“İzmir’deki açlık sonlandırılacak” mı?

Ali Rıza Avcan

Yıl 2010, aylardan Eylül…

CNBC-e Business dergisinin 2009 yılından başlayarak yapmaya başladığı “Türkiye’nin En Yaşanabilir Şehirleri – 81 İlin Yaşam Kalitesi Araştırması“nın ikincisinin yayınladığı tarih…

Dergi, 81 ilin yaşam kalitesini, sahip oldukları nüfus, eğitim düzeyi, kişi başına düşen elektrik tüketimi, havayolu ile taşınan yolcu sayısı, istihdam, iş gücüne katılma ve işsizlik oranları, kişi başına düşen kamu yatırımı miktarı ve otomobil sayıları, konut sayısı, mevduat miktarı, ortalama kira bedeli, rekabet endeksi, ödenen vergi miktarları, deprem riski olasılığı, suç oranı, alışveriş merkezi ve beş yıldızlı otel sayısı, boşanma hızı, hava kalitesi, orman miktarı, sporcu sayısı, trafik, kültür-sanat, kütüphane, müze, opera ve bale, sinema, tiyatro, özel-resmi hastane ve doktor sayılarını yaşam kalitesinin göstergesi olarak belirleyip 81 il arasında bu değerlere bir sıralama yapıyor. Bu sıralamanın en başında yer alan iller yaşam kalitesi yüksek, alt sıralarında yer alan iller de yaşam kalitesi düşük iller olarak duyuruluyor.

Bu bağlamda İzmir’in, 2010 yılı koşulları içinde 81 il itibariyle genel olarak 9., eğitim düzeyi itibariyle 7., sağlık koşulları itibariyle 11., kent hayatı itibariyle 38., kültür ve sanat itibariyle 46. ve ekonomi itibariyle 3. sırada yer aldığı duyuruluyor. 

Ancak, İzmir’in güvenlik açısından 81 il arasında 81. sırada; yani en sonda yer aldığı belirtiliyor. Güvenlik açısından sorunlu olduğunu bildiğimiz Doğu ve Güneydoğu illeri bile İzmir’in önünde, güvenli iller olarak gözüküyor. Örneğin Mardin 6., Diyarbakır 35., Van 12. sırada yer alıyor.

Kısacası derginin bu iddiası, İzmir açısından kötü, oldukça kötü bir durumu, hiç de hak etmediği bir konuma yerleştirildiğini ortaya koyuyor. 81 il arasında en güvenliksiz kent olarak belirlenen İzmir bir anda kimsenin gelmek istemeyeceği bir kente dönüşüyor… Özellikle de iç ve dış turizm açısından…

Bunun üzerine bir yandan dergi yönetiminden bu sıralamaya esas olan göstergelerin analizini istiyor, diğer yandan da İzmir Valiliği ile İzmir Büyükşehir Belediyesi’ni ve İzmir Ticaret Odası’nı bilgilendirip bir şeyler yapmalarını istiyorum.

O zamanlar İzmir Valisi olan Cahit Kıraç’ın yaptığı itiraz üzerine; bu yanlışlığın, İzmir Valiliği’nin araştırma kapsamında hem polis hem de jandarmadaki güvenlik verilerini dergiye göndermiş olmasına karşın, diğer valiliklerin jandarma ile ilgili verileri bildirmemiş olmasından kaynaklandığını öğreniyor ve derginin 2010 yılı Ekim sayısının “Editör” sayfasında bu yanlışlığın açıklanmaya çalışıldığını görüyoruz…

Kimse de çıkıp CNBC-e Business dergisinden bu yanlış araştırmanın olası sonuçlarının hesabını İzmir adına sormuyor, soramıyor… 

İzmir Büyükşehir Belediyesi 2020-2024 Stratejik Amaçları_Sayfa_1

Aradan geçen dokuz yıl sonrasında da İzmir bu kez hiç de hak etmediği bir şekilde açlık sorununun yaşandığı bir kent olarak cümle aleme takdim ediliyor….

Hem de İzmir’deki açlığı ortadan kaldıracağını iddia eden yeni belediye başkanının stratejik planlama ekibini oluşturan danışman ve uzmanlar tarafından…

Olayın ayrıntısı şu şekilde özetleyebilirim:

Bilindiği üzere, her belediyede yeni seçilen belediye başkanının göreve başlama tarihini izleyen altı ay içinde, 2020-2024 döneminde, hangi öncelikler çerçevesinde neler yapacaklarını gösteren stratejik planları hazırlayarak belediye meclislerinin onayına sunması gerekiyor…

Üstüne üstlük belediye meclisince kabul edilen bu planları eskiden Kalkınma Bakanlığı’na göndermeleri işlemin sonuçlanması açısından yeterli olduğu halde; şimdi, yeni hukuki düzenlemelere göre doğrudan doğruya Cumhurbaşkanlığı’na göndermeleri gerekiyor. Çünkü Cumhurbaşkanlığı makamı, bundan böyle belediyeleri stratejik planlar üzerinden izleyip değerlendireceğini açık açık belirtiyor.

Bizde; yani İzmir’de, belediye başkanları seçim sonrasında uzun bir tebrik ve karşı tebrik süreci yaşadıkları; ayrıca, bir kördüğüme dönüşen İstanbul seçimlerini merakla izleyip destekledikleri için ancak şimdilerde plan yapmanın gerekli olduğunu fark edip ekiplerini stratejik plan hazırlığına yöneltmeye başladılar.

Şimdi o nedenle hemen her belediye stratejik planını hazırlayabilmek için toplantılar düzenliyor, anketler yapıyor, ilgili ilgisiz herkese fikrini, projesini soruyor. 

İşte tam da bu süreç içinde, iki hafta önce İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2020-2024 dönemindeki stratejik amaçlarını taslak şeklinde ortaya koyan iki sayfalık bir metin elime geçti. Bu belgenin kaynağı güvenilir olduğu için belgenin geçerliliğini sorgulamaya kalkmadım.

Belgeyi ilk incelediğimde taslağa yazılı olan stratejik amaçların Birleşmiş Milletler tarafından benimsenen 17 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefi dikkate alınarak belirlendiğini, bu 17 hedeften uygun görülenlerin İzmir’e uyarlanmak istendiğini gördüm. Ancak, bu konuyla ilgili herkesin bildiği bu uluslararası belgenin kötü bir Türkçe ile çevrildiği, metin içinde “iyi iş” ya da “tüketimin ve üretimin sürekliliği” gibi ne anlama geldiği bilinmeyen tanımlamaların kullanıldığını, yasal anlamda belediyelerin görevleri arasında bulunmayan enerji üretimi ile ilgili amaçlara yer verildiğini ya da “… fakirliğin İzmir’deki her türlü şekli son bulacak” gibi kapitalist sistem içinde gerçekleşmesi mümkün olmayacak ütopik amaçların yazılı olduğunu gördüm.

İzmir Büyükşehir Belediyesi 2020-2024 Stratejik Amaçları” başlığıyla yazılan bu metinde yer alan bir ifade ise tüm aklım, bilgim, deneyimim, birikimlerim ve duygularımla karşı çıktığım, şiddetle protesto ettiğim, kabullenemediğim ve asla kabul etmeyeceğim toplumsal bir olgudan söz ediyordu.

Söz konusu metnin, “İzmir’de Refahın Adil Bölüşümünün Sağlanması” başlıklı üçüncü bölümünün 2. maddesinde açık bir şekilde; “Açlığa Son: İzmir’deki açlık sonlandırılacak, gıda güvenliği sağlanacak, beslenme iyileştirilecek ve sürdürülebilir tarım desteklenecek” denmekteydi.

Bunun üzerine İzmir Büyükşehir Belediyesi düzeyinde yaptığım kişisel araştırmalarda, bu metnin İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin yeni başkanı Tunç Soyer’in yakın çevresi tarafından hazırlandığını, belediye çalışanları tarafından pek de kabul görmediğini anladım.

Ama bu arada  devamlı kendi kendime sormadan edemedim: İzmir’de sosyo-ekonomik boyutta bir açlık olgusunun mevcudiyetini iddia edip, kendince yeni belediye başkanına bunu sonlandırma görevi veren bilim insanı, uzman, danışman, teknokrat, plancı, belediye yöneticisi; her kimse, kimdi? Yaşadığımız ülkenin koşullarını ve İzmir’i iyi biliyor muydu? İzmir’deki açlık sorununu bilimsel verilerle kanıtlayabiliyor muydu? Yoksa bir “sömürge aydını” zihniyetiyle Birleşmiş Milletler’in Uganda, Nijer, Nijerya gibi gerçekten açlık sorunuyla karşı karşıya olan ülkeler için gündeme getirdiği açlığı İzmir’e layık gören kimdi ve İzmir’e bu kötülüğü niye yapıyordu?

Ardından bu iki sayfalık metnin, üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan 03 Temmuz 2019 tarihinde İzmir Valiliği’yle 30 ilçe kaymakamlığına, 30 ilçe belediyesine ve meslek örgütlerine; toplam olarak 127 kuruma gönderilerek görüş sorulduğuna, söz konusu yazıyı elimde tutmak suretiyle tanık oldum.

Bu durumu, 18 Temmuz 2019 tarihinde İsmet İnönü Kültür Merkezi’nde yapılan ve İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer tarafından yönetilen “Tarım ve Sağlıklı Gıdaya Erişim” toplantısına gidip bizzat Tunç Soyer’e sormak istedim. Ancak söz konusu toplantının amacından sapıp, katılımcıların koltuklarının altında getirdikleri projeleri takdim etme eylemine dönüşmesi nedeniyle bu soruyu orada sorma fırsatını yakalayamadım. Ama bu toplantıda hiç kimsenin İzmir’deki açlık sorunundan söz etmediğine de tanık oldum.

Toplantıyı izleyen gün, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin stratejik plan hazırlığı kapsamında ilçe belediyeleriyle yaptığı toplantıya katıldığımda söz konusu belgenin 3. taslağının hazırladığını görmekle birlikte aynı ifadenin bu 3. taslakta da aynen yer aldığını fark ettim. Bunun üzerine, hiçbir üst yöneticinin bulunmadığı bu toplantıda bu konuyla ilgili itirazımı tüm samimiyetim ve öfkemle dile getirdim.

Şimdi ise yaşadığım ülkeye ve kente büyük haksızlık yapan bu ifadenin o metinden çıkarılmasını umutla bekliyorum.

Çünkü ülkemde ve kentimde, kent yoksuluğun var olduğunu ve her geçen gün yoğunlaştığını, gelir dağılımının son derece adaletsiz olduğunu, her sınıf, küme, grup ve kimlikteki insanın yaşama tutunmak anlamında büyük zorluklar içinde olduğunu bilmekle birlikte; ülkemde ve İzmir’de Birleşmiş Milletler’in kastettiği anlamda, Afrika ülkeleri boyutunda bir açlığın mevcut olmadığını biliyorum ve böylesine bir yalanı cahilce dile getirenleri şiddetle kınıyorum…

Ayrıca bu gerçek dışı ifadenin hem gerçeklik hem de siyasi liderlik açısından büyük bir gaf olduğuna inanıyorum…

Yarın öbür gün vali, CHP’nin ya da diğer partilerin milletvekilleri, temsilcileri, stratejik planları izleyip değerlendirecek olan “Saray çevresi” çıkıp da “İzmir’de açlığın var olduğunu söylüyorsunuz. Nerede bu açlık?” diye sorsalar ya da bu ifadeyi siyasi anlamda istismar etmeye kalksalar ne denilecek, ne cevap verilecektir?

Oysa son üç stratejik planını her yerde, her stratejik yönetim ve planı eğitiminde örnek gösterdiğim İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2020-2024 dönemindeki stratejik amaçlarının böylesine gerçek olmayan iddialara değil; bilimsel anlamda kanıtlanan, görülen, hissedilen ve yaşanan gerçek tespitler üzerine oturtması gerekir.

Anlaşılan o ki, bilmeyen ya da konusunda uzman olmayan “çokluk” arasında, mevcut bilgisiyle iyi bilen “biricik” olmak, bazı yöneticilerimizin gönlünü okşayan cazip bir durum olmaya başlamış…

İzmir Büyükşehir Belediyesi 2020-2024 Stratejik Amaçları_Sayfa_2Şu andaki tek dileğim ve umudum; stratejik plan gibi bir kent ve onun insanları açısından böylesine önemli bir belgenin yüreği ve fiziksel varlığı ile bu topraklarda yaşayan, buraları keşfeden değil; gerçekten bilen, kendi insanına “sömürge aydını” gözüyle bakmayan, uluslararası şablonları işin ayırdında olmadan yaşadığı topraklara uyarlamayan, burada yaşamaktan memnun, onurlu, bilgili, deneyimli, birikimli ve sorgulayan, analitik düşünebilen insanlar tarafından yapılmasıdır…

Yoksa, çok şey mi istiyorum?

“Şato” hakkındaki doğru bilgiler…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz ayın son günlerinde İzmir gündeminin önemli konularından biri, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin Varyant’taki ‘Şato’ isimli binasının başkanlık konutu olarak tahsis edilmesi, bu tahsis sonrasında mekânın yeniden düzenlenmesi ve tahsis nedeniyle yükselen toplumsal muhalefete, belediyenin yeni başkanı ya da yetkilendirdiği görevliler yerine yeni belediye başkanımızın zevcesi tarafından yanıt verilmesiydi.

Biz bu haberleri sosyal medyadan izleyip değerlendirirken okumaya başladığım İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 150. kuruluş yıldönümü nedeniyle yayınladığı “150. Yılında İzmir Büyükşehir Belediyesi (1867-2017)” isimli iki ciltlik kitabın birinci cildinin 353-354. sayfalarında, herkesin ‘Şato Restoran’ adıyla bildiği bu binanın 1953-1954 döneminde neden ve nasıl yapıldığını anlatan bir bölümle karşılaştım. 

