Protokoller ve şeffaflık…

Ali Rıza Avcan

Pacta sunt servanda(Anlaşmalar her zaman gözlemlenmelidir)

Protokol‘ sözcüğünün Türkçe Sözlük’teki karşılığı iki ayrı anlamı ifade ediyor.

İlk anlamı “kimi törenlerde ve durumlarda uyulması gereken kuralların genel adı” olarak tanımlanıyor.

İkinci anlamı ise, “resmi bir toplantı, oturum, soruşturma ve benzeri sonunda iki yanca imzalanan, ilerde yapılacak bir anlaşmaya, sözleşmeye dayanak olacak belge” olarak tanımlanıyor.

Biz bugün burada bu sözcüğün birinci anlamı ile değil, ikinci anlamı üzerinde duracağız: İki ya da daha fazla taraf arasında önceden belirlenen ilke ve yöntemler boyutunda yapılan anlaşmalar üzerinde duracağız. Özellikle İzmir’de son günlerde İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Türkiye Mimar ve Mühendis Odaları Birliği’ne (TMMOB) bağlı meslek odaları arasında imzalanan protokol üzerinde duracağız.

Bilindiği gibi İzmir Büyükşehir Belediyesi hem Anayasa, hem de 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu ile 5393 sayılı Belediye Kanunu hükümlerine göre bir kamu kurumudur.

Aynı şekilde Türkiye Mimar ve Mühendis Odaları Birliği de kendisinin oluşumunu sağlayan 6235 sayılı Türk ve Mühendis Odaları Birliği Kanunu’nun 1. maddesine göre “kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşu“dur.

Ele aldığımız protokol, 21 Ekim 2019 tarihli protokolün 3. maddesinde de belirtildiği gibi, 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 13 ve 75. maddeleri ile 6235 sayılı Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği Kanunu’nun 2. maddesinin (c) maddesi hükümlerine dayanılarak düzenlenmiştir.

Protokolün yasal dayanağını oluşturan 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun ‘Hemşeri Hukuku‘ ile ilgili 13. maddesinde, “Belediye, hemşehriler arasında sosyal ve kültürel ilişkilerin geliştirilmesi ve kültürel değerlerin korunması konusunda gerekli çalışmaları yapar. Bu çalışmalarda üniversitelerin, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının, sendikaların, sivil toplum kuruluşları ve uzman kişilerin katılımını sağlayacak önlemler alınır.“,

Ayrıca, aynı kanunun ‘Diğer Kurumlarla İlişkiler‘ başlığını taşıyan 75. maddesinin (c) fıkrasında, “Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları, kamu yararına çalışan dernekler, Cumhurbaşkanınca vergi muafiyeti tanınmış vakıflar ve 7/6/2005 tarihli ve 5362 sayılı Esnaf ve Sanatkârlar Meslek Kuruluşları Kanunu kapsamına giren meslek odaları ile ortak hizmet projeleri gerçekleştirebilir. Diğer dernek ve vakıflar ile gerçekleştirilecek ortak hizmet projeleri için mahallin en büyük mülki idare amirinin izninin alınması gerekir.” 

Hükümleri yer aldığına göre yarın öbür gün İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin ya da diğer belediyelerin ticaret, sanayi ve esnaf odalarıyla, Mülkiyeliler Birliği gibi kamu yararına çalışan derneklerle ve vergi muafiyeti tanınmış vakıflarla protokol imzalaması da mümkün görülmektedir.

Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının, kamu yararına çalışan derneklerin, vergi muafiyeti tanınmış vakıfların kendi görev, yetki ve sorumluluk alanlarına giren konularda belediyelerle protokol imzalayıp işbirliği içinde çalışmaları oldukça yararlı ve doğru bir girişim olmakla birlikte; merkezi yönetimin yerel yönetimler üzerindeki vesayet denetiminin azaltılabilmesi amacıyla izin verilenlerin dışında kalan diğer dernek ve vakıflarla işbirliği yapma konusunda valilere tanınan yetkinin kaldırılarak, bu konudaki tüm yetkinin belediyelere verilmesi gerekmektedir.

Ayrıca, 31 Mart 2019 tarihli yerel seçimler öncesinde Seferihisar Belediyesi’nin Uluslararası Şeffaflık Derneği’nden aldığı Şeffaf Belediyecilik Ödülü‘ne esas olan denetim raporunun, dernekle belediye arasında imzalanan protokolün ‘gizlilik ilkesi‘ nedeniyle (!!!) belediye başkanının onayı olmadan kamuoyuna açıklanmadığını hatırladığımız için; 

izmir-tmmob-2Başkanı ve meclis üyeleri halkın oyuyla seçilen belediyelerle ilgili her türlü işbirliği çalışmasının  halkın bilgi alma hakkı çerçevesinde şeffaf bir şekilde yapılması; hem düzenlenen işbirliği protokollerinin hem de bu protokoller çerçevesinde alınan her görüşme ve kararın; ayrıca, bu kararlar çerçevesinde hayata geçen her uygulamanın Aziz Kocaoğlu dönemindeki İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu (İEKKK) uygulamasında olduğu gibi kapalı kapılar ardında değil, kamuoyunun gözü önünde şeffaf bir şekilde; özellikle de belediye meclislerinden onay alınması ya da bilgi verilmesi suretiyle yapılması uygun ve doğru olacaktır.

İzmir’in şirketleri… (2)

Ali Rıza Avcan

İki bölümden oluşan yazı dizimizin bu bölümünde, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin % 10 ile % 100 oranı arasında değişen hisselerle ortak olduğu dokuz faal şirketiyle bilgileri bugüne kadar kamuoyu ile paylaşılmayan 2 “sorunlu” şirketi hakkındaki bilgileri paylaşmaya devam ediyoruz.

Böylelikle, İzmir Valisi ile İzmir Büyükşehir Belediye Başkanının da içinde bulunduğu “seçkin” olduğu ya da “işini bildiği” söylenen toplam 167 kişinin yönetim kurulu başkanı, başkan vekili, üyesi ya da genel müdür olarak görev yaptığı bu şirketler hakkındaki bilgileri paylaşmaya devam edelim. 

İZMİR BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ EGE ŞEHİR PLANLAMASI ENERJİ VE TEKNOLOJİK İŞBİRLİĞİ MERKEZİ ANONİM ŞİRKETİ

Sermayesi: 31.618.000.-TL.

Sermaye Payı: % 100

Yönetim Kurulu Başkanı: Mehmet Şakir Başak

Yönetim Kurulu Başkan Vekili: Eser Atak

Genel Müdür: Ekrem Tükenmez

Yönetim Kurulu Üyesi: Hakan Orhunbilge

Yönetim Kurulu Üyesi: Candan Dipli

Yönetim Kurulu Üyesi: Cemile Bektaş

Yönetim Kurulu Başkanı: Erdal Çapan

Yönetim Kurulu Üyesi: Ergüven Pasin

Yönetim Kurulu Üyesi: Ali Hıdır Uludağ

Yönetim Kurulu Üyesi: Serpil Keskin

Yönetim Kurulu Üyesi: Şule Kök Yıldırım

Yönetim Kurulu Üyesi: Ertuğrul Tugay

Ege Şehir Planlama Logo

İZFAŞ İZMİR FUARCILIK HİZMETLERİ KÜLTÜR VE SANAT İŞLERİ TİCARET ANONİM ŞİRKETİ

Sermayesi: 207.509.360.-TL.

Sermaye Payı: % 99,96

Yönetim Kurulu Başkanı: Mustafa Tunç Soyer

Genel Müdür: Canan Karaosmanoğlu

Yönetim Kurulu Üyesi: Pınar Meriç

Yönetim Kurulu Üyesi: Ayşen Kalpalı

Yönetim Kurulu Üyesi: Sezer Hakan Alpsoykan

Yönetim Kurulu Üyesi: Mahmut Özgener (İzmir Ticaret Odası)

Yönetim Kurulu Üyesi: Ender Yorgancılar (Ege Bölgesi Sanayi Odası)

Yönetim Kurulu Üyesi: Işınsu Kestelli (İzmir Ticaret Borsası)

Yönetim Kurulu Üyesi: Abdurrahman Suphi Şahin

Yönetim Kurulu Üyesi: Behiye Fügen Selvitopu

Yönetim Kurulu Üyesi: Canan Mut

Yönetim Kurulu Üyesi: Jak Eskinazi

Yönetim Kurulu Üyesi: Barış Karcı

İZFAş Logo

İZBELCOM İZMİR BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ ÇEVRE KORUNMASI İYİLEŞTİRİLMESİ MÜŞAVİRLİK VE PROJE HİZMETLERİ TİCARET VE SANAYİ ANONİM ŞİRKETİ

Sermayesi: 61.250.000.-TL.

Sermaye Payı: % 100

Yönetim Kurulu Başkanı: Erdal İzgi

Yönetim Kurulu Başkan Vekili: Mustafa Suphi Şahin

Genel Müdür: Ahmet Ersagun Yücel

Yönetim Kurulu Üyesi: Mustafa Güven Ağar

Yönetim Kurulu Üyesi: Erhan Bey

Yönetim Kurulu Üyesi: Lütfü Ünal

Yönetim Kurulu Üyesi: Tufan Eker

Yönetim Kurulu Üyesi: Hakan Öztürk

Yönetim Kurulu Üyesi: Serdar Yücel

Yönetim Kurulu Üyesi: Murat Varlıorpak

Yönetim Kurulu Üyesi: Cemal Mete

Yönetim Kurulu Üyesi: Kadir Efe Oruç

Yönetim Kurulu Üyesi: Özkan Dönmez

İZBELCOM Logo

İZENERJİ İNSAN KAYNAKLARI TEMİZLİK BAKIM ONARIM ENERJİ GÜVENLİK HİZMETLERİ İLAÇLAMA VE TURİZM SANAYİ VE TİCARET ANONİM ŞİRKETİ

Sermayesi: 237.150.000.-TL.

