Bardağın dolu tarafını görmek…

Ali Rıza Avcan

Son zamanlarda, yaşama olumlu bakmak, negatif olmamak ya da olumsuz şeylerden uzak durmak gibi gerekçelerle önümüzdeki bardağın sadece dolu tarafına bakmak adet oldu.

Çevremdeki çoğu insan, akademisyenlerin bir kısmı, belediye yönetici ve çalışanlarının neredeyse tümü; daha doğrusu bir konuda yetki ya da sorumluluk üstlenenlerin çoğu, başarısız olmamak amacıyla ilgili ya da görevli oldukları konulara yetersizlik ve sorunlar üzerinden değil; sahip oldukları varlık, değer ya da kaynaklar üzerinden yaklaşmayı ifade eden aldatıcı bir teselli politikasıyla yaklaşmayı tercih ediyorlar. 

Bardağın dolu tarafına bakmak, akademik çevrelerde giderek “bilimsel” bir analiz yöntemiymiş gibi takdim edilerek yazılan kitap ve makalelerde ya da yapılan sunumlarda siyasetçi ve yöneticilerin gönüllerini hoş tutacak aldatıcı bir iksir haline dönüştürülüyor.

Çünkü böylelikle can sıkan yetersizlik ve sorunları gündeme getirerek kötümser olunmamış olunuyor. Lale Devri‘nin boşvermişlik anlayışıyla herkese ve her ortama pembe bir iyimserlik bulutu yayılarak kimselere “negatif enerji” verme fırsatı yaratılmıyor…

lale2

Ortalığa kötümserlik tohumları eken muhaliflerin, yaşama eleştirel bakanların böylelikle hem önü kesiliyor hem de yazılıp çizilen kitap, makale ve raporlarla, sunulan bildirilerle sahip olunan makam ve masaların sürdürülebilirliği (!) sağlanabiliyor.

Bu pembe iyimserlik halini sağlayan analiz yöntemine ise “varlık-odaklı yaklaşım” diyorlar. Bu yöntemin uygulandığı ilk proje olan Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi 2014-2023 başlıklı belgede bu analiz yöntemi şu şekilde tanımlanıyor.

“Proje yaklaşımını oluşturan varlık-odaklı yaklaşım, Yarımada’nın sürdürülebilir gelişiminde anahtar rol oynayacak yerel varlıklarının korunması ve geliştirilmesi üzerine kuruludur. Varlık (Asset), sözlük anlamıyla bir bireyin, kaynağın veya nesnenin değerli niteliğidir. Bir toplum için ise bireylerinin, altyapılarının, organizasyonlarının, ya da programlarının gücü olarak düşünülmektedir.

Varlık-odaklı yaklaşım ise bir konuyu pozitif, gerçekçi ve kapsayıcı bir biçimde ele alma ve tanımlama düşüncesidir. Hangi yerel varlık, değer ve kaynakların o yerin ayırt edici özelliği olduğunu ve korunması gerektiğini ve nelerin o yeri yaşamak ve üretmek için iyi bir yer yaptığını tanımlamamıza yardımcı olur.”

Görüldüğü gibi var olanlar, sahip olduğumuz varlık, değer ve kaynaklar bardağın dolu tarafı olarak bu yaklaşımın temelini oluşturup bardağın boş tarafını temsil eden yetersizlik, ihtiyaç ve sorunlar bu yaklaşımın görüş alanına sokulmuyor.

Bu yaklaşımdaki bilinçli körlüğü, en iyi şekilde yine aynı belgedeki şu anlatımlarda yakalayabiliyoruz:

Varlık-odaklı yaklaşım, bardağın yarısının dolu olduğunu savunan pozitif bir yaklaşımdır. Kavram ilk kez ABD’de 90’lı yılların başında Kretzmann ve McKnight (1993) tarafından toplumsal gelişim çalışmalarına paralel olarak geliştirilmiştir. Araştırmacılar toplumsal sorunların çözümünde yetersizlikler ve problemler üzerinden gidildiğinde olumsuz bir hava oluşturduğunu görmüşler ve geleneksel ihtiyaç-temelli yaklaşımların çözümsüzlük duygusunu kuvvetlendirdiğini, yerel halkı dışarıdan müdahale beklentisi nedeniyle pasifleştirdiğini tespit etmişlerdir. Bu nedenle de sahip olunan yerel varlıklar, ekonomik ve doğal kaynakların gücü ve bunların yaratabileceği fırsatlar üzerinden hareket eden varlık-odaklı yaklaşımın alternatif bir yol olarak toplumsal ve ekonomik gelişme, yaratıcılık ve girişimcilik üzerinde olumlu etkileri olabileceğini öne sürmüşlerdir.”

Görüldüğü gibi bir planlama yöntemi olarak önerilen bu yöntemde, yerel halkın çözümsüzlük duygusu nedeniyle cesaretini kaybetmemesi için onlara sorunlardan ve yokluklardan söz etmememiz gerekmektedir. Örneğin Çeşme Yarımadası ile ilgili bir stratejik planlama çalışmasında yöre halkının çözümsüzlük duygusuna düşmemesi, dışarıdan müdahale beklentisi nedeniyle pasifleşmemesi  için her geçen gün sayıları artan rüzgar enerjisi santrallerinden ya da balık çiftliklerinden söz etmememiz gerekiyor. Aksi takdirde gelip katkıda bulunmazlar, hatta küsüp bir köşeye bile çekilebilirler…

Oysa sağlıklı bir planlama çalışmasında hem dolu hem de boş tarafın birlikte görülmesi gerekir. Böylelikle hem elde bulunan varlık, kaynak ve değerler hem de mevcut yokluklara bağlı yetersizlik, ihtiyaç ve sorunların birlikte ele alınması, aralarındaki olumlu ya da olumsuz ilişkilerin incelenip irdelenmesi gerekir.

13aafdcad344b8c9

Çünkü yaşamın bizatihi kendisi hem olumlu şeyleri, hem de olumsuzları kendi içinde barındırır ve bunların hepsi bir bütünün parçalarıdır. Bunları birbirinden ayırarak olumlu olanı tercih edip diğerini halının altına süpürmek öncelikle kendimizi kandırıp aldatmanın eski bir yöntemidir. Sonrasında da başkalarını, halkı…

Hepimiz uzunca bir süredir İzmir Büyükşehir Belediyesi ile ilçe belediyelerinin yaptıkları proje yatırımlarından şikayetçi olduğumuza göre, bu şikayetlerin altında yatan nedenlerden birinin de bu Lale Devri Anlayışı ile sadece olumlu şeyleri görüp, yetersizlik, ihtiyaç ve sorunları görmeyen “varlık-odaklı yaklaşım” olduğunu söyleyebiliriz…

 

İzmir şiirleri…

İTHAF

Aşkı şehirler yaratır, şehirler yaşatır
Ben gönlümce yaşadım, gönlümce sevdim
Bilirim saadetim, yalnızlığım bundandır
Seni bulduğum, kaybettiğim günden bilirim.

Aşklarının tarihi bir şehrin tarihidir diyorum
Gün gelir aşklarıyla anılır şehirler anılırsa
Niyetim sevdalı sözler etmek de olmasa
İzmir için ne yazarsam sana adıyorum!

