Küçük ve güzel bir öneri…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz hafta Alsancak’ta oturan eski bir dostumdan, sağını solunu düzeltip resmi bir kuruma verilecek şekle dönüştürmem dileğiyle bir dilekçe taslağı teslim aldım.

Çok imzalı ortak bir dilekçe olarak hazırlanan bu taslaktaki anlatım, söylendiği gibi oturup esaslı bir düzeltme yapmayı gerektirecek kadar bozuktu. Özellikle de okuyanın kolayca anlamasını engelleyecek yanlışlık ve tekrarlarla doluydu.

Dilekçenin konusu ise, Alsancak’taki Kıbrıs Şehitleri Caddesi ile çevre sokaklarda zaman zaman tek başına, zaman zaman da bir araya gelerek grup oluşturan genç ve yetişkinlerin yaptığı sokak müziği ile küçük çocukların önlerine koydukları plastik kova, bidon ya da boya kutusu gibi ses veren nesnelere elleriyle vurarak biteviye yaptıkları ritmik müziğin çevre esnafı ile konut sakinlerinde yarattığı bıkkınlık ve şikayetle ilgiliydi. Dilekçe, bu şikayet çerçevesinde sokak müzisyenlerinin yasaklanarak o çevreden uzaklaştırılmasını talep ediyordu.

Dilekçenin altında ise “KIBRIS ŞEHİTLERİ CADDESİ VE ALSANCAK MAHALLESİ SAKİNLERİ” şeklinde imza yerine geçen bir ifade bulunmaktaydı.

056

Benim böylesi bir dilekçeyi düzelterek bu girişime katılmam, bir kent ve yaya hakları savunucusu olarak mümkün değildi. Üstüne üstlük, Yaya Derneği‘nin kurucu üyesi ve kurucu başkanı olarak böyle bir talebe sahip çıkıp destek vermem de olanaksızdı. O nedenle, söz konusu dilekçeyi düzeltmedim ve geri yollamadım.

Böyle bir şeyi yapmamakla birlikte, gerek İzmir’de, gerekse diğer büyük kentlerde sokak müziği yapan; bunu yaparken iyisiyle kötüsüyle bizlerle müzik üzerinden iletişim kuran bu çocuk, genç ve yetişkinlere nasıl sahip çıkılabileceğini; onlarla belediye zabıtaları, diğer yayalar, işyeri sahipleri ve mahalle halkı arasındaki bu sorunlu ilişkiyi nasıl sağlıklı bir hale getirebileceğimizi düşünmeye başladım.

Evet, onların bazen çıplak insan sesleri, bazen müzik aletleri, bazen de her ikisini kullanarak kentin cadde ve sokaklarında, vapur, metro ve trenlerinde, kısacası kamusal alanlarda müzik yapmaları güzel bir şeydi ve bu durum şimdiye kadar beni hiç rahatsız etmemişti.

Ama rahatsız olanlar da olabilirdi. Örneğin hastalar, uyuyan çocuklar ya da aynı bıktırıcı ezgiyi, yüksek volümlü müziği saatlerce dinlemek zorunda kalanlar bundan rahatsız olabilirlerdi.

Örneğin, mahalle aralarında yapılan düğünlerde gecenin geç saatlerine kadar yüksek sesle müzik yapılması nedeniyle ben de zaman zaman şikayetçi oluyordum. Bu bakış açısıyla, başkalarının başka nedenlerle şikayetçi olmalarını da doğal karşılıyorum.

O nedenle, Kıbrıs Şehitleri Caddesi ile yakınındaki diğer sokaklarda, kaldırımlarda, yürüyüş alanlarında, bu kamusal alanların yönetiminden görevli, yetkili ve sorumlu olan İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Konak Belediyesi‘nin, hepimizin bilip tanıdığı İzmir Müzisyenler Derneği ve Sokak Sanatçıları Derneği gibi gönüllü örgüt ve sanatçılarla bir araya gelerek bu konuları tartışabileceklerini, ortak çözümler bulabileceklerini düşünmeye başladım.

Bu fikrimi de, geçtiğimiz günlerde Alsancak’taki “Kahveler sokağı“nda rast geldiğim Konak Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü görevlisi tiyatro sanatçısı sevgili Orçun Masatçı ile paylaştım.

Buradan da, İzmir Müzisyenler Derneği‘nden sevgili Oktay Çaparoğlu ile Sokak Sanatçıları Derneği‘nden sevgili Kubilay Mutlu‘ya seslenip bu düşüncemi onlarla da paylaşmak istiyorum…

Melih Erşahin 02
Fotoğraf: Melih Erşahin

Bu düşüncenin bir ilk adımı olarak da, İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Konak Belediyesi‘nin kültür ve sanatla ilgili görevlilerinin; ayrıca, her iki belediyenin kent konseyinde çalışan arkadaşlarımızın düzenleyeceği atölye ya da çalıştay şeklinde düzenleyeceği bir toplantı ile bu sorunu hep birlikte, işbirliği ve dayanışma içinde nasıl çözebileceğimizi tartışmaya başlayalım derim…

Çünkü kamusal mekanları kullanmaları nedeniyle ‘yaya’ olan ve bu nedenle de 1988 tarihli Avrupa Yaya Hakları Bildirgesi‘ndeki haklarla ‘Kent Hakkı‘ndan kaynaklanan haklara sahip olan sokak müzisyenlerine sahip çıkmak, onların kamusal mekanlardaki varlığı korumak biz kentlilere düşen bir görevdir diye düşünüyorum.

