Memleketimden görsel hikayeler 2018-2020

Ali Rıza Avcan

Karşıyaka Belediyesi‘ne ait Hamza Rüstem Fotoğraf Müzesi‘nin belediyece kapatılması olayına gerek İzmir‘deki gerekse diğer kentlerdeki anlı şanlı fotoğraf dernekleriyle fotoğraf sanatçılarından ve kendisini “fotoğrafçı” olarak takdim edip ekmek parasını fotoğraftan çıkaranların sosyal medyada kaleme aldıkları bir iki cılız paylaşım dışında tek bir ses çıkarmadığı bu günlerde fotoğraftan söz etmek ne ölçüde doğrudur bilmiyorum; ama, bugün size Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonu (TFSF)‘nun 2020 yılında gündeme getirdiği “hayattan fotoğraf hikayeleri” projesinden söz ederek söz konusu federasyon kapsamındaki 33 fotoğraf derneğine üye fotoğrafçıların 10 ana, 86 alt tema altında ortaya koyduğu 1.041 adet fotoğraf hakkındaki görüş, düşünce ve önerilerimi paylaşmak istiyorum.

Ama ondan önce, 1928-1940 döneminde Lucien Vogel tarafından Fransa‘da yayınlanan VU Dergisi, daha sonra 1936 yılında yayınlanmaya başlayıp foto muhabirlerinin dergisi olarak ünlenen Life Magazine Dergisi‘nin gündeme getirdiği bu uygulama ülkemizde Şevket Rado tarafından 1956-1992 döneminde yayınlanıp çocukluk ve gençlik döneminde ailece abone olup İran Şahı‘nın eşi Farah Diba‘dan, yine aynı şahın çocuk vermiyor gerekçesi ile boşadığı Mahzun Prenses Süreyya‘dan haberdar olduğumuz Hayat Mecmuası tarafından ülkemize taşındığını ifade etmeliyim.

Türkiye’de 6 Nisan 1956’da Life Dergisi’nin adını örnek alarak yayına başlayan Hayat Mecmuası‘nın o tarihlerde yayın yapan gazete ve dergilerin aksine güçlü bir fotoğrafçı kadrosu vardı ve matbaası kaliteli fotoğraflar basabilecek ileri tekniğe sahipti. Ancak yayın hayatı boyunca dünyada ve memlekette olup bitenlerin sadece görünen yanlarıyla ilgilenerek sadece “spot haber” ve “cemiyet” fotoğrafları yayınlamakla yetindi. Batıdaki benzerlerinin yaptığı gibi, ele aldığı konuya derinlemesine bakabilen, meselenin görsel analizini yapabilen ve fotoğrafçının tanıklığını yaratıcı bir fotografik hikaye haline getirebilen metinli haberleri izleyiciye ulaştıran bir gelenek yaratamadı.

1928-1956 tarihleri arasındaki dönemde fotoğrafın sinemayı ya da gelişmekte olan televizyonu çağrıştırırcasına bir hikaye anlatıcısı olarak kullanıldığı bu uygulamada gerçek dünyadaki olaylar, toplumsal sorun ve değişimler çekilen fotoğraflarla bir belgesel tadında anlatılır. Bir aile ya da kişinin sabahtan akşama kadar devam eden normal, kurgulanmamış kendiliğinden gelişen günlük yaşamının dile getirildiği böylesi bir anlatıda fotoğraf karesine giren insan ya da toplumların gelişip birbirlerinden farklılaşmaları sergilenerek bunun duyumsanması istenir. Böylelikle hem kişisel hem de kolektif toplumsal hafıza bir seri fotoğraf ile sergilenmiş olur.

Tam da bu tarihlerde dünyaca ünlü İngiliz yazar Virginia Woolf‘ün bir kadının sadece bir günlük parti hazırlığıyla sokak yürüyüşlerini bilinç akışı tekniğiyle zihinsel bir detaya dönüştürdüğü 1925 tarihli Mrs. Dalloway isimli romanı ile diğer bir İrlandalı yazar James Joyce‘un 1922 yılında yayınlanan ünlü romanı Ulyses de bu tekniğin aynı tarihlerde bir edebiyat türü olarak romanda uygulanmış örnekleridir.

Bir kişinin, ailenin ya da onları çevreleyen toplumun yaşadıklarıyla yaşamlarındaki değişimi en iyi şekilde hepimizin evindeki aile albümlerinden izlesek de fotoğrafçının bir kişi, bir aile, bir grup ya da topluluğun hikayesini önceden hiçbir kurgu yapmaksızın dile getirmeye çalışması gerçekte yüz yüze yapılan geleneksel röportajın fotoğrafa yansıtılmış halidir. Bunun bir adım ötesinde ise hepimizin bir dönemler müptelası olduğu fotoromanlar ve fotoromanları yayınlayan -yine- Hayat Mecmuası karşımıza çıkar.

Bu vesileyle bir süredir eski eşya satıcılarından bulduğu fotoğraflar üzerinden fotoğraflarda gördüğü kişiler arasındaki ilişkileri bir arkeolog titizliğiyle araştırıp gerçek aile hikayelerini keşfedip bu hikayeleri ailenin aranıp bulunan bireyleri üzerinden günümüze taşıyıp canlandıran Facebook‘taki Sahibini Arayan Fotoğraflar sayfasının sahibi sevgili İlhan Arga‘ya da koskocaman bir selam yollamaktan kendimi alamıyorum…

Anlatmaya çalıştığım bütün bu bilgiler çerçevesinde Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonu‘nun 2018-2020 döneminde kadınları, engellileri, sanatçıları, emekçileri, LGBTİ bireyleri, doğal yaşamı ve benzerlerini 10 ana ve 86 alt tema çerçevesinde ele alan toplam 1.041 adet fotoğraf üzerinden geliştirdiği “Memleketimden Görsel Hikayeler” (Visual Stories From My Hometown) isimli projede yer alan fotoğrafları kendi bağlamları içinde söz konusu federasyonun web sayfasında görebileceğinizi düşünüyorum. (https://mgh.tfsf.org.tr)

Editörlüğünü Özcan Yurdalan, Aykan Özener ve Yusuf Aslan‘ın, proje koordinatörlüklerini ise Sefa Ulukan ile Ünal Özfuçucu‘nun yaptığı bu proje kapsamında sergilenen toplam 1.041 fotoğrafın arasında fotoğraf sanatı açısından çok değerli eserler bulunmakla birlikte kanaatime göre bilinen bir hikayeyi fotoğraflarla anlatma çabası nedeniyle anlatının bağlacı olarak kullanılan çoğu fotoğrafın fotoğraf sanatı açısından aranan estetik ve teknik özellikleri taşımadığı kanaatindeyim.

Ayrıca proje kapsamında 10 ana, 86 adet alt tema kullanılmasına karşın bu temalar altında düzenlenen başlıkların toplumca bilinen ve diğer yarışma ya da çalışmalar kapsamında sıklıkla ele alınan konulardan oluştuğu, Vu ya da Life dergilerinde olduğu gibi toplumun bilmeyip merak ettiği, fotoğrafa baktığında yeni bilgiler edindiği, haber değeri itibariyle çarpıcı, etkileyici; hatta şok edici başlıklardan oluşmadığını düşünüyorum.

O nedenle 1-14 arasında fotoğraftan oluşan her bir fotoğraf setindeki tüm fotoğrafları paylaşmak yerine bu 1.041 fotoğraf arasında diğerlerine göre daha iyi, daha etkileyici, daha çarpıcı, hikayeyi asıl anlatan olanları seçerek bunlar için yazılan hikayeleri paylaşmayı tercih ettim.

Şimdi isterseniz çalışma kapsamında ele alınan 10 tema ile bu temalar altında ele alınan 86 temayı sıralayalım:

01. Topluluklara Bakan Hikayeler: “Mahalle”, “Kırım’dan Uzakta”, “Nogay Çayı”, “KHK’dan Kültürhane’ye”, “Sabırtaşı”, “Kimsenin Hatırlamadığı Sessiz Bir Şarkı”, “4-148”, “Siyah Kelebekler”, “Boyoz’un İzmir’i”.

02. Gökkuşağı Hikayeleri: “Muamma”, “Yedi Renk”.

03. Sanatlı Hayatlar: “Hayatın Provası”, “Gecelere Ritim Tutanlar”, “Umar’ın Seçimi”, “Sabri Şenevi Sineması”, “Operadan Sonra”, “Tayyib Bey ve Kutsal Hanım”, “Cengiz Usta ve Oğlu”, “Başlangıç Parmaklar”.

04. Kadınlar Vardır: “Aşk”, “Vazgeçmeyenler”, “Düğün Yemekçisi”, “Frig Erguvanından Gordions’a”, “Lastikçi Fatoş”, “Madam Megi”, “Eşe Abla”, “Köy Doktoru”, “Hayallere Uçuran Kadın”, “Son Kare”, “İki Teker Bir Hayat”, “Pazarın Modacısı”, “Portakal Kabuğunda Saklı Hayatlar”, “İçimizden Biri”, “Deve Giydiren”.

05. Hayata Karışan Hikayeler: “El Alemi”, “Melek”, “Selim ile Aşkar”, “Denizde Rüzgarla”, “İki Ara Bir Oda”, “Mazı’nın Kalesi”, “Bayram’ın Ocağı”, “Öteki Yarın”, “Balıkçı İbrahim”, “Direniş”.

06. Geçmişten Gelen: “Atla Yaşamak”, “Bıçağın İki Yüzü”, “Ateş, Kömür ve Duman”, “Suf-i”, “Koşan”, “Gülay Usta’nın Demirle Dansı”, “Osman Amca’nın İki Cebi”, “Bir Tornavida, Bir Pense: Ekmek Parası”, “Sayadaki Yaşamlar”, “Bir Küçük Esnaf”, “Kaybolan Zamanlar”, “Kocabıyık Orhan”, “Bakırı Aydınlığa Kavuşturan Adam”, “Atölyeden Müzeye”.

07. Değişenlere Bakanlar: “Sümerbank’ın Çığlığı”, “Kazdağları’nın Terk Edilmiş Kuleleri”, “Işık Gölü ve İnsanları”, “Attuda”, “Bizim Sokak”, “Manda Yoksa Süt de Yok”, “Bayramların Kentsel Dönüşümü”, “Hurdalık Günlüğü”, “Çevre Adamı”, “Kaybolan Kaldırımlar”, “Taş Fırın”, “Müze Çarşı”, “Konur No. 8”.

08. Emek Hikayeleri: “Erkek Pazarı”, “Sürgün”, “Yüksekten Bakanlar”, “Dalyan’ın Bayram’ı”, “Lagün Parmaklıkları”.

09. Toprağın Sesi: “Evrenin Göçü”, “Doğaya Dönüş”, “Sürmeli’de Organik Tarım”, “Atalık Tohum”.

10. Engelleri Aşmak: “Perspektif”, “Yalnız Değilsiniz”, “Servet ve Sude’nin Dünyası”, “Sonbahar Çiçekleri”, “Oya Yaşayacak”, “Hasan”.

Şimdi gelelim seri fotoğraflar içinden benim seçtiklerime ve onların hikayelerine…

İzmir Akdeniz Akademisi Akademi Kurulu üyesi ve KHK mağduru sevgili arkadaşım Ulaş Bayraktar… Onun sayesinde ünlü ressam Gustav Klimt’in Viyana Üniversitesi için yaptığı üç resmin; “Felsefe”, “Tıp” ve “Hukuk” isimli tavan resimlerinin hangi koşullarda yapıldığını ve yok oluş hikayesini öğrenmiştim… Fotoğraf: A. Öner Kurt

HİKAYESİ: “Mersin Üniversitesinde görev yaparken “Bu suça ortak olmayacağız!” başlığıyla yayınlanan bildiriye imza attıkları gerekçesiyle bir gecede işsiz kalan üç akademisyen, yaşamlarını sürdürebilmek amacıyla Kültürhaneyi kurdular.

Serdar Ulaş Bayraktar, Ayşe Gül Yılgör, Galip Deniz Altınay ve onlara katılan barış gönüllüsü feminist Nalan Turgutlu Bilgin tarafından kurulan Kültürhane’yi birçok insan maddi, manevi dayanışmasıyla destekledi. Kültürhane, kafe, kütüphane ve etkinlik mekanı olarak çalışmaya başladı. Kısa sürede her yaştan insanların kendini ait hissettiği bir kültür, eğitim ve yaratı alanı olarak başka bir dünyanın mümkün olduğuna dair ipuçları verdi.”

Fotoğraf: Arzu Altıer, Ahmet Serdar Turan

HİKAYESİ: “Farklı kültürlerin yaşadığı İzmir’de boyoz sadece ortak bir kültürün ürünü değil, bir tutkudur. İspanyolca’da küçük somun anlamına gelen ’bollos’15. yy. da İspanya’dan İzmir’e göç eden Sefarad Musevileri’nin birlikte getirdikleri lezzetli bir atıştırmalık. Boyoz İzmir’e geldikten sonra bir dönem Basmane’deki Musevi evlerinde yapılan bir tür sebzeli çörek olarak kalmış. 1940’lı yıllarda Avram Usta boyozu ticari bir ürüne dönüştürmüş. Fırınlardaki Türk ustalar ise daha seri ve ince açılan ‘Balkan açkısı’ hamur tekniğini uygulayarak günümüzdeki yeni biçimini ve tadını kazandırmışlar.”

Fotoğraf: Nimet Gönenç Çınaroğlu

HİKAYESİ: “Babası, dedesi, dedesinin dedesi ve onun da dedesi gibi Sarkis Teke de Talaslı. İlk nefesini çektiği yer burası, dedesinden sürgün hikayeleri dinlediği, yollarda ölüp gidenleri düşündüğü yer burası. Talas. Sarkis’in dedesi Zimbad Bey, Balkan Harbi gazisi. Dokuz yıl askerlik yapmış, dizindeki mermi yarasıyla evine dönmüş. 1915’te “asker ailelerine dokunulmayacak” diyen kanundan faydalanarak Talas’ta kalabilmişler.

1957 doğumlu Sarkis’in gençliği zor koşullarda geçmiş. Kaybedeceği bir şey kalmayınca sarılmış bıçağa. “Kabadayı demek mafya demek değil” diyor. Haksızlık etmek için değil, haksızlığa uğramamak için… Sarkis bir dönem İstanbul’da da yaşamış ama hep doğup büyüdüğü yere, Talas’a ait kalmış. İçinde kimsenin bilmediği sessiz bir şarkıyla…”

Eski adıyla “Cibin“, yeni adıyla “Saylakkaya“, bir dönem Kemeraltı’nda “Ayzeradant” (Sahleray dilinde Bilgelik Tapınağı) isimli sanat galerisini açıp işleten üretken sanatçı sevgili Nihat Özdal’ın; ayrıca, bildiğim kadarıyla Ermeni asıllı Sabiha Gökçen’in köyüdür. Fotoğraf: Raziye Köksal Kartal, Emel Karakozak, Tuncay Doğruluk.

HİKAYESİ: “Saylakkaya (Cibin), Şanlıurfa Halfeti’ye bağlı bir köy. 1915 yılında tehcir kararıyla birlikte bu köyde yaşayan Ermeniler evlerini terk ederek Halep civarına gitmek zorunda kalırlar. Yolun zorluklarını ve tehlikelerini gören bazı aileler kızlarını güvendikleri Müslüman komşularına emanet ederler. Yaklaşık otuz kadar Ermeni kızı Cibin’de büyür ve Müslüman erkeklerle evlendirilir. Şu an bu kızlardan hiçbiri hayatta değil ancak çocuklarının ve torunlarının bazıları Cibin’de yaşamaya devam ediyor. Bugünkü Saylakkayalılardan birçoğunun annesi, büyük annesi Ermeni ve bunu açıkça ifade ediyorlar.

Hakob Grigoryan Ermenistan’da yaşayan Cibin kökenli bir Ermeni. 52 yaşında, evli, iki çocuğu var. Hakob Grigoryan Türkçe biliyor, Erivan’daki stüdyosunda düğün, vaftiz, doğum günü fotoğrafları çekiyor.

Dedesinden dolayı geçmişe ve Cibin’e büyük ilgi duyan Hakob Bey 2018 yılı Ekim ayında “emanet kızlar”ın çocukları ve torunlarıyla geçmişin izlerini sürmek için Cibin’e gitti. Ailesini hatırlayanlarla görüştü ve anılarını kaydetti.

Biz de onun hikayesini Cibin’de ve Ermenistan’da izlerken geçmişteki acıların halklar arasındaki diyaloğa engel olmadığını gördük.

Fotoğraf: Özgür Yurdusev

HİKAYESİ: “Ali Şentürk Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Heykel Bölümünü bitirmiş. Aynı yıl aynı okul ve bölümde yüksek lisans yapmış. Ankara’da yaşıyor. ODTÜ Müzik ve Güzel Sanatlar Bölümünde heykel dersleri veriyor.

ODTÜ ve evinin salonunu dönüştürdüğü atölyesinden bizlere hiç fark etmediğimiz kelimeleri gönderiyor. Parmak izi gibi işliyor içinden geçenleri, ince ince.

Fotoğraf: Jülide Fırat

HİKAYESİ: “İlker Erçman, altı yıl önce İstanbul’dan Bodrum’a gelip yerleşmiş bir tiyatro insanı. Yirmi yıldır çocuklara, gençlere ve yetişkinlere drama dersleri veriyor, oyunlar sahneliyor. Oğlum Ege de dört yaşından beri onun öğrencisi. Altı yıl boyunca aksatmadan drama derslerine katıldı, oyunlarda rol aldı. Bu sayede son yıllarda tiyatro ve İlker hayatımızın parçası oldu.

İlker’e göre drama eğitimi çocukları daha yaratıcı kılıyor, fikir sahibi olmalarını sağlıyor, vizyonlarını genişletiyor, yaratıcı bireyler olarak hayata hazırlanmalarını sağlıyor. İlker, bu sayede çocukların konuşan, sorgulayan bireyler olacaklarını söylüyor.

Yaratıcı drama eğitiminin pedagojik temelleri 1982’de Prof. Dr. İnci San ile tiyatro sanatçısı Tamer Levent tarafından atılmış. MEB 2000 yılında drama derslerini 4. sınıftan 8. sınıfa kadar seçmeli ders olarak koymuş. Drama, 2007 yılında ilköğretim ders programlarına da seçmeli ders olarak girmiş. Şu anda ise devlet okullarının müfredatında böyle bir seçmeli ders yok.

İlker’in hikayesinde tanıklık ettiğim bu süreci anlatmaya çalıştım. Drama-çocuk-tiyatro ilişkisini yıllardır sürdüren İlker’in tutku ve heyecanını fotoğraflarla görünür hale getirmek istedim.

Fotoğraf: Yusra Seven

HİKAYESİ: “Bayram Deder yıllar önce memleketi Mardin‘den İzmir Kadifekale’ye taşınır. İlkokul mezunudur. Hiçbir işte uzun süre çalışamaz, bir mesleği ve birikimi yoktur. Yedi yıl cezaevinde kalır. Çıktıktan sonra da bir iş bulamaz ve tarihi Kadifekale’de derme çatma bir çay ocağı açar.

Mahallede görüp aşık olduğu Emine ile evlenirler. Oğulları Eyüp ve Emir doğar.

Bayram her sabah çay ocağını kurmak için Kadifekale’den geçerken mahallesinin kentsel dönüşümle ortadan kalkmasını izler.

Fotoğraf: M. Turhan Keskin

HİKAYESİ: Genç cumhuriyetin ekonomik kalkınma için başlattığı ilk projelerden biri Nazilli Sümerbank Basma Fabrikasıdır.

SSCB’den karşılığı narenciye olarak ödenmek üzere alınan 7 milyon TL krediyle kurulan Fabrikada 120 kadar Sovyet mühendis ve montör çalışır.

Birinci 5 yıllık kalkınma planında yer alan Fabrikada üretim 9 Ekim 1937 tarihinde başlar.

Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası çağdaş bir üretim modeline sahiptir. Araştırma laboratuvarları, okulu, hastanesi, kreşi, sosyal tesisleri, sanat ve spor imkanları vardır. Çalışanların ekonomik ve sosyal hakları oldukça iyidir. İşçilere her yıl ürettikleri mamullerden verilir.

Fabrika açıldıktan bir yıl sonra 8,5 milyon metre basma üretmiştir. Yıllarca kadın, erkek, çocuk herkes bu fabrikada üretilen rengarenk basmalardan dikilmiş elbiseler, entariler giyer.

Zaman içinde fabrika değişen koşullara uygun biçimde yenilenmez, üretim düşer ve özelleştirme furyası başlayınca da elden çıkarılır. Daha sonra, çeşitli teşvikler verilmesine rağmen, küresel ekonominin dayattığı rekabet koşulları aleyhine işler.

Fabrikanın basma üretimi 2002 yılında 2,3 milyon metreye düşer. 31 Temmuz 2003’te zarar ettiği gerekçesiyle kapatılır, 66 yıl süren üretim serüveni son bulur.

Makinaların çoğu hurda niyetine satılır, kalanlar çürümeye terk edilir.

Buna rağmen bugün bile Fabrikada bir sanayi müzesini donatacak değerde birçok malzeme, makina ve doküman kenarda köşede atılmış vaziyette duruyor.

Şevket Süreyya Aydemir, Nazilli Basma Fabrikasının açılışında makinaların sesini dinleyen Atatürk’ün “İşte bu musikidir, sanayinin musikisi.” dediğini aktarır.

“Sanayinin musikisi”, 67 yıl sonra artık sessiz bir çığlığa dönmüştür.

Fotoğraf: İbrahim Şan Yödek

HİKAYESİ: Çukurova Dalyanı, Adana’nın Yumurtalık Lagünü’nde denize açılan ağzında kilometrelerce uzanan kamış setlerden oluşur.

Akdeniz balıkları yumurtlama öncesinde yemlenmek için bu Lagüne girerler. Kaptan Fethi Aydan ve ekibindeki Hüseyin Aydan, Muhsin Aydan ile Ömer Yıldırım için de yoğun çalışma günleri bu dönemde başlar. Karada hazırladıkları onar metre uzunlukta yüz elli kilo ağırlıktaki kamış parmaklıkları dalyan ağzına sererler.

Bu parmaklıklar üremek için açık denize çıkmak isteyen balıkları hapseder. Balıklarla birlikte beş adam da aylarca lagün parmaklıklarının arkasında kalır.

Karada ve deniz içindeki hat boyunda birer kulübeleri vardır. Lagün parmaklıklarını döşedikten sonra deniz içindeki hat boyu kulübesine yerleşirler. Oldukça sağlıksız ve ağır koşullarda gece gündüz çalışırlar. Sürekli lagün parmaklıklarını kontrol eder, gerekli müdahaleleri yapar ve avlanırlar.

Beş ay süren bu dönemin ardından şubat yaklaşırken kamış setler sökülür. Balıklar açık denize kavuşurken dalyan adamları da evlerinin yolunu tutar.

Bir tanıdık tarım dostu: Abdullah Aysu… Fotoğraf: Gülgün Taşkın, Elif Kaya, İlknur Gülle

HİKAYESİ: Dünyanın birçok yerinde uzun süredir GDO’lu ve hibrit tohumlarla üretim yapılıyor. Tarlalarda tarım ilaçlarının kullanılması insan sağlığını olumsuz etkilerken doğal dengeyi de bozuyor.

Doğal dengeyi yeniden kurmak, toprak verimliliğini sürdürebilmek, temiz tarım ürünleriyle daha çok kişinin tanışmasını sağlamak ve gelecek nesillere sağlıklı bir doğa bırakabilmek için alternatif tarım uygulamalarının ve yerel tohum derneklerinin faaliyetleri büyük önem taşıyor.

Yerel Tohum Derneği’nin Marmaris Temsilciliği bölgede sağlıklı ve sürdürülebilir tarımın yaygınlaşması için çalışan, yerel tohumların korunmasını hedefleyen, üreticileri bir araya getiren ve Yerel Tohum Temiz Gıda Pazarı’nı proje olarak önüne koyan bir kuruluş.

Derneğin geniş bir çalışma alanı var. Faaliyetlerine dernek temsilcileri Pınar Ünlü, Sema Güner, Güzin Şahin Görgülü, Oya İşleyen ve Tuğçe Kalkus’un yanı sıra çok sayıda gönüllü katılıyor.

Sonuç yerine;

Kısa adları AFAD, ANFAD, BANFAD, BASAF, E-FOT, FOTOGEN, FOTOFORUM, FSK, GAFSAD, İFSAK, İFOD, KASK, KONFAD, MFD ve ZEYFOD olan 15 fotoğraf kulübünün oluşturduğu Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonu‘nun 20. yüzyılın ilk yarısında geçerli olan kişisel ya da toplumsal bir hikayeyi fotoğraflarla anlatma uygulamasını bugüne taşırken sinema ve televizyonla sosyal medya ve yapay zekanın gelişip fotoröportajı çekici olmaktan çıkardığı 21. yüzyılın koşul ve olanakları ile kısıtlılıklarının dikkate alınmadığı “Memleketimden Görsel Hikayeler” isimli proje çalışmasının fotoğraflarını izlerken aynı anda İzmir‘de bir fotoğraf müzesinin kapatıldığını aklımızda tutarak değerlendirmenizi diler, keşke bu temalar arasına bir de fotoğraf müzesinin kapatılış hikayesi eklenseydi diyerek dile getirmeye çalıştığım bir hayıflanmayı eklemek isterim…

https://mgh.tfsf.org.tr/tr/anasayfa

Sabunun İzmir’deki eski ve zengin tarihini onun içinde yer almayan bir markayla temsil etmeye kalkmak…

Ali Rıza Avcan

Şu sıralarda bir endüstriyel miras ürünü olarak sabunun İzmir‘deki tarihi ile bunun insan, hayvan ve bitki sağlığıyla ilişkisi çerçevesinde İzmir‘deki hamam, hastane, karantina ve tebhirhane gibi tarihi yapıların; ayrıca, alkol ve kolonya gibi diğer temizlik malzemelerinin geçmişi ile ilgili yoğun bir çalışmanın içine girdiğimi ifade etmek isterim.

Çankırı Çarşısı No. 1 ve 6. Hafif zeytinyağı içeren özel saf sabun üreticisi. 1876 ​​Atina Olimpiyatları’nda ilk gümüş madalya. Zeytinyağı vb. tüccarı. Komiser.

Uzun bir çalışma süresini kapsayacak böylesi bir gayretin içine neden girdiğimi soracak olursanız, bu nedenleri birbirinden farklı beş madde halinde sıralayabilirim:

1) “Emeğin miras hakkı” anlayışından hareketle 2025 yılı Nisan ayından bu yana İzmir Liman Arkası Bölgesi‘nde “Daraağaç’ı hatırlıyor ve unutmuyorum!” başlığıyla yürüttüğüm çalışmalar sırasında karşıma daha önceden bilmediğim yeni sabun fabrikalarıyla zeytinyağı ve sabun fabrikalarında kullanılan büyük kazanları üreten Demosthenis Issigonis‘e ait döküm fabrikası hakkında yeni bilgilere ulaşmış olmam,

2) Yakın zaman önce bir vakıf malı olduğu için İzmir Vakıflar Bölge Müdürlüğü‘ne devredilen Namazgah Hamamı‘nın 2019 yılında İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından Artı 3 Mimarlık bürosuna yaptırılan restorasyonunda tarihi bir hamamın geleneksel çalışma sistemi dikkate alınmayıp hamama ısıtma amacıyla doğal gazın bağlanması suretiyle o yapının bundan böyle klasik Osmanlı tarzı bir hamam olarak kullanılır olmaktan çıkarılması,

3) 2025 yılı içinde Basmane, Anafartalar Caddesi üstündeki Kıllıoğlu Hacı İbrahim Vakfı Hamamı‘nın bir “Osmanlı Hamamı” olarak bilinen tarihi kimliği ve bir vakıf malı olması nedeniyle İzmir Vakıflar Bölge Müdürlüğü‘ne devredilme riski dikkate alınmaksızın Konak Belediyesi tarafından İzmir Valiliği Yatırımları İzleme Koordinasyon Başkanlığı (YİKOB)‘ndaki Emlak Vergisi Fonu‘ndan alınan milyonlarca liranın harcanması suretiyle tarihi geçmişi ve kimliği dikkate alınmaksızın metal yoğun bir şekilde restore edilmesi,

4) İlk kez 2015 yılında, o tarihlerde Konak Belediyesi ARGE Müdürü olarak görev yapan sevgili dostum mimar Mihriban Yanık ve yıkım firması sahibi Gencol Özbüker ile birlikte içine girip tüm bölüm ve katlarını dolaşarak tanıştığım, ayrıca sağa sola saçılmış değerli tarihi Marsilya kiremitlerini elime alıp incelediğim; ancak, o tarihten 2026’ya kadar devam eden uzun bir süreçte koruma adına etrafı çelik perdelerle çevrelenerek adeta teslim alınan yapıya önünden her geçişte büyük bir saygıyla selam veriyor, tarihi yapının bu büyük ilgisizlik ve sevgisizlik sonucunda ne zaman tam anlamıyla yıkılacağını merak ediyordum.

