Ali Rıza Avcan
Karşıyaka Belediyesi‘ne ait Hamza Rüstem Fotoğraf Müzesi‘nin belediyece kapatılması olayına gerek İzmir‘deki gerekse diğer kentlerdeki anlı şanlı fotoğraf dernekleriyle fotoğraf sanatçılarından ve kendisini “fotoğrafçı” olarak takdim edip ekmek parasını fotoğraftan çıkaranların sosyal medyada kaleme aldıkları bir iki cılız paylaşım dışında tek bir ses çıkarmadığı bu günlerde fotoğraftan söz etmek ne ölçüde doğrudur bilmiyorum; ama, bugün size Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonu (TFSF)‘nun 2020 yılında gündeme getirdiği “hayattan fotoğraf hikayeleri” projesinden söz ederek söz konusu federasyon kapsamındaki 33 fotoğraf derneğine üye fotoğrafçıların 10 ana, 86 alt tema altında ortaya koyduğu 1.041 adet fotoğraf hakkındaki görüş, düşünce ve önerilerimi paylaşmak istiyorum.
Ama ondan önce, 1928-1940 döneminde Lucien Vogel tarafından Fransa‘da yayınlanan VU Dergisi, daha sonra 1936 yılında yayınlanmaya başlayıp foto muhabirlerinin dergisi olarak ünlenen Life Magazine Dergisi‘nin gündeme getirdiği bu uygulama ülkemizde Şevket Rado tarafından 1956-1992 döneminde yayınlanıp çocukluk ve gençlik döneminde ailece abone olup İran Şahı‘nın eşi Farah Diba‘dan, yine aynı şahın çocuk vermiyor gerekçesi ile boşadığı Mahzun Prenses Süreyya‘dan haberdar olduğumuz Hayat Mecmuası tarafından ülkemize taşındığını ifade etmeliyim.

Türkiye’de 6 Nisan 1956’da Life Dergisi’nin adını örnek alarak yayına başlayan Hayat Mecmuası‘nın o tarihlerde yayın yapan gazete ve dergilerin aksine güçlü bir fotoğrafçı kadrosu vardı ve matbaası kaliteli fotoğraflar basabilecek ileri tekniğe sahipti. Ancak yayın hayatı boyunca dünyada ve memlekette olup bitenlerin sadece görünen yanlarıyla ilgilenerek sadece “spot haber” ve “cemiyet” fotoğrafları yayınlamakla yetindi. Batıdaki benzerlerinin yaptığı gibi, ele aldığı konuya derinlemesine bakabilen, meselenin görsel analizini yapabilen ve fotoğrafçının tanıklığını yaratıcı bir fotografik hikaye haline getirebilen metinli haberleri izleyiciye ulaştıran bir gelenek yaratamadı.
1928-1956 tarihleri arasındaki dönemde fotoğrafın sinemayı ya da gelişmekte olan televizyonu çağrıştırırcasına bir hikaye anlatıcısı olarak kullanıldığı bu uygulamada gerçek dünyadaki olaylar, toplumsal sorun ve değişimler çekilen fotoğraflarla bir belgesel tadında anlatılır. Bir aile ya da kişinin sabahtan akşama kadar devam eden normal, kurgulanmamış kendiliğinden gelişen günlük yaşamının dile getirildiği böylesi bir anlatıda fotoğraf karesine giren insan ya da toplumların gelişip birbirlerinden farklılaşmaları sergilenerek bunun duyumsanması istenir. Böylelikle hem kişisel hem de kolektif toplumsal hafıza bir seri fotoğraf ile sergilenmiş olur.
Tam da bu tarihlerde dünyaca ünlü İngiliz yazar Virginia Woolf‘ün bir kadının sadece bir günlük parti hazırlığıyla sokak yürüyüşlerini bilinç akışı tekniğiyle zihinsel bir detaya dönüştürdüğü 1925 tarihli Mrs. Dalloway isimli romanı ile diğer bir İrlandalı yazar James Joyce‘un 1922 yılında yayınlanan ünlü romanı Ulyses de bu tekniğin aynı tarihlerde bir edebiyat türü olarak romanda uygulanmış örnekleridir.
Bir kişinin, ailenin ya da onları çevreleyen toplumun yaşadıklarıyla yaşamlarındaki değişimi en iyi şekilde hepimizin evindeki aile albümlerinden izlesek de fotoğrafçının bir kişi, bir aile, bir grup ya da topluluğun hikayesini önceden hiçbir kurgu yapmaksızın dile getirmeye çalışması gerçekte yüz yüze yapılan geleneksel röportajın fotoğrafa yansıtılmış halidir. Bunun bir adım ötesinde ise hepimizin bir dönemler müptelası olduğu fotoromanlar ve fotoromanları yayınlayan -yine- Hayat Mecmuası karşımıza çıkar.