NECATİ CUMALI

necati-cumalı1

GAZİLER CADDESİ

Basmane’de gaziler caddesi’ne
Küçük bir yağmur götürdüm
Siz böyle akşamüstü görmediniz

Gizlice bir şarap tuttum
Yine o şehir korkusu
Ola ki simsiyah sarhoşum
İçimde elektrik uğultusu
Bir kötümserlik sebepsiz

Şurda yeşil gözlü bir çocuk
Naylon geçirmiş şapkasına
Ferid’e benzettim azıcık
Kimbilir belki de başkasına
Yetişkin eli yüzü tertemiz

Basmane’de gaziler caddesi’ne
Kırık çocukluğumu götürdüm
Siz böyle bir akşamüstü görmediniz
Camların rengini beğenmedim
Bütün mor bıyıklar yabancı
Şekersiz çaylar içindeyim
Gece makaslarında bekçi
Sabaha karşı hırsız

Bu afiş sinema tuzağı
Düşme o kızın arkasına
Yemyeşil kolu bacağı
Cigara yapışmış dudağına
Dördünce gecedir uykusuz

Basmane’de gaziler caddesi’ne
Ürkek bir çarşamba götürdüm
Siz böyle bir akşamüstü görmediniz

ATİLLA İLHAN

Attila-İlhan-kolaj
İZMİR’İN AKŞAMLARI

Denizlerin rüzgârı denizlerin,
Gelir vurur kızların bacaklarına.
İzmir’in akşamları İzmir’in,
Herkes saadetini düşünür.

Öpülmez ki denizlerin rüzgârı,
Kolay kolay öpülmez ki.
Bir kaçar bir de durur
Kadınlar gibi.

Denizlerin rüzgârı denizlerin,
İnsan unutur yalnızlığını.
Gemiler yelken açar uzaklarda,
Kim sevmez bu saatlerde yolculuğu.

İzmir’in denizleri koskocaman
Çocuklar uzatır ayaklarını denize.
Midye keser ayaklarını kaçarlar
Sevine sevine.

İzmir’in akşamları İzmir’in,
Nasıl sevilmez böyle akşamlar.
Bir yanar bir söner Karşıyaka’nın ışıkları,
Gün olur insanı deli eder.

İzmir’in ışıkları İzmir’in,
Barların, vitrinlerin önünde
Gemiler gelir rüzgârla dolu,
Gemiler gider ışıklar içinde.

EDİP CANSEVER

 

maxresdefault
KARABİBER

İzmir´de bir ağaç gördüm
Adı karabiberdi karabiber
Yaprağının ucunu ısırdım
Tadı karabiberdi karabiber.

Bir yaşıma daha girdim
Biber dediğin tuzluğa yaraşır
Fidesi olur fidan olur
Bir çınar boyunda karabiber
İnsanın başı döner

Çiçek mi,meyva mı,tohum mu nedir
Nar tanesi gibi pırıl pırıl
Çingen pembesinden sıcak
Karabiber ağaçlar dolusu
Karabiber sebil
Karabiber salkım saçak

İzmir’de bir ağaç gördüm
Adı karabiberdi
Ya karabiber türküsü Allahım
Necati Cumalı söylerdi
Soba borusu gibi bir sesi vardı
Karabiberim, derdi karabiberim
Candarmalar geliyor kalk gidelim

İzmir´de bir ağaç gördüm
Adı karabiberdi
Benim,avuç içi kadar saksılarda
Asma kütükleri,yeşerten anam
Bu ağacı görse sevincinden ağlardı

İzmir´de bir ağaç gördüm
Adı karabiberdi
Dalını,meyvasını,gölgesini
Getirdi masamıza serdi
Yapraklarını görsen bayılırsın
Bir yazma oyası kadar ince
Söğüt dallarından narin
Saçlarının arasında dolaştığını duyarsın
İncecik biberli ellerin

BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU

bedri_rahmi_se
ÖPÜLDÜNÜZ EFENDİM

Buzul günlerinin çözüldüğü mevsimdi
Şiirler gibi akıyordu ırmaklar
Çekildi iğreti yollar ayaklarımızın altından
Saat izmir sularıydı, öpüldünüz efendim

Herkes bir başınaydı, nedense biz ikimizdik
Sokaklar yalın ışıklarla yıkanıyordu
Özlemin kabarmış köpüğü yüreklerimizde
Saat izmir sularıydı, öpüldünüz efendim

Söcükler nereye kaçmışlardı öyle
Neden susmalarla doluydu o uzun yürüyüşümüz
Şehir mi ıssızdı, biz mi kimsesizdik
Saat izmir sularıydı, öpüldünüz efendim

Kanlı yaşantıları tanımıştık, sınanmıştı sevgimiz
Eksik değildi yine de içimizden bulutları
Kendi dallarımızı savurup kıran fırtınaların
Saat izmir sularıydı, öpüldünüz efendim

Kırgındı ömürlerimiz hiçbir şeyi değiştiremediğimizden
İçten içe yaşadığımız pişmanlıklarla
Kaç baharın gülü solmuştu yüreklerimizde
Saat izmir sularıydı, öpüldünüz efendim

HÜSEYİN YURTTAŞ

maxresdefault (1)

GÜL 1

İzmir’e götürüyorum bir gülü
Sarı bir gülü..

İLHAN BERK

maxresdefault (2)

İZMİR 1944

Tek başına gezersin

Mavi emprime entari

Yakışmış üzerinde

Kaşın gözün yerinde

Güzelliğine güzelsin

 

Dolup taşmakta Kültürpark

Giden gidene Fuara

Sen yalnız olduktan sonra

Biz ne güne duruyoruz?

BEHÇET NECATİGİL

maxresdefault (3)

ATLI ASES

Kilimlerle senin sofalarla var yürüyüşün

Geldik şimdi bu saçların ki çözdüm ve çözmedim

Kuşluk yürüyüşün senin gerinmelerle ikindi yürüyüşün

İnceciksin terliklerle uzunsun ya da gözlerle

 

Öyle yürüyüşün ki inmiş atlardan ya Erzurum’dan

Aşkın ardınca oldular ki anlayın işte artık

Her İzmir’de Kordon boyuyla senin şıkırtıların

Geldik şimdi bu ellerin ki tuttum ve tutmadım

Böyleyeyin yürüyüş kilerlerde sayılmış değil

Badem yürüyüşün kavunlarla Kırkağaç yürüyüşün

Çıplaksın yürüyüşünle kaşlarla esmersin ya da

Geldik şimdi bu ayakların ki öptüm ve öpmedim.

Taylar gibi yürüyüşün senin Konya düzü gibi

Geldik şimdi bu atlar ki yıkıldım bittim.

Ekmeklerle birikmiş değil bolluk böyleleyin

Rüzgarlarla senin buğdaylarla var yürüyüşün.

SALAH BİRSEL

1(518)

Eksik olan nedir?

Ali Rıza Avcan

Yine bir saldırı karşısında İzmir. Aynen 15 Mayıs 1919 tarihi öncesinde olduğu gibi varlığını, özgürlüğünü ve geleceğini dikkate almayan büyük bir saldırı karşısında.

O tarihlerde İzmir, kafalarındaki büyük siyasi idealler uğruna emperyalist devletlerin emrine girmiş silahlı güçlerin tehdidi altındaydı. Kent halkı güçsüz ve çaresiz olmasına karşın bu saldırıya karşı hazırlanıyor, nasıl karşı koyacağını düşünüyor, isyanın ilk alevlerini nasıl yakacağını konuşuyordu. Bağımsızlığı ve özgürlüğü için mücadele etmek isteyenler bulundukları her yerde karşı çıkışın örgütlerini kuruyor, işgale hayır demek için bir araya geliyorlardı. O günlerdeki düşman, sırtını emperyalist devletlere dayamış olanların silahlı güçleri ve onun İstanbul’daki işbirlikçileriydi.

bls0506433001363160618

Şimdi ise İzmir yine başka bir saldırı ile karşı karşıya.

