulluğa son’, ‘Açlığa son’, ‘Sağlıklı ve kaliteli yaşam’, ‘Nitelikli eğitim’, ‘Toplumsal cinsiyet eşitliği’, ‘Temiz su ve sanitasyon’, ‘Erişilebilir ve temiz enerji’, ‘İnsana yakışır iş ve ekonomik büyüme’, ‘Sanayi, yenilikçilik ve altyapı’, ‘Eşitsizliklerin azaltılması’, ‘Sürdürülebilir şehirler ve topluluklar’, ‘Sorumlu üretim ve tüketim’, ‘İklim eylemi’, ‘Sudaki yaşam’, ‘Karasal yaşam’, ‘Barış, adalet ve güçlü kurumlar’, ‘Amaçlar için ortaklıklar’ şeklinde formüle edilen bu 17 hedefin, kullandığı yaklaşım, yöntem ve dil ile neoliberal küreselleşme söyleminin henüz çökmediği 2016 yılında kapitalizmin neoliberal anlayışı ve diliyle geliştirildiği ortadadır.

Ama bütün bu hedeflerin dünyadaki tüm ülke ve kentler için her zaman geçerli olmadığı, UNDP tarafından hazırlanan bu şablonun dünyanın her ülke ya da kentinde geçerli olmadığı bilinmekte. Örneğin, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 2020-2024 dönemini kapsayan Stratejik Planı‘nın hazırlık aşamasında bu şablonu esas alan danışmanların, UNDP‘nin Afrika‘daki bazı ülkeler için önerip Türkiye ve İzmir için geçerli olmayan “Açlığa son” hedefinin plana konulması girişimine nasıl karşı çıkıp itiraz ettiğimi ve sonuçta bu hedefin stratejik planda yer almadığını o dönemde yazdığım yazılardan hatırlayacaksınız. 2016 yılından bu yana değişen dünya koşulları içinde küreselleşme iddiasının iflas edip dağılması, ortaya çıkan yeni sorunlar ve dünya halklarının yeni talep ve karşı çıkışları uluslararası sermayenin çıkarlarını korumak amacıyla geliştirilen bu hedeflerin uygulamasını zorlaştırmış, 2030 yılını hedefleyen bu şablonun geçerliğini ortadan kaldırmıştır.

İşte bu nedenle, UNDP‘nin işbirliği yaptığı UCLG, uzun bir süredir sahip olduğu gücü kullanarak tüm dünya ülkelerine, özellikle de az gelişmiş ülkelere önerilen Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri‘nin yaygınlaşıp kabul görmesi için kültürü kavramsal ölçekte ele alıp destek vermeye çalışmakta, bu şablonun uygulamasını kültür eliyle mümkün kılmaya çalışmaktadır. Bunu yapmanın en iyi ve bilinir yöntemi ise, UCLG‘ye üye olan kent ve yerel yönetimlerde bu hedeflere uygun görülen başarılı uygulamaların, diğer kent ve yerel yönetimlere örnek gösterilmesidir. Böylelikle bu 17 hedefin geçerlik ve uygulanabilirliği, örnek gösterilen bu başarılı örnekler üzerinden kanıtlanmaya, diğer kentleri ve yerel yöneticileri bu şekilde ikna edilmeye çalışılmaktadır. Aynen bisiklet kullanımıyla bisikletli yaşam tarzının, bisikletin yaygın bir şekilde kullanıldığı Hollanda kentleri üzerinden örnek gösterilmesi suretiyle bisikletle ilgili her türlü teknoloji, finansman ve malzemenin bizim gibi ülkelere ihraç edilip kazanç kapısı yapılmasında olduğu gibi…

Zirve, katılımcıyı dikkate almayan antidemokratik bir süreçte gerçekleşmiştir: dinle ve onayla

Evet, 9-11 Eylül 2021 tarihleri arasında bu kentte, bu kentin geleceğini değiştireceği iddia edilen uluslararası bir toplantı yapıldı… Bizim, her gün değişen zirve programı üzerinde yaptığımız incelemeye göre bu zirvede toplam 135 kişi konuşacaktı. Ama bu konuşmacılardan bir kısmı zirveye katılmadığı için konuşmadı, çok fazla sayıdaki konuşmacı odasından çıkıp İzmir‘e gelmeyi göze alamadığı için online katılımı tercih etti, bizzat gelip konuşanlar ise kendilerini izleyenlerin sorular sorarak katılmasının mümkün olmadığı bu toplantıda söyleyeceklerini söyleyip ayrıldılar. O nedenle bize sadece onların söylediklerini dinlemenin düştüğü bu organizasyonun tartışmaya izin vermeyen yapısıyla antidemokratik bir iktidar alanı yarattığını söyleyebilirim: İşine geliyorsa gel, dinle ve git…

Aslında bu tür uluslararası toplantıların, önceden hazırlanmış belirli konuşma ve metinlerin dinleyici ve medya eliyle dünya kamuoyuna sunulmasından başka bir görevinin olmadığını düşünüyorum. Bu zirve sayesinde akademisyenlerle uzman ve teknokratların yerel ya da merkezi yönetimi elinde tutan iktidar sahipleriyle birlikte hazırladıkları hazır reçete niteliğindeki raporların okunup konuşulması şeklinde gerçekleşen ve böylelikle küresel düzeyde uzlaşmanın sağlandığı algısının yaratıldığı bu tür uluslararası toplantıların aslında küresel güçlerin işini kolaylaştıran platformlar olduğu bir kez daha ortaya çıktı. UCLG tarafından dördüncü kez yapılan İzmir Kültür Zirvesi de, UCLG‘nin daha önce hazırlayıp duyurduğu 2018 tarihli “Kültür ve Barış Deklarasyonu“, 2019 tarihli “Kültürün Geleceği Manifestosu” ve 2020 tarihli “Roma Şartı” gibi, UNDP‘nin 2016 tarihli Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerini destekleyen bir yapıya sahipti.

UCLG içindeki gruplaşmalar zirveye nasıl yansıdı?

Bu zirve sırasında, bütün oturumlara katılıp tüm konuşmacıları izlemeye çalışırken fark ettiğimiz ve giderek araştırıp öğrenmeye çalıştığımız diğer bir konu ise UCLG içindeki örgütsel iklimle ilgiliydi. Bu çerçevede, UCLG adı verilen bu uluslararası kuruluşun kendi içindeki iktidar ve rekabet alanları ve Türkiye‘nin bu iklim içindeki yeri neydi? gibi sorular sorarak cevaplarını bulmaya çalıştık.

Evet, UCLG büyük ölçüde Latin kökenli İtalya, Fransa, İspanya, Portekiz ve Güney Amerika ülkelerinin egemenliği altındaydı. Örgütün merkezi bile İspanya‘nın Barcelona kentindeydi. İzmir‘de yapılan zirvenin oturumları arasındaki molalarda bile Türk sanatçıların icra ettiği Flamenko danslarını seyretmemiz de işin cabasıydı…

Ancak, 2013-2017 döneminde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş‘ın UCLG genel başkanı olması ile başlayan süreçte, Türkiye‘nin UCLG içinde; özellikle de İsrail’deki kentlerin ve yerel yönetimlerin üye olmadığı Doğu Akdeniz ve Ortadoğu bölgesi olarak tanımlanan UCLG-MEWA içinde etkin olmasını sağlamış gözüküyordu. UCLG-MEWA‘nın yıllık faaliyet raporları ise Türkiye’nin ve AKP‘li belediye başkanlarının bu durumdan memnun olduğunu kanıtlıyordu. AKP‘nin Türkiye‘nin Avrupa yerine içinde Arap ülkelerinin çoğunlukta olduğu bir bölgede yer almasından rahatsız olmadığı; aksine bu bölgedeki Arap ülkeleriyle ortak bir anlayış ve dil geliştirdiği görülüyordu. Örneğin Türk ve Arap belediye başkanları konuşmalarında “cinsiyetler arası eşitsizlik” derken, diğer ülke temsilcilerinin UNDP‘nin 17 hedefinden biri olan “Toplumsal cinsiyet eşitsizliği” kavramını kullanması bu farklılığı net bir şekilde ortaya koyuyordu.

Bu durum en iyi şekilde İzmir Büyükşehir Başkanı Tunç Soyer‘in adeta gösteriye dönüşen üç dilli açılış konuşması ile başlayan açılış oturumunda konuşan Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, UCLG Eş Başkanı Konya Büyükşehir Belediye Başkanı Uğur İbrahim Altay ve UNDP Türkiye Büyükelçisi Louisa Vinton‘un dile getirdiği yerele, ulusala ve uluslararasına bakışla ilgili yaklaşımla beden ve söylem dilinde ortaya çıktı.

Kültürsüz bir gelişme mümkün müdür?

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in zirve açılış konuşması ile zirve sonunda “Kültür İnsanlığın Geleceğini Kuruyor” başlığıyla açıklanan ortak metinde savaşın, kaosun, karmaşanın kültürü olmadığı, kültür eksikliğinin olması durumunda ilerlemenin olmayacağı ve böylelikle sanatın bilimden, bilimin siyasetten ve siyasetin de gerçek hayattan ayrılacağı, daha kötüsü kültürsüz bir ilerlemenin bencil ve ataerkil aklı güçlendirip yücelteceği iddia edilip parlak ve güzel sözlerle soyut kültür övgülerinin yapıldığını görüyoruz. Konuşma ve bildiri metninde yer alan bu ifadelerle dünyada bir kültürsüzlük halinin olabileceği ima edilerek o durumda ilerleme olsa bile bunun kötü bir şey olduğu anlatılmaya çalışıldı.

Şimdi gerçekten düşünmek gerekir; bir toplumun kültürsüz olması mümkün müdür?