Bu tarihi yapı en nihayetinde 5 Mayıs 2026 tarihinde yapılan ihale çerçevesinde Konak Belediyesi‘nin İzmir Valiliği Yatırımları İzleme Koordinasyon Başkanlığı (YİKOB)‘ndaki emlak vergisi fonundan aldığı kamu kaynaklarıyla “Hamdi Dalan Sabun Müzesi” olarak restore edilmeye başlandı ve Dalan ailesi mensuplarının da yer aldığı görkemli bir törenle restorasyonuna başlandı. Ancak söz konusu törende yapılan konuşmalarla gazete ve sosyal medyaya servis edilen haberleri okuduğumuzda Konak Belediyesi‘nin bir zamanlar Paleologos ailesi ile onu izleyen Aydınlı Ömer Muharrem firmasınca kullanılan 863 ve 864 sokakların kesiştiği köşedeki bu tarihi sabunhane binasını sadece Dalan ailesiyle ilişkilendirdiğini, binanın Dalanlar öncesindeki 16. yüzyıla kadar uzanan uzun ve zengin tarihi ile ilgilenmediğini anladım.

Çünkü Dalan ailesiyle ilgili anıları daha önceden okuduğum için firma kurucusu Hamdi Dalan‘ın üvey babası ile birlikte bir süre bu binadaki Ömer Muharrem Sabun Fabrikası‘nda işçi olarak çalıştığını, binayı ancak burada kullanılan geleneksel sabun teknolojisinin terkedilip daha büyük boyutlu sınai üretime geçilen 1960’lı yılların başında satın aldığını biliyordum. o nedenle binanın sadece 1961 sonrasındaki tarihinin Hamdi Dalan boyutunda ticari bir şirketle ilişkilendirilip daha zengin olan 100 yıllık tarihi geçmişin dikkate alınmadığını gösteren bu restorasyon ve müze kurma girişiminin nedenini düşündüğümde ise bunun sadece ve sadece Dalan firmasının ürettiği malların Kemeraltı Çarşısı gibi kentin en büyük ve önemli ticari merkezindeki reklamı, tanıtımı ve daha fazla satılması açısından önemli olduğunu düşündüm.

5) Tarihi boyunca büyük salgınlarla boğuşup büyük nüfus kayıplarına uğrayan İzmir‘de insan, hayvan ve bitki sağlığı konusunu sabunu, zeytinyağını, hamamı, karantina hizmetlerini, “Uyuz Hamamı” da denilen tebhirhaneyi, hastaneyi ve diğer temizlik malzemelerinin bütününde göremeyip ve bunları birbirleriyle ilişkilendirmeyip sabunun İzmir tarihini sadece Dalan sabunları üzerinden ele alarak asıl sabun üretici ve tüccarlarına haksızlık yapılması.

Sabunun İzmir tarihine dair: Boğos Tatikyan’dan sabun ve yağ satan Yahudiler, Ömer Muharrem antetli haberleşme evrakı ve İzmir’e özgü “Garantile” damgasını yiyen sabunlar…

Söz konusu tarihi yapıların tahsis şekli, restorasyon ve kullanım şekli ile karşılaşılabilecek olası riskler konusundaki görüş, düşünce, eleştiri ve endişelerimi ifade ederek bunun bir sonucu olarak önereceğim çözüm yolları konusunda bilgi vermeden önce sabunun İzmir‘in 19-20. yüzyıllardaki tarihi içindeki yeri ve önemi ile ilgili olarak yaptığım çalışmanın ilk bilgilerini sizlerle paylaşmak isterim:

Baştan belirtmeliyim ki, bütün bu bilgileri, Garanti Bankası‘na ait SALT Araştırma arşivindeki 1854-1948 dönemine ait binlerce sayfalık 48 adet tarihi ticaret yıllığındaki bilgilerle Charles Edward Goad‘a ait 1905 yılı sigorta planlarının (10) ve (11) numaralı paftalarını ayrıntılı bir şekilde tek tek inceleyerek edindim.

İğneyle kuyu kazmak tabirini haklı çıkarak şekilde 19 ve 20. yüzyılları kapsayan aşağı yukarı 100 yıllık bir dönemde farklı firma ve kişilere ait bu yıllıklarda yer alan İzmir‘le ilgili bölümleri bir köşeye ayırıp her bir bölümdeki sabun üreticileri ile tüccarları ortaya çıkarmak oldukça vaktimi aldı. Böylelikle İzmir‘deki hangi sabun imalatçısı ya da tüccarının o tarihlerde hangi adreste bulunduğunu öğrenip faaliyette oldukları yerleri 1905 yılı sigorta paftalarında aradığımda adeta o sabunhaneyi ziyaret edip sahipleriyle tanışmış, orada çalışan işçilerle sohbet etmiş gibi sevindiğimi hissettim. Tabii ki, Goad tarafından sigorta riski görülmeyen Darağaç, Mersinli gibi bölge ve mahallelerin planları elimde olmadığı için onların yerini tespit etmem mümkün olmadı.

İnanmayacaksınız ama bu sayede Kemeraltı Çarşısı‘nda sabun imal eden toplam 11 sabunhanenin yerini öğrenip biri sokak, diğeri de cadde olmak üzere iki adet Sabunhane adını almış işlek yolun olduğunu fark etmiş oldum. Hem de hiç ummadığım yerlerde…

G. E. Goad’ın 1905 tarihli sigorta planlarının (10) ve (11) numaralı paftalarında bulunan 11 adet sabun fabrikasının yeri… İşaretlemede kullanılan rakamlar aşağıdaki sıralamadaki rakamlarla aynıdır…

Kemeraltı Çarşısı‘ndaki sabun fabrikalarını (sabunhane) sıralamaya kalkarsak;

1. Tarihi Ali Paşa Caddesi (863 sokak) ile Mekteb sokağın (864) kesiştiği köşede yer alıp bugün Hamdi Dalan Sabun Müzesi adıyla restore edilmekte olup Paleologos Kardeşler‘e ait sabun fabrikası,

2. Tarihi Gözlemeciler Çarşısı (876 sokak) içindeki Alexandros Isrek‘a ait sabun fabrikası,

3. Tarihi Keten Çarşısı (866 sokak) içindeki sabun fabrikası,

4. Tarihi Taşçılar Çarşısı (871 sokak) içindeki Abdulkadir Efendi‘ye ait sabun fabrikası,

5. Tarihi Vakıf Hoca Sokak (865 sokak) içindeki Paleologos Kardeşler‘e ait ikinci sabun fabrikası,

6. Tarihi Vakıf Hoca sokak (865) ile Sabunhane sokağın (867) sokağın köşesinde kalıp şimdilerde mülkiyet sahibi mimar Salih Seymen tarafından restore edilen binada faaliyette bulunan Katzanopoulos‘a ait sabun fabrikası,

7. Tarihi Vakıf Hoca sokak (865) içindeki K. Sepetçioğlu‘na ait sabun fabrikası,

8. Kemahlı İbrahim Efendi‘ye ait Kemahlı Han‘ın yanındaki K. Sepetçioğlu‘na ait sabun fabrikası,

9. Tarihi Kemeraltı Caddesi (Anafartalar) üstünde ve Başoturak (Başdurak) Camii‘nin kuzeydoğusundaki Christos Pavlidis‘e ait sabun fabrikası,

10. Kestanepazarı Camii‘nin güneybatısındaki Sandıkçılar Çarşısı‘ndaki (878 sokak) P. Ksanthopoulos‘a ait sabun fabrikası,

11. Tarihi Çekmececiler Çarşısı‘ndaki (892 sokak) Aristidis Kyriakides‘e ait sabun fabrikası.

Cumhuriyet öncesinde Kemeraltı dışındaki tek sabun fabrikası ise Darağaç bölgesinde önce A. Petit, daha sonra Louis Cousinery tarafından işletilen bu fabrika sonraları Şark Sanayi işletmesine dönüşerek İzmir‘in en büyük ve önemli dokuma tesislerinden biri haline gelmiştir. Cumhuriyet döneminde ortaya çıkan ikinci bir sabun fabrikası ise muhtemel bir Yahudi olan Politi Robeno‘ya ait Mersinli-Bornova Caddesi No.9-13’de bulunan fabrikadır.

1882-1948 dönemi ticaret yıllıklarına göre İzmir‘de sabun üretimi ve satışı yapan kişi sayısı toplam (73) olup bunların çoğunluğu Cumhuriyet öncesinde Rumlardan, sonrasında ise Müslüman Türk ve Yahudilerden oluşmuştur.

Bazı İzmirli sabun üreticilerinin 1881-1948 döneminde faaliyette oldukları yıllar…

Cumhuriyet öncesinde çoğunluğunu Rum üretici ve tüccarların oluşturduğu isimler arasında Hacı Ali, Baltacılar Çarşısı‘ndaki Tahsin Efendi ile Taşçılar Çarşısı‘ndaki Abdülkadir Efendi gibi tek tük Müslüman Türklere ve tek Ermeni üretici olarak da Agop Alpiar‘a rastlanmaktadır.

Bu sabun üreticilerinin büyüklük ve süreklilik itibariyle önde gelenleri ise İzmir‘de, özellikle de Küçük Menderes Havzası‘ndaki geniş tarım arazileriyle ve Kraemer Palas gibi değerli gayrimenkulleriyle tanınan Seydiköylü Rum Fotiadis ailesiyle asıl üretim merkezleri Urla olan Paleologos ailesidir.

Fotiadis ailesi bu işe 1869 yılında kurduğu şirketle Keresteciler Caddesi (871 sokak) No. 65 adresindeki fabrikada başlamış ve sonrasında kurulan fabrikaları Joseph, Basille ve Constantine Fotiadis tarafından yönetilmiştir. Bugün Hamdi Dalan Sabun Fabrikası adıyla restore edilmekte olan binayı uzun yıllar kullanıp sonrasında Aydınlı Ömer Muharrem‘e satan Paleologoslar (Nicholas, Pericles, Konstantin, Michel) ise 1881’den 1921’e kadar birden fazla fabrikada yürüttükleri sabun üretimi ile İzmir‘in önde gelen sabun üreticisi ve tüccarlarından biri olmuştur.

Cumhuriyet sonrasında ise ortaya Yahudi ve Müslüman Türk üretici ve tüccarlar çıkar. Aydınlı Ömer Muharrem, muhtemelen Aşkenaz Yahudisi olan İstanbul merkezli Lipowitz Kardeşler, Ali Muhsin Kibar ve en nihayetinde Körfez’in kıyısındaki Turyağ fabrikasının sabunları ortaya çıkar. Ancak 2. Dünya Savaşı’nın zorlu koşulları ve Varlık Vergisi gibi ayrımcı politikalar sonucunda Yahudi üreticiler sabun piyasasından çekilmek zorunda kalır ve tüm üretim/satış Müslüman Türklerin eline geçer… Böylelikle İzmir’deki sabun da uluslaşma süreci ile birlikte Türkleşip Müslümanlaşmıştır…

Hele ki aradan uzun yıllar geçmiş olmasına karşın Türkiye‘nin 2025 yılı itibariyle sabunun da dahil olduğu temizlik ürünleri için 626 Milyon dolar ithalat yaptığını dikkate aldığımızda… (7)

Gelelim bugün kentin içindeki tek sabun fabrikası olarak bilinen ve yakın zamanda başlayan restorasyonunun bitişiyle birlikte Hamdi Dalan Sabun Müzesi adıyla kullanılacak tarihi yapının geçmişine…

Konak Belediyesi‘nin Dalan ailesi ile yaptığı protokol çerçevesinde binayı 29 yıl gibi oldukça kısa bir süre kullanma koşuluyla restore etmeye başladığı, tapunun Ahmetağa mahallesi 227 ada, 7 parseliyle Konak mahallesi 864 sokak No.6-8 adresindeki 366 metrekarelik parseldeki yapı, Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu (GEEAYK)‘nun 20.6.1981 tarih, 2954 sayılı ve Tabiat ve Kültür Varlıkları Yüksek Kurulu (TKVYK)‘nun 17.7.1987 tarih, 3509 sayılı kararları ile tescillenip koruma altına alınmış olup George Edward Goad tarafından 1905 yılında hazırlanan İzmir sigorta planlarının 11. paftasında Paleologos Kardeşler tarafından işletilen bir sabun fabrikası olarak işaretlenmiştir. (1)

O nedenle İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait İzmir Visit isimli turizm portalında belirtildiği gibi buradaki sabun fabrikası 1941 yılında Hamdi Dalan tarafından kurulmamış; aksine, Hamdi Dalan 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bu binada sürdürülmekte olan sabun üretimini, binayı satın aldığı 1961 yılından başlayarak sürdürmüştür. (2)

Diğer yandan İnternetteki Dalan Kimya Endüstri Anonim Şirketi‘ne ait web sayfasının “Hikayemiz – Tarihçe” bölümünde firmanın kurucusu Hamdi Dalan‘ın bu işe ilk kez 1941 yılında İzmir Agora Namazgah semtinde başladığı belirtilmekle birlikte (3) hem bu ilk üretim mekanının bugün nerede olduğu belirtilmemekte, hem de aile üyeleri Akın Dalan ve Dide Dalan tarafından yapılan yayın ve söyleşilerde Hamdi Dalan‘ın aynı binadaki Ömer Muharrem‘e ait tarihi sabunhane binasında üvey babası ile birlikte işçi olarak çalıştığı, 1961 yılında söz konusu fabrikanın iş göremez hale gelmesi üzerine binayı Ömer Muharrem firmasından satın alarak işe başladığı anlatılmaktadır. (4) (5)

İşte o nedenle İzmir‘deki sabun tarihini yeniden ve doğru bilgilerle yazılarak Hamdi Dalan‘a mutena bir yer verme yanlışından vazgeçilmeli, söz konusu binaya bu tür yanlış ve çarpıtılmış bilgiler nedeniyle Hamdi Dalan Sabun Müzesi yerine İzmir Sabun Müzesi adı verilmelidir.

Sabunun İzmir‘deki macerasına ait bütün bu bilgileri 1881-1948 yılları arasında farklı kişi ve kurumlarca bazı yıllarda düzenli, bazı yıllarda da aralıklarla yayınlanan ve Annuail Orient olarak adlandırılan Osmanlı ile diğer Ortadoğu ülkelerinde faaliyette bulunan firmaların tanıtımını yapmak amacıyla yayınlanan ticaret yıllıklarından edindiğimi dikkate almanızı rica edeceğim.

Bunun dışında ayrıca, İzmir‘de şu anda faaliyette bulunan Ticaret Odası, Ticaret Borsası gibi kurumların arşivlerinde o dönemlere ait herhangi bir bilgi ve belgenin bulunmadığını, o nedenle bu fabrikaların ne miktarda üretim yaptıklarına, ürettikleri sabunun ne kadarının satıldığına, yurtdışından ne miktarda sabun ithal edildiğine ve benzerlerine ilişkin üretim ve ticaretle ilgili bilgi ve istatistiklere ulaşmanın mümkün olmadığını ifade etmek zorundayım… Ancak 2012 yılında yapılmış bir araştırma sayesinde 1 okka sabunun İzmir’deki satış fiyatının 1. Dünya Savaşı sırasında nasıl arttığını sizlere aktarmak isterim:

Temmuz 1914’de 7, Ocak 1917’de 32, Eylül 1917’de 75, Ocak 1918’de 140 ,Eylül 1918’de 140 kuruş… Yani 4 yıl içinde % 2000’lik bir artış ve kuvvetle muhtemel bütün arayışlara rağmen zor bulunan kıt bir mal!!! (6)

Zeytin, zeytinyağı, sabun üretim ve ticareti açısından böylesine zengin bir kentte bugüne kadar sevgili Levent Köstem tarafından açılan Urla‘daki Zeytinyağı Müzesi dışında insan, hayvan ve bitki sağlığını bir bütün halinde; yani, zeytin-zeytinyağı-sabun-hamam-karantina-tebhirhane-salgın hastalıklar-sanitasyon-hastane kavramlarının bütünlüğü içinde ele alan bir girişim olmamış, İzmir‘de İzmir‘le ilgisi ve tarihi bir geçmişi olmayan maske ve radyo müzesi gibi yerler açılmasına rağmen İzmir‘i İzmir yapan bu temel mal ve hizmetler konusunda hiç kimse kılını kıpırdatmamıştır.

Şimdi ise 19. yüzyılın ikinci yarısında yapıldığı bilinen; ancak son yıllardaki ihmalkarlık nedeniyle adeta yok olmakta olan tarihi sabunhane binasında 1961’den sonra faaliyet gösteren bir sabun firma ve markasının ilk kurucusunun adıyla restorasyon yapılarak Hamdi Dalan Sabun Müzesi adıyla anılacağı söylenmekte ve böylelikle Dalan marka sabunlarla diğer ürünlerin Kemeraltı Çarşısı gibi merkezi ve kalabalık bir ortamda reklam, tanıtım, satış ve pazarlamasına belediye eliyle katkıda bulunulmaktadır.

Bu bağlamda İzmir‘deki hiçbir kamu kurumu ve özel şahsın elinde, TCDD 3. Bölge Müdürlüğü‘ne ait TCDD İzmir Müzesi‘ndeki tıbbi malzemeler ve sevgili dostum Orhan Beşikçi‘nin sık sık sözünü ettiği “Doktor Vagonu” ile eski adıyla Memleket Hastanesi, yeni adıyla İzmir Atatürk Eğitim Hastanesi‘ndeki sayılı tıbbi malzeme dışında İzmir‘deki insan, hayvan ve bitki sağlığı ile hijyenin tarihsel geçmişini kapsayan ciddi bir koleksiyon mevcut olmadığı halde; bir kısım belediye görevlisinin “hadi gidelim müze açalım” hevesi ve “İzmir’deki antikacıları ve koleksiyoncuları dolaşıp alışveriş yaparak müzeyi dolduralım” heyecanıyla yaptıkları bu tür girişimlerin kamu yararından çok özel çıkarlara hizmet ettiğine inanıyorum.(8)

O nedenle halen restore edilmekte olan tarihi binanın yukarıdaki görselde de belirtildiği gibi “Konak Belediyesi Hamdi Dalan Sabun Müzesi” adıyla düzenlenmesi durumunda sadece Dalan Sabun Fabrikası olarak kullanıldığı 1961 sonrası için değil, aynı zamanda 19 ve 20. yüzyıllar İzmir‘inde bu binada sırasıyla sabun üreten Nicholas Paleologos ile Ömer Muharrem ile İzmir‘deki diğer sabun fabrikalarının da dikkate alınması ve sabun dışında sabunla bağlantılı “zeytin”, “zeytinyağı”, “kostik”, “hamam”, “tebhirhane”, “karantina”, “hastane”, “salgınlar”, “bulaşıcı hastalıklar”, “hayvan” ve “bitki sağlığı” gibi konularla; hatta, Polonya‘nın Bydgoszcz kentindeki Museum of Soap and History of Dirt Müzesi gibi sabunun ortadan kaldırdığı kirin oluşum ve giderilmesi konusuyla ilişkilendirilerek bu bütünlüğe kavuşturulması yerinde olacaktır.

Tarihi bir binanın önceki sahiplerini dikkate almayıp; hatta, onları yok sayarak son sahibi ve onun ismi/markası öne çıkarılarak restore edilmesi, aynen Havra Sokağı‘ndaki Politi Şaraphane‘sinin binaya daha sonra uygun görülen daha yeni ve daha kısa bir süre kullanılan “Akıncı Pasajı” adıyla restore edilmesinde olduğu gibi kültürel ayrımcılık ve asimilasyondan başka bir şey değildir…

Bütün bu bilgi, değerlendirme ve yorumların özet ve sonucu olarak;

📌Sabun, İzmir‘ endüstri ve ticaret tarihi açısından çok önemli bir tüketim malıdır.

📌O nedenle İzmir‘deki sabun üretim ve ticaret önemli tarihi aktörleri barındıran zengin bir kaynaktır ve sadece 1961 sonraki üretim-satış faaliyetleri açısından düşünülüp bu zengin geçmiş görmezden gelinemez.

📌İzmir‘in sabun tarihi bütün gerçekleri ile yazılıp belgelenmelidir.

📌Ayrıca İzmir‘de sabun tarihi ile ilgili bir sergi ya da müze düzenleneceği zaman bu çalışma sabun tarihinin her dönem ve aktörünü temsil edecek şekilde ve İzmir‘e özgü üç boyutlu nesnelerle görsellerin bir bütünlük içinde kullanılması suretiyle yapılmalı ve bunun için sağdaki soldaki antikacılarla koleksiyonculardan malzeme toplamak yerine önceden kamusal zengin bir koleksiyonun oluşturulması gerekmektedir…

📌İzmir‘in sabun tarihi ile ilgili bir sergi ya da müze düzenleneceği zaman konuya insan, hayvan ve bitki sağlığını esas alan daha geniş bir açıdan bakılarak ve çalışmanın odağına sabunun konulması suretiyle sabunun ilgili olduğu hamam, karantina, tebhirhane, hastane, sanitasyon ve diğer temizlik malzemeleri gibi alanların da dikkate alınması sağlanmalıdır.

………………………………………………………………………………………………………………………………………

(1) Müge Çiftyürek, Türkiye’de Sabunhaneler, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2021-Denizli.

(2 Hamdi Dalan Sabun Fabrikası, https://www.visitizmir.org/tr/destinasyon/11520

(3) Dalan-Hakkımızda, https://www.dalan.com.tr/hakkimizda/

(4) İbrahim Mert Öztürk, Hamdi Dalan ve Dalan Sabun Fabrikası, Bilkent Üniversitesi, 2023

(5) Dide Dalan, Babalar Sabun Kokar, Görsel Basım, İzmir-2006.

(6) Filiz Çolak, “İşgal yıllarında İzmir iktisadi bölgesinde fiyat hareketleri”, Turkish Studies – International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, Volume 7/4, Fall 2012, p. 1269-1280, ANKARA-TURKEY

(7) Mert Davut, “Temizlik ve kişisel bakım ürünleri ihracatı geçen yıl 3,3 milyar doları buldu”, Haber Türk Gazetesi, 18.02.2026, https://yerel-haberler.haberturk.com/ankara-haberleri/temizlik-ve-kisisel-bakim-urunleri-ihracati-gecen-yil-3-3-milyar-dolari-buldu-40591878

(8) “Türkiye’nin ilk ve tek hastane müzesi İzmir’de”, Yeni Asır Gazetesi, 6 Mart 2018, https://www.yeniasir.com.tr/sarmasik/2018/03/06/turkiyenin-ilk-ve-tek-hastane-muzesi-izmirde

Sabun Müzesi, http://www.sabunmuzesi.com.tr

Kaynaklar

Bilginin kamusal olmaktan çıkıp metalaşması…

Ali Rıza Avcan

Toplumla ilgili her bilgi asıl olarak kamusal; yani kamuya aittir.

O nedenle, kamuya ait her türlü bilginin kamu yararı çerçevesinde şeffaf bir şekilde yeniden dönüp dolaşıp kamuya ulaşabilmesi için karşılık düşünülmeksizin herkese ulaşması gerekir…

Hele ki kamu kaynaklarının kullanımı suretiyle elde edilen her tür ve düzeydeki kamusal bilginin…

“Yan cebe koymak”

Örneğin üniversite öğrencilerinin kamu kaynaklarını kullanarak yaptıkları yüksek lisans ve doktora tezlerinin başarılı olması durumunda bu başarı, bir kamu kurumu olan üniversite tarafından öğrenciye verilen kamusal bir unvanla; yani “master”, “Dr.” ya da “PhD” unvanlarıyla ödüllendiriliyorsa bu tezlerin kamuya açıklanması, tez sahipleri tarafından yayından alıkonulmaması gerekir. Çünkü kamu kaynaklarını kullanarak ve her biri kamu görevlisi olan hocalarından destek alarak başarılı bir tez yazmışlarsa şayet bunun karşılığını zaten kamu tarafından kendilerine verilen unvanları alıp isimlerinin başına yerleştirdiklerinde ve bu unvanlar sayesinde başka birçok işte başarıya ulaştıklarında alacaklardır.

Yine aynı durum, üniversite öğretim üyelerinin üniversitelerdeki döner sermayeler ya da TUBİTAK, Avrupa Birliği, kalkınma ajansları ve benzerlerinden aldıkları fonlarla yürüttükleri araştırma projeleri için de geçerlidir. Çünkü üniversite öğretim üyeleri; kendi uzmanlık alanlarında bilimsel araştırmalar yapmak, lisans ve lisansüstü düzeyindeki öğrencilere ders verip onları yetiştirmek ve akademik dünyaya veya topluma yönelik danışmanlık ve hizmet görevlerini yerine getirmekle yükümlü olan akademisyenler; yani, kamu kaynaklarını kullanan ve kamu gücüne sahip kamu görevlileridir.

İşte o nedenle, üniversitelerde çalışan akademisyenlerin çalıştıkları kamu kurumlarında kamu kaynaklarını kullanarak yaptıkları çalışmalarda ya da üniversitelerden izin alarak üniversite dışında yapacakları tüm araştırma çalışmalarından bir bedel, bir karşılık almaması, kamusal bir hizmeti ticarileştirmemesi gerektiğini düşünüyorum. Hele ki çevremdeki çoğu öğretim üyesinin unvanları öğretim görevlisinden profesöre doğru yükseldikçe artan ücretleri çerçevesinde fatura ya da makbuz vermeksizin veya imza atmaksızın aldıklarıyla ya da bir “kazan-kazan” harikası olarak icat edilip hem üniversiteye hem de kendilerine büyük kazançlar sağlayan döner sermaye organizasyonlarıyla bilimin ticaretini yapan zengin bir tacire dönüştüklerini gördükçe…

Buna bir de üniversiteler; yani kamu kaynakları üzerinden bilgi üretmesi beklenen kurumlarda yapılan her düzeydeki araştırmaları üniversite ya da özel yayınevlerinin yayını olarak satılmasını, üniversite mensubu olmadığımız için eski tarihli tezlere ulaşamadığımızı; hatta, Ege Üniversitesi Kütüphanesi girişinde yaşadığım gibi sade bir yurttaş olarak kütüphaneye alınmadığı, üniversitelerce kamu kaynaklarının kullanımı suretiyle abone olunan yerli ve yabancı dijital veri tabanlarına bunun kaynağını sağlayan kamunun bir bireyi olarak ulaşamadığımı da eklersek üniversitelerce bilgi üretimi ve yayını konusundaki sorunun ne kadar büyük ve vahim olduğunu daha iyi anlarız.

Tabii ki, bu bağlamda üniversitelerdeki kamu görevlilerini; yani, akademisyenleri sadece öğrencilere ders veren insanlar olarak görmeyip onların ayrıca bilimsel çalışmalar yapmaları gerektiğini, sadece öğrenci ile uğraşanların bilimsel anlamda akademisyen niteliğinde olmayıp birer “okutman” olacaklarını, onlara bir “bilim insanı” olarak değil de bir “öğretmen” olarak yaklaşmak gerektiğini unutmamak koşuluyla…

Ayrıca üniversitelerde görev yapan öğretim üyeleriyle dernek, vakıf, gazete gibi kurumların TUBİTAK, UNDP, Avrupa Birliği fonları ve yabancı büyükelçiliklerin kaynaklarıyla uluslararası tekeller ve bankalar tarafından desteklenen birtakım yabancı vakıflarla AKP hükümetinin güdümündeki kalkınma ajanslarından proje karşılığında fon temin eden bu tür bilimsel araştırmalarda yer alarak sahip oldukları kamusal bilgiyi ticari anlamda pazarladıklarını, böylelikle sahip oldukları kamusal bilgi ve uzmanlığı kendi şahsi çıkarları için kullandıklarını düşünüyorum.

Çünkü “parayı veren düdüğü çalar” deyişinin bir kez daha doğru olduğunu kanıtlayan böylesi durumlarda ve benim de bugüne kadar tanık ya da taraf olduğum birçok benzer olayda parayı veren kurumlar zaten kendi gündemlerinde olan konuların kendilerinin istediği şekilde işlenip kendilerinin istediği sonuçlara ulaşmasını istedikleri ve bu sonuçları kamuoyuna sanki kamunun görüşüymüş gibi takdim etmek istedikleri için para vererek ya da değişik çıkarlar sağlayarak satın aldığı üniversiteyi ve onun akademisyenlerini bilimi özelleştirme anlamında kendilerine bağlayıp onları kullanmaktadır. Böylelikle birer kamu kurumu olan üniversiteler bu tür özel yöntemlerle ve ihale açmaya hiç gerek duyulmaksızın kendiliğinden özelleştirilmekte, buna baştan teşne olarak üniversite yöneticileri ve akademisyenleri ise artık kamunun değil, kendilerini satın alan sermayenin, uluslararası tekellerin emrine girmektedir:

Bütün bu anlattıklarıma örnek olarak size kısa zaman önce arkadaşlarımla birlikte yaşadığım iki ayrı olayı anlatmak isterim:

2024 yılının Nisan ayından bu yana hiçbir belediye, fon, vakıf, şirket, ajans ve benzerinden para almadan ya da başka bir menfaat temin etmeksizin tam anlamıyla gerçek ve bağımsız bir gönüllülük anlayışıyla yürütmeye çalıştığım “emeğin miras hakkı” boyutundaki “Darağaç’ı hatırlıyor ve unutmuyorum” başlıklı çalışmanın çıktısı olarak ortaya konulabilecek İzmir Alsancak Limanı‘nın tarihsel gelişimi bağlamında geleceği ile ilgili öneriler boyutunda kamu yararını önceleyen olası değerlendirme ve yorumlarımızın daha önce kendilerinin açıkladığı limanın özelleştirilmesini öngören değerlendirme ve yorumlarla örtüşmeyeceğini; hatta, ters düşeceğini anlayan İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA)‘nın ya da Evrensel Gazetesi aracılığıyla gündeme getirmeye çalıştığım 2001 İzmir Sümerbank Fabrikası Direnişi‘nin gündeme gelmesi nedeniyle tüyleri diken diken olan AKP güdümündeki İzmir Katip Çelebi Üniversitesi yönetici ve akademisyenlerinin çalışmaya ortak olma fikrinden vazgeçtiklerini hatırladığımızda bu çalışmayla ortaya çıkacak yeni bilgileri sahiplenip kontrol edemeyeceklerini anlayan iktidardaki egemen güçlerin ve onların emrindeki kurumların sahip oldukları kamu kaynaklarını ya da olanaklarını bizlerden esirgeyerek nasıl engelleyici bir tutum içine girdiklerini çok açık ve net bir şekilde görüp tanık olma fırsatını yakalamıştım.