Bu vesileyle bir süredir eski eşya satıcılarından bulduğu fotoğraflar üzerinden fotoğraflarda gördüğü kişiler arasındaki ilişkileri bir arkeolog titizliğiyle araştırıp gerçek aile hikayelerini keşfedip bu hikayeleri ailenin aranıp bulunan bireyleri üzerinden günümüze taşıyıp canlandıran Facebook‘taki Sahibini Arayan Fotoğraflar sayfasının sahibi sevgili İlhan Arga‘ya da koskocaman bir selam yollamaktan kendimi alamıyorum…
Anlatmaya çalıştığım bütün bu bilgiler çerçevesinde Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonu‘nun 2018-2020 döneminde kadınları, engellileri, sanatçıları, emekçileri, LGBTİ bireyleri, doğal yaşamı ve benzerlerini 10 ana ve 86 alt tema çerçevesinde ele alan toplam 1.041 adet fotoğraf üzerinden geliştirdiği “Memleketimden Görsel Hikayeler” (Visual Stories From My Hometown) isimli projede yer alan fotoğrafları kendi bağlamları içinde söz konusu federasyonun web sayfasında görebileceğinizi düşünüyorum. (https://mgh.tfsf.org.tr)
Editörlüğünü Özcan Yurdalan, Aykan Özener ve Yusuf Aslan‘ın, proje koordinatörlüklerini ise Sefa Ulukan ile Ünal Özfuçucu‘nun yaptığı bu proje kapsamında sergilenen toplam 1.041 fotoğrafın arasında fotoğraf sanatı açısından çok değerli eserler bulunmakla birlikte kanaatime göre bilinen bir hikayeyi fotoğraflarla anlatma çabası nedeniyle anlatının bağlacı olarak kullanılan çoğu fotoğrafın fotoğraf sanatı açısından aranan estetik ve teknik özellikleri taşımadığı kanaatindeyim.
Ayrıca proje kapsamında 10 ana, 86 adet alt tema kullanılmasına karşın bu temalar altında düzenlenen başlıkların toplumca bilinen ve diğer yarışma ya da çalışmalar kapsamında sıklıkla ele alınan konulardan oluştuğu, Vu ya da Life dergilerinde olduğu gibi toplumun bilmeyip merak ettiği, fotoğrafa baktığında yeni bilgiler edindiği, haber değeri itibariyle çarpıcı, etkileyici; hatta şok edici başlıklardan oluşmadığını düşünüyorum.
O nedenle 1-14 arasında fotoğraftan oluşan her bir fotoğraf setindeki tüm fotoğrafları paylaşmak yerine bu 1.041 fotoğraf arasında diğerlerine göre daha iyi, daha etkileyici, daha çarpıcı, hikayeyi asıl anlatan olanları seçerek bunlar için yazılan hikayeleri paylaşmayı tercih ettim.

