İzmir’de kamu yayıncılığı… (3)

Ali Rıza Avcan

Başlangıçta iki bölüm olmasını düşündüğüm; ancak, gelen yeni bilgi ve yayınlar nedeniyle üç bölüme çıkarmak zorunda kaldığım “İzmir’de kamu yayıncılığı” başlıklı yazı dizisinin bugünkü üçüncü ve son bölümünde, İzmir‘deki bazı ilçe belediyelerinin yayıncılık faaliyetlerini ele alıp değerlendirmek istiyorum. Özellikle de kentin merkezinde yer alan Konak ve Karşıyaka belediyelerinin bugüne kadar yayıncılık adına neler yaptığını ya da yapamadığını ortaya koymak suretiyle…

Konak Belediyesi…

Bildiğimiz gibi Konak Belediyesi uzun bir süredir KNK isimli bir tarih ve edebiyat dergisi çıkarıyor. Bugüne kadar 52 sayı çıkan ve sorumlu yazı işleri müdürlüğü görevini 35. sayıya kadar Işık Teoman‘ın, 36. sayıdan sonra Ozan Yayman‘ın üstlendiği bu derginin editörlüğünü ise, İpek Yaşar ve Teodora Hacudi birlikte yapıyorlar. Bu derginin ilk 30 sayısı hakkındaki düşüncelerimi, 18 Şubat 2017 tarihli “KNK Kent Konak Dergisi” başlıklı yazımda; ayrıca, Yunan yazar Georges Poulimenos‘un 2022 Nisan ayında Yakın Yayınevi tarafından yayınlanan “Smyrna Seyahat Rehberi 1922” isimli kitabının sosyal medyada yoğun bir şekilde eleştirilmesi üzerine kitabın yazarıyla aralarında KNK dergisinin editörlerinden birinin de bulunduğu iki çevirmenden ve kitaba katkıda bulunduğu söylenen emekli bir akademisyenden oluşan dört kişilik bir grubun, Konak Belediyesi‘ne ait bu kurumsal dergiyi kullanarak eleştirilere cevap vermeye kalkması üzerine, 13 Haziran 2022 tarihli ve “İşgal ve savaşlar şehrin, uygarlığın ve insanlığın düşmanıdır…” başlıklı yazımla yanıt vermiş, bu dört kişiye ait şahsi cevabın Konak Belediyesi‘ne ait resmi ve kurumsal bir dergide yayınlanmasını doğru bulmadığımı ifade etmeye çalışmıştım. (1), (2)

18 Şubat 2017 tarihli “KNK Kent Konak Dergisi” başlıklı yazımda da belirttiğim gibi, bir belediyenin KNK gibi bir tarih ve edebiyat dergisi yayınlamaktan çok, görevli, sorumlu ve yetkili olduğu mahalle, cadde ve sokaklarda yaşayan halkın sorun, talep, beklenti, şikayet ve önerilerini kapsayan; bu anlamda, halkın sesi olup belediye yönetimi ile hizmet birimlerine yardımcı olacak, onların önünü açacak yayınlar yapması gerekir diye düşünüyorum. Yoksa örneğini, hem Konak Belediyesi‘nde hem de diğer belediyelerde çokça gördüğümüz gibi belediye başkanının, başkanı destekleyen milletvekili ve siyasetçilerin tanıtımının yapıldığı, sayfaların belediye başkanının fotoğraflarla doldurulduğu, yapılan belediye hizmetlerinin övülerek anlatıldığı gazete ve dergilere bu anlamda bir kent yayını dememiz mümkün değildir.

O nedenle, Konak Belediyesi‘ne önerimiz belediye yönetiminin uygun gördüğü isimlerin kaleme aldığı yazılarla dolu bir tarih ve edebiyat dergisi yayınlamak yerine, halkın sorun, ihtiyaç, beklenti, talep, şikayet ve önerilerine yer verilen; böylelikle belediye ile halk arasındaki karşılıklı iletişimin gelişmesini sağlayan bir yayın politikasını benimseyip uygulaması doğrultusunda olacaktır…

Karşıyaka Belediyesi…

Gelelim Karşıyaka Belediyesi‘ne… Karşıyaka Belediyesi, yeni belediye başkanı Cemil Tugay‘ın döneminde 23 Haziran 2020 tarihinden itibaren “haftalık süreli yerel gazete” olarak tanımladığı Gazete Karşıyaka isimli bir gazete çıkarmaya başladı ve bu gazetenin 117. son sayısı, 12 Eylül 2022 tarihinde yayınlandı. Gazetenin genel yayın yönetmenliğini Haluk Işık, sorumlu yazı işleri müdürlüğünü ise aynı zamanda belediye başkanı Cemil Tugay‘ın basın danışmanlığını yürüten İlker Çoban yapıyor. Gazetenin yazarlarını ise çoğu kez belediye yönetimine yakın ya da CHP‘li diye bilinen isimler oluşturuyor.

Şimdi bu yayın hakkında ne düşündüğümü bana sorarsanız, yerel basının büyük zorluklar yaşadığı günümüz koşullarında, İzmir‘deki bir belediyenin çıkıp yerel bir gazete çıkararak diğer yerel gazetelere rakip olmasını doğru bulmadığımı; hatta, bir dönem bu gazetenin Karşıyaka Çarşısı‘ndaki işyerlerinden reklam topladığı haberlerinin ortalarda dolaştığı bir ortamda, büyük borçları nedeniyle personel ücretlerini bile ödemekte zorlanıp çocuk parklarını bile ipotek ettiren bir belediyenin gazete çıkarmasının doğru olmadığını söylemek isterim.

Karşıyaka Belediyesi‘nin yayıncılığı konusunda beni hayrete düşüren ve dizi yazımızın bir bölüm daha uzamasına neden olan konu ise, geçtiğimiz günlerde bir tesadüf nedeniyle edindiğim iki ayrı belediye yayınından kaynaklanıyor.

Beni hayretlere düşüren bu yayınların her ikisi de Karşıyaka Belediyesi‘nde çalıştığını ve çok mütevazi bir kişiliğe sahip olduğunu öğrendiğim fotoğrafçı Can Yücel‘in fotoğraflarını bir araya getiriyor. Karşıyaka‘nın değişik yerlerinden çekilmiş fotoğraflardan oluşan 172 sayfalık ilk kitap “Karşıyaka 2021” ismini, büyük boy karton kapaklı şık tasarım ve cilde sahip olup Karşıyaka‘daki heykel fotoğraflarından oluşan kitap ise “Karşıyaka Heykelleri” adını taşıyor.

Oldukça masraflı olduğu anlaşılan bu kitaplardan ilki, 2021 yılının Aralık ayında, “Karşıyaka Heykelleri” isimli kitap ise 2021 yılının Mart ayında basılmış. Karşıyaka Belediyesi‘nin kültür hizmeti olarak basılıp parayla satılmayan her iki kitabın kaç adet basıldığı ve kimlere verildiği ise, -ne yazık ki- bilinmiyor.

Ancak her iki kitapta da, kitabın yazarı ya da sahibi Can Yücel‘le, “Karşıyaka Heykelleri” isimli kitapta “Kentler ve Heykeller” başlıklı dört sayfalık sunum yazısının sahibi Kamil Fırat‘ın kim olduklarına, hangi özellikleri nedeniyle bu kitapları hazırladıklarına ya da yazılarının bu kitapta yer aldığına dair tek bir bilgi yok. İşte o nedenle, hemen bir Google taraması yapıp Can Yücel‘in Karşıyaka Belediyesi‘nde çalışan bir fotoğrafçı olduğunu, Kamil Fırat‘ın da Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi ile Marmara Üniversitesi‘nde fotoğraf konusunda eğitimler veren bir akademisyen olduğunu ve fotoğrafçı Can Yücel‘in hocası olduğunu öğreniyoruz.

Buraya kadar her şey normal… Normal olmayan şeyler ise her iki kitabın ilk yapraklarının arkasında saklı…

Zira “Karşıyaka 2021” isimli kitabın ilk yaprağının arkasında Karşıyaka Belediye Başkanı Cemil Tugay‘ın kitabın “danışmanı” olduğu, “Karşıyaka Heykelleri” isimli kitabın ilk yaprağının arkasında da Karşıyaka Belediye Başkanı Cemil Tugay‘ın “katkıda bulunanlar” bölümünün ilk sırasında “Dr. Cemil Tugay” adıyla yer aldığını görüyorsunuz. Yani kitapların hazırlanıp basılması ve dağıtılması konusunda son karar verici olan belediye başkanının bir “danışman” ya da “katkıda bulunan” olarak takdim edildiğini görüyorsunuz.

Bildiğim kadarıyla Dr. Cemil Tugay bir hekim ve uzmanlık alanı da estetik; tıp dilindeki adıyla söyleyecek olursak, “Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Uzmanı“. Yine bildiğimiz kadarıyla ve Karşıyaka Belediyesi‘nin resmi İnternet sayfasındaki özgeçmişine göre kendisi fotoğraf ya da heykel konusunda bir uzmanlık bilgisine sahip değil. Ama gelin görün ki, bir önceki belediye başkanı Hüseyin Mutlu Akpınar‘ın “ben yüksek lisans tezi yazdım” diyerek tezsiz yüksek lisans programında yaptığı bir ödevi yüksek lisans teziymiş gibi takdim etmeye kalktığında, Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı‘ndan aldığımız resmi yazı ile bunun bir tez değil, bir dönem ödevi olduğunu nasıl belgeleyip ortaya koymuşsak; şimdi de, bir belediye başkanının belediyece yayınlanan iki yayından birine “katkıda bulunduğu“, diğerine de “danışmanlık” yaptığı iddiasıyla karşı karşıya kalıyoruz.

Şimdi bu durumda; yani karşımızdaki belediye başkanı heykeltraş olmadığı, bugüne kadar heykel sanatı ile ilgilenip uzmanlaşmadığı, bir fotoğraf sanatçısı olarak tanınıp bilinmediği halde kendisini kitapların ilk sayfasına “danışman” ya da “katkıda bulunan” sıfatlarını yazdırarak bizleri yanıltmaya kalktığında, o belediyenin diğer yayınlarındaki bilgilerin doğruluğundan da şüphe etmemiz gerekir diye düşünüyorum…

Karşıyaka Heykelleri” isimli kitap, bunca eksiklik ve yanlışlığı barındırmasına karşın, en güzel ve doğru olan bir yanı da, kitabın 318. sayfasında, 2018 yılında yıprandığı gerekçe gösterilerek yıktırılıp yerine daha büyüğü yapılan “Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı“nın 1971 yılında halkın katılımı ile yapılan ilk özgün örneğinin telif hakkı sahibi olarak, -bir önceki belediye yönetiminin yaptığının aksine- heykeltraş Tamer Başoğlu dışında, o anıtın mimari tasarımını yapan mimar Erkal Güngören‘den de söz etmiş olmasıdır. İşte o nedenle, Karşıyaka Belediyesi‘ni ve fotoğrafçı Can Yücel‘i Karşıyaka‘daki heykellerin fotoğraflarını çekerek bir tür envanter hazırlayıp bu gerçeği gündeme getirdikleri için teşekkür edip kutlamak isterim.

Şimdi bu aşamada, birbirini izleyen üç ayrı yazıda yaptığım bunca tespit, araştırma, istatistik, analiz, yorum ve değerlendirmeleri bir araya getirip bir sonuca ulaşmaya ve uygulanabilir ve sürdürülebilir öneriler geliştirmeye kalktığım takdirde;

1. Kurumsal Yayıncılık: Merkezi ya da yerel yönetimler düzeyindeki tüm yayın faaliyetlerinin, yayını yapacak kurumun özellikleri dikkate alınarak yayın politikasıyla önceliklerinin, stratejilerinin, amaç ve hedeflerinin, bunlara ilişkin plan ve programların, ilke ve değerlerle performans kriterlerinin önceden belirlenmesi suretiyle kurumsallaşması için çaba gösterilmesi,

2. Liyakat İlkesi: Tüm kurumsal yayıncılık faaliyetlerini yürütecek insan kaynağının, “adama iş bulmak yerine işe adam bulmak” anlayışıyla; önceden belirlenen politika, strateji, hedef, amaç, plan, program, ilke, değer ve performans kriterleri ışığında bilgi, birikim, deneyim, beceri ve yetenek; yani liyakat ilkesine uygun olarak gerçekleştirilmesi; böylelikle, elinde çanta belediye belediye gezip eş, dost, akraba, hatır gönül ilişkisi, siyasi ilişki, etnik kimlik ve şirinlik gibi gerekçelerle kitaplarını yazdırmaya kalkan, bunun için eski öğrencilerinden yararlanan ya da öğrencilerini yönetici yaptırmaya kalkan, bu uğursa menfaat şebekeleri kuran “tacir” akademisyenlerden, uzmanlardan, araştırma yapmayı bilmeyen araştırmacılardan, gazeteci kimliği taşımayıp tehditle iş yapan haber tacirlerinden, belediye ve şirket yöneticilerinden uzak durulması,

3. Hukuka Uygunluk ve Kamu Yararı: Hukuki zemine oturtulan tüm kurumsal yayıncılık faaliyetlerinde ‘kamu yararı‘ ilkesine öncelik verilmesi,

4. Demokratik yapılanma: Yayınlanacak eserlerin seçiminde kayırmacılıktan uzak demokratik bir yapılanmanın oluşturulması,

5. Açıklık: Yapılan kurumsal yayıncılık faaliyetleri konusunda, halkın anlaşılır bir dille bilgilendirilmesi,

6. Kolaylık ve basitlik: Yayıncılık faaliyeti sonucunda ortaya çıkan tüm kitap, dergi, broşür ve benzerlerinin halka ücretsiz ya da düşük bir bedelle ve kolay ulaşılabilir yöntemlerle sunulması,

7. İzleme, Ölçme ve Değerlendirme: Tüm kurumsal yayınların ne ölçüde okunduğunu ve yararlanıldığını gösterecek şekilde izlenip ölçülmesi ve yapılan yayıncılık faaliyetin fayda-maliyet boyutunda değerlendirilmesi,

uygun ve doğru olacaktır diyebiliriz.

………………………………………………………………………………………………………….

(1) https://kentstratejileri.com/2017/02/18/knk-kent-konak-dergisi/

(2) https://kentstratejileri.com/2022/06/13/isgal-ve-savaslar-sehrin-uygarligin-ve-insanligin-dusmanidir/

İzmir’de kamu yayıncılığı… (2)

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz günlerde başlattığım İzmir‘deki kamu yayıncılığı ile ilgili yazı dizisinin bugünkü son bölümünde belediyelerin; özellikle de İzmir Büyükşehir Belediyesi ile belediye şirketi İzelman A.Ş‘nin; ayrıca, büyükşehir ilçe belediyesi olarak Konak ve Karşıyaka belediyelerinin yayın politikalarıyla uygulamalarını ele alıp değerlendirmeye çalışacağım.

Bu konudaki önceliği, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne vermemin en önemli nedeni, yıllardır belediye yayınlarını temin etme konusunda yaşadığım sıkıntılardır. Özellikle de stratejik plan, performans programı, bütçe ve faaliyet raporu gibi mali belgeleri kapı kapı dolaşarak ve görevlilere defalarca rica ederek temin ettiğimi, o nedenle istediğim halde ulaşamadığım birçok yayının mevcut olduğunu hatırladığımda… Hele ki, ulaşamadığım bu belgelerin belediyenin web sayfasına yüklenmiş PDF formatındaki kopyalarını okumak için basmaya kalktığımda, dosyaya konulan engellemeler nedeniyle kağıda basamadığımda…

Evet, İzmir Büyükşehir Belediyesi yayınlarını ücretli ya da ücretsiz temin etmekte zorluk çektiğim doğrudur… Çünkü öncelikle bu yayınlar her biri farklı yerde olan birden fazla hizmet birimi tarafından bastırılıp dağıtılıyor. Yayın yapan birimler arasında bir ilişki ya da koordinasyon -ne yazık ki- yok. Stratejik plan, performans programları, bütçe ve faaliyet raporlarını Strateji Geliştirme ve Mali Hizmetler dairesi başkanlıkları, ulaşımla ilgili yayınları Ulaşım Dairesi Başkanlığı, İzmir’in tarihi, ekonomisi, doğası ve kültürel değerleri ile ilgili yayınları APİKAM ve İzmir Akdeniz Akademisi şube müdürlükleri yapıyor. Bu birimlere zaman zaman Kültür ve Sanat Dairesi Başkanlığı da katılıyor. Bütün bunlara bir de İZELMAN şirketini eklediğinizde, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nce yürütülmekte olan yayıncılığın ne ölçüde çok başlı ve birbirinden kopuk olduğunu daha iyi görüyorsunuz.

Bu kadar farklı yayın yapan hizmet birimi ile iletişime geçip yayınlarını temin etmeye kalktığınızda ise, belediyenin temel belgeleri diyebileceğimiz stratejik plan, performans programı, bütçe ve faaliyet raporları için “ulaşılmaz“, APİKAM‘la ilgili yayınlar için “bürokratik“, İzmir Akdeniz Akademisi ile ilgili yayınlar için “maliyeti yüksek“, İZELMAN yayınları için de “dağınık“, “ilgisiz” ve “kuralsız” sözcüklerinin ne anlama geldiğini daha iyi anlıyorsunuz.

Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi (APİKAM)

Evet, bundan 5-6 sene önce TÜYAP İzmir Kitap Fuarı öncesinde fiyatları güncellenecek APİKAM kitapları için İzmir Valiliği‘nden beklenen tarife onayının son gün geldiğini, bu nedenle APİKAM kitaplarının en son anda fuarda sergilenip satılabildiğini hatırlıyorum. Çünkü APİKAM yayınları bir bedel karşılığında satıldığı için, buna ilişkin tarifenin önce İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin, sonra da İzmir Valiliği‘nin onayından geçmesi gerekiyor. Ayrıca APİKAM‘dan satın alacağınız kitaplar için kredi kartı kullanmanız mümkün olmakla birlikte, son zamanlarda artan kitap fiyatlarını da dikkate aldığımızda, bizleri rahatlatacak olan kartla taksitli satış sisteminin uygulanması henüz sağlanmış değil. İzmir Akdeniz Akademisi‘nin kitapları ve her geçen gün sayıları artan ya da azalan dergileri ücretsiz olduğu için onların dağıtımında şimdilik bir sorun yok. Ancak onları temin etmek için de ya İzmir Akdeniz Akademisi‘ni ziyaret etmeniz ya da İzmir Akdeniz Akademisi‘nin düzenlediği veya katıldığı bir etkinliğe gitmeniz gerekiyor.

APİKAM‘ın bugüne kadar yayınladığı toplam 135 adet kitap ve ansiklopedi, piyasa fiyatlarına göre oldukça makul ve mütevazi olmakla birlikte, ilk yıllarda yayınlanan kitapların baskıları tükendiği için ya yeni baskılarını beklememiz ya da sahaflardan arayıp bulmamız gerekiyor.

APİKAM ayrıca kendisine ait http://www.apikam.org isimli İnternet sitesindeki ‘süreli yayın grubu‘, ‘yazılı belge grubu‘, ‘görsel belge grubu’, ‘defter grubu’, ‘nadir eserler grubu’, ‘kitap grubu’, ‘İBB kent kitaplığı’, ‘açık arşiv’, ‘gazete’, ‘dergi’, ‘meclis tutanakları’, ‘albüm’ ve ‘şer’iye sicilleri’ bölümleri ile arşiv ve kütüphane hizmetleri vermekte, Facebook‘ta 1.200 kez beğenilip 1.300 takipçiye sahip olan kurumsal resmi sayfası, 493 takipçiye sahip ve 138 gönderi yapılmış Instagram sayfası, 16 Temmuz 2019 tarihinde oluşturulan ve 260 aboneye sahip olup 12.357 kez izlenmiş olan 73 videoyu barındıran Youtube sayfası ve 2021 Ağustosu’nda oluşturulup bugüne kadar 368 takipçiye sahip olan ve 206 adet tweet atılan Twitter hesabı ile hizmet vermektedir.

Özerklikten bağımlılığa; belki de yok olmaya giden bir birim: İzmir Akdeniz Akademisi…

İzmir Akdeniz Akademisi yayınları ise, APİKAM‘a göre çoğunlukla telif, tercüme, tasarım ve baskı açısından bütçe kaygısı taşımayan şık, gösterişli ve maliyeti yüksek yayınlardan oluşuyor.

Örneğin, 15-18 Eylül 2022 tarihleri arasında yapılan Karaburun Bilim Günleri‘nde temin ettiğim 2022 basımı ücretsiz “Selanik-İzmir 1880-1912 Bölgesel Merkezler Küresel Liman Kentleri” isimli Türkçe-İngilizce-Yunanca dillerinde hazırlanmış kitabı incelediğiniz takdirde, baskı açısından oldukça özenilmiş, bu nedenle yüksek maliyetli bir yayın olduğunu anlıyorsunuz. Alışılmışın dışındaki 23X28,5 cm boyutlarındaki 223 sayfadan oluşan kitap, 2 Kasım 2019 tarihinde İzmir Büyükşehir Belediyesi İzmir Akdeniz Akademisi ile Yunan Ulusal Bankası Kültür Vakfı (National Bank of Greece Cultural Foundation) işbirliğiyle Tarihi Havagazı Fabrikası Sanat Merkezi‘nde yapılan “Selanik-İzmir, Akdeniz Kent Portreleri Paneli“ne sunulan 4 bildiriyi ve aynı mekânda 04 Ekim-30 Kasım 2019 tarihleri arasında yapılan, “Ah Kardeşim Selanik-İzmir Sergisi“nde yer alan harita, fotoğraf ve metinleri kapsıyor. Etkinliğin yapıldığı tarihten üç yıl sonra 1.000 adet basılan bu kitap, -ne yazık ki- Selanik kentinin sadece 1880-1912 dönemini ele alıp, binlerce Müslüman ve Yahudinin bu kentten göçmesine neden olan 1917 Selanik Yangını‘nı ve sonrasını ele almıyor. Oysa, bu iki kentin ve belediyelerinin kardeşliği temasıyla düzenlenen bu panel, sergi ve yayının, her iki kentin 1912 sonrasındaki gelişimini de ele alıp kardeşlik ve işbirliği çağrısını günümüzün somut koşullarına kadar taşıması gerekirdi diye düşünüyorum.