Çünkü, kentlerin, asıl olarak yayalara ait olduğunu biliyorum!

Kentler, sokaklar, insanlar ve Henri Cartier-Bresson fotoğrafları…

Henri Cartier-Bresson… Efsane bir fotoğrafçı…

22 Ağustos 1908’de Seine-et-Marne bölgesinde, Chanteloup’da doğdu, 3 Ağustos 2004’te Provence’ta, Montjustin’de öldü.

Genç yaşta resim sanatına ilgi duydu, André Lhote’la resim öğrenmek için Lycée Condorcet’de sürdürdüğü orta öğrenimini yarıda bıraktı, daha sonra da İngiltere’ye, Cambridge’e gitti.

1931 yılında fotoğraf çekmeye başladı ve cebinde ‘fetiş‘ fotoğraf makinesi Leica’yla Avrupa’yı keşfe çıktı.

1933’te Julien Lévy, New York’daki galerisinde ilk Henri Cartier-Bresson sergisini açtı.

Henri Cartier-Bresson bir yıl sonra Meksika’ya giderek bir yıl orada kaldı. 1935 yılında Birleşik Devletler’e döndüğünde, sinemayla ilgilenmeye başladı ve yine Julien Lévy’nin galerisinde, Walker Evans ve Manuel Alvarez Bravo’nun çalışmalarıyla birlikte kendi fotoğraflarını sergiledi. 1936’dan başlayarak üç yıl süreyle sinemacı Jean Renoir’ın ikinci asistanı oldu.

1940 yılında Almanlar tarafından tutsak edilen Henri Cartier-Bresson, Şubat 1943’te, birkaç girişimin ardından kaçmayı başardı. Yeniden fotoğrafçılığa döndü ve aynı yıl Picasso, Matisse, Braque, Bonnard gibi birçok sanatçının portresini çekti. 1944’te, savaş tutsaklarının ve toplama kamplarına gönderilenlerin yurda dönüşünü konu alan Le Retour (Dönüş) adlı belgesel filmi yönetti. 1946’da, öldüğünü sanan dostlarının Modern Sanatlar Müzesi’nde anısına bir sergi düzenledikleri sırada New York’a döndü.

1947’de, Robert Capa, David Seymour, George Rodger ve William Vandivert’le Magnum Photos’u kurdu.

Doğu’da yolculuk etmeyi sürdürdü, 1947’de önce, Gandhi’nin ölümü sırasında Hindistan’a, daha sonra Çin’e, Endonezya’ya, SSCB’ye, Küba, Meksika ve Japonya’ya gitti.

1974 yılında kendini bütünüyle desene verdi; ama portre ve manzara fotoğrafıyla ilgilenmeyi de sürdürdü.

Henri Cartier-Bresson Vakfı 2003 yılında, Paris’te, Montparnasse’ta açıldı. Henri Cartier-Bresson, 3 Ağustos 2004’te, Provence’da, Montjustin’de öldü.

Henri Cartier-Bresson, yakın ilişki kurduğu Gerçeküstücüler gibi, görüntüler dünyasına uyarlanmış bir tür otomatik yazı kullanmıştır. Ona göre: “Fotoğraf çekmek, aklı, gözü ve yüreği aynı nişan çizgisi üstüne getirmektir. Fotoğraf bir yaşam biçimidir.” Yapıtının önemli bir bölümü, çevremizi saran, görünürde sıradan olayları konu alarak, “belirleyici bir an” içinde onların evrensel boyutlarını ortaya çıkarmayı amaçlar.

Henri-Cartier-Bresson-in-1957.-Photograph-Jane-BownObserver-1200x720
Henri Cartier-Bresson & “Leica
hcb_b
Henri Cartier-Bresson
cartier-bresson
İstanbul, 1965
Henri Cartier-Bresson, Washington, 1947
Washington, 1947
6550284557_b29a66807a_o
Fransa, Hyeres, 1932

 

44107103834_b1031df3aa_o
Paris
45136380512_235f2ed45f_o
Henri Cartier-Bresson
Henri-Cartier-Bresson-2-720x380
Sevilla – İspanya, 1933
ruipalha0068-
Henri Cartier-Bresson
Henri Cartier-Bresson 001
Jean-Paul Sartre, Paris, 1946.
cartier_bresson_231_1994_434240_displaysize
Bergama, Türkiye, 1965
cartier_bresson_335_1994_420961_displaysize
İstanbul, 1965
Henri Cartier-Bresson - The Man, the Image & the World
“The Man, The Image & The World”

Yaya kimdir? (3)

Ali Rıza Avcan

Kentlerdeki kamusal mekânları kullanan yayaların, trafik levhalarındaki grafik çizimlerden farklı olarak kim olduğu sorusunu ortaya atıp, yayayı yaşı, cinsiyeti, medeni durumu, sağlığı ile bedensel ve ruhsal yetkinliğinden kaynaklanan kişisel kimliği ya da kullandığı araç dışında sahip olduğu ekonomik, toplumsal ve kültürel özellikleriyle ortaya çıkan sınıfsal aidiyeti üzerinden tanımlamaya kalktığımdan bu yana kendimi yol, kaldırım, meydan ve parklarda gördüğüm her insan ve hayvana daha yakın hissetmeye başladım.

