Ödül almak ya da reddetmek, işte bütün mesele bu!

Ali Rıza Avcan

Ödül… Sözlüklerin “bir ya da birden fazla kişiye, onların belirli bir alandaki yetkinliklerine karşılık verilen armağandır” diye tanımladığı bir sözcük. Ödül vermek ise, ödülün konusunu, nedenini, ödül verilecek kişi ya da kurumu belirleyip bunu kamuoyunu bilgilendirmek suretiyle yapan kişi ya da kurumların eylemidir. Verilen ödüller ise genellikle kupa, başarı belgesi, plaket, madalya, rozet, kurdele ya da para vermek şeklinde sunulur. Bir ödülün anlamı, ölçüsü ya da saygınlığı ise genellikle ödülü veren kişi ya da kuruluşun toplum içindeki mevcut durumuyla; yani bilinip tanınırlığı ve yapıp eyledikleri konusunda yarattığı hoşgörü, sempati, kabul ve saygınlıkla doğru orantılıdır.

Ödül vermek aynı zamanda ödülü verenle alan arasındaki iktidar ilişkisini vurgulayan bir borçlanma/borçlandırma ilişkisidir. Çünkü ödül verenin, ödül vereceği konu ve adaylarla ödülün verilme koşullarını önceden belirleyip adaylar arasından hangisini seçeceği duyurması, kendi rızası ile adaylığı kabul etmiş olanlar üzerindeki güç ve otoritesini gösterir. Böylelikle ödül verenle ödül alan arasında borçlandırmaya dayalı hiyerarşik bir yönetme-yönetilme ilişkisi kurulmuş olur. Böylelikle aday listesine alındığı ya da ödül sahibi olarak seçildiği için sevinip ödülü kabul edenler, bu tür bir bağımlılık ilişkisi içinde bir otorite tarafından bir yerden alınıp bir başka yere konulduklarını bilirler. Aynen kendi çabası ve başkalarının yardımlarıyla sınıf atlayanların kendilerini devamlı birilerine borçlu hissetmesinde olduğu gibi…

Ancak bütün bunlara karşın bir de ödül almayı reddedenler vardır… Ödülü veren, dünya çapında saygınlığı olan Nobel Vakfı olsa bile verilen ödülleri değişik gerekçelerle almayan, kabul etmeyen, bu tür bir ilişki içine girmeyen bilim insanları, sanatçılar, siyasetçiler ve benzerleri de vardır…

Kendilerine verilecek ödülleri reddedenler arasında tarih sırasıyla 1906 Nobel Edebiyat Ödülü‘nü reddeden büyük Rus yazar Lev Tolstoy, 1935 yılında Amerikan Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi‘nin (Oscar) En İyi Senaryo Ödülü‘nü reddeden yazar Dudley Nichols, 1958 Nobel Edebiyat Ödülü‘nü reddeden Rus şair, oyun yazarı, romancı ve çevirmen Boris Pasternak, 1964 Nobel Edebiyat Ödülü‘nü reddeden Fransız yazar ve düşünür Jean-Paul Sartre, 1970 yılında Oscar‘ın En İyi Erkek Oyuncu Ödülü‘nü reddeden ünlü Amerikalı Oyuncu George Campbell Scott, ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissenger ile birlikte kendisine verilmek istenen 1973 Nobel Barış Ödülü‘nü reddeden Vietnamlı devrimci, diplomat ve siyasetçi Le Duc Tho, 1973 yılında, oynadığı ünlü Baba filmindeki rolü nedeniyle kendisine Oscar‘ın En İyi Erkek Oyuncu Ödülü verilmek istenen ünlü Amerikalı oyuncu Marlon Brando, 1992 yılında Kenan Evren tarafından verilmek istenen Atatürk Barış Ödülü‘nü reddeden Nelson Mandela, 1995 yılında kendisine verilmek istenen Sedat Simavi Ödülü‘nü reddeden ressam Adnan Çoker, 2016 yılında Londra Uluslararası Dünya Sinemacıları Film Festivali En İyi Yabancı Film Ödülü‘nü reddeden film yönetmeni Bülent Gündüz, yine aynı yıl Felix Ödülleri‘nde kazandığı Yılın En İyi İngilizce Albümü Ödülü‘nü reddeden Céline Dion, 2018 yılında Genesis Vakfı‘nın ödülünü reddeden Natalie Portman, 2019 yılında İskandinav Konseyi Çevre Ödülü‘nü reddeden İsveçli iklim aktivisti Greta Thunberg, 2021 yılında Birleşik Arap Emirlikleri tarafından kendisine verilmek istenen Şeyh Zayed Kitap Ödülü‘nü reddeden Alman filozof ve sosyolog Jürgen Habermas, The Oldie dergisi tarafından verilmek istenen Yılın Yaşlısı Ödülü‘nü reddeden Birleşik Krallık Kraliçesi Elizabeth, Torino Festivali Ömür Boyu Başarı Ödülü‘nü reddeden ünlü İngiliz yönetmen Ken Loach‘u ve son olarak İzmir Gazeteciler Cemiyeti ile Karşıyaka Belediyesi tarafından her yıl verilen 10. Basın Özgürlüğü Ödülü‘nün 2021 yılında gazeteci Çiğdem Toker tarafından reddedilmesi benim aklıma ilk gelenlerden…

Tabii ki bunca bilindik, saygın ya da adını ilk kez duyduğumuz ödülleri reddeden bunca bilim insanı, sanatçı, aktivist, siyasetçi, felsefeci ve sosyoloğun bu ödülleri reddederken dile getirdikleri haklı gerekçeler de var; ırkçılık, adil olmama, ikiyüzlülük, faşizm, ödülü vereni önemsememe, ciddiye almama gibi yerine, zamanına ve ödülü reddedenin ismine göre bizim da makul gördüğümüz gerekçeler bunlar…

Çünkü ödül vermek isteyen kişi ya da kurumun öncelikle ödül vermek istediği konu ya da alanda bir yetkinliğe sahip olması gerekiyor; büyüklük, zenginlik, saygınlık, kendi alanında sözü geçen otorite olma gibi… Aksi halde, “kendisi himmete muhtaç dede” deyiminin ifade ettiği gibi, kendisi başka bir kurum ya da kişiden ödül alma şansına sahip olmayan, ödül verme yetkinliğine sahip olmayanların verdiği ödüllerdeki perişanlık hali gibi bir durumun ortaya çıkması gündeme geliyor…

Bugün bu tür kişi ya da kurumlarla sıkça karşılaşıyoruz… Yaptıkları ile değil de, verdiği ödüllerle saygınlık kazanmaya çalışan şahıslar ya da kurumlar, dernekler, vakıflar, gazeteler, belediyeler….

İkincisi, ödül verilecek konunun, gerçekten ödül vermeyi gerektiren ve buna uygun bir yapıya; daha doğrusu seçime katılacak adaylar arasındaki kurallı rekabete uygun bir konu ya da bir alan olması gerekiyor… 2021 yılında İngiliz The Oldie dergisinin Kraliçe Elizabeth‘e vermek istediği Yılın Yaşlısı Ödülü, İngiltere’de yaşayan tüm yaşlılar itibariyle ne anlama geliyorsa, Afrika kökenli sanatçıların aday gösterilmediği Akademi/Oscar ödülleri de beyaz Amerikalılar açısından o ölçüde anlamsız olacaktır…

Ödül verebilmenin diğer bir koşulu da, ödülün verilmesinde kullanılacak ölçülebilir, doğru/isabetli, geçerli/uygulanabilir ve adil kriterlerin önceden belirlenip duyurulması ve jüri adı verilen seçici kurulda bu kuralları dikkate alacak, konu ile ilgili ve mümkünse o konuda uzman ya da daha önce benzeri ödülleri almış saygın, yetkin isimlerin yer alması ve bunun kamuoyu tarafından bilinmesidir. Şayet ödül vermenin kriterleri önceden bilinip kabul görmüyorsa ya da kimlerin ödül verdiği açıklanmıyorsa, o ödül daha baştan saygınlığını ve etkisini kaybetmiş demektir.

Ödül verme konusunda, benim son zamanlarda önem verip üzerinde durduğum diğer bir husus ise, ödül verilen konu ya da nesne şayet bir mekan, bir yapıt ise mekan ya da yapıtın ödülü verecek jüri üyeleri ve kullanıcılar tarafından çıplak gözle görülüp dokunulması, kullanılıp deneyimlenmesi ve kullanımı ile ilgili sürecin izlenip değerlendirilmesi ön koşuludur.

Bu sorun daha çok merkezi yönetim kurumlarıyla yerel yönetimler tarafından yapılan ya da yaptırılan bina, yol, köprü, park, yeşil alan ve zemin döşemesi gibi mimarlık, peyzaj mimarlığı, mühendislik ve şehir planlama gibi disiplinlerle ilgili işlerde karşımıza çıkmakta… Bir bakıyorsunuz, törenlerle bandolarla ve onlarca makasın kestiği kırmızı kurdelalarla hizmete açılan bir köprü, bir bina ya da bir parkın Photoshopla düzenlenmiş parlak fotoğrafları, maketleri ya da “render” adı verilen resim ve videoları başka bir yerlerde toplanan jüri üyelerine takdim ediliyor ve onlar da o yapıtın işlevini, hangi sorun ya da ihtiyaca cevap vermek üzere yapıldığını, özelliklerini, asıl önemlisi o yapıtı kullananların görüş, düşünce ve önerileriyle o yapıtın ödül sonrasında ne hale geldiğine bakmaksızın ödül üzerine ödül veriyorlar, o ödülü yapanın önünü açıyorlar.

Çünkü çoğu kez satış ve pazarlama sektörünün bir yan sektörü olarak ulusal ya da uluslararası planda örgütlenmiş ödül şirketleriyle bu ödüllerin biçimlendirdiği bir ödül mekanizmasına rastlıyor, kişi ve kurumların ödül alabilmek için bu mekanizmaya ön ödemeler yaptığına, karşılığında da yapılan ödemenin boyutuna göre ödüllerin verildiğine tanık oluyoruz. Tam anlamıyla danışıklı döğüş halinde… Bu ilişki içinde verilen ödüller adeta o ödülü alanın reklam ve tanıtımıyla satış ve pazarlamasında kullanılan bir ilkokul karnesine ya da kırmızı bir kurdelaya dönüşüyor… Ödül sahibi bu sayede daha çok iş alıyor, daha çok isim yapıyor ve daha çok para kazanıyor.

Diğer yandan da masumiyetini kaybetmiş ödül sistemi içinde, ödül verenle ödül alacak olanlar birbirlerine ihtiyaç duyuyorlar; biri olmadan diğeri olamıyor çünkü…

Ödül ver ki borçlandır… Sen de yarın öbür gün gider o borcun karşılığını isteyip alırsın… Çünkü ödül alan kendini borçlu hisseder ve senin reklamını yapar…

Hatırlıyorum, bu konudaki ilk tepkimi Konak Belediye Başkanı Hakan Tartan zamanında, başında eski bir meslektaşımın bulunduğu bir danışmanlık firmasının, Varyant‘taki Ümran Baradan Oyun ve Oyuncak Müzesi için Antalya’daki bir otelde verdiği birincilik ödülü sonrasında, söz konusu derneğe yazdığım bir yazı ile ödül jürisinin kimlerden oluştuğu ve bu jürinin bu kararı hangi kriterlere göre verdiğini sorup jüri üyelerinin müzeyi ziyaret edip etmediklerini sormuştum.

Daha sonra İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nce İzmir Deniz Projesi kapsamında Karşıyaka‘da Bostanlı Deresi ağzına yaptırılan köprü ve seyir terası için değişik kurumlar tarafından defalarca ödül verilmesi üzerine aynı tepkiyi, ödüllere boğulan mimarın İzmir’in neredeyse tüm ilçe belediyelerine iş yaparak ayrıca ödüllendirildiği bir dönemde dile getirmiş, ödül verenlerin gelip köprüyü ve seyir terasını ziyaret ederek imalattan, kötü malzeme seçiminden, önceden öngörülmesi gereken kullanımdan ve kullanımdan kaynaklanan ciddi sorunlarla yapılan tamiratları yerinde görmesini istemiştim… Hem de değişik zamanlarda giderek çektiğim ayrıntılı fotoğraflarla birlikte…

Ardından bu tutumumu, 2021 yılı içinde Sağlıklı Kentler Birliği ve TMMOB Şehir Plancıları Odası tarafından İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından iki ayrı bölümü de AKP’li bir müteahhide yaptırılan Peynircioğlu Deresi Ekolojik Koridor Projesi ile Talatpaşa Yükseltilmiş Yaya Geçidi Düzenleme Projesi için ayrı ayrı ödül verilmesi olayında da tekrarlamıştım…. Üstüne üstlük Sağlıklı Kentler Birliği‘nin bu ödülü vermek için kurduğu jürinin başında sevgili hocam Prof. Dr. Ruşen Keleş, TMMOB Şehir Plancıları Odası tarafından verilen ödül jürisinin başında değer verdiğim diğer bir Hocam Prof. Dr. Sezai Göksu olmasına karşın… Hoca-öğrenci ilişkisi içinde saygısızlık yapmamak için Hocam Prof. Dr. Ruşen Keleş‘e SMS ile “keşke İzmir’e gelip görseydiniz” mesajını atabildim…

Yalnız şehir plancısı arkadaşlarımın ve Hocam Prof. Dr. Sezai Göksu‘nun hakkını yememek adına, bu yazının yazımı sırasında elime geçen Jüri Değerlendirme Raporu‘nda, bu iki proje için yazılı olanları buraya aynen aktarıp, benim üzerinde durduğum eleştirel değerlendirmelerin yer aldığı ilgili bölümleri aynen aktarmak; ayrıca,, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından başvurusu yapılan İzmir Büyükşehir Belediyesi Ulaşım Dairesi Başkanlığı Ulaşım Projeleri Şube Müdürlüğü tarafından gerçekleştirilen Kordon Nostaljik Tramvay Projesi‘nin, “Kent hafızasına katkı sağlamayı hedeflemesi ve hayata geçirilmiş bir proje olması nedeniyle olumlu bulunmuştur; ancak mevcut bir problemi çözme, yaygın etki, günümüz teknolojik olanaklarına dayalı işlevsel ve yenilikçi çözümler gibi kriterler açısından yetersiz bulunmuştur.” gerekçesiyle yetersiz bulunması nedeniyle ödül almaya hak kazanmadığını belirtmek zorundayım:

İzmir Büyükşehir Belediyesi Tarafından Gerçekleştirilen Peynircioğlu Deresi Ekolojik Koridor Projesi (ÖZENDİRME ÖDÜLÜ): Kentsel yapılı çevrenin iyileştirilmesi, nitelikli bir yeşil alan oluşturulması, yaşam kalitesinin geliştirilmesi açılarından değerli bulunmuş bir projedir. Projede gerçekleştirilen yenilikçi peyzaj uygulamaları önemli olmakla birlikte, taşkın sorununun nasıl çözümlendiği, bölgeye özgü bitki örtüsünün yeni uygulamalarda sürdürülüp sürdürülmediği konuları açıklığa kavuşturulmamıştır ve yöre halkının düzenleme sürecine katılımı hakkında yeterince bilgi verilmemiştir. Ayrıca, ekolojik iddiası gereği ilçe-üstü ve havza bazlı değerlendirmelerin ve önerilerin olmaması ciddi bir eksiklik olarak görülmüştür.

İzmir Büyükşehir Belediyesi – Ulaşım Dairesi Başkanlığı – Ulaşım Projeleri Şube Müdürlüğü Tarafından Gerçekleştirilen Talatpaşa Yükseltilmiş Yaya Geçidi Düzenleme Projesi (ÖZENDİRME ÖDÜLÜ): Proje’nin; yaya ve taşıt trafiğine dair iki problemi bir arada çözen, kamusal hizmet yönü güçlü bir müdahale içermesi başarılı bulunmuştur. Trafik akışı devam ettiği halde yaya önceliğini ve yaya hareketliliğini teşvik etmesi, öğrenme kapasitesi yaratması açısından basit ancak yenilikçi bir çözüm olarak değerlendirilmiştir. Projenin düşük maliyetle olumlu bir etki yaratması da başarılı bulunmasındaki etkenlerden biridir.

Evet, bunca kelam sonrasında gelelim yazının özetine ya da sonucuna….

Ödül vermek ciddi bir iş olduğu için herkesin harcı değildir… Özellikle de günümüzde örnekleri çok olan kendileri bile ödül alamayacak olanların ödül vermeye kalkmaları halinde… Ya da arada sırada, akıllarına geldiğinde veya ödül vermesi icap ettiğinde ödül vermeyi hatırlayanlar, aldığı ödülü yere göğe sığdıramayanlar için şakaya gelir bir yanı yoktur ödülün… Ödül ciddi bir iş, ciddi insanların işidir; o nedenle de, cılkının çıkarılmaması gerekir… İşte o yüzden, çalışma ofislerinin tüm duvarlarını ya da camekanlarını yüzlerce ödül, plaket, şilt ve tabela ile doldurup sergileyenler, bunları özgeçmişlerine yazıp sık sık dile getirenler mütevaziliğin sade diyarına uğramamış, bu ödüller sayesinde balon misali egoları şişirilmiş garip yaratıklardır… Bunlara daha dikkatli, daha tedbirli yanaşmak gerekir… Tabii ki, bence…

Aslında olur olmaz nedenlerle ödül vermek ya da almak, normal insanın aklına, zekasına ve beğenilerine önem vermeyenlerin işidir… Çünkü iyi, doğru ve güzel yapılan bir iş ya da eylem, dışarıdan bir müdahaleye gerek olmaksızın insanlarca beğenilip onların yüreklerinde yer ediniyorsa, bundan gerisi laf-ü güzaftır…

Meslek odası eliyle, soygun gibi özelleştirme…

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi, 10 Ocak 2022 tarihli son toplantısında İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Veteriner Hekimleri Odası İzmir Şubesi arasında imzalanacak bir işbirliği protokolünü kabul etti.

İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nce kabul edilen protokolün geçmişine bakıldığında, ilk kez İklim Değişikliği ve Çevre Koruma Kontrol Dairesi Başkanlığı tarafından 13 Aralık 2021 tarihinde İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘ne önerilen 13 maddelik protokolün, havale edildiği Plan ve Bütçe, Hukuk, Çevre ve Sağlık, Sokak Hayvanlarını Koruma komisyonlarının yaptığı inceleme ve değerlendirmeler sonucunda (10) madde olarak yeniden düzenlendiği, bu yeni düzenleme sırasında ilk protokol örneğinde yer alan “Ücretlendirme” başlıklı 7. madde ile “Protokolde Değişiklik Yapılması ve Ekler” başlığını taşıyan 9. maddenin kaldırılması; ayrıca, “Protokolün Süresi” başlıklı 11. maddenin “Yürürlük” başlıklı 13. madde ile birleştirilmesi nedeniyle protokolün 10 maddeden ibaret olduğu belirlenmiştir.