İzmir Akdeniz Akademisi‘nin, düzenlediği etkinlikler ya da ele aldığı ‘tarih‘, ‘tasarım‘, ‘kültür-sanat‘, ‘ekoloji‘ ve ‘komünite‘ temaları itibariyle kurulduğu 12 Mart 2012 tarihinden bu yana yayınlanmış birçok yayını bulunmakta. Akademi’nin kendini belediye örgütünden bağımsız olarak tasavvur ettiği Prof. Dr. İlhan Tekeli zamanında değişik konularda 38 adet kitabın yanısıra yayınına halen devam edilen “Yeniden Akdeniz” dergisini kendi adıyla 10 kez, “Yeniden Akdeniz Ekoloji” adıyla 2 kez, “Yeniden Akdeniz Komünite” adıyla 2 kez ve “Yeniden Akdeniz Ekoloji” adıyla 1 kez yayınladığı görülmektedir. Kurucu yayın kurulunun Oruç Aruoba, Şebnem Gökçen, Sezai Göksu, Melek Göregenli, Aylin Güney, Güven İncirlioğlu, Uygur Kocabaşoğlu ve Zafer Yörük‘ten, arada yapılan değişikliklerle bugünkü durumuna gelen mevcut yayın kurulunun da Uygun Aksoy, Borga Kantürk, İrfan Kökdaş, Derya Nizam, İlkay Südaş, Burcu Şentürk ve Ahmet Uhri‘den oluştuğu ve editörlüklerini şu an itibariyle Aydın Arı ile Özay Göztepe‘nin yaptığı Meltem dergisinin ise kurulduğu 2016 Aralık ayından bu yana 1 kitap ve 10 dergi olarak yayınlandığı anlaşılmaktadır. İzmir Akdeniz Akademisi‘nin diğer yayınlarından biri olan Platform dergisinin ise 2017 Aralık ayından bu yana 14 sayı, Yıllık adı verilen yayının ise 2015-2020 döneminde 6 kez yayınlandığı görülmektedir.

İzmir Akdeniz Akademisi ayrıca http://www.izmeda.org isimli İnternet sayfası, 17 Eylül 2014 tarihinde oluşturulmuş 653 üyeli Youtube sayfasındaki 34.565 adet görüntülenmiş toplam 148 adet videosu, 2.289 takipçisi ve 292 gönderisi olan Instagram, 603 takipçisi ve Mayıs 2013’den bu yana atılmış 1.116 adet tivite sahip Twitter hesabı ile de yayın yapmaktadır.

Her biri ücretsiz olan bu yayınların kaç kişiye ulaştığı, okunup okunmadığı ise ayrı bir sorunun konusu… Çünkü bu yayınların kimler tarafından alınıp okunduğu bilinmiyor; yani, meçhul bir konu. Anlaşılan o ki, bu yayınları hazırlayanların okunup okunmamak gibi bir kaygıları ve gayretleri yok. Bu nedenle de -belediye içinden aldığımız bilgilere göre- genellikle 1.000 ila 1.500 adet arasında bastırılmasına karşın dağıtılamadığı için depoları dolduran bu kitap, dergi ve yıllıkların devamına yüksek bütçeler gerektirmesi nedeniyle ara verilmiş durumda. Ama şimdiye kadar çıkarılanlara bakıldığında, telif hakkı sahiplerine, çevirmenlere, kitabı basanlara, bu yayınların yapılmasına karar veren seçici kurul üyeleriyle yöneticilere her anlamda oldukça yararlı olduğunu söylemek mümkün…

Gelelim son yıllarda, özellikle de 2020 yılının son ayları ile birlikte ortaya çıkan yeni bir yayın odağına… İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin % 63,32 oranıyla, İZULAŞ‘ın % 18,13, İZBETON‘un % 15,03, İZENERJİ‘nin % 3,52 oranıyla ortak olduğu İZELMAN şirketine ve bu şirketin çatısı altında şimdilik sessiz sedasız yapılan yayıncılık faaliyetlerine…

Ama ondan önce İZELMAN hakkındaki bilgilerimizi hatırlayıp doğrulayalım derim…

Bir İZELMAN hikâyesi…

Bugünkü adı, İzelman Genel Hizmet Otopark, Özel Eğitim, İtfaiye ve Sağlık Hizmetleri Ticaret A. Ş. olan ve 2 Aralık 1992 tarih, 3169 sayılı Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi (TTSG)’nde yayınlanan ana sözleşmesi ile İzelman Genel Hizmet ve Temizlik İşleri Ticaret Ltd. Şti. adıyla kurulan ve aradan 13 yıl geçtikten sonra 8 Nisan 2005 tarih, 6278 sayılı TTSG’nde yayınlanan ilamla anonim şirkete dönüştürülüp 29 yıl 9 ay 24 gündür faaliyette olan eski bir belediye şirketidir.

Bugünkü sermayesi, son yıllarda yaptığı büyük zararlar nedeniyle devamlı azaltılıp çoğaltılması nedeniyle 661.000.000.-TL’yı bulmuş durumdadır.

Şirketin TTSG’nde yayınlanmış toplam 116 ayrı ilamını ayrıntılı bir şekilde incelediğimizde, şirkette bugüne kadar yönetim kurulu başkanı, üyesi, denetim kurulu üyesi, genel müdür, genel müdür yardımcısı, ticaret ve personel müdürü olarak toplam 129 kişinin görev yaptığını görürüz. Nurşen Alganatay, Nüzhet Tuncer ve Öcal Bengisu‘nun ilk müdürler olarak görev yaptıkları şirketin amaç ve konusu, daha doğrusu faaliyet alanı başlangıçta “genel hizmet ve temizlik hizmeti” olarak belirlenmiş olmakla birlikte; ilerleyen yıllarda, otopark, özel eğitim, itfaiye, sağlık, reklam ve yayıncılık gibi çok değişik konuları kapsamıştır.

İZELMAN Yönetim kurulu üyeleri ve üst yöneticileri, 2.12.1992-26.09.2022

İZELMAN‘ın bugünkü 11 kişiden oluşan yönetim kurulu üyeleri ise yönetim kurulu başkanı olarak ESHOT Genel Müdürü Erhan Bey, yönetim kurulu başkan vekili olarak İzmir Büyükşehir Belediyesi genel sekreter yardımcısı jeoloji mühendisi Ertuğrul Tugay, yönetim kurulu üyeleri olarak Bornova Belediyesi eski başkanı ve İBB eski başkan vekili hekim Süleyman Sırrı Aydoğan, İBB Destek Hizmetleri Dairesi başkanı Hakan Öztürk, sinema yazarı Halil Vecdi Sayar, İBB Şehir Tiyatroları Genel Yönetmeni Yücel Erten, CHP Eskipazar belediye başkan ve milletvekili adayı emekli eğitimci Aytekin Sözen, İBB Basın Danışmanı gazeteci İlyas Özgüven, CHP eski milletvekili Eren Erdem, İBB Şehir Tiyatroları Danışma Kurulu üyesi, Cumhuriyet gazetesi yazarı, şair ve Sivas Madımak Oteli Yangını‘nda katledilen Behçet Aysan‘ın kızı Eren Aysal Yığcı, eski kütür bakanı, Çiğli ve İzmir Büyükşehir belediyeleri meclis üyesi Burhan Suat Çağlayan‘dan oluşuyor. Şirketin genel müdürlüğünü ise 2019 seçimlerinde CHP Tire belediye başkan adayı olan inşaat mühendisi Burak Alp Ersen, genel müdür yardımcılığını ise İlknur Tanrıverdi ve Öztürk Kurt yapıyor.

Görüldüğü gibi İZELMAN‘ın yönetim kurulu üyeleriyle üst düzey yöneticilerini, şirketin faaliyet alanları konusunda bilgi, birikim ve deneyimi olmayan eski bakan ve milletvekilleri, CHP’li siyasetçiler, milletvekili ve belediye başkan adayları, sinema ve tiyatro camiasından gelip -muhtemelen- toplantılara bile katılmayan kişiler oluşturuyor. Tabii ki 2019 koşullarında 5.000 lira olduğunu bildiğimiz aylık huzur hakkının, 2020, 2021 ve 2022 yıllarında hangi düzeye çıkarıldığını bilmediğimiz günümüz koşullarında….

CHP, CHP’li belediyeler ve belediye şirketleri eliyle yaygın ve yoğun özelleştirmeler

Cumhuriyet Halk Partisi ve onun yönetimindeki belediyeler, 1980’li yıllarda Turgut Özal‘ın başlattığı özelleştirme uygulamalarına başlangıçta ideolojik nedenlerle karşı çıkmış olsalar da, ilerleyen zaman içinde özelleştirmenin nimetlerinden fazlasıyla yararlanmaya başladıkları için özelleştirme konusunda ANAP‘a, Doğruyol Partisi‘ne ya da AKP‘ye fırsat vermeyecek derecede özelleştirmeler yaparak, ellerinde bulunan belediyeler eliyle kamu hizmeti olsun ya da olmasın her alanda belediye şirketleri kurarak adeta belediye şirketlerinden oluşan holdingleri yaratıcısı olmuştur. İşte tam da bu nedenle, İzmir Büyükşehir Belediyesi nüfus ölçeğinde İstanbul (29 şirket) ve Ankara (16 şirket) büyükşehir belediyelerinden daha fazla şirkete sahip bulunmakta, bu skorla şampiyonluğu elinde tutmaktadır. Nitekim bugünkü koşullarda sermayesinin % 51’ine sahip olduğu şirketlerin yanında, ortak olduğu şirketlerle birlikte belediyenin görev, yetki ve sorumluluk alanına girsin ya da girmesin, diğer bir anlatımla tarımdan inşaata, özel eğitimden denizciliğe, ulaşımdan sağlığa uzanan geniş bir yelpazede yer alan 23 şirketlik portföyü ile adeta bir İzmir Holdingi oluşturmuştur.

Ancak yönetimi ehil ellerde olmayan ve çoğunlukla siyasi kaygılarla şekillendirilen bu şirketlerin çoğu devamlı büyük miktarlarda zarar etmekte, o nedenle de devamlı belediye bütçesinden desteklenmektedir.

Yeniden İZELMAN’a dönecek olursak…

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin İZELMAN şirketinin, 2005 yılından bu yana şirket ana sözleşmesinin 3. maddesinin 5. fıkrasında yapılan sürekli değişikliklerin bir sonucu olarak daha önceki yıllarda da yayıncılık yaptığı bilinmekle birlikte, kreşlerdeki çocuklar için başlatılan çocuk kitapları yayıncılığının yanında son yıllarda başlatılan yetişkinlere yönelik yayıncılığın başlangıcı 2020 yılıdır. Nitekim bu kapsamda görüp satın aldığım ilk yayın, “İzmir Fecayii” isimli Türkçe-Osmanlıca kitaptır ve İzmir Büyükşehir Belediyesi İZELMAN A.Ş. ve Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzeler Şube Müdürlüğü ortaklığında Kasım 2020 tarihinde basılmıştır. Kitabın iç kapağında verilen bilgilere göre kitabın seçimi, tasarım ve uygulaması APİKAM, baskısı da İZELMAN tarafından Enver Yolver‘in şirketi Mono Kağıt Matbaa İnşaat Sanayi Ticaret Limited Şirketi‘ne yaptırıldığı anlaşılmaktadır. Nitekim Kent ve Yaşam portalindeki 12 Ekim 2021 tarihli “İzmir’deki yayınevleri arasına İzelman da katıldı” haberi bu durumu doğrulamaktadır. (1)

2021 yılının Eylül ayında APİKAM‘la ilişkilendirilmeden doğrudan doğruya sadece İZELMAN tarafından yayınlandığı anlaşılan 1.000 adetlik “Me, The Olive Tree” isimli İngilizce kitap tasarımının ise Gazete Yenigün‘ün sahibi Mesut Şimşek‘in tek ortaklı şirketi Ala Marka İletişim Hizmetleri San. Tic. Ltd. Şti. tarafından yapıldığı ve basım işinin Levent Demyen‘e ait Berke Ofset isimli şahıs işletmesine yaptırıldığı, İZELMAN‘ın en son yayınladığı Prof. Dr. Engin Berber‘e ait “Yunan Basınında İzmir’in İşgali ve Bozgun” isimli tarih kitabının ise yine aynı şekilde, İzmir Büyükşehir Belediyesi Ahmet Piriştina Kent Kitaplığı (ki bu kurumun tam adı, burada yazıldığı gibi değil; İzmir Büyük Şehir Belediyesi Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi şeklindedir) ve İZELMAN A.Ş. tarafından yayına hazırlandığı, kitap ve kapak tasarımının, İZELMAN genel Müdürü Burak Alp Ersen‘le iyi ilişkileri olduğu bilinen Gazete Yenigün‘ün sahibi Mesut Şimşek‘in şirketi Ala Marka İletişim Hizmetleri San. Tic. Ltd. Şti.‘ne yaptırıldığı, baskının ise Niyazi Akıncı’ya ait İmaj Basım Yayın Reklam ve Ticaret Ltd. Şti.‘ne yaptırıldığı görülmektedir.

İZELMAN‘a ait İnternet sayfasının “kitaplar” bölümüne baktığımızda, söz konusu şirketin bugüne kadar 13 adet çocuk kitabı, yetişkinler için de 9 kitap bastığını, bu 9 kitaptan 2’sinin (Umutlar Yarına Kaldı, Aristonikos ve Me, Olive Tree) Çiğli ve İzmir Büyükşehir belediyeleri meclis üyesi, eski Kültür Bakanı, eski İzmir milletvekili ve İZELMAN yönetim kurulu üyesi Dr. Suat Çağlayan‘a ait olduğunu, “İzmir Fecayii” isimli kitabın Türkçe-Osmanlıca, gazeteci Hakan Aksay ile gazeteci Olga Haldız‘a ait “Kar ve Güneşin Dostluk Öyküsü“nün Türkçe ve Rusça , Suat Çağlayan‘a ait “Me, Olive Tree” isimli kitabın İngilizce dillerinde basıldığını, geriye kalan tüm kitapların Türkçe olduğunu görüyoruz. (2)

Yazar ve kitap dostu olan arkadaşlarımızdan alıp doğruladığım bilgilere göre de, bu yayınların ve bunları izleyecek diğer yayınların 2005-2013 döneminde Yapı Kredi Yayınları‘nın genel yayın yönetmeni ve 1993-2005 döneminde Oğlak Yayınları‘nın sahibi olarak yayıncılık yapan İzmir Atatürk Lisesi mezunu Muğlalı Raşit Çavaş‘ın başkanlığında oluşturulan danışma kurulundaki akademisyenler, tarihçi Dr. Erkan Serçe ve Prof. Dr. Melek Göregenli ile edebiyat araştırmacısı A. Ömer Türkeş, yazar Bekir Yurdakul ve sinemacı Nesim Bencoya tarafından belirlendiğini öğrendim.

Bu çerçevede, 2021 yılında önce İzmir Ekonomi Üniversitesi Yayınevi‘nin genel yayın yönetmeliğini üstlenip daha sonra ayrılan ve akabinde de İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından belediye ile ilgili yayınları yönetecek bir yayınevini kurması amacıyla davet edildiğini öğrendiğim yayıncı ve reklamcı Raşit Çavaş‘ı şahsen tanımam. Ama kendisini tanıyan dost ve arkadaşlarım onun iyi bir yayıncı, iyi bir profesyonel olduğunu, Muğlalı olmakla birlikte İzmir Atatürk Lisesi‘nden mezun olması nedeniyle İzmir‘i tanıdığını söylüyorlar. Üstüne üstlük Yapı Kredi Yayınları‘nda 8 yıl süreyle genel sanat yönetmeliği yapması, ardından ortağı olduğu Oğlak Yayınları‘nda 12 yıl süreyle yayıncılık yapması nedeniyle kurumsal yayıncılığın ilke ve uygulamalarını iyi bildiğini ve bunu da ilk fırsatta ortaya koyacağını umuyorum.

Çünkü İzmir Büyükşehir Belediyesi ve bağlı kuruluşları İZSU ve ESHOT ile şirketleri itibariyle birbirinden çok farklı alanlarda hizmet vermesi nedeniyle her birimin kendine özgü yanlarının dikkate alınacağı bir yayın politikası ile buna uygun stratejilerin belirlenmesi, bunu hayata geçirecek plan ve programların hazırlanması, mevcut yayın sisteminin hazırlanacak bu yapıya uyarlanıp her hizmet biriminin kendine özgü farklılıkların dikkate alınması, örgütten gelecek olası itiraz, tepki ve engellemelerin karşılanması, değişen belediye yönetimleriyle birlikte uygulanacak esnek, değişken politikaların belirlenmesi, basılacak yayın ve danışma kurullarıyla ilgili kriterlerin önceden belirlenmesi, bütün bu çalışmalarda sorun ve ihtiyaçlarla yayıncılık sektörünün evrensel kurallarının uygulanması gerekiyor. Hele ki bu işin başına getirilen Raşit Çavaş‘ın daha önce İzmir Büyükşehir Belediyesi gibi bir belediyede görev yapmadığını ve İzmir Ekonomi Üniversitesi‘ndeki girişiminin çok kısa süreli olduğunu dikkate aldığımızda. (3)

Sonuç olarak, İzmir Büyükşehir Belediyesi ile İZSU ve ESHOT gibi bağlı kuruluşlarını; ayrıca tüm şirketlerini kapsayan tek bir yayın merkezinin kurulması düşüncesi eskiden beri savunup dile getirdiğimiz yerinde, isabetli ve doğru bir girişim olmakla birlikte;

🎯Bu işin gerçekleştirilmesinde, her bir hizmet biriminin özelliklerinin dikkate alınması,

🎯Bu amaçla oluşturulacak yayın otoritesi ile hizmet birimleri arasında sorunları, ihtiyaçları ve talepleri dikkate alıp müdahaleci olmayan etkin ve verimli bir işbirliği modelinin geliştirilmesi,

🎯Bu işin altyapısı oluşturulmadan kişisel yakınlıklar nedeniyle bir takım tercihlerin yapılması suretiyle seçici ya da danışma kurulları oluşturulmaması,

🎯Oluşturulacak yayın sisteminin omurgası çatılmadan, bir takım kişilere paye ve yetki verilmemesi, böyle bir sistem içinde görevlendirilecek kişilerin belirlenmesinden önce bunların seçimi ile ilgili ilke ve kriterlerin belirlenmesi ve tüm seçimlerin bu ilke ve kriterlere göre yapılması,

hem bilimsel yönden hem de pratik anlamda daha doğru ve uygun olacaktır.

Önerimiz ise, bu işin aynen İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘nde olduğu gibi İstanbul Kültür A.Ş. benzeri bir şirket eliyle ve kurumsallaşmayı sağlayacak yayıncılık politikalarıyla plan, program, strateji, hedef, amaç ve kriterlerin önceden belirlenmesi; seçici kurul, tasarım, uygulama, baskı ve dağıtım gibi işlemlerle ilgili insan kaynakları çalışmasının bundan sonra yapılması şeklindedir. Şayet TTSG’nin verdiği bilgilere göre 15 Eylül 1992 tarihinde, İzmir Büyükşehir Belediyesi Yayıncılık ve Tanıtım Hizmetleri Ticaret ve Sanayi A. Ş. ana sözleşmesinin tadili suretiyle oluşturulan İzmir Yayıncılık – İzmir Büyükşehir Belediyesi Yayıncılık ve Tanıtım Hizmetleri Ticaret ve Sanayi A. Ş. 11 Ocak 2002 tarih, 5463 sayılı TTSG’nde yayınlanan ilamla İzenerji-İzmir Büyükşehir Belediyesi Enerji Depolama İletim Dağıtım İthalat ve İhracat ve Ticaret A. Ş.‘ne dönüştürülmemiş olsaydı, bütün bu işlerin yayıncılığa özgülenmiş tek bir şirket eliyle yapılması daha kolay ve doğru olurdu.

Küçük bir sürpriz…

Başlangıçta size söz verip, bu yazı dizisinin iki bölümden oluştuğunu belirtmiş olmama karşın; bu arada elime geçen Karşıyaka Belediyesi‘ne ait iki ayrı yayın nedeniyle, bu kadar uzamış olan bu ikinci bölüme üçüncü bir yazıyla devam etmenin daha doğru olacağını düşündüm. İşte o nedenle, İzmir Büyükşehir Belediyesi ve bağlı birimleriyle İZELMAN‘a ait yorum ve değerlendirmelerime, gelecek yazımda Konak ve Karşıyaka gibi ilçe belediyelerinin yayıncılıkla ilgili uygulamalarını yorumlayıp değerlendirmek üzere, burada son vermek istiyorum.

Devam Edecek…

(1) https://kentyasam.com/2021/10/12/izmirdeki-yayinevleri-arasina-izelman-da-katildi/

2) https://www.izelman.com.tr/tr/kitaplar/114

3) https://www.hurriyet.com.tr/egitim/20inci-yilini-yayinevi-ile-taclandirdi-41799450

İzmir’de kamu yayıncılığı… (1)

Ali Rıza Avcan

İki bölümde yayınlayacağım yazımın konusu İzmir’deki kamu kurum ve kuruluşlarının yayıncılık politikaları, stratejileri ve uygulamaları ile ilgili olacak.

Bugünkü yazımda İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA), İzmir Ticaret Odası, İzmir Ticaret Borsası, Ege Bölgesi Sanayi Odası, Dokuz Eylül, Ege, Yaşar ve İzmir Ekonomi Üniversitesi gibi resmi ve vakıf üniversitelerinin yayınları ile ilgili olacak.

İzleyen yazımda ise başta İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin ve ilçe belediyelerinin yayıncılık uygulamalarını ele alarak İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde APİKAM, İzmir Akdeniz Akademisi ve belediye şirketi İzelman A.Ş. şeklinde üç ayrı gruba bölünen yayıncılığın altındaki temel nedenleri ortaya koyup irdelemeye çalışacağım.

Ancak bütün bu araştırma ve değerlendirmeleri yapmadan önce söylemem gereken temel, değişmez bir doğrunun; daha doğrusu bir gerçeğin varlığını ifade etmek isterim:

İzmir’deki kamu yayıncılığı kamuoyunun bilgilendirilmesi için değil; protokol listelerinde yer alan şahıslara ve makamlara yöneliktir. Sırf onların kütüphanelerini süslemek için yapılır, o nedenle de çoğu yayın okunmadan alınıp o kütüphanelerin raflarına konulur.

Bu tespitim yaşanıp tecrübe ile edinilmiş bir gerçek olduğu için söze örneklerle başlamak isterim:

Meslek örgütlerinin yayıncılık anlayışı nerelere varıyor?