Yol, kaldırım yapan veya temizleyen işçilere ya da çöp toplayıcılarına rastladığımda, onlara daha yüksek bir duyarlılıkla selam verip “kolay gelsin” diyor, sahilde oltalarıyla balık avlayanları gördüğümde onlar adına umutlanıyor, Kordon’da ya da diğer açık alanlarda para kazanmak amacıyla birşeyler satmaya çalışan kent yoksullarını anlayışla karşılıyor, sokak müzisyenlerinin zabıta takibinden nasıl kurtulabileceklerini düşünüyorum…

İşportacılar 002

Çünkü bana göre onlar, logo, amblem, sembol gibi şeylerle aşırı basitleştirilip kalıplaştırılan ya da yalıtılıp steril hale getirilen tasarımlar dışında daha gerçek, daha sahici canlıları; dokunup konuşabildiğimiz insan ve hayvanları ifade ediyor artık.

O nedenle şimdi yayaları o grafik tasarımlar üzerinden değil; onların toplumsal ilişkileri, sınıfsal aidiyetleri ve sahip oldukları kültürel zenginlikleri üzerinden anlayıp yakınlık kurmaya çalışıyorum.

O anlamda seyyar satıcıların ya da işportacıların yaptığını, eskiden olduğu gibi mekân sahibi esnafların savunduğu gibi disiplin altına alınması gereken marjinal bir faaliyet olarak değil; yoksunlukları nedeniyle işyeri sahibi olamayan ve bunun doğal bir sonucu olarak ya kendi ya da diğer bir işyeri sahibi adına çalışan kent yoksulları olarak görüyorum.

Sokak köpeklerinin düşman olarak bellediği çöp toplayıcısı kadın, erkek ve çocukları; hatta çöp arabasının içinde annesi ile birlikte dolaşan bebekleri ise kent yaşamından çekilip gitmesi gereken marjinal sektörün aktörleri olarak değil; her geçen gün sermayenin egemenliğine giren katı atık toplama işinin son neferleri ya da o şirketler adına çalışmak zorunda kalan işçiler, emekçiler olarak görüyorum. Aynen, “sözleşmeli tarım” yöntemiyle yoksullaşan köylülerde, tarım üreticilerinde olduğu gibi…

Balıkçılar 001

Evet, kamuya ait sokak, cadde, kaldırım, meydan, iskele, köprü ve parklarda yürüyen, koşan, oturup eğlenen, seyyar aracı ile dolaşıp satış yapan ya da birşey üreten, çöp toplayan, malını serip satmaya çalışan, tek başına ya da karısı ve çocuğu ile birlikte gelip saatlerce salladığı oltanın ucundaki umudu bekleyen, desteklediği siyasi bir parti, kişi ve grup ya da toplumsal protesto eylemlerine katılan, o nedenle defalarca tacizkâr polis aramalarıyla atılan gaz fişeklerine maruz kalan, piknik yapıp dinlenen, büyük bir keyifle uzanıp etrafı seyreden, yatıp uyuyan, saatlerce arkadaşını, eşini ya da sevgilisini bekleyen; velhasıl, hemen herkes, kentte yaşayan herkes bu anlamda yayadır, yaya olmanın rahatlığını, özgürlüğünü, tadını çıkaran bir canlıdır! 

Bu anlayışa göre en azından, 2017 yılına ait verilerine göre toplam nüfusu 80.810.525 kişi olan Türkiye’de, TÜİK’in 2018 yılı Eylül ayı verilerine göre 22.796.221 adet motorlu taşıt araç sahibi ile yine Emniyet Genel Müdürlüğü’nün 2017 yılı sonu verilerine göre 28.181.830 adet sürücü belgesi sahibinden arta kalan “motorlu taşıt aracı sahibi olmayan” toplam 58.014.304 kişinin ya da “sürücü belgesi sahibi olmayan” toplam 52.628.695 kişinin büyük olasılıkla yaya olduklarını kabul etmemiz mümkün olacaktır. 

Türkiye’de bugüne kadar yayaların toplumsal, ekonomik ve kültürel boyutlarıyla ilgili herhangi bir araştırma yapılmamış olmamakla birlikte; yaya olmanın ön koşulunun “motorlu taşıt aracı sahibi olmamak” ya da “motorlu taşıt aracı kullanmamak” olduğunu düşündüğümüzde Türkiye nüfusundan artakalan 58 milyon kişinin taksiye, dolmuşa, otobüse, herhangi bir toplu ulaşım aracına ya da eşinin dostunun arabasına binme fırsatı dışında genel olarak yaya olduğunu söyleyebiliriz.

Ama yine de başka amaçlarla yapılan bazı araştırmalardaki yayaların sosyo-ekonomik özellikleri ile ilgili veriler, bize bu konuda bazı ipuçları verebilir. Örneğin, aynı bölgedeki yayalarla bisikletlilerin aylık gelirlerini birbiri ile karşılaştırma olanağını veren ve WRI Türkiye tarafından İzmir Büyükşehir Belediyesi adına yapılan “İzmir Tarih Sürdürülebilir Ulaşım Projesi” kapsamında, Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerindeki 2.142 adet yaya, 288 adet bisikletli, 686 hanehalkı ve 663 adet işyeri çalışanı olmak üzere toplam 3.779 kişiyi kapsayan alan araştırması sonucunda; bisikletlilerin % 40’ının 2.000 TL veya altında aylık gelire sahip olduğu ortaya çıkarken, bu oranın yayalarda % 51 düzeyinde olması, yayaların genel olarak bisiklet ya da motorlu taşıt aracı sahiplerine göre daha az gelir sahip olduğu öngörüsünü doğrulayan bir sonuç olarak yorumlanabilir. (1)

