Bu değirmenin suyu nereden geliyor?

Ali Rıza Avcan

Ulusal ve yerel basının, kendilerine yakıştırdıkları “dördüncü güç” sıfatıyla diğer güçler; yani, yasama, yargı ve yürütme karşısındaki içler acısı hali, yaşadığımız tüm zamanların en güncel hali… O nedenle, hiçbir basın kuruluşu çıkıp siyasetçiler gibi güçler arası bağımsızlığı savunamıyor. O kurumların ve gazetelerin hali yasama, yargı ve yürütmeye yapışık, ondan yararlanıp nemalanma hali… Gazetenin, gazetecinin bağımsızlığı, özgürlüğü ve tarafsızlığı -ne yazık ki- onların gündeminde yok. Bu içler acısı hal, dün, bugün ve de yarın edecek bir “sürdürülebilirlik” hali… Çünkü gücü eline geçiren her merkezi ya da yerel iktidar odağı, kendisinden yana bir basın yaratma, onun etinden sütünden tüyünden yararlanıp daha da güçlenmek derdinde… Bu durum, Osmanlı’dan Cumhuriyet Dönemi’ne kadar uzanıp bugünlere kadar gelen bir vaka-i adiye hali…. Çünkü iktidar, elindeki büyük gücün etkisiyle düşüncesini ve kalemini satabilecek insanları bulmakta ve onları istediği şekilde kullanmakta hiç de zorlanmıyor. Hatta kendisini basın mensubu olarak tanımlayan bu tür insanlar, seve isteye bu işi yapma, iktidarı övüp yüceltme konusunda daha baştan gönüllü oldukları ve bu konuda sınır tanımadıkları için güç sahibi olan iktidar onlara değil, onlar iktidarın ayağına gidip hizmet etmek istediklerini söylüyorlar ve karşılığında da bunun bedelini istiyorlar… Bu gerçekleşmediği takdirde de, her fırsatta tehditlerle birlikte iktidarı yerden yere vurarak anlaşma yapmaya zorluyorlar… Kısacası, iktidarla bu tür “kirli” basın arasında karşılıklı çıkarlara dayalı çirkin, anti-demokratik bir mutabakat var… Bu nedenle, ortada böylesi bir mutabakatın olduğu her ortamda, iktidarı elinde tutan her yönetimin anti-demokratik olduğunu söylemek mümkün hale geliyor…

Ulusal ve yerel basının genel durumunu bu şekilde ortaya koymakla birlikte, aramızda düşüncesini ve kalemini satmayan, iktidara yaranmak için çabalamayan, bunun için direnen güzel gazeteciler de var… O nedenle, sanki bütün gazeteciler ve basın yukarıda anlattığım şekildeymiş gibi onların hakkını da yemek istemem… Ama onlar sayıları her geçen gün azalan; adeta nesilleri tükenen dinozorlar gibi azınlıkta kalıyorlar… Sesleri gür bir şekilde gerçeği, doğruyu ifade ediyor; ama, yine de sayıları ve etkileri az olduğu için tüm basın içindeki varlıkları her geçen gün daha da azalıyor…

Bugün bu namuslu, araştırmacı, dürüst gazetecilerin hakkını yememek, onların varlığını hatırlatmak amacıyla öğrendiğim bir bilgiyi, elime geçen bir dağıtım tablosunu sizlerle paylaşmak istiyorum. Ama ondan önce, AKP iktidarı ile birlikte daha da gelişen ve yandaş gazete ve televizyonların bir araya toplaşıp iktidar adına yaptıkları yayınlar karşılığında büyük mali kaynaklara ulaştığı, bizlerin de “iktidarın havuzu” olarak tanımladığı olgunun, İzmir örneğini ele alıp tarihi gelişimini ortaya koymak istiyorum.

Takvimler 2019 yılının Ağustos ayını gösteriyor. İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin çiçeği burnunda yeni başkanı Mustafa Tunç Soyer‘in icraatının beşinci ayı içindeyiz… İzmir Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Misket Dikmen‘in başkanlığındaki Yerel Basın Platformu adı verilen bir oluşum, 5 Ağustos 2019 tarihinde İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer‘i ziyaret ederek görüşüyor. Görüşme sonrasında, “hayata geçirilmesi planlanan projeler ve önümüzdeki süreçte izlenecek yol haritası üzerinde fikir alışverişinde bulunduk. Yerel Basın Platformu tarafından hazırlanan 4 taslak projeyi de değerlendireceğiz.” diyerek açıklamada bulunan Soyer, “Şeffaf olacağız, ayrımcılık yapmayacağız. Ne yapıyorsak herkes bilecek. Şeffaf ve açık bir dönem yaşayacağız. İzmirliler daha fazla gazete okusun, kentine, gazetesine sahip çıksın istiyoruz. Mesele 50 tane fazla gazete dağıtmak değil. Farkındalığı büyütmek zorundayız. Türkiye’de medya bu kadar çökmüşken, tek nefes alacak yer yerel medyadır. Nefes dediğimiz aynı zamanda en temel haklarımızdan olan haber alma hürriyetidir. Vatandaş olarak şu anda bu hürriyetimizden mahrumuz. Bu mağduriyeti giderecek tek mecra aslında yerel basındır. Haber almak bir insan hakkıdır. Bu potansiyelin eninde sonunda gün ışığına çıkacağını düşünüyorum. O yüzden ne yapsak azdır. Daha fazlasını yapmaya gayret edeceğiz. Belediye olarak nasıl yol yapıyorsak, insanların daha özgür, rahat ve mutlu yaşaması için de basına bu yardımı yapıyoruz.” demiş. Soyer ayrıca bu kapsamda verecekleri desteğin, Basın İlan Kurumu’ndan resmi ilan alan yedi günlük yerel gazeteyle sınırlı olduğunun altını çizerken, meclis kararlarının yerel gazetelerde yayınlanmasının şeffaf yönetim ilkesine de büyük katkıları olacağını hatırlatmış.

Görüldüğü gibi bugün bizim “İzmir havuzu” olarak niteleyip Basın İlan Kurumu‘ndan resmi ilan alan yedi günlük gazete ile sınırlı olan yardımın belirli sayıda basılı gazete satın alma şeklinde gerçekleştirileceği, havuzda yer alan yedi gazeteye yapılacak yardımların resmi ilan yayınlama hakkı olan diğer yerel gazeteler arasında ayrımcılık yapmadan gerçekleştirileceği ve buna ilişkin bilgilerin şeffaf olacağı açık bir şekilde belirtilmiş.

Bu görüşmenin hemen sonrasında İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 2019 Ağustos ayı olağan toplantısı gündemine eklenen dört meclis üyesine ait önergede, “yeni yargı paketinde, yazılı basını ayakta tutan en önemli gelir kaynağı olan icra ve iflas ilanlarının gazetelerde yayımlanma zorunluluğunun kaldırılmasının, yerel basının üzerinde oluşturacağı olumsuz ektinin giderilebilmesi, İzmir Büyükşehir Belediyesi olarak İzmir’e özgü bir ‘Yerel Yönetim-Yerel Basın İş Birliği Modeli’ ile yerel basınımıza katkı sunulabilmesi ve aynı zamanda 5393 sayılı Belediye Kanununun 14. maddesine göre Belediye hizmetlerinin, vatandaşlara en yakın yerlerde ve en uygun yöntemlerle sunulacağı Belediyenin görevleri arasında gösterildiğinden ve yine aynı Kanunun Meclis kararlarının kesinleşmesi başlıklı 23. maddesinin ‘Kesinleşen Meclis Kararlarının özetleri yedi gün içinde uygun araçlarla halka duyurulur.’ hükmü kapsamında, İzmir Büyükşehir Belediye Meclisinin almış olduğu kararların özetlerinin İzmir’de yayın yapan ve Başkanlık Makamı Olur’u ile uygun görülen yerel gazetelerde yayımlanması, söz konusu karar özetlerinin ilan giderlerinin Belediyemiz Basın Yayın Halkla İlişkiler ve Muhtarlıklar Dairesi Başkanlığına bağlı Basın Yayın Şube Müdürlüğünün 03.5.4.01 İlan Giderleri kaleminden karşılanması hususlarını Sayın Meclisin onaylarına arz ederiz” denilmesi nedeniyle öneriyi görüşen Plan ve Bütçe Komisyonu‘yla Hukuk Komisyonu‘nun birlikte formüle ettiği, “195 sayılı Basın İlan Kurumu Teşkiline Dair Kanunun 34. maddesinde belirtilen vasıflarda olan ve İzmir genelinde dağıtımı yapılan yerel gazetelerde Başkanlık Makamı Oluru aranmaksızın mevcut gazetelere bütçenin eşit şekilde dağıtılması ile birlikte kararların yayınlanması” şeklindeki 15 Ağustos 2019 tarih, 636 sayılı belediye meclisi kararı, oybirliği ile kabul edilerek uygulamaya konulmuştur.  

Bu kararda sözü edilip bir ön koşul olarak atıf yapılan 2 Ocak 1961 tarih, 195 sayılı Basın İlan Kurumu Teşkiline Dair Kanun‘un, “Gazetelerin vasıfları” başlıklı 34. maddesinde ise, resmi ilan verilecek gazetelerin, içerik, sayfa sayı ve ölçüsü, gazetede çalıştırılan kadrolu işçi sayısı, gazetenin fiili satış rakamı ve yayın süresi ile uygun görülecek diğer yönlerden Basın-İlan Kurumu Genel Kurulu‘nca belirleneceği belirtilmekte olup; 15 Ağustos 2019 tarih, 636 sayılı belediye meclisi kararı ile İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nce yerel gazetelere yapılacak yardımların, resmi ilan yayınlamaya hak kazandığı Basın İlan Kurumu‘nca belirlenen gazeteler arasında dağıtılacağı kabul edilmiştir.

Bu kanun hükmü ve belediye meclisi kararından sonra Basın İlan Kurumu‘nun İnternet sayfasına baktığımızda ise, 2019 yılı Ağustos ayı itibariyle resmi ilan vermeye uygun İzmir gazeteleri için şöyle bir duyuru yapıldığını görüyoruz.

Basın İlan Kurumu‘nun İzmir‘de resmi ilan almaya hak kazanan yerel gazetelerin aylık listelerini Eylül 2019-Ağustos 2022 dönemi itibariyle incelediğimizde, listede yer alan yedi ayrı gazetenin varlığını sürekli olarak koruduğunu; ancak, 2022 yılı Eylül ayında bu gazetelere Yeni Asır gazetesinin eklenmesi suretiyle İzmir‘de resmi ilan almaya hak kazanan günlük gazete sayısının 8’e çıktığını görürüz.

2 Ocak 1961 tarih, 195 sayılı Basın İlan Kurumu Teşkiline Dair Kanun‘un 34. maddesi uyarınca Basın İlan Kurumu tarafından resmi ilan almaya uygun görülen yerel İzmir gazetelerinin 2019 yılı Ağustos ve 2022 yılı Eylül aylarındaki listesi, Yerel Basın Platformu‘nun 5 Ağustos 2019 tarihi ziyareti ve İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nin 15 Ağustos 2019 tarih, 636 tarihli kararı uyarınca Ağustos 2019-Ağustos 2022 döneminde yedi gazeteye (9 Eylül, Ege Telgraf, Haber Ekspres, İlkses, Ticaret, Yeni Bakış, Yenigün), Eylül 2022 ayında da bu gazetelerin arasına Yeni Asır gazetesinin eklenmesi suretiyle sekiz gazeteye yükselmiş olup; resmi ilan almaya hak kazanmış İzmir’deki yerel gazetelere yönelik yardımların, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer‘in ifadesiyle adaleti, şeffaflığı ve farkındalığı sağlamak amacıyla bu sekiz gazete arasında eşit şekilde dağıtılması gerekmektedir.

Ancak bu karar, haber ve kanun hükümlerine rağmen son günlerde elime geçen Turkuaz Dağıtım kaynaklı ve “İzmir Büyükşehir Belediyesi Günlük Gazete Alım Listesi” başlıklı bir tablo, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin yardım yaparken, resmi ilan almayı hak eden gazeteler arasında pek de adil davranılmadığını, İzgazete isimli gazetenin henüz resmi ilan almaya hak kazanmadığı halde yardım alan gazeteler arasına dahil edilerek en büyük yardımı aldığını göstermektedir.

Kaynak: Turkuaz Dağıtım Pazarlama

İzmir‘deki yerel gazetelerin dağıtımını yapan Turkuaz Dağıtım Pazarlama‘nın dağıtım verilerine göre hazırlanan bu tablonun incelenmesinden de görüleceği gibi, 9 Eylül, Yenigün, Ege Telgraf, Haber Ekspres, İlkses, Ticaret ve Yeni Bakış Gazeteleri Basın İlan Kurumu tarafından resmi ilan alabilecek gazeteler olarak belirlendiği halde; bu tablonun ilk sırasında yer alan İzgazete, Basın İlan Kurumu tarafından resmi ilan alabilecek gazete olarak tanımlanmamıştır. Çünkü aşağıdaki tablolardan anlaşılacağı üzere, İzgazete, 2019 Ağustos ile 2022 Eylül arasındaki dönem itibariyle henüz “beklemede olan” ve bu nedenle de resmi ilan alamayıp sadece reklam alabilecek bir gazetedir.

Yukarıdaki tablonun da gösterdiği gibi, İzgazete henüz resmi ilan alabilecek bir gazete olmadığı halde, Basın İlan Kurumu Teşkiline Dair Kanun‘un 34. maddesi ile ilişkilendirilerek alınmış olan 15 Ağustos 2019 tarih, 636 sayılı İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi kararına aykırı olarak yardım almaktadır. Hem de alım miktarı diğer gazetelere göre daha yüksek tutulmak suretiyle… Daha doğrusu İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı‘nın yaptığı görüşmede bu konuda adil ya da eşit olacağı sözüne rağmen…

Belediye meclisi kararında ve İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer‘in 5 Ağustos 2019 tarihli görüşmede Yerel Basın Platformu mensuplarına söylediklerine aykırı olan bu durumun akla gelebilecek makul tek bir nedeni, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin, İZSU ve ESHOT genel müdürlükleriyle belediye şirketlerinde çalışan işçiler için Türk-İş‘e bağlı Belediye-İş Sendikası ile, yine ayrı birimlerde çalışan devlet memurları için Tüm-Bel-Sen ile yaptığı toplu iş sözleşmelerinde işçi ve memurların okuması için alınacak olan gazetelerle ilgili hüküm ve uygulamalar olabilir.

Ancak Tüm-Bel-Sen‘in 2022 yılı için İzmir Büyükşehir Belediyesi, İZSU ve ESHOT genel müdürlüklerinde çalışan memurlar için imzaladığı toplu iş sözleşmesinin “Diğer Haklar ve Ücretli İzinler” başlığını taşıyan 23. maddesinin (i) fıkrası hükmünde, “işveren, çalışanların genel kültür bilgilerini artırmak, okuma alışkanlığı kazandırmak ve güncel gelişmeleri takip edebilmeleri amacıyla yemek molalarında ve ara dinlenmelerde tüm çalışanların okuyup yararlanacağı miktarda yerel ve ulusal gazete, dergi ve kitap bulundurur” hükmü yer aldığı için, bu gazetelerin tek tek memurların her biri için satın alınmadığını, alınacak ulusal ve yerel gazetelerin çalışanların yemek yedikleri ya da ara dinlenmesi yaptıkları yerlerde okuyup yararlanabilecekleri miktarda bulundurulacağını söyleyebiliriz.

İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Türk İş‘e bağlı Belediye-İş Sendikası arasında 18 Haziran 2022 tarihinde imzalanan ve 5.250 işçiyi kapsayan toplu iş sözleşmesinin (bu sözleşmeyi incelemek amacıyla temin edemediğimiz için), işçilerin yararlanması amacıyla alınacak ulusal ve yerel gazetelerle ilgili düzenlemesinin sözleşmenin hangi maddesinde yer aldığını ve ne şekilde düzenlendiğini -ne yazık ki- bilmiyoruz. Ancak işçiler için imzalanan bir sözleşmede, memur sözleşmesindeki hükümlere benzer düzenlemelere yer verilebileceğini tahmin etmenin yanlış bir tahmin olmayacağını düşünüyorum. Çünkü İzmir Büyükşehir Belediyesi hizmet binasına her gidişimde, giriş kapısının hemen sonrasında gelip geçen herkesin alabileceği şekilde yüzlerce gazetenin, özellikle de Cumhuriyet gazetesinin istiflendiğini görmüş biri olarak bu şekilde alınan gazetelerin işçilerden çok belediye gelen yurttaşlara dağıtıldığını biliyorum

Ayrıca, imzalanan toplu iş sözleşmesi hükümlerine göre, İzmir Büyükşehir Belediyesi, İZSU ve ESHOT genel müdürlükleriyle diğer belediye şirketlerinde çalışan işçilere dağılacak ulusal ve yerel gazetelerin adları ve sayıları sendikalar tarafından belirlenip belediyeye bildiriliyorsa, o zaman da satın alınmayan diğer yerel gazete sahiplerinin yetkili sendika Belediye-İş Sendikası‘na bu hesabın nasıl yapıldığını, işçilerden tercihlerinin nasıl alındığını, bu tercihler sırasında diğer gazetelerin neden tercih edilmediğini ve gazete satışlarında haksız rekabete neden olay bu olayda hangi yetkiyle nasıl müdahale ettiklerini sorması gerektiğini düşünüyorum. Aksi takdirde gazetelerle ilgili yardımlara Belediye-İş Sendikası‘nın müdahil olduğu şeklinde bir usulsüzlükle daha karşı karşıya kalmamız mümkün olabilecektir.