Bu tez, kendilerini uygarlığın merkezi olarak ilan edip dünyadaki birçok ülkeyi her anlamda sömürüp bugün bunu çok farklı boyutlarda sürdüren Batı’nın, Avrupa‘nın tezi değil midir? Bu tavır, kültürsüz ilan ettikleri toplumlara kendi kültürlerini götürüp kabul ettirme derdindeki Batı’nın geleneksel tavrı değil midir? Hele ki bugün İtalya, İspanya ve Fransa üzerinden bir sektör olarak ihraç ettikleri kültürel hegemonyayı düşündüğümüzde…

Oysa birlikte yaşayan her insan grubunun bir araya gelişinden kaynaklanan kültür, bir arada olma halinin kendiliğinden ortaya çıkardığı değerlerin bir türevidir. Çünkü kültürün kaynağı insanın kendisidir. Bu anlamda, insanın ve beraberliğinin olduğu her yer ve zamanda kültür vardır, gelişir ve o beraberliği daha da güçlendirir. Kültür yoktur, kültürsüzlük hali vardır ya da kültürsüzlük halinde ortaya çıkan toplumsal ilerleme kötüdür, sakattır demek de aslında insanların ve toplumların kültürle kurdukları diyalektik birliği bilmemek anlamına gelir. Aksi takdirde o ünlü Alman ya da Fransız veya İspanyol kültürlerinin ataerkil ve bencil bir güçle defalarca dünyayı nasıl kana buladığını izah etmek güç olur… Hele ki Hitler, Franco, Salazar ve Mussolini faşizmi koşullarında Guernica‘da, Katalonya‘da, Auschwitz-Birkenau‘da, Srebrenitsa‘da ve Cezayir‘de ortaya çıkan barbarlık örneklerinde olduğu gibi…

“İzmir dünyanın her köşesinde çoğaltılabilecek bir örnektir”… Gerçekten mi?

UCLG İzmir Kültür Zirvesi sonrasında, zirve öncesinde düzenlendiği anlaşılan “Kültür İnsanlığın Geleceğini Kuruyor” başlıklı bir bildiri yayınlandı. Bu bildiride kültürün, UNDP tarafından 2016 yılında formüle edilen Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri açısından ne derece önemli olduğu anlatılıp; bu hedeflere ulaşmada ne derece etkili olduğu belirtildikten sonra, “İzmir, dünyanın her köşesinde çoğaltılabilecek bir örnektir” cümlesi ile sonuçlanıyor.

Şimdi durup düşünmek gerekir; İzmir, gerçekten dünyanın her köşesinde çoğaltılabilecek bir örnek midir? Bu yargıya kim, nasıl varmıştır?

Evet, İzmir tarihin ilk çağlarından beri uygarlığın merkezidir ve tarihi, toplumsal, kültürel ve doğal değerleri ile zaten iyi bir örnektir. Ancak bu kentteki mevcut yerel hizmetler itibariyle, -ne yazık ki- iyi bir örnek değildir. Bunu en iyi şekilde İzmir‘de yaşayan ya da çalışan insanlar yakından bilmekte ve daha iyi bir kamu hizmeti talep etmektedir.

Bu anlamda, İzmirlinin bu tür övgülere karnı toktur ve aldanmaz. Çünkü yaşadığı kentin ne durumda olduğunu, hangi sorunları yaşadığını birebir bilmektedir. Ayrıca ancak dünyada İzmir’den daha kötü durumda olan kentler ve insan yerleşimleri için örnek olabileceğini bilir… Örneğin UCLG-MEWA bölgesindeki çoğu Arap ya da Afgan kentleri gibi…

Zirve kaç paraya mal oldu?

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin, özellikle de şirketlerinin hesapları şeffaf olmadığı için, UCLG İzmir Kültür Zirvesi için belediye bütçesinden, şirketlerden ya da başka kaynaklardan kaç para harcandığını bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey ise, Folkart denilen yandaş şirketin bu etkinliğin sponsoru olduğu… Aynen 90. İzmir Enternasyonal Fuarı‘nda olduğu gibi…

Ama yine de ulaşabildiğim kaynakları kullanarak İnternete düşmüş harcama bilgilerini derlemeye çalıştım.

Bu çalışma sonucunda İnternete düşmüş 13 ayrı ihaleden 7’sinin sözleşme bedellerinin belli olduğunu, İZFAŞ ya da İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılan bazı harcamaların ise belli olmadığını, yapılan ihale duyurularına göre yapılan harcamanın toplam olarak 1.687.850.-TL. düzeyinde gerçekleştiğini gördüm. Tabii ki bu listeye girmeyip ilk aklıma gelen zirve programı baskısı, gala yemeği, sanatçı ücretleri, iletişim, kırtasiye ve elektrik masrafları, afiş ve billboard masrafları, yapılan haberlerin bir ilan olduğunu söyleyen Hürriyet gibi gazetelerle Haber Türk gibi televizyonlara ödenen paraların ne kadar olduğunu, ne yazık ki bilmiyoruz.

Bütün bu tespit ve analizler sonucunda yapacağımız tek değerlendirme;

9-11 Eylül 2021 tarihleri arasında, dördüncü kez yapılan UCLG İzmir Kültür Zirvesi, ne kadar büyük bir kuruluş tarafından organize edilmiş, ne kadar fazla konuşmacı ve katılımcıya yer vermiş ve ne kadar önemli konular ele alınmış olsa da; temsil ettikleri kentlerde ve yerel yönetimlerde yaşayan ya da çalışan insanların, halkların görüş, düşünce, öneri, eleştiri ve taleplerini dikkate almadan yapılan, ‘katılımcı‘ adı verilen izleyiciye söz hakkı verilmeyen anti demokratik bir toplantı olmuştur. Bu nedenle de demokrasi, kültür ve daha birçok güzel bir şey için yapılabilir, uzun erimli ve olumlu bir etkisi olmayacaktır. Bu zirvenin bizde bıraktığı tek izlenim şu olmuştur:

Biz düşündük, uygun görüp yazdık, itirazsız dinleyin ve koşulsuz kabul edin!

UCLG İZMİR Kültür zirvesi bağlamında kültür emperyalizmi…

Ali Rıza Avcan

Kültür emperyalizmi, kapitalizmin emperyalizm aşamasında Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği ülkeleri gibi eskinin sömürgeci devletlerinin, kendilerine ait uluslararası tekellerle birlikte kendi ideoloji ve değerlerini başka ülkelerin halkları üzerinde etkin ve egemen kılmak için yaptıkları çalışmaların bütünüdür. Batı kültürü ve yaşam tarzı olarak bilinen bu ideoloji ve değerlerin, egemenlikleri altındaki tüm ülkelerde kültürel bir hegemonya olarak yaygın ve etkin hale gelip kabul görmesi, onların bu ülkelerdeki sömürü düzenini hem meşru kılar, hem de kolaylaştırıp ‘sürdürülebilir‘ kılar.

Kapitalizm bu hegemonyayı eskiden silahlı kuvvetleri, kendi ülkesinin kurum ve kuruluşları eliyle yapardı. Şimdilerde ise, bu eski yöntem ve araçlar, yerine ve zamanına göre halen kullanılıyor olsa da, ülkelerin üye olması yoluyla mutabakat üreten uluslararası kuruluşlar bunu daha kolay bir şekilde yapmaktadır. Birleşmiş Milletler, UNESCO, UNDP, Dünya Bankası, IMF, ILO, Dünya Ticaret Örgütü ve Avrupa Merkez Bankası gibi ülkelerin üye olarak söz ve karar sahibi olmak için mücadele ettikleri uluslararası kuruluşlar, emperyalist ülkelerin ellerindeki kültürel hegemonya, güçlü finans kaynakları, ileri teknoloji ve fiziki zor gibi imkanları kullanarak öne çıkıp belirleyici oldukları ve bu suretle Batı kültürünün yayılıp güçlenmesinde işe yarayan örgütlere dönüşmüştür.

240.000’e yakın kent ve yerel yönetimin üye olduğu söylenen UCLG kısa adıyla tanıdığımız Birleşmiş Kentler ve Yerel Yönetimler örgütü de bu misyonu başarıyla yerine getiren kuruluşlardan biridir. Yönetiminde zaman zaman gelişmekte olan ya da gelişmemiş ülkelerin temsilcileri yer alsa da, kumanda odasındaki direksiyonun genellikle ve ağırlıklı olarak İspanya, Fransa ve İtalya gibi Güney Avrupa ülkelerinde olduğu, Batı dışındaki diğer ülkelerden gelebilecek itiraz ve dirençlerin oluşturulan yedi ayrı bölge örgütü içinde çözümlendiği, bu durum nedeniyle adeta Avrupa Birliği‘nin Güney Avrupa, Akdeniz ve özellikle Güney Amerika‘ya yönelik politika, strateji ve projelerini izleyip şekillendiren büyük ve güçlü uluslararası bir kuruluştur. UCLG‘nin 5 Mayıs 2004 tarihinde Paris‘te kurulup merkez ofisi olarak İspanya‘nın Barselona kentini seçmiş olması bile bu iddianın en iyi kanıtıdır.

Nitekim Türkiye başka birçok uluslararası kuruluşta Avrupa ülkesi sayılırken, UCLG‘de Doğu Akdeniz ülkesi sayılarak Filistin, Suudi Arabistan, Afganistan ve İran gibi Ortadoğu ülkelerinin üye olduğu UCLG-MEWA bölgesine dahil edilerek Avrupa‘da olmanın avantajını kullanmaması, belki de Doğu Akdeniz ve Ortadoğu ülkelerine örnek ya da lider olması istenmiş olabilir. UCLG-MEWA merkez ofisinin İstanbul‘da olması da bu iddianın önemli bir kanıtıdır.