Toplayıcılar 027Sonuç olarak, iki haftadır devam ettirdiğimiz bu yazı dizisinin sonunda kentte yaşayan ya da çalışan; hatta bir şekilde uzun ya da kısa bir süre için o kente konuk olanların bulvar, cadde, sokak, kaldırım, meydan, köprü, iskele, kıyı şeridi ve park gibi o kentteki kamu alanlarını kullanmak suretiyle yaya olma vasfını kazandıklarını, bu nedenle yayalara ait haklarla kent hakkı arasında doğrudan bir ilişkinin kurulmasına neden olduklarını, kamusal alanların kullanıcısı olan yayalara ait hakların önce ünlü Fransız sosyolog ve felsefeci Neo-Marksist Henri Lefebvre, daha sonra yine ünlü bir İngiliz coğrafyacı ve antropolog Marksist David Harvey tarafından ortaya atılıp farklı şekillerde tanımlanan “şehir hakkı” ya da “kent hakkı“nın bir çeşidi, bir alt türü olduğunu söyleyebiliriz.


(1) İzmir Tarih Sürdürülebilir Ulaşım Projesi, WRI Türkiye, İzmir Büyükşehir Belediyesi sh.40

Kent Araştırmaları Bibliyografyası

Kitap Adı: Kent Araştırmaları Bibliyografyası

Yazar: Kolektif

Yayınevi: Tarih Vakfı Yurt Yayınları

İlk Baskı Yılı: 2001

Sayfa Sayısı: 571

Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı tarafından Rockefeller Vakfı‘nın desteğiyle yürütülen Yerel Tarih Grupları Projesi kapsamında yayımlanan ‘Kent Araştırmaları Bibliyografyası’ sahaflık denilecek ölçüde eski bir kitap. Yayınlandığı tarihten bu yana tamı tamamına 16 yıl geçmiş. Ama kapsadığı bilgiler nedeniyle her daim yeni olan; bu nedenle de, her kent araştırmacısının elinde olması gereken temel bir kitap.

Tarih Vakfı‘nın Yerel Tarih Grupları Projesi‘yle Türkiye’nin farklı bölgelerinde yaşadığı çevrenin tarihini merak eden, bu ilgiyi bir adım daha ileriye götürerek bugüne aktarılan tarihsel değerlere sahip çıkma, koruma duyarlılığında olan kentlilerin yerel tarih grubu oluşumu içinde yan yana gelerek o kentte tarih alanında bir sivil girişim olarak etkin olması amaçlanmıştı.

Kent tarihçiliği araştırmalarına yol göstermesi için bir kaynak kitap olarak hazırlanan bu çalışma, Tarih Vakfı‘nın T.C. Başbakanlık Toplu Konut İdaresi ile birlikte 1994 yılında hazırladığı Türkiye Kent Araştırmaları Bibliyografyası‘nın büyük ölçüde genişletilmiş devamı niteliğinde.

Bibliyografya kapsamında ülkemizdeki tüm kent ve coğrafi bölgeleri kapsayan ekonomi araştırmaları, demografi, sosyokültürel gruplar, kent kültürü araştırmaları, sağlık, çevre, kent tarihi, arkeoloji ve tarihi miras, kent planlaması, mimarlık, siyaset-yönetim-toplum konularıyla ilgili kitap, makale, dergi, ansiklopedi maddeleri; yayımlanmamış yüksek lisans, doktora ve yeterlilik tezleri, tanıtım kitapçıkları ve raporlar yer alıyor.

13 kişiden oluşan bir kütüphane araştırması ekibi eliyle gerçekleştirilen çalışma sonunda 17.000’i aşkın kaynağın bir araya getirilmesi sağlanmış. Ancak söz konusu kitapta bu derlemeye dahil olan yayınların hangi dönemler arasındaki yayınlar olduğu belirtilmediği için, bu çalışmanın günümüzde ya da ileri bir tarihte güncellenmesi durumunda çalışmaya hangi tarihten itibaren başlanacağı bilinmiyor.

001

Kitabın İzmir’e ayrılmış bölümünde ise Osmanlı’dan 2000’li yılların başına kadar İzmir hakkında yazılmış toplam 1.225 adet yayının yazarı ve ismi ile baskı bilgileri yer alıyor.

Bu kitabın yayınlandığı 2001 yılından bu yana 17 yılın geçtiği günümüz koşullarındaki tek dileğimiz, bu yayının; özellikle de İzmir ile ilgili bölümlerinin güncellenerek ve elektronik ortama aktarılarak isteyen herkesin rahatlıkla kullanabileceği bir hale getirilmesidir.

 

Yaya kimdir? (2)

Ali Rıza Avcan

2018 yılının Şubat-Nisan ayları arasındaki dönemde, kurmak üzere yola çıktığımız Yaya Derneği’nin tüzüğünü ve kuruluş  bildirisini hazırlarken, ‘yaya‘ sözcüğü ile anlatmak istediğimiz şeyin ne olduğunu ve bu kategoriye kimlerin girdiğini ya da girebileceğini uzun uzun görüşüp tartışmıştık.