İzmir İlinde Sahipsiz Köpeklerin Rehabilitasyonu Projesi nedeniyle hazırlanan 13 maddelik protokol metni ile dört ayrı komisyonda 32 belediye meclisi üyesi, İzmir Büyükşehir Belediyesi Başhukuk Müşavirliği ve ilgili diğer görevlilerin incelemesi sonucunda hazırlanıp İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nce kabul edilen 10 maddelik ikinci ve asıl protokol metnine aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.

Kabul edilen protokolün amacı, imzalanan protokolün 4. maddesine göre 2022 döneminde “İzmir il merkezinde; yani İzmir metropolü olarak tanımlanan dokuz ilçe belediyesi sınırları içinde, 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nun yerel yönetimlere yüklediği sorumlulukları yerine getirip, bu kapsamda rehabilitasyon faaliyetlerinin daha hzılı ve etkin yürütülmesi, sahipsiz sokak köpeklerinin kısırlaştırılması, kuduz aşılamalarının ve paraziter ilaç uygulamalarının yapılması, kulak küpesi ve mikrochip ile işaretlenerek kayıt altına alınması sonrası post-operatif bakımlarının sağlandıktan sonra alındıkları ortama salınması süreçlerinde, İzmir Veteriner Hekimleri Odası’ndan belirli bir koordinasyon çerçevesinde destek alınması ve böylelikle kısırlaştırma hizmetinin ve etkinliğinin artırılmasıdır” şeklinde tanımlanmıştır. Yine aynı maddeye göre, “bu sayede; sahipsiz sokak köpeklerinin üreme ve çoğalma sonucu popülasyonlarının artışının kontrol edilmesi, saldırganlıklarının önüne geçilebilmesi ve yaşam sürelerinin iyileştirilmesi amaçlanmaktadır.

Toplam (10) maddeden oluşan protokolün diğer maddelerini incelediğimizde, protokolün 6. maddesinde İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Veteriner Hekimleri Odası İzmir Şubesi‘nin karşılıklı yükümlülüklerinin yazılı olduğu görülmektedir. Bu karşılıklı yükümlülükler aşağıdaki tabloda gösterilmiştir.

Tarafların karşılıklı yükümlülüklerini gösteren bu tablonun incelenmesi sonucunda;

Sokak köpeklerinin rehabilitasyonu konusunda İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne düşen yükümlülüklerin genellikle çalışma programın hazırlanması, koordinasyonun sağlanması, onay verilmesi, belgeleme, bilgi, belge ve malzemelerin teslim edilip teslim alınması, yerel gönüllüleri örgütlenmesi ve eğitilmesi gibi daha çok yönetsel işlevlerin yerine getirilmesi alanlarında yoğunlaştığı; pratik anlamda gerçekleştirilecek tek uygulamanın ise, köpeklere kuduz aşısının yapılması, mikroçiplerinin takılması, parazit tedavilerinin yapılması ve kısırlaştırılan köpeklerin teslim alınması ile sınırlı olduğu görülmektedir.

Veteriner Hekimleri Odası İzmir Şubesi‘nin üstüne düşen yükümlülükler ise daha çok uygulamaya yönelik konularda yoğunlaşmaktadır. Yedi ayrı aşamada sıralanan bu yükümlülükler sırasıyla; köpeklerin bulundukları ortamda yakalanması, yakalanan köpeklerin verilen onay çerçevesinde nakledilerek kısırlaştırılması, kısırlaştırmaya uygun olmayanların raporlanması, kısırlaştırılan köpeklere İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından verilen küpelerin takılması, yapılan kısırlaştırma operasyonu ile ilgili tüm belgelerin, malzemelerin teslim edilerek raporlanması ve kısırlaştırılan köpeklerin bakımevine teslim edilmesi şeklinde sıralanabilir.

Yazımıza konu olan protokol çerçevesinde tarafların karşılıklı yükümlülüklerini analiz ederken karşımıza çıkan diğer bir gerçek ise, sokak hayvanlarının toplanıp sağlığına kavuşturulması ve kısırlaştırıp aynı ortama bırakılması ile ilgili kamu hizmetinin iş akış ve analizlerinin mevcut olmayışı ve işin akışı sırasında görev, yetki ve sorumluluk alacak olanların tanımlanmamış olmasıdır. Nitekim bu çerçevede, sokaklardaki köpeklerin kimler tarafından (Veteriner Hekimleri Odası İzmir Şubesi‘ne üye olan veteriner hekimler tarafından mı; yoksa, ayrıca istihdam edilecek veteriner sağlık teknisyenleri veya başkaları tarafından mı) nasıl toplanacağı ve yeniden aynı ortama nasıl bırakılacağı hususlarının ayrıntılı bir şekilde tanımlanmamış olması ya da İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından eğitileceği söylenen gönüllülerin bu proje içinde hangi işte nasıl değerlendirileceği konularının açıkta bırakılmış olması bu dağınıklık ve sistemsizliğin en önemli kanıtlarıdır.

İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Veteriner Hekimleri Odası İzmir Şubesi‘nin taraf olduğu “İzmir İlinde Sahipsiz Köpeklerin Rehabilitasyon Hizmeti Projesi” ile ilgili protokolün en önemli iki maddesi, 6.2. maddenin (a) fıkrasında yazılı olan “Aylık en fazla 500 köpeğin toplanacağı öngörülmektedir.” hükmü ile “Diğer Hususlar” başlığını taşıyan 7. maddesinin 4. fıkrasında yazılı olan “İşbu protokol süresi boyunca her bir köpeğin kısırlaştırma hizmetine ilişkin işlemler için İzmir Veteriner Hekimleri Odası’nın 2021 yılı oda tarifesinden (KDV dahil şeklinde) yapılan hizmetlere ilişkin rapor, tutanak ve faturalar İBB’ye ibraz edilecektir.” hükümleridir. Protokolün imzalanıp onaylanması ile kesinleşen bu hükümlere göre her ay en fazla 500, 2022 yılı boyunca en fazla 6.000 köpek kısırlaştırılacak ve her bir köpek için yapılacak kısırlaştırma operasyonları için Türk Veteriner Hekimleri Birliği İzmir Şubesi’nin 2021 yılına ait asgari ücret tarifesi üzerinden ödeme yapılacaktır.

Bu çerçevede Veteriner Hekimleri Odası İzmir Şubesi‘nin 2021 yılı için belirlediği asgari ücret tarifesinin, bu protokolün ayrılmaz bir eki olduğunu kabul etmemiz gerekmektedir.

Mevcut Durum Analizi

İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Veteriner Hekimleri Odası İzmir Şubesi arasında imzalanan bu protokolü inceleyip değerlendirmeye başlamadan önce, her iki kurumun mevcut durumunu elimize geçen bilgiler doğrultusunda ortaya koymamızda yarar var diye düşünüyorum:

İzmir Büyükşehir Belediyesi Veterinerlik İşleri Şube Müdürlüğü

5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu‘nun 4. maddesinin (j) fıkrasına göre gönüllü kuruluşlarla iş birliği içerisinde, sahipsiz ve güçten düşmüş hayvanların korunması için hayvan bakımevleri kurarak onların bakımlarını ve tedavilerini sağlamakla ve eğitim çalışmaları yapmakla; ayrıca, ilgili karar organının uygun görmesi halinde hayvan hastanesi kurmakla görevli olan İzmir Büyükşehir Belediyesi, 15 Ekim 2019 tarihinde HİM tarafından bir yurttaşa verilmiş bilgilere göre, sokak köpekleri bakım ve rehabilitasyonu için oluşturulmuş 2 bakımevi (Işıkkent, Seyrek), 4.000 gömü alanlık kapasiteye sahip hayvan mezarlığı, kedilere bakmakla yükümlü olan Fuar Küçük Hayvan Polikliniği ve Sokak Hayvanları Acil Müdahale Ekibinde görev yapan toplam 1 ambulans, 9 veteriner hekim, 4 veteriner sağlık teknikeri, 1 radyoloji teknikeri, 2 işçi ve 2 şoför ile hizmet vermekte olup 2022 Mali Yılı Bütçesine ekli K-1 Cetveline göre belediye adına ihdas edilmiş olan 28 veteriner hekim, 2 veteriner sağlık teknikeri memur kadrosu bulunmaktadır. İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin son üç yıldaki (2020, 2021 ve 2022) toplam bütçeleri, sırasıyla 7.950.000.000.- TL., 9.000.000.000.- TL. ve 12.500.000.000.-TL. büyüklükte olmasına karşın; İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin İklim Değişikliği ve Çevre Koruma Kontrol Dairesi Başkanlığı‘na bağlı Veteriner İşleri Şube Müdürlüğü‘nün 2020, 2021 ve 2022 yıllarındaki bütçesi ile kesinleşmiş harcama tutarları ve bu tutarların toplam belediye bütçesi içindeki oranı -ne yazık ki- bilinmemektedir.

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 2020 Yılı Faaliyet Raporunda, 2020 yılı içinde 3.846’sı kedi, 1.724’ü de köpek olmak üzere toplam 5.570 adet kısırlaştırma yapıldığı belirtilmekle birlikte İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin Facebook’taki resmi hesabında 7 Şubat 2021 tarihinde yapılmış bir paylaşımda bu sayılar 2018 yılı için 4.413, 2019 yılı için 5.533, 2020 yılı için de 11.177 olarak verilmektedir.

Veteriner Hekimleri Odası İzmir Şubesi

6343 Sayılı Veteriner Hekimliği Mesleğinin İcrasına, Türk Veteriner Hekimleri Birliği İle Odalarının Teşekkül Tarzına ve Göreceği İşlere Dair Kanun‘un 14. maddesinde “tüzel kişiliğe sahip kamu kurumu niteliğinde” mesleki bir kuruluş olarak tanımlanan Veteriner Hekimleri Odası İzmir Şubesi‘ne, Tarım ve Orman Bakanlığı‘nın güncel verilerine göre İzmir il sınırları içinde faaliyette bulunan toplam 422 muayenehane, 11 poliklinik, 4 hayvan hastanesi ve 157 ev ve süs hayvanı satış yerinde çalışan tüm veterinerlerin üye olması gerekmekte olup; aynı kanunun 14. ve 15. maddelerinde Türk Veteriner Hekimleri Birliği ile bu birliğe bağlı veteriner hekim odalarının amaçları ile yapmakla mükellef oldukları görevler tek tek sıralanmış olup; 14. maddeye 4276 sayılı kanunla eklenmiş hükme göre, Türk Veteriner Hekimleri Birliği ve veteriner hekim odalarının, kuruluş amaçları dışında faaliyette bulunmaları mümkün olmamaktadır.

Şimdi bu bilgi ve rakamları dikkate aldığımızda elinde yeterli sayıda bütçe ve personel bulunan İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin, kendisine ait kamusal bir görevi niye kamu kurumu niteliğindeki bir meslek kuruluşuna verdiğini ve bunu yaparken de Veteriner Hekimleri Odası İzmir Şubesi’nin serbest piyasa için hazırladığı tarifeye niye bağlı kaldığını tartışmamız gerekir.

Her şeyden önce, bir adet sokak köpeğinin bulunduğu ortamdan alınıp hayvan bakımevinde sağlığına kavuşturulup kısırlaştırılması operasyonu ile yeniden eski ortamına bırakılması hizmetinin, 2022 yılında içinde İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne mal olan rakamın kolaylıkla hesaplanabileceği bir ortamda, kent içindeki 11 ilçede faaliyette bulunan veteriner hekimlerin 2022 yılında kendi işletmelerinde uygulamaları amacıyla belirlenen yüksek tarife değerlerinin geçerli sayılmasının nedeni anlaşılamamıştır. Çünkü hepimiz hayvanseverler olarak biliyoruz ki, günlük hayatta bu tarifeler çoğu kez veteriner hekimler tarafından dikkate alınmayıp hayvan sahibi lehine daha düşük bedeller uygulanmaktadır.

İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından, daha düşük maliyetlerle gerçekleştirilen sokak köpeklerinin toplatılıp iyileştirildikten sonra kısırlaştırılması operasyonun Veteriner Hekimler Odası İzmir Şubesi‘ne, yine aynı meslek odasının hazırladığı fahiş fiyatlarla dolu 2022 yılı tarifesi üzerinden, bu protokol eliyle daha pahalıya yaptırılması girişimi, bence içinde bulunduğumuz ekonomik kriz ortamında fiyatı yapay bir şekilde 120 liraya çıkarılmış Bergama tulum peynirinin, sırf bu fiyatı satış etiketine yazanlar daha fazla para kazansın ve böylelikle bu fahiş fiyatlar tüm piyasada yaygınlaşıp işlem görsün diye o peyniri o fahiş fiyatla belediyeye aldırmaya benziyor.

Ayrıca, hazırlanan ilk protokol metninin 7. maddesinde yer alıp daha sonra yeniden düzenlenip onaylanan yeni metinde yer verilmeyen yakalama ekibinin kullanacağı beş (5) aracın aylık kat edeceği maksimum 20.000 kilometrelik mesafe için, kilometre başına ödenecek 1,55 TL. + % 18 KDV tutarındaki yakıt ücreti üzerinden hesaplanacak 36.600.-TL ile yakalanan sokak köpeği başına ödenecek 500.- TL (KDV dahil)’nın, bu düzenlemenin yeni protokol metninden yer almaması nedeniyle nasıl ödeneceği de belli değildir.

Köpek yakalama 500.- TL. KDV dahil X 500 = 250.000.- TL. KDV dahil

Aylık nakliye 1,55 TL. mazot parası + 20.000 km max. mesafe =36.580.- TL. KDV dahil

Kısırlaştırma min. 1.000-max. 1.500.- TL. X 500 köpek = 500.000.- / 750.000.-TL. KDV dahil

Köpeklere takılacak küpe, yapılacak raporlama işlemi ile rapor ve malzemelerin teslimi karşılığında herhangi bir ödeme yapılıp yapılmayacağı belli olmadığı için şimdilik bu üç kalem için; yani, yakalama + transfer + kısırlaştırma operasyonları karşılığında aylık olarak belediye tarafından Veteriner Hekimleri Odası İzmir Şubesi‘ne 786.580 TL ile 1.036.580.- TL., yıllık olarak da 9.438.960.-TL ile 12.438.960.-TL. arasında değişen bir tutarın ödeneceğini öngörmemiz mümkündür. Nitekim ortaya bu miktarda büyük bir rakam çıkacağını bilen Veteriner Hekimleri Odası İzmir Şubesi, bu parayı tahsil edebilmek için kendisine bağlı iktisadi bir işletmeyi kurmuştur.

Oysa;

İzmir Büyükşehir Belediyesi, kent merkeziyle çevresindeki 30 ilçe belediyesi; ayrıca, hayvan hakları örgütleri ve hayvanseverlerle Veteriner Hekimleri Odası İzmir Şubesi; yani bu konunun tüm tarafları/paydaşları ile bir sosyal sorumluluk projesi çerçevesinde kamu yararını önceleyen demokratik, katılımcı, çoğulcu ve gönüllülük odaklı bir anlayışla işbirliği yapsalar, ellerindeki tüm olanakları bir araya getirseler hem Veteriner Hekimleri Odası İzmir Şubesi böylesine para kazanmaya odaklı ticari bir işe girişmez, hem de içinde yaşadığımız kentteki birlikte iş yapma kültürünün gelişimi açısından doğru bir tavrın sergilenmesi mümkün olurdu.

Şimdi durup düşünmemiz gerekir…

Kent içindeki sahipsiz sokak köpeklerini toplayıp sağlığına kavuşturduktan sonra kısırlaştırılması ile ilgili kamu hizmetini, bazı rutin yönetsel işleri belediyeye, asıl yapılması gereken operasyonel hizmetleri ise bir meslek odasına yaptırmak suretiyle oluşturulan ve iki ayrı kamu kurumu arasında imzalanan protokoldeki hükümlerin, yapılan hizmetin ‘kamu hizmeti‘ olduğu dikkate alınıp, belediyeye mal olduğu rakamların altında, en azından o düzeyde tutulması gerekirken kent içindeki veteriner hekimlerin uygulayacağı oldukça yüksek fiyatların yer aldığı tarife ile ilişkilendirilmesi, açıkçası belediye tarafından yapılması gereken kamu hizmetinin, yüksek ücret politikasını uygulayan bir meslek odası eliyle özelleştirilmesi anlamına gelmektedir.

Şimdi bütün bu inceleme ve araştırmalar sonucunda konu ile ilgili tüm taraflara; yani başta İzmir Büyükşehir Belediyesi ve Veteriner Hekimleri Odası İzmir Şubesi olmak üzere tüm hayvan hakları örgütlerine, onların yönetici ve üyelerine, İzmir ili ilçe belediyelerine ve tüm hayvanseverlere şu soruları sormamız gerekmektedir:

1. Ülkemizi yönetenlerin bilinçli tercihleriyle küçük, mutlu bir azınlık her geçen gün daha da zenginleşirken bizlerin, hepimizin yoksullaştığı, temel ihtiyaçlarımızı karşılayamadığımız, pahalılık nedeniyle tüm hayvan sahiplerinin ve hayvanseverlerin veteriner kliniklerine gitmekte, mama, kum gibi zorunlu tüketim maddelerini almakta zorlandığı, bu tür ürünlerde geçerli olan % 18 oranındaki KDV’nin kaldırılmasını talep ettiği ve son derece kısıtlı olan kamu kaynaklarının israf edilmeden kullanılmasının gerekli olduğu şu son günlerde tüm paydaşların katılımı ve farklı yöntemlerle çok daha ucuza yapılabilecek bir kamu hizmetinin Veteriner Hekimleri Odası İzmir Şubesi‘nin 2022 yılı tarifesindeki yüksek, fiyatlarla İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin sırtına yüklenmesi ne ölçüde doğru, anlamlı, adil ve ahlakidir?

2. İzmir’de hayvan hakları konusunda mücadele veren sivil toplum örgütleri, hayvan aktivistleri ve hayvanseverler böylesi bir organizasyonda kendilerinin niye dikkate alınmadığı, sürece niye dahil edilmedikleri ve 2022 yılı tarifesindeki yüksek ücretlerin bu protokol marifetiyle yaygın bir şekilde kabul görüp meşrulaşmasını sağlayacak böylesi bir özelleştirme girişimi konusunda ne düşünmektedirler, nasıl bir tavır sergilemektedirler?

Sanırım bu soruların yanıtı ve belki de daha fazlası önümüzdeki günlerde ortaya çıkacak; böylelikle kamu hizmeti, kamu yararı ve gönüllülük ile ticari kaygılar arasındaki farklılıklar daha net bir şekilde ortaya çıkacaktır.

İzmir ve Kula’da Ortodoks Sivil Mimari Mirası

2022 yılının başında tanıtımını yapacağımız ilk kitap, İzmirli Yakın Kitabevi ve Yayınevi‘nin 2021 yılının son günlerinde raflara yerleştirdiği “İzmir ve Kula’da Ortodoks Sivil Mimari Mirası” ismini taşıyor.

