1922 İzmir: cennet mi; yoksa cehennem mi?

Ali Rıza Avcan

Tarihçi değilim; ama siyasi tarih konusunda eğitim almış, iyi bir tarih dostu ve okuruyum. Çocukluk döneminde Resimli Tarih Mecmuası, Yakın Tarih ve Hayat Tarih Mecmuası gibi dergilerdeki yazıları defalarca okuyarak ezberlediklerimin üstüne 1972-1981 döneminde Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeki lisans, lisansüstü ve doktora eğitimim sırasında İlber Ortaylı, Taner Timur, Sina Akşin ve Seha Meray gibi çok değerli hocalardan siyasi tarih, diplomasi tarihi gibi çok değişik dersler alarak, tarihi bir çalışmanın hangi yöntemlerin uygulanması suretiyle nasıl yapılması gerektiği konusunda bilgi sahibi oldum.

Daha sonrasındaki çalışmalarımı ise, 1991 yılında İstanbul’da kurulan Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı‘nın kuruluş çalışmalarına verdiğim katkılarla 1998-1999 döneminde İzmir’de bir kısım akademisyen ve tarih dostu arkadaşımızla birlikte kurduğumuz İzmir Tarih Çevresi ve Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı Eşgüdüm Kurulu üyeliği ile devam ettirdim. Son yıllarda arkeoloji ile başlayan bir yelpaze içinde Eski Yunan, Bizans, Osmanlı tarihleriyle kent tarihleri ve özellikle de Balkan savaşları üzerine okumalar yapıp tarih alanındaki bilgimi geliştirmeye çalışıyorum.

Bu bağlamda, yaşadığım kent İzmir’le ilgili tüm araştırma, inceleme,, yorum ve önerilerimi, bugüne kadar yayınlanmış ya da yayınlanacak tarih kitaplarıyla kent rehberlerini, tarihi fotoğraf ve haritalarla kente dair her türlü bilgi ve belgeyi okuyup bilgi edinerek şekillendirmeye çalışıyor; böylelikle kentin geçmişiyle geleceği arasında doğru ilişkiler kurmak istiyorum.

Bu çerçevede, hazırladığı Eski İzmir Etkileşimli Haritası ile George Galdies ve Alex Baltazzi ile birlikte yazdığı İzmir Rumcası Sözlüğü sayesinde tanıdığım George Poulimenos‘un Smirna Seyahat Rehberi 1922 isimli kitabının yayınlanmasını büyük bir sabırsızlıkla bekledim. Yakın Kitabevi‘ne her gittiğimde kitabın çıkıp çıkmadığını sorarak ve kitabın yayınlanacağı gün yapılacak toplantı ile imza gününün ilanlarını sosyal medyada paylaşarak 8 Nisan 2022, Cumartesi günü merakla beklediğim bu kitabı alıp incelemeye başladım.

Ancak bu arada yazarın kendisini 7 Nisan 2022 tarihinde İzmir Kalkınma Ajansı tarafından İzmir Ticaret Odası‘nda düzenlenen İzmir Limanı Sempozyumu‘yla aynı akşam verilen yemekte yan yana düştüğümüz için dinleme fırsatını yakalamış, karşımdaki kişinin bir tarihçiden çok teknik özellikleriyle öne çıkan bir kişi olduğunu, yaptığı çalışmalarda tarihçilerden yararlandığını kavramıştım. O nedenle 8 Nisan 2022 tarihinde Altay Spor Eğitim Vakfı‘nda yapılan tanıtım toplantısı ile Yakın Kitabevi‘nde yapılan imza gününe gitmedim.

Kitabı alır almaz yaptığım ilk iş, tabii ki okuyup diğer rehberlerden farklılığını anlamaya çalışmak oldu. Ancak daha kitabın 6. sayfasında karşıma çıkan, “2 Mayıs 1919’da Yunan ordusu, I. Dünya Savaşı galiplerinin temsilcisi olarak şehri işgal ederken” ifadesini okumakla birlikte irkildim ve kızgınlık olarak tanımlayabileceğim bu tepkinin ilk anlatımı olarak 11 Nisan 2022 tarihinde Kent Stratejileri Merkezi isimli Facebook grubunda, “TARİHİ NİYE YAZARSINIZ? başlığıyla “Çünkü, 1. Dünya Savaşı’nı çıkaran saldırgan emperyalist ülkeleri ve onların maşası olarak İzmir’e çıkan Yunan ordusunu, “1. Dünya Savaşı galiplerinin temsilcisiadıyla yeniden tanımlayıp emperyalizmin dünyanın paylaşımı fikrine destek vermek için…” paylaşımını yaptım.

Çünkü siyasi tarih okumuş biri olarak bu işgalin Emperyalizmle ilişkisi ortaya konulmadan izah edilemeyeceğini; işgalin İngiltere Başbakanı Lloyd George ile Yunanistan Başbakanı Elefterios Venizelos‘ın Paris Barış Konferansı’nda ortaya koydukları ısrarlı çabalar sonucu gerçekleştiğini ve “I. Dünya Savaşı galiplerinin temsilcisi” olarak değil, emperyalist ülkelerin maşası olarak Yunan ordusu tarafından gerçekleştirildiğini biliyor ve gerçeğin bu şekilde saptırılmasına haklı olarak itiraz ediyordum.

Daha sonrasında değerli tiyatro yazarı ve gazeteci Efdal Sevinçli‘nin 18 Nisan 2022 tarihli 9 Eylül Gazetesi’nde yayınlanan “İzmir 1922/Gezi Kılavuzu/Gezgin Kılavuzu” isimli makalesindeki haklı çıkışlarını okuyup aynı tarihte yine aynı Facebook grubunda “İyi ki barış ve kardeşlik adına akılcı sorular sorup tarafsız çözümler öneren Eftal Sevinçli gibi yazarlar var…” yorumuyla paylaştım.

Efdal Sevinçli‘nin nazik ve yumuşak bir dille ifade ettiği kaygıların doğru ve yerinde olduğunu görünce üniversitelerde görev yapan tarihçi arkadaşlarımla kent tarihi konusunda çalışan arkadaşlarımı arayarak; hatta bazen onlarla yüz yüze sohbet ederek bu kitapla dile getirilen bilgi ve düşünceler konusundaki görüşlerini öğrenmeye çalıştım. Ama tabii ki, ben de 1922 yılında İzmir’e geleceği düşünülen ziyaretçiler için hazırlandığı söylenen bu rehberi bu tarihten önce ya da sonra yayınlanmış diğer İzmir rehberleriyle mukayese ederek benzerlik ya da farklılıklarını görmeye çalışıyor, diğer yandan da kitapta 1922 yılındaki İzmir’i anlatan bilgileri, 15 Mayıs 1919-9 Eylül 1922 dönemindeki işgal İzmir’ini anlatan diğer tarihi kaynaklardaki bilgilerle karşılaştırıyor, işgal İzmir’indeki toplumsal ve ekonomik yaşamın nasıl olduğunu ya da bu kitapta anlatıldığını gibi olup olmadığını öğrenmeye çalışıyordum.

Çünkü Yunan işgali ile geçen 3 yıl 3 ay 24 günlük sürede İzmir’in bir ziyaretçiyi ağırlayacak kadar sakin olmadığını, İzmir’in yakınındaki ya da uzağındaki savaşların kenti olumsuz anlamda etkileyeceğini, kentin sivil bir valinin değil askeri bir valinin yönetiminde olduğunu bilerek kentteki yaşamın ekonomik gelişmeler, toplumsal olaylar ve kültürel ilişkiler bağlamında bir turistin ya da ziyaretçinin gelip gezemeyeceği kadar sorunlu olabileceğini öngörüyordum.

En sonunda İngiliz yazar ve gazeteci Giles Milton‘un 2009 yılında Şenocak Yayınları tarafından yayınlanan “Kayıp Cennet Smyrna 1922 Hoşgörü Kentinin Yıkılışı” isimli kitabında, kentin o yıllardaki, özellikle de 1921 yılındaki hazin durumunu anlatan İngiltere kaynaklı doğru bilgilere ulaştım. Çünkü 1922 yılında kullanılmak üzere hazırlanan bir rehberin mantıki olarak 1921 yılında hazırlanması ve hazırlanırken de kentteki günlük yaşamı tüm gerçekliğiyle bilip ortaya koyması gerektiğini düşünüyorum.

Yazdıklarını yüzlerce tarihsel kaynağa ve tanıklığa dayandıran Giles Milton‘un “Kayıp Cennet Smyrna 1922 Hoşgörü Kentinin Yıkılışı” isimli kitabının 140. sayfasında aynen şöyle yazıyordu:

Gelecek gerçekten de belirsizdi. Levanten ailelerinin kalıtımsal neşesi her şeyin iyi gittiğini gösteriyordu. Giraud’lar, görkemli kostümlü balo ile yeni yıl şerefine kadeh kaldırdığında kimse Smyrna’nın ekonomik bir felaketin sınırında gezindiğinin farkında değildi. Orta Anadolu’da devam eden savaşın insanların moralini gitgide daha fazla etkilediğinin de farkında değillerdi. Birlikler savaşta başarı kazandıkça Smyrna’lılar korkulacak bir şey olmadığını hissediyorlardı ama Yunan ordusunun yenilgisi onlara ulaştığında umutsuzluk artıyordu. İlk defa olarak, Smyrna halkı, orduyu Anadolu’nun derinliklerine sokmanın nasıl bir fikir olduğunu sorgulamaya başlamışlardı.

Smyrna’daki İngiliz konsolos yardımcısı James Morgan şehrin ciddi bir probleme doğru yol aldığını ilk fark eden kişi oldu. Ocak 1921’de iç bölgelerden her yıl gelen karavanların bu sene gelmediklerini fark etti. ‘Smyrna ile Yunan idaresi dışında kalan yerler arasında kesinlikle hiç ticaret yok2 diye yazmıştı. Birçok Yahudi tüccarın depolarını satıp büyük şehri terk ettiklerini de görmüştü; ilerideki kötü zamanların bir işaretiydi bu.

Yine de, ne kendisi ne başkası şehrin bu kadar hızlı bir şekilde düşüşe geçeceğini öngörememişti. 1921 ilkbaharında ekonomi ani bir şekilde eridi. Ticaret yoktu, ihracat yoktu, alınıp satılan hiçbir mal yoktu. İlk kez, normalde çok gürültülü olan Smyrna limanı sessizlik içindeydi. Körfezdeki tek donanma faaliyeti Yunan destroyerlerinin ve karaya yanaşan filikaların gidip gelmesiydi.

Nisanda, İstanbul’daki İngiliz ticari sekreteri Courthope Monroe Smyrna’yı ziyaret ederek işlerin acı durumunu kendisi gördü. Şehri bekleyen kriz konusunda uyarılmıştı ama hiçbir şey onu durumun gerçekliği konusunda hazırlamamıştı. ‘Şehrin durumu sefalet içinde’ diye Londra’ya yazdığı raporunda belirtmişti ‘ve Avrupalı hem de yerel halk zavallı durumda.’

Stergiadis’in yönetiminin ilk aylarında açık kalmış olan Türk belediyesinin artık işlevinin kalmadığını öğrenmek onu şaşırttı. Şehrin tüm ışıklandırmasını sağlayan Osmanlı Gaz Şirketi de kapanmıştı. Monroe, ‘Gece olunca’ diye yazmıştı, ‘bir iki otel ve büyük mağazalar dışında tüm şehir karanlığa gömülüyordu.’

Sokakların temizliği, tamir, bakım ve şehir kanalizasyon şebekesi de artık çalışmıyordu. ‘Sokaklarda büyük delikler vardı’. Bu delikleri, geçen zırhlı araçlar oluşturmuştu. ‘Delikler alttan akan kanalizasyonu meydana çıkardığından koku ve pislik dayanılmazdı.” (1)

Bu konu ile ilgili diğer önemli bir tarihi kaynak ise Marie-Carmen Smyanelis‘in derlemesi ile 2008 yılında İletişim Yayınları tarafından yayınlanan “İzmir 1830-1930, Unutulmuş Bir Kent mi? Bir Osmanlı Limanından Hatıralar” isimli kitaptaki Evangelia Achladi‘nin “Savaştan Yunan İdaresi’ne: Kozmopolit Smyrna’nın Sonu” başlıklı makalesidir.

Evangelia Achladi, söz konusu makalesinde,

Kasım 1920 seçimlerinde Venizelos’un yenilgisi, Türklerin durumunun askeri ve diplomatik olarak güçlenmesi, Müttefiklerin yön değiştirmesi, Yunan ve Türk hırsız ursuz çetelerinin faaliyetleri ve düzenin genel olarak çöküşü, Ortodoks Yunan toplumu tarafından şaşkınlıkla izlenir: Uzun bir kendi kendini idare etme geleneğine dayanan bu toplum geleceğine kendi dışında karar verildiğini hisseder. Aşırı-vatanseverlikleriyle gözleri kör olmayanlar kaygı içindedir. 16 Ekim 1921 tarihli bir mektupta fotoğrafçı Fred Henri-Paul Boissonnas Smyrna’dan şunu yazar: “Burada korkunç bir ruh çöküntüsü hakim., faaliyetlerin düşüşünü ise saymıyorum. Herkes paranın yeni bir değer kaybıyla enflasyonu bekliyor.” Vaktiyle bol ve ucuz ürünleriyle tanınan şehir 1921 yılında Atina’dan daha pahalıdır.” diyerek Smyrna’daki ekonomik ve sosyal yaşamın çöküş ve çözülüşünü ortaya koymaktadır. (2)

9 Eylül 1922

Evet, bu bilgilerin de gösterdiği gibi 1922 yılında İzmir’e gelecek ziyaretçiler için hazırlandığı söylenen “Smirna Seyahat Rehberi 1922” isimli kitap İngiliz kaynaklarına göre kentte ticaretin ve ihracatın durduğu, satılan hiçbir malın bulunmadığı, gece olunca tüm şehrin karanlığa gömüldüğü, sokak temizliği ile tamir ve bakımlarının yapılmadığı, şehir kanalizasyon şebekesinin çalışmaması nedeniyle ortalığı kötü koku ve pisliğin sardığı bir ortamda yazılmışsa; kente gelecek ziyaretçiye bu sorunları niye anlatıp uyarmamakta, onlara sağlık, hijyen, güvenlik, rahatlık ve konfor adına ne önermektedir? Adeta günümüz koşullarında Ukrayna’nın herhangi bir kenti için seyahat rehberi yazıp oradaki savaş koşullarını anlatmamak gibi…

Öte yandan kent hakkında İngiliz kaynaklarının verdiği bu bilgileri bir adım daha öteye giderek yorumlamaya kalktığımızda, 1921 ya da 1922 yılında seyahat ya da ticaret niyetiyle kente bir ziyaretçinin gelip gelmediğini de sorgulamamız, bu kadar kötü koşulların yaşandığı ve ticaretin yapılamadığı bir savaş ortamında bu rehberi kullanmak isteyecek bir ziyaretçinin de gerçekten var olup olmadığını da düşünmemiz gerekmektedir. Hele ki yapılan anlaşma uyarınca beş yıl sürecek geçici idare sonucunda yapılacak plebisit için adalardan yoğun göçün alındığı ve her geçen gün cepheden gelen yaralı ve ölü sayısının arttığı bir kentte…

Anlaşılan o ki, 1921-1922 yıllarında yazıldığı anlaşılan bu seyahat rehberinde, 19. yüzyılın ikinci yarısında İngiliz yayımcı John Murray ya da 1861 yılından itibaren yayınladığı seyahat rehberleri konusunda “Krallar ve hükümetler yanılabilir, ancak Bay Baedeker asla yanılmaz” inancının yerleşmesine neden olan Alman yayımcı Karl Baedeker tarafından düzenlenen Baedeker seyahat rehberlerinin gerçeği büyük bir titizlikle ve ayrıntısıyla belirtme ilkesine uyulmamış, adeta İzmir’e gelecek ziyaretçilere gerçeği yansıtmayan bir cennetin vaadi yapılmıştır.

Peki bu durumda, 1 Ocak-9 Eylül 1922 döneminde limanına ticaret gemisi gelmeyen, ticaretin ve ihracatın olmadığı, güvenliksiz, elektriksiz, bakımsız ve kanalizasyon sisteminin çalışmadığı; kısacası, çökmekte ve çözülmekte olan gerçek İzmir’i anlatmayan Smirna Seyahat Rehberi 1922 isimli bu kitap, o yıllardaki koşulları bilmeyen ya da dikkate almayan, bunu yaparken de hiçbir tarihi kaynağa dayanmayan George Poulimenos tarafından 2021 yılında hangi amaçla yazılmış ve 2022 yılında, Türkçe’ye çevrilmesi gereken oldukça fazla sayıda Yunanca kitap varken, İzmir’de Altay Spor Eğitim Vakfı, Konak Belediyesi ve İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin şirketi İzenerji A.Ş.‘nin desteği ile niye yayınlanmıştır?


(1) Milton, G., Kayıp Cennet Smyrna 1922, Hoşgörü Kentinin Yıkılışı, Şenocak Yayınları, Mart 2009, İzmir, sh.140

(2) Achladi, E., Savaştan Yunan İdaresine: Kozmopolit Smyrna’nın Sonu, Derleyen: Marie-Carmen Smyrnelis, İzmir 1830-1930 Unutulmuş Bir Kent mi? Bir Osmanlı Limanından Hatıralar, İletişim Yayınları, 2008, İstanbul, sh. 226

Kent hakkı söylemi, bu hakkın yaşama geçmesi için verilen toplumsal mücadeleye saygı duymakla anlam bulur…

Ali Rıza Avcan

Bugünkü yazımıza, anlatmak istediklerimi özetleyen güzel bir örnekle başlamak isterim….

Düşünce özgürlüğü kapsamında üniversite özerkliği ile akademik özgürlüğü temel alan bir belgesel filmin hazırlandığını; ama bu belgeselde, KHK’larla ya da hukuk dışı başka yöntemlerle üniversitelerden atılan akademisyenlerle ilgili sorunların ele alınmadığını, söz konusu belgeselin 12 Eylül döneminin 1402’likleri ya da günümüzün KHK’lı barış akademisyenlerini içeren dönemi unuttuğunu ya da dikkate almadığını gördüğümüzde….

Böylesi bir belgeselle karşılaşıp seyrettiğinizde ne yaparsınız?

Şayet olaya iyi niyetle yaklaşıyorsanız, bunun belgeselin sonunda tek tek isimleri sayılan onca kalabalık bir kadroya rağmen, masum bir unutkanlık olduğunu düşünür ve belgeseli hazırlayanlarla görüşerek onlardan bu eksiklik konusunda bir açıklama ya da özür beklersiniz… Beklediğiniz o açıklama yapılmadığı ya da özür dilenmediği takdirde de o eksikliğin altında yatan gerçeği merak eder araştırırsınız….

İşte böylesi tatsız bir durumla, geçtiğimiz hafta hiçbir sorgulama yapmadan Kent Stratejileri Merkezi isimli Facebook grubunda yayınladığım bir belgesel video nedeniyle karşı karşıya kaldım. Twitter’daki Monokritik isimli hesapta linki paylaşılan bu videoyu seyrettikten sonra hiçbir ön değerlendirme yapmadan doğrudan doğruya paylaşıp yayınladım. Daha sonra bu belgeselin İzmir Kent Hakkı Merkezi tarafından hazırlandığını ve Monokritik isimi Youtube hesabının da bu merkeze ait olduğunu öğrendiğimde, katılımcısı olduğum Kültürpark Platformu‘ndaki mücadele arkadaşlarımın uyarısı üzerine söz konusu belgeseli bir kez daha inceleyerek bana söylenen eksiklik ve yanlışlıkların farkına vardım.