Yıl, 2011. Tarihçi dostlarımız Sabri Yetkin ve Erkan Serçe‘nin İzmir Ticaret Borsası‘nın 120. yılı nedeniyle hazırladıkları “İzmir Ticaret Borsası Tarihi 120. Yaşında” kitabının tanıtım toplantısındayız. İzmir‘deki Hürriyet Matbaası‘na bastırılan bu ciltli kitabı edinmeye çalışıyoruz; ama bir süre sonra, Sabri Yetkin arkadaşımızdan, İzmir Ticaret Borsası tarafından kentin itibarlı, makam mevki sahibi insanlarına gönderilen ciltlerin, gönderiyi yapan kargo şirketi tarafından Bornova‘daki bir sahafa satıldığını, istersek oraya gidip kitabı alabileceğimizi, İzmir Ticaret Borsası‘nın bu durumu dava edeceğini öğreniyoruz. Anlaşılan o ki, gönderiyi yapması gereken kargo şirketi, kitapların gönderildiği kurum ya da şahıslar nasıl olsa bu kitabı okumayacaklar diye dağıtması gereken kitapları tutup Bornova‘daki bir sahafa satmış.

Şimdi dönüp dolaşıp İzmir Ticaret Borsası‘nın bugünkü güncel kurumsal İnternet sayfasına baktığımızda ise, sayfanın “Yayınlar” bölümünde yer alan toplam 48 yayından sadece 6’sını PDF formatında indirebildiğimizi, gerek bu yayınların gerekse geriye kalan 42 yayının hangi bedelle, nereden ve ne şekilde alınabileceğine ilişkin herhangi bir bilginin yer almadığını görüyoruz.

Devlet dediğimiz kurumlar da bunu yaparsa…

İkinci ve üçüncü bir örnek ise, İzmir İl Kültür ve Turizm Müdürlüğünün eski ve yeni yöneticileri Abdülaziz Ediz ile Murat Karaçanta zamanında adeta yalvarırcasına ve büyük bir ısrarla aldığım üç ciltlik “İzmir Taşınmaz Kültür Varlıkları Envanteri” ile Emine Erdoğan‘a hediye edilmek üzere hazırlandığı söylenen 2 ciltlik “İzmir’in Lezzet Öyküsü” adlı kitaplardır. Açık söylemek gerekirse, bir kumaş çanta içinde alıp taşımakta zorluk çektiğim “İzmir Taşınmaz Kültür Varlıkları Envanteri” isimli kitaplar yaptığım araştırmalarda, kitaplardaki karmaşıklığı, eksilik ve yanlışlıkları bulacak kadar işime yaramıştı. Daha sonra Abdülaziz Ediz‘le yaptığım özel bir söyleşide, o da kitabın eksik ve yanlışlarla dolu olduğunu ifade etmişti. “İzmir’in Lezzet Öyküsü” isimli kitabı ise, açık söylemek gerekirse baskı kalitesi itibariyle beğenmemiş, başarısız bir girişim olarak değerlendirmiştim.

Yine aynı şekilde, İzmir İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü‘nün bugünkü kurumsal İnternet sayfasına girip “Site Ağacı” bölümüne baktığınızda, hem sözünü ettiğim yayınları hem de diğerlerini gösteren, o yayınları hangi bedelle, nereden ve ne şekilde alabileceğimizi gösteren herhangi bir bilginin yer almadığını görürüz.

Kalkınma bu tür seçkinci tutumlarla mı sağlanacak?

Ardından Pandemi döneminde peşine düşüp temin edemediğim İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) yayınlarıyla ilgilendim. Ancak bırakın yayınları PDF formatında indirip okumayı mümkün kılan bir kolaylık sağlamayı, “kitabı inceleyin” bölümünde okumayı zorlaştıran bir uygulama ile ekrana gömmeleri nedeniyle dilekçeler yazarak yayınlanan eserlerin en azından birer PDF’sini talep ettim. En sonunda uzun bir süre bekledikten sonra bu yayınlardan 200’er adet bastırıp protokole gönderdiklerini belirterek iki ayrı yayının PDF’sini gönderdiler. Diğer yayınları ise şimdilik sadece bilgisayar ekranından seyretmekle yetiniyorum.

İzmir Kalkınma Ajansı‘na ait https://kulturyayinlari.izka.org.tr isimli İnternet sayfasını incelediğiniz takdirde de, İzmir’in 100. Kurtuluş Yılı olan 2022 yılında kamu kaynaklarıyla bastırılan “Yunanlılar İzmir’de“, “Mehmet Rakım Elkutlu“, “İsmail Hakkı İzmirli“, “Ressam Boğos Tatikyan“, “Manzaram İzmir” ve “Osmanlı Dönemi İzmir Harita ve Planları” isimli kitapları sadece ekranda açılan sayfaları ile izleyebileceğinizi; bu kitapları nasıl temin edebileceğinize dair herhangi bir bilgiye yer verilmediğini görüyorsunuz. Tabii ki, benim gibi sıkı bir takip sonucunda bunlardan sadece ikisini temin etmediyseniz ya da İZKA‘nın kendi protokol listesine yazmaya layık bulduğu isimlerden biri değilseniz… Anlaşılan o ki, neoliberal bölgesel kalkınma felsefesi ve yönetişim zihniyeti ile İzmir için bir şeyler yapmak iddiasında olan İzmir Kalkınma Ajansı‘nın, yurttaşın bilgi edinme hakkı gibi bir kaygıya sahip olmadığını bilirseniz…

Eğitim ve öğretimde yayıncılık böyle mi yapılmalı?

Bir de bu örneklere Ege Üniversitesi ile İzmir Ekonomi Üniversitesi ile ilgili iki ayrı örneği eklemek isterim.

Facebook’tan edindiğim bir arkadaşım sayesinde Ege Üniversitesi‘nin yayınladığı 2-3 kitabı edinmeye çalıştım. Ancak bu yayınları İnternet ortamında yaygın olan e-ticaret yöntemiyle değil, posta ile havale gönderip gönderdiğim paranın karşı tarafa ulaşması sonucunda, kitapları bana PTT Kargo gibi ağır çalışan bir kargo şirketi ile göndermeleri sayesinde… Oysa üniversitenin İnternet sayfasına bu tür kitapları e-ticaret modülleri ile satın almamı sağlayacak Bilgisayar Mühendisliği Bölümü‘nde çalışan ve bu konularda araştırmalar yapan tanıdığım birçok bilim insanı çalıştığı halde…

https://egeuniversitesiyayinlari.ege.edu.tr

Pandemi sonrasında da İzmir Ekonomi Üniversitesi‘nin genel yayın yönetmeni Raşit Çavaş yönetiminde yeni kurulan yayıncılık şirketinin ilk iş olarak başka bir devlet üniversitesinde çalışan bir öğretim görevlisine ait kitabı bastığını görmüştüm. Oysa ben, bir üniversite yayıncılık şirketinin öncelikle kendi üniversitesindeki bilim insanlarına ait yayınları basıp paylaşacağını sanıyordum. Aynen aynı klasmandaki vakıf üniversiteleri Bilgi Üniversitesi, Koç Üniversitesi ve Sabancı Üniversitesi‘nde olduğu gibi….

İzmir Ekonomi Üniversitesi‘nin kurumsal İnternet sitesine baktığımızda ise, üniversitenin 3 Nisan 2021 tarihli haberi ile kurulduğu duyurulan yayınevinin bugüne kadar çıkardığı kitapla ilgili herhangi bir bilgiye rastlanmadığını, bu kitapların nereden, hangi bedelle, nasıl alınacağına dair bir açıklamanın olmadığını görüyoruz.

https://www.ieu.edu.tr/tr/news/type/read/id/7631

Sonuç olarak…

Bütün bu yaşadığım örneklerden de anlaşılacağı üzere merkezi yönetimin İzmir birimleri ile devlet ya da vakıf üniversitelerinin tümü yaptıkları yayıncılık faaliyetlerinde halkı aydınlatmak, bilgilendirmek için değil, “yayıncılık yapmış olmak“; belki de mensuplarının kariyerlerini parlatacak işleri önceliyorlar. Yaptıkları yayınlarda herhangi bir hedef kitleyi düşünmek, bu hedef kitleye nasıl ulaşacaklarını hesaplamak, hedef kitlenin bu yayınları ucuza almasını sağlamak, yayınlara kolay ulaşmak, yayıncılıkla ilgili temel politikaları belirlemek, buna ilişkin plan ve programlarını yapmak, basım yayın stratejilerini belirlemek, kurumsallaşıp bir kurum kimliğine sahip olmak gibi dertlerinin olmadığı anlaşılıyor. Onların tek derdinin, yayın yapmış olmak, o yayınlarla televizyonlarda, dijital toplantılarda arka plan olarak kullandıkları kütüphanelerini doldurmak, gelen giden konuklara dostlar alışverişte olsun anlayışıyla o yayınları armağan etmek olduğunu anlıyoruz.

Sonuç olarak, bir kurum ya da kuruluşu itibarlı kurum ya da kuruluşa dönüştürecek kurumsal yayın faaliyetlerinin bilgisiz, ilgisiz, deneyimsiz ve tecrübesiz yöneticiler söz konusu olduğunda bu şekilde başarısız sonuçlara ulaşacağı bilinmeli derim.

İzleyen yazımızda ise daha vahim bir hale dönüşen büyükşehir ve ilçe belediyesi yayınlarını dile getirip küçük yayın gruplarının nasıl bir iktidar odağına dönüştürülmek istendiğini ele alacağız.

Devam edecek…

İzmir’in işgal ve kurtuluşunun anahtarı…

Ali Rıza Avcan

Pandemi koşullarının hepimizi evlere soktuğu 2021 yılında, bir yandan baba tarafı sülalemin 6 kuşak ve 421 kişiden oluşan soy kütüğünü hazırlayıp bitirirken, diğer yandan da ben kendimi bildim bileli Çanakkale‘de şehit düştüğü söylenip geride hiçbir iz bırakmayan dedem Rıza bin Ali‘nin peşine düşüp doğruları öğrendiğim bir yıl oldu.

Aslen Çerkez olan baba sülalem, tarihe 98 Harbi olarak geçen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Soçi yakınlarındaki anayurtlarından Batum‘a, ardından da gemiyle İstanbul‘a gelerek, antik Miletos‘un kurduğu Karadeniz ticaret kolonilerinden biri olup, Osmanlı Dönemi‘ndeki 1877 Salnamesine göre Dersaadet Şehremaneti‘nden alınıp Üsküdar mutasarrıflığına bağlanan Şile kazasında, kendilerine tahsis edilen Padişah hasları olan topraklara yerleşerek Avcıkoru, Darlık, Heciz ve Kaşbaşı köylerini kurmuşlar. Nüfustaki köyüm Darlık olarak gözükmekle birlikte, baba evim bu köylerden eski adı sırasıyla Saffetiye ve Heciz olup, bugün adıyla Yeşilvadi olarak bilinen köydür. Çerkez köyü olarak bilinen Yeşilvadi, Şile‘ye 20 kilometre uzaklıkta, içinde iki derenin birleştiği, meşe ormanlarının ortasında şirin, güzel bir köydür. Bu köyde yaşayan ve birbiri ile akraba olan herkes geçtiğimiz yıla kadar, eski Üsküdar-Şile yolu üzerindeki bahçeli, iki katlı ahşap evden, ikinci çocuğuna hamile eşini geride bırakarak savaşa giden Tiz‘den doğma Ali Çavuş oğlu 1881 doğumlu 31 yaşındaki Rıza‘nın, hamile eşi Fethiye ile küçük kızı Atife‘yi geride bırakarak ve iki kayınbiraderiyle birlikte Çanakkale Savaşı‘na gittiğini, savaş sırasında kendisine yazılan mektupla bir oğlu olduğu haberinin verildiğini, onun da adını “Sami” koyun diye cevap verdiğini, ondan sonra da ne 4. Bölük çavuşu Rıza‘dan, ne de Faik ve Fevzi isimli iki kayınbiraderinden tek bir ses çıkmadığını söylerlerdi. İşte o mektup yazışmasıyla adı konulan erkek çocuk da, tüm yaşamı boyunca ailesinde kendisine rol modellik yapabilecek tek bir erkek kalmadığı için nasıl babalık yapacağını bilemeyip bocalayan, benim babam Sami idi.

Neredeyse bütün çocukluk, gençlik ve yetişkinlik çağım bu hikâyeyle geçmiş, tüm aramalarıma rağmen dedemin ve babamın dayılarının izini bulamamıştım. Ancak yakın zamanda nüfus müdürlüklerinin alt ve üst soy kütüklerinin yayınlanması ile birlikte dedemin “00.00.1912” tarihinde öldüğünü öğrendim ve bana anlatılan hikayeye göre bu tarihin, nüfus cüzdanında doğum tarihi “01.07.1913” olarak gözüken babamın doğumu ile ilişkisini kuramadığım için 06 Eylül 2021 tarihinde Milli Savunma Bakanlığı‘na bir yazı yazarak, dedemle ilgili bilgileri talep ettim. Söz konusu bakanlıktan gelen 17 Eylül 2021 tarihli yazı ile, 2 numaralı Balkan defterinin sahife 17, sıra 3 kayıtlarına göre Şile Taburu 4. Bölük çavuşu, Şile‘nin Kaşbaşı karyesinden Rıza bin Ali‘nin 1 Teşrinievvel 329 (14 Ekim 1912) tarihinde silah altına alınarak 9 Teşrinievvel 328 (22 Ekim 1912) tarihinde Geçkinli muhaberesinde şehit olduğunu, şehadeti nedeniyle geride kalan mahdumu Sami ile kerimesi Atife‘ye 50’şer kuruş aile maaşı bağlandığını öğrendim.

Balkan Savaşı’nda Osmanlı askerleri…

Bana verilen bu bilgi üzerine, arka arkaya Trablusgarp, Balkan, 1. Dünya Savaşı ve Ulusal Kurtuluş Savaşı‘nın yaşandığı Osmanlı‘nın son yıllarında bir erkeğin asker olarak evden ayrılıp savaşa gitmesi üzerine, geride kalan insanlar için o erkeğin biteviye devam eden savaşlardan hangisinde öldüğünün bir anlamı kalmadığını anlamış oldum. Onlara göre giden eş ve baba, ister Trablusgarp‘te, ister Balkanlar‘da, ister Çanakkale‘de ölmüş olsun; sonunda sevdiklerini bir daha geri gelmemek üzere terk edip gidiyor, yeni doğan oğlunu bile göremiyordu. O nedenle, ona en fazla bildikleri ya da duydukları Çanakkale Savaşları‘nı uygun görüp, kendi aile tarihlerine onun Çanakkale‘de şehit olduğunu yazıp bu inançlarını kuşaklar boyu sürdürmüşlerdi.

Evet, böylelikle benim için taşlar yerine oturmuş, neredeyse yüz yıllık aile içi “Çanakkale’de şehit oldu” hikâyesi bundan böyle temelden değişmiş; Çanakkale‘de şehit olduğunu sandığımız dedem Rıza bin Ali‘nin, 22 Ekim 1912 tarihinde, yani 1. Balkan Savaşı‘nın beşinci gününde Edirne ile Kırkkilise (şimdiki Kırklareli) arasındaki Süloğlu çiftliği yakınındaki Geçkinli‘de, Bulgar askerine karşı savaşırken şehit düştüğünü; böylelikle, büyük acıların çekildiği o kötü savaşın devamında yaşanan salgın hastalıklarla, ölümlerle, yokluklarla, yakıp yıkmalarla dolu günleri -neyse ki- yaşamadığını öğrenmiş, böylelikle kendimi -bir nebze de olsa- avutmaya çalışmıştım. O nedenle, yanlış bildiğimiz şeylerin değişmesi nedeniyle, aile tarihini oturup yeniden yazmamız, bu savaşlar nedeniyle akın akın Anadolu‘ya gelen Balkan göçmenleriyle Edirne, Selanik, İşkodra ve Manastır gibi Osmanlı kentlerini savunmak için şehit olan dedemin ve arkadaşlarının yaşayıp tanık olduklarını yeniden okuyup öğrenmem gerekiyordu. Çünkü beni ben yapan bir parçam, Balkanlar‘daki o anlamsız savaşta, o göç eden insanlar için orada can vermiş, o topraklarda beni, ailesini ve sevdiklerini bekler olmuştu… Oysa ben yıllarca, o topraklardaki belediyeleri, dedemin orada olduğunu, oralarda bir yerlerde gömülü olduğunu bilmeden teftiş etmiş, soruşturmuş, o toprağın insanları ile tanışıp arkadaş olmuştum… Belli olmaz, belki de savaşın o telaşı içinde hiç gömülmemiş, ortalık bir yere bırakılmış da olabilir… Keşke bu gerçeği daha önce bilseydim, keşke onun mücadelesi ile anlam kazanan o toprakları ve insanlarını daha iyi tanısaydım….

Tabii ki üniversitedeki siyasi tarih derslerinde Taner Timur, Sina Akşin, Seha Meray, İlber Ortaylı ve Gündüz Ökçün gibi ülkemizin önde gelen tarihçilerinin anlatıp öğrettikleri ile benim okuyup öğrendiklerim dışında yeniden bir Balkan Savaşları okuması yapmam, müfettişliğim döneminde Geçkinli‘nin çevresindeki neredeyse bütün belediyelerin denetimini yapmış olmama karşın; öğrendiklerimle birlikte Edirne‘ye, Süloğlu‘na ve Geçkinli‘deki savaş anıtına giderek kendim, babam ve tüm aile adına, adını taşıdığım dedem ve onun babasına karşı vazifemi yaparak saygılarımı dile getirmem, onun orada neler hissetmiş olabileceğini tahayyül etmem, hangi düşünce ve duygularla o savaşın içinde yer alıp neler yaşadığını öğrenip anlayabilmem gerekiyordu.

O nedenle bu cevap yazısını aldıktan sonra, Balkan Savaşları konusunda yazılmış tüm bilimsel kaynaklara ulaşarak, onları satın alarak bir kütüphane oluşturmaya ve okumaya başladım. Bugüne kadar devam eden bu çaba sonucunda, Türkçe ve İngilizce dillerinde toplam 47 basılı kitap, 10 E-kitap, 8 bilimsel makale, 4 doktora ve 7 yüksek lisans tezini bir araya getirip toplam 6.360 sayfalık 19 kitabı okudum ve toplam süresi 9 saat 35 dakika tutan üç belgeseli izledim. Önümüzdeki 22 Ekim tarihinde de, dedemin şehit olduğu Geçkinli Anıtı‘na giderek ona saygılarımı iletmeyi düşünüyorum. Gelecekteki okumalar bâbından da önümdeki 8.283 sayfalık 28 kitap, 2.908 sayfalık 10 E-kitap, 286 sayfalık 8 makale, 1.529 sayfalık 4 doktora, 1.803 sayfalık 7 yüksek lisans tezinin beni beklediğini biliyorum.

Okuduğum kitaplar arasında o dönemin önemli gazetecilerinden Aram Andonyan‘ın son derece tarafsız bir gözle yazdığı oldukça ayrıntılı “Balkan “Savaşı“, yıllar sonra Kızıl Ordu‘yu kuracak olan ve o tarihlerde gazeteci olan Lev Troçki‘nin savaşın ayrıntıları yerine savaşan ülkelerin ekonomik, toplumsal ve kültürel özelliklerini her ülkenin proleteryası açısından anlatıp yorumladığı “Balkan Savaşları“, İzmirli Barosu başkanlığı yapmış avukat Güney Dinç‘in “”Mehmet Nail Bey’in Derlediği Kartpostallarla Balkan Savaşı 1912-1913“, araştırmacı Serdar Dinçer‘in savaşın ardındaki Krupp gerçeği ile Alman militarizminin emperyalist politikalarını anlattığı, “Birinci Dünya Savaşı’nın 100. Yılında Alman Dışişleri Belgelerinde Krupp’un Bitmeyen Balkan Savaşı, Sürgün ve Soykırım” ve belki de bu kaynakların en önemlisi olan Uluslararası Carnegie Vakfı‘nın uluslararası düzeyde bilinip tanınan bilim insanlarını bir araştırma kurulu haline getirip, savaş suçlarını araştırmaları için savaş mahallindeki ülkelere göndererek yazdırdığı 1914 tarihli “Büyük Devletlerin Balkanlara ve Balkan Savaşlarına Bakışına Dair Bir Rapor: Carnegie Vakfı Raporu” var.

Balkan Savaşları ile ilgili kitapları, makaleleri, raporları ve benzerlerini okuyup haritalara baktığınızda, 1. Dünya Savaşı‘nın provası olarak nitelenen bu savaşların, özellikle de 2. Balkan Savaşı denilen dönemde değişik etnik kökenlerden gelen siyasetçilerin, orduların ve insanların birbirlerine yaptıkları kötülük, eziyet, işkence ve savaş suçları itibariyle adeta birbirleriyle yarıştıklarını, uygarlık denilen sınırı aşarak nasıl barbarlaştıklarını görüyoruz. Özellikle de savaş sonrasında Carnegie Vakfı‘nın, savaşan ülkelere gidip yerinde tespitler yapan Viyana Üniversitesi Hukuk Profesörü Dr. Josef Redlich, Senatör Baron d’Estournelles de Constant, Fransa Millet Meclisi Lyon Milletvekili avukat Justin Godart, Marburg Üniversitesi Hukuk Profesörü Walther Adrian Schücking, The Ekonomist Editörü Francis W. Hirst, gazeteci Dr. H. N. Brailsford, Rusya Duması Üyesi Profesör Pavel Milyukov ve Columbia Üniversitesi Eğitim Fakültesi Profesörü Samuel Trane Dutton‘dan oluşan bir soruşturma komisyonuna hazırlattığı Carnegie Raporu‘nu okuyup savaş suçu türleriyle vakaların ne kadar fazla ve yüz kızartıcı olduğunu gördüğünüzde…

Birinci Balkan Savaşı‘nda Bulgar, Yunan, Sırp, Arnavut, Hırvat ve Karadağlıların tek derdi ve düşmanının, onlara yüzyıllarca hükmeden Osmanlı ve Müslümanlar olduğunu görüyor ve Bulgarların Osmanlı ordularını kesin bir yenilgiye uğratıp Çatalca‘ya kadar gelmesi nedeniyle özgüven patlaması yaşayan Bulgaristan ile Yunanistan ve Sırbistan‘ın kapıştığı savaşın ikinci bölümünde verimli Makedonya topraklarına ve liman kenti Selanik‘e sahip olmak adına yüzlerce kenti ve köyü nasıl yakıp yıktığına, milyonlarca insanı nasıl öldürdüğüne ya da sakat bıraktığına, ele geçirdikleri topraklardaki halkları nasıl akıl almaz yöntemlerle Ortodoks Kilisesi‘ne bağlayıp asimile ettiğine ve bunun sonucunda nasıl bir etnik temizliğe yol açtıklarına tanık oluyor, her üç tarafın hadsiz hesapsız şekilde birbirine karşı işlediği yüz kızartıcı savaş suçlarının, 1. Dünya Savaşı‘na katılan ordularla İzmir ve Anadolu‘yu işgal eden Yunan Ordusu‘nda nasıl yeni alışkanlıklar oluşturduğunu yakından görüyorsunuz.