İşte bütün bu nedenlerle, şaibeli gazete ve televizyon satışları, belirli sayıda kadrolu gazeteci çalıştırma zorunluluğuna uymama ve belediyelerle geliştirilen haksız ticari ilişkiler konusunda soruşturma ve cezalandırma haberlerini duyduğumuz şu günlerde, İzmir’deki bütün yerel gazete ve televizyon sahipleriyle yerel yöneticilerin hak, hukuk ve adalete, evrensel insan haklarına, demokrasi, tarafsızlık, basın ve ifade özgürlüğü gibi değerlere daha fazla önem ve öncelik vererek, AKP iktidarı cephesindeki muhaliflerine benzememesini diliyor, güçlü bir yerel basının doğruluk, tarafsızlık ve bağımsızlık gibi temel ilke ve değerler üzerinde daha da da gelişip güçleneceğine dair inancımı ifade etmek istiyorum.

(1) https://www.ticaretgazetesi.com.tr/ibbden-yerel-basina-destek

(2) https://www.izmir.bel.tr/tr/KararDetayi/27143

Havanda su dövmek: Romanlar için eşitliği sağlama eylem planı önerileri hazırlamak…

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin geçtiğimiz günlerde yayınlanan 18 Temmuz 2022 tarihli haberi, “Roman Hakları Çalıştayı düzenleniyor“, 17 Ağustos 2022 tarihli haberi de “Eşit yaşam için Roman eylem planı hazırlandı” şeklindeydi. Söz konusu haberler, İzmir Büyükşehir Belediyesi ve İzmir Kent Konseyi ile merkezi İstanbul‘da olup İzmir‘de temsilciliği bulunan Eşit Haklar İçin İzleme Derneği işbirliğinde, 19 Temmuz 2022 tarihinde milletvekillerinin, belediye meclisi üyelerinin ve mahalle muhtarlarının katılımıyla kapalı oturum şeklinde “Roman Hakları Forumu“nun düzenleneceğini , 22-23 Temmuz 2022 tarihlerinde de Türkiye’nin 80 ilinden gelen Roman hakları alanında hak temelli çalışan sivil toplum örgütlerinin, aktörlerin, akademisyen ve uzmanların katıldığı ve kapalı oturum şeklinde yapılan “Roman Hakları Çalıştayı“nın düzenlendiğini ve bu çalıştayda “Roman Hakları Forumu“nda geliştirilen öneriler çerçevesinde, “İnsan Haklarına Erişimde Romanlar İçin Eşitliği Sağlamak: Eşitlik İçin Eylem Planı” önerilerinin hazırlandığını duyuruyordu.

Verilen haberlere göre, çalıştayda konuşan İzmir Büyükşehir Belediyesi Sosyal Projeler Dairesi Başkanı Anıl Kaçar,  “2016-2021 yıllarını kapsayan Roman Vatandaşlara Yönelik Strateji Belgesi geliştirildi. Ancak bu belgenin süresi doldu. Öte yandan bu süreç bağımsız izleme mekanizmasının geliştirildiği ve kamu bütçesinin ayrıldığı bir doğrultuda ilerlemedi. Romanların yaşadığı hak kayıplarında veya maruz kaldıkları ayrımcılıkta gözle görülür bir iyileşme yaşanmadı.  Kamuoyuna yansıyan ve sivil toplum örgütlerine aktarılan bilgiler ışığında Ağustos-Eylül 2022 tarihleri içerisinde Roman Strateji Belgesi ve Eylem Planı’nın (2022-2025) yayımlanacağı biliniyor. Biz de bu yüzden Roman sivil toplum örgütlerinin, Roman aktivistlerin, bu alanda hak temelli çalışan  uzman ve akademisyenlerin katılımıyla Roman Hakları Çalıştayı düzenledik. Çalıştaydaki tespit ve öneriler çerçevesinde ‘İnsan Haklarına Erişimde Romanlar için Eşitliği Sağlamak: Eşitlik İçin Eylem Planı’ hazırlandı. Roman sivil toplum kuruluşları ortaya çıkan önerileri Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’na, farklı siyasi partilere ve milletvekillerine yüz yüze veya çevrim içi olarak iletiyor” diyerek yaptıkları ve yapacakları çalışmaları anlatıyordu.

Çalıştay’da hazırlanıp habere eklenen “İnsan Haklarına Erişimde Romanlar için Eşitliği Sağlamak: Eşitlik İçin Eylem Planı”nda Romanlar için sağlanacak eşitliğin temeli olarak sağlık, eğitim, barınma ve istihdam hakkının esas alındığı görülmektedir. ⁽¹⁾

Söz konusu eylem planına biraz daha ayrıntılı bakıldığı takdirde, “sağlık hakkı” kapsamında 4 stratejik hedef ve 19 alt hedefin, “eğitim hakkı” kapsamında 4 stratejik hedefin ve 32 alt hedefin, “barınma hakkı” kapsamında 3 stratejik hedef ve 11 alt hedefin, “istihdam hakkı” kapsamında 3 stratejik hedef ve 25 alt hedefin; toplam olarak 14 stratejik hedefin ve 87 alt hedefin yer aldığı;

Ayrıca bunlardan ayrı olarak, “Ayrımcılıkla mücadelenin yaygınlaştırılması ve etkili başvuru yollarının oluşturulması“, “Roman dil, tarih ve kültürü açısından haklar“, “Toplumsal cinsiyet eşitliği“, “Kapasite geliştirme Çalışmaları ve Roman Stratejik Eylem Planı’nın izlenmesi ve değerlendirilmesi” başlığı altında 5 ayrı stratejik hedefle bu hedeflerin altında yer alan 29 alt hedefin; böylelikle, söz konusu eylem planı kapsamında toplam 8 stratejik hedef ölçeğinde toplam 116 alt hedefe yer verildiği belirlenmiştir.

Şimdi gelelim bir stratejik planlama uzmanı olarak 27 sayfadan oluşan bu eylem planı önerilerinin değerlendirmesine:

1. İzmir’deki Romanlara ait bir ‘mevcut durum analizi’ bulunmamaktadır.

Hazırlanan belge başlı başına bir plan olmayıp, bir planın hedefleri arasında yer alması istenen önerilere ait olsa da, her gerçekçi, doğru, uygulanabilir ve sürdürülebilir planın altlığını oluşturan ‘mevcut durum analizi‘nden yoksundur.

Planın vizyon, misyon, temel değer, amaç, hedef ve performans göstergelerinden önce hazırlanması gereken mevcut durum analizi dediğimiz çalışma ise, planın uygulanacağı ortamın geçmişini ve mevcut durumunu ortaya koyan ayrıntılı bir tespit çalışmasıdır. Böylelikle hem hazırlanan planın amaç ve hedeflerinin o ortamın koşullarına uygun olup olmadığı sorusuna temel olur, hem de o ortama ait ihtiyaç ve sorunların belirlenmesini sağlar. Örneğin Romanların İzmir özelindeki tarihi gelişim ve yerleşimleri, nüfusları ve bu nüfusa ilişkin demografik bilgileri, ilçeler, bölgeler, semt, mahalleler ve hatta cadde-sokaklar düzlemindeki yerleşimleri, eğitim düzeyleri, mesleki dağılımları, yaşadıkları sorunlar, talep ve şikayetleriyle benzeri hususlar bu analizle ortaya konularak Romanların İzmir özelindeki durumu gösteren net bir fotoğrafın çekilmesi sağlanır.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘nin bundan 3 yıl önce, 14 Aralık 2019 tarihinde yaptığı İstanbul Roman Çalıştayı‘na baktığımızda ise “İstanbul Roman Çalıştayı Ön Hazırlık Raporu” adıyla 73 sayfalık bilgilendirici bir raporun hazırlandığını ve kamuoyu ile paylaşıldığını görürüz. ⁽²⁾

Ama bizlere iletilen belgede böylesi bir ayrıntılı ön çalışmanın yapılmadığı gibi öneri olarak ortaya konulan hedeflerin arasında buna benzer çalışmaların hedef olarak belirlendiği görülmüştür. Oysa mevcut durumu, sorunları, şikayet ve talepleri gösteren ‘mevcut durum analizi’ planla yapılacak bir çalışma değil; planın hazırlanabilmesi için önceden yapılması gereken bir ön çalışmadır ve böylesi bir çalışma yapılmadığı sürece, öneri olarak takdim edilen hedeflerin gerçeklik ve geçerliliği tartışma konusu olacaktır.

Bu arada uzun bir süredir aklımda olan başka bir konuyu dile getirmek isterim…

Yakın zamanda değerlendirmesini yaptığım sosyolog Dr. İrfan Özet’in “İzmir Duvarı, Laik Mahallede İktidar ve Kültür Savaşı” isimli araştırmasında görüşme yaptığı Çağdaş Romanlar Derneği Başkanı Halit Keser, İzmir’deki Romanların 80 yılı aşkın zamandır yerleşik hayata geçtiklerini söylediğine göre⁽³⁾ ve ben de uzun bir süredir Romanların İzmir‘deki varlıklarına ilişkin tarihi bir araştırma ya da yayına rastlamadığıma göre; şayet bir bilen varsa ya da herhangi bir araştırma yapılmışsa, İzmir‘deki Romanların son 80 yılını ya da daha öncesini ortaya koyan bilimsel bir kaynağı bana bildirirse sevineceğim… Hele ki Tepecik‘teki 116 yıllık olduğu söylenen tarihi bir konak, Konak Belediyesi tarafından restore edildikten sonra, aynen “Silahhane” dedikleri yere “Sanathane” adını verdikleri gibi, o bina Romanların yaşadığı bir konak olmadığı halde Roman Kültür Merkezi adıyla açılmışsa…

2. Yetkisizlikle malûl hedef önerileri

Hazırlanan eylem planı önerilerinde, bu önerileri kabul edip plana koyacak ve uygulayacak her bir kamu otoritesine yasalarla verilmiş görev, yetki ve sorumluluklarla bunların kamu otoriteleri arasındaki dağılımının dikkate alınmadığı belirlenmiştir.

Stratejik planlama çalışmalarında, adına plan hazırlanan kamu otoritesinin yasal görev, yetki ve sorumlulukları ile o görev, yetki ve sorumluluklara dayanak olan mevzuat hükümleri tek tek belirlenerek bu yasal hükümlerle görevler arasında eşleştirmeler yapılır ve hukuki zemini olmayan görev, yetki, sorumluluk, amaç ve hedeflere hem stratejik planlarda hem de eylem planlarında yer verilmez. Daha doğrusu, değerlendirmemize konu olan İzmir Büyükşehir Belediyesi Romanlar İçin Eşitlik Strateji Planı ya da ona bağlı Eşitlik İçin Eylem Planı, öncelikle o planın yapılmasını talep eden İzmir Büyükşehir Belediyesi adına hazırlanacağı için öneri olarak geliştirilen amaç ve hedeflerin, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin görev, yetki ve sorumlulukları ile sınırlı olması, bu görev, yetki ve sorumlulukları aşan amaç ve hedeflere planda yer verilmemesi gerekir. Şayet birden fazla kamu, özel ve sivil kurumu kapsayan bir planlama yapılıyorsa, plan kapsamına giren her bir kurumdan plan hazırlama izninin alınması ve hazırlanan eylem planlarında o kurumların görev, yetki ve sorumluluklarının dikkate alınarak her bir amaç ya da hedefin hangi sürede hangi kurum tarafından yerine getirileceği belirtilmelidir. İzmir Büyükşehir Belediyesi için plan hazırlama ya da öneri alma yetkisinin kullanıldığı böylesi bir durumda ise, talepte bulunmamış ya da yetki vermemiş olan Sağlık Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ile bu bakanlıklara bağlı merkezi yönetim birimlerini kapsayan bir planın düzenlenmesi ya da bu önerilerin böylesi bir plana dahil edilmesi hem yasal hem de pratik nedenlerle mümkün değildir. O nedenle, planda yer alacak amaç ve hedeflerle bu amaç ve hedeflerin belirlenmesinde yararlanılacak önerilerin hazırlanmasında sadece İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin görev, yetki ve sorumluluk alanında olan kamu hizmetleriyle bu hizmetlerin kapsamının dikkate alınması gerekir.

Oysa incelediğimiz “Eşitlik İçin Eylem Planı Önerileri“nde “sağlık hakkı” için belirlenmiş toplam 21 hedeften 14’ünün merkezi, 7’sinin yerel yönetime, “eğitim hakkı” için belirlenmiş 32 hedeften 22’sinin merkezi, 10’unun yerel yönetime, “barınma hakkı” için belirlenmiş 11 hedeften 1’inin merkezi, 10’unun yerel yönetime, “istihdam hakkı” için belirlenmiş 25 hedeften 14’ünün merkezi, 11’inin merkezi yönetime, diğer haklar için belirlenmiş 23 hedeften 6’sının merkezi, 17’sinin yerel yönetime; toplam bütün haklar için belirlenmiş 89 hedeften 51’inin merkezi, 38’inin yerel yönetime ait hedefler olması örnektir.

Nitekim 22-23 Temmuz 2022 tarihlerinde yapılan Roman Hakları Çalıştayı‘na, İzmir dışından; Ankara, Aydın Balıkesir, Çanakkale, Denizli, Edirne, Gaziantep, Hatay, İstanbul, İzmit, İznik, Manisa, Mersin, Sakarya, Samsun, Tekirdağ ve Van‘dan Roman hakları alanında çalışan akademisyenler, sivil toplum çalışanları ve aktivistlerin çağrılmış olması, hedeflenen stratejik planla eylem planının İzmir için değil, Türkiye için yapıldığını gösterir ki, bu da İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin görev, yetki ve sorumluluk alanı dışında kalan, amiyane bir deyimle İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin “haddini aşan” bir iş yaptığının göstergesidir.

3. İşbirliğinden uzak bir çalışma

İzmir Büyükşehir Belediyesi haberleriyle gazete haberlerinden öğrendiğimize göre, “Roman Hakları Forumu” ve “Roman Hakları Çalıştayı”, sadece bir daire başkanlığına bağlı bir şube müdürlüğü (İzmir Büyükşehir Belediyesi Sosyal Projeler Dairesi Eşitlik ve Kentsel Adalet Şube Müdürlüğü) ile İzmir Kent Konseyi ve merkezi İstanbul’da bulunan Eşit Haklar İçin İzleme Derneği tarafından gerçekleştirilmiş, belediyede konu ile ilgili diğer birimler bu çalışmanın dışında tutulmuştur.

Oysa 14 Aralık 2019 tarihinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen “İstanbul Roman Çalıştayı“nda daha doğru bir seçimle, belediyenin konu ile ilgili değişik birimlerinin işbirliği içinde çalıştıkları görülmektedir. Bu konu ile ilgili olarak hazırlanan İstanbul Kültür Çalıştayı Ön Raporu‘nu incelediğimiz takdirde, işbirliği içinde gerçekleştirilen ortak çalışmada yer alan paydaşların Kültür Varlıkları Daire Başkanlığı ile Sosyal Hizmetler Dairesi Başkanlığı olduğunu, bu iki dairenin birlikte çalışarak böyle bir çalışmayı gerçekleştirdiğini görürüz.

4. Nasıl bir katılım?

Bugünkü yazımıza konu olan eylem planı önerileri için 2022 yılı Temmuz ayı içinde biri forum, biri de çalıştay olmak üzere iki toplantı düzenlendiği, bu toplantılardan çalıştay adı verilen birleşimin kamuoyuna va basına kapalı 80 kişilik bir toplantı olduğu görülmektedir. Forum adı verilen ilk toplantıya milletvekili, belediye meclisi ve mahalle muhtarları, çalıştay adı verilen kapalı oturuma ise sayısı 80 ile sınırlanan ve Roman hakları alanında faaliyet gösteren sivil toplum örgütleriyle aktörlerin, akademisyenlerin ve uzmanların katıldığı belirtilmekle birlikte toplantılara hangi kurum temsilcilerinin ve yurttaşların katıldığı belli değildir. Çalıştay’la ilgili fotoğraflara bakıldığında ise ön sıralarda belediye bürokratlarıyla bir kaç akademisyenin yer aldığı, arka sıralarda yer alanların ise kimliklerinin belli olmadığı anlaşılmaktadır.

Ayrıca belediyedeki arkadaşlarımızdan aldığımız bilgilere göre, Amsterdam merkezli Radio Patrin‘in CEO’su ve gazeteci Bosna-Hersek vatandaşı Roman Orhan Galjus‘un başkanlık binasında danışman olarak çalışmaya başladığını öğreniyoruz.

Şimdi bu iki toplantıyı tasarlayıp gerçekleştirenlere şu soruları sormak gerekir:

📌 Milletvekillerini, belediye meclisi üyelerini ve mahalle muhtarlarını ayrı bir yerde, Roman hakları alanında faaliyet gösteren sivil toplum örgütleriyle aktörleri, akademisyenleri ve uzmanları ayrı bir yerde toplamak ve sadece milletvekilleriyle belediye meclisi üyeleri ve mahalle muhtarlarından öneri alıp bunun dışında kalanların; yani, İzmir’de yaşayan ya da çalışan Romanlarla ve Roman olmayanları bu ortak çalışmasına dahil etmemek kimin aklıdır ve böylesi bir ayırım niye yapılmıştır?