Ama ondan önce Monokritik isimli Youtube hesabını incelemeye, bu hesabın ne zaman kurulduğunu ve bugüne kadar neler yaptığını öğrenmeye karar verdim. Yaptığım incelemeye göre 18 Şubat 2021 tarihinde oluşturulan bu hesaba, 8 Mayıs 2022, saat 16.40 itibariyle 1.480 kişinin üye olduğunu ve bu hesap adına bugüne kadar yüklenen toplam 23 videonun toplam görüntülenme sayısının 142.777, ortalamasının ise 6.208 olduğunu öğrendim. Yine aynı tarih itibariyle 8 gün önce yayınlanan “Basmane Çukuru” isimli video, genellikle insan hakları üzerine videolar yayınlayan bu hesabın kent üzerine yayınladığı ilk video olduğunu anladım.

Üniversitelerden atılan barış imzacısı akademisyenlerin oluşturduğu İzmir Dayanışma Akademisi ve İzmir Kent Hakkı Merkezi‘ne ait Monokritik isimli Youtube hesabında, videonun son ifadesi olan “İzmir’in orta yerinde bir çukur. Ama her zaman bir çukur değildi. Türkiye’de kentsel siyasetin 1980 sonrası dönüşümünün ve bir kamu arazisinin özelleştirilmesinin hikâyesi. Bu hikâyenin bir parçası olabilirsiniz, belki de öylesinizdir.” başlığıyla tanıtılan 25 dakika 28 saniyelik “Basmane Çukuru” isimli bu belgesel, Dokuz Eylül Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü öğretim görevlisi Dr. Gökhan Erkan‘ın arka plan sürekli anlatımı ile açılıp devam ediyor ve söz konusu üniversitenin aynı bölümünde görev yapan Doç. Dr. Ayşegül Altınörs Çırak‘ın 7, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in 3, Mazhar Zorlu Holding Yönetim Kurulu Başkanı Kemal Zorlu‘nun 4, TMMOB Şehir Plancıları Odası eski başkanı Özlem Şenyol‘un “şehir plancısı” sıfatıyla 3, TMMOB Şehir Plancıları Odası yönetim kurulu üyesi Yusuf Ekinci‘nin de 3 parçada yayınlanan röportajlarından oluşup, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in söyledikleri ile son buluyor. Bu haliyle 2 akademisyen, 1 meslek odası yöneticisi, 1 şehir plancısı, 1 belediye başkanı ve 1 holding sahibinden oluşan; ancak sivil toplum yanı eksik kalan röportajlar bütününden oluşan belgesel, 8 Mayıs 2022, saat 17.06 itibariyle 2.589 kez izlenmiş, 116 beğeni, 3 yorum almış ve bu yorumlardan birine cevap verilmiş durumda.

Yayınlanan video hakkındaki ilk yoruma verilen cevapta “belgeselde güncel duruma kadar olan tüm süreci anlattık ve takipçisiyiz.” denilmiş olmakla birlikte, 2015-2022 döneminde Basmane Çukuru için Basmane, Basmane Çukuru ve Çankaya/Folkart ile Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale/TARKEM boyutlarında bütüncül mücadele veren biri olarak tüm sürecin anlatılmadığını, 2015-2022 dönemindeki bu antikapitalist kent ve çevre mücadelesinin bu belgeselde göz ardı edildiğini düşünüyor, bu yazıyı da bütün bu nedenleri dikkate alarak yazıyorum.

Evet, “Basmane Çukuru” belgeselinde İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Konak Belediyesi‘nin İzmir sermaye çevreleri ile birlikte el ele yürüttüğü Kültürpark‘ı, Basmane‘yi, Basmane Çukuru‘nu, Çankaya bölgesini, Kemeraltı ve Kadifekale‘yi kapsayıp daha sonra UNESCO‘nun koruma alanı olarak belirlenen geniş bölgedeki soylulaştırma girişimlerine karşı önce Kültürpark’a Dokunma, daha sonra Kültürpark Platformu eliyle yürütülen mücadelenin görmezden gelindiğini görüyoruz. Aynen üniversitelerle ilgili belgeselde 1402’lik öğretim üyelerinin ya da barış imzacısı KHK’lı akademisyenlerin yaşadıklarının görmezden gelinmesi, onlardan hiç söz edilmemesinde olduğu gibi…

Bu durumda sanki,

📌İzmir Büyükşehir Belediyesi eski başkanı Burhan Özfatura‘nın özelleştirmeci politikaları nedeniyle ortaya çıkan bu önemli sorun için bir sonraki belediye başkanı Yüksel Çakmur dava açmamış,

📌Kültürpark ile Basmane Çukuru‘nu bir bütün olarak ele alan Kültürpark Projesi ilk kez sermaye temsilcilerinden oluşan İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu‘nda ele alınmamış, bu proje Ege Genç İş Adamları Derneği , EGİAD tarafından hazırlanan Kültürpark Raporu ile desteklenmemiş,

📌Kültürpark mücadelesi için Ayşen Teksen, İnci Özer ve Çiğdem Özer tarafından kurulan “Kültürpark’a Dokunma” grubu 22 bin üyeye, daha sonra kurulan “Kültürpark Platformu” grubu 10 bin üyeye ulaşmamış,

📌Basmane Çukuru denilen yer Folkart tarafından satın alınmamış ve etrafı Folkart reklamlarının yer aldığı yüksek plakalarla kapatılmamış,

📌Orada yapılacak 67 ve 48 katlı iki ayrı gökdelenle ilgili projeyi sanki Konak Belediye Başkanı Sema Pekdaş desteklememiş,

📌Bütün ilçe belediye başkanları Pakistan Pavyonu önünde toplanıp Sema Pekdaş‘ın okuduğu bildiri ile Kültürpark Projesi‘ni desteklediklerini açıklamamış,

📌Sanki aralarında Deniz Zeyrek gibi gazetecilerin de bulunduğu Doğan Medya Grubu yazarları projeyi görmeden projeyi övmemişler,

📌Kültürpark Platformu tarafından bu konularda iki kez çalıştay, bir kez kamuoyu araştırması yapılmamış,

📌Belediye Başkan Danışmanı Prof. Dr. İlhan Tekeli ortaya çıkıp projeye karşı çıkan bizleri ve TMMOB Mimarlar Odası İzmir Şubesi yönetimini azarlamamış,

📌Bizler defalarca İZFAŞ, Kültürpark ve Basmane Çukuru‘ndaki Folkart tabelasının önünde basın açıklaması yapmamış, bir yandan İzmir Körfez Geçiş Projesi‘ne karşı mücadele edip diğer yandan barış imzacısı KHK’lı akademisyenlerin mücadelesine destek verirken aynı anda antikapitalist nitelikli Kültürpark ve Basmane Çukuru için mücadele etmemişiz

gibi bir dönemin, bir mücadelenin ve o mücadeleyi yürütenlerin yok sayılması, çekilen videoyu ister istemez belgesel olmaktan çıkarmaktadır. Çünkü belgesel adıyla çekilen bu videoda gerçeğin bir bölümünden söz edilirken diğer bölümünden söz edilmemiş, halen İzmir Büyükşehir Belediyesi ve onun başkanı Tunç Soyer nezdinde sürdürülen Kültürpark Mücadelesi, belgeseli çekenlerin niyetlerini sorgulatırcasına göz ardı edilmiştir. Tüm belgesel boyunca tek bir kez Folkart‘tan, Mesut Sancak‘tan ve belediyelerin Folkart‘la işbirliğinden söz edilmemesi ve sorunun sadece herhangi bir arsa boyutunda ele alınması bile bu yaklaşımın en önemli kanıtlarıdır.

Oysa sorun, sadece Konak İlçesi, İsmet Kaptan Mahallesi 140 pafta, 1039 ada, 8 parseldeki 20.866,10 metrekarelik alan ve bu alanda yapılmak istenen bir gökdelen değil; Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale özelinde TARKEM, Basmane, Basmane Çukuru, Çankaya ve hatta Pasaport özelinde -o tarihler itibariyle Folkart eliyle- gerçekleştirilmek istenen büyük bir soylulaştırma girişimini başlatacak olan ilk hareketin, Kültürpark ve Basmane Çukuru bütününde ele alınmasından oluşan daha derin, yaygın ve yoğun bir sorundur. O nedenle de, bu sorun belgeselde anlatıldığı kadarıyla basit değildir. Bu sorun Folkart‘ın TMSF‘den satın aldığı arsayı devretmesi ile de bitmemiş olup halen devam etmektedir.

Bu anlamda, söz konusu belgeselin, dün nelerin yaşandığı ya da bugünkü durumun ne olduğu dışında yarın ne olacağını araştırıp soruşturması, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in kamu yönetimin saydamlığını dikkate almayan “… geldiğimiz günden beri de bununla ilgili çok yoğun bir çalışma sürdürüyoruz. Bütün bu çalışmalar bitmeden bununla ilgili hangi noktada olduğumuzu paylaşmam mümkün değil, doğru da değil” sözlerinin arkasındaki gerçeği ya da niyeti araştırması, perde arkasındaki görüşme ve pazarlıkları ortaya çıkarması, en azından olası alternatifleri sorgulaması gerekirdi. Çünkü, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in “Aslında herkesin bir parça içinde, kendisinin sorumluluğunu bulabileceği, sorumluluğunu görebileceği bir çukur” sözleriyle anonimleştirip adeta suç olmaktan çıkarmaya çalıştığı kent suçunun sorumluluğunu üstlenecek hiçbir şey yapmadık ve bu suçun işlenmemesi ya da işleyenlerin cezalandırılması için mücadele ettik ve etmeye de devam ediyoruz.

Evet, söz konusu belgeseli hazırlayanların da ifade ettiği gibi bu konuda konuşup mülakat verecek kurum ve kişilerin sayısı fazla olmakla birlikte; bu belgeselde görmek istediğimiz yüzlerden birinin yakın zamana kadar belediye başkan danışmanı ve “İzmir Modeli” denilen garabetin mucidi olan Prof. Dr. İlhan Tekeli olmasını, Tunç Soyer dışında eski belediye başkanı Aziz Kocaoğlu ile Folkart‘ın yapacağı gökdelene hukuksuz bir şekilde ruhsat veren Konak Belediyesi eski başkanı Sema Pekdaş‘ın, danışman olduğunu unutup icraata karışan Prof. Dr. İlhan Tekeli tarafından hedefe konulup düşmanlaştırılan TMMOB Mimarlar Odası İzmir Şubesi eski başkanı Halil İbrahim Alpaslan‘ın, arsayı TMSF‘den alıp daha sonra iade eden Folkart‘ın sahibi Mesut Sancak‘ın; hatta, Kültürpark uğruna mücadele eden bizlere çıkıp Kemalpaşa sırtlarındaki güzel ormanlara gitmemizi öneren İzmir Ticaret Odası eski başkanı Ekrem Demirtaş‘ı da bu belgeselde görüp dinlemek, bugün ne düşündüklerini bilmek, sermaye çevrelerinin hem Kültürpark hem de Basmane Çukuru ile ilgili yeni dönemdeki niyetlerini öğrenmek isterdik…

Şimdi bu durumda, bugüne kadar yürüttüğümüz ve henüz sonuçlanmamış olan antikapitalist Kültürpark Mücadelesi ile uzun yıllardır bir sözcük olmaktan çıkıp ete kemiğe bürünmesi için çaba gösterdiğimiz Kent/Şehir Hakkı adına, belgeseli hazırlayan arkadaşlarımızın, bir takım görüşmeler yapmanın ötesinde yaptığımız mücadeleye saygı duyduklarını ifade eden bir açıklama yapmasını ya da özür dilemesini; ayrıca, bu hususun söz konusu belgeselde özel olarak belirtilmesini bekliyoruz….

Tabii ki Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerinde başında İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in bulunduğu TARKEM eliyle aksak köstek yürütülen soylulaştırma çalışmalarının yanında, Folkart‘ın aradan çekilmesi ile sahipsiz kalan Basmane, Basmane Çukuru, Kültürpark, Çankaya ve Pasaport bölgelerindeki soylulaştırma girişimlerini sürdürecek yeni patronunun kim olacağını da merakla bekliyoruz…

Seçim yatırımı gibi çevre etkinliği…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz Cumartesi günü; yani, 16 Nisan 2022 tarihinde, TMMOB İzmir İKK, TBB İzmir Barosu, TTB İzmir Tabip Odası ve Çeşme Çevre Platformu isimli bir oluşum, büyük bir yağma projesi olarak nitelenen Çeşme Turizm Projesi‘ni protesto etmek amacıyla, Çeşme, Alaçatı Sulak Alanı Kuş Gözlem Yeri‘nde, meslek odası, sendika ve derneklerle platform ve birliklerden oluşan toplam 130 örgütün katılımıyla ülkemizdeki çevre mücadeleleri tarihine geçecek ilginç bir çevre etkinliği düzenledi. İzgazete gibi İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin güdümündeki yerel gazeteler ise bu etkinliği, “Çeşme Projesi’ne Karşı Büyük Buluşma” manşeti ile duyurdu.

Bugünkü yazımda, belki yanlış değerlendirmeler yapabilirim kaygısıyla İzmirlilerin yakından tanıdığı 4 gazeteci arkadaşımla birlikte izlediğim bu etkinliği, etkinliğin gelmişi ve geçmişi ile birlikte değerlendirip çıkarımlar yaparak; ayrıca, “çevre mücadelesi” adı verilen toplumsal olayların temelde hangi özelliklere sahip olması ve hangi ilkelere bağlı kalması gerektiği üzerinde duracağım.

Gerçekten büyük mü?

Ama bütün bunları yazıp çizmeden önce hatırlatmam gereken bir gerçek var ki; o da, her toplumsal mücadelede olduğu gibi, çevre mücadelesinin her aşamasında onun evrensel pratiğinden kaynaklanıp kabul gören ve mücadelenin direnci ile sürdürülebilirliğini oluşturan demokratik ilke, kriter ve yükümlülüklere bağlı kalınması gerekliliğidir.

Bu bağlamda çevre mücadelesine katılan ya da katılmak isteyen her düzeydeki kurum ya da bireyin, bu ve buna benzer konulardaki temel politika ve öncelikleri, izlediği strateji ve geçmiş mücadeleleri, etkinliklere ne düzeyde katılım gösterdiği, sahip olduğu ya da harekete geçirdiği potansiyel gibi özelliklerin önem ve öncelik kazandığı söylenebilir.

Gelelim 16 Nisan 2022 tarihli etkinliğe ve bu etkinliğin habercisi olarak Havagazı Kültür Merkezi’nde yapılan 4 Haziran 2021 tarihli Yarımada Çalıştay ve Forumu‘na… Aşağı yukarı 1 yıl arayla yapılan bu iki etkinliği ele alıp değerlendirmemin nedeni ise hem düzenleyicilerinin hem de ele aldığı sorunun aynı olması…

Anımsarsanız 4 Haziran 2021 tarihli Yarımada Çalıştay ve Forumu‘nu daha önce “İzmir Büyükşehir Belediyesi, Yarımada Çalıştay ve Forumu’nu Düzenliyor…” başlıklı 1 Haziran 2021 tarihli yazımda ele alıp değerlendirmiş, bu çerçevede Çeşme Turizm Projesi‘ne açıkça karşı çıkamayan; hatta destekleyen İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin, TMMOB İzmir İKK ve İzmir Kent Konseyleri Birliği marifetiyle ve açıkça sahiplenmediği bir etkinlik yaptığını ifade etmiştim. Ayrıca etkinliği düzenleyenlerin daha sonra bir mazeret ya da bir kazanım olarak öne sürdürdükleri İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in bu çalışma sırasında sanki yeni öğrenmiş gibi lanse ettiği Doç. Dr. Koray Velibeyoğlu ve ekibine ait Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi 2014-2023 çalışmasının, Tunç Soyer‘in Seferihisar Belediye Başkanı olduğu 4 Nisan 2015 tarihinde düzenlediği Yarımada Arama Konferansı nedeniyle önceden bildiğini, bu çalışma öncesinde hazırladığım sekiz sayfalık Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi 2014-2023 Değerlendirme Raporu‘nu 1 Nisan 2015 tarihinde bizzat Tunç Soyer‘e vermek suretiyle önemli uyarılarda bulunduğumu anlatmaya çalışmıştım.

İzmir Büyükşehir Belediyesi, Yarımada Çalıştay ve Forumu’nu düzenliyor…

Oyalamanın değişik yolları…

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer, 4 Haziran 2021 tarihli Yarımada Çalıştay ve Forumu‘nda ve bu forum sonrasında kamuoyunun karşısına çıkıp açık bir şekilde Çeşme Turizm Projesi‘ne itiraz etmediği gibi, 22 Mart 2022 tarihinde Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy‘un katılımı ile İzmir Ticaret Odası‘nda yapılan proje tanıtım toplantısında, Çeşme Belediye Başkanı Ekrem Oran ile birlikte hiçbir tepki vermemiş, üstüne üstlük “Bakanımıza bugüne kadarki şeffaf ve son derece özenli sürdürülen süreç ile ilgili teşekkür ederim. Biz projeye başından beri çok olumlu yaklaştık. Türkiye’de hiç bu kadar büyük bir turizm planlaması yapılmadı. Bölgede de çok iddialı projelerden biri” diyerek adeta projeye sahip çıkıp açık bir destek vermiştir.

Ancak ne olduysa, bu toplantıdan bir hafta sonra 29 Mart 2022 tarihinde Çeşme Turizm Projesi ile ilgili bilirkişi raporunun açıklanıp bu projenin kamu yararına aykırı olduğunun anlaşılması ile birlikte olmuş; bu rapordan alınan cesaretle salonlardan çıkılarak Alaçatı Sulak Alanı Kuş Gözlem Yeri’ndeki açık alanda, belediye otobüsleriyle gidilen ve arkasında CHP İl Merkezi‘nin durduğu bir büyük etkinliğin adımları atılmıştır.

Düzenleyici kuruluşların Truva Atı rolünü oynayıp, CHP İl Merkezi ile birlikte İzmir Büyükşehir belediye başkanının atın içinde saklanan Akhalı askerlerin rolünü oynadığı bu göstermelik etkinlik için, yine TMMOB İzmir İKK ile TBB İzmir Barosu ve TTB İzmir Tabip Odası beraberliğine, ne zaman kimler tarafından kurulduğu, bugüne kadar neler yaptığı bilinmeyen Çeşme Çevre Platformu başkanı olduğu söylenen Ahmet Güler adındaki RES şirketlerine danışmanlık yapan ve bu arada Almanya’daki mevcut ilişkileri üzerinden İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin yurtdışındaki temsilciliklerini dizayn eden bir sanayici eklenmiştir. Böylelikle Çeşme Belediye Başkanı Ekrem Oran‘ın yerine yeni bir adayın, Tunç Soyer adına hazırlanıp piyasaya çıkarılması mümkün olmuştur.