Kamu parası ile pazarlık: İzmir Alsancak Limanı ile ilgili sonuçlar bizim istediğimiz şekilde olursa…

Daha önce de birçok kez tanık olup yaşayarak edindiğim bütün bu deneyimler sonucunda; yazıma konu yaptığım “bilginin kamusal olmaktan çıkarılması” denilen şeyin aslında Kapitalist sistemin bir sonucu olarak bilginin herkesin erişebileceği ortak bir değer olmaktan çıkıp özelleştirilerek metalaştırılması ve sosyal medya eliyle dijital yankı odalarında manipüle edilmesi anlamına geldiğini söylemeye çalışıyorum. Böylelikle aslında hepimize ait olması gereken bilgi, özellikle de son günlerin flaş konusu yapay zeka uygulamalarıyla uluslararası bilim tekellerinin eline geçip büyük kitlelerin ve ezilen sınıfların yönetilip susturulması için kullanılan bir güç kaynağı olarak kullanılabilmektedir.

Bilginin Kapitalist sistem içinde toplumun ortak bir değeri olmaktan çıkıp geniş kitleleri ezip sömürme sürecinde kullanılan kullanışlı bir aparata dönüştürülmesinin temel dinamiklerini şu şekilde açıklayabilirim:

1. Bilginin özelleştirilip metalaşması: Bilgi birikimi açık erişimden çok şirketler tarafından patentlenip dijital dünyadaki telif duvarları (paywalls) arkasında saklanan ve özel veri tabanlarında korunan ticari bir mala dönüşmesi.

2. Gerçek-Ötesi (Post-Truth) Dönem: Çoğunlukla Batı ülkelerinin üniversitelerinden kaynaklanıp kendi ülkesinin kültürel hegemonyasının yaygınlaşmasına hizmet eden “bilimsel” etiketli liberal bilgi ve düşüncelerin, “model”, “yaklaşım” ve “düşünce sistemi” gibi adlar altında ihraç edilen ve genellikle geri kalmış ya da gelişmekte olan ülke akademisyenlerinin can-ı gönülden kabullenip sanki yeni bir moda, yeni bir bilimsel katkıymış gibi kabul edip yaygınlaştırması sayesinde bu bilgi ve düşüncelerin yabancı olduğu topraklarda adeta “gerçek ötesi” ya da “gerçek dışı” bir etkiye sahip olduğu görülmektedir.

“Paran kadar bilgi…”

Bunun sonucu olarak ülkemiz ya da bize benzer ülke üniversitelerinin akademisyenleri sözlerine kendi görüş ve düşüncelerini açıklayan anlatımlarla başlamak yerine “şu şöyle söyler, bu böyle söyler” gibi söylemlerle o yeni moda (!) ya da katkının (!) gönüllü elçisi olarak kültürel hegemonyanın misyonerliğine soyunur. Aynen Britanya ve Hollanda kaynaklı “simit/gevrek ekonomisi” ya da “döngü ekonomisi” veya “döngüsel kültür” kavramlarının 2024’den bu yana İzmir‘deki bazı belediyelerde yaşama geçirilmesi için sergilenen olağanüstü gayretlere rağmen başarılı olamayışında ya da bir zamanlar “göç” dediği olguya batıda yeni çıkan moda düşünceleri tercüme ederek ülkemiz akademyasına armağan etmekle ünlü şehir plancısı ustamızın şimdilerde “göç” yerine “devinim, devinim” demeye başlamasında olduğu gibi…

Diğer yanda ise yeni yeni öğrendiğimiz sosyal medya algoritmaları ve reklam odaklı medya çalışmaları, doğrulanmış kamusal bilginin önüne kişisel önyargılarla duygusal manipülasyonları çıkararak ortak akla dayalı kamusal alanı zayıflatıp parçalayabilmektedir.

Bunun en iyi örneğini ise parti içi demokrasi süreçleriyle ilgili büyük bir politik sorunun nedenini ve niçinini araştırmadan koskoca bir siyasi partinin bölünmesi için oyunbozanların değirmenine su taşıyıp çaba harcayan sosyal medya aktörlerinin tavrında izleyebiliriz… Böylelikle koskocaman üniversite hocalarının ya da asıl görevi haber vermek olan gazetecilerin bu karmaşık, kaotik kulvarda bazen nefret suçu işleyerek bazen mezhepçilik yaparak bizlere parmak sallayan gerçek-ötesi bir tutumla ve kendilerini paralarcasına ortaya koyduğu performanslarda bu gerçek-ötesi duygusal manipülasyonu gayet iyi gözleyebiliyoruz.

3. Dijital Eşitsizlik: Bilgiye ulaşmak için gereken dijital altyapı ve araçlar eşitsiz dağıldığında, bazı insanlar, gruplar, sınıflar ve ülkeler dijital bilgiyi rahatlıkla üretip paylaşamadıklarında kamusal bilgi aynen Google, Microsoft, Meta gibi ulus-ötesi güçler eliyle belirli bir kesimin elinde toplanıp tekelleşiyor ve onlardan ayrı, bağımsız bir bilgiyi elde etmek, o bilgiyi üretip zenginleştirmek mümkün olmanın dışına çıkıyor.

Akademik bilginin bu şekilde özelleştirilmesi aslında kamu kaynaklarıyla gerçekleştirilen bilimsel araştırmaların küresel yayıncılık tekelleri tarafından ticari metaya dönüştürülerek bu bilgilerin “paywall” (ödeme duvarı) denilen ve kısaca “ödeme yap-bilgiyi al” şeklindeki bir mekanizmanın arkasına saklanması sürecidir. Bilginin toplum yararına serbestçe yayılması ilkesini doğrudan tehdit eden bu duruma literatürde “Akademik Kapitalizm” adı verilmektedir.

Bilginin metaya dönüşmesi sürecinde karşılaşılan yapısal sorunları ve bu duruma karşı geliştirilen direniş modellerini ise şu şekilde özetleyebilirim:

Ücretsiz Emek ve Hak Devri: Akademisyenlerin kamu bütçesiyle yaptıkları araştırmalarla yazdıkları yazdıkları makaleler dergilere ücretsiz gönderilmesine ve bu makaleleri hakem olarak inceleyip yayınlanmasını sağlayan hakemlere hiçbir ödeme yapılmamasına rağmen yayın aşamasındaki tüm telif hakları yayıncı şirkete devredilmektedir.

Çifte Faturalandırma (Yayın Duvarları): Büyük yayıncı şirketler, kamunun finanse ettiği bu makaleleri içeren dergileri yine kamuya ait üniversite kütüphanelerine fahiş abone ücretleriyle geri satmaktadır.

Açık Erişim Paradoksu (APC Ücretleri): Bilgiyi halka açmak isteyen alternatif “Açık Erişim” (Open Access) modellerinde ise bu kez makale yayınlama ücreti (APC) devreye girmektedir. Çünkü bu modelde yer almak isteyen yazarlar makalelerini ücretsiz erişime açtırmak için yayıncılara yazı başına binlerce dolar ödemek zorunda kalmaktadır.

Bilgi Eşitsizliği: Zengin batı üniversiteleri tüm veri tabanlarına abone olabilirken, gelişmekte olan ülkelerdeki araştırmacılar ve bütçesi yetersiz üniversiteler güncel bilimsel literatüre erişememekte ve bu bilgiden üniversite dışındaki kurum ve şahıslar yararlanamamaktadır.

Piyasa Odaklı Araştırmalar: Üniversitelerdeki akademisyenlerin bilimsel başarısının kriteri ticari dergilerdeki atıf endekslerine bağlandığı için, toplumsal fayda sağlayan ancak ticari getirisi olmayan yerel konular fonlanmamakta ve araştırılmamaktadır.

Tekelleşme: Küresel akademik yayıncılık pazarı, kâr oranları teknoloji devlerini bile geride bırakan Hachhette, Penguin, Random House, Harper Collins ve Macmillan gibi birkaç büyük oligopol şirketin elinde toplandığı için bu yayınevlerinin çıkardığı yayınlardaki bilginin yayınların yüksek bedelleri nedeniyle kamuoyunun bilgisine sunulması mümkün olmamaktasdır.

Korsan Bilim Radikalizmi: Alexandra Elbakyan tarafından kurulan Sci-Hub ile Anna’s Archive gibi uluslararası gölge kütüphaneler, paralı telif duvarlarını aşarak milyonlarca akademik makaleyi tüm dünyaya tamamen ücretsiz ve yasa dışı olarak açıp mevcut statükoyu sarsmaya başlamakla birlikte bu girişimin hukuki temelleri zayıf olduğu için bu platformların aynen Julian Assange‘ın başına gelenler olaylarda olduğu gibi engellenmesi her an için mümkündür.

Türkiye gibi bilgi kaynakları sınırlı ülkelerde ve kurumlarda formal erişim modellerinin zayıflığı gayriresmi paylaşım ağları sayesinde giderilebilir. Rusya‘dan Brezilya‘ya, Hindistan‘dan Güney Afrika‘ya uzanan örneklerde öne çıkan sorun, yalnızca ücretsiz bir şekilde “kitap indirmek” değil; pahalı abonelik sistemlerinin dışında kalan öğrencilerin, benim gibi araştırmacıların ve bağımsız okurların bilgiyle kurduğu zorunlu ilişki biçimidir. Gölge kütüphaneler bu nedenle sadece korsan arşivler değil, küresel bilgi eşitsizliğinin semptomlarıdır.

Bunun nedeni ise akademik yayıncılığın ekonomisinde yatmaktadır. Büyük yayıncılar, üniversitelerin, kamu fonlarının ve akademisyen emeğinin ürettiği bilgiyi paketleyip tekrar aynı kurumlara satıyor. Araştırmanın önemli bölümü kamu kaynaklarıyla destekleniyor; makaleyi akademisyen yazıyor; hakemliği çoğu zaman yine akademisyenler ücretsiz yapıyor, editoryal prestiji üniversite sistemi sağlıyor. Sonra erişim çoğu zaman abonelik ya da makale işlem ücreti üzerinden yeniden fiyatlandırılıyor. Bu yapı uzun süredir “bilgi kapitalizminin” en tuhaf döngülerinden biri olarak eleştiriliyor. (1)

Açık Bilim ve Plan S: Avrupa başta olmak üzere birçok küresel fon sağlayıcı, kamu desteği alan tüm araştırmaların anında ve tamamen ücretsiz olarak açık erişimli dergilerde yayınlanmasını zorunlu kılan Plan S adlı kurallar sistemini uygulamaya sokmak için girişimlerde bulunmaktadır.

Bu anlamda Açık Bilim adındaki küresel hareket, bilimsel araştırmalarla veri ve yayınların herkes tarafından ücretsiz ve engelsiz bir şekilde erişilebilir olmasını, cOAliton S ise 12 Avrupa ülkesindeki ulusal araştırma ajanslarıyla fon veren kuruluşlar tarafından 2018 yılında kurulan bir konsorsiyum olarak kamu kaynaklarıyla desteklenen tüm akademik araştırmaların derhal ve tamamen açık erişimli olmasını, açık lisanslamayı, yazarların telif haklarını ellerinde bulundurmasını ve sadece belirli makaleleri açık erişimli yapan “hibrit” dergileri yasaklamayı hedeflemekte, bu amaçla açık erişimli dergiler çıkarmayı, açık arşivler düzenlemeyi ve dönüşümsel anlaşmalar yapılmasını önermektedir. (2)

Ülkemizde ise TÜBİTAK-ULAKBİM bu süreci Open Access (Açık Erişim) boyutunda desteklemek amacıyla Türkiye genelinde DergiPark altyapısını ve açık bilim projelerini yürütmektedir.

Kurumsal Arşivler: Üniversitelerin, kendi bünyelerinde üretilen makalelerin ilk taslaklarını (pre-print) kendi açık dijital depolarında saklama ve halka açma eğilimi hızla yaygınlaşmaktadır.

Kamusal bilgi önündeki duvarları aşmak…

Evet, bütün bu bilgi ve açıklamalardan da anlaşılacağı üzere; bir zamanlar kamuya ait olup herkesin o günlerde bugüne göre daha kolay ulaşabildiği kamusal bilgi üzerindeki devletin ve sermayenin hegemonyasını yıkmak, kamusal bilgi önüne örülen duvarları aşmak ya da zayıflatmak amacıyla yine sistem içinden gelen direnme noktaları inşa edilmekle birlikte; bu mücadeleyi sadece bilgiye ulaşıp üretmek isteyen araştırmacılara bırakmak yeterli ve anlamlı olmadığı için kamunun; yani toplumun tümünü ilgilendiren bu tür saldırıların yine aynı toplum tarafından fark edilip bilinmesi için bu alanda yeni yeni mücadele hatlarının oluşturulması, büyük bilişim tekelleri tarafından saldırıya uğrayan Sci-Hub ya da Anna’s Archive gibi alternatif korsan bilim platformlarının çoğaltılarak desteklenmesi gerekmektedir.

Mücadeleyi kazanan eminim ki açık, bağımsız ve özgür kamusal bilgiye sahip çıkanların olacaktır!

(1) E. Can Özer, “Bilgi Kamusal Bir Değerse, Neden Herkse Korsan Kütüphanelerde?”, https://www.wired.com.tr/bilgi-kamusal-bir-degerse-neden-herkes-korsan-kutuphanelerde-h

(2) Plan S, Wikipedia, https://tr.wikipedia.org/wiki/Plan_S

Bildiğimiz hâlde susmak: Bilgi neden güç olmaktan çıktı?

Metin V. Bayrak

Bu bilgi, en amiyane tabirle, ne işe yarıyor? Bizi ne koruyabiliyor, ne harekete geçirebiliyor ne de yeni bir hayatın mihenk taşına ya da referansına dönüşebiliyor. Çünkü bilgi, artık eyleme içkin değil yani yaşamı dönüştürücü işlevinden uzak.

Metin V. Bayrak

Bir zamanlar insanlığın pusulası, kurtarıcısı sayılan bilgi, bugün neden bu kadar etkisiz? Şimdi elimizin altında sınırsız bilgi var ama nedense daha güçlü hissetmiyoruz. Daha çok susuyor, pek az sorguluyoruz. “Bilgi artık güç değil” dediğimde, içimde bir şey kıyıldı; çünkü Francis Bacon’ın modern zamanlara kılavuzluk eden sözünün artık cari olmadığını görmek, güvensizliğimi derinleştiriyor. Öğrenmenin, araştırmanın, anlamanın kurtarıcılığına, bilginin güç olduğuna inandık. Ama artık bilerek, bilmenin yükünü eyleme tercüme ederek hafifletmenin zorlaştığı, anlamsızlaştığı bir dönemdeyiz. Buna dair -şu anda benim çabam da dâhil- yapılanların beyhude olduğunu da görüyoruz. Bu yazı, söz konusu ‘beyhudelik’ten beslenen suskunlukla hakikat arasındaki kırılgan boşluğu anlamaya çalışıyor.

Orman yangınlarının yalnızca hava sıcaklığıyla açıklanamayacağını, bu yangınların gerisinde 1980’lerden bu yana uygulanan neoliberal ekonomi-politikalarının, yani doğayı sermayeye teslim eden aklın yattığını biliyoruz. Kamu politikalarında “iklim krizi” kavramının adının dahi geçmediğini de. Zeytinliklerin, ormanların, kıyıların, meraların bir bir “kamu yararı” kisvesiyle madene, inşaata, enerjiye kurban edilmesini de biliyoruz. Olup bitenleri, yani gerçekleri ve nedenlerini alternatif mecralarda kamusallaştırabilecek ölçüde biliyoruz.

Ama bu bilgi, en amiyane tabirle, ne işe yarıyor? Bizi ne koruyabiliyor, ne harekete geçirebiliyor ne de yeni bir hayatın mihenk taşına ya da referansına dönüşebiliyor. Çünkü bilgi, artık eyleme içkin değil yani yaşamı dönüştürücü işlevinden uzak.  Bu da onu politiklikten, kamusallıktan arındırıp salt entelektüel ve/ya akademik bir “ürün”e dönüştürüyor. Böylece anlam(ın)dan soyulmuş, çıplaklaştırılmış hale getiriliyor; tez zamanda sermaye ve hizmetçisi iktidarlarca -siz reklam ve propaganda diye de okuyabilirsiniz- formatlanarak maskelenip makyajlanarak ambalajlanıp doğanın ve kitlelerin prangasına dönüştürülüyor.

“Bilgi”yi referans alarak yaşıyoruz. Peki bugün nasıl biliyoruz? Bildiğimiz şeyi nasıl bildiğimizin ayırdında mıyız? Hayat, orada değil, biz hayatın içindeyiz. Gerçek, çıplak. Bilgi, gerçeğin üzerindeki örtüler. Hakikat, o örtülerin ayıklanmasıyla, örtülerin üzerindeki varlığa uygunluğunda açığa çıkan bir değer. Bu nedenle hakikat işçilik ister. Bilgi işçileri, hakikati açığa çıkarmayı misyon edinmiş kişiler, bugün, o kadar örtü ile mücadele etme gücüne sahip değiller. Hakikatimsilik (Post-truth) çağı dediğimiz olgunun temelinde çıplak gerçekliğe elimize ne gelirse işlemden geçirmeksizin bir örtü olarak atıvermemiz yatmakta. Bugün ‘kral çıplak’ dese bir çocuk, sesi uğultuda kayboluyor. İçi ne kadar boşalırsa sözlerin tıpkı boş teneke metaforunda olduğu gibi duyulması da o kadar artmakta. Hakikati açığa çıkarıcı çabalar da frenkansı gittikçe yükselen bu gürültünün değirmenine tıpkı bir anlamda bu yazının yaptığı gibi su taşıyor.

Bir zamanlar, bilgiye dayanan entelektüel otoriteydi, söylediklerinin ya da yaptıklarının dönüştürücülüğünden söz edilebiliyordu. Aydınlar, düşünürler, şairler, filozoflardı hakikatin taşıyıcıları. Örneğin 1950’lerde Albert Einstein, Jean-Paul Sartre gibi isimler, yalnızca bilimsel ya da felsefi üretimleriyle değil, nükleer silahlanmaya ve sömürgeciliğe karşı aldıkları net tutumlarla da toplumsal vicdanın sesi olabildiler. Entelektüel, yalnızca bilen değil; bildiğiyle risk alan, konuşan ve sorumluluk taşıyandı. Hakikatin bedeli varsa, bu bedeli ödemeye hazır olmaktı, bunu göze almaktı. Bugün ise ne entelektüel riskin, ne de kamusal cesaretin o tarihsel sürekliliğini görebiliyoruz. Gösterenler olsa bile hayata dokunma gücünü çoktan kaybetti.

1955 yılında Albert Einstein, Niels Bohr, Bertrand Russell ile çok sayıda ismin birlikte yayımladığı Russell–Einstein Manifestosu olarak da bilinen Franck Bildirisi’inde nükleer savaş tehdidi karşısında insanlığın varoluşsal bir karar vermesi gerektiğini ilan ediyordu. Bu çağrı, bilim insanının yalnızca araştıran değil, aynı zamanda etik bir sorumluluk taşıyan bir figür olması gerektiğini tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyordu. Bilgiyi yalnızca birikim olarak değil, politik bir yükümlülük olarak gören Einstein, hakikatin bilimsel gücünü yaşadığı çağın politik gerçekliğiyle buluşturma cesaretini göstermişti.

Jean-Paul Sartre ise, 1945’te yayımlamaya başladığı Les Temps Modernes dergisi etrafında geliştirdiği entelektüel müdahale fikrini, özellikle Cezayir Bağımsızlık Savaşı sırasında aldığı sömürge karşıtı tutumla somutlaştırmıştı. Ona göre aydın, dışarıdan gözlemleyen değil, tarihin içine dahil olan bir öznedir. Kendi sınıfsal konumunu eleştirebilen ve hakikat uğruna iktidara karşı söz alabilen bir öznedir. Sartre, konfor alanını terk ederek etik ve politik risk alabileceğini gösterdiğinde, entelektüel cesaretin yalnızca teorik değil, somut politik etkiler yaratabileceğini de kanıtlamıştı.

Bu etik-politik sorumluluğun izleri Türkiye’de de kimi zaman belirginleşti. 1995’te Yaşar Kemal’in öncülük ettiği “Düşünceye Özgürlük” kampanyası, ifade özgürlüğünün bastırıldığı bir dönemde 1080 aydını bir araya getirmişti. Bu çağrı, entelektüelin yalnızca fikir üretmekle değil, fikrinin arkasında durmakla da yükümlü olduğunu, susmanın da bir tür suç ortaklığına dönüşebileceğini hatırlatıyordu. Herkesin sustuğu, otosansürün bir iç refleks hâline geldiği bir iklimde konuşmayı seçmek, o günün Türkiye’sinde gerçek bir cesaret işiydi. Bu cesaret büyüdü ve kitleselleşti: 80 bin kişinin kendini ihbar ettiği bir sivil itaatsizlik eylemine dönüştü.

Bugün bunlara benzer pek az örneğe rastlıyoruz. Gazze için hareket eden önce Madleen sonra Hanzala gemileri, çeteleşmiş devlet kırımına ve ister açık ister örtük biçimde bu kırımı destekleyen hükümetlere karşı halkların sesi oldu. Bilmek, sorumluluk. Örneğin Julian Assange, 2010 yılında sızdırdığı Wikileaks belgeleri ile ABD’nin Irak ve Afganistan savaşlarındaki sistematik ihlallerini ifşa ettiğinde, modern zamanların en büyük politik skandallarından biri yaşanmıştı. Ancak Assange’ın açığa çıkardığı hakikat, Sartre’ın sözünü ettiği dönüştürücü etkiden yoksun kaldı. Ne dünya durdu, ne devletler hesap verdi, ne de savaş suçu işleyen dönemin ABD Cumhuriyetçi başkanı G. W. Bush ile Birleşik Krallık İşçi başbakanı ve İşçi Partisi genel başkanı Tony Blair yargılandı. Üstelik Assange, yıllardır özgürlüğünden mahrum, ağır bir izolasyon içinde tutuldu. Russell-Sartre halk mahkemesinden esinlenilerek İlerici Enternasyonel tarafından 2021’de Londra’da kurulan Belmarsh Mahkemesi’nin Teröre Karşı Savaş’ı yargıladığını, ABD hükümetini savaş suçlarından sorumlu tuttuğunu bugün kaç kişi biliyor? Ya da sormak gerek: Bugün, Assange’ın dünyaya tuttuğu aynanın ne kadarı kamusal bir vicdan yarattı? Bu durumun bir başka yüzü daha var: Bilgi hâlâ güç, ancak iktidarların onu nötralize ederek etkisizleştirme yol ve araçları daha güçlü. Assange’ın “gazetecilik suç değildir” ilkesi ile kamu yararını gözeterek yaptıkları karşısında gördüğü hukuksuzluk, bilginin, hakikatin ne denli güçlü ve yerleşik düzen için tehlikeli olduğunun da kanıtıdır. Foucault’nun dediği gibi bilgi ve iktidar iç içe geçmiştir. Bugünse algoritmalar, bu ilişkiyi sermayenin tekeline almış durumda. Dijital çağda bilginin ‘güç’ olma potansiyeli, onu kontrol eden tekno-feodallerin ekonomik çıkarları nedeniyle eriyor.

İşte tam da bu yüzden, entelektüelleri yalnızca susmakla, söz almamakla, inisiyatif almamakla itham etmek çoğu zaman kolaycılıktır. Aristoteles’in dediği gibi: “Cesaret, nelerden korkulacağını bilmektir.” Ve evet, politik alanın sermaye, medya ve hukuk eliyle asimetrik biçimde gasp edildiği bir çağda susmak, her zaman korkaklık değildir; bazen çaresizliktir, bazen yaşamı korumanın bir yolu çoğu zamansa cesarettir çünkü zordur susabilmek, zamanını beklemek. Ancak bu “çaresizlik” durumunun geçici olduğunu bilelim; o nedenle bu suskunluk, entelektüel pozisyonu terk etmenin değil, ona yeni yollar aramanın kendisidir. Çünkü her şey akar.

Yeniden sorumuza dönelim: Bugün nasıl öğreniyoruz? Yaşamamızın kaidesine dönüştürdüğümüz bilgilerin üretim, dolaşım ve servis edilme süreçleri ile bu süreçlerdeki aktörler kimler? Bugün gündemi algoritmalardan öğrenen bir zihin var. Bu zihin, anahtar takımında yalnızca çekiç olan kişi gibi her şeyi çivi görmek eğiliminde. Önüne konan sorunları yine ekranına servis edilen “çözüm”lerle çözebileceğine inanıp ve/ya inandırılıp hayata bu şekilde bakan Byung-Chul Han’ın Homo Digitalis kavramını gerçekleyen Homo Videos. Bu İzler İnsan, kendini köleleştiren düzenin yürütücüsüne dönüşüyor çünkü rızası imal ediliyor hem de her an yeniden.

Sorunlarımız hem politik hem ekolojik hem de toplumsal ve bireysel anlamda derinleşiyor. Deyim yerindeyse yapısallaşıyor. Nereye bakarsak bakalım dertlerimiz büyük; bu nedenle otoriter “güçlü lider” pandemisi yaşıyoruz Rusya’dan Arjantin’e, ABD’den İtalya’ya… Çünkü dert büyüdükçe, çözüm metafizikleşir. Sihirli formüller, kolay kurtuluşlar, teknolojik tanrılar devreye girer. Tüm sorunlarımızı tek bir sistemle, tek bir yazılımla, tek bir yanıtla çözebileceğimizi sanırız. Bu sanımız, istismarımızın da önünü açar. Ama çözüm, bir hayatın yeniden filizlenmesinde yatar. Ve hayat, yalnızca bilgiyle değil; anlamla, deneyimle, cesaretle ve ilişkilerle yeniden kurulur.

Bu yüzden bu yazı bir açıklama ya da yanıtlama değil, bir sorulama yazısıdır. Sormak için yazılmıştır. Çünkü sormanın hâlâ rahatsız edici, düşünmeye davet edici işlevi var. Belki de, tam da bu yüzden, bu yazı için sorulama eylemi için bir çağrı denebilir.

Nasıl oldu da bilgi, artık güç olmaktan çıktı? Nasıl oldu da bu kadar çok şey biliyorken, bu kadar az şey yapar hale geldik? Bir ülkenin ormanları yanarken, zeytinlikleri kesilirken, suları kururken, yaşamımızın yarını tehdit altındayken hâlâ neden susuyoruz? Olup bitenler tam da önümüzde olurken ve tanık olduğumuz olaylar kurgu ya da eğlence nesneleri değilken neden neden hepimiz başımızı öbür yana çeviriyoruz?

Ve bugün belki en devrimci şey, yeniden sormaktır hem de bıkmadan:

Söz nedir?

“Önce söz vardı” da dile gelen anlam, dünyayı yeniden kurabilir mi, yaşam yeniden yaşamaya başlayabilir mi?

Bilgi nedir?

Eyleme dönüşmeyen bilginin toplumsal bir değerinden söz edebilir miyiz?

Sorumluluk nedir?

Bildiğimiz halde taşımadığımız her hakikat, bizi kim karşısında sorumlu kılar?

Ve nihayet:

Hayat nasıl yeniden kurulur?

Belki de bu sorunun yanıtı, ne teknolojidedir ne de ideolojilerde. Belki de yanıtı, göz göze bakabildiğimiz her yerdedir: ilişkilerde, ortak acılarda, doğayla kurduğumuz derin bağda, hakikate çıplak gözle bakma cesaretinde.

Çünkü bilgi artık güç değil, evet. Ama hakikate yönelen bakış, hâlâ eylemi başlatan yegane güç. Bu nedenle belki değil kesinlikle olanaklıdır: Hakikatimsilik çağında hakikati açığa çıkarmak, çıkarmakla kalmayıp bunu toplumsallaştıracak yolları ve araçları yaratmak. Bu olanak, temelini yaşama iradesinden alır çünkü irade yaşama içkindir; bu nedenle iyimserdir. Aklın kötümserliğine karşı iradenin iyimserliğine bakışımızı yönelten A. Gramsci’ye övgü!

https://bianet.org/yazi/bildigimiz-halde-susmak-bilgi-neden-guc-olmaktan-cikti-310060

Metin V. Bayrak – https://aposto.com/a/metin-v-bayrak

Bu ülkede, bu kentte mezar sahibi olabilmek… (2)

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz hafta kaleme aldığım yazıda İzmirli yazar, gazeteci ve siyaset insanı Bezmi Nusret Kaygusuz ile eşi Devlet Kaygusuz‘un, 2024 yılında yaptığım iki ayrı denemede başarısız olup 2026 yılında Dr. Metin Özer‘in yardımıyla Kokluca Mezarlığı‘nda bulduğum mezarlarından hareketle hem Kokluca Mezarlığı‘nın içler acısı hâl-i perişanını, hem de bu tür mezarlıklar hakkındaki gözlemlerimi sıralayarak İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nce yürütülen mezarlık hizmetlerinin hukuki alt yapısını irdelemiş ve uygulamadan kaynaklanan sorunları bir sonraki yazıda ele alacağımı belirtmiştim.