Kent boyutundaki tartışma ve değerlendirmelerin doğru bilgiler üzerinden yapılmasına inandığım ve bugüne kadar bunu gerçekleştirmeye çalıştığım için okuduğum bu doğru bilgileri burada sizlerle de paylaşmak isterim.

Sözkonusu kitabın birinci cildini yazan sevgili arkadaşım Dr. Erkan Serçe‘nin kaleminden çıkan ifadelerle bu binanın yapımı aynen şu şekilde gerçekleşmiş:

Şark Kahvesi (Şato Restoran)

İzmir Belediye Başkanı “Rauf Onursal, belediye başkanlığının en önemli işlerinden biri olarak gördüğü Birleşmiş Milletler Caddesi’ni, sadece Eşrefpaşa ile Konak’ı birbirine bağlayan yol olarak görmüyordu. Burası, alışveriş mekânları ve bahçeli evleriyle canlı bir yaşam alanı olacaktı. Bu nedenle, varyant yol, araları boş olan beton kolonlar üzerinde yükseltilmişti. Süreç içinde bu kolonlar, dükkânlara dönüşecekti. Rauf Onursal, ‘Şark Kahvesi’ teklifini Varyant yolun birinci bölümünün tamamlanmasından kısa bir süre sonra, 13 Temmuz 1954’te Belediye Meclisi’nin gündemine getirdi ve bazı itirazlara rağmen, bunun için bütçeden 45.000 lira ödenek ayrılmasını sağladı (216). Bahribaba Parkı’nın üst kısmında, Birleşmiş Milletler Caddesi üzerinde ‘Körfezin, Karşıyaka’nın ve Yamanlar Dağı ile İzmir Şehrinin en güzel görünüşlerine hakim bir yerde’ inşa edilecek olan Şark Kahvesi, İzmir halkının sosyal ihtiyaçlarına cevap verecek bir tesis olacaktı (217).

Belediye İmar Müdürü Rıza Aşkan tarafından çizilen (218) Şark Kahvesi’nin keşif sonunda 84.852 liraya tamamlanacağı görülmüş ve inşaat 1953 yılında eksiltmeye konulmuştu (219). Şark Kahvesi inşa sürecinde de eleştirilere de maruz kaldı. Ancak Onursal tüm bu eleştirilere karşı koydu. Örneğin, Meclis üyelerinden biri “Şark kahvesi inşaatına 80 bin lira çoktur. Fakat daha müştemilatı da yapılacaktır. İlaveler vardır. Muazzam bir rakamla karşılaşmış durumdayız. Şark usulü şilteler ve nargileler de olacaksa fen işleri alayişe kapılmış bulunuyor demektir” dediğinde, Onursal, “Bunlar alayiş değil, ihtiyaçtır. Vali Rahmi, bey parkındaki Şark kahvesi işini hususi bir teşebbüs yapamazdı ve yapamaz. İmkanını sağlayamaz. Fakat belediye yapar” diyerek inşaatı savunmuştu (220).

001
‘Şato’ yapılırken…

Rauf Onursal’ın ısrarla savunduğu Şark Kahvesi inşaatı, milletvekili seçildiği için onun döneminde tamamlanamadı; açılış ilk teklife karşı çıkanlardan biri olan Selahattin Akçiçek döneminde, 29 Ağustos 1954 günü gerçekleştirilebildi (221). Şark Kahvesi, ilk hesaplanan miktardan çok daha fazlasına, 238.000 liraya mal oldu. İhaleyle kiraya çıkarılan bina, Recep Özgen tarafından kiralandı ve Şato Restoran adıyla hizmete girdi.”


(216) İzmir Belediyesi (Şehir) Meclisi Zabıt Defterleri, No. 69, (18.6.1952), s. 191, APİKAM.

(217) Beyaz Kitap, İzmir Belediyesi, 1954.

(218) Arkitekt (1955), Sayı 1 (279), s. 5.

(219) Riyaset Raporu (1953), s. 5.

(220) İzmir Belediyesi (Şehir) Meclisi Zabıt Defterleri, No. 719, (20.20.1953), s. 316-317, APİKAM.

(221) Yeni Asır, 30 Ağustos 1954.


Erkan Serçe, 150. Yılında İzmir Büyükşehir Belediyesi (1867-2017), Cilt 1, İzmir 2018, s. 353-354

Kent hakkından kentsel muhalefete bakmak (*)

Cihan Uzunçarşılı Baysal

I. KENT HAKKI : “KENT HAKKI BİR FERYAT VE TALEP GİBİDİR…” H. Lefebvre (1967)
Kent hakkı, terimi aynı adlı eserinde kullanan ünlü Marksist düşünür Henri Lefebvre tarafından literatüre kazandırılmış. 1967’de Kapital’in ilk cildinin yayınlanışının yüzüncü yılı vesilesiyle ve Mayıs 1968 protestolarını doğuran ekonomik, toplumsal ve siyasal sistemden etkilenerek kaleme alınan eser, devrimci ve sistem karşıtı özüyle ‘68 Hareketinin sloganlarına da ilham kaynağı olmuş.

Geleneksel kenti, toplumsalın, siyasalın, refahın, bilginin, karşılaşmaların, oyunun, eğlencenin, sanatın üretildiği bir “oeuvre” (sanat eseri) olarak tanımlayan Lefebvre, bu sanat eserinin, kent sakinlerince -vatandaşlık bağı aramadan mülteciler de dahil- kolektif olarak yaratıldığını öne sürer. Lefebvre’e göre, bir kente ait olmayı, mülkiyet ya da zenginlik değil temellük hakkı ve katılımcılık belirler. Kentsel mekanın tasarlanması, üretilmesi ve yeniden üretilmesinde, kentin yönetimi ile ilgili herhangi bir karar alma sürecinin odağında kent sakinleri yer almalı ve aynı zamanda, kısıtlamaya tabi olmadan kentin mekanlarını kullanma, işgal ve temellük hakkına da sahip olmalıdırlar. Böylece, kentsel mekanın üretimini belirleyen güç ilişkileri yeniden düzenlenecek ve kent üzerindeki hak sahipliği ile kent ve kentleşme süreçleri üzerindeki denetim, devlet ve sermayeden kentin sakinlerine geçecektir. Dolayısıyla, “Kente ait olmak devrimci bir eylemdir!”. Katılımcılığın kentsel yaşama hayat verdiğini ve aynı zamanda potansiyel olarak etkin bir vatandaşlık yarattığını, yokluğunun ise genellikle kentin ölümüne işaret ettiğini öne süren Lefebvre, kent hakkının, demokratik ve katılımcı bir kent ve kendi kaderlerini kendileri şekillendirmeye çalışan sakinlerde ifadesini bulduğunu belirtir. (1)

Lefebvre, “Kent hakkı bir feryat ve talep gibidir…” derken, feryadı, kullanım değerini yitiren kente karşı haykırmıştır. Lefebvre, dönemini, metaların mekanda üretiminden mekanın kendisinin meta olarak üretildiği dönem olarak tanımlar. (2) Kapitalizm, kenti metalaştırarak kendini yeniden üretirken kentin değişim değeri karşısında kullanım değerini yok eder. Gidişat, kentin gündelik yaşamının içinde aktığı mikro mekanları da parçalar, kendi kentine yabancılaşmış bir toplum ortaya çıkar. Kapitalist toplumsal ilişkiler somutlaşıp yerleştikçe, bir yerde yaşamanın anlamı yerleşim yerine indirgenir; karşılaşma, oyun, içinden geldiğince hareket, işgal gibi sanat eserini (kenti) kolektif yarattığımız gündelik yaşam eylemleri, tüketim mekanlarında ve devasa bina yığınlarının yabancılaştırıcı etkileri altında imkansızlaşır (3) : Kent giderek “…bir belge, bir sergi ya da bir müze görünümü alır. Tarihsel olarak biçimlenmiş (kent) artık yaşanmaz, pratik olarak kavranmaz.Turistler için, gösterilere ve pitoreske susamış estetizm için kültürel bir tüketim nesnesinden başka bir şey değildir. Onu sahiden anlamaya çalışanlar için bile (kent) ölüdür”.

Kent hakkı, 1968’de olduğu üzere bugün için de, var olan kapitalist kente metalaştırılmış son kertede finansallaştırılmış, büyüme motoruna dönüştürülmüş, mağduriyetler ve ihlaller kentine, tüketim/ tüketicilik hapishanesine dahil olmak değildir. Lefebvre’in yaşadığı dönemde olduğu üzere ancak çok daha geniş kapsamlı ve boyutlu, kenti kent eyleyen her şey tahrip edilmektedir. Kamusal alanları ticarileştirilen /AVM’leştirilen, askerileştirilen, ya da ülkemizde olduğu üzere dinsel mekanlara da dönüştürülerek yok edilen kentlerde, buralardan yükselen demokrasinin sesi engellenip, en iyi haliyle kısılmakta. Askerileştirilmiş kentsel mekanlarda gözetim, denetim altında, tam bir düzen ve disiplin içinde yaşamlar sürmemiz isteniyor. Gösteri ve tüketim toplumunun zevklerine göre yeniden inşa edilen kentlerde, yerelin özgün tarih, kültür ve bağlamından kopuk, kimi zaman ekokırım addedilecek uçuk kaçık projeler ortaya çıkıyor. Neredeyse her kent bir Dubai’ye dönüştürülüp, marka kent, insan odaklı, insani ölçekli kenti ezip geçiyor. Rant amaçlı mahalle yıkımları, zorla tahliyeler, yerinden etmeler, “apartheid” boyutunda sosyo-mekansal ayrışmış kentler yaratarak, insani ilişkilerden azade steril mekanlarıyla “güzel!” kentler, evsizler, yoksullar ve mültecilere kapılarını kapatıyor. Gezegen boyunca, spekülasyon amaçlı elde tutulan boş konut stokları artarken, evsizlerin sayıları da katlanıyor. Ancak, paradoksal olarak, bu gidişat sistemin aksaklığı ya da çalışmamasından değil, tam aksine sistemin istendiği gibi çalışmasındandır, çünkü sistem kenti ve konutu metalaştırarak, finansallaştırarak çarklarını çeviriyor. (5) Sosyolog Sassen’in altını çizdiği üzere, finans sermayesi bugün iklim krizi kadar tehlikelidir. Altın çıkartan şirketlerin gezegenin yüzeyini kanırtarak toprak ve canlı yaşamı yok etmeleri, maden tükendiğinde de başka coğrafyalardaki yeni talan alanlarına hareketleri misali, finans sermayesi kentleri yok ederek yer değiştiriyor. Birikimini kentlerin finansallaştırılması üzerinden sağlayan sistemin tüm çelişkileri ve ihlallerinin tercümesini kentlerden okumak mümkün. Feryat, bugün için çok daha geçerli olup ihlallere ve ayrıca kentlerdeki gündelik yaşamın içine sürüklendiği durumun üzerimizde yarattığı acıya ve yabancılaşmaya karşı dünyanın dört bir yanından seslendiriliyor.

Feryat böyleyse, talep nedir? Talep; “başka” bir kent, dolayısıyla toplum yaratma yetkisidir. “…bu krizle korkusuzca yüzleşip bu derece yabancılaşmış olmayan, daha anlamlı ve keyifli bir şehir yaşamı seçeneği yaratma yetkisi(dir)…” (6) Talep, kent kaynaklarına erişim hakkının ötesinde bir şey. Kenti “…gönlümüze göre değiştirme ve yeniden icat etme hakkıdır bu. Dahası bireysel değil kolektif bir haktır, çünkü şehri yeniden icat etmek kaçınılmaz olarak kentleşme süreçleri üzerinde kolektif bir gücün uygulanmasına bağlıdır” (7). Kent Hakkı, kentlerimizi ve kendimizi yapma ve yeniden yapma özgürlüğü; ve aynı zamanda, eğer kentleşme, artı-değer kullanımının başlıca vasıtalarından biri ise, artığın kullanımı üzerinde demokratik bir yönetimin de tesisidir. (8) Yukarıda açtığımız üzere kent hakkı, sakinleri edilgen konumdan alıp, onları kentsel mekanların tasarımı, üretimi ve yeniden üretiminde, temellükte ve kent planlaması ile bütçesinde etkin konuma yükselten bir haktır. Mücadelelerini ortaklaştıran, siyasallaştıran sakinlerin, iktidar ve sermayenin dayattığı mekanlara karşı kendi arzu ve talepleri doğrultusunda başka bir kenti yaratma hakkıdır.

Lefebvre’i tekrarlarsak, devrimci bir eylemdir; dolayısıyla, kent hakkı özünde radikal ve anti-sistem bir haktır.

