Kentsel adalet ve eşitlik anlayışıyla plan ve programlara aykırı işler…

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediyesi 14 Ağustos 2021 tarihinde yayınladığı “Örnekköy’e de tramvay hattı geliyor” başlıklı haberiyle, kent içi trafiğe nefes aldırmak amacıyla Bostanlı İskele ile Örnekköy Kentsel Dönüşüm Bölgesi arasında yapılacak 5 kilometrelik tramvay hattının mühendislik ve mimarlık projeleri hizmetlerinin elde edilmesi ve ÇED raporunun alınması ile ilgili ihalenin 20 Ağustos 2021 tarihinde yapılacağını duyurdu.

Yapılan duyuruya göre, yapılacak hattan nüfusun yoğun olduğu Bayraklı‘nın Soğukkuyu mahallesi ile Karşıyaka‘nın Örnekköy, İmbatlı ve Postacılar mahalleleri halkı yararlanacak; ayrıca, Böylelikle Kuzey İZBAN hattı, Karşıyaka Tramvayı, Karşıyaka ve Bostanlı iskeleleri arasındaki ulaşım birbiriyle entegre edilerek deniz ulaşımı güçlendirecektir.

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait İnternet sayfasının “Devam Eden İhaleler” bölümünde yayınlanan ihale duyurusunda söz konusu işin, “Örnekköy, Yeni Girne Ana Hat Arası Tramvay Hattı Uygulamaya Esas Kesin Projeleri Hazırlanmasına Ait Danışmanlık Hizmet Alımı İşi” olarak tanımlandığı ve 365 takvim gününde tamamlanmasının öngörüldüğü belirlenmiştir.

Böylelikle, önümüzdeki günlerde yapılacak bir ihale ile bu işin projesi ve kuvvetle muhtemel ÇED raporu hazırlanarak bu projenin finansmanı için yeni arayışlara girilecek.

Gelelim işin geçmişini ve doğrusunu anlatmaya…

Her şeyden önce tüm ulaşım sisteminin denize paralel geliştiği Karşıyaka‘da, arka mahallelerle deniz kıyısındaki mahalle ve ulaşım merkezleri arasında denize dik inen raylı yeni toplu ulaşım hatları oluşturulmasının, toplumsal ihtiyaç ve sorunlar açısından yerinde bir yatırım olduğunu belirtmemiz gerekiyor. Ancak mevcuttaki lastik tekerlekli toplu ulaşım ile gerçekleştirilmek istenen raylı toplu ulaşımın yolcu talebiyle kapasite, konfor, kullanılabilir, verimli, ekonomik olma, sorun çıkarma kapasitesi gibi ölçütlerin kullanılması suretiyle mukayese edilmesi ve bu mukayese sonucunda avantajlı olduğu anlaşılan sistemi öncelemek koşuluyla… Mevcut lastik tekerlekli toplu ulaşım içinde kaç hatta, kaç adetle seferle ve hangi özellikteki otobüslerle saatte kaç kişi, ortalama hangi süre, kalite ve maliyetle taşınıyor, yolcu memnuniyeti hangi düzeyde ve bu sistemin yerine konulmak istenen raylı sistem mevcut olanın üstünde farklı olarak neler sağlıyor, yeni sistemin yaratacağı olası sorun, tehlike ve riskler nelerdir? Örnekköy/Girne tramvay hattının yolcu kestirimleri yapılmış mıdır? Öncelikle bu veriye dayalı bilimsel mukayesenin yapılarak yukarıdaki sorulara doğru cevapların verilmesi gerekiyor…

Gelelim bu yeni Örnekköy tramvay hattı projesi ile ilgili doğru ve yanlışlara…

1. İzmir Ulaşım Ana Planı’nın uzun vadeli yatırımları arasında yer alan Örnekköy/Girne Tramvayının plana aykırı bir şekilde öne alınması, kentsel adalet ve eşitlik anlayışına aykırıdır.

