Kentsel Ulaşım

Kitabın Adı: Kentsel Ulaşım

Derleyen: Tülay Kılınçaslan

Yayınevi: Ninova Yayıncılık

Baskı Tarihi: Ekim 2012

Sayfa sayısı: 330 sayfa

bicycles_bikes_parked_transport_urban_transportation_row-744870 (1)

Tanıtım Yazısı

Ülkemizdeki yoğun kentleşme sürecinde ulaşım ağlarının tasarım ve planlaması kentsel sorunların başında gelmektedir. Kitap ulaşım teknolojisinin tarihsel gelişimiyle başlamakta; yaşam kalitesini doğrudan etkileyen yol ağı tasarımı ve kent merkezi, konut, sanayi gibi kentsel işlevlerin ulaşımla ilişkisini ve yol kademelenmesini açıklayan bölümle devam etmektedir. Bu bölümde çevresel değerlerin ön plana çıktığı günümüzde bisiklet ve yaya yollarının tasarım ilkeleri de yer almaktadır.

Büyük kentlerde ulaşım sorunlarına çözüm olarak öne sürülen toplu taşıma türleri, taşıma sistemlerinin planlanması ve tasarımı Doç. Dr. Ela Babalık Sutcliffe tarafından üçüncü bölümde anlatılmaktadır. Dördüncü bölüm ulaşım planlaması konusunu ele almakta, dört aşamalı planlama süreci, yolculuk talebinin belirlenmesi, türel dağılım ve yolculukların ulaşım sistemine yüklenmesi konularını içermektedir. Yaşanabilir kentleri ortaya çıkarmayı hedefleyen yerel yönetimlerin ne tür ve yöntemde ulaşım politikalarına sahip olması gerektiği grafiklerle Prof. Dr. Cüneyt Elker tarafından son bölümde anlatılmaktadır.

YAZARLAR HAKKINDA

Prof. Dr. Tülay KILINÇASLAN

İTÜ Mimarlık Fakültesi’nden 1968 yılında Yüksek Mühendis Mimar unvanıyla mezun oldu. 1978 yılında İTÜ Mimarlık Fakültesi Şehircilik Kürsüsü’nde kentsel ulaşım konusunda doktorasını tamamladı. 1980-1992 yılları arasında Michigan State Üniversitesi’nde misafir araş­tırmacı ve King Faisal Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak bulundu. 1995 yılında İTÜ Şehir ve Bölge Planlaması Bölümü’nde Doçent ve 2002 yılında Profesör unvanını aldı. Kentsel ulaşım konularında araştırma ve yayınları bulunmaktadır.

Prof. Dr. Cüneyt ELKER

ODTÜ Mimarlık Fakültesi’nden 1968 yılında mezun oldu. 1981 yılında kentlerde ulaşım sistemi konulu doktorasını İTÜ Mimarlık Fakültesi’nde tamamladı. 1982 yılında Şehircilik Ana Bilim Dalı’nda Doçent, 2002 yılında Profesör unvanını aldı. Halen Atılım Üniversitesi Güzel Sanatlar Tasarım ve Mimarlık Fakültesi öğretim üyeliği görevini yürüt­mektedir. Birçok kentin ulaşım planlaması çalışmasında görev yaptı. Mimarlık ve şehircilik yarışmalarında ödül ve mansiyonları ile ulusal ve uluslararası yayınları bulunmaktadır.

Doç. Dr. Ela BABALIK SUTCLIFFE

ODTÜ Şehir ve Bölge Planlaması Bölümü’nden 1994 yılında mezun oldu. 1996 yılında aynı üniversitenin Kentsel Politika Planlaması ve Ye­rel Yönetimler Programı’nda yüksek lisans eğitimini bitirdi. 1996-2000 yılları arasında University College London Centre for Transport Studies biriminde Kentsel Ulaşım Planlaması üzerine doktora çalışmasını yaptı. 2000 yılında ODTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalışmaya başladı, 2009 yılında Doçent unvanını aldı, halen aynı bölümde öğretim üyesidir. Ulaşım politikaları, kentsel ulaşım planlama­sı, kentsel raylı sistem planlaması, trafik azaltma ve yönetimi konula­rında çalışmaktadır.

abd_karayollari_derleme_gorsel-1024x709

ÖNSÖZ

Çağımızda uygarlık ve yaşam büyük ölçüde metropoliten alanlarda gelişmekte ve insana hizmeti amaçlayan etkinliklere ancak iyi bir ulaşım sistemiyle erişmek mümkün olmaktadır. Ulaşım bir taraftan faaliyet grup­larını birbirine yaklaştırarak ekonomik etkinlik ve yarar sağlarken diğer yandan yarattığı hava kirliliği, gürültü ve ayırıcı nitelikteki fiziksel varlığı ile kitleleri olumsuz etkilemektedir. Olumsuzlukları en aza indirmek üzere yeni yaklaşımlara gerek duyulurken; yaşanabilir kent ortamlarının yaratıl­ması için ulaşımı etkileyen ögelerin bir arada ve toplumsal uzlaşma içinde planlanması XXI. yüzyılın vazgeçilmez koşulu olarak belirmektedir. 

Kentsel işlev alanlarının mekanda yer seçimi kararları, ulaşım ağları, güzergahlar, araç türleri, işletim sistemleri ve daha birçok etken kentsel ulaşım sistemini etkilemektedir. Kitabın ilk bölümünde taşıt araçları, yol ağları ve teknolojinin gelişimi, ilk çağlardan başlayarak tarihsel perspektif içinde incelenmekte; sanayi devrimi sonrası ve bilişim çağında gösterdiği devinim tartışılmaktadır. İkinci bölümde, ulaşım sistemi, yol ağında kade­melenme, bölgesel düzeyden çıkmaz sokağa kadar yolların işlevleri, yol ta­sarımı ve kavşaklar anlatılmaktadır. Ekolojik ve çevresel değerleri savunan modern toplumun gündeminde yer alan bisiklet ve yaya ulaşımı tasarım ilkeleriyle ikinci bölümün sonunda yer almaktadır. Üçüncü bölümde, bü­yük kentlerde ulaşım sorunlarına çözüm olarak sunulan toplu taşıma tür­leri, taşıma sistemlerinin planlama ve tasarımı ele alınmaktadır. Dördüncü bölüm, ulaşım planlama süreci, kentsel alanda veri toplama yöntemleri, yolculuk talebinin belirlenmesi, yolculukların kentsel alanda dağılımı, türel dağılım ve yükleme aşamaları açıklandıktan sonra kullanılan matematik­sel modelleri içermektedir. Beşinci bölüm, çağdaş toplumun yaşanabilir kentlerini oluşturmak üzere, yolculuk taleplerini yönlendirme amacıyla kullanabilecek çeşitli ulaşım politikalarını açıklamaktadır.   

Kentli nüfusun hızla artması ülkemizin kentsel alandaki sorunlarına çö­zümlerin sağlanmasında yeterli donanımda plancılara gereksinimi de art­tırmaktadır. Türkiye’de 16 üniversite lisans ve/veya lisans üstü düzeyinde Şehir ve Bölge Planlaması eğitimi vermekte ve Planlama Odası’na kayıtlı 5000’i aşan plancı bulunmaktadır. Ulaşım sistemini oluşturan ögeleri ele alan ve planlama yöntemlerini açıklayan bu kitabın içeriği planlama eği­timinde önemli bir yeri olan ulaşım planlama derslerine yardımcı olmak üzere hazırlanmıştır. Eğitim amacına yönelik olmasının yanısıra, bu yayın­la ulaşım planlamasıyla ilgili kurum ve kuruluşlarda çalışanlar ve kent ya­şamıyla ilgilenen tüm okurlara kaynak kitap olması amaçlandı. 

Prof. Dr. İsmet Kılınçaslan kitap içeriğinin oluşturulmasından baskı aşamasına kadar ilgisini esirgememiş, metnin hazırlanmasında çok önem­li katkıları olmuştur. Kendisine teşekkürü bir borç biliyorum.

Prof. Dr. Tülay Kılınçaslan 

Eylül 2012

un-habitat-UP-guide

İÇİNDEKİLER:

1. ULAŞIMIN TARİHSEL GELİŞİMİ

Prof. Dr. Tülay KILINÇASLAN

İLK ve ORTAÇAĞDA ULAŞIM / SANAYİ DEVRİMİNİN ULAŞIM SİSTEMİNE ETKİSİ / XX. YÜZYILDA ULAŞIM / BİLİŞİM ÇAĞINDA ULAŞIM / Kaynaklar

2. ULAŞIM SİSTEMİ ve YOL AĞLARI 

Prof. Dr. Tülay KILINÇASLAN 

ULAŞIM ve YERLEŞME İLİŞKİLERİ / MOTORLU TAŞIT YOLLARI ve TASARIM İLKELERİ / BİSİKLET YOLLARI ve TASARIM İLKELERİ / YAYA YOLLARI ve TASARIM İLKELERİ / OTOPARKLAR ve TASARIM İLKELERİ / Kaynaklar

3. TOPLU TAŞIMA SİSTEMLERİ

Doç. Dr. Ela BABALIK SUTCLIFFE

TOPLU TAŞIMA SİSTEMLERİNİN TANIMI VE SINIFLANDIRMASI / TOPLU TAŞIMA SİSTEMLERİNİN PLANLANMASI / TOPLU TAŞIMA SİSTEMLERİNİN TASARIMI / TOPLU TAŞIMA SİSTEMLERİNİN İŞLETİMİ / Kaynaklar

4. KENTSEL ULAŞIM PLANLAMASI

Prof. Dr. Tülay KILINÇASLAN

PLANLAMA KAPSAM VE SÜRECİ / ARAŞTIRMA VE VERİ TOPLANMASI / ANALİZ VE MODEL KURULMASI / YOLCULUK YARATIM VE ÇEKİM MODELLERİ / YOLCULUK DAĞILIM MODELLERİ / TÜREL DAĞILIM MODELLERİ / TRAFİK ATAMA MODELLERİ / TÜRKİYE’DE ULAŞIM PLANLAMA ÇALIŞMALARI / Kaynaklar

5. KENTSEL ULAŞIM POLİTİKALARI

Prof. Dr. Cüneyt ELKER 

ULAŞIM POLİTİKALARI GEREKLİLİĞİ / ULAŞIM POLİTİKASINDA TARİHSEL GELİŞİM VE ÖGELER / YOLCULUK TALEBİNİN AZALTILMASI / YOLCULUKLARIN TOPLUTAŞIMA YÖNLENDİRİLMESİ / BİREYSEL ULAŞIMIN SINIRLANDIRILMASI / UZUN DÖNEMLİ POLİTİKALAR / DEĞERLENDİRME / Kaynaklar

img02

 

Asıl yapılması gereken işler…

Ali Rıza Avcan

Ülkemizdeki çevrecilerin ve çevre örgütlerinin, doğayı katleden, hepimizin müştereği olan ormanları, denizleri, akarsuları, dağları, tepeleri, meraları ve benzerlerini yok eden saldırılara anında tepki verebilmek, arka arkaya; hatta bazen aynı anda ortaya çıkan her bir kötülüğü önlemek, engellemek için insanüstü çaba gösterdiğine tanık oluyorum.

Adeta ellerindeki kova ve hortumlarla dört bir yanda ateşlenen yangınları söndürmeye çalışıyorlar.

1980’li yılların başında, Ankara’daki Türkiye Çevre Vakfı‘nın çevre ile ilgili yeni hukuki düzenlemelerin 1980 Anayasası’na girebilmesi için yaptığı çalışmalara katılıp Türk çevre mevzuatındaki çevre ve çevre koruma ile ilgili düzenlemeleri tarayıp bunu bir yayına dönüştürmüş ilk çevrecilerden biri olmakla birlikte; yaşamımın ondan sonraki dönemlerinde, -açık söylemek gerekirse- çevre ve çevre koruma konularıyla ekoloji mücadelesine fazla bir önem ve öncelik vermemiştim.