Bu bağlamda UCLG, kurulduğu 2004 yılından bu yana Batı‘nın, özellikle de Avrupa Birliği ülkelerinin ortak kültürünü değişik biçimler altında tüm dünya kentleriyle yerleşimlerinde egemen kılmaya çalışıyor. Özellikle de yönetiminde etkin olan İspanyol, Fransız ve İtalyanlarla birlikte Latin kültürünün egemen olduğu ve dünya çapındaki toplumsal hareketlerin merkezi konumundaki Güney Amerika ülkelerinde…

İşte bu çaba çerçevesinde, 2020 yılında Roma Belediyesi ile UCLG Kültür Komitesi‘nin bir araya gelerek, Covid 19 salgınının kısıtlı koşullarında geliştirdiği 2020 Roma Şartı metni, 8 kişilik komitenin hazırladığı taslağın 44 uzman ile yapılan görüşmeler çerçevesinde Mexico City, Buenos Aires, Lizbon, Barselona ve İzmir gibi 23 şehrin, UCLG‘nin partneri durumundaki UNESCO ile 12 sivil kurumun onayı alınarak hazırlanmıştır. Tabii ki onayını aldıkları kentlerin halklarına ve onların temsilcilerinden oluşan meclislerine sormak, onların görüşünü almak hiç kimsenin aklına gelmemiş, böylelikle hazırlanan metnin toplumsal kabulü ve bilinirliği sağlanmamıştır. Aynen İzmir‘in, daha önce duyurulan CittaSlow ilkelerine aykırı bir şekilde Metropol Cittaslow olarak ilan edilmesinde olduğu gibi…

Anlayacağınız, çoğunluğunu İtalyan, İspanyol ve Fransız kurum ve uzmanlarının hazırladığı 2020 Roma Şartı, tepeden inme bir şekilde önümüze konulmuş durumdadır…. Hem de, amiyane deyimle, “yerseniz” değil, “yemek zorundasınız” diyerek…

2020 Roma Şartı, kültürü değerlerin bir ifadesi, paylaştığımız farklılıkları nasıl ele alıp öğrendiğimiz ortak, yenilenebilir bir kaynak olarak tanımlıyor. Bizlerin bu farklılıkları tanımamızı ve onlarla yakından ilgilenmemizi öneriyor. Bu bağlamda kucaklayıcı, demokratik ve sürdürülebilir bir şehrin bu süreci kolaylaştırıp güçlendirdiğini söylüyor. Kültürel demokrasi doğrultusunda gayret gösteren bir şehrin, şehirde yaşayan ya da çalışanların kültürel kökenlerini keşfetmesini, kültürel ifade yolları yaratmasını, kültürlerin ve yaratıcılığın paylaşılmasını, şehrin kültürel kaynakları ile mekanlarının keyfinin çıkarılmasını ve son olarak şehrin ortak kültürel kaynaklarının korunmasını desteklemek suretiyle görevini en iyi şekilde yapabileceğini ifade ediyor. Bir “şart” olarak dile getirilen bu koşulları da en iyi şekilde aşağıdaki döngü içinde görebiliyoruz(*)

Yedi sayfadan oluşan metni okuduğumuzda yazılanların kültürel haklar konusunda yeni ve farklı bir şey getirmediğini, bu konularla ilgilenenlerin her zaman ifade ettikleri hususları tekrarlandığını görüyoruz. Ama bir yandan da kültürel haklar konusunda yayınlanan her bildiri, her karar ya da eylemin bu alanı kendine ait olan gören güçlere, ellerindeki iktidarı tazeleme fırsatı verdiğini de biliyor ve bu çabayı, Covid 19 salgınının hepimizi bunalttığı günlerde, bir grup insanın yazıp çizdiği şeylerin toplumsallaşmasını sağlayacak müzakere (sorma, görüş alma ve tartışma) boyutlarını göz ardı ederek gerçekleştirilen bir girişim olarak niteliyoruz.

2020 Roma Şartı, “Kültürel Haklar ve Topluluklar” başlığı altında Zirve’nin ikinci günü (10 Eylül 2021) 15.30-17.00 saatleri arasında Roma Belediyesi Diplomatik Danışmanı Luca Trifone‘nin oturum başkanlığında Barselona Kent Konseyi Kültürden Sorumlu Belediye Başkan Yardımcısı Jordi Marti, Meksiko Kenti Kültürden Sorumlu Meclis Üyesi Vannesa Bohorquez, Malmö Belediyesi Kültür Kurulu Başkanı Frida Trollmyr ve Bilgi Üniversitesi Sanat ve Kültür Yönetimi Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Asu Aksoy tarafından ele alınıp değerlendirilecek. Oturumun açılış konuşmaları ise Birleşmiş Milletler Kültürel Haklar Özel Raportörü Karima Bennoune ve Roma Şartı Öncüsü Luca Bergamo tarafından yapılacak.

(*) Görseldeki ve Türkçe metin içindeki yazım ve çeviri hataları, 2020 Roma Şartı metnini Türkçe’ye çeviren İzmir Büyükşehir Belediyesi İzmir Akdeniz Akademisi’ne aittir.

Her derde deva bir kültür zirvesi…

Ali Rıza Avcan

Bugün, yakın bir arkadaşım önümüzdeki Perşembe, Cuma ve Cumartesi günleri İzmir’de yapılacak UCLG İzmir Kültür Zirvesi’nin tanıtımı amacıyla İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından cadde ve sokaklardaki billboardlara yapıştırılan “Tarımın Geleceği İzmir’de” afişinin fotoğrafını gönderdi.

Tasarımında, her zaman gördüğümüzün aksine, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer yerine bir çiftçiye yer verilen bu afişi görünce ister istemez uluslararası düzeyde kültürle ilgili kavramların tartışılacağı bir zirve organizasyonunun nasıl olur da tarımın geleceği ile ilişkilendirilebileceğini şaşkınla düşünüp durdum. Hem de Folkart gibi uzunca bir süredir bu kente musallat olmuş yandaş bir inşaat şirketinin ana sponsorluğunda yapılan bir zirvenin…

Evet, uzun boylu düşündüğümüzde kültürün ve kültürle ilgili kavramların, olsa olsa ikinci ya da üçüncü dereceden tarımla ilgilendirilebileceğini, tarımın da kendi içinde geleneksel bir kültüre sahip olduğunu bilmekle birlikte; Türkiye ve İzmir boyutunda tarımın ve tarımla ilgili kırsal kültürün çöktüğü bir ortamda, özellikle de kırsal kültürle ilgili konu ve kavramların ele alınmayacağı uluslararası bir zirvede tarımın geleceğinin nasıl belirleneceğini merak edip durdum…

İşte bütün bu nedenlerle, 9-11 Eylül 2021 tarihleri arasında İzmir‘de yapılacak UCLG Kültür Zirvesi ile bu zirveyi düzenleyen UCLG hakkında aşağıdaki açıklamaları yapmanın yararlı olacağını düşündüm.

UCLG; yani Türkçe’siyle Birleşmiş Kentler ve Yerel Yönetimler Örgütü dünyadaki tüm kentlerin ve o kentleri yöneten yerel yönetimlerin üye olduğu uluslararası bir kuruluş. Kesin bir sayı verilmese de 240.000’in üstünde yerel yönetimin bu örgüte üye olduğu söyleniyor.

UCLG, 5 Mayıs 2004 tarihinde Paris’te gerçekleştirilen bir törenle, o tarihe kadar yerel yönetimler alanında faaliyet gösteren üç ayrı uluslararası kuruluşun birleşmesiyle kurulmuş:

1) Merkezi Hollanda’da olan Uluslararası Yerel Yönetimler Birliği (IULA, International Union of Local Authorities),

2) Merkezi Fransa’da bulunan Birleşmiş Kent Örgütleri (UTO, United Towns Federation) ve

3) Dünyadaki büyükşehir belediyelerinin üye olduğu Metropolis örgütü.

Bu üç kuruluştan Uluslararası Yerel Yönetimler Birliği (IULA)’nin Doğu Akdeniz ve Ortadoğu Bölge Teşkilatı olan IULA-EMME’yi ve bu örgütün o tarihlerdeki yöneticisi Sadun Emrealp’i, biz İzmirliler 2006 yılı öncesinde Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı‘nın (UNDP) liderliğinde İçişleri Bakanlığı ve İzmir Büyükşehir Belediyesi ile birlikte oluşturdukları ortaklık çerçevesinde başarılı çalışmalar yapan İzmir Yerel Gündem’21 nedeniyle tanırız. Ayrıca 2000 yılında proje koordinatörlüğünü yaptığım İzmir 1. Sivil Toplum Kuruluşları Fuarı ile İzmirli büyük bilim insanı Prof. Dr. Mübeccel Belik Kıray‘a adadığımız Uluslararası Sivil Toplum Kuruluşları Sempozyumu‘nu İzmir Büyükşehir Belediyesi Yerel Gündem’21 ve İZFAŞ A.Ş. olarak IULA-EMME ile birlikte yaptığımızı hatırlatmak isterim.