Örneğin Hırvat şair ve gazeteci Antun Gustav Matoš‘un Hrvatska gazetesinin 13 Eylül 1913 tarihli nüshasında yayınladığı, daha sonra ise 1914 tarihli Carnegie Vakfı Raporu‘nda yer alan Yunan askeri Spilidopus Filipos‘un ailesine gönderdiği 11 Temmuz tarihli mektupta aynen şunları yazdığını belgeliyor: “Savaş çok acı verici. Bulgarların bıraktıkları köyleri yaktık. Onlar Yunan köylerini yakıyorlar, biz de Bulgar köylerini yakıyoruz. Onlar kasaplık ediyor, biz kasaplık ediyoruz ve bizim elimize düşen o nefret edilesi insanların hepsi Mannlicher tüfekleriyle öldürülüyor. Nigirita’daki 1200 savaş esirinden sadece 41’i kalmış. Biz nereye ayak bassak bu aşağılık ırktan hiç iz kalmıyor.” (1)

Diğer yandan Balkanların jeopolitiği üzerine araştırmalar yapıp kitaplar yazan Tim Judah, “The Serbs: History, Myth & the Destruction of Yugoslavia” isimli kitabında 2. Balkan Savaşı sırasında Bulgarların ve Yunanların birbirlerinin köylerini yakmakta ve büyük çaplı kıyımlar yapmakta birbirleriyle adeta yarıştığını, hatta Evzonların düşmanlarını canlı canlı çiğnediklerini örnekleri ile anlatmaktadır. (2)

2. Balkan Savaşı‘nın tarafları olan Bulgar ve Yunan orduları arasındaki bu vahşi mücadele 1914 tarihli Carnegie Vakfı Raporu‘nda şu şekilde anlatılmaktadır:

… Yunanların Bulgarlara karşı olan genel düşüncesi, basında ve sözlü ifadede tek kelime ile şöyle özetlendi: “Onlar insan değildir!” (Dhen einai anthropoi!)” Yunanlar, heyecan ve kızgınlıklarıyla kendilerinin insanlıktan çıkan bu ırktan medeniyetin intikamını almakla görevlendirildiklerini düşünmeye başladılar. Heyecanlı güney ırkı buı şekilde bir nedenle harekete geçtiğinde, oluşabilecek sonuçları tahmin etmek kolaydır. Düşmanlarınızın insan olduğunu inkar edecek ve ardından onlara böcek gibi davranacaksınız. Nitekim Yunan bir yetkilinin “Barbarlarla uğraşmak zorunda olduğunuz zaman siz de barbarlar gibi davranmak zorundasınız. BU onların anladığı tek şeydir” şeklindeki sözleri buna örnek teşkil etmekte ve pek az kişi bu sözlerin manasını idrak edebilmektedir. Bu şekilde savaşa giren Yunan ordusunun zihni öfke ve kibirle doldu. Selanik ve Pire sokaklarında görülen ve evlerine dönen Yunan askerlerince satın alınmış parlak renkli bir afiş, onları mahveden bu ırksal nefreti gözler önüne sermekteydi. Afiş, Bulgar askerini iki eli ile yakalamış vahşi bir hayvan gibi dişleriyle kurbanının yüzünü ısıran Yunan dağ adamını (evzone) gösterir. Afişin başlığı “Bulgar Yiyen”dir ve afiş aşağıdaki dizelerle süslenmiştir:

Göğsümde kaynayan ateş denizi

Ruhumun vahşi dalgalarını intikama çağırıyor

O ateş ancak Sofya canavarları

Kanlarıyla nefretimi söndürdüklerinde sönecek” (3)

Bir başka popüler savaş afişinde bir Yunan askerinin canlı bir Bulgar askerinin gözlerini çıkardığı görülmektedir…. Tüm bu afişler Yunan ordusunun coşkulu duygularının delili olarak önem arz eder. Ancak bir batı ülkesinde bu tür resimleri satan kişi büyük ihtimalle ordusunu karalamakla suçlanırdı” (4)

Alıntılar yaparak ya da kaynaklarını belirterek anlatmak istediğim şey, 1. ve 2. Balkan Savaşları‘nda; özellikle de, 1913 tarihli 2. Balkan Savaşı‘ndaki Osmanlı‘nın ya da Müslümanların devre dışında kaldığı Yunan, Bulgar ve Sırp orduları arasındaki savaşlarda, insanı insan olmaktan çıkaran savaş suçlarının, sanki uygar dünya ile “barbarlar” arasındaki sıradan bir mücadelenin normal sonuçlarıymış gibi sunulması nedeniyle, “barbar” olarak nitelenen halklara karşı her kötülüğü yapmak sanki savaş suçu değilmiş gibi düşünmek ve bu suçların izleyen yıllardaki 1. Dünya Savaşı ile o savaşın bir devamı olarak yaşanan İzmir ve Anadolu‘nun işgalinde de yaşanabileceği, daha doğrusu yaşandığı gerçeğini ortaya koymaktır.

Evet, İzmir‘deki ve Anadolu‘daki bu işgalin bittiği 9 Eylül 1922 sonrasında, savaşın her iki tarafı, başta İzmir Yangını olmak üzere birçok Anadolu kentinin ve köyünün yakılıp yıkıldığını, birçok insanın suçsuz yere öldürülerek zorunlu göçe tabi tutulduğunu; hatta soykırıma uğradığını iddia ederek bunun suçlusu olarak karşı tarafı suçlamayı alışkanlık haline getirmiştir.

Ama herkes, 1912-1913 tarihli Balkan Savaşları dönemiyle 1919-1922 tarihleri arasındaki İzmir‘in ve Anadolu‘nun işgali döneminde aynı ismin, ünlü popülist siyasetçi Yunan başbakanı Elefhterios Venizelos‘un görevde olduğunu, Ulusal Kurtuluş Savaşı‘nın lideri Mustafa Kemal ile kurmaylarının da yine aynı şekilde paylaşılamayan Makedonya‘dan, Balkanlar‘dan, Osmanlı‘nın yitirdiği Selanik, Manastır, İştip ve Yanya gibi Balkan kentlerinden geldiğini bilmektedir. Ayrıca Balkan Savaşları‘nda, özellikle de 2. Balkan Savaşı‘nda işlediği insanlık dışı savaş suçları, Carnegie Vakfı Raporu ile belgelenip dünyaya duyurulmuş sabıkalı Yunan ordusunun, 10 Kasım 1912 tarihinde işgal edilen Selanik‘te nüfusunun çoğunluğunu oluşturan Yahudileri ve Müslümanları (1913 tarihi resmi nüfus sayımına göre Selanik nüfusunun % 38,92’sini Yahudiler, % 25,31’ini Yunanlar, % 29,05’ini Türkler, % 3,95’ini Bulgarlar ve % 2,77’sini de yabancılar oluşturuyordu) yerinden edip kentin tümüyle Yunanlaşmasına yol açan 18 Ağustos 1917 tarihli Selanik Yangını‘ndan çok kısa bir süre sonra İzmir‘e çıkıp Anadolu‘nun içlerine kadar ilerlediğini ve eski Bizans İmparatorluğu’nu yeniden yaratmayı amaçlayan “Megali İdea” hayali uğruna bu topraklarda yaşayan insanları ölüme, yaralanmaya, tecavüze, çeşitli eziyetlere ve en sonunda da birbirlerine düşman ederek göç etmeye zorladığını unutmamak ya da bu gerçeği gözardı etmemek gerekiyor. (5)

Üstüne üstlük Balkan Savaşları nedeniyle Anadolu‘ya göç etmek zorunda kalmış ve bu nedenle de taşıdıkları nefret dolu duygularla milliyetçilik anlayışını yeni geldiği topraklara taşımış milyonlarca Balkan göçmenleriyle ikinci bir kez Anadolu‘da karşılaşıp adeta onları takip edercesine…

İşte o nedenle, 15 Mayıs 1919 tarihinde İzmir‘in işgali ile başlayan bu uğursuz hikâyenin bu tarihten değil, Balkan Savaşları‘nın başladığı ve beş gün sonrasında benim dedemin şehit olduğu, 18 Ekim 1912 tarihinden itibaren başladığına inanıyor, Balkanlar‘da başlayan hikâyeyi, sırtını İngiliz emperyalizmine dayayarak İzmir‘de ve Anadolu‘da sürdüren bu maceracı oyuna, “katastrofi/καταστροφή” boyutundaki trajik ikinci perde ile son verildiğine inanıyorum.

1917, Selanik Yangını
1922, İzmir Yangını

İşte o nedenle, İzmir‘in ve Anadolu‘nun, –İngiliz emperyalizminin teşvik ve desteği ile- Balkan Savaşları‘nın sabıkalısı Yunan ordusu tarafından işgaliyle başlayan Ulusal Kurtuluş Savaşı‘nı yeniden sorgulayıp bu büyük mücadeleyi anlamak istiyorsak, bu hikayenin ta başına kadar gidip filmin makarasını 18 Ekim 1912’den bu yana sarıp, o tarihten bu yana neler olduğunu izlememiz ve gereken dersleri almamız gerektiğini ifade etmek istiyorum.

İşte o nedenle, 22 Ekim 1912 tarihinde Geçkinli‘de şehit olan dedem Rıza bin Ali‘nin sırf Balkan Savaşı şehidi değil; aynı zamanda, bu uzun hikayenin finalini oluşturan İzmir‘in ve Anadolu‘nun işgaline son veren ulusal direnişin de şehidi olduğuna inanıyorum.

………………………………………………………………………………………………..

(1) Despot, İ. (2020) Savaşan Tarafların Gözüyle Balkan Savaşları, Algılar ve Yorumlar, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2020 İstanbul, s. 221

(2) Judah, T. (2000) The Serbs: History, Myth & the Destruction of Yugoslavia, New Haven & Londra, s.84, 85

(3) Carnegie Vakfı Raporu 1914, Büyük Devletlerin Balkanlara ve Balkan Savaşlarına Dair Bir Rapor, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 2019, s.130-131

(4) Carnegie Vakfı Raporu 1914, Büyük Devletlerin Balkanlara ve Balkan Savaşlarına Dair Bir Rapor, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 2019, s.130, 132

(5) Veinstein, G. (1999) Selanik 1850-1918, “Yahudilerin Kenti” ve Balkanlar’ın Uyanışı, İletişim Yayınları, s. 276

‘Soyağacı turizmi’ denilen şey…

Ali Rıza Avcan

Konak Belediye Meclisi, 5 Eylül 2022 tarihinde yaptığı en son toplantısında aldığı 153/22 sayılı kararla 3 ayrı meclis komisyonunun (Turizm, Tarihsel ve Kültürel Değerleri Koruma, ve Esnaf Komisyonları) raporunu gerekçe göstererek belediye öncülüğünde “Soyağacı Turizmi” ile ilgili olarak yapılacak çalışmaların oybirliği ile uygun bulunduğuna karar vermiş.

Söz konusu rapor yayınlanmadığı için içeriğinde hangi bilimsel bilgi, analiz ve çözümlerin bulunduğunu, -ne yazık ki- bilmiyoruz; ama, bu raporun hangi komisyon üyelerince hazırlanıp imzalandığını biliyoruz: En azından bu komisyon üyelerinin bilgisi, görgüsü ve düzeyi itibariyle yazılıp çizilen raporun da hangi düzeyde olduğunu anlarız diye düşünüyorum.

Komisyon üyesi olarak söz konusu kararı veren meclis üyeleri şu şahıslardan oluşuyor: Turizm Komisyonu başkanı olarak Cenap Börühan (CHP), başkan vekili olarak Doğan Kılıç (CHP), üyeler İbrahim Yıldız (CHP), Hamit Mumcu (CHP), İsmail Özen (AKP), Tarihsel ve Kültürel Değerleri Koruma Komisyonu başkanı olarak Erhan Uzunoğlu (CHP), başkan vekili olarak Ulvi Puğ (CHP), üyeler Esra Yılmaz Keskin (CHP), Şamil Sinan An (CHP), İkbal Sezgin (AKP), Esnaf Komisyonu başkanı olarak Mehmet Şerif Demir (CHP), başkan vekili olarak İbrahim Yıldız (CHP), üyeler Doğan Kılıç (CHP), Rıdvan Tekin (CHP) ve Nurullah Arık (AKP).

Şimdi de bu meclis ve komisyon üyelerinin, dünyada “Genealogy Tourism“, “Diaspora Tourism“, “Roots Tourism“, “Homeland Tourism” ya da “Soybilim Tourism” veya “Soyağacı Turizm“i de denilen bu tür turizm faaliyeti hakkında bilgi, birikim, deneyim, beceri ve yetenek sahibi olup olmadıklarını ortaya koymak için asıl mesleklerini; yani uzman oldukları konuları, CHP Genel Merkezi‘nin 2019 tarihli yerel seçimler için hazırladığı Konak Belediye Meclisi aday adayları listesini, İzmir Büyükşehir Belediyesi İnternet sayfasındaki bilgileri ve gazeteci arkadaşlarımızdan aldığımız bilgileri toparlayarak şu şekilde sıralayalım:

Cenap Borühan, fotoğraf sanatçısı, ekonomist, Doğan Kılıç, lokantacı, İzmir Lokantacılar ve Gazinocular Odası Başkanı, İbrahim Yıldız, Efes Pilsen Karşıyaka bayisi, Hamit Mumcu, serbest meslek, İsmail Özen, mali müşavir, Erhan Uzunoğlu, makine mühendisi, Ulvi Puğ, avukat, Esra Yılmaz Keskin, mimar, Şamil Sinan An, ekonomist, iş adamı İkbal Sezgin, AKP Konak İlçesi önceki dönem Kadın Kolları Başkanı, Mehmet Şerif Demir, emekli, Rıdvan Tekin, işletmeci, Nurullah Arık, kafe işletmecisi.

Komisyon üyelerinin mesleki dağılımlarından da anlaşılacağı üzere, aralarında bırakın “Genealogy Tourism” ya da “Soyağacı Turizmi” kavramından, turizmden anlayacak, bu alanda bilgi, birikim, deneyim, beceri ve yetenek sahibi biri olmamasına karşın hazırladıkları raporlarla Konak Belediyesi‘nin, Konak ilçesi sınırları içindeki; özellikle de kentin tarihi merkezini oluşturan Konak, Kemeraltı, Basmane, Kadifekale, Pasaport, Damlacık, Göztepe ve Güzelyalı gibi yerlerinden İzmir‘in emperyalist ülkelerin taşeronu Yunan Ordusu‘nun işgalinden kurtulduğu 9 Eylül 1922 tarihi sonrasında gönüllü olarak ya da mübadele çerçevesinde başka ülkelere ya da kentlere gitmiş -muhtemelen- Rum, Ermeni ve Yahudi ailelerin yeni kuşak üyelerini bir turist olarak İzmir‘e davet edip; ailelerinin eskiden yaşadığı mahalle, sokak, mezarlık ve evleriyle komşuluk ve akrabalık ilişkilerini araştırıp bulma konusunda hizmetler vermesi için öneride bulunmuşlar ve bu önerileri Konak Belediye Meclisi tarafından kabul edilerek bir karara dönüştürülmüş.

Ve tabii ki, adını ve mesleklerini verdiğimiz bu meclis ya da komisyon üyeleri, bu tür konularda yetkin olmadıkları için, bunu akıl eden belediye başkanına ya da meclis üyelerine yakın bir bürokrat ya da danışmanın ortaya attığı anlaşılan bu fikrin meclis komisyonu ve meclis kararı ile kabul görüp meşruluk kazandığı anlaşılıyor.   

Gelelim “Genealogy Tourism“, “Root Tourism” ya da Türkçesi ile “Soyağacı Turizmi” kavramının ne olduğuna ve geçmişte “kültür turizmi” kapsamında ele alınan bu turizm faaliyetinin neden son yıllarda ayrı bir turizm faaliyeti olarak kabul edildiğine…                    

Uzun yıllardır turizm ve turizm çeşitleri üzerine çalışır, araştırma ve çalışmalar yaparım. Bu konuda yaptığım son çalışmalar, Kuşadası Belediye Başkanlığı adına Etik Araştırma ile birlikte yaptığım Kuşadası İmaj, Turizm Algı ve Marka Kent Kurumsal Kimlik Araştırması ile Marmaris-Köyceğiz-Datça Turizm Altyapı Birliği (MARTAB) adına Stratejipoll Araştırma Ltd.‘in ortağı ve yöneticisi olarak yaptığım Marmaris Kırsal Turizm Araştırması ve Envanteri çalışmasıdır. Ayrıca bu araştırmalar dışında eski çalışma arkadaşım Nihat Demirkol ile birlikte yaptığım Çeşme Turizm Arama Konferansı ve Bergama Turizm Arama Konferansı çalışmalarını da sayabilirim. Tabii ki bütün bunları gerçekleştirmek ve turizmle ilgili son gelişmeleri bilmek adına ilgili bilimsel literatürü düzenli olarak izlemeye çalışır, bu alanda kimin ne söyleyip yaptığını öğrenmeye çalışırım. Özellikle de, dini hac geleneği dışında kalıp, 19. yüzyılda ortaya çıkıp gelişen turizm hareketlerini kavramsal anlamda sorgular; özellikle, “Roma’dan bu yana hiç bir şeyin değişmediğini” düşündüğüm öğrenme, eğlenme ve dinlenme amaçlı turizmin geleneksel türleri dışında kalan yeni bir turizm türlerini inceleyip diğerlerinden farklılıklarını öğrenip tartışmaya çalışır, yeterli olmadığımda da bu konuları benden daha iyi bilen bilim insanlarına, uzmanlara ve turizm profesyonellerine sorar; böylelikle, anlayamadığım konuları daha iyi kavramaya çalışırım.

Bu çerçevede, Marmaris‘in 12 köyü ile ilgili yaptığım çalışmada ele aldığım “kırsal turizm” araştırmasının hangi kavram boyutunda ele alınması gerektiğini uzun uzun araştırdığımı, “çevre turizmi“, “ekoturizm“, “doğa turizmi” ve “tarım turizmi” gibi diğer yeni kavramlarla ilişkisini soruşturduğumu ve sonunda da “kırsal turizm” kavramında karar kıldığımı hatırlıyorum.

Ayrıca, Kuşadası İmaj, Turizm Algı ve Marka Kent Kurumsal Kimlik Araştırması‘nı yaptığım sıralarda, turizm alanında ortaya çıkan bu tür yeni kavramların, “kum-güneş-deniz” üçlemesiyle ifade edilen “kitle turizmi“nin dünyanın birçok bölgesinde; özellikle de ülkemizin Kuşadası‘nda ve ülkemizin kıyı bölgelerindeki eski parlaklığını yitirmesi nedeniyle yeni arayışlara girildiğini, bu alanda yeni icat edilen ne varsa bir kurtarıcı gibi hemen ona rağbet edildiğini, turizm araştırmacılarının “turistik ürün çeşitlendirilmesi” olarak adlandırdıkları bu stratejinin birçok turizmciye cazip geldiğini keşfetmiştim. Nitekim araştırmasını yaptığım Kuşadası, dünya çapında “kitle turizmi” nedeniyle tanınmış olmasına karşın, Kuşadası‘nda “kitle turizminin” krize girmesi nedeniyle büyük sorunlar yaşayan turizmciler “inanç turizmi“, “kır turizmi” ve “kongre turizmi” gibi yeni turizm faaliyetlerine ilgi gösterip ortaya kafaların karıştığını gösteren bir çorbanın konulmasını sağlıyorlardı.

Bu kapsamda yıllar önce öğrendiğim bilgilere göre, İngilizcesi “genealogy tourism” olup kimilerinin “root tourism” ya da Türkçesiyle “soyağacı turizmi” dediği bu yeni turizm türünün ülkesinden, yaşadığı köyden, kentten, mahalle ya da sokağından gönüllü olarak ya da zorla koparılmış olup başka diyarlara gidenlerin ve onların neslinden gelenlerin, “Ben kimim, nereden geliyorum, geldiğim/geldiğimiz yeri nasıl bulabilirim, bu şekilde kaybettiklerimi yeniden nasıl edinebilirim” sorularına cevap veren, bu nedenle de çoğu kez kapitalizmin geliştiği 18 ve 19. yüzyıllarda Kuzey ve Güney Amerika‘ya göç eden İrlandalı, İskoç, İtalyan, Polonyalı, zorla Amerika‘ya götürülmüş kölelerin Afroamerikan torunları, gönüllü göç, pogrom, soykırım ve mübadele gibi göçler nedeniyle yaşadıkları yerleri terk eden ya da etmek zorunda kalan Yahudi, Ermeni, Rum, Giritli ve Balkan mübadilleri örneğiyle cisim bulan bir turizm cinsi olarak lanse edildiğini ifade etmek isterim.

Türkçeye “Soyağacı turizmi” olarak çevrilen “Genealogy tourism” ile ilgili bilimsel araştırmalarda bu tür turizmin ilk kez İskoçya ya da İrlanda‘dan ABD‘ne göç etmiş yeni kuşak İskoç ya da İrlanda kökenli Amerikalıların yaptığı seyahatler için kullanıldığı söylenmekte. Böylelikle, ana babalarından ya da daha üst kuşaktaki büyüklerinden dinledikleri öykülerle dile getirilen geçmişin mirası olan yerleri, evleri, kasabaları, hatta uzun süredir görmedikleri komşu ve akrabalarını görmek mümkün olmaktadır.⁽¹⁾

Aslında, bir yerden gönüllü ya da zorunlu olarak göç eden insanların geride bıraktıkları toprağı, evleri ve insan ilişkilerini; daha doğrusu kaybettikleri “mirası” aile ilişkileri boyutunda kilise ya da kütüphanelerden yararlanarak, eski yerleşimdeki komşu ve akrabalarıyla görüşerek ya da ailenin elinde kalmış eski eşyaları kullanarak köklerini aramaları çok da yeni bir çaba değildir. Çünkü insan, eski çağlardan bu yana gittiği yerde güçlü olup ayakta kalabilmek adına, geldiği yer ile gittiği yer arasında mekânsal ilişkileri bilip yeniden kurmaya, yabancı yerlerde ailesinden, kabilesinden, aşiretinden ya da hemşerilikten gelen ilişkileri kullanarak güçlü olup kendine yer açmaya çalışmaktadır. Ancak kimlik politikalarının öne çıkarıldığı içinde bulunduğumuz postmodern çağlarda kendisinin, ailesinin, kabile ya da aşiretinin etnik kimliğini oluşturan unsurları araştırıp o gücü yitirilmiş olan mekânla ilişkilendirerek güçlendirmek ve kimliğini bu şekilde güçlendirmeye çalışmakta; artık bundan böyle, ekmeğini kazandığı yerleri değil de, geldiği yerlerdeki toprakları ve insanları bilip tanıyarak, geride bıraktığı mirası bulup geri isteyerek, bu amaçla seyahatler yaparak, onu kendi toprağı, kendi yurdu olarak kabul etmeye hazır hale gelmektedir.⁽²⁾

İhmal edildiği için yıkılıp yok olan kültürel miras yoksa yeni bir sahip mi arıyor?