Kendine, doğasına; alışkanlık ve değerlerine tümüyle ters, doğasını yok edip kentini talan etmek isteyen vahşi bir saldırıyla karşı karşıya…

Mesut Sancak, Ali Ağaoğlu gibi İstanbul’dan, Ankara’dan; hatta yurt dışından koşturup gelenler bu kentteki işbirlikçileriyle birlikte her şeyi teslim alıp yok etmek istiyorlar. Denizleri, gölleri, deltaları, sulak alanları, verimli toprakları, zeytinlikleri, akan suları, madenleri, rüzgarları; hatta İmbat’ımızı bile tüketip yok etmek istiyorlar…

İzmir’i de geldikleri yerlere benzetmeye, bize ait olan her şeyi sonuna kadar sömürüp tüketmeye çalışıyorlar.

Bu saldırıya, bu işgale bir kent halkı olarak hep birlikte karşı durmamız, eskisinden daha fazla itiraz edip mücadele etmemiz gerekiyor.

Bunun için bir araya gelip örgütlenmemiz; mahalleler, semtler, ilçeler; hatta cadde ve sokaklar itibariyle dayanışma ve mücadele ateşleri yakmamız gerekiyor. 

Bir süredir Mimarlar Odası, Şehir Plancıları Odası, Peyzaj Mimarları Odası, EGEÇEP , HDK Ekoloji Meclisi, Konak Kent Konseyi Çevre Meclisi gibi kurumlarla birlikte bir şeyler yapıp mücadele etmeye çalışıyoruz, kurduğumuz sosyal medya gruplarıyla sesimizi duyurmak istiyoruz; ama bu büyük saldırıya yeterince karşı koyamıyoruz. Yer yer ya da zaman zaman yetersiz kaldığımız, yetişemediğimiz durumlar ortaya çıkıyor. Hatta kentimize, yaşadığımız yerlere yönelik olası tehditlerden bile zamanında haberimiz olmuyor.

Sözünü ettiğimiz dernek, vakıf, platform ve benzerlerinin asıl çalışma alanı çoğu kez çevre mücadelesi olduğu için  İzmir’i kent ölçeğinde kucaklayan bir kent mücadelesinin eksikliğini fazlasıyla hissediyoruz.

Çoğu kez her birimiz nerede ne şekilde çalışıyor, mücadele ediyor, neler yapıp neleri yapamıyor, çalışırken ya da mücadele ederken yardıma ihtiyacı var mı, varsa ne şekilde yardımcı olabiliriz; bu soruları bile cevaplamaya ya da düşünmeye fırsatımız olmuyor.

Uzun yıllardır kent ölçeğinde mücadele edip başarılar kazanan Mimarlar Odası, Şehir Plancıları Odası gibi kurumlar ise hem kendi içlerindeki sorunlar ya da iktidardan kaynaklanan baskılar nedeniyle hem de kısıtlı olanaklarıyla her şeye, her soruna çözüm bulmakta zorlanıyorlar. Bu nedenle bizlerin sivil toplum alanında örgütlenip çalışarak onların çalışmalarına yardımcı olmamız; hatta mücadeleyi birlikte yürütmemiz, kente yönelik çalışma ve mücadele alanlarını çoğaltmamız gerekiyor.

Bu yardımı da, sosyal medyadaki bir araya gelişlerimizi aşacak şekilde daha somut düzeylerde gerçekleştirmemiz, anti-kapitalist kent mücadelesini kucaklamak amacıyla güçlü bir şekilde bir araya gelmemiz gerekiyor.

Yaşadığımız kenti daha iyi tanımamız, onu daha iyi öğrenmemiz, onunla ilgili her olumlu ya da olumsuz gelişmeyi titizlikle takip etmemiz, sorunların arkasından gitmek yerine ön almamız, bunun için de doğru bilgiye ulaşıp analizler, tartışmalar, değerlendirmeler yaparak kentle ilgili politika ve stratejiler belirlememiz, uygulanabilir ve sürdürülebilir plan, proje ve programlar yaparak bunları gerçekleştirmemiz gerekiyor.

Protesto 020

Kısacası güçlü ve yaygın bir mücadele ile tüm kenti, anti-kapitalist kent mücadelesi boyutunda, bağımsız ve muhalif bir kimlikle ekolojik mücadele alanlarıyla bütünleyerek kucaklamamız gerekiyor.

Çünkü yaşadığımız kenti bu şekilde koruyup sahip çıkacağımıza inanıyoruz.

Toplumcu Belediyecilik Bildirgesi

11 Mayıs 2013 günü toplanan “Toplumcu Belediyecilik Ulusal Forumu” sonucunda DİSK Genel İş Sendikası, Engelliler Konfederasyonu, Fişek EnstitüsüMülkiyeliler Birliği, ODTÜ Mezunlar Derneği, TMMOB Elektrik Mühendisleri Odası, TMMOB Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası, TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası, TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası, TMMOB Peyzaj Mimarları Odası, Tüketici Hakları Derneği ve Yerel Yönetim Araştırma, Yardım ve Eğitim Derneği (YAYED) tarafından hazırlanıp imza altına alınan “Toplumcu Belediyecilik Bildirgesi“ni yeni bir belediyecilik arayışında olan tüm kişi ve kuruluşların bilgisine sunuyoruz.

NEDEN YENİ BİR BELEDİYECİLİK ARAYIŞINDAYIZ?

Belediyeler, tarihsel olarak meta üretimi ve ticaretin merkezleri olarak kapitalizmin gelişme aşamasında kentleri yönetmek için kuruldular. Kuruluşun itici gücü kentin yeni-den üretimine olan gereksinimdi. Kentin egemeni burjuva sınıfının sermaye birikimi için kente ve emek gücüne ihtiyacı vardı; emek gücünün ise barınmaya, suya, ısınmaya, karnını doyurmak için ekmeğe, giyinmeye ve bunları satın alacağı yerlere… Belediye örgütlenmesi esas olarak burjuva sınıfının ve işçi sınıfının asgari ortak ihtiyaçları üzerinde yükseldi…

Aradan geçen birkaç yüzyılın ekonomik, sosyal, bilimsel, toplumsal gelişmelerinin sonucunda bugünün dünyasında belediye yine aynı amaca hizmet ediyor; kentte üretim ve tüketim zincirinin aksamadan sürmesi için kenti ertesi güne, kent emekçisini üretime hazırlıyor. Belediyeyi kuran sınıfsal ilişkiler bugün de geçerli; sadece daha karma-şık, daha yüksek beklentiler, daha çeşitlenmiş ihtiyaçlar söz konusu…

Kapitalizmin tahrip düzeyi en yüksek dönemine tanıklık ediyoruz. Bu dönemin son 30–35 yılında yeni kavramlarla kendini yenilemeye çalışan kapitalizm, küresel finans kuruluşlarının ve emperyalist devletlerin gücü ile dünya halklarını yeni sağ ideolojinin egemenliğine sokmuştur. Bu süreçte yeni sağcılık yeni devlet örgütlenmesinin ve küresel düzeyde kurumsallaşmış kapitalizmin yeni ideolojisi olmuştur. Devletler anayasalarını bu doğrultuda değiştirmektedirler. Türkiye’deki yeni anayasa tartışmalarına bu açıdan da bakılmalıdır.