Sermaye Payı: % 100

Yönetim Kurulu Başkanı: Ardahan Totuk

Yönetim Kurulu Başkan Vekili: Gülay Demircioğlu

Genel Müdür: Ali Celal Ergin

Yönetim Kurulu Üyesi: Alp Ulusoy

Yönetim Kurulu Üyesi: Yusuf İncili

Yönetim Kurulu Üyesi: Filiz Yıldız

Yönetim Kurulu Üyesi: Haluk Karabulut

Yönetim Kurulu Üyesi: Kader Sertpoyraz

Yönetim Kurulu Üyesi: Mehmet Kardaş

Yönetim Kurulu Üyesi: Figen Seyis

Yönetim Kurulu Üyesi: Ayşe Arzu Özçelik

İzenerji Logo

İZBAN – İZMİR BANLİYÖ TAŞIMACILIĞI TİCARET ANONİM ŞİRKETİ

Sermayesi: 1.155.000.000.-TL.

Sermaye Payı: % 50

Yönetim Kurulu Başkanı: Buğra Gökçe

Başkan Yardımcısı: Ahmet Selçuk Sert

Murahhas Üye: Hacer Eke

Murahhas Üye: Güler Sağıt

Murahhas Üye: Sönmez Alev

Murahhas Üye: Mehmet Oğuz Ergenekon

Murahhas Üye: Mehmet Seçkin Mutlu

Murahhas Üye: Selim Koçbay

İZBAN Logo

İZMİRGAZ – İZMİR DOĞALGAZ DAĞITIM ANONİM ŞİRKETİ

Sermayesi: 58.677.900.-TL.

Sermaye Payı: % 10

Yönetim Kurulu Başkanı: Naci Koloğlu

Yönetim Kurulu Üyesi: Hilmi Özen

Yönetim Kurulu Üyesi: Veysi Akın Koloğlu

Yönetim Kurulu Üyesi: Demir Koloğlu

Yönetim Kurulu Üyesi: Timur Koloğlu

Yönetim Kurulu Üyesi: Ali Arif Aktürk

Yönetim Kurulu Üyesi: Anıl Koloğlu

İzmirgaz Logo

TARKEM – TARİHİ KEMERALTI İNŞAAT YATIRIM İNŞAAT  ANONİM ŞİRKETİ

Sermayesi: 25.000.000.-TL

Sermaye Payı: % 30 (?)

Yönetim Kurulu Başkanı: Samim Sivri

Yönetim Kurulu Başkan Vekili: Murat Demirer

Genel Müdür: Sergenç İneler

Yönetim Kurulu Üyesi: Uğur Yüce

Yönetim Kurulu Üyesi: Hasan Eke

Yönetim Kurulu Üyesi: Ali Muzaffer Tunçağ

Yönetim Kurulu Üyesi: Bekir Pakdemirli

Yönetim Kurulu Üyesi: Temel Aycan Şen

Yönetim Kurulu Üyesi: Moris Bencuya

Yönetim Kurulu Üyesi: Nesim Bencuya

Yönetim Kurulu Üyesi: Deniz Barçın

Yönetim Kurulu Üyesi: Şefika Günseli Ünlütürk

Yönetim Kurulu Üyesi: Serdar Dağıstan

Yönetim Kurulu Üyesi: Perihan İnci

Yönetim Kurulu Üyesi: İlknur Denizli

Yönetim Kurulu Üyesi: Mehmet Salih Özen

Yönetim Kurulu Üyesi: Ayşegül Kurtel

TARKEM Logo

İZMİR JEOTERMAL ENERJİ SANAYİ VE TİCARET ANONİM ŞİRKETİ

Sermayesi: 43.000.000.-TL.

Sermaye Payı: % 50

Yönetim Kurulu Başkanı: Erol Ayyıldız (İzmir Valisi)

Yönetim Kurulu Başkan Vekili: Mustafa Tunç Soyer

Yönetim Kurulu Üyesi: Cemil Özgür Öneği

Yönetim Kurulu Üyesi: Ali Engin (Narlıdere Belediye Başkanı)

Yönetim Kurulu Üyesi: Fatma Çalkaya (Balçova Belediye Başkanı)

Yönetim Kurulu Üyesi: Adil Kırgöz

Yönetim Kurulu Üyesi: Mehmet Ensarioğlu

Yönetim Kurulu Üyesi: Ömer Albayrak

Yönetim Kurulu Üyesi: Orhan Demirağlar

İzmir Jeotermal Logo

TETUSA ÖZEL SAĞLIK HİZMETLERİ TERMAL TURİZM SANAYİ VE TİCARET ANONİM ŞİRKETİ

Sermayesi: 50.000.000.-TL.

Sermaye Payı: % 40

Yönetim Kurulu Başkanı: Veysi Öncel

Yönetim Kurulu Başkan Vekili: Muhittin Dalgıç

Yönetim Kurulu Üyesi: Uğur Yüce

Yönetim Kurulu Üyesi: Abdurrahman Suphi Şahin

Yönetim Kurulu Üyesi: Barış Karcı

Yönetim Kurulu Üyesi: Yıldız Devran

Yönetim Kurulu Üyesi: İsmail Öz

Yönetim Kurulu Üyesi: Osman Rakip Köfüncü

Tetusa Logo

AKIBETİ BELLİ OLMAYAN BELEDİYE ŞİRKETLERİ

1) İZMİR ENTERNASYONAL OTELCİLİK ANONİM ŞİRKETİ

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Burhan Özfatura döneminde (Ekim 1987), Hilton İzmir Oteli’nin bulunduğu yerdeki 7.200 metrekarelik belediye arsası karşılığında % 23,84 oranında ortak olunan şirketin Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi’nde kayıtlı en son işlemi 26.09.2000 tarihlidir. 

Bugün itibariyle Ata Holding’in büyük ortak olduğu şirketin sermayesi 82.846.400.-TL. olup bu şirkete verilen arsaya inşa edilen Hilton İzmir Oteli’nden bugüne kadar hiçbir kazanç temin edilmemiştir. 

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin her yıl düzenlediği faaliyet raporlarında adı geçen bu şirkete verilen değerli arsanın karşılığı bugüne kadar alınmadığı için bu sorunun bir an önce İzmir halkı adına çözümlenmesi, oluşan kamu zararının sorunu bugüne kadar çözmeyen belediye yöneticilerine tazmin ettirilmesi gerekmektedir.

2) BAY-SAN ANONİM ŞİRKETİ

Adını ilk kez geçtiğimiz ay içinde, bu şirketin yönetim kurulu başkanlığına Buğra Gökçe’nin, genel müdürlüğüne de Cengiz Türksoy’un atandığını bildiren belediye duyurusu ile öğrendiğimiz şirketin Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi’ndeki en son kaydının 4 Haziran 2002 tarihli olduğu, o tarihten bu yana (en azından şirketin İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağışlanarak devredildiğine dair bir ilamın) hiçbir işlemin bulunmadığı görülmektedir.

Sermayesi, ortaklık yapısı, yönetim kurulu üyeleri bilinmeyen bu şirketin Aziz Kocaoğlu’nun son günlerinde belediyeye armağan edilen “kötü bir hediye” olduğu anlaşılmaktadır.

bankrupt

İzmir’in şirketleri… (1)

Ali Rıza Avcan

Bugün burada, zaman zaman ortaya çıkan ihtiyaç ya da talep üzerine, hem ilgili şirketlerin İnternet sayfalarındaki “Bilgi Toplumu Hizmetleri” bölümlerine, hem de Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi kayıtlarına bakarak edindiğim, İzmir Büyükşehir Belediyesi şirketleriyle ilgili bazı bilgileri paylaşacağım…

Böylelikle, birçok İzmirlinin İzmir Büyükşehir Belediyesi şirketleriyle ilgili olarak merak ettiği doğru ve güncel bilgileri paylaşacağım.

Ancak baştan söylemek gerekir ki, bu bilgiler sadece şirketlerin sermaye miktarlarıyla ortaklık yapılarını; ayrıca şirket yönetim kurullarında kimlerin yer aldığını ve genel müdürlerinin kim olduğu ile sınırlı kalıyor.

Bir şirketin mali performansını kapsayan bilanço, kar-zarar cetvelleri ve çalıştırdıkları personel sayısı gibi temel ve önemli bilgileri öğrenmek ise şimdilik mümkün değil… Bu konu ile ilgili mevzuat, bu tür bilgilerin ilgili şirketin İnternet sayfasında yayınlanmasını zorunlu kıldığı halde; bu bilgiler şirketlerin İnternet sayfalarının “Bilgi Toplumu Hizmetleri” bölümünde bulunmuyor…

Bulamadığımız bu bilgileri, HİM ya da CİMER eliyle öğrenmeye kalktığımızda ise, “biz Bilgi Edinme Kanunu kapsamına girmiyoruz” ya da “bu bilgiler ticari sır kapsamına girmektedir” gerekçesiyle reddediliyoruz…

Şimdi gelelim İzmir Büyükşehir Belediyesi şirketleri ile ilgili elimizdeki güncel bilgileri paylaşmaya…

İZBETON – İZMİR BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ BETON ASFALT ENERJİ ÜRETİM DAĞITIM TESİSLERİ, SU, KANALİZASYON TİCARET VE SANAYİ ANONİM ŞİRKETİ

Sermayesi: 486.550.000.-TL.

Sermaye Payı: % 100

Yönetim Kurulu Başkanı: Mustafa Tunç Soyer

Yönetim Kurulu Başkan Vekili: Barış Karcı

Genel Müdür: Heval Savaş Kaya

Yönetim Kurulu Üyesi: Belma Özeş

Yönetim Kurulu Üyesi: Erdal Kukul

Yönetim Kurulu Üyesi: Fazıl Ölçer

Yönetim Kurulu Üyesi: Hakan Özsel

Yönetim Kurulu Üyesi: İrfan Erol

Yönetim Kurulu Üyesi: Serdal Selçuk Savcı

Yönetim Kurulu Üyesi: Sevcan Tınaztepe

Yönetim Kurulu Üyesi: Mustafa Levent Sınmaz

İzbeton Logo

GRANDPLAZA – İZMİR BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ GRANDPLAZA GIDA OTELCİLİK VE TURİZM İŞLETMELERİ ANONİM ŞİRKETİ

Sermayesi: 79.458.415.-TL

Sermaye Payı: % 100

Yönetim Kurulu Başkanı: Özcan Işıklar

Yönetim Kurulu Başkan Vekili: Buğra Gökçe

Genel Müdür: Hasan İkat

Yönetim Kurulu Üyesi: Ahmet Hamdi Türkmen

Yönetim Kurulu Üyesi: Çiğdem Aşıcı

Yönetim Kurulu Üyesi: Aydın Korkmaz

Yönetim Kurulu Üyesi: Yıldız Devran

Yönetim Kurulu Üyesi: Hülya Şahin

Yönetim Kurulu Üyesi: Mehmet Sayar

Yönetim Kurulu Üyesi: Mustafa Tahtasız

Yönetim Kurulu Üyesi: Güzin Özbaş

Yönetim Kurulu Üyesi: Gözde Dilikan Parçalı

Grandplaza

ÜNİBEL ÖZEL EĞİTİM BİLGİ TEKNOLOJİLERİ KÜLTÜR TANITIM VE YAYINCILIK SANAYİ TİCARET ANONİM ŞİRKETİ

Sermayesi: 8.000.000.- TL.