Bu tartışmalarda, ‘yaya‘yı cinsiyeti ya da cinsel tercihi, gençliği, yetişkinliği ve yaşlılığı gibi yaş dönemleri, engelli olup olmadığı gibi özellikleri, hasta ya da sağlıklı olması, ağır yük taşıması, birlikte olduğu eş, sevgili, arkadaş, bebek, çocuk ve diğer aile bireyleriyle birlikte ya da bisiklet kullanıp kullanmadığı üzerinden tanımlamaya çalışmış, bu tanıma kentte yaşayan sokak hayvanlarını da dahil etmiş; böylelikle bütün bu kavram, sıfat ve olguların ‘yaya‘yı oluşturan temel bileşenler olduğuna karar vermiştik. Nitekim hazırladığımız kuruluş bildirisinde de aynen şu ifadeleri kullanmıştık.

Bu nedenle Bizler, Yaya Derneği kurucuları olarak, yaya öncelikli kent tasarımı talep ederken, bir lüks ya da ikincil bir hak talebinde bulunmuyoruz. Kent içindeki her kadının, erkeğin, yaşlının, engellinin, çocuğun ve bebeğin, hastanın, ağır yük taşımak zorunda olanların, kenti bizimle paylaşan hayvan dostlarımızın kentte bağımsız hareket edebileceği sokaklar, caddeler, meydanlar ve parklar istiyoruz.

Ardından da tasarımcı arkadaşların hazırladığı görsellerde, özellikle de derneğin logosunda ‘yaya’nın nasıl ifade edileceğini hararetli bir şekilde tartışmıştık: ‘Yaya’ bir kadın mı yoksa bir erkek mi; yoksa her ikisinin yer aldığı bir grafikle mi ifade edilmeliydi? Peki, bu arada LGBTİ bireyleri unutacak mıydık? Kadın ve erkeğin arasına çocuk alırsak aile kurumunu mu kutsayacaktık? Kadın ve erkek arasındaki eşitsizliği, önerilen cinsiyetsiz çizimlerle ortaya koymak ne ölçüde doğruydu? Bütün bu çizimlerde engellileri nereye koyacaktık? Grafiklerle ortaya koyulan bütün bu figürleri hangi mekanda gösterecektik? Kaldırımda mı, yolda mı; yoksa kaldırımdan yola adım atarken mi?

Resim1

Günlerce süren bu tartışmalar sırasında hep bir şeylerin unutulduğunu ve hazırlanıp önümüze konulan amblem, logotype ya da logoların bizlerin düşüncelerini büyük ölçüde biçimlendirip şekillendirdiğini hissetmeye başlamıştım. Ancak, henüz ne ben, ne de arkadaşlarım, yayanın ve yaya haklarının dünü, bugünü ve geleceği konularını yeterince araştırıp bilgi sahibi olmadığımız için bu eksikliği kendimce adlandıramamış, hissettiklerimi net bir şekilde ortaya koyamamıştım. 

Ancak ‘yaya’; kamusal mekanlardaki kadındır, erkektir, yaşlıdır, engellidir, çocuktur, bebektir, hastadır, ağır yük taşıyandır, kenti bizimle paylaşan hayvan dostlarımızdır; kısacası “yaya herkestir” derken; ‘yaya‘ kavramını sadece ve sadece kimlikler ve onun kamusal alanlardaki yürüyüşü üzerinden tanımlayarak fazlasıyla steril hale getirdiğimizi, kentin cadde, sokak, kaldırım, meydan ve parklarında görüp konuştuğumuz, dokunup hissettiğimiz; hatta zaman zaman yaşamın akışı içinde aynı şeyleri yaparak onlardan biri olduğumuz bu insanları, sadece kimlikleri üzerinden tasarlanan nesneler olarak görmeye başladığımızı, onlarla kamusal mekânlar arasında, orada bulunup kullanmaktan kaynaklanan ekonomik, toplumsal ve kültürel ilişki ve etkileşimin dikkate alınmadığını düşünmeye başlamıştım.

Ancak ‘yaya‘ olma halinin toplumsal, ekonomik ve kültürel yanıyla yaya hakları konusunda, ülkemizde yapılmış herhangi bir araştırma ve yayın bulunmadığı; ayrıca, insan hakları, hukuk, felsefe ve sosyoloji gibi toplumsal bilimlerle ilgilenen bilim insanları bu konularda çalışmalar yapmayı kendileri açısından önemli ve öncelikli görmedikleri için ilk elden başvurup okuyabileceğim tek bir yayına ulaşamadım. Çünkü ‘yaya‘ ile ‘kent‘ ya da ‘mekan‘ arasındaki ilişkiyi sorgulayan çoğu araştırma ve yayın, konuyu daha çok kent ya da bölge planlama disiplini içinde ele alıyor ya da yayanın bizim kentlerimizdeki durumunu, çoğu kez Avrupa ya da ABD kaynaklı yayınlardan atıflar yaparak okuyup anlatmaya çalışıyordu.

Bu tartışma ve değerlendirmeler sonrasında, yaptığım araştırma ve gözlemler dışında işin uzmanı olduğunu varsaydığım arkadaş ve dostlarımla  yaptığım görüşmeler sonrasında, grafik tasarımcının yaratıp önümüze koyduğu bu ‘steril yaya’ları ete kemiğe büründürmek için onları içinde bulunup oturdukları, yürüdükleri, çalışıp ürettikleri, eğlenip dinlendikleri, hep birlikte yürüyüp ya da toplanıp toplumsal etkinliklere katıldıkları kamusal mekânlarla ilişkileri boyutunda ele almanın daha doğru olduğunu anlamaya başlamıştım.