Toplumsal sorunlara karşı yazılan reçetedeki ilacın adı liberalizmdir. Özgürlük ise bu ilacın insanın aklını başından alan ana maddesidir. Ama bu özgürlük tiyatrosunun aktörleri halk değil şirketlerdir. Özelleştirme, yerelleştirme, serbestleşme, şeffaflık, verimlilik, performans gibi liberal içerikli kavramlarla değiştirilen ve sağcılaştırılan devlet, artık küresel kapitalizmin doğrudan yerel iktidar aygıtına dönüşmüştür.

Yeni sağcı devlet yeni sağcı yerel yönetimi de kurmuştur. Türkiye bu kuruluş sürecini AKP eliyle 2003 yılından başlayarak daha yoğun ve derinlemesine yaşamaya başlamıştır.

Sağcı devlet anlayışı tüm belediyeleri kuşatmıştır. Yeni devlet yapısının getirdiği kamu yönetimi anlayışının farkında olarak sürece direnen belediye sayısı bir elin parmakları kadardır.

Tahribat büyüktür: insan, doğa ve tüm canlıların yaşam alanları tahrip edilmiştir. İn-san kendine ve kentine yabancılaştırılmış, doğa acımasızca katledilmiştir. Kentler yaşa-namaz haldedir. Piyasa kentin üzerine kâbus gibi çökmüştür; belediye piyasanın hizmetine girmiş; insan ise tüketim çarkının dişlisi haline getirilmiştir.

Daha fazla katılım, yerele daha fazla yetki perdesinin arkasından şirketlerin katılımı ve şirketlere aktarılan yetkiler çıkmaktadır. Özgürlük ve katılım lafı çoğaldıkça belediye halktan uzaklaşmakta piyasaya yakınlaşmaktadır. Oysa özgürlük ve katılım piyasanın değil halkın talepleridir. Verimlilik ve etkinlik kavramlarının arkasından ise giderek vahşileşen emek gücü sömürüsü çıkmaktadır.

Yeni sağcılığın yarattığı toplumsal eşitsizliği kentin emekçisi iliklerine kadar yaşamak-tadır. Eşitsizlik ile gelen yoksulluk yeni sağcı devlet için ortadan kaldırılması gereken değil yönetilmesi gereken bir sorundur; yoksulluğun yönetimi yoksulun bağımlı hale gelmesi, biat kültürünün inşası ile mümkündür ve adım adım gerçekleştirilmektedir. Neoliberalizm bir yandan da yarattığı derin iktisadi ve siyasal krizlerin pençesinde can çekişmektedir.

Devletler ve toplumlar neoliberalizmin yarattığı buhrandan çıkmanın yollarını bulmaya çalışıyorlar. Bugün neoliberalizmin doğduğu İngiltere’de bile kamu hizmetleri kamulaştırılıyor; küresel su tekelleri ile tanınmış Fransa’da su hizmeti yeniden belediyeleştiriliyor ise yeni seçenekler aranmaya başlanmış demektir.

Türkiye’de en gerici elbiseleri giyen neoliberal anlayış, insanları büyük bir umutsuzluğa doğru hızla sürüklemektedir. Onuruyla geçinebileceği bir iş bulmakta zorlanan kentli; deresini, merasını, bostanını kaybetme korkusu karşısında yaşam mücadelesi veren köylü ve toplumsal statüsünü kaybetmeye zorlanan kadınlar yol ayrımındadır. İşte bu yüzden yeni seçenekleri konuşmanın zamanıdır.

ÇIKIŞ YOLUMUZ TOPLUMCU BELEDİYECİLİKTİR

Toplumcu belediye kapitalizmin çok boyutlu krizinin yarattığı tahribata karşı halkı koruyan ve insanın iyi kötü yaşadığı değil üretken, sağlıklı ve mutlu yaşayacağı kenti yaratan belediyedir.

İnsan ve doğa sömürüsünde sınır tanımayan kapitalizme karşı toplumcu belediye, in-sanı ve doğayı koruyarak kamu hizmetlerini geliştirmeyi, kamu malı üretimini piyasaya terk etmemeyi ve piyasalaştırılan hizmeti geri almayı hedefler; unutturulmaya çalışılan kamu hizmetinin bedava sunulması ilkesini ulaşılması gereken bir toplumsal hedef olarak sürekli gözetir.

Toplumcu belediye kamu erkini ve yetkisini piyasayı denetleme ve sınırlandırma amacıyla kullanır; başlıca aracı planlama; gerekçesi ise toplumun ortak çıkarları ve toplum-sal yarardır. Piyasa işleyişi toplum aleyhine olamaz; piyasanın kamuyu eritmesine izin verilmez.

Toplumcu belediye halkın yönetime ve karar alma sürecine katılımını sağlayacak araçları geliştirir; bizzat halkın iktidarını hedefler. Toplumcu belediye, kamunun toplum yararına çalışmasını talep eden örgütlü halkın yerel iktidarıdır. Yerel iktidarı kazanma süreci belediyenin nasıl yönetileceğinin göstergesidir; katılım, bilgilenme ve aydınlanma ile vücut bulur. Toplumcu belediye talebi ve toplumcu belediye iktidarı bu temeldeki bir katılım anlayışı ile demokratik içeriğine kavuşur.

Toplumcu belediye kent dayanışmasının yerel kamusal dayanağıdır. Kenti ağ gibi ören, dayanışma bilincini geliştiren yaygın kooperatif örgütlenmeleri kent dayanışmasının en önemli araçlarıdır. Kentli dayanışmasına rehberlik eden toplumcu belediye yoksulluğu yönetmeye değil; yoksulluğu ortadan kaldırmaya taliptir. Yoksulun olmadığı kentler yaratmak mümkündür. Planlama, dayanışma, yaratıcılığı teşvik, katılım ve kamu maliyesi olanaklarının toplum yararına kullanılması yoksulluğun ilacıdır.

Kent toprakları demokratik-katılımcı planla toplum yararına yönetilir; toplumsal yarar ilkesi, toprakta toplumsal mülkiyeti koruma ve geliştirme ile sağlanır.

Neo liberal kapitalizm çağı emek gücünün değerini düşürmek ve bu temelde sermayeyi kutsamak üzerinden yürütülmektedir. Neo liberal devlet ve neo liberal kamu yönetimi bu felsefe üzerinde yükseltilmektedir. Emek gücü sömürüsü Devlet politikasıdır; taşeronluk bu politikanın belediye yönetimindeki somut ifadesidir. Toplumcu belediye, kamu erkini emek gücü sömürüsünü sınırlandırmak için kullanır.

ÇIKIŞ İLKELERİMİZ

1- Yeniden belediyeleştirme;
Piyasalaştırılan hizmetler belediyelere geri alınmalıdır. Bu konuda bugüne kadar yapı-lan özelleştirmelere karşı yeniden belediyeleştirme mücadelesi verilmelidir.
Elektrik dağıtım hizmeti, tüketicileri koruma amaçlı zaruri ihtiyaç maddelerine narh koyma yetkisi, her türlü denetleme yetkisi gibi daha önceleri belediyelere ait olup başka kuruluşlara devredilen ya da ortadan kaldırılan hizmet ve yetkiler de yeniden belediyeleştirmenin konusudur.

2- Toplumsal eşitlik;
Her kentli kentin sahibi ve ortağıdır; kentli, gelir durumundan bağımsız olarak belediye hizmetlerinden yararlanma hakkına sahiptir. Toplumcu belediye kaynak tahsisinde gelir adaletsizliğini ortadan kaldırma hedefiyle hareket eder.