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 2019 yılında güncellediği İzmir Ulaşım Ana Planı‘na göre T4-Girne Tramvayı, planın 2030 yılı ile ilgili uzun vadeli hedefleri arasında yer alıyor. İzmir Ulaşım Ana Planı‘nın 64. sayfasında yer alan aşağıdaki tabloya göre uzun vadeli projeler arasında yer alan tramvay hattının yapımından önce kısa vadede 9 (Aliağa-Bergama, Tepeköy-Selçuk, Ödemiş-Bayındır-Torbalı, Tire-Bayındır İZBAN hatları, Mavişehir-AOSB_Katip Çelebi Üniversitesi, Mavişehir-Çiğli Merkez-Katip Çelebi Üniversitesi tramvay hatları, Evka3-Bornova, Fahrettin Altay-Narlıdere HRS hattı, Buca-Çamlıkule-Üçyol metrosu) projenin ve orta vadede de 6 (Buca Çamlıkule-İnkılap, Üçyol-Konak-Bayraklı, Stadyum-Bozyaka-Karabağlar-Gaziemir-Sarnıç, Katip Çelebi Üniversitesi-Çiğli-Karşıyaka-Bayraklı-Bornova, Katip Çelebi Üniversitesi-Çiğli-Karşıyaka-Bayraklı-Halkapınar ve Halkapınar-Otogar-Pınarbaşı HRS hatları) projenin; toplam olarak 15 projenin yapılıp bitirilmesi gerekiyor.

İzmir‘in diğer birçok ilçesinde kısa ve orta vadede yapılması gereken çok daha önemli ve öncelikli ulaşım yatırımları dururken, 2030 yılında bitirilmesi öngörülen Örnekköy/Girne Tramvayı yatırımının öne alınması tercihinde, kısa ve orta vadeli yatırım projelerinin zor koşullarda yapılacak uzun süreli ve yüksek maliyetli projeler olmasının etkili olduğunu düşünmekle birlikte; daha fazla nüfusa hitap edecek büyük, önemli ve öncelikli projelerin arkaya bırakılması kentsel adalet ve eşitlik anlayışına aykırı bir politikanın izlendiğini göstermektedir.

2. Girne/Örnekköy Tramvay hattı, Karşıyaka ilçesinin mahalleleri arasındaki kentsel adalet ve eşitlik anlayışına aykırı bir şekilde Örnekköy Kentsel Dönüşüm Alanı ile ilgili rantı arttırmak amacıyla değiştirilmiştir.

2019 tarihli İzmir Ulaşım Ana Planı‘nda, Karşıyaka ilçesinde 2030 hedef yılı itibariyle ilçenin kuzey kesimlerinden Karşıyaka‘nın merkezine doğru oluşacak yolculuk talebinin Girne Bulvarı‘nda toplulaşmasıyla bu aks üzerinde tramvay hattı olarak planlanmak üzere bir ana omurga hattın oluşturulduğu, T4-Girne Tramvay Hattı‘nın yaklaşık 5 km uzunluğunda olup üzerinde 11 istasyonun yer alacağı, güzergahın Bostanlı İskele Tramvay Durağı‘ndan başlayıp Girne Bulvarı‘na kadar Karşıyaka ve Çiğli Tramvay hatları ile aynı güzergahı kullanacağı, Girne ve devamında Yeni Girne Caddesi üzerinden Soğukkuyu ve Onur mahallelerine ulaşan hattın, Akın Kıvanç Sokak ile 7334 sokak kesişiminde son bulacağı, Soğukkuyu ve Onur mahalleleri içerisindeki güzergahının proje aşamasında yapılacak etütlerle yeniden değerlendirileceği, söz konusu hattın 2030 verilerine göre günlük toplam 64.127 yolcu/gün taşıyacağı, sabah zirve saatte iki yönde taşınacak yolcu sayısı toplam 8.103 yolcu/saat iken tek yönde en yüksek kesitteki yolcu değerinin 3.987 yolcu/saat-yön-kesit olacağı belirtilmektedir.