Bu örnekten hareketle yıllar önce İstanbul‘dan gelerek Karaburun‘da film çeken bir grup sinemacıyla ilgili bir anımı, bu konuda çok iyi bir örnek oluşturduğu için sizlerle paylaşmak isterim.

2012 yılında, ünlü “Takva” filminin yapımcısı sevgili dostum Sevilay Demirci‘nin ricası üzerine, İzmir‘e gelip Türk-Yunan ortak yapımı bir film çekecek olan yönetmen Ulaş Güneş Kaçargil ile Dilek Keser‘e yardımcı olmuştum. Senaryosunu Ulaş Güneş Kaçargil‘in yazdığı filmi, o sıralar Tunç Soyer‘in belediye başkanı olduğu ve her sinemacının gidip çekeceği film için yardım istediği Seferihisar‘da çekmek istiyorlardı. Bense Tunç Soyer‘in bu tür yardım taleplerinden yorulup bunaldığını söyleyerek filmi Urla‘da ya da Karaburun‘da çekmelerini önermiştim. Nihayetinde onlar Urla‘yı ve Karaburun‘u gezerek Karaburun‘da karar kılmışlardı.

Çekimlerin sonrasında beni arayarak Karaburun Nergis Kafe‘de yapılacak galaya çağırdılar ve onlarla 1-2 gün kalarak misafir olmamı istediler. Böylelikle, o sıralarda televizyonlarda yayınlanan “Muhteşem Yüzyıl” dizisindeki Matrakçı Nasuh rolüyle ünlenen Fatih Al, Cem Bender, Gökçe Sezer, Ferit Aktuğ, Uğur Uzunel, Oral Özer ve Serkan Deniz‘le tanışarak -aynen linki verdiğim fragmandaki son sahnede olduğu gibi- deniz kıyısındaki kayaların üstünde soğuk biralarımızı içerek uzun uzun sinema ile felsefe arasındaki ilişkileri tartışmış, Fatih Al‘ın nasıl bir entelektüel düzeye sahip olduğunu görmüştüm. Filmin Yunan sanatçıları orada olmadığı onları tanıma fırsatım olmamıştı.

Galanın yapıldığı 9 Ağustos 2013 akşamı Nergis Kafe‘ye neredeyse tüm Karaburunluların geldiğini, filmi seyrettikçe filmde kendileri aradıklarını, gördüklerinde de heyecanlanıp büyük bir keyifle bağırdıklarına tanık oldum. Çünkü neredeyse tüm Karaburunlular filmde gözükmüşler, adeta figüranlıklar yapmışlardı.

9 Ağustos 2013, Karaburun Nergis Kafe

Filmin konusu ise geçmişinin peşine düşen bir kadınla, geleceğine sahip çıkmaya çalışan bir adamın, yıllardır her şeye sessizce tanık olan ve paylaşılamayan bir evde kesişen hayatlarıyla ilgiliydi. 1990´lar sonbaharında Ege´de bir sahil kasabasında doğmuş, büyümüş, mübadelede Yunanistan´a göç etmek zorunda bırakılmış 80´li yaşlarını süren Agapi (Melpo Zarokosta), evini bulmak için yollara düşer. Yanında torunu Elpida (Romy Vasiliadis) vardır. Evi artık bir Türk genci Yaşar´a (Fatih Al) aittir. Agapi evi satın almak ister fakat Yaşar satmamakta kararlıdır. Yaşlı kadın inat, genç adam inat, evi paylaşamazlar. Birbirine yabancı bu üç kişi aynı evde yaşamaya başlarlar. 

Filmle ilgili açıklamalarda bu gencin Türk genci olduğu belirtilmekle birlikte, ben filmi seyrederken tek başına yaşayıp işçi olarak çalışan bir gencin Kürt olduğu gibi bir izlenim edinmiştim. Aslında öyle olmayıp da, benim düşündüğüm gibi olsaydı, gönüllü ya da zorunlu bir iç göçle Karaburun‘a gelmiş bu Kürt genci ile zorunlu olarak dış göçle Yunanistan‘a gitmiş Rum bir kadının aynı evi paylaşmak konusunda karşı karşıya gelip mücadele etmesi, Ulaş Güneş Kaçargil tarafından yazılmış senaryoyu daha ilginç, daha çekici ve anlamlı bir hale getirirdi diye düşünüyorum.

Görüldüğü gibi yaşlı Agapi geride bıraktığı topraklara torunu genç Elpida ile geri gelmekte ve bıraktığı evi anılarına, geçmişine sahip çıkmak amacıyla yeni sahibinden satın almayı istemekte; böylelikle, turizm literatürdekindeki deyimiyle bir “soyağacı turizmi“nin öznesi olmaktadır. Bu durumda da ortaya, gidenlerin meşru ya da gayrimeşru bir biçimde bıraktığı mallar ile bu malları satın alma, yağmalama ya da gayrimeşru yollarla edinenler arasındaki gergin ilişki, mahkeme, dava ve tazminat gibi insanları; hatta halkları birbirine düşüren yeni sorunlar ortaya çıkmaktadır.

Şimdi düşünün bir, İzmir‘i 1923 sonrasında terk ettiğinde elindeki taşınır ya da taşınmaz malları buradaki güvenilir arkadaş, dost ya da ortaklarına emanet eden halı tüccarı İspartalızade Hacı Ohannes, tefeci İsteratani Petro Kokiz ve kuyumcu Bersahoğlu Kirkor benzeri zengin ailelelere ait varislerin, o malları bir şekilde edinerek zenginleşen Şerif Remzi Reyent benzeri türedi zenginlerin varislerinden, bıraktıkları mal ve mülkleri geri istediklerini, bunu sağlamak için mahkemelere gidip davalar açtıklarını… Ortalık ne kadar da şenlenir, ne kadar eğlenceli bir hale gelirdi? O dönemlerde yağma, yıkma ve yakma ile zenginleşenlerin varislerini nasıl bir korku, nasıl bir telaş sarardı? Sanırım böylesi bir soruna bu ülkedeki ve kentteki ulusalcılardan çok, o dönemlerde sebepsiz ve hadsiz hesapsız bir şekilde zenginleşen ailelerin varisleri karşı çıkar, hemen siyasetin demagoglarını ya da loncaları harekete geçirirlerdi.

Aslında ayrı bir tür turizm faaliyeti olarak kabul edilse ya da kültür turizmi adı altında yürütülse bile, dünyadaki birçok ülke, şehir ve bölge için yararlı olabilecek “soyağacı turizmi” ile ilgili temel kararları alırken, turizmle ilgili tüm tarafların bir araya getirilmesi ve ele alınıp tartışılacak turizm türünün İzmir ya da Konak ilçesi koşullarında uygulandığı takdirde uygulamanın güçlü ve zayıf yönleriyle tehdit ve fırsat oluşturan yanlarının net bir şekilde ortaya konulması; yani, iyi bir SWOT Analizi yapılarak güçlü yanların nasıl fırsata dönüştürüleceği ya da tehditlerin hangi yöntemlerle nasıl karşılanacağı gibi konuların tartışılması ve bu şekilde ortaya çıkacak düşünceler çerçevesinde özel bir turizm politikası ve stratejisinin belirlenmesi gerekir. O nedenle de, İzmir’deki resmi, özel ve sivil turizm otoritelerini; başta İzmir İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü‘yle UNESCO İzmir Tarihi Liman Kenti Alan Başkanlığı‘nı, ulaşım, konaklama, yeme-içme, eğlence, rehberlik ve turizm sektörleriyle ilgili meslek odalarını, dernek ve vakıfları, onların temsilcilerini çağırıp onları işe katmadan; üstelik bu işten anlamayan insanlarla verilen kararların ve yapılan işlerin “yapılabilir“, “sürdürülebilir” ve “verimli-etkili” olmayacağını zaman ortaya koyacaktır.

Zira geçtiğimiz günlerde Balkan Savaşları tarihi ile ilgili okumalarım sırasında Hırvat tarihçi İgor Despot‘un Mete Tunçay tarafından çevrilip 2020 yılında Tarih Vakfı Yurt Yayınları tarafından yayınlanan “Savaşan Tarafların Gözüyle Balkan Savaşları, Algılar ve Yorumlar” kitabının 222. sayfasındaki (137) nolu dipnotunda “Son birkaç yıldır Sofya’daki Devlet Arşivlerine gidenler, orada iki grup ziyaretçi görebilmektedirler: Ege Makedonyası’nda toprak sahipliği belgeleri arayanlar ve aynı şeyi Türk Trakyası (Doğu Trakya) için yapanlar. BU insanlar o devletlerden tazminat almak, hatta mülkiyetlerini tanıtmak umudundadırlar. Bulgaristan bir AB üyesi olduğu, Türkiye de olmak istediği için, başarılı olabilecekleri umudu bile vardır.” diyerek ülkemizi savaşlarla ya da zorunlu mübadelelerle terk edenlerin olası hak arayışları konusunda uyardığını hatırlıyorum.

Evet bir Hırvat tarihçinin görüp yazdığı bir gerçeği, acaba Konak Belediyesi‘nin turizmden anlamayan, bu konuda bilgisiz, deneyimsiz ve tecrübesiz olan meclis ve komisyon üyeleri neden görmez ya da görmemezlikten gelir acaba?

……………………………………………………………………………………………………

⁽¹⁾ Santos, C.A., Yan, G. (2010), “Genealogical Tourism – A Phenomenological Examination“, Jopurnal of Travel Research, February 2010, s.56-67

⁽²⁾ Prinke, R.T. (2010) “Genealogical tourism – An overlooked niche“, Rodziny, Spring 2010, s.16-23

Yararlanılabilecek diğer yayınlar

+ Robert Lanquar, Turizm-Seyahat Sosyolojisi, İletişim Yayınları, İstanbul, 1985.

+ Winfried Löschburg, Seyahatin Kültür Tarihi, Dost Kitabevi Yayınları, Ankara, 1998.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde çalışan birinin birinci dereceden akrabası olmak istiyorum… (2)

Ali Rıza Avcan

Bu kadar uzun bir başlığa neden olan yazımın dünkü ilk bölümünde İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından İzmir Körfezi‘nde yolcu ve taşıt aracı taşımak amacıyla kurulmuş olan İZDENİZ İzmir Deniz İşletmeciliği ve Turizm Ticaret Anonim Şirketi‘nin kuruluş tarihi, sermayesi, yönetimi, çalışanları, mali yapısı ve Sayıştay denetim sonuçlarını sizlerle paylaşarak, devamlı zarar etmesi üzerine tüm harcamaları İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nce üstlenilmesinin neden ve sonuçlarını ortaya koymaya çalışmıştım.

Yazımın bugünkü son bölümünde ise, bu temel bilgiler üzerinden, “İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde çalışan birinin birinci dereceden akrabası olmak istiyorum” şeklinde ifade ettiğim dileğin asıl nedenini açıklayacağım.

Ada, acaba kime göründü?

Bildiğiniz gibi İZDENİZ A.Ş. 2022 yılının başında bir karar alarak İzmir-Midilli arasında turizm amaçlı seferler düzenlemeye başladı.

Bu konu ile ilgili haberlerde, İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Midilli Belediyesi arasındaki anlaşma uyarınca, yaz ayları boyunca her Cuma günü saat 09.30’da Alsancak Limanı’ndan kalkacak 404 yolcu kapasiteli İhsan Alyanak yolcu gemisinin 2 saat 45 dakikada Midilli‘ye varacağı, geminin Pazar günleri saat 17.30’da Midilli‘den hareketle İzmir’e döneceği, bu yolculuk için yetişkinlerden gidiş-dönüş bedeli olarak 85 Avro, tek yönlü yolculuklarda 50 Avro alınacağı, 7-12 yaş grubunda % 50 indirimin uygulanacağı ve 0-6 yaş grubu çocuklarda ücret alınmayacağı duyuruldu ve ilk sefer 17 Haziran 2022 tarihinde yapıldı.

Bizler ise, o tarihlerde İzmir‘e 120 kilometre uzaklıktaki Dikili ile 150 kilometre uzaklıktaki Ayvalık‘tan Midilli‘ye üç ayrı firma tarafından yapılan yolculukların daha ucuz ve yeterli olduğunu; böylelikle, Dikili ve Ayvalık‘ın turizm boyutunda gelişimine katkıda bulunulduğunu, bu iki ayrı yerleşim ya da iskelede bunlar yapılırken devreye girecek olan İZDENİZ‘in Dikili ve Ayvalık‘tan Midilli’ye gidecek yolcu sayısını azaltarak haksız rekabete neden olacağını ve çift gövdeli katamaran gemilerin hırçın Ege Denizi için uygun olmadığını ifade ederek, bu kararın “uygulanabilir” ve “sürdürülebilir” olmayışı nedeniyle yeniden gözden geçirilmesini istemiştik.

Çünkü Dikili-Midilli ya da Ayvalık-Midilli arasındaki yolculuklar üç ayrı firma (Jale Tur, Jalem Tur ve Turyol) tarafından hem deniz otobüsü hem de feribotlar marifetiyle yapılıyor. Bu yolculuğun asıl merkezi Ayvalık olmakla birlikte, Bergama turizmine katkıda bulunmak amacıyla 2019 yılında başlatılıp Pandemi nedeniyle ara verilen ve 2022 yılında yeniden başlatılan Dikili-Midilli seferlerinde, en azından haftada bir gün sefer düzenleniyor. Deniz otobüsü ile yapılan yolculuklar 45, taşıt aracı taşıyan feribotlarla yapılan yolculuklar ise 90 dakikada gerçekleştiriliyor, deniz otobüsü ve feribotlarla yapılan yolculuklarda yetişkinlerin gidiş-dönüşünde 35 Avro, tek yönlü yolculuklarda 25 Avro, 6-12 yaş grubundaki çocukların gidiş-dönüşünde 17,5 Avro, tek yönlü yolculuklarda 12,5 Avro, 0-5,99 yaş grubundaki çocukların gidiş-dönüşünde ya da tek yönlü yolculuklarında ise 5 Avro alınıyor.

Görüldüğü gibi ortada Dikili ya da Ayvalık üzerinden daha kısa sürede, daha kolay ve ucuz bir alternatif varken ve bu alternatif, Dikili, Bergama ve Ayvalık gibi merkezlerin gelişmesine katkı koyarken; ayrıca, Midilli seferleri konusunda ortada ek bir talep yokken İzmir üzerinden Midilli seferleri düzenlemek öncelikle para kazandıracak, arkasından da sürdürülebilecek bir iş değildi.

İZDENİZ‘in Facebook‘taki resmi sayfası üzerinden derlediğimiz bilgilere göre düzenlediğimiz aşağıdaki tabloya göre, İZDENİZ 17 Haziran-9 Eylül 2022 tarihleri arasında İzmir Alsancak Limanı‘ndan Midilli‘ye gidip gelen 15 sefer düzenlemiş; daha doğrusu, bu seferlerin 6’sı Midilli Limanı‘na, geriye kalan 9’u Midilli adasının güneyinde, 2011 yılı sayımına göre 3.276 nüfusa sahip ufak bir kasaba olan Plomari İskelesi‘ne yapılmış. Anlaşılan o ki, ya Midilli Limanı‘ndaki seyrüseferin yoğunluğu ya da İzmir-Plomari arasındaki mesafenin deniz mili itibariyle daha kısa olması bu değişikliğin gerekçesi olmuş. Ancak, Plomari-Midilli arasında 1 saat 16 dakika süren 40 kilometrelik zorlu virajlarla dolu yol ya da Plomari-Molivos (Mithimna) arasında 1,5 saat süren 78 kilometrelik yol, Midilli‘ye gidenlerin, hem gidişte hem de dönüşte bir araç kiralamak zorunda kalıp ayrıca ödeme yapması (Midilli-Plomari arası taksi ücreti 50 Avro) nedeniyle yoğun şikayetlere yol açmış.

Yukarıdaki tabloyu incelediğiniz takdirde 17 Haziran-9 Eylül 2022 tarihleri arasında 404 koltuklu İhsan Alyanak gemisi ile 6 kez Midilli Limanı‘na, 9 kez de Plomari iskelesine yapılan yolculuklarda, o tarihlerde Avro ya da TL üzerinden geçerli olan gidiş-dönüş ücretleri üzerinden tahsil edilebilecek olası maksimum tahsilat tutarını hesaplayarak, bunun 5.521.884,12 TL olabileceğini ortaya koyduk.

Ancak hem İzmir Büyükşehir Belediyesi ve İZDENİZ içinden, hem de bu şekilde Midilli‘ye gidip dönen yolculardan aldığımız bilgilere göre, bunun hiç de böyle gerçekleşmediğini, gemideki tüm koltukların hiçbir şekilde tam olarak dolmadığını, yolculukların çoğu kez 20-30 kişi ile yapıldığını öğrendik. Daha doğrusu, İzmir-Midilli seferleri ile ilgili fizibilite (yapılabilirlik) hesaplarının doğru olmayışı ya da böyle bir hesabın hiç yapılmaması nedeniyle İhsan Alyanak gemisinin, tıpkı 1. Kordon‘daki “Nostaljik Tramvay” ismi verilen lastik tekerlekli otobüsler gibi boş gidip boş geldiğini tespit ettik.

İzmirli olan ya da olmayanlar için 890 lira, belediyeciler için 200 lira…

Bu yetmezmiş gibi, elimize İzdeniz A.Ş.‘nin 18 Ağustos 2022 tarih, E-35199552-000.99-1793 sayılı yazısı üzerine, İzmir Büyükşehir Belediyesi İnsan Kaynakları ve Eğitim Dairesi Başkanlığı tarafından düzenlenip belediyedeki tüm birimlere gönderilen 23 Ağustos 2022 tarih, E-11455660-900-912974 sayılı bir yazı geçti.

Bu yazıda, İzmir Büyükşehir Belediyesi İzdeniz A.Ş. Genel Müdürlüğü tarafından düzenlenen İzmir Alsancak-Midilli seferleri kapsamında, Ağustos ve Eylül aylarında devam eden sefer programı dahilinde, gemi yolcu kapasitesinin uygun olması koşuluyla belediye personeli ve 1. derece akrabaları ile belediye iştiraki şirketlerin yönetim kurulu üyeleri ve personeliyle 1. derece akrabalarının İzmir-Midilli seferlerine gidiş-dönüş 200 TL bedel ödeyerek katılabilecekleri belirtilip verilen telefon numarasını arayarak ya da e-posta adresi ile yazışarak rezervasyon yaptırabilecekleri belirtiliyordu.

Yani İhsan Alyanak gemisi, Midilli‘ye boş gidip boş gelmesin düşüncesiyle ve boş koltukları doldurmak için dahiyane bir çözüm bulunmuş ve böylelikle İzmirliler bu seyahati 890 liraya yaparken belediye ve şirket yöneticileriyle çalışanları ve onların 1. derece akrabaları bu yolculuğu 200 liraya yapabilecekler; böylelikle, ödeyecekleri 200 lira gibi komik bir bedelle söz konusu şirketin zararını kapatmaya çalışacaklardı!!!

Evet, İzmir Büyükşehir Belediyesi, İZSU ve ESHOT gibi bağlı kuruluşlar ya da belediye şirketleri İzmirlilerin bir sorunu çözülsün ya da ihtiyaç ve talepleri karşılansın düşüncesiyle her zaman ve her koşulda herhangi bir yatırım ya da hizmet yapılabilir; ama, yapılacak bu yatırım ve hizmetlerin kentte yaşayan ya da çalışanların taraf olduğu bir sorun, ihtiyaç ya da talep doğrultusunda “gerekli“, “yapılabilir” ve “sürdürülebilir” olması koşuluyla… Bunu gerçekleştirmek için de, en tepedeki yöneticinin yapması gereken tek şey, bu tür doğru ve isabetli kararları alacak olanlardan oluşan bilgili, birikimli, deneyimli, becerikli ve yetenekli bir ekibe sahip olması ve bu tür yatırımların bu nitelikli ekip tarafından incelenip analiz edilerek geliştirilmesi, kamu zararına yol açmamasıdır.

İşte o nedenle de, içinde bulunduğumuz Eylül ayında önüme gelen bu değerli fırsatı değerlendirip, belediye kasasındaki milletin parasıyla Midilli’ye gidip tatil yapabilmek için, beni 1. derece akrabası olarak kabul edebilecek bir belediye yöneticisi ya da çalışanını, Antik Dönem filozofu Sinoplu Diyojen gibi elimde lamba ile arıyorum.

Ama diğer yandan da, çalışan işçi ve emekçilerin tüm çabasına rağmen bilgisiz, deneyimsiz, beceriksiz ve yeteneksiz yöneticilerin elinde bir oyuncağa dönüşen İZDENİZ‘in niye devamlı zarar eden bir şirket olduğunu daha iyi anlıyorum…

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde çalışan birinin birinci dereceden akrabası olmak istiyorum… (1)

Ali Rıza Avcan

Evet, bu kadar uzun ve ilk okunduğunda anlaşılmayacak bir başlıkla başladım yeni yazı dizisine. Çünkü bugün ve yarın sizlere, iflası Sayıştay raporu ve belediye meclisi kararı ile belgelenmiş bir belediye şirketinin; kısa adı İZDENİZ olan İzmir Deniz İşletmeciliği Nakliye ve Turizm Ticaret Anonim Şirketi‘nin kötü yönetiminden kaynaklanan ilginç hikayesini anlatarak gelinen son noktada kamu kaynaklarının nasıl savrulup israf edildiğini göstermek istiyorum.

Bilmeyenler için söyleyelim ki; kısa adı İZDENİZ A.Ş. olan şirket, 18 Kasım 1992 tarihinde İZBAK A.Ş. İzmir Büyükşehir Belediyesi Bakım Onarım Makine Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi adıyla kurulup 1999 yılında bugünkü adını alan, 2000 yılında da Türkiye Denizcilik İşletmeleri‘ne bağlı gemi ve iskelelerin özelleştirilmesi projesi kapsamında Özelleştirme Yüksek Kurulu’nun 04 Nisan 2000 tarih, 2000/06 sayılı kararı ile İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne devredilen İzmir Körfezi hattında deniz yolu ile yolcu ve araç taşımacılığı yapan 30 yıllık bir şirket.