Sermaye Payı: % 100

Yönetim Kurulu Başkanı: Nilüfer Çınarlı Mutlu

Başkan Vekili: Onur Demirci

Genel Müdür: Nihal Ağca

Yönetim Kurulu Üyesi: Fatma Aytuğ Balcıoğlu

Yönetim Kurulu Üyesi: Muhsin Kurt

Yönetim Kurulu Üyesi: Fatma Mesutgil

Yönetim Kurulu Üyesi: Tamer Nurgöz

Yönetim Kurulu Üyesi: Fitnat Perihan Utan

Yönetim Kurulu Üyesi: Mustafa Ceyhun Minareci

Yönetim Kurulu Üyesi: Hülya Oker

Yönetim Kurulu Üyesi: Sertan Ertuğrul

 

Ünibel Logo

İZELMAN GENEL HİZMET OTOPARK ÖZEL EĞİTİM İTFAİYE VE SAĞLIK HİZMETLERİ TİCARET ANONİM ŞİRKETİ

Sermaye Miktarı: 643.000.000.- TL.

Sermaye Payı: % 100

Yönetim Kurulu Başkanı: Adnan Akyarlı

Genel Müdür: Burak Alp Ersen

Yönetim Kurulu Üyesi: Alpay Çakarcan

Yönetim Kurulu Üyesi: Bilgihan Akpak

Yönetim Kurulu Üyesi: Cahit Kurtulan

Yönetim Kurulu Üyesi: Levent İşler

Yönetim Kurulu Üyesi: Koray Velibeyoğlu

Yönetim Kurulu Üyesi: Muhittin Cumhur Şener

Yönetim Kurulu Üyesi: Vahyettin Akyol

Yönetim Kurulu Üyesi: Serpil Ötücü

Yönetim Kurulu Üyesi: Zeliha Demirel

Yönetim Kurulu Üyesi: Tayfun İlhan

Yönetim Kurulu Üyesi: Özgür Ozan Yılmaz

İzelman Logo

İZULAŞ – İZMİR ULAŞIM HİZMETLERİ VE MAKİNA SANAYİ ANONİM ŞİRKETİ

Sermaye Miktarı: 752.500.000.-TL.

Sermaye Payı: % 100

Yönetim Kurulu Başkanı: Erhan Bey

Genel Müdür: Arda Şekercioğlu

Murahhas Üye: Ahmet Ali Uslu

Murahhas Üye: Ahsen Düşenkalkan

Murahhas Üye: Ayşen Kalpalı

Murahhas Üye: Turgay Akkaya

Murahhas Üye: Pınar Meriç

Murahhas Üye: Tülay Yılmaz

Murahhas Üye: Mustafa Kubilay Yıldırım

Murahhas Üye: Ahmet Gürbüz

Murahhas Üye: Melek Ünlü

Murahhas Üye: Semih Kök

İZULAŞ Logo

İZDENİZ – İZMİR DENİZ İŞLETMECİLİĞİ NAKLİYE TURİZM VE TİCARET ANONİM ŞİRKETİ

Sermaye Miktarı: 124.250.000.-TL.

Sermaye Payı: % 100

Yönetim Kurulu Başkanı: Turgay Bozoğlu

Genel Müdür: İlyas Murtezaoğlu

Yönetim Kurulu Üyesi: Sezer Hakan Alpsoykan

Yönetim Kurulu Üyesi: İlyas Murtezaoğlu

Yönetim Kurulu Üyesi: Ümit Yılmaz

Yönetim Kurulu Üyesi: Aysel Özkan

Yönetim Kurulu Üyesi: Kadir Yılmaz

Yönetim Kurulu Üyesi: Mehmet Faruk İşgenç

Yönetim Kurulu Üyesi: Şemi Albat

Yönetim Kurulu Üyesi: Saffet Özdemir

Yönetim Kurulu Üyesi: Utku Arslan

Yönetim Kurulu Üyesi: Yusuf Değerli

İZDENİZ Logo.png

İZMİR METRO – İZMİR BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ METRO İŞLETMECİLİĞİ TAŞIMACILIK İNŞAAT SANAYİ VE TİCARET ANONİM ŞİRKETİ

Sermaye Miktarı: 8.000.000.- TL.

Ortaklık Yapısı: % 100

Yönetim Kurulu Başkanı: Mehmet Ufuk Tutan

Genel Müdür: Sönmez Alev

Yönetim Kurulu Üyesi: Adnan Çelikkal

Yönetim Kurulu Üyesi: Buğra Gökçe

Yönetim Kurulu Üyesi: Ali Serdar Pedükcoşkun

Yönetim Kurulu Üyesi: Cemal Yıldız

Yönetim Kurulu Üyesi: Raif Canbek

Yönetim Kurulu Üyesi: Sönmez Alev

Yönetim Kurulu Üyesi: Serpil Baran

Yönetim Kurulu Üyesi: Mert Yaygel

Yönetim Kurulu Üyesi: Özlem Özdemir Yılmaz

Yönetim Kurulu Üyesi: Funda Erkal Öztürk

Yönetim Kurulu Üyesi: Erkan Arsu

İzmir Metro Logo


Devam Edecek…

Samimiyet testi…

Ali Rıza Avcan

Arkeoloji dünyasının ünlü isimlerinden Ekrem Akurgal’ın “uygarlıkların beşiği” olarak tanımladığı İzmir’de, hem kentin hem de ülkenin sanat ve kültür dünyasına yön veren Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nin 1990’lı yılların sonunda Narlıdere’de yapılan binaları, bağlı olduğu Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörlüğü’nün isteği üzerine düzenlenen bir raporla depreme dayanıksız yapı olarak ilan ediliyor ve bu yapılarda eğitim gören binlerce öğrenciyle akademisyenin acil olarak Tınaztepe yerleşkesinde rektörlük için yapılan binaya taşınması isteniyor.

GSF 001

Öğrenciler ve akademisyenler haliyle bu haksız, hukuksuz ve yersiz talebe karşı çıkıyorlar ve kendilerine destek olması için kentin belediye başkanından yardım istiyorlar…

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin Konak’taki ana hizmet binasının, depreme dayanıklı olmadığı bilindiği halde; bu kentin belediye başkanı, bu bina içinde çalışan meclis üyesiyle binlerce çalışanın ve ziyaretçinin her an büyük bir tehlike içinde olduğunu unutarak, görüştüğü öğrencilere yardımcı olacağını ifade ediyor ve depreme dayanıksız olduğu söylenen binaları yıkarak yeniden yapacağı sözünü veriyor.

Binaların yapılacağı süre içinde eğitimin kesilmemesi için de görüştüğü öğrencilere Kültürpark’taki hangarları adres olarak gösteriyor.

Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörlüğü de, soruna taraf olan milletvekillerinin ve örgütlerin ısrarlı taleplerine karşın, Güzel Sanatlar Fakültesi binalarının depreme dayanaksız olduğunu gösteren raporu kimseyle paylaşmıyor ve paylaşmaktan titizlikle kaçınıyor…

Rektörlüğün bu çabasını onun açısından anlamak mümkün…

Çünkü, mahkemelerin bile her bilirkişi raporunu kabul etmediği bir ortamda, rektörlük, tüm sorunun odak noktası olan düzmece raporun tartışmaya açılmasını istemiyor olabilir…

Hepimiz biliyoruz ki, başından paçasına kadar siyasete bulaşmış YÖK üniversiteleri uzunca bir zamandır iktidarın, gücü elinde tutanların istediği şekilde rapor veren, görüş belirten yerler haline dönüştüler… 

O nedenle, çoğu kez üniversitelerin, o üniversitelerde çalışan akademisyenlerin emir üzre verdikleri raporlara, görüşlere inanmıyor, güvenmiyor, onları ciddiye almıyoruz… Aynen, toplumun ülkemizdeki adalet sistemine % 38 düzeyinde inanması gibi…

Ne yazık ki, artık hem adalet hem eğitim sistemimiz bu ülkede yaşayanlar için güvenilir değil…

GSF 002

Peki, bu durumda, kendi binasının bile depreme dayanıksız olduğunu bilen İzmir Büyükşehir Belediyesi ya da Narlıdere Belediyesi, daha önce inşaat ve kullanma izni verdiği (tabii ki söz konusu binaların ruhsatsız olduğunu ihtimalini de dikkate alarak) bu binalar için herkesin güvenebileceği ikinci bir raporu niye hazırlamıyor ve kamuoyu ile paylaşmıyor?

Çünkü, yani İzmir Büyükşehir Belediyesi ya da Narlıdere Belediyesi 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 21. maddesine göre (26. maddedeki istisna hükümleri dikkate alınarak) inşaatın başlamasından önce, söz konusu binaların devlet üniversitesine (kamu kurumuna) ait olması nedeniyle  avan proje onayı, aynı yasanın 30. maddesine göre de inşaatın bitiminde o binanın içine öğrenci ve akademisyenlerin girip eğitimin başlatılabilmesi için inşaatın projesine uygun yapılıp yapılmadığını denetleyerek yapı kullanma izni dediğimiz ruhsatı vermesi gerekiyor.

Ayrıca, yine aynı kanunun “Yıkılacak Derecede Tehlikeli Yapılar” başlığını taşıyan 39. maddesinin 7181 sayılı Yasa ile değişik hükmü, bina sahibinin ya da belediyenin o binanın yıkılacak derecede tehlikeli olduğunu düşünmesi durumunda neler yapılacağını şu şekilde düzenlemiş durumda:

Genel güvenlik ve asayiş bakımından tehlike arz ettiği valilikçe tespit edilen metruk yapılar ile bir kısmı veya tamamının yıkılacak derecede tehlikeli olduğu belediye veya valilik tarafından tespit edilen yapıların sahiplerinin adrese dayalı nüfus kayıt sistemindeki adreslerine tehlike derecesine göre bunun izalesi için belediye veya valilikçe üç gün içinde tebligat yapılır. Yapı sahibine bu şekilde tebligat yapılamaması hâlinde bu durum tebligat yapan idarenin internet sayfasında 30 gün süre ile ilan edilir ve tebligat varakası tebliğ yerine kaim olmak üzere tehlikeli yapıya asılır ve keyfiyet muhtarla birlikte bir zabıtla tespit edilir. Malik dışında binada ikamet amacıyla oturanlara da ayrıca tahliye için tebligat yapılır.