Ne olduysa son 3 yılda oldu ve AKP iktidarı tarafından İzmir Körfezi ile Gediz Deltası Sulak Alanı‘na yapılmak istenen İzmir Körfez Geçişi Projesi‘ni engellemek amacıyla son hızla bu mücadele alanına girdim ve bu projeyle ilgili ÇED raporunun iptali ve yürütmesinin durdurulması için dava açmadan önce, küçük bir girişimde bulunarak sevgili arkadaşım Göker Yarkın Yaraşlı ile birlikte İzmir Büyükşehir Belediyesi İZSU Genel Müdürlüğü tarafından Yamanlar Dağı eteklerine yapılacak Bostanlı Barajı ile ilgili ÇED raporunun iptali ve yürütmesinin durdurulması için ilk davamı açıp, çevre / ekoloji mücadelesi verenlerin saflarına katılmış oldum.

Bu mücadeleye katılmamla birlikte, hem her bir ağacı hem de bunların oluşturduğu ormanı görmek niyetiyle, bu tür toplumsal ve hukuki mücadelelerde aksayıp mücadeleyi etkileyen ve giderek zorlaştıran konulara dikkat etmeye başladım.

Aslında, dikkat edip anlamaya çalıştığım bu konuların hiç zorluk çıkarmadan gelip beni bulduğunu da söyleyebilirim.

Bu davalara bakan idare mahkemeleri son yıllarda adeta hukuki alanda mücadele etmememiz, açtığımız takdirde de sürdürmememiz için çok büyük miktarlarda bilirkişi ücretleri belirlemeye başladılar.

Örneğin, İzmir 3. İdare Mahkemesi hem İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgili ÇED raporunun iptali ve yürütmesinin durdurulması davasında, hem de Gediz Deltası Sulak Alanı‘ndaki koruma bölgelerinin daraltılıp niteliklerinin değiştirilmesi ile ilgili Ulusal Sulak Alan Komisyonu’nun (USAK) aldığı kararın iptali ve yürütmesinin durdurulması davasında 15 bin liralık bilirkişi bedellerinin davacılar tarafından ödenmesine hükmetti.

Böylelikle TMMOB ve Doğa Derneği, birinci dava için ayrı ayrı açtıkları her iki dava için 15 Bin liradan toplam 30 Bin lira, Doğa Derneği USAK kararının iptali ve yürütmesinin durdurulması davası için 15 Bin lira ödemek zorunda kaldı.

İşin kısası, TMMOB ve Doğa Derneği, iki ayrı dava için şu an itibariyle devlete toplam 45 Bin lira ödemiş durumda.

Bu kadar büyük miktarda bilirkişi ücretleri, bugünkü koşullarda her kurum ya da şahsı zorlayacak; hatta dava açma cesaretini ortadan kaldıracak kadar yüksek.

Bu durum gerçek anlamıyla, adaleti yokuşa sürüp hak arama mücadelesini engelleyecek bir tehlikeye işaret ediyor.

Mevzuata göre bu paraları ödeyen kurum ya da şahıslar, davayı kazandıkları takdirde ödedikleri paraları geri alabilmekle birlikte; bu kadar büyük paraların meslek örgütleri ya da sivil toplum kuruluşları tarafından bulunup ödenmesi neredeyse imkansız. O nedenle, bu tür davalarda “paran kadar adalet” anlayışının geçerli olduğunu ve bu vahim durumun her geçen gün dava açanlar aleyhine kötüleştiğini söyleyebiliriz.

1.20137ae5-d5a5-4738-8bb3-551112dad3f3

Çevre davalarında dikkat çeken diğer bir nokta ise, çevre ya da ekoloji mücadelesine katılmış, bu konuyla ilgili sivil toplum kuruluşlarında görev yapmış, doğayı korumak için müdahil olup davalar açmış bilim insanlarının mahkemeler tarafından “tarafsız” olmadıkları gerekçesiyle bilirkişi heyetlerine alınmaması; alınsa bile kamu kurumlarının itirazı üzerine bilirkişi heyetlerinden çıkarılmaları konusudur.

Böylelikle kendi uzmanlık alanında ulusal ve uluslararası alanda tanınmış, bilinmiş , bu konuda onlarca kitap, yüzlerce bilimsel makale yazmış birçok bilim insanının sırf “tarafsız” olmadığı gerekçesiyle davalarda bilirkişi olmalarının önü kesilmiş; bunun doğal bir sonucu olarak, yeterli akademik kariyere ve uzmanlığa sahip olmayan; örneğin sadece “doktor” unvanına sahip ya da o konuda hiçbir yayın ve araştırması olmayan kişilerin bilirkişi heyetlerinde görev alması ve bu şekilde heyetlere dahil edilenlerin çoğu kez kamu kurumlarından, bakanlıklardan yana görüş belirtmeleri sağlanmaktadır.

Bu iki konu; yani bilirkişi ücretlerinin çok yüksek olması ve bilirkişi heyetlerine bilgi ve deneyim sahibi olan bilim insanlarıyla uzmanların girememesi bence ülkemizde çevre mücadelesi veren kurum, kuruluş ve kişilerin bir araya gelerek hep birlikte mücadele etmeleri, kamuoyu oluşturarak hem yasa koyucuları hem uygulayıcıları etkilemeleri gereken önemli bir mücadele alanıdır.

Evet, yine doğaya zarar veren her taş ocağı, maden, RES, HES ya da benzerleri için bir araya gelip mücadele edelim; ama biraz da bu mücadelenin yoğunluğundan kafamızı kaldırıp ağaçlarla birlikte ormanı da görelim…

gavel-money-justice-judge_6

Yüksek bilirkişi ücretlerinin makul düzeye indirilmesi, hatta bu tür harcamaların devlet bütçesinden karşılanması; ayrıca, bilgisiz, yetersiz ve deneyimsiz akademisyenlerin, uzmanların bilirkişi heyetlerinde yer almaması için bilim insanlarının bilimden kaynaklanan tarafsızlığına inanarak değerli bilim insanlarıyla uzmanları bu tür önemli bilirkişilik hizmetlerinden uzak tutmayalım.

 

Tuğrul Tanyol şiirleri…

Tuğrul Tanyol, Sosyoloji Profesörü, Çevirmen, Şair

14 Ocak 1953, İstanbul doğumlu. Şair ve yazar Prof. Dr. Cahit Tanyol’un oğludur. Moda İlkokulu (1963), Saint Joseph (1968) ile Kabataş Erkek Lisesi (1972) ve Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü (1977) mezunu. Doktorasını “Kültür, Kişilik Kuramları” başlıklı tez çalışmasıyla İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü’nde (1980) yaptı. Çalışma hayatına aynı yıl Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nde asistan olarak başladı. Öğretim üyeliği görevini aynı üniversitede doçent ve profesör olarak sürdürdü.

İlk şiiri Yeni İnsan dergisinde yayınlanmıştı (1970). Şiir ve yazıları daha sonra Varlık, Somut, Türkiye Yazıları, Adnan Özer ve Haydar Ergülen’le çıkardığı Üç Çiçek (1983), Mehmet Müfit ve Metin Celal’le çıkardığı Poetika (1985) dergilerinde yer aldı. 1980 yılında Sanat Emeği Dergisi Şiir Ödülü‘nü, ikinci kitabı Ağustos Dehlizleri ile (1985) Behçet Necatigil Şiir Ödülü‘nü kazandı. Türkiye Yazarlar Derneği (1995-96 dönemi ikinci başkanı) ve PEN Yazarlar Derneği üyesidir.

Ödülleri: 1980 İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Şiir Yarışması’nda Sanat Emeği Dergisi Şiir Ödülü1985 Behçet Necatigil Şiir Ödülü (Ağustos Dehlizleri ile), 2016 Metin Altıok Şiir Ödülü.

Eserleri: Şiir – Elinden Tutun Günü (1983), Ağustos Dehlizleri (1985), Sudaki Anka (1990), Oda Müziği (1992), İhanet Perisinin Soğuk Sarayı (1995), Toplu Şiirleri 1971-1995 (1997), Büyü Bitti (2000), Her Şey Bir Mevsim (2006), Öncesi ve Sonrası (2012), Yedi Kitaptan Seçtiklerim (2012),

Çeviri – Yeniden Çarmıha Gerilen İsa (N. Kazancakis’ten, 1982), Kötü Saatte (G. G. Marquez’den, 1987), Bir Üçkağıtçının Anıları (S. Guitry’den, 1991), Kahvehane Şiirleri (R. Mc Kane’den, Selahattin Özpalapıyıklar’la birlikte, 1994), Kılıçtan Keskin Dudaklar (V. Aleixandre’dan, 1996)

tugrul-tanyol

BEYAZ AT
Sönmüş kentleri dolaştım sessizlikte
Boş meydanları, kirli sokakları
Herkes kendi yankısının peşinde
Karanlık avlularda oturdum
İçimde vahşi tamtamları inlerken ölümün 
Tüm putların yeniden dirildiğini gördüm
Beyaz bir at gibi uzaklaşıp yiterken ömrüm
Sen uyuyordun
Kirli sokaklarına güneş vurmayan odanda
Evler bir bir yıkılırken üstiime
Yollar canlanmış sıkarken boynumu
Uyuyordun sen
Uyuyordun sen
Uyanmak için bir başka gecede
Ağır kanatlarıyla büyürken sessizlik
Karanlık usulca konarken pencerene
Gölgeler asarken kendini başka gölgelere . . .
Kent yanıyor duyuyor musun
Sönmüş kentleri dolaştım sessizlikte
İçimde vahşi tamtamları inlerken ölümün 
Acının acıya, nefretin nefrete
Karanlığın karanlığa dönüşünü gördüm
Beyaz bir at gibi uzaklaşıp yiterken ömrüm

56871

DOST GUNLERiN SONU
Çingene ruhum, dizginle artık atını
Bundan öte yol yok.
Akşam, rüzgar kanatlı bir kuş
Çökmede ağır ağır, şimdi
Yolculukların suya düştüğü andır.
Eğilip bir bak yüzüme
Gözlerimde çizili eski atlaslara bak
Yıldızların döküldüğü o eski yollara,
Şimdi orada
Ne ağır ve uzun kervanların
Konakladığı ırmaklar
Ne göçebe sarhoşluğu var
Sıcak yaz gecelerinin.
Gecenin çatısıdır, açılınca
Evrenin dişi güzelliği,
Binbir gökyüzü altında uyuduğumuz
Sevişip çoğaldığımız o özgür
Gururlu ve dost
Günlerin sonuna geldik.
Hangi hasrettir bu, bitirir bizi
Kapısı araık odalarda eridi mumlar,
Saat kaç, neredeyiz, kimin bu telle çevrili duvar
Kimin eseri bu karanhk sokak
Bu bembeyaz kefen, bu ansızın
Ölüp yitiveren zaman.
Bir ok atıp düşürsem geceyi
Önümde diz çökecek aydınlık günler
Çıplak göğüslerimizde yeni yıkanmış yaralarla
Ve ağacın en yüksek dalında
Gürültüyle açarken kalbim.
Çingene ruhum, dizginle artık atını
Yolun sonuna geldik

3185664-KRXCFCDY-7

ÇİÇEKLERİ DÖKÜLEN AĞAÇ
Yalnızım
soğuk bir denizin maviliğinde
içim dışım kupkuru,
kırılıveriyor elimi attığım her şey
tuzla buz oluyor sevgiler
Issızlaşıyor geçtiğim yollar
gölgem bile korkar oluyor benden.
Kopkoyu bir karanlık
uzanıyor damarlarıma
süzülüyor içime yağmur yüklü bulutlar
çıkmaz sokaklara iniyor gece
içimde bir çocuk, can veriyor sessizce.
Yalnızım
sabahı bekleyen penceremde
kimseler geçmiyor sokağımdan
beynimin içinde bir yerlerde
çiçek açıyor bir ağaç
Çiçekler dökülüveriyor yere.
Çıkmaz sokaklara iniyor gece
kentin kirli duvarlarına
dilsiz kaldırımlara,
içimde bir çocuk
içimde ürperen deniz
içimde dinmeyen acım
Ben
çiçekleri dökülen bir ağacım.