Tahtakale 004

Hele ki, cadde, sokak ve meydanlarındaki karmaşa, kalabalık, kaos ve düzensizliğin Avrupa ya da ABD kentlerine göre daha baskın ve yaygın olduğu, yaşamın dışarıda; yani çalışma, gezme, eğlenme ve dinlenme gibi insanlık hallerinin sokakta yaşandığı, iş yerlerinin devamlı olarak cadde, sokak ve kaldırımları işgal ettiği, işportacılarla seyyar satıcıların kentin cadde, sokak ve çarşılarını kendi iş yeri olarak gördüğü, mahalle halkının vakitlerini evlerinin önündeki merdiven ve alanlarda geçirdiği  bizim gibi Akdeniz ya da Doğu kentlerinde bunun daha önemli ve gerekli olduğunu, bu nedenle de kamusal mekânları bu şekilde canlılıklarını koruyarak savunmanın yaşamsal bir sorun olduğunu anlamaya başlamıştım.

Evet, ‘yaya‘ları ve onların haklarını savunup koruyalım; yani, onların cadde, sokak, meydan, köprü, iskele, park gibi kamusal alanlara canlılık veren varlıklarını koruyarak, sokak müzisyeni, dilenci, işportacı, seyyar satıcı ve çöp toplayanlar gibi sokağı sokak yapan insanları da kendi varlık nedenleri içinde kabul edip onları yok etmek için zabıta önlemlerine başvuranlara karşı çıkarak, ülkemizin ve kentlerimizin bir Akdeniz ve Doğu ülkesi ya da kenti olduğunu bilerek…

Devam Edecek…

“Analara evlat ölüsü öptürmeyin”

Ayhan Hünalp: Şair ve yazar. (D. 1927, Bitlis, – Ö. 21 Mart 2013, İstanbul) Ankara Mimar Kemal İlkokulu, Ankara Atatürk Lisesi (1947), Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Türkoloji Bölümü (1953) mezunu. Öğrencilik yıllarında gazeteciliğe başlayarak Ulus, Tercüman, Hürriyet, Son Saat gazeteleri ve Kaynak dergisinde muhabir, düzeltmen, yazar, yazı işleri müdürü olarak çalıştı. Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu Basın Sekreterliği yaptı (1964). Şişe Cam Genel Müdürlüğü Basın Müşaviri iken emekli oldu (1978). Sonraki yıllarda özel kuruluşlarda basın müşavirliği, özel eğitim kurumlarında öğretmenlik yaptı. Ayhan Hünalp, 21 Mart 2013 günü İstanbul’da vefat etti. 

İLESAM ve Türkiye Yazarlar Sendikası üyesi olan Ayhan Hünalp’in şiirleri 1943’ten itibaren Kaynak, Aile, ÜLkü, Yeditepe, Varlık, Türk Dili, Seçilmiş Hikâyeler, Tercüman, Cumhuriyet, Çağrı, Tarla, Maya gibi dergi ve gazetelerde yayınlandı. Yazıları Romence, Sırpça, Arapça, Ermenice, İngilizce, Almanca ve İbraniceye çevrildi. 

YAPITLARI

Şiir: Üç Otuz Para (1950, hakkındaki yazılarla, 1969), Bir Martı Öttü (1964), Uzak Maviler (1981).

Roman: Küçük İstasyonlar (1954), Vapur Düdükleri (1962), Şarkısız Dünyaların Orkinosları (1977).

Anı: Dağlara Giden Yollar (1974)

Biyoğrafi: Nazif Akıncı (1980).