2ad5fb65dfb4c6588dba725e92c91841
Fotoğraf: Nejla Osseiran

II. KENTSEL MUHALEFET

Kent hakkının dünya gündemine girebilmesi, 2001’de Porto Allegre’de düzenlenen ve dünyanın her yanından küreselleşme karşıtı hareketleri bir araya getiren Birinci Dünya Sosyal Forumu sayesinde oldu. Kapitalizm ile küreselleşmeye karşı bir blok oluşturup demokratik bir toplum ve kent inşa etmek isteyen küresel kentsel muhalefet, kent hakkını, sosyal adalete yönelik şemsiye bir slogan olarak kullandı ve popülerleşmesini sağladı. Ancak, kavramın popülerleşmesi içinin boşaltılmasını ve ehlileştirilmesini de beraberinde getirdi. Kent hakkı, kent bağlamında hemen her hizmet, hak, özgürlük ve demokratik değer ile yolu kesişen bir boş gösterene dönüştürüldü. Hukuki bir metin olmamasına rağmen, Habitat, UNESCO gibi BM örgütleri ve çeşitli uluslararası STK’lar tarafından kentin sunduğu toplumsal, ekonomik, siyasal, kültürel ve teknik hizmetlere yönelik bir haklar silsilesine indirgendi. Neoliberal kentin mağduriyet, ihlal ve adaletsizliklerinin aslında sistemin kendinden kaynaklandığını, büyüme ve pazara odaklı bir kentsel mekan üretimi sürerken, toplum temelli projelerin sadece bandaj olabileceğini göz ardı eden reformistler ise kavramı antisistem ve devrimci özünden koparttılar. (9) 2016’da Quito’da gerçekleştirilen Üçüncü BM İnsan Yerleşimleri Konferansı / Habitat 3 Bildirgesi’ne de ancak sulandırılarak eklenebildi. (10)

37938c157af86cc3d0bdfb703302b335

A. MAHALLE MÜCADELELERİ

Öte yandan, Harvey’in de işaret ettiği üzere, kent hakkı kavramının yeniden gündeme gelmesi Lefebvre’in entellektüel mirasından kaynaklanmıyordu: “Sokakta kentsel toplumsal hareketler içinde cereyan etmekte olan şeyin önemi çok daha büyük…” olup, kent hakkı, “…aslolarak sokaklardan, mahallelerden ezilen insanların naçar zamanlarda yükselen yardım ve destek çığlıklarından doğmaktaydı” (11).

Paradoksal olarak, kavramı telaffuz eden akademi camiası, uluslararası sivil toplum, başta BM olmak üzere çeşitli uluslararası örgütler ya da ilgili referansların yapıldığı çeşitli kent, bölge veya kıta düzleminde yazılmış hukuki metinler ve ilgili “şart”lar kent hakkını sulandırıp ehlileştirir ve var olan kapitalist kente dahil olmaya indirgerken, kent hakkının ismiyle cismiyle hiç telaffuz edilmediği Durban’ın baraka mahallelerinden, Rio’nun favelalarına, Yeni Delhi’nin enformel yerleşimlerinden Mumbai Dharavi’ye, Dubai’nin lüks merkezi dışındaki yoksul ve yoksun emekçi bölgelerine, başta Ankara Dikmen olmak üzere Türkiye’nin gecekondu bölgelerine, neoliberal kente karşı tutunma mücadelesi veren nüfuslar, James Holston’un asi vatandaşlık (12) olarak anlattığı üzere, işgaller ve hukuki mücadelelerle kendi evlerini kendileri yapıp kendi yaşam alanlarını (ve kenti) böylece inşa ederlerken kentsel mekanı da yeniden tanzim etmekteler. Kent hakkının yüreğinin çarptığı yer kenti yaratmak ise, bu hiç kuşkusuz bir iktidar ve güç mücadelesi demektir ki, bu da, asi vatandaşlıktan, kenti değiştirme hakkı ve değiştirme hakkını kullanabilme ehliyetinden kaynaklanıyor. Tıpkı, devlet tarafından yaşam alanları (ve kent) üzerinde hiçbir hakları olmadığı gerekçesiyle dışlanan Dikmen Vadisi halkının kendi taktikleriyle direnmeleri gibi: “Bir çocuk parkı, bir futbol sahası, bir halk okulu yeri, bir toplantı salonu, bir kolektif tarım bahçesi ve kümes yapmış idik. Hepsi de (Melih Gökçek’in sözleriyle) ‘kaçak’ yani ‘imar mevzuatına aykırı’ olup, hatta çocuk parkımız hakkında bir yıkım kararı da mevcuttur” (13). Kent hakkı, her ne kadar seslendirilmese de, burada, sakinlerin kendi yaşam alanları üzerindeki temellük ve tasarruf hakkı olarak karşımıza çıkıyor. Bu hak meşruiyetini mahallelerin tüm zor koşullara, baskılara rağmen dayanışma içinde, inatla, sabırla kendi elleriyle kurdukları baskılara rağmen dayanışma içinde, inatla, sabırla kendi elleriyle kurdukları yaşam alanlarından ve mücadelelerinin kolektif hafızasından alır. Hiçbir gecekondu öyküsü yoktur ki çamurlu sokaklar, yokuşlarla başlayıp elektrik, su, ulaşım gibi temel hizmetlerden yoksunluk anlatısıyla devam etmesin ve mahallenin dayanışmayla nasıl yoktan var edildiğiyle sonlanmasın.

c5d7cce38c9a9ca1e5b863523cc5b9c3

Burada kent hakkı ile konut hakkı (14) arasındaki ilişki netleşiyor. Şöyle ki, kentsel mekanı üretme, yeniden üretme ya da dönüştürme yetkisi olarak kent hakkına erişebilmek veya kentle ilgili ileriye yönelik herhangi bir irade ya da tahayyül için o kentte ikamet gereklidir. Dolayısıyla, mahalleler ancak yerlerinde kalma haklarını sağlayan bir konut hakkı sayesinde kent hakkına ulaşabilirler. Konut hakkı, kentte kimin ya da hangi sınıf/ların kalacağını, hangilerinin kovulacağını tayin eden bir hak olduğundan ikamet de sınıfsaldır; dolayısıyla ikamet politiktir diyebiliriz. (15) Occupy (işgal) hareketlerinin terminolojisiyle, kent hakkının % 99’un mu, yoksa % 1’in hakkı mı olacağını böylece konut hakkı tayin eder.

2002’de iktidara gelen AKP, kentsel rantın ekonomi politikalarında merkezi bir yer tutması sonucu, gerekli yasal düzenlemelerle ve TOKİ’yi yeniden yapılandırarak rantları yükselen enformel konut alanlarıyla tarihi bölgelerde “çöküntü” tabir edilen mahalleleri ardı ardına dönüşüm /yenileme alanı ilan etmeye ve yerleşik nüfusları onlarca yıldır yaşadıkları mahallelerinden zorla tahliyeyle yerlerinden etmeye başladı. 2005’ten itibaren mahalle dernekleri etrafında birleşen nüfusların dönüşüme karşı mücadelelerine şahit oluruz. 2008’de kurulan İstanbul Mahalle Dernekleri Platformu çatısı altında mahallelerin bir araya gelmeleriyle tecrübe paylaşımını da sağlayan bir ortak mücadele hattı kurulmuş oldu. Kentsel muhalefetin bir diğer ayağı olarak dönüşüm projelerine ve imar planlarına karşı hukuki zeminde mücadele yürüten başta şehir plancıları ve mimarlar odaları olmak üzere meslek odalarının ve ayrıca çeşitli kent hareketlerinin mahallelere el verdiği bir süreç başladı. 2010’da İstanbul’da düzenlenen Avrupa Sosyal Forumu (ASF) vesilesiyle gerçekleştirilen, mahalle dernekleri, kent hareketleri, meslek odaları temsilcileri ve aktivistleri bir araya getiren Kent Hareketleri Forumu’nda (26-27 Haziran 2010) kent hakkı ilk kez dile getirilerek mücadelenin bir kent hakkı mücadelesi olduğunun altı çizildi: ‘‘Harvey’in eylemsel, kolektif ve aynı zamanda isyancı bir hak olarak tanımladığı bir kent hakkından söz edebilir miyiz? … bir hak olarak kenti değiştirme, şekillendirme hakkı. Küresel sermaye tarafından bizlere dayatılan ve kenti sermayenin kendi anlayış ve çıkarlarına göre, kendi rant talepleri, ihtiyaçları doğrultusunda şekillendiren tüm kentsel yenileme/dönüşüm projeleriyle mücadelemizde bizler de kenti kendi yaşam anlayışlarımıza arzularımıza göre değiştirme hakkını talep edebilir miyiz?” (16).

2012’de çıkartılan hegemonik Afet Yasası, mahalle mücadelelerinde safların sıklaşmasına neden oldu. 2010’daki Forum sonrası oluşan İstanbul Kent Hareketleri’nin, mahalle dernekleri, çeşitli kentsel toplumsal hareketler, aktivistler ve muhalif sanatçılarla 29 Ocak 2012’de Gezi Parkı’nda düzenlediği Mahalleler Konuşuyor İstanbul Kent Hakkı ile Buluşuyor başlıklı açık kürsü etkinliğiyle kent hakkı kamusal alana taşınarak seslendirildi. (17) Hak ihlalleri, zorla tahliyeler, zorla yeniden iskanlar ve TOKİ konutlarında yaşadıkları ekonomik, sosyal kültürel mağduriyetleriyle içten içe fokurdayan mahallelerin, açgözlülük o 3-5 ağaca uzandığında Gezi’ye akmaları için hiç bir dışsal dürtüye ihtiyaçları yoktu! Dokunma, diye ikaz eden o meşhur Gezi pankartındaki listede mahalle de yer almaktaydı. Bu dönemde, mahalle mücadeleleri ile müşterekler mücadelelerinin ortaklaşmalarını da görürüz. Emek Sineması eylemlerinden birinde sinemanın penceresinden sallandırılan pankarta her mahalle kendi adını yazarak dayanışma vermiştir. Aynı şekilde, Ataköy sahili için yapılan eyleme, sokaklara atılan Küçükçekmece Ayazma kiracıları ile Tozkoparan, Derbent gibi dönüşüm tehdidi altındaki mahallelerin temsilcileri destek vermiştir.

81a40b8d7bae9a7ddab8dccb227b1bed

2013 ortalarına kadar canlılığını koruyan mahalle mücadeleleri, hukuki mücadelenin uzun ve masraflı olması, iktidarın dolaylı dolaysız baskıları ve Gezi ertesinde giderek otoriterleşmesi sonucunda örgütlü mücadelenin zorlaşması gibi nedenlerden sekteye uğradı. Bugün, mücadele tekrar en başa dönerek her mahallenin kendi alanına kilitlendi. Mahallelerdeki çeşitli mülkiyet yapıları, zaman içinde çıkarların çelişmesine yol açtığından belirli mahalleler dışında mahalle içi mücadeleler de bölünmüş, tapu mücadeleleri ve “ne koparsak kardır” anlayışı öne çıktı. Ayrıca, yukarıdan aşağıya örülen rantsal düzenin, aşağıdan yukarıya mutabakat bulduğunu her kesime farklı dokunduğunu da unutmamak gerek.

B. KENTSEL KAMUSAL ALANLAR VE MÜŞTEREKLER

Taksim Meydanı gibi kentsel kamusal alanların ya da Haliç, Haydarpaşa gibi tarih kültür varlıklarının dönüşümüne, 3. Köprü, 3. Havalimanı başta olmak üzere mega projelere ve Emek Sineması, AKM gibi kentin kolektif hafızasında yer alan kamu binaları ve Gezi Parkı, Yedikule Bostanları gibi parklar, korular, müştereklerin yok edilmelerine karşı, her mücadelenin ilgili isim altında -Haydarpaşa Dayanışması, Emek Bizim, 3. Köprüye Karşı Yaşam, Taksim Dayanışması gibi- örgütlendiği kentsel muhalefeti kent hakkı bağlamında değerlendirebiliriz.

4d892e14b0339a927812be82b6048ad4

Gezi’den önce var olan kentsel muhalefet, Gezi’ye giden süreci besledi. Kuzey Ormanları Savunması’ndan (KOS) önce kurulan ve Gezi ertesi KOS’a dahil olan 3. Köprü’ye Karşı Yaşam Platformu, uzun senelerdir korularına sahip çıkan Validebağ Gönüllüleri, Haydarpaşa projesine karşı mücadeleyi örgütleyen Haydarpaşa Dayanışması -ki Gezi’den önce ilk mekan işgali onlara aittir- öne çıkan örneklerdir. Emek mücadelesi ise her ne kadar Emek’i kurtaramamışsa da yaratıcı direniş taktikleri, proje alanına baskınları ve kısa süreli sokak işgalleri ile Gezi öncesinin önemli bir deneyimi. Bu deneyimler bir yandan Gezi’yi besledi, bir yandan da Gezi’den güç aldı. Gezi’den sonra yepyeni bir vatandaşlık, kamusal alanlarına, müştereklerine sahip çıkan bir vatandaşlık pıtrak gibi ülkenin her köşesinden belirdi. Park forumları bugün işlevsel olmasa da forumlardan örgütlenen savunmalar, dayanışmalar Adalar’dan Haydarpaşa’ya, Haliç Tersaneleri’ne, Kuzey Ormanları’ndan Validebağ’a, Sarıyer’e, Beyoğlu’na, Bahçeşehir Gölet’e, Albatros’a, Bakırköy’e sermaye ile kolkola, iktidarın talan projelerine karşı müştereklerini savunmaya devam ediyorlar. Burada Gezi ertesinde oluşan ve bir yatay, lidersiz, hiyerarşisiz bir şemsiye örgüt niteliği taşıyan İstanbul Kent Savunması’nı (İKS) da zikretmek gerekiyor. Mahalleler ve kamusal alanlar için çalışan İKS’nin Hakan Kıran’ın Kabataş Martı projesine karşı, OHAL günlerinde dahi sürdürdüğü mücadele önemlidir. Ayrıca, Gezi’den gelen ilhamla kentin boş arazilerinde bostanlar oluşturan insiyatiflerin de sayılmaları gerekir.

d3b8723e137505b61f4dcbc12c86ed5f
Fotoğraf: Ghada Umran

Kent hakkından baktığımızda, bugün sönümlenmiş ve kendi bölgelerine odaklanmış mahalle mücadelelerinin aksine, kentsel kamusal alanlar ve müşterekler üzerinden yürüyen bu damarı kent hakkı mücadelesi olarak adlandırabiliriz. Müştereklerde müşterekleşenler, kullanım değeri üzerinden yükselen bir kenti yeniden inşa etme gayretindeler.