Kent 117

BİR KENTİN İÇERDEN GÖRÜNTÜSÜ
Kıpırtısız bir ırmak gibi kent kendi karanlık sularına akıyor
Denize doğru iniyorum dar sokaktan, başımda yağmur
Issız bir ağaç dibinde dinleniyorum, derisi soyulmuş
eski günlerin ardında soluk gülümseyişleriyle
aldatılmış seslerin karanlık ordusu
Kalın kürklerine bürünmüş eşkiyalar, dağlardan
akan kurt sürüsü, karlı ovalardan sürgün
kentin karanlık sularında boğulmak için.
Şu anda biliyorum, birileri birilerinin hayatından çıkıyor
Birileri birilerinin hayatına giriyor, yorgun ve paslı
gözlerini görüyorum, geceye uzanan ellerini
Denize inen dar sokakta yağmur kimleri
kimlerin uzak yollarına sürüklüyor.
Yalnız gece trenlerine biniyor şimdi uzak gözlerim
Yağmurda titreyen gar lambalarıyla büyüyen gölgelerin
Kimlerden ne kaçırırcasına telaşla koşuşan
seslerin ardında büyük bir hiçlik, terkolunuş ve kederin
sıcak yağmuru bu, dudaklarıma yağan, sokaklara, gar lambalarına
rıhtıma her akşam yorgun umutlar boşaltan yolcu vapurlarına
tersaneye, ışıkları sönük son vardiyalara
aşka ve kedere yağan, kemiren yalnızlıkları.
Kıpırtısız bir ırmak gibi kent kendi karanlık sularına akıyor
Biliyorum, şu anda bir tren en olmadık
düşlerle yüklenmiş geceye açılıyor
Geceye ve yıldızların karanlık ülkesine açılıyor bir gemi
Her an her yerde birileri birilerinden ayrılıyor
Her an her yerde birileri birilerine kavuşuyor
Usulca soluk alıyor . . . veriyor bütün yollar.
işte yalnızlar ordusunun atsız pehlivanları
Karanlığa serilmiş seccade, kıblesi kırık saat
Hepsi solgun bir aynanın dipsiz derinliğinde
Dağlardan akan kurt sürüsü, karlı ovalardan sürgün
zil sesleri, kumanya, son vardiyadan süzülen ölüm
Her şey büyük bir telaşla kente doğru koşuyor
kentin karanlık sularında boğulmak için.

35x50_SAIRINSIIREVRENI_TUGRULTANYOL_AFIS-as

 

Kentlerde insanların hayvanlarla birlikte yaşam kültürü nasıl oluşturulabilinir?

Aydın Birlikteliği Vakfı‘nın 3. Aydın Köymen Fotoğraf Yarışması‘nın bu yılki teması, “Kentlerde İnsanların Hayvanlarla Birlikte Yaşam Kültürü Nasıl Oluşturulabilinir?” sorusundan oluşuyordu.

Bu durum, Aydın Birlikteliği Vakfı tarafından hazırlanan yarışma şartnamesinde şu şekilde ifade ediliyor: 

Aydın Birlikteliği Vakfı’nın bu yıl üçüncüsünü düzenleyeceği “Aydın Köymen Fotoğraf Yarışması”, bu yıl aynı zamanda “Ülkem Kentim Semtim” Yazı Yarışması’nın sekizincisine de başlık olacak özel konusu ile karşınızdadır: “Kentlerde İnsanların Hayvanlarla Birlikte Yaşam Kültürü Nasıl Oluşturulabilinir?”.

Birliktelik olarak bu sene kuştan, salyangoza kentteki hayvanların günümüzdeki durumu, kent sakinlerine düşen sorumluluklar ve çözümler üzerinde durmak istedik. Asya’dan Avrupa’ya günümüz toplumlarının ortak sorunu ve sorumluluğu olan bu konu hakkında kadrajlayacakları kareler ile bizleri düşündürmeye sevk edecek amatör ve profesyonel fotoğraf sevdalısı katılımcılarıyla tanışmaktan mutluluk duyacaktır.

Günümüzün yalnızlaşan kent insanlarının evlerinde ev hayvanları besleme oranı her geçen gün artmaktadır. Fakat hepsinin de ortak sıkıntısı kent servislerinden yararlanabilmek bir yana dursun, kimi zaman adeta dışlanıyor olmalarıdır.

Kentlerde sokağa bırakılan ya da sokakta kontrolsüz çoğalan, bakımsız sokak hayvanlarının, yaşamsal ihtiyaçları doğrultusunda ve içgüdüsel olarak özellikle kış aylarında sürüler halinde hareket ederek, yakın yerleşim bölgelerindeki kentliler için tehdit oluşturabilir durumlara sebebiyet vermeleri çözülmesi gereken kent problemlerindendir.

Kent toprağı üstünde süregelen mücadele, kent göğünde de süre gitmekte. Kuşların kent yaşamına uyumlanma süreci kentsel evrimin göksel parçası olarak devam ediyor. Kargaların kovduğu martılar çöplüklerde besleniyor, yeni davranışlar yeni alışkanlıklar kazanıyorlar. Evden kaçan yeşil papağanlar sürülerini oluşturuyorlar. Bu örnekler bize kentin kendine özgü bir ekosistem oluşturduğunu ve kentteki canlıların bu sisteme uyumlanmakta olduğunu gösteriyor.

Bu durumda artık yalnızca insan haklarından değil, aynı zamanda hayvan haklarından da söz ediyor ve kurumsallaşmasını sağlıyor olmalıyız. Kentteki yaşamımızı düzenlerken hayvanların varlığını ve haklarını hesaba katmalı, yaşam kültürümüzü bu gerçekliğe göre yeniden şekillendirmeliyiz. 

Yarışmacılardan bu konuda yaşadıkları deneyimlerinin öyküsünü, karşılaşılan sorunları, kentteki ekolojik sisteme hayvanların uyum süreçlerini, sürecin sonuçlarını, hayvan haklarını, hayvanlara sağlanması gereken hizmetleri ve benzeri konulara ilişkin çözüm önerilerini kadrajları ile izleyicisine yansıtabilecek nitelikli fotoğraflar beklenmektedir.

001
Birincilik Ödülü – Hakan Tokuç – “Çöplük
002
İkincilik Ödülü – Murat İbranoğlu – “Yemek
003
Üçüncülük Ödülü – Melih Erşahin – “Koşu
004
Sergileme – Başak Karsavuran – “Çırak
005
Sergileme – Fatma Gökmen – “Güvenpark
006
Sergileme – Aytül Akbaş – “Flamingolar Şehirde”
007
Sergileme – Rıdavn Hoşgör – “Tilkiler
008
Sergileme – Giray Kocaman – “Urfa’nın Hayvanları
009
Sergileme – Murat İbranoğlu – “Kediler
010
Sergileme – Başak Ergülmez Çidem – “Barınak
011
Sergi – Kemal Özkılıç – “Yolcu ve Arkadaşı
012
Sergileme – Serkan Daldal – “Ekmek Kavgası
013
Sergileme – Ömer Açar – “Siyah
014
Sergileme – Arzu İbranoğlu – “Besleme
015
Sergileme – Caner Başer – “Yolcu
016
Sergileme – Serdar Ertekin – “Hep Beraber Spora
017
Sergileme – Oğuz İpçi – “Çatı
018
Sergileme – Mehmet Aslan – “Çocukluk
019
Sergileme – Nevzat Turgay Işıkgöz – “Forlorn
021
Sergileme – Nihat Torun – “İstirahat
022
Sergileme – Aydın Büngül – “Dost
023
Sergileme – Özgür Konur – “Kentin Sakinleri
024
Sergileme – Gamze Tuğba Kaptan – “Heykel
025
Sergileme – Burhan Kaçar – “Yemek Peşinde
026
Sergileme – Ulaş Tosun – “Eski Tabela
027
Sergileme – Oya Akkul – “O Konuşmuyor
028
Sergileme – Ayşegül Kaplan – “Birlikte Yaşayabilmek
029
Sergileme – Zehra Nur Dama – “Asfaltta Kedi Patisi
030
Sergileme – Ertan Koyuncu – “Kurtarış
031
Sergileme – Taner Menderes – “Karabataklar, İnsanlar
020
Sergileme – Berkant Akbacak – “Yaralı Martı

 

İzmir, bu siyasetin neresinde?

Ali Rıza Avcan

Cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği seçim tarihinin açıklandığı 18 Nisan 2018 tarihinden bu yana düzenlenen birçok toplantı, miting, TV programı ve basın açıklamasında dünyanın hali, içinde bulunduğumuz Ortadoğu bölgesi ve ülkemizle ilgili birçok konu ve düşünce oturulup tartışılmış olmasına karşın; AKP dışındaki tüm muhalefet partileriyle onların milletvekilleri ve aday adaylarından İzmir’in bugün içinde bulunduğu durum ve geleceği ile ilgili bir düşünce, öneri ya da eleştiriye, seçildikleri takdirde İzmir için ne yapacaklarına ilişkin tek bir haber, yorum ya da değerlendirmeye rastlamıyoruz.

Sanki, seçilmek için sıraya giren aday adayları bundan böyle İzmir’le hiç ilgilenmeyecekler gibi bir durum var ortada…

5aa12ac17152d815e45df648

İzmir Ticaret Odası’nın yeni başkanı, cumhurbaşkanıyla başbakanı ağırladığı 28 Nisan 2018 tarihli özel meclis toplantısında “İzmir adına önemli bir dileğimiz var. İnciraltı ve Bostanlı arasında yapımı planlanan bin 200 metre tüp geçit, İzmir Körfez Geçiş Projesi’nin bir an önce başlaması ve kentimiz için hayal ettiğimiz bir projenin daha hayata geçmesini istiyoruz. Bu kenti dünyanın sayılı merkezlerinden birisi haline getirmek ortak hedefimiz ise hep birlikte bu dev projelerin yanında durmalı ve destekleyicisi olmalıyız. Biz, İzmir Ticaret Odası olarak, kentimiz adına yapılacak her türlü mega proje ve yatırımın destekçisiyiz. Üzerimize düşen görev neyse layıkıyla gerçekleştireceğimize şüpheniz olmasın.” diyerek İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin yapılması için tüm desteklerini vereceklerini belirttiği; ayrıca, cumhurbaşkanının Güney Kore’ye yaptığı ziyarette İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin yapımı konusunda mutabakat sağlandığı halde; muhalefetin tüm gündemi, sanki aday olanların seçilmesini sağlayacak şey sanki kendi kişisel nitelikleriymiş, bugüne kadar neyi yapıp neyi yapmadıklarıyla ilgiliymiş gibi kendilerini anlatıp durdukları, bunun için kulis yaptıkları bir süreç olarak ilerliyor…

Ancak muhalefet patileri ve siyasetçileri ile ilgili bu değerlendirmeyi yaparken, seçim kampanyasını 19 Nisan 2018 tarihinde Mavişehir Balıkçı Barınağı’nda yaptığı İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgili basın duyurusu ile açan Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Pervin Buldan’la HDP’li milletvekillerini unutup onların hakkını yememem gerekiyor.