Şimdi isterseniz çalışma kapsamında ele alınan 10 tema ile bu temalar altında ele alınan 86 temayı sıralayalım:
01. Topluluklara Bakan Hikayeler: “Mahalle”, “Kırım’dan Uzakta”, “Nogay Çayı”, “KHK’dan Kültürhane’ye”, “Sabırtaşı”, “Kimsenin Hatırlamadığı Sessiz Bir Şarkı”, “4-148”, “Siyah Kelebekler”, “Boyoz’un İzmir’i”.
02. Gökkuşağı Hikayeleri: “Muamma”, “Yedi Renk”.
03. Sanatlı Hayatlar: “Hayatın Provası”, “Gecelere Ritim Tutanlar”, “Umar’ın Seçimi”, “Sabri Şenevi Sineması”, “Operadan Sonra”, “Tayyib Bey ve Kutsal Hanım”, “Cengiz Usta ve Oğlu”, “Başlangıç Parmaklar”.
04. Kadınlar Vardır: “Aşk”, “Vazgeçmeyenler”, “Düğün Yemekçisi”, “Frig Erguvanından Gordions’a”, “Lastikçi Fatoş”, “Madam Megi”, “Eşe Abla”, “Köy Doktoru”, “Hayallere Uçuran Kadın”, “Son Kare”, “İki Teker Bir Hayat”, “Pazarın Modacısı”, “Portakal Kabuğunda Saklı Hayatlar”, “İçimizden Biri”, “Deve Giydiren”.
05. Hayata Karışan Hikayeler: “El Alemi”, “Melek”, “Selim ile Aşkar”, “Denizde Rüzgarla”, “İki Ara Bir Oda”, “Mazı’nın Kalesi”, “Bayram’ın Ocağı”, “Öteki Yarın”, “Balıkçı İbrahim”, “Direniş”.
06. Geçmişten Gelen: “Atla Yaşamak”, “Bıçağın İki Yüzü”, “Ateş, Kömür ve Duman”, “Suf-i”, “Koşan”, “Gülay Usta’nın Demirle Dansı”, “Osman Amca’nın İki Cebi”, “Bir Tornavida, Bir Pense: Ekmek Parası”, “Sayadaki Yaşamlar”, “Bir Küçük Esnaf”, “Kaybolan Zamanlar”, “Kocabıyık Orhan”, “Bakırı Aydınlığa Kavuşturan Adam”, “Atölyeden Müzeye”.
07. Değişenlere Bakanlar: “Sümerbank’ın Çığlığı”, “Kazdağları’nın Terk Edilmiş Kuleleri”, “Işık Gölü ve İnsanları”, “Attuda”, “Bizim Sokak”, “Manda Yoksa Süt de Yok”, “Bayramların Kentsel Dönüşümü”, “Hurdalık Günlüğü”, “Çevre Adamı”, “Kaybolan Kaldırımlar”, “Taş Fırın”, “Müze Çarşı”, “Konur No. 8”.
08. Emek Hikayeleri: “Erkek Pazarı”, “Sürgün”, “Yüksekten Bakanlar”, “Dalyan’ın Bayram’ı”, “Lagün Parmaklıkları”.
09. Toprağın Sesi: “Evrenin Göçü”, “Doğaya Dönüş”, “Sürmeli’de Organik Tarım”, “Atalık Tohum”.
10. Engelleri Aşmak: “Perspektif”, “Yalnız Değilsiniz”, “Servet ve Sude’nin Dünyası”, “Sonbahar Çiçekleri”, “Oya Yaşayacak”, “Hasan”.
Şimdi gelelim seri fotoğraflar içinden benim seçtiklerime ve onların hikayelerine…
I- TOPLULUKLARA BAKAN HİKAYELER
A) KHK’dan Kültürhane’ye

HİKAYESİ: “Mersin Üniversitesinde görev yaparken “Bu suça ortak olmayacağız!” başlığıyla yayınlanan bildiriye imza attıkları gerekçesiyle bir gecede işsiz kalan üç akademisyen, yaşamlarını sürdürebilmek amacıyla Kültürhaneyi kurdular.
Serdar Ulaş Bayraktar, Ayşe Gül Yılgör, Galip Deniz Altınay ve onlara katılan barış gönüllüsü feminist Nalan Turgutlu Bilgin tarafından kurulan Kültürhane’yi birçok insan maddi, manevi dayanışmasıyla destekledi. Kültürhane, kafe, kütüphane ve etkinlik mekanı olarak çalışmaya başladı. Kısa sürede her yaştan insanların kendini ait hissettiği bir kültür, eğitim ve yaratı alanı olarak başka bir dünyanın mümkün olduğuna dair ipuçları verdi.”
B) Boyoz’un İzmir’i