Ahmet Güler‘in yönetim kurulu başkanı olduğu Dünya Kenti İzmir Derneği‘ne (DİDER) ait tanıtım sayfasına son günlerde eklenen yeni bir paragrafta, Çeşme Çevre Platformu’nun 2017 yılında kurulduğu belirtilmiş ve Ahmet Güler ekolojik hareketlerin organizatörü olarak tanıtılmıştır:

2015’den beri yoğun olarak İzmir ve Çeşme’de ekolojik hareketlerin organize olmasında çaba harcıyor. 2017’de Çeşme Çevre Platformunu kurdu, Çeşme ve Urla Yarımadasında çevre ve doğal yaşamı korumak için sayısız eylem ve mahkeme dava başvurularını organize ediyor.. İDT (İzmir Düşünce Topluluğu) Üyesidir.

Oysa, 17 Nisan 2022 tarihi itibariyle Facebook’ta 15.633 üyeye sahip olup, Ahmet Güler‘in eşi Serap Gültekin Güler‘in diğer 9 yönetici/moderatörle birlikte yönettiği Çeşme-Urla-Seferihisar-Karaburun-Güzelbahçe Yarımada Çevre Platformu grubunda yaptığımız inceleme sonucunda, bu grubun 2017 yılında değil, 6 Ağustos 2019 tarihinde kurulduğunu ve grup adına “Güzelbahçe” isminin eklenmesi ile ilgili en son değişikliğin 22 Mayıs 2021 tarihinde yapıldığını, “Çeşme-Yarımada Çevre ve Doğal Yaşam Platformu” isimli Facebook sayfasının ise yine 2017 yılında değil 22 Eylül 2018 tarihinde oluşturulduğunu söyleyebiliriz.

2015’den beri yoğun olarak İzmir ve Çeşme’de ekolojik hareketlerin organize olmasında çaba harcıyor. 2017’de Çeşme Çevre Platformunu kurdu, Çeşme ve Urla Yarımadasında çevre ve doğal yaşamı korumak için sayısız eylem ve mahkeme dava başvurularını organize ediyor.. İDT (İzmir Düşünce Topluluğu) Üyesidir.

Topu topu bu kadarız işte….

Urla‘nın Germiyan Köyü‘nde Güral Porselen tarafından yapılan RES için yürütülen çevre mücadelesiyle tanıdığımız Ahmet Güler‘i ve eşi Serap Gültekin Güler‘i aynı zamanda aralarında Aziz Kocaoğlu, Alaattin Yüksel gibi yerel siyasetçilerle havuzlu ve çim bahçeli malikanelerde oturan iş adamlarını bir araya getiren Urla Dost Grubu ve başkanlığını yaptığı Tunç Soyer‘e pek bir yakın Dünya Kenti İzmir Derneği (DİDER) nedeniyle tanıyoruz. DİDER şu an İzmir Büyükşehir Belediyesi ile imzaladığı iki ayrı protokol (Bornova Kültür Adası, Bademler Tarım Lisesi) çerçevesinde adeta belediye ve İzmir Levantenleri ile iç içe çalışıyor ve o nedenle de belediye şirketi İzdoğa A.Ş. tarafından yıllık 2.400.000 liraya kiralanan Fevzipaşa Bulvarı üstündeki Çukurhan‘da kendilerine bir büro tahsis edilmiş durumda.

Anlaşılan o ki, Cumartesi günkü etkinliğe gelenleri düğün sahibi gibi eşi ile birlikte karşılamasında; ayrıca, organizasyonu yaptığı söylenen TMMOB İzmir İKK, TBB İzmir Barosu ve TTB İzmir Tabip Odası gibi binlerce üyeye sahip meslek örgütlerinin temsilcilerinden önce büyük bir cesaretle mikrofonu ele alıp ilk konuşmacı olarak konuşmaya başlamasında Tunç Soyer‘e bu ölçüde yakın olup iltifat görmesinin büyük payı bulunmaktadır. Hep birlikte izlediğimiz bu ibret verici manzara sonrasında, kendisinin gösterdiği onca çaba sonrasında bir sonraki belediye seçimlerinde Tunç Soyer tarafından Çeşme Belediyesi başkan adayı olarak gösterilmeyi hak ettiğini düşünmeye başladım! Tabii ki bu hareket içinde yer alıp belediye başkanı olmayı düşünen arkadaşlarımızın hiç hoşuna gitmeyecek şekilde ve kaderinin Tunç Soyer tarafından aday olarak tercih edilip seçildikten sonra tutuklanıp mahkum olan Urla Belediyesi eski başkanı Burak Oğuz‘un kaderine benzememesi koşuluyla…

“Ben hazırım…”

İzmir kamuoyunun yakından tanıdığı dört gazeteci arkadaşımın eşliğinde tanık olduğum etkinlikle ilgili izlenim ve değerlendirmelerim ise şu şekilde özetleyebilirim:

1. Etkinliğe katılacak kurum ya da kuruluş logolarının etkinlik duyurusunun altında, adeta şirketlerin sponsor duyuruları gibi yer alması, çevre mücadelelerinde hiç alışkın olmadığımız bir şeydi… Hele ki böylesi bir durumun, çevre mücadelesindeki parçalanmışlığı göstereceği kaygısını dile getirdiğimizde… Hele ki, başlangıçta 4 düzenleyici ve 45 STK olarak gösterilen 49 adet katılımcı sayısının ilerleyen an ve günlerde güncellenen her duyuru ile 80’e, Ahmet Güler‘in kürsüden yaptığı konuşmada da 130’a ulaşması durumunda bu kaygımız daha da arttı. Anlaşılan o ki, birileri, katılımcı sayısının, o katılımcıların niteliklerinden daha önemli olduğunu varsayıyor ve bunun mücadeleye güç katacağını sanıyordu.

2. 13 Nisan 2022, Saat 22.30 itibariyle etkinliğe gelecek katılımcıları gösteren Excel listede DİSK Emekli-Sen Sendikası dışında bu sendikanın İzmir’in ilçelerindeki 14 ayrı şubesinin tek tek katılımcı olarak gösterilmesi, Munzur Koruma Kurulu (DEDEF), Gaziantep Çevre Platformu ve Yeşil Artvin Derneği gibi uzaklardan gelip katılacağını söyleyenlerin listeye dahil edilmesi, belki “ne kadar çok kurum ve kişi katılırsa o kadar iyi olur” düz mantığının bir ürünü olabilir: ama, mücadele ettiğimiz AKP iktidarının ve onun yerel temsilcilerinin de oraya kimin geldiği ya da gelmediği konusunda bizden daha fazla bilgi sahibi olabileceğini düşündüğümüzde; böylesi bir yanıltıcı çabanın aslında bizden çok karşı tarafın işine yarayacağını bilmemiz gerekiyor.

3. Açık söylemek gerekirse, etkinliğin Alaçatı Sulak Alanı‘nda yapılacağını duyunca ilk aklıma gelen şey, oradaki kuşların ve diğer canlıların 130 kurum ve kuruluşun katılacağı böylesi bir etkinlikten rahatsız olacağı idi. Çünkü yurtdışında bu gibi yerlerde; hatta yakınlarında bile bu kadar çok insanın katılacağı bir etkinliğe izin verilmez, doğaya ve oradaki canlılara saygı duyulurdu. Anlaşılan o ki, düzenleyici kuruluşlarda böylesi bir saygı, hassasiyet ve çevre bilinci yoktu.

4. 16 Nisan 2022 tarihli etkinliğin en önemli eksikliklerinden biri, uzun yıllardır Çeşme Yarımadası ölçeğinde mücadele eden Çeşme merkezli Ekinoks Kültür ve Çevre Derneği‘nden Başak Yasemin Kumaş ile Çeşme Sürdürülebilir Yaşam Platformu‘nun, yine aynı şekilde yıllardır kişisel olarak çevre mücadelesi vermekle birlikte kurumsal ölçekte mücadele eden birçok dernek ve vakıftan daha etkili olan 2019 seçimlerinin Çeşme bağımsız belediye başkan adayı Fatma Esen Kabadayı Whiting ile Madeleine Staff Kura gibi bilinen isimlerin çağrılmamış olması ya da onların bu etkinliği desteklemeyişi; hatta bu çevre aktivistlerinin etkinliğe katılacak olanları hemen yakındaki Alaçatı Port‘a ya da Çeşme Yarımadası‘ndaki diğer sorun mekanlarına davet ederek samimiyet testi yapmaya çağırmaları bence dikkate alınacak önemli çıkışlardı.

5. Nitekim etkinlik günü ve etkinlik süresince olay mahallinde, katılacağı söylenen 130 kurum ve kuruluşa rağmen en iyimser tahminle 300 kişinin; yani katılımcı kuruş başına 2-3 kişinin toplanmış olması gerçeği, genel kurul olması nedeniyle TBB İzmir Tabip Odası yönetici ve üyelerinin etkinliğe katılmaması, o nedenle TMMOB İzmir İKK sözcüsünün TBB İzmir Tabip Odası adına konuşması, TMMOB katılımının kendileriyle sohbet ettiğim flama taşıyan 15-20 mühendislik-mimarlık öğrencisi ve temsilci niyetine gelen bir iki oda yöneticisi ile sınırlı kalması, bu tür konu ya da sorunlarla asıl ilgisi olan TMMOB Mimarlar Odası ile TMMOB Şehir Plancıları Odası‘nın İzmir kamuoyunca tanınıp bilinen isim ve yüzleriyle birlikte etkinlikte bulunmaması, katılımcı olduğu duyurulan bazı kurum ve kuruluşlara ait isim ya da logoların pankart, bayrak, flama, tişört ve bandanalarda karşımıza çıkmaması geleceği söylenen birçok kurum ve kuruluşun aslında oraya gelmediğini, gelmeye değer görmediğini ya da böyle bir etkinlikten haberdar olmadığını, etkinlik sırasında çekilen fotoğrafların da gösterdiği gibi birçok kurum ve kuruluşun sadece 3-4 kişi ile temsil edildiği gerçeğini ortaya çıkarmıştır.

6. Etkinliğe katılacağını söylemekle birlikte katılmayanların yerini de sanırım geçmişte işledikleri kent suçlarıyla tescilli Aziz Kocaoğlu ve Murat Bakan gibi isimlerle CHP İl Başkanı Deniz Yücel, Kamil Okyay Sındır, Musa Çam, Ednan Arslan, Tacettin Bayır gibi eski ya da yeni yerel siyasetçiler, milletvekilleri doldurmuştu. Bu durum karşısında, etkinliği desteklemek ya da geleceğe yatırım yapmak amacıyla geldiği belli olan bu siyasetçilerin yanına İzmir Büyükşehir ve Çeşme Belediye başkanlarının da neden katılmadığını sormamız gerekebilir… Tabii ki kendisi gelmese bile etkinlik alanının bir köşesine yerleşip dağıttığı çay ve kahvelerin bitmesi üzerine sadece bardakla su dağıtan Çeşme Belediyesi‘ne ait ikram aracının hizmetlerini de unutmamamız koşuluyla…

7. Ahmet Güler‘in büyük bir beceri ile ele geçirdiği kürsü ve mikrofonu kullanarak yaptığı ilk konuşmanın çok uzaması, İzmir’de yakından tanıdığımız bazı çevre gruplarının tepkisine yol açarak etkinlik alanından ayrılmaları da, ortada yerel iktidarın gölgesinde nasıl bir hırs ve ego mücadelesinin yaşandığının kanıtı olmuştur…

8. Çeşme Turizm Projesi‘nin yürütmesinin durdurulması ve iptali için dava açan kurum ve şahıslarla onların avukatlarına teşekkür edilirken Hacer Nükhet Ercümenciler, Abdurrahman Akbal, Çetin Aryindoğan, Fazlı Özcan, Ali Gülbaşı, Akın Türe, Adnan Akyıldız, Alim Önder, Ertuğrul Barka, Halil İbrahim Özkahraman, Mehmet Emin Altoğ, Berrin Aksaray, Ertuğrul Dinleten, Hasan Hilmi Sezel, Barış Bilge ve Çağlayan Yıldırım adına dava açan sevgili dostumuz avukat Senih Özay‘a ve ekibine (her ne kadar kendisi bu tür şeylerden hoşlanmasa da) teşekkür edilmemiş olması; böylelikle, değişik kurum ve avukatlar tarafından farklı kanallardan yürütülen hukuki mücadele bütünlüğünün dikkate alınmaması da büyük bir talihsizlik olmuştur.

9. Etkinlikte siyasi partilere ait bayrak ve flamaların, katılım ve çoğulculuk gibi temel ilkeleri dikkate almayan düzenleyici kuruluşlar tarafından yasaklanması, etkinliğin demokratik özünü olumsuz şekilde etkilemiş; buna ilave olarak, tüm etkinlik süresince siyasi içerikli sloganların dile getirilmemesi, katılımcıların pasif bir izleyici ve dinleyici rolünü üstlenmeleri nedeniyle etkinlik ‘kır düğünü‘ havasına bürünmüş, bütün bunların sonucu olarak etkinliğe politik bir içerik kazandırılamamıştır.

10. Katılımcılarla yaptığım çoğu söyleşide bir çok kişi, böylesi bir etkinliği düzenleme cesaretinin bilirkişi heyetinin verdiği karardan sonra ortaya çıktığını, şayet böyle bir rapor yayınlanmasaydı hiç kimsenin böyle bir etkinlik düzenleyemeyeceğini ifade etmiştir. Bu nedenle etkinliği düzenleyenler bu kararın getirdiği meyveleri yeme rahatlığını kendi kişisel menfaatleri doğrultusunda kullanmak ya da bu karar kendileri sayesinde alınmış algısını yaratmak istemiş olabilirler. Oysa, bilirkişi heyetinin verdiği bu değerli görüş sonrasında, kim tarafından düzenlenirse düzenlensin yapılacak ilk etkinlikte sorunla ilgili tüm taraflara daha ileri ve yeni bir hukuki ya da siyasi bir hedefin gösterilmesi gerekirdi. Oysa, söz konusu etkinlikte tüm gözlemlerimize rağmen böylesi bir liderlik -ne yazık ki- ortaya konulamamış, davaya destek verenlerin önünde yeni bir yol açılmamıştır.

Görüp izlediklerimiz yoksa yeni bir “yeşil aklama” mı?

Sonuç olarak;

Nasıl çevre mücadelesinde önceden kabullenip uymamız gereken evrensel ahlaki ilke ve değerler varsa, gönüllülük boyutunda sürdürülen tüm kişisel/kurumsal çevre mücadelelerinin de kendi içinde evrensel ilke ve değerlere sahip olması, çevre mücadelesine katılanların öncelikle bu ilke ve değerlere önem vererek titizlikle uygulamaları gerekir.

Aslında vahşi kapitalizmin bir sonucu olarak ortaya çıkan tüm toplumsal mücadelelerde ve bunun özel bir şekli olan çevre hareketlerinde ilk akla gelen ilke, bu işin anti-kapitalist ve toplumcu yanını ortaya koyan kamu yararı ilkesinin varlığıdır. Bu ilkenin varlığı, ortaya çıkan mücadele ve çalışmalarda kişisel yarardan çok toplumsal yarara sahip çıkılarak savunulmasını gerektirir.

Çevre mücadelelerinde kişisel yararın yerine kamu yararının kabul edilip öncelenmesi, mücadeleyi yürüten kurum ve kişilerin kendi kişisel ya da kurumsal çıkarlarından önce o mücadelenin sonucunda korunacak toplumsal faydayı belirleyip ön plana alması ile ilgilidir.

Bu anlamda bu tür mücadelelere kendisinin ya da menfaat birliği içinde olduğu başka biri ya da grubun maddi ya da manevi boyuttaki şahsi çıkarlarının gerçekleşmesi için girenlere, bunun için çaba gösterenlere dikkat edilmesi, bunların anti kapitalist karakterdeki bu tür hareketler içinde barındırılmaması gerekir.

Çevre hareketi içinde yer alan bireylerle bu alanda çalışan dernek ve vakıfların, çevreye zarar veren kişi ya da şirketlerle açık ya da gizli ilişkileri, onların menfaatine yarayacak şekilde güdümlü çevrecilik faaliyetleri içinde olmaları bugünkü bilimsel literatürde “yeşil aklama” (greenwash) olarak anılmakta, çoğu büyük şirketler çevre üzerinde yarattıkları tahribatları örtüp gizleyebilmek amacıyla çevre hareketinin felsefesinden, düşünce yapısından, onun eti sütü durumunda olan kurum ve kişilerinden yararlanarak faaliyetlerini sürdürmeye çalışmakta, kendileri ile ilgili sempatiyi arttırmaya çalışmaktadır.

Ama sonuç olarak kapitalizm, bizim bildiğimiz o sınıfsal özellikleriyle vahşi, saldırgan, hiçbir ilke ve değer tanımayan eski kapitalizmdir. Onun için tek bir şey vardır: Ortaya çıkıp el konulacak artı değerin büyümesi için hem insan hem de çevre üzerindeki sömürüyü her geçen gün değişik teknolojik, sosyolojik ve psikolojik olanaklarla daha da arttırmak…

O nedenle, bu tür büyük ve ciddi çevre mücadelelerinde merkezi ya da yerel iktidar odakları tarafından açık ya da gizli bir şekilde desteklenip karşımıza çıkarılan bu tür ilkesiz, tutarsız çıkış ve savrulmalarla yanlış politika, strateji ve uygulamalara karşı uyanık olup çevre hareketine zarar verebilecek kurum, kuruluş ve kişileri dikkate almamız gerekmektedir.

İzmir Kent Konseyi Genel Kurulu izlenimleri…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz Cumartesi günü; yani, 12 Şubat 2022 tarihinde yapılan İzmir Kent Konseyi 17. Olağan (Seçimli) Genel Kurulu ile ilgili izlenimlerimi, kent konseyleri ile ilgili tarihle İzmir kent tarihine not düşmek amacıyla sizlerle paylaşmak isterim.

Söz konusu genel kurulu, açılış konuşmalarının yapıldığı andan kent konseyi başkanlık seçimi sonuçlarının açıklandığı ana kadar izleyip daha sonrasında genel kurul salonundan ayrıldım. O nedenle yazıp ifade etmeye çalışacağım izlenimler, sabah saat 11.00 ile akşam üstü saat 17.40’a kadar geçen 6,5-7 saatlik süre içinde salon, fuaye ve binanın ön kapısı önündeki gelişmelerle ilgili olacak.

Bu değerlendirme öncesinde şunu söylemeliyim ki; ilk kez 1996 yılında İstanbul’da yapılan Habitat II Zirvesi‘ne katılımımdan bu yana İstanbul Bahçelievler Belediyesi Semt Danışma Merkezleri (SEDAM) Projesi kapsamında yapılan toplantılar (1994-1998), İzmir Yerel Gündem 21 (1999-2001), Alsancak Sivil Katılım Platformu (1998-2000), Alsancak Bölge Kurulu (2000-2001), Karşıyaka Kent Meclisi (1999-2000), İzmir, Konak ve Karabağlar kent konseyleri düzleminde (2015-2022) birçok toplantıya, genel kurula katılarak hem bu toplantılarının biçimi hem de olması gerektiği haliyle kapsamı konusunda oldukça fazla bilgi, birikim ve tecrübe sahibi olduğumu düşünüyorum. O nedenle, yapacağım tespit ve değerlendirmelerin, edindiğim bilgi, birikim ve tecrübeler ışığında ortaya koymaya çalışacağım.