Ancak bu hattın yönü, 2021 yılında muhtemelen temelleri yeni atılan Örnekköy Kentsel Dönüşüm Bölgesi‘nin bölgesel rantını arttırmak amacıyla Onur Mahallesi‘nden alınarak Örnekköy Mahallesi‘ne çevrilmiş; böylelikle planın hazırlandığı süreçte yapılan tüm bilimsel araştırma ve analizler bir köşeye konularak ve bu bölge ile ilgili planın bütünlüğü bozularak Onur mahallesinde oturup çalışanların aleyhine, Örnekköy Kentsel Dönüşüm Bölgesi‘nde yaşayacak ve çalışacakların lehine ve hiçbir bilimsel araştırma ve analiz yapılmadan, makul bir gerekçe gösterilmeden planda esaslı bir değişiklik yapılmış; böylelikle bir kez daha kentsel adalet ve eşitlik anlayışına aykırı bir politika sergilenmiştir.

Bu tercih değişikliği, işin bilimsel gerekçeleri ışığında Karşıyaka Onur Mahallesi muhtarına ve halkına anlatılmalı; ayrıca İzmir Büyükşehir Belediyesi bundan böyle kent içinde bu tür ayrımcı politikalar izlemekten kesinlikle kaçınmalıdır.

3. Örnekköy Tramvayı, içinde bulunduğu bölgede İzmir Ulaşım Ana Planı’nına göre orta ve uzun vadede yapılması gerekli yatırımlar yapılmadan devreye gireceği için, özellikle trafiği zaten yoğun ve sıkışık Girne Bulvarı’nda yeni sorunların çıkmasına neden olacaktır.

İzmir Ulaşım Ana Planı‘nın uzun ve orta vadede yapılmasını öngördüğü bazı ulaşım yatırımları; örneğin Mavişehir-AOSB-Çiğli-Merkez-Katip Çelebi Üniversitesi güzergahındaki tramvay hattı, Kuzey HRS Hattı (Yeni İşletme: Etap 1 Katip Çelebi Üniversitesi-Çiğli-Karşıyaka-Bayraklı-Bornova ve Katip Çelebi Üniversitesi-Çiğli-Karşıyaka-Bayraklı-Halkapınar hatları Girne ve Yeni Girne hattındaki trafiği azaltacak yatırımlar olduğu halde; bu yatırımlar yapılmadan Örnekköy Tramvay hattının yapılacak olması özellikle sabah ve akşam saatlerinde yoğun trafiğe konu olan Girne ve Yeni Girne trafiğini kilitleyecek, Konak Tramvayı‘nın Konak, Pasaport, Çankaya ve Alsancak bölgesinde yarattığı trafik yoğunluğu ile tıkanmaların bir benzeri Karşıyaka’da yaşanacaktır.

O nedenle Halkapınar, Bayraklı, Karşıyaka ve Çiğli bölgelerinde kısa ve uzun vadede yapılacak ulaşım yatırımları ile Girne Tramvayı arasındaki senkronizasyon bozulmamalı, diğer yatırımların getireceği rahatlamalar gerçekleşmeden sırf daha az finansman gerektiriyor diye Örnekköy/Girne tramvayı projesi öne alınmamalı, planlı ve programlı çalışma anlayışının gereği olarak her düzeydeki ulaşım yatırımı İzmir Ulaşım Ana Planı‘nın öngördüğü süreler içinde yapılmalıdır.

Diğer yandan da, 2030 yılına kadar uygulanmak koşuluyla İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi tarafından kabul edilip onaylanan İzmir Ulaşım Ana Planı‘ndaki bir projenin, belediyelerdeki en üst karar organı olan belediye meclisinin onayı alınmadan doğrudan doğruya belediye başkanı tarafından değiştirilemeyeceğini, bilerek…

Tabii ki bütün bu uyarı, eleştiri ve önerilerimizin, üstlendiği uzun vadeli bütün yatırımları aynen Fevzipaşa Bulvarı ya da Hatay‘daki metro inşaatları ya da Mavişehir Opera Binası yapım işinde olduğu gibi “sittin sene” sürdürüp bitiremeyen, orta vadeli yatırımları da uzun vadede yapmakla ünlenen İzmir Büyükşehir Belediyesi için ne anlama geldiğini de göz ardı etmeden değerlendirilmesi dileğiyle…

Kent pazarlamasında kullanılacak bir raf ürünü: Homeros!