📌 İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin haber metninde yer alan “kapalı toplantı” ifadesi ile basına servis edilen tek bir fotoğrafın varlığı, bu çalıştayın basına ve kamuoyuna kapalı yapıldığını göstermektedir. Konu Roman haklarıyla ve bu hakların tüm toplum kesimlerince kabul görüp toplumsallaşması olduğuna göre, bu çalıştay niye kapalı kapılar ardında yapılmıştır? Toplantının kapalı yapılmasını gerektiren şey ne olabilir?

📌 Roman Hakları Forumu ile Roman Hakları Çalıştayı‘na katılan kurum temsilcileri ve kişiler kimlerdir? İzmir dışında Ankara, Aydın Balıkesir, Çanakkale, Denizli, Edirne, Gaziantep, Hatay, İstanbul, İzmit, İznik, Manisa, Mersin, Sakarya, Samsun, Tekirdağ ve Van‘dan geldiği söylenen ve Roman hakları alanında çalışan akademisyenler, sivil toplum çalışanları ve aktivistler kimlerdir? İzmir dışından gelen katılımcıların İzmir için hazırlanan bir plana yapabilecekleri katkıların ne olduğu düşünülmüş ve bu katkılarından hangi ölçü ve düzeyde yararlanılmıştır?

📌19 Temmuz ve 22-23 Temmuz 2022 tarihlerinde yapılan Roman Hakları Forumu‘nu ve Roman Hakları Çalıştayı‘nı düzenleyenler, İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen 14 Aralık 2019 tarihli İstanbul Roman Çalıştayı‘nda olduğu gibi katılımcıları ve atölye moderatörleriyle raportörleri neden açıklamamaktadır?

📌 Türkiye‘de ya da İzmir‘de yaşayan Romanlar ve onların temsilcileri yeterli görülmeyip İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne niye Bosna-Hersek vatandaşı bir Roman danışman ithal edilmiştir?

5. Akıntıya kürek çekip uygulanmayacak planlar yapmak

İşin bilimsel gereği, planlar uygulanmak üzere yapılır; ama, bizim ülkemizde, özellikle de belediyelerimizde yasak savarcasına ve yapmış olmak için göstermelik niyetlerle yapılır, plana çoğu kez uyulmaz ya da mümkünse ilk adımda değiştirilmeye çalışılır. O nedenle her resmi kurumun çöplüğe dönüşmüş bol sayıda planı, programı vardır. Yapılan planların çoğu da yukarıda belirttiğim nedenler başta olmak üzere eksik, yanlış ve yetersizdir.

Benim sivil yaşamımdaki plan hazırlığı ile ilgili bir çok gönüllü katkılarım, uygulanmayacak ya da ilk çırpıda ihlal edilecek planların hazırlığına samimi, belki de safça yaptığım yardımlarla malûldür. 2015-2019 döneminde hazırlanan İzmir Ulaşım Ana Planı ile onun hemen ardından hazırlanan İzmir Büyükşehir Belediyesi 2020-2024 Dönemi Stratejik Planı için yaptığım birçok yardım, katkı bu anlamda boşa gitmiş, uygulanmayan ya da plan harici yapılan işlerin kurbanı olmuştur. O nedenle de, kendimi yaşadığı olaylarla ağzı yanmış bir “katılım gazisi” olarak görüp; bundan böyle iyi niyetimin bu şekilde kötüye kullanılıp istismar edilmesine izin vermek istemem.

İşte o nedenle de, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen İzmir Roman Forumu‘na, İzmir Roman Çalıştayı‘na ya da diğer toplantılara samimi hislerle katılan sivil toplum kuruluşlarıyla kişisel katılımcıları, bir ‘gösteri nesnesi‘ olarak kullanıldıkları bu tür süreçler için daha dikkatli, daha seçici ve daha uyanık olmaları konusunda uyarıyorum. Hele ki, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin görev, yetki ve sorumluluk alanına girmeyen plan hedefleri konusunda yaşayacakları hüsran konusunda…

6. Sonuç olarak,

Demokratik ortamlarda katılımcı ve demokratik yöntemlerle hazırlanan her plan, ilgili olduğu tüm tarafların katkısı ve rızası alınıp kabullenildiği takdirde onaylanıp uygulanabilir. Ancak plan hedeflerinin, kapalı kapılar ardında, planın uygulanacağı ortamın doğru ve yeterli bir ‘mevcut durum analizi‘ yapılmadan, bu konudaki sorun, şikayet ve talepler belirlenmeden, hukuki ve yönetsel ölçekte plan yapma yetkisi aşılarak, planın gerçek tarafları plan hazırlık sürecine dahil edilmeden; hele ki, İzmir merkezindeki önemli bir Roman yerleşimi olan Ege Mahallesi‘nin çevresinde lüks rezidansların yapılması yetmezmiş gibi, uzun yıllardır bekletilip en nihayetinde İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nce ihale edilen Ege Mahallesi Kentsel Dönüşüm Projesi‘nin, o bölgedeki lüks yatırımlardan biri olan Evora İzmir projesinin müteahhidine verildiği, böylelikle, Ege Mahallesi‘nde yaşayan Romanların, soylulaştırma amaçlı bu projenin bitimiyle birlikte kentin çeperlerindeki mahallelere taşınması için senaryoların yazıldığı bir ortamda hazırlanan her plan, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin plan çöplüğüne atılmaya mahkum, kentin gerçeklerinden kopuk bir plandır… Böyle biline ve bu işi ciddiye alan iyi niyetlilere duyurula…

…………………………………………………………………………..

¹https://www.izmir.bel.tr/CKYuklenen/Duyuru/esitlik-icin-eylem-plani-onerileri2022.pdf

²https://calistay.ibb.istanbul/wp-content/uploads/2020/07/IstanbulRomanCalistayi_ Dijital.pdf

³⁾ Özet, İ. (2022) İzmir Duvarı, Laik Mahallede İktidar ve Kültür Savaşı, İletişim Yayınları, İstanbul.

İzmir’i bir “duvar” olarak görmek..

Ali Rıza Avcan

2007 yılında Dumlupınar Üniversitesi Sosyoloji Anabilim Dalı‘nda “Bir Eğitim STK’sı Olarak Türk Eğitim Vakfı” isimli yüksek lisans tezini, 2018 yılında da Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyoloji ABD‘nda “Kentli muhafazakârlarda habitus dönüşümü: Fatih ve Başakşehir örneği” isimli doktora tezini yazan ve halen Aksaray Üniversitesi Fen ve Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü‘nde öğretim görevlisi olarak çalışan Dr. İrfan Özet‘in 2022 yılında İletişim Yayınları tarafından yayınlanan İzmir Duvarı, Laik Mahallede İktidar ve Kültür Savaşı isimli kitabı, son yıllarda İzmir üzerine yapılmış araştırmalara özlem duyan bizler için güzel bir sürpriz oldu. Son yıllarda İzmir‘deki ya da dışındaki hiçbir araştırmacı ya da sosyoloğun bütüncül bir bakışla tüm İzmir‘i kapsayacak şekilde yaptığı herhangi bir bilimsel çalışmaya rastlamıyor, o nedenle tanıdığımız hocalardan adeta sipariş verir gibi İzmir üzerine araştırma yapmalarını istiyorduk. Hele ki, 1967-68 döneminde kısıtlı olanaklar içinde kentin tarihsel gelişimini de dikkate alarak Şerif Mardin, Ruşen Keleş, Cevat Geray, Oğuz Arı, Ergun Özbudun, Deniz Baykal, Şefik Uysal, Emre Kongar ve Çiğdem Kağıtbaşı gibi değerli isimlerden oluşan muazzam bir kadro ile birlikte, Örgütleşemeyen Kent, İzmir’de İş Hayatının Yapısı ve Yerleşme Düzeni isimli araştırmayı yapan sevgili ve rahmetli hocam Mübeccel Belik Kıray‘ın nicel ve nitel araştırma yöntemlerini birbirlerini doğrulayacak şekilde birlikte kullandığı değerli çalışmasını biliyor ve devamlı elinizin altında tutup İzmir üzerine söz söylemeye kalkan herkese önce bu kitabı okumasını öneriyorsanız… Böylesi güzel bir çalışmanın aradan geçen 54 yılın sonrasında yeniden yapılıp güncellenmesi amacıyla TMMOB Şehir Plancıları Odası‘nın 2018 yılında İzmir‘de yaptığı “Göç, Mekan, Siyaset” başlıklı kolokyumda rastlayıp Mübeccel Hoca‘nın öğrencisi olduğunu bildiğim ve İstanbul’da bir Kent Kondu: Ümraniye, Türkiye’de Yerel Politikanın Yükselişi, İstanbul Bir Kervansaray mı?, Kentsel Gerilim, Zorla Yerleştirmeden Yerinden Etmeye Türkiye’de Değişen İskân Politikaları, Refah Toplumunda Getto gibi araştırmaların sahibi Prof. Dr. Sema Erder‘e bile Mübeccel Hoca‘ya bir saygı göndermek adına yeni bir İzmir araştırması yapması önerisinde bulunduğumu bile anımsıyorum.

O nedenle, İzmir adına yapılmış her araştırmayı ve her yayını değerli bulup bu konuda emeği geçenlere teşekkür etmek isterim… Bu iyiniyetli ve içten teşekkürümün somut bir ifadesi olarak da, İzmir Duvarı, Laik Mahallede İktidar ve Kültür Savaşı isimli kitabı alıp okumaya başladığım andan itibaren, beraber çalıştığım gazeteci arkadaşlarımla İzmir konusunda çalıştığını bildiğim akademisyenlere, sivil toplum mücadelesi yapanlara ve belediye yöneticilerine aldığım kitabı göstererek okumaları, hatta bu kitapla ilgili değerlendirmelerini bana iletmeleri konusunda önerilerde bulunduğumu ifade etmek isterim.

İncelediğim kitabın İrfan Özet‘e ait kısmı üç bölümden oluşuyor: “Duvarın Ardı: Kozmopolitan İzmir Habitusu“, “Politik Sahne: AK Parti Dönemi Kültür Savaşı ve İzmir” ve “Toplumsal Sahne: Kültür Savaşının Kamusal ve Etnografik Temelleri“.

İlk bölüm kendi içinde “Cumhuriyet’in İzmir’i:: Kültürde vitrin, siyasette sadakatsiz”, “Çok partili yaşam sahnesi: Merkez sağın kalesi”, “İslami cereyanlar: Milli Görüşçü Akevler versus Gülenci Akyazılı”, “Kültür savaşının ANAP cephesi”, “Gecekondularda yükselen sol siyaset: SHP rüzgarı”, “1990’lar ve Cumhur İttifakı’nın ayak sesleri: MHP listeyi bilerek 17.00’den sonra verdi” başlıklarından,

İkinci bölüm kendi içinde “Pas kuşağından ulusalcılığa: Dönüşen metropol”, “Nostaljik Kemalizmin terennümü: Cumhuriyet mitingleri”, “Madun gözüyle ulusalcılık ve İzmir”, “Dışlayıcı milliyetçiliğin artan trendi”, “Karşı mahallede demokrasi arayışları: Erken dönem AKP siyaseti”, “AKP’lileşen Türkiye versus CHP’lileşen İzmir”, “CHP’lileşien İzmir’in muhafazakar yankıları”, “Postmodern fetih: Rakıların efendisi AKP’de”, “Artan tansiyon ve laik mahallede dönüşümün ayak sesleri”, “Hegemonikleşen AKP ve kapanan İzmir: Monaco olduk”, “Hegemonyanın eğitim dünyasındaki izleri”, “Hegemonyanın basın mecrasındaki izleri”, “Hegemonyada yan etki: Yükselen şehirli milliyetçilik”, “Başkanlık referandumu ve kültür savaşı”, “Kültür savaşında yerel seçimler sahnesi”, “Laik mahallede dönüşen politik kültür” başlıklarından,

Üçüncü ve son bölümde ise “Metropolün etnografik dünyası ve kültür savaşı”, “Çekirdek etnografi: Balkan göçmenleri”, “Metropol Kürtleri”, “Metropol Alevileri”, “Metropol Romanları”, “Nostaljik Halka: yahudiler”, “Metropoldeki semazen: Konyalılar”, “Metropolün Dadaşları: Erzurumlular”, “Egeli halka: Manisalılar”, “Metropolün Karadenizli halkası”, “Kültür savaşının kamusal temelleri”, “Metro-agora: Açık kamusal yaşam olarak İzmir”, “Balkanlar’dan taşınan sufi miras: İzmir dindarlığı”, “Aktüel sınırlar ve duvarlar: Seküler hegemonya”, “Huzur İzmir’de: Beyaz göçlerin yükselen trendi”, “Kadın merkezli kamusal yaşam” ve “Kamusal alanda karşılaşmalar ve kültür savaşı” başlıkları ile “Sonuç” bölümünden oluşmaktadır.

Kitabın 2022 yılı Nisan ayında yayınlanması sonrasında yazarı İrfan Özet‘le yapılan soruları ve yanıtları birbirine benzeyen; hatta kitapta yer alan ifadelerin tekrarlandığı röportajların (www.dibace.net, 14.06.2022¹, Perspektif, 13.08.2022², İlkses, 27.08.2022³), kitap tanıtımlarının (Mehmet Şakir Örs, Gözlem, 17.06.2022⁴, Ahmet Talimciler, T24, 25.06.2022⁵, Ufuk Akkuş, http://www.ilerihaber.org, 17.07.2022⁶, Murat Sevinç, Diken, 21.08.2022⁷) ve haberlerin (Sputnik News, 20.06.2022⁸) incelenmesinde de kitapta yazılı hususlar dışında İzmir‘e dair birçok görüşün ifade edildiği görülmekle birlikte; bu yorum ve değerlendirmelerin bu yazının konusu dışında kaldığını düşünüyorum.

Verdiğim bütün bu bilgiler sonrasında, 1997 yılından bu yana İzmir‘de yaşayan 25 yıllık; yani çeyrek asırlık bir İzmirli olarak değişik ortamlarda yaşadıklarımı, tanık olup gördüklerimi, duyup hafızama kaydettiklerimi dikkate alarak ve bu kitabın diğer baskıları için katkıda bulunmak niyetiyle kitap hakkındaki eleştirel görüşlerimi de ifade etmeden geçmek istemem…

I – Mukayyet Olma ya da Vesayet Hali….

Anımsayacak olursanız, Dr. İrfan Özet‘in İzmir Duvarı, Laik Mahallede İktidar ve Kültür Savaşı kitabını, kitabın başındaki Reyhan Ünal Çınar ve Tanıl Bora‘ya ait “Kulturkampf / Kültür Savaşı ve AKP İktidarı” başlıklı ön makale nedeniyle 1 Ağustos 2022 tarihli “Mukayyet ya da vasi olmak” isimli yazımda bir örnek olarak ele alıp bu ön makaleyi yazanlarla araştırmacı yazarın arasındaki ilişkiyi “Yani ayağında zincir ya da pranga olan yazar ya da okuyucuyla onun yazdıklarına onay verip kitabı basacak olan yayıncı arasındaki vesayet ilişkisinde olduğu gibi…” başlığı altında şu şekilde ele almıştım:

Son olarak da, sosyolog İrfan Özet‘in 2022 yılında yayınlanan “İzmir Duvarı, Laik Mahallede İktidar ve Kültür Savaşı” isimli kitabında rastladım aynı duruma. Kitabın ön yüzünde kitabın ve yazarın ismi ile kitabı yayınlayan İletişim Yayınları‘nın logosu basılı olmakla birlikte; toplam 309 sayfa olan kitabın başında Reyhan Ünal Çınar ile Tanıl Bora‘nın 25 sayfalık “Kulturkampf/Kültür Savaşı ve AKP İktidarı” başlıklı korsan makalesini okumak zorunda kaldım. İzmir’le ilgili böylesi yeni ve bence önemli bir araştırma kitabının başına niye kitabın yazarı dışındaki iki ayrı kişinin birlikte yazdığı bir makale eklenir, açıkçası anlamış değilim… Yoksa kitabın yazarı, aynı kitabın editörü tarafından bu makalede yer alan konuları, kitabın içinde ele alıp irdeleyecek kadar bilgili, deneyimli ve tecrübeli mi bulunmamıştı ya da makalede yazılı olan yorum ve değerlendirmeleri araştırma metninde kullanmak mı istememişti? Tanıl Bora ve arkadaşı bu makaleyi kendisine ait olmayan bu kitapta değil de, herhangi bir dergide, örneğin her zaman yazdığı Birikim‘de ya da kendi kitaplarında yayınlayamazlar mıydı?