Başlayan bu seçim sürecinde her aday, kendisinin seçileceği göreve ne kadar uygun olduğunu, ne kadar çalışkan, dürüst, itaatkâr ve mücadeleci olduğunu kanıtlamaya çalışırken İzmir ve İzmir’in sorunları hakkında ne düşündüğünü, bu sorunların çözümü için neler önerdiğini bilerek ve isteyerek gizleyip saklıyor ya da onun da zamanının geleceğini iddia ediyor.

Örneğin merkezi ve yerel yönetim yatırımlarının dağılımında kentin farklı bölgeleri arasındaki adaletsizlikler hakkında ne düşünüyorlar?

Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale’de TARKEM ve Folkart eliyle yapılmak istenen soylulaştırma çabalarını destekliyorlar mı?

Kentteki önemli rant alanlarının bazı belediye başkanlarıyla milletvekilleri tarafından pazarlanıyor olmasına ne diyorlar?

Örneğin İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin Kültürpark projesini destekliyorlar mı? Karşıyaka Belediyesi’nin anıtları yıkıp tekrar daha büyüğünü yapmak iddiasıyla sergilediği savurgan israf politikası hakkında ne düşünüyorlar?

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin reklamlarla allayıp pulladığı ve bir “model” olarak takdim ettiği Dünya Bankası kaynaklı sözleşmeli tarım uygulamalarına ne diyorlar?

Yoksa bütün bu yanlış politika ve uygulamaları, kendi genel başkanları gibi diğer yerel yönetimlere örnek gösterecek şekilde doğrulayıp, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun çizdiği çember içinde mi kalmaya çalışıyorlar? Ya da geçmişte birtakım milletvekillerinin yaptığı gibi yerel yönetimlere aday olanlarla Aziz Kocaoğlu adına pazarlık yapmayı ya da Üçkuyular Pazarı’nın yerinde yapılmakta olan şaibeli İstinye Park olayında olduğu gibi, büyük inşaat şirketlerinin avukatı olarak komisyonculuk yapmayı mı düşünüyorlar?

Kısacası, seçilmek için aday olanlar merkezi ve yerel düzeydeki egemenlere hizmet etmek için mi; yoksa kamu yararını önceleyerek halka, daha doğrusu İzmirliler’e hizmet etmek için mi aday oluyorlar?

İzmir ve İzmir’in sorunları için ne düşünüyorlar? Örneğin İzmir Körfez Geçişi Projesi için ne düşünüyorlar?

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu gibi o projeyi desteklediklerini mi söylüyorlar; yoksa o projenin durdurulması için dava açan bizlerle birlikte bu büyük rant projesine karşı mı çıkıyorlar?

Resim2İzmir Ticaret Odası’nın yeni başkanı ya da AKP’nin yeni il başkanının yaptığı gibi bu projenin hayata geçmesi herkesi baskı altına alıp susturmaya mı çalışıyorlar; yoksa yapılan kirli pazarlıklara karşı mı çıkıyorlar?

Sahi, cumhurbaşkanı ya da milletvekili adayı olup sosyal medyada ya da caddede, sokakta karşımıza çıkanlar ne için, kim için ve ne yapmak için aday olup bizden oy istiyorlar?

Yeni Küresellik, Yeni Șehircilik: Küresel Kentsel Strateji Olarak Soylulaștırma (2)*

Neil Smith

Birinci bölüm: https://kentstratejileri.com/2018/05/15/yeni-kuresellik-yeni-sehircilik-kuresel-kentsel-strateji-olarak-soylulastirma-1/

Kentsel Yenileme: Küresel Kentsel Strateji Olarak Soylulaștırma

Șimdi izin verin ölçekleri değiștireyim ve soylulaștırma sürecine yöneleyim. 21. yüzyılda neoliberal șehirciliğin bir boyutu Asya ve Latin Amerika kentsel deneyimlerinin özellikle yeni șehirciliğin ön saflarına eșitsiz katılımı ise, ikinci bir boyutu soylulaștırmanın bir küresel kentsel strateji olarak yaygınlaștırılması olarak adlandırılabilecek șeyle ilgilidir. İlk bakıșta, biri küresel güç merkezlerinde lüks konutlarla diğeri bütünleșen çeperdekilerden gelen yeni șehircilik modelleri ile ilgili bu iki sav birbirinden oldukça farklı görünmektedir. Bunlar kesinlikle yeni bir șehirciliğin birbirine zıt deneyimlerini ifade etmektedirler, zaten mesele de budur. Neoliberal șehircilik toplumsal, ekonomik ve coğrafi değișimin geniș bir alanını kușatmıștır ve bu zıt savların amacı neoliberal șehircilik deneyiminin ne kadar çeșitli olduğu ve bu zıt dünyaların nasıl bir araya geldikleri konusunu öne çıkarmaktır.

Bilim insanlarının çoğunluğunun soylulaștırma vizyonu, 1960’larda sosyolog Ruth Glass tarafından tanımlanan sürece sıkıca bağlı kalmıștır. Glass’ın, soylulaștırmanın münferit bir süreç olarak ortaya koyan 1964’deki beyanı șöyledir:

Birer birer, Londra’nın ișçi semtlerinin bir çoğu orta sınıflar -üst ve alt- tarafından ișgal edilmektedir. Eski püskü, mütevazı ahırlar ve kulübeler –üst katta iki, alt katta iki odalı- kira kontratlarının süresi dolduğunda ele geçirilmiș, șık ve pahalı konutlar haline gelmișlerdir. Daha önce ya da son dönemde çöküntüleșmiș olan daha büyük Viktorya evleri- oda oda kiraya verilen ya da birden fazla hane tarafından kullanılan evler- tekrar iyileștirilmiștir…Bir mahallede bu soylulaștırma süreci bir kez bașladığında, özgün ișçi sınıfı kullanıcılarının tamamı ya da çoğunluğu yerlerinden edilene ve mahallenin toplumsal karakteri tamamen değiștirilene kadar hızla devam eder.

Glass yeni bir kentsel “soylu sınıfın” ișçi semtlerini dönüștürdüğü bu yeni sürecin sıradıșılığını neredeyse șiirsel bir șekilde yakalamıștır. Șimdi yine Londra’dan, 35 yıl sonra güncellenmiș bir beyanı ele alın. Așağıdaki, Birleșik Krallık Çevre, Ulașım ve Bölgeler Dairesi (DETR) tarafından atanmıș özel bir Kentsel Çalıșma Grubu (Urban Task Force) tarafından 1999’da yayınlanmıș Kentsel Rönesans” (DETR 1999) kararından bir bölümdür:

Kentsel Çalıșma Grubu kentsel çöküșün sebeplerini ortaya çıkaracaktır… ve insanları kentlerimize, kasabalarımıza ve kentsel mahallerimize geri getirecek pratik çözümler geliștirecektir. Kentsel yenileme için yeni bir vizyon olușturacak… [Önümüzdeki 20 sene zarfında] yeni yerleșimlerin % 60’ı daha önce geliștirilmiș araziler üzerine inșa edilmelidir… Kentlerimizin ve kasabalarımızın kontrolünü kaybettik; kötü tasarımla, ekonomik yayılma ve toplumsal kutuplașma ile bozulmalarına izin verdik. 21. yüzyılın bașı bize bir kentsel rönesans șansı sunan bir değișim zamanıdır.

Bu kentsel rönesans söylemi tabi ki yeni değildir, ancak burada daha da büyük önem  tașımaktadır. Kentsel yeniden inșa tutkusunun ölçeği dramatik șekilde büyümüștür. Batı kentlerinde devletin sponsor olduğu savaș sonrası kentsel yenileme dağınık özel-piyasa soylulaștırmasını teșvik ederken; bu soylulaștırma ve 1980’lerden itibaren kent merkezinde arazi ve konut piyasasının yoğunlașan özelleștirilmesi, üzerinde büyük ölçekli çok-yönlü kentsel yenileme planlarının 1960ların kentsel yenilemesini büyük bir farkla geçerek yükseldiği zemini sağladı. Günümüzün kentsel yenileme söylemi, özellikle Avrupa’da, tek boyutlu değildir ancak diğer șeylerin yanında, soylulaștırmanın kentsel çevrede yaygınlaștırılmasını ișaret etmektedir.

Glass ve DETR’ın sunduğu vizyonlar arasındaki bazı temel farklılıkları düșünelim. Glass’a göre 1960’ların soylulaștırması Islington konut piyasasındaki marjinal bir gariplik -sıradan halkla bir arada bulunmaktan korkmayan profesyonel sınıflar için tuhaf bir kentsel etkinlik- iken, 20. yüzyılın sonuna gelindiğinde İngiliz kentsel politikasının merkezi hedeflerinden biri haline gelmiștir. Glass’ın hikayesindeki anahtar aktörler mahalleye tașınan orta ve üst-orta sınıf iken, 35 yıl sonra soylulaștırmanın aktörleri hükümet, șirketler ve hükümet-șirket ortaklıklarıdır. Savaș sonrası konut pazarında ortaya çıkan planlanmamıș, açıkça tesadüfi bir süreç bugün uçlarda, tutkulu ve titiz bir șekilde planlanmaktadır. Tamamen gelișigüzel olan șey gittikçe sistemleștirilmektedir. Soylulaștırma süreci ölçek ve çeșitlilik açısından hızla evrilmiștir ki, 1960 ve 1970’lerde sürecin pradigmasını olușturan yalnızca konuta yönelik iyileștirme projeleri, bugün sadece kentsel çevrede değil kent kuramı yazınında da garip görünmektedir.

Belki de en önemlisi; ilk olarak Londra, New York, Paris ve Sydney gibi birkaç önemli gelișmiș kapitalist kentte teșhis edilmiș oldukça yerel bir gerçeklik, șimdi fiilen küreseldir. Bu evrim hem dikeyde hem de yatayda gerçekleșmiștir. Bir tarafta, bir süreç olarak soylulaștırma kentsel hiyerarșiyi hızla çökertmiștir; bu sadece en büyük kentlerde değil, eski endüstri kentleri olan Cleveland ve Glasgow, daha küçük kentler olan Malmö ya da Grenada ve Lancaster, Pennsylvania ya da Çek Cumhuriyetindeki Ceske Krumlov gibi daha da küçük pazar kentleri gibi beklenmedik merkezlerde de kendini göstermektedir. Aynı zamanda, Tokyo’dan Tenerife’ye (Garcia 2001), Sao Paulo’dan Puebla’ya (Jones ve Varley 1999), Cape Town’dan (Garside 1993) Karayipler’e (Thomas 1991), Șanghay’dan Seul’a, soylulaștırma haberlerine bakılırsa süreç coğrafi olarak da yayılmıștır. Bir çeșit ironi içinde, mallarına el koyulmuș İngiliz köylülerin kaçak avcılara dönüștüğü, 19. yüzyılda asilerin sürgün edildiği ve karșılığında yerel halkın yok edildiği, Van Diemen’in vatanının (Tazmanya) bașkenti Hobart bile soylulaștırma sürecinden geçmektedir.

Tabi ki, bu soylulaștırma deneyimleri oldukça çeșitli ve eșitsiz biçimde, ilk Avrupa ve Kuzey Amerika soylulaștırma örneklerine göre çok daha çeșitli șekillerde dağılmıștır. Bunlar oldukça farklı yerel ekonomilerden ve kültürel topluluklardan çıkmakta ve karmașık șekilde daha geniș ulusal ve küresel siyasal ekonomilere bağlanmaktadır. Buradaki önemli nokta, ilk olarak 1960’larda marjinal olarak tanımlanan bir kentsel sürecin evriminin hızı ve çağdaș șehirciliğin önemli bir boyutuna dönüșümüdür. İster Glass’ın ahırlarıyla tasvir edildiği gibi garip biçimiyle, isterse de 21. yüzyılda toplumsal olarak örgütlenmiș biçimiyle olsun, soylulaștırma ișçi sınıfının kent merkezinden uzaklaștırılmasını ișaret etmektedir. Gerçekten de, sürecin Glass’ın soylulaștırma tanımlamasında apaçık görülen sınıfsal doğası, İngiliz İșçi Partisinin laf kalabalığı içinde dikkatlice gizlenmiștir. Bu belirti niteliğindeki sessizlik; kentin değișen bir ekonomik coğrafya ile sarılmıș değișen sosyal ve kültürel coğrafyası hakkında, onun daha görünür ve akıșkan ișaretleri kadar çok șey söylemektedir.