Tebligatı veya ilanı müteakip 30 günü geçmemek üzere ilgili idarece belirlenen süre içinde yapı sahibi tarafından tehlikeli durumun ortadan kaldırılmaması hâlinde, tehlikenin giderilmesi veya yıkım işleri belediye veya valilikçe yapılır ve masrafı % 20 fazlası ile yapı sahibinden tahsil edilir. Alakalının fakruhali tevsik olunursa masraf belediye veya valilikçe bütçesinden karşılanır. Tehlike durumu o yapı ve civarının boşaltılmasını icabettiriyorsa mahkeme kararına lüzum kalmaksızın zabıta marifetiyle derhal tahliye ettirilir.

Şimdi bu durumda, 3914 sayılı İmar Kanunu’nun 21, 26, 30 ve 39. maddelerindeki hükümlerle görevli, yetkili ve sorumlu kılınan belediyenin (İzmir Büyükşehir ya da Narlıdere belediyeleri), depreme dayanıksız olduğu için yıkılacak derecede tehlikeli olduğu iddia edilen bu binaların gerçekten depreme dayanıksız olup olmadığını kendi olanaklarıyla niye test etmediğini, Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörlüğü’nce yapılan tespitin doğru olup olmadığını niye araştırmadığını, en azından söz konusu Rektörlük tarafından düzenlendiği iddia edilen raporu niye talep etmediğini ya da talep edip de temin etmişse bunu niye öğrenciler, akademisyenler ve kamuoyu ile paylaşmadığını, elindeki bu yasal yetkileri şimdiye kadar niye kullanmadığını, kullanmaktan niye kaçındığını sormak gerekir…

GSF 003

Tabii ki, kendi hizmet binasının depreme dayanıksız olduğu cümle alem tarafından bilinen bir büyükşehir belediyesinin, Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencileri ve akademisyenlerinin ikna edilmesi; daha doğrusu güzel sanatlar eğitiminin devamı için sahip olduğu yasal yetkileri kullanıp kullanmama konusundaki samimiyetini test etmek koşuluyla…

Çünkü yürekten inanıyoruz ki, bu konuda taraf yapılmak istenen Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencileriyle akademisyenlerin asıl sorunu, kendilerinin de söylediği gibi bina değil, eğitimdir!

“İzmir’deki açlık sonlandırılacak” mı?

Ali Rıza Avcan

Yıl 2010, aylardan Eylül…

CNBC-e Business dergisinin 2009 yılından başlayarak yapmaya başladığı “Türkiye’nin En Yaşanabilir Şehirleri – 81 İlin Yaşam Kalitesi Araştırması“nın ikincisinin yayınladığı tarih…

Dergi, 81 ilin yaşam kalitesini, sahip oldukları nüfus, eğitim düzeyi, kişi başına düşen elektrik tüketimi, havayolu ile taşınan yolcu sayısı, istihdam, iş gücüne katılma ve işsizlik oranları, kişi başına düşen kamu yatırımı miktarı ve otomobil sayıları, konut sayısı, mevduat miktarı, ortalama kira bedeli, rekabet endeksi, ödenen vergi miktarları, deprem riski olasılığı, suç oranı, alışveriş merkezi ve beş yıldızlı otel sayısı, boşanma hızı, hava kalitesi, orman miktarı, sporcu sayısı, trafik, kültür-sanat, kütüphane, müze, opera ve bale, sinema, tiyatro, özel-resmi hastane ve doktor sayılarını yaşam kalitesinin göstergesi olarak belirleyip 81 il arasında bu değerlere bir sıralama yapıyor. Bu sıralamanın en başında yer alan iller yaşam kalitesi yüksek, alt sıralarında yer alan iller de yaşam kalitesi düşük iller olarak duyuruluyor.

Bu bağlamda İzmir’in, 2010 yılı koşulları içinde 81 il itibariyle genel olarak 9., eğitim düzeyi itibariyle 7., sağlık koşulları itibariyle 11., kent hayatı itibariyle 38., kültür ve sanat itibariyle 46. ve ekonomi itibariyle 3. sırada yer aldığı duyuruluyor. 

Ancak, İzmir’in güvenlik açısından 81 il arasında 81. sırada; yani en sonda yer aldığı belirtiliyor. Güvenlik açısından sorunlu olduğunu bildiğimiz Doğu ve Güneydoğu illeri bile İzmir’in önünde, güvenli iller olarak gözüküyor. Örneğin Mardin 6., Diyarbakır 35., Van 12. sırada yer alıyor.

Kısacası derginin bu iddiası, İzmir açısından kötü, oldukça kötü bir durumu, hiç de hak etmediği bir konuma yerleştirildiğini ortaya koyuyor. 81 il arasında en güvenliksiz kent olarak belirlenen İzmir bir anda kimsenin gelmek istemeyeceği bir kente dönüşüyor… Özellikle de iç ve dış turizm açısından…

Bunun üzerine bir yandan dergi yönetiminden bu sıralamaya esas olan göstergelerin analizini istiyor, diğer yandan da İzmir Valiliği ile İzmir Büyükşehir Belediyesi’ni ve İzmir Ticaret Odası’nı bilgilendirip bir şeyler yapmalarını istiyorum.

O zamanlar İzmir Valisi olan Cahit Kıraç’ın yaptığı itiraz üzerine; bu yanlışlığın, İzmir Valiliği’nin araştırma kapsamında hem polis hem de jandarmadaki güvenlik verilerini dergiye göndermiş olmasına karşın, diğer valiliklerin jandarma ile ilgili verileri bildirmemiş olmasından kaynaklandığını öğreniyor ve derginin 2010 yılı Ekim sayısının “Editör” sayfasında bu yanlışlığın açıklanmaya çalışıldığını görüyoruz…

Kimse de çıkıp CNBC-e Business dergisinden bu yanlış araştırmanın olası sonuçlarının hesabını İzmir adına sormuyor, soramıyor… 

İzmir Büyükşehir Belediyesi 2020-2024 Stratejik Amaçları_Sayfa_1

Aradan geçen dokuz yıl sonrasında da İzmir bu kez hiç de hak etmediği bir şekilde açlık sorununun yaşandığı bir kent olarak cümle aleme takdim ediliyor….

Hem de İzmir’deki açlığı ortadan kaldıracağını iddia eden yeni belediye başkanının stratejik planlama ekibini oluşturan danışman ve uzmanlar tarafından…

Olayın ayrıntısı şu şekilde özetleyebilirim:

Bilindiği üzere, her belediyede yeni seçilen belediye başkanının göreve başlama tarihini izleyen altı ay içinde, 2020-2024 döneminde, hangi öncelikler çerçevesinde neler yapacaklarını gösteren stratejik planları hazırlayarak belediye meclislerinin onayına sunması gerekiyor…

Üstüne üstlük belediye meclisince kabul edilen bu planları eskiden Kalkınma Bakanlığı’na göndermeleri işlemin sonuçlanması açısından yeterli olduğu halde; şimdi, yeni hukuki düzenlemelere göre doğrudan doğruya Cumhurbaşkanlığı’na göndermeleri gerekiyor. Çünkü Cumhurbaşkanlığı makamı, bundan böyle belediyeleri stratejik planlar üzerinden izleyip değerlendireceğini açık açık belirtiyor.

Bizde; yani İzmir’de, belediye başkanları seçim sonrasında uzun bir tebrik ve karşı tebrik süreci yaşadıkları; ayrıca, bir kördüğüme dönüşen İstanbul seçimlerini merakla izleyip destekledikleri için ancak şimdilerde plan yapmanın gerekli olduğunu fark edip ekiplerini stratejik plan hazırlığına yöneltmeye başladılar.

Şimdi o nedenle hemen her belediye stratejik planını hazırlayabilmek için toplantılar düzenliyor, anketler yapıyor, ilgili ilgisiz herkese fikrini, projesini soruyor. 

İşte tam da bu süreç içinde, iki hafta önce İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2020-2024 dönemindeki stratejik amaçlarını taslak şeklinde ortaya koyan iki sayfalık bir metin elime geçti. Bu belgenin kaynağı güvenilir olduğu için belgenin geçerliliğini sorgulamaya kalkmadım.

Belgeyi ilk incelediğimde taslağa yazılı olan stratejik amaçların Birleşmiş Milletler tarafından benimsenen 17 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefi dikkate alınarak belirlendiğini, bu 17 hedeften uygun görülenlerin İzmir’e uyarlanmak istendiğini gördüm. Ancak, bu konuyla ilgili herkesin bildiği bu uluslararası belgenin kötü bir Türkçe ile çevrildiği, metin içinde “iyi iş” ya da “tüketimin ve üretimin sürekliliği” gibi ne anlama geldiği bilinmeyen tanımlamaların kullanıldığını, yasal anlamda belediyelerin görevleri arasında bulunmayan enerji üretimi ile ilgili amaçlara yer verildiğini ya da “… fakirliğin İzmir’deki her türlü şekli son bulacak” gibi kapitalist sistem içinde gerçekleşmesi mümkün olmayacak ütopik amaçların yazılı olduğunu gördüm.

İzmir Büyükşehir Belediyesi 2020-2024 Stratejik Amaçları” başlığıyla yazılan bu metinde yer alan bir ifade ise tüm aklım, bilgim, deneyimim, birikimlerim ve duygularımla karşı çıktığım, şiddetle protesto ettiğim, kabullenemediğim ve asla kabul etmeyeceğim toplumsal bir olgudan söz ediyordu.

Söz konusu metnin, “İzmir’de Refahın Adil Bölüşümünün Sağlanması” başlıklı üçüncü bölümünün 2. maddesinde açık bir şekilde; “Açlığa Son: İzmir’deki açlık sonlandırılacak, gıda güvenliği sağlanacak, beslenme iyileştirilecek ve sürdürülebilir tarım desteklenecek” denmekteydi.