Açıkçası bu olayda da yazara ve okura büyük bir haksızlık yapıldığını düşünüyorum. Evet, kitabın başında yazarın güvendiği, saygı duyduğu, ele aldığı konuların uzmanı olan birinin bir giriş yazısı yazması bilinen ve beklenen bir davranıştır. Ama bu yazının, başka bir yazarla birlikte yazılan 25 sayfalık bir makaleye dönüşmesi de garip, beklenmeyen bir durumdur. Şayet benim gibi Tanıl Bora yazılarını okumak istemeyen biri, belki bu makalede kitabın konusu ile ilgili bir şey vardır düşüncesiyle makaleyi okumak zorunda kalıyorsa; ortada para verip kitabı satın alan okurun kandırılması, en azından istismar edilmesinden rahatlıkla söz edilebilir. Hele ki, Tanıl Bora gibi, söz konusu makalede AKP dönemini analiz ederken kendisinin ve Birikim Dergisi/İletişim Yayınları grubunun yaptıklarından; özellikle de Ergenekon davaları, 2010 Anayasa Referandumu sırasında ortaya koydukları, “yetmez ama evet” tavrı konusunda tek bir sözcük bile etmeyen biri yıllar önce söyleyip haklı çıkmadığı birçok konuda, bu yazarın kitabının başına koyduğu makale ile kendini aklayıp haklı çıkarmaya çalışıyorsa…

Burada yazara da bir çift sözüm olacak…. Kapağında sadece kendi isminin yer aldığı, kendisine ait bir kitapta editör de olsa başka bir yazara ait uzun bir makalenin eklemesine izin vermiş olması, aslında İzmir ölçeğinde ele alıp araştırdığı önemli bir konuda sanki başka birinin yorum ya da desteğine ihtiyacı varmış gibi bir durumun ortaya çıkmasına neden olmaktadır.

Evet, bugün de; yani kitabı ayrıntılı bir şekilde okuyup bitirdiğimde şu an da da de aynı görüşteyim. Her ne kadar 21 Ağustos 2022 tarihli Diken‘de bu kitap hakkında bir değerlendirme yapan Murat Sevinç, “kitap, Reyhan Ünal Çınar ve Tanıl Bora’nın “Kulturkampf/Kültür Savaşı ve AKP İktidarı” başlıklı “açıklayıcı” yazsısıyla başlıyor. İyi olmuş, çünkü kitaptaki teorik çerçevenin daha iyi anlaşılması için böyle bir yazıya ihtiyaç var” demiş olsa da; ben, tam aksi kanaatteyim. Zira İzmir’de bir “kulturkampf/kültür savaşı” olduğu iddiasıyla yola çıkıp kendince belirlediği toplam 60 kişiyle konuşup onların söylediklerini bir iktidar ve kültür çatışması boyutunda yorumlayan yazarın bu kavramı ve bu kavramın Türkiye macerasını pekala da kendisi anlatabilir, böylelikle bir ihtiyacın ortaya çıkmasına gerek bırakmazdı diye düşünüyorum.

II – “Sürdürülebilir” İdeolojik Hegemonya

Her yayınevi ve yayınlamaya uygun gördüğü yazar, çevirmen ve okurlarıyla birlikte kendi ideolojisi çevresinde kendi iktidar alanını yaratır. Bu bağlamda, ilk sayısı Ömer Laçiner‘in editörlüğü altında Murat Belge, Ömer Laçiner ve Can Yücel tarafından 1975 yılının Mart ayında yayınlanan Birikim Dergisi ile 12 Eylül 1980 sonrası Murat Belge tarafından kurulan İletişim Yayınları aradan geçen süre içinde yayınladıkları toplam 400 sayı dergi ve yayınlamaya uygun buldukları binlerce kitapla; ayrıca, üniversitelerden gelen akademik destekle Türkiye’deki sol neoliberal akımların güçlenmesinde önemli bir yere ve güce sahip olmuştur. Türkiye’nin ve yayın sektörünün içinden geçtiği ciddi ekonomik krizlere rağmen Birikim Dergisi hep yayınlanmış, İletişim Yayınları ise devamlı kitaplar çıkarmıştır.

Yayınevi kuruluş öyküsünü kendi İnternet sayfasının “Neden İletişim var?” bölümünde şöyle açıklamış:

…ki zaten İletişim Yayınları projesini başlatanlar, 12 Eylül 1980 öncesinde de ‘Türkiye’nin düzeni” ile sorunu olmuş, radikal bir toplumsal dönüşüm için, özgürlükçü bir sosyalizm arayışı için bulundukları ortamlarda faaliyet göstermiş, kafa yormuş, yazı yazmış, yayıncılık yapmış insanlardı…. ‘Yayınevi’ni kuranlar’dan söz ettik… ama belirtmeden olma: Bu “projenin” adını koyan Murat Belge’ydi.“⁹

Bir proje olarak başlatılan yayınevi ve dergi haliyle bu süre içinde kendi yazar, çevirmen ve okurlarını üreterek çoğaltmış ya da ideolojik açıdan uygun bulduğu, kendi misyonuna hizmet eden bu eli kalem tutan kişilerle bir yayın ailesi oluşturmuştur. O nedenle yazılan bir makalenin ya da kitabın Birikim‘de ya da İletişim‘de yayınlanması kolay olmaktan çıkmış, yayın ailesinin ideolojik kriterlerine uygun görülmeyen yazarlar geri çevrilmeye başlamıştır. Bu söyleyip yazdıklarım, ne yazık ki değişik tanıklıklarca doğrulanmış somut gerçeklerdir. Böylelikle yayın ailesinin her bir üyesine hem dergide hem de kitaplarda veya ilintili diğer dergi ve yayınevlerinde yazı, makale, kitap yayınlatmak ya da dip notu yazarak birbirleriyle bağlantı kurmak, atıfta bulunmak rutin bir işleme dönüşmüş; böylelikle yayınevine bağlı yazarların oluşturduğu ağın geniş kitlelere yönelik bilinirliği ya da tanınırlığı sağlanmıştır.

Araştırmacı bir yazara ait çalışmanın başına, adeta bu çerçevede hareket edeceksin anlamına gelebilecek şekilde, yayınevinin inceleme-araştırma dizisi editörlüğü ile Birikim Dergisi‘nin yayın koordinatörlüğünü yapan Tanıl Bora‘ya ait uzun bir makalenin konulması da, bu “sürdürülebilir ideolojik hegemonya”nın ya da benim ifademle, “mukayyet olmak” veya “vesayet etmek” halinin somut bir örneği olarak kabul edilebilir.

III – Araştırmanın Yöntemi

Kitabın yazarı İrfan Özet‘in deyimiyle “modernleşen toplumların rutin bir deneyimi olarak kültür savaşının mekan ve iktidar ilişkilerine uzanan üretimlerine odaklanan” bu araştırma, hangi kritere göre seçildikleri bilinmeyen toplam 60 kişi -bir görüşmeci kimliğini gizli tutmuştur- ile görüşülerek yapılmıştır. Görüşülen kişilerin isimleri ve görevleri kitapta ayrıca belirtilmemiş olmakla birlikte, tümünün kimliğine aşağıdaki alfabetik listeyi inceleyerek öğrenebilirsiniz.

Bu listeyi, ayrıntılı bir şekilde incelediğiniz takdirde, İzmir’deki iktidar kavgasını ya da kültürlerarası kavgayı ortaya çıkarıp değerlendirmek amacıyla gerçekleştirilen bu araştırmaya temel olan ve çoğunu tanıdığım bazı isimlerin neden, ne şekilde, hangi amaçla seçildiği konusunda tereddütlerim olduğunu söyleyebilirim. Ben bu kaygımın başkaları için de geçerli olup olmadığını anlamak amacıyla hazırladığım listeyi İzmir‘in en tanınmış dört gazetecisinin önüne koyduğumda, her biri buradaki isimlerin çok da isabetli olmadığını belirterek, iktidar ve kültür alanındaki çatışma ile ilgili olarak görüşüne başvurulacak çok daha başka isimlerin olduğunu belirttiler. Örneğin İzmir‘in toplumsal yaşamını büyük ölçüde etkileyen kentteki iki ayrı Mason locasına üye olup Masonlukları ifşa olmuş olanların, emek ve sermaye odaklı meslek odalarıyla sermayeyi temsil eden dernek ve vakıf temsilcilerinin, siyaset ve kültürel ilişkiler konusunda oyun kurucu olan Uğur Yüce, Sıtkı Şükürer, Muzaffer Tunçağ, İzmir sermaye çevrelerinin popüler isimleri Temel Aycan Şen, Jak Eskinazi, İdil Yiğitbaşı, Fadıl Sivri ve Kemal Çolakoğlu, İzmir Ticaret Odası‘nın eski başkanı Ekrem Demirtaş, gazeteci Deniz Sipahi, çevre hareketi avukatları Senih Özay ve Arif Ali Cangı, İzmir’in böğrüne her geçen gün yeni gökdelenler saplayan Mesut Sancak ile Mehmet Şakir Başak gibi isimlerin niye bu listede olmadığını, bir magazin gazetecisi yerine uzun yıllardır bu konularda araştırma ve haberler yapan gazetecilerle niye görüşülmediğini sordular. Onların bu görüş ve eleştirileri de gösterdi ki, hangi kritere göre seçildiği bilinmeyen bu kişilerin görüş ve düşünceleri üzerinden İzmir‘deki iktidar ve kültür savaşı konusunda bir genellemeye ulaşmak ya da mevcut olanı tarif etmek mümkün olmayacaktı. Oysa böylesi bir araştırmanın, araştırma evrenini oluşturan isimlerin hangi kriterlere göre belirlendiğinin açık ve net bir şekilde belirtilmesi suretiyle araştırmanın güvenirliliği ve geçerliliği konusunda daha titiz davranılabilirdi.

Kitabın yazarı İrfan Özet, kitabın “Yönteme dair” başlıklı bölümünde, “sosyal dünyanın kültür savaşını sembolize eden boyutları ele alan araştırmada, ‘etkileşim içindeki süreç ve olgulara odaklanan’ nitel yöntemler seçilmiştir. Bu açıdan birey ve grupların deneyimlerini, algılarını, tutumlarını ve inançlarını derinlemesine incelemeyi amaçlayan nitel gelenek bünyesindeki durum araştırması modeli uygulanmıştır diyerek “emik yaklaşımı” benimsediğini ifade etmektedir. Bu ifade aslında Batı, daha doğrusu Alman Şansölyesi Bismark‘a kadar giden Batı kültüründen kaynaklanan “Kulturkampf” kavramının, yerli kültürün kendi değerleri ile yapılması gereken emik yaklaşımın bir araya getirilmek istendiğini gösterir.

Oysa, “etik” ve “emik” kavramları bir dilbilimsel antropolog olan Kenneth L. Pike¹⁰ tarafından fonemik (bir dildeki seslerin anlam taşıyan rollerinin incelenmesi) ve fonetik (tüm dilleri kapsayan evrensel sesler üzerine çalışmak) arasındaki dilbilimsel ayrım dikkate alınarak geliştirilmiştir. Fonetik, dilin evrensel doğasıyla ilişkilendirilirken; fonemik, kelimelerin anlamı ve bağlamına odaklanır. Ayrıca Berry M. Wober, John W. Berry ve Pierre R. Dasen gibi kültürlerarası psikoloji konusunda çalışan bilim insanları her bir kültürel sistemi kendi içinde değerlendirerek, ilgili kültürel sisteme ait sınıflandırma ve kavramsallaştırmaya temel olan yerel ilkelerin dikkate alınacağını, araştırılan olgunun sistem içinde inceleneceğini ifade ederler.¹¹ Harry C. Triandis ise belirli bir kültürü en iyi şekilde tanımlayabilmek için o kültüre has kavram ya da olguların kullanılması gerektiğini belirtir.¹²

Sosyal bilimler genelinde bir tanım yapmak gerekirse, yabancı bir sistemi temel alarak, örneğimizde Batı kökenli Kulturkampf ya da kültür savaşı gibi kavramın varlığını bir insan tutum ve davranışları farklı bir sistem olan Türkiye‘de ya da İzmir‘de analiz etmek etik, sistemi içinden, kendi coğrafyasındaki kavram ya da olguları üzerinden olduğu gibi inceleyerek yorumlamak ise emik olarak ifade edilebilir. Pike, emik yaklaşımı, bir kültüre ait farklılıklar, karmaşıklıklar hakkında bilgi edinebilmek için kültüre içeriden bir bakışın gerekliliği olarak tanımlar. Bu tanım ise sadece o kültür içindeki insanların konuşarak kendi tutum ve davranışlarını ifade etmelerini değil; aynı zamanda, o olgu ya da kavramların o kültür içinde var olmasını gerektirir. Acaba Almanya’da kulturkapmf adı verilen turum ve davranışlar aynı şekilde başka ülkelerde, bu arada Türkiye‘de ve İzmir‘de de var mıdır ve aynı özelliklere mi sahiptir? İşte araştırmanın etik mi yoksa emik mi olacağına karar verirken ya da Batı kültürüne ait bir tutum ve davranışı İzmir‘de araştırmaya kalkarken bu çelişkili durumun tercih edilen araştırma yaklaşımı açısından da giderilmesi gerektiğini düşünüyorum. Yoksa başka kültürlerdeki tutum ve davranışlarla ilgili yabancı kavram ve olguları üzerinden yapılan her derinlemesine görüşmenin ya da mülakatın emik olduğunu iddia etmek mümkün olacaktır.

IV – Kendine Özgü Bir Yorumlama Tarzı

Kitabı okuyup bitirdikten sonra geriye dönüp yeniden incelediğinizde, yazarın her bir aktörden dinlediklerini kitabın başındaki makaledeki teorik çerçeve ile alıntı yaptığı kaynaklar arasında bir sacayağı oluşturarak değerlendirdiği, bunu yaparken de sık sık “habitus” ya da “protest bilinç” (s.137), “kültüralist dalga” (s.144), “Schmittyen repertuvara kayırıldı” (s.164), “alarmist blok” (s.167), “muhalif puzzle” (s.167), “hegemonikleşen” (s.167), “izolasyonist” (s.168), “İzmir’e özgü refleksif politikalar” (s.175), “pür-seküler” (s.181), “şehirli milliyetçilik” (s.178), “distopyan bir islamcılık” (s.272) ve “Antropolojik kültür” (s.291), “sloganist” gibi ilginç, ilk okunduğunda ne olduğu anlaşılmayan, zorlama, o nedenle de kaynak olarak verilen yayına gidilip bakılması gereken; hatta, Türkçe ya yabancı sözcüklerin zorlanması ile oluştuğu izlenimi veren sözcükleri kullandığını görüyorsunuz.

Bu da farklı bir yöntem ve belki de yazımın başında belirttiğim başmakale sahibi ile diğer kaynaklar arasında bir bağlantı kurarak yaptığı değerlendirmeyi doğrulama, sağlama alma çabası da olabilir.

Tabii ki, yine bir alıntı yaparak Can Kakışım‘ın İletişim Yayınları‘ndan çıkan “Sınıf, Etnisite ve Kimlik” isimli kitabından aktardığı, “Kuşkusuz solun küresel temsillerinde kimliğe dönük ilgi, ortaya birdenbire çıkmış ve köksüz bir olgu değildir. Bu eğilimin düşünsel temelleri, 1960’ların ‘Yeni Sol’ hareketlerine kadar genişletilebilir. Ekonomide ‘merkezi planlama’ mitinin güç kaybetmesi yüzünden solun bütün varyantlarının etkilendiği görüşü yaygındır. Aynı zamanda, ekonomizm yerine ikame edilen yeni referanslar ise, kültür cephesinden devşirilir. Bireyler ve gruplar arasındaki farklılıklara odaklanan kimlik bazlı siyasetlerin merkezi bir konum elde etmesi gibi, çok radikal bir paradigma değişimi yaşanmıştır” ifadesinin ne ölçüde doğru ve sağlıklı bir tespit ve değerlendirme olduğunun çok su kaldırması gibi…

Sonuç olarak

Geçmişte Akdeniz‘in önemli ve büyük bir liman kenti olarak kapitülasyon adı verilen ekonomik ve toplumsal ayrıcalıklarla İngiliz, Fransız, Hollanda ve hatta Amerikan kapitalizminin gelişip güçlenmesinde oldukça büyük bir pay ve işleve sahip İzmir gibi bir kentin, geçmişini ya da bugününü sadece merkez-çevre ilişkisi, kültür kavgası, o tutmadığında iktidar kavgası, kozmopolitlik, dini cemaatler, İzmirlilik, İzmir kimliği ve etnik kimlikler üzerinden açıklamaya kalkmanın bilimsel açıdan yeterli bir yol olmadığını düşünüyorum. Ele alıp değerlendirmeye çalıştığımız bu araştırma kapsamında yapılan görüşmelerle ortaya çıkan tablonun, sadece kulturkampf/kültür savaşı kavramıyla açıklanamayacağını, bu tür konu ya da sorunlarda kültür dışında ekonomik ve toplumsal faktörlerin de belirleyici olduğunu savunuyorum. Örneğin, bu kentin geçmişinde ve bugününde kozmopolit yapıyı oluşturan Müslim ya da gayrimüslim cephedeki farklı iktidar ya da kültür gruplarının ortak menfaatler (ticari kâr, toprak rantı vb.) çevresinde nasıl bir araya geldiğini, aile isimleri bağlamında ortaya çıkan Cumhuriyet Dönemi İzmir sermayesinin nasıl yağmacı niteliklere sahip olduğunu, “deste anahtarlı” olarak bilinen üzüm ve incir tüccarı Şerif Remzi Reyent‘in nasıl bir anda Ermeni Aram Harpumzum‘ın işlerini takip ettiğini, işgal dönemi ve sonrasında kimin kimlerle ticari ve siyasi anlamda birlikte iş yaptığını, kentin menfaat ilişkisi olan herkesle işbirliği ya da ortaklık yapabilecek “kirli” ve “pazarlıkçı” “esnaf” ya da “tüccar” kimliğini, kentte menfaati ortak olanları bir araya getiren farklı boyutlardaki cemaatlerin nasıl oluştuğunu, örneğin “saadet zinciri“, “işbirliği“, “güçbirliği”, “çok ortaklı girişim” gibi oluşumların niye hep İzmir‘den ortaya çıktığını, İzmir’in yazar tarafından “habitusu” olarak adlandırılan, bizimse Ege Bölgesi olarak anladığımız art alanla bütünleşik tarihsel, ekonomik, toplumsal ve kültürel ilişkilerini, 2005 yılından sonra kurulan kalkınma ajanslarıyla İzmir-Ege Bölgesi arasındaki bu tarihsel ve köklü ilişkinin nasıl kopartıldığını, sermayenin son yıllardaki yerel ve merkezi iktidarla flörtünü, sermaye odaklı meslek örgütlerinin nasıl bağımsızlıkçı düşüncedeki tarafsızlıktan koparılarak AKP’nin yörüngesindeki örgütlere dönüştürüldüğünü, İstanbul ve Ankara‘dan gelen nitelikli göç dışında İzmir‘in hem ekonomik hem de siyasi açıdan İstanbul‘a nasıl eklemlendiğini, İzmir‘le ilgili kararların bundan böyle “İstanbul Dükalığı” tarafından verildiğini görmeyen ve bütün bunları ele alıp irdelemeyen bir araştırmanın İzmir‘in geçmişini ve bugününü okumada eksik kaldığına inanırım. O nedenle de yüzümü, bundan sonraki süreçte, içinde yaşadığımız kentin geçmişine, bugününe ve geleceğine dönük yapılacak yeni araştırmalara döndürüp, ele alınan konu ya da sorunun İzmir ölçeğinde geçerli olması koşuluyla, tarihi, ekonomik, toplumsal ve kültürel boyutların bütünlüğü içinde ve daha objektif, daha geçerli ve güvenilir araştırma yöntemlerinin uygulanması suretiyle ele alınıp değerlendirilmesi gerektiğine inanıyorum.