HİKAYESİ: “Farklı kültürlerin yaşadığı İzmir’de boyoz sadece ortak bir kültürün ürünü değil, bir tutkudur. İspanyolca’da küçük somun anlamına gelen ’bollos’15. yy. da İspanya’dan İzmir’e göç eden Sefarad Musevileri’nin birlikte getirdikleri lezzetli bir atıştırmalık. Boyoz İzmir’e geldikten sonra bir dönem Basmane’deki Musevi evlerinde yapılan bir tür sebzeli çörek olarak kalmış. 1940’lı yıllarda Avram Usta boyozu ticari bir ürüne dönüştürmüş. Fırınlardaki Türk ustalar ise daha seri ve ince açılan ‘Balkan açkısı’ hamur tekniğini uygulayarak günümüzdeki yeni biçimini ve tadını kazandırmışlar.”
C) Kimsenin Hatırlamadığı Sessiz Bir Şarkı

HİKAYESİ: “Babası, dedesi, dedesinin dedesi ve onun da dedesi gibi Sarkis Teke de Talaslı. İlk nefesini çektiği yer burası, dedesinden sürgün hikayeleri dinlediği, yollarda ölüp gidenleri düşündüğü yer burası. Talas. Sarkis’in dedesi Zimbad Bey, Balkan Harbi gazisi. Dokuz yıl askerlik yapmış, dizindeki mermi yarasıyla evine dönmüş. 1915’te “asker ailelerine dokunulmayacak” diyen kanundan faydalanarak Talas’ta kalabilmişler.
1957 doğumlu Sarkis’in gençliği zor koşullarda geçmiş. Kaybedeceği bir şey kalmayınca sarılmış bıçağa. “Kabadayı demek mafya demek değil” diyor. Haksızlık etmek için değil, haksızlığa uğramamak için… Sarkis bir dönem İstanbul’da da yaşamış ama hep doğup büyüdüğü yere, Talas’a ait kalmış. İçinde kimsenin bilmediği sessiz bir şarkıyla…”
D) 4-148

HİKAYESİ: “Saylakkaya (Cibin), Şanlıurfa Halfeti’ye bağlı bir köy. 1915 yılında tehcir kararıyla birlikte bu köyde yaşayan Ermeniler evlerini terk ederek Halep civarına gitmek zorunda kalırlar. Yolun zorluklarını ve tehlikelerini gören bazı aileler kızlarını güvendikleri Müslüman komşularına emanet ederler. Yaklaşık otuz kadar Ermeni kızı Cibin’de büyür ve Müslüman erkeklerle evlendirilir. Şu an bu kızlardan hiçbiri hayatta değil ancak çocuklarının ve torunlarının bazıları Cibin’de yaşamaya devam ediyor. Bugünkü Saylakkayalılardan birçoğunun annesi, büyük annesi Ermeni ve bunu açıkça ifade ediyorlar.
Hakob Grigoryan Ermenistan’da yaşayan Cibin kökenli bir Ermeni. 52 yaşında, evli, iki çocuğu var. Hakob Grigoryan Türkçe biliyor, Erivan’daki stüdyosunda düğün, vaftiz, doğum günü fotoğrafları çekiyor.
Dedesinden dolayı geçmişe ve Cibin’e büyük ilgi duyan Hakob Bey 2018 yılı Ekim ayında “emanet kızlar”ın çocukları ve torunlarıyla geçmişin izlerini sürmek için Cibin’e gitti. Ailesini hatırlayanlarla görüştü ve anılarını kaydetti.
Biz de onun hikayesini Cibin’de ve Ermenistan’da izlerken geçmişteki acıların halklar arasındaki diyaloğa engel olmadığını gördük.“
II- SANATLI HAYATLAR
A) Başlangıç Parmaklar

HİKAYESİ: “Ali Şentürk Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Heykel Bölümünü bitirmiş. Aynı yıl aynı okul ve bölümde yüksek lisans yapmış. Ankara’da yaşıyor. ODTÜ Müzik ve Güzel Sanatlar Bölümünde heykel dersleri veriyor.
ODTÜ ve evinin salonunu dönüştürdüğü atölyesinden bizlere hiç fark etmediğimiz kelimeleri gönderiyor. Parmak izi gibi işliyor içinden geçenleri, ince ince.“
B) Hayatın Provası