Kokluca Mezarlığı…

2000-2015 döneminde Karayolları 2. Bölge Müdürlüğü‘nde teknisyen olarak çalıştıktan sonra istifa ederek 2015 seçimlerinde CHP milletvekili adayı, 2019 ve 2024 yerel seçimlerinde de yine aynı partiden Menemen belediye başkan aday adayı olmakla birlikte partisince aday gösterilmemesi nedeniyle önce İzmir Büyükşehir Belediyesi Gediz Şube Müdürü, daha sonra Mezarlıklar Dairesi Başkanı olarak görevlendirilen, buna ilave olarak 1 Ocak 2025 tarihinde ikinci görev olarak Tarım Dairesi Başkanlığı‘na atanan ve bütün bu görevlendirmelerin ödülü olarak önümüzdeki yıllarda yapılacak seçimlere katılması da kuvvetle muhtemel Ali Kemal Elitaş‘a bağlı olarak faaliyet gösteren üç şube müdürlüğünün (Mezarlıklar Defin, Bakım ve Onarım Hizmetleri Şube Müdürlüğü, Mezarlıklar Destek Hizmetleri Şube Müdürlüğü ve Mezarlıklar Plan ve Yapım Şube Müdürlüğü) 2025-2029 dönemi itibariyle politika, öncelik, strateji, amaç, hedef ve faaliyetlerini gösteren İzmir Büyükşehir Belediyesi Stratejik Planı‘na göre;

Gün geçtikçe artan yaşlılık oranı ve iç göç nedeniyle büyük bir yeni mezarlık alanları bulma sorunu ile karşı karşıya kalan İzmir‘de, Emlak ve İstimlak Dairesi Başkanlığı‘nın verdiği bilgiye göre toplam 1.880 adet mezarlık (1) olmasına karşın, bu mezarlıkların isim ve özellikleriyle kullanım durum ve kapasitelerini gösteren belediye kaynaklı resmi bir bilgiye ulaşmak -ne yazık ki- mümkün olmamaktadır.

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 2025-2029 dönemi stratejik planında yazılı bilgilere göre 2024 yılı sonu itibariyle belediye 1.880 adet mezarlığın mülkiyetine sahip olmakla birlikte (1); aşağı yukarı bir yıl sonra; yani, 29 Aralık 2025 tarihinde yayınlanan bir belediye haberinde (2) bu sayının 139 fazlasıyla 2.109 olarak belirtilmesi nedeniyle 2024 ile 2025 arasındaki bir yıllık bir süre içinde mevcut mezarlık sayısının nasıl olup da birden 139 adet artarak 2.109’a ulaştığı izaha muhtaç bir konudur. Aksi takdirde mezarlık hizmetlerini yürüten Mezarlıklar Dairesi Başkanlığı‘nın başka bir belediye birimi olan Emlak ve İstimlak Dairesi Başkanlığı‘nca 2024 yılı sonunda belirtilen sayının dışında kalan bir kısım mezarlığı mülkiyetine sahip olmadan fiili olarak kullandığı sonucuna ulaşırız ki, bu da İzmir gibi bir kentte karşılaşmayı hiç istemediğimiz bir işgal durumu ile karşı karşıya olduğumuzu gösterir.

Ayrıca İzmir Büyükşehir Belediyesi mezarlık hizmetleriyle ilgili tüm verilere yer verilmesi gereken açıkveri portalında (3), İstanbul ve Ankara belediyelerine ait açık veri portallarının aksine belediye mülkiyetinde olan ya da belediyece ölü gömme hizmetlerinde kullanılan mezarlıklar ve mezarlık hizmetleriyle ilgili herhangi bir veriye yer verilmediği, böylelikle, belediyenin yürüttüğü mezarlık hizmetleri konusunda resmi belgelere yansıyan ya da basına servis edilen yalan yanlış bilgiler dışında doğru bir bilgiye ulaşmanın mümkün olmadığı görülmektedir.

Bunun dışında İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait 2023, 2024, 2025 ve 2026 yılları bütçe eklerindeki mezarlık tarifeleri ile 2024 ve 2025 yıllarına ait faaliyet raporlarında gerçekleştirilen mezarlık hizmetleriyle ilgili çok az bilgiye ulaşabildim.

İnternette tesadüfen bulduğum ve İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin CBS (Coğrafi Bilgi Sistemi) web servislerinden biri olan “Mezarlık Bilgi Sistemi Mobil” servisine ait olduğu anlaşılan bir linkte ise ilçeler itibariyle listelenen toplam 1.047 mezarlığın isimleri hakkında bilgi sahibi olabildim (4) ve ardından da bu bilgileri kullanarak bu mezarlıkların sayısıyla temel inanç sistemleri arasındaki dağılımını ilçelere göre gösteren “İzmir Mezarlıkları Listesi” ile bu listeyi dikkate alarak düzenlediğim “İzmir Mezarlıkları” isimli tabloyu hazırladım.

İzmir mezarlıklarının ilçelere göre dağılımı: 2023-2026 Dönemi

Yazıya eklediğim bu liste ve tabloların incelenmesinden de anlaşılacağı üzere; toplam sayısının 2.109 mı yoksa 1.880 mi ya da 1.047 mi olduğunu bilemediğimiz mezarlıkların çoğunu Müslüman mezarlıkları oluşturmakta olup; geriye kalan 5 Hıristiyan ve 2 Musevi mezarlığı Bayraklı, Bornova, Buca ve Karabağlar gibi tarihi ilçelerde yer almakta ve Cumhuriyet öncesinde var olduğunu bildiğimiz diğer Müslüman, Ermeni, Rum, Hıristiyan ve Musevi mezarlıklarının (Sulu mezar, Maşatlık, Damlacık, Sinan Dede, Eşrefpaşa, Kanlı Dere, Paşa, Ulu Mezarlık vb.), Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında okul, yol ve park yapmak gibi gerekçelerle yok edildiği anlaşılmaktadır. Tümüyle yok edilen Ermeni mezarlıkları konusundaki tek istisna ise Ödemiş Birgi‘de koruma altına alınan küçük Ermeni mezarlığıdır.

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 25 Aralık 2025 tarihli haberinde (2) İzmir‘deki mezarlıkların toplam 23 milyon metrekarelik bir alanı kapladığı belirtildiğinden bu alanın 11 milyar 906 milyon 850 bin metrekare büyüklüğündeki İzmir il alanının % 0,20’sine tekabül ettiği bilinmelidir. Ancak belediyece dile getirilen bu alan büyüklüğünün, sayısı 1.880 veya 1.047 ya da 2.109 olarak dile getirilen mezarlıkların hangisine tekabül ettiğini bilmediğimiz için kendilerini başarılı göstermek amacıyla verilerle kolaylıkla oynayan bir belediye yönetiminin verdiği bu bilgiye de güvenmemiz doğru olmayacaktır.

2025 yılında kullanılan belediye mezarlıklarıyla ilgili veriler…

İnsan ölülerinin gömüldüğü mezarlıklar dışında 2016 yılında açılan Menemen, Seyrek‘teki 4.000 kapasiteli bir hayvan mezarlığı kapasitesini çoktan doldurmuş olup İnternet’teki Ekşi Sözlük portalinde yazılı olan yorumlarda tesis yetkililerine teslim edilen hayvan cesetlerinin topluca bilinmeyen bir yere gömüldüğü ifade edilmektedir.(5)

1930 tarih, 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu‘nun 224, 225 ve 226. maddelerine göre Türkiye‘de isteyen şahısların öldükten sonra “Kremasyon” adı verilen bir işlemle yakılması ve bunun için de kanunun “ihrak (yakma) fırını” olarak tanımladığı tesislerin belediyelerin talebi ve Sağlık Bakanlığı‘nın izni vermesi suretiyle yapılması mümkün olduğu halde cesedini yaktırmak isteyenlerin kullanabileceği ölü yakma tesisleri 1930 yılından bu yana ülkenin genelinde hayata geçirilmediği gibi İzmir‘de de yapılmamıştır. Bugün bu tür talepler olduğu takdirde ceset birtakım şirketler tarafından yurt dışına çıkarılarak kremasyona izin veren yabancı ülkelerde yapılmaktadır.

Ülkemizde mezarlıkların yapımını ve işletilmesini düzenlemek üzere TBMM tarafından kabul edilmiş iki kanun, bakanlar kurulunca kabul edilmiş bir tüzük ve yine bakanlar kurulunca kabul edilmiş bir adet yönetmelik olmasına; ayrıca bu mevzuat düzenlemelerine göre belediyelerce düzenlenmiş yönetmelikler düzenlenip uygulanmakla birlikte 2010 tarihli “Mezarlık Yerlerinin İnşaası ile Cenaze Nakil ve Defin İşlemleri Hakkında Yönetmelik” ile belediyelerin yönetmeliklerinde 1930 tarih, 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu ile 1931 tarihli Mezarlıklar Hakkında Nizamname“ye aykırı hükümlere yer verildiği görülmüştür.

1930 tarihi Belediye Mezarlıkları Nizamnamesi‘nin ikinci sınıf mezarları düzenleyen 20. maddesinin (b) fıkrasında bu konuda temel inanç sistemlerine göre herhangi bir ayrım yapılmaksızın her bir ölü için 3m X 1,50m = 4,50 m2 boyutlarında mezarlık yapılmasını öngörüp bu rakamların bakanlar kurulu, bakanlıklar ya da belediyeler tarafından değiştirilebileceğine dair ilişkin bir hükme yer verilmediği halde gerek Bakanlar Kurulu‘nca 2010 yılında kabul edilen yönetmelikle İzmir ve İstanbul büyükşehir belediyelerine ait yönetmeliklerde bu boyutların çok altında kalan rakamlara yer verilmesi; ayrıca İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘ne ait yönetmelikte tüm mezar yerlerinin boyutu 1,20m X 2,20m = 2,64m2 olarak belirlendiği halde ekalliyet (azınlık) mezarlıklarında bu boyutların TC vatandaşı olanlar arasında ayrımcılık yapmak suretiyle 1m X 2m = 2 m2 olarak belirlenmesi yapılan hukuksuzlukların en iyi örnekleridir.

Nitekim bu yetersizliğin en iyi örneğini belediyenin resmi belgeleri ortaya koymaktadır. İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait 2025 yılı Faaliyet Raporu‘nda yıl sonu itibariyle 126 mezarlığın coğrafi mezarlık sistemine kaydedildiği belirtilmekle birlikte; (6) 7 Temmuz 2026 tarihinde yaptığım tespite göre İzmir’deki belediye mülkiyetindeki 1.880 mezardan sadece 106’sının; yani, % 5,64’ünün 2013 yılında kurulan İzmir Mezarlık Bilgi Sistemi‘ne dahil edildiği, 13 yıldır CBS‘ne kaydı yapılmayan diğer mezarlıklar konusunda ise bilgi sahibi olmanın mümkün olmadığı görülmektedir.

Bir kentteki mezarlık hizmetlerinin daha iyi, yeterli, sağlıklı ve etkin hale getirilebilmesi amacıyla o kentin ölüm ve doğum istatistikleriyle yurtiçi ve dışı göç verilerinin; ayrıca, bu verilerin kullanılması suretiyle hazırlanacak geleceğe yönelik nüfus projeksiyonlarının dikkate alınması, mezarlık hizmetleriyle ilgili politika ve öncelikler, amaç, hedef, strateji ve faaliyetlerin yöneticilerin sürelerini aşıp kurumsallaşabilmesi için sürdürülebilirliği sağlayan plan ve programların hazırlanması gerekir.

Oysa İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin mezarlık hizmetlerini ele alan araştırmamız kapsamında hiçbir resmi belediye belgesinde bu tür çalışmaların yapılarak “şeffaflık ilkesi” uyarınca kamuoyu ile paylaşıldığına dair herhangi bir bilgiye rastlanmamıştır.

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 2023, 2024, 2025 ve 2026 yıllarına ait mezarlık tarifesini İstanbul ve Ankara‘nın aynı yıllarına ait tarifeleri ile karşılaştığımıza karşımıza gelir ortalaması İstanbul ve Ankara‘ya göre daha düşük olan İzmirliler için oldukça pahalı bir tarife çıkar. Hem gerçekleştirilen tüm mezarlık hizmetleri için yüksek rakamların belirlenmesi hem de bu rakamların her yıl büyük oranlarda arttırılması nedeniyle Ankara, İstanbul ve İzmir arasındaki en pahalı mezar yerinin İzmir‘de olduğunu söyleyebiliriz.

Ayrıca İzmir tarifesine ek olarak İstanbul tarifesinde de bir film stüdyosuna dönüştürülen mezarlıklarda çekilen filmler için ayrı bir ücret tarifesinin düzenlendiği, filmlerde rol alan imamlar, şoförler, cenaze araçları ve benzerleri için ücret alındığı görülmektedir.

Ankara, İstanbul ve İzmir mezarlık tarifelerinin 2024-2026 dönemindeki artış oranları…

2023-2026 döneminde hazırlanan dört ayrı ücret tarifesindeki yıllık artış oranlarının Ankara‘da 2024 yılında % 41,27, 2025 yılında % 175,72, 2026 yılında % 41,27, İstanbul‘da 2024 yılında % 54,04, 2025 yılında % 65,11, 2026 yılında % 112,99 olmasına karşın İzmir‘de 2024 yılında % 98,19, 2025 yılında % 124,78, 2026’da da % 96,35 düzeyinde gerçekleşmiş olması örnektir.

Bu şekilde her yıl daha pahalı tarifeler hazırlanmasının nedeni, 2025-2029 dönemi İzmir Büyükşehir Belediyesi Stratejik Planı‘nın hazırlığı için düzenlenen PESTLE Analizi‘nde “yeni mezarlık alanlarının oluşturulmasında yaşanan bürokratik izin sıkıntısı ve bunun il genelinde yarattığı mezarlık alanı eksikliği” şeklinde tanımlanan tehdidin karşılanması için dile getirilen “Yaşanan sıkıntıların kamuoyunca bilinirliğinin arttırılması, defin, aile kabri vb. ücretlerin kademeli olarak yükseltilmesiyle elde edilen gelirlerin yeni mezarlık alanlarının oluşturulmasında kamulaştırma alternatiflerine katkı sağlaması” ifadesiyle ortaya konulduğu, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin bu amaçla ve bu kafa yapısıyla her yıl neredeyse ülkedeki pahalılıktan daha fazla, ekteki mezarlık tarifesinin incelenmesinden anlaşılacağı üzere % 300’lere, % 400’lere varan artış oranlarında “daha da pahalı” mezarlık tarifeleri hazırladığı söylenebilir.

Oysa İzmir‘de yüksek rakamlarla ücretlendirilen birçok hizmet Ankara ve İstanbul‘da ücretsiz sağlanmakta, 5393 sayılı Belediye Kanunu kentin farklı sosyo-ekonomik düzeylerindeki bölgeleri için farklı tarife bedellerini içeren tarifeler hazırlanmasına izin verirken ve bu uygulama Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından Ankara‘da hayata geçirilirken İzmir‘de, kentin farklı bölgelerinde, özellikle ulaşılması hayli zor olan mezarlıklarında bile aynı yüksek rakamlarla hizmet verilmesine devam edilmektedir.

İşte bu nedenle, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin sosyal belediyecilik yapmak yerine adeta bir emlak komisyoncusu gibi arsa ve arazi değerlerini dikkate alarak tarife hazırladığı söylenebilir.

Bu konuda ortaya çıkabilecek itirazları ortadan kaldırmak amacıyla 2023, 2024 ve 2025 yıllarında her üç büyük kentte uygulanan mezarlık tarifeleriyle bu tarifelerdeki makul ve astronomik artış oranlarını gösteren tabloları incelemeniz dileğiyle yazıma ekledim. İsteyen ya da itiraz etmek isteyen herkes bu tarifeleri inceleyerek bilgi sahibi olabilir ya da itirazının geçerli olmadığını fark eder.

Mezarlıklardaki mezar bakımlarının mezar yeri sahipleri ya da onların varisleri tarafından yapılmasını beklemekle birlikte tek tek her mezarda tapuya kaydedilen bir mülkiyet hakkının bulunmadığını dikkate aldığımızda bu işin bir yandan da o mezarlığın yönetimi konusunda görevli, sorumlu ve yetkili belediyeler tarafından yapılması gerektiğine inanırım. O nedenle belediyelerin mezarlık duvarı, mezarlık yolları ve ağaçlandırma çalışmaları kadar her bir mezarın bakım, temizlik ve onarımından da sorumlu olduğunu, bu durumu yasal olarak engelleyen bir durum olmadığını ve bunu gerçekleştirmeleri gerektiğini düşünürüm.

Oysa bugün, başta İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘nin mevzuata aykırı Cenaze ve Defin Hizmetleri Yönetmeliği olmak üzere yönetmelikler konulan hükümlere göre belediyeden çalışma izni almak koşuluyla mezarlıklarda resmi olarak çalıştırılan “mezar bakıcıları” ya da benim İzmir’in Kokluca Mezarlığı’nda bizzat görüp tanık olduğum kadarıyla İstanbul’daki gibi bir düzenlemeye başvurulmaksızın birtakım şahısların “mezar bakıcısı” olarak çalıştırıldığını görüyoruz. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin sessiz ya da pasif kalması nedeniyle Kokluca‘da görüp tanık olduğum bu hukuksuz istihdam olayında, yakınlarına ait mezarların her daim bakımlı ve temiz kalmasını; hatta yeşillendirilmesini isteyen bazı yurttaşlar, mezarlık içinde dolaşan ve kendilerini mezarlardan sorumlu gören bu tür insanlara her ay belirli bir parayı; örneğin 1.000, 2.000 ve hatta 3.000 lirayı ödeyerek vergisiz, makbuzsuz bir şekilde hizmet alıyorlar. Bakım işleminin 10, 20 ve hatta daha fazla mezar için yapıldığını düşündüğümüzde mezarlıkları yönetmekle görevli belediyelerin bu tür insanlara kolayına yeni bir işkolu ve yeni bir gelir kapısı yarattığını anlıyoruz. Hem de adeta belediyeye ait mezarlık bakım hizmetlerinin bu tür insanlara ihale edilmesini esas alan bir tür özelleştirme yöntemi ile…

Bu kazanç sahipleri bakımını ve temizliğini yaptıkları mezarların o vaziyette kalması için gerektiğinde diğer bakımlı mezarlardan malzeme çalıp, yeşillendirdikleri mezarları eşeleyen köpeklerin insanları ısırdığı iddiasıyla köpekleri belediye eliyle toplatıp yok etmeye çalışıyorlar. Böylelikle bir zamanlar dua etmek için ellerinde su bidonlarıyla dolaşan çocukların yasaklanması sonrasında aslında aynı işi yapan yetişkinler bu yeni yöntemle mezarlıkları parsellemiş oluyorlar.

Kokluca Mezarlığı, Kaynak: Ekşi Sözlük, “minnoklokumcuk” rumuzlu Ekşi yazarı.

Mezarlıklar başlangıçta aynen kentlerde olduğu gibi kendine özgü bir imar planıyla düzenlenmiş olmasına karşın çoğu kez hatırlı, gönüllü tanıdıkların, arkadaşların ya da kentin zengin, itibarlı kişilerinin cenazelerini en iyi mezarlığa ve o mezarlığın da en görünür yerine defnetmek amacıyla mezarlıkta daha önce yapılmış yollar bozulmakta, mezarlar arasındaki mesafeler geçişi zorlaştıracak şekilde daraltılmakta; hatta yeni mezar yerleri açabilmek amacıyla mevcut mezarlar tahrip edilmektedir.

Nitekim İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 14 Kasım 2013 tarih, 05.1311 sayılı meclis kararı ile kabul edilen yönetmeliğinin 5. maddesinin (i) fıkrasına göre 5 yıl boyunca inşası yapılmayan ya da kaybolan mezarlardan müdüriyetin sorumlu olmayacağı; yani mezarlık gömünün yapıldığı tarihten itibaren 5 yıl içinde beton dökülerek şekillendirilmediği takdirde müdüriyetin; yani, belediyenin sorumlu olmayacağı ifade edilerek aslında “ben bu işi yapamıyorum” demekten başka bir anlama gelmemektedir. Ayrıca, belediyeler tarafından yönetilip belediyelerin sorumluluğunda olan bir mezarlıkta o mezarlıktan sorumlu olan kamu otoritesinin “kaybolan mezarlardan” söz etmesi, soruyorum size ne anlama gelmektedir? O müdüriyetin yönetimi ya da işletimi altındaki bir mezarlıkta “kaybolan mezarlardan” söz etmek açıkçası “ben işimi iyi yapamadığım ya da işimi iyi niyetle yapmadığım için benim yönettiğim mezarlıkta mezarlar kaybolabilir” anlamına gelmektedir. Bu ifade açıkçası savcıların, o müdüriyetten sorumlu belediye başkanlarının ve İçişleri Bakanlığı Mülkiye Müfettişlerinin sorup sorgulayacağı bir suç itirafından başka bir şey değildir!

O nedenle söylemeliyim ki, bu anlayış çerçevesinde bir gün herkes bir yakınına ait mezarı bu suç kokan yaklaşım ve ifadeler nedeniyle kaybedebilir ve karşısında sorumlu olarak kimseyi bulamayabilir….

Ayrıca A. Buğra Tokmakoğlu‘nun Ege Telgraf Gazetesi‘nin 23 Mayıs 2012 tarihli nüshasında yayınlanan “Mezarlık fırsatçıları” başlıklı haberinde de anlatıldığı şekilde Kokluca Mezarlığı‘ndaki ada ve parsel kayıtlarının güncellenmesi sırasında bazı mezarların kaçak durumuna düşmesi nedeniyle bu kayıtların düzeltilebileceğini söyleyen dolandırıcıların ortaya çıkması mezarlıkların bu kötü durumu üzerinden suç işlemenin ne kadar kolay olduğunu göstermektedir. (7)

Mezarlıklar içinde ticaret yapmak yasak olmasına rağmen Kokluca Mezarlığı‘na yaptığımız ziyaretlerde Hocazade Camiisi Kuran Kursu ile bağlantılı olduğunu düşündüğüm seyyar satıcıların cami yakınında konfeksiyon ürünleri sattığına tanık olmuştum. Kuran kursuna gelir temin etmek amacıyla yapılan bu satışların engellenmesi, ziyaretçilerin işportacıların vereceği rahatsızlıktan uzak tutulması, mezarlıklara bir ticarethane kimliği kazandırma çabasından uzaklaşılması doğru ve yerinde olacaktır.

Kokluca Mezarlığı şu an itibariyle İzmir‘in en eski ve itibarlı mezarlıklarından biri olarak İzmir‘in VİP mezarlığı gibidir… Kokluca isimli bir Rum köyünün Rum Ortodoks mezarlığı iken 1930’lu yıllarda Müslümanların kullanımına açılmış olmakla birlikte neredeyse İzmir‘in Karacaahmet‘i ayarındadır… O nedenle Behçet Uz, Ekrem Akurgal, Sait Altınordu, Ayla Dikmen, İhsan Alyanak, Ayşe Mayda, Rakım Elkutlu, Süleyman Ferit Eczacıbaşı, Şeref Bakşık, Vahap Özaltay ve Şerif Remzi Reyent gibi İzmir‘in tanınmış ekabir isimleri bu mezarlıkta yatıp girişteki anayolun kenarındaki bakımlı ve ihtişamlı mezarlarından bizlere “Merhaba! beni görmeden geçme ve güçlü olduğum günleri hatırla!” dercesine bizleri karşılarlar. Yoksul, dar gelirli, kimsesizler ve emekliler ise mevzuat hazretlerinin emri gereğince mezarlığın görünmez köşelerine atılır ve mezarlık dolup gömüye kapatıldığında bile ilk hatırlı-gönüllü birinin ölümünde yerinden kaldırılarak yeni misafirini ağırlamaya hazır halleriyle adeta mezarlıklardaki sınıf ayrımının göstergesi olarak varlıklarını korurlar.

Çünkü toplumdaki sınıf ayırımını birebir yansıtan mezarlıklarda ölülerin sınıf mücadelesi yapmasına imkan yoktur. Aynen egemen ideolojiyle, sarı sendikalarla, gerici eğitimle, devletin ideolojik aygıtlarıyla ve toplumun afyonu olarak nitelenen dini inançlarla uyutulup sersemletilen işçi sınıfının ne yapacağını bilmeyişi gibi…

Yakın bir zaman önce belediye başkanının sınıf arkadaşı olarak belediyede çalışan bir tanıdığımın ölen kayınvalidesinin daha önce ölmüş kayınbabasının yanına yatırılması için mezarlığa giren belediyeye ait iş makinalarının o eski mezarlığın yanındaki çukuru nasıl doldurup da bir mezar yeri hazırladığına tanık olan biri olarak, mezarlıkların asıl sahibinin, aynen içinde bulunduğumuz toplum gibi egemenler, zenginler ve iktidar sahipleri olduğuna, ölseler bile sipariş ettikleri mezarlarla bu gücü sergilemeye çalıştıklarına inanıyor ve bir zamanlar “anahtarlarının sayısını bilmiyor” denen İzmir‘in en zengin gayrimenkul sahibi Şerif Remzi Reyent‘in Kokluca Mezarlığı‘ndaki o muhteşem ama bakımsız mezarını gördükçe, “dünyada mekan, ahrette iman” deyişinin ironisi olarak sahip olduğum sınıf bilinciyle keyif alıyorum.

Kokluca Mezarlığı’ndaki tescilsiz ve çevresindeki diğer mezarlara göre zemin seviyesinde kalan Osmanlı mezar taşları….

Birçok mezarlıkta, özellikle tarihi mezarlıklarda Osmanlı dönemine ait sarıklı, süslemeli mezar taşı bulunmasına karşın bunların özelliklerine ve tescillendiğine dair bilgilere rastlamayız. Oysa bir çok defineci ve tarihi eseri kaçakçısı için değerli olan ve dipleri define var denilerek eşelenip kazılan bu eserlerin kendi özgün mekanlarında sergilenerek bazen karşımıza çıktığı gibi kendi kendi ruhlarından koparılarak mezarlığın ya da kazı alanlarının bir köşesinde sergilenmesi yönteminden vazgeçilmesi gerekmektedir.

Mezarlıkları korumak keşke toplanıp resim çektirmek ve beyanat vermek kadar kolay olsaydı… Hem de özenle korumadıklarını bile bile…

Şimdi gelelim İzmir Büyükşehir Belediyesi Mezarlıklar Dairesi Başkanlığı tarafından yürütülen mezarlık hizmetleri konusundaki tespitlerimizle bu tespitler karşısında gerçekleştirilmesini arzuladığımız öneriler konusuna:

1. Sağlıklı bir envantere duyulan ihtiyaç: Acil olarak kentteki tüm mezarlıkların ve mezarların doğru, basit ve anlaşılır bir envanterinin hazırlanarak kamuoyu ile paylaşılması sağlanmalıdır.

2. Tüm mezarlık ve mezarların CBS’ne aktarılması: Yine acil olarak, tüm mezarlıklarla mezarların Coğrafi Bilgi Sistemlerine (CBS) aktarılarak her bilgisayar kullanıcısının bu bilgilere kolaylıkla ulaşması sağlanmalıdır.

3. Mezar bakım ve onarımlarının bizzat belediyeler tarafından yapılması: Mezarların temizlik, bakım ve onarımı yeni icat edilen ve belediye personeli özelliklerine sahip olmayan “mezar bakıcıları” yerine bizzat belediyeler tarafından yapılmalıdır.

4. Tüm belediye yönetmeliklerinin yasa ve tüzük hükümlerine uygun hale getirilmesi: Başta İzmir ve İstanbul büyükşehir belediyelerinin mezarlık yönetmelikleri olmak üzere mevzuata aykırı tüm belediye yönetmeliklerinin 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu ile 3998 sayılı Mezarlıkların Korunması Kanunu‘na; ayrıca 1931 tarihli Belediye Mezarlıkları Nizamnamesi hükümlerine uygun hale getirilmesi sağlanmalıdır.

5. Defin işlemlerinin mevzuat hükümleriyle planlara göre yapılması: Mezarlıklardaki defin işlemleri hatır gönül tanıdık işine göre değil; mevzuatın belirlediği yöntemlere ya da mezarlık gömü planlarıyla belirlenmiş düzene göre yapılmalı, bu uğurda mezarlık imar planları bozulmamalıdır.

6. Mezarlıklardaki tarihi eserlerin yerinde tescillenmesi: Tüm mezarlıklardaki tarihi mezar taşlarının kendi özgün yerinde korunmak suretiyle tescillenmesi sağlanmalıdır.

7. Mezarlıkların ticari faaliyetlerden arındırılması: Hiçbir mezarlıkta ticarete konu olacak faaliyetlere izin verilmemeli, mezarlıkların zaten var olan kargaşasına bir de bunun kargaşası, bunun kaosu eklenmemelidir.

8. Mezar yerlerinin değişik bahanelerle değiştirilmemesi: Mezarlıklardaki mezar yerlerinin inşaatları yapılmadı ya da uzun zamandır ziyaret edilmedi gibi gerekçelerle değiştirilerek başkalarına mezar yeri açma çabasından vazgeçilmesi gerekmektedir.