UCLG kendi içinde 7 ayrı alt bölgeye ayrılmakta; ayrıca büyükşehir belediyelerinin üye olduğu Metropolis adında özel bir bölümü bulunmakta. Bu yedi bölge şu şekilde sıralayabiliriz:

1. UCLG-Afrika, Afrika ülkelerini,

2. UCLG-ASPAC, Asya-Pasifik ülkelerini,

3. CEMR, Avrupa ülkelerini,

4. UCLG-EuroAsia, Avrasya,

5. UCLG-MEWA, Ortadoğu ve Batı Asya ülkelerini,

6. UCLG-FLACMA, Güney Amerika ülkelerini,

7. UCLG-North America, Kuzey Amerika ülkelerini kapsar.

Türkiye, sanıldığının aksine Avrupa ülkeleri kapsayan CEMR bölgesinde değil, Ortadoğu ve Batı Asya ülkelerini kapsayan UCLG-MEWA bölgesinde diğer 15 ülke (Filistin, Suriye, İran, Irak, Suriye, Katar, Ürdün, Lübnan, Bahreyn, Kuveyt, Umman, Suudi Arabistan, Yemen, Birleşik Arap Emirlikleri, Afganistan) ile bir aradadır.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi eski başkanı Kadir Topbaş, 2013 ve 2015 yıllarında iki kez UCLG Genel Başkanı olarak seçilip görev yapmış, kural olarak üçüncü bir kez seçilmesi mümkün olmadığı için yeniden aday olamamıştır.

Ayrıca Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi eski başkanı BDP‘li Gülten Kışanak da, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu ile birlikte 2015-2016 döneminde UCLG-MEWA‘nın eş başkanlığını yapmıştır.

UCLG’nin bugünkü başkanı ise Fas’ın El Hoceima Belediye Başkanı Mohamed Boudra, eş başkanı ise Konya Büyükşehir Belediyesi‘nin AKP’li Başkanı Uğur İbrahim Altay’dır.

Türkiye’nin üyesi olduğu UCLG-MEWA bölgesinin yürütme kurulunda Türkiye, Filistin, Lübnan, Ürdün, Afganistan ve İran’dan 32 üye bulunmakta, 11 kişilik yönetim kurulu ise Filistin Yerel Yönetimler Birliği başkanı Musa Hadid, Bani Naim Belediye Başkanı Ali Manasrah (Filistin), Nili Belediye Başkanı Zahra Amhadi (Afganistan), Chark Zahle Belediyeler Birliği Başkanı Rafic Deb

ess (Lübnan), Tahran Belediye Başkanı Piruz Hanachi (İran), Asira Al Shamaliya Belediye Başkanı (Filistin) ile Türkiye’den Balıkesir Büyükşehir Belediyesi‘nin AKP’li Başkanı Yücel Yılmaz, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin CHP’li Başkanı M. Tunç Soyer, Mersin Büyükşehir Belediyesi‘nin CHP’li Başkanı Vahap Seçer, Sancaktepe Belediyesi‘nin AKP’li Başkanı Şeyma Döğücü, Türkiye Belediyeler Birliği ile Gaziantep Büyükşehir Belediyesi‘nin AKP’li başkanı Fatma Şahin’den oluşmaktadır.

Merkezi İstanbul’da bulunan UCLG-MEWA’nın Genel Sekreteri Mehmet Duman, Genel Koordinatörü ise Salim Korkmaz’dır.

Her yıl dünyanın değişik kentlerinde toplantılar yapan ya da diğer uluslararası kuruluşlara destek veren UCLG, 2015 yılından bu yana kültür zirveleri düzenlemektedir. Bu bağlamda ilk kültür zirvesi 18-20 Mart 2015 tarihlerinde “Kültür ve Sürdürülebilir Kentler” temasıyla İspanya’nın Bilbao kentinde, ikincisi 10-13 Mayıs 2017 tarihlerinde “Açık Kayıt” temasıyla Güney Kore’nin Jeju kentinde, üçüncüsü 3-5 Nisan 2019 tarihlerinde “Sürdürülebilir Kalkınmada Kültürün Rolüne İlişkin Eylemlere Öncülük Eden Şehirler” temasıyla Arjantin’in Buenos Aires kentinde düzenlenmiş ve her bir toplantıya 500 kişinin katılması hedeflenmiş. Yine aynı şekilde 500 katılımcının hedeflendiği ve temasıyla organize edilen dördüncü kültür zirvesi “Kültür: Geleceğimizi Kurarken” temasıyla bu kez de 9-11 Eylül 2021 tarihleri arasında İzmir’de yapılacak.

İzmir Kültür Zirvesi adı verilen ve üç günlük sürede 1 açılış, 1 kapanış, 4 genel ve 18 paralel oturumda gerçekleştirilecek uluslararası toplantıya, her geçen gün güncellenen program taslağın en son haline göre UCLG ve bileşenleri hariç 93 ulusal ve uluslararası kuruluştan 38’i Türk olmak üzere 138 kişi katılıp oturum başkanı, açılış konuşmacısı ya da konuşmacı olarak görev alacak.

Zirve’ye katılacağı duyurulan kentlerden biri, “Katılımcı Bütçe” uygulaması ile dünya çapında ünlenen Brezilya’nın Porto Alegre kenti olduğu için bu kent ile İzmir arasında bir ilişki ve iletişimin kurulması, halkın belediye yönetimine gerçek ve aktif katılımını talep eden bizler açısından önemli olacak.

Kent Stratejileri Merkezi’nin bir ekip olarak izleyeceği Zirve’ye Türkiye’den katılanların 9’u belediye başkanı, 6’sı odak oturum konuşmacısı, 5’i akademisyen, 5’i, belediye çalışanı, 2’si UCLG-MEWA görevlisi, 2’si özel şirket yetkilisi, 2’si uluslararası kuruluş temsilcisi, 1’i vali, 1’i bakanlık temsilcisi, 1’i İZKA görevlisi, 1’i şehir plancısı ve 1’i de sanatçı olup aralarında ulusal ya da uluslararası boyutta kültürle ilgilenip bu alanda uzmanlığı bulunan üç kişi (Doç. Dr. Serhan Ada, Prof. Dr. Asu Aksoy ve Prof. Dr. Şebnem Yücel) bulunuyor. Bunların da kültür ve kavramları üzerine düşünüp dünya çapında eserler veren ve bu nedenle “kültür insanı” olarak tanıdığımız Cengiz Bektaş, Bozkurt Güvenç, Enis Batur gibi isimlerle kıyaslanması dahi mümkün olmaz.   

Bu anlamda söz konusu Zirve‘nin iki önemli toplantısında, diğer konuşmacılardan farklı olarak iki ayrı konuşma yapacak olan Serhan Ada ile çalıştığı Bilgi Üniversitesi‘nden arkadaşı Asu Aksoy‘un, Aziz Kocaoğlu‘nun İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu 2009 yılında İzmir Büyükşehir Belediye Başkan Danışmanı İlhan Tekeli tarafından Havagazı Kültür Merkezi‘nde yapılan o ünlü ve vukuatlı Kültür Çalıştayı’nda da hem düzenleyici hem de konuşmacı olarak yer aldıklarını anımsamakta yarar var diye düşünüyorum.

Henüz kesinleşmemiş zirve programına göre 24 oturumda kavramsal boyutta kültürün kültürel miras, sürdürülebilir kalkınma, yaratıcı ekonomi, Covid 19, iklim krizi, kent diplomasisi, toplumsal cinsiyet eşitliği, sürdürülebilir turizm, Kültür2030, 2020 Roma Şartı, kentsel planlama ve tasarım, sakin şehir ve metropol ile ilişkileri üzerine konuşmalar yapılacak. Bu çerçevede çok fazla sayıdaki konuşmacı nedeniyle konuşulan konuların gerek katılımcılar gerekse izleyiciler düzleminde tartışılması gündeme gelmeyecek.

Programdaki konu ve konuşmacılara bakıldığında zirvede özel olarak ülkemizin ya da İzmir’in ele alınmayacağı, zirvenin o nedenle sadece İzmir’in geleceğini değil, kültür boyutunda dünyadaki kentlerin ve diğer yerleşimlerin geleceğini belirleme gibi bir hedefe sahip olduğu anlaşılıyor.

Ama İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer, bu zirvenin tanıtımı amacıyla para vererek ya da vermeyerek yaptığı tüm tanıtımlarda, konuşmalarda ve sokaklardaki billboardlara astırdığı afişlerde sürekli olarak bu zirvenin İzmir’le ilgili olduğu gibi bir algı yaratmaya çalışıyor. Oysa zirve programı ayrıntılı bir şekilde incelendiğinde de görüleceği gibi, Zirve’nin İzmir’le doğrudan bir ilgisi gözükmüyor. Sadece UCLG adı verilen bu büyük uluslararası kuruluş, dünyanın değişik kentlerinde yaptığı kültür zirvelerinden dördüncüsü bu kez İzmir’de yapıyor. Daha önce İspanya’nın Bilbao, Güney Kore’nin Jeju ve Arjantin’in Buenos Aires kentlerinde yapılan kültür zirveleri, zirve sonrasında yayınlanan raporların da gösterdiği gibi özel o kentlerle ilgili olmadığı gibi, bu kez yapılacak zirve de İzmir’in geleceğini gideceği ile filan uğraşmayacak, odağında sadece İzmir olmayacak…

Çünkü İzmir gibi uygarlığın merkezi olan kadim bir kentin geleceğini, Dünya’nın dört bir yanından gelen yabancılara katılan bir avuç belediye başkanı, akademisyen ve belediye görevlisinin belirlemesi ya da belirlemeye kalkması 9 Eylül‘le simgelenen bağımsızlık ve özgürlük idealine aykırıdır.

O nedenle, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin ev sahipliğinde düzenlenen bu uluslararası zirvede, ‘sürdürülebilir kalkınma‘, ‘sürdürülebilir turizm‘ ve ‘yönetişim‘ gibi neoliberal kavramlar boyutunda Dünya Bankası, Fransız Kalkınma Ajansı, Fransa Dışişleri Bakanlığı, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı gibi kapitalizmin uluslararası kuruluşlarıyla partner olarak işbirliği yapan ve yönetiminde yer alan Fransız, İspanyol ve İtalyanlarla birlikte Avrupa Birliği‘nin politikaları savunan UCLG‘nin İzmir‘e önericeği her şeyin, kültürel emperyalizmin yeni bir boyutu olduğu bilinmeli ve İzmir, 9 Eylül ruhuyla kendi geleceğini kendisi belirlemelidir.