…………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………

(1)http://www.dibace.net/soylesiyorum/ozet-21-yuzyil-turkiyesinin-ana-akim-kulturkampfini-izmir-ve-ak-parti-eksenli-hat-temsil-ediyor/

(2) https://www.perspektif.online/uzlasma-iklimi-izmir-duvarini-yikar-mi/

(3)https://www.ilksesgazetesi.com/kent/izmir-duvarini-anlatti-hangi-taslarla-orulu-135476. html

(4) https://www.gozlemgazetesi.com/2022/06/17/izmir-duvari-mi-yoksa-izmir-kapisi-mi/

(5) https://t24.com.tr/yazarlar/ahmet-talimciler/izmir-duvari,35741

(6) https://ilerihaber.org/icerik/endiseli-modernler-kenti-izmir-142907

(7) https://www.diken.com.tr/izmir-duvari-laik-mahallede-iktidar-ve-kultur-savasi/

(8)https://sputniknews.com.tr/20220620/sosyolog-ozet-ak-parti-netlestikce-izmirli-secmen-bunu-distopyanin-habercisi-olarak-okudu-1057652985.html

(9) https://iletisim.com.tr/neden-iletisim-var

(10) Pike, K. (1967) Language in Relation to a Unified Theory of the Structure of Human Behavior. Mouton, The Hague.

(11) Wober, M., Berry, J. W., & Dasen, P. R. (1974) Culture and cognition: Readings in cross-cultural psychology.

(12) Triandis, H. (1994) Culture and Social Behavior. New York: McGraw-Hill.

Ege’de Büyük kaçış (3)

II. Dünya Savaşında Adalardan Türkiye’ye Mülteci Akını

Prof. Dr. Esra Danacıoğlu Tamur*

Tefenni Gözaltı Kampı

İtalyan askeri mültecileri bir süre Isparta Tefenni Gözaltı Kampı’nda tutulmuşlardı. Bir belgeye bakılırsa, “İtalyan mültecilerin, Almanların elinde esir iken kaçmak suretiyle yurdumuza iltica ettikleri veya kazazade oldukları, yapılan incelemeler neticesinde sabit olduğundan, devletler arası hukuk kaidelerine” dayanarak 20 Şubat-21 Mart tarihleri arasında 3 bin 51 İtalyan mültecisi yurtdışı edilmişti. (20) Bu mültecilerden 3 bin 41’İ kendi arzularıyla Suriye’ye sınırdışı edilmeyi istemişlerdi. BU müttefikler safında savaşa yeniden katılmak anlamına geliyordu. Toplam 3 bin 51 İtalyan mültecisinden sadece 10 kişi Faşist-Nazist güçlerin egemen olduğu Kuzey İtalya’ya gitmeyi tercih etti.

1943 yılında İtalya’nın savaştan çekilmesinden sonra Almanların tutumunu “II. Dünya Savaşı’nda Alman askerlerinin işlediği en inanılmaz savaş suçlarından biri” olarak tanımlayan tarihçiler var. (21) Soğuk Savaş Döneminin unutturduğu bu trajedi ancak 1990’larla birlikte roman ve filmlere konu olmaya başladı. Ege Adalarındaki İtalyan askerlerinin Türkiye’ye sığınma çabalarıyla ilgili okuduğunuz bu makale ancak bir ilk çalışma niteliğinde. Sürecin tamamını görüp değerlendirebilmek için hem Türkiye ve hem de İtalya’daki arşivlerde daha yapacak çok iş bulunuyor.

Dipnotlar

(20) Milli Müdafaa Vekaleti’nden Yüksek Başvekilliğe, 24.3.1944, Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, 030 10 55 368 II.

(21) Aktaran Mazover, age., s. 150.

(*) Yıldız Teknik Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Siyaset Bilimi öğretim üyesi olan Prof. Dr. Esra Danacıoğlu Tamur’a ait bu bilimsel makale, Toplumsal Tarih Dergisi’nin Şubat 2006, 146. sayısında yayınlanmıştır. ss.50-55

Yazının ilk iki bölümü: https://kentstratejileri.com/2022/08/23/egede-buyuk-kacis-1/

https://kentstratejileri.com/2022/09/23/egede-buyuk-kacis-2/

Ege’de Büyük kaçış (2)

II. Dünya Savaşında Adalardan Türkiye’ye Mülteci Akını

Prof. Dr. Esra Danacıoğlu Tamur*

Mülteci İtalyanlar

Ancak adalarda beklenmedik direnişler ortaya çıktı. Örneğin İyonya Adaları’ndan Zante, Korfu ve Kefolonya’da bazı İtalyan birlikleri silahlarını verip Almanlara teslim olmayı reddederek çatışmaya girdiler. Zante’deki direniş hemen bastırıldı. Kefolonya’daki 155 İtalyan subayı ve 4 bin 750 askeri kurşuna dizdi. Korfu’da çok sayıda İtalyan subayı vurularak denize atıldı. (9) Benzer bir süreç Rodos’ta da yaşandı. Silahlarını Almanlara teslim etmemekte direnen bazı İtalyan birlikleri iki gün boyunca hava desteği de alan Almanlarla çatıştı. Birinci günün sonunda Oniki Ada Genel Valisi faşist eğilimli Campioni’nin girişimiyle direnişçilerin büyük kısmı teslim olacak, bir kısmı ise bir gün daha mevzi çatışmalara devam edecek ve sonunda bulabildikleri deniz ulaşım araçlarıyla Türkiye’ye sığınacaklardı. (10) Gazetelere bu biçimde yansıyan çatışmalara ilişkin detaylar resmi ifadelerde farklıydı. 11 Eylül’de Marmaris’in kadırga Limanı’na sığınan İtalyanların verdikleri ifadelere bakılırsa, Rodos’ta 6 bin Alman ve 50 bin İtalyan askeri bulunuyordu. İngilizlerin İtalyanlarla mütareke yapmaları üzerine, Almanlar İtalyanlara “şimdiye kadar olduğu gibi yine kardeşçe yaşayacaklarını söyleyerek” toplu halde bulundukları Rodos’un Kalako köyü dahilindeki garnizona çekilmişlerdi. Ancak ertesi gün telefon hatlarını kesip adada dağınık bulunan İtalyan askerlerinin büyük kısmını esir almış ve dağlar arasında sıkıştırdıkları 2 bin İtalyan askerini hafif makineli tüfeklerle öldürdükten sonra limanlardaki İtalyan savunma birlikleriyle silahlı çatışmaya girmişlerdi. Ardından Rodos kenti ve limanına top ve hava desteği ile saldırıya geçerek İtalyanların motorlarla ayrılmalarından sonra Rodos Limanı’nı bütünüyle kontrol altına almışlardı. (11)

Başbakanlık Arşivi’ndeki belgelere göre 10 Eylülde başlayıp 24 Eylül’de sonlanan bu iltica dalgasıyla birlikte Rodos’tan 1.232 kişi iltica etmiştir. Bunlardan 861’i İtalyan askeri, 60’ı sivil İtalyan, 7’si Yunanlı ve 103’ü de milliyeti belirtilmeyen sivillerden oluşmaktadır. İlk İtalyan mülteciler 10 Eylül’de Marmaris Limanı’na gelen, Rodos Limanı’na bağlı iki İtalyan motorunun 14 kişilik askeri mürettebatıydı. Yapılan soruşturmada, “Alman askerleri ile anlaşamadıklarından kaçtıkları ve benzinleri olmadığından Marmaris Limanı’na iltica ettikleri” anlaşıldı. (12) Bunları 11 Eylül’de Kaş’a mürettebatıyla gelen bir İtalyan motoru, Marmaris’in Kadırga Limanı’na sığınan bir İtalyan hücumbotu, bir gümrük motoru ve dokuz motor izledi. (13) Sığınan İtalyan asker ya da subaylarının sahip oldukları silahların azlığı herhangi bir direnişi sürdürme güçlerinin olduğunu açıkça göstermekteydi. (14) Örneğin 16 Eylül’de Rodos’tan gelen 21 subay, 12 erbaş, 1 onbaşı ve 31 erin yanında 12 tabanca, 1 dürbün ve 1 gaz maskesi vardı. Bazı örneklerde İtalyan askerlerine İtalyan ve Yunanlı sivillerin de dahil olduğu görülüyor. Örneğin 11 Eylül tarihinde Marmaris’in Kadırga Limanı’na İtalyan motorlarıyla 64 küçük rütbeli subay, 252 er, üç ağır yaralı asker ve 103 sivil mülteci birlikte iltica etmişlerdi. Rodos’tan bir motorla kaçıp Kalkan’a gelen 27 bahriyeli, 16 tayyareci, iki piyade, 12 topçu ve bir polis olmak üzere bakkal, terzi, postacı ve hamal olan yedi Rum vardı. (15)

İngilizler Ege Adalarına Veda Ediyor

İngilizler 17 Eylül’de İstanköy’e, 21 Eylül’de Leros’a, 23 Eylül’de Sisam’a çıkartma yaparlar. (16) Ancak Mısır’dan, yani yaklaşık 400 mil uzaktan Ege’deki savaşı idare etmenin zorlukları, yetersiz hava ve deniz desteği, Almanların Adalar ve Yunanistan’ın savunması için kaydırdıkları özel birliklerin savaş gücü, hava savaşındaki üstünlükleri, Hitler’in her ne olursa olsun Adaların bırakılmaması konusundaki ısrarı tutumuyla da birleşince İngilizlerin Ege Savaşı Trajik bir biçimde sonlanır. (17) 16 Kasım 1943’te Leros’ta direnen son İngiliz birlikleri de teslim olduktan sonra, Ege’deki İngiliz varlığı bütünüyle biter. Bu süreçte İtalyanların tutumunun bir adadan diğerine farklılık taşıdığına işaret etmek lazım. Örneğin İstanköy’de bulunan 4 bin İtalyan askeri adada İngilizler ve Almanlar arasında geçen savaşa seyirci kalırken, Leros’ta 12-16 Kasım tarihleri arasında 1943’te 6 bin İtalyan askeri 4 bin İngiliz askeriyle birlikte Alman taaruzuna karşı savaşmışlardır. (18)

Ege adalarının İngilizler ve Almanlar arasında sürekli el değiştirmesi, iltica sürecine yeni grupların eklenmesine yol açmıştır. İlk ani misafirler sürekli Türk karasularına giren İngiliz savaş gemileriydi. Fethiye’nin, Bodrum’un ve Kuşadası’nın korunaklı koyları, Kaş’ın Bayındır ve Bucak limanları Ege Denizi’ndeki çatışmalarda İngiliz donanması için uygun sığınaklar oluşturuyordu. (19) Ekim’den itibaren ilticacılar arasında İngiliz askerleri de görülmeye başladı. Ne yazık ki Cumhuriyet Arşivi’nde sadece 5-10 Ekim tarihleri arasına ait sığınma belgeleri bulunmakta. Yine de bu kısa dönem içerisinde dahi 511 kişinin Bodrum, Datça, Marmaris ve Güllük’e iltica ettiği görülüyor. Mültecilerin büyük kısmını, 3 Ekim’de İstanköy’ün yeniden Almanların eline geçmesinden sonra adayı terk ederek Bodrum ve Datça kıyılarına ulaşan 98 İtalyan sivil ve 166 asker, 121 İngiliz askeri ve 18 Yunanlı sivil oluşturuyordu.

Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi’nden, mülteci akınına dair verileri gösteren belgeler.

Kasım ayı içerisinde mülteci akınında büyük bir patlama oldu ve 8 bin 811 mülteci Ege kıyılarına ulaştı. Artık Rodos’tan Marmaris’e yönelen mülteci dalgası bütünüyle bitmiş, onun yerini Sisam, Patmos ve Leros’tan ya da diğer adalardan Söke kıyıları, Kuşadası, Karina, Güllük, Dipburnu ve hatta Antalya’ya sığınanlar almıştı. Ege Adaları’nda müttefik varlığının sona ermesinden ve bölgenin bütünüyle Alman yönetimine geçmesinden sonra, Türk ve Yunanlı sivillerin göçü başladı. İtalyan asker ve sivillerinin Türkiye’ye ilticası son kez Kasım sonu ve Aralık başında yoğunlaştı. 1943 Eylül’ü ile 1944 Kasım’ı arasındaki mülteci sayılarına baktığımız zaman, toplam 21 bin mülteci arasında asker sayısı açısından İtalyanların birinci sırayı aldığını, toplamda da Yunanlılardan sonra ikinci geldiklerini görürüz.

Devam edecek…

Dipnotlar

(9) Mazover, age. s.150

(10) Bu konuda bkz. Tan Gazetesi, 14, 16 ve 20 Eylül 1943. Rodos’taki çatışmaların yerel basındaki yankıları için bkz. Muğla’da Halk Gazetesi, 18 Eylül 1943, aktaran Dr. Bayram Akça, “İkinci Dünya Savaşı’nda Muğla“, Askeri Tarih Bülteni, sayı: 49, Yıl: 25, (Ağustos 2000) ss. 155-165, s. 156, dn.11

(11) Dahiliye Vekaleti’nden Başvekalet Yüksek Makamına, 14.9.1943, Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, 030 10 55 367 25.

(12) Dahiliye Vekaleti’nden Başvekalet Yüksek Makamına, 14.9.1943, Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, 030 10 55 367 24.

(13) Aynı belge.

(14) Gümrük ve İnhisarlar Vekaleti’nden Başvekalet’e. 21.9.1943 Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, 030 10 55 367 30.

(15) Dahiliye Vekaleti’nden Başvekalet Yüksek Makamına, 18.9.1943. Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, 030 10 55 367 29.

(16) Robin Deniston, Churchill’in Gizli Savaşı: Diplomatik Yazışmalar, İngiliz Dışişleri Bakanlığı ve Türkiye 1942-1944, Çev: Sinan Gürtunca, Sabah Kitapları, İstanbul, 1998, s.170.

(17) Jeffrey HOLLAND, The Aegean Mission: Allied Operatins in the Dodacanese, 1943, Greenwood Press New York, London, 1998. İki aylık Ege Operasyonunun İngiliğz donanmasına maliyeti dördü kruvazör, yedisi denizaltı, onu destroyer olmak üzere otuz iki savaş gemisinin batırılması ya da yaralanmasıydı. Age. s.112

(18) Son Posta, 25 İkinci Teşrin 1943.