HİKAYESİ: “İlker Erçman, altı yıl önce İstanbul’dan Bodrum’a gelip yerleşmiş bir tiyatro insanı. Yirmi yıldır çocuklara, gençlere ve yetişkinlere drama dersleri veriyor, oyunlar sahneliyor. Oğlum Ege de dört yaşından beri onun öğrencisi. Altı yıl boyunca aksatmadan drama derslerine katıldı, oyunlarda rol aldı. Bu sayede son yıllarda tiyatro ve İlker hayatımızın parçası oldu.
İlker’e göre drama eğitimi çocukları daha yaratıcı kılıyor, fikir sahibi olmalarını sağlıyor, vizyonlarını genişletiyor, yaratıcı bireyler olarak hayata hazırlanmalarını sağlıyor. İlker, bu sayede çocukların konuşan, sorgulayan bireyler olacaklarını söylüyor.
Yaratıcı drama eğitiminin pedagojik temelleri 1982’de Prof. Dr. İnci San ile tiyatro sanatçısı Tamer Levent tarafından atılmış. MEB 2000 yılında drama derslerini 4. sınıftan 8. sınıfa kadar seçmeli ders olarak koymuş. Drama, 2007 yılında ilköğretim ders programlarına da seçmeli ders olarak girmiş. Şu anda ise devlet okullarının müfredatında böyle bir seçmeli ders yok.
İlker’in hikayesinde tanıklık ettiğim bu süreci anlatmaya çalıştım. Drama-çocuk-tiyatro ilişkisini yıllardır sürdüren İlker’in tutku ve heyecanını fotoğraflarla görünür hale getirmek istedim.
III- HAYATA KARIŞAN HİKAYELER
A) Bayram’ın Ocağı

HİKAYESİ: “Bayram Deder yıllar önce memleketi Mardin‘den İzmir Kadifekale’ye taşınır. İlkokul mezunudur. Hiçbir işte uzun süre çalışamaz, bir mesleği ve birikimi yoktur. Yedi yıl cezaevinde kalır. Çıktıktan sonra da bir iş bulamaz ve tarihi Kadifekale’de derme çatma bir çay ocağı açar.
Mahallede görüp aşık olduğu Emine ile evlenirler. Oğulları Eyüp ve Emir doğar.
Bayram her sabah çay ocağını kurmak için Kadifekale’den geçerken mahallesinin kentsel dönüşümle ortadan kalkmasını izler.“
VII- DEĞİŞENLERE BAKANLAR
A) Sümerbank’ın Çığlığı

HİKAYESİ: “Genç cumhuriyetin ekonomik kalkınma için başlattığı ilk projelerden biri Nazilli Sümerbank Basma Fabrikasıdır.
SSCB’den karşılığı narenciye olarak ödenmek üzere alınan 7 milyon TL krediyle kurulan Fabrikada 120 kadar Sovyet mühendis ve montör çalışır.
Birinci 5 yıllık kalkınma planında yer alan Fabrikada üretim 9 Ekim 1937 tarihinde başlar.
Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası çağdaş bir üretim modeline sahiptir. Araştırma laboratuvarları, okulu, hastanesi, kreşi, sosyal tesisleri, sanat ve spor imkanları vardır. Çalışanların ekonomik ve sosyal hakları oldukça iyidir. İşçilere her yıl ürettikleri mamullerden verilir.
Fabrika açıldıktan bir yıl sonra 8,5 milyon metre basma üretmiştir. Yıllarca kadın, erkek, çocuk herkes bu fabrikada üretilen rengarenk basmalardan dikilmiş elbiseler, entariler giyer.
Zaman içinde fabrika değişen koşullara uygun biçimde yenilenmez, üretim düşer ve özelleştirme furyası başlayınca da elden çıkarılır. Daha sonra, çeşitli teşvikler verilmesine rağmen, küresel ekonominin dayattığı rekabet koşulları aleyhine işler.
Fabrikanın basma üretimi 2002 yılında 2,3 milyon metreye düşer. 31 Temmuz 2003’te zarar ettiği gerekçesiyle kapatılır, 66 yıl süren üretim serüveni son bulur.
Makinaların çoğu hurda niyetine satılır, kalanlar çürümeye terk edilir.
Buna rağmen bugün bile Fabrikada bir sanayi müzesini donatacak değerde birçok malzeme, makina ve doküman kenarda köşede atılmış vaziyette duruyor.
Şevket Süreyya Aydemir, Nazilli Basma Fabrikasının açılışında makinaların sesini dinleyen Atatürk’ün “İşte bu musikidir, sanayinin musikisi.” dediğini aktarır.
“Sanayinin musikisi”, 67 yıl sonra artık sessiz bir çığlığa dönmüştür.“
VIII- EMEK HİKAYELERİ
A) Lagün Parmaklıkları