188e6940924417d0646d49cc1ca398ec
Distopik Piknik” – http://www.kuzeyormanlari.org

III. GEZİ KOMÜNÜ

Neoliberalizm, kenti, doğayı tüketerek obezleşirken iklim kriziyle gezegenin sonunu da hazırlamakta; ayrıca ihlaller ve mağduriyetlerle malul bir dünya yaratmakta. Öte yandan, bu mağduriyetler, her coğrafyada aynı olmadıkları gibi aynı şiddet ve kapsamda da gerçekleşmiyorlar. Yerelin özgün yapısı ve neoliberalizm ile ilişkisi tayin edici oluyor. 17 Aralık 2010’da Tunuslu Bouazizi’nin kendini yakmasıyla başlayan ve gezegenin neresinde ne zaman patlayacağı bilinmeyen küresel isyanın farklı coğrafyalarda farklı şikayetler ve taleplerle ortaya çıkması da bu yüzden. Kiminde totaliter yönetimler ve insan hakları ihlalleri öne çıkarken, kiminde kemer sıkma politikaları ve pahalılık, diğerlerinde, 2008 krizini tetikleyen konut balonu sonucundaki konut hakkı ihlalleri öne çıkmakta. Gezi’ye gelirsek, kentsel kamusal bir alana konuşlanarak burayı çitleyecek olan tepeden inme tüketim mabedi (Topçu Kışlası AVM) projesine karşı parkını korumak isteyen kentlilerin hem demokrasi hem de müşterekler mücadelesidir. Nitekim Gezi’ye asılan ilk pankartlardan birinde, kentsel müşterekler sıralanıp iktidara “dokunma” ikazı çekilmiştir.

27 Mayıs 2013 akşamı Gezi Parkı’na dozerlerin girmesiyle başlayan ve üç haftaya yakın süren Gezi direnişi, kent hakkı bağlamında en cismani örneklerden biridir dersek yanlış olmaz. Parkı işgal ederek temellük eden Çapulcular, parkın mekanlarını kendi arzu ve gereksinimleri doğrultusunda yeniden tasarlamış, revir, bostan, kantin, kitaplık, çocuk parkı hatta bir mikro müze bile kurmuşlardır. Paranın yerini takas ve dayanışma ekonomisinin aldığı parkta, çocuklara yönelik aktiviteler, yoga, dinleti, forumlar, atölye çalışmaları gibi çeşitli etkinlikler, gündelik yaşamı anlamlandırmış ve müşterekleştirmiştir. Kararlar ise doğrudan demokrasi yöntemiyle forumlar vasıtasıyla alınarak uygulanmıştır. İhlal ve mağduriyetler kaynağı neoliberal kentin tüm özelliklerinin tam bir antitezi, yani dışlayıcı değil içerici, tekçi değil çoğulcu, tepeden inmeci değil doğrudan demokrasiden yana, bireyciliğin ve rekabetin yerlerini kolektiflik ve dayanışmaya bıraktığı, talancı değil doğayı, çevreyi koruyan, sokak hayvanından börtü böceğine tüm canlıların yaşam hakkını önceleyen, talan, israf ve tüketim ekonomisine karşı, anti-hiyerarşik, anti-otoriteryan, kısaca, başka bir kent ve ekonomik sistem kolektif şekilde Gezi’den inşa edilmiştir. Umut mekanları, mikro komünler, yaşama geçirilmiş ütopyalar gibi çeşitli adlar altında tanımlanan Gezi ve benzeri kent hakkı deneyimleri, yine Harvey’e kulak verecek olursak, “… alternatif bir şehrin, alternatif bir politik sistemin ve sonuç olarak insanların iyiliğini gözetecek alternatif bir üretim, dağıtım ve tüketim örgütlenmesinin…” (18) ceninleri olup, uğruna savaş verilen insani ve insanca bir yaşamı temsil etmekteler.

0aaf864882c1285e1a0f2654c22fd981

NOTLAR:
The Right to the City A Verso Report London: Verso 2017  https://www.versobooks.com/books/2674-the-right-to-the-city .

2 Hakkı Tarık Şengül, ‘‘Sınıf mücadelesi ve kent mekânı’’, Praksis 2, (2001): 9-31

3 Henri Lefebvre (1967) , Şehir Hakkı , çev. Işık Ergüden, (İstanbul: Sel 2015).

4 aeg.120.

5 David Harvey (video), “Slums and Skyscrapers: Space, Housing and the City Under Neoliberalism”, http://www.davidharvey.org (London: June 28, 2015)  http://davidharvey.org/2015/07/video-david-harvey-slums-skyscrapersspace-
housing-and-the-city-under-neoliberalism/.

6 David Harvey (2012), Asi Şehirler, çev. Ayşe Deniz Temiz, İstanbul: Metis, 2013, s. 29.

7 age. 44.

8 age. 66

9 Margit Mayer, “The ‘Right to the City’ in the context of shifting mottos of urban social movements”, City 13:2 (2009): 362-374.

10 Cihan Uzunçarşılı Baysal, “Habitat III ve Yeni Kentsel Gündem: Herkes İçin Sürdürülebilir Kentler ve Yerleşimlere İlişkin Quito Deklarasyonu (17-20 Ekim 2016)’’, Habitat III ve Kolektif Haklar içinde, (ed) Cihan U. Baysal, Fevzi Özlüer ve Joseph Schechla (Ankara: Ekoloji Kolektifi, 2018), 23-32.

11 David Harvey (2012), Asi Şehirler, çev. Ayşe Deniz Temiz, İstanbul: Metis, 2013, s. 32.

12 James Holston, “Insurgent Citizenship in an Era of Global Urban Peripheries”, City&Society 21:2 (2009):245-267, http://200.41.82.27/cite/media/2016/02/Holston-N_2009_Insurgentcitizenship- in-an-era-of-global-urban-peripheries.pdf .

13 Tuğba Kaya, “Yıkıma Karşı Dayanışma”, http://www.dikmenvadisi.org (son erişim 2012).

14 Konut Hakkı, BM Ekonomik Sosyal Kültürel Haklar Komitesi 4 Numaralı Genel Yorum’da (1991) kabul edildiği üzere, yasa dışı iskan ve işgali de dahil eden bir kullanım hakkı olarak tanımlanmaktadır:
http://sorular.rightsagenda.org/Uploads/ESKH%20MEV/ESKH%204%20No%E2%80%99lu%20Genel%20Yorum.pdf

15 David Madden and Peter Marcuse, In Defense of Housing, (London: Verso, 2016).

16 26-27 Haziran 2010 tarihlerinde TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi’nde gerçekleştirilen Kent Hareketleri Forumu açılış konuşmasından bir bölüm: https://istanbulkenthareketleri.wordpress.com/2010/06/

17 Yaşar Adanalı, “İstanbul ‘kent hakkına’ sahip çıkıyor”, mutlu kent, https://mutlukent.blog/2012/01/28/1017/. “Kürsü senin İstanbul”, Bianet,  25.01.2012, https://m.bianet.org/bianet/ifade-ozgurlugu/135695-kursusenin-
istanbul

18 David Harvey, “Sokaktaki İsyancılar: Wall Street Partisi Can Düşmanıyla Karşılaşıyor”http://www.soldefter.org , (30.10.2011),
http://www.soldefter.com/2011/10/30/sokaktaki-isyancilar-wall-streetpartisi-can-dusmaniyla-karsilasiyor-–-david-harvey/

(*) Kaynak: https://xxi.com.tr/i/kent-hakkindan-kentsel-muhalefete-bakmak

 

Yerel Yönetim Politikalarına Yeni Bir Bakış: Demokrasi ve Sosyal Adaletin İnşası

Yeni dünya düzeni olarak tanıtılan küresel kapitalizmin kar ve rant hırsının kural tanımaz boyutlara ulaştığı günümüzde; bu pervasız saldırıdan, demokrasi yoksunu bizim gibi ülkelerde, yoksul halklar kadar kentler de olumsuz yönde etkilenmektedir. Daha fazla kar ve rant uğruna kentlerin kültürel, sosyal, doğal değer ve varlıklarının gözden çıkarıldığı, kısa vadeli günlük politikalarla talan edilerek, paraya dönüştürülmeye çalışıldığı bir dönemi yaşıyoruz.

Bu politikalar sonucunda özellikle kıyı kesimlerde yer alan doğal yaşam ve tarım alanları yapılaşma baskısıyla yavaş yavaş yok olmakta, kırsal alanlar da kentlere dahil olarak kentler in nüfusu giderek artmaktadır. Kentlerde yaşayan insanların sadece sayısı artmamakta, dünyanın farklı bölgeler inde yaşanan çatışmalar, savaş ve giderek artan adaletsizlik ve eşitsiz yaşam koşulları nedeniyle, ulusal ve uluslararası göçlerle milyonlarca insan yer değiştirmekte ve özellikle kentlerde yeni bir hayat kurmaya çalışmaktadır.

Bu ve benzeri yeni olgular kentler in kimlikler inde, tarih ve kültürlerinde tahribatlar yaratmakta; kentleri kimliği, kültürü, doğal yaşam alanları ile koruyarak gelecek kuşaklara aktarmakta zorluklarla karşılaşılmaktadır. Bu nedenle, bu süreçte kent yönetimler ince izlenecek politikaların belirlenmesinde geleneksel yaklaşımları gözden geçirmek, kentli yurt taşların giderek çeşitlenen ihtiyaçlarına uygun adil ve demokratik yerel yönet im politikaları geliştirmek zorunlu hale gelmektedir.

Bu gereksinime karşın, bugün içinde bulunduğumuz yerel seçim döneminde de, kentlere dair sorunlara çözüm önerilerinin, kentlerin geleceğinin ve projelerin tartışıldığı bir süreç yerine, aday kimliğinin öne çıkarıldığı özü boşaltılmış siyasetsiz bir süreci yaşamaktayız.

Bu seçimlerin bir özelliği de, adı “cumhurbaşkanlığı yönetim sistemi” olan rejim altında yapılacak olan ilk seçim olmasıdır. İzmir’de 60’a yakın kurum ve kuruluşun oluşturduğu İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri ile İzmir’e Sahip Çık Platformu olarak 2019 yerel seçimler inin hemen öncesinde kentimize ait sorunların geniş bir bakış açısıyla toplu olarak masaya yatırılması ve değerlendirilmesi ihtiyacını duyduk.

53850191_1094794370693618_8791375717892882432_n

Nasıl Bir Kent Yönetimi

Bizler inanıyoruz ki kentimiz, ancak ona sahip çıktığımız ölçüde doğru, sağlıklı, planlı ve güvenli, tüm yaşayanların dostu, birlikte yönetilen bir İzmir yaratma yolunda kamunun yararına gelişebilir. Bu bağlamda İzmir’de “kent bilincinin oluşması” ve İzmirlilerin bu bilinçle kentlerine sahip çıkmaları önem taşımaktadır.

Bizler, demokrasi ve katılımcılığın temel alındığı, kimlikleri, inançları, kültürleri, cinsiyet ve cinsel yönelimleri, sınıfsal konumu, siyasal görüşleri vb. gerekçeler ile hiç bir ayrım yapılmaksızın kent halkının tamamının meclisler, kent konseyleri, platformlar, meslek kuruluşları ve demokratik kitle örgütlenmeleri ile yönetime katıldığı, kent yaşamını ilgilendiren bütün alanlarda kararlara ortak olduğu, hizmetlerin çok dilli ve eşit üretildiği bir kent yönetimi arzuluyoruz.

Kent Kimliği ve Kent Belleği

Kentler oluşturdukları kimlikleriyle anılmakta, bu kimlik kentlerin ekonomik, kültürel ve sosyal gelişimleri açısından önemli güzergâhlar oluşturmaktadır.

Bir kentin anlamı, kişisel bir deneyimden çok paylaşılan, ortak bir duyguyla oluşur. Bir topluluğun kolektif kimliğinin temsili olan kent, kültürel hafızanın haritası sayılmakta, bu da bireysel kimlik süreçlerinin tanımlanmasında oldukça önemli bir yer tutmaktadır. Bu nedenle “İzmir Kent Kimliği” kavramı “İzmirlilik” ile yakından ilişkilidir; İzmirli olmak, İzmir’de doğmak değildir, İzmir’i İzmir yapan her şeyde katkısı, emeği, katılımı olmakla ilgilidir. Kolektif anılar, doğasında olayları barındıran kent mekânlarına bağlı olarak süreklilik gösterir, yere özgüdür ve yerle ilişkili olarak hatırlanır. Saat Kulesi’nin önünde buluşmak, bayramlarda Kemeraltı’ndan alışveriş yapan farklı sınıflardan kentliler, eski vapurlarda çay içerek denizi seyretmek, kıyılarda, çimlerde birbirine benzeyen ve benzemeyen kentliler in bir arada mutluluk üretmesi, bu kentin kimliğini yapan ve her kişiyi İzmirli yapan şeylerdendir. Bu nedenle bir kent in mekânlarına ilişkin her türlü planlama o kentin kimliğine açık bir müdahaledir ve kimliği pekiştirici ya da bozucu bir sonucu olur.

Bir kentin belleği de sadece tarihsel mekânlardan ibaret değildir; onları da kapsayan ama her türden sıradan etkinliklerle de oluşan bir kent kimliği hafızasıdır.

İzmir çok uzun yıllardan bu yana bir liman kenti olması nedeniyle Akdeniz kenti özelliklerini göstermektedir. Aynı zamanda öncelikle kadınların, gençler in görünür olduğu ve kendiler ini kamusal alanda ifade edebildikleri, özgürlük ve demokrasinin sosyal yaşamda etkin olduğu bir kenttir. Bu kent, kadınlar tarafından kurulmuş olması ve yukarıda saydığımız nedenlerden dolayı bir kadın kentidir. Bu kimliğin korunması sadece merkezi hükümet in güdümündeki güvenlik politikaları kapsamına bırakılamaz. Yerel yönetimlerin cinsiyet, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliklerinin eşitliği üzerinde temellenen bu şehir kimliği idealinin korunması yönünde politikalar geliştirmesi gerekmektedir.