Şirketin kendi ağzından…

Şirketin İnternet sayfasındaki bilgilere göre, “8 Mart 2000 tarihinde Türkiye Denizcilik İşletmeleri A.Ş. den devralınan 104 personel, 8 yolcu gemisi ve 3 Araba Vapuru ile İzmir Körfez Hattında Deniz Yolu ile Yolcu ve Araç Taşımacılığına başlayan İZDENİZ A.Ş, bugün 400 personeli, 8 adet iskelesi, 15 adet Hafif Yolcu Gemisi, 1 adet Nostaljik Yolcu Gemisi,  5 adet Araba Vapuru ve 4 Yolcu Motoru ile hizmet vermeye devam etmektedir.

2000 yılında sadece 4 hat ve günde 60 sefer ile başlanılan Körfez Taşımacılığı; İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin Körfez’de toplu ulaşım imkânlarını artırma yolunda yaptığı yatırımlar sayesinde her gün 9 farklı hatta toplam 274 sefer ile devam etmektedir. Yaz sezonunda ise programlı seferlere ilave olarak Urla / Mordoğan / Foça İskelelerine seferler düzenlenmektedir.

20 yılı aşkın süredir yolcularımızın, yoğun şehir içi trafiğinden uzakta, hızlı, ekonomik ve İzmir Körfezinin tadını çıkararak seyahat etme imkânı buldukları konforlu, çevreci ve modern gemileri ile İZDENİZ A.Ş, , yıllık ortalama 12 milyon yolcu ve ortalama 750.000 araç taşımaktadır.

Yolcu sayısı azalırken taşınan araç sayısı artıyor

Şirketin İnternet sayfasında artan nüfus dikkate alınmadan yılda ortalama 12 milyon yolcu taşındığı belirtilmekle birlikte, 2021 yılında taşınan yolcu sayısı 10.741.263 olmuş ve 2019 yılında 18.018.826 olan rekor yolcu sayısına henüz ulaşılamamıştır. Deniz yolculuğu, Covit19 Pandemisinin geçerli olduğu dönemde en sağlıklı ve doğru seçim olmakla birlikte; 2020 ve 2021 yıllarında yolcu sayısında büyük bir düşüş yaşanmıştır.

Ayrıca taşınan yolcu sayısını kentte yaşayan insan sayısı ile karşılaştırdığımızda her bir İzmirlinin yılda 2-3 kez vapura bindiğini, İzmir trafiğine kayıtlı her bir taşıt aracının da en fazla 1 kez arabalı vapurdan yararlandığını görürüz.

Pusulasız ve rota belli olmayan bir deniz yolculuğu…

2000-2021 dönemindeki yolcu ve araç sayılarını gösteren verileri, İzmir‘deki günlük ya da yıllık toplu ulaşım rakamlarıyla mukayese ettiğimizde ise, 2017 yılı itibariyle günlük yolcu taşıma kapasitesi 36.933 kişi/gün⁽¹⁾ olan denizyoluyla ulaşım düzeyinin bugün hangi noktaya geldiği ya da 2025 ve 2030 gibi hedef yıllar itibariyle hangi düzeye çıkacağı -ne yazık ki- bilinmemektedir. Çünkü 2015-2019 döneminde hazırlanıp 2030 yılını hedefleyen İzmir Ulaşım Ana Planı ile 2020-2024 dönemine ait İzmir Büyükşehir Belediyesi Stratejik Planı‘nda deniz kıyısında ve bir körfezin içinde bulunan İzmir‘deki denizyoluyla ulaşıma gereken değer verilmemiş, buna ilişkin stratejik bir hedef ve amaç belirlenmemiş, denizyolu ulaşımının hangi noktadan alınıp hangi noktaya taşınacağını gösteren herhangi bir performans hedefi gösterilmediği için İZDENİZ‘in önümüzdeki yıllarda hangi miktardaki yolcu ve araç sayısıyla hangi düzeyde bir hizmeti hedeflediği bilinmemektedir.

Zayıf mali yapı ve yanlışlıklar sonucunda harcamaların İzmir Büyükşehir Belediye bütçesinden yapılmasına karar verilmesi…

Şirketin bugün itibariyle taahhüt edilmiş nominal sermayesi 331.250.000.-TL. ödenmiş sermayesi de 273.923.235,87 TL’dır.

Kasım 2021 tarihli 2020 Yılı Sayıştay Denetim Raporu verilerine göre sermayenin % 92,9’u İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne, % 5’i ESHOT‘a, % 1,0517’sini İZULAŞ‘a, % 1,0475’i İzbeton’a, % 0,0008’i de Grand Plaza A.Ş.‘ne ait olup İZDENİZ‘in İzban‘da ve Kent A.Ş.‘de % 1’er, İzulaş A.Ş.‘nde de % 0,00171 oranında hissesi bulunmaktadır.

Şirketin 2018 yılı zararı 38.097.957,59, 2019 yılı 59.761.139,92 iken 2020 yılı zararı 80.996.322,64 TL olarak gerçekleşmiştir. 2020 yılı zarar rakamı 2018 yılına göre % 112 artış, 2019 yılına göre % 35 artış göstermiştir. Bu durum, pandemi koşullarında yolcu taşımacılığı faaliyetinin düşmesi nedeniyle şirket brüt hasılatının % 28 oranında düşerek 25.550.853,81 TL olarak gerçekleşmesine karşın, şirketin personel maliyeti ve hizmet maliyetlerinde yaşanan sürekli artıştan kaynaklanmaktadır.

Bunun dışında, Sayıştay Başkanlığı‘nın 2021 yılı denetimi sonrasında, şirketin personel giderlerinin şirketin satış hasılatından fazla olduğu; 2018 yılı hasılatı 34.221.190,54 TL iken personel giderinin 29.766.216,09 TL, 2019 yılı hasılatı 35.412.689,40 TL iken personel giderinin 40.470.101,01 TL, 2020 yılında salgın koşullarının etkisiyle şirketin personel giderinin hasılatın % 180 oranında gerçekleştiği belirlenmiştir. Bu veriler çerçevesinde şirketin tüm faaliyetleri sonucu oluşan hasılatın personel giderini dahi karşılamadığı, personel maliyetinin salgın döneminde hasılatın iki katına yaklaştığı görülmüştür.

Bu durumun doğal bir sonucu olarak İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nin 16.03.2022 tarih, 318 sayılı kararı ile İzmir Büyükşehir Belediyesi ile İZDENİZ A.Ş. arasındaki 2014 tarihli “Deniz Yoluyla Yolcu ve Araç Taşımacılığı Devir Sözleşmesi” işletme giderlerin artması ve hasılatın düşmesi gerekçe gösterilerek İZDENİZ masraflarının doğrudan doğruya İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nce üstlenilmesi sağlanmış; ancak, bu sözleşme metni kamuoyu ile paylaşılmamıştır.⁽²⁾

Ayrıca Aziz Kocaoğlu döneminde alınan 15 adet geminin hız, boyut ve işletme maliyeti gibi faktörler itibariyle yanlış seçimi, bu gemilerdeki büyük maliyetli pervane şaft arızaları, ilk önce bakım ve onarım merkezi olarak yüksek rakamla kiralanan Üçkuyular İskelesi yakınındaki Levent Marina‘nın bu işe uygun olmadığının anlaşılması üzerine, lüks bir restorana dönüştürülmesi, sözü verilen Mavişehir, Bayraklı gibi iskele ve hatların bugüne kadar açılamaması, şirket yönetim kurulu üyelerine sağlanan menfaatlerin genel kurul yerine aynı üyelerden oluşan şirket yönetim kurulu tarafından belirlenmesi gibi nedenlerle şirketin zararı daha da büyümüştür. ⁽³⁾

Çalışanların durumu…

Bilgi edinme hakkı ve mevzuatı çerçevesinde sorduğumuz takdirde “şirket sırrıdır, veremeyiz” gerekçesiyle öğrenemeyeceğimiz personel bilgileri, yine aynı Sayıştay denetim raporu verilerine göre şu şekildedir: Şirketin idari birimleri; Muhasebe ve Mali İşler Müdürlüğü, Satın alma Müdürlüğü, Malzeme İkmal Müdürlüğü, İdari İşler Müdürlüğü, Basın Halkla İlişkiler Müdürlüğü, İnsan Kaynakları ve Eğitim Müdürlüğü, Operasyon Müdürlüğü, Teknik Müdürlüğü ve Marina İşletme Müdürlüğü’nden oluşmaktadır. Şirkette çalışan personel sayısı 1 genel müdür, 1 genel müdür yardımcısı, 8 müdür olmak üzere 31.12.2020 tarihi itibariyle 397’dir.

Yönetici kalitesi mi dediniz?

Hatırlayacağınız gibi İZDENİZ, yönetim kurulu üyeliklerine İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer tarafından atanan ilginç isimlerle biliniyor. Örneğin CHP İzmir 1. Bölge milletvekili adayı maliyeci Turgay Bozoğlu‘nun bir dönem yönetim kurulu başkanı olarak görevlendirilip sonrasında geri alınması, Tunç Soyer‘in özel şoförü Hüseyin Sezer‘in bir dönem yönetim kurulu üyesi olarak görevlendirilip konunun Sayıştay raporuna girip uyarılması üzerine görevden alınması, “Sokak Ekonomisi” çalışmalarıyla öne çıkan Kamuran Elbeyoğlu ve Osman Sirkeci‘nin, özel vakıf üniversitesi Yaşar‘dan gelen Mehmet Ufuk Tutan‘ın, yönetim kurulu üyesi yapılması ve bir süre sonra yönetim kurulu üyeliğinden alınmaları ilk akla gelen örneklerdir.,

Şirketin İnternet sayfasındaki “Bilgi Toplumu Hizmetleri” bölümünün verdiği bilgilere göre, toplam 15 kişinin bulunduğu yönetim kurulunda başkan olarak MTS Denizcilik isimli özel bir şirketin ortağı Osman Hakan Erşen, üye olarak Konak Belediyesi meclis üyesi ve Milli Kütüphane Vakfı Başkanı avukat Ulvi Puğ, İZDENİZ Genel Müdürü Ümit Yılmaz, İZSU Su Arıtma Dairesi Başkanı Sezer Hakan Alpsoykan, ESHOT Araç Bakım Onarım Dairesi Başkanı Kadir Yıldız, emekli İZSU Genel Müdürü Aysel Özkan, gazeteci ve CHP eski milletvekili Osman Korutürk‘ün eski danışmanı Muzaffer Ayhan Kara, İzmir Büyükşehir Belediyesi Satınalma Dairesi Başkanı Övünç Özgen, İzmir Büyükşehir Belediyesi Eşrefpaşa Hastanesi Üroloji Uzmanı Dr. Arif Kudsi Güder, İzmir Büyükşehir Belediyesi Muhtarlıklar Dairesi Başkanı Ali Kılıç, İzmir Büyükşehir Belediyesi Deprem Risk Yönetimi ve Kentsel İyileştirme Dairesi Başkanı Banu Dayangaç, İzmir Büyükşehir Belediyesi Zabıta Dairesi eski başkanı Şemi Albat, İZSU Makine İkmal ve Tesisler Dairesi Başkanı Aktan Akarsu, İZSU 1. Bölge Su ve Kanal İşletmesi Dairesi Başkanı Ferit Çağlar ve İZSU 1. Bölge İşletmeler ve Bakım Onarım Dairesi Başkanı Necdet Evrim Eryılmazlı bulunmaktadır.

Bu unvan ve isimlerin incelenmesinden de anlaşılacağı üzere, bir denizyolu ile toplu ulaşım şirketi olan İZDENİZ‘i yönetenler arasında çoğunluğunu İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin konu ile ilgisi olmayan daire başkanları, özellikle de İZSU yöneticileri oluşturuyor. Oysa bütün kurumsal büyük şirketlerde, hem yönetim kurulu üyelerinin hem de onun altındaki operasyonel yöneticilerin şirketin iştigal konusu ile ilgili eğitim almış olmaları ve o eğitimlerin süregelen diğer eğitimlerle zenginleştirilmesine, şirketin faaliyet alanında bilgili, birikimli, becerikli ve yetenek sahibi olmalarına, bu özellikleriyle doğru kararlar alarak şirketin başarılı bir şirket olması çalışmalarına dikkat edilir ve İZDENİZ‘de olduğu gibi yöneticiler ve yönetim kurulu üyeleri sık sık değiştirilmez, yönetimdeki istikrara önem verilir.⁽⁴⁾

Sonuç olarak,

1) Deniz ulaşım filosundaki işletme gideri yüksek, kullanıcı alışkanlıkları açısından körfez yolculuklarına uygun olmayan ve talebin çok üstünde bir kapasiteye sahip gemilerin seçimindeki ölümcül hatalar; hatta usulsüzlükler,

2) Yönetici kadroda yetersizliğe yol açan ve liyakati dikkate almayan atamalar,

3) İzmir Körfezindeki denizyolu ile ulaşımın yerini ve payını toplum içinde arttırmaya yönelik temel politika, stratejik öncelik, hedef ve amaçların yokluğu,

4) İzmir Ulaşım Planı 2030 ile belirlenmiş hedeflere henüz ulaşılmamış olması ve plan dışı uygulamalara ağırlık verilmesi,

5) Belediye ve şirket yönetiminin, Levent Marina‘yı çekek ve onarım yeri yapma gibi konularda aldığı yanlış kararlar,

6) Sayıştay denetim raporlarında da belirtildiği gibi, şirket yönetim kurulundaki üyelerin kendi menfaatleriyle ilgili konularda karar alması,

gibi nedenlerle İZDENİZ A.Ş., deniz kıyısında ve geniş bir körfezin çevrelediği İzmir’de, kamu yararını dikkate almayan politika, strateji ve uygulamalarla zarar etmeye mahkum bir şirket haline getirilmiştir.

Devam Edecek…

⁽¹⁾ İzmir Ulaşım Ana Planı Katılım Süreci ve Çalıştay Sonuçları -Deniz Ulaşımı, İzmir Büyükşehir Belediyesi Yayını, 2017, s.3

⁽²⁾ https://www.dokuzeylul.com/guncel/chp-tepkili-mahkeme-bilirkisi-incelemesi-yapmadi-h201688.html

⁽³⁾ https://www.a3haber.com/2021/12/20/gorulmeyen-rapor-igneyi-karsiya-cuvaldizi-kendimize-batirma-zamani/

⁽⁴⁾ https://www.a3haber.com/2020/12/19/sayistay-raporlarinin-ayrintisinda-ortaya-cikan-sonuc-hukuka-uydurmuslar-peki-ya-ahlaka/

9 Eylül 1922-2022

Ali Rıza Avcan

Bugün 9 Eylül 2022…

9 Eylül 1922 tarihinde İzmir’in emperyalist ülkelerindeki emrindeki Yunan Ordusu’nun işgalinden kurtuluşunun 100. yılı…

Aynı zamanda da, Ankara‘da doğup uzun yıllarını Ankara, İstanbul, Bursa ve İzmir‘de geçirmiş ve esaslı bir tarih eğitimi alıp 9 Eylül’ün ne anlama geldiğini gayet iyi bilen bir yurtseverin, 9 Eylül 1922’de kurtarılıp hafızasını yitiren İzmir‘e değer veren ve bu kente dair görüş, düşünce, öneri ve eleştirilerini dile getirmek amacıyla yazdığı/yazılan metinleri biriktirmek amacıyla oluşturup bugüne kadar sürdürdüğü Kent Stratejileri Merkezi isimli bloğun 6. yılı…

İzmir, 9 Eylül 1922

Ankara‘dayken Mustafa Kemal Paşa‘nın Ankara‘ya geldiği 27 Aralık 1919 ve Ankara‘nın başkent olduğu 13 Ekim 1923 tarihlerinin yıl dönümlerini önemser ve Ankara yerlisi olan eniştemle akrabalarının Seymen giysileri giyip gümüş kamalarını kuşaklarına sokup yürüyüşlerini ve Ankara oyunlarını oynamalarını severdim. Hele ki, bu oyunları gayet iyi oynayan eski Ankaralı bir komşumuz vardı ki; o büyüğümü, rahmetli Zeynel Balaban amcayı ve eşi İsmet Hanım Teyze‘yi bu nedenle hiç unutamam. O nedenle, meydanı boş bulup bir halk oyunu oynamaya kalktığımda, omuzlarımı kartal misali havaya kaldırıp kaldırıp efelenmeyi pek bir severim.

1981 sonrasında İstanbul’a yerleştiğimde de İstanbul’un fethinden çok müttefik ordularının işgalinden kurtulduğu 6 Ekim 1923’ü ve o nedenle düzenlenen etkinlikleri tercih ettiğimi hatırlıyorum. Sanırım hepimizde olan ezilenden, sömürülenden ve istismar edilenden yana olma, onun tarafını tutup hakça davranma refleksiyle…

İstanbul, 6 Ekim 1923…

1997-1998 döneminde İzmir‘e yerleşmeye karar verdiğim tarihlerde ise, kuruluşunda büyük emeğim olan Türkiye Toplumsal ve Ekonomik Tarih Vakfı tarafından yönetilen Cumhuriyet’in 75. Yılı İzmir Kutlamaları organizasyonuna katılıp Prof. Dr. Oğuz Makal, Kayhan Kırmızıgül, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği İzmir Şubesi Başkanı Asuman Özçam-Boyacıgiller, İzmir Çağdaş Kültür Sanat Etkinlikleri Derneği (İZÇAKSED) Başkanı Aydın Bıçakçı ve opera sanatçısı bas Alpaslan Mater ile birlikte çalışmış; bu çerçevede Kemeraltı, İnönü Sokak‘taki İsmet İnönü‘nün doğduğu tarihi evin restorasyonunda emeğim geçmiş, Atlas Dergisi‘nin 1997 yılında çıkan İzmir özel sayısında okuduğum Yaşar Aksoy‘a ait “Karşıyaka: İzmir’in İçinde ve Ötesi’nde” başlıklı yazının teşvikiyle o tarihlerde İplikçizade Köşkü, şimdilerde de Kotzias Köşkü diye adlandırılan birbirinin eşi ikiz eski yapının yıkıldıktan sonra yerine yapılan 380 numaralı Çağlayan Apartmanı‘nın bahçesine, işgal günlerinde İzmir Yüksek Komiseri Aristidis Steryadis ve Mustafa Kemal Paşa tarafından karargâh olarak kullanıldığı halde 1970’li yıllarda yıkılan tarihi binada yaşanan olayları anlatan bir anı tabelasının konulmasına ve 9 Eylül’le ilgili bir sempozyumun düzenlenmesine ön ayak olmuştum. Hem de 9 Eylül 1999 tarihinde…

Ardından da bir Pazar gününe rastlaması nedeniyle 9 Eylül 2002 tarihinde PR Medya ile Ibexes Group Eğitim Danışmanlığı tarafından ortaklaşa düzenlenecek, içinde bisiklet ve orienteering yarışlarının da yer aldığı “Belkahve’den Kemeraltı’na Kurtuluş” isimli kutlama etkinliğine destek olması için İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Piriştina‘yı ikna etmiş; ancak, aynı tarihlerde İzmir Körfezi‘nde “powerboat” adı verilen özel sürat teknelerinin katılacağı uluslararası Class 1 Dünya Offshore Şampiyonası‘nın Türkiye Grand Prix‘sinin yapılacak olması nedeniyle projeden vazgeçmek zorunda kalmıştık.

Sonrasında da, İzmir’in vefakâr ve tarihi değeri 9 Eylül Vapuru‘nun 30 Nisan 2016 tarihinde balık yuvası olması amacıyla Karaburun‘un Küçükada açıklarında batırılması üzerine kentin Cumhuriyet dönemi hafızasını yok edip o suçunu işleyen belediye yöneticilerini ve yitirdiğimiz 9 Eylül Vapuru‘nu hatırlamak amacıyla, 9 Eylül 2016 tarihinde 21 arkadaşımla birlikte Kent Stratejileri Merkezi isimli kişisel bloğu kurmuş ve bu bloğun kapak resmi olarak da 9 Eylül Vapuru‘nun resmini seçmiştim. O resim o tarihten bu yana oradaki varlığını koruyarak bize 9 Eylül Vapuru ile özdeşleşmiş eski bir tarihi hatırlatır….

Bilgi vermek gerekirse, Kent Stratejileri Merkezi isimli blogda bugüne kadar toplam 838 adet yazı yayınlandı. Bu yazıların büyük bir kısmı bana ait olmakla birlikte arkadaşlarım ve hocalarım Aslı Menekşe Odabaş Kırar, Çağrı Gruşçu, Burcu Taner, Serdar Kesken, Ertuğrul Barka, Göker Yarkın Yaraşlı, Güven Eken, Hakan Kazım Taşkıran, Levent Tuna, Mihriban Yanık, Nizamettin Muhtar Karaca, Nurşin Altunay, Ruşen Keleş, Salim Çetin, Süleyman Gençel, Seniye Nazik Işık ve Tanzer Kantık yazılarıyla destek verip katkıda bulundular. Kendilerine bu vesileyle değerli yazıları için teşekkür etmek isterim.

Bu yıl yaşadığım, kentin Yunan Ordusu‘nun işgalinden kurtuluşunun 100. yılı nedeniyle sıkça “barış“, “kardeşlik“, “milliyetçilik“, “yurtseverlik“, “şovenizm“, “ırkçılık“, “bir arada yaşama” gibi olgu ve kavramlar üzerine düşünme, okuma ve yazma fırsatım oldu. “Balkan Savaşları“, “Ulusal Kurtuluş Savaşı“, “İzmir’in işgali“, “işgal altındaki İzmir’deki yaşam” konularında çok farklı okumalar yapıp, 1911-1912 yıllardan başlayan Balkan macerasını, bu macera sonucunda göç edip İzmir‘e ve Ege Bölgesi‘ne gelip yerleşen göçmenleri, onların beraberlerinde getirdikleri öfke, hesaplaşma ve intikam dolu milliyetçilik anlayışı, kaçıp terk ettikleri toprakların yeni efendilerinin bu sefer de onları adeta takip edip buralarda yakaladığı işgal döneminde İzmir‘de ve Ege‘de yaşananları, zulüm, eziyet, yangın ve ölüm dolu yıkımın ortasındaki işbirliklerini, ticaret ya da para kazanmak adına yapılan ihanetleri, emperyalist bir işgali, savaşı kazanan ülkelerin verdiği görevi ifa etme şeklinde takdim edip nasıl gizlemeye çalıştıklarını, milliyetçilik rüzgarına kapılıp birbirinden ayrılmış grup ve insanların gerektiğinde menfaat uğruna nasıl bir araya geldiğini, işgal dönemindeki ihanetlerle yeterince yüzleşip hesaplaşılmadığını, toplumu ayrıştırmak için dinin ve dini duyguların nasıl kullanılıp istismar edildiğini, kendilerini dini anlamda “cemaat lideri” ilan etmeye kalkanların bir arada yaşama çabasına nasıl dinamit koyduğunu, bu amaçla yabancı ülke servisleriyle nasıl işbirliği içine girdiklerini, İzmir‘deki bazı çevre, grup ve kişilerin işgal dönemi de dahil olmak üzere ve her şeye rağmen gemilerini nasıl yüzdürmeye devam ettiğini, bu kentteki sermayenin temelinde yatan yağma, yıkma, yakma ve el koyma alışkanlığını daha yakından görüp öğrenme, anlayıp tartışma fırsatını yakaladım.