Yazarı yüksek mimar N. Nebil Altınel, 1947 yılında Türk bir baba ile Rum bir annenin ikinci evladı olarak İstanbul’da doğmuş olmakla birlikte; Saint Joseph Ortaokulu’nda okumuş ve mimarlık eğitimini Floransa Üniversitesi’nde bitirmiş bir yüksek mimar. Uzunca bir süredir İzmir’de yaşıyor ve 1981 yılından bu yana profesyonel turist rehberi olarak çalışıyor. Biz kendisini daha çok iki dönem yaptığı İzmir Turist Rehberleri Odası başkanlığı nedeniyle tanıyor, biliyoruz.

Yüksek mimar N. Nebil Altınel bize ve anneannesi Olimbiya Cavela Papazoğlu‘na armağan ettiği “İzmir ve Kula’da Ortodoks Sivil Mimari Mirası” isimli kitap dört ayrı bölümden oluşuyor. Kitabın birinci bölümünde İzmir’e özgü ev tiplerinin özellikleri, ikinci bölümünde yangın yerinden yeni bir kentsel dokuya dönüşen Kültürpark‘ı, Paraşüt Kulesi‘ni, İzmir Tarih ve Sanat Müzesi‘ni, Kültürpark Evlendirme Dairesi‘ni, Kültürpark‘ın bitki örtüsü ile heykellerini, Kültürpark‘ı Kültürpark yapan Kazım Dirik, Behçet Uz, peyzaj mimarı Bedri Or, gazeteci Ahmet Suat Yurtkoru, büyük sanatçı Cevat Şakir Kabaağaçlı, mimar İ. Harbi Hotan, mimar Rıza Aşkan, mimar Mesut Özok ve Y. mimar Ferruh Örel gibi değerli insanları, üçüncü bölümde Manisa’nın Kula ilçesindeki tarihi Karamanlı-Rum evlerini, bu tarihi kültürel değerlerle ilgili özellikleri öğreniyor, kitabın eki olarak adlandırılan dördüncü ve son bölümde ise kitabın Kula ile ilgili bölümünde karşımıza çıkan yazıt ve mezar taşlarının okunmasını kolaylaştıracak olan Yunan Alfabesi ile ilgili bilgilere ulaşıyor, birçok konuda yeni bilgiler ediniyoruz.

Tabii ki bu kitapta yer alan Kültürpark‘ın geçmişi ve kurucularıyla ilgili ayrıntılı bilgiler; ayrıca, en son 24 Nisan 2011 tarihinde rahmetli Şükrü Tül ile birlikte gidip dolaştığım Kula coğrafyası ve tarihi evleri; özellikle de Kula şehir meydanında gördüğüm eski Karaman Rumcası ile yazılmış mezar taşları, Lambiyanos Rum okulu, Meryem Ana Kilisesi kalıntıları ve her bir tarihi evin kapısının üstüne ya da yanına çivilenmiş sigorta şirketi tabelaları ilgimi en çok çeken şeyler… Eminim ki, 2015 yılından bu yana büyük bir dayanışma ile sürdürdüğümüz Kültürpark Mücadelesi‘nin içinde yer alan ya da destekleyen tüm arkadaşlarımın, benim gibi Kültürpark ile ilgili bölümlere daha fazla ilgi göstereceklerini umuyorum.

İzmir ve Kula‘nın sahip olduğu tarihi ve kültürel değerleri, sahip olduğu mimarlık bilgisinin disiplinlerarası evreniyle profesyonel turizm rehberliğinin incelikleriyle buluşturup bizlere ulaştıran ve bunu da bir zamanlar sevgili dostumuz rahmetli Gürhan Tümer‘in yaptığı gibi, acımasızca geçip giden zamandan geriye kalacak bir kitapla somutlayan yüksek mimar N. Nebil Altınel‘i ve Yakın Kitabevi & Yayınları‘nı kutluyor, bu tür yayınların kentin şimdiye kadar ele alınmamış başka bölge ve yapıları için devam ettirmesini diliyorum.

Son söz, her zaman olduğu gibi yazarın kendisine ait:

Benim için her şey bir perdeyi ya da bir gölgeyi kaldırmak gerektiğini düşünerek başladı. Bu topraklarda yedi tepeli kentin gölgesi ihtişam olup tüm kentlerin üzerine düşer. Bana göre ise, -tek şehir deyip kimseleri üzmek istemem ancak-, İzmir kesin bir istisnadır ve ihtişamı yüzünden haklı olarak Akdeniz’in yıldızı olarak anılır. Çünkü İzmir Ege’nin kıyısında konumu, toplumsal yapısı, kültürel derinliği vb. açılardan tektir; insanlarıyla ve mimarisiyle ışık saçan bir özgün mozaik gibidir.

Bu kent bir asır önce nasıl bir yerdi ve kimlere ev sahipliği yapmıştı? 1922’de meydana gelen Büyük Yangın’dan sonra neleri kaybetti ve nasıl gelişti? Metinde bu soruların cevabına mimari yoluyla ulaşılmak istenilmiştir: hem İzmir’de hem de Kula’da.

Kitabın okunması bitmeden elinizden düşmemesi dileğiyle…N. Nebil Altınel

Şikayetçi olduğun bir sorunu, önce kendi sorumlu olduğun alanda çözmek…

Ali Rıza Avcan

Georges Politzer‘in “Felsefenin Temel İlkeleri” isimli eserini okuduğum lise yıllarından bu yana toplumsal dinamiklerin ve mücadelelerin sınıfların varlığına ve onlar arasındaki emek-sermaye çelişkisine dayandığını kabul eder, bunun dışında kalan ikinci ya da üçüncü dereceden cinsiyet, milliyet, ırk ve kültür gibi unsurların sınıf mücadelesi kadar belirleyici olmadığını bilirim. Bu durumun ortaya çıkmasında, babamın örgütlü bir demiryolu işçisi olmasının; ayrıca, beslenme uzmanı Osman Nuri Koçtürk gibi antiemperyalist isimlerden aldığı sendika eğitimlerinde öğrendiği şeyleri eve gelip bizlere anlatmış olmasının etkili olduğunu düşünüyorum. ABD Marshall yardımı olarak turuncu renkli peynirleri yiyip süt tozundan yapılma sıvıları içtiğimiz ilkokul eğitimi günlerinde, beslenme uzmanı Osman Nuri Koçtürk‘ün anlattığı ABD‘ni temsil eden kurt ya da tilki ile Türkiye‘yi temsilen trene boş boş bakan ineğin yedikleri besinler nedeniyle birbirlerinden ne kadar farklı olduklarına dair benzetmeyi bir La Fointaine masalı gibi babamdan dinlediğimi hiç unutmam.

Bu anlamda, 1989 ve sonrasında Sovyetler Birliği‘nin çözülmeye başlamasıyla birlikte, çevremdeki çoğu sosyalist, devrimci ya da solcunun o hayal kırıklığı içinde ve inançsızlıkla topu taca atarak ‘çevreci‘ ve ‘feminist‘ olmaya karar verdiği ya da ulusal duygularla şovenist kimlik politikalarına savrulduğu dönemlerde de temel belirleyici olanın sınıflar arası mücadele olduğunu savunmuş, vahşi kapitalizme karşı tarihi, arkeolojik, kültürel ve doğal değerlere sahip çıkarak çevreci olmanın ya da cinsiyet, ırk, yaş, engellilik gibi alt mücadele alanlarının sınıf mücadelesinin içinde yer aldığını savunmuşumdur.

Çünkü cinsiyet, çevre ya da kimlikler üzerinden yapılan mücadelelerin, anti kapitalist mücadele anlayışı çerçevesinde sınıf mücadelesi ile ilişkilendirilip çözümlenmediği takdirde kalıcı olmayacağına ve sonuç alınamayacağına, mücadelenin kitlesel olarak bu alanlara aktarılmasının; hatta işçi sendikalarının bile çevreci, feminist vb. hareketlere dahil olmaları önerilerinin aslında neoliberal kapitalist anlayıştan kaynaklandığına ve o nedenle de, sınıfsal bir temeli olmayan hiç bir toplumsal hareketin başarıya ulaşamayacağına inanırım.

Bugün bu çerçevede, uzun yıllardır kadın mücadelesi adıyla ortaya konulan ve yer yer ya da zaman zaman cinsiyetler arasındaki düşmanlık noktasına kadar gidebilen, kadını hem kendi sınıfından hem de aynı mücadele alanı içinde yer alan diğer sınıf, kesim ve gruplardan yalıtan çalışmaların belediyeler; özellikle de büyükşehir belediyeleri düzlemindeki durumunu ortaya koymaya çalışacağım.

Belediyeler yıllardan bu yana kadınların hak mücadelesine destek vermek, kadın cinayetlerine karşı çıkmak, tüm üretim alanlarında kadın işgücünü öne çıkarmak, kadınları her anlamda özgürleştirip bilinçlendirmek, örgütlemek ya da mevcut kadın örgütlenmesini desteklemek için çok farklı düzeylerde çalışmalar yapıp bunları hazırladıkları tüm resmi belgelerde tanıtım malzemesi olarak kullanmaktadırlar: Bu sene şu kadar kadına eğitim verdik, şu kadar kadın merkezi açtık, şu kadar kadını sığınma evlerimizde ağırladık gibi…

Ama yine de, yapılan çalışmaların sonuçlarına baktığımızda onca toplantı, sempozyum, kongre, konferans, çalıştay, atölye, kurs, gezi ve etkinliğe rağmen bir şeyler eksik kalmakta, kadının kendi ayakları üstünde durarak özgürleşmesi, toplum içinde ön plana çıkması mümkün olmamakta, kadın sorunu tanrılarca görevlendirilen kartalın her gece yediği, Kafkas Dağı’nda zincire vurulmuş Prometheus‘un karaciğeri gibi ertesi gün yeniden oluşup büyümekte ve gelişmekte, onca mücadeleye rağmen kadın cinayetleri daha da artmakta, toplumda kadının adı bir türlü geçmemektedir.

Bu durumun nedenini araştırmak için aklımıza gelen birbirinden farklı sorular sorup onların cevaplarını arayabiliriz: Kadın mücadelesi içinde yer alan kadınlar ve onlara destek olan erkekler bütün bu sonuçsuz mücadeleleri yapıp eylerken yoksa kendi vicdanlarını mı rahatlatıyorlar? Büyük umutlarla seçilen kadın yönetici ve temsilcilerin, elde ettikleri iktidarın güç ve etkisiyle -deyim yerindeyse- ‘erkekleşip‘ karşıtına dönüştüğü bir süreçte, karşıtların çelişki ve birliğini dikkate almayanlar yoksa, aynen kapitalizmin krizleri gibi biteviye sürecek bilindik ve sonuçsuz bir yolculuğa mı çıkıyorlar? Bu mücadelenin en kısa sürede neticelenebilecek en basit ve kolay yol, yöntem ve mücadele alanları yok mudur? Örneğin kadınların ve erkeklerin eşitliğine inanmış, kadın haklarını savunan insanlar, özellikle de siyasetçi ve belediye başkanları kadınlardan yana uygulamaları; örneğin, tüm hizmet birimlerinde aynı sayıda kadın ve erkek çalıştırarak kadının üretim içinde yerini güçlendirme projelerini niye önce kendi parti ya da belediyelerinden başlatamazlar, niye önce kendi evlerinin önünü temizleyip başkalarına örnek olmazlar?

İşte ben de bu sorulara net bir yanıt bulabilmek için 2019 tarihli son yerel seçimlerde CHP‘nin eline geçen İstanbul ve Ankara büyükşehir belediyeleriyle 2009 yılından bu yana CHP‘nin yönetiminde olan İzmir Büyükşehir Belediyesi ile bu belediyelere bağlı olarak içme suyu, kanalizasyon ve ulaşım hizmeti veren kurumların 2009-2020 dönemine ait toplam 191 adet faaliyet raporunu inceleyerek son 22 yıl içinde istihdam ettikleri kadınların sayısı ile yıllar itibariyle bu sayılardaki değişimi inceleyerek hem her birinin bu süre içinde kadın çalışan sayısının artması için ne yaptığını ortaya koymaya, hem de bu üç büyükşehir belediyesini birbirleriyle mukayese ederek CHP ile AKP‘nin bu konudaki politika ve uygulamalarındaki benzerlik ve farklılıkları ortaya koymaya çalıştım:

İstanbul, Ankara ve İzmir büyükşehir belediyelerinin 2009-2020 döneminde çalıştırdığı kadın çalışan sayısı nedir ve bu sayılardaki değişimin kadın mücadelesi ile ilişkisi var mıdır ya da bu gelişimin ülkemizdeki kadın mücadelesine etkisi ne olmuştur?

Ama ondan önce bu üç büyükşehir belediyesinin 2020 yılı itibariyle hizmet verdiği nüfusu, hizmet alanının büyüklüğünü ve çalıştırdığı personel sayılarını ortaya koyup, bu sayılara İstanbul‘da İSKİ ve İETT, Ankara‘da ASKİ ve EGO, İzmir‘de İZSU ve ESHOT gibi belediyeye bağlı kurumların dahil odluğunu, belediye şirketlerinde çalışanların sayısı, genellikle “ticari sır” gerekçesiyle açıklanmadığı için İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘ne ait 28, Ankara Büyükşehir Belediyesi‘ne ait 16 ve İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait 23 şirket personelinin bu verilere dahil olmadığını belirtelim.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (2020) – Nüfus: 15.462.452, Yüzölçümü: 5.461 Km2, Personel Sayısı: 28.307

Ankara Büyükşehir Belediyesi (2020) – Nüfus: 5.663.322, Yüzölçümü: 25.632 Km2, Personel Sayısı: 15.129

İzmir Büyükşehir Belediyesi (2020) – Nüfus: 4.394.694, Yüzölçümü: 11.891 Km2, Personel Sayısı: 14.985

Bu verilerin biraz daha anlam kazanması için hizmet verilen nüfus ile belediye personel sayılarını birbiri ile mukayese etmeye kalktığımızda; nüfusu en fazla olan İstanbul‘da çalıştırılan personel başına 546, nüfusu İzmir‘e göre daha fazla olup, kapsadığı alan dikkate alındığında daha az personel çalıştıran Ankara‘da çalıştırılan personel başına 374, nüfusu ve hizmet ettiği alan Ankara‘ya göre daha az olan İzmir‘de çalıştırılan personel başına 399 kişi düştüğünü söyleyebiliriz.

Üç büyükşehir belediyesi ile bağlı kurumlarında çalışan personel sayısının 2009-2020 dönemindeki gelişimi ise aşağıdaki çizelgede gösterilmiştir.

Grafikten de göreceğiniz gibi İzmir’e göre daha fazla nüfus ve hizmet alanına sahip Ankara Büyükşehir Belediyesi‘nin çalıştırdığı personel sayısı geçtiğimiz yıllarda neredeyse İzmir‘in yarısına yakın olmakla birlikte sayı son yıllarda, özellikle de 2020 yılında büyük oranda artmış ve 2020 yılı itibariyle neredeyse İzmir‘e yaklaşmıştır.

2009-2020 döneminde İstanbul, Ankara ve İzmir büyükşehir belediyeleri ile bu belediyelere bağlı İETT, İSKİ, EGO, ASKİ, İZSU ve ESHOT genel müdürlükleri gibi kurumlarda memur, sözleşmeli personel, kadrolu işçi, geçici işçi, taşeron işçisi ve sözleşmeli sanatçı gibi değişik statülerde çalışanların sayıları ile bunların cinsiyetler arasındaki dağılımını ve yıllar itibariyle gelişimini aşağıdaki üç ayrı tabloda görebilirsiniz:

İSTANBUL: En iyi durumda olan kadın memur ve sanatçılar bile üretim sürecinin içinde yer almamaktadır.

Büyükşehir Belediye Meclisindeki kadın üye oranının % 17,05, AKP‘li kadın üyelerin kendi grupları içindeki oranının % 19,32, CHP‘li kadın üyelerin kendi grupları içindeki oranının % 15,97 olduğu İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile bağlı iki genel müdürlükte (İSKİ, İETT) çalışan kadınların toplam sayısı 2011 yılı endeksi 100 (21.141 çalışan) olarak kabul edildiği takdirde, 2020 yılı itibariyle 134 endeks değeri (28.307) olarak artmış, bu sayı ve değer içindeki kadın çalışan oranının 2010 yılında % 16 iken 2011 yılında % 17, 2012 yılında % 19, 2013 yılında % 19, 2014ve 2015 yıllarında % 18, 2016 yılında % 19, 2017 yılında % 13, 2018 yılında % 19, 2019 ve 2020 yıllarında % 13 olduğu belirlenmiştir.

Kadın çalışanların İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile İETT ve İSKİ genel müdürlüklerindeki durumuna ayrı ayrı baktığımızda ise, İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘nde memur olarak çalışan kadınların 2010-2020 döneminde % 18 ile % 23 arasında bir paya sahip olduğu, 11 yıllık ortalamanın % 21,28 düzeyinde gerçekleştiği, İETT Genel Müdürlüğü‘nde çalışan kadın memurların 2017-2020 döneminde % 25 oranında bir paya sahip olduğu, İSKİ Genel Müdürlüğü‘nde çalışan kadın memurlara ait oranların 2010-2020 döneminde % 27-32 arasında değiştiği, 11 yıllık ortalamanın ise % 30,19 düzeyinde gerçekleştiği görülmüştür.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi açısından ilginç olan bir diğer durum ise ‘Sözleşmeli Sanatçı” olarak istihdam edilen ve çoğu İstanbul Şehir Tiyatroları‘nda çalışan tiyatrocular arasındaki kadın oranının 2011-2020 dönemi itibariyle % 36-43 arasında değişmesi ve 10 yıllık ortalamanın % 38,8 olarak hesaplanmasıdır.

Bu tabloda İstanbul Büyükşehir Belediyesi açısından en olumsuz durum ise gerek belediyede gerekse iki ayrı genel müdürlükte ‘kadrolu işçi‘ ya da ‘geçici işçi‘ olarak çalıştırılanlar arasındaki kadın oranının son derece düşük çıkmasıdır. Bu oranların 2010-2020 dönemindeki ortalamasının ‘kadrolu işçiler‘ için % 9,28, ‘geçici/taşeron işçiler’ için % 14,20 olarak hesaplanması bu durumun en iyi örneğidir.

ANKARA: Kadın her ad ve düzey itibariyle üretim sürecinin dışındadır.

Büyükşehir Belediye Meclisindeki kadın üye oranının % 8,85, AKP‘li kadın üyelerin kendi grupları içindeki oranının % 11,37, tek bir CHP‘li kadın üyenin kendi grubu içindeki oranının % 3,58 olduğu Ankara Büyükşehir Belediyesi ile bağlı iki genel müdürlükte (ASKİ, İETT) çalışanların toplam sayısı 2010 yılı endeksi 100 (4.250 çalışan) olarak kabul edildiği takdirde 2020 yılı itibariyle 356 endeks değeri (15.129) olarak artmış, bu sayı ve değer içindeki kadın çalışan oranının 2011 yılında % 19 iken 2012 yılında % 20, 2013 ve 2014 yıllarında % 18, 2015 ve 2016 yıllarında % 21, 2017 yılında % 17, 2018 ve 2019 yıllarında % 16, çalışan sayısının bir önceki yıla göre % 164,77 oranında arttığı 2020 yılında da % 14 olduğu belirlenmiştir.