79f8a24d76df52d51ecaece6889c7d6b

Şair Ayhan Hünalp‘ın “Uzak Maviler” isimli şiir kitabından…

UFUKLAR BENİMDİR

Bütün aydınlıklara el konmuş

Sarmaş dolaş olmuşum karanlıklarla

Dünyaya sığmaz kalbim parçalasalar

Kaldırımlar ayak sesimi tanır

Bir sağanak boşanacak ansızın

Çırıl çıplak taşlara uzanacağım

Kurtulmalıyım günahlarımdan teker teker

Ellerimi başımın altında kenetleyip

Meydan okumalıyım Tanrılara

Ufuklar benimdir tahtlar sizin olsun

b53d97772031fbe79eccdbb4a0aa7145

YURTSEVERLERE SELÂM

Yitik kavgalardan yarımsevdalar kalır

Acı bir soğan gibi gözyaşartıcı

Ergeç yolayrımları gelir çatar

Yabanlaşır kırkyıllık dostluklar

Yılların bölüşüldüğü yastıklar tanımaz yüzlerinizi

Yitik kavgalardan yarım sevdalar kalır

Dallar kırıktır ağaçlarda ve de aynalarda

Artı sonsuzda kaybolur yarım gagalı martılar

Bölüştükçe yücelsen de yasal açılarda küçülürsün

Birgün gelir kavşaklar çelişkilerde düğümlenir

Sen yüreğinden çözülürsün ben yaşamdan

Dallar kırıktır ağaçlarda ve de aynalarda

Gün olur bir servi gölgesi özlersin

Arenalarda kurtlar ulur duymazsın

Uzayıp giden bir denklem olur aşkların

Binlerce ayak basıp geçer ezilirsin

Belki yüksek gerilimli bir tel olursun köylere

Belki ışık belki ses götürürsün

Ellerde kelepçe olur geberirsin belki

Belki de düğüm olursun darağaçlarında kahrolursun

Arenalarda kurtlar ulur duymazsın

En güzeli en yücesi hapishanelerde anahtar

Suçsuz mahpusların ekmeğinde azık gönlünde şiir

Ve de sürüngenlere inat ayakta kalmak

Ya da mertçe erkekçesine

Bir ölüp bin doğarcasına yokolmak

cumartesi-2

ANALARA EVLAT ÖLÜSÜ ÖPTÜRMEYİN

Bir dağbaşında akşam olur yıldızlar üşür

Yollar dolanıp gider kaybolur karanlıklara

Analar tükenir pencerelerde kapıları kollamaktan

Bir delikanlı vurulmuştur elleri bağlı

Ciğerleri zincirlenmiş kasıkları tekmelenmiştir

Bir dağbaşında akşam olur yıldızlar üşür

Ya bacıdır ya kardaş ölen de öldüren de

Günü gelir bir siperde bir mermi bölüşülür

Evlat bizim ona bizim musalla bizim

Nedir bu yolayrımları bu yolkavşakları

Sağı solu yoktur bu işin vatan da bir yürek de birdir

Günü gelir bir siperde bir mermi bölüşülür

Halâ yollarda yankılanır cephane taşıyan kağnılar

Hele bir geceyarısı Ilgaz’dan Yalvaç’tan

                                                        Toroslar’dan geç

Vatanın dörtbir yanına sarmıştı “müstebitler

                                                         müstevliler istilâcılar”

Kış kışlak demeden yayan yapıldak yollara düşenler

Bir tek madalyadan başka birşeyi olmayanlar

Bir tek madalya bile almayanlar

Vuruşanlar bir dilim tayın ekmeğini bile yemeden

Mahmuzlarında zaferlerin terleri soğumamış ölüler

Birgün olur adamdan hesap sorarlar

Halâ yollarda yankılanır cephane taşıyan kağnılar

Vuruşmayın tartışın kurduğunuz pusuları tetikleri

                                                                        bırakın

Sarılıp sarılıp da öpüşün ağlayın yazgınıza

Kalmaz ahı ölüsünü son kez öpen ananın

Solcunun da sağcının da ahı kalmaz uyanın

Hiçbir vatan yoktur böyle kurulan böyle kurtulan

Kırkyılın ozanıyız biz geldik gidiyoruz işte geçtik

                                                                    göçüyoruz

Usandık ölü görmekten ağıt yakmaktan

Mezarcılar usandı gelinlere delikanlılara toprak

                                                                     atmaktan

Kalmaz ahı ölüsünü son kez öpen ananın

Bir dağbaşında akşam olur yıldızlar üşür

Günü gelir bir siperde bir mermi bölüşülür

Halâ yollarda yankılanır cephane taşıyan kağnılar

Sarılıp sarılıp da öpüşün ağlayın yazgınıza

Hiçbir vatan yoktur böyle kurulan böyle kurtulan

Kalmaz ahı ölüsünü son kez öpen ananın

005
Desen: Abidin Dino

Hemad Javadzade’nin mistik dünyası…

1984 doğumlu ve İran kökenli sanatçı Hemad Javadzade, Mashhad Samenolhojaj Üniversitesi Grafik Tasarım Bölümü’nde önlisans ve Tebriz UCNA Üniversitesi Grafik Tasarım Bölümü’nde lisans eğitimi aldı. İstanbul’da yaşayan ve çalışmalarını sürdüren sanatçı bugüne kadar birçok ulusal yarışmada resim, heykel ve grafik dallarında ödüle layık görüldü. Mistik ve gerçeküstü kompozisyonları ve son derece güçlü bir yetkinlikte kullandığı insan ve hayvan anatomisiyle dikkatleri üzerine toplayan Hemad Javadzade, sanatını şu sözlerle ifade ediyor:

12501517_1736295719941150_398196270_n

Disturbance Serisi’ndeki çatışma, benim için ışık ve gölge arasındaki kontrastla yakından ilgilidir. Renk, biçim ve konu bu ikilikten sonra gelir. Görsel ögeler arasındaki kontrast kavramı her zaman ilgimi çekmiştir ve sanatıma dahil etmeye çalışmışımdır. Özellikle son yıllarda yapıtlarımın konu ve kompozisyonu değişime uğradı. Rutinden uzak durmaya ve kendi hayal dünyamı yansıtmaya çalışıyorum. Disturbance Serisi, görsel kontrastın farklı yönlerini bir araya getiriyor ve entegre ediyor. Kas dokusunun yuvarlak hatlarını, kayanın sert dokusunu ve hareket eden kuş tüylerini birlikte kullanıyorum. Statik olması gereken taş ve kayalar, bu seride aşırı canlı renkleriyle havada asılı kalan ve hareket eden malzemelere dönüşüyor. Buna karşın gri renkli yaşayan elemanlar kaçınılmaz şekilde hareketsiz kalıyor. Hayvan ögesinin ikonik bakışı izleyiciyle bağlantı kuruyor. Masumiyet ve çaresizlik dolu bu göz kırmızı ve canlı kayaların karşısında iç çatışma ve savunmasızlığı ifade ediyor. Bu seride ilk bakışta çevre ve hayvanların soylarının tükenmesi konuları işleniyor gibi görünse de, aslında daha saf bir kavrama ulaşmaya ve insan varoluşuna dair daha derin felsefe katmanlarını aramaya çalışıyorum. Günümüz insanının düşünceleri ve yaşam biçimiyle ilgili daha genel ve geniş bir itiraz içeren imajlar yaratma çabasındayım. Öte yandan Doğu kültürü her zaman önem verdiğim bir kavramsal ve teknik referans noktası oldu. Kağıt ve suluboya gibi tarihsel geçmişi olan malzemeler hep ilgimi çekti. Ayrıca bu seride dikey çerçeve seçmem dünyevi olmayan çekici bir espas yaratmamı sağladı.’’