Kent konseyi genel kurulu değil de sanki siyasi parti kongresi…

İzmir Kent Konseyi‘nin, daha önce tercih edilen mütevazi toplantı salonları yerine kentin en büyük salonu olan Ahmed Adnan Saygun Kültür Merkezi Büyük Salonu‘nda yapılan 17. Olağan (Seçimli) Genel Kurulu, bir sivil oluşumdan çok siyasi partilerin; özellikle de CHP’nin kongrelerini anımsatır bir havada yapıldığını söyleyebilirim. Bunun en iyi örnekleri ise sivil yaşamdan gelen birinin değil de, CHP’nin İzmir İl Disiplin Kurulu’nun başkanlığını yapan bir siyasetçinin divan başkanı olarak seçilmesiydi. Şahsen tanımadığım için kim olduğunu sevgili Uğur Yelekli‘ye sorarak öğrendiğim Mehmet Sever, aklıma ister istemez sevgili arkadaşımız Ziraat Mühendisi Hatice Zeybek Uslu‘nun geçirdiği hukuksuz disiplin süreci sonucunda haksız yere CHP’den atılmasını getirdi. Ardından da yaptığı vahim yanlışlıklar ve yer yer “bana öyle söylediler o nedenle öyle yaptım” demesi ile bu konuda bir bilgi ve deneyime sahip olmadığını, divan başkanlığına gelmeden önce oturup İzmir Kent Konseyi Usul ve Esasları Uygulama Yönergesi‘ni bile okumadığını anlamam pek de uzun zaman almadı.

Genel Kurul’un siyasi parti kongresine benzemesinin diğer bir örneği de, çoğu adayın daha önce belediye meclisi, belediye başkanlığı ya da milletvekilliği konusunda CHP adayı olduğunu gösteren özgeçmişler ve seçilmek için aday olanları destekleyen yeni ya da da eski siyasilerin salondaki varlığı idi. Örneğin hepimiz, CHP İzmir eski milletvekili Zeynep Altıok’un, diğer hiçbir eski ya da yeni İzmir milletvekili genel kurula katılmadığı halde, milletvekili olduğu dönemde danışmanı olarak çalışan Taylan Özgür Üstün‘ü desteklemek için oraya geldiğini hepimiz biliyorduk…

İzmir Kent Konseyi dışında her şeyin konuşulduğu bir genel kurul…

İzmir Kent Konseyi‘nin 17. Genel Kurulu, 16. Genel Kurul’da seçilen başkan ve yürütme kurulu üyeleri 2020-2022 döneminde sanki hiç çalışmamışlar, oraya sadece yeniden seçilmek için gelmişler gibi yapıldı. O nedenle, hem kent konseyi başkanıyla yürütme kurulunun hem de meclis ve çalışma gruplarının 2020-2022 döneminde ne yapıp ne eyledikleri konusunda hiçbir bilgi verilmedi, seçilirken aldıkları oyları vaat edip yaptıkları çalışmalarla hak edip etmediklerini ortaya koyan faaliyet raporları yayınlanmadı, en ufacık bir apartman kat malikleri kurulunda bile gündeme gelen yöneticilerin hesap verip aklanması gibi bir işlemin yapılması hiç kimsenin aklına gelmedi. İzmir Kent Konseyi Başkanlığı‘ndan yeni istifa etmiş olan Seniye Nazik Işık ya da genel kurulu başkan vekili sıfatıyla açan yürütme kurulu üyesi Mahmut Açıkkar bu konularda hem katılımcıları hem de İzmir halkını bilgilendirme zahmetine bile girmediler. Hem eski yöneticiler, hem de diğer katılımcılar, adeta “oy versek de gitsek” havasındaydılar. Kısacası İzmir Kent Konseyi‘nin bu genel kurulunda da konseyin sorunları, ihtiyaçları ve geleceği hiç konuşulmadı, bu konuda bilgi verilmedi ve konseyin gelecekteki başarısını belirleyecek olan büyük bir fırsat bu şekilde heba edilmiş oldu.

Genel kurul açılış konuşması her açıdan sorunluydu….

İzmir Kent Konseyi 17. Olağan (Seçimli) Genel Kurulu’nu, başkan vekili sıfatıyla açan yürütme kurulu üyesi Mahmut Açıkkar‘ın konuşması hem hukuki açıdan hem de gereksiz bilgilerle kişiselleştirilmiş uzunluğu nedeniyle sorunlu; hatta ve hatta, böylesi bir genel kurula yakışmayacak düzeydeydi. Konuşmanın bu kadar sorunlu olması nedeniyle kendisi katılımcıların ısrarlı alkışlarıyla adeta kürsüden zorla indirilmiş gibi oldu.

Mahmut Açıkkar‘ın konuşmasında “naylon dernek” olarak nitelediği kent konseyinin bazı kurumsal katılımcıları hakkında söyledikleri ve hiç yetkisi olmadığı halde bu derneklerle şahsi olarak ilgilenip onların genel kurula katılımını engellediğini belirtmesi, eminim yarın öbür gün genel kurula kabul edilmeyen derneklerin genel kurulun iptali için idare mahkemelerinde açılacak davalarda kullanılacak kuvvetli bir delil; hatta bir itirafname olarak değerlendirilecektir.

Divan başkanın yanlışlık ve gafları…

Evet, yukarıda da belirttiğim gibi divan başkanı olan kişinin, bir gün bile olsa kent konseyinin kapısından girmemiş bilgisizliği divanın uygulamalarına yansıdı. Örneğin, seçim divanının kurulması ile birlikte üyelikleri düşen yürütme kurulu önergelerini oylamaya sunması ve bunu yaparken de leyhte ve aleyhte konuşmak isteyenleri düşünmeden doğrudan oylama yapması kendisinin bu konuda pek de bilgili, deneyimli olmadığını gösterdi. Oysa yürütme kurulu önergelerinin işleme konulabilmesi için

İzmirliler ya da İzmir halkı diyememek…

Genel kurulda dikkatimi çeken diğer bir husus da, hiçbir konuşmacının konuşmasının başında ya da sonunda belediye başkanına, salonda bulunanlara hitap ederken buna İzmirliler’i ya da İzmir halkını dahil etmeyişi idi. Çünkü vizyonlarında İzmirliler’i ya da İzmir halkının tümünü kucaklamak diye bir amaç ya da hedef yoktu. Onlar için oy ya da destek alacakları kendi taraftarları, belediye başkanları daha önemliydi.

Hamaset ve ayrımcılık kokan konuşmalar…

Bence İzmir Kent Konseyi 17. Olağan (Seçimli) Genel Kurulu’nun zirve noktası, Senihe Nazik Işık‘ın ayna karşısında çalışıldığı belli olan ve “ben Zübeyde Ana’nın kızıyım“, “Babasız büyüyüp okumuş çağdaş bir İzmirliyim” gibi hamaset yüklü tiratların atıldığı, bu uğurda engelli kardeşini bile kullandığı, adeta “kız kardeşlerim sizlerin oylarını istiyorum” diyen kent konseylerinin amaç, hedef ve ruhuna uygun olmayan siyasi konuşmasıydı. Nitekim çok bilinçlice hazırlanan bu konuşma metni, kuvvetle muhtemel ki salonda taraftarı olmayan birçok kadını ürkütmesi nedeniyle sonuçta seçimin kaybedeni Seniye Nazik Işık oldu.

Bence gerçek bir kadın hakları mücadelesinden çok, hem icraat hem seçim döneminde diğer toplum kesimlerinden çok kadın hakları mücadelesine ağırlık veren abartılı bir “kadıncılık” oyununun oynanması ile ortaya konulan stratejik hatanın, seçim sonrasında Seniye Nazik Işık ve taraftarlarınca üzerinde iyice düşünülmesi gereken bir konu olmalıdır.

Bir saat yanlış da olsa günde iki kez doğruyu gösterir…

2020-2022 döneminde yürütme kurulu üyesi olan ve geçen seçimde olduğu gibi bu seçimde de taraflardan birine destek verip belediye başkanı ile iyi ilişkilerini sürdürmek isteyen Yalçın Kocabıyık‘ın konuşması ise, 2020-2022 dönemi icraatı ile ilgili oldukça ilginç, doğru ve yerinde tespitleri içeriyordu. Gündeme getirdiği Senihe Nazik Işık‘ın seçkinci tavrı, Yürütme Kurulu ile arasındaki otoriter hiyerarşik ilişki aslında kent konseylerinde olmaması gereken yönetim hatalarıydı. Ama kendisi ve taraftarları geçen seçimde olduğu gibi bu seçimde de taraftarlardan birini destekleyeceği için ve böylelikle mevcut yönetimlerin hata ve sevaplarına ortak olmayı kabullendikleri için söylediklerinin salondaki katılımcılar üzerinde pek etkili olduğunu düşünmüyorum.

Temsil yetkisi zayıf yürütme kurulu…

İzmir Kent Konseyi Yürütme Kurulu’nda görev almak için aday olanların aldıkları oyların miktarına baktığımızda, bu sayıların hem hazirunda yazılı toplam katılımcı sayısı, hem de kent konseyi başkanlığı seçimlerinde kullanılan 319 adet oy itibariyle çok az olduğu görülecektir. 309 adet sivil toplum kuruluşunun bulunduğu kategoride oy alan asil üyelerin 58 ile 48 arasında oy almış olması, onları hem 177 oy almış olan kent konseyi başkanı karşısında hem de toplum karşısında güç duruma düşürecek, bu durum bir temsil yetersizliği olarak algılanacaktır.

Genel kurulun anti demokratik yanlarının dikkate alınmayışı…

İzlediğim genel kurul boyunca hiçbir aday ya da konuşmacı, genel kurul öncesinde hukuksuz bir şekilde elenip ayıklanan 78 derneğin niye bu genel kurula katılamadığını sormadı; bırakın sormayı, bu dernekleri hatırlamak dahi istemedi. Onlar için İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer’i övmek daha önemliydi. Üstüne üstlük başkan vekili olarak çıkıp konuşan yürütme kurulu üyesi Mahmut Akkar, görev yaptığı süre içinde “naylon” olarak tanımladığı bazı derneklerin yarış dışında kalması için uğraştığını ve sonuç olarak 80-90 adet derneği kent konseyi dışına attığını övünerek itiraf etti. Tabii ki kendini demokrasinin merkezi ilan eden bir kentte, özellikle de protokole tahsis edilen ön sırada oturan “pek bir demokrat” zevattan da hiç kimse itiraz etmedi bu suç ilanına…

Ayrıca, İçişleri Bakanlığı’nca kabul edilen Kent Konseyi Yönetmeliği‘ne göre belediye temsilcisi adıyla bir kişinin yürütme kuruluna alınması ya da seçilmesi mümkün olmadığı halde İzmir Büyükşehir Belediyesi Sosyal Projeler Dairesi Başkanı Mehmet Anıl Kaçar‘ın yürütme kurulu üyesi ilan edilmesi de ayrı bir hukuksuzluktu.

Alınması gereken dersler…

Evet, genel kurul izlenimleriyle ilgili bu yazının bence en önemli kısmı alınması gereken derslerle ilgili bölümü… Çünkü, geçtiğimiz Cumartesi günü yapılan etkinlikte yakından gördük ki, genel kurul hazırlıklarıyla uygulama aşamasında doğruluk, dürüstlük, insana saygı, hak, hukuk ve adalet anlayışı, demokrasi, gönüllülük ve insan haklarıyla kent konseylerinin özünü oluşturan yönetişim ve uzlaşma zihniyetinden tek bir iz, tek bir damla yoktu…. Desteklediği siyasi adaylar için oy vermeye gelmiş, o nedenle “oyumuzu kullanıp hemen gidelim” diyen ve bu talebini kürsüye çıkıp uzun konuşanlara bağırarak tepki gösteren bilinçsiz bir grup ile karşı karşıyaydık… Şehir hakkından, kentin sorun ve ihtiyaçları ile taleplerinden uzak, İzmirli ya da İzmir halkı ile hiçbir bağlantısı bulunmayan bu grubun -tabii ki istisnaları hariç- temsili, katılımcı ve çoğulcu demokrasi gibi bir derdi yoktu… Çünkü oraya o amaçla gelmemiş, kent, kentleşme, şehir hakkı, demokrasi, katılım gibi konularda eğitim almamış, etkinliklere katılarak birlikte çalışma, katılım, demokrasi gibi tutum, davranış ve kültürleri edinmemiş, tek derdi sivil toplum örgütü adıyla kurduğu örgüt üzerinden kentin rantından pay isteyen insanlarla karşı karşıyaydık. Kentteki iktidar odaklarının en önünde yer alan Mason locaları, siyasi gruplar ve bu odaklara yeni yeni katılan hemşeri federasyonları kent konseyinin yönetiminde yer alarak kentteki ranta ortak olup yönetmek istiyorlardı. onlardan bunu böyle istiyor ve karşısındaki insanlar da istenileni yapıyorlardı.

Geliyor gelmekte olan…

Temsili demokrasinin iflas ettiğinin anlaşılması üzerine, 1970’li, 1980’li yıllarda Hakkı Ülkü, Osman Özgüven ve Bülent Baratalı gibi bir kısım belediye başkanının girişimi ile ortaya çıkan Urla Kent Senatosu, Aliağa Kent Parlamentosu, Dikili Halk Meclisi gibi toplumcu belediyecilik girişimlerinden bugüne; yani, bu girişimleri izleyen Yerel Gündem 21 meclisleri ve kent konseyi deneyimleri sonrasında geldiğimiz nokta ortadadır: Belediyelerin gerçek anlamda belediyecilik yaptığı o yıllarda, mevcut belediye meclislerinin alternatifi olarak halkın bizzat katılımıyla ortaya çıkıp gelişen bu meclis, parlamento ya da senatolardan bu güne geldiğimizde karşımıza çıkan tek şey, özgürlüğü elinden alınıp doğrudan doğruya belediye başkanına bağlanmış, belediyelerin halkla ilişkiler ya da tanıtım birimiymiş gibi çalışan ve yöneticilerinin belediye başkanları karşısında devamlı el pençe durduğu, konsey başkanlarının ne kadar itaatkar olursa siyasetteki geleceğinin o kadar parlak olduğuna inanıldığı, yer yer kayyumlara teslim edilmiş demokrasiden uzak içler acısı bir durum…

Şayet 2004-2006 dönemindeki AB rüzgarları eşliğinde bizim için biçilmiş olan kent konseyleri projesi ya da modeli,

Şehir hakkı çerçevesinde katılımcı ve çoğulcu demokrasiye inanmış, neoliberal ideolojinin önerdiği yönetişim zihniyeti yerine toplumsal sorun ve ihtiyaçların toplumsal mücadeleyle kazanılacağına, belediyelerin şirket gibi değil belediye gibi yönetilmesi gerektiğine inanan bizler açısından başarısız sonuçları itibariyle miadını doldurmuşsa;

Bizim için biçilmiş bu antidemokratik modeli yırtıp atmak ve yerel demokrasiyi yeniden geliştirip güçlendirmek için yeniden yollara çıkıp yeni yeni çare ve yöntemler bulmamız, o eski günlerdeki toplumsal belediyecilik ateşini yeniden canlandırmamız gerekiyor.

“Bir yerden bıkıp, yeni bir yola çıkan kişi,

çıktığı yolun hiç de yepyeni bir yol

olmayabileceğini; daha önce zaten yürünmüş

bir yol olabileceğini de hesaba katmak

zorundadır: Mutlak yeni bir yol yoktur:

Ama, yola çıkacak kişi açısından, yeni yol

– çoktur…”

Oruç Aruoba,

Hangi işler için, hangi yüzle yeniden oy isteniyor?

Ali Rıza Avcan

Yaklaşan İzmir Kent Konseyi seçimleri nedeniyle yazdığım ilk yazının üzerinden üç gün geçti. Bu süre içinde genel kurula katılımı, getirecekleri belgelere bağlı Buca Kent Konseyi ile 85 adet derneğe ait başvuru süresi bitti ve bu sürenin bitimi sonrasında daha doğrusu genel kurula kimlerin katılıp kimlerin katılmayacağını bizzat belirleme işinin bitiminde halen İzmir Kent Konseyi Başkanlığı görevini sürdüren Seniye Nazik Işık ile bir zamanlar avukat Ayten (Tekeli) Ünal ve CHP eski Konya Senatörü Erdoğan Bakkalbaşı ile birlikte tüzüğünü birlikte hazırladığımız Karşıyaka Kent Meclisi ile Konak Belediye Başkanı Hakan Tartan zamanında Konak Kent Konseyi‘nin başkanlığını yapan Doç. Dr. Metin Erten 2. ve 3. aday olarak adaylıklarını açıkladılar.

Bense öncelikle katılımı reddedilen 47 dernek ile 1 kooperatifin analizini yaparak, olası bir hukuki itiraz için gerekli olabilecek İzmir Valiliği İl Sivil Toplumla İlişkiler Müdürlüğü sicil bilgilerini, yöneticilerini, faaliyette bulundukları adres ve iletişim bilgilerini derleyerek bunların arasında yer alan İnciraltı Gelişim Derneği başkanı avukat Tayfun Karabulut ile yazışma fırsatını yakaladım. Sayın Karabulut bana verdiği cevapta aynen şunları söyledi:

… Gerçekten öğrendiğimde çok şaşırdım dün de telefonla Kent Konseyi‘ni aradım, konuyla ilgili itirazı da e-mail yoluyla ilettim. süreci Pazartesi de takip edip ona göre bir tavır almayı düşünüyorum. Ayrıca bu durumu tarafımıza bildirimle de duyurmadılar, 3.kişiler tarafından öğrendim. Bunu söylediğimde de bir hata olmuş olabilir dendi. İzmir’i bilen kişi veya kurum bunu yapmaz diye düşünüyorum. Gerçekten pes.

Evet, İnciraltı Gelişim Derneği Başkanı avukat Tayfun Karabulut‘un da dediği gibi İzmir’i bilen kişi ya da kurumların bunu yapmaz diyoruz; ama bu yetkiyi ellerinde bulunduranların gözlerini öyle bir hırs bürüyor ki, bizim yapamazlar dediğimiz birçok hukuksuz, akıl almaz işlemi yapıyorlar, yapabiliyorlar….

Avukat Tayfun Karabulut‘un da dediği gibi, hazırlanan hazirun listesine itiraz ve bilgilendirmelerle ilgili süre geçtiğimiz hafta sonunda bittiği için kesinleşmiş listesinin, İzmir Kent Konseyi Çalışma Usul ve Esasları Hakkındaki Yönerge‘nin 9. maddesinin 1/e fıkrası hükmüne göre genel kuruldan en geç 3 gün önce; yani 9 Şubat 2022 tarihine kadar değişik yöntemlerle katılımcılara ve kamuoyuna duyurulması gerekiyor.

Hazirun listesinin kesinleşmesi sonrasında ayrı bir değerlendirme yapmak üzere; şimdi Seniye Nazik Işık başkanlığındaki İzmir Kent Konseyi‘nin 9 Şubat 2020-12 Şubat 2022 döneminde neler yaptığını ya da yapmadığını tek tek gözden geçirerek bu ekibin performansını değerlendirmek istiyorum.