Kadın çalışanların Ankara Büyükşehir Belediyesi ile ASKİ ve EGO genel müdürlüklerindeki durumuna ayrı ayrı baktığımızda ise, Ankara Büyükşehir Belediyesi‘nde memur olarak çalışan kadınların 2011-2020 döneminde % 21 ile % 24 arasında değişen bir paya sahip olduğu, 10 yıllık ortalamanın % 22,8 düzeyinde gerçekleştiği, ‘sözleşmeli personel‘ olarak çalışan kadınların devlet memuru kadınlara göre daha fazla oranda olduğu belirlenmiştir. Buna göre, 2011-2020 döneminde ‘sözleşmeli personel‘ olarak çalışan kadınların oranı % 32 ile % 53 arasında değişmiş ve 2011-2020 dönemindeki ortalama değer % 40 olarak bulunmuştur. Ayrıca tablo üzerinde yapılan incelemeler sonucunda, ASKİ Genel Müdürlüğü‘nde çalışan kadın memurların 2017-2020 döneminde % 18, EGO Genel Müdürlüğü‘nde çalışan kadın memurların faaliyet raporlarının yayınlandığı 2018-2020 döneminde % 14 oranında bir paya sahip olduğu, ASKİ‘de ve EGO‘da ‘sözleşmeli personel” statüsünde çalışan kadınların ise faaliyet raporlarının yayınlandığı 2013, 2017, 2018, 2019 ve 2020 yıllarında % 16 ila % 44’e yaklaşan oranlarda istihdam edildiği görülmüştür.

2009-2020 döneminde Ankara Büyükşehir Belediyesi ile ASKİ ve EGO genel müdürlüklerinde çalışanların cinsiyetlerine göre dağılım ve gelişimi gösteren aşağıdaki tabloda, aynen İstanbul ile ilgili tabloda karşımıza çıktığı gibi; yani, ‘kadrolu işçi‘ ve ‘taşeron işçisi‘ olarak tanımlananlar arasındaki kadın çalışan sayısının azlığıdır ve bu durum kadın hakları açısından önemli bir sorundur. Bu oranın 2011-2020 döneminde Ankara Büyükşehir Belediyesi‘nde % 7-11 aralığında, ASKİ Genel Müdürlüğü‘nde % 4-5 aralığında, EGO Genel Müdürlüğü‘nde de % 4 düzeyinde gerçekleşmesi, kadının üretim içindeki yerini geliştirmek açısından üzerinde ciddi ciddi düşünülüp çözümlenmesi gereken önemli bir sorundur.

İZMİR: Çalışan kadın oranı diğer belediyelere göre daha iyi olsa da kadın, üretim sürecinin dışında tutulmaktadır.

Büyükşehir Belediye Meclisindeki kadın üye oranının % 17,15, AKP‘li kadın üyelerin kendi grupları içindeki oranının % 17,40, CHP‘li kadın üyelerin kendi grupları içindeki oranının % 18,59 olduğu İzmir Büyükşehir Belediyesi ile bağlı iki genel müdürlükte (İZSU, ESHOT) çalışanların toplam sayısı 2009 yılı endeksi 100 (8,700 çalışan) olarak kabul edildiği takdirde 2020 yılı itibariyle 172 endeks değeri (15.129) düzeyinde artmış, 2009-2019 döneminde makul düzeyde olan çalışan sayısı artışı 2020 yılında 209 yılına göre % 72,25, bir önceki yıla göre % 39,87 oranında artarak 14.985’e ulaşmıştır. Bu sayı ve değer içindeki kadın çalışan oranının 2009 yılında % 16 iken 2010 yılında % 20, 2011 yılında % % 18, 2012 yılında % 19, 2013 yılında % 20, 2014 yılında % 19, 2015 yılında % 22, 2016, 2017 ve 2018 yıllarında % 16, 2019 yılında % 17, 2020 yılında da yine % 16 oranında olduğu belirlenmiştir.

Kadın çalışanların İzmir Büyükşehir Belediyesi ile İZSU ve ESHOT genel müdürlüklerindeki durumuna ayrı ayrı baktığımızda ise, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nde memur olarak çalışan kadınların 2009-2020 döneminde % 24 ile % 30 gibi diğer iki büyükşehir belediyesinde görülmeyen düzeyde bir paya sahip olduğu, 11 yıllık ortalamanın % 30 düzeyinde gerçekleştiği, ‘sözleşmeli personel‘ olarak çalışan kadınlar da aynı durumun, hatta kadın-erkek eşitliğini yansıtacak ideal durumu yansıtırcasına % 50-51 düzeyinde tekrarlandığı (11 yıllık ortalama 51,55) belirlenmiştir.

Ayrıca tablo üzerinde yapılan incelemeler sonucunda, İZSU ve ESHOT genel müdürlüklerinde çalışan kadın memur oranı ile ‘sözleşmeli personel‘ statüsündeki kadınların, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nde çalışan kadın memurlar ile ‘sözleşmeli personel‘ statüsündeki kadınlar gibi aynı düzeyde (İZSU kadın memur oranı % 27, İZSU sözleşmeli personel’ statüsündeki kadın oranı % 46, ESHOT kadın memur oranı % 22, ESHOT sözleşmeli personel statüsündeki kadın oranı % 38) olduğu görülmüştür.

2009-2020 döneminde İzmir Büyükşehir Belediyesi ile İZSU ve ESHOT genel müdürlüklerinde çalışanların cinsiyetlerine göre dağılım ve gelişimi gösteren aşağıdaki tabloda, aynen İstanbul ve Ankara ile ilgili tablolarda karşımıza çıktığı gibi; yani, ‘kadrolu işçi‘ kategorisi içindeki kadın çalışan oranının hem belediye hem her iki genel müdürlük düzleminde % 0-8 arasında değişen oldukça yetersiz oranı ile “taşeron/şirket işçisi” adıyla çalıştırılan çok fazla sayıdaki işçi kitlesi içindeki kadınların sayı ve oranlarının düzenlenen faaliyet raporlarında belirtilmemiş olması kadın hakları mücadelesi açısından büyük ve önemli bir sorundur.

İstanbul, Ankara ve İzmir büyükşehir belediyelerinde 2009-2021 döneminde çalıştırılan kadın personelin tüm personele oranını ve yıllık gelişimini gösteren yukarıdaki grafikten de anlaşılacağı üzere kadınların belediye içindeki istihdamı İstanbul‘da % 13-19, Ankara‘da % 14-21, İzmir‘de de % 16-22 aralığında olup; çalışan kadın oranı, İstanbul‘un CHP yönetimine geçtiği 2019 yılından sonra % 19’lar düzeyinden % 13’ler düzeyine, Ankara‘nın CHP yönetimine geçtiği 2019 yılından sonra % 17-16’lar düzeyinden % 14 düzeyine indiği, İzmir‘de ise 2015’de sahip olduğu % 22 düzeyinden % 16’lar düzeyine indiği görülecektir. Bu durum, hem kadın çalışanlar hem de kadın haklarını savunduğunu söyleyen CHP açısından ilginç ve vahim bir gelişmeyi ortaya koymaktadır. Böylelikle kadınlar açısından zaten yetersiz olan durum daha da yetersiz hale gelmektedir…

CHP’li belediyeler, kendi parti örgütleri içinde bile % 30 cinsiyet (kadın) kotasına ulaşamadıklarını dikkate aldığımızda, gerçekte % 13-16 aralığında dolaşan kadın çalışan oranını kamuoyunun dikkatinden kaçırmak için zaman zaman üst yönetimde olan ya da belediye meclislerinde görev yapan kadınların daha yüksek olan oranlarını öne çıkarıp bundan kendilerine bir fayda sağlamaya çalışsalar da, % 13-16 düzeyinde dolaşan bu oranlar kadının ekonomik özgürlük ve istihdamına önem verdiği iddialarının ne kadar boş olduğunu ortaya koymaktadır.

‘İçeride’ çalışmak niyeti….

Aslında üst ya da orta düzeyde yönetici kadın sayısının daha fazla olması ve bunun olması gereken bir durummuş gibi öne çıkarılması, yukarıda da sözünü ettiğimiz başka bir sorunlu alanın varlığına işaret etmektedir: Yöneticilerin ya da bizzat kadınların veya onların aile çevresinin ‘içerideki‘ masa başı işleri onlar için daha uygun görmesi… Kadınların dış mekanda yapılan hizmetler yerine iç mekandaki büro işlerine uygun olduklarını varsayan bu anlayış aslında kadın-erkek eşitliğine aykırı korumacı bir zihniyeti yansıtmakta olup; kadının iç mekandaki bürolarda çalıştırılması suretiyle erkekler tarafından sahiplenilip korunması olgusunu ön plana çıkarmaktadır. Hele ki, büroda çalışmak koşulu ya da özlemi ile işe başlayanlar, kent siyasetinde ya da yönetiminde önde gelenlerin karısı, kızı, oğlu, gelini ya da kongre seçimlerinde marjinal değeri olan kıymetli delegeler ise ve bunlar önce işe girmek, işe girdikten sonra da ‘içeride‘ çalışmakla ilgili taleplerini ifade etmişlerse….

Evet, yukarıdaki tablo ve çizelgelerin de ortaya koyduğu gibi, kadınların dış mekan hizmetleri içindeki oranı, iç mekanda çalışan memur, sözleşmeli personel ve sanatçılara göre daha az durumdadır. Her ne kadar park ve bahçe, otobüs, metro, tramvay hizmetlerine alınan bir iki kadın işçi ya da emekçi belediyelerle ilgili reklam ve tanıtımlarda öne çıkarılıp bu hizmetlerde de kadın çalıştırılıyormuş gibi bir algı yaratılmak isteniyorsa da gerçek hiç de öyle değildir.

O nedenle, İstanbul, Ankara ve İzmir büyükşehir belediyelerinin, gerçekleştirdikleri hizmetlerle kent, bölge ve ülke düzlemindeki kadın hakları mücadelesine destek verirken önce kendi çalışanları arasındaki kadın oranlarını arttırmak için çaba göstermesi gerektiğini, bunu başaramadıkları, diğer kişi ve kurumlara iyi bir örnek olamadıkları sürece inandırıcı ve başarılı olamayacaklarını düşünüyorum.

Önce belediyelerdeki kadın çalışan sayısını arttırmak…

Evet, devlet memurları ile ilgili mevzuatta daha fazla kadın memur çalıştırılmasını engelleyen ya da zorlaştıran hükümler olduğunu biliyorum. Ama çoğu açık alanda çalışan kadrolu ya da geçici işçi istihdamında daha fazla kadın işçi çalıştırılmasını, kadınlara pozitif ayrımcılık yapılmasını engelleyen bir hüküm ya da yasal bir düzenleme olmadığı için; ayrıca bu alanlarda zaten memur ve sözleşmeli personelle ilgili alanlardan daha az kadının istihdam edildiği ortada olduğu için bundan sonraki süreçte tüm hizmet alanlarındaki kadın çalışan sayısının arttırılması için özel politika ve stratejiler geliştirilmesini, stratejik planlarla performans programlarına bu durumu net bir şekilde ortaya koyacak hedefler konulmasını, bu hedeflere ulaşılıp ulaşılmadığı ile ilgili izleme, değerlendirme ve müdahale çalışmalarına önem verilmesini öneriyor ve bu hususların takipçisi olacağımızı ifade ediyoruz.

Tarafları bir araya getiren Dolar ya da Avro kardeşliği… (2)

Ali Rıza Avcan

Evet, bugünkü yazımızda diğerlerinden farklı olarak “büyük zarar görerek gerçeğin farkına varmak” anlamına gelen “başına taş düşmek” halini ifade eden bir görselle karşınıza çıktık ve bu üç taşın her birini “Hak“, “Hukuk” ve “Adalet” olarak adlandırdık.

Çünkü, bu taşların, yazımızın önceki bölümünde ayrıntılarıyla anlattığımız İzmir‘in tramvayla olan sergüzeştini anlatan öyküsünün başına, büyük zararlar getirerek düştüğüne ya da düşeceğine inanıyoruz.

Çünkü ‘doğru‘, “yerinde‘, ‘verimli‘ ve ‘etkin‘ belediye hizmet ya da yatırımlarının ‘hukuka uygun‘, ‘yapılabilir‘ ve ‘sürdürülebilir‘ olması, yaşanan bir sorun ya da talebe cevap vermesi durumunda anlamlı olabileceğine; bu koşulların mevcut olmaması durumunda, “başına taş düşme” gibi deyimlerle ifade edilen felaket boyutundaki başarısızlıkların gündeme geleceğini düşünüyor ve bu nedenle bunun aksini yapanları zaman zaman ya da yer yer uyarmak zorunda kalıyorum.

Bu anlamda halen yapılmakta olan Çiğli Tramvayı Projesi ile hazırlıkları sürdürülen Girne Tramvayı Projesi‘nin, iş işten geçtikten sonra “başa taş düşürecek” projeler olduğuna, projenin esası olan düşüncenin hukuken sakat olacağına inanıyorum.

Gelelim, söz konusu iki projenin başına “Hak“, “Hukuk” ve “Adalet” taşlarını düşürecek gerçeklere…

Onuncu Kalkınma Planı 2014-2018

985. Kentiçi toplu taşımada trafik yoğunluğu ve yolculuk talebindeki gelişmeler dikkate alınarak öncelikle otobüs, metrobüs ve benzeri sistemler tercih edilecek; bunların yetersiz kaldığı güzergâhlarda raylı sistem alternatifleri değerlendirilecektir. Raylı sistemlerin, işletmeye açılması beklenen yıl için doruk saat-tek yön yolculuk talebinin; tramvay sistemleri için asgari 7.000 yolcu/saat, hafif raylı sistemler için asgari 10.000 yolcu/saat, metro sistemleri için ise asgari 15.000 yolcu/saat düzeyinde gerçekleşeceği öngörülen koridorlarda planlanması şartı aranacaktır.

On Birinci Kalkınma Planı 2019-2023,

702.1. Kentiçi toplu taşımada trafik yoğunluğu ve yolculuk talebindeki gelişmeler dikkate alınarak öncelikle otobüs, metrobüs ve benzeri sistemler tercih edilecek, bunların yetersiz kaldığı güzergâhlarda raylı sistem alternatifleri değerlendirilecektir.

702.2. Raylı sistemlerin, işletmeye açılması beklenen yıl için doruk saat-tek yön yolculuk talebinin tramvay sistemleri için asgari 7.000 yolcu/saat, hafif raylı sistemler için asgari 10.000 yolcu/saat, metro sistemleri için ise asgari 15.000 yolcu/saat düzeyinde gerçekleşeceği öngörülen koridorlarda planlanması şartı aranacaktır.

On ve On Birinci kalkınma planlarının 985, 702.1 ve 702.2 madde numaralı politika tedbirleri içinde koyu renkle işaretleyip dikkati çekmek istediğimiz bölümleri birleştirmeye kalktığımızda, karşımıza çıkan “Raylı sistemlerin, işletmeye açılması beklenen yıl için doruk saat-tek yön yolculuk talebinin tramvay sistemleri için asgari 7.000 yolcu/saat düzeyinde gerçekleşeceği öngörülen koridorlarda planlanması şartı aranacaktır.” ifadesinin, aslında toplu ulaşım yatırımlarında ülke ve kent düzeyinde verimliliği ve tasarrufu sağlama niyetinin ortaya konduğu görülecektir. Böylelikle daha ekonomik olan lastik tekerlekli toplu ulaşım araçlarının çalışması gereken güzergahlarda, daha pahalı olan tramvay hatları da dahil olmak üzere raylı sistemlerin yapılması engellenerek israfın önüne geçilmesi sağlanacaktır.

30.10.1984 tarih, 3067 sayılı Kalkınma Planlarının Yürürlüğe Konması ve Bütünlüğünün Korunması Hakkında Kanun‘un 1. ve 2. maddeleri uyarınca, Onuncu Kalkınma Planı 2014-2018 TBMM’nin 02.07.2013 tarih, 1041 sayılı; On Birinci Kalkınma Planı 2019-2023 da TBMM’nin 18.07.2019 tarih, 1225 sayılı kararı ile kabul edildiği dikkate alındığında; ayrıca, bu konu ile ilgili olarak hukuk doktrini içinde yapılan tartışmalar çerçevesinde, kalkınma planlarının Türk Anayasa Sistemi içinde kanun olarak kabul edildiği; hatta kanunla Anayasa arasında üstün bir yer işgal ettiği fikrinin kabul gördüğü görülmektedir. (1, 2, 3)

Bu nedenle, beklenen yıl; yani 2030 yılı için doruk/zirve saat-tek yön yolculuk talebinin tramvay sistemleri için asgari/en az 7.000 yolcu/saat düzeyinde gerçekleşeceği öngörülen koridorlarda, yapılan hesapların 7.000 yolcu/saat düzeyinin altında çıkması durumunda o koridora/güzergaha tramvay sistemi yapılamayacak, ilgili belediyeler bu tür yatırımlar için onay isteyemeyecek, onay verecek merkezi yönetim kurumları da onay veremeyecektir. Her iki kalkınma planının getirdiği bu koşul, TBMM tarafından kabul edilen kalkınma planlarının kanun niteliğinde olması nedeniyle hem emredici hem de kısıtlayıcı bir yasal düzenleme olduğu için bu yasal düzenleme hem yerel yönetimleri hem de merkezi yönetim organlarını bağlamaktadır.

Peki bizim ele alıp gündeme getirdiğimiz İzmir tramvay hatlarının UPİ 2030 İzmir Ulaşım Ana Planı‘nda yazılı olan hedef yıl; yani 2030 yılı için doruk/zirve saat-tek yön yolculuk talebinin rakamları nedir?

Söz konusu planın 402 sayfalık sonuç raporunun 63. sayfasındaki “Tablo 9/2. İşletme Türlerine Göre 2030 Hedef Yılı Raylı Sistem Hatlarının Genel Özellikleri” başlıklı tabloda yer alan verilere göre “2030 yılı için doruk/zirve saat-tek yön yolculuk talebi“;

T2 Konak Tramvay Hattı için belirtilmemekle birlikte aynı nitelikte olmayan “2030 Yılı Sabah Zirve Saatte Kesitteki En Yüksek Yolcu Hacmi” karşılığı olarak 1.765 yolcu/saat değerinin yazılı olduğu,

T1 Karşıyaka Tramvay Hattı için belirtilmemekle birlikte aynı nitelikte olmayan “2030 Yılı Sabah Zirve Saatte Kesitteki En Yüksek Yolcu Hacmi” karşılığı olarak T1 Karşıyaka, T3a Çiğli Tramvayı (AOSB) ve T3b Çiğli Tramvayı (Çiğli Merkez) adıyla ayrı ayrı tanımlanıp güzergah olarak yer yer birbiriyle çakışan 3 ayrı tramvay hattının bileşimi için 4.311 yolcu/saat değerinin yazılı olduğu,

T4 Girne Tramvay Hattı için belirtilmemekle birlikte aynı nitelikte olmayan “2030 Yılı Sabah Zirve Saatte Kesitteki En Yüksek Yolcu Hacmi” karşılığı olarak 3.987 yolcu/saat değerinin yazılı olduğu; yani 7.000 yolcu/saat değerinin altındaki değerlerin yazılı olduğu belirlenmiştir. (4)

Şimdi bu durumda, her bir tramvay hattının yapımı için hazırlanan proje dosyalarının, On ve On Birinci kalkınma planlarının gerekli onayı verecek olan merkezi yönetim kurumları açısından emredici koşul niteliğindeki 985, 702.1 ve 702.2. numaralı politika hedeflerine göre kabul görüp onaylanması ve bu onaylara göre tramvay hatlarının yapılması mümkün müdür?