3- Dayanışma;
Toplumcu belediye kentte her düzeyde dayanışmaya öncülük eder ve kurar.

4- Demokratik yönetim;
Belediye karar organlarının seçim ve çalışma sisteminin demokratikleştirilmesi; halkın örgütlenmesine öncülük edilmesi; örgütlü toplum kesimlerinin karar, yönetim ve göze-tim sürecine katılması, belediye uygulamalarının toplumsal yararını her an sorgulayabilmeleri toplumcu belediye talebinin ve yönetiminin temelidir.

Belediyenin sorumluluğunda planlama-karar alma- uygulama sürecinde yurttaş-üniversite-meslek kuruluşu, demokratik örgüt ve belediye çalışanlarının katılımı; siya-si-mali çıkarcılığın ortadan kaldırılması yönetim ilkesidir.

5- Üretici ve paylaşımcı belediyecilik;
Toplumcu belediye, kaynak yaratır, üretir ve üretime yön verir; üretici kuruluşlara ve dayanışmalarına kaynaklarıyla ve yetkileriyle güç vererek istihdam olanakları yaratılmasına katkı sağlar; kooperatifçiliği destekler, kooperatif kurar; üretime ve adil paylaşıma eşdeğer önem verir.

6- Planlamacılık ve kalkınma
Toplumcu belediyecilik, yereli yönetme anlayışıyla sınırlı değildir; yerelde toplum yararına planlama ve kalkınmanın ulusal ölçekte toplum yararına planlama ve kalkınma ile mümkün olabileceği düşüncesinden hareket eder.

7- Ortak yaşam kültürü ve kentlilik bilinci;
Piyasa ve tüketim mekânlarında bir araya toplanarak yalnızlaştırılan, kendine ve kentine yabancılaşan tüketici bireyi, toplumsal birlikteliklerde ve etkinliklerinde bir araya getirerek üretici, dayanışmacı ve paylaşımcı hemşeri yaratmak; kentine sahip çıkan, talep eden, sorgulayan, hak arayan yurttaşı destekleyerek kentli ve hemşeri bilincinin oluşması için olanak yaratmak toplumcu belediyenin bireye ve toplumsal yaşama bakış açısını yansıtır.

8- Nitelikli hizmet-üretken emek – nitelikli çalışma koşulları
Kamu erkinin belediye hizmetlerinde ve tüm kentte istihdam koşullarının iyileştirilmesi ve emek gücünün değerinin yükseltilmesi yönünde kullanılması toplumcu belediyenin emek gücüne bakış açısını yansıtır. Toplumcu belediye, kentte emek gücünün niteliğinin yükseltilmesi ve eğitimini; işçilerin sağlık ve güvenliğini toplumsal bir görev bilir.

9- Doğal ve tarihi çevrenin korunması;
Çevreye duyarlı, ekosistemlerin, tarihsel kültürel değerlerin, doğal yaşam alanlarının korunması, iyileştirilmesi, çeşitlendirilerek çoğaltılması ve geliştirilmesi; toplumsal ve doğal miras olarak geleceğe aktarılması ve bu yönde bir toplumsal bilinç oluşturulması toplumcu belediyenin temel görevidir.

Toplumcu belediye kentlerde yaşayan sokak hayvanlarının yaşam haklarına saygı duyarak, onların korunması ve bakımı için gerekli çalışmaları yapar.

10- Gelişmeye açık olmak;
Toplumcu belediye, kapitalizmin yarattığı çok boyutlu tahribata karşı hem ulusal düzeyde hem de Dünya’da süren arayışı izler; bu yöndeki uygulamalardan ilham alır. Yerel değerleri ortaya çıkararak bunları toplumlara tanıtmak; yavaş şehir türü seçkin uygulamaları teşvik etmek toplumcu belediyeciliğe zenginlik katar.

Böylece piyasanın ihtiyaçlarına göre biçimlendirilmeye çalışılan “marka kente” karşı insan ihtiyaçlarına odaklı yeni bir kent yaratma bilinci yeşertilebilir.

11- Herkesi görmek;
Toplumcu belediye, engelli durumunda olan, engelleri nedeniyle toplumsal yaşamdan dışlanma tehlikesi ile yüz yüze kalan her hemşeriyi görmek ve onların toplumsal yaşama katılımının önündeki engelleri kaldırmak zorundadır. Engelli örgütleriyle birlikte çalışmak toplumcu belediyenin demokratik yönetim anlayışının gereğidir.

Toplumcu belediye, toplumda yardıma muhtaç durumda bulunan yaşlılar, çocuklar ile kadınların mağduriyeti önlemek ve korunmalarını sağlamak için gerekli çalışmaları yapar.

12- Tüketiciyi koruma;
Piyasanın denetlenmesinde tüketici bilinci ve örgütlenmesi önemli araçlardan birisidir. Toplumcu belediye piyasa işleyişi nedeniyle maddi-manevi kayba uğrama riskiyle yüz yüze bulunan tüketicilerin korunması amacıyla piyasayı denetler; tüketici örgütleri, bağımsız kuruluşlar ve araştırmacılarla işbirliği içinde hareket eder.

Resim1

13- Toplumsal cinsiyet eşitliği;
Toplumcu belediye kadınların yaşadığı sorunlara duyarlı olan; kamu erkini kadın sorunlarını çözmek için kullanan ve toplumsal cinsiyet eşitliği için bilinç oluşturan belediyedir.

14-Kültür ve sanatı desteklemek;
Toplumcu belediye, kültürel ve sanatsal faaliyetlerin gerçekleştirilmesi ve topluma ulaştırılması için gerekli ortamı hazırlayan, özellikle çocukların ve gençlerin bu faaliyetler kapsamında eğitilmesi için çaba harcayan belediyedir.

Okuyan Kızlar, Aydınlık Yarınlar – Dünya Kız Çocukları Sergisi

33. Aydın Doğan Uluslararası Karikatür Yarışması kapsamında ayrı bir kategori olarak düzenlenen “Güçlü Kızlar, Güçlü Bir Dünya” temalı karikatür yarışmasında ödül kazanan ve sergilemeye değer bulunan karikatürler, Aydın Doğan Vakfı, UNICEF, UNFPA (BM Nüfus Fonu) ve UN WOMEN (BM Kadın Birimi) Türkiye Temsilcilikleri ile birlikte 11 Ekim 2016 tarihinde İstanbul’da düzenlediği “Dünya Kız Çocukları Günü” konferansı sırasında katılımcıların beğenisine sunuldu.

600x450
Emrah Arıkan, Özel Ödül, Türkiye
600x450(1)
Hicabi Demirci, Başarı Ödülü, Türkiye
600x450(2)
Kürşat Zaman, Başarı Ödülü, Türkiye
600x450(3)
Nahid Zamani, Başarı Ödülü, İran
600x450(4)
Vitaly Bondar, Başarı Ödülü, Beyaz Rusya
600x450(5)
A. Kemal Molu, Türkiye
600x450(6)
Didiye Sri Widiyanto, Endonezya
600x450(7)
Eder Santos, Brezilya
600x450(8)
Farzane Vazaritabar, İran
600x450(9)
Gianni Audisio, İtalya
600x450(10)
Halit Kurtulmuş, Türkiye
600x450(11)
İbrahim Tuncay, Türkiye
600x450(12)
Mansoure Dehghani, İran
600x450(13)
Mikhail M. Zlatkovsky – Rusya Federasyonu
600x450(14)
Nebil Çivi, Türkiye
600x450(15)
Nikola Listes, Hırvatistan
600x450(16)
Pawel Kuczynski – Polonya
600x450(17)
Reyhaneh Karimian, İran
600x450(18)
Reyhaneh Karimian, İran
600x450(19)
Yunus Erlanggha, Endonezya

Kitap Tanıtımı: Porto Alegre – Farklı Bir Demokrasi Umudu

Porto Alegre – Farklı Bir Demokrasi Umudu

Yves Sintomer & Marion Gret

Çeviri: Azer Kılıç

İthaki Yayınları, Tarih-Toplum-Kuram Serisi, İstanbul 2004


Yves Sintomer Paris-III Üniversitesi’nde Siyasal Bilimler Fakültesi’nde doçent ve Berlin Marc-Bloch Merkezi’nde araştırmacıdır. La democratie impossible? Politique et modemite chez W eber et Habermas (la Decouvene, 1999) adlı kitabın yazarıdır.