53365810_1992988880812343_2229823926320496640_n

Kamusal Alan

Kamusal alan, “toplumun ortak yararını belirlemeye ve gerçekleştirmeye yönelik düşünce, söylem ve eylemlerin üretildiği ve geliştirildiği ortak toplumsal etkinlik alanı”na işaret etmek için kullanılan bir kavram olarak ortaya çıkmıştır. İnsanların işlevleri tanımlanmış ya da tanımlanmamış belirli kentsel alanlarda yoğun toplumsal ilişkiler kurma imkânına işaret eder. Kamusal alan, çoğul kimlikleri olan kent sakinler inin karşılaşma alanıdır. Ancak bir kentsel alanın kamusal alan niteliği kazanabilmesinin önkoşulu da böylesi bir alanda yer alışın herhangi bir ayırımcılık, sınırlama ve engel olmaksızın herkes için mümkün olmasıdır.

Kentin mevcut kamusal alanları korunmalı, başta kadınlar, çocuklar ve yaşlılar ve engelliler olmak tüm kent halkının kimlikleri, kültürleri, inançları, cinsel yönelimleri, sınıfsal konumları ve siyasal görüşleri ile birlikte yer alabilmeleri için bu alanların işlevsellik ve olanakları artırılmalıdır. Bununla birlikte yeni kamusal alanlar oluşturulmalı ve kentlinin bu alanlara erişim kolaylığı artırılmalıdır.

Kentsel Alanlarda Soylulaştırma – Mutenalaştırma

Kentlere yönelik rant politikaları nedeniyle, kentsel alanlar farklı gelir gruplarından yurttaşların bir arada yaşamı paylaştıkları alanlar olmaktan çıkarılmaktadır.

Bir yandan kentin merkezindeki tarihi ve değerli alanlarda orta ve üst sermaye sınıfının yerleşimi için yatırımlar yapılmakta, diğer yanda sosyal-doğal çekim merkezi olan kırsal bölgeler ve sahil bölgeleri rantı yüksek bölgeler haline getirilmektedir.

Bu alanlarda yaşayan az gelirli ve yoksul insanlar yaşam çevrelerinden sürülmekte, başka alanlara ya da gelirleri ile orantılı, şehrin çeperler inde oluşan daha ucuz bölgelerde yaşamak durumunda bırakılmaktadırlar.

Farklı gelir gruplarından yurttaşların doğal karşılaşma olanakları yok edilmekte, kamusal alan ve kamusal alanda siyaset yapma olanağı ortadan kaldırılmakta, tarımsal üretim alanları yok edilmekte, kimliksiz ve belleksiz kentse alanlar çıkmaktadır.

Bu nedenle kent merkezler inin, tarihi, kültürel mekânlarının soylulaştırılması ve mutenalaştırılması çalışmaları olarak tanımlayabileceğimiz bu girişimlere son verilmeli, kentin kamusal alanları tüm kentlinin kullanabileceği bir formda korunmalıdır. Bu kapsamda özellikle Kemeraltı vb. çarşılar, pazar yerleri, semt merkezleri AVM furyasına karşı korunması gereken önemli kamusal alanlardandır.

54277802_1992986330812598_3811634289510973440_n

Kentli Yurttaşlık Kavramı

Kentli yurttaşlar cinsiyet, kimlik, aidiyet grupları, kentin mekânsal örgütlenmesi içinde alınan yer vb. pek çok farklılıklar ama aynı zamanda kentli olmak bakımından benzerlikler göstermektedir. Bu nedenle insanlar için mekânlar, kentler planlamak, bu doğrultuda politikalar üretmek ve bu politikaları hayata geçirmek için yol ve yöntemler belirlemek, bütün bir kent hayatını, dolayısıyla her birimizin hayatlarını tek tek belirlemek anlamına gelmektedir. Son çözümlemede bütün bir kentin hayatını etkilemek hat ta belirlemek bütünüyle “ideolojik” bir sürece işaret eder; nasıl hayatlar istendiği, nasıl kentler, nasıl evler nasıl meydanlar planlandığıyla doğrudan ilişkilidir ve belki bu sürece insanın dâhil olabilmesi, bir anlamda dâhil olarak “özgürleşmesi”, en çok da kenti yönetme sürecinde izlenen politikalarla doğrudan ilişkilidir. Bu ilişki sadece bir kentin yurttaşları, kurumsal yapıları, sivil toplum örgütleriyle yerel yönetimlerin ve bütün bu sosyal yapılanmaların birbirleriyle ilişkilenmesini mümkün kılan kentsel mekânlar ve birlikte bir kent hayatı yaratılması ile mümkündür.

Kentte Eşit ve Adaletli Olanaklara Sahip Olmayan Gruplar

Bu grupların geleneksel tanımı, yoksulluk, işsizlik vb. ölçütlere dayanır ve kentlerin yoksul mahallelerinde yaşayanları kapsar. Bu bölgeleri saptamanın en bilindik ve geleneksel yolu gelir düzeyi ve veya işsizlik verileridir, ancak bu günümüzde uygun bir yaklaşım olarak görülmemektedir. Örneğin aynı gelir düzeyinde olanlar aynı olanaklara sahip olmayabilir. Örneğin kent merkezinde asgari ücretle yaşamanın ya da işsiz olmanın anlamı, köylerde aynı düzeyde gelirle yaşamakla aynı değildir.

Bir kişi ya da grubun aşağıdaki göstergeler açısından ne durumda olduğu kentte eşit ve adil olanaklara sahip olma derecesini de belirler. Bu olanaklar şu şekilde özetlenebilir:

– İstihdama ve kentsel hizmetlere erişim yoluyla topluma katılma düzeyi

– Aile, arkadaşlar ve yerel topluluk ile bağlantı kurma imkânlarının derecesi

– Kişisel sorunlar oluştuğunda kamusal hizmetler yoluyla ilgilenilme imkânları (ör. sağlık, eğitim, danışmanlık alma hakkı, şiddetten ve suçtan korunma)

– Fark edilme, işitilme ve görünür olabilme imkânları

– Konut ve yerleşim çevrelerinin yaşanabilirlik, ekolojik göstergeler açısından yeterlilik düzeyi

–  Vasıfsız işgücü sahibi olma

– Yoksul konut, yüksek suç gibi konularla etiketlenen, damgalanan ortamlarda yaşamak

– Kötü sağlık, engellilik ve aile bütünlüğüne dair sorunlar

Demokratik-katılımcı bir yerel yönetim anlayışı aynı zamanda, kentlilerin yeteneklerini-kapasitelerini, kendiler için değer ve anlamı olan eylemlere ve faaliyetlere katılma yetenekler inin geliştirilmesi amacını kapsar. Tüm insanlara “değer verecek bir hayatı seçmek için” temel özgürlükler -yetenekler- sağlamayı amaçlar. Örneğin, çok sayıda vatandaşın sağlık standartlarının yetersiz olduğu, fiziksel ya da cinsel saldırıya maruz kalma olasılığının yüksek olduğu, duygusal yaşamlarının korku ve endişe ile karşı karşıya kaldığı, zekâ ve yeteneklerine uygun eğitim ve gelişme imkânlarının sağlanamaması ihtimalinin yüksek olduğu bir topluluk, kente eşit ve adil olmayan olanaklara sahip bir topluluktur.

Bu grupların saptanması için kent in hangi bölgeler inin ve her bölge içindeki farklı grupların durumunun ve ihtiyaçlarının saptanması ve bu bilgiyle önlemler alınması önemlidir; “ekolojik hata” kavramı kentli yurttaşların kişiler ya da gruplar olarak homojen kabul edilmesi ve kent in belirli bölgelerine “paket hizmet” anlayışı geliştirilmesi anlamında yanlış ve toptancı yerel yönetim politikalarına işaret etmektedir.

Bu nedenlerle, sosyal adalete dayalı yerel yönetim politikaları geliştirmek için, bütün kentliler in yaşam kalitesini yükseltecek, ulaşım, konut, kamusal alan vb. politikaların dışında ve bunlara ek olarak mutlaka, kentli yurttaşların farklılıklarına duyarlı biçimde ve eşitsizliğin/adaletsizliğin giderilerek sosyal adalet ve eşitliğin sağlanması, kamusal kaynaklardan adil olarak yararlanılması için, özgün koşullara göre biçimlendir ilerek, kentin her bölgesinin bilgilerini içeren kent envanterleri çıkarılması ve buna göre özgün politikalar geliştirilmesi gerekmektedir. Özellikle düşük gelirli vatandaşlara ve öğrencilere yönelik olarak, ücretsiz ya da düşük ücretli ulaşım, suya erişim, aş evleri ve düşük ücretli konaklama imkânları yerel yönetimler tarafından sağlanmalıdır.

54516937_1992989460812285_5941659681431748608_n

Kent Yaşamında Çoğulculuk

Çoğulculuk, herkesin kendi dünyasını kurup diğerler inden kopmasını değil, onlarla etkileşim içerisinde olmasını gerektirir. Kentin belirli bir bölgesinde oturan insanların, sadece kendi oturdukları yeri değil, kentin diğer bölgelerini de kentlerinin bir parçası olarak görmeleri, sadece kendi yakınındakilerle veya benzerleriyle değil, uzaktakilerle veya kendinden farklı olanlarla da ilişkilenmeleri demektir. Bu, kendi kültürel kimliğinden kopmayan, onu da kapsayan bir üst kimlik olarak “kentlilik” kimliğiyle ilişkilenmedir. Kentsel yurt taşlık, insanların kent ölçeğinde bir kamusal alan oluşturmalarını ve bu alana sürekli katılımlarını gerektirir. Tarihsel ve ideolojik planda çoğulculuk, daima katılım fikriyle birlikte var olmuştur; olan bitenin dışında kalanların, marjinal kesimlerin, güçsüzler in kendilerini kamusal alanda var kılma ve silinmeme mücadelesi tarzında gelişmiştir. Bu açıdan çoğulculuk, hem dışlanma hem de asimilasyona karşı bir entegrasyon talebi ve kamusal alana katılım iradesi olarak anlaşılmalıdır.

Dünyada yaşanan çatışmalı süreçlerin yarattığı göç hareketler inin bir sonucu olarak, mülteciler de birçok kentin parçası haline gelmiştir. Mültecilerin, göç ettikleri kentlerde misafir olarak değil, hemşehri olarak kabul görmeleri gerekmektedir. Kentlilerin, kamusal alanda bir arada barış içer isinde yaşayabilmeleri için özellikle yereldeki siyasilerin ve bürokratların dışlayıcı söylemlerden uzak durmasının yanı sıra, mülteciler dâhil tüm kentliler in de, mültecilerin “misafir” değil, kentin asli unsuru olduğunun bilincine varmaları son derece önemlidir. Mültecilere yönelik ayrımcı ifadelerin toplumda ayrışmayı ve mültecilere yönelik nefreti doğurabileceği ve bunun mültecileri hedef alan ırkçı tutum ve saldırılara neden olabileceği göz önünde tutulmalıdır. Bu nedenle kent te beraber yaşayan herkesin eşit haklara sahip olduğunun unutulmaması ve buna uygun hareket edilmesi, çoğulculuğun korunması ve büyütülmesi açısından önem taşımaktadır.

54279141_1992989617478936_8871586538543120384_n

Katılım Kavramı

Katılımı ‘var ya da yok’ tarzında düşünmek yerine farklı derecelerde ve biçimlerde düşünmek daha uygun bir yaklaşımdır.

Katılım düzeyleri, ilgililere tek yönlü veri veya bilgi iletme, duyarlılık kazandırma, danışma, diyalog kurma ve ortak yönetim gibi farklı derecelerde olabilir.

Katılım demokrasisi, “bir toplumda temsili kurumların olması, demokrasi açısından zorunlu koşul olsa da yeterli koşul değildir” fikrine dayanır. Ancak katılım, kendi kendine gerçekleşmemektedir. Katılım, bireylerin inanç ve tutumlarını, davranışsal ve bilişsel niteliklerini geliştirici bir toplumsallaşma sürecini gerektirmektedir. Bu bakış açısına göre bireylerin gelişimi, bizzat katılım süreci içinde gerçekleşir; katılım kendisi için gerekli nitelikleri üretir ve teşvik eder, bireyler ne kadar çok katılırlarsa o kadar çok katılma kapasitesine sahip olurlar. Katılım, entegrasyonu kolaylaştırarak, kolektif kararların kabulünün koşullarını hazırlar. Bu süreç içinde insan, kendi kişisel çıkarlarıyla kamunun çıkarlarını bağdaştırmayı, diğer insanlarla işbirliğine girmeyi, konsensusun gerekliliğini öğrenir. Bunu öğrenmek topluluğa aidiyet duygusunu geliştirir ve sosyal kurumlarla bütünleşmeyi sağlar.