Tabii ki, HAYIR!

Peki, böylesi bir durum yaşanması durumunda siz olsanız ne yaparsınız?

Şayet sınırlı kamu kaynaklarının çarçur edilmemesini ve lastik tekerlekli toplu ulaşım araçlarının yeterli olduğu güzergahlarda tramvay yapılarak kamu kaynaklarının israf edilmemesini istiyorsanız ve elinizdeki kalkınma planları bunu mümkün kılmıyorsa; ne yaparsınız?

Tabii ki, proje dosyalarını inceleyip onaylayan ya da onaylayacak olan merkezi yönetim kurumlarının dikkatini çekip kendilerine kalkınma planları ve yasalarla verilmiş görevleri yapmaları için uyarır, İzmir’deki tramvay hatlarının kalkınma planlarının getirdiği koşullara uygun olup olmadığı hususunu inceleyip araştırmaları için başvuruda bulunursunuz.

Kim bu merkezi yönetim kuruluşları?

Öncelikle Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı Altyapı Yatırımları Genel Müdürlüğü ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Belediyeler Genel Müdürlüğü. Sonrasında da İçişleri Bakanlığı ve sonuç olarak Cumhurbaşkanlığı.

10 Temmuz 2018 tarih, 30474 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan 1 Numaralı Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi‘nin 485. maddesi ve bu maddeye dayanılarak hazırlanan Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı Altyapı Genel Müdürlüğü’nün Görev, Yetki ve Sorumluluklarının Belirlenmesine İlişkin Yönerge‘nin 8. maddesinin (g) fıkrası hükmüne göre, “Kamu kurum ve kuruluşları, belediyeler ve il özel İdareleri tarafından yaptırılacak teleferik, fıniküler, monoray, metro ve şehir içi raylı ulaşım sistemlerinin proje ve şartnamelerini incelemek veya incelettirmek ve onaylamakUlaştırma ve Altyapı Bakanlığı Altyapı Genel Müdürlüğü‘nün görevidir.

Yine aynı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi‘nin 100. maddesinin (b) fıkrası hükmüne göre, “mahalli idare yatırım ve hizmetlerinin kalkınma planları ile yıllık programlara uygun şekilde yapılmasını gözetmekÇevre ve Şehircilik Bakanlığı Yerel Yönetimler Genel Müdürlüğü‘nün, 104. maddesinin (a) ve (b) fıkralarına göre de, “çevresel etki değerlendirmesi ve stratejik çevresel değerlendirme çalışmalarını yapmak ve bu konuda gerekli kararları almak, izlemek ve denetlemek” ve “çevre kirliliğini önleme ve çevre kalitesini iyileştirmeye yönelik ter türlü faaliyet ve tesisi izlemek, gerekli tedbirleri almak ve aldırmak, denetlemek, çevre izni ve lisansı vermekÇevre ve Şehircilik Bakanlığı Çevresel Etki Değerlendirmesi, İzin ve Denetim Genel Müdürlüğü‘nün görev ve yetkisi içindedir.

Bu kurumlar tabii ki bu görevlerini o yıllarda ve halen geçerli kalkınma planı hükümlerini; yani, yapılmak istenen tramvay hattı projesinin güzergahındaki beklenen yıl (2030) için doruk saat-tek yön yolculuk talebinin tramvay sistemleri için asgari 7.000 yolcu/saatin altında kalması durumunda kamu kaynaklarının israfını önlemek ve verimliliği sağlamak amacıyla projelere onay vermeyecekler, verdikleri takdirde de kalkınma planları ile kendilerine verilmiş görev ve yetkiyi kötüye kullanmış ya da görevlerini ihmal etmiş olacaklardır.

Peki, bu durumda ben ne yapmış olabilirim?

Kendini yaşadığı topluma karşı sorumlu hisseden her yurttaşın ya da yaşadığı kenti sevip ona sahip çıkan her hemşerinin yaptığı gibi, 1 Temmuz 2017 tarihinde işletmeye alınan Karşıyaka, temel atma töreni 6 Şubat 2021 tarihinde yapılan Çiğli ve yapımı için hazırlıkları halen devam eden Girne tramvay projelerinin On ve On Birinci Kalkınma Planlarının bu hükümleri karşısındaki durumunu ve bundan sonra ne yapılacağını 23 Ağustos 2021 tarihinde yazdığım dört ayrı dilekçe ile Cumhurbaşkanlığı‘na, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı‘na, İçişleri Bakanlığı‘na ve Sayıştay Başkanlığı‘na sordum.

Amacım, yürürlükteki mevcut hukuk düzeni içinde, hedef yıl 2030 için belirlenen doruk saatte tek yön yolculuk talebinin 7.000 yolcu/gün değerinden az olduğu UPI 2030 İzmir Ulaşım Ana Planı ile ortaya koyulan bu büyük altyapı yatırımlarının, Onuncu Kalkınma Planı‘nın 985 ve On Birinci Kalkınma Planı‘nın 702.1 ve 702.2 numaralı politika hedefleri karşısındaki konumunu sorgulamak, bu projeler için verilen onayların bu hükümlere rağmen nasıl verildiğini ortaya koymaktı.

Gönderdiğim bu dilekçelere önce İçişleri Bakanlığı, sonrasında da Çevre ve Şehircilik Bakanlığı cevap verdi. Daha doğrusu kendileri doğrudan bir cevap vermeyip, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nden temin ettikleri bir belgeyi bana göndermekle yetindiler. Kendilerine telefon açıp sorduğumda da bu cevabın verilmiş olması sonrasında dosyaların kapatıldığını, bu dilekçeler nedeniyle başkaca bir işlem yapmayacaklarını belirttiler. Cumhurbaşkanlığı‘ndan ve Sayıştay Başkanlığı‘ndan ise henüz bir cevap almış değilim.

Peki o halde, yaptığım başvuru üzerine bana gönderdikleri İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin cevap yazısında ne vardı ki, bu dosyaları herhangi bir inceleme ya da araştırma yapmadan kapatmışlardı?

Bu cevabı sizin de görmeniz için, İzmir Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı Eser Atak imzalı tarihsiz ve E-25337150-622.02-381376 sayılı yazıyı aynen yayınlıyorum.

Bu yazının kırmızı çizgiyle çerçevelenmiş alan içindeki ifadesinden de anlaşılacağı üzere;

📌08.08.2018 tarih, 2018/596 sayılı UKOME kararı ile onaylanarak yürürlüğe giren UPİ 2030 İzmir Ulaşım Ana Planı‘nın yapımcısı Boğaziçi Proje Mühendislik A.Ş. tarafından hesaplanıp söz konusu planın 63. sayfasındaki “İşletme Türlerine Göre 2030 Hedef Yılı Raylı Sistem Hatlarının Genel Özellikleri” başlıklı 9/2. tabloda 2030 Yılı Günlük Toplam Yolcu Sayısı, T1 Karşıyaka, T3a Çiğli ve T3b Çiğli Merkez tramvay hatları için toplam olarak (111.816) olarak gösterildiği halde; bu sayının tarafıma gönderilen yazıda (73.394) olarak belirtildiği ortadadır.

📌Bu durumda şayet T3a-T3b Çiğli Tramvay Hattı‘nın günlük toplam yolcu sayısı (73.394) ise, UPİ 2030 İzmir Ulaşım Ana Planı‘na göre birbirine eklenecek biri yapılıp işletmeye açılmış, diğeri de henüz yapım aşamasında olan iki ayrı (Karşıyaka, Çiğli) tramvay hattında taşınacak toplam yolcu sayısı olarak bildirilen (111.816) sayısından T3a-T3b Çiğli Tramvay Hattı‘na ait (73.394) yolcu sayısını çıkardığımızda geriye kalan (38.422) yolcu sayısının T1 Karşıyaka Tramvay Hattı‘na ait günlük toplam yolcu sayısı olduğu gibi bir sonuca ulaşırız ki, bunun da doğru olmayacağı ayan beyan ortadadır.

📌Onuncu ve On Birinci Kalkınma Planlarında raylı sistem (tramvay) yatırımlarının yapılabilmesi için, beklenen yıl (2030) için doruk saatte tek yön yolculuk talebinin asgari 7.000 yolcu/saat olması koşulu getirildiği halde; söz konusu cevap yazısında Karşıyaka Tramvay Hattı için ifade edilen “Sabah zirve saatte toplam taşınan yolcu 9.274 yolcu/saat iken” bölümünde bunun “çift yöndeki yolculuk talebi” mi; yoksa, “tek yöndeki yolculuk talebi” mi olduğu hususunun açık ve kesin bir şekilde belirtilmediği;

📌Cevap yazısının Çiğli Tramvay Hattı ile ilgili paragrafının son bölümünde yer alan “tek yön yolcu sayısı 2.598 yolcu/saat-yön-kesit değerine ulaşacağız” ifadesinde, “zirve saatte” bölümü yazılmamış olmakla birlikte; bu bilginin eksikliğine rağmen belirtilen (2.598) yolcu/saat değerinin On Birinci Kalkınma Planı‘nın 702.2 nolu politika hedefinde bir koşul olarak yazılı olan asgari limitin altında kalması nedeniyle dikkate alınmadığı ya da doğru olup olmadığının araştırılmadığı;

📌Aynı cevap yazısının Girne Tramvay Hattı ile ilgili paragrafında ise, aynen UPİ 2030 İzmir Ulaşım Ana Planı‘nın 63. sayfasındaki tabloda yazılı olan değerlerin tekrarlandığı; yani, bu hatta beklenen 2030 yılı için doruk saat-tek yön yolculuk talebinin asgari 7.000 yolcu/saatlik limitin altında kaldığı söylenerek kalkınma planındaki koşula uyulmadığı hususunun açık ve net bir şekilde ikrar edildiği belirlenmiştir.

Sonuç olarak…

İzmir Büyükşehir Belediyesi, İzmir‘deki Karşıyaka, Çiğli ve Girne Tramvay Hatlarının yapımı ile ilgili projelerin hazırlık ve uygulama aşamalarında, Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı Altyapı Genel Müdürlüğü, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Yerel Yönetimler Genel Müdürlüğü, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Çevresel Etki Değerlendirmesi, İzin ve Denetim Genel Müdürlüğü ile İçişleri Bakanlığı İller İdaresi Genel Müdürlüğü ve Mülkiye Teftiş Kurulu Başkanlığı ise projelerin kalkınma planlarına uygunluğunu izleyip denetlerken, projelerin çevresel etkilerini ortaya koyan Çevre Etki Değerlendirme ya da Proje Tanıtım Dosyalarını onaylarken ve projelerin onaylanması aşamasında kendi görev ve yetkilerini kullanmayarak, benim başvuru örneğimde ortaya çıktığı gibi kullanmaktan kaçınarak hem mevcut hukuk kurallarına aykırı davranmakta, hem de kamu kaynaklarının israfına yol açarak verimlilik, yerindelik, şeffaflık gibi ilkelere uymamaktadır.

Karşıyaka ve Konak tramvay projelerinin belediye bütçesinden sağlanan kaynaklar dışında 165 Milyon Euro tutarındaki finansmanını sağlayan Dünya Bankası‘nın alt kuruluşu IFC (Uluslararası Finans Kuruluşu) ve ING Bank gibi yabancı bankalar, AFD (Fransız Kalkınma Ajansı) gibi yabancı kalkınma ajansları ile 2013-2021 döneminde yapılan Altı (6) ayrı ihale çerçevesinde İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nce ihale tutarı üzerinden kendilerine toplam 1.558.607.546,94 TL. (*) tutarında ödeme yapılan şirketlerin ve devlet müteahhitlerinin (Pandora belgeleri skandalında adı geçen Gülermak A.Ş., (5) Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi ve Ankara Ticaret Odası kayıtlarında adına rastlamadığımız Al-Ga İnşaat A.Ş., Proto Mühendislik A.Ş., toma üreticisi ve TÜMAD isimli madencilik şirketinin Balıkesir, Madran Dağı‘ndaki altın madeniyle çevreyi kirlettiği Nurol Holding‘e bağlı Nurol İnşaat A.Ş. ve “yerli ve milli tramvay” yaptığını iddia eden Almanya merkezli Bozankaya A.Ş.) AKP’nin merkez ve CHP’nin yerel bürokrasisiyle birlikte oluşturduğu işbirliği sayesinde, yapılan ya da yapılacak tramvay projelerinin kalkınma planlarına ya da diğer mevzuata aykırı bile olsa nasıl yapılabilir hale getirildiği kolaylıkla tahmin edilebilir… Hele ki elinizde, iktidarda olsun ya da olmasın her düzeydeki siyasi parti, grup, kesim ve şahısla iyi ve makbul ilişkiler geliştirmiş, o nedenle de her kapıyı açabilecek vazgeçilmez ve göz ardı edilemez becerikli bürokratlarınız varsa…

Evet, böylelikle İzmir‘deki tramvay öyküsünün sonuna geldik ve Türkiye‘nin Uluslararası Şeffaflık Derneği‘nin düzenlediği Yolsuzluk Algısı Endeksinde niye yıllardır arka sıralarda yer aldığının nedenlerinden sadece birini, bu öykünün bize verdiği esinle bir kez daha anlamaya başladık…

Böylelikle On ve On Birinci Kalkınma Planlarındaki yapım koşulu dikkate alınmadan; diğer bir anlatımla hukuka aykırı bir şekilde yapılan ya da yapılacak tramvay projeleri için, kamu kaynaklarının israf edilmemesi ve ulaşımda verimliliğin sağlanması adına müdahale etmesi gereken Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı bürokrasisinden bir fayda gelmeyeceğini, bu bakanlıklarda çalışan ve “AKP’nin adamları” olarak bilinen bürokratların böylesi bir hukuksuzluk karşısında “duymam, görmem, konuşmam” diyen o ünlü üç maymunun rolünü oynamaya hevesli olduklarını; böylelikle bu tür büyük bütçeli yatırım projelerinin kabulü ve onaylanması konusunda CHP’li belediyelerdeki bürokrasi ile işbirliği yaptıklarını anlamış olduk…

Şimdi tek umudumuz, belediyenin kaybolan tabloları konusunda olduğu gibi kamu kaynaklarının israfının önlenmesi konusunda hassas davranacağını umduğumuz Sayıştay Başkanlığı‘nda…


(*) Burada yazılı olan tutar, sadece 2013-2021 döneminde 4734 sayılı Devlet İhale Kanunu kapsamında yapılan Altı (6) ihale sonucunda imzalanan iş yapım sözleşmelerindeki miktarların toplamı olup, % 20 iş artışı ve fiyat farkı gibi nedenlerden kaynaklanan ek ödemeler ile kamulaştırma, altyapı yatırımları ve proje değişiminden kaynaklanan harcamalar bu tutarın dışındadır.

Kaynaklar

(1) Turgut Tan, Planlamanın Hukuku Düzeni, TODAİE Yayınları, Ankara,1976, sh.102.

(2) Lütfü Duran, İdare Hukuku Ders Notları, İstanbul Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 1982, Sh. 487-488.

(3) Denizer Şanlı, Planlama Yetkisinin Analizi, Ankara Barosu Dergisi, Yıl: 67, Sayı: 3, Yaz 2009, sh. 47-58.

(4) UPİ 2030 İzmir Ulaşım Ana Planı, İzmir Büyükşehir Belediyesi Yayını, Ocak 2019, sh. 63.

(5) https://www.artihaber.com/manset/3612/iste-pandoranin-sohretleri.

İzmir Tramvayı konusunda daha önce yazdığım yazılar

https://kentstratejileri.com/2017/07/22/cigli-tramvayi-1/

https://kentstratejileri.com/2017/08/01/cigli-tramvayi-2/

https://kentstratejileri.com/2021/08/16/kentsel-adalet-ve-esitlik-anlayisiyle-plan-ve-programlara-aykiri-isler/

https://kentstratejileri.com/2021/08/17/kentsel-adalet-ve-esitlik-anlayisiyle-plan-ve-programlara-aykiri-isler-2/

Tarafları bir araya getiren Dolar ya da Avro kardeşliği… (1)

Ali Rıza Avcan

2020 Yolsuzluk Algı Endeksi‘ni hazırlayan Uluslararası Şeffaflık Derneği (Transparency International), dünya ülkeleri ile ilgili yolsuzluk algısının, bir önceki yıla benzer bir seviyede geliştiğini belirterek 2020 yılında, dünya ülkelerinin üçte ikisinin başarıyı simgeleyen 100 rakamına göre 50 puanın altında kaldığını, bu sıralamada 88 puan alan Danimarka ve Yeni Zelanda‘nın birinciliği paylaştığını, bu iki ülkeyi 85’er puanla Finlandiya, Singapur, İsveç ve İsviçre‘nin takip ettiğini, Almanya‘nın 2019’da olduğu gibi 80 puanla 8’inci sırada yer aldığını, 40 puan alıp 180 ülke arasında 86. sırayı işgal eden Türkiye ile aynı puanı paylaşan ülkelerin ise, Trinidad ve Tobago, Doğu Timor, Fas, Hindistan ve Burkina Faso olduğunu duyurdu.

Söz konusu endeksi ayrıntılı bir şekilde incelediğimizde ise, Türkiye‘nin Ekonomik ve İşbirliği Kalkınma Teşkilatı (OECD) ülkeleri arasında da sondan üçüncü sırada yer aldığı görüyoruz.

Türkiye‘nin küresel sıralamada, ekonomik, sosyal ve politik istikrarsızlıkların yoğun olduğu ve henüz demokrasi ile tanışamamış birçok ülkenin gerisinde kalışı, sadece 2020 yılına ait bir durum olmayıp; bu sıralamadaki yeri ve puanı 2012 yılından bu yana hızlı bir biçimde düşmekte ve son 8 yıl içinde en çok gerileyen 5 ülke arasında yer alıyor.

İnternet gazetelerinden ulaştığım bilgilere göre Alman DW Ajansı‘na açıklamalarda bulunan Uluslararası Şeffaflık Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Daniel Eriksson, “Dünyanın üçte ikisinde yolsuzluğun olduğu söylenebilir” değerlendirmesinde bulunarak “Derecelendirmeyi yaparken öncelikli olarak rüşvet, zimmete para geçirme ve adam kayırmanın ülkelerde ne kadar yaygın olduğunu inceleyen endeks, söz konusu ülkelerde yolsuzlukla mücadele yasalarının olup olmadığını ve bu yasaların uygulanıp uygulanmadığını da dikkate alıyor…. Toplumlar demokratikleştikçe, açıklaştıkça, şeffaflaştıkça, yolsuzlukla mücadele etme kabiliyetleri de artıyor. Görüyoruz ki düşünce özgürlüğünün altını oyan, insan haklarını ihlal eden bazı ülkelerde yolsuzlukla mücadele kabiliyeti de çok düşük” değerlendirmesinde bulunmuş.