Bunun üzerine İzmir Büyükşehir Belediyesi düzeyinde yaptığım kişisel araştırmalarda, bu metnin İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin yeni başkanı Tunç Soyer’in yakın çevresi tarafından hazırlandığını, belediye çalışanları tarafından pek de kabul görmediğini anladım.

Ama bu arada  devamlı kendi kendime sormadan edemedim: İzmir’de sosyo-ekonomik boyutta bir açlık olgusunun mevcudiyetini iddia edip, kendince yeni belediye başkanına bunu sonlandırma görevi veren bilim insanı, uzman, danışman, teknokrat, plancı, belediye yöneticisi; her kimse, kimdi? Yaşadığımız ülkenin koşullarını ve İzmir’i iyi biliyor muydu? İzmir’deki açlık sorununu bilimsel verilerle kanıtlayabiliyor muydu? Yoksa bir “sömürge aydını” zihniyetiyle Birleşmiş Milletler’in Uganda, Nijer, Nijerya gibi gerçekten açlık sorunuyla karşı karşıya olan ülkeler için gündeme getirdiği açlığı İzmir’e layık gören kimdi ve İzmir’e bu kötülüğü niye yapıyordu?

Ardından bu iki sayfalık metnin, üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan 03 Temmuz 2019 tarihinde İzmir Valiliği’yle 30 ilçe kaymakamlığına, 30 ilçe belediyesine ve meslek örgütlerine; toplam olarak 127 kuruma gönderilerek görüş sorulduğuna, söz konusu yazıyı elimde tutmak suretiyle tanık oldum.

Bu durumu, 18 Temmuz 2019 tarihinde İsmet İnönü Kültür Merkezi’nde yapılan ve İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer tarafından yönetilen “Tarım ve Sağlıklı Gıdaya Erişim” toplantısına gidip bizzat Tunç Soyer’e sormak istedim. Ancak söz konusu toplantının amacından sapıp, katılımcıların koltuklarının altında getirdikleri projeleri takdim etme eylemine dönüşmesi nedeniyle bu soruyu orada sorma fırsatını yakalayamadım. Ama bu toplantıda hiç kimsenin İzmir’deki açlık sorunundan söz etmediğine de tanık oldum.

Toplantıyı izleyen gün, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin stratejik plan hazırlığı kapsamında ilçe belediyeleriyle yaptığı toplantıya katıldığımda söz konusu belgenin 3. taslağının hazırladığını görmekle birlikte aynı ifadenin bu 3. taslakta da aynen yer aldığını fark ettim. Bunun üzerine, hiçbir üst yöneticinin bulunmadığı bu toplantıda bu konuyla ilgili itirazımı tüm samimiyetim ve öfkemle dile getirdim.

Şimdi ise yaşadığım ülkeye ve kente büyük haksızlık yapan bu ifadenin o metinden çıkarılmasını umutla bekliyorum.

Çünkü ülkemde ve kentimde, kent yoksuluğun var olduğunu ve her geçen gün yoğunlaştığını, gelir dağılımının son derece adaletsiz olduğunu, her sınıf, küme, grup ve kimlikteki insanın yaşama tutunmak anlamında büyük zorluklar içinde olduğunu bilmekle birlikte; ülkemde ve İzmir’de Birleşmiş Milletler’in kastettiği anlamda, Afrika ülkeleri boyutunda bir açlığın mevcut olmadığını biliyorum ve böylesine bir yalanı cahilce dile getirenleri şiddetle kınıyorum…

Ayrıca bu gerçek dışı ifadenin hem gerçeklik hem de siyasi liderlik açısından büyük bir gaf olduğuna inanıyorum…

Yarın öbür gün vali, CHP’nin ya da diğer partilerin milletvekilleri, temsilcileri, stratejik planları izleyip değerlendirecek olan “Saray çevresi” çıkıp da “İzmir’de açlığın var olduğunu söylüyorsunuz. Nerede bu açlık?” diye sorsalar ya da bu ifadeyi siyasi anlamda istismar etmeye kalksalar ne denilecek, ne cevap verilecektir?

Oysa son üç stratejik planını her yerde, her stratejik yönetim ve planı eğitiminde örnek gösterdiğim İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2020-2024 dönemindeki stratejik amaçlarının böylesine gerçek olmayan iddialara değil; bilimsel anlamda kanıtlanan, görülen, hissedilen ve yaşanan gerçek tespitler üzerine oturtması gerekir.

Anlaşılan o ki, bilmeyen ya da konusunda uzman olmayan “çokluk” arasında, mevcut bilgisiyle iyi bilen “biricik” olmak, bazı yöneticilerimizin gönlünü okşayan cazip bir durum olmaya başlamış…

İzmir Büyükşehir Belediyesi 2020-2024 Stratejik Amaçları_Sayfa_2Şu andaki tek dileğim ve umudum; stratejik plan gibi bir kent ve onun insanları açısından böylesine önemli bir belgenin yüreği ve fiziksel varlığı ile bu topraklarda yaşayan, buraları keşfeden değil; gerçekten bilen, kendi insanına “sömürge aydını” gözüyle bakmayan, uluslararası şablonları işin ayırdında olmadan yaşadığı topraklara uyarlamayan, burada yaşamaktan memnun, onurlu, bilgili, deneyimli, birikimli ve sorgulayan, analitik düşünebilen insanlar tarafından yapılmasıdır…

Yoksa, çok şey mi istiyorum?

“Şato” hakkındaki doğru bilgiler…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz ayın son günlerinde İzmir gündeminin önemli konularından biri, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin Varyant’taki ‘Şato’ isimli binasının başkanlık konutu olarak tahsis edilmesi, bu tahsis sonrasında mekânın yeniden düzenlenmesi ve tahsis nedeniyle yükselen toplumsal muhalefete, belediyenin yeni başkanı ya da yetkilendirdiği görevliler yerine yeni belediye başkanımızın zevcesi tarafından yanıt verilmesiydi.

Biz bu haberleri sosyal medyadan izleyip değerlendirirken okumaya başladığım İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 150. kuruluş yıldönümü nedeniyle yayınladığı “150. Yılında İzmir Büyükşehir Belediyesi (1867-2017)” isimli iki ciltlik kitabın birinci cildinin 353-354. sayfalarında, herkesin ‘Şato Restoran’ adıyla bildiği bu binanın 1953-1954 döneminde neden ve nasıl yapıldığını anlatan bir bölümle karşılaştım. 

Kent boyutundaki tartışma ve değerlendirmelerin doğru bilgiler üzerinden yapılmasına inandığım ve bugüne kadar bunu gerçekleştirmeye çalıştığım için okuduğum bu doğru bilgileri burada sizlerle de paylaşmak isterim.

Sözkonusu kitabın birinci cildini yazan sevgili arkadaşım Dr. Erkan Serçe‘nin kaleminden çıkan ifadelerle bu binanın yapımı aynen şu şekilde gerçekleşmiş:

Şark Kahvesi (Şato Restoran)

İzmir Belediye Başkanı “Rauf Onursal, belediye başkanlığının en önemli işlerinden biri olarak gördüğü Birleşmiş Milletler Caddesi’ni, sadece Eşrefpaşa ile Konak’ı birbirine bağlayan yol olarak görmüyordu. Burası, alışveriş mekânları ve bahçeli evleriyle canlı bir yaşam alanı olacaktı. Bu nedenle, varyant yol, araları boş olan beton kolonlar üzerinde yükseltilmişti. Süreç içinde bu kolonlar, dükkânlara dönüşecekti. Rauf Onursal, ‘Şark Kahvesi’ teklifini Varyant yolun birinci bölümünün tamamlanmasından kısa bir süre sonra, 13 Temmuz 1954’te Belediye Meclisi’nin gündemine getirdi ve bazı itirazlara rağmen, bunun için bütçeden 45.000 lira ödenek ayrılmasını sağladı (216). Bahribaba Parkı’nın üst kısmında, Birleşmiş Milletler Caddesi üzerinde ‘Körfezin, Karşıyaka’nın ve Yamanlar Dağı ile İzmir Şehrinin en güzel görünüşlerine hakim bir yerde’ inşa edilecek olan Şark Kahvesi, İzmir halkının sosyal ihtiyaçlarına cevap verecek bir tesis olacaktı (217).

Belediye İmar Müdürü Rıza Aşkan tarafından çizilen (218) Şark Kahvesi’nin keşif sonunda 84.852 liraya tamamlanacağı görülmüş ve inşaat 1953 yılında eksiltmeye konulmuştu (219). Şark Kahvesi inşa sürecinde de eleştirilere de maruz kaldı. Ancak Onursal tüm bu eleştirilere karşı koydu. Örneğin, Meclis üyelerinden biri “Şark kahvesi inşaatına 80 bin lira çoktur. Fakat daha müştemilatı da yapılacaktır. İlaveler vardır. Muazzam bir rakamla karşılaşmış durumdayız. Şark usulü şilteler ve nargileler de olacaksa fen işleri alayişe kapılmış bulunuyor demektir” dediğinde, Onursal, “Bunlar alayiş değil, ihtiyaçtır. Vali Rahmi, bey parkındaki Şark kahvesi işini hususi bir teşebbüs yapamazdı ve yapamaz. İmkanını sağlayamaz. Fakat belediye yapar” diyerek inşaatı savunmuştu (220).

001
‘Şato’ yapılırken…

Rauf Onursal’ın ısrarla savunduğu Şark Kahvesi inşaatı, milletvekili seçildiği için onun döneminde tamamlanamadı; açılış ilk teklife karşı çıkanlardan biri olan Selahattin Akçiçek döneminde, 29 Ağustos 1954 günü gerçekleştirilebildi (221). Şark Kahvesi, ilk hesaplanan miktardan çok daha fazlasına, 238.000 liraya mal oldu. İhaleyle kiraya çıkarılan bina, Recep Özgen tarafından kiralandı ve Şato Restoran adıyla hizmete girdi.”


(216) İzmir Belediyesi (Şehir) Meclisi Zabıt Defterleri, No. 69, (18.6.1952), s. 191, APİKAM.

(217) Beyaz Kitap, İzmir Belediyesi, 1954.

(218) Arkitekt (1955), Sayı 1 (279), s. 5.

(219) Riyaset Raporu (1953), s. 5.