Bu arada, bu kentin nasıl vefasız bir kent olduğunu, Tarkan ve Bülent Ersoy gibi popüler kültürün zamane ikonlarını baş köşeye koyarak bir sığlık sergilerken, İzmir Vilayet Konağı’na 9 Eylül 1922 günü ilk bayrağı diken Yüzbaşı Şerafettin ile İzmir‘in bilim dünyasına armağan ettiği ve benim “İzmir’in bilim amazonları” olarak adlandırdığım Prof. Nermin Abadan Unat, Prof. Dr. Mübeccel Belik Kıray, Prof. Dr. Zeynep Korkmaz ve Prof. Dr. Mübahat Kütükoğlu‘nu nasıl unutup onlara vefa borcunu ödemediğini, Cumhuriyet Dönemi‘nin hafızasını oluşturan tarihi bina ve mekanların nasıl hunharca yok edildiğini bir kez daha anladım.

Ama yine de yaşadığı toprakları ve bu topraklarda yaşamış ve yaşamakta olan insanları seven, onlara sahip çıkan bir yurtsever olarak hangi din, dil, inanç, ırk ve etnik kökenden gelirse gelsin herkesin, başka bir yere göç etmek zorunda kalmadan barış içinde bir arada yaşaması gerektiğine inanan, insanları birbirinden ayıran savaşların, işgallerin, tehcir, pogrom, sürgün ve soykırımların büyük bir insanlık suçu olduğunu bilen gerçek bir barışsever olarak, 9 Eylül 1922 ile simgelenen büyük zaferin 100. yılının, tüm insanlığın barış, demokrasi, kardeşlik, eşitlik ve adalet içinde yaşayacağı yeni bir dünyanın kapısı olmasını ve barışsever kisvesi altındaki tüm savaş ve işgal yanlılarının iyi tanınmasını diliyorum.

Kent Stratejileri Merkezi, bu düşünce, amaç ve hedefler doğrultusunda 2016 yılından bu yana katettiği doğru yolda yürümeye devam edecek, üzerine düşen görevi yapmaya çalışacaktır.

Sonu zaferle bitip savaşa, işgale, sömürüye, ezilmeye, acıya ve yıkıma son verecek nice 9 Eylül’lerde buluşmak üzere…

‘Slow Food’, ‘Terra Madre’ ve İzmir Enternasyonal Fuarı…

Ali Rıza Avcan

Bugünkü yazımda, İtalyanperver İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer‘le ekip arkadaşlarının büyük bir gayretle pazarlamaya çalıştıkları “Slow City“, “Slow Metropol“, “Slow Food” ve “Terra Madre” gibi İtalyan markalarının 91. İzmir Enternasyonal Fuarı‘nı nasıl işgal ettiğini ve böylelikle zaten kimlik kaybı içinde olan İzmir Enternasyonal Fuıarı‘nın bundan nasıl etkileneceğini anlatmaya çalışacağım. Hem de, İzmir‘in 9 Eylül 1922‘de emperyalist ülkelerin temsilcisi Yunan Ordusu‘nun işgalinden kurtuluşunun 100. yıl kutlamalarının yapıldığı bu günlerde…

Ama bu anlatımdan önce, ülkemizde ilk kez 2009 yılında Seferihisar‘da başlatılıp bugün itibariyle 21 yerleşimde uygulandığı düşünülen ya da uygulanmaya çalışılan “Slow City” uygulaması ile Latincede “convivia” olarak tanımlanıp dilimize “arkadaş sofrası” olarak çevirebilecek grup ve topluluklardan oluşan “Slow Food” hareketi ile bu hareketin uluslararası festivali olarak tanıtılan “Terra Madre” konusundaki bildiklerimizi hatırlayalım derim.

Kontrol ediyor; gerçek mi, yoksa sahte mi diye….

Slow Food” kavramı, bu örgütün uluslararası İnternet sitesi http://www.slowfood.com’datüm dünyada yerel yemek kültürlerinin ve geleneklerinin kaybolmasını önlemek, hızlı yaşamın yükselişine karşı koymak ve insanların yedikleri yiyeceklere, nereden geldiğine ve yiyecek seçimlerini nasıl etkilediğine karşı azalan ilgileriyle mücadele etmek için 1989 yılında kurulmuş küresel bir taban örgütüdür” şeklinde tanımlandıktan sonra, bu örgütlenmenin başlangıcından bu yana, 160’tan fazla ülkede milyonlarca insanı kapsayan ve herkesin iyi, temiz ve adil gıdaya erişmesini sağlamak için çalışan küresel bir harekete dönüştüğü, “Slow Food” anlayışının yemeğin kültür, politika, tarım ve çevre dahil olmak üzere yaşamın diğer birçok yönüne bağlı olması nedeniyle gıda seçimleri aracılığıyla gıdanın yetiştirilmesi, üretimi ve dağıtımının toplu olarak etkilenebileceği ve sonuç olarak dünyayı değiştirebileceği iddia edilmektedir.

Terra Madre” ise 2004 yılında Carlo Petrini tarafından kurulmuş uluslararası bir ağ. İtalya‘nın Cuneo eyaletine bağlı Bra komününde doğan Carlo Petrini aynı zamanda Slow Food hareketinin de kurucusu. Kendisinin Türkçe’ye çevrilmiş Luis Sepulveda ile birlikte yazdığı “Mutluluğa Dair Bir Düşünce“, Prens Charles, Vandana Shiva ve Michael Pollan ile birlikte yazdığı “Tohum ve Gıdanın Geleceği Üzerine Manifestolar“, Gigi Padovani ile birlikte yazdığı “Slow Food Devrimi“, Stefano Mancuso ile birlikte yazdığı “Biyoçeşitlilik” ve kendi başına yazdığı “Terra Madre” isimli kitapları bulunuyor.

Terra Madre” ağına ait http://www.terramadre.info isimli İnternet sayfasındaki tanıtım metnine göre, “Terra Madre, Slow Food’un büyümesi, gelişmesi ve “yemek yemenin tarımsal bir eylem, üretmenin gastronomik bir eylem” olduğuna inancının bir sonucu olarak tasarlanmış bir proje.”

Terra Madre“, “Slow Food” kapsamındaki küçük ölçekli üreticilere ses ve görünürlük sağlamak, çalışmalarının gerçek değeri konusunda farkındalık yaratmak ve daha iyi koşullarda çalışabilmeleri için gereken araçları sağlamak amacıyla 2004 tarihli Torino’da kurulmuş.. 2012 yılından sonra yerel projelerin ortaya çıkması ile daha da gelişip güçlenen “Terra Madre” bugün yine Carlo Petrini‘nin başkanlığındaki Terra Madre Vakfı tarafından destekleniyor.

İtalya Tarım, Gıda ve Orman Politikaları Bakanlığı, İtalya Dışişleri Bakanlığı Kalkınma İşbirliği birimi, Piyemonte (Piedmont) Bölgesel Otoritesi, Torino Belediyesi, Slow Food ve Slow Food İtalya tarafından kurulan Terra Madre Vakfı, uluslararası toplantıları ve ilgili girişimleri organize etmek ve finanse etmek, “Terra Madre“nin sürekliliğini sağlamak ve bu büyük macerayı destekleyen tüm ortakları koordine etmek için kurulmuş. Vakıf Konseyi’ni, bizdeki adıyla mütevelli heyetini başkan olarak Carlo Petrini, daimi delege Piyemonte (Piedmont) Bölgesi Valisi Antonella Parigi, daimi temsilci olarak Torino Belediyesi temsilcisi Maurizio Braccialarghe, Slow Food İtalya temsilcisi olarak Gaetano Pascale, İtalya Gıda ve Orman Politikaları Bakanlığı ile İtalya Dışişleri Bakanlığı temsilcileri, vakıf yönetimini genel sekreter olarak Stefano Colmo, Piyemonte (Piedmont) Bölgesi adına Luciano Conterno, Torino Belediyesi adına Francesco De Biase, Slow Food İtalya adına Maria Mancuso, Denetleme Kurulu’nu ise başkan Walter Vilardi, denetçi Liliana Sciarappa ve Maria Giuseppina Cavigliasso oluşturuyor.

Görüldüğü gibi “Terra Madre” adı verilen organizasyonun merkezinde İtalyan vatandaşı olmayan tek bir insan yok. Üstüne üstlük örgütlenmede İtalyan resmi makamları, bakanlık ve belediye temsilcileri önemli bir yer işgal ediyorlar. O nedenle de “Terra Madre“ye sivil bir oluşum ya da organizasyondur demek bu haliyle mümkün değil. Üstüne üstlük bizler kalkıp İzmir‘de bir “Terra Madre” festivali düzenlemiş olmakla birlikte hem “Slow Food” hem de “Terra Madre“ye ait İnternet siteleri İngilizce, Almanca, Fransızca, İtalyanca, Rusça, Korece, İspanyolca ve Portekizce dillerinde hazırlanmış olmasına karşın; toplam 31 “arkadaş sofrası” (cinvivia) ve topluluğu barındıran Türkiye‘nin dili bu sayfalarda kullanılmıyor. Ayrıca “Slow Food“un dünya örgütlerini gösteren bölümde Brezilya, Avrupa, Almanya, Kenya, Gençlik Ağı, İtalya, Kuzey Makedonya, Hollanda, Meksika, Japonya, Rusya, Güney Kore, İsviçre, Uganda, Birleşik Krallık, ABD ve Peru bölümleri olmasına karşın Türkiye yok. Ayrıca hem “Slow Food International“e hem de “Terra Madre“ye ait İnternet sayfaları uzun bir süredir güncellenmediği için İzmir‘de yapılan “Terra Madre“den tek bir satır bile olsa haber yok. Kısacası Türkiye ya da İzmir dil, ülke ve haber değeri olarak ne “Slow Food“un, ne de “Terra Madre“nin umurunda değil. “Slow Food” ya da “Terra Madre” için Türkiye‘de birçok İnternet sitesi olmasına karşın bu iki markanın uluslararası İnternet sayfalarında -ne yazık ki- Türkiye ve İzmir yok.

Anlaşılıyor ki, “Slow Food” ve onun festival organizasyonu “Terra Madre” tümüyle İtalyanların denetiminde olan örgütler eliyle pazarlanan İtalyan markalarıdır. Biz ise bu markaların önüne ya da arkasına “Anadolu” ismini koyarak yaratmaya çalıştığımız Türkiye uygulamaları için öne atılıp, onlar üzerinden nemalanmaya çalışan ve can-ı gönülle onların reklamını yapan, bu İtalyan markalarının bu topraklara yerleşmesi için çabalayan yerel yöneticilere sahip bir kentiz. Bu markalara benzer ya da farklı organizasyonları düzenlemek, kendimize özgü markalar yaratmak ve bunları dünyaya duyurmak gibi bir niyetimiz, bir çabamız yok. Çünkü bizim yöneticilerimiz İtalyanları ve onların yaptıklarını seven insanlardan oluşuyor. O nedenle de onlara “İtalyansever” ya da “İtalyanperver” diyoruz.

Toprak anam sevgi dolu, bereket dolu… Toprak anam sessiz ama toprak anam dopdolu… Toprak anam… Toprak anam; Anadolu”, Barış Manço, “Kayaların Oğlu

Barış Manço “Toprak anam” derken Tarkan “geççek” mi diyecek?

Oysa bizim elimizde kadim Mezopotamya ve Anadolu coğrafyasının Antik dönemlerden bu yana ortaya çıkarıp bizlere armağan ettiği Gılgamış efsanesindeki topraktan yaratılan “Enkidu“, bereketin ve bolluğun timsali “Kibele“, “Kubaba“, “Efes Artemis“i, “Toprak Ana“, “meşher“, “pazar“, “çarşı“, “kapalıçarşı“, İzmir’de 1927 ve 1928 yıllarında “İzmir 9 Eylül Sergisi“, 1933, 1934 ve 1935 yıllarında “İzmir Beynelmilel İzmir Panayırı” ve 1936’dan bu yana geliştirip 91. kez yaptığımız “İzmir Enternasyonal Fuarı” gibi geleneksel değerlerimiz var ve bütün bunlarda toprağın bereketi, bizlere sunduğu bolluk, zenginlik en güzel şekilde anlatılıyor… En azından koca Aşık Veysel‘in ölümle özdeşleştirip bize armağan ettiği “kara toprak” var… Bu değerlerin farkına varmayıp ya da sahip çıkmayıp bir İtalyan‘ın yaratıp “Terra Madre” adını verdiği festivalin peşinde koşuyoruz…. Çünkü biz kendimize değer vermeyip “elin oğlunun” malının ya da markasının arkasından koşmayı pek matah bir şey ya da uygarlık sanıyoruz…

Gelelim 17 Şubat-4 Mart 1923 tarihli Türkiye (İzmir) İktisat Kongresi sırasında açılan “Numune Meşheri” ya da “9 Eylül Meşheri” (9 Eylül Mahalli Sergisi) ile başlatılıp 1927-1928 döneminde İzmir 9 Eylül Sergisi, 1933 yılında İzmir Milli 9 Eylül Panayırı, 1934 yılında İzmir Beynelmilel 9 Eylül Panayırı, 1935 yılında İzmir Arsıulusal 9 Eylül Panayırı, 1935-2022 döneminde İzmir Enternasyonal Fuarı adıyla yapılıp bu sene 91ncisinin gerçekleştirileceği fuar geleneğine….

Anadolu’nun bolluk ve bereket sembolleri…

Önce meşher ve sergi, daha sonra panayır, uzun bir süre de uluslararası fuar olarak düzenlenip hafızada kalan birçok şeyle “İzmir’i İzmir yapan“, İzmir‘in temel değerlerinden biri haline gelen bu etkinlik son yıllarda, -ne yazık ki- eski uluslararası fuarcılığın demode olup ortadan kalkması ve organizasyon kalitesinin düşmesi nedeniyle yeniden panayır düzeyine inmiş durumda…

2002 yılında 71. İzmir Uluslararası Fuarı‘nda İZFAŞ adına “ziyaretçi” kategorisinde 3.000, “ziyaretçi işadamları” kategorisinde 522, “katılımcı yabancı firmalar” kategorisinde 173, “katılımcı yerli firmalar” kategorisinde 470, “Fuar’a gelmeyen memnuniyetsiz ve ilgisizler” kategorisinde 2.002 ve “VIP ziyaretçiler” kategorisinde 25 olmak üzere, toplam 6.192 örneklem üzerinden yaptığımız ve bu haliyle İZFAŞ‘ın yaptırdığı son araştırma olan 71. İzmir Uluslararası Fuarı Ziyaretçi ve Katılımcı Memnuniyet Araştırmasında da İzmir Enternasyonal Fuarı‘nın süregelen formatı ile ömrünü doldurduğunu ve o nedenle de ne yurtiçinde ne de yurt dışında eski ilgiyi görmediğini ortaya koyup çözüm önerileri geliştirmiştik.

Evet, İzmir Uluslararası Fuarı 1927’den; hatta 1923’den bu yana getirdiği şekli ile miadını doldurmuş durumda. Çünkü bugünün dünyasındaki fuarcılık faaliyetleri artık bu şekilde yapılmayıp ağırlık ihtisas fuarlarına veriliyor. İşte o nedenle de, ihtisas fuarlarına ev sahipliği yapması için Gaziemir’de Fuar İzmir‘in inşaatı bitmiş ve 25 Mart 2015 tarihinde açılmıştır. Ancak İzmir Uluslararası Fuarı, 2015-2022 döneminde bu yeni yerde yapılmayarak eskiden olduğu gibi Kültürpark‘ta yapılmaya devam etmiştir. Bunun nedeni de, İzmir halkının kentin ortasındaki Kültürpark‘ta fuar yapılmasına alışması, Fuar’a daha kolay gidip gelmesi ve bu konudaki alışkanlıkları gerekçe olarak gösterilmiştir. Çünkü İzmir Büyükşehir Belediyesi, fuar olmaktan çıkıp panayıra dönüşen ve çoğu İzmirlinin artık ziyaret bile etmediği bu organizasyonu başka bir şenliğe, örneğin bir Uluslararası İzmir Şöleni‘ne ya da Festivali’ne dönüştürme ile ilgili radikal bir karar almaya cesaret edememiş, bu konuda gelebilecek tepkileri göğüslemeyi göze alamamıştır.

Oysa İzmir Uluslararası Fuarı, alınacak cesur ve doğru bir kararla yine yılın aynı tarihlerinde tüm İzmir halkının gezme, görme, dolaşma, eğlenme ve dinlenme ihtiyacını karşılayacak şekilde uluslararası düzeyde çağdaş bir etkinliğe dönüştürülebilir, böylelikle, İzmir ve Ege Bölgesi illeri için cazibe merkezi haline dönüştürülebilir. Ama tabii ki, bu önerinin konuyla ilgili uzmanlarla halkın taleplerini dikkate alıp değerlendirmeye dayanan bir katılım modeli içinde tartışılması, değerlendirilmesi suretiyle…

Bu arada, “Terra Madre” konusunda daha önce İzmir‘de neler yapılmıştı diye hatırlamakta yarar var. Bu amaçla yaptığımız araştırmada karşımıza ilk kez Narlıdere Slow Food‘a ait İnternet sayfasında “Terra Madre Gastronomi Fuarı İçin Mesai Başladı” başlıklı haber çıkıyor. Söz konusu haberde, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 2021’de İzmir’de gerçekleştireceği dünyanın en büyük gastronomi fuarlarından biri olan Terra Madre için kolların sıvandığı, bu amaçla Tarihi Asansör‘de düzenlenen ilk toplantıda “Slow Food” temsilcilerinden (Ali Can Epözdemir-İzmir Vakfı, Galip Ener-Slow Food Mahal, Sevil Terizoğlu Ünal-Slow Food Yenipazar, Nihat Özdal-Slow Food Halfeti, Nilgün Erdem, Sevinç Ulucanlar-Slow Food Yavaş Gari Bodrum, Ayşenur Arslanoğlu-Slow Food Fikir Sahibi Damaklar, Nilhan Aras-Slow Food Tarsus, Yeşim Yassıoğlu-İzmir Bardacık, Gökalp Soygül-İZFAŞ, Zuhal Okuyan, Rezzan Çakır– Slow Food Keçi Karaburun, Ömer Atilla-Foça Yeryüzü Pazarı, Şevket Meriç-Slow Food Teos, İlhan Koçulu-Kars, Defne Soyer, Neptün Soyer– Slow Food Teos, Yener Ceylan-İzmir Büyükşehir Belediyesi Turizm Şube Müdürü, Nedim Atilla-Slow Food İzmir Bardacık) oluşan ekibin bir araya geldiği belirtiliyor.⁽¹⁾Ayrıca, 22 Eylül 2019 tarihli Ekonomi Ege‘nin “Terra Madre İzmir’e Geliyor” başlığıyla verdiği haberde, “Slow Food” birlikleri ile diğer belediyeler aracılığı ile üreticilerin tek tek tespit edileceği fuarın hazırlık sürecinin 18 ay; yani, 1,5 yıl olacağı ve bu sürecin yönetimine Türkiye’den yüzlerce gönüllünün katılacağı söyleniyor.⁽²⁾ Bu hesaba göre, “Terra Madre” gastronomi fuarının, haber tarihini izleyen 1,5 yılın bitiminde; yani, 2021 yılının Mart, Nisan aylarında yapılması gerekiyordu. Ama o sözü edilen fuar 2021 yılında yapılamadı ve en sonunda kendi başına yapılması riskli bulunduğu için 91. İzmir Enternasyonal Fuarı‘na dahil edilerek olası bir ilgisizliğin, İzmir Enternasyonal Fuarı‘nın heyecan ve kalabalığı içinde giderilmesi düşünüldü.

Ancak sorun orada da çözülmedi. Çünkü, aldığım duyumlara göre, “Terra Madre” festivalinin de dahil edildiği 2-11 Eylül 2022 tarihleri arasında yapılacak olan 91. İzmir Enternasyonal Fuarı öncesinde, aşağı yukarı 2022 yılı Ağustos ayında, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 28-29 Haziran 2019 tarihlerinde açtığı “İzmir Evi” isimli Brüksel Temsilciliği eliyle yapılan duyurularda geç kalındığı için; ayrıca, “Terra Madre” organizasyonu “Slow Food” tarafından ticaretin gündemde olacağı bir “fuar” olarak değil de; ticaret dışı bir “festival” organizasyonu olarak tanımlandığından ve International World Trade Organization (WFTO) gibi uluslararası fuarcılıkla ilgili uluslararası anlaşma ve prosedürler dışında kaldığı için duyuru yapılan birçok ülke ve kurum temsilcisi “Terra Madre” çağrısının çok geç yapıldığını, o nedenle ticaretin söz konusu olmayacağı bu organizasyona katılım konusunda, beklendiği gibi başarılı olmayacağını ifade etmişler. Nitekim, 2 Eylül’den 7 Eylül’e kadar 6 gün süreyle izlediğimiz 91. İzmir Enternasyonal Fuarı‘ndaki yabancı ülke, kurum, kuruluş ve firma katılımının azlığı da bu sorunun varlığını net bir şekilde ortaya koymuştur.

Öte yandan, 91 yıldır her türlü zorluğa; hatta savaşlara rağmen yapılan ve organizasyon/yönetim kalitesinin her geçen gün bozulması ve uluslararası fuarcılık anlayışının değişmesi gibi nedenlerle uluslararası olmaktan çıkıp yerel bir panayıra dönüşen bir etkinliğin içine; hatta tam da ortasına, bu topraklara ve coğrafyaya ait olmayan iğreti ve ithal bir organizasyonu, adının sonuna “Anadolu” sözcüğünü ekleyerek dahil etmeye kalkmak da, İzmir‘in ve İzmir Enternasyonal Fuarı‘nın tarihine, o tarihten bu yana ortaya çıkan gelenek ve alışkanlıklarına aykırı, onun kimliğine zarar veren bir girişim olarak değerlendirilmelidir.