Şehir hakkına devrimci anlamını geri kazandırmak: Jean-Pierre Garnier ile söyleşi

Çeviri: Cahit Akın

Jean-Pierre Garnier bir şehir düşünürü, bilim insanı, eğitimci ve anarko-otonom hareketlerde bir siyasi aktivist; çalışmalarını alternatif medya üzerinden paylaşıyor. Fransa ve Küba’da şehir plancılığı yaptı ve Toulouse, Paris VIII, Paris I, Ecole Spéciale d’Architecture, CNRS gibi çeşitli Fransız kuruluşlarında eğitimci ve araştırmacı olarak çalıştı. Araştırmaları kapitalist kentleşmenin çeşitli yönlerine odaklanıyor: kentsel siyaset, şehir sakinlerinin pratikleri ve temsilleri, kentsel şiddet, kamusal alanın dönüşümleri, şehir plancılarının, mimarların ve şehir araştırmacılarının siyasi işlevi. Espaces et Sociétés ve L’Homme et la Société dergilerinin yazı işleri kurulunda. Son kitabı Une violence éminemment contemporaine (Hayli Çağdaş bir Şiddet, Agone 2010) adını taşıyor.

Şehir hakkı sizin için ne anlam ifade ediyor?

Şehir hakkı denince öyle şeyler işitiyoruz ki beylik bir laf oldu artık. Lakin kavramın sosyolog ve düşünür Henri Lefebvre tarafından yaratılmış hâline geri dönmemiz de şart. Henri Lefebvre’in kendi verdiği tanıma göre şehir hakkı yalvarıp dilenerek kazanılacak bir hak değildir, egemenlerden talep etmezsiniz onu. Dayatarak almamız gereken bir haktır. “Biz” derken de alt sınıfları kastediyorum elbette. Şehir hakkı kentsel mekâna dair kolektif bir taleptir, orada var olanı ele geçirmektir, ama bununla kalmayıp kentsel mekânı alt sınıfların ihtiyaç ve emellerine uygun olarak yeniden şekillendirmek veya yeni baştan inşa etmektir. Şehir hakkı budur. Lefebvre zaman zaman şehir hakkını kentin merkeziyle sınırlı tutardı ama merkezden kasıt kenar mahallelerdi, alt sınıfların şehrin merkezinde tıpkı burjuva ve küçük burjuva sınıflar gibi yaşama hakkını kastederdi. Benim kendime göre bir şehir hakkı yorumum yok, ben sadece Lefebvre’in ne dediğine bakıyorum. Lefebvre bu kavramı bir adım daha ileri götürerek ‘kentsel alanı ele geçirme hakkı’ olduğunu da savunuyordu. Bu hak, tıpkı anarşistlerin 19. yüzyılda söylediği gibi, şehre hâkim iktidar güçlerini devirip şehri inşa etme, düzenleme ve kullanma hakkıdır.

Şehir hakkından bahsedenler de bu aynı özgürleştirici, devrimci fikirleri mi taşıyorlar, yoksa kavramı başka amaçlara mı alet ediyorlar?

Evet, kavram Fransa’da ortaya çıkışının hemen ardından, Giscard d’Estaing’in iktidara geldiği dönemde bir araç olarak kullanılır oldu. Bilhassa Maocu ve Troçkist kanattan sol hareketler içindeki şehirciler ve mimarlardan oluşan büyük bir dalga vardı ve bunlar kavramı talan ederek barındırdığı gerçek devrimci nosyondan kopardılar. Şehir hakkı genel itibariyle mülk sahiplerinin yani burjuvaların mallarına el koyarak elde edilmek zorundadır. Ancak o vakit şehir hakkı şehir ve arazi planlarında, şehir çalışmalarında kendine yer açmaya başlar ve hülasa halkın şehir ve arazi planlarına müdahil olma hakkı hâline gelir. Katılımcı demokrasi fikriyle de çok güçlü bir ilişkisi vardır şehir hakkının. Gerçi Lefebvre buna karşıydı, zira tezini özünden saptırdığını fark etmişti. Bazı yazılarında şöyle dediğini görürsünüz: “Ben bu katılım sözünü asla kullanmam, alt sınıfların müdahalesi derim,” çünkü bir şeye katılmak, başkalarının yani egemenlerin yönettiği bir oyuna dahil olmaya benzer: Oyunu organizatörler, müteşebbisler, inşaatçılar ve onlarla kol kola yaşayan seçilmiş temsilciler yönetmektedir ve halk zaten düzeni belirlenmiş bir şeye dahil olmaya davet edilir. Dolayısıyla burada “müdahale” kavramı söylemi açığa çıkaran unsurdur ve elbette bütün bu sözler alt sınıflar şehrin nasıl olması gerektiğine dair tasavvurlarını hayata geçirmek üzere harekete geçtiğinde değer kazanır. 1980’lere kadar Lefebvre, işçi sınıfının iktidarı ele geçirmesiyle şehir hakkının gerçekleşebileceğine inanmıştı. Lefebvre bir zamanlar Komünist Parti üyesiydi ama Sovyet ordusu 1956’da Budapeşte’ye girdikten sonra partiden ayrıldı, yine de partiyle ilişkilerini koparmadı ve Marksizm’in daha radikal bir çizgiye oturması için çaba gösterdi. Bu yüzdendir ki uzun bir zaman boyunca kentsel devrimin ancak işçi sınıfının öncülüğünde olacağına inandı. Mamafih Mitterrand iktidara gelince işçi sınıfının kendi devrimini yapmadığını, çünkü Devleti başka bir sınıfın, yani eğitimli orta sınıfların ele geçirdiğinin farkında vardı. Şehir planlama artık onların elindeydi ve onlar da bunu özel sermayenin çıkarlarına uygun biçimde yapacaklardı. Yazılarında, kitaplarında ve konuşmalarında, fikirlerinin çalındığından, isminin zikredilmediğinden, hatta sözlerinin de yanlış aktarıldığından yakındı. Günümüze dönecek olursak, şehir hakkı bugün artık basmakalıp bir söz olmuştur. Hem planlama müdürlerinin resmî beyanlarında karşımıza çıkmakta, hem de kent hareketlerinin ve küreselleşme karşıtlarının söyleminde. Onlara göre şehir hakkı, kapitalizmin bekasıyla gayet uyumlu bir kavram. Bu durum Saul Alinsky’ninki gibi ya da yetkelendirme temelli birtakım teorilerin ortaya çıkışını sağladı ve bu teoriler bize sisteme katılma hakkımızın olduğunu ama asla sorgulama hakkımızın olmadığını söylüyor.

Toplumsal hareketler şehir hakkını Lefebvre’in kavramına sadık kalarak mı talep ediyorlar?

Fransa’daki hareketlerden söz edeyim. Bir avuç entelektüel küçük burjuvanın, toplumsal ilişkilerin radikal dönüşümüyle bir devrimin mümkün olabileceği illüzyonunu yaşadığı o Mayıs ’68 günleri çok geride kaldı. Kapitalizme karşı açmakta olduğumuz yeni cephenin bir kent cephesine dönüşebileceği fikrini taşıyorduk. Bugün hiçbir söylem ve harekette bu fikri işitmiyoruz. Mesela yenileme ve rehabilitasyon programlarına karşı verilen mücadelelerde ya da alt sınıfların tecridine ve yerinden edilmesine karşı mücadelelerde, böylesine bir devrimci perspektife rastlamıyorum. Bunlar direniş mücadeleleri; kapitalizmin imhasını amaçlayan karşı saldırılar değiller. Konuşmalarında ya da sloganlarında sosyalizm ya da komünizm kelimelerini asla duymazsınız, yoksa siyasi partiler, kurumlar ve Devlet nezdinde itibar kaybederler. Amaç ve sloganlarında kapitalizmin ötesinde bir sosyal sistemden söz eden tek kelime bulamazsınız. Aynı durum şehir hakkı için de geçerlidir. Şehir hakkı derken sadece kent merkezi hakkından söz edildiğini görürsünüz, Lefebvre’nin anlattığı gibi alt sınıfların kentsel mekânı ele geçirme, ona müdahale hakkından değil. Katılma değil, kentsel mekânın yeniden şekillendirilmesine fiilen müdahil olma hakkı yani. Bahsettikleri şey, zaman ve mekânla sınırlı bir haktır ve yalnızca belirli ve geçici bir an için spekülatörleri, organizatörleri ve onların siyasi müttefiklerini alt sınıfları şehrin kenar mahallelerine itelemeyi sürdürmekten alıkoymaya yarar ancak.

Bu bağlam karşısında şehir hakkı talebi yine de gerçekçi mi?

Evet, gerçekçi. Ama şehir hakkı talebini Henri Lefebvre’in tanımına ve hattâ David Harvey’inkine dayandırarak yaparsanız. Gerçi Harvey’inki mücadelenin araçlarını sunmaz bize. Esas olan budur, zira kapitalizm karşıtı mücadele sadece işyerlerinde değil, ulaşım altyapısı ve kolektif tesisler gibi stratejik kentsel yaşam alanlarında da ortaya çıkmalı, belediye sarayı ya da idari merkezler gibi iktidar mekânlarını işgal ederek de. Kendi kendini yöneten alt sınıflar bu mekânları fiziksel olarak işgal etmeli, tıpkı 1936’da Barcelona’da olduğu gibi. Ve bu alanları yeniden işler hâle getirmeliler. Metroları ya da hastaneleri sadece işgal etmek yetmez. Mücadeleye katılan aktivistler ve bütün çalışanlar bu alanları halka hizmet için, halkla uyum içinde, ve sadece işçiler olarak değil, mukimler ve kent sakinleri olarak da yerel ölçekte örgütlenmiş komiteler aracılığıyla işler hale getirmeli. Şehir hakkı işçilerin mekânı işgal etme hakkı değildir, içinde yaşayan halkın çoğunluğuna hizmet edecek bir şehre sahip olmak için sakinlerin kamusal alanları işgal etme hakkıdır.