Marion Gret ise, Paris-III Üniversitesi’nde araştırma görevlisi olarak çalışmaktadır.

Başka bir dünya mümkün!” sloganıyla özdeşleşmiş Dünya Sosyal Forumu’nun ilk üç zirvesine ev sahipliği yapan Brezilya kenti Porto Alegre, başka bir demokrasinin pekala mümkün olabileceğini tüm dünyaya gösteriyor. 

Her şey 1988 yerel seçimlerinde, İşçi Partisi’nin başını çektiği “Halk Cephesi“nin Porto Alegre belediyesinin yönetimini kazanmasıyla başladı. Şehrin yeni yönetimi bin bir sıkıntının altına girerek yenilikçi bir çabaya girişti: Belediye bütçesi halkın katılımıyla belirlenecekti. Böylece yeni bir katılımcı demokrasi modelini yıllar içinde geliştirdiler. Bugün Brezilya’da yüzlerce belediyenin yanı sıra, Latin Amerika’da birçok bölgede Porto Alegre modeli katılımcı demokrasi uygulanıyor. Bu kitapta Marion Gret ve Yves Sintomer, Porto Alegre deneyimini inceleyerek, katılımcı bütçe uygulamasını Brezilya’nın toplumsal ve siyasal bağlamına yeniden oturtup, bu uygulamanın nasıl doğduğu ve nasıl işlediğine ilişkin ana hatları açıklıyorlar. Ayrıca, bu katılımcı demokrasi örneğinin her aktif yurttaşın karşı karşıya kaldığı sorunlara nasıl yanıt verdiğini de gösteriyorlar. 

Yerel demokrasinin” önemli bir gündem olduğu günümüzde Porto Alegre deneyimi, başka türlü bir demokrasi tahayyül etmeyi mümkün kılarken, bu demokrasinin başarıya ulaşması yolundaki pratik koşullara dair bilgiler veriyor bizlere.


Kitabın “Giriş” başlıklı bölümü:

Giriş

“Parlamenter rejim müzakere ile yaşar; nasıl müzakereyi yasaklasın?… Parlamentodaki tartışma kulübü mutlaka salon ve tavernalardaki tartışma gruplarıyla takviye edilir; daima kamuoyuna başvuran temsilciler kamuoyuna esas düşüncesini toplu dilekçelerle söyleme hakkını verir. Parlamenter rejim her şeyi çoğunlukların kararına bırakır. Nasıl olur da parlamentonun dışındaki büyük çoğunluklar karar vermek istemez? Devletin tepesinde keman çaldığınızda aşağıdakilerin dans etmesinden başka ne beklenebilir?”

Karl Marx, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i

1988 yerel seçimlerinde, İşçi Partisi’nin (Partido dos Tmabalhadares – PT) başını çektiği “Halk Cephesi” olarak bilinen sol koalisyon birazda sürpriz bir şekilde Porto Alegre belediyesinin yönetimine sürüklendi. Başlangıçta çekilen doğum sancısının ardından, şehrin yeni yönetimi, sonraki yıllarda tahmin edilemeyen boyutlara ulaşarak sonunda gerçek bir kurum halini alacak yenilikçi bir çabaya girişti: Şehir sakinlerinin belediye bütçesinin belirlenmesine katılımının sağlaması. On iki yıl içinde, bu deney Brezilya’da birkaç yüz belediyenin yanı sıra, Latin Amerika’da başka birçok bölgeye yayıldı. Tüm dünyada üzerine yorumlar yapıldı ve bu da İşçi Partisi (PT) ile müttefiklerinin belediye yönetimine yeniden seçilmelerini sağlamakta belirleyici rol oynadı.

Belediye Başkanı Tarso Genro ikinci oylamada ayların yüzde altmışından fazlasını alarak yeniden seçildi ve Ocak 2002’de de Davos’ta (İsviçre) düzenlenen ekonomik forumda inşa edilmekte olan neo-liberal küreselleşme karşıtlarının zirvesi Dünya Sosyal Forumu‘na Porto Alegre ikinci kez ev sahipliği yaptı. Şehir artık “başka türlü bir dünya“nın merkezi olmuş gibi görünüyor ve kendisini gururla “demokrasinin başkenti” ilan ediyor.

Bu hayranlığın nedenlerini anlamak zor değil. Hemen hemen her yerde, egemen sınıf ile vatandaşlar arasındaki uçurum, peşi sıra siyasal sistem içinde gizli bir meşruiyet krizi de getirerek büyüyor. Yine de halka karşı eski seçkinci ön yargıları haklı çıkarmak gitgide zorlaşıyor. Kadınların sorumluluk alacakları görevlerden uzak tutulması gerektiği fikrini alenen savunmak artık nasıl mümkün değilse, sade yurttaşların kentin ortak sorunlarını bilmedikleri gerekçesiyle doğrudan siyasal kararlar alamayacaklarını iddia etmek de artık kabul edilemez. Tarih, gerçekte dünyanın kitlelerden çok liderlerden çektiğini” (1) göstermemiş midir? Hele bir tek seçilmiş görevlilerle teknokratlara bel bağlamak, hiç akla uygun görünmüyor: Anlamını bir tek onların tanımladığı “ilerleme” felaketlere yol açmış ve çoğu zaman da ikiye bölünmüş toplumlar yaratmıştır.