9. Mezarlık hizmetlerinin bir sosyal yardım hizmeti olarak kabul edilmesi: Mezarlık tarifelerinin mezarlıkların bulunduğu bölge ve mahallelerin sosyo-ekonomik gelişmişlik düzeyleri dikkate alınarak düzenlenmesi ve tarife değerlerinin emlak komisyoncusu zihniyetiyle değil gömü sahiplerinin ekonomik düzeylerine göre belirlenmesi, asıl olarak tüm mezarlık hizmetlerinin tüm ölüler için eşit, adil bir sosyal hizmet olarak sunulması sağlanmalıdır.

10. Hayvan Mezarlığı ve Kremasyon: Kapasitesi dolmuş olan hayvan mezarlığının daha genişletilerek yapımı ve işletilmesi yasal olarak mümkün yakma fırını (kremasyon) uygulamasının bir an önce başlatılması sağlanmalıdır.

Başka bir yazıda, başka bir konuda buluşmak üzere…

Yazının Birinci Bölümü: https://kentstratejileri.com/2026/07/06/bu-ulkede-bu-kentte-mezar-sahibi-olabilmek-1/

(1) İzmir Büyükşehir Belediyesi 2025-2029 Dönemi Stratejik Planı, İzmir Büyükşehir Belediyesi, 2024-İzmir, sh. 44

(2) “İzmir’e 2,5 milyon metrekare yeni mezarlık alanı“, İzmir Büyükşehir Belediyesi, 29 12 2025, https://www.izmir.bel.tr/tr/Haberler/%E2%80%8Bizmir-e-25-milyon-metrekare-yeni-mezarlik-alani/57579/156

(3) İzmir Büyükşehir Belediyesi Açık Veri Portalı: https://acikveri.bizizmir.com

(4) İzmir Büyükşehir Belediyesi (CBS) Coğrafi Bilgi Sistemi) Mezarlık Bilgi Sistemi Mobil Servisi – https://cbs.izmir.bel.tr/cbswebservisleri/CbsKurumSozelServisi/Mezarlik/MezarlikBilgiSistemiMobil.asmx/mezarlikListesiDondur

(5) İzmir’in ilk hayvan mezarlığında doluluk oranı yüzde 35’e ulaştı, 13 Temmuz 2022, Haberler, İzmir Büyükşehir Belediyesi, https://www.izmir.bel.tr/tr/Haberler/izmir-in-ilk-hayvan-mezarliginda-doluluk-orani-yuzde-35-e-ulasti/46964/156, İzmir Hayvan Mezarlığı, Ekşi Sözlük, https://eksisozluk.com/izmir-hayvan-mezarligi–5456328

(6) İzmir Büyükşehir Belediyesi 2025 Yılı Faaliyet Raporu, 2026-İzmir, sh. 132.

(7) A. Buğra Tokmakoğlu, “Mezarlık fırsatçıları, Ege Telgraf, 23 Mayıs 2012, https://blog.milliyet.com.tr/mezarlik-firsatcilari/Blog/?BlogNo=364083

Yararlanılan kaynaklar

1) “İzmir’in eski Yahudi mezarlıklarının ortak kaderi“, Şalom Gazetesi, 8 Mayıs 2024, https://www.salom.com.tr/haber/133544/izmirin-eski-yahudi-mezarliklarinin-ortak-kaderi

2) “Kategori: Kokluca Mezarlığı’na defnedilenler“, Wikipedia, https://tr.wikipedia.org/wiki/Kategori:Kokluca_Mezarlığı%27na_defnedilenler

3) “Kokluca Mezarlığı”, Vikipedi, https://tr.wikipedia.org/wiki/Kokluca_Mezarlığı

4) “Kokluca Mezarlığı”, Ekşi Sözlük, https://eksisozluk.com/kokluca-mezarligi–2905179

5) “Kategori: Soğukkuyu Mezarlığı’na defnedilenler”, Wikipedia, https://tr.wikipedia.org/wiki/Kategori:Soğukkuyu_Mezarlığı%27na_defnedilenler

6) “İzmir Doğançay Mezarlığı”, Ekşi Sözlük, https://eksisozluk.com/izmir-dogancay-mezarligi–7866002

7) “Doğançay Mezarlığı”, Ekşi Sözlük, https://eksisozluk.com/dogancay-mezarligi–8085475

8) “İzmir Doğançay Mezarlığı”, Ekşi Sözlük, https://eksisozluk.com/entry/167441443

9) “İzmir Doğançay Mezarlığı’nın Acınası Hali”, Ekşi Sözlük, https://eksisozluk.com/izmir-dogancay-mezarliginin-acinasi-hali–7106144

10) “İzmir Bornova’daki Yahudi Mezarlığı”, Ekşi Sözlük, https://eksisozluk.com/izmir-bornovadaki-yahudi-mezarligi–5767075

11) “İzmir Hayvan Mezarlığı”, Ekşi Sözlük, https://eksisozluk.com/izmir-hayvan-mezarligi–5456328

12) Saadet Erciyas, “Paşaköprü’de mezarlar ilgiye muhtaç”, Kent-Yaşam, 18 Temmuz 2021, https://kentyasam.com.tr/wp/2021/07/18/pasakoprude-mezarlar-ilgiye-muhtac/

13) Yaşar Ürük, “İzmir’de Müslüman mezarlıkları”, Kent Yaşam, 30 Mayıs 2017, https://kentyasam.com.tr/wp/2017/05/30/izmirde-musluman-mezarliklari/

14) Siren Bora, “İzmir’de Yahudi Mezarlıkları, Tarihçe, Kitabeler ve Smyrna Agorası’nda Yer Alan Yahudi Mezar Taşları”, 2017, Smyrna/İzmir Kazı ve Araştırmaları II, İzmir 2017, sh.45-67.

15) Rakel Mizrahi, İzmir Yahudi Mezarlıkları, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, DEÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2019-İzmir,

Bu ülkede, bu kentte mezar sahibi olabilmek… (1)

Ali Rıza Avcan

İzmirli yazar, gazeteci ve siyasetçi Bezmi Nusret Kaygusuz (1890-1961) üzerine 17 Haziran ve 29 Temmuz 2024 tarihlerinde iki ayrı yazı yazmıştım.

Bu yazılarda, Bezmi Nusret Kaygusuz‘un yaşamı üzerine bilgiler verip bir yazar ve gazeteci olarak yazıp çizdiklerini, Osmanlı Demokrasi Partisi genel sekreteri olarak İttihatçılara karşı yapıp eylediklerini ve onların hışmına uğradığında ne zorluklar yaşadığını anlatarak hayattayken ailesi ile birlikte yaşadığı evi 3 Temmuz 2024’de Ballıkuyu‘da arayıp bulduğumuzu, 26 Temmuz 2024’de eşi Devlet Hanım‘la yan yana yattığı Kokluca Mezarlığı‘ndaki kabrini ise tüm aramalarımıza rağmen bulamadığımızı anlatarak bir sonraki aramada bulup çekeceğimiz mezar fotoğraflarını sizlerle paylaşmayı vaat etmiştim.

Değişik tarihlerde Bezmi Nusret Kaygusuz…
Urla Özbek’te Bezmi Nusret Kaygusuz’un oğlu Bezmi Nusret ve eşi Vesile Kaygusuz’la birlikte… Soldan sağa Erol Şaşmaz, Orhan Beşikçi, Bezmi Kaygusuz, APİKAM görevlisi Selin Ezelçakar, Ali Rıza Avcan ve Vesile Kaygusuz…

Mezar yerini bulup fotoğrafını çekme vaadi verdiğim bu yazılar sonrasında Bezmi Nusret Kaygusuz‘un oğlu Bezmi Nusret ile eşi Vesile Kaygusuz‘a ulaşıp 4 Eylül 2024 tarihinde Urla Özbek‘teki evlerinde ziyaret ederek, mezarların bulunması için 7 Temmuz 2024 tarihinde CİMER üzerinden başvuruda bulunup İzmir Büyükşehir Belediyesi Mezarlıklar Dairesi Başkanı Ali Kemal Elitaş ile görüşerek kendisinden yardım istememize; ayrıca, Urla Özbek ziyaretinden sonra Kokluca‘ya 11 Eylül 2024’de bir kez daha gidip geniş bir alanı saatlerce aramamıza rağmen tahrip edilen mezarlıktaki büyük tahribat nedeniyle yan yana yattığı söylenen Bezmi Nusret Kaygusuz ile eşi Devlet Kaygusuz‘a ait mezarı bulamamıştık.

Ancak aradan iki yıl geçtikten sonra sevgili Dr. Metin Özer, 14 Mayıs 2026 tarihinde İzmir Life dergisinin Mayıs/Haziran 2026 tarihli sayısında yayınlanan “Müellif ve gazeteci Bezmi Nusret Kaygusuz’un mezarı Kokluca’da bulundu” başlıklı yazısını göndermesi üzerine hem bu habere fazlasıyla sevinmiş hem de Dr. Metin Özer‘le birlikte yeniden Kokluca‘ya gidip mezarın yerini iyice öğrenmeye karar vermiştim.

Kokluca Mezarlığı’nda yan yana iki mezar: Hüseyin Bezmi Kaygusuz ve Devlet Kaygusuz…
Kokluca Mezarlığı’nın bugünkü perişan hali…

Nitekim 26 Haziran 2026 tarihinde Orhan Beşikçi ve Dr. Metin Özer‘le birlikte üçüncü kez Kokluca Mezarlığı‘na giderek onun rehberliğinde yan yana yatan iki değerli insanın mezarlarını bularak önceki ziyaretlerimizde bu mezarları nasıl olup da görmediğimizi anlamaya ve hem mezarları hem de çevresini temizleyerek fotoğraf çekilebilir bir hale getirmeye çalıştık. Çünkü mezarların çevresi oralarda yatan büyüklerimize, bu kentin geçmişini oluşturan değerli isimlere saygısızlık oluşturacak şekilde oldukça tahrip edilmiş, birçok mezar ve mezar taşı parçalanmıştı. Sonuçta sağdan soldan bulduğumuz sular ve malzemelerle mezarları biraz olsun temizleyip fotoğraf çekilebilir hale getirdik.

Böylelikle 29 Temmuz 2024 tarihinde verdiğim bir sözü, değerli Dr. Metin Özer‘in rehberliğinde bularak ve fotoğraflarını çekerek yerine getirebilmiş, bu kentin unutulmuş bir değerine vazifemi yerine getirebilmiştim. O nedenle başta Dr. Metin Özer olmak üzere Orhan Beşikçi, Erol Şaşmaz ve Anadolu Üniversitesi araştırma görevlisi Murat Kaya‘ya bu konuda yaptıkları yardım ve katkılar için teşekkür etmek isterim.

Bu ziyaret sonrasında ise her mezarlık ziyareti sonrasında görüp tanık olduğum bu tür kötü manzaralarla ölüm ve bir toprak parçasına gömülmek gibi konularda, bu ülke ve kentte bir mezar yeri sahibi olmak ya da olamamak üzerine, bunun bir hak olup olmadığı üzerine düşünmeye, araştırmaya ve kendimce bir sonuca ulaşmaya çalıştım… Tabii ki ben bunları düşünürken sizlerin de “hayatta olanımıza mı sahip çıktık da, ölümüze ve mezarına sahip çıkalım?” şeklindeki uyarı ve itirazlarınızı da duyar gibi oldum…

Şimdi isterseniz, Kokluca‘yı üç kez ziyaret edip her seferinde hayal kırıklığına uğramış biri olarak düşündüklerimi sizlerle paylaşmak istiyorum….

Her ölümlü canlının vakti zamanı geldiğinde ölüp dünyayı terk edeceği hepimizin bildiği; ancak, bir yandan da korkup çekindiği bir olgudur…

İşte o nedenle hukuki anlamda gerçek kişilerin kişiliğini sona erdiren bu durum, “yolun sonuna gelip var olduğu iddia edilen öte dünyaya geçme halinin” gereği olarak dünyadaki birçok inanç sistemince insanları ölümle korkutup yola getirmek, o inanca inanıp iman göstermeleri için kullanılmıştır. Böylesi bir korkutmadan muaf olan canlılar ise ölme ile korkutulamayan bitki ve hayvanlardır!

İnsanoğlu için ölüp yok olmanın zorluğu bir yana öldükten sonra geriye kalan cansız bedene ne yapılacağı da ayrı bir sorundur. Cesedi alıp istediğimiz dağda bayırda toprağa mı gömelim yoksa yakıp küllerini havaya mı savuralım? Cesedin defnedildiği yeri bir ziyaretgâha mı çevirelim; yoksa unutup gidelim mi?

Anlaşılan o ki, Hindistan, Bangladeş ve Pakistan gibi nüfusu fazla, insan başına düşen toprağı az toplumlarda bir de mezarlar için yer aramayalım, değerli topraklarımızı mezarlıklarla doldurmayalım denilerek cesetlerin odun yığınlarının üstünde yakılıp kutsal Ganj nehrine serpilmesi, tek tanrılı dinlerin çıktığı Ortadoğu ülkelerinde ise genellikle bol bol bulunan ve kullanılmayan çöl toprağına gömme usulü kabul edilmiş…

Ölünün toprağa gömüldüğü ülke ve inançlarda ise gömü yeri ölenin ölüm amacına ve şekline, mensup olduğu toplumsal sınıf ve ilişkiye göre sıradan mezar formundan başlayıp oldukça süslü lahit (sanduka), hazire, türbe, şehitlik ya da anıt mezarlar (mozole) oluşturularak, bunların başına ölenin toplumsal statüsünü simgeleyen mezar taşları dikilerek geride kalanların kullanabileceği hafıza mekânları yaratılmış, yoksul ve kimsesiz olanlar ise bu sistemin dışında tutularak mezarlıklardaki en değersiz bölümlere defnedilerek gözden uzak tutulmuş, dünyevi gücü tehdit eden mezar ve mezarlıklar ise tahrip edilerek ya da tümden yok edilerek toplumun hafızasından çıkarılmak istenmiştir.

Aynen Cumhuriyet öncesinde İzmir‘de bulunan büyük Ermeni, Ortodoks ve Yahudi mezarlıklarının eğitim, sağlık, güvenlik gibi kamusal hizmetlere tahsis edilmek suretiyle yok edilmesi ya da küçültülerek kent dışına çıkarılmasında olduğu gibi… Ya da İzmir, Bornova‘daki Kokluca Mezarlığı‘nın ilk önce yakındaki eski Rum köyü Kokluca (Koukloutzas)’nın mezarlığı olmasına karşın daha sonraki yıllarda Müslüman mezarlığına dönüştürülmesinde olduğu gibi…

Kokluca Müslüman Mezarlığı içinde bulduğumuz Rumca yazılı lahit parçası (11.09.2024): “Anastasias Hadzhi Grousalis anıtı, Ioannou Usalof tarafından Aedion anısına kurulmuştur.

Ölüm, tarih boyunca kültür ve sanatta sanatçıya ilham veren, daha doğrusu onu anlayıp ehlileştirebilmek için ele alınan ezeli ve ebedi olgulardan biri olmuş, bu çerçevede;

Müzikte Mozart‘ın Requiem, Chopin‘in Marche Funèbre (Cenaze Marşı), Samuel Barber‘in Yaylı Çalgılar için Adagio isimli eserleri hep ölümün ötesini, kabullenmeyi veya kaybın acısını anlatan en güçlü eserler olarak klasik müzik tarihinin başyapıtları olmuş,

Resimde Michalengo‘nun Defin Töreni, Pablo Picasso‘nun Guernica,  Jacques-Louis David‘in Marat’nın Ölümü isimli tabloları ölüm ve yaşamın geçiciliğini en iyi anlatan tablolar olarak kabul edilmiş,

Edebiyatta ise ölüm, ölmek ve mezar gibi kavramlar değişik yazarlar tarafından farklı şekillerde yorumlanarak; örneğin ünlü Türk romancı Adalet Ağaoğlu ölmeye yatarak, Brezilyalı roman ve söz yazarı Paulo CuelhoVeronika ölmek istiyor” diyerek, Fransız yazar, şair, müzisyen, şarkıcı, gazeteci, senarist, oyuncu, eleştirmen, çevirmen ve maden mühendisi Boris Vian mezarlara tükürerek, korku, doğaüstü kurgu, gerilim, polisiye, bilimkurgu ve fantezi türlerinde eserler üreten Amerikalı yazar, senarist ve yapımcı Stephen King hayvan mezarlıklarını gündeme getirerek, İtalyan yazar Umberto Eco ise Prag Mezarlığı isimli romanında Siyon belgesi protokollerinin ortaya çıkışını ele alarak apayrı bir ölüm ve mezar edebiyatı yaratmış; böylelikle edebiyatı, müziği ve resim sanatı ile birlikte ölüm ehlileştirip korkulan bir şey olmaktan çıkarılmak istenmiş; ancak, evcilleşen hayvan ve bitkiler gibi ölümü teslim alan bir sonuca ulaşılamamıştır.

İnsanoğlu ölümü, öteki dünyayı ve yaşamın geçiciliği gibi kendisini korkutan olguları müzikte, resimde ve edebiyatta ele alıp işleyerek adeta onlara meydan okumuş ya da onun teslim olmayışı karşısında bir tür kabullenme içine girmiştir.

Ama bu korkuları en iyi, en somut şekilde hissedip yüzleştiğimiz yerler ise hep mezarlıklar olmuştur. İşte o nedenle geceleri mezarlıkların kenarından geçmek istemeyiz, psikologların “tafefobi” adını verdikleri bir duygu ile ölümden, özellikle de diri diri gömülmekten korkarız. Bu korkumuzu kontrol altında tutup bir mezarlığı ziyaret etmek istediğimizde ise o ölüler diyarında kendimizi yalnız, güçsüz ve terk edilmiş hisseder, o dünyadan çıktığımızda ise adeta “şükür ki içerde kalmadım” dercesine kendimizi ferahlamış, rahatlamış hissederiz.

Gömülmek ya da gömülememek, ziyaret edilmek ya da edilmemek…

İşte, tam da bu nedenle; yani insanların mezarlıklarda tedirgin olmaması, ölüm algısını normalleştirerek kendini güvende hissedebilmesi için mezarlığı ziyaret eden her insan için görünür, bilinir, önceden tahayyül edilebilir ve güvenilebilir bir mekâna dönüştürülmesi gerekir. O nedenle; hem ölenlere saygı duymanın gereği, hem de onları ziyarete gelenlerin Brezilya‘nın gecekondu mahallesi favelaların, İstanbul Tarlabaşı‘ndaki dar sokakların ya da çoğu İzmirlinin korktuğu için gitmediği Kadifekale‘nin aksine kendilerini güvenli bir ortamda hissedebilmesi için mezarlıkların temiz ve bakımlı olmasına, öngörülenin dışında bir şey barındırmamasına, düzenli ana ve ara geçişlerle çekingenlik ve korku hissinin azaltılmasına, böylelikle mekânın estetik, huzurlu ve saygı duyulan bir yaşam döngüsü parkına dönüştürülmesi sağlanmak istenir.

Şimdi isterseniz 2024 yılından bu yana Bezmi Nusret Kaygusuz‘un mezarını bulmak üzere üç kez gidip ziyaret ettiğim Bornova Kokluca Mezarlığı özelinde İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin yürüttüğü mezarlık hizmetlerini ele alıp ilk adım olarak bu hizmetlerin hukuki altyapısını hazırlayan İzmir Büyükşehir Belediyesi Mezarlıklar Şube Müdürlüğü Mezarlık ve Defin Hizmetleri Yönetmeliği‘ni evrensel insan haklarına ve mevzuata aykırı özelliklerini ortaya koymaya başlayalım:

Sonuç olarak;

Ülkemizdeki cenazelerin mezarlıklara defni ve mezarlıkların yönetimi konusunda işlev gören 2 ayrı yasa (1930 tarihli Umumi Hıfzısıhha Kanunu ve 1994 tarihli Mezarlıkların Korunması Hakkında Kanun), 1 adet nizamname/tüzük (1931 tarihli Belediye Mezarlıkları Nizamnamesi) ve belediyelerin kendilerine ait özel yönetmelikler bulunmaktadır. Bu durumun İzmir‘deki örneğini ise İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nin 14 Kasım 2013 tarih, 05.1311 sayılı kararı ile kabul edilen İzmir Büyükşehir Belediyesi Mezarlıklar Şube Müdürlüğü Mezarlık ve Defin Hizmetleri Yönetmeliği oluşturmaktadır. Pratikte uygulamayı ise hem bu yasal düzenlemeler hem de idari ve adli yargının aldığı kararlar yönlendirmektedir.

Mezarlıklarla ilgili mevcut mevzuat düzenlemeleriyle bunların pratikteki uygulamasında gündeme gelen “Mezar Yeri Kullanım Hakkı” ise ilgili belediye tarafından belirlenen bir bedel karşılığında, mevzuatın öngördüğü sınırlar çerçevesinde, hakka konu mezar yerini kullanma yetkisi veren bir hak olarak tanımlanmaktadır. Ancak bu hak teoride ve uygulamada bir mülkiyet hakkı olarak değil, sui generis (kendine özgü) bir kullanma hakkı olduğu, mevzuatın mümkün kıldığı kişilere ilgili belediye biriminin düzenlediği ya da onayladığı bir sözleşme ile devredilebileceği bilinmelidir. (1)

İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından mevcut mezarlıklar mevzuatına dayanılarak hazırlanması gereken 2013 tarihli yönetmeliğini hukuki yönden değerlendirmeye kalktığımızda ülkemizdeki idare hukuku ilkelerinden biri olan normlar hiyerarşisi ilkesi uyarınca yönetmeliklerin, yasama organı kabul edilen yasalarla Bakanlar Kurulunca çıkarılan tüzüklere (nizamnamelere) aykırı olması mümkün olmadığından İzmir Büyükşehir Belediyesi ya da herhangi başka bir belediye tarafından normlar hiyerarşisinin üst basamaklarında olan 1593 ve 3998 sayılı yasalarla Belediye Mezarlıkları Nizamnamesi‘ne aykırı yönetmelik düzenleyemeyeceği; ayrıca bu üst hukuki düzenlemelerde bulunmayan ya da bu düzenlemelerin izin vermediği konularda herhangi bir düzenleme yapılamayacağını bilmemiz gerekmektedir.

1) 1931 tarihli Belediye Mezarlıkları Nizamnamesi‘nin 20. maddesinin (A) ve (B) fıkralarına göre ikinci sınıf mezarlıklarda kişi başına 3m X 1,50m = 4,50 m2, aile mezarlıkları için en çok 3m X 4m = 12 m2 yer tahsis edilmesi gerektiği; ayrıca söz konusu nizamnamede bu miktarın altında ya da üstünde kalan büyüklükte bir alanın tahsis edilmesini mümkün kılan bir düzenleme bulunmadığı halde İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait yönetmeliğin 6. maddesinde ikinci sınıf mezarlık alanlarının 1,60 metrekareye indirildiği görülmektedir.

Kokluca Mezarlığı’ndaki mezarların son hali… 26 Haziran 2026
Kokluca Mezarlığı, aksi gibi 27 Mart 2025 tarihinde İzmir Büyükşehir Belediyesi Mezarlıklar Dairesi Başkanı Ali Kemal Elitaş ve Bornova Belediye Başkanı Ömer Eşki tarafından incelenip “Sevdiklerimizi anma yerlerini saygı, düzen ve özenle korumaya devam ediyor, her ayrıntıya önem veriyoruz.” mesajı verilmiş. (2)

2) 1931 tarihli Belediye Mezarlıkları Nizamnamesi‘nde “azınlıklar” ya da “gayrimüslimler” için ayrı bir hukuki düzenleme bulunmadığı halde İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin, 14 Kasım 2013 tarih, 05.1311 sayılı meclis kararı ile kabul edilen yönetmeliğin 6 ve 10. maddelerinde ayrımcı bir tutumla “Türk İslam” mensubu mezarlıklarıyla “azınlık” mezarlıklarının ayrı ayrı ele alındığı görülmektedir.

Bu yönetmeliğin dayanağı olarak gösterilen 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıha Kanunu‘nun mezarlıklarla ilgili 211 ilâ 234. maddeleri arasında ve 3998 sayılı Mezarlıkların Korunması Hakkında Kanun‘da; ayrıca, 1931 tarihli Belediye Mezarlıkları Nizamnamesi‘nde azınlıklarla azınlık olmayanlar şeklinde bir ayrım bulunmadığı halde yönetmeliğin 6 ve 10. maddelerinde durduk yerde azınlık mezarlarıyla gayrimüslim mezarlığını gündeme getirmek kime ne kazandırmıştır bilemem ama azınlıkların ya da gayrimüslimlerin Müslümanlardan fiziki yapı; yani, en ve boy itibariyle farklı boyutta olabileceği kaygısının da bulunmadığı böylesi bir durumda Türk vatandaşı olan yurttaşların bir kısmını böylesine ötekileştiren bu politikanın bir hukuk metnine yansıtılmasının evrensel insan hak ve değerlerine aykırı olması nedeniyle en kısa sürede yönetmelik metninden çıkarılması sağlanmalıdır.

3) 1931 tarihli Belediye Mezarlıkları Nizamnamesi‘nde inşası yapılmayan ya da kaybolan mezarlar konusunda belediyenin sorumlu olmayacağına ilişkin bir hüküm olmadığı halde İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 14 Kasım 2013 tarih, 05.1311 sayılı meclis kararı ile kabul edilen yönetmeliğin 5. maddesinin (i) fıkrasına göre 5 yıl boyunca inşası yapılmayan ya da kaybolan mezarlardan müdüriyetin sorumlu olmayacağının belirtilmiştir.

İşin hukuki durumu bu şekilde….

İzmir Büyükşehir Belediyesi Mezarlıklar Dairesi Başkanlığı‘nın fiili uygulamalarını ve bu uygulamalardan kaynaklanan sorunlarla bu sorunların çözümü için önerdiğimiz düşünceleri ise gelecek haftaki yazımda dile getireceğimi ifade ederek bu sıcak havalarda herkese iyi okumalar diliyorum…

Devam edecek…

…………………………………………………………………………………………………………………………………………….

(1) İlyas Sağlam, “Mezar Yeri Kullanım Hakkı”, Çukurova Üniversitesi Hukuk Araştırmaları Dergisi (ÇÜHAD), 2025 (8), sh. 115-135.

(2) Bornova Belediyesi, https://www.facebook.com/bornovabld/posts/bugün-kokluca-mezarlığında-izmir-büyükşehir-belediyesi-mezarlıklar-daire-başkanı/1079110604246048/

Cansu Dönmez, Kültürel İnşanın Mekânsal İzleri, Mezarlıklarda Toplumsal Cinsiyet İzleri, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Balıkesir Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Balıkesir-2025.

Nurbanu Özkartal, Kentsel Yeşil Doku İçerisinde Mezarlıkların Yeri, Önemi. ve Planlama Kriterleri – İzmir Kenti Örneği, Süleyman Demirel Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü Peyzaj Mimarlığı ABD, Isparta-2016.

Özge Uçar Çığşar, Mezarlık Bekçisi (Kısa Film), Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tez Raporu, Beykent Üniversitesi Lisansüstü Eğitim Enstitüsü Sinema-TV Anasanat Dalı, İstanbul-2020.

Rakel Mizrahi, İzmir Yahudi Mezarlıkları, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Arkeoloji Anabilim Dalı, İzmir-2019.

Sümeyye Karadavut, Mezarlıkta statü, kimlik, cinsiyet – Gölbaşı Mezarlığı, Yayınlanmamış yüksek lisans tezi, Kırıkkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kırıkkale-2025.

Varlık Dergisi, “Öteki Kimlikler ve Türkiye’nin Yas Tutan Mezar Taşları, Sayı 1329, 2018 Haziran.

Uşşakîzâdeler (Aydınlanmış bir Osmanlı Komprador Ailesi)

Muzaffer Oruçoğlu

Türk olan kompradorların ve toprak ağalarının siyasi hareketi İttihat ve Terakki Cemiyeti, 1908’den itibaren, tüm ülkede, kompradorlar arasındaki rekabette, azınlık kompradorlara karşı, Türk olan kompradorlar lehine bir “milli iktisat” politikası izlemeye başladı. Bu politikanın teorisyenleri Yusuf Akçora ve Ziya Gökalp gibi aydınlardı. Bu aydınlar, hayatın, “modern dünyada sahip olduğun paranın gücü kadar özgürsün,” diye bağırdığını kavramışa benziyorlardı.

Fransa’nın Savoie polis komiserliğinden alınmış aile boyu bir seyahat belgesi ve Uşakizade ailesinin İzmir cemaati adeta bir örnek şapkalarıyla arz-ı endam etmiş vaziyette… Sadık Bey ve eşi Makbule, Sadık Bey’in oğlu Muammer Bey ve eşi Adeviye ile büyükten küçüğe 6 çocuğu: Latife, İsmail, Ömer, Vecihe, Münci ve Rukiye… Avrupai, pek havalı bir aile… Uşak nire, Savoie nire?