Katılım sayesinde demokratik değerlerin gerçekleştirilmesi ve geliştirilmesi, profesyoneller açısından karar verme sürecinde etkilenebilirliğe açık hale gelmeyi ve gücün dağılımını; profesyoneller ve katılımcılar açısından ise (sonuçlardan sadece sorumlu olan konumunda olmak yer ine) karar üreticisi olmayı ifade etmektedir. Çoğulculuğu sağlayan bir başka amaç ise katılım yoluyla farklı grupların tercihler ine tekabül edebilecek planlamalar oluşturulabilmesidir. Bu amaç, profesyoneller açısından çeşitli grupların tercihler ine ulaşılması, planlamanın bu grupların tercihler ine uyarlanması, böylece öngörülemeyen ihtiyaçlardan kaynaklanan planlama hatalarının en aza indirgenebilmesini sağlar. Kat ılım yoluyla genel olarak kamu eğit imi de sağlanmaktadır. Örneğin; planlamacılar, planlama sürecine ilişkin kamuyu eğitmek, seçenekler ve olanaklar konusunda bilgi sağlamakla bu amacı gerçekleştirmektedirler. Katılım süreci, kişisel ve sosyal değişmenin hayata geçirilmesi amacını da taşımaktadır. Katılım ayrıca, planlamanın ve kamu politikalarının meşruiyeti ve bu politikalara destek sağlanması, uygulamada doğabilecek mesnetsiz muhalefetten korunulması, hataların sorumluluğunun paylaşılması gibi amaçların gerçekleşmesini de sağlamaktadır.

Yerel yönetimlerin yukarıda açıklananlar ışığında, kent envanteri kapsamında kent politikalarına doğrudan katılım sağlayacak çeşitli mekanizmaları kurması gerekmektedir.

Bu bağlamda gerçek işlevselliğe sahip kent konseyleri ve halk meclisleri oluşturulmalıdır. Kent te bulunan uzman meslek odalarının karar süreçler ine uzmanlık alanlarına göre katılmalarının mekanizmaları kurulmalıdır.

Kent Örgütlenmesi

Kentin çeşitli alanlarda kendi içinde örgütlenmesi, demokrasinin işlerliği açısından büyük önem taşımaktadır. Bu bağlamda kentlerde çeşitli dayanışma ağlarının oluşturulması için yerel yönetimlerin çaba harcaması gerekir. Bu dayanışma ağları ekonomik olarak da (kooperatifçilik vb.) kent yaşamına önemli katkılar sağlayacağı gibi, kent içinde birçok farklı grupların barış içinde bir arada yaşamasına da önemli katkılar sunacaktır. Yerel yönetimlerin kent örgütlenmesi konusunu programlarına almaları ve bu çalışmaların takibi için özel bir birim kurmaları gerekir.

53923189_1992988417479056_7682764669324361728_n

Sonuç Olarak

Yukarıda özetlediğimiz kavramları dikkate alarak yönetilen bir kentte göreli de olsa eşitlik ve sosyal adalet yolunda önemli adımlar atılmış olacaktır. Bu adımlar, demokrasi ve sosyal adaletin aynı zamanda yerelden genele doğru inşası yolunda da katkı sunacaktır. Aşağıda gruplandırılmış sonuçlar, yerel yönetimlerin bu amaca giden hedefleri olacaktır:

1. Sosyal

Sağlıklı, güvenli ve kapsayıcı topluluklar

 2. Ekonomik

Dinamik, esnek ve adil yerel ekonomiler

 3. Çevresel

Sürdürülebilir yapılı ve doğal ortamlar

 4. Kültürel

Kültürel açıdan zengin, canlı ve bağlantılı topluluklar

 5. Demokratik

Sağlıklı demokrasi ve aktif katılımcı vatandaşlar, şeffaf, kentdaşlara karşı sorumlu, denetlenebilir bir yönetim.

“Söz verip vaat etmek”, “proje fikri geliştirmek” ya da “proje yapmak”…

Ali Rıza Avcan

Son zamanlarda gazete ve televizyonlarla sosyal medyada ya da günlük yaşamda karşımıza çıkan belediye başkanı ve meclis üyesi adayları, seçildikleri takdirde uygulayacakları projeler hakkında bir takım vaatlerde bulunup söz veriyorlar veya ‘mega‘, ‘çılgın‘ ‘büyük‘ gibi adlarla hazırladıkları öncelikli projeleri bizlerle paylaşıp oyumuza talip olduklarını belirtiyorlar. O nedenle, ortaya saçılan bu tür yüzlerce ‘proje‘, sanki bu adaylar böylesi bir üretimi yapabilecek kapasiteye sahipmiş gibi büyük bir yanılsamanın oluşmasına neden oluyor. 

Proje 001Ama bunu yaparken proje tasarım ve  uygulaması ile ilgili bazı kavramları birbirine karıştırıp ‘proje’ adı altında vaatlerde bulunup sözler veriyorlar ya da üzerinde ciddi bir şekilde çalışılmamış olan proje fikirlerini ‘proje’ diye sunmaya çalışıyorlar. Örneğin proje adı altında “arazi yollarını iyileştireceğiz“, “su ürünleri halini geliştireceğiz” ve “mezbaha ve kesimhaneler kuracağız” gibi aslında bir belediyenin yasal olarak yapmak zorunda olduğu işleri, sanki kendi iradelerine bağlı bir işmiş gibi takdim edip sözler veriyorlar. Ya da bugünün geçmişten gelen mali, hukuki, toplumsal koşulları içinde  yapılıp sürdürülmesi mümkün olmayan işleri bir proje gibi ortaya atıyorlar. Aslında bir projenin tasarımına neden olabilecek değişik düşünce, öneri ve hayallerini bir proje olarak görüyorlar.

Çünkü çoğu adayın, daha aday olmadan önce, aday olmayı düşündükleri kentler ve onların sorunları konusunda bilgi edinmediği, güncel gelişmeleri izlemediği, mevcut sorunların çözümü için yeterince düşünmediği ya da bütün bu işleri oluşturması gereken bir ekiple ele alıp seçime hazırlanmadığı anlaşılıyor. O nedenle de, hemen her şey, seçim tarihine kısa bir süre kala eş, dost, kardeş ve arkadaşlardan oluşturulan gruplar eliyle öğrenilip fikirler geliştirilmeye ve projeler üretilmeye çalışılıyor. Anlaşılan o ki, adaylarımız aday olmayı düşündükleri süre içinde yapmaları gereken görevleri yeterince yapmamış, İzmir’le ilgili olayları yeterince izlememiş ve bu nedenle de seçime hazırlıksız yakalanmış durumdalar…

Oysa tasarlanacak iyi ve yararlı projelerin öncelikle yaşanan bir sorun ve gereksinimden kaynaklanması gerekiyor. Toplumca gerek duyulmayan ya da bir sorun oluşturmayan veya şikayete konu olmayan konuların işe yarar iyi bir proje olarak kurgulanıp tasarlanması zor olduğu gibi yapılması ya da sürdürülüp kısa sürede sonuç alınması da zor olacaktır.

Proje 003

İşte o nedenle, bir belediye başkan ya da meclis üyesi adayının kendi oyunu arttırmak amacıyla hazırlayıp halkla paylaşacağı sorun ya da gereksinim odaklı projelerde öncelikle; 

1)Söz vermek‘, ‘vaatte bulunmak‘ ya da ‘proje fikri geliştirmek‘ gibi eylemlerle ‘proje hazırlamak‘ arasındaki önemli ayrımları dikkate alması; bu kapsamda, ‘proje‘ olmayan ya da olamayacak işleri ‘proje‘ olarak kabul etmemesi,

2) Belediyelerin yasal olarak yapmak zorunda olduğu hizmetleri, sanki kendi tercihine dayalı yeni ve farklı bir projeymiş gibi düşünmemesi,

3) Başkanı ya da meclis üyesi olmak amacıyla adayı olduğu belediyenin halen yaptığı ya da yapmak zorunda olduğu işleri sanki hiç yapılmamış ilk kez yapılacak öncelikli bir projeymiş gibi görmemesi,

4) Yasal dayanağı olmayan; bu nedenle de yarın öbür gün hem kendisini hem de proje uygulayıcılarını zor duruma düşürebilecek işleri o yasal düzenlemeler değişmedikçe bir proje olarak kabul etmemesi,

5) Sorun haline dönüşmüş gereksinimler için öncelikle proje hazırlaması; yani bardağın hem ‘dolu‘, hem de ‘boş‘ yanına bakabilmesi,

6) Proje hazırlarken, projeye konusunun geçmişi, bugünü ve geleceği konusunda ilgili tüm tarafların görüş, düşünce, öneri ve şikayetleri konusunda ayrıntılı bir araştırma yaparak gelecekle ilgili net öngörülerde bulunması,

7) Proje hazırlığında, ele alınan iş ya da sorunun mevcut durumuyla amaç ve ulaşılmak istenen hedef arasında etkili ve sonuç alıcı bağlantıların kurulması,

8) Projenin tasarım ve uygulaması kadar sonuçta ortaya çıkan ürünün projeye taraf olan kurum ve kişilerce nasıl kullanılacağı konusunda da bir işletim modelinin oluşturulması,

9) Uygulanacak projenin o yerleşimin tarihsel, toplumsal, ekonomik, kültürel ve doğal koşulları içinde nasıl bir çoğaltan etkisi yaratacağının ve benzerlerinin başka yer ve zamanlarda nasıl gerçekleştirileceğini öngörmesi gerekmektedir.

Proje 004

İyi, yararlı ve sonuç alıcı bir proje hazırlayabilmek için gerekli olan hususları daha da arttırmak mümkün olmakla birlikte; şu aşamada, söylenebilecek olanların bunlar olduğuna inanıyorum.

Tabii ki, her işte olduğu gibi, her düzeydeki projelendirme çalışmasında proje içeriği, tasarımı, uygulaması ve yönetimi ile ilgili eğitim ihtiyacı dışında; bununla ilgili kavram ve sözcükleri doğru ve yerinde kullanmanın da, seçimi kazanmak kadar önemli bir diğer duyarlılık konusu olduğunu bilip, her zaman anımsamak koşuluyla…

 

 

 

 

Belediyeler ve şeffaflık

Ali Rıza Avcan

Şeffaflık‘ sözcüğü, başvurduğumuz tüm Türkçe sözlüklere göre ‘aleniyet’, ‘alenilik‘, ‘aşikar‘, ‘açıklık’ ve ‘saydamlık‘, İstanbul merkezli Uluslararası Şeffaflık Derneği’ne göre de, “kararların, kurallar ve düzenlemeler doğrultusunda alınması ve uygulanması, alınan kararlardan etkileneceklerin bilgiye erişiminin sağlanması ve bu bilginin de ulaşılabilir, anlaşılır ve somut olması prensibi” olarak tanımlanıyor.

Yönetim bilim kapsamındaki ‘idari açıklık“, ‘yönetimde şeffaflık‘, ‘gün ışığında yönetim‘ ve ‘idari demokrasi‘ gibi terimlerle açıklanan olgu ise, “devletin hedeflerini, bu hedeflere ulaşmak için oluşturduğu politikaları ve bu politikaların yarattığı sonuçları izlemek için gerekli olan bilgiyi düzenli, anlaşılabilir, tutarlı ve güvenilir bir biçimde sunması” olarak açıklanıyor.

Bugünkü koşullarda geçerliliğini kaybeden temsili demokrasi savunucularına göre demokratik sistemin temel özeliklerinden biri, kamusal işlerin şeffaf olması gereğidir. Bununla anlatılmak istenen şey, kamu otoritesince alınan karar ve uygulamaların kapalı kapılar ardında kalmaması, hem işleyiş süreçleri hem etkileri ve sonuçları bakımından vatandaşlar tarafından bilinir kılınmasıdır. Çünkü, kamu otoritesi sahiplerinin bunun sahibi değil emanetçisi olduğunu, her türlü siyasal ve yönetsel yetkiyle otorite sahibinin toplum olduğunu iddia ederler. Onlara göre toplum, kendine ait yetkileri, hukuki yol ve yöntemlerle kamu otoritesini kullanma hakkını kazanmış kişi ya da ekiplere emanet eder. Sadece bu değil, kamu otoritelerinin kendilerine verilmiş görevleri yerine getirmeleri ve sahip oldukları yetki çerçevesinde geliştirdikleri projeleri hayata aktarmaları için gerekli toplumsal, ekonomik ve finansal kaynakları da toplumun sağlayacağını düşünürler. Kısacası,  bu görüşe göre, kamu otoritelerinin kullandığı her türlü yetki ve kaynağın sahibi toplumdur derler. Buna ek olarak şeffaflığı, yozlaşma ve yolsuzluğun önüne geçmede etkili olacak faktörlerden birini olarak görürler. Başka bir deyişle, yozlaşma ve şeffaflık arasında bir bağ kurup şeffaflık arttıkça yozlaşmanın azalacağını, şeffaflık azaldıkça da yozlaşmanın artacağını var sayarlar.

Bu çerçevede kamu yönetiminde yer alanların belirli dönemler itibariyle mal bildirimi vermesi, kamu görevinden ayrıldıktan sonra bir süre o görevin alanına giren işlerin yapmaması, halkın karar alma süreçlerine katılması, dilekçe hakkı, bilgi edinme taleplerinin karşılanması, alınan kararların halka duyurulması ve denetim gibi yöntemlerle sağlanmaya çalışılan sonuçlar, bugün geldiğimiz şu noktada, yönetenler dışında hiç kimseyi memnun etmemekte, halkın ‘şeffaf yönetim’ ilkesi çerçevesinde bilgi edinerek yönetime katılması konusunda bir arpa boyu bile olsun ilerleme sağlanamadığı görülmektedir.

Bu olumsuz durumun ortaya çıkışında, kabul edildiği tarihte bir kazanım olarak kabul edilen 9 Ekim 2003 tarih, 4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu‘yla 19 Nisan 2004 tarih, 2004/7189 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile kabul edilen ‘Bilgi Edinme Hakkı Kanununun Uygulanmasına İlişkin Esas ve Usuller Hakkında Yönetmelik‘teki eksiklik, yanlışlık ve yetersizliklerin ve kamu yöneticilerinin sahiplenmeme, fiili engelleme, oyalama, ihmal etme ya da görevi kötüye kullanma gibi bilindik  hukuk dışı yöntemleri kullanarak geliştirdiği engellerin büyük payı vardır.

transparency1

Biz bugün burada, bütün bu mekanizmalar dışında kalan ‘Şeffaf Belediyecilik” kavramından yola çıkılıp bir kısım belediyelere, “Şeffaf Belediyecilik Ödülü’ verilmesi ve belediye başkanı adaylarına ‘Yerel Yönetim Şeffaflık Taahhütnamesi’ imzalatılması üzerinde durup bu iki eylemin olumlu ve olumsuz ya da yeterli ve yetersiz bulduğumuz yönlerini tartışıp tüm adayların dikkatini bu konulara çekmek istiyoruz. 