(*) Yıldız Teknik Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Siyaset Bilimi öğretim üyesi olan Prof. Dr. Esra Danacıoğlu Tamur’a ait bu bilimsel makale, Toplumsal Tarih Dergisi’nin Şubat 2006, 146. sayısında yayınlanmıştır. ss.50-55

Yazının Birinci Bölümü: https://kentstratejileri.com/2022/08/23/egede-buyuk-kacis-1/

Ege’de büyük kaçış (1)

II. Dünya Savaşında Adalardan Türkiye’ye Mülteci Akını

Prof. Dr. Esra Danacıoğlu Tamur

Louis de Berniéres’in çok satan Yüzbaşı Corelli’nin Mandolini adlı romanının arka planında Kefalonya’da İtalyan işgali ile başlayıp Alman işgali ilke süren II. Dünya Savaşının oluşturduğu bir aşk öyküsü anlatılır. Berniéres’in kaleminden İtalyan işgalciler güzel kızları gördüklerinde nizami yürüyüşe geçen, ortalıkta komutanları yoksa yoldaş selamı çakabilen, sevimli, neden oldukları sıkıntılar yüzünden az biraz mahcup, hatta neredeyse savaş-karşıtı askerler olarak hayat bulur. 1990’ların başında G. Salvatores, Mediterraneo (Akdenizli) filminde bu kez işgal için küçük bir Ege adasına gönderilen bir grup İtalyan askerinin, giderek köyün hayatının bir parçası haline gelmelerini etkileyici ve eğlendirici bir dille anlatır. Mediterrraneo, içinde bir kurşun bile atılmayan belki de tek savaş filmidir.

Ne sinemanın ne de edebiyatın yaşanmışlıkları, bire bir anlatmak gibi bir misyonu (son yıllarda tarihsel temalar söz konusu olduğunda bile) gerçeklik-hakikilikle bir alışverişi kalmamıştır. Ancak Berniéres’in kalemi ve Salvatores’in çekiminden zihnimizde kalan, Ege Adaları’nda ya da Adriyatik’te İtalyan İşgali’nin ılımlılığı ve insaniliğine ait izlenimler tarihsel ve dönemsel gerçeklerle pek de çelişmez.

Belki söze İtalyanlar ve Almanlardan bahsederek başlamak lazım. 1941 ilkbaharında Yunanistan “benzer ama farklı” iki müttefiğin; Almanya ile İtalyan’ın ortak işgali altında girer. İşgal ortaktır ama karakterler farklıdır. Alman ve İtalyan askerleri birbirlerinden pek haz etmedikleri gibi, yerli halkla da farklı biçimlerde ilişki kurmuşlardı. İtalyan askerleri için Almanlar basitçe “barbarlar”dı. “Disiplinsiz”, “savaş-karşıtı”, tavernalarda içen, sık sık “Hitler aşağı”, “Mussolini aşağı” gibi sloganlar atan, Yunanlılar saldırdığında bile silah çekmekte duraksayan İtalyan askerleri ise Alman müttefikleri için en hafif ifade ile baş ağrısıydılar. (1) Şüphesiz İtalyan ordusunu türdeş bir topluluk olarak tanımlamak yanlış olur. Ancak şuınun altını çizmek hem anlamlı ve hem de gereklidir. İtalya’da faşizm Almanya’da olduğu gibi saldırgan bir kitleselliğe, toplumsal bir histeriye dönüşememiş, yaygın kabul gören yeni davranış-düşünüş kodlarıyla yeni bir insan tipi yaratılamamıştır. Faşizm, siyaseten egemen ideoloji olsa da anti-faşist gruplar varlıklarını sürdürebilmiş, üstelik savaş içerisinde örgütlenmeyi ve Mussolini’nin iktidardan düşüşünden aylar önce, 5 Mart 1943’te FİAT fabrikalarında bir grev başlatmayı dahi becermişlerdir.

Faşizmin İtalya’daki bu içselleşmemiş yapıntı halini en iyi anlatan, herhalde müttefiklerin, yani düşman kuvvetlerin (!) 10 Temmuz 1943’de gerçekleştirdikleri Sicilya Çıkartması ve sonrasında yaşananlardır. Durumu şöylece özetlemek mümkün: Sicilya’da İtalyan birliklerinin çok büyük bir ksımı Müttefik Kuvvetleriyle karşılaştıkları ilk anda teslim olmayı tercih etmişlerdi. BU durumda, çıkartmadan sadece 8 gün sonra Sicilya’daki İtalyan esir sayısının 30 bine, 15 gün sonra 100 bine ulaşmasına (2) şaşmamak gerek. Ancak Sicilya’daki Alman askerlerinin direnişi nedeniyle ada 17 Ağustos’ta bütünüyle işgal edilebildi. BU arada, 25 Temmuz’da bir darbe ile Mussolini iktidardan indirildi ve yerine Mareşal Badoglio Hükümeti kuruldu. Eylül başında İtalya’da barış taraftarı gösteriler her tarafta boy göstermeye başladı. İtalya’da faşizm bir ulusal ideoloji değil de işgal güçlerinin dayattığı dünya görüşüydü sanki.

Gizlice müttefiklerle görüşen Badoglio Hükümeti, 8 Eylül günü müttefiklere kayıtsız şartsız teslim olduğunu ilan etti. İtalya’daki Alman birlikleri hızla Roma’yı işgal ettiler, Mussolini’yi kaçırdılar, ona kuzey İtalya’da Salo hükümetini kurdurdular. Kuzey İtralya’da neredeyse savaşın sonlarına kadar süren Alman işgal dönemi böylece başlamış oldu.

Naziler Akropol’de…

Kod Adı: Konstantin

Aslında daha 1943 başından itibaren Akdeniz’de bir müttefik çıkartması beklenmekteydi. Mihver Avrupası’nın güneye doğru uzanan iki yarımadası; İtalya ve Yunanistan böyle bir çıkartmanın olası bölgeleri gibi görünüyordu. Özellikle Hitler bu çıkartmanın tamamen ya da kısmen Yunanistan’a yöneleceği düşüncesindeydi. BU nedenle, 1943 başlarından itibaren bölgedeki Alman varlığı tahkim edilmeye çalışıldı. 1943 Baharı’nda Mussolini’ye sunulan bir memorandumda, Yunanistan’da bulunan İtalyan Birlikleri’ndeki yaygın eğilimin bölgeye düşman çıktığında direnmemek olduğu bildiriliyordu. (3) Durum böyle olunca Nazi yönetimi Balkanlar’da Alman varlığının güçlendirilmesi ve inisiyatifin bütünüyle ele alınmasına yönelik KONSTANTİN kod adıyla bir operasyon planı oluşturdu. 1943 Mayısı’nda Hitler’in düğmeye basmasıyla birlikte hem (4) Yunanistan’daki Bulgar asker4i varlığı arttırıldı, hem de bir dizi seçkin Nazi birliği Korint Kanalı’na, Mora Yarımadası’na ve Güney Yugoslavya’ya kaydırıldı. Müttefik Kuvvetleri ise planlanan Sicilya-İtalya harekatını örtmek için 1943’ün yaz aylarında 12. Ordu’nun Kahire’den Balkanlar’a, özellikle de Yunanistan’a bir çıkartma yapacağı senaryosunu işliyor, bu senaryo telgraflar ve radyo yayınları, sabotaj faaliyetleri ile destekleniyordu. Öyle ki, Sicilya’ya büyük müttefik çıkartması başlamadan tam bir gün önce, 9 Temmuz’da Yunanistan Kralı Georges, Kahire’den Yunan halkına seslenmiş ve halktan harbe hazır olmasını istemişti. Müttefikler bu şaşırtma senaryosunda öyle başarılı oldular ki, İtalyan çıkartması gerçekleştikten sonra bile Hitler Balkanlar ve Yunanistan’a yeni bir saldırının başlayacağı düşüncesiyle hazır beklemeyi tercih etti. (5) Ateşkesin ilan edildiği 8 Eylül günü İtalyan donanması ve ticaret gemilerine, en yakın müttefik limanına giderek teslim olmaları çağrısında bulunuldu. Almanlar tarafından batırılan ya da el konulanların dışında kalan İtalyan donanması, çoğu Malta’ya olmak üzere Sicilya, Cebelitarık, İskenderiye ve Hayfa gibi Akdeniz limanlarına giderek teslim oldular.

İtalya’nın kayıtsız şartsız tesliminin Yunanistan’da yol açtığı olayları araştırmacı Marc Mazover şöyle anlatıyor: “Ateşkes haberleri gelmeye başlayınca İtalyan birlikleri makinelilerini, silahlarını, ekipmanlarını direnişçilere satmaya giriştiler (…) 10 Eylül sabahı Atina uçsuz bucaksız bir pazaryerine benziyordu. İtalyanlar, birliklerini soyup soğana çevirmişler, silahları, motosikletleri, bisiklet, battaniye, ayakkabı ve ofis malzemelerini, daktilolarını hatta kumanya kaplarını satışa çıkarmışlardı.” (6) Naziler bu sefer de, uluslararası hukuka aykırı olmasına rağmen Balkanlar, Yunanistan ve Adalardaki tüm İtalyan birliklerinin silahlarına el konulması ve bu birliklerin etkisiz hale getirilmesini içeren AXIS planını yürürlüğe koydular. Alman-İtalyan ortak işgalinde bulunan bölgelerde Almanlar, İtalyanları ya savaşa Alman komutasında devam etmek ya da silahlarını vererek, ülke-dışına çıkarılmak üzere Almanlara teslim olmayı seçmek zorunda bıraktılar. Yunanistan’daki İtalyan askerlerinin büyük çoğunluğu mihver cephesinde kalmaktansa silahlarını teslim etmeyi tercih etti. Ayrıca hem adalarda hem de anakarada Almanlarla birlikte savaşa devam etmekte kararlı olanlar vardı. Özellikle Kara Gömlekliler Almanların safında kaldılar. Pinerolo’daki İtalyan birliğinin başındaki General Adolfo Infante ise 8 Eylül’de İtalya’nın teslim olmasından sonra Yunanistan’daki direniş örgütü ELAS’la bir antlaşma imzalayarak emrindeki 12 bin İtalyan askeriyle birlikte müttefikler tarafında geçti. (7) Adalarda durum çok farklı değildi. Tan Gazetesi, hususi muhabirine dayanarak ateşkesin ilan edildiği gün Rodos’u şöyle anlatıyordu:

İtalya ile müttefikler arasında mütareke yapıldığını Rodos halkı radyolardan öğrenmiş ve bu haber adada yayılır yayılmaz İtalyan askerleri de dahil olduğu halde, İtalyan, Rum ve Türk ahali sokaklarda sevinçlerinden sıçramaya ve birbirleriyle öpüşmeye başlamışlardır. Bunlar müttefik kuvvetlerin bir an önce adaya gelip kendilerini tamamen kurtarmalarını beklemeye başlamışlardır. Yalnız adada bulunan bir tümen Alman askeri ile 1.500 koyu faşist bu tezahürata iştirak etmemişlerdir.” (8)

Devam edecek…

Dipnotlar

(1) Mark Mazover, Inside Hitler’s Greece: The Experience of Occupation, 1941-1944, Yale University Press, New Haven and London, 1993. s.145

(2) Tan Gazetesi, 19 Temmuz 1943 ve 25 Temmuz 1943.

(3) Mazover, age, s.145

(4) Mart 1942’de Yunanistan’daki Alman silahlı kuvvetleri 75 bin kadarken 1943 sonbaharında (İtalya’da savaş sürdüğü halde) Yunan topraklarındaki Alman askerlerinin toplamı 275 bini geçmişti. Peter D. Chimbos, Greek Resistance 1941-1945: Organizastion, Achivements and Contributions to the Allied War Efforts against Axis Power, International Journal of Comparative Sociology (Brill) 1 Mayıs 1999, Cilt: 40, Sayı: 2, 251-269, s.262

(5) Tan Gazetesi, 10 Temmuz 1943.

(6) Mazover, age. s.148.

(7) Choimbos, agm. s.261-262

(8) Tan Gazetesi, 20 Eylül 1943.

Yeni nesil “proceler” ve “proceciler”…

Ali Rıza Avcan

Benim her zaman dikkate alıp başvurduğum Vikipedi “proje” sözcüğünü, “bir probleme çözüm bulma ya da beliren bir fırsatı değerlendirmeye yönelik, bir ekibin, başlangıcı ve bitişi belirli bir süre ve sınırlı bir finansman dahilinde, birtakım kaynaklar kullanarak, müşteri memnuniyetini ve kaliteyi göz önünde bulundururken olası riskleri yönetmek şartıyla, tanımlanmış bir kapsama uygun amaç ve hedefler doğrultusunda özgün bir planı başlatma, yürütme, kontrol etme ve sonuca bağlama sürecidir.” diye tanımlıyor. Bu tanımda da görüldüğü gibi bir proje, “sorun“, “ihtiyaç“, “çözüm“, “fırsat“, “fayda“, “proje süresi“, “finansman“, “müşteri/tüketici/hemşeri memnuniyeti“, “kalite ve risk yönetimi“, “tanımlanmış kapsam“, “amaç ve hedef“, “planlama“, “uygulama“, “izleme“, “denetim“, “ölçme ve değerlendirme” ve “sonuç alma” gibi bir çok kavram ve süreci kapsar.

İşte o nedenle bizler proje yapmaya değer bulduğumuz bir fikri proje formatına dönüştürürken projenin konusunu, projenin amaç ve hedeflerini, kapsamını, taraflarını, finansal kaynaklarını, uygulama planını, sonuca ulaştığında ortaya çıkacak çarpan etkisini, projenin uygulanacağı ortamla ilgili mevcut durum analizini, uygulama süreçlerini, izleme, ölçme ve değerlendirme aşamalarını, olası risk ve tehlikelerle ilgili planları düşünür ve her bir proje unsuru arasındaki ilişkileri analiz edip bütünlemeye çalışır; özellikle de o fikrin bir proje olarak “uygulanabilirliğini” ve “sürdürülebilirliği” esas alırız. Bu anlamda yapısı, zamanı, yeri ve bütçesi itibariyle uygulanması ya da sürdürülmesi mümkün olmayan işlerin başarısız olacağını daha baştan bilir ve o nedenle de bu tür projelere itibar etmeyiz.

Ama şu son günlerde proje tasarım ve uygulaması konusunda hiçbir bilgisi, deneyimi, birikim ve becerisi olmayanlar tek ayağının üstünde dururken ya da yürürken; hatta, çoğu Türk’ün yaptığı gibi tuvaletteyken aklına gelen ilk fikri proje olarak sunmaya, koltuğunun altına kıstırdığı iki üç kağıt parçasından oluşan dosyayı yetkililere, özellikle de belediyelere vermek için çabalıyorlar.

Bunun en son örneğini 2019 yılında İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen Tarım Çalıştayı‘nda görmüş, bazı insanların canhıraş bir şekilde belediye başkanına vermeye çalıştıkları projelerin ne kadar gereksiz, ne kadar anlamsız olduğuna tanık olmuş, o nedenle de o tarihten sonra proceci baskınına uğrayan bu tür organizasyonlara katılmama kararı almıştım. Böylelikle de proceci yeni bir neslin ortaya çıktığına inanmıştım.

Bu şekilde işi bilmeden, gereklerini yerine getirmeden proje hazırlayanların proje adını verdikleri düşünceleri kabul ettirmek için yapıp eyledikleri de ayrı bir eğlence konusu… Projeyi kabul edebilecek yetkililerle karşılaşıp fırsatı değerlendirme adına her yerde, her toplantı, her kokteyl, her etkinlikte orada bulunma mecburiyeti, karar vericilere yönelik övme, pohpohlama, kıvırtma; hatta günlük konuşma dilindeki ifadesiyle yağlayıp yıkayan konuşmaları, başına hoşuna gitmeyen bir şey gelse bile, bunu bir fırsata dönüştürüp cengaverce kendi hanesine puan yazdırma gayretleri, alacağı ya da kabul ettireceği proje adına her şeyi sineye çekme rezillikleri, kişisel gurur ve onurun ayaklar altına alınma halleri, devamlı araya birini koyma çabaları, projeden elde edilecek gelirleri pay etmeye yönelik imalar, proje alabilmek için kendi adamına kamu görevlileri arasına yerleştirme çabaları, karar vericilere proje kapsamında görev vermeye ya da komisyon ödemeye yönelik vaatler ve diğerleri…

Yeter ki o yetkili o projeyi ona versin ve o projenin yarattığı imkanlardan hem kendisi hem de çevresi yararlanabilsin…

Bence düşünüp taşınıp ortaya koydukları fikirlerden çok projeyi kabul ettirmek için ortaya koydukları tutum ve davranışlar daha bir ilginç, daha bir şaşırtıcı ve daha bir irkiltici…

Tabii ki ortadaki pastadan “proce” bahanesiyle bir dilim ya da daha büyük bir dilim almak adına…

Sonuç ise, “proce” dedikleri saçmalık adına hiçbir faydası olmayan, geride bir iz bile bırakmayan, suya yazılmış yazı gibi zaman, emek ve kamu kaynaklarının israfına yol açan boş işler…

Basmane Günleri…

Ali Rıza Avcan

Kentin ortasında Basmane isimli tarihi bir semt ve bu semte vurgun bir tarih ve kültür savaşçısı: Orhan Beşikçi.