HİKAYESİ: “Çukurova Dalyanı, Adana’nın Yumurtalık Lagünü’nde denize açılan ağzında kilometrelerce uzanan kamış setlerden oluşur.
Akdeniz balıkları yumurtlama öncesinde yemlenmek için bu Lagüne girerler. Kaptan Fethi Aydan ve ekibindeki Hüseyin Aydan, Muhsin Aydan ile Ömer Yıldırım için de yoğun çalışma günleri bu dönemde başlar. Karada hazırladıkları onar metre uzunlukta yüz elli kilo ağırlıktaki kamış parmaklıkları dalyan ağzına sererler.
Bu parmaklıklar üremek için açık denize çıkmak isteyen balıkları hapseder. Balıklarla birlikte beş adam da aylarca lagün parmaklıklarının arkasında kalır.
Karada ve deniz içindeki hat boyunda birer kulübeleri vardır. Lagün parmaklıklarını döşedikten sonra deniz içindeki hat boyu kulübesine yerleşirler. Oldukça sağlıksız ve ağır koşullarda gece gündüz çalışırlar. Sürekli lagün parmaklıklarını kontrol eder, gerekli müdahaleleri yapar ve avlanırlar.
Beş ay süren bu dönemin ardından şubat yaklaşırken kamış setler sökülür. Balıklar açık denize kavuşurken dalyan adamları da evlerinin yolunu tutar.“
IX- TOPRAĞIN SESİ
A) Doğaya Dönüş

HİKAYESİ: “Dünyanın birçok yerinde uzun süredir GDO’lu ve hibrit tohumlarla üretim yapılıyor. Tarlalarda tarım ilaçlarının kullanılması insan sağlığını olumsuz etkilerken doğal dengeyi de bozuyor.
Doğal dengeyi yeniden kurmak, toprak verimliliğini sürdürebilmek, temiz tarım ürünleriyle daha çok kişinin tanışmasını sağlamak ve gelecek nesillere sağlıklı bir doğa bırakabilmek için alternatif tarım uygulamalarının ve yerel tohum derneklerinin faaliyetleri büyük önem taşıyor.
Yerel Tohum Derneği’nin Marmaris Temsilciliği bölgede sağlıklı ve sürdürülebilir tarımın yaygınlaşması için çalışan, yerel tohumların korunmasını hedefleyen, üreticileri bir araya getiren ve Yerel Tohum Temiz Gıda Pazarı’nı proje olarak önüne koyan bir kuruluş.
Derneğin geniş bir çalışma alanı var. Faaliyetlerine dernek temsilcileri Pınar Ünlü, Sema Güner, Güzin Şahin Görgülü, Oya İşleyen ve Tuğçe Kalkus’un yanı sıra çok sayıda gönüllü katılıyor.“
Sonuç yerine;
Kısa adları AFAD, ANFAD, BANFAD, BASAF, E-FOT, FOTOGEN, FOTOFORUM, FSK, GAFSAD, İFSAK, İFOD, KASK, KONFAD, MFD ve ZEYFOD olan 15 fotoğraf kulübünün oluşturduğu Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonu‘nun 20. yüzyılın ilk yarısında geçerli olan kişisel ya da toplumsal bir hikayeyi fotoğraflarla anlatma uygulamasını bugüne taşırken sinema ve televizyonla sosyal medya ve yapay zekanın gelişip fotoröportajı çekici olmaktan çıkardığı 21. yüzyılın koşul ve olanakları ile kısıtlılıklarının dikkate alınmadığı “Memleketimden Görsel Hikayeler” isimli proje çalışmasının fotoğraflarını izlerken aynı anda İzmir‘de bir fotoğraf müzesinin kapatıldığını aklımızda tutarak değerlendirmenizi diler, keşke bu temalar arasına bir de fotoğraf müzesinin kapatılış hikayesi eklenseydi diyerek dile getirmeye çalıştığım bir hayıflanmayı eklemek isterim…




























