Seçilmiş Sergiler:

2018 Yersiz Zaman, kişisel sergi, Galeri Diani – İstanbul

2017 Yılbaşı Sergisi, Galeri Diani – İstanbul

2016 Artist İstanbul Sanat Fuarı – İstanbul

2016 Ağaç, CKM – İstanbul

2016 Mamut Art Project – İstanbul

2016 Ankara Sanat Fuarı – Ankara

2015 Yeni Aralık, Soyut Galeri – Ankara

2015 Artist İstanbul Sanat Fuarı – İstanbul

2015 Art Attack, Türker Sanat Galerisi – İstanbul

2007 Oham 2. Seyhoun Art Gallery, kişisel sergi – İran

2006 Memories, kişisel sergi, UCNA – İran

2002 Oham, kişisel sergi, Bojnurd Art Gallery – İran

Arrogance
“Kibir”
Atlar 01
“Atlar”
Atlar 02
“Atlar”
Atlar 03
“Atlar”
Atlar 04
“Atlar”
Atlar 05
“Atlar”
Balıklar 01
“Balıklar”
Balıklar 02
“Balıklar”
Balıklar 05
“Balıklar”
Bavulumu kapa, uzaya gitmeye planlıyorum
“Bavulumu kapa, uzaya gitmeyi planlıyorum”
Benim atımın ruhu
“Atımın ruhu”
Boksör
“Boksör”
Detail of new work
“Ayrıntı”
Disturbance series - Zebralar
“Zebralar”
Doom
“Kader”
Freedom
“Özgürlük”
Galeksi ve bilardo
“Galeksi ve bilardo”
Galeksi ve dalış
“Galeksi ve dalış”
Galeksi ve futbol
“Galeksi ve futbol”
Galeksi ve hortum
“Galeksi ve su”
Galeksi ve kayık
“Galeksi ve kayık”
Galeksi ve koşu
“Galeksi ve koşu”
Galeksi ve Simit
“Galeksi ve gevrek”
Galeksi ve temizlik
“Galeksi ve süpürge”
Galeksi
“Galeksi”
Game Time
“Oyun zamanı”
Gergedanlar 001
“Gergedanlar”
Gergedanlar 002
“Gergedanlar”
hemad_33x70cm
“Kuşlar”
hemad_80x100_cm
“Kuşlar”
hemad_b_80x100_cm
“Kuşlar”
Hope 01
“Umut”
Hope 02
“Umut”
Hope 03
“Umut”
İsimsiz 001
“İsimsiz”
İsimsiz 002
“İsimsiz”
İsimsiz 003
“İsimsiz”
İsimsiz 004
“İsimsiz”
İsimsiz 005
“İsimsiz”
İsimsiz 006
“İsimsiz”
İsimsiz 007
“İsimsiz”
İsimsiz 008
“İsimsiz”
İsimsiz 009
“İsimsiz”
İsimsiz 010
“İsimsiz”
Kör Baykuş 01
“Kör baykuş”
Kör Baykuş 02
“Kör baykuş”
Kör Baykuş 03
“Kör baykuş”
Kör Baykuş 04
“Kör baykuş”
Kör Baykuş 05
“Kör baykuş”
Kör Baykuş 06
“Kör baykuş”
Kör Baykuş 07
“Kör baykuş”
Kör Baykuş 08
“Kör baykuş”
Kuşlar 01
“Kuşlar”
Kuşlar 02
“Kuşlar”
Kuşlar 03
“Kuşlar”
Kuşlar 04
“Kuşlar”
Kuşlar 05
“Kuşlar”
Life
“Yaşam”
Man & white cat
“Yaşlı adam ve beyaz kedisi”
Man with cat
“Kedili adam”

Mom
“Annem”
New Empire
“Yeni imparator”
Of the Disturbance series
“Geyikler”
Old paper series 001
“Eski kağıt serisi”
Old paper seris 002
“Eski kağıt serisi”
Paris traveler
“Yolcu”
Portre 001
“Portre”
Portre 002
“Portre”
Sahara men
“Sahralı adam”
Starter
“Ateşleyici”
The architect
“Mimar”
The Metamorphosis - Franz Kafka
“The Metamorphosis”- Franz Kafka
The Royal Game - Stefan Zweig 001
“The Royal Game” – Stefan Zweig
The Royal Game - Stefan Zweig 002
“The Royal Game” – Stefan Zweig
untitled-hemad
“Balıklar”
Watchman
“Gözlemci”
We are coming back
“Geri dönüyoruz”
We can do
“Yapabiliriz”
Work is progress
“İlerleme çalışması”
Yılan 001
“Yılan”