(220) İzmir Belediyesi (Şehir) Meclisi Zabıt Defterleri, No. 719, (20.20.1953), s. 316-317, APİKAM.

(221) Yeni Asır, 30 Ağustos 1954.


Erkan Serçe, 150. Yılında İzmir Büyükşehir Belediyesi (1867-2017), Cilt 1, İzmir 2018, s. 353-354

Kent hakkından kentsel muhalefete bakmak (*)

Cihan Uzunçarşılı Baysal

I. KENT HAKKI : “KENT HAKKI BİR FERYAT VE TALEP GİBİDİR…” H. Lefebvre (1967)
Kent hakkı, terimi aynı adlı eserinde kullanan ünlü Marksist düşünür Henri Lefebvre tarafından literatüre kazandırılmış. 1967’de Kapital’in ilk cildinin yayınlanışının yüzüncü yılı vesilesiyle ve Mayıs 1968 protestolarını doğuran ekonomik, toplumsal ve siyasal sistemden etkilenerek kaleme alınan eser, devrimci ve sistem karşıtı özüyle ‘68 Hareketinin sloganlarına da ilham kaynağı olmuş.

Geleneksel kenti, toplumsalın, siyasalın, refahın, bilginin, karşılaşmaların, oyunun, eğlencenin, sanatın üretildiği bir “oeuvre” (sanat eseri) olarak tanımlayan Lefebvre, bu sanat eserinin, kent sakinlerince -vatandaşlık bağı aramadan mülteciler de dahil- kolektif olarak yaratıldığını öne sürer. Lefebvre’e göre, bir kente ait olmayı, mülkiyet ya da zenginlik değil temellük hakkı ve katılımcılık belirler. Kentsel mekanın tasarlanması, üretilmesi ve yeniden üretilmesinde, kentin yönetimi ile ilgili herhangi bir karar alma sürecinin odağında kent sakinleri yer almalı ve aynı zamanda, kısıtlamaya tabi olmadan kentin mekanlarını kullanma, işgal ve temellük hakkına da sahip olmalıdırlar. Böylece, kentsel mekanın üretimini belirleyen güç ilişkileri yeniden düzenlenecek ve kent üzerindeki hak sahipliği ile kent ve kentleşme süreçleri üzerindeki denetim, devlet ve sermayeden kentin sakinlerine geçecektir. Dolayısıyla, “Kente ait olmak devrimci bir eylemdir!”. Katılımcılığın kentsel yaşama hayat verdiğini ve aynı zamanda potansiyel olarak etkin bir vatandaşlık yarattığını, yokluğunun ise genellikle kentin ölümüne işaret ettiğini öne süren Lefebvre, kent hakkının, demokratik ve katılımcı bir kent ve kendi kaderlerini kendileri şekillendirmeye çalışan sakinlerde ifadesini bulduğunu belirtir. (1)

Lefebvre, “Kent hakkı bir feryat ve talep gibidir…” derken, feryadı, kullanım değerini yitiren kente karşı haykırmıştır. Lefebvre, dönemini, metaların mekanda üretiminden mekanın kendisinin meta olarak üretildiği dönem olarak tanımlar. (2) Kapitalizm, kenti metalaştırarak kendini yeniden üretirken kentin değişim değeri karşısında kullanım değerini yok eder. Gidişat, kentin gündelik yaşamının içinde aktığı mikro mekanları da parçalar, kendi kentine yabancılaşmış bir toplum ortaya çıkar. Kapitalist toplumsal ilişkiler somutlaşıp yerleştikçe, bir yerde yaşamanın anlamı yerleşim yerine indirgenir; karşılaşma, oyun, içinden geldiğince hareket, işgal gibi sanat eserini (kenti) kolektif yarattığımız gündelik yaşam eylemleri, tüketim mekanlarında ve devasa bina yığınlarının yabancılaştırıcı etkileri altında imkansızlaşır (3) : Kent giderek “…bir belge, bir sergi ya da bir müze görünümü alır. Tarihsel olarak biçimlenmiş (kent) artık yaşanmaz, pratik olarak kavranmaz.Turistler için, gösterilere ve pitoreske susamış estetizm için kültürel bir tüketim nesnesinden başka bir şey değildir. Onu sahiden anlamaya çalışanlar için bile (kent) ölüdür”.

Kent hakkı, 1968’de olduğu üzere bugün için de, var olan kapitalist kente metalaştırılmış son kertede finansallaştırılmış, büyüme motoruna dönüştürülmüş, mağduriyetler ve ihlaller kentine, tüketim/ tüketicilik hapishanesine dahil olmak değildir. Lefebvre’in yaşadığı dönemde olduğu üzere ancak çok daha geniş kapsamlı ve boyutlu, kenti kent eyleyen her şey tahrip edilmektedir. Kamusal alanları ticarileştirilen /AVM’leştirilen, askerileştirilen, ya da ülkemizde olduğu üzere dinsel mekanlara da dönüştürülerek yok edilen kentlerde, buralardan yükselen demokrasinin sesi engellenip, en iyi haliyle kısılmakta. Askerileştirilmiş kentsel mekanlarda gözetim, denetim altında, tam bir düzen ve disiplin içinde yaşamlar sürmemiz isteniyor. Gösteri ve tüketim toplumunun zevklerine göre yeniden inşa edilen kentlerde, yerelin özgün tarih, kültür ve bağlamından kopuk, kimi zaman ekokırım addedilecek uçuk kaçık projeler ortaya çıkıyor. Neredeyse her kent bir Dubai’ye dönüştürülüp, marka kent, insan odaklı, insani ölçekli kenti ezip geçiyor. Rant amaçlı mahalle yıkımları, zorla tahliyeler, yerinden etmeler, “apartheid” boyutunda sosyo-mekansal ayrışmış kentler yaratarak, insani ilişkilerden azade steril mekanlarıyla “güzel!” kentler, evsizler, yoksullar ve mültecilere kapılarını kapatıyor. Gezegen boyunca, spekülasyon amaçlı elde tutulan boş konut stokları artarken, evsizlerin sayıları da katlanıyor. Ancak, paradoksal olarak, bu gidişat sistemin aksaklığı ya da çalışmamasından değil, tam aksine sistemin istendiği gibi çalışmasındandır, çünkü sistem kenti ve konutu metalaştırarak, finansallaştırarak çarklarını çeviriyor. (5) Sosyolog Sassen’in altını çizdiği üzere, finans sermayesi bugün iklim krizi kadar tehlikelidir. Altın çıkartan şirketlerin gezegenin yüzeyini kanırtarak toprak ve canlı yaşamı yok etmeleri, maden tükendiğinde de başka coğrafyalardaki yeni talan alanlarına hareketleri misali, finans sermayesi kentleri yok ederek yer değiştiriyor. Birikimini kentlerin finansallaştırılması üzerinden sağlayan sistemin tüm çelişkileri ve ihlallerinin tercümesini kentlerden okumak mümkün. Feryat, bugün için çok daha geçerli olup ihlallere ve ayrıca kentlerdeki gündelik yaşamın içine sürüklendiği durumun üzerimizde yarattığı acıya ve yabancılaşmaya karşı dünyanın dört bir yanından seslendiriliyor.

Feryat böyleyse, talep nedir? Talep; “başka” bir kent, dolayısıyla toplum yaratma yetkisidir. “…bu krizle korkusuzca yüzleşip bu derece yabancılaşmış olmayan, daha anlamlı ve keyifli bir şehir yaşamı seçeneği yaratma yetkisi(dir)…” (6) Talep, kent kaynaklarına erişim hakkının ötesinde bir şey. Kenti “…gönlümüze göre değiştirme ve yeniden icat etme hakkıdır bu. Dahası bireysel değil kolektif bir haktır, çünkü şehri yeniden icat etmek kaçınılmaz olarak kentleşme süreçleri üzerinde kolektif bir gücün uygulanmasına bağlıdır” (7). Kent Hakkı, kentlerimizi ve kendimizi yapma ve yeniden yapma özgürlüğü; ve aynı zamanda, eğer kentleşme, artı-değer kullanımının başlıca vasıtalarından biri ise, artığın kullanımı üzerinde demokratik bir yönetimin de tesisidir. (8) Yukarıda açtığımız üzere kent hakkı, sakinleri edilgen konumdan alıp, onları kentsel mekanların tasarımı, üretimi ve yeniden üretiminde, temellükte ve kent planlaması ile bütçesinde etkin konuma yükselten bir haktır. Mücadelelerini ortaklaştıran, siyasallaştıran sakinlerin, iktidar ve sermayenin dayattığı mekanlara karşı kendi arzu ve talepleri doğrultusunda başka bir kenti yaratma hakkıdır.

Lefebvre’i tekrarlarsak, devrimci bir eylemdir; dolayısıyla, kent hakkı özünde radikal ve anti-sistem bir haktır.

2ad5fb65dfb4c6588dba725e92c91841
Fotoğraf: Nejla Osseiran

II. KENTSEL MUHALEFET

Kent hakkının dünya gündemine girebilmesi, 2001’de Porto Allegre’de düzenlenen ve dünyanın her yanından küreselleşme karşıtı hareketleri bir araya getiren Birinci Dünya Sosyal Forumu sayesinde oldu. Kapitalizm ile küreselleşmeye karşı bir blok oluşturup demokratik bir toplum ve kent inşa etmek isteyen küresel kentsel muhalefet, kent hakkını, sosyal adalete yönelik şemsiye bir slogan olarak kullandı ve popülerleşmesini sağladı. Ancak, kavramın popülerleşmesi içinin boşaltılmasını ve ehlileştirilmesini de beraberinde getirdi. Kent hakkı, kent bağlamında hemen her hizmet, hak, özgürlük ve demokratik değer ile yolu kesişen bir boş gösterene dönüştürüldü. Hukuki bir metin olmamasına rağmen, Habitat, UNESCO gibi BM örgütleri ve çeşitli uluslararası STK’lar tarafından kentin sunduğu toplumsal, ekonomik, siyasal, kültürel ve teknik hizmetlere yönelik bir haklar silsilesine indirgendi. Neoliberal kentin mağduriyet, ihlal ve adaletsizliklerinin aslında sistemin kendinden kaynaklandığını, büyüme ve pazara odaklı bir kentsel mekan üretimi sürerken, toplum temelli projelerin sadece bandaj olabileceğini göz ardı eden reformistler ise kavramı antisistem ve devrimci özünden koparttılar. (9) 2016’da Quito’da gerçekleştirilen Üçüncü BM İnsan Yerleşimleri Konferansı / Habitat 3 Bildirgesi’ne de ancak sulandırılarak eklenebildi. (10)

37938c157af86cc3d0bdfb703302b335

A. MAHALLE MÜCADELELERİ

Öte yandan, Harvey’in de işaret ettiği üzere, kent hakkı kavramının yeniden gündeme gelmesi Lefebvre’in entellektüel mirasından kaynaklanmıyordu: “Sokakta kentsel toplumsal hareketler içinde cereyan etmekte olan şeyin önemi çok daha büyük…” olup, kent hakkı, “…aslolarak sokaklardan, mahallelerden ezilen insanların naçar zamanlarda yükselen yardım ve destek çığlıklarından doğmaktaydı” (11).