Dolayısıyla bana göre şehir hakkının devrimci anlamına yeniden kavuşturulması, yani şehrin alt sınıflara hizmet eder hâle dönüştürülmesi; bunun da eğitimli orta sınıflarla, bugün artık kendileri de kapitalizmin kurbanları arasına katılmış olan esnafla dayanışma içinde gerçekleştirilmesi hâlâ önem ve değer taşıyor. Örneğin çoğu küçük esnaf kepenk indirmeye mecbur bırakılıyor, çünkü süpermarketler onlara meydan okuyor. Paris Komünü sırasında şehri işgal edenlerin tamamı işçi değildi, aralarında esnaf ve sanatçılar da vardı. Bugünse durum biraz farklı, işçiler var ama aynı zamanda öncü değil tabi pozisyonda olan çalışanlar ve tüm sınıflar da dahil. Artık şehri dönüştürmek için onun seçkinci kullanım tarzını değiştirmemiz ve altyapı ve tesislerin kolektif ve demokratik biçimde kullanılması şart. Bu da devletin bu görevi üstlenmesiyle değil, ancak üretim araçlarının topluluklarca ele geçirilerek toplumsallaştırılmasıyla mümkün olabilir. Sosyal ilişkilerin ticarileşmesini tedricen azaltmaya çabalamalı ve kentsel mekânın kullananların yararına işlemesini sağlamalıyız. Şehrin alınıp satılan bir ürün hâline geldiğini söylerken Lefebvre’in kastettiği buydu. Şöyle demişti: “Kullanımı esas alan bir pratiğin ürünü olduğunu anlatan bir çaba olarak şehir fikrine dönmemiz şart.”

Bu fikirlerden hareket eden ve uygulanabilir alternatif somut örnekler var mı hiç peki?

Çok az örnek var ve ancak halk ayaklanmaları sırasında sınırlı alanlarda ortaya çıkmış. Endülüs’teki Marinaleda köyü gibi köylerde halk harekete geçerek, halkın ihtiyaçlarını karşılayacak bir sistem kurmak amacıyla temsilciler seçti. Başka örnekler de var. Danimarka’da radikal ve antikapitalist entelektüel küçük burjuva aktivistlerin işgal ettiği ve ticaret, sağlık, eğitim ve konut gibi alanlarda gündelik yaşamı özyönetimli komünist bir yöntemle örgütlediği bir getto olan Christiania özerk bölgesi de bunlardan biri. Lakin orası da sanki asrısaadetten bir parçaymış gibi bir şeye dönüştü ve insanlar orayı sanki hacca gider gibi ziyaret ediyorlar. Başlangıçta bu belde unutulmuş bir yerdi ve kendi kendini yöneten gecekonducular oturuyordu. Kopenhag büyüdükçe bu bölge dikkat çekip odağa yerleşti. En sonunda da, beklendiği üzere, kendi kendini yöneten bu insanlar oradan tahliye edildi.

Yani şehir hakkı ancak yerel ölçekte inşa edilebilir, öyle mi?

Anarşist gelenekte zapt etme daima en tabanda yani evet, yerel ölçekte başlamalıdır. Bir yerel düzeyde aynı anda birden fazla deneyim mevcutsa orada bir “karşılıklı bulaşma” meydana gelebilir ve oradan tüm ülkeye yayılarak sonrasında bir koordinasyon meselesine yol açabilir. Liderlik mecburi ama her an geri çağrılabilir ve geçici bir vekâlet olmalı ve böylece idari görevlerde rotasyon sağlanmalıdır. Fransa’da kentsel politikalar diye bilinen şey, emekçi sınıfların hapsedildiği ötekileştirilmiş bölgelerdeki “banliyö” isyanı denen şeyin üstesinden gelmek amacıyla devreye sokulmuş bir merkezî devlet politikasıdır ve amaç bu bölgeleri pasifize etmek ve önleyici tedbir tercihi olarak zoraki bastırmayı kullanmamaktır: kentsel politika dedikleri budur. Eğitim, kültür gibi kentselleşmiş meselelerde önleyici sosyal tedbirler alarak kentsel mekânı dönüştürmeyi ve onu daha az ayrışmış bir mekân hâline getirmeyi amaçlar. Valéry Giscard d’Estaing, bu kentsel politikayı yetmişlerin sonunda başlatarak HVS (Habitat et Vie Sociale, Konut ve Sosyal Hayat) programı adıyla bilinen kentsel planlama operasyonlarına girişti. Dertleri, bu dışlanmış ve ötekileştirilmiş bölgelerdeki yerleşimi sosyal hayatı iyileştirmek amacıyla değiştirmekti ve dayandıkları anafikir de şuydu: Sosyal hayat bozulmuştur, zira konutsal yerleşim bozulmuştur, dolayısıyla bu bölgelerdeki konut alanlarının ve kamusal mekânların iyileştirilmeleri gerekir.

Sol kanat hükümet kurulduğunda ise o da “mahallelerin sosyal kalkınması” adlı birtakım programlar başlattı. Şehir plancılar, mimarlar, sosyal hizmet görevlileri ve sol kanadın yerel temsilcileri 1968’in “solcu” öğrencileriydi aynı zamanda. Siyaset girer girmez fikirlerini bir tarafa atıp hemen reformist oluverdiler. İktidara geldiklerinde ise sosyal meseleleri kentsel mekânı planlayarak çözebileceklerine inandılar. Halbuki sosyal meseleler yerel ya da mekânsal değil, küresel ve toplumsaldır. Bununla da kalmayıp bu sol kanat, kendilerini kapitalizme ve neoliberalizme de yamadılar. 1983’ten itibaren sözüm ona “katı” politikalar benimsediler. Eskiden sağcılar kemer sıkma tedbirlerinden bahseder ve solcular da bu sağ kanat politikalara hücum ederlerken, şimdi bunun adını değiştirdiler. İsimler, bakanlar ve kanunlar değişti ama fikir aynı kaldı, yani sosyal meseleleri kentsel mekânı planlayarak çözme fikri. Mekânsalcılık dediğimiz ve sosyal meseleleri mutlak surette çözüme kavuşturmayan bir ideolojidir bu. Doğrudan müdahalesi sebeplere değil sonuçlara yöneliktir.

Bu mekânsalcılık ile 1930’ların modern kasaba planlama ve mimari fikirleri arasında bir tezat mevcut mu?

1920’lere dönersek, o zamanın sosyal demokrat kentsel politikaları esas itibariyle alt sınıflar için toplu konutlar ve tesis inşa etmekten ibaretti ve kapitalizmle elbirliği içinde ilerliyordu bu politika, zira işçi sınıfının barınmaya ihtiyacı vardı. O devrin bazı sosyal demokrat belediyeleri, çoğunlukla Almanya, Avusturya, Hollanda belediyeleri ve birkaç da Fransa belediyesi toplu konut üretimine başladılar. Bu belediye sosyalizmi, önceliği toplu konutlara veriyordu. Bu seri üretim ise emlak ticaretinin sanayileşmesiyle el ele yürüyordu: Küçük inşaat şirketleri, endüstriyel metaların seri üretim tekniklerini konut ve tesis inşasında kullanarak büyük şirket gruplarına dönüştüler. Refah devleti devrindeydik: Politikacıların deyişiyle, kalkınma ve sosyal adaleti bütünleştirmeye, büyümenin getirilerini bilhassa toplu tesis ve konut yapımı vasıtasıyla eşit biçimde dağıtmaya çalışıyorlardı.

Şehir hakkı, kentsel politikalar ve 1980’lerdeki neoliberal kırılma noktası arasında nasıl bir bağ kurabiliriz?

Kentsel politika, Fransa’ya özgü bir duruma verilmiş bir Fransızca isim. Neoliberalizmin de bir sonucu ve alt sınıfların hayat şartlarının özelleştirme, rekabetçi büyüme, sosyal kazanımların yıkımı vs. dolayısıyla daha da kötüleşmesi anlamına geliyor. İşlerin geçicileşmesi, yoksullaşma ve dışlanma olarak yansıyor. Yöneticilerin bu konuda karşılaştığı sorun, bu durumu sıkıntı doğurmadan, kenar mahalle ayaklanmalarına, isyanlara dönüşmeden ve suç oranlarının yükselmesine sebebiyet vermeden nasıl idare edecekleri. Resmî düzeyde kentsel politika, “bir arada yaşamayı” sağlamak, ayrımcılığa karşı mücadele etmek, halkı katılım ve katılımcı demokrasi vasıtasıyla kentsel gelişmeye dahil etmek amacıyla yürütülür. Lakin bütün bu sözler mevcut iktidarı meşrulaştırmaya hizmet eden, gerçek meseleleri neoliberal politikaları dert etmeyen bölük pörçük reformlara havale eden boş laflardır. Halbuki tam aksine, Fransa’da ve diğer Avrupa ülkelerinde sosyal demokratlar sol kanat sosyal-liberallere dönüştüğünden beri bu neoliberal politikalar devam etmiş ve hattâ sonrasında daha da kesifleşmiştir. Sosyalizm odaklı partilerin ve işçi sendikalarının örgütleyip yapılandırdığı muhalefet güç kaybettikçe liberalizm ve kapitalizm daha da saldırganlaştı. Amerikalı milyarder Warren Buffet’ın şu meşhur lafı ettiği zamanlardı: “Evet, bir sınıf savaşı var, biliyoruz, ama benim sınıfım, yani zenginler sınıfı veriyor bu savaşı ve biz kazanıyoruz.” Burjuvalar çıkarlarının ve kim olduklarının farkındalar, nasıl örgütleneceklerini biliyorlar, nasıl bir araya geleceklerini biliyorlar, siyasal faaliyeti gayet tutarlı ve mantıksal biçimde yürütüyorlar. Öte yandaysa maalesef hakiki bir muhalefetten söz edemiyoruz, şehirler giderek daha çok ayrışmış hâle geliyor. Troçki, kapitalist dinamiğin mahiyetini “eşitsiz ve bileşik gelişme” olarak koymuştu: Eşitsizlik, bir yanda servet büyümesi ile diğer yanda yoksulluk arasındaki birbirini tamamlayan karşılıklı bağıntılılığın sonucudur ve bu ikisi el ele ilerler. Mekânsal eşitsizlikler olarak da yansır bu, yani bizim sosyal ayrımcılık olarak bildiğimiz şey. Sosyo-uzamsal eşitsizliklerin şiddetlenmesini sınırlamak ve azaltmak amacıyla kentsel planlama girişimleri şeklinde yürütülen politikalara biz kentsel politika deriz. Kentsel politikalar, polislikten ziyade önlemeye odaklı olmak, yani polislik yapmaya gerek kalmadan önlemini almak manasına gelir. Yazılarımda hep söylemişimdir, kentsel politika, düşünür Jacques Rancière’in tanımladığı şekliyle, toplum polisliğidir, yani toplum polisliğinin ekonomik, mali, kurumsal veya ideolojik her yolla ama aynı zamanda da mekânsal ve en nihayetinde baskıcı şekilde planlı organizasyonudur.