Bu bağlamda, katılımcı demokrasi perspektifinin cazibesi gün geçtikçe artıyor. Yerel düzeyde bu, Avrupa’da iki mekanizma aracılığıyla uygulanmıştır. llk olarak, tüm yurttaşlara açık olan ya da daha resmi (yerel eylemcilerin üyelik kabulleri, seçimler
vs.) bir şekilde oluşturulmuş mahalle danışma konseyleri, ortalama yurttaşların yerel düzeydeki konular ya da belediye politikasıyla ilgili özgül sorunlar hakkında seslerinin duyulmasını sağlamıştır. Bu tür kurullar 2002’de nüfusu 80.000’den fazla olan tüm Fransız şehirlerinde yasayla uygulanmıştır. İkinci olarak, -esasen eski Atina’dan beri bilinen ve birçok modern ülkede hala mahkeme jürilerinde uygulanan bir prensibe uyularak kura ile belirlenen “yurttaş jürileri” son yıllarda siyasete tekrar sokuldu. Bu tür düzinelerce deneyim Büyük Britanya, Almanya ve İspanya gibi farklı Avrupa ülkelerinde de gerçekleştirildi.(2) Çoğunlukla bu jürilerin sadece danışmanlık rolü olmuştur. Yerel demokrasi, tabii ki, yukarıdan aşağı yönetim yerine, halk inisiyatifine dayanarak seçilmişlerin yurttaşlar tarafından göreve çağrılmasının mümkün kılınacağı, “birlikte yönetme” modelini vaat eder. Ancak yurttaşlar tarafından ifade edilen görüşler sadece danışman görüşü olarak değerlendirilir çoğunlukla; bu yüzden katılımcılar kısa bir süre içinde gerçekte hiçbir şey elde etmedikleri için usanıp vazgeçerler. Genellikle, katılım inisiyatifleri gençler, toplumun en az ayrıcalıklı kesimleri ve göçmenler tarafından ihmal edilir. Bu toplumsal gruplar, toplumun genelini temsil ettikleri pek söylenemeyecek olan orta sınıf kesimlerin tekeline girme eğilimindedir. Zaten “yerel demokrasi” neredeyse tamamıyla mikro-yerel konularla ilgilenir ve siyaset de kamu yönetiminin modernleştirilmesi sorununa gelip dayanma eğilimindedir, iktidar ilişkileri de sorgulanmadan bırakılır. Buna karşılık, Porto Alegre epey yol almış gibidir: Tarso Genro, Brezilyalı belediyenin “demokrasiyi radikal bir biçimde demokratikleştirme” girişiminde olduğunu ilan ediyor. (3) Bu ütopik ufuk, artık hayata geçirilmiş bir gerçek olarak görünüyor. Gerçek bir katılımcı demokrasi düşüncesi, bu şekilde teşvik edilerek, Avrupa’ya kadar gitgide yayılıyor. Almanya, İspanya, Fransa ya da İtalya’da kimi seçilmiş temsilciler, katılımcı bütçe mekanizmalarını farklı bağlamlarda uygulamayı -tasarladıklarını belirttiler. Bir o kadar umut verici gelişmede başka türlü katılımcı bütçe projelerinin hayata geçirilmesi oldu.

Rio Grande do Sul’un başkenti alternatif küreselleşmeden yana olanların toplantısına üçüncü kez ev sahipliği yapıyorsa, bunun nedeni orada gelişen katılımcı demokrasinin böylesine örnek bir nitelik taşımasıdır. Bu deneyim, iktidarı yurttaşlara geri vererek, siyaseti neo-liberal küreselleşmenin elinde tükenmeye mahkum olduğu bağlamdan çıkartarak, yeniden sağlığına kavuşturdu. Yerel yönetim ölçeğinde, Porto Alegre’nin katılımcı bütçesi, kamu politikasının “önceliklerini yoksullar lehine tersine çevirme” aracıdır. Birleşmiş Milletler’e göre, ı 960’da nüfusun en zengin % 20’si dünya ölçeğinde gelirin % 70,2’sine sahipken, en yoksul % 20’si ise, % 2,3 ile yerinmek zorundaydı. 1997’de bu eşitsizlik, oranların sırasıyla % 86 ile % 1’e ulaşmasıyla daha da derinleşti. Porto Alegre alternatif bir küreselleşme için mücadele etmenin mümkün olduğuna işaret ederek, bu sürecin kabul edilişinin aksine önüne geçilemez olmadığını gösterdi. Sonuçta bu deneyimden evrensel bir ders çıkarmamız gerekmiyor mu? Dünya Sosyal Forumu‘ndaki –“Anti-Davos” Forumu– mücadeleler; sosyal adalet, toplumların demokratikleştirilmesi ve sürdürülebilir kalkınmayı teşvik etmeyi olanaklı kılarak, dünya ölçeğinde alternatifler geliştirmiyor mu?

Marıon Gret & Yves Sıntomer - Porto Alegrea

Yine de, yargılan gerçek kanıtlara dayandırmak önemlidir. Tarih, çok daha az parlak gerçekleri gizleyen parlak efsanelere karşı ihtiyatlı olmayı öğretti bize. Bu deneyim de yakından incelenmeli; karşı karşıya kaldığı sorunlar ve getirdiği çözümler kadar arkasındaki mantık, hepsi anlaşılmalı. Kamu yönetiminde rol alan yurttaşlar, bu verimliliği gerçekten güçlendirebiliyorlar mı? Popülizme kaymaktan kaçınabiliyorlar mı? Gerçek katılım, küçük gruplar olmadan ya da orta sınıflar iktidarı büyük ölçüde tekellerine almadan, mümkün mü? Sivil toplumdan doğan hareketlerin faaliyetleri, onları bürokratikleştirmeden ve köklerinden koparmadan kurumsallaştırılabilir mi? Mahalle düzeyinde hareketler kamu yararının inşasında rol oynayarak, hemşericiliğin ötesine geçebilir mi? “Katılımcı bütçe” adıyla anılan mekanizma, ayrıntılı olarak açıklanmayı gerektirecek ölçüde karmaşık bir görünüm sunuyor. Destekçileri onu nasıl meşrulaştırıyor? Uygulamalarla söylemler birbiriyle benzeşiyor mu? Dayandığı mekanizmalar tam olarak neler? Katılımcı bir demokrasi kurmaya yönelik böylesi radikal bir girişimi belirleyen dinamikler neler? Güçlü tarafları ve zayıf yönleri ne? Siyasal katılım ne ölçüde gerçek ve ne kadar insan gerçekten katılıyor? Katılanlar kim? Temsili sistem katılımcı piramide nasıl bir arada olabiliyor? Belediye bütçesi bir bütün olarak tamamen halk katılımı çerçevesinde mi belirleniyor? Porto Alegre’nin katılımcı bütçesi ile Avrupa’nın katılımcı mekanizmaları arasında bir benzerlik var mıdır? Bağlama özgü etkenler, genel etkenlerden nasıl ayırt edilebilir?

Kısaca, Porto Alegre deneyimi gerçekten göründüğü gibi -mekanik olarak taklit edilecek bir model anlamında değil de, temeli üzerinden başka yerlerde projelendirilmesi mümkün, fikir geliştiren bir girişim olarak- örnek nitelikte midir?


(1) J Dewey, The Public and its Problems, Athens, Ohio: Swallow Press/Ohio University Press, 1954, s. 208.

(2) FONT, j. (ed.) Ciudadanos y decisiones publicas. Ariel, Barcelano, 2001; Smith, G., ve Wales, C., ‘The Theory and Practice of citizen’s juries“, Policy&Politics, 2 7/3.

(3) GENRO, Tarso e SOUZA, Ubiratan de. Orçamento Participativo. A experiencia de Porto Alegre. Fundaçao Perseu Abramo, Sao Paulo, 1997.

Muhalif bir kent…

Ali Rıza Avcan

Doğma büyüme İzmirli değilim. 26 yıl, doğduğum Ankara’nın, 14 yıl baba memleketi İstanbul’un ve 2 yıl da Bursa’nın havasını solumuş, bunun üstüne 20 yıldır İzmir’de yaşayan ve uzunca bir süredir kendini bu kente ait hisseden bir kentliyim. Kendisiyle barışık olduğum göçmen ruhum için sanırım bundan öte gidilecek, bundan böyle terk edilecek başka bir kent yok.

Eskiden Ankara’nın “Fidayda” ya da “Misket” türkülerini ya da aslen Çerkez olmam nedeniyle kulağıma çalınan armonika sesiyle nasıl tüylerim diken olduysa; uzunca bir süredir “Eklemedir koca konak” ya da “Feraye” gibi Ege türkülerini dinlediğimde ya da zeybek oyunlarını seyrettiğimde de aynı ruh hali içine giriyorum. Ya da yaşadığım bu kentte, ben buralara gelmeden önce yapılmış bir anıt yıkıldığında, doğma büyüme buralı olduğunu ya da İzmir’i çok ama çok sevdiğini söyleyip sessiz kalan birilerinden daha çok üzülüyor ve üzüntümü rahatlıkla dışa vurabiliyorum.