25034212959_4c1376e4f7_o

Kuzey Amerika ve Avrupa bağlamında, üç soylulaștırma dalgası teșhis etmek mümkündür (Hackworth 2000). 1950’lerde bașlayan birinci dalga, Glass’ın gözlemlediği kadarıyla, dağınık soylulaștırma olarak düșünülebilir. Soylulaștırmanın daha geniș kentsel ve ekonomik yeniden yapılandırmayla iç içe girmesi ile 1970 ve 1980’lerde ikinci bir dalga bunu takip etmiștir. Hackworth (2000) bunu “demir atma safhası” olarak adlandırmaktadır. Üçüncü bir dalga 1990’larda ortaya çıkmıștır; bunu yaygınlaștırılmıș soylulaștırma olarak düșünebiliriz. Tabi ki soylulaștırmanın bu evrimi farklı kentler ve mahallelerde ve farklı geçici ritimlere göre oldukça farklı șekillerde gerçekleșmiștir. Örneğin Mexico City’de süreç New York kadar yüksek derecede sermayeleștirilmemiș ve yaygınlașmamıș, Coyoaca’nın yanı sıra kent merkeziyle sınırlı kalmıștır ve tanımlanabilir üç soylulaștırma dalgasının sınırlarının çizilmesinin burada neredeyse hiçbir ampirik geçerliliği bulunmamaktadır. Seul ya da Sao Paulo’da, süreç coğrafi olarak yalıtılmıștır ve henüz olgunlașmamıștır. Karayipler’de soylulaștırma ile küresel sermayenin ilișkisi, kendi özgün niteliğini yaratacak biçimde, genellikle turist endüstrisinde kendini göstermektedir. Aynı șekilde Thames’in iki yakası boyunca devam eden eski liman ve depo alanlarının dönüșümü, Londra’daki soylulaștırmanın çoğu Kuzey Amerika kentine göre daha kapsamlı olduğunu önermektedir. Daha kapsamlı toplumsal, ekonomik ve siyasi ilișkilerin ifadesi olduğu kadar, herhangi bir kentteki soylulaștırma kendi kentsel mekanını yaratmada kendi özelliklerini yansıtacaktır.

Ve yine de, farklı derecelerde, 1990’lara gelindiğinde soylulaștırma dünyanın her yerindeki kentlerdeki özel sermaye ile uyumlu kent yönetimleri için önemli bir kentsel strateji haline gelmiștir. Avrupa’nın bazı yerlerinde 19. yüzyıl sonları ve Kuzey Amerika’da İlerici Dönem’den (Progressive Era) Roosevelt’in Yeni Anlașmasına (New Deal) geçișe kadar eskiye uzanan liberal kentsel politika, 1970’lerin siyasi ekonomik krizi ve 1980’lerin muhafazakar ulusal hükümetlerinden bașlayarak sistematik olarak yenilgiye uğratılmıștır. Reagan’dan Thatcher ve daha sonra Kohl’a, bu liberal kentsel politikanın hizmetleri ulusal ölçekte sistematik olarak güçsüzleștirilmiș ya da çözülmüș ve soylulaștırma üzerindeki kamu yönetimi kısıtlamalarının yerine kentsel yapılı çevrede sübvanse edilmiș özel piyasa dönüșümleri getirilmiștir. Bu dönüșüm, takip eden neoliberal liderler- Clinton, Blair, Schröder- tarafından pekiștirilmiștir ve böylelikle soylulaștırmanın yeni safhası sadece ulusal gücün değil kentsel politikanın da daha genel bir sınıfsal zaferi ile birleșir. 20. yüzyılın sonlarına gelindiğinde, kamusal planlama ile kamu ve özel sermaye arasında kararlaștırılmıș ve sistematik bir ortaklık tarafından körüklenmiș soylulaștırma, liberal kentsel politikanın sonlanması ile ortaya çıkan boșluğu doldurmuștur. Diğer yerlerde 20. yüzyılın büyük bölümünde kentler liberal kentsel politika ile yönetilmemiștir, değișimin rotası farklı olmuștur, yine de küresel piyasada rekabet edebilecek bir kentsel strateji olarak eski merkezlerde yaygın soylulaștırma aynı yönde sonuç vermektedir. Bu anlamda, en azından yüzyılın sonu neoliberalizmi, eskiden adlandırıldığı gibi Birinci ve Üçüncü Dünyanın büyük kentlerindeki kentsel deneyimler arasında bir yakınlașmayı hissettirmektedir. 

Soylulaștırmanın yaygınlaștırılmasının bir çok boyutu bulunmaktadır. Bunlar birbiriyle ilișkili beș özellik bağlamında anlașılabilir: devletin dönüștürülmüș rolü, küresel sermayenin nüfuzu, siyasi muhalefetin değișen düzeyleri, coğrafi yayılma ve soylulaștırmanın sektörel yaygınlaștırılması. Bunların her birini sırayla inceleyelim. İlk olarak, soylulaștırmanın ikinci ve üçüncü dalgaları arasında, devletin rolü dramatik olarak değișmiștir (Hackworth ve Smith 2001). 1980’lerde yașanan ulus devletin soylulaștırmaya desteğinin görece geri çekilmesi, 1990’larda özel sermaye ile yerel devlet arasındaki ortaklıkların yoğunlașması ile tersine çevrilmiș, Barselona’nın kıyı kesiminden Berlin’in Postdamer Platz’ına, daha büyük, daha pahalı ve daha sembolik gelișmelerle sonuçlanmıștır. Kentsel politika artık, piyasanın daha yüksek kar arayıșında yarattığı oyuklara doğrudan ya da vergi gelirleri yoluyla kendini yerleștirmek kadar ekonomik büyümeyi düzenlemeyi arzulamamaktadır.

Küresel sermayenin oynadığı yeni rol de soylulaștırmanın yaygınlaștırılması açısından tanımlayıcıdır. Londra’nın Canary Wharf’ından Battery Park City’ye kadar -aynı Kanada menșeli șirket tarafından geliștirilen- küresel sermayenin kent merkezlerindeki mega gelișmelere akıșını ișaret etmek oldukça kolaydır (Fainstein 1994). Ancak, küresel sermayenin daha mütevazı, mahalle ölçeğinde gelișmelere sızma kapasitesi, aynı derecede dikkate değerdir. Bu anlamda sembolik olan, New York’un Lower East Side bölgesinde, Wallstreet’ten 2 mil uzakta, bütün dairelerin son model yüksek hızda internet bağlantısına sahip olduğu yeni 61 dairelik site binasıdır. Küresel kent standartlarıyla bu küçük bir gelișmedir, ancak sendikasız ișgücü ile inșaa edilmiștir (bu 1990’larda New York’ta hayret verici bir gelișmedir), müteahhit İsraillidir, finansmanın büyük bölümü Avrupa Amerikan Bankası’ndan sağlanmıștır (Smith ve DiFilippis 1999). Küresel sermayenin yerel mahalle ölçeğine ulașması soylulaștırmanın son safhasının ișaretidir. 

Üçüncü olarak soylulaștırmaya muhalefet sorusu bulunmaktadır. Amsterdam’dan Sydney’e Berlin’den Vancouver’a, San Francisco’dan Paris’e soylulaștırmanın ikinci dalgası, çoğunlukla örtüșen konular etrafında çok sıkı olmayan bağlantılar kurmakta olan çok sayıda evsiz, gecekonducu, konut ve diğer soylulaștırma karșıtı hareketler ve örgütlenmelerin yükseliși ile eșleștirilmiștir.  Bunlar nadiren kent çapında bir araya gelmișler, ancak soylulaștırmaya yeteri kadar meydan okumușlardır ki, her bir örnekte kent siyasetçileri ve polis gücünün hedefi olmușlardır. Diğer șeyler bir tarafa, 1980 ve 1990’larda soylulaștırma karșıtı hareketlere yönelik yükselen baskı düzeyleri, gayrimenkul gelișiminin yeni kentsel ekonomide artan merkeziliğini teyit etmektedir. Kentlerin siyasi rejimleri ekonomik profillerine uygun biçimde değișmektedir ve liberal kentsel politikanın gözden çıkarılması yeni kentsel güç rejimleri için ekonomik olduğu kadar siyasi de bir fırsat sunmuștur. Rövanșçı kentin ortaya çıkıșı (Smith 1996) sadece bir New York fenomeni değildi: 1980’lerde Amsterdam’daki ișgalci karșıtı kampanyalarda, Paris polisinin evsizlerin (büyük bölümü göçmen) kamplarına saldırılarında ve dünyanın çeșitli yerlerindeki polis güçleri tarafından New York’tan ithal sıfır tolerans tekniklerinde de görülmektedir. Sao Paulo’da, kentin sokaklarında yașayan insanlara uygulanan baskıcı taktikler New York’tan dünyaya yayılan “bilimsel” “sıfır tolerans” doktrini ile rasyonelleștirilmektedir. Bu örneklerin hepsinde, yeni rövanșçılık açıkça kenti soylulaștırma için güvenli bir yer haline getirme bahanesiyle gerçekleștirilmiștir. Bu yeni otoriteryanizm hem muhalefeti ortadan kaldırmakta hem de sokakları soylulaștırma için güvenli hale getirmektedir.

building-development

Bu son safhanın dördüncü özelliği soylulaștırmanın kent merkezinden dıșarı doğru yayılmasıdır. Bu kesinlikle kolay ve düzenli bir süreç değildir, ancak soylulaștırma merkezdeki eski ve dönüșmemiș mülkler için bile, daha yüksek arazi ve konut fiyatları yarattıkça, daha dıștaki mahalleler soylulaștırmanın yarattığı dalgaya kapıldılar. Yayılmanın modeli çok değișkendir ve mimari ve parklardan suyun varlığına kadar her șeyden etkilenmektedir. Her șeyden öte bu, kentsel çevreye sermaye yatırımının ve geri çekiliminin tarihsel yapısına bağlıdır. Sermaye yatırımının bașlangıçtaki dıșa doğru büyümesi ve bu daha yeni çevrelerden yatırım-terki (disinvestment) eșitsiz biçimde oldukça, soylulaștırmanın yayılması da daha az eșit olacaktır. Aynı șekilde, mekansal genișlemenin büyük bölümünün son yıllarda gerçekleștiği ve sürekli yatırım-terkinin yaratacağı fırsatların sınırlandığı kentlerde soylulaștırmanın yayılımı benzer șekilde sınırlı olabilir.

Son olarak, bu son safhayı simgeleyen sektörel yaygınlaștırma yeni soylulaștırmayı diğerlerinden ayıran șeyin merkezinde yer alır. 1950, 1960 ve 1970’lerdeki kentsel yenileme birçok kentin merkezinin tümden yeniden yapımına yönelik ve süreç içerisinde kentsel ekonominin birçok sektörünü canlandırmıș olmakla birlikte oldukça düzenlenmiș ve tamamen kamu finansmanına bağlı olması ile ekonomik ve coğrafi olarak sınırlıydı; ve bu nedenle sosyal konut gibi daha geniș toplumsal ihtiyaçları karșılamak zorundaydı. Aksine, kentsel yenilemeyi takip eden soylulaștırmanın ilk dalgası kamu sektöründen oldukça bağımsız ilerlemiștir. Önemli derecede kamusal desteğe rağmen, özel piyasa finansmanının ağırlığının tümü üçüncü dalgaya kadar uygulanmamıștır. Bu nedenle birçok kentte soylulaștırmanın son safhasını gösteren șey, șirket ve devlet güçlerinin ve pratiklerinin yeni bir bileșiminin öncekilere göre daha istekli bir çaba içerisinde olușturulmasıdır. 

Orta sınıflar için kenti yeniden ele geçirmek soylulaștırılmıș konut sunmaktan daha fazlasını gerektirir. Soylulaștırmanın üçüncü dalgası, bütüncül olarak sınıf-belirlenimli bir kentsel yeniden yapıma yol açan tüm alanların yeni peyzaj yapılarına dönüșümünün bir aracına tekabül etmektedir. Bu yeni peyzaj yapıları șimdi konutu alıșveriș, restoranlar, kültürel aktiviteler (cf Vine 2001), açık alanlar, istihdam fırsatları ile birleștirmekte, mesken olduğu kadar tamamen yeni rekreasyon, tüketim, üretim ve eğlence yapıları olușturmaktadır. Aynı derecede önemli olan, kentsel strateji olarak soylulaștırmanın büyük ve orta ölçekli müteahhitler, yerel tüccarlar, emlakçılar ve marka bayileriyle küresel finans  piyasalarını, faydalı toplumsal sonuçların piyasanın düzenlenmesi ile değil piyasanın kendisinden geleceğini varsayan kent ve yerel yönetimlerin kolaylaștırıcılığında, bir araya getirmesidir. En önemlisi, gayrimenkul gelișiminin kentin üretken ekonomisinin merkezi kaygısı, bașlı bașına bir amaç haline gelmesi; bunun istihdam, vergi ve turizme bașvurularak haklı gösterilmesidir. Dünya çapında merkezi kentlerde yeni soylulaștırma yapılarının inșası, 1960’larda tahayyül bile edilemeyen șekillerde, yarıșan kentsel ekonomiler için sorgulanamaz bir sermaye birikim stratejisi haline gelmiștir. Yeni bir șehirciliğin daha geniș çerçevesi ile merkezi bir bağlantı iște burada  yatmaktadır; bu konuya birazdan geri döneceğiz.

Soylulaștırmanın küresel kentler arası rekabetin bir aracı olarak stratejik șekilde kullanımı ve yaygınlaștırılması, en gelișmiș ifadesini “kentsel yenileme” (2) söyleminde bulmaktadır. Kentsel değișimin yeni dalgasında devletin önemi ile uyumlu olarak, bu süreç en fazla ABD’de değil, daha çok Avrupa’da ilerlemiștir. Tony Blair’in İșçi Partisi yönetimi soylulaștırmanın “kentsel yenileme” olarak yeniden icat edilmesinin öncü savunucusu olabilir ama soylulaștırma Avrupa çapında bir harekettir. Örneğin Danimarka 1997’de, Kentsel Yenileme için Ulusal Sekreterya olușturarak kentsel yenilemeyi resmi politika yapmıștır ve Berlin bürokratları 1991 sonrası yeniden inșa döneminin tümünü “kentsel yenileme” dönemi olarak görmeye bașlamıșlardır. 2000 yılının Aralık ayında Paris’te, “Avrupa’da Kentsel Yenileme ve Konut Politikasında Uyum” konulu büyük bir konferans düzenlenmiștir. Konferansa, Avrupa Birliği devletlerini temsilen kıdemli politika yöneticileri ve danıșmanları AB üyeliğine talip komșu ülkelerle beraber katılmıștı; konferansın broșürü, “kentsel yenilemeyi”yi bir gerçeklik haline getirmek amacıyla “gerçekleștirilmesi gereken kurumsal düzenlemeleri incelemek için fiziksel gelișimin dar çerçevesi üzerinde… konut ve yenileme tartıșması”nı öne sürme niyetine ișaret etmektedir. Konferansa katılanların misyonu pratik ve kapsamlıydı: büyük ölçekli kentsel dönüșüm “yerel yenileme makamları, yerel yönetimler ve ulusal hükümetler” arasında olduğu kadar, “sosyal konut sunucuları, özel yatırımcılar, (ve) denetleme ve eğitimle sorumlu olanlar” arasında da güçlü bağlantılar gerektirmektedir. Yenileme politikaları çok yönlü ve normalde “soylulaștırma” etiketi altında kapsanmayacak çeșitli çabaları kapsamaktadır, yine de bu girișimleri soylulaștırmayı ulusötesi kentsel politikaların kalbine dahil etmek için en istekli teșebbüsler olarak görmek anlamlıdır.

Soylulaştırma 009

Bu yeni “kentsel yenileme” gündemlerinin birkaç çarpıcı yönü bulunmaktadır. Birincisi ölçek sorunudur. Kentsel “yenileme”nın ulusal sınırları așan koordinasyonu benzersizdir. İkinci Dünya Savașı sonrası Avrupa kentlerinin yeniden inșasına çeșitli uluslararası kaynaklar katkıda bulunmușlarsa da, bunu takip eden kentsel yenileme programları köken, finansman ve kapsam bakımından kararlı bir șekilde ulusaldı. Tersine bugün, Avrupa çapında kentsel yenileme girișimleri daha önce görülmemiș bir ölçekte ulus așırı soylulaștırmaya öncülük etmektedir. Merkezi bir kaygı, konut girișimlerinin “diğer yenileme faaliyetlerine” entegre edilmesinde yatmaktadır. Dolayısıyla Paris Konferansı’nın bașlığında ifade edildiği gibi, konut merkezli soylulaștırma politikasından geniș tabanlı çok sektörlü “yenileme”ye geçiș hala gerçekleșmektedir- ve, ABD’deki durumdan farklı olarak, sosyal konut sorusu yenileme vizyonundan tamamen dıșlanamamaktadır. Avrupa çapında devlet merkezli bir kentsel yenileme stratejisi kesinlikle tam yerleșmediğinden, kıta genelinde Avrupa Birliği-bürokratları (Eureaucrats), müteahhitler ve finansörler için bu geçiș oldukça yakındır. Yeni șehircilikle ilgili önceki tartıșma ile can alıcı bir bağlantı burada aydınlanmaktadır: üçüncü dalga soylulaștırma, kentsel olanın ulusal ve küresel ölçekler karșısında yeniden ölçeklendirilmesini artan biçimde ifade etmektedir.. 

İkincisi coğrafi odak sorunudur. Görünüște devam eden kentsel yayılmanın çevresel sonuçlarına karșı tetikte olan, 1999 İngiliz yenileme manifestosu, önümüzdeki 25 yılda konut sunumunun % 60’ının terk edilmiș endüstri” alanlarında (brownfi eld” sites)- yani zaten bir ya da daha fazla kez gelișim devresi yașanmıș kent arazilerinde- gerçekleșmesi gerektiğini beyan etmektedir. Açıkça, bu girișim daha önce yatırım-terki (disinvestment) yașamıș daha eski kentsel alanları hedef alacaktır; bunlar metropoliten alanlara aralıklı olarak yayılabilirlerse de, kent merkezlerinin içinde ya da çevresinde yoğunlașacaklarını beklemek akla yakındır. Dolayısıyla yenileme olarak paketlenmiș soylulaștırma, olumlu ve gerekli bir çevresel strateji olarak yeniden biçimlendirilmiștir.

Buna bağlı olan soru, “toplumsal denge” ve, yenileme stratejisinin ifadesiyle, “insanları kentlere geri getirme” (DETR 1999) ihtiyacıdır. “Toplumsal denge” kulağa iyi bir șey gibi gelmektedir -kim toplumsal dengeye karșı olabilir ki?-; ta ki yenileme için hedef seçilen mahalleler incelenene ve stratejinin orta ve üst-orta sınıfların yürüttüğü geniș çaplı bir kolonileșmeyi içerdiği açıklığa kavușana kadar. Politikacı, plancı ve iktisatçıya göre Londra, Brixton’da toplumsal denge beyaz orta sınıfın daha büyük bölümünün “geri” getirilmesi demektir. “Toplumsal denge” savunucuları beyaz mahallelerin eșit sayıda Afrikalı, Karayipli yada Asyalı insan ile dengelenmesi gerektiğini pek nadiren savunur. Dolayısıyla, “kentlerimize geri getirilecek” olanlar genel anlamda “insanlar” değildir; bu çaba Galli kömür ișçilerine, Bavyeralı tarım ișçilerine ya da Breton’un balıkçı halkına yönelik değildir. Bunun yerine, insanları kente geri getirme çabası her zaman için, beyaz orta ve üst-orta sınıfların en büyük kentlerin coğrafyalarının yanısıra politik ve kültürel ekonominin kontrolünü de tekrar ele geçirmelerine yönelik, bencil bir çabadır. Kimlerin kente geri davet edildiğine ilișkin sessizliği sorușturmak, altta yatan sınıf politikalarını açığa vurmaya bașlayacaktır. 

Bundan sonra “yenileme”nin uyușturucu söylemi sorunu bulunmaktadır. Öncelikle bu dil nereden gelmektedir? Biyomedikal ve ekolojik bir terim olan “yenileme/canlandırma” bireysel olarak bitkiler, türler ya da organlar için geçerlidir- bir ciğer ya da orman yenilenebilir/canlandırılabilir- bu da bir kentin stratejik olarak soylulaștırılmasının aslında doğal bir süreç olduğunu ima etmektedir. Dolayısıyla, yenileme stratejilerinin savunması kentsel değișimin özünde toplumsal olan kökenlerini ve hedeflerini gizlemekte ve bu tür politikaların içinden çıktığı kazananlar ve kaybedenler siyasetini silmektedir. Soylulaștırma genellikle yerinden etmeyi içerir; yine de ne İngiliz “kentsel yenileme” manifestosu ne de Avrupa çapındaki Paris konferansının gündemi, önerilen kentin yeniden fethi ile yerinden edilecek insanların kaderi hakkında herhangi bir șey dile getirir. 

Yenileme söylemi soylulaștırmayı șekere bulamaktadır. Tam da, soylulaștırma söylemi kentin yenileme”sinin içerdiği sınıfsal kayma hakkında doğruyu söylemesi nedeniyle, müteahhitler, politikacılar ve finansörler için kötü bir kelime haline gelmiștir; soylulaștırma söyleminin, sınıfsızlık ideolojisinin çok yaygın olduğu ABD’de oldukça yaygınlaștırılmıș buna karșın Avrupa’da bastırılmıș olması gibi bir ironik durumla karșılașıyoruz. Bu çerçevede, Bochum’dan Brixton’a kendilerini sosyalist olarak gören ve yerinden edilmenin tehlikelerinin muhtemelen oldukça farkında olan görünüște ilerici plancılar ve yerel meclis üyeleri bile, bürokratik “yenileme” taahhüttü tarafından o kadar tutsak ediliyorlar ki ki, kent merkezlerindeki geniș çaplı soylulaștırmanın içkin gündemi yok sayılıyor. “Kentsel yenileme” soylulaștırmanın daha önce görülmemiș bir ölçekte planlanmıș ve finanse edilmiș bir sonraki dalgasını temsil etmekle kalmamakta; bu söylemin Avrupa’da eleștirel soylulaștırma anlayıșımızı etkisiz hale getirmekteki bașarısı, neoliberal kent vizyonları için hatırı sayılır bir ideolojik bașarıyı temsil etmektedir.

Burada yapılmaya çalıșılan, yenileme ve soylulaștırma stratejileri arasında bire bir eșleștirme ileri sürmek ya da bütün yenileme stratejilerini soylulaștırma için Truva atları olarak suçlamak değildir. Bunun yerine; soylulaștırmanın yenileme stratejilerinin güçlü, çoğu zaman gizlenen bir niyeti olduğu konusunda ısrar etmek, ve sürecin ölçeği daha tehdit edici ve soylulaștırmanın daha geniș bir neoliberal șehircilik içine çekilmesi daha așikar hale gelirken bile, soylulaștırma sorusunu göz önünden kaldıran ideolojik uyușturucuya eleștirel bir meydan okuma bașlatmak istiyorum. Küresel bir kentsel strateji olarak soylulaștırma neoliberal șehirciliğin eksiksiz bir ifadesidir. Soylulaștırma, devlet desteğiyle akıșkanlaștırılmıș bir piyasa aracılığıyla bireysel mülk taleplerini harekete geçirmektedir. 

Sonuç

Bu yazıda, oldukça farklı iki iddia sundum. Bir tarafta, küresel kentlerin küresel artık değer üretimine katılımları yerine komuta ișlevlerine göre tanımlanması yönündeki Avrupa merkezci varsayıma meydan okudum. Diğer taraftan ise, aynı küresel ekonomi bağlamında soylulaștırmanın yarıșmacı bir kentsel strateji olarak hangi șekillerde evrildiğinin altını çizmek istedim. Soylulaștırmanın bir küresel kentsel strateji olarak 1990’lar sonrası yaygınlaștırılması, neoliberal șehircilik için iki șekilde önemli rol oynamaktadır. İlk olarak, 20. yüzyıl liberal kentsel politikasının terk edilmesiyle ortaya çıkan boșluğu doldurmaktadır. İkincisi, üretken sermaye yatırımının gelișen sektörleri olarak kent merkezindeki gayrimenkul piyasasına hizmet etmektedir: üretken sermayenin küreselleșmesi soylulaștırmayı kucaklamaktadır. Bu ne kaçınılmaz, ne de kaza eseridir. Aksine, kentler küresel hale geldikçe, bazı tanımlayıcı özellikleri de küresel hale gelmektedir. Soylulaștırmanın ortaya çıkan küreselleșmesi, kentlerin küreselleșmesi gibi, bazı ekonomik ve sosyal çıkarların diğerleri üzerindeki galibiyetini ve (neoliberal) ekonomik varsayımların soylulaștırmanın rotası üzerinde yeniden tesisini ifade etmektedir (Smith ve DiFilippis 1999).

Soylulaștırmanın kendiliğinden sınırlı kaldığı yerlerde bile, sermaye birikiminin aracı olarak kentsel gayrimenkul piyasalarının harekete geçirilmesi oldukça yaygındır. Gayrimenkul endüstrisinin neoliberal șehirciliğin açıklayıcı özüne yoğun entegrasyonunun daha açık bir belirtisi, Kuala Lumpur, Singapur, Rio de Janerio ve Mumbai gibi gayrimenkul fiyatlarının 1990’larda birkaç kez katlandığı kentlerde görülmektedir. Elbette farklı yerlerde farklı șekillerde gerçekleșse de, üretimle toplumsal yeniden üretim arasındaki çelișkiyi vurgulayan aynı sermayenin merkezileșmesi süreci aynı zamanda soylulaștırma sürecini geliștirmektedir. Özellikle Mumbai’de 1990’ların ortasında piyasa düzenlemesinin kaldırılması ve küresel rekabet, bir süreliğine New York, Londra ve Tokyo’yu geride bırakan “așırı yüksek fiyatlara yol açmıștır (Nijman 2000:575). Daha sonra 1996’nın son derece geçici uç değerleri geri çekilmesine karșın Mumbai gayrimenkul piyasasının üst noktası kendisini hep dünya çapında kentlerle rekabet içinde bulmaktadır. Bu durum, küçük ölçekli de olsa bazı mahallelerde tam anlamıyla soylulaștırmaya yol açmıștır.

1970ler öncesi ekonomik rekabetin mekansal ekseni ulusal ve bölgesel ekonomileri birbirine düșürürken, 1990’lara gelindiğinde rekabetin coğrafi ekseni küresel ekonomi içinde kentleri birbirine karșı kıșkırtmıștır. Bu rekabet sadece endüstriyel üretimi çekmek ve tutmak bakımından değil, kentlerin ikamet ve turizm güzergahları olarak pazarlanması ile de gerçekleșir. Bu; İngiliz yenileme politikalarında örneğin 1990’lardaki City Challenge (Jones ve Ward, bu kitapta), aynı ölçüde evsizler-karșıtı politikaların daha gelișmiș bir turizm sektörü yaratma bahanesiyle savunulduğu New York’tan Atlanta ve Vancouver’a açıkça görülmektedir. Travel and Leisure (Seyahat ve Boș Zaman) dergisi artık, “gelișen kentler”i öne çıkarmak için “gelișen ekonomiler” söylemini kullanan düzenli bir bölüme yer vermektedir. Montevideo “gelișen kafe sosyetesi” ile meșhur; Tunus “Prag ve Viyana’yı andıran bir ihtișama sahip”; Panama City kendini kanal bölgesine “kültürel olarak anlayıșlı giriș kapısı” olarak biçimlendiriyor: “Yerleșir yerleșmez çıkın ve alıșveriș yapın”; ve “Cracow bir Rönesans geçiriyor” (On the town 2000:50). Benzer özlemler belediye bașkanı Giuliani’nin Dünya Ticaret Merkezi faciasını takip eden yoğun kent övücülüğüne (urban boosterism) kazınmıștır: 11 Eylül’den üç gün sonra “Dıșarı çıkın ve normal bir hayat yașayın,” diye vaaz vermiștir. “Restoranlara gidin, tiyatrolara ve otellere gidin, para harcayın.

Soylulaştırma 002

Lefebvre (1971) bir keresinde șehirciliğin kapitalist büyümenin itici gücü olarak endüstrileșmenin yerini aldığını iddia etmiști: endüstrileșme sistemik șehirleșmeyi beslemiș olabilir, ancak șimdi șehirleșme endüstrileșmeye yol açmaktadır. Bu iddia, özellikle endüstriyel üretimin küreselleșmesi ve Lefebvre’nin yazdığı zaman daha görünür olmayan Doğu Asya’nın büyümesi bağlamında, henüz zaman sınavından geçmemiști. Ve yine de Lefevbre, çok gerçek bir șeyi sezmiș gibi görünüyor. Küresel anlamda tabi ki șehirleșme endüstrileșmenin yerine geçmemiștir; șehirleșmeyi besleyen ürünlerin hepsi küresel ekonominin bir yerinde üretilmektedir. Bununla birlikte, kentsel gayrimenkul gelișimi -genelde soylulaștırma șimdi  kentsel ekonomik büyüme için itici güç, yeni kentsel ekonomiler için önemli bir sektör haline gelmiștir. Neoliberal șehircilik hakkında yeterli bir kuramsal kavrayıș Lefebvre’nin iddiasına geri dönmek, onun fikirlerini mübalağalarından ayırmak durumdadır.


(2) Metinde ‘urban regeneration’ olarak geçen ifadeyi, ‘kentsel canlandırma’ olarak çevirmek mümkünse de, Türkçe yazındaki karșılığı ve yaygın anlașılabilirliği düșünerek ‘kentsel yenileme’ olarak çevirdik. (Ç.N.)

Teșekkür

Bu yazının editörlerine ek olarak, Julian Brash, Eliza Darling, Jeff Derksen, ve David Vine’a yorum ve destekleri için teșekkür ederim. 

Kaynakça
Brenner, N. (1998) Global cities, glocal states: Globalcity formation and state territorial restructuring in contemporary Europe. Review of International Political Economy 5:1-37

Castells, M. (1977) The Urban Question. London: Edward Arnold Cooper M (1998) Study says stricter oversight of police would save city money. New York Times 16 November:Bl, B5

Cooper, M. (1999) Vote by PBA rebukes Safir and his policy. New York Times 15 April: B3. 

Department of the Environment, Transport and the Regions (DETR) (1999) Towards an Urban Renaissance. http://www.regeneration.detr.gov.uk/ utf/renais/ (last accessed 9 February 2002)

Fainstein, S. (1994) City Builders: Property, Politics, and Planning in London and New York. Oxford: Basil Blackwell

Garcia, L. M. (2001) Gentrification in TenerifePaper presented to the ISA Group 21 Conference, Amsterdam, June

Garside, J. (1993) Inner-city gentrification in South Africa: The case of Woodstock, 

Cape Town. GeoJouma 130:29-35

Glass, R. (1964) London: Aspects of Change. London: Centre for Urban Studies and MacGibbon and Kee 

Hackworth, J. (2000) “The Third Wave.” PhD dissertation, Department of Geography, Rutgers University 

Hackworth, J. ve Smith, N. (2001) The state of gentrification. Tijdschrift voor Economische en Sociale Geografie 92(4):464-477

Hansen, S. ve Pratt, G. (1995) Gender, Work, and Space. London: Routledge

Hardt, M. ve Negri, A. (2000) Empire. Cambridge, MA: Harvard University 

Harvey, D. (1973) Social Justice and the City. London: Edward Arnold

Harvey, D. (1985) The Urbanization of Capital. Oxford: Basil Blackwell

Jones, G. ve Varley, A. (1999) The reconquest of the historic centre: Urban conservation and gentrification in Puebla, Mexico. Environment and Planning A 31:1547-1566

Katz, C. (2001) Vagabond capitalism and the necessity of social reproduction. Antipode 33:708-727

Katz, C. (yayımlanacak) Disintegrating Developments: Global Economic Restructuring and Children’s Everyday Lives. Minneapolis: University of Minnesota Press

Lefebvre, H. (1971) La Revolution Urbaine. Gallimard: Paris

MacLeod, G. (2001) New regionalism reconsidered: Globalization and the remaking of political economic space. International Journal of Urban and Regional Research 25:804-829

Meszâros, I. (2001) Socialism or Barbarism: From the `American Century” to the Crossroads. New York: Monthly Review

Nijman, J. (2000) Mumbai’s real estate market in the 1990s: Deregulation, global money and casino capitalism. Economic and Political Weekly 12 February: 575-582 On the Town. Emerging Cities (2000) Travel and Leisure January 42-50

Ramsamy, E. (2001) “From Projects to Policy: The World Bank and Housing in the Developing World.” PhD dissertation, Department of Urban Planning, Rutgers University

Rose, D. (1981) Accumulation versus reproduction in the inner city. In M Dear and A

Scott, (eds) Urbanization and Urban Planning in Capitalist Society (pp 339-382). London: Methuen

Sassen, S. (1992) The Global City. Princeton, NJ: Princeton University Press

Sassen, S. (1998) Globalization and Its Discontents. New York: New Press Sassen S (2000) Cities in the World Economy. Thousand Oaks, CA: Pine Forge Press

Smith, N. (1990) Uneven Development: Nature, Capital, and the Production of Space. Oxford: Basil Blackwell

Smith, N. (1996) New Urban Frontier: Gentrifzcation and the Revanchist City. London: Routledge

Smith, N. (yayımlanacak) Scales of terror: The manufacturing of nationalism and the war for US globalism. In S. Zukin and M. Sorkin (eds) After the World Trade Center. New York: Routledge

Smith, N. ve W. Dennis (1987) The restructuring of geographical scale: Coalescence and fragmentation of the northern core region. Economic Geography 63:160-182

Smith, N. ve J. DiFilippis (1999) The reassertion of economics: 1990s gentrification in the Lower East Side. International Journal of Urban and Regional Research 23: 638-653

Swyngedouw, E. (1996) Reconstructing citizenship, the rescaling of the state, and the new authoritarianism: Closing the Belgian mines. Urban Studies 33: 1499-1521

Swyngedouw, E. (1997) Neither global nor local: “Glocalization” and the politics of scale. In K Cox (ed) Spaces of Globalization: Reasserting the Power of the Local (pp 137-166). New York: Guilford

Taylor, P. (1995) World cities and territorial states: The rise and fall of their mutuality. In P Knox and P Taylor (eds) World Cities in a World System (pp 48- 62). Cambridge, UK: Cambridge University Press

Taylor, P. (1999) So-called “world cities”: The evidential structure within a literature. Environment and Planning 31:1901-1904

Thomas, G. (1991) The gentrification of paradise: St John’s, Antigua. Urban Geography 12:469-487

Vine, D. (2001) “Development or Displacement?: The Brooklyn Academy of Music and Gentrification in Fort Greene.” Unpublished paper presented at the conference on Gotham: History of New York, CUNY Graduate Center, 7 October

* Planlama Dergisi, Sayı 2006/2 s. 13-27

 

Kent ve ekoloji mücadelesinde bireyden ve siyasetten korkmak…

Ali Rıza Avcan

Son günlerde, kent ya da ekoloji mücadelesinde bir araya gelmek amacıyla yapılan bazı girişimlerde, yarı-kamu kurumu niteliğindeki meslek örgütleriyle kendini demokratik olarak tanımlayan bir kısım sivil toplum kuruluşunun ya da örgüt niteliği taşımayan grupların, “bireysel katılımcılar”la “siyasal partiler”e bilerek ve isteyerek yer vermek istemediğine; onların, oluşturulmak istenen beraberliklere dahil edilmediğine, bu nedenle kendilerini siyasi bir kimlik üzerinden tanıdığımız bazı kişi ya da grupların sırf bu beraberlikte yer alabilmek adına, “o olmazsa, bu olsun” örneğine benzer oportünist bir tavırla ve yeni bir kimlikle ortaya çıktıklarına tanık oluyorum.  

Bunun karşılığında, bireysel ölçekte mücadele verenlerin ise ya bu mücadele alanından uzak durmayı tercih ettiklerini ya da o beraberliğe kendilerine yakın bir meslek odası, dernek ya da oluşumun temsilcisi olarak katıldıklarını; siyasetçilerin de, “benim şu siyasi partide görevim var, ben belki size zarar verebilirim” gerekçesiyle o beraberlikten uzak durduğunu veya farklı, yeni bir kimlikle o mücadelede yer aldığını görüyorum.

İzmir’le ilgili sorunlara sahip çıkacağı söylenen “İzmir’e Sahip Çık Platformu” ile ülkedeki tüm çevre ve ekoloji örgütlerini bir araya getirdiği söylenen “Ekoloji Birliği” yapılanmaları, bu konuda aklıma gelen ilk örneklerdir.

Sanıyorum, uzun bir süredir revaçta olan “kimlikler siyaseti” ve bunun doğal bir sonucu olarak herkesin birden fazla kimliğe sahip olması, bu durumu fazlasıyla kolaylaştırıp meşrulaştırıyor!

Bu arada, sessiz ve ilgisiz kalıp o meşhur “Protestan papazı” rolünü oynamanın bile başlı başına bir siyasi tavır olduğu günümüz koşullarında, siyasi mücadeleye giriştiği takdirde değişik tehlikelerle; örneğin o derneğin kapatılabileceği endişesiyle pasif kalmayı öneren sahte demokratlarla da karşılaşıyorum.

Geçtiğimiz aylarda katıldığım Mülkiyeliler Birliği Genel Merkezi seçimlerinde, bir grup Mülkiyeli’nin önerdiği “Aman dikkat, başımıza bir iş gelebilir, derneğimiz kapatılabilir” korkusuyla sergiledikleri fazlasıyla tedbirli pasifist tutum gibi.

2860653452_6bc0f09c59_o

Peki, OHAL hukuksuzluğunun  egemen olduğu günümüz koşullarında; ayrıca örgütlenip kurumsal bir yapıya ulaşmanın birçok toplum kesimi için mümkün olmadığı bir ülke ve kentte, bireyleri ve siyaseti dışarıda bırakarak sadece kurumlardan oluşan bir beraberliği oluşturmak mümkün müdür? Ayrıca bu tavır, doğru, etkili ve sağlıklı bir tutum mudur? Bu tutum kimin ya da kimlerin işine yarar, kimin ya da kimlerin işine yaramaz?

Örneğin örgütlenemeyen işçi ve emekçiler veya üniversitelerden KHK’larla atılan akademisyenler ya da işsiz ve yoksullar sırf örgütlenemedikleri, örgütlenmeleri yasaklandığı için, bir kurumun yöneticisi ya da üyesi olamadıkları ya da böyle bir şeyi tercih etmedikleri için böylesi mücadele birliklerinin dışında mı bırakılacaktır? Bu tutum, örgütlenmemiş kesim ya da bireylerin zaten kısıtlanmış hak ve özgürlüklerinin daha da kısıtlanması anlamına gelmeyecek midir? 

Ayrıca, bu tür kent ya da ekoloji mücadelelerinde niye bireyler ve siyasi partiler oluşturulan beraberliğin dışında tutulmak istenmektedir?

Onların kurumsal hiyerarşi ve disiplinle kısıtlanmamış özgürlük, yaratıcılık ve sorgulayan eleştirel tutumları denetlenemez, ‘zapturap’ altına alınamaz bir tehlike olarak mı algılanmaktadır?

Hele ki hepimizin şikayetçi olduğu mevcut burjuva hukuk düzeni bile bireyin birçok konuda dava açarak hak talebinde bulunmasına izin verdiği halde; aynı bireyin kent ya da ekoloji boyutlu toplumsal mücadele düzlemlerinde itibar görmeyişi; hatta mücadeleye dahil edilmek istenmeyişi, bunu talep edenlerin mevcut düzenden ve düzen taraftarlarından daha fazla antidemokratik bir öze sahip olduğunun güzel bir kanıtı değil midir?

Tabii ki bütün bu soruları yanıtlarken dikkate almamız gereken tek bir ölçüt vardır: O da bütün bu soruların muhatabı olan kurumlarda katılımcı ve çoğulcu demokrasinin gerçekten var olup olmadığı ile o kurum yöneticilerinin bu gerçeklik üzerinden geliştirilip içselleştirdikleri demokratik bir tutuma sahip olup olmadıklarıdır.

Şayet katılım ve çoğulculuk boyutunda demokratik oldukları söylenen kurumların yöneticileri, sorunun tarafları arasında kendi kişisel, mesleki ya da siyasi tercihleri doğrultusunda bir ayırım yapıyorlarsa; daha doğru bir anlatımla, demokratik tutum ve davranıştan uzak bir şekilde bireyleri ve siyasi kurumları dışarıda bırakmak için çaba gösterip bunda başarılı oluyorlarsa, o beraberliğin yapısal anlamda sorunlu, ilişkiler boyutunda kısır, hedefler açısından başarısız, sonuçlar açısından etkisiz ve ömrü açısından da kısa olacağı söylenebilir. 

Çünkü demokrasiyi içselleştirememiş, demokratik davranmayı bir kurum ve yaşam kültürü olarak geliştirememiş olanlar, aslında o beraberlik içinde yer almaması gereken ve aslında bu tutumlarıyla örgütlenmek istenen kent ya da ekoloji mücadelesine zarar veren kurum ya da kişiler olarak nitelenebilir. 

Oluşturulan ya da oluşturulacak beraberlikler içinde siyasetçinin ve siyasal partilerin yer almamasını isteyerek, aslında siyasetin âlâsını yapan: böylelikle uzun erimde o mücadele girişiminin etkisiz ve başarısız olmasını sağlayıp mücadele ettiğimiz kurum, kesim ve sınıfların işine yarayacak “ayrı” ve “özel” bir siyasetin uygulayıcısı konumuna düşerler.

Kent ya da ekoloji odaklı beraberliklerde bireylerin yer almasını istemeyen örgüt ve kesimler aslında, özgür, eleştirel, yaratıcı ve gerektiğinde içinde bulunduğu yeri ve konumu devamlı sorgulayan bireyler yerine, kendi ast-üst ilişkileri içinde sahip oldukları yerin gücüyle yarattıkları bu küçük iktidar alanlarında, belirleyici olabilecekleri bir konuma sahip olmak istemektedirler.

İşte o anlamda, mücadelenin yapılacağı yerlerde hangi beraberliklerin kurulacağına, bu beraberliklere kimlerin katılacağına, bu beraberliklerin hangi işlerle uğraşacağına ve benzerlerine kendileri karar verip bunu beraberliğin diğer katılımcılarına dayatarak kabul ettirmeye çalışıyorlar. Böylelikle kendi ast-üst ilişkileri/ hiyerarşik yapıları içinde söz geçiremeyecekleri -kendilerince “isyankar“, “kural tanımaz“, “sorunlu“- bireylerle birlikte olmayı istememekte, onları kendi iktidar alanları içinde bulundurmayı ve onlarla “muhatap olmayı“, kendileri için bir tehlike olarak görmektedirler. 

Kent ya da ekoloji odaklı beraberliklerde ortaya çıkan bu olumsuz durumun diğer bir nedeni ise, Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) 16 Nisan 2017 tarihli Anayasa Referandumu’ndaki “Hayır Cephesi”nde spontan bir şekilde bir araya geldiği Halkların Demokratik Partisi (HDP) ile birlikte gözüküp işbirliği yapma konusundaki çekincesi; daha doğrusu “şimdi bana da terörist, PKK’lı derler” şeklindeki korkusudur.

Nitekim o korkudur ki, CHP’li olan ya da ondan etkilenen, onunla işbirliği yapan ya da geleceğini onda görenler, HDP’nin ya da bağlaşıklarının bu beraberliklerde kendi gerçek adlarıyla yer almasına karşı çıkmakta ya da onlarla bir araya gelmekten titizlikle kaçınmaktadırlar. 

Hepimizin bildiği gibi, kent ya da ekoloji mücadelesine bireylerin ve siyasi partilerin katılımını engelleyen kurum ya da şahıslar, asıl güçlerini temsil ettikleri kurumlardaki “geçici” konumlarından almaktadır. Yarın öbür gün o kurumlardaki görevlerinin süresi bittiğinde ve yerlerine başkaları geldiğinde, örneklerini çevremizde bolca gördüğümüz gibi , “sudan çıkmış balık” misali kendilerine yer, güç ve iş arayan insanlara dönüşeceklerdir.

İşin asıl ilginç yönü ise, kent ya da ekoloji mücadelesi için her bir araya gelişte bireyi ve siyasi kurumları dışarıda bırakmaya çalışan bu politika, yaşamdan kopuk olmalarının bir sonucu olarak gittikçe küçülüp önemini kaybeden, etkisizleştikçe toplumdan ayrı düşen; hatta toplum hafızasındaki yerini koruyamayıp tarihin çöplüğüne atılan beyhude girişimler olarak nitelenecek olmasıdır. 

feeling-unwanted

İşte o nedenle, tüm kent ya da ekoloji mücadelelerinin işin başında belirlenmiş bir politikası, stratejisi, temel değer, ilke ve etik kuralları olmadıkça, bunlar tüm taraflarca bilinmedikçe, bunlar uygulanmadıkça ve mücadelenin tarafı olan ilgili tüm kurum, kuruluş ve kişileri kapsamadığı sürece yaşaması, hedeflerine ulaşması ve başarıyı yakalaması -ne yazık ki- mümkün değildir.

Bu anlamda tüm gerçek kent ya da ekoloji mücadelelerinin başarıya ulaşma koşulunun, katılımcı ve çoğulcu boyuttaki demokrasinin varlığına bağlı olduğunu; kurumların ve onların yöneticilerinin katılımcı ve çoğulcu demokrasi boyutunda kurumsallaşmış yapı ve uygulamaları olmadığı sürece, onların marifetiyle oluşturulacak her düzeydeki mücadele alanının da demokratik olmayacağını söyleyebiliriz.