Soylulaştırma kavramı hakkında ve ayrıca mekânda adalet ile şehir hakkı arasındaki diyalektik ilişki hakkında ne düşünüyorsunuz?

Ben bu soylulaştırma kavramına inanmıyorum: Etimolojik olarak konuşursak bu kelime bana, emekçi mahallelerinin kolonizasyonuna dahil olan sosyal tabakaların sınıfsal yapısı hakkında hiçbir şey söylemiyor. Terim, arazi sahibi soylu azınlığı kasteden “gentry” kelimesinden geliyor ama işçi sınıfının oturduğu mahalleleri istila edenlerin sınıfsal yapısı hakkında bir şey söylemeyen bir terim. Bu insanlar burjuva değiller, entelektüel küçük burjuva sınıfı mensupları, entelektüel ve sosyal sermaye sahibi insanlar. Bu istilacıların sınıfsal yapısından söz etmiyor olmamızın sebebi, bu meseleyi araştırıp inceleyen sosyolog ve coğrafyacıların da aynı sınıfın mensubu olmaları. Tanıdığım birçok kent araştırmacısı, soylulaştırma uzmanı, bilerek ya da bilmeyerek bu süreçte rol alıyorlar. Bu kavramla siyasi gerekçelerle de esas olarak uzlaşamıyorum, zira odağı orayı terk edenlere değil o mahallelere yerleşen insanlara kaydırıyoruz, oralardan sürülen insanlara çok daha az dikkat çekiyoruz. Nasıl terk ettiklerini, nereye gittiklerini, sonra başlarına neler geldiğini bilmiyoruz. Benim sadece tırnak içinde kullandığım bir gazeteci nosyonu olarak “hisptır” dediğimiz bu insanların alışkanlıklarına ve hayat tarzına fazlasıyla odaklanmış durumdayız. Fakat ironik biçimde belirtmeliyim ki, şehrin iç mahallelerini işgal eden ve ziyadesiyle solcu ağızları kullanan ama bir vakitler işçi sınıfının olan bu mahallelerde sanki fethedilmiş bir ülkedeymiş gibi davranıp kendi hayat tarzını ve alışkanlıklarını dayatan bu ara sınıfa karşıyım da aynı zamanda.

Fiilen soylulaştırma emekçi sınıfların işçi mahallelerinden tahliyesi demektir ve dolayısıyla bunun yerine başka bir terim bulmak zorundayız. Emekçi sınıfların bu mahallelerde nüfusça azaltılmasından söz ediyoruz, bunun özel bir manası var: demografik ya da coğrafi anlamda bir çölleşme değil, halk sınıflarının sosyolojik anlamda bertaraf edilmesidir bu. Fransa’da bu fikir akademinin küçük dünyasında pek kabul görmez, zira soylulaştırma üzerine çalışan araştırmacıların çoğu gayet uyanıklar: Bir yandan soylulaştırmayı eleştirmekte ama gerçek hayatta bu olguyla doğrudan mücadele etmemekle kalmayıp, aralarından çoğu da oralarda yaşamak için, işçi sınıfı mahallelerinin ele geçirilmesi çabalarına destek vermektedirler. Nihayetinde soru şudur: Soylulaştırma çalışmaları kim için yapılıyor ve kimlere yarar sağlıyor? Bazıları bu çalışmalardan gayet memnunlar, mesela emlak komisyoncuları, emlak satıcıları, Bouygues ya da Vinci’nin araştırma departmanları. İşin aslı şu ki bu soylulaştırma çalışmaları hangi mahallenin ne kadar cazip olduğunu, oralara kimlerin yerleştiğini ve bunu neden yaptıklarını gösteriyor. Bir keresinde, mülk satın almak isteyen bir “hisptır” taklidi yapıp bazı emlak komisyoncularına gittim, bana şunu dediler: “Piyasa araştırması yapmaya gerek kalmıyor, zira bu alandaki eleştirel araştırmacıların çalışmalara bakıyoruz ve mesela Bas Montreuil’de (Montreuil’ün şehir merkezinde bir bölgenin adı) fiyatların arttığını görüyoruz, gerçekten kelepir yerler buluyoruz oralarda, zor durumdaki emekçilerin yerleştiği bir sürü depo, fabrika, endüstriyel arazi, ve bunlara yatırım yapıyoruz.”

Bununla mücadelenin yolu ne?

Eleştirel dediğimiz araştırmacıların soylulaştırmaya karşı mücadeleden mutlak surette uzak durduğunu söylemek zor elbette. Öğrenciler ya da üniversite okutmanları ve araştırmacılarının dahil olduğu birkaç izole örneğe rastlamak mümkün tabii ama büyük çoğunluğu bu mücadeleye asla katılmaz. Onların gözünde soylulaştırma sadece üniversitede bir kariyer edinmelerini sağlayacak bir araştırma konusu. Oysa kendini solcu sayan bir araştırmacının rolü, edindiği bilgiyi kullanarak insanlara yardım etmek, eyleme geçmek, örgütlenmek ve mukabele etmek olmalı. Mesela ben beş yıl önce Marseille’in kuzey mahallelerinde, öğrencilerle birlikte “kentsel yenileme” karşıtı bir mücadeleye dahil olmuştum. Görevimiz insanlara, hâkim sınıfların onları tahliye etme stratejilerini, kentsel politikanın ardında yatan gerçekleri, nüfusu parça parça tahliye ederek mahallelerini nasıl ele geçirmeye çalıştıklarını anlamaları konusunda yardımcı olmaktı. Sakinlerin alternatif planların ayrıntılarını okuyabilmelerine ve böylece danışma toplantılarında yerel temsilcilerin, mimarların ve şehir plancıların yaptıkları ve onlara “mahallenizde harikulade şeyler yapılacak” dedikleri ama aslında siyasetçilerin ve kentsel kalkınma uzmanlarının teskin edici ve yanlış yönlendirici nutuklarının bir kopyasından ibaret olan konuşmalarına tepki verebilmelerini sağlamaya da çabaladık.

Latin Amerika ve İspanya’da alt sınıfların yaşadığı bölgelerde soylulaştırma ve biraz önce kullandığım manasıyla nüfus eritmeye karşı mücadeleyi sağlayan kadim bir özyönetim geleneği mevcut. Bölge sakinlerinin mücadelesine çok sayıda mimarlık, şehir planlama ya da sosyoloji hocası ve öğrencisi de destek veriyor ve ne zaman bir belediye başkanı ya da uzman ya da herhangi başka biri konuşacak olsa sakinler danışma toplantısı denen bu toplantılarda konuşarak toplantıyı sabote edebiliyorlar. Demek ki daha önce de söylediğimiz gibi bir kısım aydınlar radikalize olabiliyor ve bilgilerini hayata uygulayarak proletaryanın yararına sunabiliyorlar.

“Şehir hakkı” içinde “hak” kelimesi geçiyor, siz şehir hakkına hukuki kapsam kazandırılmasından yana mısınız?

Büyük H harfiyle yazıldığında hukuk çok tehlikeli olabilir. Marx ve Engels’e kadar gitmek istemem ama size Marx’ın Hegel’in hukuk felsefesini eleştirdiğini hatırlatmama müsaade edin. Hukuk esas itibariyle egemenlerin bahşettiği bir şeydir, bir şeye hakkınız olduğunu söyler. Hukuk burjuva bir yargı nosyonudur ve haklar ancak büyük sosyal mücadeleler sayesinde var olur. Pierre Bourdieu’nün de iddia ettiği gibi, “Hukuk daima güç ilişkilerinin kanunlaştırılması olmuştur.” Dolayısıyla bu kadar fetişleştirmemeliyiz bu kavramı. 1789 İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi bir devrimin sonucudur. Edinilmiş haklar yoktur, sadece fethedilmiş haklar vardır. Hakların fethedilmesi gerekir, onları talep etmek risklidir, zira Devletten bir hakkı tanımasını istemeyi gerektirir. Koyu bir komünist ya da anarşistseniz devlete karşısınızdır, çünkü egemen sınıfların kurumsallaştırdığı bir güç olarak gayrimeşrudur. Dolayısıyla, şehir hakkını düşündüğümüzde, onu Devletten talep etmemelisiniz, şehir hakkını Devlete “dayatmalısınız”. Devletten şehir hakkını hukukileştirmesini beklememeliyiz, bunun hiçbir faydası olmaz. Siyasetçiler şehir hakkı ibaresini sırf kendi politikalarını meşrulaştırmak amacıyla bir slogan olarak kullanabilirler. Barınma hakkı anayasada kutsal kabul edilmiştir ama bu hakkın uygulandığı asla görülmemiştir. Sırf Paris’te 1,2 milyon insanın sosyal konut talebi karşılıksız bırakılmıştır. Hak, Devlet-temelli bir nosyondur ve Devlet ile bir meseleniz yoksa Devlete bağımlı kalmaya devam edersiniz, artık ya bir müştekisinizdir ya da dilenci. Şehir hakkı bir güç ilişkisi vasıtasıyla dayatılmalıdır, bu güç ilişkisinin ne olduğu çok da önemli değil, mesela çalışma hakkı olabilir. Tüm haklar zorla elde edilmiş şeylerdir ve bu mücadeleyi gerektirir. Bu da sınıf mücadelesidir.