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz 8-9 Temmuz 2021 tarihlerinde, İzmir Ahmed Adnan Saygun Kültür Merkezi‘nde iki gün süren Uluslararası Sempozyum: İzmirli Homeros ve Dönemi başlıklı bir sempozyum yapıldı.

Söz konusu sempozyumun Organizasyon Komitesi’nde İzmir Büyükşehir Belediyesi, Yaşar Üniversitesi, Houston-Clear Lake Üniversitesi, Dünya Kenti İzmir Derneği ile İzmir Müzikleri Uygulama ve Araştırma Merkezi bulunuyordu.

Sempozyumla ilgili duyurular sosyal medyaya ilk düştüğünde haliyle bu sempozyumda hangi konuların hangi konuşmacılar tarafından ele alınacağını merak edip bu iş hazırlanan görsellerin üzerindeki yazıları okumaya çalıştık. Ancak hazırlanan görsellerde okunup anlaşılabilirlik yerine estetik kaygılar ağır bastığı için, bu okuyup öğrenme işinde başarılı olamadım. Onun üzerine hem bu sempozyum için oluşturulmuş hem de Yaşar Üniversitesi‘ne ait İnternet sayfalarına mesajlar göndererek sempozyumun indirilip okunabilir programını edinmeye çalıştım. Sonuç, orada da aynıydı ve geri dönüp bilgi veren tek bir ses yoktu. En sonunda konuşmacı bir arkadaşa gönderilen yüksek çözünürlüklü bir görsel imdadıma yetişti ve böylelikle sempozyumun programını öğrenme fırsatını yakalamış oldum.

İki gün arka arkaya izlediğim sempozyum sırasında çok değerli konuşmacıları dinleyip bilgilerimi tazelerken, çok ilginç olaylara da tanık oldum. Hatta Homeros adına yapıldığını düşündüğüm organizasyona yakıştıramadığım bu gariplikler nedeniyle kendimi zar zor lobiye attığım da oldu. İsterseniz şimdi bu tanıklıkları teker teker ele alıp değerlendirmeye çalışalım…

1. Sempozyumun yapıldığı Ahmed Adnan Saygun Kültür Merkezi‘nde katıldığım en son etkinlikler, İzmir Büyükşehir Belediyesi eski başkanı Aziz Kocaoğlu döneminde İzmir Akdeniz Akademisi tarafından yapılan sempozyumlardı. Çoğu, İzmir Akdeniz Akademisi Onursal Başkanı Prof. Dr. İlhan Tekeli‘nin İzmir Büyükşehir Belediyesi başkan danışmanlığını yaptığı sürede yapılan bu sempozyumlarda, sempozyumun başından sonuna saat gibi işleyen bir düzen sergilenir, salona girişinizden çıkışınıza kadar akademik bir ortamda olduğunuzu hissederdiniz. Lobide gelen konuklara sempozyum programının dağıtılması, etkinlikte yabancı konuk olması durumunda simultane çeviri aparatlarının verilmesi, İzmir Akdeniz Akademisi yayınlarının sergilenmesi, sempozyumun düzenli olarak kaydedilmesi ve yayınlanması, Prof. Dr. İlhan Tekeli‘nin tüm konuşmacıları izleyip notlar alması; hatta, zaman zaman tartışmalara katılıp sorular sorması, sempozyum programının Prof. Dr. İlhan Tekeli‘nin “kuramsal çerçeve” adını verdiği bir giriş bildirisi ile başlayıp tüm konuşma ve görüşmelerin bu çerçeve içinde gelişip sonucun bu çerçeveye bağlanması katılıp keyif aldığımız o toplantıların temel ritüelleriydi.