Paradoksal olarak, kavramı telaffuz eden akademi camiası, uluslararası sivil toplum, başta BM olmak üzere çeşitli uluslararası örgütler ya da ilgili referansların yapıldığı çeşitli kent, bölge veya kıta düzleminde yazılmış hukuki metinler ve ilgili “şart”lar kent hakkını sulandırıp ehlileştirir ve var olan kapitalist kente dahil olmaya indirgerken, kent hakkının ismiyle cismiyle hiç telaffuz edilmediği Durban’ın baraka mahallelerinden, Rio’nun favelalarına, Yeni Delhi’nin enformel yerleşimlerinden Mumbai Dharavi’ye, Dubai’nin lüks merkezi dışındaki yoksul ve yoksun emekçi bölgelerine, başta Ankara Dikmen olmak üzere Türkiye’nin gecekondu bölgelerine, neoliberal kente karşı tutunma mücadelesi veren nüfuslar, James Holston’un asi vatandaşlık (12) olarak anlattığı üzere, işgaller ve hukuki mücadelelerle kendi evlerini kendileri yapıp kendi yaşam alanlarını (ve kenti) böylece inşa ederlerken kentsel mekanı da yeniden tanzim etmekteler. Kent hakkının yüreğinin çarptığı yer kenti yaratmak ise, bu hiç kuşkusuz bir iktidar ve güç mücadelesi demektir ki, bu da, asi vatandaşlıktan, kenti değiştirme hakkı ve değiştirme hakkını kullanabilme ehliyetinden kaynaklanıyor. Tıpkı, devlet tarafından yaşam alanları (ve kent) üzerinde hiçbir hakları olmadığı gerekçesiyle dışlanan Dikmen Vadisi halkının kendi taktikleriyle direnmeleri gibi: “Bir çocuk parkı, bir futbol sahası, bir halk okulu yeri, bir toplantı salonu, bir kolektif tarım bahçesi ve kümes yapmış idik. Hepsi de (Melih Gökçek’in sözleriyle) ‘kaçak’ yani ‘imar mevzuatına aykırı’ olup, hatta çocuk parkımız hakkında bir yıkım kararı da mevcuttur” (13). Kent hakkı, her ne kadar seslendirilmese de, burada, sakinlerin kendi yaşam alanları üzerindeki temellük ve tasarruf hakkı olarak karşımıza çıkıyor. Bu hak meşruiyetini mahallelerin tüm zor koşullara, baskılara rağmen dayanışma içinde, inatla, sabırla kendi elleriyle kurdukları baskılara rağmen dayanışma içinde, inatla, sabırla kendi elleriyle kurdukları yaşam alanlarından ve mücadelelerinin kolektif hafızasından alır. Hiçbir gecekondu öyküsü yoktur ki çamurlu sokaklar, yokuşlarla başlayıp elektrik, su, ulaşım gibi temel hizmetlerden yoksunluk anlatısıyla devam etmesin ve mahallenin dayanışmayla nasıl yoktan var edildiğiyle sonlanmasın.

c5d7cce38c9a9ca1e5b863523cc5b9c3

Burada kent hakkı ile konut hakkı (14) arasındaki ilişki netleşiyor. Şöyle ki, kentsel mekanı üretme, yeniden üretme ya da dönüştürme yetkisi olarak kent hakkına erişebilmek veya kentle ilgili ileriye yönelik herhangi bir irade ya da tahayyül için o kentte ikamet gereklidir. Dolayısıyla, mahalleler ancak yerlerinde kalma haklarını sağlayan bir konut hakkı sayesinde kent hakkına ulaşabilirler. Konut hakkı, kentte kimin ya da hangi sınıf/ların kalacağını, hangilerinin kovulacağını tayin eden bir hak olduğundan ikamet de sınıfsaldır; dolayısıyla ikamet politiktir diyebiliriz. (15) Occupy (işgal) hareketlerinin terminolojisiyle, kent hakkının % 99’un mu, yoksa % 1’in hakkı mı olacağını böylece konut hakkı tayin eder.

2002’de iktidara gelen AKP, kentsel rantın ekonomi politikalarında merkezi bir yer tutması sonucu, gerekli yasal düzenlemelerle ve TOKİ’yi yeniden yapılandırarak rantları yükselen enformel konut alanlarıyla tarihi bölgelerde “çöküntü” tabir edilen mahalleleri ardı ardına dönüşüm /yenileme alanı ilan etmeye ve yerleşik nüfusları onlarca yıldır yaşadıkları mahallelerinden zorla tahliyeyle yerlerinden etmeye başladı. 2005’ten itibaren mahalle dernekleri etrafında birleşen nüfusların dönüşüme karşı mücadelelerine şahit oluruz. 2008’de kurulan İstanbul Mahalle Dernekleri Platformu çatısı altında mahallelerin bir araya gelmeleriyle tecrübe paylaşımını da sağlayan bir ortak mücadele hattı kurulmuş oldu. Kentsel muhalefetin bir diğer ayağı olarak dönüşüm projelerine ve imar planlarına karşı hukuki zeminde mücadele yürüten başta şehir plancıları ve mimarlar odaları olmak üzere meslek odalarının ve ayrıca çeşitli kent hareketlerinin mahallelere el verdiği bir süreç başladı. 2010’da İstanbul’da düzenlenen Avrupa Sosyal Forumu (ASF) vesilesiyle gerçekleştirilen, mahalle dernekleri, kent hareketleri, meslek odaları temsilcileri ve aktivistleri bir araya getiren Kent Hareketleri Forumu’nda (26-27 Haziran 2010) kent hakkı ilk kez dile getirilerek mücadelenin bir kent hakkı mücadelesi olduğunun altı çizildi: ‘‘Harvey’in eylemsel, kolektif ve aynı zamanda isyancı bir hak olarak tanımladığı bir kent hakkından söz edebilir miyiz? … bir hak olarak kenti değiştirme, şekillendirme hakkı. Küresel sermaye tarafından bizlere dayatılan ve kenti sermayenin kendi anlayış ve çıkarlarına göre, kendi rant talepleri, ihtiyaçları doğrultusunda şekillendiren tüm kentsel yenileme/dönüşüm projeleriyle mücadelemizde bizler de kenti kendi yaşam anlayışlarımıza arzularımıza göre değiştirme hakkını talep edebilir miyiz?” (16).

2012’de çıkartılan hegemonik Afet Yasası, mahalle mücadelelerinde safların sıklaşmasına neden oldu. 2010’daki Forum sonrası oluşan İstanbul Kent Hareketleri’nin, mahalle dernekleri, çeşitli kentsel toplumsal hareketler, aktivistler ve muhalif sanatçılarla 29 Ocak 2012’de Gezi Parkı’nda düzenlediği Mahalleler Konuşuyor İstanbul Kent Hakkı ile Buluşuyor başlıklı açık kürsü etkinliğiyle kent hakkı kamusal alana taşınarak seslendirildi. (17) Hak ihlalleri, zorla tahliyeler, zorla yeniden iskanlar ve TOKİ konutlarında yaşadıkları ekonomik, sosyal kültürel mağduriyetleriyle içten içe fokurdayan mahallelerin, açgözlülük o 3-5 ağaca uzandığında Gezi’ye akmaları için hiç bir dışsal dürtüye ihtiyaçları yoktu! Dokunma, diye ikaz eden o meşhur Gezi pankartındaki listede mahalle de yer almaktaydı. Bu dönemde, mahalle mücadeleleri ile müşterekler mücadelelerinin ortaklaşmalarını da görürüz. Emek Sineması eylemlerinden birinde sinemanın penceresinden sallandırılan pankarta her mahalle kendi adını yazarak dayanışma vermiştir. Aynı şekilde, Ataköy sahili için yapılan eyleme, sokaklara atılan Küçükçekmece Ayazma kiracıları ile Tozkoparan, Derbent gibi dönüşüm tehdidi altındaki mahallelerin temsilcileri destek vermiştir.

81a40b8d7bae9a7ddab8dccb227b1bed

2013 ortalarına kadar canlılığını koruyan mahalle mücadeleleri, hukuki mücadelenin uzun ve masraflı olması, iktidarın dolaylı dolaysız baskıları ve Gezi ertesinde giderek otoriterleşmesi sonucunda örgütlü mücadelenin zorlaşması gibi nedenlerden sekteye uğradı. Bugün, mücadele tekrar en başa dönerek her mahallenin kendi alanına kilitlendi. Mahallelerdeki çeşitli mülkiyet yapıları, zaman içinde çıkarların çelişmesine yol açtığından belirli mahalleler dışında mahalle içi mücadeleler de bölünmüş, tapu mücadeleleri ve “ne koparsak kardır” anlayışı öne çıktı. Ayrıca, yukarıdan aşağıya örülen rantsal düzenin, aşağıdan yukarıya mutabakat bulduğunu her kesime farklı dokunduğunu da unutmamak gerek.

B. KENTSEL KAMUSAL ALANLAR VE MÜŞTEREKLER

Taksim Meydanı gibi kentsel kamusal alanların ya da Haliç, Haydarpaşa gibi tarih kültür varlıklarının dönüşümüne, 3. Köprü, 3. Havalimanı başta olmak üzere mega projelere ve Emek Sineması, AKM gibi kentin kolektif hafızasında yer alan kamu binaları ve Gezi Parkı, Yedikule Bostanları gibi parklar, korular, müştereklerin yok edilmelerine karşı, her mücadelenin ilgili isim altında -Haydarpaşa Dayanışması, Emek Bizim, 3. Köprüye Karşı Yaşam, Taksim Dayanışması gibi- örgütlendiği kentsel muhalefeti kent hakkı bağlamında değerlendirebiliriz.