Orhan Beşikçi ressam olan eşiyle birlikte yıllardır Basmane‘de oturuyor ve oranın havasını soluyor, suyunu içiyor… İzmir’in içinde ya da dışında yaşayanlardan daha fazla Basmane‘yi bilip tanıyor… Yıllardır Basmane‘nin sorunlarıyla ilgilenip o semtin sahip olduğu tarihi, kültürel değerlerle insanının hak ettiği ilgiyi görmesini istiyor. Bunun için de valiliği, kaymakamlığı ve belediyeleri, üniversiteleri, sanatçıları, gazetecileri ve bilcümle Basmaneseveri harekete geçirerek onların da Basmane için bir şeyler yapmasını istiyor. Gerektiğinde bilgi dolu tatlı dili ile ikna etmeye çalışıyor, gerektiğinde de cevap verilemeyecek kadar doğru şeyleri ifade ederek yerden göğe haklı eleştiriler yapıyor. Bu arada, kendisine kentin yerel otoriteleri tarafından teklif edilen makam ve mevkileri büyük bir tevazu içinde, teklif edenin kalbini kırmadan elinin tersiyle itiyor ve kendi başına, tek başına bağımsız bir şekilde ayakta durmaya dikkat ediyor.

Bunu yaparken de, adlarını, işlerini gayet iyi bildiği Basmane halkına tek tek yardımcı olmaya çalışıyor, hiç tanımadığı insanların hak ettikleri daha iyi yaşam koşullarına sahip olması için koşturup duruyor. Bütün bu çalışmalara ek olarak Milliyet Ege gazetesindeki köşesiyle Kent Yaşam portalindeki köşesinde günlük yazılar, “Basmane“, “Basmane Günlüğü“, “İzmir’den Yadigar” ve “Dünden Bugüne Anafartalar Caddesi” gibi kitaplar yazarak yaşadığı semte yararlı olmaya çalışıyor.

Ben kendisini, Konak Belediyesi‘nin 2004 yılında Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi‘nde (APİKAM) düzenlediği “Kemeraltı Günleri“nde, kentin değişik yerlerindeki sorunları fotoğraflayarak bunları bize gösteren bir “kent gözlemcisi” olarak tanımış, perdeye yansıyan İzmir‘in sorunlarını gösteren çarpıcı kent fotoğraflarıyla mevcut durumu çıplak ve etkili bir şekilde ortaya koyduğunu düşünmüştüm. Orhan Beşikçi daha sonraki yıllarda bu çabasını diğer etkinliklerle zenginleştirerek daha üst düzeylere taşıdı ve böylelikle bugün bu kentte Basmane denilince akla gelen ilk isim oldu. Ben ona, herhangi bir mülkiyet ilişkisini düşünmeksizin “Basmane’nin sahibi” diyorum….

Orhan Beşikçi, bu mücadele içinde 2010 yılından itibaren birçok kültürel, sanatsal etkinliği bir araya getiren Basmane Günleri‘ni düzenlemeye başladı. Bu etkinlikler 2010 yılını takiben 2012, 2013, 2014 ve 2017 yıllarında daha da geliştirilerek yapılmakla birlikte; yakın zamanda toplum olarak yaşadığımız salgın nedeniyle yapılamaz oldu. Ancak Orhan Beşikçi cephesinden aldığımız yeni haberlere göre, 9 Eylül 1922 İzmir’in Kurtuluşu‘nun 100. yılı nedeniyle 2022 yılının Ekim ayında “100. Yılda Basmane ve Çevresi Tarih, Kültür, Sanat ve Arkeoloji Günleri” ismiyle etkinliğe devam edilip organizasyonun 6ncısı yapılacakmış.

Bugüne kadar 2010, 2012, 2013, 2014 ve 2017 yıllarında 5 kez yapılan Basmane Günleri‘ne tek tek baktığımızda ise;

📌2010 yılında “Basmane Günleri” adıyla 14-18 Mayıs 2010 tarihleri arasında yapılan etkinliğin 8 sergi, 1 belgesel gösterimi, 3 panel, 1 kitap tanıtımı, 1 söyleşi, 1 tiyatro gösterisi, 1 konser kapsamında belediye başkanı, yerel siyasetçi, belediye yöneticisi, akademisyen, sanatçı, gazeteci, araştırmacı olmak üzere toplam 37 katılımcıyı ağırladığı,

📌2012 yılında “Basmane ve Çevresi Tarih, Kültür, Sanat ve Arkeoloji Günleri” adıyla 15-30 Ekim 2012 tarihleri arasında yapılan etkinliğin 15 sergi, 1 belgesel gösterimi, 7 panel, 1 kitap tanıtımı, 2 tiyatro oyunu, 1 enstalasyon ve 1 pandomim gösterisi kapsamında belediye başkanı, siyasetçi, belediye yöneticisi, akademisyen, sanatçı, gazeteci ve araştırmacı olmak üzere toplam 57 katılımcıyı ağırladığı,

📌2013 yılında, “Basmane ve Çevresi Tarih, Kültür, Sanat ve Arkeoloji Günleri” adıyla 22 Ekim-9 Kasım 2013 tarihleri arasında yapılan 3. etkinliğin 22 sergi, 1 belgesel gösterimi, 13 panel, 2 tiyatro oyunu, 1 pandomim gösterisi ve 1 workshop kapsamında belediye başkanı, siyasetçi, belediye yöneticisi, akademisyen, sanatçı, gazeteci ve araştırmacı olmak üzere toplam 97 katılımcıyı ağırladığı,

📌2014 yılında, “Basmane ve Çevresi Tarih, Kültür, Sanat ve Arkeoloji Günleri” adıyla 18-25 Ekim 2014 tarihleri arasında yapılan 4. etkinliğin 16 sergi, 5 panel, 3 söyleşi, 1 tiyatro oyunu, 4 konser/dinleti, 2 slayt gösterisi, 1 şiir dinletisi, 1 mozaik işliği, 1 özel gösteri, 1 dans ve pandomim gösterisi, 1 gezi organizasyonu kapsamında belediye başkanı, siyasetçi, belediye yöneticisi, akademisyen, sanatçı, gazeteci ve araştırmacı olmak üzere toplam 94 katılımcıyı ağırladığı,

📌2017 yılında 5. kez “Basmane ve Çevresi Tarih, Kültür, Sanat ve Arkeoloji Günleri” adıyla 20-26 Kasım 2017 tarihleri arasında yapılan 7 sergi, 8 panel, 2 konser/dinleti ve 1 gezi organizasyonu kapsamında belediye başkanı, siyasetçi, belediye yöneticisi, akademisyen, sanatçı, gazeteci ve araştırmacı olmak üzere toplam 80 katılımcıyı kapsadığı,

Böylelikle 2010, 2012, 2013, 2014 ve 2017 yıllarında yapılan beş ayrı Basmane Günleri‘nde farklı türlerde toplam 139 ayrı etkinlik yapıldığı ve bu etkinliklere belediye başkanı, siyasetçi, belediye yöneticisi, akademisyen, sanatçı, gazeteci ve araştırmacı düzeylerinde, aralarında Cengiz Bektaş, Oktay Ekinci, Dinçer Sümer, Sancar Maruflu ve Şükrü Tül gibi şimdi tarih olmuş Türkiye ve İzmir değerlerinin yer aldığı toplam 365 kişinin katıldığı,

Farklı yıllarda Konak ya da İzmir Büyükşehir belediyeleri ile TCDD, İzmir Otel-Pansiyon ve İşçileri Odası tarafından desteklenen bu etkinliklere izleyici olarak da binlerce kişinin katıldığı ortaya çıkmaktadır.

Beni soracak olursanız, kentle ilgili görüş, düşünce, eleştiri ve önerilerimi yazıp sizlerle paylaştığım Kent Stratejileri Merkezi isimli blok ile aynı ismi taşıyan Facebook grubunu 2016 yılından bu yana yönettiğim için bu etkinliklerden sadece 2017 yılında izlediğim bir panelle ilgili değerlendirmelerimi 22 Kasım 2017 tarihli “Adil ve ahlaki olan…” isimli yazımda paylaştığımı hatırlıyorum.

Kısa adı “Basmane Günleri” olan bu organizasyon, şu an itibariyle resmi, özel ya da sivil hiç bir kurum ya da kuruluşa ait olmayan, bugüne kadar tümüyle bir “Basmane Sevdalısı” tarafından düzenlenen ve en uzun süreyle devam eden İzmir’in tek sivil etkinliğidir.

Bu anlamda “Basmane Günleri“, ortak paydası Basmane olanları bir araya getiren, Basmane hakkında düşünüp konuşmaya ve tartışmaya davet eden, lafı dolandırmadan dosdoğru söyleyen, propagandadan çok gerçeklerden söz eden bir sivil platformdur.

Basmane bölgesinden birinci derecede görevli, sorumlu ve yetkili olan Konak Belediyesi bazı yıllar sanki böyle bir etkinlik yapılmıyormuş gibi, “görmüyorum, duymuyorum, konuşmuyorum” diyen üç maymunun rolünü oynasa da, Basmane Günleri‘nin her anında Konak Belediyesi katılımcılar ve izleyiciler tarafından masanın üstüne konulup yaptıkları, yapmadıkları ya da yapamadıkları ele alınmakta, değerlendirilip yorumlanmaktadır.

Bize düşen ise, kanaatimce birtakım fitne, fesat odaklarının cahilce ortaya koyduğu hezeyanların aksine bu yürekli, mütevazi insana ve yaptıklarına sahip çıkmak, ona yardımcı olup katkıda bulunmak, önümüzdeki aylarda yapılacak olan “100. Yılında Basmane ve Çevresi Tarih, Kültür, Sanat ve Arkeoloji Günleri” isimli 6. organizasyonda yer almaktır diye düşünüyorum…

Ortak paydası Basmane olanların katılıp izleyeceği bu seneki “100. Yılında Basmane ve Çevresi Tarih, Kültür, Sanat ve Arkeoloji Günleri“nde buluşmak dileğiyle…

Ezan, Çan, Hazzan…

Ali Rıza Avcan

Sanıyorum 1999 yılıydı… Ayfer Atay‘ın Beşiktaş Belediye Başkanı olduğu dönemde yeniden düzenlenen Ortaköy Meydanı bütün İstanbulluların merak ettiği, o nedenle koşa koşa gelip meydanın yeni halini gördüğü günlerdi… Meydanın denizle ve art alanındaki eski Ortaköy yerleşimi ile ilişkisi yeniden düzenlenmiş; böylelikle, Ortaköylüler, Beşiktaşlılar ve tüm İstanbullular için deniz kenarında nefes alınacak güzel bir alan yaratılmıştı…Bu güzelliğin yaratıcısı da ünlü mimar Erhan İşözen‘di…

İşte tam o sıralar Ortaköy‘de üç dini temsil eden birbirine çok yakın üç anıtsal ibadethane; sahildeki muhteşem Ortaköy Camii, onun arkasındaki Aylos Fokas Kilisesi ve hemen yakınındaki Etz Ahayim Sinagogu‘nun bütünlüğü nedeniyle ortaya çıkan “Ezan, Çan, Hazzan” sloganı daha sonra İstanbul‘un Kuzguncuk semtine, daha sonrasında da Antakya‘ya taşınmış, oralarda da denenmişti…

Bu slogan o zamanlar öylesine bir etki yaratmıştı ki, İzmirli müzik sanatçısı Ali Kocatepe mimar Erhan İşözen‘in kendisine getirdiği Beki L. Bahar‘a ait bir şiiri besteleyerek, “Ezan, Çan, Hazan” ismiyle şarkılaştırmış ve Dolmabahçe Sarayı‘nın 150. yıl kutlamalarında TRT Gençlik Korosu, Ferhat Göçer ve Aysun Kocatepe tarafından seslendirilmesini sağlamıştı.

Şarkının son sözleri şu şekildeydi: “O zaman bu zaman yanyana / Üç beş adım arayla / Sevecen bakışır Şehr’i İstanbul’da / Ezan, Çan, Hazan“…

Bu arada bilmeyenler için, “hazan” ya da “hazzan” sözcüğünün  (İbranice: חַזָּן ħazzān, Yidiş: khazn, Ladino: hassan), melodik duaları yöneten, şan sanatı konusunda eğitim almış Yahudi müzisyen ya da koro şefi anlamına geldiğini, “kantor” şeklinde kullanıldığını açıklamak isterim.

Size bu öyküyü durduk yerde niye anlattığımı sorabilir, bu anlattıklarımı nereye, ne şekilde bağlayacağımı merak edebilirsiniz… Açıklayayım efendim.

26 Nisan-10 Mayıs 2022 tarihleri arasında Kemeraltı‘ndaki Etz Hayim Sinagogu Sanat Galerisi‘nde İzmir Seferad Kültür Mirası Festivali, İzmir Musevi Cemaati Vakfı ve Hezarfen Film Galeri desteği ile açılan “Cuma, Cumartesi, Pazar” isimli karma fotoğraf sergisini iki kez gezmiş, Alberto Modiano, Berge Arabian, Emine Ülkerim, Mıgırdiç Arzivyan ve Niko Manginas‘ın Müslümanların “Cuma” günlerindeki “Cuma” namazlarından, Musevilerin “Cumartesi” günleri havra ve sinagoglardaki, “Pazar” günlerinde de Hıristiyanların kiliselerdeki ayinlerinden çekilen, çoğu siyah-beyaz olan fotoğraflarını seyretmiş, birlikte yaşamayı, sevmeyi, diğerini anlamayı hedefleyen sergi manifestosunu okumuştum.

Türkiye’deki azınlık cemaatleri tarafından hazırlandığı anlaşılan “Cuma, Cumartesi, Pazar” isimli karma fotoğraf sergisi, aynı ismi taşıyan Facebook sayfasındaki bilgilere göre 2015 yılından bu yana İstanbul, Beyoğlu Sismanoglio Megaro‘da , 2016 Nisan’da İzmir Ticaret Odası‘nda, 2016 Mayıs’ında Bergama Yabest Sinagogu‘nda, 2016 Kasım ayında Balıkesir Ulusal Fotoğraf Müzesi‘nde, 2016 Aralık ayında Kadıköy Barış Manço Kültür Merkezi‘nde, 2017 Ocak ayında Edirne Büyük Sinagog‘da, 2017 Nisan ayında Yunanistan’ın Atina kentinde, 17-27 Ağustos 2017 tarihlerinde Kınalıada Surp Krikor Lusavoriç Kilisesi‘nde, 2018 Aralık ayında Ulus Özel Musevi Okulları‘nda, 18 Ekim-30 Kasım 2019 tarihlerinde Yunanistan’ın Selanik kentindeki Selanik Erkek Kardeşler Sergi Salonu‘nda, 2019 Aralık ayında Yunanistan’ın Volos kentinde, 21-31 Temmuz 2022 tarihleri arasında Malatya Taş Horan Kilisesi Sanat ve Kültür Merkezi‘nde sergilenmiş. Sergiye açıldığı yerler itibariyle Yunanistan İstanbul Başkonsolosluğu, SEV Vakfı, Ar-Ge Gümrük Müşavirliği gibi kurumlar desteklemiş; ayrıca İstanbul’daki sergiler İstanbul Rum Ortodoks Patriği I. Bartholomeos ve Türk Musevi Cemaati Başkanı İshak İbrahimzadeh tarafından ziyaret edilmiş.

Sözünü ettiğim sergi manifestosu aynen şu şekildeydi:

Birlikte yaşamayı, sevmeyi, diğerini anlamayı, saygı göstermeyi, anlatmayı ve yeni kültürlere tanıtmayı amaçlayan 5 fotoğrafçı, belgesel fotoğraflarla halklar arasındaki bağın daha da kuvvetlenmesine aracılık ediyor. İnançlar insanoğlunun varlığı kadar eskidir ve tüm dünyada olduğu gibi, üzerinde yaşadığımız bu kadim topraklardaki çok renkliliğin de kaynaklarından biridir. Birbirinden farklı uygulamaları, örf ve adetleri olsa da tüm dinlerin mesajı aynıdır: ‘Birliktelik, birbirini sevme, diğerini tanıma ve saygı gösterme.’ Tarih boyunca bu topraklardan geçen birçok kültürün izleri, giderek artan bir hızla yok oluyor. Bu yok oluş ve kayıplar, asırlardır Türkiye’de yaşamış ve yaşamakta olan halklar arasındaki bağların da zayıflamasına neden oluyor. Farklı dinden, mezhepten ve toplumdan beş fotoğrafçı, bu sergide fotoğrafın görsel dili sayesinde ‘diğerini anlamayı ve yeni kültürlere tanıtmayı’ amaçlayarak, halklar arasındaki bağın daha da kuvvetlenmesine aracı olmaya çalışıyor.

Bu manifestoyu okurken, “Ezan, Çan, Hazan” anlayışının “Cuma, Cumartesi, Pazar” üçlemesi için de geçerli olduğunu, tek tanrılı dinlere inanan insanların ibadet ettikleri ibadethaneler ya da günler dikkate alınarak yapılan bu dini içerikli ideolojik çalışmada, “ezan” yerine Müslümanların camiye giderek “Cuma” namazı kılmaları, “hazan” yerine Musevilerin “Cumartesi” günleri dinlenerek, Tevrat okuyarak, havra ya da sinagoglara gidip dua ederek yaptıkları Şabat/Şabbat ibadeti , “çan” yerine Hıristiyanların “Pazar” sabahları kiliselere giderek katıldıkları ayin öncesinde çalınan çanları sembolize eden bir arada olma ve yaşama düşüncesinin Türkiye dışındaki hangi coğrafyalarda kabul görüp uygulandığını, Türkiye‘ye yakın hangi ülkelerde böyle bir anlayışın geçerli olduğunu merak etmeye başlamıştım. Kısacası biz burada, “Ezan, Çan, Hazan” ya da “Cuma, Cumartesi, Pazar” derken; hatta bunun için şarkılar bestelerken başka yerlerde, özellikle bu üç din mensuplarının bir arada olduğu ülkelerde böyle bir şeyin olup olmadığını araştırmanın doğru bir iş olacağını düşünmeye başlamıştım.