Ama ondan önce bütün bu çalışmaları yapan ya da yapmayan ekibi tek tek hatırlayarak tarihe not düşmek gerekir diye düşünüyorum:

Seniye Nazik Işık, İzmir Kent Konseyi Başkanı

Yusuf Can Gökmen, İzmir Kent Konseyi Genel Sekreteri (Ayrıldı)

Ç. Emre Saygılı, İzmir Kent Konseyi Genel Sekreteri

Yürütme Kurulu: Seçilen Asil Üyeler: 1) Fikret Ekici, 2) Fatih Sürenkök, 3) Hüseyin Han, 4) Evrim Bal Başaran, 5) Harun Düşenkalkan, 6) Taylan Özgür Üstün, 7) Özge İyiiş, 8) Hüseyin Kuzu, 9) Mahmut Açıkkar, 10) Niyazi Soytürk,

Seçilen Yedek Üyeler: 1) Mustafa Yıldız, 2) Metin Çınar, 3) Emine Gümüş, 4) Lütfiye Kader, 5) Ali Cem Kaya, 6) Mine Pakkaner, 7) E. Olcay Işın, 8) Hatice Güleç, 9) Fatma Aytül Çağlar, 10) Habip Akşahin,

Aslı Umucu, Kadın Meclisi Başkanı

Abdülsamet Baskak, Engelli Meclisi Başkanı

Emir Duran, Gençlik Meclisi Başkanı

Kuzey Tunay, Çocuk Meclisi Başkanı

Gelelim şimdi bu ekibin 9 Şubat 2020-12 Şubat 2022 döneminde neler yapıp neleri yapmadıkları ya da yapamadıkları konusuna;

“Yürütme kurulunu kafama göre kurar, bazı üyelerini seçtirmeden atamayla belirlerim”

📌 İzmir Kent Konseyi‘nin 9 Şubat 2020 tarihli genel kurulunda üniversite ve baro/noter temsilcilerinden hiç kimse katılmamış ve bu nedenle bu iki grubun kendi içinde herhangi bir seçim yapılmamış olmasına, bu husus Divan Başkanı Engin Önen ile Divan Yazmanları Nuriye Çelik ile İlyas Aydınalp tarafından düzenlenen genel kurul tutanağında “İzmir Valiliği, Üniversiteler ve Baro/Noter temsilcileri oy kullanmamıştır” şeklinde ifade edilmiş olmasına; ayrıca, İzmir Kent Konseyi Yürütme Kurulu‘na belediye temsilcisi unvanıyla herhangi bir görevlinin katılması mümkün olmamasına rağmen; Belediyeyi temsilen Genel Sekreter Yardımcısı Ertuğrul Tugay‘ın, üniversiteleri temsilen Bakırçay Üniversitesi öğretim Üyesi Prof. Dr. Arıkan Tarık Saygılı‘nın ve asıl işin garibi, bu yapılan hukuksuzluğa açıkça karşı çıkıp doğrusunu söylemesi gereken İzmir Barosu‘nu temsilen avukat Perihan Çağrışım Kayadelen‘in 9 Şubat 2020-12 Şubat 2022 döneminde yürütme kurulu üyesi olarak görev yapıp tüm kararlara imza attıkları belirlenmiştir. Bu üç şahsın isminin ve resimlerinin İzmir Kent Konseyi‘ne ait İnternet sayfasının yürütme kurulu ile ilgili bölümünde yer alması, bunun en somut kanıtıdır.

Böylelikle ilk kez yürütme kurulu üyelerinden 3’ünün, İzmir Kent Konseyi katılımcılarının seçimi ile değil; belediye başkanının ya da birilerinin atamasıyla görevlendirildiği anti demokratik bir kent konseyi yapısı ile karşılaşmış oluyoruz…

“İşlerimi plansız programsız yaparım…

📌 İzmir Kent Konseyi‘nin 9 Şubat 2020-12 Şubat 2022 tarihleri arasındaki faaliyetleri, İzmir Kent Konseyi Çalışma Usul ve Esasları Hakkındaki Yönerge‘nin 10. maddesinin 2/b fıkrası hükmüne aykırı olarak, İzmir Kent Konseyi‘ne ait herhangi bir stratejik plan ve eylem planı hazırlanıp kamuoyuna duyurulmadan günübirlik yürütülmüştür.

Benim, katılımcılarıma ve İzmir halkına hesap vermek gibi bir niyetim yoktur…

📌Engelli, Çocuk, Kadın ve Gençlik meclisleriyle çalıştığı söylenen kağıt üstündeki 15 ayrı çalışma grubunun 9 Şubat 2020-12 Şubat 2022 tarihleri arasındaki iki yıllık süre içinde yaptıklarıyla bunun sonucunda hedeflerine ulaşıp ulaşmadıklarını gösteren faaliyet raporları hazırlanmamış ve bu raporların İzmir halkını bilgilendirmek amacıyla kamuoyu ile paylaşılması suretiyle İzmir Kent Konseyi‘nin hem katılımcılarına, hem de İzmir halkına hesap vermesi sağlanmamıştır.

“Genel Kurul kararlarını kafama uyarsa yerine getirir, uymazsa getirmem…

📌16. Genel Kurul’ca karar verilmiş olmasına rağmen, çevre meclisi bugüne kadar kurulmamıştır. Bu durum, İzmir Kent Konseyi başkanı ve yürütme kurulunun, kendilerini seçip görevlendiren İzmir Kent Konseyi Genel Kurulunun kararlarına ne ölçüde saygı duyduğunu ve kendilerine verilen görevi ne ölçüde sahiplendiğini çok iyi göstermektedir.

Eh yani, bir koltuk daha olsaydı; onu da kabul ederdim…

📌 İzmir Kent Konseyi Başkanı Senihe Nazik Işık, İzmir Kent Konseyi Başkanı olarak seçildiği 9 Şubat 2020 tarihinden Karabağlar Kent Konseyi Başkanlığını bıraktığı 22 Haziran 2021 tarihine kadar; yani tam 1 yıl 4 ay 13 gün süreyle hem Karabağlar, hem de İzmir Kent Konseyi Başkanlığı görevini yürütmüş Türkiye’deki tek kent konseyi başkanıdır. İzmir, bu konuda da bir “ilk olma” önceliğini kazanmış, iktidardaki ya da muhalefetteki aklı başında hiç kimse de çıkıp kendisine “bu kadarı da olmaz” dememiş, onun kafasındaki sürenin dolmasını beklemiştir. Oysa kendisi bu durumu, seçim öncesinde aynı durumun diğer aday Konak Kent Konseyi Başkanı Hamit Mumcu için gündeme gelmesi nedeniyle “seçilenin iki konseyi birden yürütmesi hukuken olmasa da uygulama açısından eşit mesafe ilkesine aykırılık oluşturabilir.” şeklinde ifade etmiş olmakla birlikte; seçim sonrasında iki ayrı koltuğa sahip olmak, anlaşıldığı kadarıyla kendisine güzel geldiği gibi benim ileri sürdüğüm ahlaki kurallara, kendisinin ifade ettiği “eşit mesafe ilkesine” aykırı gelmemiştir.

Hak, Hukuk, Adalet anlayışına uygun bir kent konseyi: Başka bir bahara…

📌 İçişleri Bakanlığı’nca çıkarılmış Kent Konseyi Yönetmeliği ile örnek mahkeme kararlarına aykırı olan İzmir Kent Konseyi Çalışma Usul ve Esasları Hakkındaki Yönergesi‘yi değiştirmek için herhangi bir girişimde bulunulmamıştır.

Hangi sorun, hangi ihtiyaç?

📌 Görev süresi içinde konseyin görev alanına giren hiçbir önemli proje yürütülmemiş, kentin tümünü ilgilendiren Kültürpark, Çeşme Turizm Projesi, İnciraltı, Vestel Gökdeleni, Gaziemir’deki radyasyon yüklü atıklar, sonuçlanmayan kentsel dönüşüm projeleri, RES’ler gibi kentin gündemini oluşturan ciddi konulara ya hiç girilmemiş ya da bu konular yarım ağızla geçiştirilmiş, bunun yerine konseyin görev alanına girmeyen işlerle uğraşılmış, İzmir Kent Konseyi Başkanı‘na bir lütufmuş gibi sunulan belediye meclisi ile İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu‘ndaki koltuklar daimi olarak doldurulmamış, bu dönem içinde tek bir genel kurul önerisi İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne sunulmamıştır.

Kurumsal tercih ve politikalar yerine kişisel tercihler ve sonuçsuz çalışmalar…

📌 İzmir Kent Konseyi, konsey başkanının kadın hakları konusundaki geçmiş kariyeri, bu konuda duyduğu ilgi ve heyecan nedeniyle adeta bir kadın hakları örgütü gibi çalışmış; toplumun diğer grup, kesim ve sınıflarını, örneğin işçi, emekçileri, yoksul ve dar gelirlileri, emeklileri ve yaşlıları, çalışan kesimleri, sendikaları, çalışan çocukları ilgilendiren konularda, kadın mücadelesine verilen önem ve ağırlık vermemiş, ağırlık verdiği konularda da sonuç alıcı çalışmalar yapılmamıştır.

Örneğin, ağırlıklı olarak çalışılan kadın hakları alanında, yaptığımız çalışmalar sonucunda İzmir Büyükşehir Belediyesi ile bağlı kuruluşlarında çalışan kadınların oranı uzun yıllardır % 16 ve onun altında kalıp bu oranın arttırılması için herhangi bir çalışma yapılmadığı halde kent konseyinin hemen dibindeki bu sorunun çözümü için bir mücadele verilmemiş, bol bol çalıştay, panel ve kurs gibi toplantılar düzenleyen kent konseyi bu konuda bile somut bir sonuca ulaşamayıp başarısız olmuştur. Son günlerde vatandaşın canını yakan pahalılık, yüksek elektrik, doğalgaz, içme suyu faturaları, düzenli arttırılan ulaşım ücretleri, elektrik kesintileri gibi konuları kendine dert edinmeyip tümüyle seçimlere yoğunlaşması bile bu ilgisizliğin en önemli göstergesidir.

Başkan’ı memnun etmeyecek ve el yakacak sorunlardan uzak durmak…

📌 TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu‘nun, ilk başta İzmir Kent Konseyi ile birlikte yapacağı söylenen 4 Haziran 2021 tarihli Çeşme Turizm Projesi Çalıştay ve Forumu‘nun İzmir Kent Konseyi yerine ismi cismi bilinmeyen İzmir Kent Konseyleri Birliği tarafından yapılması, İzmir Kent Konseyi‘nin bu tür el yakacak ‘tehlikeli‘ konulara girmeme politikasının en belirgin örneği olmuştur.

Neoliberal yönetişim zihniyetine aykırı bir yapı…

📌 Kentte faaliyet gösterip özel sektörü temsil eden ESİAD, EGİAD, İZSİAD ve MÜSİAD gibi iş dünyası dernekleriyle İzmir Ticaret Odası (İZTO), Ege Bölgesi Sanayi Odası (EBSO), İZmir Esnaf ve Sanatkarları Odası Birliği (İESOB), Ege İhracatçı Birlikleri (EİB) ve İzmir Ticaret Borsası (İTB) gibi çok fazla sayıda üyeye sahip önemli ve büyük meslek odalarının 2009 yılında oluşturulan İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu (İEKKK) dışında İzmir Kent Konseyi‘ne de katılması; böylelikle, kent konseylerinin temel prensibi olan ‘iyi yönetişim‘ mekanizmasının sivil toplum + devlet + özel sektör beraberliği içinde hayata geçmesi için çaba harcanmamıştır.

“Birinci vazifem, belediyenin, başkanının ve başkanın eşinin peşinde olmaktır…

📌 Katıldığı etkinliklerde bile İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin peşine takılan, onun yaptıklarına malzeme olan bir görünüm sergilemiştir. Dünya Otomobilsiz Kent Gününde, kentin en sakin, sorunsuz ve trafiksiz caddesinin kapatılması suretiyle ortaya konulan komik etkinliklerin figüranı olarak orada yer almak bence bunun en güzel örneğidir.

Ekolojik dengesi bizzat belediye tarafından bozulan bir mekanda ekoloji buluşması düzenlemek…

📌 Kültürpark‘ın İzmir Büyükşehir Belediyesi hizmet birimleri, araçları ve personeli tarafından işgal edilip hırpalandığı günlerde İzmir Ekoloji Buluşması adıyla İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin koltuğu altında yapılan etkinlik, ülkemizdeki ve dünyadaki çevre mücadelesinin “en terbiyeli” hali olarak tarihe geçmiştir…

Ödenen paraların boşa gittiği kullanılmayan beyhude projeler…

📌 Düzenlenen büyük tanıtım toplantılarıyla kamuoyuna duyurulan “İzmir’in gündemini takip et!” kampanyası büyük bir fiyasko ile neticelenmiş; bu proje ile oluşturulan sisteme, projenin başladığı tarihten önce belediye başkanının önerisiyle belediye meclisinde görüşülen gündem maddeleri sanki halkın önerisiymiş gibi sahte kayıtların yapıldığı görülmüştür. Hele ki, tek bir genel kurul önerisinin İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘ne gönderilmediği bir hizmet döneminde…

Çalışma grupları içinde seçim yapılması konsey uygulama yönergesine aykırıdır…

📌 İzmir Kent Konseyi‘nin hukuka aykırı olduğu bilinen İzmir Kent Konseyi Çalışma Usul ve Esasları Hakkındaki Yönergesi‘nde çalışma grupları ile ilgili herhangi bir seçim yapılması öngörülmediği halde, genel kurul öncesinde bu grupların içinde seçim yapılması sağlanmıştır.

Konsey uygulama yönergesinde olmayan gereksiz işler yapmak…

📌 İzmir Kent Konseyi Çalışma Usul ve Esasları Hakkındaki Yönergesi‘nde ‘Danışma Kurulu‘ adında bir organa yer verilmediği halde, 2021 yılı sonunda İzmir Kent Konseyi Yürütme Kurulu‘nun kararıyla İzmir içinden ve dışından bazı isimlerin katılımı ile bir danışma kurulu oluşturulmuştur.

Evet, onca önemli, vahim hukuksuz, adaletsiz, yanlış ve antidemokratik uygulamadan sonra aynı insanlara ve ekibe oy verip aynı şeylerin tekrarlanmasını ister misiniz; yoksa, yeni yöneticilerin kim olacağından çok hukuksuzluk, eylemsizlik, ilgisizlik ve zaman geçirme merkezine dönüşmüş İzmir Kent Konseyi‘nin evrensel hukuka, katılımcı ve çoğulcu demokrasiye, insan haklarına, özgürlüğe, vatandaşın sorun ve taleplerini dikkate alan yeni bir yapılanmaya, iyi bir yönetime ihtiyacı var, o nedenle yıllardır aynı alanda at koşturan yorulmuş, heyecansız, ne yaptığını ve yapabileceğini baştan bildiğimiz performansı düşük isimler yerine buradaki kötü yönetime müdahale ederek İzmir’e yararlı olmak istiyorum mu dersiniz? O halde çekinmeyin ve ortalığı bu hepimizin yakından bildiği başarısız isimlere bırakmayın… Özellikle de heyecanlı, öğrenme ve bilme isteği ile dolu, dinamik ve kendi ayakları üstünde durup özgür olmak isteyen genç arkadaşlarım….

Hazirun listesinin kesinleşmesinden sonra buluşmak dileğiyle….

İzmir Kent Konseyi seçimleri ve karşımıza çıkan hukuksuzluklar…

Ali Rıza Avcan

8 Haziran 2010 tarihinde dönemin büyükşehir belediye başkanı Aziz Kocaoğlu tarafından kurulan İzmir Kent Konseyi‘nin 17. Seçimli Genel Kurulu, 12 Şubat 2022 tarihinde yapılacak.

9 Şubat 2020 tarihinde yapılan 16. Seçimli Genel Kurul öncesi, sonrası ve genel kurul sırasında ortaya çıkan hukuksuz işlemler; ayrıca, 2006 yılında ülke düzleminde başlatılan kent konseyleri projesinin son yıllarda iktidarın güvenlikçi politikaları nedeniyle başarısızlığa uğradığını, uygulamada yerel iktidarın oyuncağı haline geldiğini düşündüğüm için kent konseyleri ile ilgili haber, gelişme ve tartışmalarla bir süre ilgilenmemeye karar vermiştim.

Ta ki, İzmir Kent Konseyi 17. Seçimli Genel Kurulu’nda, yıllardır bu işin içinde olup bu süre içinde hatırda kalan bir başarıya imza atamamış; ancak, yaşını başını almış bir kişinin aday olduğunu duyana kadar. “

STK’lar göreve çağırdı” başlığıyla duyurulan; ancak hangi STK’ların bu işe karıştığı hususunun bir türlü açıklanmadığı bu haberle, yeniden aday olan mevcut İzmir Kent Konseyi Başkanı Senihe Nazik Işık‘ın karşısına, kendilerince “güçlü” bir adayı çıkarak esaslı bir yönetim değişikliğinin arzulandığını anlamam mümkün oldu.

Bunun üzerine Facebook’taki Kent Stratejileri Merkezi grubunda aşağıdaki mesajı yazarak ilk tepkimi dile getirdim. Dile getirdiğim bu ilk tepkiyi kayda geçirmek amacıyla aynen aktarıyorum:

“AYIPTIR BEYLER!

STK’lar çağırdı bahanesiyle bir hikaye yazılıyor şu sıralarda İzmir’de…Bir dönem Karabağlar Kent Konseyi başkanlığı yapmış, Büyük Mason Locası’nın daimi olarak el üstünde tuttuğu ve yolunu açtığı; bu nedenle hem Aziz Kocaoğlu hem de Tunç Soyer dönemlerinde Konak ve İzmir Büyükşehir belediyelerinde kesintisiz şekilde meclis 1. başkan vekilliği, danışmanlık ya da yönetim kurulu üyeliği yapan, son seçimlerde kızını siyasete sokmaya çalışan, kendi kendilerine onursal başkanlık edinen emekli bir akademisyen, bu kez de İzmir Kent Konseyi’nin başkanı olmak istiyor…. Hem de İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin şirketi İzelman A.Ş.’nin yönetim kurulu başkanı olduğu bir dönemde… Kendisinin doğum tarihi ile ilgili bir bilgiye Google’da rastlamadım ama kendisini bu göreve çağıranlara ya da bizzat kendisine şu soruyu sormam gerekiyor: Madem bu işin onursallığını alıp kabullenecek kadar kıdemli, iyi bir kent konseyi yöneticisisiniz ve kent konseyleri konusunda uzmanlaştınız; o halde bugüne kadar kendi yerinize önereceğiniz ve zaten bitmiş, tükenmiş olan İzmir Kent Konseyi’ni bugünkü yerinden alıp daha iyi yerlere taşıyacak genç, dinamik, heyecan dolu birini bulamadınız mı ya da yetiştirmediniz mi? Lütfen bırakın bu koltuk sevdanızı, İzmir’i gençlere bırakın, gençler biraz soluk alsın!”