4d892e14b0339a927812be82b6048ad4

Gezi’den önce var olan kentsel muhalefet, Gezi’ye giden süreci besledi. Kuzey Ormanları Savunması’ndan (KOS) önce kurulan ve Gezi ertesi KOS’a dahil olan 3. Köprü’ye Karşı Yaşam Platformu, uzun senelerdir korularına sahip çıkan Validebağ Gönüllüleri, Haydarpaşa projesine karşı mücadeleyi örgütleyen Haydarpaşa Dayanışması -ki Gezi’den önce ilk mekan işgali onlara aittir- öne çıkan örneklerdir. Emek mücadelesi ise her ne kadar Emek’i kurtaramamışsa da yaratıcı direniş taktikleri, proje alanına baskınları ve kısa süreli sokak işgalleri ile Gezi öncesinin önemli bir deneyimi. Bu deneyimler bir yandan Gezi’yi besledi, bir yandan da Gezi’den güç aldı. Gezi’den sonra yepyeni bir vatandaşlık, kamusal alanlarına, müştereklerine sahip çıkan bir vatandaşlık pıtrak gibi ülkenin her köşesinden belirdi. Park forumları bugün işlevsel olmasa da forumlardan örgütlenen savunmalar, dayanışmalar Adalar’dan Haydarpaşa’ya, Haliç Tersaneleri’ne, Kuzey Ormanları’ndan Validebağ’a, Sarıyer’e, Beyoğlu’na, Bahçeşehir Gölet’e, Albatros’a, Bakırköy’e sermaye ile kolkola, iktidarın talan projelerine karşı müştereklerini savunmaya devam ediyorlar. Burada Gezi ertesinde oluşan ve bir yatay, lidersiz, hiyerarşisiz bir şemsiye örgüt niteliği taşıyan İstanbul Kent Savunması’nı (İKS) da zikretmek gerekiyor. Mahalleler ve kamusal alanlar için çalışan İKS’nin Hakan Kıran’ın Kabataş Martı projesine karşı, OHAL günlerinde dahi sürdürdüğü mücadele önemlidir. Ayrıca, Gezi’den gelen ilhamla kentin boş arazilerinde bostanlar oluşturan insiyatiflerin de sayılmaları gerekir.

d3b8723e137505b61f4dcbc12c86ed5f
Fotoğraf: Ghada Umran

Kent hakkından baktığımızda, bugün sönümlenmiş ve kendi bölgelerine odaklanmış mahalle mücadelelerinin aksine, kentsel kamusal alanlar ve müşterekler üzerinden yürüyen bu damarı kent hakkı mücadelesi olarak adlandırabiliriz. Müştereklerde müşterekleşenler, kullanım değeri üzerinden yükselen bir kenti yeniden inşa etme gayretindeler.

188e6940924417d0646d49cc1ca398ec
Distopik Piknik” – http://www.kuzeyormanlari.org

III. GEZİ KOMÜNÜ

Neoliberalizm, kenti, doğayı tüketerek obezleşirken iklim kriziyle gezegenin sonunu da hazırlamakta; ayrıca ihlaller ve mağduriyetlerle malul bir dünya yaratmakta. Öte yandan, bu mağduriyetler, her coğrafyada aynı olmadıkları gibi aynı şiddet ve kapsamda da gerçekleşmiyorlar. Yerelin özgün yapısı ve neoliberalizm ile ilişkisi tayin edici oluyor. 17 Aralık 2010’da Tunuslu Bouazizi’nin kendini yakmasıyla başlayan ve gezegenin neresinde ne zaman patlayacağı bilinmeyen küresel isyanın farklı coğrafyalarda farklı şikayetler ve taleplerle ortaya çıkması da bu yüzden. Kiminde totaliter yönetimler ve insan hakları ihlalleri öne çıkarken, kiminde kemer sıkma politikaları ve pahalılık, diğerlerinde, 2008 krizini tetikleyen konut balonu sonucundaki konut hakkı ihlalleri öne çıkmakta. Gezi’ye gelirsek, kentsel kamusal bir alana konuşlanarak burayı çitleyecek olan tepeden inme tüketim mabedi (Topçu Kışlası AVM) projesine karşı parkını korumak isteyen kentlilerin hem demokrasi hem de müşterekler mücadelesidir. Nitekim Gezi’ye asılan ilk pankartlardan birinde, kentsel müşterekler sıralanıp iktidara “dokunma” ikazı çekilmiştir.

27 Mayıs 2013 akşamı Gezi Parkı’na dozerlerin girmesiyle başlayan ve üç haftaya yakın süren Gezi direnişi, kent hakkı bağlamında en cismani örneklerden biridir dersek yanlış olmaz. Parkı işgal ederek temellük eden Çapulcular, parkın mekanlarını kendi arzu ve gereksinimleri doğrultusunda yeniden tasarlamış, revir, bostan, kantin, kitaplık, çocuk parkı hatta bir mikro müze bile kurmuşlardır. Paranın yerini takas ve dayanışma ekonomisinin aldığı parkta, çocuklara yönelik aktiviteler, yoga, dinleti, forumlar, atölye çalışmaları gibi çeşitli etkinlikler, gündelik yaşamı anlamlandırmış ve müşterekleştirmiştir. Kararlar ise doğrudan demokrasi yöntemiyle forumlar vasıtasıyla alınarak uygulanmıştır. İhlal ve mağduriyetler kaynağı neoliberal kentin tüm özelliklerinin tam bir antitezi, yani dışlayıcı değil içerici, tekçi değil çoğulcu, tepeden inmeci değil doğrudan demokrasiden yana, bireyciliğin ve rekabetin yerlerini kolektiflik ve dayanışmaya bıraktığı, talancı değil doğayı, çevreyi koruyan, sokak hayvanından börtü böceğine tüm canlıların yaşam hakkını önceleyen, talan, israf ve tüketim ekonomisine karşı, anti-hiyerarşik, anti-otoriteryan, kısaca, başka bir kent ve ekonomik sistem kolektif şekilde Gezi’den inşa edilmiştir. Umut mekanları, mikro komünler, yaşama geçirilmiş ütopyalar gibi çeşitli adlar altında tanımlanan Gezi ve benzeri kent hakkı deneyimleri, yine Harvey’e kulak verecek olursak, “… alternatif bir şehrin, alternatif bir politik sistemin ve sonuç olarak insanların iyiliğini gözetecek alternatif bir üretim, dağıtım ve tüketim örgütlenmesinin…” (18) ceninleri olup, uğruna savaş verilen insani ve insanca bir yaşamı temsil etmekteler.

0aaf864882c1285e1a0f2654c22fd981

NOTLAR:
The Right to the City A Verso Report London: Verso 2017  https://www.versobooks.com/books/2674-the-right-to-the-city .

2 Hakkı Tarık Şengül, ‘‘Sınıf mücadelesi ve kent mekânı’’, Praksis 2, (2001): 9-31

3 Henri Lefebvre (1967) , Şehir Hakkı , çev. Işık Ergüden, (İstanbul: Sel 2015).

4 aeg.120.

5 David Harvey (video), “Slums and Skyscrapers: Space, Housing and the City Under Neoliberalism”, http://www.davidharvey.org (London: June 28, 2015)  http://davidharvey.org/2015/07/video-david-harvey-slums-skyscrapersspace-
housing-and-the-city-under-neoliberalism/.

6 David Harvey (2012), Asi Şehirler, çev. Ayşe Deniz Temiz, İstanbul: Metis, 2013, s. 29.

7 age. 44.

8 age. 66

9 Margit Mayer, “The ‘Right to the City’ in the context of shifting mottos of urban social movements”, City 13:2 (2009): 362-374.

10 Cihan Uzunçarşılı Baysal, “Habitat III ve Yeni Kentsel Gündem: Herkes İçin Sürdürülebilir Kentler ve Yerleşimlere İlişkin Quito Deklarasyonu (17-20 Ekim 2016)’’, Habitat III ve Kolektif Haklar içinde, (ed) Cihan U. Baysal, Fevzi Özlüer ve Joseph Schechla (Ankara: Ekoloji Kolektifi, 2018), 23-32.

11 David Harvey (2012), Asi Şehirler, çev. Ayşe Deniz Temiz, İstanbul: Metis, 2013, s. 32.

12 James Holston, “Insurgent Citizenship in an Era of Global Urban Peripheries”, City&Society 21:2 (2009):245-267, http://200.41.82.27/cite/media/2016/02/Holston-N_2009_Insurgentcitizenship- in-an-era-of-global-urban-peripheries.pdf .

13 Tuğba Kaya, “Yıkıma Karşı Dayanışma”, http://www.dikmenvadisi.org (son erişim 2012).

14 Konut Hakkı, BM Ekonomik Sosyal Kültürel Haklar Komitesi 4 Numaralı Genel Yorum’da (1991) kabul edildiği üzere, yasa dışı iskan ve işgali de dahil eden bir kullanım hakkı olarak tanımlanmaktadır:
http://sorular.rightsagenda.org/Uploads/ESKH%20MEV/ESKH%204%20No%E2%80%99lu%20Genel%20Yorum.pdf

15 David Madden and Peter Marcuse, In Defense of Housing, (London: Verso, 2016).

16 26-27 Haziran 2010 tarihlerinde TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi’nde gerçekleştirilen Kent Hareketleri Forumu açılış konuşmasından bir bölüm: https://istanbulkenthareketleri.wordpress.com/2010/06/

17 Yaşar Adanalı, “İstanbul ‘kent hakkına’ sahip çıkıyor”, mutlu kent, https://mutlukent.blog/2012/01/28/1017/. “Kürsü senin İstanbul”, Bianet,  25.01.2012, https://m.bianet.org/bianet/ifade-ozgurlugu/135695-kursusenin-
istanbul

18 David Harvey, “Sokaktaki İsyancılar: Wall Street Partisi Can Düşmanıyla Karşılaşıyor”http://www.soldefter.org , (30.10.2011),
http://www.soldefter.com/2011/10/30/sokaktaki-isyancilar-wall-streetpartisi-can-dusmaniyla-karsilasiyor-–-david-harvey/

(*) Kaynak: https://xxi.com.tr/i/kent-hakkindan-kentsel-muhalefete-bakmak