Helvacızade veya Uşakîzâde Sadık Bey, halı ticaretinin medarı iftiharıdır. Benim gibi kırkma, yün çırpma, iplik eğirme, boyama ve halı tezgahları arasında büyümüştür. Ama benden daha zeki ve inisiyatif sahibi bir insandır. Ruh olarak bana biraz, Gogol’ün Ölü Canlar’ındaki Çiçikov’u anımsatır. İngiliz ve Fransız şirketlerinin komisyonculuğunu yapan ve halı üretimi için üç bin eve düzenli sipariş veren Helvacızade Hacı Ali’nin oğludur. Hacı baba, ticari zamanın müşkilatını anlayan ve onu paraya yönlendirerek anında çözen biridir. Hacı Ali’nin diğer oğlu, Hacı Halil’dir ki bir kolunu İstanbul’a, diğer kolunu İzmir’e atacak ve süreç içinde Batı Anadolu’nun önde gelen halı-tütün-kuru yemiş ihracatında kerametini gösterecek, imalathaneleri, fabrikaları, menkulleri ile zamanın saygın tacirlerinden biri haline gelecektir. Hacı Halil, çok az kompradora nasip olan özelliklere sahiptir. Her şeyden önce ön görüşlüdür. Paranın tarihine, mizacına ve bilumum maceralarına dair malumat sahibidir. Şair ruhludur, Avrupaîdir. Mevlânâ ile Hâfız-ı Şîrâzî’nin hayranıdır. Ünlü romancı Halit Ziya Uşaklıgil’in de babasıdır.

Gelelim Sadık Bey’e. Uşak’tan İzmir’e üç seccade ile gönderildiği rivayet edilir. Yanlış anlaşılmasın, hediyeliktir bu üç seccade. Sadık’ı yolcu etme anında babası Hacı Ali’nin oğluna yönelik nasihatini tahmin eder gibiyim. Bu tahmin, Çiçikov’un babasından dinlediği şu nasihata benziyor mu bilmiyorum: “…ille arkadaş olacaksan zengin çocuklarıyla arkadaş ol, gerektiğinde sana bir yardımı dokunsun. Kimseye bir şeyini verme, öyle bir tutum içinde ol ki başkaları sana bir şeylerini versinler; paranın değerini bil, her mete­liğin üzerine titre: Para dünyada en güvenilir şeydir. Arkadaş, dost dediğin insanlar seni kazıklar ve sıkıyı gördüler mi hemen seni ele verirler; paraya gelince, başın ne büyük dert­lere girerse girsin, o seni asla ele vermez. Dünyada parayla aşamayacağın hiçbir engel yoktur.”

Usta romancı Halit Ziya Uşaklıgil, ailesinin kökü ve büyükbabası Hacı Ali hakkında şöyle der: “Türklüğün göbeğinden; karışıksız, bulanıksız, katıksız Türk kanından, ta Uşak’tan geldik. Ailenin asıl adı: Helvacızade. İzmir ve dolaylarının, belki bütün Türkiye’nin en büyük halı ticaretevi, bütün Avrupa halı sergilerinde en yüksek ödülü alan halı ticaretevi büyükbabamınkiydi.

Türklüğün göbeğinden kopup gelen Sadık Beyin, bin sekiz yüzlü yılların ortalarında İzmir’e gelişinde ilk duyumsadığı şey, şehrin mükellef bir iştiha ile kendisine gülümsediğidir. Babasının halı ticaretindeki bağlantılarından hareketle, Rum, Ermeni ve Türk kompradorlarının kurdukları ticari ağı mercek altına aldı. Bunların İzmir limanına yerleşen İngiliz, Fransız şirketleri ile kurdukları can alıcı para ilişkileri neydi? İhracat ve ithalat saltanatının kumanda merkezleri ile paranın hızla para doğurduğu üreme melceleri neredeydi? İtibarı vardı çünkü, Uşak halılarının ticaretinde önemli rol oynayan ve yabancı şirketlerce tanınan Helvacızade Hacı Ali’nin oğluydu. Şehrin köylerle kurduğu kervan ticaretinin can alıcı bağlantılarını gözden geçirdi. Para nerelere yayılıyor ve kaç kat güçle geri dönüyordu? Namlı ve de kalantor komisyoncu ve acentacıların yoktan var olan hayat hikayelerini dinledi ve hemen İşe kervan ticareti ile başladı. Aydın- İzmir hattı önemliydi. İzmir hinterlandının halıcılık merkezi Uşak başta olmak üzere, halı, kuru yemiş, tütün ve pamuk gibi ürünleri alıp, limanlara çöreklenen İngiliz, Fransız ve diğer batılı şirketlere devretmekti işi.

1860’lardan sonra Felek, göğün mavi atlasından Uşakkizadelerin ve Egeli kompradorların bahtına sürekli gülümsemeye başladı. 1862 yılında İngiliz şirketleri, Aydın demiryolunu Efes’e bağladılar. Selçuk, Aydın, Nazilli, Sultanhisar, Söke, Turgutlu, Ödemiş, Tire ve Bayındır gibi yerleşim birimleri demiryolu ile tanışmaya başlayınca, Halıcılık, tütün, kuru yemiş gibi ürünlerin ticaretinde, diğer azınlıklardan daha büyük rol oynayan, Türk kökenli büyük toprak sahibi tüccarların üretimi hız ve yoğunluk kazandı. Ekim alanları genişledi. Avantaj gün gibi aşikardı. Çünkü söz konusu ürünleri, “karışıksız, bulanıksız, katıksız Türk kanından” gelen Türk köylüleri üretiyordu. Bu üreticilerin efendileriyle ilişki işi bitiriyordu. Demir yolu yapımı bununla kalmadı tabi. 1866 ile 1893 arasında, İzmir-Kasaba (Turgutlu), Alaşehir, Manisa, Soma, Bandırma ve Alaşehir-Afyon hattı demiryolu hizmete hazır hale geldi. Bu hatlardan kervanlar kalktı, Aydın ve Uşak’a mal gidiş-gelişi hızlandı. Deve, at, araba kervanları, İdris’in tay kovaladığı daha ücra yerlere doğru kaydırıldı ve iş giderek büyüdü.

Ticaret halılardaki hayat ağacı gibi dallanıyordu. Sevincini ve iyimserliğini, yakaladığı fırsatlarla kuran Sadık Bey, halılardaki ağacı koruyan ejderha konumundaydı artık. Hem şehir içine hem de Aydın ve İzmir hinterlandına yayılan kendi ticari ağını, 1860’ta yaptırdığı Göztepe’deki üç katlı Uşakîzâde Köşkü’nden idare ediyordu. Paranın ve tanrının ortak akılda anlaştığı ve halvete girdiği bir andı. Sadık Bey’in babası Hacı Ali de tüm ailesini toplayıp getirmiş, servetin ve ticaretin uluslararası boyutunu seyrederek huzur içinde hakkın rahmetine kavuşmuştu.

İzmir’in temel iktisadi faaliyetlerinden birini teşkil eden Uşak halıları, bu dönemde İzmir Limanı’nın en önemli ihraç mallarında birisiydi. 1870’lerde Anadolu’da dokunan halıların dörtte üçü İzmir’den ihraç ediliyordu. Egedeki bu ticari ağ, İzmir’de bulunan İngilizlerin sigorta şirketi “London Sun Insurance Company” ile 1864’de Ottoman “Financial Association ve Ottoman Bank” başta olmak üzere, Fransız ve diğer batılı şirketlerin ve ticarethanelerin oluşturduğu bir ağa bağlıydı.

Bu süreç içinde Sadık Bey, kaldığı köşkün bahçesindeki “Camlı Köşk”ü ilkokula çevirmiş, çocuklarıyla beraber mahalledeki dostlarının çocuklarını da eğitim seferberliğine sokmuştu. Bu okulda hem oğlu hem de daha sonra, Latife başta olmak üzere torunları eğitim görmüştü. Sadık Beyin oğlu Muammer Bey, bu okulda, Ermeni ve Rum öğretmenlerden aldığı özel eğitimle, ticaret için kaçınılmaz olan Fransızca, Rumca, Farsça ve İngilizce öğrendi. Büyük çaplı ticarette gösterdiği başarı ile yabancı şirketlerin taktirini kazanan Sadık Bey, oğlunun ticaret ve banka dünyasının gerçeklerini pratik içinde kazanmasını istiyordu. Bunun için Muammeri, kardeşi Hacı Halil’in oğluna, geleceğin büyük romancısı Halit Ziya Bey’e teslim etti. İngiliz sermayesi ile kurulan Osmanlı Bankası’nın tercüme ve muhasebe işlerine bakan Halit Ziya, Muammer’e bankada staj yaptırdı. Eğitim ve staj süreçlerinden geçen Muammer Bey, babası Sadık Bey’i de geçmiş, modern bir batılı iş adamı olmuştu artık.

Sadık Bey, oğlu Muammer’i, İzmir’in tanınmış en iri komprador ailelerinden Osmanzade Sadullah Daniş Bey ile Havva Refika Hanım’ın kızı Adeviye Hanım’la evlendirdi. Daniş Beyin soyu, köklü ve münevver bir Osmanlı aristokrasisine, “reis-i şairan”(şairlerin reisi), mısır kadısı ve III. Ahmed’in de musahhihi olan Osmanzade Ahmet Tayyip Efendi’ye dayanıyordu. Sadık Beyin İzmir’de üç köşkü ve yüzü aşkın gayrimenkulü ve iş yeri vardı. Ege bölgesinin ticari ağında ve yerel devlet bürokrasisinde ağırlığı olan bir komprador olarak New York Tütün Borsası’nda da kendi adına sandalye elde etmişti. Muammer Bey, gecikmeden babasının bu borsadaki sandalyesini devralmış, dört kez Amerika’ya gitmişti.

Ertuğrul Gazi’nin demircilikle uğraşan küçük kardeşi Er-Tulga’nın soyundan geldiğine inanan Sadık Bey, oğlu Muammer’e Ticaret dünyasında tek çocuk sahibi olmanın zilletini telkin edip duruyordu. Tek çocuk, tek bacaklı aile demekti. Eğitilmiş kalabalık çocuk sahibi olmanın ticari inisiyatif, genişleme ve egemenlikte farz olduğunu, kendi sıkıntılı deneyimlerinden örnekler sunarak anlatıyordu. Muammer Bey kökünü düşündü, babasını dinledi. Ölenleri saymazsak, Adviye Hanım’dan üç kız, üç erkek çocuk dünyaya getirdi. Çocukların en büyüğü Latife Hanım’dı.

Muammer Bey, Anadolu’da dokunan halıları alıp İzmir depolarına yığan ve buradan da sahip olduğu deniz nakliyatı şirketi aracılığıyla dünyanın dört bir yanına götüren bir ticari ağın tepesindeydi artık. Yakaladığı her imkanı iktidarının bir parçası haline getirmeye çalışan bu ağın iki ana noktasından biri İzmir’de, diğeri de, başını Helvacızadelerin çektiği on sekiz nüfuzlu tüccar tarafından 50 bin sermaye ile kurulan “Uşak Osmanlı Halı Ticarethanesi”nin bulunduğu Uşak idi. Sadece halı değil, diğer tarım ürünlerini de ticari akışa sokmuş, ailenin daha önce İngiltere’ye ve Amerika’ya yaptığı ihracat işlerini ileri seviyelere ulaştırmış, Amerika Birleşik Devletleri ile İngiltere arasında deniz ticareti yapan İngiliz Portsmouth Acentesi’nin de ortağı olmuştu. Türk ve Türk olmayan kompradorlar arasında seçkin bir konuma gelen Muammer Bey, işlerini İzmir’deki üç köşkten koordine ediyordu. Bunlardan birisi, Basmane Garı’nın karşısında yer alan ve Latîfe Hanım’ın da içinde doğduğu kışlık köşk; diğeri, İzmir Göztepe’deki yazlık köşk; üçüncüsü ise bir dönem Mustafa Kemal’in anası kaldığı için Zübeyde Hanım Müzesi haline getirilen Karşıyaka’daki köşk.

Muammer Bey başta olmak üzere, Uşakîzâde ailesinin zatı muhteremleri 1908 devriminde, İttihat ve Terakki’yi desteklediler. Bir İttihatçı olarak, azınlık ve diğer Türk kompradorları karşısında rekabet gücünü artırmak için gözünü, devletin şehirdeki biricik bürokratik hizmet gücü konumunda olan belediye teşkilatına ve onun gelir kaynaklarına dikti. İttihat ve Terakki’nin desteği ile, 5 Temmuz 1909 seçiminde İzmir Belediye Başkanı seçildi. Uzun sürmeyen bu göreve, 1924’te bir kez daha seçilecekti.

Türk olan kompradorların ve toprak ağalarının siyasi hareketi İttihat ve Terakki Cemiyeti, 1908’den itibaren, tüm ülkede, kompradorlar arasındaki rekabette, azınlık kompradorlara karşı, Türk olan kompradorlar lehine bir “milli iktisat” politikası izlemeye başladı. Bu politikanın teorisyenleri Yusuf Akçora ve Ziya Gökalp gibi aydınlardı. Bu aydınlar, hayatın, “modern dünyada sahip olduğun paranın gücü kadar özgürsün,” diye bağırdığını kavramışa benziyorlardı.

İzmir’deki rekabet, Muammer Bey’in dikkatle izlediği üç komprador blok arasında cereyan ediyordu. Birinci blok, Almancı İttihatçılar ile İngilizci saltanatçılar diye iki kanattan oluşan Türk kompradorlarıydı. İkinci blok İngilizci Rum, üçüncü blok ise yine İngilizci Ermeni kompradorlarıydı. Politikalarını belli etmeyen ve Fransızca görünen Uşakîzâdeler, gerçekte birinci blokun İttihatçı kanadını destekliyorlardı. Ermeni kompradorlarıyla da ilişkileri sıkıydı. İttihat ve Terakki hükümeti Halit Ziya Uşaklıgil’i Sultan Reşat’ın mabeyn başkatibi olarak sarayda görevlendirmiş, 1911’de ise Âyân Meclisi üyesi yapmışlardı. Yahudi kompradorlar, İzmir’deki üç bloktan birinci blokun saltanatçı kanadıyla birlikte hareket ediyorlardı. Kurtuluş savaşında da aynı politikayı izledikleri için savaştan sonra Trakya’da Kemalistlerin hışmına uğradılar. Yahudi tüccar ve tefecilerinin tarihi bir kaderiydi bu. Bulundukları yerlerde hakim sınıfları finanse ediyor, onları destekliyor, onlar devrilince de devirenlerin hışmına uğruyorlardı.

1909’da Girit sorununu bahane eden İttihatçılar, “Yunan Emtiası ve gemilerine” karşı boykot, onların deyimiyle “harb-i iktisadi” kararı aldı. Alman tekellerinin çıkarlarına uygun olan bu boykot, İngiliz, Fransız, İtalyan ve diğer batılı şirketlerle iş birliği içinde olan Rum kompradorlarının gücünü kısmen sınırladı. Balkan Savaşı yenilgisinden sonra Rum kompradorlar üzerindeki baskılar ve yaptırımlar iyice ağırlaştı. 1913-1914’de, Balkan savaşında Osmanlıyı destekleyen Alman egemenlerinin desteği ile bir ikinci Müslüman boykotu başladı. Boykotun başını üzüm işkolunda İthalat ve İhracat A.Ş, Aydın İncir Mahsulleri Kooperatifi Şirketi, Türkiye Pamukçular Şirketi gibi ticari kuruluşlar çekiyordu. Rum ve Ermeni kompradorlarıyla yabancı uyruklu Levantenler ticaret alanında kısıtlama ve can güvenliği sorunlarıyla karşılaştılar. Boykot en çok İzmir, İstanbul, Trabzon, Bursa, Antalya ve Kala-ı Sultaniye’de etkili oldu. Azınlık kompradorlar varlıklarını koruyabilmek için Avusturya ve İtalyan tabiiyetine geçmeye başladılar. Gazeteci Yunus Nadi, Tasvir-i Efkar’da, Müslüman-Türk unsurun iktisadi güce hakim olmasını savundu. Trakya, Rumlara yönelik kanlı saldırıların, yağmaların, el koymaların sahnesi haline geldi. 1914’te sırf Edirne ve Çatalca Sancağı’ndan 62 bin Rum göç etmek zorunda kaldı. Trakya ve İzmir başta olmak üzere 200 bin civarında Rum, göçmek durumunda kaldı. Egede, büyük toprak sahipleri ile büyük tüccarlar, Aydın valisi Rahmi Beyin Komuta ettiği 600 kişilik çeteden başka irili ufaklı çeteler oluşturdu. Hedef, Rum ve diğer azınlık tüccarların malları ve şirketleri idi. Tıpkı Soma’daki Oriental Carpet Manifacturers Şirketi’ne ait fabrikayı bastıkları gibi işyerlerine karşı baskınlar düzenlediler. Müsadereler, yağmalar oldu. Foça, Bergama gibi birçok yer Rumlardan büyük ölçüde arındırıldı. Sırf İzmir ve çevresinde Resmi rakamlara göre yüz on yedi bin Rum, menkullerini bırakarak Yunanistan’a göç etmek zorunda kaldı. Bu olaylar karşısında Düvel-i Muazzama, İttihatçı iktidardan olayların durdurulmasını, parayı ve şirketi kimliğine sığınma durumunda bırakan politikalardan vazgeçilmesini istedi. Aynı yıl İttihatçılar, Almanların kerhen desteğini alarak, İngiliz ve Fransız tekelleri ile Türk olmayan kompradorlara darbe vurmak amacıyla kapitülasyonları kaldırdılar.

Uşakizadeler’den geriye kalanlar: Emirsultan ve Edirnekapı Mezarlığı…

İstanbul’daki bankaların yüzde 40’ı Türk olmayan kompradorların elindeydi. Bunların 12’si Rum, 11’i Ermeni, 8’i Yahudi ve 5’i de Levantindi. İstanbul ve Karadeniz limanlarına yerleşip Rusya’dan mal ithal eden 28 büyük şirketten 5’i Rus, 8’i Müslüman, 7’si Rum, 6’sı Ermeni ve 2’si Yahudilere aitti. Batı Ermenistan ve Kürdistan’daki ticaret, çoğunlukla Ermeni tüccarlarının elindeydi. İstanbul ve İzmir başta olmak üzere İttihat Terakki’nin liman şehirleri ve çevresinde büyük sermayeyi Türkleştirme ve Alman tekelleriyle iş birliği içine sokma siyaseti, Türk olmayan ticaret erbabını korku içine soktu. Bu durum, Uşşakizadeler başta olmak üzere İzmir’deki Türk kompradorlara, Rum ve diğer azınlık kompradorlar karşısında hakimiyet ve rekabet avantajı sağladı. Daha önce İzmir Kemeraltı dükkanlarını ele geçiren, Zahire borsası ile ticaret borsasına giren Türk tüccarlar, bu hareketlerle iyice palazlandılar.

Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması ve 1915’te Tehcir Yasası’nın çıkmasıyla birlikte Ermenilerin tüm ülkede, tehcir kafileleri halinde sürgünü ve yer yer tenkili başladı. Türk kompradorları ve bunlarla sıkı ilişkiler içinde olan Kürt ticaret erbabı ile toprak ağaları, aşiret reisleri, Ermenilerin sınai, ticari ve tarım alanındaki menkullerine, devletle birlikte el koymaya başladılar. Batı Ermenistan ve Kürdistan’da ticaret, tarım alanları, maden işletmeleri, küçük çaplı manifaktür ve atölyeler yedi sekiz ay içinde el değiştirdi. Egede ticaret, halı tezgahları, fabrikalar, tütün ve kuru yemiş depoları, ipek ve iplik işlikleri büyük oranda el değiştirmiş oldu. Tüm ülkede devlet desteğine yaslanan İttihatçı Türk kompradorları, bu tasfiye hareketiyle “harb-i iktisadi”yi kazandıkları duygusu içine girdiler.

1914-1918 döneminin kırım, karaborsa ve müsadere şartları, uçan kuştan tüy alan bir yığın türedi zengini doğurdu. Türk tüccar ve toprak ağaları sınıfına ait ticari, sınai ve mali kuruluşlar mantar gibi ortaya çıktı. Bunlardan bazılarına örnek verirsek, Konya Mensucat ve Emtia Yurdu O.A.Ş.(1917) ile Ticareti Umumiye T.A.Ş. (1916), Adapazarı Ahşap ve Malzeme İmalathanesi AŞ, İzmir İhracat ve İthalat A.Ş. (İzmir, 1917), İzmir İmarat ve İnşaatı Umumiye O.A.Ş. (İzmir, 1918), merkezi İstanbul’da olan Anadolu Milli Mahsulat Ş. (1915), Milli Aydın Bankası(1914), Manisa Bağcılar bankası(1916), Kayseri Milli İktisat A.Ş. (1916), Milli İthalat Kantariye A.Ş. (İstanbul, 1916), Eskişehir Milli Ticaret ve Sanayi Ş. (1916), Konya Kantariye O.A.Ş. (1917), Mustafa Şamlı Müessesatı Ticaret A.Ş. Osmaniyesi (İstanbul, 1917), Konya Emtıai Umumiye Saadet O.A.Ş. (1917) ve benzerleri.

Kendi tarihinin yırtıklarını günahlarıyla yamamaya çalışan Türk komprador sınıfını ve bunların temsilcisi İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni, Mondoros Mütarekesi’nden sonra, korku ve telaş sardı. Yunan işgali ve İtilaf devletlerinin çeşitli yerleri kontrol altına alma söylentileri, Rusların Ermeni gönüllü birlikleri ile Erzincan’a kadar gelip Batı Ermenistan’a hakim olması, Pontus’un uyanışı, Türk kompradorları başta olmak üzere, tüccarları, toprak ağalarını ulemayı, sivil ve askeri bürokrasiyi harekete geçirdi. Bu sınıf ve kategoriler, el birliği ederek Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerini kurmaya başladılar. Moralızâde Halid Bey ile Uşşakizade Muammer Bey gibi İzmir’in iri tüccarları 1919’da İzmir Müdafaa-i Hukuk-u Osmaniye Cemiyeti’nin kuruluşuna ön ayak oldular. Moralızâde Halid Bey, İzmir’e gelen İngiliz kumandanı Dickson’ı evine davet etti. İzmir İşgalini engellemek için Uşşakizade Muammer Beyle birlikte, cemiyeti temsilen Paris Konferansına katıldı ama bu fayda etmedi. Konferanstan işgal kararı çıktı. Rüzgar, Rum tüccarlarından yana esmeye başlamış, 1909’dan beri baskı altında olan Rumlar sevinç gösterileriyle meydanlara çıkmışlardı. Hedef, savaştan önce Rum mallarına el koyan kompradorlar başta olmak üzere tüm müsadereci Türk tüccarları ile toprak ağalarını da tepeleyen bir işgaldi. Moralızâde Halit ve Nail beylerin ticari yazıhanesi yakıldı. İşgal başlayınca ünlü tüccarlar İzmir’den kaçtı. İsveç deniz nakliyat şirketinin sahibi Henrick Van Der Zee ile iş yapan ve İzmir Ticaret Odası’nın üyesi olan tüccar ve gazeteci Hasan Tahsin, İzmir’deki varlığının işgale sahne oluşuna dayanamadı, işgal güçlerine karşı koyunca öldürüldü. Muammer Bey, Fransız Konsolosu’nun yardımıyla, kapağı Fransa’nın Nice şehrine atmak zorunda kaldı ve durumu oradan kollamaya başladı.

Muammer Bey’in zihnine sinen karartı ancak Sakarya Meydan Muharebesi’nden sonra çatladı. Müdâfaa-i Hukuk Cemiyetleri, güce dönüşmüş, Mustafa Kemal’e İzmir yolu açılmıştı. Kızı Latife’nin gitme isteğini hemen destekledi. Kız, Paris’teki üniversite eğitimini yarıda bırakıp alel acele İzmir’e döndü. Bu durum onun Mustafa Kemal ile mektuplaşmış olabileceğini akla getiriyor. Gelişmeler, buluşma anının yaklaşmakta olduğunu gösteriyordu. Latife Hanım, şehrin işgalden kurtulacağı anı beklemek için ‘Beyaz Köşk’e yerleşti, ayrıntılardaki duyguyu izlemeye koyuldu. Ordunun 9 Eylül 1922’de şehre girişinden bir gün sonra Mustafa Kemal geldi. Şehir yanıyordu. Uşakîzâde Âilesi’nin gayrimenkullerinden 70 pare mülkü de yanıyordu. Kim yakmış, hangi taraf sala okumuştu yangına? Rumlar mı yoksa şehirdeki büyük Rum nüfusunu korkutup kaçırtarak, şehri Rumsuzlaştırmak isteyen Sakallı Nureddin Paşa mı? Belli değildi.

Zamanı, kara bir çarşaf gibi yalnızlığına sararak bekleyen Latife Hanım hemen Mustafa Kemal’in karargahına gitti. Salih Bozok, aldığı emrin gereğini yerine getirdi ve bir arada olma işlerini hızla örgütledi. Üç gün sonra Mustafa Kemal, Latife Hanım’ın Göztepe’deki Beyaz Köşk’üne gitti ve orayı 16 gün başkumandanlık karargâhı olarak kullandı. Köşkte sadece Latife Hanım’ın neler olduğunu ve neler olacağını bilen nenesi vardı. 30 eylüle kadar köşk, sadece bir aşka değil, aynı zamanda, Mudanya Ateşkes Antlaşması çabalarına da yuvalık etmiş oldu. Bu süre içinde Latife Hanım’ın babası Paris’teydi ama halkın Uşaklılar, ailenin Uşaklıgil, tüccar ve bürokratların ise Uşakizadeler dediği muhterem sülale, durumla yakından ilgileniyordu. Aynı köşke iki ay sonra Zübeyde Hanım gelip yerleşecek ve 40 gün sonra (14 ocakta) ölünce Mustafa Kemal ancak 27 Ocak’ta İzmir’e varıp annesinin Karşıyaka’daki mezarını ziyaret edebilecekti. Ziyaretten iki gün sonra da köşkte evlilik töreni düzenlenecekti. Evlilik töreninden bir ay sonra köşk, hayırlara vesile olacak, İzmir İktisat Kongresi’nin kumanda merkezi haline gelecekti.

Evlilik töreni, tantanaya mahal vermeden pratik ve sade geçti. Törende, Uşşakizadelerin saygın simaları yer aldı. Nikah masasında, nikahı kıyacak olan eski İzmir Müftü’sünü saymazsak, karargah ricali yer almıştı. Mustafa Kemal’in iki tanığı, Fevzi ile Karabekir paşalar, Latife’nin tanığı olarak da Salih Bozok ile 1915’te Halep valisi iken tehcirden artakalan sersefil Ermenileri, bu kez Halep’ten Mezopotamya’ya tehcir eden İzmir Valisi Abdulhalik (Renda) Bey yer almışlardı. Abdulhalik Bey, Mustafa Kemal öldüğünde onun yerine geçecek ve hazretin cumhurbaşkanlığı toplam bir gün sürecekti. Her neyse, lafı uzatmayayım. Ancak şu var ki, yüzükler daha sonra Lozan’dan İsmet Paşa tarafından getirilecek ve evlilere verilecekti.

Törenin en göz alıcı siması hiç kuşku yok ki 23 yaşındaki Latife Hanım’dı. Ortaokulu ve liseyi İstanbul Amerikan Kız Koleji’nde bitirdikten sonra Paris’e gitmiş, Sorbonne Üniversitesi’nde siyaset ve hukuk eğitimi almıştı. Tabi bununla kalmamış, Londra’da dil öğrenimi görerek İngilizceyi de dil hazinesine katmıştı. Kısacası, Fransızca, İngilizce, İspanyolca ve Almanca bilen, sağ duyusu zarif, kültürlü bir kadın vardı karşımızda. 41 yaşında olmasına rağmen damat da ziyadesiyle yakışıklıydı. Tabi her şeyden önce, sınıfının gözünde yedi düveli tepelemiş, varlığı ile anlam üretmiş ve Lacivert kruvaze bir elbise giyerek, bir anda gelip nikah masasına oturmayı hakketmiş milli bir kahramandı. Evliliğin dışında, cinsel birleşmeye olanak tanımayan hayat, kendini itirazlarıyla kuran bir gelin ile itiraz kabul etmeyen bir damadı, istemeyerek baş göz etmek durumunda kalıyordu bir kez daha.

Damat köşke en son 2 Ocak 1924’te geldi ve elli gün geçirdi. Bu süre içinde kayınpederi Muammer Bey ve Celal Bayar ile birlikte Türkiye İş Bankasını kurdu. Bu durumu Latife Hanımın kız kardeşi, M. Kemal’in baldızı Vecihe Hanım şöyle anlatıyor: “Atatürk İzmir’deki evimizin selamlık kısmında özel odasında çalışırdı. Bakanlarla Atatürk sık sık çalışma odasında görüşürdü. Celal (Bayar) Bey de sık çağırdığı bakanlarındandı. Gene böyle bir gün, Celal Bey önce Atatürk ile, onun çalışma odasında görüştü, sonra da bizim yanımıza geldi. Biz, Latife ablam, ben ve babam selamlık bölümünde oturuyorduk. Bu sözünü ettiğim bina şimdi Özel Türk Koleji olarak faaliyette bulunmaktadır… Evet, bu binada babam ile Celal Bey arasında Atatürk’ün 250 bin lirasının nasıl değerlendirilmesi gerektiği üzerinde konuşuldu. Babam ihracat ve ithalatın yabancılar tarafından yapıldığını hatırlatarak bu işleri yapacak bir Türk şirketinin kurdurulmasını önerdi. Celal Bey de bankacılık işlerinin de yabancılar elinde olduğunu hatırlatarak, bir banka kurulmasının yararlı olacağını söyledi. Sonunda da görüş birliğine vardılar. Bugün gibi aklımda, güzel bir akşamüstü idi. Daha sonra Atatürk de çalışma odasından çıkıp yanımıza geldi.