Ancak bu kez böyle olmadı. Ana kapının girişinde gelişigüzel bir şekilde bir masaya bırakılan program broşürleri, fuayedeki danışma masasında hiç bir görevlinin bulunmayışı, ilk günkü toplantının başında yapılmayan şehitlere saygı duruşu ve İstiklal Marşı‘nın okunması ritüelinin ilk konuşmacının organizasyon komitesini bu nedenle kınaması üzerine büyük bir kaygıyla toplantının yarısında yapılması, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in sempozyuma bizzat gelerek katılım yerine her iki günde de video kaydı ile konuşması, moderatörlere yardımcı olması gereken kürsü görevlilerinin yokluğu, zamanın iyi kullanılmaması nedeniyle ortaya çıkan gerginlik sonucunda gerek konuşmacılara gerekse soru sormak isteyen katılımcılara yapılan “zamanınız kalmadı” ya da “sorunuzu kısa sorun” şeklindeki tacizler, konuşmacılarla 30 dakikalık konuşma süresi üzerinden yapılan ilk anlaşmanın uygulamada kısaltılması nedeniyle bilimsel sunumlardaki kısıtlamalar, bir yanda zamanın yetmediği söylenirken diğer yanda programda olmayan korsan konuşmacıların kürsüye çıkıp konuşturulması, bir vefa örneği olarak hatırlanan Aydınlı Arkeolog Şükrü Tül‘ün bir İzmirli olarak tanıtılması gibi aksaklık ya da yanlışlıklar toplantının aslında iyi kurgulanmadığını ve bu işin İzmir‘le İzmir‘in değerlerini yeterince bilmeyen acemilerin eline kaldığını gösteriyordu.

2. Söz konusu uluslararası sempozyumu beş ayrı kuruluşun düzenlediği bilinmekle birlikte toplantının Dünya Kenti İzmir Derneği‘nin bir iki yöneticisinin elinde kaldığı: ancak, dernek yönetiminde yer aldığını bildiğimiz kişilerin bile sempozyuma katılmadığı görülüyordu.

Oluşum ve kaynağı, beslendiği mali ve siyasi yapı, Tunç Soyer ile Aziz Kocaoğlu arasında gidip gelen farklı isimlerden oluşan yönetim yapısı ve söylemiyle İzmir siyasetinin geleceği açısından nasıl bir rol üstleneceği şimdilik kestirilemeyen Dünya Kenti İzmir Derneği ile ilgili analiz ve değerlendirmelerimi başka bir yazıda ele almayı düşünmekle birlikte; bu organizasyondaki asıl ağırlık ve sorumluluğun söz konusu derneğin yönetici ve destekçilerine ait olduğu anlaşılıyordu.

3. Sempozyuma giderken gerek Dünya Kenti İzmir Derneği yöneticilerinin gerekse derneğin üyesi ya da sponsoru olarak tanıtılan destekçilerinin İzmir’in tanıtımında ünlü antik şair Homeros‘u bir marka olarak rafa yerleştirmek niyetinde olduğunu tahmin etmekle birlikte; dernek başkanı Ahmet Güler‘in yaptığı konuşmalarda adeta bir AKP’li siyasetçi gibi İzmir‘i bir marka şehir yapmaktan söz etmesi, Adnan Menderes Hava Limanı girişinde “Homeros’un kenti İzmir’e hoş geldiniz” tabelasının yerleştirilmesinden ya da kentin değişik yerlerine; özellikle de Homeros Vadisi‘ne yeni Homeros heykellerinin konulması gereğinden bahsetmesi derneği kuran bu ilginç siyasi yapıdaki Homeros algısının ne düzeyde olduğunu net bir şekilde göstermekteydi.

Evet, onlar için Homeros İzmir’in turizm pazarlamasında kullanılacak marka değeri yüksek bir mal ya da metaydı. İzmir‘in tanıtımlarında bu antik şair Homeros adı kullanıldığı, onun İzmirli Homeros olduğu söylenseydi İzmir‘e daha çok turist gelir, İzmir Dünya çapında tanınır, İzmir bir “Dünya Kenti” olarak marka olur çıkardı… Kısacası, iş bu kadar basitti…

Oysa bugüne kadar Homeros ya da İzmir turizminin geçmişi, bugünü ve geleceği üzerine ciddi hiç bir araştırma yapmadan, