Bugün size hepinizin gayet iyi bildiği ve önünden binlerce kez geçtiği Kültürpark 9 Eylül Kapısı karşısındaki kamu malı “Basmane Çukuru”nu, 1955-2026 dönemindeki AP‘li, DP‘li, ANAP‘lı, DYP‘li, CHP‘li, DSP‘li, SDHP‘li ya da AKP‘li belediye başkanlarıyla onların yanında saf tutan belediye meclis üyelerinin ve onların işlerini kolaylaştıran gayretkeş hukuk müşavirlerinin, Güçbirliği, ENDA, EGS Holding, KİPA, Tansaş, ŞAMPA, Tetusa ve TARKEM gibi çok ortaklı şirketler eliyle belediyeye ait kamu mallarını yağmalayan İzmir sermaye çevreleriyle el ele vererek nasıl kendi özel mülkleri haline getirdiğinin gerçek öyküsünü anlatmak istiyorum…
“Basmane Çukuru”nun kamusal sağlık hizmetleri için kullanıldığı dönem: 1801-1922
Ama ondan önce düne kadar çukurken şimdilerde doldurulduğu için çukur olmaktan çıkan bu yerde 1801 yılında çevredeki Ermeni mahallesinin (Haynots) halkına hizmet vermek üzere inşa edilen Surp Krikor Lusavoriç Ermeni Hastanesi‘nden söz edip bu hastanenin 1922 Büyük İzmir Yangını‘nda yanıp yıkıldıktan sonra geride kalan taş, tuğla, kiremit gibi malzemelerinin yakınlardaki yeni binaların yapımında devşirme malzeme olarak kullanıldığı ifade etmem gerekiyor…
Surp Krikor Lusavoriç Ermeni Hastanesi, 1801-1922
Alanın başka bir kamusal hizmet; ulaşım amaçlı kullanımı: 1939-1975
Bugünkü tapu kaydının Konak ilçesi, İsmet Kaptan Mahallesi, 1039 ada, 8 parselinde yer alan bu parsel, 1922 Büyük İzmir Yangını sonrasında Ebniye Kanunu‘nda yapılan değişiklerle sırasıyla Hazine ve İzmir Belediye‘sine devredilen bu yer 1939’dan itibaren Santral Garaj, daha sonra da ESHOT Garajı olarak kullanılmıştır. 1975 yılında Halkapınar‘daki yeni şehirlerarası otobüs garajının yapılması ile birlikte buradaki binalar yıkılıp alan boş bırakılmıştır.
Santral Garaj 1939-1975
Alanın ticari yapılaşması için yapılan hazırlık çalışmaları: 1995-1997
Bu arada 1955 yılında Kemal Aru ve ekibinin hazırladığı İzmir‘in ilk kapsamlı nazım imar planında bu parsel ve çevresi, üzerinde ulaşım fonksiyonlarının devam ettiği “Ticaret Alanı” olarak tescillenmiş, İmar ve İskân Bakanlığı tarafından onaylanan 1973 Metropoliten Planı‘nda ise burası “Bölgesel-Kentsel Aktivite Merkezi” ilan edilmiştir.
Yüksel Çakmur yönetimindeki belediye tarafından 20 Ağustos 1991 tarihinde onaylanan 1/5000 ölçekli Nazım İmar Planı ile bölge 3 farklı faza ayrılarak eski garaj arazisi “C Bölgesi” olarak kodlanarak “Otel ve Kongre Merkezi” kullanımına tahsis edilmiştir. Belediyenin o yıllarda açtığı “Kültürpark Mimari Proje Yarışması” ile alanda borsa binaları, otel, açık sergileme ve ticaret merkezleri yapılması fikri hukuki ve mimari bir zemine oturtulmuştur.
İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından 1983 yılında açılan İzmir Basmane Turizm ve Ticaret Merkezi Ulusal Mimari Yarışması’nda 2’ncilik ödülünü kazanan projeye ait maket, Kaynak: SALT Araştırma Arşivi.
Milliyet ve Tercüman gazeteleri, 30 Nisan 1984, Kaynak: SALT Araştırma Arşivi.
1997 yılında İzmir Belediye Başkanı Burhan Özfatura ile Güç Yapı A.Ş. (Güçbirliği Holding) ve EGS Gayrimenkul Ortaklığı arasında imzalanan kat karşılığı inşaat sözleşmesi uyarınca taşınmazdaki belediye hissesinin %100’den %11’e indirildiği kamu malı, 1998 yılının Ekim-Kasım ayları arasında kazılıp sözleşmeyi imzalayan şirketlerin yaşanan ekonomik krizler nedeniyle vaat edilen yapıyı yapamaması üzerine “Basmane Çukuru” adını almış, % 11 olan belediye hissesi ise İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu döneminde taraflar arasında imzalanan bir sözleşme ile % 30’a çıkarılmış ve bu hakkın hukuki altyapısı, alanda yapılacak projede belediyeye ait bağımsız bir Belediye Hizmet Binası (toplam 31 bin 200 metrekare) yapılarak bedelsiz teslim edilmesi ve tapuda belediye adına tescil edilmesi şartına bağlanmıştır.
Zaman içinde içi su ile dolup zengin bir flora ve fauna ile ekolojik bir alana dönüşen çukur için İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer dönemine isabet eden 2021 yılında, 1997 tarihli sözleşmeyi feshedip yüklenici firmaların 8,5 milyon dolarlık teminat mektubunu nakde çevirmek ve arsanın %100 mülkiyetini tamamen belediyeye geri kazandırmak amacıyla tapu iptal ve tescil davasıaçılıp çukur 2023 yılı sonunda da dolgu ve tesviye çalışması ile tamamen doldurulmuştur.
Basmane Çukuru
Basmane Çukuru’nun çukur olmaktan çıktığı yakın zamanlar…
Ancak İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin “defolu” başkanı Cemil Tugay, 2021 yılında İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nce açılan dava kapsamında üç ayrı uzmanın hazırladığı 22 Temmuz 2024 tarihli bilirkişi raporunda söz konusu taşınmazın %100’ünün belediyeye ait olduğu görüşü belirtilmişken ve bu haliyle “Basmane Çukuru”na ait %100 hissenin belediyeye devri söz konusuyken, 4-5 Kasım 2023 tarihli CHP kurultayının 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu‘na aykırılığı nedeniyle açılan davanın 2 numaralı sanığı olarak kendisini kurtarmak amacıyla İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nin verdiği yetki çerçevesinde TMSF ile yaptığı görüşme ve pazarlıklar sonucunda TMSF, Güçyapı İnşaat Turizm Mühendislik GYO San. ve Tic. A.Ş. ve EGS Gayrimenkul Ortaklığı A.Ş. ile birlikte imzaladığı 16 Ocak ve 10 Eylül 2026 tarihli protokollerle belediyeye ait bu değerli kamu malını Güçbirliği Holding‘e devretmiş, böylelikle 2021 tarihinde açılmakla birlikte AKP‘nin engellemeleriyle duruşmaları devamlı ertelenen davanın önünü keserek taşınmazın %100’ünün İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne devrini engellemiş ve bu çabasının ödülünü 21 Ekim 2026 tarihinde yapılan CHP Kurultayı Davası duruşmasında savcı Ekrem İmamoğlu ve Özgür Çelik‘in de aralarında bulunduğu 9 sanık hakkında cezalandırma talebinde bulunurken Cemil Tugay‘ın da aralarında bulunduğu 3 sanık hakkında beraat istemesi suretiyle almış; böylelikle, hem AKP‘ye geçerek hem de “Basmane Çukuru” gibi değerli bir kamu malını yandaş sermayeye peşkeş çekerek kendisini kurtarma ahlaksızlığını göstermiştir.
Ardından da imzaladığı 16 Ocak ve 10 Eylül 2026 tarihli protokoller uyarınca söz konusu kamu malı Mazhar Zorlu Holding‘in talebiyle TMSF tarafından 2 Aralık 2026 tarihinde yapılacak ihale ile 75 milyon Dolara satışa çıkarılmış ve böylelikle İzmir halkına ait değerli bir kamu malı, konu ile ilgili tüm belediye başkanlarının, özellikle de AKP‘li Cemil Tugay‘la diğer eski belediye başkanlarının, tüm belediye meclisi üyelerinin; özellikle de bugün bu satış kararına timsah gözyaşlarıyla karşı çıkan Yeni Partili belediye meclisi üyelerinin, gayretkeş ve işbirlikçi bürokratların yardım ve katkısı ile özel kişi ve kuruluşlara peşkeş çekilmiş, bir belediye başkanının hapse girmemesi uğruna İzmir halkının cebinden bir değer daha çalınmıştır…
Şimdi sıra geldi bu değerli bu taşınmaz üzerindeki gökdelenin Mesut Sancak, Mehmet Cengiz gibi yandaş inşaat şirket patronlarınca yapılmasına…
Evet izlediğimiz videoda gördüğümüz gibi İzmir‘in dağlarında çiçeklerin yetişmesi gibi hem toplanmayan çöpler, hem de Mehmet Cengiz‘in, Mesut Sancak‘ın ve benzerlerinin gökdelenleri de yeşerir… Kah halkın yanlış siyasi tercihleri nedeniyle, kah kentin yetersiz, oynak siyasetçileri sayesinde…
Kamuoyunu Aydınlatma Platformu (KAP)’unun taşınmazın satışı ile ilgili ihale duyurusu…
Bu kente yerleşip kendimi İzmirli hissettiğim günlerden bu yana İzmir‘in en önemli sorunlarından birinin “Basmane Çukuru” olduğunu önce duydum, ardından gidip görerek geçmişini araştırıp öğrendim…
Daha doğru bir anlatımla, 1922 Büyük Yangını‘ndan sonra bu kentte bırakılıp terk edilen köşk, ev, han, hamam, zeytinlik, bağ, bahçe ve benzerlerinin bir ganimet olarak karmaşa ve kaosun egemen olduğu bir ortamda yağmalanıp soyulmasından bu yana kentteki egemenlerin genlerine işleyen gasp, talan ve vurgun kültürünün İzmir sermayesinin temel özelliklerinden biri olduğunu; o nedenle, sırf “Basmane Çukuru‘nun değil, aynı zamanda İzmir Hilton, Kültürpark, Konak Pier, Kemeraltı-Basmane ve Kadifekale‘den oluşan tarihi kent merkezinin, İnciraltı, Kordon Dolgu Yolu, Turan, Gediz Deltası, Mavişehir, Çeşme yarımadası, Bornova ve Kemalpaşa‘daki zeytinliklerle kiraz bahçelerinin, Aliağa‘daki tarım arazilerine karadüzen fabrikalar yapmak, Bayraklı-Halkapınar-Mersinli-Alsancak-Darağaç bölgesine de art arda gökdelenler dikmek bahanesiyle bu yağma-soygun düzeninin öznesi haline getirildiğine tanık oldum…
Basmane Çukuru ise adeta gözü dönmüş bir delinin gelip burayı kazdığı, daha sonra başka bir delinin gelip burayı doldurduğu lanetli bir yer… 1930 ekonomik buhranında Keynes‘in işsizliğin çözümü için önerdiği gibi birilerinin önce iş makineleri ve işçilerle açıp daha sonra başka birinin yine aynı şekilde belediyeye ait iş makine ve işçilerle doldurduğu devamlı kamu zararı üreten bir yer… Bu gereksiz açma ve kapama işleri şimdiye kadar kim bilir kaça mal oldu, belediye kasasından; yani, bizlerin parasından, kamu kaynaklarından ne kadar harcama yapıldı, bilinmez… Çünkü her zaman olduğu gibi böylesi şeylerin masrafı halka yüklenirken işin gizlisi, ayrıntısı titizlikle halktan gizlenir, saklanır… Nitekim 17 Şubat 2003 tarihinde İzmir Milletvekili Canan Arıtman ve 24 arkadaşı tarafından TBMM Başkanlığı‘na verilen meclis araştırma önergesi de TBMM tarafından kabul edilmemiş ve bundan böyle peşine kimseler düşmemiş…
Bu çukurun var olduğu ya da doldurulmasına rağmen namını sürdürdüğü her zaman ve koşulda asıl sahiplerinin hakkı, ahı ve figanı nedeniyle buranın lanetli olduğuna inandım ve inanıyorum…. Her ne kadar lanet, uğur ya da şans gibi uydurma şeylere inanmasam da…
Çukurun bulunduğu bölgenin bir Ermeni mahallesi; yani, Ermeni diliyle “haynots” ya da “hayatağ” olması, bu mahalledeki evlerin, kiliselerin, hastane ve çocuk yurtlarının yakılıp yok edilmiş, buralarda yaşamış, bu hastanede yatıp iyileşmiş insanların göçmesi ya da ölüp yitmesi sonrasında onların mal ve mülküne ganimet mantığıyla el konulması bence bu lanetin tek nedeni, tek sonucu… Bırakın 1922 yangınını, yangın sonrasında Kültürpark‘ın yapılması amacıyla buraya definecilerle amele ve katırların girdiği dönemde çekilen fotoğrafların arka planındaki birçok tarihi yapının bugün mevcut olmayışı bile aradan geçen 104 yılda birçok şeyin silinip kazınmak suretiyle yok edildiğini gösteriyor… Nitekim o yok edişin laneti de şimdi gelip bizleri bularak birbirimize yalan söylediğimiz, ikili oynayarak dürüstlükten uzaklaştığımız, birbirimizi aldatarak, yalanlar söyleyerek…
İzmir açısından çok önemli ve değerli olan bu kamu malının ilk kez ticari meta olarak görüldüğü 1955’li yıllardan bu yana sürdürülen mücadelenin bu aşamasında;
1) Öncelikle bu taşınmazın bulunduğu Konak ilçe belediye başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu başta olmak üzere tüm Yeni Partili ve CHP’li belediye başkanlarının,
2) İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi ile tüm ilçe belediye meclislerinde Yeni Parti ve CHP temsilcisi olarak görev yapan meclis üyelerinin,
3) Ülke ve İzmir boyutunda siyaset yapan tüm İyi Partili, CHP’li, DEM’li, İyi Partili, TİP’li, TKP’li ve Sol Partili siyasetçilerin,
4) Başta İzmir Barosu olmak üzere tüm meslek odalarıyla vakıf, dernek ve Kültürpark Platformu gibi sivil toplum örgütlerinin,
5) Parti üyesi olan ya da olmayan tüm İzmirlilerin,
Klavye başında tweet atmak, kırmızı karanfil bırakmak, Türkan Saylan Kültür Merkezi‘nin ya da eski Sümerbank‘ın önüne giderek basın açıklaması yapmak gibi etkisi sorgulanan eylemler yapmak yerine İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin TMSF ile yaptığı protokollerle bu protokollerin yapılmasını sağlayan belediye meclisi yetki devir kararının ve 2 Aralık’ta yapılacak ihalenin iptali, 2021 yılında İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nce açılan davanın bir an önce sonuçlanması için hukuki düzlemde etkili girişimlerde bulunması, genel kurul kürsülerinde atılan kahramanlık nutuklarıyla sloganların sahadaki uygulamalarda da gösterilmesi, ilçe belediye meclisleriyle büyükşehir belediye meclisinde görev yapan Yeni Partili ve CHP’li meclis üyelerinin hep birlikte farklı ve etkili direniş eylemleri geliştirerek ve bu konuda basın örgütleri ve basın organları eliyle kampanyalar düzenleyerek AKP‘li İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay‘ın yeni partisi AKP ile birlikte İzmir’e yapacaklarını kötülükleri engelleyip yavaşlatmak, bu sorunu her yer ve koşulda dile getirerek “Basmane Çukuru” mücadelesini İzmir genelinde yayarak kitleşelleştirmesini sağlamak akla gelebilecek ilk öneriler olabilir…
Tabii ki birbirleriyle kavga edip boğuşmayı, belediye meclislerinde halkı oyalayıcı taktikler uygulamayı ve akıttıkları timsah gözyaşlarını bırakmaları koşuluyla…
İzmir‘de, Yeni Parti lideri Özgür Özel‘in yapay zeka ile seçtiği belediye başkanlarının beceriksizliği, öngörüsüzlüğü ve ilgisizliği nedeniyle ortaya çıkıp halk sağlığını tehdit eden büyük boyutlu çöp ve körfez kirliliği sorunu, geçtiğimiz hafta kaleme aldığım yazının temel konusuydu.
Söz konusu yazıda yine aynı Özgür Özel‘in kefaletiyle İzmir büyükşehir belediye başkanı olan Cemil Tugay‘ın 7 Ekim 2026 tarihinde AKP‘ye geçişi öncesinde yine aynı parti tarafından hazırlatılan “İzmir’in dağlarında çöpler açar” konulu video üzerinden; özellikle Karşıyaka‘da ve Konak‘ta ortaya çıkan büyük çöp yığınlarıyla körfez kirliliğinin bundan böyle AKP‘li Cemil Tugay‘ın temel görevi olduğunu, CHP‘li eski yönetimleri çöp üzerinden vurmak isteyen AKP‘nin bu kez de kendisinin bu sorunun altında kalıp ezileceğini hatırlatarak çöplerin bir an önce toplanıp körfezin temizlenmesini talep etmiş, iktidarın elinde bunu yapabilecek güç, yol ve yöntemler olduğunu 5393 sayılı Belediye Kanunu‘nun 57. maddesini örnek vererek anlatmaya çalışmıştım.
Kültürel mirası korumak için büyük laflar ediyoruz ama değişen bir şey yok!
Bu yazıya öncelikle AKP cephesinden ve Cemil Tugay‘ın -her zaman yaptığı gibi- benim şahsi sosyal medya kanallarımı kullanarak itiraz edeceğini tahmin ederken ilk itiraz eden Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu oldu.
Ben yazımda İzmir Büyükşehir Belediyesi özelinde katı atık ve İzmir Körfezi ile ilgili çevre sorunlarını ele alıp birinci dereceden AKP‘yi ve onun “taze” belediye başkanını sorgulamaya çalışırken örnek verdiğim bir ilçe belediye başkanı gönderdiği WhatsApp mesajı ile Konak‘ta çöp sorunu olmadığını, niye durup durup bu konuyu gündeme taşıdığımı sordu. Anlaşılan o ki, sadece kendi ilçesine odaklanıp İzmir‘in diğer ilçelerindeki aynı sorunun kendi belediyesi üzerindeki olumsuz etkisini görmezlikten geliyor, derelerin körfeze getirdiği ya da doğrudan doğruya körfeze atılan çöplerin Konak sahillerinde, özellikle de Konak, Pasaport, Göztepe ve Alsancak iskelelerindeki yığışmasıyla herkesi rahatsız eden kötü kokuyu unutuyor; böylelikle, soruna parça-bütün ilişkisi içinde yaklaşıp İzmir‘i bir bütün halinde düşünmediğini gösteriyordu.
Bunun üzerine ben de kendisine gönderdiğim mesajla Konak‘ta yaşanan çöp sorununu bundan böyle Konak ilçesinin semt ve mahallelerinde görüp tarih ve saatini belirtmek suretiyle fotoğrafını çektiğim çöp, moloz görüntülerini kendisine göndererek iddiamı kanıtlayacağımı; ayrıca, Kemeraltı 926 sokakta ESİAD tarafından sosyal ve kültürel etkinlikler merkezi olarak kullanılan tarihi Portekiz Sinagogu yakınında yer alıp hem yangın riski yaratan hem de yakın çevreyi kirleten büyük katı atık deposunun geçtiğimiz günlerde bizzat kendisinin de katıldığı bir operasyonla kapatılmış olmasına karşın halen açık olduğunu, işyeri sahiplerinin orada faaliyette olduklarını gizlemek için kapıyı açıp kapayarak faaliyetlerine devam ettiğini ifade ettim.
Sayın başkan ise kapatıldığı söylenen katı atık deposu hakkında herhangi bir bilgi vermeden Konak‘ta yer yer sıkıntılı yerler olduğunu, bazı bölgelerde sorun yaşadıklarını dile getirmekle yetindi…
Bense sayın Nilüfer Çınarlı Mutlu‘ya verdiğim söz uyarınca hemen o gün ya da ertesi gün Kemeraltı, Basmane, Gültepe ve Umurbey gibi yerlere gidip çekeceğim fotoğrafları kendisine WhatsApp üzerinden göndererek bir tür “gönüllü denetmen” rolünü oynamaya niyetlenmişken bu sürece daha fazla katkı koyarak ve sizleri de bu işe dahil ederek, kendisinin Özgür Özel‘i ziyaret edip Kemeraltı geleneğinde olmayan bir şekilde eğlendiği, kentsel dönüşüm faaliyetlerinin durduğu Ege Mahallesi‘nde lüks AllSancak gökdelenlerinde oturmaya başlayan zengin varlıklı komşularıyla toplantılar düzenlediği günlerin hemen ardından Konak ilçesindeki çöp, moloz ve koku sorununu 26 Ekim 2026, Pazartesi; yani bugün yayınlayacağım yazının konusu yapmaya karar verdim.
Evet, Konak ilçesindeki toplam 111 mahalleden 15’inde (Akıncı, Bozkurt, Etiler, Faik Paşa, Fevzi Paşa, Gültepe, Hurşidiye, Güzelyurt, Kestelli, Namık Kemal, Odunkapı, Şehit Nedim Tuğaltay, Uğur, Umurbey ve Yıldız) yaptığım foto safari neticesinde şu an itibariyle Konak Belediyesi tarafından yürütülen temizlik hizmetlerinin Karşıyaka Belediyesi‘nin şu anki durumuna göre daha iyi olduğunu belirlemekle birlikte; Konak Belediyesi‘nin de toplanmayan ya da zamanında toplanmayan çöp sorunu ile karşı karşıya olduğunu; ayrıca, kentteki diğer belediyelere göre daha farklı temizlik sorunu olan özel şahıslara ya da resmi kurumlara ait arsa ve yapılarda birikmiş büyük moloz yıkıntılarıyla dolu olduğunu gördüm. Özellikle de Basmane ve kısaca “Darağaç” dediğimiz Umurbey mahallesi boyutunda…
Konak Belediyesi‘nin sahadaki durumu -sizlerle paylaştığım fotoğrafların da gösterdiği gibi- bu şekilde olmakla birlikte; işe, isterseniz belediyenin bu hizmetin iyi bir şekilde yapılması için düzenlediği üst politika belgeleriyle İnternet sayfasına koyduğu metinlerdeki yaklaşım ve ilkelerle, temizlik işleri birimini nasıl örgütlediği, hizmetleri hangi programla yürüttüğü, gerçekleştirdiği hizmetler konusunda kendisi ile ilgili tespit ve değerlendirmelerini sizlerle paylaşayım.
O amaçla, önce belediyenin anayasası niteliğindeki 2025-2029 dönemi stratejik planla bunun 2025, 2026 ve 2027 yıllarındaki uygulamalarını gösteren performans programlarını, 2025 yılına ait faaliyet raporunu, 2027 mali yılı bütçesini, ardından da Konak Belediyesi‘nin internet sayfasındaki Temizlik İşleri Müdürlüğü‘ne ait sayfalarla temizlik hizmetlerini gerçek anlamda yapan Konak Belediyesi şirketi Merbel Anonim Şirketi‘ne ait internet sayfasını inceleyerek bilgi edinebildiğim konu ve sonuçları şu şekilde özetleyebilirim:
Temizlik hizmetlerine yer bulamadığı temel politika belgeleri…
Konak Belediyesi, 2025-2029 dönemi stratejik planıyla bizlere “şeffaf ve hesap verebilir belediyecilik” sözü verdiği halde; belediyenin 2024, 2025, 2026 ve 2027 mali yıllarına ait bütçelerle 2024 ve 2025 yıllarına ait kesin hesapları; ayrıca, temizlik hizmetlerini yürüten belediye şirketi Merbel‘inbu konu ile ilgili belge ve bilgilerini kamuoyu ile paylaşılmamakta, söz verdikleri şeffaflık ve hesap verebilir olma ilkesine aykırı olarak gizlenmektedir. O nedenle üst politika belgelerinde yazılı olanlarla gerçekleşmeleri gösteren bütçe ve kesin hesaplardaki rakamlarla mukayese edip gerçek bir analiz yapmamız bilerek ve isteyerek elimizden alınmaktadır.
Stratejik plana göre temizlik ve geri dönüşüm hizmetleri, “Temiz, Çevreci ve Yeşil Kent” başlığı altında 2 ayrı müdürlük (Temizlik İşleri Müdürlüğü, İklim Değişikliği ve Sıfır Atık Müdürlüğü) tarafından yürütülecek olup bu iki birimin sorumlu olduğu hizmetleri plan süresi içinde nasıl ne şekilde yerine getireceğini gösteren kendilerine ait özel bir alt politika belgesinin (stratejik plan, program, eylem planı) hazırlanmadığı anlaşılmaktadır. Söz konusu stratejik plana göre Temizlik İşleri Müdürlüğü tarafından gerçekleştirilen katı atık toplama hizmetleri gerçekte stratejik planın kapsamında yer almayan Merbel A.Ş. tarafından yerine getirildiği için planda temizlik hizmetlerine önem, öncelik ya da ağırlık veren bir amaç ya da hedefin benimsenmediği belirlenmiş olup; planın sadece 7.1.7 ve 7.18. numaralı performans göstergelerinin başarıya kolay ulaşılması amacıyla düşük tutulduğu belirlenmiş olup; 2025, 2026 ve 2027 yılları ile ilgili hedef ve gerçekleşmeler aşağıdaki tabloda gösterilmiştir.
Bu tablonun incelenmesinden de anlaşılacağı üzere, stratejik plandaki performans göstergelerinin bilerek ve isteyerek düşük tutulması nedeniyle konulan hedefin çok üstünde gerçekleşmelerin elde edilmiş olmasına rağmen hem stratejik planda hem de performans programlarında işin asıl önemli yanını oluşturan Temizlik Hizmetleri Müdürlüğü tarafından yürütülen çöp toplama hizmetiyle ilgili başarı anlamına gelecek herhangi bir amaç ve hedefe yer verilmediği; yani, stratejik anlamda temizlik hizmetlerine önem ve öncelik verilmediği için söz konusu müdürlüğün 2024, 2025 ve 2026 yıllarındaki hizmetlerini ölçüp izlemek ve kamuoyu ile paylaşmak anlaşılan o ki, belediye yönetiminin gündeminde bulunmamaktadır. Nitekim bu durumun en somut örneği de cadde ve sokaklarda birikip bir türlü alınamayan çöp ve moloz birikintileridir.
Şeffaflık vaadine rağmen halktan saklanan temizlik hizmeti bilgileri…
Diğer yandan stratejik planda da yazılı olduğu gibi (1), atık yönetim sisteminin temelini oluşturan mevcut atık verilerinin bilinmemesine ek olarak belediyenin sahip olduğu altyapıyla teknoloji ve yazılımdaki yetersizlikler nedeniyle atık toplama süreçlerinin kentin değişik bölge, semt, mahalle, cadde ve sokakları itibariyle nasıl bir gelişim gösterdiği, bu süreç içinde ne kadar evsel, endüstriyel, tıbbi, tehlikeli, tarımsal ve hayvansal, özel atıkla inşaat molozunun üretildiği, bu üretimin geçmişte ve günümüzde hangi düzeyde olduğu ile kısa, orta ve uzun vadede nasıl bir gelişim göstereceği ve bu sırada nelere ihtiyaç duyulacağı ile toplanıp transferi yapılan atıkların nasıl değerlendirileceği kesin olarak bilinmemekte; temizlik hizmetleri, o nedenle karanlıkta el yordamıyla yürütülen bir çabaya dönüşmektedir.
İşte o nedenle Konak Belediyesi‘nde iki ayrı müdürlük ve bir şirket tarafından yürütülen temizlik ve geri dönüşüm hizmetlerinde kaç kişinin çalıştığını, çalışma koşullarını, sıkıştırmalı çöp aracı, kamyon, ÇAÇA (çok amaçlı temizlik aracı), vakumlu yol süpürme makinası, kepçe, yol yıkama aracı ve arazöz gibi kaç iş makinası kullanıldığını, gün, hafta, ay ve yıl itibariyle Konak Belediyesi sınırları içinde kaç ton çöp üretildiğini, bunun semt, mahalle, cadde ve sokaklar itibariyle bölgesel dağılımını, bunun ne kadarının toplandığını ve bütün bu hizmetler için ne miktarda harcama yapıldığını bilemiyoruz.
Bunun tek istisnası, özel olarak temin ettiğim Konak Belediyesi 2027 mali yılı bütçesinde yazılı olan rakamlarıdır. Henüz uygulamaya girmemiş bu yeni bütçeye göre Konak Belediyesi‘nin 2027 mali yılındaki tahmini geliri 8 Milyar, 400 Milyon, tahmini gider bütçesi 12 Milyar, 893 Milyon, 97 bin lira olup 2027 yılında Temizlik İşleri Müdürlüğü‘nün tahmini harcama bütçesi 88 Milyon 990 Bin lira, İklim Değişikliği ve Sıfır Atık Müdürlüğü‘nün tahmini harcama bütçesi ise 12 Milyon 637 bin lira; toplam olarak 101 Milyon, 627 bin lira olup bu rakam toplam harcama bütçesinin % 7,88’ini oluşturmaktadır. Ama bu durumdan da anlayacağınız gibi çöpü, molozları asıl toplayan Merbel A.Ş.‘nin bu konuda ne kadar harcama yaptığı bilinmediği; ayrıca belediyenin kesin hesapları yayınlanmadığı için belediye ve şirket olarak temizlik hizmetleri için ne miktarda harcama yapıldığı ve düzenlenen ücret tarifelerine göre ne miktarda tahsilat yapıldığı bilinmemektedir.
Düşükhizmet kalitesi karşılığında yüksek ücretler…
Bu hizmetlerle ilgili 2027 yılı ücret tarifesine gelince karşımıza şöyle bir manzara çıkar: 7 ayrı grup ve 5 ayrı derece içinde değerlendirilen konut dışı yerlerden 2026 ve 2027 yıllarında her ay en az 350 lira, en fazla 41.750 lira, yıl itibariyle de en az 4.200 lira, en fazla 501.000 lira katı atık ücreti alınmaktadır. Bu rakamlar konutlarda aylık olarak 150.- lira, yıllık olarak 1.800.- liradır. Devlet okullarından, sağlık ocakları ve aile hekimlerinden, hastanelerden, otellerden, diğer kurumlardan, pazar yerlerinden, özel okul ve eğitim kurumlarından, AVM, ofis gibi işyerlerinden alınan/alınacak katı atık ücretleri ise aşağıdaki linkten indirilerek öğrenilebilir.
Konak Belediyesi‘ne ait internet sayfasında yer alan ve her bir bulvar ve caddede yarım saatlik çalışmayı esas alan çöp toplama saatlerini gösteren aşağıdaki programda, sadece kent içindeki hepimizin bildiği bulvar ve caddelerle önemli noktalardaki çöp toplama saatleri verilmekte, bunun dışında kalan tüm bölge, semt ve mahallelerdeki çöp toplama saatlerinin günün hangi saatinde alınacağı konusunda bilgi verilmemektedir.
Sık sık değiştirilen temizlik işleri müdürleri…
Konak Belediyesi temizlik işleri müdürleri ne yazık ki, Konak Belediyesi‘ndeki diğer başkan yardımcıları ve müdürleri gibi sık sık değişmekte; adeta belediye başkanına temizlik işleri müdürü dayanmamaktadır. Temizlik işleri müdürlerinin göreve geliş ve görevden ayrılışı ile ilgili internet kayıtlarına bakıldığında bu görevin 2024 Nisan itibariyle Nami Arslanoğa başladığı, ardından sırasıyla Ulus Bozkır, Serdal Doğan, Okan Falakalıoğlu ve Ramazan Ay tarafından yürütüldüğünü görürüz. O nedenle, Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu‘nun mazbatasını aldığı 3 Nisan 2024’den bu yana geçen 2 yıl 6 ay 23 günlük süre içinde 5 adet müdürün (her müdür için ortalama 5-6 aylık çalışma süresi) görev yapması aslında bu hizmetin bu dönemde neden iyi yapılamadığını gösteren kanıtlardan sadece biri olarak kabul edilebilir.
Tescilli ya da tescilsiz tarihi yapılarda biriken çöplerin dikkate alınmaması…
Çok fazla sayıda eski yapıya sahip Konak ilçesinde tescilli ya da tescilsiz birçok tarihi yapının korunması amacıyla çevresinin belediye tarafından çelik kafesleme sistemi ile kapatılması sonucunda hasarlı, yıkık yapılar adeta bir çöp merkezine dönüşmekte, içeriye girip temizlik yapmanın hem mülkiyet sahibinden izin alınması zorunluluğu hem de içeriyi temizleyecek önlemlerin alınmaması nedeniyle mümkün olmadığı bu tür yapılarda gelenin geçenin attığı çöplerin zaman içinde birikip yağmur suları ile çürüyüp çözünmesi nedeniyle halk sağlığı açısından çok tehlikeli olan kötü kokuların ortaya çıkması, sinek ve böcek gibi eklembacaklılarla fare gibi primatların üremesine uygun ortamların gelişmesi, yağmur suyu ile çözünen atıkların toprağa karışıp yeraltı su kaynaklarını kirletmesi ve çevredeki her yaştan canlıyı sağlık açısından tehdit etmesi adeta kanıksanmış ve bu nedenle çöp toplama denilince bu tür yapılardaki birikmiş çöp ve molozlar akla gelmez hale gelmiştir.
Zor duruma düşen her belediyeye Folkart Yapı gibi bağış yapmayı seven merhametli ve anlayışlı bir inşat şirketi nasip etmesi dileğiyle…
Konak Belediyesi sınırları içindeki Folkart Orion, Folkart Nova ve Folkart Vega projelerinin sahibi ve “Tayyip Erdoğan’ı tanıdıkça dürüstlüğüne tanık olup aralarında Mevlana ile Şems arasındakine benzer ilahi bir aşkın oluştuğunu” söyleyen Ethem Sancak‘ın (2) kardeşi Mesut Sancak‘a ait FolkartYapı şirketinin bu bölgedeki 3 büyük projesi için Hazine taşınmazı üzerinde inşa ettiği satış pazarlama ve koordinasyon ofisinin bulunduğu parsel, belediye tarafından bu alanda yapılan plan değişikliği ile rekreasyon alanına dönüştürülmesi sonrasında 3 Nisan 2026 tarihinde o tarihlerde henüz CHP Genel Başkanı olan Özgür Özel‘in katılımıyla Ferdi Zeyrek Kültür Merkezi olarak açılması sayesinde belediye başkanını AKP kaynaklı her türlü beladan uzak tutacak Konak Belediyesi-Folkart Yapı arasındaki anlamlı ilişkinin ilk adımı atılmıştır.
Bu ilk adımdan sonraki asıl önemli ikinci adım ise Folkart Yapı‘ya ait Çınarlı mahallesi, 8667 ada, 12 parseldeki 8.359,50 metrekarelik arsada özel hastane yapılabilmesi için Konak Belediye Meclisi‘nin 5 Ocak 2026 Tarih, 09-26 sayılı ve İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nin 16 Ocak 2026 tarih, 97509404.105.04.105 sayılı kararları ile kabul edilen uygulama imar plan değişikliği ile atılmış; böylelikle bu parselde yapılabilecek kat sayısı 20’ye çıkarılmıştır. Düşünün bir, böylelikle Folkart Yapı adına kaç bin metrekarelik yeni bir alan çıkarılmış, yoksul ve dar gelirli insanların kapısından bile geçemeyeceği özel bir hastaneye ne kadar menfaat sağlanmıştır?
Şimdilik son adım diyebileceğim üçüncü adım ise 2026 Haziran ayı başında aynı şirketin temizlik hizmetlerini yeterli düzeyde yapamayan Konak Belediyesi‘ne 2025 model Mercedes Atego marka çöp toplama aracının alınması için nakdi yardımda bulunması ile atılmış (3); böylelikle toplumcu belediyeciliğin İzmir‘deki tek savunucusu olan belediye ile bir inşaat şirketi arasındaki çıkar ilişkisinin nasıl bir karşılıklı bir al-ver siyasetine dönüştüğü daha iyi anlaşılmıştır.
Nitekim aynı hayırsever inşaat şirketi bir süre sonra Karşıyaka‘da daha önce yaptığı Folkart Yaka Evleri ile Folkart Mavişehir projelerine ek olarak çöplerini toplayamayan Karşıyaka Belediyesi‘ne de -aynen Konak Belediyesi‘ne yaptığı gibi- bir adet 2025 model Otokar marka çöp kamyonu bağışlamış ve ne tesadüftür ki, aynı tarihlerde 400 milyon dolar değerindeki Folkart Mona Mavişehir projesinin lansmanını yapmıştır. Temiz İzmir Derneği ise kamuoyunun vicdanını rahatsız eden bu şaibeli alışveriş için dava açarak Karşıyaka Belediyesi‘ni Folkart Yapı‘nın merhametinden korumak için hukuki mücadeleyi başlatmıştır. (4) (5)
Tabii ki Cemil Tugay‘ın önce Mehmet Cengiz, daha sonra Folkart Yapı ile kurduğu özel ilişki neticesinde hangi noktaya getirdiğini bilip hatırlayarak…
Bütün bu tespit, analiz ve değerlendirmeler sonucunda öneri olarak şunları dile getirebiliriz:
1. Öncelikle temizlik hizmetlerinin “toplumcu belediyecilik” ve “yeniden belediyecilik“ anlayışı çerçevesinde bir belediye şirketi yerine doğrudan doğruya belediye tarafından yapılması sağlanmalı, böylelikle daha iyi, etkili ve başarılı bir hizmetin yolu açılmalıdır.
2. Kentsel katı atık yönetiminin kurumsallaşması ve sürdürülebilir hale gelmesi için bu hizmetin uygulamasında mahalleler ölçeğinde kurulacak mahalle meclislerinden yararlanılması; böylelikle, temizlik hizmetlerine örgütlenmesine, tasarımına ve uygulamasına, bu konularla ilgili her düzeydeki karar süreçlerine halkın aktif bir şekilde katılması sağlanmalıdır.
3. Konak Belediyesi temizlik hizmetleri doğru bilgilerin ve bilimsel yöntemlerin kullanılması suretiyle tüm kenti kapsayacak şekilde planlanmalı; aynen, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin yaptığı gibi bir açık veri platformunun oluşturulması suretiyle temizlikle ilgili tüm güncel verilerin bu platformda yayınlanması sağlanmalıdır.
4. Temizlik hizmetleriyle ilgili her türlü planlama, uygulama, izleme, ölçme ve değerlendirme çalışması mahalle meclisleriyle birlikte gerçekleştirilmeli, bu hizmetle ilgili her türlü bilgi ve belge halktan gizlenmemeli, her yılın sonunda düzenlenecek temizlik faaliyet raporunu halkla paylaşılıp oradaki yıllık verilerin hep birlikte halkla ve onun sivil örgütleriyle tartışıp değerlendirmelidir.
5. Yeni çöp araçlarının satın alma ya da bağış yöntemiyle temin edilmesinde belediye ile çıkar ilişkisi olan kişi, kurum, kuruluş ve şirketler yerine doğrudan halka, mahalle meclislerine başvurulmalı, her mahallenin kendi temizlik hizmetinde kullanacağı araç ve gereçleri temin etmesi için gönüllülük temelli kampanyalarla halkın bilgilenip bilinçlenmesine yönelik sorun ve talep odaklı eğitimler düzenlenmelidir.
6. Bulvar, cadde ve sokaklarda biriken çöp ve molozların yanında özel kişilere ya da resmi kurumlara ait arsa, arazi ve binalarda biriken çöp ve molozların da İmar Kanunu’nun 40. maddesi uyarınca, ücreti ayrıca mülk sahibinden tahsil edilmek üzere alınması ve bu hizmete süreklilik kazandırılması sağlanmalıdır.
7. Temizlik hizmetleri ile ilgili yönetici ve çalışanların işin gerektirdiği bilgi, birikim, deneyim, tecrübe ve beceriye sahip olması ve yöneticilerin sık sık değiştirilmesi uygulamasından vazgeçilmesi sağlanmalıdır.
8. Tüm kent genelinde geçerli olan yüksek rakamlı katı atık toplama ücret tarifeleri yerine temizliğin yapıldığı bölge, semt ve mahallelerde yaşayan ya da çalışan halkın sahip olduğu gelir düzeyini dikkate alan tarifeler düzenlenmeli, tek başına yaşayan yaşlılardan, engellilerden, dar gelirli yoksullardan ve benzeri dezavantajlı yurttaşlardan daha az ücret alınması sağlanmalıdır.
9. Belediyenin temizlik hizmetleri konusunda fikrini söyleyen ya da şikayet edenlere hemen itiraz etmek yerine onların vereceği bilgilerden yararlanıp sorun olan ya da şikayet edilen hususların araştırılıp çözüm bulunması sağlanmalıdır. Unutmayın ki eleştirip muhalefet edenlerin temel amacı, daha fazla iyilik, daha fazla güzellik ve daha fazla temizlik için görevli olup da görevini yapmayanları uyarmaktır! O nedenle dün aynı eleştiri ve şikayetleri kendinizin de yaptığını unutmadan bugün size gelen eleştiri ve şikayetlere tahammüllü olmanız gerekir…
10. Bence önerilerin en önemlisi, hiçbir ilçe belediye başkanının diğer ilçelerdeki sorunlar sanki sadece onları ilgilendirip o sorunlardan kendi belediyesi etkilenmiyormuş gibi davranmak değil, bir büyükşehir kapsamındaki tüm ilçe belediyelerinin parça-bütün ilişkisi içinde birbirlerini olumlu ya da olumsuz anlamda etkileyecek bir güce sahip olduğunu düşünüp kabullenmeleri ile ilgilidir. Çünkü, hepimiz biliyoruz ki, İzmir kent merkezine 67 km uzaklıktaki Aliağa sanayisinden kaynaklanan zehirli baca gazları hakim Kuzeybatı rüzgarları nedeniyle Karşıyaka, Bayraklı, Konak ilçesiyle diğer yerleşimleri etkilemekte ya da Kütahya, Uşak ve Manisa gibi illerin yerleşim ve fabrikalarından gelen kirliğinin ve ağır metallerin Gediz nehri boyunca ilerleyerek kenarında hepimizin yaşadığımız İzmir Körfezi‘ne dökülmekte, o nedenle de hepimizin sağlığını tehdit etmektedir.
O nedenle İzmir büyükşehir ya da ilçe belediye başkanları; hatta İzmir‘i çevreleyen diğer il, ilçe ve belde yerleşimlerin başkanları İzmir‘i tehdit eden tüm ekolojik sorunlarda beni ilgilendirmiyor, bu sorun bende değil Karşıyaka‘da ya da Karabağlar‘da, siz onlarla uğraşın diyemez, dememelidir…
Şimdi gelelim hem Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu‘nun görüp gerekli önlemleri alması, hem de İzmirlilerin; özellikle de Konak ilçesinde yaşayanların görmesi için geçtiğimiz hafta içinde mahalleleri dolaşarak çekip sizlerle paylaştığım 35 adet fotoğrafı inceleyip değerlendirmeye… Tabii ki istendiği takdirde burada paylaşılmayan diğer fotoğrafların da paylaşılabileceğimi de belirtmek isterim…
Uğur Mahallesi, 834 Sokak, Saat 18.00… Atılan çöplerle kullanılan motosikletlere verilen önem sanırım aynı düzeyde…
Umurbey (Darağaç) Mahallesi, 1525 Sokak, 19 Ekim 2026, Saat 17.43… Yer, üstüne üstlük eskiden Sümerbank lojmanları varken onların yıkımı ile ortaya çıkan İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait büyük ve değerli bir parsel…
Umurbey (Darağaç) Mahallesi, 1525 Sokak, 19 Ekim 2026, Saat 17.48, Yer, üstüne üstlük eskiden Sümerbank lojmanları varken onların yıkımı ile ortaya çıkan İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait bir parsel…
Umurbey (Darağaç) Mahallesi, 1525 Sokak, 19 Ekim 2026, Saat 17.49… Üstüne üstlük bu sokakta Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu imzalı bir afişle yol boyunca çöp ve moloz atmanın yasak olduğu, bu yasağa aykırı davrananlara 91.500 tutarında ceza verileceği söylenmekle birlikte yol kenarındaki eski Sümerbank arazisine atılan çöp ve molozlar…
Umurbey (Darağaç) Mahallesi, 1525 Sokak, 19 Ekim 2026, Saat 17.49… Üstüne üstlük bu sokakta Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu imzalı bir afişle yol boyunca çöp ve moloz atmanın yasak olduğu, bu yasağa aykırı davrananlara 91.500 tutarında ceza verileceği söylenmekle birlikte yol kenarındaki eski Sümerbank arazisine atılan çöp ve molozlar…
Etiler Mahallesi, 1274 Sokak, Aya Vukla (Aziz Vukolos) Kilisesi Giriş Kapısı, 25 Ekim 2026, Saat 17.07, Biz turistleri ve misafirlerimizi böyle bir manzara içinde karşılıyoruz…
Umurbey (Darağaç) Mahallesi, 1525 Sokak, 19 Ekim 2026, Saat 17.50… Üstüne üstlük bu sokakta Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu imzalı bir afişle yol boyunca çöp ve moloz atmanın yasak olduğu, bu yasağa aykırı davrananlara 91.500 tutarında ceza verileceği söylenmekle birlikte yol kenarındaki eski Sümerbank arazisine atılan çöp ve molozlar…
Umurbey (Darağaç) Mahallesi, 1525 Sokak, 19 Ekim 2026, Saat 17.51… Üstüne üstlük bu sokakta Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu imzalı bir afişle yol boyunca çöp ve moloz atmanın yasak olduğu, bu yasağa aykırı davrananlara 91.500 tutarında ceza verileceği söylenmekle birlikte yol kenarındaki eski Sümerbank arazisine atılan çöp ve molozlar…
Umurbey (Darağaç) Mahallesi, 1525 Sokak, 19 Ekim 2026, Saat 17.59… Çöp ve molozların yol boyunca döküldüğü 1525 sokaktaki belediye afişi…
Etiler Mahallesi, 1274 Sokak, Aya Vukla (Aziz Vukolos) Kilisesi giriş kapısının karşısındaki çöp ve molozlar…
Umurbey (Darağaç) Mahalle içi, 1534 Sokak, 19 Ekim 2026, Saat 17,53
Umurbey (Darağaç) Mahalle içi, 1534 Sokak, 19 Ekim 2026, Saat 17.53
Umurbey (Darağaç) Mahalle içi, 1534 Sokak,19 Ekim 2026 Saat 17.55
Yıldız Mahallesi 437 Sokak 23.10.2026, Saat 13.55… Muhtemelen kaçak bir katı atık deposu…
Bozkurt Mahallesi 427 Sokak Saat 13.40… Düşünün bir bu eski, tarihi yapıdan artakalanlar arasında halk sağlığı adına neler olabileceğini…
Etiler Mahallesi 1270 Sokak, 19 Ekim 2026, Saat 10.40… Kente gelen turistlerin ziyarete gittiği Aya Vukla (Aziz Vukolos) Kilisesi’ne giden yolun üstü…
Faik Paşa Mahallesi 1293 Sokak, 19 Ekim 2026, Saat 10.45… Yakın zamanda Konak Belediyesi tarafından restore edileceği söylenen Altınpark’ın üst kısmındaki sokağın hali…
Fevzi Paşa Mahallesi, 442 (Arap Fırını Sokak), 23.10.2026, Saat 13.57… Hem de Konak Belediyesi’ne ait Ayla Öktem Mutlu Çocuklar Oyun Evi’nin karşısında…
Gültepe, 20 Ekim 2026… Konteynerler boş; ama, çevresi dolu…
Güzelyurt Mahallesi 920/1 Sokak, 19 Ekim 2026, Saat 10.47… Beth-Hillel Sinagogu’nun hemen yanındaki boş arsa… Dini bir yapının yanında turistlere layık bir manzara… Aynı yerde geceleri evsizler de kalıyor ve hiçbir kurum ne buradaki çöpler için ne de evsizler için insani görevini yapıyor…
Hurşidiye Mahallesi, 1308 Sokak, 19 Ekim 2026, Saat 11.30… Mustafa Kemal’le Latife Hanım’ın nikahını kıyan ve geçtiğimiz yıl geçirdiği bir yangınla anılan İzmir Müftüsü Rahmetullah Efendi’nin evinin bulunduğu sokak…
Kestelli Mahallesi, 930 Sokak 23 Ekim 2026, Saat 13.03
Kestelli Mahallesi, 930 sokaktaki bu harap tarihi yapı kapısı olmasına rağmen -ne yazık ki- toplanmayan çöp ve molozlar nedeniyle misafirlerine hoş geldiniz diyemiyor… 23 Ekim 2026, Saat 13.03
Namık Kemal Mahallesi 413 Çıkmaz Sokak 23.10.2026 Saat 13.30
Namık Kemal Mahallesi 430 Çıkmaz Sokak, 23.10.2026, Saat 13,25
Namık Kemal Mahallesi 430 Sokak 23.10.2026, Saat 13.25… Dillere pelesenk olan “Komşuların” bir zamanlar hangi mobilya ve halıları kullandıklarını bu şekilde öğrenmek mümkün….
Odunkapı Mahallesi 427 Sokak 23.10.2026, Saat 13.40… Odunkapı Camii’nin hemen yanında…Hem de yokuştaki kaldırımları işgal edercesine…
Odunkapı Mahallesi 845 Sokak 23.10.2026 Saat 13.50… Öndeki ahşap paletlerden çok hemen yanındaki açık kapının arkasında gördüklerimiz ya da görmek istemediklerimiz daha önemli…
Akıncı Mahallesi, 1297 Sokak, 20 Ekim 2026, Saat 17.45
Pazaryeri Mahallesi, Anafartalar Caddesi, No.625, 20 Ekim 2026, Saat 17.50
Şehit Nedim Tuğaltay Mahallesi 840 Sokak 23.10.2026, Saat 13.17… Asfaltın yeni döküldüğü anlaşılıyor ama…
Şehit Nedim Tuğaltay Mahallesi 840 Sokak Saat 08.41
Şehit Nedim Tuğaltay Mahallesi 841 Sokak, 23.10..2026 Saat 13.20
Şehit Nedim Tuğaltay Mahallesi 841 Sokak, 23.10..2026 Saat 13.20… Buzdolabının bile atıldığı bu çöp ve moloz yığını inanın muhteşem bir İzmir manzarasını seyrediyor…
Uğur Mahallesi 848 Sokak 23.10.2026, Saat 14.00, Hem de Konak Belediyesi’ne ait Ayla Öktem “Mutlu” Çocuklar Oyun Evi’nin karşısında… O eve velileri tarafından getirilen çocuklar bu manzarayı görünce acaba “mutlu” oluyorlar mı?
(1) Konak Belediyesi Stratejik Planı 2025-2029, Konak Belediyesi, İzmir-2024, Sh. 121.
Adem Palabıyık, “Temizlik İşçilerinin Çalışma Koşulları Üzerine Sosyolojik Bir Gözlem”, İçtimaiyat Sosyal Bilimler Dergisi, 2018, Cilt 2, Sayı 2, s.65-78.
Eyüp Zengin, Kadir Ulutaş, “Büyükşehir İlçe Belediyelerinde Evsel Katı Atık Ücret Tarifelerinin Belirlenmesi ve Uygulanması”, Yalova Sosyal Bilimler Dergisi, Yıl 6, Sayı 11, s.26-42.
Gamze Çürüksulu Usta, “Büyükşehir Belediye Modelinde Hizmet Paylaşımı Analizi, Katı Atık Yönetimi ve Hizmet Alanı”, Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 2023, Cilt 10, Sayı 1, s.714-744.
Hamit Palabıyık, Belediyelerde Kentsel Katı Atık Yönetimi, İzmir Büyükşehir Belediyesi Örneği, Yayınlanmamış Doktora Tezi, İzmir-2001.
Hamza Ateş (Editör), Dirençli Şehirler İçin Vizyoner Yönetim, Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Yayını, Kocaeli-2022.
Çöp ya da günümüzün moda deyişiyle kentsel katı ve sıvı atıklar, o atıkların kirlettiği yerler ve onların kötü kokusuadeta İzmir kent kimliğini oluşturan temel değerlerden biri haline gelmiş durumda…
Öğrencilik yıllarımda Ankara‘dan İzmir‘e her gelişimde Salhane yakınlarında içime çekmek zorunda kaldığım o lanet olası leş kokusu o dönemde İstanbul ya da Ankara‘daki arkadaşlarıma İzmir‘i her anlatışımda aklıma gelen ilk şeydi… O yıllardan bu yana neredeyse yarım asır geçmiş olmasına karşın nüfusu bugün 5 milyona dayanan ve ülkenin en çağdaş kenti olduğu iddiasındaki bu kentte o kötü kokuyu yok etme adına insanın içini rahatlatan çok büyük bir değişim ya da iyileşme olmamıştır…
KOKAN İZMİR: Şehirden, körfezden, siyasi ve kişisel ilişkilerden gelen pis kokular…
Eskiden sadece Bayraklı-Salhane hattında lokal olarak hissedilen o kötü kokunun bugün tüm bir kenti sarıp sarmaladığını, şimdi kentin her yerinden, Karşıyaka‘dan, Göztepe‘den, Konak‘tan o kokunun geldiğini hissediyor ve bu gidişle İzmir‘i İzmir yapan İzmir Saat Kulesi, Kadifekale gibi o kokunun da İzmir denilince akla gelen ilk şeylerden biri olduğunu düşünüyorum.
Benim görüp tanıdığım İzmir dışında eski Osmanlıİzmir‘inde de aynı dertle hemhal olduğunu saygıyla andığım sevgili hocam Prof. Dr. Gürhan Tümer‘in eski İzmir‘i ballandıra ballandıra anlatanlara sık sık kanalizasyon ve çöp toplama hizmetleri olmadığı için cadde ve sokaklarındaki kötü lağım kokularından söz etmesini hatırlıyor ve suyun hemen yanında kurulmuş bu kentin dereleri, denizi ve tüm su kaynakları kirletilerek kötü kokar hale getirildiğini biliyorum…
Bunun en iyi kanıtının da Ekşi Sözlük‘ün “İzmir kokusu” başlıklı bölümünde 18 Temmuz 2002’den bu yana dile getirilen yüzlerce mesajda (entry) olduğunu düşünüyorum.
Çiçekler açmış dağlara ve insana sadece çöp mü zarar verir, ya diğerleri?
Bu memleketin dağlarında, patikalarında ve yaylarında yıllarca yürüyüp rehberlik yapmış biri olarak İzmir‘in zengin doğasında açan çiçeklerin başka diyarlarda, başka coğrafyalarda açanlar gibi mis gibi koktuğunu yakından bilmekle birlikte; çöp toplama ve arıtma hizmetlerinin yetersizliği nedeniyle yerleşimlerin içinde ya da yakınında ortaya çıkıp o doğal güzellikleri yok edip insan sağlığını tehdit eden çöp dağlarının uzun yıllardır belediyelerle bunlara seyirci kalıp müdahale etmeyen merkezi yönetimin ortak eseri olduğunu söyleyebilirim. Özellikle de belediyesi olmayan binlerce yerleşimin en yakın orman alanına ya da derelere bıraktığı tonlarca çöpü dikkate aldığımızda…
O nedenle, İzmir‘in “defolu” belediye başkanının Saray zevatına övgüler düzerek AKP‘ye geçtiği günlerde hazırlattırılan videoda gösterilen çöp dağlarının, aynı zamanda kendilerinin imzaladığı ÇED raporlarıyla aynı dağlarda, ovalarda, yaylalarda, zeytinlik alanlarda, derin vadilerde ve derelerde açılmasına izin verdikleri maden, taş ve kireç ocaklarıyla RES‘ler, JES‘ler ve sahillerde mantar gibi biten oteller, rezidanslar, marinalar gibi… Aynen Gediz nehrinin deltasının balçık zemininde bir zamanlar Emlak Bankası eliyle ortaya çıkardıkları Mavişehir, verimli tarım arazilerini yok ettikleri İnciraltı, Bayraklı-Turan sahilindeki yeşili yok ederek yaptıkları Rönesans İnşaat‘ın Neva Yalı gökdelenleri, bir rant projesi olarak ortaya attıkları Çeşme Projesi ile Bergama‘da, Kazdağları‘nda, Uşak Kışladağ‘da ve binlerce başka yerde doğayı katlederek açtırdıkları çukurlar gibi…
Ancak şimdi yaptırdıkları o video ile yapmaya çalıştıkları eleştiri, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı CemilTugay‘ın AKP‘ye geçtiği 7 Ekim 2026 tarihinden önce CHP‘li ve “bağımsız” olmakla birlikte AKP‘nin taze belediye başkanı olarak o güne kadar çözemediği sorunu bundan böyle çözmesi gerçeğini ortaya koyduğu gibi; AKP iktidarının, aslında “çözen” değil “sorun yaratan” varlığı ile aynı şekilde maden, taş ve kireç ocaklarıyla, lüks otel ve marinalarla, RES ve JES‘lerle katledilen dağları, vadileri, yaylaları, zeytinlik alanları ve sahilleri yok ettiğini; böylelikle “kaş yapayım derken göz çıkartan” bir duruma düşmesine neden olmuştur…
VİDEONUN BİRİNCİ BÖLÜMÜ – Dün eleştirilen şey bugün altından kalkamadığınız bir göreve dönüşürse…
Videonun İkinci ve Son Bölümü: “Şecaat arz ederken, merd-i kıpti sirkatin söyler”…
İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı“dönek” ve “defolu”Cemil Tugay‘ın AKP‘ye geçişi öncesinde ekranlara gelen İzmir‘deki çöp dağları konusu ve buna ilave olarak Körfez‘in kokusu bundan böyle AKP‘nin ve onun “piyonu”Cemil Tugay‘ın öncelik verdiği ilk işi olmalıdır… Bu görevi yerine getirmelidir ki İzmir bundan böyle çöp yerine iyot, yasemin ve nergis kokmalı, zamanında eleştirdikleri sorunlar çözdükleri soruna dönüşmelidir…
Çöp toplama ve körfez temizliği hizmetlerinde aksama olduğunda yapılması gerekenler…
Hem de ellerinde bunu yapmalarını sağlayacak hukuki düzenlemeler ve belediyeleri kuşatan yandaş inşaat şirketleri olduğu halde…
5393 sayılı Belediye Kanunu‘nun “Hizmetlerde Aksama” başlıklı 57. maddesi aynen şunları dile getiriyor:
Hizmetlerde aksama
MADDE 57.- Belediye hizmetlerinin ciddi bir biçimde aksatıldığının ve bu durumun halkın sağlık, huzur ve esenliğini hayati derecede olumsuz etkilediğinin İçişleri Bakanlığının talebi üzerine yetkili sulh hukuk hâkimi tarafından belirlenmesi durumunda İçişleri Bakanı, hizmetlerde meydana gelecek aksamanın giderilmesini, hizmetin özelliğine göre makul bir süre vererek belediye başkanından ister.
Aksama giderilemezse, söz konusu hizmetin yerine getirilmesini o ilin valisinden ister. Bu durumda vali, aksaklığı öncelikle belediyenin araç, gereç, personel ve diğer kaynaklarıyla giderir. Mümkün olmadığı takdirde diğer kamu kurum ve kuruluşlarının imkânlarını da kullanabilir. Ortaya çıkacak maliyet vali tarafından İller Bankasına bildirilir ve İller Bankasınca o belediyenin müteakip ay genel bütçe vergi gelirleri tahsilâtı toplamı üzerinden belediyeye ayrılan paydan valilik emrine gönderilir.
İçişleri Bakanlığının talebi üzerine sulh hukuk hâkimi tarafından alınan karara karşı ilgili belediyece asliye hukuk mahkemesine itiraz edilebilir.
Bu madde düzenlemesinden anladığımız şudur:
1.İzmir‘deki belediyeler çöp toplama hizmetini aksattığı ve körfezdeki kokuyu gideremediği takdirde halkın sağlık, huzur ve esenliğinin sağlanması için İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi devreye girerek yetkili sulh hukuk hakiminin belediye başkanından makul bir süre içinde çöplerin hemen toplanmasını istemesini sağlaması gerekir.
2. Şayet çöp yine de toplanamaz ve körfez kokusu giderilemezse İzmir Valisi Süleyman Elban devreye girerek belediyenin araç, gereç, personel ve diğer kaynaklarıyla; mümkün olmadığı takdirde diğer kamu kurum ve kuruluşlarından; örneğin Devlet Su İşleri, Karayolları, TCDD, Emniyet müdürlükleriyle İl Jandarma Komutanlığı gibi merkezi yönetimin il birimlerinden aldığı araç gereci belediyenin kapısının önüne yığarak sorunu çözecek ve bunun maliyetini İller Bankası‘na bildirerek o belediyeye gelecek aylarda ödenecek genel bütçe vergi gelirleri tahsilatı üzerinden gönderilecek paydan kesilmesini sağlayacaktır.
İş, gördüğünüz gibi bugüne kadar yapılması iş bu kadar basittir… Hele ki grev kırıcı “defolu”İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay uzun bir süredir yakasında AKP rozeti olmadığı halde AKP‘li gibi davrandığı ve 7 Ekim 2026 tarihinden itibaren de gerçek bir AKP‘li olduğu için…
Evimin önündeki yeraltı konteynerinin 17 Ekim 2026 tarihi itibariyle durumu… Karşıyaka’daki tüm çöp konteynerlerinde olduğu gibi…
Bundan böyle Cemil Tugay‘ın, daha önce CHP‘ye ve Özgür Özel‘e yaptığı gibi kendisinin AKP‘ye geçişinin diyeti olarak tüm resmi, özel ve sivil AKP‘li güçleri kendi menfaatleri doğrultusunda kullanmaya kalkacak, “huylu huyundan vazgeçmez” deyişini doğrularcasına yine huysuzluk ve mızmızlık yapıp her şeye bir mazeret arayacak, aklının yetmediği birimleri kaldırıp yeniden kurarak, istediğini alıp istediğini atarak İzmir‘in kadim sorunlarını bir çırpıda çözecektir… 😂🤣😂
“Haydi aslanım, seni tutan mı var?“
Çünkü Cemil Tugay yaptıkları karşılığında diyet ödetmeye alışıktır… 2023 yılında yapılan CHPKurultayı‘nda yaptıkları nedeniyle onun diyeti karşılığında başkanlık koltuğunu kapmış, bir önceki belediye başkanını ihbar ederek onun hapse girmesini sağlamış, şimdi de CHP Kurultayı’nda yaptıkları için hapse girmemek için AKP‘ye geçmiştir…
CHP‘den bağımsızlığa, bağımsızlıktan da AKP‘ye geçişinin diyetini bundan böyle AKP‘ye ödetmeye çalışacak, bu çerçevede bir türlü toplanmayıp İzmir‘in çiçek açan dağları gibi biriken çöpleri toplatacak, körfezdeki kokuyu giderecek, metroyu Fuar İzmir‘e kadar götürecek, Şehir Hastanesi‘ne dünyanın en pahalı ulaşım aracı metrorayı döşetecek, belediye hizmet binasını yapay zekayla yaptıracak, Mavişehir‘deki opera binasını bitirecek, Buca‘dan Karşıyaka‘ya körfezin altından geçen bir metroyu yapacak, İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin tekrar gündeme getirilmesini sağlayarak Çiğli ile İnciraltı arasında devasa bir köprü ve denizaltı tüneli yaptıracak, deniz taşkınlarına konu olan Mavişehir‘i başka bir yere taşıtacak, yeni yeni yolların, köprülerin yapılmasını sağlayarak ulaşımı kolaylaştıracak, Mezarlıkbaşı katlı otoparkını depreme karşı güçlendirecek, denizin taşmasını ve depremleri önleyerek dirençli bir kent yaratacak, yapacak, edecek, “cek, cak, cek” deyip kentin Piriştina‘dan sonra “2. efsane başkanı” olacak… 😂🤣😂
“Bir sıçrarsın çekirge, iki sıçrarsın çekirge, sonunda yakalanırsın çekirge”
Bunu garantiye alabilmek için de Basmane Çukuru, İnciraltı ve İzmir Hilton gibi kamu mallarının yandaş şirketler, özellikle de eski göz ağrısı Mehmet Cengiz eliyle yağmalanmasını sağlayıp Çeşme Projesi gibi yağma projelerinin önünü açacaktır…
Ardından da çekirgenin son ve üçüncü sıçrayışı gibi arkasına takılmış bir dolu teneke kutunun yaratacağı gürültü içinde sahneden inip layık olduğu yere gidecek…
Şu son günlerde sevdiğim birçok arkadaşımı kaybetmeye, sık sık cami ve cenazelere gitmeye ve giderek onların arkadaşlık ya da dostluklarının yokluğunu hissetmeye başladım…
Bu yılın Temmuz ayında Mülkiye‘den mezuniyetimizin 50. yılını kutlamak amacıyla oluşturduğumuz WhatsApp grubunda okuldan mezun olan 305 arkadaşımdan 60’ını kaybettiğimizi öğreniyor, birçoğunun ağır hastalıklar nedeniyle hastaneleri yol edindiğine ya da evlerinden çıkamadığına, sağlıkları yanında aile düzenleriyle morallerinin de bozulduğuna tanık oluyorum.
Ülkenin içinde bulunduğu kötü duruma ek olarak insan ilişkilerinde yaşadığım bu kötü durum beni fazlasıyla üzüyor ve onları bir daha göremeyecekmişim gibi bir hisle çevremdeki insan zenginliğinin azalıp yok olduğunu görüyorum…
Sevgili Demet’in espri yeteneğini gösteren Facebook hesabına koyduğu ait üç ayrı görsel…
Demet için…
Geçtiğimiz günlerde yine değerli bir arkadaşımı, Mülkiyeli bir insanı; zekası, espri gücü ve yaratıcılığı ile beni etkileyen, ayrıca bir dönem akvaryumculuk yaparak bir Mülkiyeli için alışılmadık sıra dışı işlerle uğraşan güzel bir insanı, Demet Karakaş‘ı kaybettim, kaybettik.
Demetin uzunca bir süredir bizlerden gizlediği kanser hastalığı sonucu, tıpkı yakın arkadaşı tarihçi Pelin Böke gibi sessiz sedasız aramızdan ayrılışı beni haliyle fazlasıyla üzdü. Kendisi ile çok sık görüşemesek de hayattayken onun orada, aradığım her an bildiğim yerde hazır oluşu beni rahatlatıyor, zaman zaman Facebook‘ta yazdıkları ise beni gülümseterek keyiflendiriyordu.
Ama artık Demet Karakaş ölmüştü ve eskisi gibi her aradığımda ona kolaylıkla ulaşıp sohbet edemeyecek, kendisinden ilginç şeyler dinleyemeyecek, yazılarını okuyamayacaktım.
Onun ölüm haberini ilk öğrenenlerden biriydim. O an Basmane istasyonuna yaklaşan İZBAN‘ın içinde gözlerim yaşararak ve diğer arkadaşlarını arayarak ölüp haberinin doğru olup olmadığını öğrenmeye çalıştım. Evet, doğruydu; ölmüş ve aramızdan ayrılmıştı.
Sonrasındaki 1-2 gün onu nerede ne şekilde uğurlayacağımızı öğrenmek için bekledim. En sonunda Mülkiyeliler Birliği İzmir Şubesi‘nin yaptığı duyuru ile onu Bakırçay Üniversitesi‘ne yaptığı kadavra bağışı nedeniyle Menemen‘deki Bakırçay Üniversitesi Tıp Fakültesi‘nde yapılacak bir törenle uğurlayacağımızı öğrendim.
Törene Mülkiyeliler Birliği İzmir Şubesi‘nin temin ettiği otobüsle ve onun arkadaşlarıyla gittik. İlk kez gördüğüm üniversitenin büyük salonundaki sahnede o yatıyor ve biz, hepimiz arkadaşları onu saygıyla selamlıyorduk.
Törende onunla ilgili güzel konuşmalar yapıldı. Bu konuşmaların en ilginci ise Bakırçay Üniversitesi rektörü ile Tıp Fakültesi dekanının yaptıklarıydı. Onlar Demet‘e kadavrasını üniversiteye bağışladığı için teşekkür ettiler ve 2018-2019 eğitim-öğretim döneminde açılan Tıp Fakültesi‘nin elinde eğitim amacıyla kullanılan sadece bir adet kadavra olduğunu, Demet‘in bağışı ile birlikte bunun ikiye çıktığını ifade ettiler.
Demet hepimize çok iyi bir insanlık dersi vererek kadavrasını bağışlamış; böylelikle, Bakırçay Üniversitesi Tıp Fakültesi‘ndeki öğrencilerin eğitimine katkıda bulunmuş, onların iyi hekimler olmasına yardımcı olmuştu.
Ben de 2023 yılında organlarımı bağışlamış olmakla birlikte bu güzel dersten çıkardığım yeni görevler çerçevesinde 5 Ekim 2026, Pazartesi günü Ege Üniversitesi Tıp FakültesiAnatomi Anabilim Dalı binasına giderek kadavra bağışında bulundum.
Sevgili Demet’e, bu yaşamda yaptıklarına; özellikle de, kadavra bağışı yaparak hepimizi iyiliğe davet edişine saygıyla…
Çünkü Ege Üniversitesi benim gibi 1955 yılında kurulmuştu; ayrıca, 1972 yılında üniversite sınavlarından aldığım yüksek puanla bir heves Ankara‘dan kalkıp İzmir‘e gelerek Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi‘ne kaydımı yaptırmış, kayıt sırasında da Ege Üniversitesi‘nin rozetini almıştım. Ancak emekli işçi bir babanın beni İzmir‘de okutmasının mümkün olmadığını anlayıp kafam dank ettiğinde okuduğum Kurtuluş İlkokulu, Kurtuluş Ortaokulu ve Kurtuluş Lisesi‘nin hemen yanındaki Mülkiye‘ye giderek kaydımı yaptırmış, “tüllap” denilen öğrencilerden biri olmuştum.
İşte o nedenle Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi‘nde ekonomik nedenlerle okuyamamış ve Ege Üniversitesi’nin ilk kadın rektörü olan 1976 mezunu Prof. Dr. Candeğer Yılmaz‘ın sınıf arkadaşı olamamış olsam da benden geriye kalacak olan bedenimi, kayıt yaptırıp rozetini almış olmakla birlikte okuyamadığım Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencilerinin iyi bir hekim, iyi bir uzman olması için bilime, eğitime bağışladım. Böylelikle sevgili Demet‘i örnek alıp onun izinden giden iyi bir insan, iyi bir yurttaş ve iyi bir Mülkiyeli olmaya çalıştım. Tabii ki daha sonraları İzmir‘e ihanet edip AKP‘ye geçen bir belediye başkanının sınıf arkadaşı olarak eşimle birlikte belediyede yüksek ücretlerle çalışma fırsatına sahip olabileceğimi hiç düşünmeden…
Ancak bağışta bulunduğum Anatomi Anabilim Dalı sekreterliğinde gerekse eve gelip mevzuatı, mevzuatla ilgili tartışma metinlerini okuduğumda bu bağışın, ben öldükten sonraki zorunlu rıza mekanizmaları ile adeta yok edildiğini, ben sağlıklı iken kendi irade beyanımla ortaya çıkan bir işlemin adeta dikkate alınmadığını öğrendim.
Sağlıklıyken kendime ait taşınır ya da taşınmaz malları istediğim kişi ve kurumlara bağışlayabilen biiri olarakn, sağlığımdaki bir beyanla bağışladığım bedenimi ancak bedenim ben öldükten sonra 1. derece yakınlarımın rıza göstermesi halinde Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi‘ne verebiliyor, 1. derece yakınlardan bir kişi bile karşı çıksa o ölmüş beden; yani, kadavra çürümek üzere toprağa veriliyordu.
I- Kadavra bağışının dünya ülkeleri açısından uygulaması
Kişinin sağlığında kadavrasını tıp fakültelerine bağışlaması eyleminin aile tarafından onaylanıp onaylanmayacağı konusunda dünyada üç ayrı sistem bulunmaktadır:
Türkiye‘nin de dahil olduğu İspanya, Birleşik Krallık (İngiltere, İskoçya, Galler), Fransa, Hollanda, Danimarka ve Avustralya gibi ülkelerde ailenin rızası hayati kabul edilir. Aile kesin bir şekilde karşı çıkarsa bağış işlemi gerçekleştirilmez. Bunun nedeni ise kanun koyucunun hukuki davalarla toplumsal ve dini tepkilerden çekinmiş olmasıdır.
Hem de Diyanet İşleri Başkanlığı‘nın 24 Aralık 2025 tarihinde verdiği fetva ile bir dönem Diyanet İşleri Başkanlığı yapan Prof. Dr. Ali Bardakoğlu kadavra bağışını dinen caiz görüp sakıncası yoktur dedikleri halde… (1) (2)
Bu görüşe göre İslam hukukundaki “Zaruretler haramları mubah kılar” ve “İnsan hayatının/sağlığının korunması” gibi ilkeler doğrultusunda, bu tür bilimsel çalışmalarda etik kurallarla onur kırıcı bir muameleye yol açılmaması koşuluyla tıp eğitimi ve bilimsel araştırmalar için kadavra kullanılmasında bir engel görülmemektedir. (3)
ABD, Avusturya ve Portekiz gibi ülkelerde ailenin bağışçının kararını değiştirmesi mümkün olmayıp kişin sağlığındaki beyanı yasal olarak bir vasiyet/emir niteliğindedir.
Almanya ve Japonya gibi ülkelerde ise eğer kişinin sağlığından kalma yazılı bir izni yoksa, 1. derece yakınların onayı olmadan kesinlikle kadavra veya organ alımı yapılamaz.
Amsterdam Cerrahlar Loncası’nın başhekimi Dr. Nicolaes Tulp’un idam edilmiş bir suçlunun cesedi üzerinde kol kaslarını ve tendonların işleyişini cerrahlara gösterdiği halka açık anatomi dersi (De anatomische les van Dr. Nicolaes Tulp), Rembrandt van Rijn, 1632, Mauritshuis Müzesi, Lahey, Hollanda.
II- Kadavra bağışının Türk hukukundaki yeri
Kişinin kendi bedeni üzerindeki hakları ve kadavra bağışı konusu, Türk Anayasa Hukuku ve medeni hukuk açısından kişilik hakkı, maddi ve manevi varlığı koruma ve geliştirme hakkı ile vücut bütünlüğünün dokunulmazlığı çerçevesinde değerlendirilir.
Kadavra bağışı, bireyin ölümünden sonra bedeninin tıp eğitimi ve araştırmalarında kullanılmasına rıza göstermesidir. Bu durum, anayasal hak ve özgürlükler bağlamında şu temel başlıklar altında tartışılmaktadır:
1) Kişinin Maddi ve Manevi Varlığını Koruma ve Geliştirme Hakkı (AY m.17)
Anayasa’nın 17. maddesi, herkesin yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğunu belirtir.
Kendi Kaderini Tayin Hakkı (Otonomi): Kişinin kendi bedeni hakkında karar verme yetkisi, maddi ve manevi varlığını geliştirme hakkının ve insan onurunun doğrudan bir sonucudur. Kişi, sağlığında verdiği bir kararla, ölümünden sonra bedeninin akıbetini belirleme hakkına (kadavra olarak bağışlama) sahiptir.
2) Vücut Bütünlüğünün Dokunulmazlığı (AY m.17/2)
Anayasa’nın 17. maddesinin 2. fıkrası, “Tıbbi zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz; rızası olmadan bilimsel ve tıbbi deneylere tabi tutulamaz” hükmünü amirdir.
Rıza Unsuru: Kadavra bağışında bulunacak kişinin sağlığında özgür iradesiyle rıza göstermiş olması anayasal bir zorunluluktur. Kişinin rızası olmaksızın bedeni üzerinde vefatından sonra dahi olsa tıbbi/bilimsel bir işlem yapılması vücut dokunulmazlığı ilkesine aykırılık teşkil eder.
Kanuni Dayanak: Anayasa’daki “kanunda yazılı haller” istisnası kapsamında, Türkiye’de kadavra ve organ bağışı 2238 sayılı Organ ve Doku Alınması, Saklanması ve Nakli Hakkında Kanun ile düzenlenmiştir. Bu kanun, anayasal sınırların yasal çerçevesini çizer.
3) Ölümden Sonra Kişilik Haklarının Devamı ve İnsan Onuru (AY m.17/1)
Hukuken kişilik, ölümle sona erer (TMK m.28). Ancak hukuk sistemi, ölümden sonra da kişiye bağlı bazı hakları ve “insan onurunu” korumaya devam eder.
Kişinin sağlığında bedeni üzerinde yaptığı tasarruflara (vasiyet veya bağış gibi) ölümünden sonra saygı gösterilmesi, insan onurunun (AY m.17) bir gereğidir.
Kadavra bağışı, kişinin ölümünden sonra bedenine saygılı davranılması, tıp etiğine uygun şekilde ve sadece bilimsel amaçlarla kullanılması şartıyla anayasal koruma altındadır.
4) Kamu Yararı ile Bireysel Hakların Dengelenmesi
Anayasal haklar mutlak değildir; kamu yararı amacıyla kanunla sınırlanabilir (AY m.13).
Bilim ve Sanat Hürriyeti (AY m.27): Tıp eğitiminin sürdürülebilmesi ve yeni hekimlerin yetişmesi kamu yararı taşır. Kadavra bağışı, bilim hürriyetini ve toplumun sağlık hakkını destekleyen bir unsurdur.
Yasal Sınır (Vasiyet Yoksa Yakınların Rızası): 2238 sayılı Kanun uyarınca, kişi sağlığında bedenini bağışlamamışsa veya aksini beyan etmemişse, ölümünden sonra yakınlarının (aile) rızasıyla da bedeni kadavra olarak kullanılabilir. Bu durum, kişinin mutlak hakları ile toplumsal ihtiyaçlar (kamu yararı) arasındaki yasal dengeyi gösterir.
Özetle; Kadavra bağışı, kişinin kendi bedeni üzerindeki “kendi kaderini tayin etme” (otonomi) hakkının ölümden sonraya uzanan bir tezahürüdür. Anayasa, kişinin sağlığında verdiği bu kararı insan onuru ve vücut dokunulmazlığı kapsamında korurken; tıp eğitiminin ve bilimsel gelişmenin önünü açarak kamu yararı ile bireysel özgürlükler arasında bir denge kurmaktadır.
Bağışçının talebini ailenin onayına bırakan 29 Mayıs 1979 tarih, 2238 sayılı Organ ve Doku Alınması, Saklanması, Aşılanması ve Nakli Hakkında Kanun‘un “Ölüden organ ve doku alma koşulu ve cesetlerin bilimsel araştırma için muhafazası” başlıklı 14. maddesine 21 Ocak 1982 tarih, 2594 sayılı kanunla eklenen fıkrada;
“Vücudunu ölümden sonra inceleme ve araştırma faaliyetlerinde faydalanılmak üzere vasiyet edenlerle yataklı tedavi kurumlarında ölen ve bunların morglarına getirilen ve kimsenin sahip çıkmadığı ölü muayenesi veya otopsi işlemi tamamlanmış cesetler aksine bir vasiyet olmadığı takdirde 6 aya kadar muhafaza edilmek ve bilimsel araştırma için kullanılmak üzere ilgili yüksek öğretim kurumlarına verilebilirler. Bu cesetlerin defin hususu dahil tabi olacakları işlemler Adalet, İçişleri, Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlıklarınca bu Kanunun yayımı tarihinden itibaren 3 ay içinde çıkarılacak yönetmelikle belirlenir”
Şeklinde hükme bağlanıp fıkranın lafzi; yani sözel yorumu çerçevesinde, bağışlanan cesetler için söz konusu maddenin 1. fıkrasında olduğu gibi bağışlanan organlar için 1. derece yakınların rızasının varlığı aranmadığı için; ayrıca, söz konusu ek fıkra hükmüne göre 2594 sayılı Kanun’un Resmi Gazete‘de yayınlandığı 27 Ocak 1982 tarihinden itibaren üç ay içinde; yani en geç 27 Nisan 1982 tarihine kadar Adalet, İçişleri, Sağlık ve Sosyal Bakanlıklarınca çıkarılması gereken yönetmelik aradan 44 yıl geçmiş olmasına karşın çıkarılmadığı için ceset; yani kadavra bağışlarında, ek fıkra hükmünde yer almayan 1. derece yakınların rızasının aranması koşulunun uygulanıp uygulanmayacağı hukuki bir tartışmanın konusunu oluşturmaktadır.
Ayrıca diğer yandan 2594 sayılı kanunun gerekçesi olarak kabul edeceğimiz 326 no’lu Milli Güvenlik Kurulu komisyon raporu ile 42 no’lu Danışma Meclisi komisyon raporlarında kadavra bağışlarında 1. derece yakınların rızasının aranması gibi bir koşula rastlanmamaktadır.
IV- Genel bir değerlendirme adına ve öneriler…
1) Bağış yapılan kurumların yükümlülükleri…
Günümüzde her geçen gün yalnız yaşayan bireylerin artması ve yaşama süresinin 2026 yılı itibariyle kadınlarda 81,3, erkeklerde 75,5 olmak üzere ortalama 78,4’e yükselip gelecek yıllarda bu rakamın daha da artacak olması gibi nedenlerle çoğu insan öldüğünde ya 1. dereceden bir yakınına sahip olmamakta ya da ölünün akrabalarına ulaşmak yurtiçi ve yurtdışı yerleşmeler nedeniyle çoğu kez mümkün olmamakta; hatta evde tek başına yaşayan bazı yaşlıların cesetlerine günler sonra ulaşılmaktadır. BU durum hepimizin görüp duyduğu ya da bizzat olduğu tanıklıklardır.
O nedenle kadavra ya da organ bağışında bulunanlardan bu şekilde bir yaşam sürenlerin bağışta bulundukları tıp fakülteleri tarafından izlenip bu bağışın bir tür ödülü olarak sağlık durumlarıyla ilgilenilmesi ve yalnız yaşayıp öldüklerinde de onlardan haber sahibi olabilmek için evde bakım hizmetlerine ağırlık verilmesi uygun ve yerinde olacaktır…
2) Bu konu ile ilgili hukuki düzenlemelerin çağdaş uygulamalar dikkate alınarak yeniden düzenlenmesi…
Hayattayken kendi özgür ve sağlıklı iradeleri ile organ ya da kadavra bağışında bulunanların ölümleri halinde onların tercihlerine saygı gösterilerek ailelerin bu işe karıştırılmaması ve hukuki düzenlemelerin de buna göre düzenlenmesi laik ve demokratik bir hukuk devleti olmanın gereği olarak yaşama geçirilmelidir.
3) Organ ve kadavra bağışının kolaylaştırılıp özendirilmesi…
Evet, sevgili Demet Karakaş, önümüzdeki dönemde hepimizin ve çevremizdeki herkesin organ ve kadavra bağışı yapması için mücadelemizin bayrağı olmalı ve insanlık, iyilik ve bilimsel araştırmalar adına hepimiz elimizden ne geliyorsa onu yapıp eylemeliyiz…
4) Son bir öneri olarak Demet Karakaş’ın yazdıklarının kayıt altına alınması dileği…
Uzunca bir süredir Demet‘in Facebook‘ta yazdığı yazıları keyifle okuduğum için bu yazıların o hesabın haklarını elinde bulunduran yakınları tarafından bir araya getirerek paylaşılmasını diliyorum…
Bu çerçevede sevgili Demet Karakaş‘ın 27 Ağustos 2012 tarihinde Facebook‘taki kişisel hesabında paylaştığı “Görülen lüzum üzerine” başlığını taşıyan o sımsıcak yazısını paylaşmak istiyorum:
Herkesi, bugüne kadar organ ve kadavra bağışında bulunmamış herkesi bağış yapmaya davet ediyor ve 5 Ekim 2026 tarihinde yaptığım kadavra bağışının yerine ulaşması; yani, 1. dereceden akrabalarımın benim bu bağış irademe saygı duyarak kadavramı Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Anabilim Dalı‘na teslim etmesini diliyorum…
1) 2238 sayılı Organ ve Doku Alınması, Saklanması, Aşılanması ve Nakli Hakkında Kanun, Resmi Gazete Tarih: 03.06.1979, Sayı: 16655.
2) Milli Güvenlik Konseyi’nin 326 No’lu Komisyon Kararı.
3) Danışma Meclisi’nin 42 No’lu Komisyon Raporu.
4) Kadavra Bağışı Süreci ve Anatomistin Sorumlulukları, Türk Anatomi ve Klinik Anatomi Derneği.
5) Atay, İ., Seçgin, Y., Yılmaz, N., “Kadavra Bağışına Türkiye ve Dünyadaki Yaklaşım”, Unika Sağlık Bilimleri Dergisi, 2024; 4(2): 883-888.
6) Gürbüz, H., Karlıkaya, E., Mesut, R., “Kadavra Bağışı Üzerine Görüşler”, 7. Ulusal Anatomi Kongresi, 1-5 Eylül 2023, Türkiye Klinikleri J Med Ethics 2004., s.234-241.
7) Sarıdağ, B.H.A., Organ ve Doku Naklinde Yaşanan Hukuki Sorunlar, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul-2021.
9) Şahin, Ç., “Tıp Fakültelerinde Kadavra Eksikliği ve Üniversitelerin Açtıkları Kadavra Alım İhaleleri Üzerine Bir Değerlendirme”, Hacettepe Hukuk Fakültesi Dergisi, 12(2), 2022, 1998-2043.
“İzmir ne zamanki gözünü denizlere diker, o zaman gelişir güçlenir, ne zaman ki karaya diker, işte o zaman küçülür ve güçsüzleşir”
İlhan Tekeli,
Ali Rıza Avcan
İstanbul‘da yaşadığım 1981-1997 yılları arasında tek bir İzmir seyahatimi ya da İzmir‘e yerleştiğim 1997 yılından 2006 yılına kadar tek bir İstanbul yolculuğunu devamlı olarak Karaköy rıhtımında ya da Alsancak Limanı‘nda görmeye alıştığım M/F Truva, M/F İstanbul, MF/ Ankara, M/V Samsun ya da M/V Ankara adlarını taşıyan gemi ve feribotlarla yapmadığıma pişmanım… Yolculuklarımın birinde keşke bu gemilere atlayıp 1839’dan bu yana devam edip bugün yok olmuş bir denizcilik kültürünün içinde bizzat yaşayarak, Marmara‘yı soluyarak, Çanakkale Boğazı‘nda 1915’den kalanları seyredip kahramanları selamlayarak ve kadim Ege uygarlığıyla insanlarına koskocaman bir “Merhaba!” diyerek yapsaydım, yapabilseydim. Ah, keşke, keşke, keşke..
Bugün o yolculukları yapmamış biri olarak pişman olsam da bugün itibariyle yitip gitmiş, yok olmuş olan o dönem deniz yolculuklarını, o yolculukları yapanların yaşayıp hissettiklerini anlayıp anlatmaya çalışarak üstüme düşen görevi bir nebze olsun yapmaya ve bu güzel duyguları sizlerle paylaşmaya çalışacağım….
S/S Samsun Gemisi…
1839’da Peyk-i Şevket vapuruyla yapılan ilk İstanbul-İzmir yolculuğu…
İstanbul-İzmir-İstanbul arasındaki ilk düzenli ve tarifeli denizyoluyla ulaşım, 1839 yılında yabancı gemilerin rekabetini önlemek için “bayrak himayesi” hakkının kullanılması suretiyle padişahın şahsi hazinesi Hazine-i Hassa adına 1837’de Fransa‘dan alınan 285 groston ağırlığı, 39,6 m. uzunluğu, 6,7 m. genişliği ve 2,7 m. su kesimi (draft) olan Glasgow yapımı 100 beygir gücünde tek silindirli buhar makinesine sahip ve saatte ortalama 6 mil (knots) yapabilen ahşap ve yandan çarklı (buharlı) Peyk-i Şevket (Sultanın habercisi) gemisi ile başlamıştı.
Bu gemi İngiliz yapımı olmasına karşın tüm araştırmalara rağmen yaptıkları tüm gemilerin çizim ve planlarını arşivleyen Glasgow Müzeleri Gemi Koleksiyonu ile Cylde Tersane Arşivleri‘nde tek bir çizim, plan ve resmine rastlanmamıştır.
Aynı zamanda İstanbul-Marsilya hattında çalışan Peyk-i Şevket bu seferlerinde, İstanbul Sarayburnu‘ndan hareket ederek Marmara‘yı geçip Çanakkale Boğazı‘na giriyor, hava ve deniz şartlarına bağlı olarak genellikle Midilli Limanı’na uğrayarak yolcularıyla postasını alıyor, ardından İzmir Alsancak (Pasaport) rıhtımına ulaşıyordu. Yolculuk o dönemin şartlarında ortalama 26 saat civarında sürüyordu.
İstanbul-İzmir-İstanbul gemi seferlerinin ortaya çıkması…
Böylesi bir girişim o dönemde deniz ulaşımında devrimci bir yenilik olarak kabul ediliyordu. Hazine-i Hassa Vapurları İdaresi tarafından başlatılan bu ilk seferlerin daha profesyonel bir şekilde yönetilmesine karar verilerek sırasıyla Şirket-i Osmaniye, daha sonra Hazine-i Hassa‘nın katılımıyla “Fevaid-i Osmaniye” (Osmanlı’nın faydaları/hizmetleri), İdare-i Aziziye, İdare-i Mahsusa-i Aziziye ve İdare-i Mahsusa şirketleriyle Hazine-i Hassa Vapur Kumpanyası kurulur ve İstanbul-İzmir-İstanbul seferlerinin yapılması bu şirketlere verilir.
19. yüzyılın sonu itibariyle Osmanlı‘nın elinde toplam 176 gemi bulunmakta olup bunlardan 90’ı İdare-i Mahsusa‘ya, 40’ı Şirket-i Hayriye‘ye, 46’sı ise özel şirket ve şahıslara aittir. Ayrıca İstanbul Limanı‘na kayıtlı 912 yelkenli gemi mevcuttur. İdare-i Mahsusa‘ya ait vapurlar, Osmanlı İmparatorluğu‘nun tüm kıyılarına düzenli sefer yapma izni alan yabancı gemilere göre daha eski ve yetersiz kaldığından sadece kısa mesafeli yurt içi seferler yapabilmekte olup bu gemilerin neredeyse tümü 1. Dünya Savaşı sırasında düşman gemileri tarafından batırılır.
1909 yılında seferleri yapma imtiyazı bir İngiliz şirketine devredilmekle birlikte şirketin yükümlülüklerini yerine getirmemesi üzerine bu seferler, 1910 yılından itibaren Osmanlı Seyr-i Sefain İdaresi, Cumhuriyet‘in kuruluşu ile birlikte de Türkiye Seyri- Sefain İdaresi tarafından devam ettirilmiştir.
Cumhuriyet‘in gelişip güçlenme dönemi olarak kabul edilen 1923-1938 döneminde temel olarak demiryollarının yapımına önem verilmekle birlikte denizyolları da ihmal edilmemiş, filoya yeni gemiler, denizyolu ile yük ve yolcu taşıma hizmetlerine yeni hatlar, limanlar, iskeleler ve tersaneler kazandırılmıştır.
Lozan‘da kapitülasyonların kaldırılması sonrasında 1 Temmuz 1926 tarihinde çıkarılan Kabotaj Kanunu ile artık bundan böyle ülke karasuları sınırı içindeki yük ve yolcu taşımacılığının tekeli Türkiye Cumhuriyeti‘nin eline geçmiş, bu arada 1905 yapımı Karadeniz, Ege, Ankara, ve İzmir vapurları Hollanda‘dan satın alınarak mevcut filo geliştirilmiş, İstanbul, İzmir, Mersin, Trabzon, İnebolu ve Haydarpaşa gibi yabancı şirketlerin elinde olan limanlar bu dönemde millileştirilmiştir.
Bu dönemde ayrıca denizcilik faaliyetlerini desteklemek amacıyla ve sırasıyla Denizbank, Devlet Limanları, Devlet Denizyolları ve Limanları İşletmeleri Umum Müdürlüğü, Denizcilik Bankası ve Türk Anonim Ortaklığı gibi kurumlar kurulmuştur.
Ancak 2. Dünya Savaşı‘nın çıkışı ve savaşın ülkenin dört bir çevresinde etkili olması nedeniyle bu faaliyetler büyük bir kesintiye uğramış, ardından ABD‘nin sunduğu Marshall Planı çerçevesinde karayolu yapımı ve taşımacılığına önem verilmesi nedeniyle deniz ya da demiryolu ile yük ve yolcu taşımacılığı ihmal edilmeye başlanmış, deniz yoluyla taşımacılıkta özel sektörün egemen olmasının önü açılmıştır. Örneğin 1962 yılında 798.300 DWT yük ve yolcu taşıma kapasitesine ulaşan deniz taşımacılığın artık %40’ı kamu kesimine, %60’ı özel kesime ait olmuş, mevcut filonun %71’i kuru yük gemilerinden, %21’in tankerlerden ve %8’i de yolcu gemilerinden oluşmaya başlamıştır.
Ülkedeki tüm kamu mallarıyla değerlerinin özelleştirildiği 1980 sonrası dönemde yerli ve yabancı şirketlerin egemenliği daha da artmış, Kabotaj hakkından vazgeçildiği bu dönemde toplam 19 limanın (İzmir Alsancak, Mersin, İskenderun, Bandırma, Derince, Antalya, Galataport (Salıpazarı Limanı), Çeşme, Trabzon, Tekirdağ (Akport), Marmaris, Alanya, Hopa, Kuşadası, Sinop, Ordu, Rize (Riport), Dikili ve Samsun) işletme hakları, yasal düzenlemelerle birlikte toplamda 49 yıla kadar özel şirket ve konsorsiyumlara verilmiş, 1978 yılına kadar gemilerle, 1978’den 2006-2008 dönemine kadar feribotlarla gerçekleştirilen İstanbul-İzmir-İstanbul seferlerine son verilmiş; böylelikle, neoliberal sağ siyaseti temsil eden ANAP ve AKP gibi partilerin iktidarda olduğu bu dönemde ülkenin üç bir yanını çeviren denizlerden, denizlerdeki egemenlikten ve denizcilik kültüründen vazgeçilmiş, yaşam kültürü tümüyle sırtını denize çevirenlerin eline geçmiş, limanlar yabancı ülke ve şirketlerin yük gemileriyle istediği zaman gelip istemediği zaman gelmeyen kruvaziyerlerine (cruise) bırakılmıştır.
Şimdi gelelim 1839’dan 2008 yılına devam eden 169 yıllık sürede İstanbul-İzmir-İstanbul arasındaki yük ve yolcu taşımacılığında kullanılan gemilerin adları ve özellikleriyle gerçekleştirdikleri seferleri anlatmaya…
Temsili olarak Eser-i Hayr Gemisi…
I- Eser-i Hayr Gemisi
Tersane-i Amire‘de yapılan ilk buharlı gemi Eser-i Hayr 26 Kasım 1837 tarihinde denize indirilmiştir. Gemi Amerikalı mühendis Forster Rhodes ve mimar Mehmet Kalfa‘nın eseridir.
Günümüze ulaşmış gerçek bir fotoğrafı bulunmayan ve Tersane-i Âmire ile daha sonra kurulan Fevaid-i Osmaniye gibi erken dönem Osmanlı denizcilik işletmeleri bünyesinde görev yapan Eser-i Hayr; İzmir, Trabzon ve diğer büyük ticaret limanlarına giden ilk düzenli ticari seferlerde aktif olarak yer almıştır. O dönemde Osmanlı’nın elindeki buharlı gemi sayısı çok az olduğundan, üretilen ilk yerli vapurlar, özellikle Eser-i Hayır, Eser-i Cedîd, Girit ve Hümâ-pervâz devletin lojistik, posta, askeri nakliyat ve sivil kargo ihtiyaçları doğrultusunda İstanbul-İzmir gibi kritik ana hatlar arasında mekik dokumuştur.
Gemi, daha uzak olan İzmir ve Karadeniz seferlerinin ardından, 1844 yılında özellikle fırtınada batan pazar kayıklarının yarattığı can kayıpları sonrası halkın güvenli seyahat edebilmesi için İstanbul içi hatlara (Bahçekapı-Sarıyer arasına) ve Marmara hatlarına çekilmiştir.
II- Eser-i Cedid Gemisi…
Tersane-i Âmire‘de inşa edilip 19 Mayıs 1841 tarihinde denize indirilen geminin en önemli yolculuğu Sultan Abdülmecid‘in halkın durumunu yerinde görmek, fabrika ve eyaletleri denetlemek amacıyla yaptığı Ege yolculuğudur. 24 Haziran 1844’de İstanbul‘dan hareketle başlayan 17 günlük yolculuk süresince Mudanya, Bursa ve Çanakkale ile Midilli, Limni ve Sakız gibi Ege adalarına uğradıktan sonra Sultan‘ı İzmir‘e ulaştırmıştır. Geminin bu seferi yolcuların taşındığı bir seyahat olmamakla birlikte Sultan‘la saray heyeti ve korumalarını kapsayan çok önemli bir protokol yolculuğudur.
Sultan Abdülmecid Eser-i Cedid gemisi ile geldiği İzmir‘de çuha ve mensucat fabrikalarını gezmiş, yerel halkın sorunlarını dinlemiş ve hatta bu seyahatin bir sonucu olarak Aydın eyaletinin merkezini İzmir‘e taşıtmıştır. Eser-i Cedid gemisinin doğrudan günümüze ulaşmış net bir fotoğrafı bulunmamaktadır.
III- Hümâ-Pervaz Gemisi, 1849-1851 dönemi…
Hüma-pervaz, 1843 yılında Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa tarafından Sultan Abdülmecid’e hediye edilen buharlı ve yandan çarklı bir gemiydi. İlk dönemlerinde İstanbul Boğazı‘nda kayıkların yerine yolcu taşımak için kullanılan gemi, daha sonra Osmanlı‘nın ilk resmî deniz yolu işletmesi olan Fevâid-i Osmaniye İdaresi bünyesine dahil edildi.
Geminin 1849-1850’li yıllarına ait kayıtlarda diğer dönem vapurlarıyla birlikte İstanbul’dan kalkarak İzmir, Selanik ve İzmit limanlarına düzenli olarak yolcu ve ticari eşya taşıdığı görülmektedir. Bu seferler genellikle yaz mevsimlerinde ve havaların elverişli olduğu dönemlerde yoğunlaşıyor, kış aylarında ise dönemin deniz teknolojisi ve fırtınalar sebebiyle genellikle askıya alınıyordu. Hüma-pervaz bu anlamda sadece Boğaziçi hattında çalışan bir gemi olmakla kalmamış, Akdeniz ve Ege hatlarında Osmanlı tebaasını güvenle taşıyan ilk nesil buharlı yolcu gemilerinden biri olmuştur. Hümâ-Pervaz gemisinin günümüze ulaşmış bir fotoğrafı bulunmamaktadır.
IV- Mecidiye Vapur Kumpanyası, 1850’den sonra…
1856 yılında Mısır Valisi Said Paşa tarafından kurulan ve İzmir de dahil Ege, Akdeniz ve Kızıldeniz‘de hizmet veren Mecidiye Vapur Kumpanyası‘nın (daha sonraki adlarıyla Aziziye ve Hidiviye) gemileri İstanbul-İzmir hattında da çalışmaktaydı. İstanbul merkezli düzenli Akdeniz ve Ege hatları işletiyordu. Bu kumpanyanın Nil, Caferiye, Saidiyeve Suyut gibi meşhur vapurları, her hafta çarşamba günleri İstanbul‘dan kalkarak Gelibolu, Çanakkale ve Midilli üzerinden İzmir Limanı‘na uğrar; buraya yolcu, ticari yük ve hacı kafileleri taşırdı
V- S/S Gülcemal Gemisi, 1920’lerin başı ile 1937 arası dönem…
Gülcemal… Kaynak: Bozoğlu, A., Akdeniz’de Ayyıldızlı Gemiler, İMEAK Deniz Ticaret Odası İzmir Şubesi, Mart 2018, İzmir.
1874 yılında Kuzey İrlanda‘nın Belfast kentindeki Harland & Wolff tersanesinde SS Germanic ismiyle inşa edildi. İlk sahibi White Star Line şirketiydi. Atlas Okyanusu‘nu rekor sürede geçerek Mavi Kurdele (Blue Ribbon) ödülünü kazandı. 1911 yılında Osmanlı Seyr-i Sefain İdaresi tarafından satın alındıktan sonra Sultan V. Mehmed Reşad‘ın annesinin adı olan Gülcemal adı verildi.
Gülcemal Gemisi New York‘a giden Türk bayraklı ilk yolcu gemisi oldu. Çanakkale Savaşı‘nda asker ve hastane gemisi olarak hizmet verdi. Kurtuluş Savaşı döneminde ve mübadele yıllarında kritik taşımacılık görevleri üstlendi. Gülcemal Gemisi, 1950 yılında İtalya‘nın Messina limanında sökülmek üzere hizmetten çekildiğinde tam 75 yıllık kesintisiz bir hizmet ömrüne sahipti. Bu muazzam süreyle gemi, söküldüğü tarih itibarıyla “Dünyanın en uzun süre çalışan 2. yolcu gemisi” unvanını elde etmişti.
Gülcemal Gemisi, özellikle 1923-1924 yıllarındaki nüfus mübadelesi döneminde Selanik, Girit ve Balkanlar‘dan Türkiye‘ye göç eden mübadillerin hafızasında derin izler bırakmıştır. Bu hüzünlü ve umut dolu yolculuklar, halk kültüründe pek çok türkü, mani, deyim ve şiire konu olmuştur:
“İstanbul deyince aklıma Gülcemal gelir Anadolu’da toprak damlı bir evde Gülcemal üstüne türküler söylenir Süt akar cümle musluklarından Direklerinde güller tomurcuklanır...” Bedri Rahmi Eyüboğlu, İstanbul Destanı, 1953.
“Gülcemal geçiyor gözümün önünden Geçip gidip boğaza dalıyor Arkasından bir sürü martılar Bir ilkyaz sisi ve bir sürü gözyaşları…”
Gazi Mustafa Kemal, Bursa gezisinde, Reşit Paşa Gemisi hatıra defterine yazarken. (22.09.1925)
VI- Reşit Paşa Gemisi, 1923-1930 arası dönem…
1901 yılında İngiltere‘de “Port Antonio” adıyla inşa edilen bu güzel yolcu gemisi, Orta Amerika ve Antil Adaları arasında seferler yaptıktan sonra 1911 yılında Donanma-i Muavenet-i Milliye Cemiyeti (Donanma Cemiyeti) tarafından satın alınarak adı Reşit Paşa olarak değiştirilmiştir. Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı döneminde cephelerde kritik roller üstlenmiş, özellikle Çanakkale Savaşları sırasında Hilal-i Ahmer (Türk Kızılayı) bünyesinde hastane gemisi olarak kullanılmış, cepheden binlerce yaralıyı tahliye edip gemide yapılan ameliyatlarla birçok hayatı kurtarmıştır. Bu dönemde ilk Türk hemşire unvanına sahip Safiye Hüseyin Elbi de bu gemide görev yapmıştır.
Gemi, Donanma Cemiyeti tarafından Osmanlı envanterine katıldığı sivil dönemlerde ve özellikle Cumhuriyet‘in ilanından sonra Türkiye Denizcilik İşletmeleri bünyesinde sivil yolcu taşımacılığına geri dönmüş ve filonun en aktif ve popüler kıyı posta gemilerinden biri olarak İstanbul-İzmir rotasında defalarca seyretmiştir.
Mustafa Kemal Atatürk 22 Eylül 1925 tarihinde Bursa gezisi için İzmit‘ten Mudanya‘ya bu gemiyle seyahat etmiş ve geminin hatıra defterine övgü dolu şu sözleri yazmıştır: “Reşitpaşa vapurunda geçirdiğimiz saatler kıymetli hatıratım meyanında bulunacaktır…”
1934 yılında yeniden Deniz Kuvvetleri‘ne devredilen gemi, İzmit Körfezi‘nde sabit depo gemisi olarak kullanılmış, 1940’ta hizmet dışı bırakılmış ve 1950’li yıllarda hurda olarak satılmıştır.
VII- Karadeniz Gemisi, 1926-1930 arası dönem…
Karadeniz Gemisi… Kaynak: Bozoğlu, A., Akdeniz’de Ayyıldızlı Gemiler, İMEAK Deniz Ticaret Odası İzmir Şubesi, Mart 2018, İzmir.
S/S Karadeniz, Türkiye Cumhuriyeti’ni Avrupa’ya anlatmak isteyen Gazi Mustafa Kemal‘in emriyle 1924’te Hollanda’dan 4.200 İngiliz pounduna alınmış ve Haliç Tersanesi’nde fuar gemisine dönüştürülen Karadeniz’in salonuna, Anadolu’dan gelen yöresel ürünler konulmuştu. Ambarlarında Kayseri’den sucuklar, Kütahya’dan çiniler, Bursa’dan ipekli kumaşlar, Beykoz Kundura Fabrikası’ndan deri ayakkabılar, Ankara’dan tiftik keçisi, Kastamonulu Hacı Bekir’den lokumlar olan Karadeniz, dolaştığı ülke ve limanlar açısından gerçek bir kültür elçisiydi. İstiklal Marşı’nın bestecisi Zeki Üngör şefliğindeki orkestrayı, ilk kadın milletvekilimiz Mebrure Gönenç’i ve ilk kadın heykeltıraşımız Nermin Halki’yi de taşıyan gemi 1926’da 12 ülkenin 16 limanında Türkiye’yi anlatmıştı.
VIII- S/S Ege ve S/S İzmir gemileri, 1938-1950 dönemi…
Ege Gemisi… Kaynak: Bozoğlu, A., Akdeniz’de Ayyıldızlı Gemiler, İMEAK Deniz Ticaret Odası İzmir Şubesi, Mart 2018, İzmir.
İzmir Gemisi…
İlk seferine 1956 yılında İzmir’den başlayan İzmir gemisi bir yıl sonra; yani 1957’de yine İzmir Körfezinde Howell Lykes isimli Amerikan şilebinin çarpması nedeniyle batmıştı.
A) M/V Ege yolcu gemisi, 1955 yılında Almanya’nın Bremen kentindeki A.G. Weser tersanesinde inşa edilmiş olup M/V İzmir ve M/V Marmara ile tamamen aynı teknik özelliklere sahipti. Uzunluğu 122,65 metre, ağırlığı 6.042 groston olup 4.160 HP gücünde MAN motoru bulunmaktaydı.
1956’da Denizyolları bünyesinde seferlere başlayan gemi İstanbul-İzmir hattında ve Karadeniz limanlarına yapılan ünlü “Hopa Sürat Seferleri” ile Akdeniz-Adriyatik hatlarında yıllarca binlerce yolcu taşıdı. 26 Nisan 1981 tarihinde Zonguldak açıklarında seyir halindeyken makine dairesinde ciddi bir yangın çıkması üzerine ticari ömrünü tamamladığı düşünülerek 1 Temmuz 1981’de Türk Deniz Kuvvetleri’ne devredildi. Donanmada TCG Erkin adıyla bir süre lojistik destek gemisi olarak görev yaptıktan sonra 1982’de kadro dışı bırakıldı ve Aliağa‘da söküldü.
B) M/V İzmir yolcu gemisi, 1955 yılında Almanya’nın Bremen kentindeki A.G. Weser Tersanesi‘nde inşa edilmiş ve 1956 yılının Mart ayında adını taşıdığı İzmir Limanı‘ndan ilk yolcularını alarak seferlerine başlamıştır.
Geminin uzunluğu 122,65, genişliği 16,50, yüksekliği 10,7, su kesimi (draft) boşken 4,13, dolu iken 5,79 metre, ağırlığı 6.042 groston, net tonajı 3.327 NT, taşıyabileceği maksimum ağırlık 2.106/2.154 DWT’dir. Tek pervaneli geminin ana motoru MAN model 4.160 beygir gücünde dizel motor olup normal seyir hızı 14 knot, maksimum hızı ise 20-22 knottur.
Gemi toplamda yaz ve kış tarifelerine göre değişen 476 ila 660 arasında yolcu kapasitesine sahip olup 25 adet özel kamarada 56 yatağı, 22 adet 1. mevki kamarada 52 yatağı, 21 adet 2. mevki kamarada 74 yatağı, turistik mevkideki A ve B sınıfı toplam 11 kamarada ise 540 yatağı bulunmaktadır.
Denizcilik Bankası/Denizyolları İşletmesi tarafından işletilen 476 yolcu kapasitesine sahip modern bir yolcu gemisiydi. İlk seferini İzmir‘den hareket ederek İstanbul‘a yapan gemi, daha sonraki süreçte iç hatların yanı sıra Akdeniz ve Adriyatik hatlarında da hizmet vermiştir.
Gemi, hizmete girmesinden kısa süre sonra, 3 Şubat 1957 tarihinde İzmir Körfezi‘nde Narlıdere açıklarında ABD bandıralı Howell Lykes şilebiyle çarpışarak batmış, daha sonra kurtarılarak onarılarak 1987 yılına kadar hizmet vermeye devam etmiştir.
IX- M/F Ankara Gemisi, 1938-1940 arası dönem…
Ankara Gemisi… Kaynak: Bozoğlu, A., Akdeniz’de Ayyıldızlı Gemiler, İMEAK Deniz Ticaret Odası İzmir Şubesi, Mart 2018, İzmir.
Ankara Gemisi, 1900’lerin başında Fransa‘da inşa edilmiş, uzun yıllar Akdeniz‘de çalıştıktan sonra 1920’lerin başında Beyrut merkezli bir şirkete satılarak “Algene” (Cezayir) adını almıştır. 1923 yılında Türk armatör Cemal Bey tarafından satın alınmış ve adı Ankara olarak değiştirilmiştir. Ardından Denizyolları ve Limanları Umum Müdürlüğü filosuna dahil edilmiştir.
1980’lerdeki aynı adı taşıyan dev feribotla kıyaslandığında çok daha küçük, klasik buhar teknolojisine sahip dönem gemisiydi. Yaklaşık 70 metre uzunluğunda, 8,5 metre genişliğinde ve 1.070 groston ağırlığındaydı. 2 silindirli Compound (stimli/buharlı) bir buhar makinesine sahip geminin su çekimi ise (draft) 3,4 metreydi.
Bu ilk AnkaraGemisi‘nin en önemli özelliği, o yıllarda Türkiye’nin hem iç hatlarında hem de yakın dış hatlarında posta vapuru olarak kritik bir görev üstlenmesidir. 1933-1936 dönemine ait ait arşiv belgelerinde Galata rıhtımından ayrılışından sonra İzmir‘e uğrayarak ya da doğrudan Mısır-İskenderiye hattında düzenli posta ve yolcu seferleri yaptığı görülmektedir.
Satın alındığı ilk yıllarda kamara sayısı oldukça az olmakla birlikte Türkiye‘ye geldikten sonra yolcu taşıma kapasitesini artırmak amacıyla güvertesinde ve iç yapısında düzenlemeler yapılmıştı. Bu emektar vapur, 1930’lu yılların sonuna ve 1940’ların başına kadar İstanbul merkezli Karadeniz, Marmara ve Ege hatlarında bayrak dalgalandırdıktan sonra ekonomik ömrünü tamamlayarak hizmet dışı kalmıştır.
S/S Kadeş Gemisi, Kaynak: Bozoğlu, A., Akdeniz’de Ayyıldızlı Gemiler, İMEAK Deniz Ticaret Odası İzmir Şubesi, Mart 2018, İzmir.
S/S Etrüsk Gemisi… Kaynak: Bozoğlu, A., Akdeniz’de Ayyıldızlı Gemiler, İMEAK Deniz Ticaret Odası İzmir Şubesi, Mart 2018, İzmir.
Etrüsk, Tırhan ve Kadeş gemileri İstanbul ile İzmir arasında yolcu ve yük seferleri yapmıştır.
1938 yılında Almanya‘da inşa edilen bu üç kardeş gemi, Devlet Denizyolları filosuna katılmıştır. İsimleri Mustafa Kemal Atatürk tarafından Güneş Dil Teorisi‘ne dayanarak verilmiştir.
Genellikle Marmara ve Karadeniz hatlarında veya Karadeniz bağlantılı hatlarda çalışsalar da, ihtiyaç duyulduğunda ya da özel dönemlerde (özellikle İzmir Enternasyonal Fuarı zamanlarında ek seferler olarak) İstanbul-İzmir hattında da hizmet vermişlerdir. Tarihi kayıtlarda ve anılarda Tırhan Gemisi‘nin 1940’lı yıllardaki İzmir seferleri ve bu gemilerin İstanbul-İzmir rotasındaki faaliyetleri yer almaktadır.
Gemilerin uzunluğu 99,16 metre, genişliği 13,26 metre, su çekimi (draft) boşken 3,50 metre, doluyken 5,10 metre, ağırlığı 2.992 groston olup yük kapasiteleri İstanbul’dan çıkışta rahatça 1.000 ton, dönüş yolunda ise azalan kömür payı hesaba katılarak 1.200 tona kadar yük taşıyabiliyorlardı. Motorları 2.400 HP beygir gücünde, pervanesi çift uskurlu, seyir hızı ise ortalama 10 deniz miliydi.
3 adeti lüks, 1 adeti özel, 16 adet 1. mevki, 14 adet 2. mevki olmak üzere toplam 34 adet yolcu kamarası bulunan gemilerin en büyük özelliklerinden biri, karanlık veya iç tarafta kalan hiçbir yolcu kamarasının bulunmamasıydı. Bütün kamaralar alabandalarda (geminin yan iç çeperlerinde) yer alıyor, doğrudan ışık ve hava alacak şekilde bir tasarıma sahiplerdi. Bu sayede yolcular yaz aylarında bile ferah bir seyahat imkânına sahipti.
Her üç gemide de Ege ve Akdeniz hatlarından taşınacak yaş meyve, sebze ve balık gibi ticari ürünlerin bozulmaması için 80 metreküp hacminde soğuk hava ambarları mevcuttu. Ayrıca güvertede gürültüyü önlemek amacıyla, ikinci mevki kamaraların üstüne denk gelen yük vinçleri sessiz çalışan elektrikli modellerden seçilmişti.
M/V İskenderun Gemisi…
M/V Akdeniz Gemisi…
XI- M/V Akdeniz, M/V Karadeniz, M/V İskenderun ve M/V Samsungemileri, 1950’lerden 1970’lerin sonuna kadar…
A) M/V Akdeniz, 1955 yılında Almanya‘nın Bremen kentindeki A.G. Weser tersanesinde kardeş gemisi M/V Karadeniz ile birlikte Türkiye Denizcilik İşletmeleri adına inşa edilip “Akdeniz’in Kuğuları” adı verilen, Türk denizcilik tarihinde efsanevi bir yere sahip olan yolcu ve kruvaziyer gemilerinden biriydi. Çift uskurlu, 144 metre boyunda, 19 metre genişliğindeki gemi, her biri 3 bin 620 buhar beygir gücünde iki dizel makineye sahipti. Lüks, hususi, birinci ve ikinci mevki olmak üzere toplam 96 kamaralı gemi, ilk çalıştırılan kadın hostesleri ile hatırlanır. Şener Şen’in “Namuslu” adlı filminin çarpıcı final sahnesinde, “Gırgıriye’de Şenlik Var”ın birçok bölümünde, hatta yakın zamanlarda çekilen dizilerde hep o vardı.
Uzun yıllar boyunca başta İstanbul-İzmir hattı olmak üzere Akdeniz‘de hem yolcu taşımacılığı hem de lüks kruvaziyer seferleri yaptı. Özellikle İstanbul‘dan başlayıp Avrupa ve Orta Doğu limanlarını (Napoli, Cenova, Marsilya, Beyrut, İskenderiye vb.) kapsayan 24 günlük unutulmaz seferleriyle tanındı.
1996 yılında Türkiye Denizcilik İşletmeleri tarafından İstanbul Teknik Üniversitesi‘nin Tuzla‘daki Denizcilik Fakültesi‘ne Türkiye‘nin ilk öğrenci uygulama ve eğitim gemisi olarak bedelsiz devredildi. 19 yıl boyunca Tuzla‘da kaptan adayı öğrencilere hizmet verdi. Yıllar süren hareketsizlik ve bakım eksikliği nedeniyle 2015 yılında sökülmek üzere Aliağa Geri Dönüşüm Bölgesi‘ne götürülerek tarih sahnesinden çekildi. Son yıllarda ise geminin kurtarılan bazı parça ve filikaları denizcilik müzeleri ile projeler kapsamında restore edilerek yaşatılmaya çalışılmaktadır.
B) M/V Karadeniz ise 8.809 gros ton ağırlığa, çift MAN dizel motora ve 18,5 deniz mili (konots) hıza sahiptir. Uzun yıllar boyunca İstanbul‘dan İskenderun‘a kadar olan iç hat limanları ile Karadeniz seferlerinde ve Akdeniz kruvaziyer turlarında yolcu ve yük taşıyıp 1987 yılında makine dairesinde çıkan yangın sonrasında hizmet dışı kalmış ve hurdaya ayrılmıştır.
M/V Samsun Gemisi… Kaynak: Bozoğlu, A., Akdeniz’de Ayyıldızlı Gemiler, İMEAK Deniz Ticaret Odası İzmir Şubesi, Mart 2018, İzmir.
M/V Karadeniz Gemisi… Kaynak: Bozoğlu, A., Akdeniz’de Ayyıldızlı Gemiler, İMEAK Deniz Ticaret Odası İzmir Şubesi, Mart 2018, İzmir.
C) S/S-M/V İskenderun, 1950 yılında İtalya‘nın Cenova kentindeki S.A. Ansaldo tersanesinde inşa edilmiş 6.570 groston ağırlığında, 132 metre uzunluğunda, 17,37 metre genişliğinde, su seviyesi (draft) 5,76 metre olan çift uskurlu buhar türbinlerine sahip, saatte 16,5-16,6 deniz mili (knots) yapabilen bir yolcu gemisidir.
İlk yıllarında 96 adet 1. sınıf, 116 adet 2. sınıf, 252 adet 3. sınıf olmak üzere toplam 464 kamaraya, Hollanda‘da bakım gördüğü 1964’den sonra 96 adet 1. sınıf ve 320-330 turist sınıfı olmak üzere toplam 416-426 kamaraya sahiptir.
1950 yılında ikiz kardeşi S/S-M/V Samsun ile birlikte Akdeniz hattında sefere başlayan gemi; İstanbul merkezli olmak üzere Beyrut, İskenderiye, Napoli, Marsilya, Cenova ve Hayfa gibi önemli Akdeniz limanlarına düzenli seferler düzenlemiş ve 1978 yılına kadar aktif olarak çalışarak 1981 yılında sökülmek üzere “gemi mezarlığı” olarak tanımlanan Aliağa‘ya gönderilmiştir.
D) S/S-M/V Samsun, S.A. Ansaldo tersaneleri tarafından Cenova, İtalya’da kız kardeşi M/V İskenderun‘dan birkaç ay sonra, 1951 yılında tamamlanarak Türkiye‘ye teslim edilmiştir. Longshoreman ve Kaptan Adnan Ülgezen gibi Türk denizciliğinin sembol isimleri tarafından uzun yıllar komuta edilmiştir.
Dönemin ünlü İtalyan gemi mimarisinin çizgilerini taşıyan, sarı-beyaz gövde detaylarıyla oldukça estetik ve şık bir Akdeniz hat gemisidir. S/S-M/V İskenderun ile tamamen aynı mekanik altyapıya sahip olup 6.543 groston ağırlığında, 132 metre uzunluğunda, 17,28 metre genişliğinde, Çift pervane ve Ansaldo yapımı 4 buhar türbine sahip, toplamda 8.800 beygir güç üreten bir gemiydi. Hızı ise saatte 16,5 deniz miliydi.
Dönemin sınıflı seyahat alışkanlıklarına uygun olarak tasarlandığı ilk döneminde 96 adet birinci, 116 adet ikinci, 252 adet üçüncü sınıf olmak üzere toplam 464 kamaraya sahip olan gemi 1964 yılında Hollanda‘da kapsamlı bir modernizasyon geçirdikten sonra 96 adet birinci, 320-330 adet turist sınıf olmak üzere toplam 416-426 kamara sahip olmuştu.
Kardeşi S/S-M/V İskenderun gibi İstanbul limanı merkezli olarak Akdeniz ve Karadeniz hatlarında; Beyrut, İskenderiye, Napoli, Marsilya, Cenova ve Hayfa gibi limanlar arasında düzenli ekspres seferler yapan S/S-M/V Samsun, Türkiye‘nin dış dünyayla olan yolcu bağını sağlayan en prestijli gemilerdendi. 1970’li yılların sonuna doğru ise ekonomik ömrünü tamamlayarak hizmet dışı bırakılmış ve 1982 yılında sökülmek üzere satılmıştır.
XII- M/V Truva ve M/V İstanbul feribotları, 1970’ler-1990’lar…
Truva Feribotu…
1966 yılında Fransa‘nın Dubigen-Normandie S.A. tersanelerinde inşa edilip 1982’de yenilenen Truva feribotunun uzunluğu 91,5 metre, genişliği 16,44 metre, su kesimi (draft) 4,19 metre, 4.332 groston tonajında, 584 yolcu alabilen, dört adet 8 silindirli MWM dizel motora sahip, 19 knot hızındaki bir feribottu (RO-RO gemisi).
XIV- M/F Ankara ve M/F Samsun feribotları, 1985-2003 dönemi…
M/F Ankara Feribotu…
Samsun Feribotu…
1980’lerden 2000’lerin ortalarına kadar kış aylarında İstanbul-İzmir-İstanbul hattında çalışan M/F Ankara‘nın 10.552 grostonluk teknesi 128 metre uzunluğunda, 19,4 metre genişliğindeydi. Ünlü İsviçre firması Sulzer‘in Polonya tersanelerinde yaptırdığı, her biri 4.200 beygir gücünde 4 adet dizel motoru bulunmaktaydı. Çift pervaneli gemi saatte 20 deniz milinin üstünde bir hıza sahiptir. Kamaraları rahat ve ferahtır. Pulman koltuklu iki ayrı salonu bulunmaktadır. Garajı 214 otomobil almaktadır. Yolcuların güvertesinde şarkılar söylediği, Çanakkale geçişini izlediği hatıraların başrolündeki gemidir.
Sonraki yıllarda önce Deniz Ticaret Odası ile TÜRSAB‘ın ortak olduğu Deniz Cruise & Ferry Lines firmasına, 2004 yılında da Özelleştirme İdaresi Başkanlığı tarafından 4 milyon 500 bin dolara Denizciler ve Denizcilik A.Ş.‘ne satılmış, yaklaşık 10 milyon dolarlık yatırımın arkasından istenen performansı gösterememesi üzerine Dati Holding‘in 2 milyon dolar tutarındaki katkısıyla Piri Reis Üniversitesi‘ne devredilerek M/F Piri Reis Üniversitesi adıyla eğitim gemisi olarak kullanılmaya başlanmıştır.
M/F Samsun feribotu (RO-RO gemisi) ise M/F Ankara‘nın ikiz kardeşidir ve 1985 yılında Polonya‘da inşa edilmiştir. 10.870 groston ağırlığında, 127,5 metre uzunluğunda ve 19,4 metre genişliğindedir. 752 yolcu (468 yataklı) ve 214 araç kapasitesine sahipti. 2 adet Sulzer motoruyla 18-20 knot hız yapabiliyordu. 2021 yılında sökülmek üzere hizmet dışına çıkarılmış, böylelikle ikiz kardeşi kadar şanslı olamamıştır.
İstanbul-İzmir-İstanbul seferlerini yapan gemiler Fuar zamanı İzmir’e yolcu taşıyordu… Kaynak: Bozoğlu, A., Akdeniz’de Ayyıldızlı Gemiler, İMEAK Deniz Ticaret Odası İzmir Şubesi, Mart 2018, İzmir.
Kaynak: Bozoğlu, A., Akdeniz’de Ayyıldızlı Gemiler, İMEAK Deniz Ticaret Odası İzmir Şubesi, Mart 2018, İzmir, s.289.
Uzun lafın kısası; “hatırlamak ve hatırlatmak istedim”…
📌Osmanlı İmparatorluğu‘nun güç kaybedip küçüldüğü ve bu nedenle bütün denizlerdeki kabotaj hakkının yabancı ülke ve şirketlere imtiyaz olarak verildiği bir dönemde Osmanlı döneminde başlayıp Cumhuriyet‘in bir Osmanlı mirası olarak teslim aldığı İstanbul-İzmir-İstanbul arasındaki gemi seferleri geleneğinin 1926 tarihli Kabotaj Kanunu sayesinde daha da gelişip güçlenmesi ve bunu izleyen 1950’li yıllardan bu yana ülke yönetiminde egemen olan neoliberal özelleştirme politikalarının sonucu olarak bu geleneğin öznesi olan gemilerin yok edildiği, denizlerdeki ve limanlardaki kabotaj hakkının adeta Osmanlı‘yı aratırcasına elimizden alındığı bir dönemde 1839-2008 döneminde resimlerini gördüğünüz bu muhteşem gemilerle yapılan İstanbul-İzmir-İstanbul yolculuklarının ve bu yolculukları yapan gemi ve limanların birer kültürel miras olduğunu hatırlamak ve hatırlatmak istedim…
📌Hele ki 2019 yılında TARKEM‘in İzmir‘in tarihi liman bölgesini UNESCO‘nun Dünya Mirası Daimi Listesi‘ne dahil etmek amacıyla UNESCO‘ya yaptığı başvuru kabul edilip bu girişime bundan böyle “İzmir Tarihi Liman Kenti” adının verildiğini bildiğim için hatırlamak ve hatırlatmak istedim…
📌UNESCO İzmir Tarihi Liman Kenti Alan Başkanlığı tarafından hazırlanan alan yönetim planında bir özgün bir İzmir tasarımı olarak İzmir Kayıkları‘na yer verilmediği gibi 1839-2008 döneminde 169 yıl süreyle yapılan bu seferlerin kaybolan bir kültürel miras olarak yer bulmadığını bildiğim için hatırlamak ve hatırlatmak istedim…
📌Yine aynı şekilde, bir zamanlar 169 yıl süreyle bu kente İstanbul‘dan gelip İstanbul‘a giden onlarca gemi milyonlarca yolcu taşıdığı halde 2008 yılında ülkeyi yine eski sömürge ülkesi haline getirmek isteyen iktidarın verdiği bir kararla bu 169 yıllık geleneğin yok edilip unutmak ve unutturmak istendiği bir ortamda o seferleri yapan gemileri, o gemilerin ilginç yolcularını ve o gemilerdeki deniz kültüründen kaynaklanan toplumsal yaşamı hatırlamak ve hatırlatmak istedim…
📌O tarihi gemilerin hunharca parçalanarak yok edildiği, İzmir olarak onlar adına tek bir şeyin yapılmadığı, bırakın o gemileri korumayı körfez hatlarında çalışan 9 Eylül gemisinin bile balıklara ev olsun düşüncesiyle batırıldığı bir dönemde o seferlerin en azından turistik amaçlarla devam ettirilmesi gerektiğini hatırlamak ve hatırlatmak istedim…
📌İzmir‘de bir Kurtuluş Savaşı Müzesi, bir Ege Medeniyetleri Müzesi ya da kentin bir liman kenti olduğunu dikkate alanların açması gereken bir Deniz Müzesi olmadığı halde sırf belediye başkanının sınıf arkadaşı diye müzecilikten anlamayan birinin elindeki koleksiyonun değeri artsın ve ona yeni bir kazanç kapısı olsun diye kentin hiç ihtiyaç duymadığı gereksiz bir İzmir Mutfak Müzesi’nin açıldığı bu dönemde bu tarihi değerli gemileri, onların İzmir seferlerini, bu gemilerle İzmir’e gelen milyonlarca insanı ve o gemilerle İzmir Enternasyonal Fuarı‘na taşınan yolcularını hatırlamak ve hatırlatmak istedim…
📌1974 yılından bu yana bir “gemi mezarlığı” olarak bu gemileri yok eden Aliağa Gemi Söküm Tesisleri‘ni büyük bir ayıp olarak bünyesinde barındıran İzmir‘in hemşerisi, sade bir yurttaşı olarak bu gemilerin parçalanarak çevreyi kirletmeye değil korunmaya ihtiyaç duyduğunu hatırlamak ve hatırlatmak istedim…
📌Bütün bu tarihi gemilerin, seferlerinin tarihi üzerine çalışan değerli tarihçi Ali Bozoğlu‘nun son zamanlarda hastalanması nedeniyle ilgilenemediği ve muhtemelen bu nedenle çalışmayan http://www.alibozoglu.com adresindeki blogun devamlı çalışması için konuyla ilgili olduklarını düşündüğüm İMEAK Deniz Ticaret Odası İzmir Şubesi, DEÜ Denizcilik Fakültesi, TMMOB Gemi Mühendisleri Odası ve İZDENİZ A.Ş. gibi kurum ve kuruluşların devreye girerek yardımcı olmaları gereğini hatırlamak ve hatırlatmak istedim…
📌Tabii ki geçtiğimiz günlerde kendisini dinlediğim İzmir Acıbadem Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Mustafa Seçkin‘in söylediği gibi, beynimizin içindeki nöronların hasar görüp birbiriyle bağlantısını kaybederek ölmesi anlamına gelen Alzheimer hastalığına yakalanmak istemiyorsak benim bu şekilde hatırlayıp hatırlatmak istediklerimin dikkate alınması ve gereğinin yapılması gerekiyor… Çünkü sevgili Dr. Seçkin‘in de söylediği gibi kentin hafızası ile insan hafızasının birbiriyle ilgili ve bağlantılı olduğunu biliyoruz… İnsan hafızası zayıflayıp kaybolduğunda kentin hafızası, kentin hafızası zayıflayıp kaybolduğunda da insanın hafızası çalışmıyor ve unutkanlıklar başlıyor…
8) Ünal, E., “Adı güzel kendi güzel Gülcemal”, İskeleye Yanaşan… Denizler, Gemiler, Denizciler, Derleyenler: Orhan Berent, Murat Koraltürk, İletişim Yayınları, 2013 İstaanbul, s.219-226
11) M/F Ankara, Vikipedi, https://tr.wikipedia.org/wiki/M/F_ANKARA128) Küçükalioğlu, S., 1999 – İdare-i Mahsusa, Kuruluşu, Faaliyetleri ve Sosyo-Ekonomik Etkileri, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 1999.
Bugün sizinle birlikte, bir süredir ara verdiğim İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin kültür-sanat politikalarıyla bu çerçevede 1 Nisan 2024 tarihinden bu yana yapıp eyledikleri ya da yapmadıkları, yapamadıkları üzerine söyleşmek istiyorum.
Hatırlayacağınız üzere Tunç Soyer döneminde büyük çabalarla 9 Eylül 1922’nin 100. yılında açılan 100. Yıl Kurtuluş Savaşı Anı Evi‘nin Cemil Tugay tarafından Konak Belediyesi‘ne bedelsiz kiralanması bahanesiyle, hem de 9 Eylül 1922’nin 102. yılında gözden çıkarılıp çalışamaz hale getirildiğini, bu anı evinin geliştirilip bir Kurtuluş Savaşı Müzesi haline getirilmesi gerektiğini 7 Ekim 2024 ve 10 Şubat 2025 tarihli iki ayrı yazımla dile getirmeye çalışmıştım. (1, 2)
Ardından 2026 yılının Mayıs ayında, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin hiçbir plan ve programa dayanmaksızın kültür hizmeti adına açtığı ve ama gerçekte lise ve üniversite öğrencilerinin ders çalışma mekânı olarak kullanılan kütüphaneleri, bu mekânların kapasiteleriyle kendilerine uygun görülen isimleri gündeme getirip tartışmış ve bu bağlamda uygulanabilir makul öneriler geliştirmeye çalışmıştım… (3)
İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay ile Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu’nun İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi’nin 9 Eylül 2024; yani 9 Eylül 1922’nin 102. yılında aldığı kararla kullanılmaz hale getirdiği 100. Yıl Kurtuluş Savaşı Anı Evi…
Aynı yılın Temmuz ayında ise Karşıyaka Belediye Başkanı Cevat Durak‘ın 2011 yılında açtığı Hamza Rüstem Fotoğraf Evi Müzesi‘ne ait taşınmazın gerçekte iflas etmiş bir belediye şirketi Kent A.Ş.‘ye devredilmesi nedeniyle kapatıldığını öğrenip aynı müzeyi bir yıl sonra eskisinden daha sapa bir yerde açma vaadinde bulunulduğunu, bu müzedeki özel koleksiyonun sahibi Mert Rüstem dostumuzun müzenin kuruluşunda yapılan protokoller ve söz konusu yerin “müze” statüsünde olması nedeniyle kendisine ait özel koleksiyonu geri alamadığına tanık olmuştuk.
Yapay zeka seçildiği söylenen Karşıyaka Belediye Başkanı Behice Yıldız Ünsal’ın kültür ve sanata düşman politikaları sonucunda kapatılan Hamza Rüstem Fotoğraf Evi Müzesi…
Böylelikle belediyeler tarafından açılan müze ya da anı evlerinin varlığını sürdürmesinin ne kadar pamuk ipliğine bağlı bir konu olduğunu, özellikle de kişilere ait özel koleksiyonlarla açılan belediye müzelerinin, beş yılda bir değişen belediye yönetimleri ve bunun doğal bir sonucu olarak allak bullak hale gelen kültür-sanat hizmetleri nedeniyle ne büyük bir riskle karşı karşıya olduğunu, müzecilik açısından son derece önemli olan kurumsallaşma ve sürdürülebilirlik olgularının bu ve buna benzer tehlike ve risklerle karşı karşıya olduğunu bir kez daha yakından görmüştük.
Ardından geçtiğimiz günlerde “İzmir Kitap Fuarı” adı altında yine birilerini zengin etmek amacıyla düzenlenen ticari faaliyetin tarihi ve doğal özellikleri nedeniyle koruma altındaki Kültürpark‘a ve İzmir‘deki kitapçılara verdiği zararları yerinde görmek amacıyla gittiğim Kültürpark‘ta eski Göl Gazinosu binası yerine inşa edilip İzmir Mutfak Müzesi adı verilen binada dört özel şahsa ait koleksiyondan oluşan geçici sergiyi gezerek aynı tehlike ve risklerin henüz müze olamamış bu girişim için de geçerli olduğunu fark ettim. (4, 5)
Söz konusu sergi, 1937 yılında geleneksel Türk mimarisini çağrıştıran eski Göl Gazinosu‘nun yıkılıp yerine yapılan ve Kültür ve Turizm Bakanlığı‘nca henüz müze ruhsatı verilmeyen soğuk görünümlü kimliksiz binada bulunuyor. Bu durumu en güzel şekilde binanın eski ve yeni halini gösteren aşağıdaki fotoğraflarda görebiliyoruz.
Hepimizin anılarında yer eden güzel duygularla hatırladığı o eski Göl Gazinosu‘ndan bugüne hiçbir şeyin kalmadığı bu yeni mekânda belediye başkanının sınıf arkadaşı ve eşi tarafından düzenlenen İzmir Mutfak Müzesi‘ni “nepotizm” adını verdiğimiz kayırmacılık sisteminin somut bir örneği olarak kabul etmemiz gerekiyor. Çünkü fiziki yapısı ve tarihi kimliği yok edilerek yeniden inşa edilen bu yeni binadaki İzmir Mutfak Müzesi, müzecilik konusunda eğitim alıp başarılı uygulamalar yapmış İzmir’in hak ettiği bir müze küratörü yerine amatör heveslerle işe girişen ve Cemil Tugay‘ın sınıf arkadaşı olması nedeniyle kısmeti açılan bir pratisyen hekimle gıda mühendisi olan eşi tarafından tasarlanıyor.
Aynı zamanda İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait Grand Plaza şirketinde yönetim kurulu üyesi olan pratisyen hekim Nejat Yentürk uzun zamandır yemek kültürü konusunda araştırmalar yapıp bir kitap yayınlamış; ayrıca, 1922 İzmir Yangını fotoğrafları, yemek kültürü ve parfüm gibi konularda koleksiyon sahibi olmakla birlikte; bugüne kadar profesyonel ve kurumsal ölçekte tek bir müze kurmamış ya da müze küratörlüğü yapmamış, gücünü belediye başkanının sınıf arkadaşı olmaktan alan oldukça hevesli bir amatördür.
Evet bugün 31 Aralık 2026 tarihine kadar açık kalacak olan bu sergi için koleksiyon sahipleriyle imzalanan protokollerde, uluslararası müzecilik pratiğinin etik kurallarından biri olan “geçici sergilere verilen özel koleksiyonlar için herhangi bir ücret talep edilmemesi” ilkesine ne ölçüde uyulup uyulmadığını ya da ABD ile Avrupa ülkelerindeki büyük kurumsal sergilerde yapıldığı gibi sergilenen özel koleksiyonlardaki malzemelerin sergi sonrasında daha da artacak değerleri üzerinden satışına belirli bir süre için kısıtlama getiren özel bir hükme protokollerde yer verilip verilmediğini bilmediğimizi de dikkate alarak… Çünkü bu istisnai uygulamanın nedeni, müzelerin, kamuoyu veya vergi dairesi tarafından, yakın gelecekte bir sanat eserini paraya çevirmeyi amaçlayan kâr amacı güden özel bir sanat koleksiyoncusunun fiili pazarlama kolu olarak görülmek istememeleridir. (6)
İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin henüz müze olarak çalışma ruhsatı alınmamış bir binada 2 Nisan-31 Aralık 2026 tarihleri arasında açık kalmak üzere dört koleksiyon sahibinden mutfak malzemeleri alarak geçici bir sergi açmış olması belediyeye ait özel bir koleksiyonun henüz oluşturulmadığını, bu amaçla antikacılardan yapılan alımlara belediyenin içinde bulunduğu mali sıkıntılara rağmen devam edildiğini; ancak “İzmir Mutfak Müzesi’ni açtık” diyebilmek ve müze açılışı için zaman kazanmak amacıyla böylesi bir yola gidildiği anlaşılmaktadır.
Hele ki Cemil Tugay‘ın Karşıyaka Belediye Başkanı olduğu dönemde yine aynı sınıf arkadaşlığı çerçevesinde Bostanlı Çatı Kültür Merkezi ile Cordelion Mutfak Sanat Merkezi‘nde düzenlenen sergilerle festival etkinliklerine Cemil Tugay‘ın İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne geçmesi sonrasında aynı kültür ve sanat merkezlerinin fiilen iş yapamaz hale gelmesi,bu çiftin Karşıyaka Belediyesi‘nde danışman ve küratör olarak çalıştığı 2019-2024 döneminde mutfak ve yemek kültürü adına yaptıklarının da kurumsallık ve sürdürülebilirlik ilkelerinden uzak olduğu anlaşılmaktadır.
Niçin müze?
Uluslararası Müzeler Konseyi (ICOM) müzeyi somut ve somut olmayan mirası araştıran, toplayan, koruyan, yorumlayan ve sergileyen, bütün bunları yaparken kâr amacı gütmeyen, toplumun hizmetinde olan kalıcı bir kurum olarak tanımlıyor. O nedenle bir müze kendisinin ya da başkalarının koleksiyonlarını “bakın, bakın benim ne güzel cicilerim var!” mantığı ile sergilemeyip aynı zamanda kendi konusu ile ilgili araştırmalar yapar, bunun için malzeme ve bilgi toplar, bağışçılarıyla ilişkilerini yönetir, bulup topladığı bilgi ve malzemeleri korur, tarihi, toplumsal, ekonomik ve kültürel bağlamı içinde yorumlayıp sergiler, bu amaçla eğitimler düzenler.
Oysa İzmir Mutfak Müzesi‘nin sahibi İzmir Büyükşehir Belediyesi bugüne kadar bırakın somut olmayan miras bağlamında mutfak ya da yemek kültürü envanteri hazırlamamış, İzmir‘le ilgili yerel gastronomi ürünleri için şimdiye kadar Türk Patent ve Marka Kurumu‘ndan alınan toplam 38 coğrafi işaretten 2 tanesi Bornova, 2 tanesi Menderes, 1 tanesi Karabağlar, 1 tanesi Kınık, 1 tanesi Seferihisar belediyeleri tarafından alındığı halde İzmir Büyükşehir Belediyesi 2016 yılında sadece tek bir ürün (Çeşme Kavunu) için coğrafi işaret almış, bu ürünlerden sadece Bergama Kozak Çam Fıstığı, Avrupa Komisyonu tarafından korumalı menşe adı (PDO) statüsüyle AB Coğrafi İşaret Sicili‘ne kaydedilmiş, diğerleri için böyle bir sicil kaydı yapılmamış, coğrafi işaret almış ya da almamış gastronomi ürünlerinin korunması için herhangi bir çalışma, araştırma ya da yayın yapmamıştır.
Bir yanda gerçek bir ihtiyaç olarak ortada duran Kurtuluş Savaşı ve Ege Medeniyetleri Müzesi, diğer yandan da sınıf arkadaşının oyalanması için kolların sıvandığı İzmir Mutfak Müzesi…
İzmir’de bir mutfak müzesine gerçekten ihtiyaç var mıdır?
Anımsayacak olursanız büyükşehir belediyesi eski başkanı Tunç Soyer‘in hizmet döneminde şair, yazar ve gazeteci Sunay Akın, Kültürpark‘taki eski Göl Gazinosu‘nda balmumu heykel müzesi kurmak istemiş; ancak bu hayalini Soyer‘in başkanlık döneminde gerçekleştirememişti.
Anlaşılan o ki, bu örnekte de görüldüğü gibi Kültürpark‘taki eski Göl Gazinosu geçmişte ve günümüzde yeni yeni müzeler açmak hayalini kuranları kışkırtan, onları baştan çıkaran bir özelliğe sahip olmuştur!
Ülkemizdeki mevcut mutfak müzelerine baktığımızda en büyük ve önemli müzenin Türk-Osmanlı mutfak kültürünün merkezi konumunda olan Topkapı Sarayı‘ndaki Matbah-Amire akla gelir. Padişah dışında her gün 4.000 ila 15.000 kişiye yemek pişirilen bu mutfaktaki dev bakır kazanlar, tombak yemek kapları, sürahi ve ibrikler, yaklaşık 10.700 parça Çin ve Japon porseleninden oluşan Çin dışındaki en büyük ve kesintisiz koleksiyon, zehir sezen Celadonlar ve mücevherli porselenler insanın aklını alan bir zenginliğe sahiptir.
Diğer önemli mutfak müzelerinin ise her biri ayrı bir yemek kültürüne sahip bölgede konumlanmış olan ve hepsi o illerin büyükşehir belediyelerine ait koleksiyonlara sahip Gaziantep‘teki Emine Göğüş Mutfak Müzesi, Şanlıurfa‘daki Hacıbanlar Evi Mutfak Müzesi, Antakya-Hatay‘daki Antakya Mutfak Müzesi ve Kahramanmaraş‘taki Dulkadiroğlu Tematik Mutfak Müzesi‘dir. Geriye kalan müzeler ise Aydın ve Kuşadası‘ndaki Oleatrium Zeytin ve Zeytinyağı müzeleri, Afyonkarahisar‘daki Sucuk Müzesi, Kars‘taki Boğatepe Peynir Müzesi, İstanbul/Esenyurt‘taki Pelit Çikolata Müzesi‘dir.
Antakya-Hatay Mutfak MüzesiGaziantep Fatma Göğüş Mutfak MüzesiDulkadiroğlu Tematik Mutfak MüzesiHacıbanlar Evi Mutfak MüzesiTopkapı Sarayı Matbah-ı Amire
Mutfak müzelerinin yurdumuzdaki coğrafi dağılımına bakıldığında her birinin ayrı tarihi bir döneme ya da o il ya da bölgede var olup diğerlerinden farklılıklar gösteren ayrı bir yerel yemek kültürünü temsil ettiği görülür. Özellikle de Gaziantep, Şanlıurfa, Antakya-Hatay ve Kahramanmaraş‘taki mutfak müzeleri itibariyle…
Ama İzmir‘de bu anlamda Ege ve Akdeniz mutfağından ayrı ve farklı bir İzmir Mutfağı olmadığı için bu kültürü ortaya çıkarıp yaşatmak ve korumak adına bir müze açmak, “Kurtuluş’un ve Kuruluş’un Kenti” olarak adlandırılan İzmir‘de halkın uzun yıllardır talep ettiği bir Kurtuluş Savaşı Müzesi ya da Ege Denizi kıyılarında ortaya çıkan uygarlıkları vurgu yapacak bir Ege Uygarlıkları Müzesi gibi asıl ihtiyaçların dikkate alınmadığını göstermektedir.
O nedenle İzmir‘de, İzmir‘in de içinde yer aldığı Ege ya da Akdeniz mutfağından ayrı, ondan farklı bir mutfak/yemek kültürü olmadığı; ayrıca, İzmir‘de Müslüman Türk, Rum, Ermeni, Yahudi, Levanten mutfaklarıyla göçmen Girit ve Balkan kültürlerinden oluşan kozmopolit bir mutfak ve yemek kültürü olduğu; ayrıca, bu kültürlerin Ege ya da Akdeniz mutfağı kültürlerinden farkı olmadığı için sırf bunun için ayrı bir İzmir Mutfak Müzesi‘nin kurulmasına gerek olmadığını düşünüyorum.
İzmir Mutfak Müzesi gibi kamusal bir hizmet niye tek bir kişiye teslim edilir?
Hepimizin bildiği gibi İzmir‘de yemek ve mutfak kültürü üzerine araştırmalar yapan birçok kurum ve kişi bulunmaktadır. Bunlardan ilk aklıma gelenler Ege, İzmir Ekonomi, Yaşar ve İzmir Katip Çelebi üniversitelerinin gastronomi ve mutfak sanatları bölümlerinde, Dokuz Eylül Üniversitesi Bergama ve Efes meslek yüksek okullarının aşçılık programı ile turizm ve otel işletmeciliği bölümleriyle Bakırçay Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü‘nde yemek ve mutfak kültürü üzerine çalışan birçok akademisyen, bilim insanı ve uzman bulunduğu halde; ayrıca, İzmir‘in basılı ve dijital gazete ve dergileri üzerinden tanıdığımız Ahmet Uhri, Nedim Atilla, Betül Öztürk gibi birçok isim yemek ve mutfak kültürü üzerine çalışıp yayınlar yaptığı, değişik kurumlarda projeler yürüttüğü halde İzmir Mutfak Müzesi‘nin tasarımında sadece Nejat ve Aybala çiftinden yararlanılmış olması böyle bir çalışmanın çok disiplinli yanıyla demokratik katılım özelliğini zedeleyen bir durum yaratmıştır.
Katalog eksikliği ve duvarlara yerleştirilen panolardaki uzun yazılar nedeniyle ortaya çıkan sergi/müze yorgunluğu…
İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin tüm sergi ve müzeleri için tek bir katalog dahi düzenlenmemekte, bir kurumsal müze/sergi için büyük bir eksiklik oluşturan bu durum müze/sergi salonunun duvarlarına yerleştirilen panolardaki uzun yazılarla giderilmeye çalışılmaktadır. Oysa okuma alışkanlığının olmadığı ve bu durumun sosyal medya sayesinde daha da kötü hale geldiği bir toplumda sergiyi açıklamaya çalışan bu uzun yazıların tümü okunsa bile okuma süresi çok uzun olacağı ve bu da müze ya da sergi ziyaretçilerinde bıkkınlık ve yorgunluk yaratacağı için sergi ya da müzelerde ziyaretçiyi okuma tembelliğine sürükleyen, küratörün de işini basitleştirip fazla emek harcamamasına neden olan uzun yazılı açıklamalardan vazgeçilmesi uygun olacaktır.
Öte yandan uzun süredir İzmir‘de faaliyet gösteren Arkas Sanat Merkezi ve Folkart Galery gibi sanat kurumlarının tüm sergilerinde önceden hazırlanmış sergi/müze katalogları ziyaretçileri beklerken İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin tüm müze ve sergilerinde “kurumsal sergi/müze” olmanın koşulu olan kataloglar -ne yazık ki- hazırlanmamaktadır. Hazırlansa bile, APİKAM‘ın düzenlediği “İzmir Fotoğrafhanesi” sergisinde olduğu gibi küratör tarafından hazırlanıp İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nce basılan katalog sergi küratörünün eseriymiş gibi sunulmaktadır. Oysa o sergi İzmir Büyükşehir Belediyesi gibi büyük bir kuruma ait ise o kataloğun ya da kitabın da o kuruma ait olduğu bilinmeli ve tanıtımı kurum yöneticilerince yapılmalı, sergi küratörünün kitabıymış gibi küratörün kişisel reklamının malzemesi olarak kullanılmamalıdır.
Kıssadan hisse adına;
Şayet sınıf arkadaşlığı ilişkilerine önem veren bir belediye başkanı iseniz ve bu arkadaşlardan biri yemek ve mutfak kültürü konusunda kendince araştırmalar yapıp kitaplar yazıyorsa, bu amaçla koleksiyon sahibi olup diğer koleksiyon sahipleri ve müzayede kurumlarıyla ticari ilişkiler kuruyorsa sırf onu memnun etmek için adeta bir çocuğun eline verilen oyuncakla oyalayıp eylemek için; ayrıca, arkadaşınızın koleksiyonundaki bazı malzemeleri sergileyerek bu malzemelerin piyasa değerini arttırmak istiyorsanız onun elindeki koleksiyon parçalarına göre sergi ve müzeler kurmasını sağlar; böylelikle, sahip olduğunuz kısıtlı kamu kaynaklarını arkadaş hatırına israf eder durursunuz…
Bir de belediye başkanı olmadan önce, özellikle de hazırladığınız seçim beyannamesinde belediye müze ve sergileri konusunda herhangi bir öngörüde bulunmamışsanız, üstüne üstlük göreve geldikten sonra belediyelerin anayasası niteliğindeki stratejik planla yıllık performans programlarında mutfak müzesi benzeri müzeler kuracağınızı belirtmemişseniz, bunun dışında belediyenin kültür ve sanat politikaları ile ilgili temel bir belgenin yokluğunu göreve geldiğiniz tarihten 2 yıl 1 ay 6 gün sonra fark edip 6-7 Mayıs 2026 tarihlerinde İzmir Kültür Politikaları adıyla bir çalıştay düzenleyip orada konuşulanları yine aradan 4 ay 21 gün geçmiş olmasına rağmen halen İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür Politikaları Belgesi haline dönüştürememiş ve bu belgeyi kamuoyu ile paylaşmamışsanız;
Emin olun, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay‘ın ve belediyede önemli görevlere getirdiği sınıf arkadaşlarıyla onların eşlerinin aday gösterilmeyip ya da seçimi kazanamayıp belediyeden ayrılmak zorunda kaldığı günün hemen ertesinde, aynen kendisinin 100. Yıl Kurtuluş Savaşı Anı Evi‘ne yaptığı gibi ya o müzenin kapısına kilit vurulur ya da adı değiştirilip başka bir müzeye dönüştürülür; böylelikle “bir heves, bir kalas” mantığıyla yapıp eylediklerinin üstü bir kalemde çizilip unutulur…
Belki de bir önceki belediye başkanının başına geldiği gibi hakkınızda soruşturmalar açılıp ağır cezalarla ödüllendirilirsiniz ve böylelikle hem kendinizin, hem de değer verdiğiniz aile büyüklerinizin adı bu kötü olaylardan etkilenir…
Çünkü belediye başkanlarıyla onlara yakın liyakatsiz ekiplerin, tıpkı Tunç Soyer ve ekibinin başına gelenlerde olduğu gibi, hem kendi adlarını hem de ürettikleri hizmetleri kurumsallaştırıp sürdürülebilir hale getirebilmesi öylesine kolay acemi amatörlerin işi değildir…
Eski adıyla Mekteb-i Mülkiyye, yeni adıyla Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi‘ndeki lisans eğitimini 1976’da bitirerek “ben artık 1976 mezunu bir Mülkiyeliyim” deme hakkına kavuşmakla birlikte; henüz taze, toy, yeni bir mezun olma utangaçlığıyla bu ifadeyi yıllarca söyleyemediğimi hatırlıyorum. Ama artık aradan 50 yıl geçtikten sonra Mülkiye camiasının gelenekleri çerçevesinde, önümüzdeki 4 Aralık 2026 tarihinde Siyasal Bilgiler Fakültesi ile Mülkiyeliler Birliği Genel Merkezi‘nin ortaklaşa düzenleyeceği etkinlikte 50. mezuniyet plaketini alacak kocamış bir “abi” olarak eskidiğimi; ancak, bu arada o yıllarda bilim adına öğrendiğim neredeyse her şeyin geçersiz hale geldiğini görüp çaresizlik hissetmeye başlamıştım.
Eski adıyla Mekteb-i Mülkiyye, yeni adıyla Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi…
Kendimi artık büyümüş; hatta, kocamış hissettiğim ve aradan geçen 50 yılın muhasebesini yaptığım son günlerde bir de karşıma sevgili Haydar Bayak kardeşimin oğlu ile birlikte çekildiği bir fotoğraf çıkmaz mı!!! Sevgili Haydar‘ın oğlu Rüzgar, Mülkiye‘ye kaydını yaptırdıktan sonra taze bir Mülkiyeli, daha yerinde bir isimle “tüllâbın” yeni bir üyesi olarak babasını almış bizim okulun önünde fotoğraf çektirmiş, Haydar da bunu Facebook‘ta paylaşmış ve oğlu Rüzgar iyi bir seçim yaptığı için yüzlerce kutlama mesajı almıştı… Kendisini ve babasını kutladıktan sonra düşündüm ki; bir yanda okula girişinden bu yana 54, mezuniyetinden bu yana 50 yıl geçip tüm yapamadıklarına rağmen övünüp böbürlenen biri var, diğer yanda da taptaze, “0 kilometre” yeni, genç bir umut olarak esecek yeni bir Rüzgar var… O nedenle Rüzgar‘ın devamlı esmesini; hatta bir fırtınaya dönüşerek bizlerin yapamadığını yapmasını diledim…
Bu arama bütün bu eskime, yıllanıp demlenme ve hatta daha da ileriye giderek bir dinozor gibi çöp kutusuna atılma hallerine rağmen bir Mülkiyeli olarak “Önce Türkiye, Önce Dünya, Sonra Mülkiye” anlayışını devam ettirmekten, onca eziyet, haksızlık ve kötülüklere rağmen omurgalı bir insan evladı olarak bu sloganı, dünyanın ve Türkiye‘nin daha da kötüleşen durumuna rağmen tüm yaşamım boyunca hayata geçirmiş olmaktan kıvanç duyuyor ve seviniyorum…
Evet, şimdi yarım asırlık kocamış bir Mülkiyeli olarak aynı yıl mezun olan arkadaşlarımla birlikte 4 Aralık 2026 tarihinde yapılacak kutlamalara hazırlanıyor, 1975-1976 dönemindeki toplumsal olaylarda arkadaşlarımızın yaralanıp ölmesi nedeniyle yapamadığımız geleneksel “İnek Bayramı” nedeniyle düzenleyemediğimiz “Kazgan” dergisini çıkarmaya çalışıyoruz. Aradan 50 yıl geçtikten sonra arkadaşlarımın desteği ile hazırlanması görevini üstlendiğim bu yıllıkta 50, 55’lik yıllık anılarımızı hatırlayıp birbirimize anlatmaya çalışıyor, unuttuğumuz birçok şeyi hep birlikte hatırlıyoruz. Hem de öğrencilik yıllarında bizi birbirimizden ayıran kamplaşma, ayrılık ve çatışmalara rağmen… İşte bu anlamda, bugün önce sizlerle paylaştığım iki anımı benden sonra gelecek yeni Rüzgar‘ların iyi bir araştırmacı olması için, fark etmeden katıldığım ülkemizdeki ilk kamuoyu araştırması üzerinden bilgiler verip önerilerde bulunmaya çalışacağım.
Bu bağlamda bugün size “bilgiye yolculuk” anlamında 51 ve 54 yıllık iki anımı anlatmak istiyorum:
İlk anım 1972 yılı ile ilgili… Üniversitenin 1. sınıfı ve Büyük Anfi‘deki ilk derslerimizden biri… Sevgili hocam Muammer Aksoy bize “üniversite” sözcüğünün etimolojik kökenini ve ne anlama geldiğini anlatıp bize üniversite ve üniversiteli olma bilinci kazandırmaya çalışıyor…
Bilgiyi aramak, araştırmak ve bulmak…
O ilk derste “üniversite” sözcüğünün anlamını kavratmak için kullandığı bir metafor vardı: Büyük, binlerce kitabı barındıran bir kütüphane… Şöyle demişti bize: “Çocuklar kendinizi aynen Batı ülkelerindeki kütüphaneler gibi büyük, binlerce, milyonlarca kitabın olduğu bir kütüphanede hayal edin… Ve bir üniversiteli olarak aradığınız kitabın o müthiş büyük kütüphanenin hangi rafında olduğunu düşünün… Evet çocuklar, üniversiteli olmak demek, aradığınız kitaba; yani bilgiye nerede ne şekilde ulaşabileceğinizi, bunun yolunu yöntemini bilmektir”…
Ve ben de adeta kulağıma küpe ettiğim bu metafor üzerinden bir araştırma öncesinde o araştırma ile elde edeceğim bilgiye o kütüphanenin hangi rafında olduğunu önceden bildiğim kitabı edinerek ulaşmaya çalışır, bilgiye ulaşmanın da ayrı yetenek ve beceri gerektirdiğini düşünürüm..
Gelelim ikinci anıya… Yıl 1976… Mülkiye‘deki lisans eğitiminin üçüncü yılında, Siyaset ve İdare Bölümü‘nün başarılı bir öğrencisiyim… Hem derslerimi, hem de hocalarımı seviyor, ders saatleri dışındaki zamanı hocalarımla geçirerek normal eğitime ek yeni şeyler öğrenmeye çalışıyorum…
O anlamda sevip saydığım hocalarımdan biri de Siyasal Davranış dersime gelen ve beni bir anne gibi sevip sahiplenen Siyasal Davranış Kürsüsü başkanı Prof. Nermin Abadan Unat‘tı…
Eğitim döneminin ikinci sömestrinde Nermin Hoca bana “Milliyet gazetesi adına bir araştırma yapacağız. Bu araştırmada saha elemanı olarak çalışmak ister misin” diye sorduğunda balıklama bu işin içine atlamış ve oluşturulan iki saha ekibinden birinin sorumluluğunu üstlenmiştim.
Milliyet Gazetesi: 26 Eylül 1975
Milliyet Gazetesi adına yapılacak araştırmanın konusu ise 12 Ekim 1975 tarihinde yapılacak olan kısmi senato ve milletvekilliği seçimlerinde 7 adet senatörün seçileceği Ankara iliyle sınırlıydı. Gazetenin sağlayacağı 34.000.- liralık destek karşılığında bizler de Ankara kent merkezi ile ilçe ve köylerde anketler yaparak hangi partinin hangi oranda oy alabileceğini belirlemeye çalışacaktık.
1973 yılı verilerine göre Ankara ilinde 786.398 adet seçmen olduğu için 1/1000 oranında katmanlı tesadüfi örnek yöntemiyle toplam 787 seçmen üzerinde yüz yüze görüşme tekniği ile anket çalışması yapılacaktı. 787 seçmenin ne kadarının köylü, ne kadarının kasabalı, ne kadarının gecekondu ve ne kadarının da büyük kentli olması gerektiği istatistiksel verilerden yararlanılarak saptandı. Daha sonra da anketçiler olarak köylere, kasabalara ve mahallelere dağıldık.
Yapılan hesaplara göre 1975 yılının Eylül ayı içinde 787 anketten, 477’sini Ankara‘nın merkez ilçelerinde, 89’unu merkez-dışı ilçelerinde olmak üzere 566’sını Ankara kent merkezindeki 4 ilçe ve 11 mahallede, 221’ini de Güdül, Ayaş ve Şereflikoçhisar‘ın 13 köyünde yapacaktık.
Hiç unutmam ben saha çalışma ekibinin sorumlusu olarak Ankara kent merkezindeki Etlik mahallesine gitmeden önce o mahallede direniş komitesi kurup mahalleyi faşistlerden koruyan devrimci arkadaşlara giderek izin istemek zorunda kalmıştım. Tabii ki Mülkiyeli bir öğrenci olarak istediğim bu izin sonucunda o mahallede anket yapmamız mümkün olmuş, o devrimci arkadaşlar da yaptığımız çalışmalara yardımcı olmuşlardı.
Köylerde yaptığımız çalışmalardan hatırladığım diğer bir anım ise Şereflikoçhisar‘ın bir köyünde yaptığımız çalışmayla ilgilidir. O gün hiç unutmam, yanımdaki hocam Ahmet Taner Kışlalı ile birlikte dolaşıp anket yapacak birilerini ararken bir sürü köpeği saldırıp paçamı dişleyerek ısırmaya çalışmıştı. Ben tabii ki beklemediğim bu saldırı nedeniyle paniklemiş haldeyken sevgili Ahmet Taner, “Ali Rıza çömel ve hareketsiz kal” diyor, bir yandan da köpeğin sahibini bulmaya çalışıyordu. Nihayet köpeğin sahibi kadın gelip olaya müdahale ettiğinde köpeği uzaklaştırılabilmiş ve ben de yaşadığım şoktan kurtulmuştum.
Köylerdeki anket çalışması: Serap Balaman, Ahmet Akal, Necdet Akyıldız ve Dr. Doğu Ergil…
Anket çalışması sırasında tanışıp birlikte çalıştığım değerli bir insan da, sosyal antropoloji alanındaki çalışmalarıyla tanınan Prof. Dr. Ali Rıza Balaman ve onun kızı Serap Balaman‘dı.
Saha çalışmasının başarıyla bitmesi sonrasında bizleri evlerimize göndermeye kalktıklarında ise araştırmanın bundan sonraki aşamalarına da katılmak istediğimi söyleyerek hem bu verilerin üzerinde sırayla (0) ve (1) yazılı veri kartlarının nasıl işlendiğini, bu kartların o tarihlerde büyük bir dolap hacmindeki ODTÜ bilgisayarlarına nasıl yüklenip dakikalar sonrasında traktör denilen yazıcılardan uzun şeritler halinde çıktığını, bu verilerin farklı değişkenleri dikkate alarak nasıl tablo haline getirildiğini ve nasıl yorumlanması gerektiğini öğrenmiş, böylelikle daha sonraları faşistlerce öldürülen ODTÜ Bilgisayar Bölümü yöneticisi Necdet Bulut ile tanışıp birlikte çalışma fırsatını yakalamıştım.
Bütün bu çalışmaların sonuçları ise Milliyet Gazetesi‘nin 26 ve 27 Eylül 1975 tarihlerinde “Kim Kime Niçin Oy Veriyor? Milliyet’in 1975 kısmi Senato ve Milletvekilliği Seçimleriyle İlgili Kamuoyu Anketi, 29 Eylül Günü Başlıyoruz” şeklindeki duyurusuyla 29 Eylül-11 Ekim 1975 tarihleri arasında 11 bölüm halinde kamuoyu ile paylaşılmıştı.
Yaşamımın daha sonraki yıllarında her aşamasına katıldığım bu araştırmanın Türkiye‘de bilimsel yöntemlerle yapılan ilk kamuoyu yoklaması olduğunu öğrenip daha bir sevinmiş, daha bir onurlanmıştım.
Ardından 4. sınıfta yine hocam Nermin Abadan Unat‘ın lisans ödevi olarak verdiği “Çocuğun Politik Sosyalizasyonu” araştırmasını yine bu kamuoyu yoklamasında öğrendiklerimi tekrarlayarak, bu kez Ankara‘nın Abidinpaşa, Yenimahalle, Kızılay Devlet mahallesi ve Çankaya‘daki 4 ilkokulda toplam 282 beşinci sınıf öğrencisine anket uygulayarak tekrarlamış; böylelikle araştırma örnekleminden tasarımına, saha uygulamasından yorum ve değerlendirme aşamalarına kadar tüm bir araştırmanın aşama ve yöntemlerini öğrenmiştim.
Nitekim bu ilk bilgi ve deneyimler yaşamımın daha sonraki evrelerinde çok işe yaramış, ülkemizin Sonar K, PR Medya, Stratejipoll ve Etik Araştırma gibi araştırma şirketlerinde araştırma tasarımı, özellikle de derinlemesine görüşme yöntemleriyle çalışmalar yaparak iyi bir araştırmacı olmanın keyfini yaşamış, ancak bugünkü bazı kamuoyu araştırması şirketleri gibi sonuçlar üzerinde manipülasyonlara başvurduklarında da istifa ederek ayrılmayı kendime ilke edinmiştim.
Kıssadan hisse niyetine;
Bizlerin o tarihlerde bilim adına, barış, özgürlükler, demokrasi ve tüm insanlık değerleri adına öğrendiğimiz adeta her şey kuralsızlığın, gerçek dışılığın geçerli olduğu günümüzde tümüyle yok edilmiş ya da etkisiz kılınmış olsa da doğru bilgiye ulaşmanın akılcı ve bilimsel yöntemleri iyi ki değişmiyor, değiştirilemiyor…
İşte o nedenle ne mutlu bize, bizlere, ne mutlu bu bilinçle yetişmiş insanlara, Mülkiyeli büyüklerime ve kardeşlerime demekten kendimi alamıyorum….
Mehmet Bedrettin Kökten’ingenç mimarlara tavsiyesi:
“Bu meslekte bol kitap karıştırsınlar, gezsinler, yorulmadan sorsunlar. Serbest elle, çizgiyle, renkle akademik bir hava içinde çizsinler.”
Ali Rıza Avcan
Restoratör yüksek mimar, ressam, grafik tasarımcısı ve akademisyen Mehmet Bedrettin Kökten, her ne kadar İstanbul‘da doğmuş ve mezarı şimdi doğduğu o kentte olsa da, İzmir için önemli bir isimdir… Facebook’ta halen faal olan kişisel sayfasındaki bilgilere göre 24 Ocak 1922 tarihinde doğmuş ve yaşamının 44 yılını mesleği gereği İstanbul ve yurdun değişik bölgelerinde geçirmiş olmakla birlikte; 1966’dan 2008’e kadar; yani 42 yıl süreyle İzmir‘de yaşamış, böylelikle neredeyse yaşamının yarısını İstanbul‘da, diğer yarısını da İzmir‘de geçirmiş büyük bir değerdir. (1)
Doğup büyüdüğü İstanbul açısından önemi, Milli Eğitim Bakanlığı Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü Anıtlar Şubesi Restorasyon ve Onarım Bürosu ve Vakıflar Genel Müdürlüğü gibi değişik kamu kurumlarında çalıştığı dönemde Osmanlı Dönemi tarihi eserlerinin, özellikle de Bursa‘daki Yeşil Medrese, Muradiye Medresesi, Emir Sultan Külliyesi gibi tarihi eserlerin restorasyonu konusunda ortaya koyduğu son derece başarılı çalışmalardır.
İzmir açısından önemi ise mimarlık eğitimi alanındaki çalışmalarıyla kentin dört bir yanına serpiştirdiği eserlerden ve özellikle İzmir‘deki eski yapılarla eski yaşamı ele alan son derece özgün çizimleridir… Nitekim bugünkü yazımın konusu da bu çizimleri sizlerle paylaşma dileğimdir…
O nedenle sizlere Mehmet Bedrettin Kökten‘in yaşamı, değişik kentlerde mimarlık ve restorasyon alanında neler yaptığı, hangi eserleri ortaya koyduğu ve kişisel özellikleri ile ilgili bilgiler vermeyip bu görevi Prof. Dr. Hikmet Gökmen‘in 1998 yılında Egemimarlık dergisi adına Mehmet Bedrettin Kökten ile yaptığı harika bir röportajın tümünü sizlerle paylaşarak yerine getirmek istiyorum. (2)
İzmir olarak Mehmet Bedrettin Kökten‘den bizlere kalanlar ise başta Kültürpark‘taki çeşme yapısı olmak üzere bugün kızı Hande Kökten‘in oturduğu Karşıyaka‘daki İpek Apartmanı, tasarımını geliştirdiği TC Merkez Bankası İzmir Şubesi binası, İzmir Vakko Mağazası, Egemak Oto Bakım Merkezi ve Tansaş Narlıdere Alışveriş Merkezi ile Uluslararası İzmir Fuarı için hazırladığı T. Emlak Bankası, Suudi Arabistan, Ürdün, Mobil ve Tariş pavyonlarıdır.
Tasarımı Mehmet Bedrettin Kökten tarafından yapılan Kültürpark çeşmesi…
TC Merkez Bankası İzmir Şubesi projesindeki Mehmet Bedrettin Kökten imzalı imaj… (Kaynak: SALT Araştırma Ali Saim Ülgen Arşivi)
Ama sonuçta eğri oturup doğruyu söylememiz gerekirse;
MehmetBedrettin Kökten’in Eski İzmir’e ve bu kentteki kültürel mirasa ilişkin çizimleri bugün itibariyle çok değerli olmakla birlikte; Eski İzmir’den hiçbir izin bırakılmadığı bugünkü İzmir’in estetikten uzak, çarpık yapılaşmasına; özellikle de yapsatçılığa dönüşen mimarlık mesleği adına 1. Kordon, Karşıyaka ve Konak-Üçkuyular hattındaki Çin Sedlerinde ortaya konulan kent suçlarına bakıldığında -ne kadar iyiniyetli olurlarsa olsunlar- bu kötü manzarada mimarların da payı olduğunu kabul edip; şehrin planlanması, rantın kentin egemenleri adına yeniden dağıtılması ve mimari tasarım-uygulamalarında ortaya çıkan işbirliklerinin Koca Sinan’ı bile mezarında ters çeviren kötülükleri beraberinde getirdiğini kabul etmemiz gerekiyor….
İzmir/Kemeraltı Çarşısı, 19. yüzyıl sonu, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
İzmir/Türk Mahallesi, Tilkilik, 19. yüzyıl, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
Bornova’daki Paggy Köşkü, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
Karşıyaka’daki Löhmer Köşkü, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
İzmir/Çakaloğlu Hanı, 18. yüzyıl, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
İzmir/Kızlarağası Hanı, 18. yüzyıl, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
Eski İzmir Postahane (Eski Posta Paket) Binası, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten
İzmir Şehir Tiyatrosu (Eski Türkocağı), 1996, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
İzmir Vakıflar Bankası Binası, 1996, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
İzmir Osmanlı Bankası /Büyük Kardıçalı Hanı, 1996, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
Buca’daki Forbes Köşkü, 1994, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
İzmirli avukat Baha Yörük’ün uzun yıllar yaşadığı Russo Köşkü, 1994, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
Bornova’daki ünlü Pandispanya Köşkü, (Şu sıralar Ege Üniversitesi tarafından kullanılıyor),1994, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
Bornova’daki yıllanmış restorasyon öyküsü ile tanınan Patterson Köşkü, 1994, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten
Bugünlerde “Durmuş Yaşar Köşkü” olarak bilinen Alliotti Köşkü, 1994, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
Karşıyaka’daki Pennetti Köşkü, 1994, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
Karşıyaka’da 1976-1978 döneminde yıkılarak yerine Çağlayan apartmanının yapıldığı ikiz İplikçizade (Alyotti) Köşkü, 1995, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
Buca Guest Evi, 1995, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
Buca’daki Barff Köşkü, 1995, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
Şimdilerde Karşıyaka Öğretmen Evi olarak bilinen Petrocochino Kulübü, 1995, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
Bornova Murad Köşkü, 1995, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
Buca Rees Köşkü, 1995, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
Eski İzmir çizimleri…
TMMOB Mimarlar Odası İzmir Şubesi’nin Egemimarlık dergisinden…
“Tarih İçinde İzmir” serisi, Bedri Kökten Aile Arşivi….
Bugün 9 Eylül 2026… İzmir‘in ve Anadolu‘nun emperyalizmin emrindeki orduların işgalinden kurtuluşunun 104. yılı…
9 Eylül 1922 anısına yapılıp 30 Nisan 1926’da balık yatakları oluşturulsun düşüncesiyle Karaburun açıklarında batırılan 9 Eylül Vapuru… Tarihi, kültürel mirasın balıklar uğruna yok edilmesi…
Aynı zamanda da 9 Eylül 2016 tarihinde kurulup bugüne kadar -bu yazı dahil- 1.082 adet yazının paylaşıldığı Kent Stratejileri Merkezi‘nin 10ncu yaşını doldurup 11’inden gün almaya başladığı bir bir yılın başlangıcı…
Karşınızda 10 yaşını doldurmuş meraklı, öğrenmeye aç ve devamlı doğru bilginin peşinden koşup bunu paylaşmak isteyen yetişkinliğe aday bir çocuk, bir gelecek var!
O nedenle bu bloğun kişisel sahibi olarak kendimi ve asıl sahibi okuyucularımı kutlamam gerekiyor…
10 yıldır devam eden beraberliğimiz çerçevesinde burada toplam 1.081 adet yazıyı kaleme alıp paylaşmışız ve bu paylaşımlar (bu yazıyı kaleme aldığım 8 Eylül 2026 itibariyle) 703.487 kez görüntülenmiş, 503.307 ziyaretçimiz olmuş, yazdıklarımız 620 kez beğenilmiş ve 224 adet yorum yazılmış…
Tabii ki buradaki yazıları paylaştığım Facebook‘taki kişisel hesabımla kurduğum ya da yönettiğim dört ayrı grupta; ayrıca, Kent Stratejileri Merkezi adıyla açtığım X, Linkedin, Instagram ve WhatsApp gibi sosyal medya platformlarında yapılan beğeni ve yorumlar bunun dışında kalmak üzere…
Evet, biliyorum Türkiye gibi bir ülkede ve İzmir gibi bir kentte 9 Eylül 2016’dan bu yana hiçbir yerden mali yardım almadan bağımsız bir tutumla bir kişisel bloğu bu kerte ilgi görecek şekilde ayakta tutup sürdürmek zor bir iş ve bu zor işi başardığımız için hem kendimi hem de okuyucularımı kutlamak istiyorum.
Vittorio Pisani’nin İtalyan hükümetinin siparişi ile yaptığı tablolardan biri… Sırf Yunan’ın yerine İtalyan’ın tercih edilmesi adına…
Bu önemli gün; yani, İzmir‘in işgal edildiği 15 Mayıs 1919 Perşembe ve işgalden kurtulduğu 9 Eylül 1922 Cumartesi günleri itibariyle tarihi gerçeklerden bihaber kişi ya da çevrelerin bilerek ya da bilmeyerek yaptığı bir yanlışlığa dikkat çekerek bu işin hiç de söylendiği gibi olmadığını dile getirmek istiyorum.
Emperyalizmin emrindeki Yunan ordusunun 15 Mayıs 1919 ve izleyen tarihlerde gerek İzmir rıhtımında gerekse diğer Ege kentlerinde ve kasabalarında yaptığı insanlık dışı hareketleri, vahşeti aslında hepimiz biliyor, kabul ediyor ve barıştan yanlıları olarak bu zulüm ve eziyetleri lanetliyoruz…
Ama bir de bakıyoruz ki, işgalin olduğu anlarda aslında orada olmayan, babası İzmir‘deki İtalyan okulunda müdür olarak çalışan İtalyan asıllı ressam ve illüstratör Vittorio Pisani eline paletini ve boyalarını alarak işgalci Yunan Ordusu‘nun yaptığı zalimlikleri resmeden 10 adet tablo yapıyor ve bu tablolardaki öldürme, yaralama, eziyet ve işkence görüntüleri kullanılarak Yunan Ordusu‘nun İzmir‘i işgaline karşı çıkılarak dünya çapında propaganda yapılıyor…
Aynı ressam işgal sonrasında Türkiye‘de iş bulup Tariş gibi kooperatiflerin afiş ve tablolarını yapıp ardından da İtalya‘ya gidiyor ve “La Tribuna Illustrata della Domenica” isimli resimli haftalık derginin kapaklarına o yıllardaki Mussolini İtalyası‘nın havasına uygun militarizm kokan 4.000’den fazla illüstrasyon çiziyor, o günlerde Habeşistan‘a saldıran İtalyan ordusunun kahramanlıklarını resmediyor, ordunun birçok birimi ve özellikle Ulusal Güvenlik Gönüllü Milisleri adına kartpostallar yapıyor, eserleri Jandarma Tarihi Müzesi (Museo Storico dell’Arma dei Carabinieri)’nde sergileniyor ve bu dönemde Mussolini ve taraftarlarıyla başı hiç derde girmiyor. Kısacası o ortamda kendisinden ne isteniyorsa onu yapıyor, İtalyan faşizmine hizmet ediyor…. (1)
Üstüne üstlük o dönemlere Mustafa Kemal Atatürk hayranı olduğu söylenen Kavalalı Mehmet Ali Paşa ailesinden gelen babası Mısır Hıdivi Hüseyin Kamil Paşa, annesi Melek Sultan olan Prenses Kadriye Hussein‘in bu tabloları eklediği ve İtalyanca yazdığı “Lettres D’angora La Sainte” (Mukaddes Ankara’dan Mektuplar) isimli kitabı İtalya‘da yazılıp yayınlanıyor; böylelikle aynı tablolaların propagandasını yapan İtalya destekli ikinci bir isim ortaya çıkıyordu.
Bu iki isme ekleyebileceğimiz üçüncü bir propaganist ise, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Mevlüt Çelebi‘nin 2019 tarihli “Bir İtalyan Gazetecinin Kaleminden İzmir’in İşgali” isimli makalede adı geçen ve İtalya‘nın propagandasını yapmak amacıyla 13 Nisan 1919’da; yani, işgal öncesi İzmir‘e gelen İtalyan gazeteci Ernesto Vassalo ve onun arka arkaya iki gün süreyle Il Tempo gazetesinde, adeta İtalyan ressam ve illüstratör Vittorio Pisani‘nin tablolarını betimlercesine yazdıklarıdır. (2)
Bir yandan İzmir‘de yaşayan İtalyan asıllı ressam ve illüstratör Vittorio Pisani‘nin İzmir‘deki Yunan zulmünü gösteren 10 suluboya tablosu, diğer yanda İtalya‘da yaşayan Prenses Kadriye Hussein‘in bu tablolarla ilgili resimleri ekleyip İtalya‘da yayınlattığı ve 1911’de Tobruk ve Derne‘de işgalci İtalyan ordusuna karşı savaşan Mustafa KemalAtatürk’e hayranlık bahanesiyle servis edilen İtalyanca propaganda kitabı ve en son olarak İzmir‘de İtalya‘nın propagandasını yapması için İtalyan Dışişleri Bakanlığı tarafından gönderildiği diplomatik belgelerle kanıtlanan gazeteci Ernesto Vassalo…
Bu bağlamda İtalya‘nın kendisine verilmeyen İzmir ve çevresinde Yunan ordusunun yaptıklarını sergilemek amacıyla dört bir koldan çalıştığı ve karşı propaganda için her türlü yol ve yöntemi denediği söylenebilir. Çünkü 1917’de henüz 1. Dünya Savaşı devam ederken Fransa‘nın Saint Jean de Maurienne kasabasında, Çarlık Rusyası‘nın onayı alınmak koşuluyla İngiltere ve Fransa arasında yapılan gizli bir antlaşma ile İzmir, Aydın, Konya, Antalya ve çevresi İtalya‘ya vaat edilmekle birlikte; yıkılan Çarlık Rusyası‘nın onayı alınamadığı için bu anlaşma geçersiz sayılmış, bunun üzerine 19 Ocak 1919 tarihinde; yani, İzmir‘in işgalinden 4 ay önce Paris‘te İngiltere, Fransa, ABD ve İtalya‘nın katılımı ile yapılan konferansta İzmirİngiltere‘nin baskısıyla Yunanistan‘a bırakılmış; böylelikle, İtalyanlar konferanstan büyük bir hayal kırıklığı ile ayrılmak zorunda kalmıştır.
Tabii ki bu gelişmelerden ve İtalya‘nın böylesi bir paylaşımdan duyduğu memnuniyetsizliği bilmeyen tarih bilmez kişi ve çevreler önce milliyetçi hislerle ve İtalyanların kendilerine bu şekilde yardımcı olduğunu sanarak yapılan eziyet ve zulmü gösteren tabloları kullanarak aslında gizliden gizliye İtalyanlara yardımcı olmuş, Lozan Antlaşması‘nın 12 ve 13. maddelerine göre askerden arındırmak (silahsızlandırmak) koşuluyla Yunanistan‘a verilen Ege adalarını (Midilli Sakız, Sisam, Nikarya, Limni, Semadirek) sorun ederken Anadolu yarımadasının hemen yanındaki 12 adaları 1912’den itibaren işgal edip 2. Dünya Savaşı‘nın sonuna kadar ellerinde tutan İtalyanlara karşı çıkmamış; böylelikle, savaş sonrasında Mustafa Kemal Atatürk ve Venizelos tarafından oluşturulmak istenen barışçı ortamı torpilleyip iki halk arasında nefret tohumları ekmeye devam etmişlerdir… Kısacası yaşanan küçük sorunları daha fazla önemseyip önceleyerek daha önemli ve büyük bir sorunu görmezden gelerek büyük bir tarihi yanılgıya imza atmışlardır…
İşte bu milliyetçi tutumun bir sonucu olarak, bu 10 değerli suluboya tablo İzmir yerine İstanbul Belediyesi tarafından satın alındığı için İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘ne ait Şişli Atatürk Müzesi‘nde sergilenmektedir. Ama ne yazık ki, o müzede aynı dönemde İstanbul‘u işgal eden emperyalist İngiliz ve Fransız ordularının yapıp eylediklerini ortaya koyan ne bir tablo, ne de bir görsel malzeme ya da belge bulunmamaktadır! Sanki İzmir ve çevresinin işgal edildiği dönemde İstanbul ve yakın çevresi işgal edilmemiş gibi bir tutum içine girilmiştir…
Gelelim İtalyanların 15 Mayıs 1919 öncesinde, özellikle de Antalya ve Kuşadası işgalleri sonrasında İzmir ve çevresini Yunanlılar yerine kendilerinin işgal etmesi için yaptıkları propaganda çalışmalarının tarihi kaynaklarına…
Size bu konuda uzun zamandır okumadığım kalite ve lezzetteki bir kitabı önereceğim: Dokuz Eylül Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Gürhan Yellice‘nin 2. baskısı 2022 Eylül ayında yapılıp Siyasal Kitabevi tarafından yayınlanan 507 sayfalık “Ege Adaları Meselesi 1911-1914” kitabı. (3)
Bu kitabı aynen benim yaptığım gibi ayrıntılı bir şekilde notlar alarak okuduğunuz takdirde İzmir‘in işgal günlerinde İtalya başbakanı olan Vittorio Emanuele Orlando hükümetinin emrindeki İtalyan Ordusu‘nun 1912’de işgal ettiği Osmanlı‘ya ait 12 ada dışında 28 Mart 1919’da Antalya‘yı, 14 Mayıs 1919’da da; yani İzmir‘in Yunan Ordusu‘nca işgalinden tam 1 gün önce Kuşadası‘nı işgal ettiğini dikkate alırsak; İzmir ve çevresinin Yunan Ordusu yerine kendi askerlerince işgal edilmesi için İngiliz-Yunan hükümetleri arasındaki işbirliğini hem diplomatik alandaki girişimler, hem de sahadaki askeri harekatlarla torpilleyip bozmak, bunu yapamadığında da sanki kendisi de işgalci değilmiş gibi diğer bir işgalciyi dünya kamuoyunda kötü göstermek için nasıl propaganda yaptığını, İzmir‘de yaşayan İtalyan asıllı Vittorio Pisani isimli bir ressama bu amaçla tablo siparişi verdiğini, İtalya‘da yaşayan prenses Kadriye Hussein isimli Osmanlı prensesine Atatürk‘e hayranlık adı altında 1921’de nasıl İtalyanca bir kitap yazdırıp ekine bu tabloları eklediklerini, İtalyan bir gazeteciyi adeta casus gibi İtalyan Dışişleri Bakanlığı‘nın bilgisi dahilinde İzmir‘e gönderdiklerini görüp fark etmemiz gerekiyor.
Ama aynı İtalya’nın, aradan geçen 3 yıl 4 ay 16 günlük süre içine Türk Ordusu’nun 1. ve 2. İnönü savaşlarıyla Sakarya Savaşı’nı kazanıp İzmir’i işgalden kurtarınca Torino’da yayınlanan Illustrazione del Popolo (Halkın İllüstrasyonu) dergisinin 1 Ekim 1922 tarihli nüshasının kapağına İzmir‘i terk etmek zorunda kalan Rum ve Ermenilerin rıhtımla kayıklardaki içler acısı haliyle arka planda yanan İzmir‘in illüstrasyonunu koyarak bunu bir trajedi olarak nitelemesi ve dergi kapağının altında “L’immane tragedia di Smirni – Dalla citta in fiamme la popolazione si riversa al porto dove i marinai İtaliani e Francesi attendono strenyamento all’opera di savlataggio”; “Smyrni’nin muazzam trajedisi – Nüfus, yanan şehirden İtalyan ve Fransız denizcilerin kurtarma çalışmalarının bitmesini beklediği limana akın ediyor” notunun eklenmesi suretiyle ikiyüzlü politikasının en iyi örneklerinden birini verdiğini düşünüyorum.
Aslında bizim bugün görüp seyredip okuduğumuz propaganda amaçlı o tablo ve kitaplar aslında o tarihlerde İngiltere ile Yunanistan arasındaki işbirliğini bozup Yunanistan‘ın yerine geçmeyi hayal eden emperyalist İtalya‘nın kötü niyetli çabalarının bu günlere yansıyan kanıtları olarak değerlendirilmeli ve bu değerli tarihi bilgiden dersler çıkarılmalıdır.
Çünkü Kapitalizm ve onun en saldırgan biçimi olarak Emperyalizm, İngiliz, Alman, İtalyan ya da Yunanistan gibi farklı saldırgan ülkeler üzerinden savaş çıkarıyormuş gibi gözükse de her dünya savaşı ya da bugünün yerel savaşlarında uluslararası tekelci sermayeyi temsil eden ülke ve kurumlar kendi aralarında anlaşarak, işbirliği yaparak diğer ulusların halklarını ezip sömürmektedir. O anlamda emperyalizmi düşünüp analiz ederken ABD, İngiltere, Almanya ve İtalya gibi ülkelerden sadece birini birbirleri ile mukayese ederek değil, birbirlerini bütünleyen hegemonyaları itibariyle dikkate almak, bunlardan biri diğerine göre daha iyidir diye birbirinden ayırmamak gerekir.
Tıpkı bugün Trump liderliğindeki ABD‘nin yanına dizilen Avrupa ülkeleriyle petrol baronlarının ve petrol tekellerinin egemen olduğu Arap ülkelerinin birleşerek mazlum İran halkına yaptıkları saldırılarda olduğu gibi…
Evet işgal ve işgallerden doğan ölüm, eziyet, işkence, zulüm, yangınlar ve insanların yurtsuz kalması kötü bir şey olduğu için her zaman ve her koşulda lanetlenmelidir… Ama bütün bu kötülüklerin anası olan tüm emperyalist ülke ve güçleri de birbirlerinden ayırmadan, onlara can suyu sağlayan uluslararası tekelci sermayenin silah şirketlerini unutmadan, her bir tehdit ve tehlikeyi göz ardı etmeden…
(2) Mevlüt Çelebi, “Bir İtalyan Gazetecinin Kaleminden İzmir’in İşgali”, Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi, XIX/Özel Sayı: İzmir’in İşgali, 2019, sh.131-154.
(3) Gürhan Yellice, Ege Adaları Meselesi 1911-1914, Siyasal Kitabevi, 2. Baskı 2022 Eylül, Ankara.
Yararlanılan Kaynaklar
1) Çelebi, Mevlüt, Milli Mücadele Döneminde Türk-İtalyan İlişkileri, Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara, 2002
2) Çelebi, Mevlüt, İtalyan Arşiv Belgelerinde Anadolu’da Yunan Mezalimi (1919-1922), Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara, 2010.
3) Çelebi, Mevlüt, “İtalyan Arşiv Belgelerinde İzmir’in İşgali”, XIV. Türk Tarih Kongresi, (9-13 Eylül 2002), Kongreye Sunulan Bildiriler, III. Cilt, TTK Yayını, Ankara, 2005, ss.45-56.
Evet, bu haftaki yazımıza halk arasında çok kullanılan bir deyimi hatırlatarak; “sade suya tirit işlerle uğraşmak” diyerek başlıyoruz… Bu deyişi tabii ki aynı anlamda “suya sabuna dokunmayan işlerle uğraşmak” şeklinde de söylememiz mümkün…
Bu deyiş, aslında hiçbir şeye karışmayan, sorumluluk almaktan kaçınan ve risk taşımayan önemsiz, etkisiz işleri yapmak ya da derinliği olmayan, baştan savma, boş, özensiz veya göstermelik işler yapmak, sözler söylemek anlamına geliyor…
Bu durum antik Roma‘dan bu yana bilinen ve Latince deyişiyle “panem et circum“; yani, “ekmek ve sirk”anlamına gelen halkın temel ve yapısal sorunlarını çözmek yerine onları eğlence, festival veya geçici yardımlarla oyalama taktiği olarak tanımlanır…
Et ya da kemik suyu ile baharat olmadan tirit yapmak mümkün müdür?
Bu arada şunu söylemek gerekir ki, kökeni Farsça‘ya dayanan “tirit”, kaz, ördek, tavuk, inek ya da koyun etinin ya da kemik suyuna kızartılmış ya da bayat ekmek konularak yapılan baharatlı bir yemektir. Yemeğe tadını veren içine konulan etin suyu ve baharatlar olduğu için varın düşünün et suyu yerine sadece suyun konulduğu bir tiritin ne ölçüde yavan, sası bir şey olduğunu….
Tabii ki et suyu yerine sade suya kızartılmış ya da bayat ekmeğin konulması suretiyle yavan bir yemeğin yapılması gerçeği iki ayrı nedene dayanabilir. Bunlar o yemeği yapanın ya maddi yoksulluğuna; yani et suyu alamayacak kadar fakirliğine ya da bunu düşünemeyecek kadar gerçek çözümden uzak fikri yoksulluğuna bağlanabilir.
İş yapar gibi gözükmek, sonuç alınmayacak beyhude işlerle uğraşmak, insanların gözünü boyamak için büyük laflar edip küçük ve önemsiz işler yapmak, önemli, büyük iş ve sorunları öteleyip insanları sürekli oyalamak ne yazık ki son yıllarda bu tür insanların, yöneticilerin, özellikle de belediye başkanlarının benimseyip uygulamaya çalıştığı bir tutum olmaya başladı…
Son aylarda şiiri, resim ve fotoğraf sanatını ve en son yazımda da CHF/CHPİzmir örgütünün sahip çıkıp koruyamadığı kendisi ile ilgili kültürel mirası hatırlatıp öneriler geliştirmiş olmakla birlikte; asıl konum olan belediyeleri ve belediye başkanlarını unutmuş, onları ihmal etmiş de değilim…
İşte bu anlamda göreve geldiği günden bu yana kameralara gülümseyerek sürekli mutlu olduğu algısını yaratmaya çalışan Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu‘nun sanki büyük sorunları çözüp ihtiyaçları karşılıyormuş gibi bir yanılsamayla sergilediği bazı basit, gereksiz ve önceliksiz işlerini örnekleyerek bunları yaparken nasıl bir çifte standart uyguladığını gösterip kendisine bazı önerilerde bulunmaya çalışacağım.
ÖRNEK 1- “Adil kent, eşit yurttaşlık” sloganı ile yola çıkıp yoksul, dar gelirli halk yerine lüks konut, işyeri ve rezidans sahiplerine hizmet etmek…
Küçük parklar, büyük hizmetler, yanıltılan algılar… Hep birlikte…
Basmane’de, Kadifekale’de, Umurbey’de ve diğer mahallelerde insanlar yeşil alanlar, parklar beklerken gökdelenlere ve özel hastanelere hizmet edecek parklar yapmak…
Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu‘nun göreve geldiğinden bu yana sık sık dile getirdiği “adil kent, eşit yurttaşlık” sloganına aykırı olan 2024, 2025 ve 2026 uygulamaları şu şekilde örnekleyebilirim.
Konak Belediyesi‘nin 1 Nisan 2024- 7 Eylül 2026 döneminde gerçekleştirdiği yeşil alan ve park hizmetlerinin, 2025-2029 Dönemi Stratejik Planı ile 2024 ve 2025 yıllarına ait faaliyet raporlarına baktığımızda oldukça yetersiz olduğunu anlarız. Bu raporlara göre Konak Belediyesi 2024 yılında sadece (1) yeni park (Narin Parkı) yaparken diğer parklardaki rutin park bakım hizmetlerini yürütmüş, 2025 yılında da Hatay semtindeki Murat Reis Mahallesi‘ndeki Mehmet Yüce Sonkut ParkıGençlik Merkezi ve kafeteryası yeniden düzenlerken Basmane‘deki Emir Sultan Mahalle Parkı‘ndaki oyun alanını hizmete açmış ve yine diğer parkların rutin bakım hizmetlerini gerçekleştirmiş. 2026 yılının ilk sekiz ayına kadar yapılan tek park ise Mürselpaşa Bulvarı‘nın kenarındaki Özel Medicana Hastanesi‘nin hemen yanındaki parktır.
Bu arada Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu‘nun TMMOB Mimarlar Odası İzmir Şubesi‘nde sekreter üye olarak görev yaptığı dönemde Folkart‘ın Basmane Çukuru‘na yapacağı gökdelen nedeniyle muhalefet edip Kültürpark Platformu‘nun düzenlediği birçok protesto eylemine destek verip katıldığını; ancak, belediye başkanı olduktan sonra bu tavrın tam da aksi yönde Folkart ve onun sahibi Mesut Sancak‘la iyi ilişkiler geliştirdiğini ve bu olumlu ilişkilerin meyvesi olarak Folkart‘ın 2025 yılı Temmuz ayı başında Konak Belediyesi‘ne 1 adet 2025 model Mercedes Atego marka çöp kamyonu bağışladığını da aklımızda tutmamız gerekir.
Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu‘nun belediye başkanı olmadan önceki ve sonraki iki ayrı tutumu bu şekilde birbirine zıt bir gelişme göstermiş olmakla birlikte; “toplumcu belediyecilik” yaptığını sanarak geliştirdiği “adil kent, eşit yurttaşlık” sloganına aykırı olarak 2026 yılında atılan ilk adımı, Folkart‘ın daha önceleri satış ofisi olarak kullandığı Çınarlı mahallesi 1592 sokak üzerindeki yapıyı, o zamanlar CHP genel başkanı olan Özgür Özel‘in gözüne girmek için yeniden düzenleterek Ferdi Zeyrek Gençlik Merkezi adıyla açmasıydı. Böylelikle dijital dünyayla bağını güçlendirmek isteyen gençlerin 26 katlı Bayraklı 1923, 30 katlı Velux Bay Tower, 25 katlı Nava Konak, 50 katlı 2 Konak ve 50 katlı Yenikonak gibi gökdelenlerle henüz bitmeyen Nevval-Salih İşgören Camii‘nin ortasında kalan bir merkeze geleceği hayal edilmiştir. Hem de bu merkezin hemen arkasındaki 25 katlı Nava Konak gökdeleninin zemin katında açılmış olan (Çınarlı, 1591 sokak No. 97 D.2) belediye şirketi İZBEL‘e ait Yengeç Cafe‘nin şu an itibariyle kapalı olduğunu hatırlayarak.
ÖRNEK 2- Ferdi Zeyrek Gençlik Merkezi’nin mülkiyeti kime aittir?
Ayrıca belediyeye ait İnternet sitesinde adresi “Çınarlı Mahallesi, 1592” olarak belirtilen Konak Ferdi Zeyrek Gençlik Merkezi‘nin, Konak Belediyesi‘nin belediye meclisince görüşülüp onaylanan 2025 yılı faaliyet raporunda “İdarenin Kullanımında Olan Taşınmazlar, Konak Belediyesi Hizmet Binaları” ve “Belediyece Hizmet Binası Olarak Kullanılmak Üzere Kiralanan Taşınmazlar” listelerinde yer almadığı dikkate alındığında, bu binanın ve içinde bulunduğu arsanın kime ait olduğu konusunun bir an önce aydınlatılması gerektiği ortaya çıkmaktadır… (1)
İşte bu nedenle Ferdi Zeyrek Gençlik Merkezi‘nin bulunduğu arsa ile binanın Konak Belediyesi‘ne mi, Folkart‘a mı yoksa belediye şirketlerinden birine mi aittir? Bence bu sorunun, Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu tarafından bir an önce cevaplanarak konunun aydınlatılması, şayet mülkiyet belediyeye ait değilse bu arsa ve binanın kullanımı; hatta yeniden düzenlenmesi için Folkart ile nasıl bir ilişkiye girildiğinin açıklaması gerekmektedir.
Hepimizin bildiği gibi CHP‘li ya da Yeni Partili belediyeler bir süredir AKP iktidarının sürdürdüğü soruşturma ve görevden almalarla muhatap olduklarında mal ve hizmet satın aldıkları yandaş şirketlerin kendilerini destekleyeceğini umdukları için AKP iktidarını destekleyen kişi ve şirketlerle ilişkilerini geliştirdikleri ve bunun en iyi, en somut örneği bir zamanlar birçok CHP‘li, Yeni Partili belediyenin mal ve hizmet almak için sıraya girdiği Aziz İhsan Aktaş ve onun şirketleri olduğu için İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Karşıyaka ve Konak belediyelerinin Folkart ve benzeri diğer AKP‘li şirketlerle geliştirdiği bu tür tehlikeli ilişkilerden uzak durarak kendilerini güvenceye almaları gerektiğini düşünüyorum.
Gökdelenlerin ortasında, niye “Ferdi Zeyrek” adının verildiği belli olmayan bir gençlik merkezi…
Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu‘nun Yenişehir mahallesi Mürselpaşa Bulvarı üzerindeki özel Medicana Hastanesi ile 37 katlı Folkart MİA (Folkart Konak), 38 katlı “Folkart Nova”, 44 katlı Folkart Orion ve 33 katlı “Fors İzmir” isimli gökdelenlerle gelecekte her birinde yeni gökdelenlerin yapılacağı şimdilik boş arsaların ortasında Özel Medicana Hastanesi yöneticileriyle CHP ve İyi Partili yerel siyasetçilerle; ayrıca, hiçbir zaman peşinden ayrılmayan İzmir Gazeteciler Cemiyeti başkanı Dilek Gappi ile birlikte katıldığı şaaşalı bir törenle 6.000 metrekarelik bir park yaptırması halka mı yoksa lüks konut, işyeri, rezidans sahiplerine mi hizmet ettiğini ortaya koymaktadır.
2024 yılında hunharca öldürülen Narin Güran isminin yarattığı popülariteden yararlanarak “Narin” isimli bir park açmak, 2025 yılında bir iki parkta ufak tefek değişiklikler yapmak, 2026 yılında da sermayeye, onun yaptığı özel hastane ve gökdelenlerin çevresini yeşillendirmek, güzelleştirmek; böylelikle o bölgelerdeki rantı ve satış fiyatlarını arttırmak için yapılan gençlik merkezleri, parklar… Beş yıllık hizmet süresinin yarısında ortaya çıkan durum bu! Gökdelenlerle yatıp kalkıp “adil kent, eşit yurttaşlık” demek, diyebilmek…
ÖRNEK 3- Restorasyon projesine aykırı kendi tenteleri göz önündeyken başka tentelere el atmak: Belediye başkanınıntente saplantısı
Konak Belediyesi bir süre önce Basmane Altınpark‘ta “Tarihi Altınpark Kahvehanesi” olarak bilinen tarihi ve tescilli binanın gölge yapan tentelerini “CİMER şikayeti var” diyerek ve yasal olarak böylesi bir şikayetin varlığını mülk sahiplerine resmi yazışmalarla kanıtlaması gerektiği halde mezuata aykırı davranıp mülk sahiplerini yasa dışı bir şekilde uyaran kamu görevlileri eliyle; ama, aslında mülk sahipleri ile Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu arasındaki siyasi düşünce farkı nedeniyle kaldırttı. Ardından da Alsancak‘taki 1440 ve 1441 sokaklarda; yani, Kıbrıs Şehitleri Caddesi‘nin başındaki Konak Belediyesi Türkan Saylan Merkezi‘nin yanındaki ve sokak içindeki kahvehaneler nedeniyle müdavimleri tarafından “Cihangir” olarak adlandırılan yaklaşık 110-120 metre uzunluğundaki 1441 sokakta ve onun bir paralelindeki yürüyerek ortalama 1,5-2 dakikada geçilebilen 1441 sokaktaki tente kirliliğini ortadan kaldırmak için kolları sıvamış ve bunu Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu‘nun ağzından büyük bir müjde olarak duyuruyor!!! Adeta dağ gibi Konak Belediyesi doğura doğura bir fındık faresi doğurmuşcasına… 🙂 Böylelikle o sokakta ekonomik yönden büyük sıkıntılar çeken esnafa yardımcı olmak yerine sanki çok büyük bir iş yapılmış, önemli bir sorun çözülmüş gibi işin özünü, sorunun gerçeğini görmek yerine makyajla uğraşıldığı bir kez daha gösterilmiş…
Aynı belediye başkanı şimdilerde imar mevzuatının İstanbul Kapalıçarşı, İzmir Kemeraltı ve Bursa Ulu Çarşı gibi ticari bölgelerin kendine özgü tarihi özelliklerini dikkate almayan hükümleri nedeniyle yıllardır çalışma ruhsatı alamadığı için geçici (yıllık) çalışma belgesi ile faaliyet gösteren İkiçeşmelik‘teki spotçuları görüntü kirliliği yarattıkları gerekçesiyle kaldırmaya çalışıyor… Gerekçe olarak da o bölgedeki Tarihi Roma Yolu (Via Dora) ve diğer tarihi mekanlarda yapacağı çalışmaları göstermekle birlikte belediye web sayfasını yıllardır işgal eden İkiçeşmelik Projesi (2) dışında buna dair uygulanmaya başlanmış tek bir restorasyon, çevre düzenleme ve turizm projesi olmadığı, o tarihi antik yol üzerinde kurulan Eşrefpaşa Semt Pazarı varlığını halen koruduğu, o pazarın oradan kaldırılmasına ilişkin tek bir karar olmadığı halde…
Sırf makyaj, sırf o zoraki gülümseyen yüze uygulanan dijital müdahaleler gibi insanı aldatan, sade suya tirit uygulamalar yapmak uğruna!
Basmane, Faikpaşa mahallesi, Anafartalar Caddesi No.1 ve 848 adresinde olup tapunun 1533 ada, 8 parselindeki 81 m2’lik kargir Tarihi Altınpark Kahvehanesi tentesinin yasal olmayan yollarla kaldırtılması olayına yeniden geri dönecek olursak;
Bana soracak olursanız, böylelikle o muhteşem binanın ortaya çıkan dış cephesi ile binanın tarihi kimliğini daha rahat algılamaya ve bu kahvenin bulunduğu Altınpark‘ın önemini daha iyi kavramaya başladık.
Hoş, belediye başkanımız göreve geldiği ilk günlerde Altınpark‘ın ve çevresinin yeniden düzenlenmesi konusunda gönül okşayıcı sözler söyleyip ilk iş olarak çevre temizliği yaptırmış olsa da aradan geçen 2 yıl 5 ay 6 günlük süre içinde belediyenin İnternet sitesinde yayınlanan eski projeden (3) farklı yeni bir proje ortaya çıkmadı, tek bir çivi çakılmadı ve Altınpark eskisinden daha kötü bir hale geldi ve çevresindeki çocuk parkı yok edilerek yakındaki bir çay ocağının bahçesi haline geldi… Tabii ki çevresindeki çöp, moloz ve molozlar da cabası…
İzmir’in Kurtuluş Günü olan 9 Eylül 2026, Çarşamba günü Anafartalar Caddesi‘nden geçecek geçit alayı öncesinde Altınpark‘ta kahvaltı yapacak olan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay‘ın Konak Belediyesi‘nin yapamadıklarını görüp Altınpark ve çevresini yeniden eski haline döndürmesi dileğiyle…
Tarihi Altınpark Kahvehanesi’nin kaldırtılan tentesi ile birlikte 2007 yılına ait bir fotoğrafı, Kaynak: 2 Boyutlu İzmir
Tescilli Tarihi Altınpark Kıraathanesi’nin tenteleri söküldüğünde…
Tarihi Altınpark Kahvehanesi’nin yeri, Kaynak: İki Boyutlu İzmir
Ama gelin görün ki, aynı Konak Belediyesi ve onun devamlı gülümseyen belediye başkanı bugünlerde aklını Altınpark ile Alsancak‘ın kıpkısacık 1440 ve 1441 sokaklarındaki tentelere takmış olsa da Tarihi Abacıoğlu Hanı‘nda satın alarak edindikleri ve bu belediye başkanının döneminde “Mutluluk Kahvesi” adını verdikleri yere bırakın takılıp çıkarılabilir portatif tente yapmayı, sabit bir tente yaptırmakta beis görmüyor ve o hanın restorasyon projesine aykırı bir uygulama yaptığı halde bunu görmeyip; ayrıca, büyük bir karmaşa içindeki kendi sorumluluğu altındaki Havra Sokağı‘na girmeye cesaret edemeyip dişine uygun bulduğu Altınpark, Alsancak ve İkiçeşmelik esnafının, buralardaki işyeri sahiplerinin tenteleri ile uğraşıp gücünü göstermeye çalışıyor…
Oysa yapılması gereken vatandaşın tenteler konusunda yaptığı yanlışın belediye tarafından da yapılmaması, tescilli tarihi yapılarda bu hususa titizlikle uyulmasıdır.
Bir çifte standart uygulaması olarak tarihi ve tescilli Abacıoğlu Hanı’ndaki Konak Belediyesi’ne ait Mutluluk Kahvesi’ne sabit saçaklar yapmak….
ÖRNEK 4- Şehir içinde çalışması mümkün olmayan bir işletmeyi kapatmış gibi gösterip faaliyetine izin vermek…
Bir süre önce, daha doğrusu 18 Temmuz 2026 tarihinde, tapunun Kemeraltı, Güzelyurt mahallesi 199 ada, 116 parselinde kayıtlı olup adresi 926 sokak 9 ve 9/A kapı numarası olan kaçak hurda ve atık merkezine giden Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu‘nun gördüğü kötü manzara karşısında esip gürleyip ortalığın temizlenmesini istediğini öğrendiğimiz basına ve sosyal medyaya servis edilen videolarda belediye başkanının bu duruma yüksek sesle isyan ettiğine tanık olmuş ve bu işin geleceği ne olacak acaba diye merak etmiştik. O gün, belediye başkanının esip gürlediği hurda ve katı atık merkezinin kesin olarak kapatılıp söz konusu işyerinin boşaltıldığını düşünüp rahatlamıştık. Her ne kadar basında ve sosyal medyada kapısının mühürlendiğine dair bir fotoğrafa rastlamasak da belediye başkanının yüksek sesle dile getirdiği şikayetler nedeniyle bu işyerinin kapatıldığını düşünmüştük.
Ancak aradan çok kısa bir süre geçtikten sonra 29 Ağustos 2026 tarihinde o sokaktan geçtiğimde kapalı olduğunu umduğum işyerinin açık olduğunu, işyerinin kapalı olduğu izlenimi vermek için kapısının titizlikle kapalı tutulduğuna, aynı düzen ve pislikle çalıştığına, çalışması nedeniyle çevrede büyük hurda ve çöp birikintilerinin oluştuğuna, buradaki hurda ve atıkların transferi için 926 sokakla 922 sokağın kesiştiği köşede bir kamyonun bekletildiğine tanık oldum ve bunu her türlü tehlikeyi göze alarak çektiğim fotoğraflarla belgeledim. Benim fotoğraf çektiğimi gören çalışanlar her ne kadar bana uzaktan tepki gösterseler de bizim gördüklerimizi oradan gelip geçen belediye zabıtalarının da gördüğünü biliyor ve bundan sonraki süreçte cümle alemin bildiği bu gerçeğe son verilerek bu işyerinin şehir dışına çıkarılmasını diliyorum.
Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu‘nun 926 sokak teftişini ister kendisine ait Facebook hesabındaki linkten: https://www.facebook.com/reel/2433610867119436 ya da isterseniz aşağıdaki videodan izleyebilirsiniz…
“2400 yıldır burada çarşı var” ya da “En kadim merkez!” Tarih: 18 Temmuz 2026
926 ve 922 sokağın köşesinde hurda ve katı atık transferi için bekletilen kamyon… Tarih: 29 Ağustos 2026
Kapatıldığı iddia edilen ancak kapatılmayıp faaliyetine gizlice devam eden hurda ve katı atık merkezi: 926 Sokak, No. 9-9A, Tarih: 29 Ağustos 2026
Çevrede yaratılan kirlilik… Tarih: 29 Ağustos 2026
Hazırlanan tirit yemeğinin lezzetli olması için hayata geçirilebilecek öneriler…
Ferdi Zeyrek Gençlik Merkezi, Özel Medicana Hastanesi Parkı, Tarihi Altınpark Kahvehanesi, Abacıoğlu Han Mutluluk Kahvesi ve Kemeraltı 926 sokaktaki atık merkezi gibi örneklerden hareketle Konak Belediyesi‘ne ve onun başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu‘ya şu önerilerde bulunabilirim….
1. Lütfen işyeri tenteleri ya da işyeri kapatma gösterileri gibi küçük, önemsiz ve makyaj niteliğindeki işlerle değil komşu dediğiniz hemşeriler için sorun olan, onların ihtiyaç duyup talep ettiği şeyler konusunda icraatlar yapıp hizmetler üretin…
2. CİMER şikayetlerinin yurttaşa iletilmesinde yasalara aykırı davranmayıp şikayet edilen kişiye yazılı bildirim yapın, şikayet edilmeyen konular hakkında da şikayet varmış gibi davranarak bu tür konularda bilgi sahibi olmayan yurttaşlar üzerinde baskı kurmaya çalışmayın…
3. Vatandaşlardan istediğiniz şeyleri kendi işlerinizde, kendi uygulamalarınızda, kendi tesislerinizde de hayata geçirin ki bu tür konularda çifte standartlı davranmadığınızı gösterin…
4. Soruşturma ve tutuklamalar konusunda kendinizi güvenceye almak için tehlikeli, sakıncalı kişi ve kurumlarla açık ya da gizli işbirlikleri yapmaktan vazgeçin… Ne kadar bu konularda oldukça maharetli olsanız da bu durumun yarın öbür gün o kişi ve kurumların sizi ihbar edip yalancı ya da gizli tanıklıkla sizleri suçlayabileceğini, sizin aleyhinize şeyler söyleyebileceğinizi, ne kadar yetenekli olsanız da her zaman ve koşulda kırk tilkinin kırkının da kuyruğunu bağlayamayacağınızı da hesaba katın… Çünkü siyaset arkadan hançerlenmeye müsait ve uzun soluklu bir iştir…
5. Kemeraltı 926 sokakla Basmane 1308 sokak ve çevresindeki 1. ve 2. sınıf gayrisıhhi müessese niteliğindeki hurda ve katı atık toplama merkezlerinden şikayetçiymişsiniz ya da kapatmışsınız gibi davranmak yerine yetkilerinizi kullanıp onların şehir dışına çıkarılmasını sağlayın…
6. Yaptık dediğiniz şeyleri gerçekten yapın ki yasa dışı işlere göz yumduğunuz söylenmesin…
7. Kentteki hangi kaldırım işgalini bugüne kadar engellediniz veya aldığınız hangi imar kararıyla sorunları çözdünüz de şimdi İkiçeşmelik’deki spotçu esnafın işgallerini esnafa verilen geçici ruhsatları iptal etmek suretiyle imar uygulamalarıyla çözeceksiniz? Geçici süre belgelerini iptal etme tehdidiyle o bölgede hayata geçirilecek bir operasyon çerçevesinde kentin başka bölgelerindeki belgeler iptal edilmezken sırf bu bölgedeki esnafı zor duruma düşürmek amacıyla belgelerini iptal etmeye kalkmak mevzuatla belediyelere tanınan geçici ruhsat verme hakkının kötüye kullanılması anlamına gelecek, verilecek mahkeme kararları hem belediyeyi zor durumda bırakacak hem de bu bölgedeki belediye uygulamalarının uygulanamaz hale gelmesini sağlayacaktır. O nedenle bu tür büyük sorunları tek bir meclis kararıyla ya da çizeceğiniz herhangi bir planla çözme fikrinden vazgeçerek 1593 sayılı Belediye Yasası’nın 69. maddesi ile düzenlenen arsa ve konut ve işyeri üretme görevini üstlenmeli, imara aykırı binalarda faaliyette bulunan esnaflar için imara uygun işyerleri üretmelidir. Aksi takdirde alınan kararlar ve yapılacak uygulamalar, benzer örneklerini yakın zamanda Kemeraltı esnafında gördüğümüz toplumsal itiraz ve isyanlara yol açabilir…
8. Evet işyerlerinin görünümü, temizliği, açıp kapadığı tenteler ve gerçekleştirdiği kaldırım işgalleri önemli bir konudur ama o işyerlerinin bütün ekonomik sıkıntılara rağmen açık kalması, o işyerini çalıştıran esnafla çalışanlarının ekonomik refahı ve o refahın artması daha önemli bir konudur. O nedenle, esnafı ve işyeri sahiplerini zorlayacak, onlardan daha fazla harç ve ücret almayı hedefleyen günübirlik politika ve uygulamalar yerine esnafa destek olacak politikalar geliştirip uygulayın ki esnaf da sizi iyi bir komşu olarak kabul etsin…
Sonuç olarak, Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu‘nun göreve geldiği günden bu yana sürekli olarak komşuları için sade suya tirit yemekler hazırlamak yerine onların sağlıklı beslenmesini sağlayacak yemekler yapmaya başlaması gerektiğini düşünüyorum…