‘Bankamızın Kurucuları (&): Uşşakizade Muammer Bey’, İş Dergisi, Sayı 265 (Kasım 1988), s. 20.

https://muzafferorucoglu.wordpress.com/2023/11/10/ussakizadeler-aydinlanmis-bir-osmanli-komprador-ailesi/

https://www.muzafferorucoglu.com/about?lng=tr

Endüstriyel Miras ve Sanatın Kavşağındaki Yanlışlıklar…

Ali Rıza Avcan

2024 yılının Nisan ayından bu yana, “Liman Arkası” olarak tanımlanan Darağaç bölgesinde geçmişte faaliyette bulunan eski liman ve demiryolu tesisleriyle fabrika, atölye, depo, antrepo ve hangarlarda çalışmış yönetici ve işçilerle memur, mühendis, usta ve çırak olarak görev yapmış emekçilerin çalıştıkları süre içinde hafızalarına atıp biriktirdikleri anıları, “emeğin miras hakkı” boyutunda öğrenip derlemeye ve zaman zaman yazdığım yazılarla hatırlatıp paylaşmaya çalışıyorum.

Alsancak Limanı’nın yapıldığı tarihler…

Bu çerçevede, 2024 yılının Nisan ve Mayıs aylarında konunun uzmanlarından oluşan 11 kişilik bir ekiple Konak ve İzmir Büyükşehir Belediyesi Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi Şube Müdürlüğü (APİKAM)‘ne başvurarak ve onlardan hiçbir maddi destek talep etmeden “gönüllü olarak” birlikte çalışma önerisinde bulunmamıza rağmen onların gündemlerinde kendi gelecekleriyle ilgili başka öncelikler bulunduğu için yaptığımız önerilere ses vermeyip seçimler sonrasında edindikleri yeni mevzileri yandaşlarıyla paylaşmaya devam etmişlerdi.

1960’lı yıllarda Alsancak Limanı…

2026 yılının Şubat ayında özelleştirilip Albayraklar Grubu‘na verilen Alsancak Limanı‘na ek olarak, bölgedeki TCDD Alsancak Garı ve yerleşkesi ile geniş arazisi yağmalanan Sümerbank İzmir Basma Sanayi İşletmesi‘nden arta kalanların; ayrıca, Aliağa‘ya taşındığı için yakın zamanda yeni bir gökdelenin filizleneceği Bağ Yağları (Gomel) arazisiyle rant gruplarının iştahını kabartan geniş Şark Sanayi sahasının ve diğer fabrikaların tek tek yok edildiği bir süreçte, Osmanlı İzmiri’nden kalan bu değerli endüstriyel mirasın bölgede her geçen gün sayısı artarak yükselen gökdelenlerle eş-zamanlı olarak yeni bir soylulaştırma dalgasıyla yok olup unutulmaması için neler yapılabileceğini düşünüp kolektif hafıza üzerinden yeni bir mücadele hattı oluşturmaya çalışırken, Konak Belediyesi‘nin Instagram hesabında “Eşik ve Tortu, Liman” başlıklı yeni sergi duyurusunun yayınlandığını, bu paylaşımla ilgili yazılı açıklamada da;

Alsancak Liman Arkası’nın endüstriyel hafızası, genç sanatçıların dinamizmiyle Konak Modern Sanat Merkezimizde hayat buluyor. Darağaç Kolektifi’nin kentsel dönüşüm, mülkiyet ve toplumsal değişim katmanlarını resim ve heykelle sorguladığı “Eşik ve Tortu” karma sergisinin açılışına tüm komşularımız davetlidir.

ifadesini okuyunca heyecanlanarak, her ne kadar “komşu” olmayan bir Karşıyakalı olarak 10 Haziran 2026 tarihinde açılacak bu sergiye gidip gezmeye karar verdim.

Söz konusu duyuruda serginin 10 Temmuz’a kadar gezilebileceği yazılı olduğu için aklıma koyduğum sergi gezisini ancak dün; yani serginin açılışından 14 gün sonra 24 Haziran 2026 tarihinde yapabildim.

Sergiye giderken AKP iktidarı tarafından yakın tarihlerde özelleştirilerek Albayrak grubuna verilen tarihi Alsancak Limanı‘nın endüstriyel miras boyutundaki geçmişinin böylesine bir sergide nasıl değerlendirildiğini merak ediyor, burada karşıma çıkacak farklı yorumların bugüne kadar edindiğim bilgileri zenginleştireceğini hayal ediyordum. Geçmişte gerek Ege Bölgesi bütününde, gerekse Darağaç Bölgesi özelinde üretilen ticari endüstriyel malların ihracı için kullanılan ve bir dönem işlem hacmi itibariyle ülkemizin en büyük limanlarından biri olan Alsancak Limanı ile ilgili durumun, mecazi anlamdaki “eşik” ve “tortu” kavramları eşliğindeki sanatsal yorumlarının; kısacası “eşik” ve “tortu” kavramlarının kullanımı suretiyle yapılan sanatsal faaliyetlerin kamu malı olan limanın özelleştirilmemesi için verdiğimiz mücadeleye güç katacağını sanıyordum.

Ama karşıma hem içerik hem de görsel anlamda son derece yetersiz, önerdiği sanatsal kavramlarla ilgisi olmayan bir sergi çıktı!

Gördüğüm ve fotoğraflarını tek tek çektiğim çalışmalar bir endüstriyel miras olan tarihi limanı değil balıkçı, balık ağları ve balıklarla tanımlanan küçük bir balıkçı barınağını anlatan amatör bir çalışmayı yansıtıyordu.

Gördüğüm, İzmir‘deki kültür ve sanat üretiminin talihsiz gelişiminin bir ürünü olarak “sen artık bir sanatçısın” denilerek diploma verilen ya da “ben bir sanatçıyım” diyerek kendiliğinden yola çıkanların yapıp eyleyip ortaya koyduklarının çoğunun sanatla ilgisinin olmadığını gösteriyordu.

Çünkü “endüstriyel miras” nedir diye yola çıkıp Google‘a ya da değişik yapay zeka uygulamalarına başvurduğumuzda bu kavramın, Uluslararası Endüstriyel Mirasın Korunması Komitesi (TICCIH) ile UNESCO‘nun belirlediği tanım, ilke ve yöntemler çerçevesinde; Sanayi Devrimi ile gelişen kapitalizmin ilk dönemlerinden bu güne kadar ortaya çıkan altyapı, ulaşım ve üretim yapılarıyla üretimde kullanılan teknolojik donanımdan, insanların üretim odaklı endüstriyel örgütlenme biçimlerinden, bunlara ilişkin belge ve arşivlerle coğrafi siluet ve yerleşimlerden oluştuğunu bilir, “endüstriyel üretim” kapsamına girmeyen şeylerin endüstriyel miras olmadığını öğreniriz.

İşte o nedenle, gezdiğim bu sergiyi tasarlayanlar, eserlerini verenler ve serginin küratörü endüstriyel mirasın ne olduğunu, ne anlama geldiğini bilmiyor, bununla ilgili uluslararası belge, sözleşme ve mevzuattan bihaber görünüyor.

Anlaşılan o ki, onlara göre Anadolu‘daki küçük bir sahil kasabasında olta ya da ağla balık avlamak, bozulan ağları onarmak, kurutmak ya da denizin dibindeki atıkları çıkarmak Darağaç‘taki koskocaman endüstriyel mirasın eşik ve tortusunu oluşturuyordu. Böylelikle endüstriyel bir miras olarak öne çıkan tarihi limanın yeri, önemi ve büyük işlevi ile küçük çapta balıkçılık faaliyetlerini birbirine karıştırıyorlar, ithalat ve ihracat yapılan böylesi büyük bir limanla küçük bir balıkçı barınağı arasındaki farkı bilmiyorlardı.

Kurumsal bir serginin olmazsa olmazı olarak kabul edip o serginin geleceğe taşınmasını sağlayacak bir sergi kataloğu ya da broşürü hazırlamamak gibi önemli bir eksikliğin yanında bu sergiye esin kaynağı olduğu anlaşılan Darağaç‘taki tarihi Alsancak Limanı‘nın AKP iktidarı ya da Saray tarafından yakın bir zaman önce özelleştirilip iktidar yanlısı Albayraklar Grubu‘na verildiğinden bihaber oldukları için birlikte çalıştıkları Konak Belediyesi açısından siyasi bir mesaj vermeyi bile düşünmemişlerdi.

Evet, ortada adına “modern” sözcüğünün eklendiği güzel, bakımlı tarihi bir mekanda açılmış bir sergi vardı… “Eşik ve Tortu, Liman” adlı bu sergide Liman Arkası Bölgesi’ndeki endüstriyel mirasın liman özelinde genç sanatçıların dinamizmi ile yorumlandığı iddia ediliyor ve bu amaçla Avrupa Birliği fonlarından alınan paraların harcandığı söyleniyordu.

Ama genel olarak öğrenci işi eserlerden oluşan sergide gördüklerimiz, endüstriyel olanla değil endüstriyel olmayan balıkçılık ve denizin kirlenmesi olgusuyla ilgiliydi. Daha doğrusu serginin konusu ve vermek istediği mesajdan uzak, kamuoyuna açıklanan konsepti bile dikkate almayan ya da endüstriyel mirasla ilgisi olmayan eserlere bol gelen “endüstriyel miras” giysisinin giydirilmek istendiği bir sergileme ile karşı karşıyaydık…

Böylelikle gerçek sanatın ve sanatçı olma halinin ciddi bir iş olduğunu bir kez daha anladıktan sonra bir sanatçının kullanacağı malzemeyi ne şekilde kullanacağı kadar ortaya koyacağı eserle iletmek istediği mesaj arasındaki bağlamın sağlam olmasını sağlayacak ilgi ya da bilgiye ne düzeyde sahip olduğu hususunun bir o kadar önemli olduğunu bu örnek sayesinde daha iyi kavramış olduk diye düşünüyorum.

Sergilerde bile eserlere gülümseyen bir belediye başkanımız var… Ne “mutlu” bize!

Görüp tanık olduğum bu manzara karşısında yapabileceğim tek öneri,

Bu tür sergileri düzenleyen tüm kurum, kuruluş ya da şahısların, özellikle de belediyelerle siyasi bir figür olarak öne çıkan belediye başkanlarının tasarlanan serginin konusu ile sergilenen eserler arasındaki bağlama dikkat ederek sergi konusunu oluşturan kavramlar konusunda önceden bilgi sahibi olmalarını hatırlatmak olacaktır.

Çünkü endüstriyel mirasın korunması konusu ile “sanat” ve “sanatçı olmak” kavramları şakaya gelmeyen, tüm toplumu ilgilendiren ciddi kavramlardır.

Tevfik Nevzat ve Naci Sadullah: İzmir’de Gazeteciğin Mirası

Ali Rıza Avcan

Uzun bir süredir İzmir kent hafızasının genetik zayıflığı nedeniyle kültür, sanat, bilim, gazetecilik ve hatta siyaset gibi alanlarda geçmişin değerli ve zengin bilgisinden yararlanılmadığını; o nedenle, bu alanlardaki hiçbir yeni çalışmanın İzmir il sınırları dışına çıkamadığını, İzmir‘in ülke ve dünya çapında kültür ve bilim insanı, sanatçı ve gazeteci ve hatta siyasetçi yetiştiremediğini yazıp çizip söylüyorum.

Bugün bu hafıza kaybının son örneğini, “İzmir’in bugüne kadar yetiştirdiği gerçek gazeteciler kimlerdir?” sorusunu sorarak söze başlamak istiyorum.

Hatırlayacak olursanız bu sorunun ilk yanıtını, “İzmir’in Unutulan Sanatçıları” başlıklı yazı dizisindeki 23 Kasım 2023 tarihli yazımla gazeteci-yazar Tevfik Nevzat (1865-1905) olarak vermiştim. (1)

Bugün ise, İstibdat denilen despotluğa karşı çıktığı için ülkemizin intihar etti adı altında öldürülen ilk gazetecisi Tevfik Nevzat‘ı izleyip sosyalist idealler çerçevesinde burjuva demokrasisine, Faşizme ve ırkçılığa meydan okuyan ikinci bir ismi gündeme getirmek istiyorum: Naci Sadullah Daniş (1907/1910/1912-1975).

Hani geçen haftaki yazımla gündeme getirdiğim, İzmir Körfezi‘nde Yahudi göçmenlerle dolu Parita gemisine giderek yolcularla harika röportajlar yapan; böylelikle, Alman Faşizmi ve ırkçılığın neden olduğu bir bir insanlık sorununa CHP‘nin yayın organı Ulus ve Cumhuriyet gazeteleriyle Akbaba ve Karikatür dergilerinin yaptığı gibi “Yahudi serseriler gitti!” demek yerine insanca yaklaşan ve Alman Faşizmi ile ırkçılığı lanetleyen gazeteci ve yazara…. (2)

Uşşakizadelerden Naci Sadullah Danış….

Ama ondan önce 2023 yılındaki yazımla dile getirdiğim gazeteci, yazar Tevfik Nevzat‘ı yeniden anımsayıp 0 tarihten bu yana onun adına yapılanı ya da yapılmayanları hatırlayalım derim…

Yazılarımı takip edenler bilirler ki, 20 Temmuz 2023’de başlayıp 14 Mart 2024’de bitirdiğim 35 bölümlük “İzmir’in Unutulan Sanatçıları” başlıklı yazı dizisinin 19ncusunda, 1865’de İzmir, İkiçeşmelik‘de doğup 1905 yılında Abdülhamit‘in emriyle sürüldüğü Adana Cezaevi‘nde öldürülen, ölümünden sonra 2. Meşrutiyet‘in ilan edildiği 1908 yılında “Hürriyet Şehidi” ilan edilen gazeteci, yazar Tevfik Nevzat‘ın yaşamını dile getirmiş, İzmir‘in ilk kadın milletvekili olan kızı Benal Nevzat‘ın 1972 yılında gazeteci Hasan Tahsin‘in heykelini yaptırmak için yola çıkan İzmir Gazeteciler Cemiyeti başkanı Sabri Süphandağlı‘ya yazdığı mektupla Hasan Tahsin‘in yanında babasının da hatırlanması için talepte bulunduğunu hatırlatmış, ardından da uzun süredir ziyaret edilmediği için yeri bilinmeyen Adana‘daki mezarını Çukurova Gazeteciler Cemiyeti ve Adana Büyükşehir Belediyesi‘nin yardımlarıyla bulmuş; ayrıca, Tevfik Nevzat isminin Türkiye Gazeteciler Cemiyeti‘nin İnternet sayfasındaki “Öldürülen Gazeteciler” bölümündeki listenin başına “öldürülen ilk gazeteci” olarak yazılması için 25 Aralık 2023 tarihinde Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Genel Sekreteri Sibel Güneş‘e mesaj göndermekle birlikte; mezarı Çukurova Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Cafer Esendemir dışında ne Türkiye ve İzmir Gazeteciler cemiyetleri tarafından sahip çıkılıp ziyaret edilmiş, ne de Türkiye Gazeteciler Cemiyeti‘nin web sayfasındaki “Ölen Gazeteciler” bölümünde bir değişiklik yapılmıştı. (3)

Konak Meydanı‘na heykelini dikilen ittihatçı Hasan Tahsin dışında yakın dönemin gazetecileri Barış Selçuk, Şakir Süter, İsmail Sivri ve Ziynet Sertel gibi yakın zamanlara ait gazeteciler adına yarışmalar düzenleyen, bunu yaparken de gazetecilik mesleğinin gelişip güçlenmesi yerine cemiyet yöneticilerinin ya da yakınlarının siyasi hamlelerine destek sağlamak amacıyla yabancı ülkelerden alınan fonlarla projeler yürüten İzmir Gazeteciler Cemiyeti ve Türkiye Gazeteciler Cemiyeti,

Abdülhamit‘in adıyla anılan İstibdat Dönemi‘nde intihar süsü verilerek öldürülen İzmir, İkiçeşmelik doğumlu Tevfik Nevzat‘ı unutup Adana‘daki mezarını ziyaret etmese bile, ben bugün bu değerli ismin yanına diğer bir değerli gazeteci-yazarı, Naci Sadullah Daniş‘i ekleyip İzmir‘de bugüne kadar gerçek gazetecilik yapmış bütün o eski değerleri anıp saygı göstermek istiyorum. Meslekten gelen bir gazeteci olmasam da!

İki İzmir değeri: Tevfik Nevzat ve Naci Sadullah Daniş…

Böylelikle bugünlerde moda olan “ödenekli bülten gazeteciliği”nin yerine yaşadığı dönemde İstanbul ve İzmir‘de yayınlanan birçok gazete ve dergide bugün de okunabilecek düzeyde çok değerli haber, fıkra, röportaj, öykü ve romanlar yazan, bunu yaparken evrensel insanlık değerlerine lafta değil eylemde sahip çıkan, 20 Temmuz-9 Eylül 1946 tarihleri arasında İzmir‘de Havadis gazetesini çıkaran Nazım Hikmet, Cevat Şakir Kabaağaçlı, Atilla İlhan, Safiye Ayla, Şükran Kurdakul ve SabihaZekeriya Sertel‘lerle dost olan, öz be öz İzmirli Naci Sadullah Daniş‘e duyduğum saygı nedeniyle ona ve diğer gerçek gazetecilere karşı vefa borcumu yerine getirmek istiyorum.

Ben bu değerli gazeteci ve yazarı hatırlatmadan önce sizden aşağıdaki soy kütüğünü inceleyerek hem ülkemizin hem de kentimizin tarihi açısından önemli bir yere sahip olan Helvacızade/Uşşakizade ailesiyle evlilikler yoluyla akrabalık ilişkileri kuran Nevzat, Öke ve İlmen aileleri içinde yer alan değerli isimleri: gazeteci, yazar Tevfik Nevzat, romancı ve yazar Halid Ziya Uşaklıgil, gazeteci ve yazar Naci Sadullah Daniş, gazeteci ve siyasetçi Yunus Nadi, gazeteci ve yazar Nadir Nadi ve Emine Uşaklıgil gibi isimlerin varlığına ve hem ticarette hem de kent yönetiminde önemli görevler üstlenen Sadık ve Muammer beylere dikkate etmenizi rica edeceğim…

Uşşakizadeler, İlmenler, Ökeler, Nevzatlar…

Evet, bu soy kütüğünden de görüleceği gibi Mustafa Kemal‘in eşi Latife Uşakkizade bugün gündeme getireceğim gazeteci ve yazar Naci Sadullah Daniş‘in halası, ünlü romancı Halid Ziya Uşaklıgil amcası, Emine Uşaklıgil amcası Halid Ziya‘nın torunu, Yunus Nadi amcası Halid Ziya‘nın gelininin babası (dünürü), Nadir Nadi de gelininin kardeşi/dünürünün oğludur. Ayrıca İzmirli yazar Samim Kocagöz‘ün dile getirdiği şekliyle, Naci Sadullah‘ın babaannesi Refika Hanım, Samim Kocagöz‘ün anneannesi Ayşe Hanım‘ın halasıdır. (4)

Gazeteci ve yazar Naci Sadullah Daniş, akrabalık ilişkileri itibariyle İzmir‘in böylesine itibarlı ve önde gelen ailelerinin bireyi olmakla birlikte sahip olduğu ideoloji ve siyasi düşünce; ayrıca sergilediği muhalif tavır ve eylemler nedeniyle hiçbir zaman bu ayrıcalıklı konumundan yararlanmamış, yazdığı yazı, fıkra ve polemikler nedeniyle tutuklanıp hapislere girdiğinde bu ayrıcalıklı konumunu hiçbir şekilde kendi yararına kullanmamış, yazılarını yayınlanan gazete ve dergilerdeki fıkra, makale, röportaj ve öyküleriyle romanlarında hep yoksul ve güçsüzlerle ezilenlerden yana olmuş, ele aldığı konuların insani yanlarıyla ilgilenmiş, sahip olduğu zengin bilgi, birikim, beceri ve yeteneklerle gerçek bir gazetecinin yapması gerekenleri yapmıştır.

Cevat Şakir Kabaağaçlı (Balıkçı)’nın 50. yıl jübilesinde, İzmir’de. Soldan Hayriye Teyze, Hakkiye Hala, Didar Abla, Cevat Şakir, Füreya, Aliye, İsmet. Ayakta Suat ve Naci Sadullah.

Naci Sadullah‘ın asker kaçağı olduğu döneme rastlayan 30 Ağustos 1943 tarihinde Cevat Şakir Kabaağaçlı‘nın kızı Aliye Kabaağaçlı Nooan (Cici İsmetula)’a yazdığı mektup….

Naci Sadullah’ın, asker kaçağı olduğu döneme rastlayan 30 Ağustos 1943’de Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın kızı İsmet Kabaağaçlı Nooan’a gönderdiği mektupta adres olarak gösterdiği Anafartalar Caddesi, 945 sokak, No.40 adresindeki binanın (Osman Ağa Konağı) bugünkü hali… Anlaşılan o ki, bu adreste uzun yıllar Alsancak’taki Gazi İlkokulu’nun öğretmenliğini yapan ve mektubun başında adı verilen arkadaşı Muzaffer Makinacı oturmaktadır…

Evet, böylesine zengin özelliklerle donanan ve Sedat Simavi tarafından “röportajların kralı” olarak adlandırılan bu gazeteci-yazar, aynı zamanda atak, hırçın; hatta kavgacıdır. Ele aldığı konular uğruna kavga edip hapis yatmayı göze alır, hiçbir şeyden korkmamakta ve kafasına koyduğu konuların üstüne atlamaktadır… Bugünkü gazetecilerin aksine ne iktidarı, ne de muhalefeti kollamakta, onlar adına sorgu yargıçlığı yapmakta, bağımsız üçüncü bir taraf olarak gerçeği araştırıp ortaya koymaktadır… Yanlış yapan herkesi, taraf gözetmeksizin yıpratmakta ve Sosyalist bir gazeteci-yazar olarak bu konuda kendini haklı bulmaktadır.

Değişik kaynaklardan gelen bilgilere göre 1907, 1910 ya da 1912’de doğduğu söylenen Naci Sadullah Daniş, ilkokulu İzmir‘de bitirdikten sonra Galatasaray Lisesi‘nde başladığı ortaöğrenimine Halıcıoğlu Askeri Lisesi‘nde devam eder. Ancak sağlık sorunları nedeniyle askeri liseden çıkarılınca Fransa‘ya giderek Grenoble Üniversitesi‘nde eczacılık okur ve döndükten sonra bir süre eczacılık yapar.

1926 yılından itibaren gazeteciliğe başlar. 1926 yılında başladığı gazetecilik hayatında pek çok dergi ve gazetede fıkra, röportaj ve tarihî romanlar yayınlar. Son Posta, Yedigün, Tan, Her Gün, Cumhuriyet, İzmir, Havadis, Yeni Asır, Ulus, Milliyet, Demokrat İzmir, Kirpi, Yarım Ay ve Akbaba gibi gazete ve dergilerdeki yazılarında zaman zaman gerçek ismini, zaman zaman da “Narteks“, “Zahide Samsam“, “Selim Tevfik“, “Hatice Handan“, “Naciye Sadun“, “Eski Dost“, “Canciğer“, “Sadullah Tevfik“, “Daniş” ve “N. S.” gibi takma adları kullanır.

Şair ve yazarlarla yaptığı röportajlar 1933-35 arasında Yedigün dergisinde yayımlanır. Naci Sadullah, özellikle Yedigün ve Yarım Ay dergilerinde yayımladığı röportajlarıyla ünlenmiştir. Ömrünün son yıllarında İzmir gazetelerinde Ulusal Kurtuluş Savaşı sırasında mücadele eden Demirci Efe gibi kahramanları konu alan tarihî romanlar ve yazılar tefrika eder. Bu arada Victor Margueritte‘in  (Le Compagnon) adlı eserini Türkçeye çevirir.

1952 yılında Dr. Rıza Nur hakkında yayımladığı bir yazı nedeniyle Sultanahmet Cezaevi‘nde altı ay tutuklu kalıp Demokrat Parti döneminde kaleme aldığı yazıları nedeniyle kovuşturmalara uğrayıp yüzlerce yıllık ceza tehdidi ile yargılanmış; ancak, 27 Mayıs sonrasında bu davalarından beraat etmiştir.

Nazım Hikmet ve Naci Sadullah Daniş, Son Posta Gazetesi
Soldan sağa Tahsin Akıncı, Naci Sadullah (Daniş), Nâzım Hikmet, Esat Adil Müstecaplıoğlu, Abidin Dino ve cezaevi dişçisi. Bursa Cezaevi.

1967 yılında Kirpi dergisinde yayımlanan “Dostum Nâzım Hikmet” adlı yazı serisinde Nâzım Hikmet‘i övmesi nedeniyle bir buçuk yıl hapse mahkûm oldu. Kendisi Rumca ve Fransızca biliyordu. 1947-1948’de İzmir‘de öğretmen Dildar Hanım‘la evlenen Naci Sadullah bir çocuk babası idi. Gazeteciler Cemiyeti üyesi olan yazar, kanserden tedavi gördüğü hastanede öldü. Cenazesi 29 Ağustos 1975 tarihinde Şişli Camii‘nden alınarak Zincirlikuyu Mezarlığı‘na defnedildi (Zincirlikuyu Mezarlığı, 22/2 Kısım Ada, Mezar Numarası 62).

Evet, İzmirli gazeteci ve yazar Naci Sadullah gazeteciler ve cemiyetleri tarafından hatırlanmak istenmese bile bugün hala aramızda, hala gündemimizde…

Bugünlerde onun 27 Aralık 1939 tarihli Erzincan Depremi sonrasında Erzincan‘a giderek Erzincan Cumhuriyet Savcısı Yusuf İzzet Akçal‘ın hapisten çıkarıp enkaz ve arama çalışmalarında görevlendirdiği mahkumlarla yaptığı röportajlardan hareketle çekilen “Kara Kış” isimli dizi filmi TRT‘nin Tabii platformunda izleyip dizinin müziklerini hazırlayan besteci Cem Öget‘in “Naci Sadullah” isimli enstrümantal parçasını dinliyebiliyoruz.

Evet, yaşadığı dönemde kaleme aldıklarıyla hem iktidardakilere hem de muhalefettekilere eleştiri oklarını yönelten bu hırçın, muhalif, sözünü sakınmayan Sosyalist gazeteci ve yazar Nazım Hikmet‘in, “Balıkçı” olarak bildiğimiz Cevat Şakir Kabaağaçlı ve ailesinin, Tan Gazetesi sahip ve yazarları Sabiha ve Zekeriya Sertel‘in, Safiye Ayla‘nın, Samim Kocagöz‘ün, Kemal Sülker‘in, Haldun Taner‘in, Atilla İlhan‘ın, Şükran Kurdakul‘un; neredeyse ülkemizdeki sol görüşlü sanatçı, gazeteci ve bilim insanlarının yakın dostudur. Diğer yandan da İzmirli geniş ve muteber ailelere mensuptur. İzmir‘den çıkmıştır ve kötü günlerinde sığındığı yer yine İzmir‘dir. İzmir‘in basın tarihine geçmiş Demokrat İzmir, Yeni Asır gibi gazetelerin yazarı, 45 sayı çıkabilmiş Havadis gazetesinin sahibidir.

Gelelim şimdi İstanbul ve İzmir‘de gerçek gazetecilik yapan Naci Sadullah‘tan geriye kalan izleri, özellikle de İzmir‘in ve üyesi olduğu İstanbul ve İzmir Gazeteciler Cemiyetleri tarafından onun adına yapılanları arayıp bulmaya…

I- Naci Sadullah‘ın, Victor Margueritte‘nin “Le Compagnon” isimli eserini “Eş” ismiyle çevirip 1947 yılında İzmir‘deki Doğanlar Basımevi tarafından basılan romanı, Ankara‘daki Milli Kütüphane‘de bulunduğu İzmir Milli Kütüphane‘nin raflarında bulunmamaktadır.

II- Naci Sadullah‘ın 1937 yılında Semih Lütfi Erciyas yayınevince basılıp yayınlanan “Günah Gönüllüleri” isimli kitabı bugün sahaflarca satıldığı halde ne Ankara ve İzmir‘deki milli kütüphanelerde bulunmamaktadır.

III- Naci Sadullah Daniş‘in İzmir‘de 20 Temmuz-9 Eylül 1946 tarihleri arasında 45 sayı olarak çıkardığı “Havadis” gazetesi, Aziz Vukolos Kültür Merkezi‘nde İzmir Gazeteciler Cemiyeti‘nce düzenlenen İzmir Basın Müzesi ile İzmir Milli Kütüphane‘de yer almamaktadır. (Bu gazetenin tüm sayılarını temin etmek isteyen kurum ve şahıslara, Ankara‘daki Milli Kütüphane‘den temin ettiğim dijital örneklerini ücretsiz olarak vermeye hazırım…)

IV- Türkiye ve İzmir Gazeteciler Cemiyeti ile İzmir’de bulunan tüm özel ve resmi üniversitelerin iletişim fakültelerinin gazetecilik bölümleri, bu bölümlerde görev yapan sayın akademisyenler daha önce Hürriyet Şehidi” Tevfik Nevzat örneğinde gördüğümüz gibi bugüne kadar İzmirli gazeteci-yazar Naci Sadullah Daniş hakkında herhangi bir araştırma ve yayın yapmamış, tüm yazdıklarının bibliyografyasını hazırlayıp bir araya getirmek için bir çaba içine girmemiştir.