Birinci ve ikinci adımlar – Halka sorulmadan yapılan işler: Konak ve Karşıyaka Tramvay Projeleri….

Aziz Kocaoğlu zamanında tartışmalarla başlayıp Tunç Soyer döneminde sessiz sedasız devam eden İzmir Tramvayının aslında hazin bir hikayesi vardır…

İzmir Tramvayı (İzmirTram) olarak adlandırılan Karşıyaka ve Konak tramvay hatları, İzmir Büyükşehir Belediyesi şirketi İzmir Metro A.Ş.‘ne bağlıdır. 26 Şubat 2014 tarihli ihale sonrasında yapılan Mavişehir-Alaybey güzergâhında 15 istasyonu kapsayan 9,6 km uzunluğundaki (T1) Karşıyaka Tramvayı deneme amaçlı ön işletim için Aralık 2016’da, tam zamanlı işletim için de 1 Temmuz 2017’de, Fahrettin Altay-Halkapınar güzergâhında 20 istasyonu kapsayan 12,4 km uzunluğundaki (T2) Konak Tramvayı ise denetim amaçlı ön işletim 24 Mart 2018, tam zamanlı işletim için de 2 Temmuz 2018 tarihinde açılıp işletmeye alınmıştır. (1)

Bu iki tramvay hattı, 2007-2009 döneminde Pamukkale Üniversitesi tarafından hazırlanan 2009 tarihli İzmir Ulaşım Planı ile plan sonrasında gerçekleştirilen çalışmalarla İzmir kent merkezine önerilen 5 ayrı tramvay hattının ikisi olup diğerleri ise sırasıyla Buca, Bornova ve Narlıdere-Urla tramvayu hatlarıdır. Yapılan ilk analizlere göre 10 km uzunluğundaki Konak (Fahrettin Altay-Alsancak) hattında günlük yolcu taşıma kapasitesinin 84.960 yolcu/gün, 19 km uzunluğundaki Karşıyaka (Alaybey-Sasalı Doğal Yaşam Parkı) hattında günlük yolcu taşıma kapasitesinin yine aynı şekilde 84.960 yolcu/gün olduğu hesaplanmıştır. (2)

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin “İzmir Büyükşehir Belediyesi: Tramvay için hazırız, ucuz dış kredi onayı bekliyoruz” başlıklı 28 Kasım 2012 tarihli haberi ile TMMOB Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi Ulaşım Komisyonu‘nun Ağustos 2014 tarihli İzmir Tramvayı İnceleme Raporu‘ndaki bilgilere göre, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından İzmir Ulaşım Ana Planı doğrultusunda hazırlanan Karşıyaka ve Konak Tramvay Projeleri için Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı Altyapı Yatırımları Genel Müdürlüğü‘ne (DLH), proje raporu, teknik çizimler albümü ve fizibilite etüdünün onaylanması için 03.09.2010, 04.03.2011 ve 14.06.2011 tarihlerinde başvuruda bulunulmuş ve adı geçen genel müdürlük, 21.03.2012 tarihinde Konak Tramvay Projesinde hedef yıl için İzmir Ulaşım Ana Planı’nda öngörülen (zirve saatte 15.522 Yolcu/Yön/Saat) yolculuk değerini yeterli görerek bu projeye ait fizibilite etüdü ve güzergâh avan projelerini uygun gördüğünü bildirmiş, Karşıyaka Tramvayı Projesinin de yeterli yolcu taşımasına sahip fizibil bir proje olduğunu öngörüp projeleri onaylamıştır.

İzmir Büyükşehir Belediyesi kaynaklı bu haber metninden de anlaşılacağı üzere, bakanlık onayının verildiği aşamada Konak Tramvay Projesi için tek yönde “zirve saatte yolcu/yön/saat” yolculuk kestirimleri belli olduğu halde, Karşıyaka Tramvay Projesi ile ilgili yolculuk kestirimleri; Karşıyaka hattındaki tramvaya ne miktarda talep olacağı hususu belli değildir. (3, 4)

Anlaşılan odur ki, bu iki ayrı tramvay projesinden biri kentin tam ortasından geçen güzergahı nedeniyle hesaplanmış sayıda yeterli yolculuk talebine sahipken diğerinde; yani Karşıyaka Tramvay Projesinde, yolculuk talepleri hesaplanmamış olmasına rağmen yeterli yolculuk taşımasına sahip fizibil/yapılabilir bir proje olduğuna karar verilmiştir.

Karşıyaka Tramvay Projesi‘nin onayı aşamasında yolculuk taleplerinin hesaplanmamış olması ise, söz konusu hattın işletmeye açılmasından ortaya çıkan yetersiz yolculuk talepleri nedeniyle, bu açığı gidermek amacıyla İzmir Ulaşım Ana Planı‘nda olmayan yeni bir tramvay projenin daha ortaya çıkmasına neden olmuştur: Çiğli Tramvayı Projesi.

Üçüncü adım – İzmir Ulaşım Ana Planı’nda olmayan yeni bir proje: Çiğli Tramvay Hattı

İzmir Ulaşım Ana Planı‘nın 2019 tarihli güncellemesinden önceki 2009 tarihli İzmir Ulaşım Planı İzmir Tramvay Hatları Ön Etütleri Taslak Raporu ile Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı Altyapı Yatırımları Genel Müdürlüğü‘nden alınan 2012 tarihli onaylar sırasında gündemde olmamakla birlikte Karşıyaka tramvayının işletmeye alındığı 11 Nisan 2017 tarihinden bir yıl sonra bu hattın devamıymış gibi takdim edilip yapılmasına karar verilen Çiğli Tramvay Projesi‘nin Çevre ve Şehircilik Bakanlığı‘nca onaylanmış 2017/Temmuz tarihli Proje Tanıtım Dosyası‘nda, Ataşehir-Çiğli İZBAN-Çiğli Bölge Eğitim Hastanesi-Ata Sanayi Sitesi-Katip Çelebi Üniversitesi-Atatürk Organize Sanayi Bölgesi-Ataşehir güzergâhında 2 ayrı etapta yapılacak 11 km uzunluğundaki projeye dair birçok teknik bilgi ayrıntısı sıralanmakla birlikte sözleşme bedeli şimdilik 414.182.814.- TL. olan böylesi büyük bir projede önceden hesaplanıp bilinmesi gereken “beklenen yıl için doruk saat-tek yön yolculuk talebi” ile ilgili tek bir veriye yer verilmemiş, bunun yerine “Proje etüt çalışmaları devam etmektedir, bu nedenle yolculuk sayıları öngörüleri yapılmamıştır.” ifadesi kullanılarak bu güzergahta niye lastik tekerlekli toplu ulaşımdan vaz geçilerek tramvay hattı yapılmasına karar verildiğinin gerekçesini oluşturan veriler projeyi onaylayacak ilgili kurumlarla kamuoyunun bilgisinden kaçırılmıştır. (5)

Böylesi bir operasyon sonrasında güncellenen 2019 tarihli İzmir Ulaşım Ana Planı’nda, temelde birbirinden iki ayrı proje olan Karşıyaka ve Çiğli Tramvay projelerine ait veriler, Çiğli hattındaki yolculuk talebi yetersizliğini Karşıyaka hattından gelecek yolculuk talebi fazlalığıyla telafi etmek ya da her iki hattaki mevcut yetersizliği gizlemek düşüncesiyle birbiriyle çakışan üç ayrı hattaki [Mavişehir-Alaybey hattındaki Karşıyaka Tramvayı, Katip Çelebi Üniversitesi-Atatürk Organize Sanayi Bölgesi-Alaybey hattındaki Çiğli Tramvayı (AOSB) ve Katip Çelebi-Çiğli-Alaybey hattındaki Çiğli Tramvayı (Çiğli Merkez)] veriler birbirlerinin üstüne çakıştırılarak ya da birleştirilerek tek kalemde ifade edilmiş; böylelikle, sanki Karşıyaka Tramvay Projesi‘nin onaylandığı tarihte Çiğli Tramvay Hattı ile ilgili bölüm de bu projeye dahil edilmiş gibi bir algı yaratılmış, birbiri ile çakışan bu üç hattaki 2030 yılı günlük toplam yolcu sayısı 111.816, 2030 yılı saatlik toplam yolcu sayısı 14.129 ve 2030 yılı sabah zirve saatte kesitteki en yüksek yolcu hacmi 4.311 belirtilmiştir. (6)

Peki, Çiğli Tramvay Projesi durduk yerde niye yapılıyor?

Çünkü Karşıyaka Tramvay Hattı ile ilgili yolculuk talepleri proje kararı verilirken hesaplanmadığı için hat işletmeye alındıktan sonra bu hattaki yolculuk yapan yolcu sayısının, işletme masraflarını karşılayamayacak kadar yetersiz olduğu görüldü ve bu sorunu çözmek için hattın daha fazla yolcunun geleceği düşünülen Çiğli’ye kadar uzatılmasına karar verildi. Ama ne yazık ki, bu hat da aynen Karşıyaka Tramvay Projesi’nde yapıldığı gibi yolculuk kestirimleri/öngörüleri yapılmadan projelendirildi. Geçtiğimiz yıllarda yazdığımız değişik yazılarda da belirttiğimiz gibi, tercih edilen hattaki yolculuk talepleri dikkate alınmadığı için Çiğli Tramvay Projesi de hem de kendi güzergahında, hem de Karşıyaka Tramvay Projesi güzergahında talep ettiği sayıda yolcuyu bulamayacak gibi gözüküyor..

Çiğli Tramvayı Hattı’nı hangi şirket yapıyor?

Evet, yazının bundan sonraki bölümünde anlatacaklarımla ilgili olarak bu sorunun cevabına dikkatinizi çekmek istiyorum.

Evet, bu sorunun cevabı olarak 13 Kasım 2020 tarihinde yapılan ihale sonucunda Çiğli Tramvay Hattı yapımının, iktidara yakın durup onun işlerini diğer 5 büyük yandaş şirketle birlikte yapan Nurettin Çarmıklı‘ya ait Nurol İnşaat ve Ticaret A.Ş.‘a verildiğini ve Nurol Holding bünyesindeki TÜMAD Madencilik A.Ş.‘nin ihalenin yapıldığı tarihlerde Balıkesir Madra Dağı‘nda altın madeni çalışmalarını başlatarak doğal çevreye zarar vermeye başladığını hatırlatmak istiyorum. Ayrıca Nurol Holding‘in, ülke mali kaynaklarının kayırma suretiyle tahsis edildiği diğer yandaş şirketlerle birlikte Osmangazi Köprüsü ile Gebze-İzmir Otoyolu‘nun işletmesine ortak olduğunu, bu sıfatla bu köprüleri kullananlardan yüksek düzeyde geçiş ücreti alarak (Osmangazi Köprüsü için 147,50 TL.-468.50 TL.; Gebze-İzmir Otoyolu için 367.-TL.-1.165.-TL. arası) kamu kaynaklarını sömürdüğünü ifade etmek istiyorum.

Dördüncü adım – Sırada Girne Tramvayı var…

Derken, İzmir Büyükşehir Belediyesi 14 Ağustos 2021 tarihinde yayınladığı “Örnekköy’e de tramvay hattı geliyor” başlıklı haberiyle, kent içi trafiğe nefes aldırmak amacıyla Bostanlı İskele ile Örnekköy Kentsel Dönüşüm Bölgesi arasında yapılacak 5 kilometrelik tramvay hattının mühendislik ve mimarlık projeleri hizmetlerinin elde edilmesi ve ÇED raporunun alınması ile ilgili ihale ile ilgili ön değerlendirmenin 20 Ağustos 2021 tarihinde yapılacağını duyurdu.

Yapılan duyuruya göre, yapılacak hattan nüfusun yoğun olduğu Bayraklı‘nın Soğukkuyu mahallesi ile Karşıyaka‘nın Örnekköy, İmbatlı ve Postacılar mahalleleri halkı yararlanacak; ayrıca, Böylelikle Kuzey İZBAN hattı, Karşıyaka Tramvayı, Karşıyaka ve Bostanlı iskeleleri arasındaki ulaşım birbiriyle entegre edilerek deniz ulaşımı güçlendirecektir.

Elektronik Kamu Alımları Platformu (EKAP) kayıtlarına göre 2021/433021 ihale numaralı “Örnekköy, Yeni Girne Ana Hat Arası Tramvay Hattı Uygulamaya Esas Kesin Projeleri Hazırlanmasına Ait Danışmanlık Hizmet Alımı İşi“nin, 4734 sayılı Kanunun 5. bölümünde yer alan “belli istekliler arasında ihale usulü” ile yapılan ihalesinin ön değerlendirmesi 20 Ağustos 2021 tarihinde yapılmasına ve o tarihten bu yana 3 ay 5 gün geçmiş olmasına karşın bu ihaleye kimlerin katıldığına ve ihaleyi hangi gerekçeyle kimin kazandığına dair sonucun halen açıklanmadığı belirlenmiştir.

2019 tarihli İzmir Ulaşım Ana Planı‘nda, Karşıyaka ilçesinde 2030 hedef yılı itibariyle ilçenin kuzey kesimlerinden Karşıyaka‘nın merkezine doğru oluşacak yolculuk talebinin Girne Bulvarı‘nda toplulaşmasıyla bu aks üzerinde tramvay hattı olarak planlanmak üzere bir ana omurga hattın oluşturulduğu, T4-Girne Tramvay Hattı‘nın yaklaşık 5 km uzunluğunda olup üzerinde 11 istasyonun yer alacağı, güzergahın Bostanlı İskele Tramvay Durağı‘ndan başlayıp Girne Bulvarı‘na kadar Karşıyaka ve Çiğli Tramvay hatları ile aynı güzergahı kullanacağı, Girne ve devamında Yeni Girne Caddesi üzerinden Soğukkuyu ve Onur mahallelerine ulaşan hattın, Akın Kıvanç Sokak ile 7334 sokak kesişiminde son bulacağı, Soğukkuyu ve Onur mahalleleri içerisindeki güzergahının proje aşamasında yapılacak etütlerle yeniden değerlendirileceği, söz konusu hattın 2030 verilerine göre günlük toplam 64.127 yolcu/gün taşıyacağı, sabah zirve saatte iki yönde taşınacak yolcu sayısı toplam 8.103 yolcu/saat iken tek yönde en yüksek kesitteki yolcu değerinin 3.987 yolcu/saat-yön-kesit olacağı belirtilmektedir.

Ancak bu hattın yönü, muhtemelen 2021 yılında temelleri atılan Örnekköy Kentsel Dönüşüm Bölgesi‘nin bölgesel rantını arttırmak amacıyla; ayrıca, bu proje İzmir Ulaşım Ana Planı‘nın 2026-2030 dönemine ait uzun vadeli yatırımlarından biri iken kısa vadeli yatırımlarla ilgili 2021-2022 dilimine çekilerek ve Bayraklı ilçesine bağlı Onur Mahallesi‘nden alınarak Karşıyaka ilçesine bağlı Örnekköy Mahallesi‘ne verilmiş; böylelikle planın hazırlandığı süreçte yapılan tüm bilimsel araştırma ve analizler bir köşeye konularak ve bu bölge ile ilgili plan bütünlüğü bozularak Onur mahallesinde oturup çalışanların aleyhine, Örnekköy Kentsel Dönüşüm Bölgesi‘nde yaşayacak ve çalışacakların lehine ve hiçbir bilimsel araştırma ve analiz yapılıp makul bir gerekçe gösterilmeden planda esaslı bir değişiklik yapılmış; böylelikle bir kez daha kentsel adalet ve eşitlik anlayışına aykırı bir politika sergilenmiştir.

Yazımızın bir sonraki ve sonuncu bölümünde İzmir‘deki tramvay projeleri ile ilgili bu adımları, bugünkü yazımın giriş bölümüyle bağlantılı olarak, neden ayrıntılı bir şekilde anlattığımı ve bu neden çerçevesinde geçtiğimiz günlerde merkezi ve yerel yönetimler düzeyinde yaşadığım akıl almaz olayları ve işbirliklerini sizlerle paylaşmak istiyorum…

Kaynaklar

(1) UPİ 2030 İzmir Ulaşım Ana Planı, Ocak 2019, İzmir, sh.63, İzmir Metro Stratejik Planı 2020-2024, 2019, İzmir, Sh.4

(2) İzmir Ulaşım Ana Planı İzmir Tramvay Hatları Ön Etütleri Taslak Raporu, İzmir Büyükşehir Belediyesi Ulaşım Dairesi Başkanlığı Ulaşım Koordinasyon Müdürlüğü, Aralık 2009, sh.12, 18)

(3) İzmir Tramvayı İnceleme Raporu, TMMOB Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi Ulaşım Komisyonu, Ağustos 2014, sh.13, 18.

(4) İzmir Büyükşehir Belediyesi: https://www.izmir.bel.tr/tr/Haberler/izmir-buyuksehir-belediyesi-tramvay-icin-haziriz-ucuz-dis-kredi-onayi-bekliyoruz/8974/156 (Tarih: 25.11.2021)

(5) Çiğli Tramvay Hattı (Karşıyaka, Ataşehir-Çiğli, Katip Çelebi Üniversitesi Güzergahı, 11 km) Proje Tanıtım Dosyası, Evtek Proje Müh. Mim. Har. Sond. Çevre Dan. Mak. Ltd. Şti., Temmuz 2017, İzmir, sh. 16)

(6) UPİ 2030 İzmir Ulaşım Ana Planı, Ocak 2019, İzmir, sh.63

Devam Edecek…

“Kendine müslüman”

Ali Rıza Avcan

Türkçe’de, sıkça kullanılan bir deyiş var: “Kendine Müslüman“.. Kişinin bencillik halini tanımlayıp her şeyi kendi çıkarları üzerinden anlayıp davranan kişi anlamına geliyor… Uludağ Sözlük‘te yer alan bir entryde “kendini düşünüp, kendi bireysel avantajını kollayan ve başkalarını hiçe sayıp haklarını gözardı eden kişiler için insafı hatırlatma üzere hafif uyarı tadında kullanılan deyim” şeklinde tanımlanıyor.

Deyimin farklı anlamlarını bulmak amacıyla İnternette yaptığım taramalar sırasında bir de aynı ismi taşıyan bir pop şarkısının olduğunu ve bu şarkıyı söyleyen farklı sanatçıların, “İnsafın kurusun be hey kendine Müslüman, Hasedimden öldüm artık, Gel, unuttum ne halt ettiysen, Dön bana her şeyi yakıp” diyerek giden sevgiliyi geri çağırdıklarına tanık oldum.