Ancak işin başında, yerel yönetimlerde şeffaflığın gündeme getirilmesini, bu konuda beklenen iş ve işlemleri yerine getirenlerin ödüllendirilip getirmeyenlerin teşhir edilmesini, belediye başkan adaylarına şeffaflık taahhütnamesi imzalatılması çabalarını doğru bulduğumu belirtmek istiyorum. Ardından da, bir “ama” diyerek, bu konuda yaşanan gerçeklerle unutulan ya da eksik kalan noktaları ortaya koymak istiyorum.

Sözünü ettiğim ‘Şeffaf Belediyecilik Ödülü’ 11 Aralık 2018 tarihinde Uluslararası Şeffaflık Derneği tarafından Seferihisar Belediyesi’ne verilmiş olup, 31 Mart 2019 tarihli Mahalli İdareler Genel Seçimi nedeniyle aynı dernek tarafından düzenlenen ‘Yerel Yönetimler Şeffaflık Tahaahütnamesi ise başta Ankara, İstanbul, İzmir olmak üzere çoğu CHP’li büyükşehir belediye başkan adayıyla il ve ilçe belediye başkan adaylarına imzalatılmaya başlanmıştır. Uluslararası Şeffaflık Derneği’nin verdiği bilgiye göre, 8 Mart 2019 tarihi itibariyle söz konusu taahhütnameyi 6 büyükşehir belediye başkan adayıyla 12 il ve ilçe belediye başkan adayı imzalamış durumdadır. 

2018-ŞEFFAFLIK-ÖDÜLLERİ-AÇIKLANDI-oya-özarslan-Prof.-Dr.-Alpay-Filiztekin-Yalın-Hatipoğlu

Derneğin, 9 Aralık Dünya Yolsuzlukla Mücadele Günü kapsamında Seferihisar Belediyesi’ne, “Hesap Verilebilirlik ve Katılımcılık Anlayışı” nedeniyle “Şeffaf Belediyecilik” plaketini vermesi sonrasında dernek yöneticilerine 21 Aralık 2018 tarihli bir mesaj göndererek, bu ödülün kim tarafından, hangi bilgi, belge ve kriterler dikkate alınarak verildiğini, değerlendirmeye alınan diğer belediyelerin hangileri olduğunu ve o belediyelerin niye ödül alamadığını sordum.

Sorularıma cevaben Uluslararası Şeffaflık Derneği Genel Koordinatörü Yalın Hatipoğlu tarafından gönderilen 20 Şubat 2019 tarihli mesajda;

Yapılan değerlendirme ve ödül verme işleminin Uluslararası Şeffaflık Derneği‘nin Yerel Şeffaflık Sistemi Değerlendirmesi adını verdikleri çalışma kapsamında yerel yönetimlerle dernek arasında imzalanan protokol çerçevesinde gerçekleştirildiğini,

İlk kez Seferihisar Belediyesi ile yapılan bu çalışma sonucunda 47 reform önerisini kapsayan 60 sayfalık özel raporun belediyeye teslim edildiğini ve bu raporun üçüncü kişilerle paylaşılmasının belediyenin vereceği izinle mümkün olduğunu,

Değerlendirmenin, Uluslararası Şeffaflık Derneği‘nin uluslararası şeffaflık ilke ve uygulamalarını dikkate alarak hazırladığı Yerel Şeffaflık Sistemi Analizi boyutunda belediyeler özelinde yapıldığını, söz konusu çalışmanın karşılaştırmalı bir değerlendirme olmadığını,bu çalışma için  jüri ya da değerlendirme komitesi gibi bir yapının oluşturulmadığını, çalışmanın iki kişilik bir ekip eliyle yürütüldüğünü, ödül kararının dernek yönetim kurulu tarafından verildiğini,

Çalışmanın yürütüldüğü süre içinde, ‘Temel Yerel Yönetim Birimleri’ ve ‘Denetim ve Hesap Verebilirlik İşlevleri’ başlığı altında toplanmış 100 adet göstergeyle ilgili sorunun belediyenin tüm birim yöneticileriyle çalışma alanları açısından kilit önemdeki bir kısım birim personeline; ayrıca, yerel dernek, vakıf, meslek kuruluşu, siyasi parti ve medya temsilcisiyle yapılan yüz yüze görüşmelerde sorulduğunu, bunun dışında kamuya açık olan ya da olmayan birçok belge ya da kaynağın masa başında incelendiğini öğrendim.

Ülkemizde yeni yeni başlatılan bütün bu çalışmaların sonuca ulaşması, belediye içinden ve dışından kaynaklanacak olası engelleme, yönlendirme ve çarpıtma çabaları nedeniyle zor olmakla birlikte; her biri kendi ölçeğinde oldukça anlamlı, değerli ve bu nedenle desteklenmesi gereken önemli girişimlerdir. O nedenle, şu an itibariyle üst kamu otoritelerince yeterince izlenip denetlenmeyen belediyelerin sivil toplum örgütleri tarafından izlenip değerlendirilmesi girişimlerinin, bugünkü bu noktadan alınıp daha üst düzeylere taşınmak üzere geliştirilip güçlendirilmesi ve yaygınlaştırılması gerekmektedir.

Ancak, bu tür sivil toplum destekli izleme, denetleme ve değerlendirme çalışmalarının, belediyelerle dernekler arasında oluşturulmuş özel ve gizli ilişkiler boyutundan çıkarılarak; adeta bağımsız bir “yerel ombudsman” kurumuna benzer şekilde, örneğin belediye yönetiminin etkisinden uzak kent konseyleri eliyle ve onun bütçesi içinde yapılması daha uygun olacak; böylelikle, ortaya çıkan sonuçların tüm açıklığıyla şeffaf bir şekilde belde halkıyla paylaşılması mümkün hale gelebilecektir. 

Yerel Yönetim Şeffaflık TaahhütnamesiBazı maddeleri mevcut yasa ve yönetmeliklerle düzenlenmiş, bazı maddeleri de henüz yasal bir düzenlemeye konu olmamış olan ‘Yerel Yönetimler Şeffaflık Taahhütnamesi‘nde ise, Uluslararası Şeffaflık Derneği Genel Koordinatörü Yalın Hatipoğlu‘na da ifade ettiğim gibi üç büyük ve önemli eksiklik bulunmaktadır.

Bu eksikliklerden ilki, neredeyse belediyelerden çok bütçe ya da bilançoya sahip olan ‘kara kuyu‘ niteliğindeki binlerce belediye şirketiyle onların ortak olduğu diğer şirketlerin  bu taahhütnameye dahil edilmemesi,

İkincisi, bu taahhütnamelere belediye başkan adayları yanında belediye meclisi üye adaylarının dahil edilmemiş olması,

Üçüncüsü de, bu taahhütnameleri imzalayan belediye başkan adayları ile taahhütname imzalaması gereken belediye meclisi üye adaylarından seçilebilmek için yaptıkları harcamaların kaynağının sorulmaması; yani, ‘seçimin finansmanı‘ olarak adlandırdığımız ve çoğu kez verilen mal bildirimlerine yazılan rakamların çok çok üstündeki seçim harcamalarının bu taahhütname kapsamına alınmamış olmasıdır.

İşte o nedenle, böylesi bir belgenin imzalatılması iyi, doğru ve yerinde bir davranış olmakla birlikte; bu belgenin etkili olabilmesi için, belediye şirketleriyle belediye meclis üyesi adaylarını kapsamaması ve seçimin finansmanını dışarıda bırakması nedeniyle eksik ve yetersiz olduğunu da ifade etmek gerekir.

Tabii ki, böylesi bir belgenin imzalatılması aşamasında;

Bütün belediye başkan adaylarına, tüm belediye iş ve işlemlerinde şeffaf olacağı konusunda altına imza atarak söz almanın ne ölçüde zor olduğunu…

Taahhütnameyi değişik düşüncelerle imzalayanların ise, adeta grup halinde bisiklete binip şov yaptıklarında ya da yerel bir futbol takımının formasını giyip sahaya çıktıklarında olduğu gibi işi gösteriye dönüştürüp kendisi ile belgeyi imzalamayan diğer adaylar aralarında fark yaratıp öne geçmek istediğini ya da,

Taahhütnameleri imzalasalar bile, önümüzdeki gün ve yıllarda verdikleri bu sözleri unutma ihtimalinin yüksek olduğunu ve kuvvetle muhtemelen sözlerinde durmayacaklarını…

Biliyoruz…

Unutma ve Anımsa

Ama olsun! En azından, bütün bu ihtimalleri bizim dikkate aldığımızı ve işin farkında olduğumuzu bilip rahatsız olmaları ihtimali bile iyidir, güzeldir ve yararlıdır…  

Hep birlikte unutmamak, sürekli anımsamak ve taahhüde bağlanan şeffaflığın garantisi anlamına gelen izleme, denetleme ve değerlendirme mekanizmalarını oluşturmak, bu amaçla örgütlenmek dileğiyle…

Avrupa Birliği’nin Akdeniz Politikasını Son Gelişmeler Işığında Okumak*

Cengiz Aktar**

Barselona Sonrası Akdeniz İçin Birlik
2008 Temmuz ayında Paris’te, eski Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin daveti üzerine, Moritanya’dan Türkiye’ye kadar kırk dört ülkenin en üst düzey yöneticileri 1995 yılında hayata geçirilen, Avrupa-Akdeniz ortaklığını [Barselona Süreci] yeniden canlandırmak üzere toplandı. 13 Temmuz 2008 tarihinde yapılan zirveye Türkiye, başbakan düzeyinde katıldı.

Adını ilk kez, 2007 yılının Şubat ayında, o vakit Cumhurbaşkanlığına aday olan Sarkozy’nin seçim konuşmasında işittiğimiz bu girişim, o zaman Akdeniz Birliği olarak anılıyordu. Amaçları, başta Akdeniz’in güneyinden gelen göç baskısını engellemek ve Türkiye’nin Avrupa Birliği [AB] adaylığına bir alternatif yaratmaktı. Zaman içinde parasızlık, programsızlık bu iddialı girişimi epey köstekledi. Ama esas 1995 yılından beri var olan Barselona Süreci’nin neden çalışmadığı, yeterince sorgulanmadan bir fikir ortaya atmanın yanlışlığı ortaya çıktı. Almanya, diğer Kuzeyli Avrupa Birliği Üyeleri ve Avrupa Komisyonu devreye girdi ve Sarkozy, baştaki hayallerinden vazgeçmek zorunda kaldı. Bütün bu belirsizliklerin sonunda gelinen nokta, Barselona Süreci’nin ‘Akdeniz İçin Birlik’ [AİB] adıyla yeniden canlandırılması oldu. Akdeniz güneyinin siyasî, iktisadî ve içtimaî durumu anımsanacak olursa bu dahi iyi bir gelişme sayılabilirdi ancak içi doldurulmazsa işbirliğini canlandırma girişiminin akıbeti de, Barselona Süreci gibi olabilirdi. Ve nitekim de oldu.

family-photo

Akdeniz İçin Birlik’ [AİB], baştan sorunlu başlamış bir girişimdi. Türkiye’yi, Avrupa Birliği’den [AB] Akdeniz’e kaydırarak, Avrupa Birliği’ne [AB] gayri kanunî yollardan göçmen girişini asgarîye indirerek, Avrupa Birliği’ni [AB] koruma amacıyla ortaya atılmış bir fikirdi. Hal böyle olunca, ortak denizin iki yakasını birbirinden uzaklaştıran nedenler ve Barselona’nın yürümemesinin arka planındaki temel sorunlar, hiçbir zaman masaya yatırılmadı. Akdeniz’in Kuzey kıyısındaki Fransa, İspanya, İtalya gibi ülkelerin Güney kıyıdaki kolonyal geçmişleriyle yüzleşme konusundaki isteksizlikleri; Akdeniz’deki, her barış girişimini zehirleyen Filistin meselesinde Avrupa’nın tarafgir tavrı; bir araya gelerek ortak meselelere çare üretmek durumunda olan ülkelerin, en az yarısının antidemokratik ve otoriter hükümetlere sahip olması gibi tüm bu çocukluk hastalıkları Barselona gibi, ‘Akdeniz İçin Birlik’ [AİB] projesinin başarısızlığını başından belli etti.

Bu kadar çok ve bu kadar derin tarihî ve siyasî sorun mevcutken, olası mutabakat ancak teknik konular üzerinde mümkündü. Nitekim projeler listesine göz atınca, yeni girişimin teknik veçhesi iyice ortaya çıkıyordu: Akdeniz Güneş Enerjisi Planı; Deniz Güvenliği; Akdeniz’de Kirlilikle Mücadele ve Çevreci İyi Yönetişim; Arap-Mağrip Otoyolu; Deniz Otoyolları. Üstelik bu projelerin çoğu, ya daha önceden düşünülmüş ya da epeyidir yürümekte olan projelerdi. Bu anlamda, Akdeniz İçin Birlik’ [AİB] girişimi Barselona’yı siyaset dışılık anlamında teyit ediyordu.