Facebook’ta yayınladığım bu mesajla yeni bir adaya itiraz edip diğer aday Senihe Nazik Işık‘a destek vermek istediğim anlaşılmasın lütfen… Çünkü onun da CHP Genel Merkezi, Neptün ve Tunç Soyer referansı üzerinden başkan olma hikayesini ve seçildikten sonra halkı her konu ve sorunda kucaklayan bir kent konseyi başkanı olmak yerine, alışageldiği kadın hakları mücadelesiyle milletvekili olmayı önceleyen başarısız başkanlık hikayesini gayet iyi biliyor ve izlediği yol ve yöntemleri hem hukuki hem de etik anlamda doğru bulmuyorum.

Bu tepkinin hemen arkasından da İzmir Kent Konseyi‘ne ait İnternet sayfasında yayınlanan hazirun cetvelini inceleme fırsatını buldum. Bilmeyenler için söyleyeyim, hazirun cetveli 12 Şubat 2022 tarihinde yapılacak 17. Seçimli Genel Kurul’a katılıp oy kullanabilecekleri gösteriyor.

Bu inceleme sonrasında gördüğüm ilk vahim hatalar üzerine Facebook’da 2. mesajımı paylaşmak zorunda kaldım:

AÇIK DUYURU VE UYARI!

İzmir’de, İl Sivil Toplumla İlişkiler Müdürlüğü siciline kayıtlı sivil toplum kuruluşları….12 Şubat 2022 tarihinde yapılacak olan İzmir Kent Konseyi seçimlerinde oy kullanacak olan sivil toplum kuruluşlarıyla ilgili bir hazirun listesi yayınlanmış ve bu listede yazılı bilgilere göre;1. İzmir İl Sivil Toplumla İlişkiler Müdürlüğü siciline kayıtlı olan bazı derneklerin, İzmir il sınırları içinde faaliyette bulunmadığı gerekçesiyle üyelikten düşürüldüğü ya da 2. Derneklerin amaç ve faaliyetleri ile ilgili maddelerinin talep edilip incelendiği görülmüştür.

Örneğin, İzmir İl Sivil Toplumla İlişkiler Derneği kayıtlarında gözüken ve bu kayda göre faaliyet adresi Onur Mahallesi Böğürtlen Sokak Dış Kapı No: 2A, Balçova-İzmir olan Balçova Manisalılar Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği’nin, İzmir il sınırları içinde faaliyet göstermediği gerekçesiyle İzmir Kent Konseyi Yürütme Kurulu’nun 26 Ocak 2022 tarihli toplantısında aldığı kararla üyelikten düşürülmesi örnektir.

5393 sayılı Belediye Kanunu ve İçişleri Bakanlığı’nca çıkarılmış Kent Konseyi Yönetmeliği’ne göre, kent konseylerinin, -hazırladıkları kent konseyi yönergelerinde yazılı olsa bile- bu konuda inceleme ve araştırma yapıp karar verme yetkileri yoktur, mevzuat bu konuda kent konseylerine bir görev vermemiştir. O nedenle bu şekilde bir işlem yapmaları açık bir şekilde hukuka aykırı ve muhtemelen bazı dernekleri seçimden uzak tutma çabasının ürünüdür. Açıkçası İzmir İl Sivil Toplumla İlişkiler Müdürlüğü’ndeki dernekler siciline kayıtlı olan her türlü dernek talep ettiği takdirde, kabulüne bile gerek olmaksızın seçimler dahil kent konseylerinin faaliyetlerine katılabilirler. Çünkü demokrasi, bu tür bir vesayete izin vermez…Uyanık olunması ve olası hukuksuzluklara izin verilmemesi; şayet bu konuda ısrar edilip işlem yapılması durumunda ise, aynen Çanakkale, Seferihisar ve Buca Kent Konseyi seçimlerinde yapıldığı gibi Genel Kurul ile sonuçlarının iptal edilmesi için mahkemeye gidilmesi ve delil olarak kullanılabilmesi için şu an yayınlanmakta olan Hazirun Listesi’nin imajının alınması tavsiye edilir.”

Evet, sözünü ettiğim hususlar, yapılacak Genel Kurul’la seçilecek başkan ve yürütme kurulu açısından vahim sonuçlara yol açabilir… Aynen Çanakkale, Seferihisar, Buca ve Gaziemir kent konseylerinin başına geldiği gibi…

Her şeyden önce tüm kent konseyi yönetimleri bilmeli ki; hem 5393 sayılı Belediye Kanunu‘nun 76. maddesi ile İçişleri Bakanlığı’nca düzenlenmiş Kent Konseyi Yönetmeliği hem de bu alanda alınmış örnek mahkeme kararlarına göre kent konseyi genel kurullarına katılacak derneklerin il içinde mi yoksa dışında mı ya da ilçe düzeyinde mi yoksa il düzeyinde mi faaliyette bulunduğunu araştırıp soruşturarak; ayrıca, dernek tüzüklerini inceleyerek hangi dernek, vakıf, kent konseyi, sendika, meslek odası ya da benzerinin genel kurula katılıp katılamayacağı konusunda karar verme yetkisi yoktur. Çünkü idare hukukuyla özel hukukun temel ilkeleri uyarınca tüzel kişiliği olmayan ve sadece belirli konularda karar verme yetkisi olan bir heyet, tüzel kişiliği olan bu kurumlar hakkında karar alamaz, onlar hakkında uygulamalar yapamaz; hatta onlarla resmi yazışma bile yapamaz. Bu heyetin herhangi bir konuda endişesi ya da bilgi ihtiyacı olursa, tüzel kişilik sahibi bağlı belediye başkanlığı üzerinden ilgili olan kurumlara (İzmir Valiliği İl Sivil Toplumla İlişkiler Müdürlüğü, Vakıflar Bölge Müdürlüğü, meslek odaları vb) yazı yazarak bilgi edinebilir.

Şu an itibariyle kesinleşmemiş olan hazirun listesine baktığımızda ise;

Listede yer alan toplam 456 katılımcı kurumun 333’ünün (% 73,03) dernek, 16’sının (% 3,51) vakıf, 13’ünün (% 2,85) kent konseyi, 10’unun (% 2,20) çalışma grubu başkanı, 7’sinin (% 1,54) siyasi parti, 18’nin (% 3,95) meslek örgütü, 5’inin (% 1,10) üniversite, 10’unun (% 2,20) sendika, 30’unun (% 6,58) muhtar, 9’unun (% 1,98) Valilik görevlisi, 1’nin (% 0,22) Belediye, 1’inin (% 0,22) İzmir Barosu, 1’nin (% 0,22) İzmir Noterler Odası, 1’in (% 0,22) platform, 1’inin (% 0,22) kefalet kooperatifi olduğu,

Bunlardan 47 (% 10,31) derneğin, 1 (% 0,22) platformun, 1 (% 0,22) çalışma grubunun ve 1 (% 0,22) kefalet kooperatifinin; toplam olarak % 10,97 oranındaki kurumun İzmir Kent Konseyi Yürütme Kurulu‘nun hukuk dışı kararlarıyla hazirun listesinden çıkarıldığı,

85 (% 18,64) dernekle 1 (% 0,22) kent konseyinden hazirun listesine alınabilmek için belge istendiği anlaşılmaktadır.

Şimdi şu an itibariyle, belge istenenleri de dahil ettiğimizde genel kurula katılabilecek katılımcı sayısı ile bir önceki genel kurulun kesinleşmiş hazirun listesinde yer alan 384 kurumu dikkate aldığımızda karşımıza şu mukayese tablosu çıkar:

Bu mukayese tablosunun da gösterdiği gibi, ‘iyi yönetişim‘ kavramı çerçevesinde kurulduğu 2010 yılından bu yana Aziz Kocaoğlu, Güman Kızıltan, Çağrı Gruşçu ve Seniye Nazik Işık dönemlerini kapsayan 12 yıl içinde İzmir’deki tüm sivil toplumu, devleti ve özel sektörü kucaklaması gereken İzmir Kent Konseyi, bırakın devleti ve özel sektörü, sivil toplum örgütlerinin bile dün % 5,32’sini, bugün ise % 5,49’unu kapsamakta, adeta halktan uzak yerlerde kendi kendilerine gelin güvey oyununu oynamaktadır. Çünkü;

1. Neoliberal ideolojinin önerdiği ‘bölgesel yönetişim ağı‘ anlayışlıyla ve bir Avrupa Birliği şablonu olarak kurgulanıp merkezi yönetimle yerel iktidarın emrine verilen kent konseyleri projesi, gerçek anlamda demokratik, katılımcı, çoğulcu ve özgürlükçü olmadığı için bu bu coğrafyaya uyum sağlayamamış ve iktidarın son yıllardaki güvenlikçi politikaları nedeniyle başarısız olmuş bir projedir.

2. İzmir Kent Konseyi, ‘iyi yönetişim‘ anlayışına aykırı olarak, özel sektörün 2009 yılında kent konseyinden koparılıp İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu‘na kaydırılmasından sonra teorik ve pratik anlamda sakatlanmış; bu nedenle “üçlü sacayağı” olarak tanımlanan sivil toplum + devlet + özel sektör yerine sivil toplum ve devletten oluşan yapısıyla ağır aksak yürümeye çalışan engelli bir oluşumdur. O nedenle, ‘iyi yönetişim‘ anlayışının gereği yerine getirilmediği müddetçe, kendi mantığı içinde başarıya ulaşması mümkün değildir.

3. İzmir Kent Konseyi‘nin yönergesi ve bu yönergeden kaynaklanan her işlemi, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçtaroğlu‘nun savunduğu “Hak, Hukuk, Adalet” anlayışına aykırıdır. Konsey’in hukuki ve fiili yapılanması ile uygulamaları ele alınıp düzeltilmedikçe başarıya ulaşması mümkün değildir.

İzmir Kent Konseyi Yürütme Kurulu‘nun, 5393 sayılı Belediye Kanunu‘nun kent konseyleri ile ilgili 76. maddesi ile İçişleri Bakanlığı‘nın çıkardığı Kent Konseyi Yönetmeliği çerçevesinde böyle bir görevi, yetkisi ve sorumluluğu olmadığı; ayrıca kent konseyine ve genel kurula katılmak isteyen dernekleri belirleme, bu dernekler hakkında inceleme, araştırma ve soruşturma yapması, bu amaçla yazışması mümkün olmadığı halde ve 16. Genel Kurul öncesinde yaptığı gibi, belediyenin desteklediği adaylara oy vermeyecek derneklerle hemşehri derneklerinin kent konseyleri dışında tutmak amacıyla genel kurula katılımını yasaklaması hukuki, demokratik, katılımcı, çoğulcu, adil ve ahlaki olmadığı gibi bir heyet eliyle işlenmiş bir bölücülük, bir ayrımcılık suçudur.

4. İzmir Kent Konseyi, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı’nın, eşinin ve yakın çevresinin etkisi altındadır ve o nedenle kurumsal bağımsızlığı yoktur. Halen başkanlık görevini yürüten Senihe Nazik Işık‘la bu göreve aday olan Adnan Akyarlı‘nın, CHP Genel Merkezi, Belediye Başkanı, Belediye içinde ayrı bir güç odağı haline gelmiş olan eşi ile İzmir’deki iki ayrı mason locasından icazet ve destek almadan bu göreve gelmeleri mümkün değildir. Bütün bunlara rağmen belediye başkanından herhangi bir destek ya da icazet almadan görev yapmak isteyen Çağrı Gruşçu‘nun başına gelen hazin olaylar ise ortadadır.

5. İzmir Kent Konseyi, Kent Konseyleri Projesi ile amaçlananın dışında CHP’nin siyasetçi fidanlığına dönüşmüştür. Bu konseyde göreve gelenler ya da gelmek isteyenler ya belediye başkanı ya da belediye meclisi veya milletvekili olma, en azından karısını, kızını, oğlunu, yakın akrabasını siyaset dünyasına kazandırma hevesindedirler. Onların bu görevlere gelip tüm halkı kucaklamak, onların sorunları ile ilgilenmek diye bir niyetleri, bir dertleri yoktur.

6. İzmir Kent Konseyi‘nin 17. Seçimli Genel Kurulu’nda şimdilik iki aday varmış gibi gözükmesine rağmen; genel kurul tarihinin yaklaştığı süreçte; hatta genel kurulda bile ortaya yeni adaylar çıkabilir ki, bunlardan en güçlüsü, arkasına birtakım CHP’li grubu ve iktidar güçlerini alarak büyüyen Yalçın Kocabıyık cephesidir.

9 Şubat 2020 tarihli 16. Genel Kurul’da yapılan ikinci tur oylamada Senihe Nazik Işık‘ın 125, Hamit Mumcu‘nun 90, Yalçın Kocabıyık‘ın 80 oy alması ve son turda Tunç Soyer‘in telefonla verdiği talimat çerçevesinde Senihe Nazik Işık‘ı destekleyerek 167 oyla onun kazanmasını sağlaması bu gücün en somut örneğidir. O nedenle, önümüzdeki günlerde bu seçimde CHP’liler arasındaki rekabetten kaynaklanacak fırsatları değerlendirmek ya da olası pazarlıklara taraf olmak için Yalçın Kocabıyık‘ın ya da onun yardımcısı Karabağlar Kent Konseyi eski başkanı Uğur Yelekli‘nin başkanlık için hamle yapması beklenmelidir.

Belli olmaz, belki de yeni adaylardan biri hazirun listesinin kesinleşmesi ile birlikte mahkemeye gidip genel kurulun durdurulmasını ya da kayyum nezaretinde yapılmasını da sağlayabilir. Hiç belli olmaz…

7. Bu kentte solcuyum, devrimciyim, sosyalistim diye dolaşanların ya da birbirlerine “yoldaşım” diye hitap edenlerin ise ilk yapacakları şey; hepimizin bildiği malum insanları “göreve çağıran STK” olarak sergiledikleri CHP kuyrukçuluğundan ya da CHP’de bir yer edinme hevesinden vazgeçerek mazilerindeki Fatsa ya da Gültepe örnekleri üzerinden halkın gerçek ihtiyaç ve sorunlarına cevap verecek demokratik, katılımcı, çoğulcu, adil ve ahlaki değerleri esas alan halk meclislerinin oluşumuna el vermeleridir.

Bütün bu bilgi, belge ve düşünceler çerçevesinde;

17. Seçimli Genel Kurul öncesinde hukuk dışı işlemler yaparak seçilme şansını arttırmak isteyenlerin, genel kurul sonrasında; aynen Çanakkale, Seferihisar, Buca ve Gaziemir kent konseylerinin başına gelenlere benzer olaylara hazırlıklı olması, haksızlığa uğrayan kurum ya da kişilerin açacağı davalar sonucu ellerindekinden de olacaklarını hesap etmesi gerekir.

Ödül almak ya da reddetmek, işte bütün mesele bu!

Ali Rıza Avcan

Ödül… Sözlüklerin “bir ya da birden fazla kişiye, onların belirli bir alandaki yetkinliklerine karşılık verilen armağandır” diye tanımladığı bir sözcük. Ödül vermek ise, ödülün konusunu, nedenini, ödül verilecek kişi ya da kurumu belirleyip bunu kamuoyunu bilgilendirmek suretiyle yapan kişi ya da kurumların eylemidir. Verilen ödüller ise genellikle kupa, başarı belgesi, plaket, madalya, rozet, kurdele ya da para vermek şeklinde sunulur. Bir ödülün anlamı, ölçüsü ya da saygınlığı ise genellikle ödülü veren kişi ya da kuruluşun toplum içindeki mevcut durumuyla; yani bilinip tanınırlığı ve yapıp eyledikleri konusunda yarattığı hoşgörü, sempati, kabul ve saygınlıkla doğru orantılıdır.

Ödül vermek aynı zamanda ödülü verenle alan arasındaki iktidar ilişkisini vurgulayan bir borçlanma/borçlandırma ilişkisidir. Çünkü ödül verenin, ödül vereceği konu ve adaylarla ödülün verilme koşullarını önceden belirleyip adaylar arasından hangisini seçeceği duyurması, kendi rızası ile adaylığı kabul etmiş olanlar üzerindeki güç ve otoritesini gösterir. Böylelikle ödül verenle ödül alan arasında borçlandırmaya dayalı hiyerarşik bir yönetme-yönetilme ilişkisi kurulmuş olur. Böylelikle aday listesine alındığı ya da ödül sahibi olarak seçildiği için sevinip ödülü kabul edenler, bu tür bir bağımlılık ilişkisi içinde bir otorite tarafından bir yerden alınıp bir başka yere konulduklarını bilirler. Aynen kendi çabası ve başkalarının yardımlarıyla sınıf atlayanların kendilerini devamlı birilerine borçlu hissetmesinde olduğu gibi…

Ancak bütün bunlara karşın bir de ödül almayı reddedenler vardır… Ödülü veren, dünya çapında saygınlığı olan Nobel Vakfı olsa bile verilen ödülleri değişik gerekçelerle almayan, kabul etmeyen, bu tür bir ilişki içine girmeyen bilim insanları, sanatçılar, siyasetçiler ve benzerleri de vardır…

Kendilerine verilecek ödülleri reddedenler arasında tarih sırasıyla 1906 Nobel Edebiyat Ödülü‘nü reddeden büyük Rus yazar Lev Tolstoy, 1935 yılında Amerikan Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi‘nin (Oscar) En İyi Senaryo Ödülü‘nü reddeden yazar Dudley Nichols, 1958 Nobel Edebiyat Ödülü‘nü reddeden Rus şair, oyun yazarı, romancı ve çevirmen Boris Pasternak, 1964 Nobel Edebiyat Ödülü‘nü reddeden Fransız yazar ve düşünür Jean-Paul Sartre, 1970 yılında Oscar‘ın En İyi Erkek Oyuncu Ödülü‘nü reddeden ünlü Amerikalı Oyuncu George Campbell Scott, ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissenger ile birlikte kendisine verilmek istenen 1973 Nobel Barış Ödülü‘nü reddeden Vietnamlı devrimci, diplomat ve siyasetçi Le Duc Tho, 1973 yılında, oynadığı ünlü Baba filmindeki rolü nedeniyle kendisine Oscar‘ın En İyi Erkek Oyuncu Ödülü verilmek istenen ünlü Amerikalı oyuncu Marlon Brando, 1992 yılında Kenan Evren tarafından verilmek istenen Atatürk Barış Ödülü‘nü reddeden Nelson Mandela, 1995 yılında kendisine verilmek istenen Sedat Simavi Ödülü‘nü reddeden ressam Adnan Çoker, 2016 yılında Londra Uluslararası Dünya Sinemacıları Film Festivali En İyi Yabancı Film Ödülü‘nü reddeden film yönetmeni Bülent Gündüz, yine aynı yıl Felix Ödülleri‘nde kazandığı Yılın En İyi İngilizce Albümü Ödülü‘nü reddeden Céline Dion, 2018 yılında Genesis Vakfı‘nın ödülünü reddeden Natalie Portman, 2019 yılında İskandinav Konseyi Çevre Ödülü‘nü reddeden İsveçli iklim aktivisti Greta Thunberg, 2021 yılında Birleşik Arap Emirlikleri tarafından kendisine verilmek istenen Şeyh Zayed Kitap Ödülü‘nü reddeden Alman filozof ve sosyolog Jürgen Habermas, The Oldie dergisi tarafından verilmek istenen Yılın Yaşlısı Ödülü‘nü reddeden Birleşik Krallık Kraliçesi Elizabeth, Torino Festivali Ömür Boyu Başarı Ödülü‘nü reddeden ünlü İngiliz yönetmen Ken Loach, İzmir Gazeteciler Cemiyeti ile Karşıyaka Belediyesi tarafından her yıl verilen 10. Basın Özgürlüğü Ödülü‘nün 2021 yılında gazeteci Çiğdem Toker tarafından reddedilmesi, ilki 25 yıl öncesi, ikincisi de 25 yıl sonra verilmesi akıl edilen 2022 tarihli İzmir Vefa Ödülü‘nün, ödül verilenler arasında adil bir seçim yapılmadığı gerekçesiyle Prof. Dr. Semih Çelenk tarafından reddedilmesi benim aklıma ilk gelenlerden…

Tabii ki bunca bilindik, saygın ya da adını ilk kez duyduğumuz ödülleri reddeden bunca bilim insanı, sanatçı, aktivist, siyasetçi, felsefeci ve sosyoloğun bu ödülleri reddederken dile getirdikleri haklı gerekçeler de var; ırkçılık, adil olmama, ikiyüzlülük, faşizm, ödülü vereni önemsememe, ciddiye almama gibi yerine, zamanına ve ödülü reddedenin ismine göre bizim da makul gördüğümüz gerekçeler bunlar…

Çünkü ödül vermek isteyen kişi ya da kurumun öncelikle ödül vermek istediği konu ya da alanda bir yetkinliğe sahip olması gerekiyor; büyüklük, zenginlik, saygınlık, kendi alanında sözü geçen otorite olma gibi… Aksi halde, “kendisi himmete muhtaç dede” deyiminin ifade ettiği gibi, kendisi başka bir kurum ya da kişiden ödül alma şansına sahip olmayan, ödül verme yetkinliğine sahip olmayanların verdiği ödüllerdeki perişanlık hali gibi bir durumun ortaya çıkması gündeme geliyor…

Bugün bu tür kişi ya da kurumlarla sıkça karşılaşıyoruz… Yaptıkları ile değil de, verdiği ödüllerle saygınlık kazanmaya çalışan şahıslar ya da kurumlar, dernekler, vakıflar, gazeteler, belediyeler….