Sayın İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer,

Bizim İzmir” “isimli İnternet sayfasındaki 24 Ağustos 2022 tarihli haber yazısının başında “Terra Madre Anadolu, bir ortak akıl hareketidir” ⁽³⁾ ifadesiyle anlatmak istediğiniz o “ortak akıl” kime ya da kimlere aittir veya nasıl ortaya çıkmıştır bilmiyorum; ama, göreve geldiğiniz ilk günlerde, daha doğrusu 17 Haziran 2019 tarihinde birçok meslek odası, vakıf, dernek, sivil oluşum ve bireyin katılımı çerçevesinde Kültürpark Platformu ile ortaklaşa düzenleyip İzmir Sanat‘ta yaptığınız Kültürpark Arama Konferansı‘nda şahsım da dahil yüzlerce kişinin uzun çalışmalar sonucunda ortaya koyduğu “ortak aklı” elinizin tersiyle nasıl itip, daha doğrusu önerilerimizi belediye başkanının veto etme hakkından söz ederek nasıl reddedip dikkate almadığınızı çok iyi hatırladığım için, “ortak akıl” söyleminize bir kez daha kanmıyor ve bu sözcüğün, bizim anladığımızın dışında sizin için ne anlama geldiğini bilmiyor, bilmek de istemiyorum. Çünkü, aynen Kültürpark gibi Cumhuriyet Dönemi‘nin bizlere emaneti 91. yıllık bir geçmişe ve geleneğin içine soktuğunuz bu İtalyan festivali ile her iki organizasyona da zarar verdiğinizi düşünüyorum. Tercih hakkınızı bu şekilde kullanarak belki yandaşınız olan bir kısım kurum, örgüt, kesim ve kişileri memnun edip onların bu işten kazançlı çıkmasını sağlayabilir; ama, esas olarak bu tür tüm kenti ve kentin geleceğini ilgilendiren önemli kararlar öncesinde halka danışmanız, onun görüş, düşünce, eleştiri ve talepleri doğrultusunda karar almanız gerektiğini düşünüyor ve savunuyorum.

…………………………………………………………………………………

⁽¹⁾ https://www.slowfoodnarlidere.org/Sayfa/7/terra-madre-gastronomi-fuari-icin-mesai-basladi

⁽²⁾ https://www.ekonomiege.com/terra-madre-izmir-e-geliyor/65/

⁽³⁾ https://www.bizimizmir.net/terra-madre-anadolu-bir-ortak-akil-hareketidir-52580

AKP’sever Abdül Batur…

Ali Rıza Avcan

İzmir‘in orta yeri Konakİzmir denilince ilk akla gelen yer Konak

Kentin tarihi merkezindeki Konak Meydanı, İzmir Saat Kulesi, Kadifekale, açık bir AVM olarak nitelenen Kemeraltı Çarşısı ile mülteci, göçmen ve sığınmacı yatağı Basmane semti ilk akla gelen yerler…

Konak Belediyesi, 27.06. 1984 tarih, 3030 Sayılı “Büyük Şehir Belediyelerinin Yönetimi Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulü Hakkında Kanun” uyarınca “Merkez İlçe Belediyesi”  olarak, 19.06.1987 tarih, 3392 Sayılı “103 İlçe Kurulması Hakkında Kanun” ile İzmir Merkez İlçe’nin sınırları içinde kalan mahalleler (Buca hariç) itibariyle “Konak Belediyesi” olarak kurulmuştur. Kanunun çıkması ile birlikte İzmir’in en büyük ve en fazla nüfuslu belediyelerinden biri haline gelen Konak Belediyesi, 6 Mart 2008 tarih ve 5747 sayılı “Büyükşehir Belediyesi Sınırları İçerisinde İlçe Kurulması ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun” ile 58 mahallesini yeni kurulan Karabağlar Belediyesi‘ne devretmiş, böylelikle 2007 yılında 848.226 kişilik bir nüfusa sahipken 2009 yılında 113 mahallesi ile 411.152 kişilik bir nüfusa gerilemiştir. Bu gerileme 2009-2021 döneminde de düzenli olarak devam etmiş ve böylelikle Konak ilçesinin 2021 yılı nüfusu, 2009 yılındaki nüfusuna göre % 23,88 oranındaki bir azalışla 336.545’e düşmüştür. Bu durum, Konak ilçesinin ciddi bir nüfus, daha doğrusu genç işgücü kaybı içinde olduğunu göstermektedir.

Konak ilçesi, İzmir‘in diğer ilçelerinin aksine devamlı nüfus kaybedip enerjisini boşaltırken bu belediyenin 2009-2022 döneminde belediye başkanlığını yapanlar bu konuyu gündemlerine bile almamışlar, sadece ellerine geçen fırsatı değerlendirip İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne atlamak için çaba göstermişlerdir. CHP’nin yerel seçimlerde bir aday belirleme taktiği olarak geliştirdiği o kötü gelenek, Konak Belediyesi‘ne başkan seçilenlerin gönüllerinde hep bir büyükşehir belediye başkanı olma aslanının yatmasına sebep olmuş, o nedenle Konak belediye başkanı ile İzmir Büyükşehir belediye başkanı arasındaki bu açık ya da gizli rekabet nedeniyle hem Konak ilçesindeki belediye hizmetleri hem de her iki belediye arasındaki ilişkiler olumsuz yönde etkilemiştir.

Konak Belediyesi‘nin 2009-2014 dönemi belediye başkanı Hakan Tartan ile İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu arasındaki rekabet ve didişme, şimdilerde ise 2019 yılından bu yana fazla göz önüne serilmemesi için özel bir çaba harcanan Abdül Batur ile Tunç Soyer arasındaki açık ya da gizli rekabet ve didişme bu durumun en iyi örnekleridir.

Konak Belediye Başkanı Abdül Batur, Burhan Özfatura‘nın İzmir Büyükşehir Belediyesi başkanı olduğu 1994-1999 döneminde İzbeton genel müdürlüğü, 1999-2019 yılları arasındaki 4 dönemde 20 yıl süreyle Narlıdere belediye başkanlığı yapmış, 1999-2004 döneminde Tansu Çiller‘in Doğruyol Partisi‘nden 1 kez, 2004-2019 döneminde de 3 kez CHP‘den belediye başkanı seçilmiş, 2017 yılında kaçak 10 yapıyı yıkmadığı için mahkeme kararı ile 100 gün görevden uzaklaştırılmış, büyükşehir belediye başkanı olmakla ilgili ilk hamlesini İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Piriştina‘nın ölümü nedeniyle 2004’de yapıp başarılı olamamış bir mimardır. Şimdi ise, 2019 yılından bu yana ilk yerel seçimin sonucunda İzmir Büyükşehir Belediyesi başkanı olmayı arzulamakta ve bunu gerçekleştirmek için girişimlerde bulunmaktadır.

Asıl olarak DYP‘den gelip CHP‘nin sağ kesimine yerleşmiş bir belediye başkanı olarak, ailesinden gelen Alevilik damarı sayesinde ve Doğru Yol Partisi‘nden getirdiği sağ politikalarla kentteki arsa ve arazi rantını yönetmeye ve bunun en kolay şekilde yapıldığı kısmi imar planı değişiklikleri ve kentsel dönüşüm projeleri eliyle yapmaya çalışmakta, bu nedenle de hangi görüş, siyaset ya da anlayışla olursa olsun, kentin rantını paylaşmaya dayalı her kesim ve siyasetle işbirliği içinde olmaktan kaçınmamaktadır.

İşte o nedenle, 2019 seçimleri öncesinde Narlıdere‘den alınıp İzmir‘in orta yerindeki Konak‘tan aday gösterildiğinde, kendisini iyi tanıyanlar “Narlıdere’de bitirdiği denizin Konak’ta fazlasıyla eline geçtiğini” söyleyerek, özellikle de imar planları yeni hazırlanan Gültepe ve Beştepe gibi eski yerleşim yerlerinin Abdül Batur için “iştah açıcı yerler” olduğuna işaret etmişlerdir.

Ancak bütün dikkatine rağmen ilk golü, Pasaport‘taki Vestel gökdeleni nedeniyle yemiş, kendisinden önce verilen ruhsatın mahkeme kararlarına aykırı olduğunun ortaya çıkması; ayrıca yeni seçilen İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in topu kurnazca kendisine atması nedeniyle zor durumda kalarak sorunun çözümünü zamanın akışına bırakmıştı.

Sonrasında kamuoyunun önüne çıkaracak hiçbir önemli projesi olmadığı için, “sağlıklı kentleşme” aldatmacasıyla hazırlanan Gültepe ve Beştepeler mahallelerinin kentsel dönüşümüne yönelik imar planlarına kadar pek gündeme gelememiş; ancak, bu planların TMMOB Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi‘nce açılan dava sonucunda idare mahkemesi tarafından iptal edilmesi üzerine zor durumda kalmış, bu olay sonrasında her şeye rağmen kuyruğu dik tutmak amacıyla sürekli bir şekilde “aklım fikrim dönüşümde” diyerek bu usulsüzlüğün takipçisi olduğunu vurgulamaya çalışmıştır.

Fakat bu arada, 5 Ağustos 2022 tarihinde yazdığım “Klasik bir İzmir sorusu: Kimin eli kimin cebinde?” başlıklı yazıda belirttiğim gibi, 30 Ekim 2020 tarihli Sisam Depremi‘nin İzmir‘de yarattığı etkiler sonucunda ağır hasarlı görülüp yıkılan Basmane, 9 Eylül Meydanı‘ndaki Konak Belediyesi hizmet binasının, verilen sözlere rağmen zamanında yapılmayışı nedeniyle, 2019 seçimlerinde AKP‘nin Konak başkan adayı olarak karşısına/karşımıza çıkan ve şu sıralar AKP il başkan danışmanı olarak görev yapan Melek Eroğlu‘nun birinci dereceden yakın akrabasına ait apartman dairelerini kiraladığını; böylelikle, binlerce boş başka bina ve apartman dairesinin bulunduğu Konak ilçesi sınırları içinde bula bula kendisine rakip olan AKP adayının çok yakın akrabalarına ait daireleri bulup kiralayarak AKP ile arasına herhangi bir şekilde siyasi bir mesafe koymadığını hatırlatmak isterim.

Bunca uzun bir girişten sonra gelelim bugünkü yazımızın konusuna…

Efendim, geçtiğimiz günlerde yakın bir dostum elime İz Dergi isimli bir derginin 2022 Ağustos ayına ait 66. sayısını tutuşturdu. 29,5 cmX12 cm boyutlarındaki 74 sayfalık aylık dergi bedelinin 50 lira olduğu yazılıydı. Ekonomik sıkıntıların yaşandığı böylesi bir zamanda aylık bedeli 50 lira olan bir dergiyi hangi memur ya da işçi alır, bu da yanıtlanması gereken ayrı bir soru diye düşünüyorum. Bu soruyu bir köşeye koyup yolumuza devam edip dergiyi biraz karıştırdığınızda ise hem kapakta hem de iç sayfalarda bulunan bol miktardaki Konak Belediye Başkanı Abdül Batur‘un fotoğrafları (üşenmeyip saydığınızda toplam 74 sayfa olan dergide Abdül Batur‘a ait büyük ya da küçük boyutta toplam 20 fotoğrafın olduğunu görüyorsunuz) nedeniyle, bu sayının Abdül Batur‘a hasredildiğini ve kendisinin yaklaşan 2024 tarihli yerel seçimler için yakın zamanda başlattığı İzmir Büyükşehir Belediyesi başkan adaylığı kampanyası için hazırlandığını tahmin etmeniz zor olmuyor.

Dergi, imtiyaz sahibi gazeteci Ümit Kartal‘ın Abdül Batur‘u öven “Nazar Değmesin” yazısıyla başlıyor ve Abdül Batur‘un elinde “Vefanın adı Konak” tabelasını taşıyan çizimin çevresine Ahmet Piriştina, Sancar Maruflu, Dario Moreno ve Atilla İlhan gibi İzmir‘in bilindik değerlerinin yerleştirilmesi ile oluşturulan Sadık Pala‘ya ait karikatür ile bizleri karşılıyor. Diğer sayfalarda ise İz Medya Yayınlar Koordinatörü Murat Atilla‘nın “Vefanın adı Konak” isimli 2 sayfalık yazısı, “Aklım Fikrim Kentsel Dönüşüm” başlığıyla Abdül Batur‘u övmek amacıyla hazırlanan 9 sayfalık yazı, 2’şer sayfalık “Efsane Başkan Aydın Erten’in Adını Yaşatan Alan Açıldı“, “Engelsiz Yaşam’la adım adım Hayata“, “Basmane’de Büyük Dönüşüm: Silahhane’den Sanathane’ye“, “Konak’ta tarih ayaklanıyor“, “Sancar Maruflu Bilim Merkezi açıldı” başlıklı haber yazıları, 1 sayfalık “Konak’a Avrupa Şeref Bayrağı Ödülü” başlıklı haber yazısı, Konak Belediye Başkanı Abdül Batur‘un CHP Parti Meclisi‘ndeki tek destekçisi CHP İzmir Milletvekili Ednan Arslan‘a ait 8 sayfalık “İzmir, verdiğinin 40’ta 1’ini alabiliyor” başlıklı yazı, ardından CHP İzmir Milletvekili Tacettin Bayır‘a ait 2 sayfalık, Konak ve İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi üyesi Ulvi Puğ‘a ait 4 sayfalık, İletişimci ve yazar Ateş İlyas Başsoy‘a ait 3 sayfalık “İzmir’in Ruhu” başlıklı yazı, gazeteci Seçkin Öner‘e ait “En son babalar duyar” başlıklı 2 sayfalık yazının yanında “Abdül tuttu karıcığım” ve “İz bırakanlar” başlıklı birer sayfalık yazılar, Turist rehberi ve yazarı Serdar Çelenk‘e ait “Kemeraltı’na doyulmaz” başlıklı 8 sayfalık yazı, sinema eleştirmeni ve yazar Batıgün Sarıkaya‘ya ait “Bir zamanlar Konak’ta sinemalar vardı” başlıklı 6 sayfalık yazı, Folkart Kurumsal İletişim Müdürü Ünal Ersözlü‘ye sorulan soruların cevaplarından oluşan “İnsanın özel mülkiyet tutkusunu sevgiyle değiştirmek isterdim” başlıklı 3 sayfalık yazı, edebiyat öğretmeni Bülent Kepenek‘in “Karamık’ın tebessümü” başlıklı 3 sayfalık yazısı bulunuyor.

Dergideki tam sayfa 9 ilan ise toplam 10 sayfadan oluşuyor. İlan veren şirketler ise şu şekilde: Mimar Vahap Yılmaz‘ın Biva A.Ş.‘ne ait Biva Tower ilanı, Biz Kitap‘ın Ümit Kartal‘ın kitabına ilişkin ilanı, Onur İnşaat Sanayi A.Ş.‘ne; daha doğrusu Mehmet Onur‘la Ahmet Onur‘a ait On’live Hotel, helal gıda üreten Denizlili Abalıoğlu Grubu‘nun markası Lezita, Hüseyin Şahin‘e ait Egesel İnşaat‘ın Egesel Koza Projesi (Orta, 2 sayfa), Koç ailesine ait Ege Ulaşım, Konak Belediyesi, AKP Konak İlçe Başkanı Mehmet Sait Başdaş‘ın yönetiminde olduğu aile şirketi Başdaş (Arka kapak içi) ile Mesut Sancak‘a ait Folkart Galeri (Arkla kapak)

Görüldüğü söz konusu dergiye ilan veren şirketler arasında oldukça ilginç; hatta şaşırtıcı olanlar var…

Örneğin, Biva Tower‘ın sahibi mimar Vahap Yılmaz, 2019 tarihli yerel seçimlerde CHP‘den Bayraklı belediye başkan adayı olup, değerli dostum gazeteci Süleyman Gençel‘in o tarihlerde fotoğraflarıyla paylaştığı haberlere göre, seçim süreci içinde gidip AKP Karşıyaka İlçe Başkanlığı‘na 25.000 lira bağışta bulunan; yani “hem nalına hem mıhına” diyerek her iki yana da oynayan işbilir bir müteahhit…

https://haber.sol.org.tr/turkiye/chpli-patron-adaydan-akpye-25-bin-liralik-bagis-akpden-plaket-de-almisti-255223

Yer: Onur Han, Tarih: 21 Temmuz 2014

Örneğin, On’live Hotel‘in sahipleri Mehmet Onur‘la Ahmet Onur cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan‘ın 21 Temmuz 2014 tarihinde İzmir’e gelişinde kendilerine ait Çankaya’daki Gazi Bulvarı ile Gaziosmanpaşa Bulvarı’nın kesiştiği köşede bulunan 7 katlı 1. Onur Han’ın tüm yüzeyini kaplayacak şekilde posterini asan turizmci sermaye sahipleri…

https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/erdoganin-posterini-7-katli-oteline-bedava-asti-96953

Abalıoğlu Ailesi

Örneğin, Lezita‘nın sahibi olan Denizlili Abalıoğlu ailesi AKP ile, özellikle de 2019 yerel seçimlerinde AKP‘den İzmir Büyükşehir Belediye Başkan adayı olan Nihat Zeybekçi ile yakın ilişkileri olan insanlar…

https://www.denizligazetesi.com/guncel/denizli-son-duayenini-kaybetti-h79123.html

AKP Konak İlçe Başkanı Mehmet Sait Bağdaş

Örneğin arka kapağın içinde tam sayfa reklamı olan Başdaş Market, İzmir ve Aydın‘daki 35 mağazasında 750 personel çalıştırıp aylık müşteri sayısı 600.000’i bulan bir perakende satış şirketi ve bu şirketin yönetim kurulunda kardeşleri ile birlikte yer alan şahıs ise AKP Konak İlçe Başkanı Mehmet Sait Bağdaş.

https://www.egetelgraf.com/?s=Konak%20İlçe%20Başkanı%20Mehmet%20Sait%20Başdaş

Örneğin, Folkart Galeri, arada İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Piriştina‘nın eski iletişim-medya danışmanı Ünal Ersözlü bulunsa bile, Mesut Sancak‘ın, daha doğrusu hangi siyaset olursa olsun aşkla sevmeyi pek bilen Sancak ailesinin şirketlerinden biri… Mesut Sancak‘a ait Folkart aynı zamanda hem Aziz Kocaoğlu, hem de Tunç Soyer zamanında İzmir Enternasyonal Fuarı‘nın Migros ile birlikte devamlı sponsorluğunu yapmaktalar..

Şimdi bu durumda; yani, İz Gazete ya da İz Dergi veya Konak Belediyesi topu birbirlerine atarak o reklamverenleri biz seçmedik diyerek aradan çıkmaya çalışabilirler; ama, ben de onlara şu soruyu sormak isterim ki, tümüyle Konak Belediye Başkanı‘na ve onun icraatlarına tahsis edilen bir propaganda amaçlı bir dergide hangi firma reklamlarının bulunacağı, aynı zamanda siyasi bir kişiliği olan belediye başkanını hiç mi ilgilendirmez, bu konuyu hiç mi sormaz dergi yöneticilerine, kendisinin uygun gördüğü reklamverenler konusunda hiç mi tavsiyesi olmaz, reklamverenlerin bir kısmına hiç mi itiraz etmez? Öte yandan solculuğu ile temayüz etmek isteyen bir gazete ya da dergi, AKP‘liliği ile ön plana çıkmış bu reklamverenler konusuna hiç mi dikkat etmez ya da “paranın dini, imanı yoktur” anlayışıyla önüne ya da aklına gelen herkesle reklam anlaşması mı yapar? Bu durum, profesyonelliğin ya da ticaretin gereği mi der? Bence bu konu her iki taraf için de kötü, kimsenin elinde tutmak istemeyeceği talihsiz bir durumdur… Tutanı, savunanı, arkasında duranın niyetini sorgulatır ve siyasi anlamda canını yakıp çok şeye mal olur…

Tabii ki AKP ve yandaşlarıyla bilerek ve isteyerek açık ya da gizli bir anlaşma yapılmıyorsa… Bir “Truva Atı” olarak dışı solcu, içi sağcı bir oluşumun reklamı, propagandası yapılıyorsa…

Bu arada tabii ki, üstünde bedelinin 50 lira olduğu yazılı bu derginin Konak Belediyesi‘ne maliyetini sormayacağım… Çünkü Georges Poulimenos‘un kitabı konusunda verdikleri “sırtlarını sıvazlayıp manevi katkıda bulunduk” cevabını vereceklerini bildiğim için, ne onları, ne de kendimi, cevabı aslında çoğumuzca bilinen bir soruyu sorup cevabını almak konusunda zorlamayacağım…

Ne dersiniz, CHP‘li bir belediye başkanın, solcu olduğu iddiasındaki bir dergi eliyle bu kadar AKP‘li şahıs ya da şirketle bağlantısı varsa ve bu duruma karşı çıkmayıp adeta onların verdiği reklam paralarıyla bu dergiyi finanse ettikleri ortaya çıkarsa, onu bu oldukça ‘açık‘, ‘samimi‘ ‘faydalı‘ ve ‘verimli‘ ilişkileri nedeniyle, CHP‘den ya da başka bir partiden İzmir Büyükşehir Belediye başkanı yapar mısınız veya olması için oy kullanır mısınız? Ne dersiniz? Yarın öbür gün, kuzu postu altındaki bir kurt gibi kazara İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu takdirde bu ilişki ve işbirliklerini nasıl geliştirip nerelere taşıyacağını düşünür müsünüz?

Evet, sonuç olarak bir belediye başkanını parlatmak amacıyla yayınlanan dergideki reklamlarla o belediye başkanının siyaseti arasındaki ilişkiyi eleştirmiş olsam da, diğer yandan bu işi birlikte gerçekleştiren İz Dergi ile Konak Belediye Başkanı Abdül Batur‘un reklamını yapmış oluyorum… Ama en azından gerçeklerin bilinmesi adına bu reklama aracı olmanın bile yararlı olacağını, “bir hayır için bin şerrin” göze alınabileceğini düşünüyorum…

Son olarak da, “günah benden gitsin” düşüncesiyle ve bu dergiyi daha iyi inceleyebilmeniz amacıyla, İz Dergi‘nin İnternet sayfasından aldığım linki sizlerle paylaşmak istiyorum… Nasıl olsa para kazanması gerekenler o parayı çoktan kazandılar, propagandasını yapmak isteyenler de propagandasını çoktan yapmış oldular…

https://www.izgazete.net/images/upload/IYZ_DERGIY.pdf