Öncelikle kendini ya da kendisinin bulunduğu grubu, topluluğu düşünüp her şeyi kendi çıkarı üzerinden gören bu bencil bireysel tutum, tabii ki sadece tek tek insanlar için değil; aynı zamanda o insanların oluşturduğu grup ve topluluklar için de geçerli olabilir: “Önce ben” düşüncesinin, “önce biz” düşüncesine dönüşmüş haliyle…

Bu tutum; yani insanın önce kendini ya da mensup olduğu grubu, topluluğu düşünmesi, kendini, kendinden yana olanları ya da kendisi gibi olanları kayırması, her şeyi kendisi ya da kendisinin çoğulu olan “biz” üzerinden düşünmesi bir noktaya, bir dereceye kadar olağan ve doğru olmakla birlikte; diğer insan, grup ya da toplulukların bir arada olduğu dayanışmaya, işbirliğine dayalı birlikteliklerde ortaya çıktığında bu durum olumlu olmaktan çıkıp olumsuz bir durum, rahatsızlık, uyumsuzluk, hatta çatışmaya kadar gidebilir. Belli bir amaç, belli bir hedef için bir araya gelmiş toplulukları bölen, öteleyen ya da parçalayan bir nedene dönüşebilir.

Son yıllarda izlediğim ya da bizzat katılıp içinde yer aldığım tüm antikapitalist kent mücadeleleriyle çevre hareketlerinde gözüme çarpan ve mücadeleye katılanların kaynaşıp birleşmesini engelleyen; ayrıca bu grup ya da topluluklar içinde yer almayanların dışarda durmasını sağlayan bu tutum beni fazlasıyla rahatsız ediyor ve bence ortak mücadelemize zarar veriyor.

1. Muhalif olarak gördüğü merkezi ya da yerel iktidarla ilgili mücadelelere katılıp kendi ideoloji, düşünce grubu ya da siyasetinin neden ya da ortak olduğu kent ve çevre suçlarıyla ilgili mücadelelere katılmayıp dışarda kalmak.

Aynen, başta İzmir Kent Konseyi olmak üzere birçok kent konseyi ile CHP örgütünün ve CHP’linin İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin sorunlu yaklaşımından kaynaklanan Kültürpark Mücadelesi‘ne yabancı kalması ya da ilgi duysa bile partiden atılırım, yalnız kalırım ve belediyelerde iş bulamam gibi kaygılarla uzak durması gibi…

2. Kendi yaşadığı kent, mahalle, semt, köy, bölge ya da çevre içindeki sorunlarla ilgili mücadelelere katılıp ve sanki başka yerlerde başka sorunlar yaşanmıyormuş gibi diğer kent ve çevre mücadelelerine ilgi göstermezken sanki tüm dünyayı kurtarıyormuş gibi davranmak.

Aynen, Çeşme Yarımadası‘nda yaşayan birçok örgüt, grup ya da kişinin, AKP iktidarı tarafından dayatılan Çeşme Turizm Projesi‘ne karşı çıkıp diğer kent ve çevre sorunlarına ya da aynı projeden beslenen TARKEM‘in Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerindeki soylulaştırma girişimlerine karşı çıkmayıp suskun kalması gibi…

3. Dernek, vakıf, platform benzeri mücadele düzlemlerinde bazı kişi ya da grupların kendi grubunun egemen olması için çaba göstermesi nedeniyle diğer görüş, düşünce, ideoloji ve siyasettekilerin ayrılması nedeniyle o düzlemin giderek o özel grubun örgütüne dönüşüp etkisizleşmesi.

Aynen, antikapitalist kent ya da çevre mücadelesinde, yürüttükleri mücadelenin kuram ve pratiği açısından belirgin bir fark olmayan grup ya da kişilerin gidip birbirinden farklı çevre örgüt ve grupları kurmalarında olduğu gibi… Bu bağlamda, İzmir’de çevre mücadelesi denilince akla ilk gelen Ege Çevre Platformu (EGEÇEP) ya da İzmir Yaşam Alanları (İYA) örneğinde olduğu gibi, aralarındaki tek fark, birinin dünya, bir diğerinin ülke, diğer birinin de İzmir genelinde mücadele ediyor olması mıdır? Bunların birbirlerinden ayrı mücadele ediyor olmalarının temel nedeni ve farklılıkları nedir?

4. Toplumsal mücadelenin hukuksal boyutunda yardımcı olan önce gelen hukukçu ve avukatların çevresinde o hukukçu ve avukatların kişisel tercihlerine göre gruplaşmak.

Aynen, halen devam etmekte olan Çeşme Turizm Projesi mücadelesinde gördüğümüz gibi, ayrı avukatların çevresinde oluşan davacı gruplaşmalarının ayrı ayrı davalar açıp ayrı ayrı bilirkişi ücretleri ödemesinde olduğu gibi…

5. Toplumsal mücadele ile ilgili eylemlerde ortak mücadele konusundan çok katılımcı sayısı, çok fazla sayıdaki pankart, broşür, afiş ve bayrak gibi rekabetçi yöntemlerle kendi grupsal kimlik ve ağırlığını öne çıkaracak şekilde propaganda yapmak.

Aynen, örgütler, gruplar ve kişiler arasındaki bu rekabetçi tutumlar nedeniyle bu rekabetin dışında kalan sade yurttaşların ne yapacağını bilememesi ve kendini bu mücadelenin dışında hissetmesi gibi…

6. Mücadeleye katılan kurum, kuruluş, grup ya da kişilerin, içinde bulundukları ya da bağlı oldukları ortamdaki siyasi, yönetsel vb. değişimlere bağlı olarak bazen mücadeleye katılması bazen de mücadeleden çekilmesi ya da mücadele içinde pasifleşmesi.

Aynen, bir zamanlar AKP iktidarının İzmir Körfez Geçiş Projesi‘ne karşı çıkmayıp üstüne “bu projeyi ilk önce ben düşünmüştüm” diyerek sahip çıkan İzmir Büyükşehir Belediyesi eski başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun yine bir AKP projesi olan Çeşme Turizm Projesi‘ne vatan, millet edebiyatı ile karşı çıkıp bilirkişi incelemesinin yapıldığı etkinliğe katılmasında ya da yerel iktidarın kanatları altında koltuk, köşe, makam, mevki ve çıkar elde edip yeni ufuklara yelken açan ya da toplumsal mücadelenin başarısız olması için mücadele eden eski ya da yeni meslek odası yöneticilerinde olduğu gibi…

Tabii ki ortak amaç ya da hedef için örgütlenen her düzeydeki toplumsal mücadelede, bu mücadeleye katılan farklı kişi, grup, küme, topluluk, kurum ve kuruluşlar itibariyle farklılıkların olması ve bunların mücadele içinde kendilerini sergileyip ifade etmesi olağan ve beklenen bir şeydir; ama bir noktaya kadar doğal karşılanan bu durumun, ortak mücadelenin konu, amaç ve hedefini geride bırakmaması ya da daha çok öne çıkarak ona zarar vermemesi gerekir.

Ortak mücadelede kısa günün kârı anlayışıyla hareket edenlerin diğer kişi, grup, topluluk, kurum ve kuruluşlara gol atıp öne geçme çabası gün gelir ki, sizin orada yalnız kalmanıza ve ortak mücadeleyi uzaktan izlemesine de neden olabilir… Ya da bir ad altında başaramadığınızı başka bir ad altında denemeye kalkarak ve bu arada gittikçe küçülerek kendinizi tekrarlamaya başlar durursunuz…

Evet, kentlerdeki antikapitalist mücadeleyle doğadaki ekolojik çevre mücadele anlayış ve pratikleri bir ve bütündür. Bu bütünlük, mücadelenin ortak hedef ve amaçları doğrultusunda ve katılımcıların “ben” ya da “biz” algısından çok ortak hedef ve amacın öne çıkarılması suretiyle daha da sağlamlaştırılıp sürdürülebilir. Bu konuda üretilebilecek en sağlıklı ve doğru politika ise, değişik topluluk, grup, kurum, kuruluş ve kişileri bir araya getiren ortak mücadele platformunun eşit paydaşlık anlayışı çerçevesinde herkese açık bir şekilde; yani, şeffaf bir şekilde örgütlenmesi, katılımcı kurum, kuruluş ve kişilerin net bir şekilde bilinmesidir.

ŞEFFAFLIK ADINA ZORUNLU BİR AÇIKLAMA…

Ali Rıza Avcan

Kent Stratejileri Merkezi isimli bu platformda yazdıklarımı takip edenler, 18, 22 ve 25 Mart 2021 tarihlerinde paylaştığım birbirini izleyen üç ayrı yazıyla (“İzmir turizmi adına uzun ince bir yol… (1)“, “İzmir turizmi adına uzun ince bir yol… (2)” ve “Bir garip turizm planı…“) ortaya koyduğum, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin kamuoyuna “İzmir Dijital Turizm Envanteri” adıyla tanıtıp 2021 yılı başında uygulamaya başladığı http://www.visitizmir.org çalışması ile İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) ve İzmir Vakfı (İV) tarafından birlikte düzenlendiği söylenen İzmir Turizm Tanıtım Strateji ve Eylem Planı 2020-2024 hakkındaki doğru bilgilere dayanan tespit ve değerlendirmelerimi hatırlayacaklardır.

Bu üç yazıdan ilk ikisi okuyanların yoğun ilgisiyle karşılandığı için, İlkses Gazetesi muhabiri sevgili Çağla Geniş tarafından 1 Nisan 2021 tarihinde “İzmir’in turizm envanteri: Batan antik kent var, dünya harikası yok!” başlığıyla haberleştirilmişti.

Bu üç yazıyla İlkses Gazetesi haberinin yayınlandığı tarihten sonra ne İzmir Kalkınma Ajansı‘ndan, ne İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nden, ne de İzmir Vakfı‘ndan yaptığımız eleştiri, uyarı ve önerilere karşı bir ses ya da bir tepki alınmamış olmakla birlikte; geçtiğimiz günlerde, yazıda sözünü ettiğim Kivi Stratejik Planlama A.Ş. isimli şirketten bir yazı aldım.

Söz konusu şirket, 7 ay önce yazdığım “Bir garip turizm planı” başlıklı üçüncü ve sonuncu yazıdaki kendileriyle ilgili “yanlış” ifadelerin, daha doğrusu şirket isimlerinin, İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) adına yaptıkları İzmir Turizm Destinasyonları Envanter Çalışması verilerinin hem İzmir Dijital Turizm Envanteri adı verilen http://www.visitizmir.org uygulamasında, hem de İzmir Turizm Tanıtım Strateji ve Eylem Planı‘na kullanıldığını dikkate almadıkları, belki de söz konusu planın ilk hedefi olarak belirlenip yaptıkları envanter düzenleme çalışmasının “paydaşı” olarak kabul gördüklerini ve böylelikle kendilerinin söz konusu planla olan ilgilerinin, plan belgesi ile zaten ortaya konulduğunu fark etmedikleri için, İzmir Turizm Tanıtım Strateji ve Eylem Planı 2020-2024 belgesi ile hiçbir ilgilerinin bulunmadığını iddia ederek “Bir garip turizm planı” başlıklı yazıdan çıkarılmasını talep ettiler. Hoş, ben isimlerini söz konusu yazıdan çıkarmış olsam bile, İzmir Turizm Tanıtım Stratejisi ve Eylem Planı 2020-2024 ile ilgileri zaten resmi plan belgesinde yazılmış ve kanıtlanmış durumda…

Tarafıma gönderdikleri bu yazı ile 18 ve 22 Mart 2021 tarihlerinde yayınladığım ve yaptıkları “İzmir Turizm Destinasyonları Envanter Çalışması” sonuçlarının kullanıldığı İzmir Dijital Turizm Envanteri“nde ele alıp irdelediğim, “İzmir turizmi adına ince ve uzun bir yol” başlıklı birbirini izleyen iki ayrı yazıdan haberli olmadıkları ya da o yazılardaki bilgilere itiraz etmedikleri anlaşılıyordu…

Kent Stratejileri Merkezi‘nde paylaştığım tüm yazılarda kullandığım bilgilerin doğruluğuna ve şeffaflığına önem verdiğim için, 25 Mart 2021 tarihli “Bir garip turizm planı…” başlıklı yazıda yazılanların yanlış olduğunu iddia edip isimlerinin metinden çıkarılmasını talep eden yazıyı ve bu yazıya cevaben yazdıklarımı, Kent Stratejileri Merkezi‘nin temel ilkeleri olan doğruluk, dürüstlük ve şeffaflık adına sizlerle de paylaşmak isterim.

Sayın Ali Rıza Avcan,
Söz konusu yazınız yanlış iddialar içeriyor. Kivi’nin yazıda iddia edilen “İzmir Turizm Tanıtım Strateji ve Eylem Planı 2020-2024” belgesi ile hiçbir ilgisi bulunmamaktadır.

Kivi geçtiğimiz yıllarda İzmir Kalkınma Ajansı’na İzmir Turizm Destinasyonları Envanter Çalışması’nın “deniz ve kıyı turizmi”, “inanç turizmi” ve “kültür tarih turizmi” başlıkları için saha çalışması olmaksızın bir ofis çalışması yapmıştır. Söz konusu çalışma kapsam olarak Kivi’nin bugüne kadar yaptığı işler içinde en küçük işlerinden birisidir.

Kurulduğu günden bu yana tam şeffaflık ilkesi ile çalışmalarını yürüten kurumumuzun web sitesinden de bu bilgiler kolayca bulunabilirdi. Bu şeffaflığa rağmen yazınızdaki iddiaları iyi niyetli olarak kabul etmek olanaksız.

En kısa sürede söz konusu yanlış ifadelerin (aslında şirket ismimizin) metninizden çıkartılmasını rica ederiz.

Saygılarımla,
Ömer YILMAZ

Sayın Ömer Yılmaz,

Kivi Stratejik Planlama A.Ş.

İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) ile İzmir Vakfı (İV) tarafından hazırlanan İzmir Turizm Tanıtım Strateji ve Eylem Planı 2020-2024 ile 4 Ocak 2021 tarihinde İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer tarafından “İzmir Dijital Turizm Envanteri” adıyla duyurulan www.visitizmir.org uygulamasına veri sağladığı anlaşılan İzmir Turizm Destinasyonları Envanter Çalışması’na yönelik tespit ve değerlendirmelerimizi içeren ve 18, 22, 25 Mart 2021 tarihlerinde Kent Stratejileri Merkezi isimli blogda yayınlanan üç ayrı yazımız (“İzmir Turizmi Adına İnce Uzun Bir Yol 1, İzmir Turizmi Adına İnce Uzun Bir Yol 2 ve “Bir Garip Turizm Planı”), İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA), İzmir Vakfı (İV) ve Kivi Stratejik Planlama Anonim Şirketi’ne ait İnternet sayfalarıyla dijital olarak temin edilen İzmir Turizm Tanıtım Strateji ve Eylem Planı 2020-2024 belgesinde yazılı olan bilgi, belge, haber ve duyurularla bu iki projede yer alanların paylaştığı bilgiler; ayrıca, www.visitizmir.org İnternet sitesinde yaptığımız ayrıntılı incelemeler sonucunda ortaya çıkmış olup, tümüyle doğru bilgilere dayanmaktadır. (1, 2, 3)

İzmir Turizm Tanıtım Strateji ve Eylem Planı 2020-2024 belgesi ile İzmir Dijital Turizm Envanteri Çalışmasını ele alıp değerlendirdiğimiz bu yazılarda adından bahsettiğimiz Kivi Stratejik Planlama Şirketi’ni sadece İzmir Turizm Destinasyonları Envanter Çalışmasını yapan bir şirket olmanın yanında stratejik planlamanın olmazsa olmaz birinci aşaması olarak kabul edilen Mevcut Durum Analizi çalışmasını “turizm envanteri” adı altında yapan bir şirket olarak kabul ettiğimi ifade etmek isterim. Çünkü şirketiniz tarafından yapılan bu çalışma, benzerlerine baktığımızda gerçek, doğru ve eksiksiz bir tarihi, arkeolojik, kültürel, doğal miras ya da turizm envanteri olmadığı gibi; www.visitizmir.org İnternet sayfasında ortaya çıkan eksik ya da yanlış sonuçları itibariyle olsa olsa herhangi bir turizm stratejik planının hazırlığında kullanılabilecek özelliklere sahiptir.

Evet, Kivi Stratejik Planlama Anonim Şirketi, İzmir Turizm Tanıtım Strateji ve Eylem Planı 2020-2024’i tek başına hazırlamamıştır; ama stratejik planlamanın ilk aşaması olan Mevcut Durum Analizini, “turizm envanteri” adıyla hazırlayarak söz konusu eylem planının hazırlığına katkıda bulunmuştur.

Nitekim İzmir Turizm Tanıtım Strateji ve Eylem Planı’nın 140-141. sayfaları arasında yer alan 5.3.3. Stratejik Amaç ve Hedefler bölümünün “Rota/Tur Geliştirme-Destinasyon Envanteri” başlığı altında deniz, kıyı, tarih, kültür ve inanç envanterini hazırlayan kurum olarak Kivi Strateji’nin adının yazılı olması;

Ayrıca, planlama disiplinin temel ilkelerinden biri olan “planın hazırlık sürecinde gerçekleştirilen eylemler, plan hedefi olarak belirlenemez” ilkesine aykırı bir şekilde, aynı eylem planının 158. sayfasında bulunan “1.2 – Farklı Turizm Ürünü Envanterlerinin Hazırlanması ve Güncellenmesi” başlıklı stratejik hedefi altında sıralanıp, 2020 yılının 1. diliminde gerçekleştirilmesi hedeflenen “1.2.1 – İnanç Turizmi Envanterinin Oluşturulması”, “1.2.2 – Deniz ve Kıyı Turizmi Envanterinin Oluşturulması” ve “1.2.3. – Kültür, Tarih ve Arkeoloji Turizmi Envanterinin Oluşturulması” faaliyetlerinin “paydaşı” olarak “KS” kısaltmasıyla Kivi Stratejik Planlama Anonim Şirketi’nin adının verilmesi;

Böylelikle, İzmir Turizm Tanıtım Strateji ve Eylem Planı 2020-2024 ile Kivi Stratejik Planlama A.Ş. arasındaki ilişki ile söz konusu planın hazırlığındaki yer ve rolünün, resmi bir belge ile net bir şekilde ortaya konulması, “Kivi’nin yazıda iddia edilen ‘İzmir Turizm Tanıtım Strateji ve Eylem Planı 2020-2024’ belgesi ile hiçbir ilgisi bulunmamaktadır.” ifadesini –ne yazık ki- doğrulamamaktadır.

Anlaşılan odur ki, İzmir Kalkınma Ajansı’nın 12 Nisan 2019 tarihinde yapılacağını duyurduğu “İzmir Kalkınma Ajansı İzmir Turizm Stratejisi ve Eylem Planı Hizmet Alımı” ile ilgili ihalenin (muhtemelen) yapılamaması ya da yapılıp da iptal edilmesi üzerine, İzmir Turizm Tanıtım Strateji ve Eylem Planı’nın ilk kısmını oluşturan Mevcut Durum Analizinin hazırlanması işi, söz konusu planın 158. sayfasında yazılı “Farklı Turizm Ürünü Envanterlerinin Hazırlanması ve Güncellenmesi” plan hedefinin altında yazılı olan üç ayrı envanterin oluşturulması şeklinde Kivi Stratejik Planlama Anonim Şirketi’ne yaptırılmış, geriye kalan kısımları ise İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) ve İzmir Vakfı (İV) tarafından hazırlanmıştır.