Kaynak: https://sehirhakki.wordpress.com/2019/06/30/sehir-hakkina-devrimci-anlamini-geri-kazandirmak-jean-pierre-garnier-ile-soylesi/

Kitap tanıtımı: Şehir Hakkı, Neoliberal Kentleşme ve Sınıf Mücadelesi

Yazan: Hikmet Kuran

Yayınlayan: Nika Yayınevi

1. Baskı: Haziran 2021

Ankara, 294 sayfa.

Kapitalist üretim tarzında sermaye-mekân etkileşiminin işleyişine yönelik çarpıcı çözümlemeleri ve isabetli öngörüleri Henri Lefebvre‘i özgün bir noktaya taşımaktadır. Şehir ve kent arasında tanımladığı ve çözümlediği ayrım, kapitalizmin kent sorunsalına tüm boyutlarıyla temas etmektedir. Kullanım değeri ve sahiplenmeye endeksli, belirlenim, tahakküm ve sömürü süreçlerinden bağımsız bir nitelik arz eden ‘şehir‘ ile söz konusu süreçlerin küresel ölçekte somutlaştığı ve özgün nitelikleri yok ettiği, tüm unsurlarıyla sermayenin yeniden üretiminin bir aracına dönüşen ‘kent‘ arasındaki bu ayrım, bu anlamda dikkat çekicidir. Lefebvre‘in şehir hakkı olarak kavramsallaştırdığı çözüm arayışı da bu ayrım üzerinden somutluk kazanmaktadır.

Şehir hakkı kavramsallaştırması, hem üretim ilişkilerinin ürettiği/yeniden ürettiği ve ekonomik, toplumsal, siyasal ve mekânsal düzlemde gözlemlenen sorunları anlamlandırma hem de bunları ve bir bütün olarak kapitalist üretim ilişkilerini ortadan kaldıracak devrimci dönüşümü formüle etme açısından kilit bir unsur olarak ön plana çıkmaktadır.

Bu kitabın temel iddiası da şehir hakkı kavramının kapitalizmi aşmaya koşullu bir devrimin kuramsal yol haritasına karşılık geldiğine ilişkindir. Bu iddiasını da Lefebvre‘in mekân-sermaye, gündelik hayat ve toplumsal mücadele pratiklerine yönelik öne sürdüğü argüman ve kavramsallaştırmalara dayandırmaktadır. Bunu yaparken, özellikle neoliberal politikalarla daha da görünür hâle gelen, Lefebvre tarafından başarıyla öngörülen ve çözümlenen, şehrin özgün nitelikleri ile kapitalizme içkin temel yasalar arasındaki çatışma noktaları aydınlatılmakta ve şehir hakkının gerçekleşmesinin kapitalist üretim ilişkilerinin ortadan kalkması anlamına geldiğine yönelik iddia kuramsal ve pratik boyutlarıyla gerekçelendirilmektedir.

İçindekiler

Sunuş

Giriş

BİRİNCİ BÖLÜM – ŞEHİR HAKKI KAVRAMININ KURAMSAL ANALİZİ

1.1. Marksizm ve Kent Sorunsalı

1.1.1. Metafelsefe (Metaphilosophy) ve Tümellik

1.1.2. Üretim/Yeniden Üretim

1.1.3. Yabancılaşma

1.2. Gündelik Hayatın Eleştirisi ve Dönüşümü

1.2.1. Gündelik Hayat Kavramının Tanımı

1.2.2. Gündelik Hayat Kavramının İçeriği

1.2.3. Gündelik Hayatın Eleştirel İncelenmesi Projesi

1.2.4. Bir Neoliberal ‘Ürün’ Olarak Gündelik Hayat

1.2.5. Gündelik hayata İçkin Sorun Alanları

1.2.6. Gündelik Hayatın Eleştirisinin Unsurları

1.2.7. Devrimin ve Gündelik Hayatın Dönüşümünün Öznesi: Tümelci İnsan

1.2.8. Devrim ve Gündelik Hayatın Eleştirisi

1.2.9. Kent ve Gündelik Hayatın Eleştirisi

1.3. Kullanım Değerinin Egemenliği

1.4. Mekân ve Mekânın Üretimi

1.4.1. Mekân ve Kapitalist Üretim Tarzı

1.4.1.1. Üretim Tarzının Bir Aygıtı Olarak Mekân

1.4.1.2. Üretim Tarzının Bir Ürünü Olarak Mekân

1.4.1.3. Devrimci Potansiyel

1.4.2. Merkezilik Kavramı ve Merkezilik Hakkı

1.4.3. Kamusal Alan-Özel Alan

1.4.3.1. Kamusal Alanın Temel Nitelikleri

1.4.3.2. Kamusal Alanın Kent Mekânı Açısından Önemi

1.5. Devletin Sönümlenmesi Gerekliliği ve Özyönetim

1.5.1. Yabancılaşma ve Devlet

1.5.2. Devlet ve Mekânın Üretimi

1.5.3. Devlet ve Gündelik Hayat

1.5.4. Devletin Sönümlenmesi Gerekliliği

1.5.5. Özyönetim (Autogestion)

1.5.6. Özyönetim ve Gündelik Hayat

İKİNCİ BÖLÜMNEOLİBERAL İDELOJİDE SERMAYE-MEKAN İLİŞKİSİ VE TOPLUMSAL MEKANA YANSIMALARI

2.1. Sermaye-Mekân İlişkisi

2.2. Neoliberal Düzende Sermaye-Mekân İlişkisi

2.3. Neoliberal Dönüşüm – Washington Oydaşması

2.4. Neoliberal Dönüşümün Esasları

2.4.1. Sanayisizleştirme-Finansallaşma-Esnekleştirme

2.4.2. Özelleştirme-Serbestleştirme-Düzenleme Dışı Bırakma

2.4.3. Devletin Rolü

2.4.4. Yönetsel Anlayıştaki Değişim

2.4.4.1. Yapısal Uyum Programları

2.4.4.2. Kamu-Özel Ortaklığı (KÖO)

2.4.5. Kent Yönetiminin Neoliberalizasyonu

2.4.6. Kültürel Dönüşüm

2.4.7. Kent Mekânının Neoliberalizasyonu

2.4.7.1. Kentsel Dönüşüm

2.4.7.1.1. Kentsel Dönüşümün Tarihsel Gelişimi

2.4.7.1.2. Kentsel Dönüşümün Değişen Kapsamı

2.4.7.2. Soylulaştırma (Mutenalaştırma)

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM – ÖRNEK OLAY İNCELEMELERİ

3.1. Brezilya Örneği

3.1.1. Toplumsal Mücadele Pratikleri

3.1.2. Kentsel Reform İçin Ulusal Hareket (KRUH) (Movimento Nacional para Reforma Urbana)

3.1.3. 1988 Brezilya Anayasası

3.1.4. Şehir Yasası

3..1.4.1. Yasanın Çıkış Süreci

3.1.4.2. Şehir Yasasının Hükümleri

3.1.4.3. Şehir Yasası ve Şehir Hakkı

3.1.6. Yasanın Uygulama Aşaması/Değerlendirme

3.2. Barselona Örneği

3.2.1. Neoliberalizm Öncesi Barselona’da Kentsel Yönetim Anlayışı

3.2.2. Neoliberalizm ve Barseolona’da Kentsel Yönetim Anlayışı

3.2.3. Toplumsal Hareketlerin Tekrar Yükselişe Geçmesi

3.2.4. 2008 Krizi ve Toplumsal Hareketler

3.2.4.1. Öfkeliler (İndignados) Hareketi

3.2.4.2. PAH (Konut Ödenci Mağdurları Platformu)

3.2.4.3. Barselona Ortaklaşımı (Barcelona En Comu)

3.3. Gezi Parkı Direnişi

3.3.1. Taksim Meydanı Yayalaştırma Projesi

3.3.2. Direnişin Başlaması

3.3.3. Katılım Gerekçeleri

3.3.4. Gezi Direnişi ve Sınıfsal Boyutu

3.3.5. Gezi Direnişi ve Praksis

3.3.6. Gezi Direnişi ve Şehir Hakkı

3.3.7. Forum Deneyimleri

3.4. Sulukule Örneği

3.4.1. Proje Öncesi Sulukule

3.4.2. 5366 Sayılı Yıpranan Kent Dokularının Yenilenerek Korunması ve Kullanılarak Yaşatılması Hakkında Kanun

3.4.3. Hatice Sultan ve Neslişah Mahalleleri Kentsel Yenileme Projesi (Sulukule Projesi)

3.4.4. Sulukule Platformu

SONUÇ

KAYNAKÇA