Akdeniz, Dünya merkezleri, medeniyet beşikleri arasında en kadimlerindendir. Envai çeşit sorunuyla bölgenin ilgiye ihtiyacı olduğu aşikârdır. Mesele, bu ilginin Sarkozy ve yandaşlarının zihinlerindeki küçük hesaplarla gerçekleşemeyecek olmasıydı. Onların gündemi, kendilerini Güneydekilerden korumak; Güneydekilerin gündemiyse, başlarındaki ceberut hükümetlerle siyasî İslâm arasında sıkışıp kalmış olmaktan gelen çaresizliktir. Bunun sonucuysa, sağırlar diyaloğu ve ‘Akdeniz İçin Birlik’ [AİB] gibi fiyakalı ama içi boş bürokratik yapılardır. Nitekim ‘Akdeniz İçin Birlik’ [AİB], Arap ayaklanmalarıyla başlayan altüst olma durumlarına müdahil olmada son derece yetersiz kalmış ve Avrupa Birliği [AB] kurumlarının yaptığı birkaç olumlu girişimin dahi dışında kalmıştır. Bu çaresizliğe yakından bakalım.

Arap Uyanışı’na Verilen Cevap
Tunus ve Mısır’da halk ayaklanmalarıyla başlayan, ‘Arap Baharı’nın ya da daha doğrusu uyanışının üzerinden geçen zaman zarfında, Arap dünyasındaki çalkantılar bitmek bilmiyor. Başta, demokratik reformları teşvik etmek için geniş çaplı ilerlemeler kaydedildiyse de, geçişlerin başarılı bir şekilde yerleştirilmesi için hala çok sayıda engelin aşılmasına ihtiyaç var. Tunus dışında, bir nebze siyasî istikrara kavuşabilmiş başka bir ülke yok. İstikbal, çoğu ülke için karanlık olduğu gibi ülkeler ve bölgeler arasında önemli farklılıklar ortaya çıkmış durumdadır. Olağanüstü güvenlik sorunları, varlığını sürdürmeye devam ediyor. Bunların arasında en korkuncu hala devam eden, artık komşulara sirayet etmiş bulunan ve milyonlarca Suriyelinin komşu Irak, Lübnan, Türkiye ve Ürdün’e sığınmasına sebep olan Suriye’deki iç savaş. Bunların yanı sıra Libya’nın ikiye bölünmesi, Irak’ta süren iç savaşlar ve Mali ile Cezayir’i kapsayan Arap Mağrip’te, El Kaide’nin sebep olduğu istikrarsızlık bölgeyi kasıp kavuruyor. Bu yeterince karışık ortamda, geçiş yaşayan Arap ülkelerindeki toplumsal uyum, yeni iç siyasi kutuplaşma biçimleri [seküler ve İslamcı güçler arasında, aynı zamanda kadınlar, gençler, dinî ve ırksal azınlıklar gibi etkilenen gruplar arasında] ve kötüleşen ekonomik durum nedeniyle tamamen altüst oldu. Bölgenin istikrarsızlığının Avrupa kıtası üzerindeki etkilerine gelince, bugün göç baskısı hiç olmadığı kadar artmış durumda, Güney kıyıda Avrupa Birliği’yle [AB] eşgüdüm halinde çalışan Muammer Kaddafi’nin, Libya’sı artık yok; üstüne üstlük Akdeniz’i baştan aşağıya tehdit eden El-Kaide ve IŞİD gibi iki heyula var.

Union_for_the_Mediterranean_-_updatable.svg

Böylesine kaotik bir ortamda, Avrupa Birliği nasıl bir yol izliyor? Bölge ülkeleri hükümetlerinin yatırım, istihdam ve büyüme için verimli bir ortam yaratılmasına katkıda bulunmaları şartıyla, sürdürülebilir ekonomik büyümeyi teşvik edecek Avrupa Birliği desteği, demokratik kurumların desteklenmesi için elzem. Siyasî istikrarın, ekonomik gidişata derinden bağlı olduğunun altı ne kadar çizilse azdır. Ekonomik çöküş, geçişlerin siyasî başarısızlığı anlamına gelecektir. Bu nedenle Avrupa Birliği desteği, geçişlerin doğru yönde olması için her zamankinden daha acildir.

İslam’ı ana referans noktası olarak alan siyasî partiler, seçimler yoluyla parlamentolarda ve birkaç geçiş ülkesinde yürütme organlarının kontrolünü sağlama yolunda önemli kazanımlar elde ettiler. Halkın demokratik seçimine saygı duyan Avrupa Birliği, yeni hükümetlerle yoğun diyalog geliştirdi ve desteğini arttırdı. Avrupa Birliği’nin bütün komşularıyla ilişkileri, ‘Güney Komşuluğu’yla ‘Yeni ve Gözden geçirilmiş Avrupa Komşuluk Politikası’ kapsamında kabul edilen iki tebliğdeki prensiplere dayanıyor. Bu temel prensipler, ‘daha fazla reform daha fazla destek’ ve ‘karşılıklı hesap verebilirliktir’.

Siyasi geçişe destek konusunda, Arap Uyanışı’nın ilk günlerinden itibaren Avrupa Birliği liderleri, Avrupa Birliği’nin siyasî taahhütlerini tekrarlamak için bölgeyi sık sık ziyaret etmişlerdir. Ziyaretlerin yanı sıra, bir ‘Güney Akdeniz için Avrupa Birliği Özel Temsilcisi’ atanmış, Mısır, Tunus ve Ürdün’le üst düzey Avrupa Birliği Görev Güçleri organize edilmiştir. Bu Görev Güçleri, Avrupa Birliği üye ülkeleri hükümetlerinin, önemli uluslararası finans kurumlarının ve özel sektör yatırımcılarının, bu ülkelere yapabilecekleri katkılar hakkında potansiyel sinerjilerini geliştirmekte önemli rol oynamıştır.

Özgür seçimlere destek vermek açısından, Avrupa Birliği önemli bir rol üstlenmiş ve Cezayir, Tunus ve Ürdün’de gözlemcilik görevleri ifa etmiştir. Her ne kadar bir sonuç vermemiş olsa da Libya’ya, bir Seçim Değerlendirme Heyeti gönderilmiştir. Avrupa Birliği; Fas, Libya, Mısır ve Tunus’ta özgür seçimlerin organize edilmesi için otoritelere yardımcı olmuş, kamuoyunun bilgilendirilmesi ve seçim gözlemcilerinin eğitilmesi için çalışan Sivil Toplum Örgütlerine destek olmuştur. Seçimlerin ötesinde, Avrupa Birliği, demokratik kurumların inşa edilmesine büyük destek vermektedir.

Ekonomi açısından bakıldığında, geçtiğimiz dört yılda, geçiş sürecinde olan birkaç ülkede ekonomik durum ciddi şekilde kötüleşmiştir. 2011-2013 yılları için programlanmış olan üç buçuk milyar avroya ek olarak Avrupa Birliği [AB], Güney komşuları için özellikle SPRING programı aracılığıyla yeni kaynaklar yaratmaktadır. SPRING programı, demokratikleşmeyi de desteklemektedir. Ayrıca Görev Gücü çalışmaları, Avrupa Birliği kurumlarının, üye devletlerin, Avrupa Yatırım Bankası’nın, Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası’nın ve diğer Uluslararası Finans Kuruluşları [IFI] gelecekteki yatırımlarının optimum koordinasyonunu kolaylaştırmıştır. Avrupa Birliği Konseyi Fas, Mısır, Tunus ve Ürdün’le ‘Derin ve Kapsamlı Serbest Ticaret Anlaşmaları’ imzalanabilmesi için yürütülecek müzakerelerin yönergelerini onaylamıştır. Avrupa Yatırım Bankası, bir milyar avrosu Akdeniz Mandate’ altında ve yedi yüz milyon avrosu iklim değişikliklerini hedefleyecek şekilde, bir miyar yediz bin avro ek kaynak sağlamaktadır; Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası’ysa genişleyen yetki alanı sayesinde Fas, Mısır, Tunus ve Ürdün’deki faaliyetler için fazladan bir milyar avroyu bölgeye kanalize etmektedir.  Komisyon, tarımsal üretimi iyileştirmek için tarım ve kırsal kalkınma girişimi [ENPARD] başlatmıştır. Ayrıca KOBİ’leri desteklemek ve işsizliği azaltmak için Avrupa Birliği, programları finanse etmektedir.

Enerji konusunda, Avrupa Birliği piyasa reformları ve bölgesel bütünleşme için desteğini arttırmıştır ve AİB ile Akdeniz Güneş Planı’nın oluşturulmasına destek vermektedir. Çevre hakkında, Avrupa Birliği Akdeniz’in temizlenmesine, Horizon 2020 girişimiyle destek olmaya devam etmektedir. 

Temasların toplumlar düzeyinde geliştirilmesine bakacak olursak, Avrupa Komisyonu ilk ayaklanmaların akabinde 2011 yılında, Fas ve Tunus’la ‘hareketlilik ortaklığı’ [mobility partnership] anlaşmalarını hedefleyen göç, hareketlilik ve güvenlik diyaloglarını başlattı. Fas, Tunus ve Ürdün’le süren görüşmelerde, hareketlilik ortaklığı anlaşması imzalandıktan sonra bir sonraki adım, bu ülkeler için vize kolaylığı anlaşmaları ve geri kabul anlaşmaları için müzakereleri açmak üzere Komisyon’un üye devletlerden yetki istemesi olacaktır.

Bölgesel işbirliğinin geliştirilmesi amacıyla Avrupa Birliği, bölgesel örgütlerle ilişkilerini yeniledi. 2012 yılında, AİB’in Kuzey Başkanlığı’nı üstlendikten sonra Mağrip’te bölgesel bütünleşmeyi destekledi. Ayrıca 5+5 bağlamında başlatılacak girişimleri desteklemeye hazır olduğunu ifade etti.

Avrupa Birliği, demokrasiye geçiş sürecinde bulunan bütün Arap ülkelerine, uzun vadeli destek vermeyi taahhüt etmekte ve bu ülkelere demokrasiye geçiş çabalarında karşılaştıkları kısa vadeli engelleri aşmaları için yardımcı olmaya gayret etmektedir. Arap Uyanışı’yla ortaya çıkan veya öne çıkmış siyasi aktörlerle yapıcı ilişkiler kurmaya devam edecektir. Arap ülkelerinde, canlı demokratik kültürler inşa edebilmek ve sürdürebilmek için Avrupa Birliği ayrıca, sivil toplum örgütlerini ve ilgili hükümet dışı örgütlerin çalışmalarını desteklemeye devam edecektir.

LE_Eithne_Operation_Triton

Bilanço
Bu iyi niyetli girişimlerin, bugüne kadar çok etkin olduklarını söylemek mümkün değil. Bunun nedenleri ve yapılması gerekenleri şöyle özetleyebiliriz:

• Arap Uyanışı’ndan önce, Avrupa Birliği bu ülkelerde siyasî reformun ancak ekonomik liberalizasyonla gerçekleşeceğini düşünür ve yaptığı bütün ortaklık anlaşmalarını, bu prensibe göre oluştururdu. Bu yaklaşımdan, hiçbir şey çıkmadığı gibi sonuçta artık olmayan otokratlarla çalışmış bir Avrupa Birliği imajı oluşmuş oldu.

• Ortalık iyice karışınca Avrupa Birliği, bir takım girişimlerde bulundu ama daha fazla reform daha fazla destek reform’ prensibi, bugüne kadar somut sonuç vermedi. Bugünkü tabloda, Avrupa Birliği malî kaynaklarının kullanımında hangi ülkeye öncelik verileceği belli değil, Mağrip Ülkeleri tarım ürünleri, hala Avrupa Birliği pazarına giremiyor; antiterör ve kaçak göçle mücadele, demokrasi desteğini tamamen gölgelemiş bulunuyor.

•Avrupa Birliği’nin, Güney komşularıyla ilişkilerini külliyen yeniden ele alması, topyekûn bir politika yerine ülke bazında destek verilmesi ve demokratik reform desteğini, demokrasiye doğru çaba sarf eden ülkelere yönlendirmesi gerekiyor.

• Yolsuzluğu önleyecek ve şeffaflığı yerleştirecek şekilde devlet memurlarına eğitim, çok hayatî bir ihtiyaç olarak ortada duruyor.

• KOBİ’lere, diğer uluslararası finans kuruluşlarını da dâhil ederek destek vermek gerekiyor.

• Geçiş ülkeleri arasında, ticaret anlaşmasının şekillendirilmesi gerekiyor.

• Makul bir iş ortamı ve demokratik toplum için adlî reform ihtiyacı aşikârdır.

• Enformasyon ve iletişim teknolojileri ağırlıklı eğitime öncelik verilmesi gerekiyor.

• ‘Reverse migration’ yani Avrupa Birliği ülkelerindeki, Arap ülkesi kökenli vasıflı işgücünün geri dönüşünü özendirecek programların şekillendirilmesi gerekiyor.

• Sahra da dâhil Avrupa Birliği, Maşrık ve Mağribi içine alan geniş bir güvenlik çemberi, bir nevî ‘Akdeniz Güvenlik ve İşbirliği Konferansı’nın altyapısının oluşturulması gerekiyor.

Sonuç itibariyle Avrupa Birliği ülke ve kurumları, Arap Uyanışı ve sonuçlarına, hele Ocak 2015 tarihinde vuku bulan Paris terör saldırıları sonrasında, klasik destek, yardım ve teşvik yaklaşımlarının ötesinde nasıl yaklaşacağını bilememektedir.


* Akdeniz Tarihi, Kültürü ve Siyaseti, “Çoğulluğu ve Farklılığı İçeren Bir Birlik Özlemi“, Akdeniz Tarihi, Kültürü ve Siyaseti Sempozyumu Bildirileri, 27-28 Kasım 2014, İzmir, İzmir Büyükşehir Belediyesi Akdeniz Akademisi Yayını, Haziran 2016, sh.115-119

** Türk gazeteci ve yazar.