Ayrıca gönderdiğiniz yazıda şirketinizce yapılan çalışmanın saha çalışması olmaksızın gerçekleştirilen bir ofis çalışması olduğunu belirtiyor olsanız da; web sayfanızın 28 Ocak 2020 tarih, “İzmir turizm envanteri için saha çalışması yapıldı” başlıklı linki (4) ve bu linkte yer alan 39 renkli görselle birlikte yaptığınız paylaşımda, “İzmir’in deniz ve kıyı turizmi, inanç turizmi ve kültür ve tarih turizmine yönelik odaklarının turizm envanterinin hazırlanması amacıyla Kasım ortasında başlayan çalışma kapsamında ilk saha gezisi yapıldı. Gezide Torbalı, Bayındır, Ödemiş, Kiraz, Tire, Selçuk, Menderes ve Seferihisar ilçelerinden çeşitli odaklar -daha sonra yapılacak çalışmalar için deneyim oluşturmak amacıyla- ziyaret edildiği, saha çalışmasının ardında İzmir Kalkınma Ajansı ile kısa bir toplantı yapıldığı” şeklindeki açıklama sizin iddianızı doğrulamamaktadır.

Evet, tarafıma gönderdiğiniz yazı sayesinde şirketinizin yaptığı “İzmir Turizm Destinasyonları Envanter Çalışması“nın hem “İzmir Dijital Turizm Envanteri“, hem de İzmir Turizm Tanıtım Strateji ve Eylem Planı 2020-2024 ile ilgisini daha iyi görüp irdeleme ve bana, yazdığım yazılardaki ilgili bölümleri bu yeni bilgi ve yorumlar çerçevesinde daha anlaşılır şekilde yeniden düzenleme imkanı verdiğiniz için teşekkür eder, çalışmalarınızda başarılar dilerim.

Ali Rıza Avcan

Kent Stratejileri Merkezi

(1) (https://kentstratejileri.com/2021/03/18/izmir-turizmi-adina-uzun-ince-bir-yol-1/,

(2) https://kentstratejileri.com/2021/03/22/izmir-turizmi-adina-uzun-ince-bir-yol-2/ ve

(3) https://kentstratejileri.com/2021/03/25/bir-garip-turizm-plani/

(4) https://www.kivi.com.tr/2020/01/28/izmir-turizm-envanteri-icin-saha-calismasi-yapildi/

“O bir geri zekalıdır”

Ali Rıza Avcan

Tarım üzerine; özellikle de tarım ekonomisi ve yönetimi üzerine çalışıp araştırma, inceleme ve danışmanlık hizmetleri yaptığım günlerden bu yana ülkemiz tarımı üzerine kitap ve makaleler yazmış, bir dönem TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası genel başkanlığı yapmış, eski CHP milletvekili Gökhan Günaydın‘ı önemser, yaptıklarını ilgiyle izleyip yazdıkları okumaya çalışır ve 2015-2019 döneminde İzmir’de önce bir “Tarım Devrimi“, daha sonra “İzmir Modeli” olarak takdim edilen İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin tarımsal hizmetlerini inceleyip değerlendirirken, “keşke bu durumdan haberi olsa da bu yanlışlıklara müdahale etse” diye düşünür, onun doğruyu söyleyen biri olduğunu varsayıp bu düşüncemi arkadaşlarımla paylaşırdım.

Kendisi hakkında olumlu düşüncelere sahip olduğum Gökhan Günaydın, 2019 yılında yapılan yerel seçimlerde Ekrem İmamoğlu‘nun İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olması sonrasında, bir dönem belediye şirketi İSYÖN İstanbul Yönetim Yenileme Anonim Şirketi‘nde yönetim kurulu başkanı olarak çalışmış, sonrasında da hem CHP Parti Meclisi‘ne girmiş hem de Ekrem İmamoğlu‘nun tarım danışmanı olmuştur. İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi kararlarını incelediğimizde, kendisinin ataması meclis onayı ile yapılan “başkan danışmanı” statüsünde olmamakla birlikte; CHP Parti Meclisi üyesi olması nedeniyle, değişik yöntemlerle tarımla ilgilenmek üzere danışman yapıldığı görülmektedir.

CHP Parti Meclisi gibi üst bir siyasi kurulda yer alan eski milletvekilinin, binlerce ziraat mühendisinin işsiz olduğu bir ortamda eski TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası genel başkanı olarak İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘nde hangi pozisyonda nasıl “tarım danışmanı” yapıldığı konusu ve bunun siyasi etik açısından ne ölçüde doğru olduğu da ayrı bir tartışma konusudur.

CHP’li belediyelerin 30 Eylül-2 Ekim tarihleri arasında İstanbul‘da düzenlediği CHP’li Belediyeler Tarımsal Kalkınma Zirvesi sonrasında Facebook’taki resmi hesabında “CHP’li Belediyeler Tarımsal Kalkınma Zirvesi sona erdi.. Her aşamadaki emekleriyle Zirve’yi şölen havasına çeviren İBB emekçilerine sonsuz teşekkürler.. Tarımı ayağa kaldıracağız.. Mutfaktaki yangını söndüreceğiz.. Sofralar arasında adaleti sağlayacağız.” mesajını yayınlayıp çoğunda İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu‘nun ya da CHP Genel Başkanı Kemal KIlıçdaroğlu‘nun yanında yer aldığı fotoğrafları paylaşması üzerine o paylaşımın altına aşağıdaki eleştirel mesajı yazdım.

Merkezi yönetimin birinci dereceden görevli, yetkili ve sorumlu kurum ve kuruluşlarını dikkate almaksızın ve onlarla planıp programlanmış bir işbirliğine gidilmeksizin sadece yasadaki tek satırlık bir hükme dayanarak büyükşehir belediyeleri eliyle tarımsal kalkınmanın mümkün olmadığını siz de biliyorsunuz; ama, siyaset bu!

Bu mesajı yazarken, aynı paylaşımın altındaki diğer mesajların da kendisini öven, hatta tarım bakanlığına layık olduğunu belirten mesajlar olduğunu, yazdığım mesajın içlerindeki tek eleştirel mesaj olduğunun da farkındaydım.

Yazdığım mesajda, ülkemizdeki ya da kentlerimizdeki tarımsal kalkınmanın sadece belediyeler eliyle gerçekleştirilemeyeceğini, asıl olarak belediyelerin böyle bir görevi bulunmadığını, belediyelere bu konuda yetki veren 5216 sayılı Büyükşehir Belediye Kanunu‘nun 7. maddesine, 6360 sayılı Yasa ile eklenen son fıkrası hükmüne göre, belediyelerin tarımsal kalkınma konusunda değil; tarım ve hayvancılığı destekleme konusunda görevli ve yetkili olduğunu, sadece ‘destekleme‘ boyutunda kalan bir faaliyetin kalkınmayı sağlayamayacağını hatırlatmaya çalışarak siyasetçilerin bunu halka yanlış anlattıklarını ifade etmeye çalışmıştım.

Bu mesaja verilen yanıt üzerine oldukça uzundu. Verilen cevapta kalkınmanın ülkenin tüm merkezi ve yerel kurumlarının işbirliği ile sağlanacağı tezinin yanlış algı yaratmaya yönelik bir mesaj olduğu, AKP‘nin CHP‘li belediyeleri görmezden gelme ya da engelleme politikası varken bunun mümkün olmadığı, CHP‘li belediyelerin kooperatiflerle birlikte başarılı olduğu, düzenlenen zirvede aynı zamanda CHP‘nin 2024-2028 tarım politika belgesinin hazırlandığı da belirtiliyor, tarımsal kalkınmanın tüm kamu kurumlarının bütünlüğü içinde sağlanacağına dair haklı bir eleştiri kolektif emeğe saygısızlık, kendi şahsına yönelik bir haksızlık olarak niteleniyordu.

Bazı yorumları birkaç kez okuyorum, anlamaya çalışıyorum. İtiraf etmeliyim ki yine de kolay olmuyor. Özeti şu mesajın, “Tarım Bakanlığı ile birlikte çalışmazsanız, belediyeler üzerinden tarımsal kalkınma mümkün olmaz, siyaset yapıyorsunuz”.. Bir diğeri de ona eklenmiş, “mış gibi yapıyorlar” diyor. Ciddiye almak gerek elbet, cevap yazmak gerek. Yoksa bunca emek üzerine yanlış algı yaratılmasına göz yummuş oluruz. Önce şunu söylemeliyim: AKP’nin CHP’li belediyeleri görmezden gelme politikası varken, acaba nasıl çalışacağız? Bırakın beraber çalışmayı, bunca engellemeyi görmüyor musunuz? Başka dünyada mı yaşıyoruz? Ayrıca CHP’li belediyelerin kooperatiflerle birlikte başardıklarını tüm ülke görüyorken, somut örnekleri Zirve’de açıkça paylaşılmışken, “ne yapabilirsiniz ki” demek, “mış gibi yapıyorsunuz” demek konusunda benim düşüncelerim var ancak takdiri kamuoyuna bırakmayı tercih ederim. Ayrıca, Zirve’de yalnızca belediyelerimizin iktisadi kriz ve pandemi döneminde, merkezi hükümetin kamuoyuna da yansımış engellemelerine rağmen mücadele ve başarılarını anlatmakla kalmadık, aynı zamanda CHP’nin 2024-2028 tarım programını da açıkladık. 5 yıllık bir programla tarım tahribatının nasıl ortadan kaldırılacağını, tarımsal kalkınmanın nasıl sağlanacağını somut adımlarla açıkladık. Bütün bu emeğe karşı bu tavırlar.. Açıkçası benim için sürpriz değil, yıllardır alıştığımız davranışlar. Şahsımıza yönelik haksızlıklara susarak ve zamana bırakarak yanıt veririz. Ancak kollektif emeğe yapılmış haksızlığa, onca emekçinin alın terine yapılan haksızlığa susarsak uygun olmaz. Bitirirken ifade edeyim ki, gün dayanışma ve omuz verme günü.. Yerini bulur, bulmaz.. Ben tüm dostları bu mücadeleye davet ederim. Tüm yoldaşları dostluk duygusuyla selamlarım..

Benim bu yazıyı yazdığım an itibariyle 115 kişi tarafından beğenilen bu uzun cevaba karşılık ilk söyleyeceğim şey, akademide uzun yıllar çalışıp bir dönem TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası genel başkanlığı yapmış bir tarım uzmanının olayı şahsileştirmeye çalışarak kendini savunmaya kalkmasının yanlış olduğudur. Çünkü yapılan eleştiride kişinin kendisine yönelik hiçbir değerleme bulunmamakta, bunun belediyelerle partiye ait yanlış bir politika olduğu vurgulanmaktadır. Zira yapılan zirve, Gökhan Günaydın‘a ait bir zirve değil; CHP‘ye ve onun belediyelerine ait bir zirvedir. Hem de hiç tarımsal faaliyeti olmayan, köyü kırı olmayan belediyelerin dahi boyoz, yumurta gibi hediyeler dağıttığı bu organizasyon CHP dışındaki kamuoyu tarafından gerçek bir tarım zirvesi olarak değerlendirilmemekte, adeta her bir belediye başkanı ve eşinin kendini göstermeye çalıştığı bir gösteri mekanı olarak algılanmaktadır.

Yazdığım üç satırlık haklı eleştiriye konu ile hiç ilgisi olmayan uzun bir yanıt verilmesi üzerine bu tartışmanın sosyal medyada devam etmesinin doğru olmayacağını düşünerek İzmir‘deki arkadaşlarımdan Gökhan Günaydın‘ın telefon numarasını alarak geçtiğimiz Pazartesi günü kendisini aradım.

Yaptığım telefon görüşmesinde, kendisini yaptığım paylaşıma verdiği cevap nedeniyle aradığımı ifade ederek, kendim hakkında kısa bilgiler verdim. Bu sırada, baba memleketimin İstanbul Şile‘nin Yeşilvadi köyü olması nedeniyle benim de aslen İstanbullu olduğumu, daha düne kadar tarla olan ailemize ait gayrimenkullerin bugün arsa olarak alınıp satıldığını söylemeye çalıştım. Böylelikle kendisiyle telefonla yapmak istediğim fikir alışverişi için bilgilendirmeye çalıştım. Bu bilgilendirme sırasında İzmir‘de tarım konusunda kimlerle görüştüğümü, kimlerden yardım aldığımı ve fikirlerimi kimlerle paylaştığımı anlatmaya çalışırken söyleyip yaptıklarına değer verdiğim ziraat mühendisi Hatice Zeybek Uslu‘nun adını verince bana açık açık “o bir geri zekalıdır. Benden İBB’de çalışmak için yardım istedi, ben de kendisine karşı çıktım, iş vermedim” deyince bir an için afalladım. Çünkü beni tanımayan Gökhan Günaydın ile ilk kez telefon konuşması yapıyordum ve meslektaşı olan bir ziraat mühendisi hakkında böylesine hakaret dolu bir ifade kullanacağını tahmin etmiyordum. Bu durum karşısında söylediklerini ya hiç dikkate almayıp konuşmaya devam eder ya da “evet, haklısınız” deyip kendisiyle aynı fikirde olduğumu söyleyebilirdim. Ama ben kendisini, yazdıklarını ve yaptıklarını yakından bildiğim bir arkadaşımın gıyabında böylesine kötü bir şekilde nitelenmesine karşı çıkarak, böylesi bir tutumu ahlaki açıdan doğru bulmayarak kendisine bu şekilde konuşmaya devam ederse görüşmeyi keseceğimi, bir siyasetçinin tanıdığım biri ve meslektaşı olan bir ziraat mühendisi hakkında bu şekilde konuşmaması gerektiğini, bunun hem ahlaki olmadığını hem de siyasi nezakete uymadığını söyleyince “ne o, sizden nezaket dersi mi alacağım?” diye başka bir çıkış yaptı. Bunun üzerine, amacımın nezaket dersi vermek olmadığını, sadece bugün arkadaş, yarın kendi seçmeni olabilecek insanlar hakkında böylesine kötü bir üslupla aşağılayıcı hakaretlerde bulunmasının doğru olmadığını anlatmaya çalıştım. Çünkü, kendisi avukat da olsa, “şerefsiz”, “haysiyetsiz”, “geri zekalı”, “aptal”, “hayvan”, “müsvedde” gibi sözler söylemenin Türk Ceza Kanunu‘nun 125-131. maddeleri çerçevesinde mahkeme ve içtihat kararlarına göre hakaret suçunu oluşturduğunu biliyordum.

Ardından da, kaba bir şekilde “arkadaşım, senin asıl amacın nedir?” diye bir soru sorduğunda da amacımı, kendisini niye telefonla aradığımı anlatmaya çalıştım. Ancak “sen ne çok konuşuyorsun öyle, bana fırsat bile vermiyorsun” diyerek daha da kabalaştığını gördüm. Bunun üzerine, İstanbul iline ait (GSYH) Gayri Safi Yurtiçi Hasıla‘nın % 0,1 oranında pay alan tarım sektörünün İstanbul’daki küçük ve önemsiz halini düşünerek, “inşallah tarlaların arsaya dönüştüğü İstanbul’da tarımsal kalkınmayı sağlarsınız” diyerek görüşmeyi bitirdim.

Evet, iyi niyetle yaptığım bir telefon görüşmesinde karşılaştığım kabalık nedeniyle şaşırmış ve fazlasıyla sinirlenmiştim. Açıkçası, kitaplarını, makalelerini okuyup değer verdiğim bir siyasetçinin kötü muamelesine maruz kalmıştım. İlk saatlerdeki sinirlenme daha sonra yerini sakinliğe bıraktığında bu kaba, hoyrat ve kibirli hareketin nedenlerini düşünmeye çalıştım. Bir akademisyenin, bir avukatın, bir ziraat mühendisinin, eski bir meslek odası başkanının ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu tarafından tarım konularıyla görevlendirilen bir danışmanın, tanıdığı ya da tanımadığı kişiler hakkında böylesine hakaretler edip kaba davranmasının sonuçlarını ve bunun tam aksine sıcak ve nazik insan ilişkileriyle tanınan Ekrem İmamoğlu‘na nasıl zarar verebileceğini düşündüm. Bütün bunları düşünürken bir yandan da, İzmir’de bir zamanlar herkesin önünde eğildiği eski bir danışmanın, danışman olduğunu unutarak Kültürpark konusunda mücadele eden TMMOB Mimarlar Odası İzmir Şubesi yöneticilerini suçlayıp onlara ayar vermeyi hedefleyen, onları aşağılayan sözleri, aklıma geldi ve neyse ki o danışman şimdi İzmir‘de değil diye rahat bir nefes aldım. Aynen İstanbul‘daki danışmanın da bir süre sonra orada olmayacağı gibi…

Evet, adı üstünde; karşımızdaki insan, belediye başkanının danışmanı… Yani, kendisini görevlendiren belediye başkanına uzman olduğu konuda görüş, düşünce, öneri ve proje vermek için çalıştırılan bir personel… Bu nedenle birinci dereceden muhatap olması gereken kesim, biz; yani halk değil; kendisini o göreve getiren belediye başkanı… Ama bu kişi aynı zamanda hem danışman hem de siyasetçi ise bu denge bozuluyor… Çünkü bugün CHP Parti Meclisi üyesi ama diğer yandan da eskiden olduğu gibi milletvekili değil… Tabii ki, bugünkü konumuyla yeniden milletvekili ya da tarım bakanı olmak isteyebilir… Bunu sağlamak için de Cumhurbaşkanı adayı olabileceği ifade edilen Ekrem İmamoğlu‘nun yanında, onun gölgesinde; hatta bazen bu gölgeden çıkarak bu tür çıkışlar yapması, siyasi anlamda prim yapması gerekebilir… Bir ayağı parti meclisinde olan fiili bir siyasetçi olduğu için de frenlenmesi, yer yer ya da zaman zaman bir danışman gibi davranması mümkün olmayabilir…

Köyü ve tarım toprağı olmayan Konak Belediyesi, Tarım Zirvesi’nde…

Velhasıl, danışman arkadaşımızın işi bayağı bir zor… Ama başka bir zorluk; daha doğrusu ahlaki bir sorun var ki, adı seçmen, yurttaş, hemşeri ya da başka bir şey olsa da çevresindeki insanlarla ilişkisi sorunlu… En azından, ağzı “geri zekalı” gibi küfürlere, hakaretlere alışkın… Çünkü iktidarın elinde olduğunu, güçlü olduğunu ve bunun kalıcı olduğunu sanıyor… Üst perdeden davranışının da temel nedeni bu zaten…

Bu telefon görüşmesinden sonra çevresindeki insanlara ya da beni tanıyanlara benim de bir “gerizekalı” olduğumu söyleme ihtimali olsa da; yaşadığı şehrin halen niteliklerini yitirmemiş gerçek bir “Bizans” olduğunu, geçecek zaman içinde köprülerin altından daha çok su akacağını unutmuş gözüküyor…

Not: Aradan 4 gün geçmiş olmasına karşın, Gökhan Günaydın‘ın sözünü ettiği CHP 2024-2028 Tarım Programı, ne yazık ki henüz yayınlanmamış durumda…