V- Hasan Tahsin ve Samim Sivri adeta İzmirli gazetecilerin atası ilan edilip cemiyetler, belediyeler, valilikler ve üniversiteler tarafından meydanlara heykelleri kondurulurken bunun dışında kalan Tevfik Nevzat ve Naci Sadullah Daniş gibi gerçek gazeteciler es geçilmiş, heykelinin yanından, çevresinden geçerken bile hatırlanmaları istenmemiştir.

Gazetecilikle ilgili tüm kurumlar; cemiyetler, dernekler, vakıflar, resmi, özel ve sivil kurumlar yanlarına üniversiteleri de alarak sadece Hasan Tahsin, Samim Sivri, Tevfik Nevzat ve Naci Sadullah Daniş‘i değil; geçmişteki tüm İzmir gazete ve gazetecilerini, yaptıkları tüm yazı ve yayınları esas alarak araştırmalı, bu araştırma sonuçlarını belediyelerle, özellikle “Hafıza İzmir” adını verdiği tarihsel boyutta araştıran İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) ve İzmir Büyükşehir Belediyesi Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi Şube Müdürlüğü (APİKAM) ile birlikte ortaya koyup yayınlanmalı, patronu, müdürü, arkadaşı olduğu için değil bu gazeteciler arasında yapıp eyledikleri ile öne çıktığı için adına ödül vermeyi hak eden gazeteciler adına yarışmalar düzenlemeli, müze adıyla düzenlenip aslında müze olmayan hafıza mekanlarını daha da geliştirip güçlendirmeli, üniversitelerde İzmir‘in eski gazete ve gazetecileri ile ilgili araştırmaları desteklemelidir.

Bu talebimin ilk örneği olarak gördüğüm sevgili Hocam Efdal Sevinçli‘nin İzmir‘in ilk gülmece ve karikatür gazetesi ile ilgili Nisan 2026 tarihli “Kara Sinan” araştırmasını saygıyla selamlıyor, kendisine teşekkür ediyorum…

Çünkü ağızlara pelesenk olan asıl vefa, asıl gönül borcu ancak böyle ödenir, böyle ödeniyor….

…………………………………………………………………………………………………………………………………………….

(1) https://kentstratejileri.com/2023/11/23/izmirin-unutulan-sanatcilari-19-tevfik-nevzat/

(2) https://kentstratejileri.com/2026/06/15/fasizm-ve-irkcilik-insanlik-denilen-evrensel-degeri-teslim-alirsa/

(3) https://a3haber.com/2023/12/01/demokrasi-sehidi-izmirli-gazeteci-tevfik-nevzat/, https://www.5ocakgazetesi.com/haber/19791360/osmanli-basinin-ilk-sehidi-oldurulen-gazetecinin-mezari-adanada-ortaya-cikti

(4) Samim Kocagöz, Bu da Geçti Yahu, Düşün Yayınevi, 1989, İstanbul, sayfa 168

Bu yazının hazırlanmasında yararlanılan ve sizin de indirip yararlanabileceğiniz kaynaklar:

Faşizm ve ırkçılık insanlık denilen evrensel değeri teslim alırsa…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz bayram günlerinde okuduğum İzmirli usta tiyatro sanatçısı Nedret Güvenç‘in “Kendini Arayan Yıldız” isimli anı kitabında şimdiye kadar haberdar olmadığım Parita gemisiyle ilgili anılara rastladım. Sevgili Nedret Güvenç (1930-2021) kitabında, sürgün gemisinin aç ve susuz yolcularına yardım edemeyişini yaşamı boyunca unutamadığı Parita gemisi ile ilgili 1939 tarihli acı anılarını şu şekilde anlatıyordu:

Savaşın getirdiği tüm yokluklara rağmen, gene de hayat iyi kötü devam ediyordu. Her şeye rağmen mutlu olmaya, küçük küçük mutluluklarla hayatımızı renklendirmeye çalışıyorduk. Ama savaş kendini unutturmuyordu. Ve biz, onlara yardım edemedik, o siyah sürgün gemisindekilere… Hayatım boyunca hiç unutamadım; çünkü unutulur gibi değildi. Bir sabah İzmirliler, körfezin ufka yakın bir noktasında demirlemiş, siyah bir gemi gördüler. O gemi, günlerce orada kaldı durdu, çünkü limana girmesi yasaktı. Almanya’nın kim bilir hangi limanından kalkan bu sürgün gemi, hiçbir ülkenin limanına yanaşamıyordu. Bu yasaklı geminin yolcuları, Naziler tarafından yurtdışına sürülen Alman vatandaşı Yahudilerdi. Doktorlar, profesörler, yazarlar, müzisyenler, çoğu sanatkâr, kadersiz kişiler. Pasaportları yoktu, karaya ayak basmaları kesinlikle yasaktı… İzmir halkı günlerce büyük bir üzüntüyle o kadersiz gemiye baktı durdu. Günlerdir, belki de aylardır yardım almayı umduğu limanları dolaşan gemide, kuşkusuz büyük dramlar, tarifsiz acılar yaşanmaktaydı. Kamaralarından ambarlarına kadar yüzlerce sürgün Yahudi’nin sığındığı o sefalet gemisinde yaşamak bir işkenceydi mutlaka. Hasta yaşlılar, ölümler, ölümler, karnı doymayan bebekler, umutsuz, isyankâr gençler, dünya güzeli genç kızlar, yaşanan umutsuz aşklar, sonsuz hayal kırıklıkları ve bunalımlar, kahrolan anneler, babalar, gittikleri her limandan dışlanan, istenmeyen, kadersiz zavallılar, açlık, sefalet, umutsuzluk, belki de intiharlar ve zillete itilen onurlu, şerefli asil insanlar, utanç, utanç… Aman Yarabbi!.. Bugün artık o çılgın savaşın sonuçlarını biliyoruz ama gene de kazdıkları kuyuya düşen o ifrit Nazilerin inanılmaz aldanışına, içine düştükleri o “Megalo Idea”nın gafletine şaşmamak mümkün değil. İzmir’in zengin Yahudileri ve yardımsever çoğu İzmirliler, günlerce motorlarla gemiye yardım göndermişlerdi. Doktor, ilaç, çeşitli ihtiyaçlar, bol bol su, giysi, yiyecek, sabun ve sevgi… Fötr şapkalı, kalın paltolu, son derece ciddi yüzlü bir Yahudi beyefendi hatırlıyorum. Her gün gemiye malzeme götüren motorların başındaydı. Herhalde çok önceden gemiyle irtibat kuran, onların acı kaderini bilen ve bütün İzmir Yahudilerini ve yardımseverlerini uyaran, gemiye ulaşacak yardımları organize eden oydu. Onun fötr şapkası, kalın paltosu, yorgun ve durgun yüzünden başka hiçbir şey hatırlamıyorum. Ama kahrolduğu belliydi. Öfkesini ve gözyaşlarını içine akıtıyordu kuşkusuz. Sonra bir gün, ufuktaki o siyah gemiyi göremedik. Geldiği gibi sessizce çekmiş gitmiş ümitsiz yolculuğuna doğru. Yıl 1940 mıydı, 4 1 miydi?.. Oldukça eski ve acı bir anı ama unutulur gibi değil…

Nedret Güvenç‘in henüz 9 yaşında bir çocukken farkına vardığı bu gemiyi, talihsiz yolcularını, Alman Faşizminin teslim aldığı devlet görevlilerinin utanç dolu yaklaşımlarını ve onun o yaştaki duygularını okuyup öğrenince ben bu konuyu iyice araştırıp öğrenmeli ve bu insanlık suçunu bugüne taşıyıp hatırlatmalıyım diyerek kolları sıvadım.

Parita Gemisi…

Adolf Hitler ve 1921-1945 döneminde başkanlığını yaptığı Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP)‘nin 30 Ocak 1933 tarihinde iktidara gelmesiyle birlikte Almanya‘da Yahudileri günlük yaşamdan ve toplumdan tamamen dışlamaya yönelik ırkçı siyaseti uygulamaya başlar ve onun yayılmacı emelleri altı yıl sonra başlayan İkinci Dünya Savaşı ile gerçekleşmeye başlar. Ancak bu ırkçı siyaset savaşın başlamasından önce Avrupa‘daki birçok ülkede; özellikle de Alman nüfusunun bulunduğu Avusturya, Macaristan gibi ülkelerle uzun yıllardır Alman etkisindeki Türkiye gibi ülkelerde etkisini göstermeye başlayınca bu ırkçı siyasetten etkilenen ve bunun ileride savaşa yol açacağını öngören Yahudiler tek çıkar yolun İngiliz manda yönetimi altındaki Filistin‘e göç etmek olduğunu anladılar. Ancak manda yönetimi Filistin‘e kabul edilecek göçmen sayısını sınırlamıştı. Bu sınırlı sayı Nazi iktidarının ırkçı siyasetinden kaçmak için çırpınan Avrupa Yahudilerinin kitlesel göçünü karşılamaktan çok uzaktı. Yahudiler o nedenle Filistin‘e yasadışı yollardan göç etmek için tüm koşulları zorlamaya başladılar.

Nazi Almanyası 1938 yılında Çekoslovakya‘yı işgal etti. Yahudilerin yasadışı yollardan Filistin‘e göç etmelerini sağlayan Aliyah Bet örgütü de son dakikada merkezini Çekoslovakya‘dan Paris‘e nakletmeyi başardı. Avrupa Yahudilerini son derece kötü bir geleceğin beklediğini anlayan Aliyah Bet örgütü Nazilerden kaçmak isteyen Yahudileri Filistin‘e taşımayı kabul edecek armatörler aramaya başladı. Mikolos adında Yunanlı bir armatörün Marsilya‘da yaşadığını öğrenen örgüt onunla temasa geçti. Bu armatör Marsilya yakınlarındaki Sete limanında duran Parita ile Romanya Braila limanında demirlemiş Naomi Julia gemileriyle mültecileri Filistin‘e taşıyabileceğini bildirdi. Armatör ağır maddi koşullar ileri sürmesine rağmen Aliyah Bet kendisiyle anlaşmaya vardı.

Şimdi isterseniz Alman Faşizmi tarafından istenmeyip yurt dışı edilen Avrupalı Yahudilerin doluştuğu Parita gemisinin Marsilya‘nın Sete limanından başlayıp Romanya‘nın Köstence (Constanta), İtalya yönetimindeki Rodos adasının Rodos ve Türkiye‘nin İzmir limanlarından sonra karaya oturup dağılmak suretiyle yok olduğu Tel Aviv sahillerinde biten hazin macerasını öğrenmeye başlayalım.

Ama ondan önce Parita gemisinin teknik özellikleri ile yok olmaya giden son seferindeki rotayı daha ayrıntılı olarak inceleyelim:

Parita’nın uzun yolculuğa çıktığı başlangıç noktası: Marsilya, Sete Limanı

Parita’nın Teknik Özellikleri

1881 yılında İngiltere‘de William Gray & Co. Hartlepool firması tarafından inşa edilen Panama bandıralı gemi, yaklaşık 1.300 brüt ton (939 GRT) ağırlığa, 65 m (216 ft) uzunluğa, 9,4 m (31 ft) genişliğe, 13 ft derinliğe ve maksimum 9 knot hıza sahiptir. Blair & Co Ltd., Stockton tarafından sağlanan 80 lbs/sqin basınçta çalışan bileşik bir buhar motoru ve kazanı bulunmaktadır.

1939 yılına kadar “Merannio“, “Bute” ve “City of Cork” adları verilen gemi, aynı yıl Yunanlı armatör Mikolos tarafından satın alınıp “Parita” ismini almıştır. 1939 yılı itibariyle 58 yaşında olan bu eski ve yıpranmış şilep normal koşullarda en fazla 250 yolcu veya kargo taşımaya uygun bir yük gemisiyken, Yahudi mültecilerin Filistin‘e götürülmesi için organize edilen sefer öncesinde Marsilya Limanı‘nda tuvalet, ranza ve mutfak bölümlerinin ilave edilmesi suretiyle 800-860 mülteciyi barındırır bir “yüzen tabut” haline getirilmiştir. (2)

Gemi, 22-23 Ağustos 1939 tarihlerinde Filistin‘de Tel Aviv açıklarında karaya oturduktan sonra zaman içinde parçalanarak kullanılmaz hale gelmiştir.

Parita’nın İzlediği Rota

Parita gemisinin 26 Haziran 1939’da 80 civarındaki mülteci ile Fransa‘nın Marsilya kenti yakınlarındaki Sete Limanı‘ndan hareketle önce Romanya‘nın Köstence (Constanta) Limanı‘na geldiğini, bu limanda aralarında 540 BETAR (3) üyesinin bulunduğu 860 mülteciyi aldıktan sonra önce İtalyanların yönetimindeki Rodos Limanı‘nda, daha sonra 8 -15 Ağustos 1939 tarihleri arasında İzmir Limanı‘na olduğunu ve en sonunda 22-23 Ağustos 1939’da Tel Aviv açıklarında karaya oturduğunu dikkate aldığımızda Aliyah Bet adı verilen bu 74 günlük gizli mülteci seferinde yaklaşık 2.725 deniz millik bir mesafeyi kat ettiğini görürüz.

Yolculuk öncesinde Parita gemisiyle yola çıkacak mülteciler Avrupa‘nın muhtelif yerlerinden Marsilya‘ya getirildiler. Mültecilerin Marsilya‘ya gelmelerini sağlamak için pasaport ve vizeler temin edildi. Yolculuk için de gerekli içme suyu, gıda ve yakıt ikmali yapıldı. Marsilya‘da toplanan mülteciler Sete limanının açığında bekleyen Parita gemisine gece yarısı sandallarla gizlice nakledildi.

Gemi ilk durağı Köstence‘de Polonya, Almanya, Fransa, İsviçre, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg gibi ülkelerden gelen 860 mülteciyi alarak denize açıldı. Yapılan plana göre İngiliz resmi makamlarına yakalanmamak için 6 günlük deniz yolculuğundan sonra gemi açık denizde küçük ve hızlı balıkçı motorlarıyla buluşacak, mülteciler bu motorlara aktarılacak ve gizlice Filistin sahillerine çıkarılacaklardı. Ancak balıkçı motorları buluşma noktasına gelmeyip gemideki gıda stokları tükenince kaptan yardım istedi, ancak bu çağrıya hiç bir yerden cevap vermedi. Bunun üzerine kaptan Rodos‘a gitmeye karar verdi. Rodos‘taki yetkililer geminin su ihtiyacını karşıladıktan sonra kaptana İzmir limanına gitmesini emrettiler.

Parita 8 Ağustos günü suyu, kömürü ve kumanyası tükenmiş bir durumda İzmir limanına ulaştı. Gemide salgın hastalık olabileceğini düşünen Sahil Sıhhiye Müdürlüğü limana giriş iznini vermeyince mülteciler üzerinde “Ekmek, su, alkol istiyoruz” yazılı bir bez afiş hazırladılar. Alkol istemelerinin nedeni gemideki tıbbi müdahalelerde kullanabilmekti. Limana girişte bir Türk savaş gemisi geminin yolunu keserek limana yaklaşmasını önledi. Mülteciler gemiyi durdurma yönünde bir girişim olması halinde direnmeye karar verdiler. Geminin içinde bulunduğu ümitsiz durumdan kamuoyunu haberdar etmek ve duyarlı kılmak için elli mülteci denize atlayıp İzmir sahiline yüzerek çıkmayı teklif etti. Karantina altına alınan mülteciler güvertede çıplak dolaşmakta, elle işaretler yapıp sahile çıkarılmalarını istediklerini ifade etmekteydiler. Liman yetkililerine geminin kumanya almadan hareket etmeyeceğini bildiren kaptan, mülteciler arasında toplanan beş yüz lirayla kumanya ve su alabildi. Kaptanın hareket edeceğini bildirmesine rağmen mültecilerin geminin istim borularını tahrip etmeleri, kaptan ve mürettebata saldırmaları nedeniyle gemi limandan ayrılamadı. Durumu incelemek için gemiye çıkan polislerin ayaklarına kapanan mülteciler “Bizi öldürün, buradan göndermeyin. Bizi karaya çıkarın… Orada öldürün” diye ağlayarak yalvardılar. Geminin sahilden uzakta demirlemesine rağmen mültecilerin feryatları Kordon boyunca yayıldı ve İzmir‘in iç kesimlerinden bile duyuldu. Yolcular ayrıca boş bira şişelerinin içine değişik dillerde yazdıkları mektupları koyup denize atmak suretiyle sahildekilerle iletişim kurmaya, kendilerinin kurtarılması için yardım istemeye çalıştılar.

Bu sırada “Milli Şef” olarak adlandırılan Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, CHP hükümetinin Başbakanı Refik Saydam, Dışişleri Bakanı Ödemiş doğumlu Şükrü Saracoğlu, Milli Savunma Bakanı Serfice doğumlu Naci Tınaz, İçişleri Bakanı Malkara doğumlu Mustafa Faik Öztrak, İzmir Valisi Kuvay-i Milliyeci İbrahim Ethem Aykut, İzmir Emniyet Müdürü Sait Uygur ve CHP İzmir İl Başkanı da Nazif Çağatay‘dı.

Mültecilerin kendi aralarında topladıkları paralarla gemi kaptanına yurtdışından gönderilen para yardımı sayesinde gerekli kumanya temin edilebildi. Son anda Varşova‘dan İzmir‘e gelen bir Yahudi temsilci Türk resmi makamlarıyla görüşüp mültecilerin karaya çıkabilmeleri için izin almaya çalıştı ama başarılı olamadı. İzmir Emniyet Müdürü Sait Uygur kaptana demir alıp İzmir‘den uzaklaşmasını aksi takdirde Türk donanmasına ait bir mayın gemisi tarafından geminin Türk karasularından dışarı çıkartılacağını bildirdi. Bunun üzerine Parita 15 Ağustos günü saat 13.00’de Filistin‘e doğru yol almak üzere İzmir limanından ayrıldı. Her ihtimale karşı iki polis motoru gemiye Yenikale‘ye kadar refakat etti. Geminin limandan ayrılması üzerine Yahudi Yardım Cemiyeti temsilcisi Filistinli gazeteci Eliahu Ben Horin de İzmir‘den Filistin‘e hareket etti.

Parita, İzmir Limanı‘nı terk ettiği 15 Ağustos 1939 tarihinden 7 gün sonra Filistin topraklarına, Tel Aviv açıklarına ulaşır. Bölgeye hakim olan İngilizlerin gelen göçmenleri kabul etmemesi üzerine yolcular geminin yönetimini ele geçirerek karaya oturmasını sağlarlar ve filikalarla sahile çıkmaya çalışırlar. Onlar artık bundan böyle uzun zamandır gelmek istedikleri kendilerine vaat edilmiş kutsal topraklardadır…

Aslında her şey herkesin gözün önünde olmakta, gemilerden inen göçmenler İngiliz polisi tarafından göz altına alınıp göçmen kamplarına götürülmekte ve bütün bunları o çevrede yaşayan Tel Avivliler yakından izlemektedir.

Parita‘nın 8-15 Ağustos 1939 tarihleri arasında İzmir Limanı‘nda kalıp kömür, yiyecek ve su ikmali yaptığı bu süre içinde konuyu haberleştiren İzmir, Ankara, İstanbul gazete ve dergilerinin tutumu iki ayrı grupta değerlendirilebilir.

Birinci grubu gazetelerde CHP‘nin resmi gazetesi olarak bilinen Ulus gazetesi ile neredeyse iktidarın yarı resmi yayın organı olan Cumhuriyet gazetesi; ayrıca, Ramiz ve Cemal Nadir gibi çizerlere ev sahipliği yapan Akbaba ve Karikatür dergileri temsil eder. Bu gruptaki gazete, gazeteci ve çizerler o dönemlerde Alman Faşizminin etkisinde oldukları için bu tür gemilere binip canlarını kurtarmak isteyen, bu arada yardımcı olmadığı için batan ya da torpillenen gemilerde ölen Yahudileri aşağılayarak, onlara “serseri” diyerek o an patronları olan Faşistleri memnun etmeye çalışırlar.

İkinci grubu oluşturan İzmir‘deki Yeni Asır ve İstanbul‘daki Tan gazeteleri ise olaya insani boyutta yaklaşarak gemideki göçmenlere yardımcı olacak, onların halini anlatacak bir yol izlerler. O nedenle Tan gazetesi, İzmirlilerin yakından tanıdığı Uşşakizade ailesinden olup amcası Halit Ziya Uşaklıgil, halaları Latife ve Adviye hanımlar olan 1912 doğumlu İzmirli gazeteci Naci Sadullah (Danış)‘ı uçakla İzmir‘e gönderip, Yahudi göçmenlerle görüşüp röportajlar yapmasını sağlayarak hem bu insanların neden bu duruma düştüklerini ortaya koyup Alman Faşizmini lanetleyerek, hem de onlara yardımcı olmaya çalışarak insani bir tutum alır.

Tan gazetesi muharriri sosyalist gazeteci ve yazar Naci Sadullah tarafından 16, 17, 18 Ağustos 1939 tarihli nüshalarda yayınlanan haberi yazımızın sonuna eklenmiştir. (Söz konusu yazı dizisinin özgünlüğünü korumak amacıyla yer yer karşımıza çıkan yazım ve ifade hataları düzeltilmemiştir.)

Gazeteci Naci Sadullah‘ın Tan gazetesinin 16, 17 ve 18 Ağustos 1939 tarihli nüshalarında yayınlanan haber-röportajı:

İzmir, kente dair kimlik ya da algıyı parlatmak isteyen birilerine göre uzunca bir süredir cumhuriyetin, çağdaşlığın, kurtuluş ve kuruluşun, demokrasi ve barışın, kültür ve sanatın, yaratıcılığın ya da Avrupalı olmanın örneği ya da timsali olarak görülmekle birlikte; aynı zamanda Demokrat Parti (DP)‘nin %61,18, Adalet Partisi (AP)‘nin %55,1, Anavatan Partisi (ANAP)‘nin %39,7 ve son yıllarda “aman AKP gelmesin” belasına Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)‘nin %58,10 oranında; hatta, büyük soyguncu Cem Uzan‘ın partisi Genç Parti (GP)‘nin bile %17,51 oranında oy aldığı uçlar arasında gidip gelen oldukça değişken bir kent olarak 1939 yılının Ağustos ayında limana gelip sığınmak isteyen Parita gemisindeki göçmen Yahudiler için söylediği, yazıp çizdiği itibariyle; ayrıca, gemidekiler arasında herhangi bir salgın belirtisi olmamakla birlikte göçmenlerin karaya çıkışlarının engellenmesi, en azından salgın hastalık kaygısıyla karantinaya alınmaması veya Yahudi göçmenlere Ege adalarından gelen Yunanlı göçmenlere yapıldığı gibi yardım edilip kamplara alınmamış ya da kara yoluyla Filistin‘e gönderilmemiş olması nedeniyle, tiyatro sanatçısı Nedret Güvenç‘le Tan Gazetesi muhabiri Naci Sadullah‘ın hissettiklerinin aksine iyilik ve merhametten uzak bir şekilde insanlık suçunun işlendiği bir kenttir.

Parita gemisinin İzmir Limanı‘nda bulunduğu süre içinde CHP‘li İsmet İnönü hükümetinin bakanlarıyla kentin valisi ve emniyet müdürü gibi kamu görevlilerinin insanlıktan uzak tutumunu etkileyen diğer bir neden de, Türkiye‘de yaşayan herkesin soyu sopu itibariyle Türk yapılmaya çalışıldığı bu dönemde yürürlüğe giren 28 Haziran 1938 tarih, 3519 sayılı Pasaport Kanunu ile 29 Haziran 1938, 3529 sayılı Ecnebilerin Türkiye’ye İkamet ve Seyahatleri Hakkında Kanun‘a göre pasaportsuz, vesikasız, uygunsuz ve geçersiz pasaport veya vesikalarla Türkiye Cumhuriyeti sınırlarına gelen yabancıların geriye çevrilmesini mümkün kılıp “dilenci ve serseri takımından olan” yabancıların usulüne uygun pasaport ve vesikalar ibraz etseler bile Türkiye‘ye giremeyeceklerini; ayrıca, yabancılara bir yıl süreyle ikamet izni verilmesini “Türk ırkından olma” koşuluna bağlayan ırkçı 3, 4 ve 8. madde hükümleridir.

Evet, Almanya ve İtalya gibi ülkelerde ortaya çıkıp Avrupa ülkelerine yayılan ırkçı Faşist anlayışın, kendini tarafsız ilan etse bile ruhen Avrupa‘daki Faşist çetelerin etkisindeki Türkiye‘de yürürlüğe sokulan yeni ırkçı kanunlarla Türk soyundan gelmeyenlerin bu ülkede yaşayıp barınması zorlaştırılırken bunun üstüne üstlük bir gemi dolusu “yurtsuz” ve “serseri” Yahudi göçmene insanlık ve demokrasi adına yardım edilmesi o tarihlerdeki ülkedeki ve İzmir‘deki kamuoyu için kabul edilecek bir şey değildi… Her ne kadar 9 yaşındaki Nedret Güvenç‘in hafızasına insanlık adına utanılacak bir hatıra olarak kazınsa ya da Naci Sadullah isimli anti-faşist gazeteciyi rahatsız etse bile…

…………………………………………………………………………………………………………………………………………….

(1) Nedret Güvenç, Kendini Arayan Yıldız,  Ayizi Yayınları,  sh.62-64.

(2) Category:Parita (ship, 1881), https://commons.wikimedia.org/wiki/Category:Parita_(ship,_1881)

(3) BETAR, 1923 yılında Ze’ev Jabotinsky tarafından kurulan, revizyonist Siyonist ideolojiye dayalı uluslararası bir Yahudi gençlik hareketidir. Gençleri İbranice eğitimiyle yetiştirmeyi, askeri disiplin aşılamayı ve Filistin topraklarına göçü (Aliya) teşvik etmeyi amaçlamıştır.

Kaynaklar

01. Rıfat N. Bali, “Yahudi Mültecileri Filistin’e Taşıyan Parita Gemisinin Serüveni”, Tarih ve Toplum Dergisi, Ekim 2011, Sayı 214, Shf. 196-202, www.rifatbali.com/images/stories/dokumanlar/parita_gemisinin_seruveni.pdf

02. Avlaremoz, “8 Ağustos 1939: Nazilerden Kaçan Yahudileri Taşıyan Parita Gemisi İzmir Limanı’na Alınmadı”, Marksist.org, https://www.avlaremoz.com/yahudileri-tasiyan-parita-gemisi-izmir-limanina-alinmadi/

03. Nedret Güvenç, Kendini Arayan Yıldız, Ayizi Yayınları, Shf. 62-64,

04. “1933 Alman Bilim İnsanlarının Türkiye’ye Göçü”, Holocaust Encylopedia, https://encyclopedia.ushmm.org/asset/10363

05. “Serseri yahudiler nihayet İzmirden hareket ettiler”, Ulus Gazetesi, 15 Ağustos 1939, Shf. 2,

06. “Jewish and Israeli History and Culture, Israeli and International Art”, October 29, 2014, Kedem Auction House, https://www.kedem-auctions.com/en/auction-41-jewish-and-israeli-history-and-culture-israeli-and-international-art

07. Aliyah Bet – Photograph, Holocaust Encylopedia, https://encyclopedia.ushmm.org/content/en/gallery/aliyah-bet-photographs

08. Avlaremoz, “Roni Margulies ile Ailem ve Diğer Yahudiler Üzerine Söyleşi”, 16 Eylül 2018, https://www.avlaremoz.com/roni-margulies-ile-ailem-ve-diger-yahudiler-uzerine-soylesi/

09. “8 Ağustos 1939: Nazilerden kaçan Yahudileri taşıyan Parita gemisi İzmir Limanına alınmadı, Artı Gerçek, 8 Ağustos 2021, https://artigercek.com/guncel/8-agustos-1939-nazilerden-kacan-yahudileri-tasiyan-parita-gemisi-izmir-limanina-alinmadi-173526h

10. Oğuz Makal, “Oppenheimer: Fırtınanın savurduğu adam”, Duvar Gazetesi, 13 Ağustos 2023, https://www.gazeteduvar.com.tr/oppenheimer-firtinanin-savurdugu-adam-makale-1632355

11. “Türkiye Sularında Yaşanan Trajik Sonuçlanan Kurtuluş Denemeleri, Türk Yahudileri, https://www.turkyahudileri.com/content_page.php?lang=tr&page=turiye-sularinda-yasanan-trajik-sonuclanan-kurtulus-denemeleri&category=

12. Işıl Demirel, “Struma’dan Bugüne Mülteci Politikaları”, AltÜst Dergisi, 04 Nisan 2020, https://www.altust.org/2020/04/strumadan-bugune-multeci-politikalari/

13. Çiğdem Mater, “Salvador ve Struma, hatırlanması gereken ölülerdir…”, T24, 24 Şubat 2024, https://t24.com.tr/yazarlar/cigdem-mater/salvador-ve-struma-hatirlanmasi-gereken-olulerdir,43690?_t=1780415790890

14. “Simon Brod, the Jewish Agency representative in Istanbul, and Mr. Beretta, a local official, gret transport of Jewish refugees from Transnistria, who have just arrived aboard the SS Bellacita“, United States Holocaust Meorial Museum, https://collections.ushmm.org/search/catalog/pa1074994

15. Avi Beto, “Kayades Nasıl Kayades Oldu?“, https://www.academia.edu/44665862/KAYADES_NASIL_KAYADES_OLDU_III