İkincisi, ödül verilecek konunun, gerçekten ödül vermeyi gerektiren ve buna uygun bir yapıya; daha doğrusu seçime katılacak adaylar arasındaki kurallı rekabete uygun bir konu ya da bir alan olması gerekiyor… 2021 yılında İngiliz The Oldie dergisinin Kraliçe Elizabeth‘e vermek istediği Yılın Yaşlısı Ödülü, İngiltere’de yaşayan tüm yaşlılar itibariyle ne anlama geliyorsa, Afrika kökenli sanatçıların aday gösterilmediği Akademi/Oscar ödülleri de beyaz Amerikalılar açısından o ölçüde anlamsız olacaktır…

Ödül verebilmenin diğer bir koşulu da, ödülün verilmesinde kullanılacak ölçülebilir, doğru/isabetli, geçerli/uygulanabilir ve adil kriterlerin önceden belirlenip duyurulması ve jüri adı verilen seçici kurulda bu kuralları dikkate alacak, konu ile ilgili ve mümkünse o konuda uzman ya da daha önce benzeri ödülleri almış saygın, yetkin isimlerin yer alması ve bunun kamuoyu tarafından bilinmesidir. Şayet ödül vermenin kriterleri önceden bilinip kabul görmüyorsa ya da kimlerin ödül verdiği açıklanmıyorsa, o ödül daha baştan saygınlığını ve etkisini kaybetmiş demektir.

Ödül verme konusunda, benim son zamanlarda önem verip üzerinde durduğum diğer bir husus ise, ödül verilen konu ya da nesne şayet bir mekan, bir yapıt ise mekan ya da yapıtın ödülü verecek jüri üyeleri ve kullanıcılar tarafından çıplak gözle görülüp dokunulması, kullanılıp deneyimlenmesi ve kullanımı ile ilgili sürecin izlenip değerlendirilmesi ön koşuludur.

Bu sorun daha çok merkezi yönetim kurumlarıyla yerel yönetimler tarafından yapılan ya da yaptırılan bina, yol, köprü, park, yeşil alan ve zemin döşemesi gibi mimarlık, peyzaj mimarlığı, mühendislik ve şehir planlama gibi disiplinlerle ilgili işlerde karşımıza çıkmakta… Bir bakıyorsunuz, törenlerle bandolarla ve onlarca makasın kestiği kırmızı kurdelalarla hizmete açılan bir köprü, bir bina ya da bir parkın Photoshopla düzenlenmiş parlak fotoğrafları, maketleri ya da “render” adı verilen resim ve videoları başka bir yerlerde toplanan jüri üyelerine takdim ediliyor ve onlar da o yapıtın işlevini, hangi sorun ya da ihtiyaca cevap vermek üzere yapıldığını, özelliklerini, asıl önemlisi o yapıtı kullananların görüş, düşünce ve önerileriyle o yapıtın ödül sonrasında ne hale geldiğine bakmaksızın ödül üzerine ödül veriyorlar, o ödülü yapanın önünü açıyorlar.

Çünkü çoğu kez satış ve pazarlama sektörünün bir yan sektörü olarak ulusal ya da uluslararası planda örgütlenmiş ödül şirketleriyle bu ödüllerin biçimlendirdiği bir ödül mekanizmasına rastlıyor, kişi ve kurumların ödül alabilmek için bu mekanizmaya ön ödemeler yaptığına, karşılığında da yapılan ödemenin boyutuna göre ödüllerin verildiğine tanık oluyoruz. Tam anlamıyla danışıklı döğüş halinde… Bu ilişki içinde verilen ödüller adeta o ödülü alanın reklam ve tanıtımıyla satış ve pazarlamasında kullanılan bir ilkokul karnesine ya da kırmızı bir kurdelaya dönüşüyor… Ödül sahibi bu sayede daha çok iş alıyor, daha çok isim yapıyor ve daha çok para kazanıyor.

Diğer yandan da masumiyetini kaybetmiş ödül sistemi içinde, ödül verenle ödül alacak olanlar birbirlerine ihtiyaç duyuyorlar; biri olmadan diğeri olamıyor çünkü…

Ödül ver ki borçlandır… Sen de yarın öbür gün gider o borcun karşılığını isteyip alırsın… Çünkü ödül alan kendini borçlu hisseder ve senin reklamını yapar…

Hatırlıyorum, bu konudaki ilk tepkimi Konak Belediye Başkanı Hakan Tartan zamanında, başında eski bir meslektaşımın bulunduğu bir danışmanlık firmasının, Varyant‘taki Ümran Baradan Oyun ve Oyuncak Müzesi için Antalya’daki bir otelde verdiği birincilik ödülü sonrasında, söz konusu derneğe yazdığım bir yazı ile ödül jürisinin kimlerden oluştuğu ve bu jürinin bu kararı hangi kriterlere göre verdiğini sorup jüri üyelerinin müzeyi ziyaret edip etmediklerini sormuştum.

Daha sonra İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nce İzmir Deniz Projesi kapsamında Karşıyaka‘da Bostanlı Deresi ağzına yaptırılan köprü ve seyir terası için değişik kurumlar tarafından defalarca ödül verilmesi üzerine aynı tepkiyi, ödüllere boğulan mimarın İzmir’in neredeyse tüm ilçe belediyelerine iş yaparak ayrıca ödüllendirildiği bir dönemde dile getirmiş, ödül verenlerin gelip köprüyü ve seyir terasını ziyaret ederek imalattan, kötü malzeme seçiminden, önceden öngörülmesi gereken kullanımdan ve kullanımdan kaynaklanan ciddi sorunlarla yapılan tamiratları yerinde görmesini istemiştim… Hem de değişik zamanlarda giderek çektiğim ayrıntılı fotoğraflarla birlikte…

Ardından bu tutumumu, 2021 yılı içinde Sağlıklı Kentler Birliği ve TMMOB Şehir Plancıları Odası tarafından İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından iki ayrı bölümü de AKP’li bir müteahhide yaptırılan Peynircioğlu Deresi Ekolojik Koridor Projesi ile Talatpaşa Yükseltilmiş Yaya Geçidi Düzenleme Projesi için ayrı ayrı ödül verilmesi olayında da tekrarlamıştım…. Üstüne üstlük Sağlıklı Kentler Birliği‘nin bu ödülü vermek için kurduğu jürinin başında sevgili hocam Prof. Dr. Ruşen Keleş, TMMOB Şehir Plancıları Odası tarafından verilen ödül jürisinin başında değer verdiğim diğer bir Hocam Prof. Dr. Sezai Göksu olmasına karşın… Hoca-öğrenci ilişkisi içinde saygısızlık yapmamak için Hocam Prof. Dr. Ruşen Keleş‘e SMS ile “keşke İzmir’e gelip görseydiniz” mesajını atabildim…

Yalnız şehir plancısı arkadaşlarımın ve Hocam Prof. Dr. Sezai Göksu‘nun hakkını yememek adına, bu yazının yazımı sırasında elime geçen Jüri Değerlendirme Raporu‘nda, bu iki proje için yazılı olanları buraya aynen aktarıp, benim üzerinde durduğum eleştirel değerlendirmelerin yer aldığı ilgili bölümleri aynen aktarmak; ayrıca,, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından başvurusu yapılan İzmir Büyükşehir Belediyesi Ulaşım Dairesi Başkanlığı Ulaşım Projeleri Şube Müdürlüğü tarafından gerçekleştirilen Kordon Nostaljik Tramvay Projesi‘nin, “Kent hafızasına katkı sağlamayı hedeflemesi ve hayata geçirilmiş bir proje olması nedeniyle olumlu bulunmuştur; ancak mevcut bir problemi çözme, yaygın etki, günümüz teknolojik olanaklarına dayalı işlevsel ve yenilikçi çözümler gibi kriterler açısından yetersiz bulunmuştur.” gerekçesiyle yetersiz bulunması nedeniyle ödül almaya hak kazanmadığını belirtmek zorundayım:

İzmir Büyükşehir Belediyesi Tarafından Gerçekleştirilen Peynircioğlu Deresi Ekolojik Koridor Projesi (ÖZENDİRME ÖDÜLÜ): Kentsel yapılı çevrenin iyileştirilmesi, nitelikli bir yeşil alan oluşturulması, yaşam kalitesinin geliştirilmesi açılarından değerli bulunmuş bir projedir. Projede gerçekleştirilen yenilikçi peyzaj uygulamaları önemli olmakla birlikte, taşkın sorununun nasıl çözümlendiği, bölgeye özgü bitki örtüsünün yeni uygulamalarda sürdürülüp sürdürülmediği konuları açıklığa kavuşturulmamıştır ve yöre halkının düzenleme sürecine katılımı hakkında yeterince bilgi verilmemiştir. Ayrıca, ekolojik iddiası gereği ilçe-üstü ve havza bazlı değerlendirmelerin ve önerilerin olmaması ciddi bir eksiklik olarak görülmüştür.

İzmir Büyükşehir Belediyesi – Ulaşım Dairesi Başkanlığı – Ulaşım Projeleri Şube Müdürlüğü Tarafından Gerçekleştirilen Talatpaşa Yükseltilmiş Yaya Geçidi Düzenleme Projesi (ÖZENDİRME ÖDÜLÜ): Proje’nin; yaya ve taşıt trafiğine dair iki problemi bir arada çözen, kamusal hizmet yönü güçlü bir müdahale içermesi başarılı bulunmuştur. Trafik akışı devam ettiği halde yaya önceliğini ve yaya hareketliliğini teşvik etmesi, öğrenme kapasitesi yaratması açısından basit ancak yenilikçi bir çözüm olarak değerlendirilmiştir. Projenin düşük maliyetle olumlu bir etki yaratması da başarılı bulunmasındaki etkenlerden biridir.

Evet, bunca kelam sonrasında gelelim yazının özetine ya da sonucuna….

Ödül vermek ciddi bir iş olduğu için herkesin harcı değildir… Özellikle de günümüzde örnekleri çok olan kendileri bile ödül alamayacak olanların ödül vermeye kalkmaları halinde… Ya da arada sırada, akıllarına geldiğinde veya ödül vermesi icap ettiğinde ödül vermeyi hatırlayanlar, aldığı ödülü yere göğe sığdıramayanlar için şakaya gelir bir yanı yoktur ödülün… Ödül ciddi bir iş, ciddi insanların işidir; o nedenle de, cılkının çıkarılmaması gerekir… İşte o yüzden, çalışma ofislerinin tüm duvarlarını ya da camekanlarını yüzlerce ödül, plaket, şilt ve tabela ile doldurup sergileyenler, bunları özgeçmişlerine yazıp sık sık dile getirenler mütevaziliğin sade diyarına uğramamış, bu ödüller sayesinde balon misali egoları şişirilmiş garip yaratıklardır… Bunlara daha dikkatli, daha tedbirli yanaşmak gerekir… Tabii ki, bence…

Aslında olur olmaz nedenlerle ödül vermek ya da almak, normal insanın aklına, zekasına ve beğenilerine önem vermeyenlerin işidir… Çünkü iyi, doğru ve güzel yapılan bir iş ya da eylem, dışarıdan bir müdahaleye gerek olmaksızın insanlarca beğenilip onların yüreklerinde yer ediniyorsa, bundan gerisi laf-ü güzaftır…

Meslek odası eliyle, soygun gibi özelleştirme…

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi, 10 Ocak 2022 tarihli son toplantısında İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Veteriner Hekimleri Odası İzmir Şubesi arasında imzalanacak bir işbirliği protokolünü kabul etti.

İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nce kabul edilen protokolün geçmişine bakıldığında, ilk kez İklim Değişikliği ve Çevre Koruma Kontrol Dairesi Başkanlığı tarafından 13 Aralık 2021 tarihinde İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘ne önerilen 13 maddelik protokolün, havale edildiği Plan ve Bütçe, Hukuk, Çevre ve Sağlık, Sokak Hayvanlarını Koruma komisyonlarının yaptığı inceleme ve değerlendirmeler sonucunda (10) madde olarak yeniden düzenlendiği, bu yeni düzenleme sırasında ilk protokol örneğinde yer alan “Ücretlendirme” başlıklı 7. madde ile “Protokolde Değişiklik Yapılması ve Ekler” başlığını taşıyan 9. maddenin kaldırılması; ayrıca, “Protokolün Süresi” başlıklı 11. maddenin “Yürürlük” başlıklı 13. madde ile birleştirilmesi nedeniyle protokolün 10 maddeden ibaret olduğu belirlenmiştir.

İzmir İlinde Sahipsiz Köpeklerin Rehabilitasyonu Projesi nedeniyle hazırlanan 13 maddelik protokol metni ile dört ayrı komisyonda 32 belediye meclisi üyesi, İzmir Büyükşehir Belediyesi Başhukuk Müşavirliği ve ilgili diğer görevlilerin incelemesi sonucunda hazırlanıp İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nce kabul edilen 10 maddelik ikinci ve asıl protokol metnine aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.

Kabul edilen protokolün amacı, imzalanan protokolün 4. maddesine göre 2022 döneminde “İzmir il merkezinde; yani İzmir metropolü olarak tanımlanan dokuz ilçe belediyesi sınırları içinde, 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nun yerel yönetimlere yüklediği sorumlulukları yerine getirip, bu kapsamda rehabilitasyon faaliyetlerinin daha hzılı ve etkin yürütülmesi, sahipsiz sokak köpeklerinin kısırlaştırılması, kuduz aşılamalarının ve paraziter ilaç uygulamalarının yapılması, kulak küpesi ve mikrochip ile işaretlenerek kayıt altına alınması sonrası post-operatif bakımlarının sağlandıktan sonra alındıkları ortama salınması süreçlerinde, İzmir Veteriner Hekimleri Odası’ndan belirli bir koordinasyon çerçevesinde destek alınması ve böylelikle kısırlaştırma hizmetinin ve etkinliğinin artırılmasıdır” şeklinde tanımlanmıştır. Yine aynı maddeye göre, “bu sayede; sahipsiz sokak köpeklerinin üreme ve çoğalma sonucu popülasyonlarının artışının kontrol edilmesi, saldırganlıklarının önüne geçilebilmesi ve yaşam sürelerinin iyileştirilmesi amaçlanmaktadır.

Toplam (10) maddeden oluşan protokolün diğer maddelerini incelediğimizde, protokolün 6. maddesinde İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Veteriner Hekimleri Odası İzmir Şubesi‘nin karşılıklı yükümlülüklerinin yazılı olduğu görülmektedir. Bu karşılıklı yükümlülükler aşağıdaki tabloda gösterilmiştir.

Tarafların karşılıklı yükümlülüklerini gösteren bu tablonun incelenmesi sonucunda;

Sokak köpeklerinin rehabilitasyonu konusunda İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne düşen yükümlülüklerin genellikle çalışma programın hazırlanması, koordinasyonun sağlanması, onay verilmesi, belgeleme, bilgi, belge ve malzemelerin teslim edilip teslim alınması, yerel gönüllüleri örgütlenmesi ve eğitilmesi gibi daha çok yönetsel işlevlerin yerine getirilmesi alanlarında yoğunlaştığı; pratik anlamda gerçekleştirilecek tek uygulamanın ise, köpeklere kuduz aşısının yapılması, mikroçiplerinin takılması, parazit tedavilerinin yapılması ve kısırlaştırılan köpeklerin teslim alınması ile sınırlı olduğu görülmektedir.

Veteriner Hekimleri Odası İzmir Şubesi‘nin üstüne düşen yükümlülükler ise daha çok uygulamaya yönelik konularda yoğunlaşmaktadır. Yedi ayrı aşamada sıralanan bu yükümlülükler sırasıyla; köpeklerin bulundukları ortamda yakalanması, yakalanan köpeklerin verilen onay çerçevesinde nakledilerek kısırlaştırılması, kısırlaştırmaya uygun olmayanların raporlanması, kısırlaştırılan köpeklere İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından verilen küpelerin takılması, yapılan kısırlaştırma operasyonu ile ilgili tüm belgelerin, malzemelerin teslim edilerek raporlanması ve kısırlaştırılan köpeklerin bakımevine teslim edilmesi şeklinde sıralanabilir.

Yazımıza konu olan protokol çerçevesinde tarafların karşılıklı yükümlülüklerini analiz ederken karşımıza çıkan diğer bir gerçek ise, sokak hayvanlarının toplanıp sağlığına kavuşturulması ve kısırlaştırıp aynı ortama bırakılması ile ilgili kamu hizmetinin iş akış ve analizlerinin mevcut olmayışı ve işin akışı sırasında görev, yetki ve sorumluluk alacak olanların tanımlanmamış olmasıdır. Nitekim bu çerçevede, sokaklardaki köpeklerin kimler tarafından (Veteriner Hekimleri Odası İzmir Şubesi‘ne üye olan veteriner hekimler tarafından mı; yoksa, ayrıca istihdam edilecek veteriner sağlık teknisyenleri veya başkaları tarafından mı) nasıl toplanacağı ve yeniden aynı ortama nasıl bırakılacağı hususlarının ayrıntılı bir şekilde tanımlanmamış olması ya da İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından eğitileceği söylenen gönüllülerin bu proje içinde hangi işte nasıl değerlendirileceği konularının açıkta bırakılmış olması bu dağınıklık ve sistemsizliğin en önemli kanıtlarıdır.

İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Veteriner Hekimleri Odası İzmir Şubesi‘nin taraf olduğu “İzmir İlinde Sahipsiz Köpeklerin Rehabilitasyon Hizmeti Projesi” ile ilgili protokolün en önemli iki maddesi, 6.2. maddenin (a) fıkrasında yazılı olan “Aylık en fazla 500 köpeğin toplanacağı öngörülmektedir.” hükmü ile “Diğer Hususlar” başlığını taşıyan 7. maddesinin 4. fıkrasında yazılı olan “İşbu protokol süresi boyunca her bir köpeğin kısırlaştırma hizmetine ilişkin işlemler için İzmir Veteriner Hekimleri Odası’nın 2021 yılı oda tarifesinden (KDV dahil şeklinde) yapılan hizmetlere ilişkin rapor, tutanak ve faturalar İBB’ye ibraz edilecektir.” hükümleridir. Protokolün imzalanıp onaylanması ile kesinleşen bu hükümlere göre her ay en fazla 500, 2022 yılı boyunca en fazla 6.000 köpek kısırlaştırılacak ve her bir köpek için yapılacak kısırlaştırma operasyonları için Türk Veteriner Hekimleri Birliği İzmir Şubesi’nin 2021 yılına ait asgari ücret tarifesi üzerinden ödeme yapılacaktır.

Bu çerçevede Veteriner Hekimleri Odası İzmir Şubesi‘nin 2021 yılı için belirlediği asgari ücret tarifesinin, bu protokolün ayrılmaz bir eki olduğunu kabul etmemiz gerekmektedir.

Mevcut Durum Analizi

İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Veteriner Hekimleri Odası İzmir Şubesi arasında imzalanan bu protokolü inceleyip değerlendirmeye başlamadan önce, her iki kurumun mevcut durumunu elimize geçen bilgiler doğrultusunda ortaya koymamızda yarar var diye düşünüyorum:

İzmir Büyükşehir Belediyesi Veterinerlik İşleri Şube Müdürlüğü

5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu‘nun 4. maddesinin (j) fıkrasına göre gönüllü kuruluşlarla iş birliği içerisinde, sahipsiz ve güçten düşmüş hayvanların korunması için hayvan bakımevleri kurarak onların bakımlarını ve tedavilerini sağlamakla ve eğitim çalışmaları yapmakla; ayrıca, ilgili karar organının uygun görmesi halinde hayvan hastanesi kurmakla görevli olan İzmir Büyükşehir Belediyesi, 15 Ekim 2019 tarihinde HİM tarafından bir yurttaşa verilmiş bilgilere göre, sokak köpekleri bakım ve rehabilitasyonu için oluşturulmuş 2 bakımevi (Işıkkent, Seyrek), 4.000 gömü alanlık kapasiteye sahip hayvan mezarlığı, kedilere bakmakla yükümlü olan Fuar Küçük Hayvan Polikliniği ve Sokak Hayvanları Acil Müdahale Ekibinde görev yapan toplam 1 ambulans, 9 veteriner hekim, 4 veteriner sağlık teknikeri, 1 radyoloji teknikeri, 2 işçi ve 2 şoför ile hizmet vermekte olup 2022 Mali Yılı Bütçesine ekli K-1 Cetveline göre belediye adına ihdas edilmiş olan 28 veteriner hekim, 2 veteriner sağlık teknikeri memur kadrosu bulunmaktadır. İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin son üç yıldaki (2020, 2021 ve 2022) toplam bütçeleri, sırasıyla 7.950.000.000.- TL., 9.000.000.000.- TL. ve 12.500.000.000.-TL. büyüklükte olmasına karşın; İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin İklim Değişikliği ve Çevre Koruma Kontrol Dairesi Başkanlığı‘na bağlı Veteriner İşleri Şube Müdürlüğü‘nün 2020, 2021 ve 2022 yıllarındaki bütçesi ile kesinleşmiş harcama tutarları ve bu tutarların toplam belediye bütçesi içindeki oranı -ne yazık ki- bilinmemektedir.

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 2020 Yılı Faaliyet Raporunda, 2020 yılı içinde 3.846’sı kedi, 1.724’ü de köpek olmak üzere toplam 5.570 adet kısırlaştırma yapıldığı belirtilmekle birlikte İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin Facebook’taki resmi hesabında 7 Şubat 2021 tarihinde yapılmış bir paylaşımda bu sayılar 2018 yılı için 4.413, 2019 yılı için 5.533, 2020 yılı için de 11.177 olarak verilmektedir.

Veteriner Hekimleri Odası İzmir Şubesi

6343 Sayılı Veteriner Hekimliği Mesleğinin İcrasına, Türk Veteriner Hekimleri Birliği İle Odalarının Teşekkül Tarzına ve Göreceği İşlere Dair Kanun‘un 14. maddesinde “tüzel kişiliğe sahip kamu kurumu niteliğinde” mesleki bir kuruluş olarak tanımlanan Veteriner Hekimleri Odası İzmir Şubesi‘ne, Tarım ve Orman Bakanlığı‘nın güncel verilerine göre İzmir il sınırları içinde faaliyette bulunan toplam 422 muayenehane, 11 poliklinik, 4 hayvan hastanesi ve 157 ev ve süs hayvanı satış yerinde çalışan tüm veterinerlerin üye olması gerekmekte olup; aynı kanunun 14. ve 15. maddelerinde Türk Veteriner Hekimleri Birliği ile bu birliğe bağlı veteriner hekim odalarının amaçları ile yapmakla mükellef oldukları görevler tek tek sıralanmış olup; 14. maddeye 4276 sayılı kanunla eklenmiş hükme göre, Türk Veteriner Hekimleri Birliği ve veteriner hekim odalarının, kuruluş amaçları dışında faaliyette bulunmaları mümkün olmamaktadır.

Şimdi bu bilgi ve rakamları dikkate aldığımızda elinde yeterli sayıda bütçe ve personel bulunan İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin, kendisine ait kamusal bir görevi niye kamu kurumu niteliğindeki bir meslek kuruluşuna verdiğini ve bunu yaparken de Veteriner Hekimleri Odası İzmir Şubesi’nin serbest piyasa için hazırladığı tarifeye niye bağlı kaldığını tartışmamız gerekir.

Her şeyden önce, bir adet sokak köpeğinin bulunduğu ortamdan alınıp hayvan bakımevinde sağlığına kavuşturulup kısırlaştırılması operasyonu ile yeniden eski ortamına bırakılması hizmetinin, 2022 yılında içinde İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne mal olan rakamın kolaylıkla hesaplanabileceği bir ortamda, kent içindeki 11 ilçede faaliyette bulunan veteriner hekimlerin 2022 yılında kendi işletmelerinde uygulamaları amacıyla belirlenen yüksek tarife değerlerinin geçerli sayılmasının nedeni anlaşılamamıştır. Çünkü hepimiz hayvanseverler olarak biliyoruz ki, günlük hayatta bu tarifeler çoğu kez veteriner hekimler tarafından dikkate alınmayıp hayvan sahibi lehine daha düşük bedeller uygulanmaktadır.

İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından, daha düşük maliyetlerle gerçekleştirilen sokak köpeklerinin toplatılıp iyileştirildikten sonra kısırlaştırılması operasyonun Veteriner Hekimler Odası İzmir Şubesi‘ne, yine aynı meslek odasının hazırladığı fahiş fiyatlarla dolu 2022 yılı tarifesi üzerinden, bu protokol eliyle daha pahalıya yaptırılması girişimi, bence içinde bulunduğumuz ekonomik kriz ortamında fiyatı yapay bir şekilde 120 liraya çıkarılmış Bergama tulum peynirinin, sırf bu fiyatı satış etiketine yazanlar daha fazla para kazansın ve böylelikle bu fahiş fiyatlar tüm piyasada yaygınlaşıp işlem görsün diye o peyniri o fahiş fiyatla belediyeye aldırmaya benziyor.

Ayrıca, hazırlanan ilk protokol metninin 7. maddesinde yer alıp daha sonra yeniden düzenlenip onaylanan yeni metinde yer verilmeyen yakalama ekibinin kullanacağı beş (5) aracın aylık kat edeceği maksimum 20.000 kilometrelik mesafe için, kilometre başına ödenecek 1,55 TL. + % 18 KDV tutarındaki yakıt ücreti üzerinden hesaplanacak 36.600.-TL ile yakalanan sokak köpeği başına ödenecek 500.- TL (KDV dahil)’nın, bu düzenlemenin yeni protokol metninden yer almaması nedeniyle nasıl ödeneceği de belli değildir.

Köpek yakalama 500.- TL. KDV dahil X 500 = 250.000.- TL. KDV dahil

Aylık nakliye 1,55 TL. mazot parası + 20.000 km max. mesafe =36.580.- TL. KDV dahil

Kısırlaştırma min. 1.000-max. 1.500.- TL. X 500 köpek = 500.000.- / 750.000.-TL. KDV dahil

Köpeklere takılacak küpe, yapılacak raporlama işlemi ile rapor ve malzemelerin teslimi karşılığında herhangi bir ödeme yapılıp yapılmayacağı belli olmadığı için şimdilik bu üç kalem için; yani, yakalama + transfer + kısırlaştırma operasyonları karşılığında aylık olarak belediye tarafından Veteriner Hekimleri Odası İzmir Şubesi‘ne 786.580 TL ile 1.036.580.- TL., yıllık olarak da 9.438.960.-TL ile 12.438.960.-TL. arasında değişen bir tutarın ödeneceğini öngörmemiz mümkündür. Nitekim ortaya bu miktarda büyük bir rakam çıkacağını bilen Veteriner Hekimleri Odası İzmir Şubesi, bu parayı tahsil edebilmek için kendisine bağlı iktisadi bir işletmeyi kurmuştur.

Oysa;

İzmir Büyükşehir Belediyesi, kent merkeziyle çevresindeki 30 ilçe belediyesi; ayrıca, hayvan hakları örgütleri ve hayvanseverlerle Veteriner Hekimleri Odası İzmir Şubesi; yani bu konunun tüm tarafları/paydaşları ile bir sosyal sorumluluk projesi çerçevesinde kamu yararını önceleyen demokratik, katılımcı, çoğulcu ve gönüllülük odaklı bir anlayışla işbirliği yapsalar, ellerindeki tüm olanakları bir araya getirseler hem Veteriner Hekimleri Odası İzmir Şubesi böylesine para kazanmaya odaklı ticari bir işe girişmez, hem de içinde yaşadığımız kentteki birlikte iş yapma kültürünün gelişimi açısından doğru bir tavrın sergilenmesi mümkün olurdu.

Şimdi durup düşünmemiz gerekir…

Kent içindeki sahipsiz sokak köpeklerini toplayıp sağlığına kavuşturduktan sonra kısırlaştırılması ile ilgili kamu hizmetini, bazı rutin yönetsel işleri belediyeye, asıl yapılması gereken operasyonel hizmetleri ise bir meslek odasına yaptırmak suretiyle oluşturulan ve iki ayrı kamu kurumu arasında imzalanan protokoldeki hükümlerin, yapılan hizmetin ‘kamu hizmeti‘ olduğu dikkate alınıp, belediyeye mal olduğu rakamların altında, en azından o düzeyde tutulması gerekirken kent içindeki veteriner hekimlerin uygulayacağı oldukça yüksek fiyatların yer aldığı tarife ile ilişkilendirilmesi, açıkçası belediye tarafından yapılması gereken kamu hizmetinin, yüksek ücret politikasını uygulayan bir meslek odası eliyle özelleştirilmesi anlamına gelmektedir.

Şimdi bütün bu inceleme ve araştırmalar sonucunda konu ile ilgili tüm taraflara; yani başta İzmir Büyükşehir Belediyesi ve Veteriner Hekimleri Odası İzmir Şubesi olmak üzere tüm hayvan hakları örgütlerine, onların yönetici ve üyelerine, İzmir ili ilçe belediyelerine ve tüm hayvanseverlere şu soruları sormamız gerekmektedir:

1. Ülkemizi yönetenlerin bilinçli tercihleriyle küçük, mutlu bir azınlık her geçen gün daha da zenginleşirken bizlerin, hepimizin yoksullaştığı, temel ihtiyaçlarımızı karşılayamadığımız, pahalılık nedeniyle tüm hayvan sahiplerinin ve hayvanseverlerin veteriner kliniklerine gitmekte, mama, kum gibi zorunlu tüketim maddelerini almakta zorlandığı, bu tür ürünlerde geçerli olan % 18 oranındaki KDV’nin kaldırılmasını talep ettiği ve son derece kısıtlı olan kamu kaynaklarının israf edilmeden kullanılmasının gerekli olduğu şu son günlerde tüm paydaşların katılımı ve farklı yöntemlerle çok daha ucuza yapılabilecek bir kamu hizmetinin Veteriner Hekimleri Odası İzmir Şubesi‘nin 2022 yılı tarifesindeki yüksek, fiyatlarla İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin sırtına yüklenmesi ne ölçüde doğru, anlamlı, adil ve ahlakidir?

2. İzmir’de hayvan hakları konusunda mücadele veren sivil toplum örgütleri, hayvan aktivistleri ve hayvanseverler böylesi bir organizasyonda kendilerinin niye dikkate alınmadığı, sürece niye dahil edilmedikleri ve 2022 yılı tarifesindeki yüksek ücretlerin bu protokol marifetiyle yaygın bir şekilde kabul görüp meşrulaşmasını sağlayacak böylesi bir özelleştirme girişimi konusunda ne düşünmektedirler, nasıl bir tavır sergilemektedirler?

Sanırım bu soruların yanıtı ve belki de daha fazlası önümüzdeki günlerde ortaya çıkacak; böylelikle kamu hizmeti, kamu yararı ve gönüllülük ile ticari kaygılar arasındaki farklılıklar daha net bir şekilde ortaya çıkacaktır.

İzmir ve Kula’da Ortodoks Sivil Mimari Mirası

2022 yılının başında tanıtımını yapacağımız ilk kitap, İzmirli Yakın Kitabevi ve Yayınevi‘nin 2021 yılının son günlerinde raflara yerleştirdiği “İzmir ve Kula’da Ortodoks Sivil Mimari Mirası” ismini taşıyor.

Yazarı yüksek mimar N. Nebil Altınel, 1947 yılında Türk bir baba ile Rum bir annenin ikinci evladı olarak İstanbul’da doğmuş olmakla birlikte; Saint Joseph Ortaokulu’nda okumuş ve mimarlık eğitimini Floransa Üniversitesi’nde bitirmiş bir yüksek mimar. Uzunca bir süredir İzmir’de yaşıyor ve 1981 yılından bu yana profesyonel turist rehberi olarak çalışıyor. Biz kendisini daha çok iki dönem yaptığı İzmir Turist Rehberleri Odası başkanlığı nedeniyle tanıyor, biliyoruz.

Yüksek mimar N. Nebil Altınel bize ve anneannesi Olimbiya Cavela Papazoğlu‘na armağan ettiği “İzmir ve Kula’da Ortodoks Sivil Mimari Mirası” isimli kitap dört ayrı bölümden oluşuyor. Kitabın birinci bölümünde İzmir’e özgü ev tiplerinin özellikleri, ikinci bölümünde yangın yerinden yeni bir kentsel dokuya dönüşen Kültürpark‘ı, Paraşüt Kulesi‘ni, İzmir Tarih ve Sanat Müzesi‘ni, Kültürpark Evlendirme Dairesi‘ni, Kültürpark‘ın bitki örtüsü ile heykellerini, Kültürpark‘ı Kültürpark yapan Kazım Dirik, Behçet Uz, peyzaj mimarı Bedri Or, gazeteci Ahmet Suat Yurtkoru, büyük sanatçı Cevat Şakir Kabaağaçlı, mimar İ. Harbi Hotan, mimar Rıza Aşkan, mimar Mesut Özok ve Y. mimar Ferruh Örel gibi değerli insanları, üçüncü bölümde Manisa’nın Kula ilçesindeki tarihi Karamanlı-Rum evlerini, bu tarihi kültürel değerlerle ilgili özellikleri öğreniyor, kitabın eki olarak adlandırılan dördüncü ve son bölümde ise kitabın Kula ile ilgili bölümünde karşımıza çıkan yazıt ve mezar taşlarının okunmasını kolaylaştıracak olan Yunan Alfabesi ile ilgili bilgilere ulaşıyor, birçok konuda yeni bilgiler ediniyoruz.

Tabii ki bu kitapta yer alan Kültürpark‘ın geçmişi ve kurucularıyla ilgili ayrıntılı bilgiler; ayrıca, en son 24 Nisan 2011 tarihinde rahmetli Şükrü Tül ile birlikte gidip dolaştığım Kula coğrafyası ve tarihi evleri; özellikle de Kula şehir meydanında gördüğüm eski Karaman Rumcası ile yazılmış mezar taşları, Lambiyanos Rum okulu, Meryem Ana Kilisesi kalıntıları ve her bir tarihi evin kapısının üstüne ya da yanına çivilenmiş sigorta şirketi tabelaları ilgimi en çok çeken şeyler… Eminim ki, 2015 yılından bu yana büyük bir dayanışma ile sürdürdüğümüz Kültürpark Mücadelesi‘nin içinde yer alan ya da destekleyen tüm arkadaşlarımın, benim gibi Kültürpark ile ilgili bölümlere daha fazla ilgi göstereceklerini umuyorum.

İzmir ve Kula‘nın sahip olduğu tarihi ve kültürel değerleri, sahip olduğu mimarlık bilgisinin disiplinlerarası evreniyle profesyonel turizm rehberliğinin incelikleriyle buluşturup bizlere ulaştıran ve bunu da bir zamanlar sevgili dostumuz rahmetli Gürhan Tümer‘in yaptığı gibi, acımasızca geçip giden zamandan geriye kalacak bir kitapla somutlayan yüksek mimar N. Nebil Altınel‘i ve Yakın Kitabevi & Yayınları‘nı kutluyor, bu tür yayınların kentin şimdiye kadar ele alınmamış başka bölge ve yapıları için devam ettirmesini diliyorum.

Son söz, her zaman olduğu gibi yazarın kendisine ait:

Benim için her şey bir perdeyi ya da bir gölgeyi kaldırmak gerektiğini düşünerek başladı. Bu topraklarda yedi tepeli kentin gölgesi ihtişam olup tüm kentlerin üzerine düşer. Bana göre ise, -tek şehir deyip kimseleri üzmek istemem ancak-, İzmir kesin bir istisnadır ve ihtişamı yüzünden haklı olarak Akdeniz’in yıldızı olarak anılır. Çünkü İzmir Ege’nin kıyısında konumu, toplumsal yapısı, kültürel derinliği vb. açılardan tektir; insanlarıyla ve mimarisiyle ışık saçan bir özgün mozaik gibidir.

Bu kent bir asır önce nasıl bir yerdi ve kimlere ev sahipliği yapmıştı? 1922’de meydana gelen Büyük Yangın’dan sonra neleri kaybetti ve nasıl gelişti? Metinde bu soruların cevabına mimari yoluyla ulaşılmak istenilmiştir: hem İzmir’de hem de Kula’da.

Kitabın okunması bitmeden elinizden düşmemesi dileğiyle…N. Nebil Altınel