Geçtiğimiz günlerde sohbet ettiğim sevgili Sancar Maruflu‘nun beni fazlasıyla mutlu eden sözüne göre ben artık onun gözünde İzmirli olmuşum…

Evet, bu anlamda doğma büyüme İzmirli değilim; ama “sonradan olma” iyi bir İzmirliyim… Hem de, yaşama ve yaşadığım kente daha iyi olabilmesi için eleştirel bakan muhalif bir İzmirliyim. Ne mutlu bana!

***

Yirmi yıldır bu kentte yaşayan, artık kendini bu kente ait hisseden, o nedenle de “sonradan olma bir İzmirli” olarak bu kente yerleştiğim yıllarda bu kentin şimdikine göre daha belirgin olduğunu hissettiğim bir özelliğine değinmek istiyorum.

Çünkü ben İzmir’i o özelliği nedeniyle tanımış ve çok sevmiştim.

5a01c476c29d117f95eea82ff9fdbc42

Hani birilerinin her geçen gün durmadan kendisine yeni kimlikler bulduğu bu kent bana göre o tarihlerde şimdikine göre daha asi, daha muhalif bir kentti.

Aynen David Harvey‘in daha sonralar ortaya attığı Asi Kentler tamlamasında olduğu gibi, belediye başkanı Burhan Özfatura’nın yönetimine karşı sıkı bir muhalif hareketin, güçlü bir sivil direnişin yaşandığı, o nedenle de gelir gelmez kendimi o hareketin içinde bulduğum, buram buram muhalefet, karşı çıkış ve direniş kokan bir kentti. 

Kent yaşamında etkili olan bütün meslek odaları, sivil toplum kuruluşları ve partiler Birinci Kordon’da yapılmak istenen otoyola karşı mücadele ediyorlar ve bu nedenle kentte kuvvetli bir muhalefet rüzgarının esmesine neden oluyorlardı.

Ancak daha sonra yapılan 1999 yerel seçimleriyle birlikte belediye yönetimine Ahmet Piriştina‘nın gelmesi ve onun “akıllı” politikalarıyla o muhalefet hareketini kendi yanına çekip meslek odaları ve sivil toplum kuruluşu yöneticileriyle yakın ilişkiler kurması; hatta onları belediyede üst düzeydeki görevlere getirmesi ya da danışman olarak istihdam etmesi sonucunda kentteki muhalefetin küçülüp etkisizleştiğini görmeye başladım.

Bu muhalefeti etkisizleştirme ya da yanına alma operasyonuna, medya kuruluşlarıyla yapılan “başarılı” ittifakların eklenmesi de ilave edildiğinde adeta kentteki muhalefet hareketi yerel iktidara ortak olmak ya da onun etki alanına sokulmak suretiyle etkisizleştirilip yok edilmiş oluyordu.

Demokratik, çoğulcu ve katılımcı bir yerel yönetimin, kentteki diğer demokratik kitle kuruluşlarıyla, sivil toplum kuruluşlarıyla kurumsal bağımsızlığa saygı göstermek koşuluyla karşılıklı ilişkiler geliştirmesi, onları karar alma ve uygulama süreçlerine dahil etmesi arayıp da bulamadığımız bir şey olmakla birlikte; bu işbirliğinin yerel yönetimin egemenlik alanında gerçekleşmesi, bu ilişkilerde kurumsal ilişkiler yerine yöneticilerin kişisel tercihlerinden kaynaklanan ilişkilere önem verilmesi, yönetime ortak olanların zaman zaman kent muhalefetine ya da kamu yararına ters düşerek yapılan şeylere ortak olmaları gibi nedenlerle hem kentteki muhalefet zayıfladı hem de bu muhalefeti sürdürmek isteyenlerin haklı itirazlarıyla karşılaştı. 

O nedenle toplumsal muhalefetin ve medyanın bağımsızlığı zaman içinde giderek ortadan kalktı. Ardından da muhalefet yaparken teslim olanlar, muhalefet etmekten kaynaklanan güçlerini kaybederek zayıfladılar. Abonelik, reklam gelirleri, ücret ödeme ya da eşi dostu işe alma, şirketlere yönetim kurulu üyesi yapma gibi yöntemlerle teslim alınan medya kuruluşları ise teker teker kapanarak onların yerini belediye bültenlerini birebir yayınlayan güdümlü medya kuruluşları aldı.

Bu durumun Aziz Kocaoğlu döneminde de güçlenerek devam etmesi nedeniyle kentteki bazı meslek odaları ya da sivil toplum kuruluşları, yerel yönetimler tarafından adeta teslim alındı. Bu durum eskiden olduğu gibi tüm muhalefet hareketini kapsamasa da bazı kesimler kolaylıkla teslim alındı, bazılarının da sesinin çıkması engellendi, sesini çıkaranlar ise anında ötekileştirildi. Artık onların muhalif seslerini kimse duymaz oldu. 

Bu durum giderek öyle bir hal aldı ki, belediyede masa ya da makam kapıp belediye görevlisine dönüşenler kraldan çok kralcı tutumlarıyla belediye yönetiminin daha fazla hata yapmasına neden olmaya, muhalefet etme güç ve becerilerini geldikleri muhalif kesimler üzerinde göstermeye, böylelikle yerel yöneticilerin daha çok işine yaradıklarını kanıtlamaya başladılar. Hele ki bu harekete, daha önce daha üst düzeylerde meslek odası yöneticiliği yapmış olup Ankara’dan ithal edilen Çankaya Belediyesi kadrosu da eklendiğinde durum iyice içinden çıkılmaz bir hale geldi.

Evet, bugün İzmir’de kente karşı saldırılar daha büyük, yoğun, saldırgan ve yıkıcı olmakla birlikte itirazları bir araya getirecek güçlü bir kentsel muhalefet hareketi yok.

Olanlar ya da olmak isteyenler de kendi kurumsal bütünlükleri içindeki çatışma ve bürokratik engeller; ayrıca, yerel yönetimlerde çalışma zorunluluğundan kaynaklanan mesleki bağımlılıklar, toplumdaki kutuplaşmaya bağlı etnik, mezhepsel ve siyasal ayrımlardan kaynaklanan kopuşlar, siyasi parti bağlılıkları ve en önemlisi menfaat bağları nedeniyle pek fazla etkili olamıyorlar ve kolaylıkla “istemezükçü” damgasını yiyorlar.

Oysa kentin egemenleri; yerli sermaye gruplarıyla “yabancı” olarak görülen İstanbul sermayesi, onların iktidar bağlantıları yerel yönetimlerle kurdukları ittifaklar sayesinde bu kente saldırmaya, İzmir’i İstanbul’a benzetmeye devam ediyorlar.

Resim1

Bu anlamda, bu kentin, İzmir’in güçlü bir toplumsal muhalefet hareketine ihtiyacı olduğu görülüyor…

Evet, bu anlamda; sermayenin her geçen gün yoğunlaşan, hırçınlaşan azgın rant saldırılarına karşı koymak, kenti savunmak, İzmir’in ikinci bir İstanbul olmaması için güçlü bir toplumsal muhalefet hareketine ihtiyaç olduğu anlaşılıyor…