Bana göre de bu coğrafya ya da ülkeler, Balkan ülkeleri, özellikle Yunanistan ve Bulgaristan, Ermenistan, Azerbaycan, İran, Irak, Suriye ve de özellikle İsrail idi. Bu amaçla bu ülkelerle yakın ilişkileri olan, sık sık o ülkelere giden ya da oralarda yaşayan arkadaşlarıma, dostlarıma bu durumu sordum. “Ezan, Çan, Hazan” ya da “Cuma, Cumartesi, Pazar” şeklinde ifade edilip sloganlaştırılan bu dinsel içerikli ideolojik yaklaşım oralarda da var mı, onlar da bu üç büyük din arasında bir kardeşlik ilişkisi olduğunu düşünüp buna benzer şeyler yapıyorlar mı ya da onlar da bunun için mücadele ediyor mu diye sorular sordum?

Verilen cevaplar, önceden tahmin ettiğim gibi tümüyle olumsuzdu. Yunanistan‘da milliyetçi güçlerin ortaya koyduğu politikaların Müslüman azınlıkla ilgili uygulamaları zaten biliniyordu; keza Bulgaristan da aynı tepkilerin görüldüğü, Müslümanların dikkate alınmadığı bir ülke olarak biliniyordu. Azerbaycan-Ermenistan gerginliği ya da savaşı zaten doğrudan dinler arasındaki ilişkilere yansıyor, İran‘daki dinsel otorite ABD karşıtlığı olarak somutladığı Hıristiyanlık ve Musevilik konusunda hiçbir tolerans göstermiyor, bu tutum Irak, Suriye, Lübnan gibi ülkelerde de artarak karşımıza çıkıyordu. Filistin ve halkı ise sürekli İsrail bombardımanı altında Musevi kardeşliği gibi hayalleri kuramıyor, “Cuma, Cumartesi, Pazar” sergisini İstanbul‘dan ya da İzmir‘den alıp İsrail‘e götürmek ise kimsenin aklına gelmiyordu.

Velhasıl, “Ezan, Çan, Hazan” ya da “Cuma, Cumartesi, Pazar” şeklinde ifade edilen sloganlar Türkiye’yi çevreleyen hiç bir ülkede hiç kimsenin aklına dahi gelmiyor, uygulamaya fırsat bile bırakılmıyordu.

Peki o halde, bizde; yani Türkiye‘de, dinler arası kardeşlik niye ön plana çıkarılıyor ya da bu kadar fanatik bir hal alıp büyük öfke ve kinlerle savaşa dönüşen bir düşmanlık ortamında gerçek bir kardeşlik, bir arada olma hali sağlanabiliyor mu ya da sağlanabilir mi? Ayrıca bu kardeşlik ya da bir arada olma hali, Türkiye örnek gösterilmek suretiyle bu coğrafyaya yayılabilir mi? Örneğin, İstanbul‘daki Patrik ya da Musevi Cemaati Başkanı azınlık durumunda olmadıkları o ülkelerdeki dini otoritelere çağrı yaparak kendi yaptıklarına benzer çalışmalar yapmalarını istiyor mu? Yoksa, “Ezan, Çan, Hazan” ya da “Cuma, Cumartesi, Pazar” adıyla mekânları ya da günleri birbirinden ayırarak, çoğu kez eski ya da yeni bir ibadethanede yapılan bu tür sanatsal etkinlikler, insanlığı farklı dinler arasında bölerek birbirlerine düşman kılan dini kurumlarla fanatik anlayışların; ayrıca bu kurum ve anlayışları destekleyen çevre ve ülkelerin ülkemizde gerçekleştirmeye çalıştıkları bir PR (halkla ilişkiler) çalışması mıydı?

Evet, böyle düşünerek bu işin ideolojik, siyasi yanına vurgu yaptığımın farkındayım…

Bu basit ve etkileyici sloganların bizi getirdiği bu noktada, eski bir havrada açılan fotoğraf sergisi ile verilmek istenen ve hepimizin kabul ettiği barış, kardeşlik mesajlarının örneğin tüm dünya kamuoyu tarafından üç dinin merkezi olarak kabul edilen Kudüs‘te ve ülkemizi çevreleyen diğer coğrafyalarda niye verilmediğini, o ülke ve coğrafyalardaki üç dini temsil eden kişi ya da kurumların neden böyle bir işe niye soyunmadığını sorarak işin özüne ulaştığımı fark ediyorum.

Evet, bu sloganlar kullanarak hangi sonuca ulaşılmak isteniyor ve bunu yapanlar gerçekten samimi mi ya da aynı dilekler diğer ülke ve coğrafyalardaki başkalarının aklına neden gelmiyor ya da gelse bile dikkate alınmıyor?

Peki o halde, niye ya da neden?

Merbutiyet…

Ali Rıza Avcan

Beni yakından tanıyanlar, özelimle ilgili konu ya da anıları arkadaş ve dostlarım dışında kimseyle paylaşmadığımı, hele hele hiç kaleme alıp yazmadığımı bilirler. Çünkü özelimi oluşturan biricik, benzersiz şeyleri anlatarak ya da yazarak onların tüm sihrini kaybedeceğini; o nedenle, onların benim süsleyip paketlediğim haliyle hafızamda kalmasını, üzerlerindeki tılsımlı örtünün kaldırılmamasını, tüketilip sıradan şeylere dönüşmemesini isterim. Hatta bazen, başkalarının ellerindeki son model fotoğraf makinalarıyla çektiği görünümleri sadece gözlerimle hafızama kaydedip onları tüketmemeye çalışır, en güzel fotoğrafların hafızaya kaydedilmiş o görüntüler olduğuna inanırım. Geçmişte bu kuralımı bozup, o sihirli anıları bir iki kez yanlışlıkla paylaştığımda o dokunulup bozulmamış şeylerin hasar gördüğünü ve geriye tüketilip içi boşaltılmış şeyler kaldığını hissettiğim için o acı denemelerden aldığım derslerle, çok gerekli olmadıkça ya da heyecanlanıp şevke gelmedikçe hiçbir özel anımı paylaşmamaya ya da yazmamaya çalışırım.

Ama bugün sizlerle, kendi kendime verdiğim o sözü bozarak ya da bir istisna kabili diyerek diyerek “merbutiyet” sözcüğü ile kodlayıp paketlediğim özel bir anımı paylaşmak istiyorum.

Mehmet Sadık Öke, Teyzem Latife, Pegasus Yayınları, Nisan 2011

Merbutiyet” sözcüğü Türkçe sözlüklere göre “bağlılık” ya da “ilişkinlik” anlamına geliyor. Elimin altındaki Ferit Develioğlu‘nun Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat‘ına göre sözcüğün aslı “Merbûtiyyet” (ﻣﺮﺑﻮﻃﻴّﺖ) şeklinde yazılıyor ve “merbutluk, bağlılık, eklilik” anlamında kullanılıyor. Bu açıklamada kullanılan “merbût” (مربوط) olma halinin anlamı ise, Arapça “rabt“dan sözcüğünden türeyerek, 1. raptolunmuş, bağlanmış, bağlı, 2. ulaşmış, bitişmiş, bitişik, 3. iliştirilmiş, eklenmiş ve 4. bağlı olarak tanımlanıyor.

Gelelim bu “merbutiyet” ya da “merbutiyyet” kodu ile anlatmak istediğim anıma…

1991’in ilk bahar ayları… İstanbul’dayım… Henüz kamu denetçiliği görevimden ayrılmadığım için gündüzleri Pendik Belediyesi‘ni denetliyor, günün yorgunluğunu ise akşamları arkadaşlarımla değişik yerlerde içip sohbet ederek atıyor; böylelikle İstanbul’un tadını çıkarıyorum….

Bir akşam Nişantaşı’ndaki bir barda çoğunluğunu sanatçıların oluşturduğu arkadaşlarımla sohbet edip içkimizi içerken Osman isimli arkadaşımın arkadaşı Mehmet’le tanıştım… Mehmet temiz yüzlüydü, eğitimli ve varlıklı olduğu beden diline yansıyan tutum ve davranışlarından anlaşılıyordu. Tanışma sırasında mesleğimi sorduğu için sohbetin ilerleyen aşamalarında benden ailesine ait gayrimenkullerin emlak vergileri konusunda yardımcı olmamı istedi. Anlattığına göre ailesinin biri Anadolu, diğeri de Avrupa yakasında olmak üzere iki ayrı tarihi evi vardı ve o evlerin emlak vergilerinin yüksekliği konusunda zorluklar yaşıyor, evlerin tarihi olması nedeniyle vergi istisnası ya da indiriminden yararlanmak istiyordu.

Benim, yardımcı olurum sözüm üzerine hangi gün nerede buluşup önce hangi eve gideceğimizi konuşup sözleştik. Olay günü de buluşup onun arabası ile Avrupa yakasındaki köşke gitmek üzere yola çıktık. Araba Beşiktaş’tan hareketle, Bebek’te içinde lüks konutların bulunduğu sahildeki Ayşe Sultan Korusu‘nun içine girdiğinde göreceğimiz evin basit bir ev olmadığını anlamaya başlamıştım. Araba koru içinde az ilerleyip sola döndüğünde altı kâgir, üstü ahşap bir konağın önünde durmuş ve arabadan inip evin kapısını çalmıştık. Kapıyı beyaz saçlı yaşlı bir kadın açmış ve Mehmet bu yaşlı kadını “annem” diyerek tanıştırmış ve ben de o beyaz saçlı kibar kadının elini öperek halini hatırını sormuştum.

Daha sonradan öğrendiğime göre, kapıyı açıp bizi karşılayan o yaşlı kadın, Mustafa Kemal Atatürk‘ün eşi Latife Hanım‘ın kız kardeşi Vecihe İlmen‘in kızı Ayşe Gülümser Öke‘ydi. O akşam eve gelip evdeki kitap ve ansiklopedilerden bakıp öğrendiğime göre, Ayşe Gülümser Öke, Vecihe ve Hayri İlmen‘in kızı olup Prof. Dr. Nevzat Öktem Öke ile evliydi.

Mehmet’in beni aldığı salon ise başımı döndürecek şekilde antika eşyalarla doluydu. Soluduğum eski eşya kokusu ile kendimi bir müzede gibi hissetmeye başlamıştım. Tavanlara kadar uzanan büyük boy aynaları, büyük büfeler, bu büfeler içinde, daha sonra Mehmet’in büyük dedesi olduğunu öğrendiğim Abdülhamit‘in seraskeri Cihan Mehmet Rıza Paşa‘nın üniformalı resminin basılı olduğu antika yemek takımı, kristal avizeler ve de diğer antika mobilyalar… Hepsi baş döndürecek kadar eski, etkileyici ve büyüleyici idi.

Bu eşyaları göstermekten zevk aldığı anlaşılan Mehmet, babası Prof. Dr. Nevzat Öktem Öke‘nin “Es Seyid El Sammani” olarak tanımlanan peygamber sülalesinden geldiğini anlatıyor, o tarihlerde tanınmış bir müzayedeci olan Raffi Portakal‘ın bu antika eşyaları alıp müzayedeye koymak için ailenin peşinde olduğunu söylüyordu.

O büyük salonda beni en fazla etkileyen yer, deniz tarafındaki pencerenin önündeki büyük siyah piyano ve o piyanonun üstüne yerleştirilmiş iki büyük fotoğraftı. Fotoğraflardan birincisi Mustafa Kemal Atatürk‘e aitti ve kendisi tarafından imzalanmıştı. İkincisi ise Latife Hanım tarafından 1930 yılında; yani boşanma tarihi olan 5 Ağustos 1925’den sonra, boşanmış bir kadın olarak imzalanarak kız kardeşi Vecihe Hanım‘a armağan edilmiş bir fotoğraftı. Fotoğrafın altında o anda not alamadığım ama daha sonra öğrendiğim beni fazlasıyla etkileyen şu hitap yazılıydı:

“Vecihe, vazifeye merbutiyet, insana bazı acı dakikalar yaşatsa dahi, hayatın en büyük zevkidir. Seni küçüklüğünden beri daima muhabbetle takip eden ablanın bu sözünü unutma. Latife”

İşte o andan itibaren, anlamını hiç bilmediğim bu “merbutiyet” sözcüğü hafızama kazındı ve bugüne kadar bu hatırayı bana devamlı anımsatan anahtar bir sözcük oldu. Bu sözcük nerede karşıma çıksa ilk aklıma gelen şey, o piyano, o fotoğraf ve o imzalı ithaf yazısıydı.

Bu sözcük aynı dönemlerde Latife Hanım tarafından kullanıldığı gibi değişik yerlerdeki konuşmalarında Mustafa Kemal Atatürk tarafından da sıklıkla kullanılan bir sözcüktü.

Örneğin, 21 Aralık 1919 tarihinde Kayseri’den ayrılırken yaptığı konuşmada “…Gayemiz, şiddet-i merbutiyetin yüreklerimize bahsettiği hiss-î iftihar ile seyahatimize devam ederken, arkamızda da Anadolu’nun bütün teheyyücat-ı vatan-perverânesini nefsinde en güzel temsil ve tecelli ettirmiş kuvvetli, zeki, muktedir, samimi bir merkez-i faaliyet mevcut olduğunu daima düşünerek müftehir olacağız.” (1)

1922 yılında İzmir’de yaptığı bir basın toplantısında, “Hukuk-u medeniyede, aile hukûkunda tâkip edeceğimiz yol, ancak medeniyet yolu olacaktır. Hukukta idâre-i maslahat ve hurâfelere merbûtiyet, milletleri uyandırmaktan men eden en ağır kâbustur. Türk milleti, üzerinde kâbus bulundurmaz.” (2)

TBMM’nde yaptığı bir konuşmada, “Meclisinizde temessül ve tecelli eden kudreti milliyemiz makamı hilâfet ve saltanatı ecnebi tazyikinden kurtaracak ve Devleti Osmaniye’yi inhilâl ve esaretten tahlis edecek tedabiri ittihaz eyliyecektir ve istiklâli tammesi şart olan makamı hilâfete merbutiyeti vicdaniyeleriyle müftehir ve müteselli olan âlemi İslâmiyet ile yaşamak kabiliyetini nefsinde gören bir milletin esir olamıyacağına kanaatle harekâtımızı hatve, hatve takibeden bütün cihanı medeniyet ve insaniyetsizlere zahîr olacaktır.” demektredir (3)

Benim o ithaf yazısını okuduğum tarihten bu yana, yazının içindeki “merbutiyet” sözcüğünden bu kadar etkilenmiş olmamın ve bugüne kadar unutmayışımın nedeni de, sanırım Latife Hanım‘ın bu ifadeyle, evliliği süresince yaşadığı acı ve zorlukları hayatın en büyük zevki haline dönüştürme çabasından kaynaklandığını tahayyül etmemdir. Evet, Latife güçlü bir kadın olmasına rağmen, Mustafa Kemal‘in eşi olarak yaşadığı zorlukları ifade etmeye çalışmakta; hatta bu zorlukların verdiği acıyı zevke dönüştürmüş olması nedeniyle -bana göre- gizliden gizliye gururlanmakta ve kız kardeşine öğüt vermektedir. Bence böylesine güçlü bir kadının, kardeşine tavsiyede bulunurken kendi hayat tecrübesi dışındaki bir takım genel doğruları değil; bir abla olarak kendi yaşadığı, belki de kardeşi Vecihe‘nin tanık olduğu acı ve zorluklar üzerinden tavsiyede bulunması söz konusudur.

Evet, ben böyle düşünüyorum ya da öyle olduğunu tahayyül ediyorum… Hakkında yazılan birçok yazı ve kitapta baskın kişiliği, huyu suyu hakkında olumlu ya da olumsuz birçok şey söylenip yazılmış olsa da, içinde “merbutiyet” sözcüğü geçen bu ithaf yazısında, kendince bir kadın duyarlılığını hissediyor ve acı çeken bir kadının kardeşi olan başka bir kadına verdiği kadınca bir uyarının yer aldığına inanıyor ya da inanmak istiyorum.

Bu güzel tesadüfün sonucu ne oldu derseniz, Uşşakizade ailesine ait her iki tarihi yapının emlak vergilerinin tahakkukunda indirim yapılmasını sağlayarak, sanki o eski insanlardan kalan şeylerin korunmasına katkıda bulunarak vazifemi yapmışım gibi bir huzur duyduğumu ve o güzel insanların kullandığı o güzel “merbutiyet” sözcüğünü unutulmamak üzere kalbime gömdüğümü söyleyebilirim.

—————————————————————————————————

(1) https://www.denizpostasi.com/index.php/kayseri/20-gundem-haberleri/3357-atatuerk-uen-kayseri-ye-gelisinin-94-y-ldoenuemue

(2) KARAL (Ord. Prof.), Enver Ziya. Fatih ÖZDEMİR (Ed.). Atatürk’ten Düşünceler (kitap). Ankara: ODTÜ Yayıncılık. s. 89. ISBN 975-7064-12-2 1922-03, Atatürk’ün İzmir basın toplantısı

(3) TBMM Zabıt Ceridesi, 1336, s.30.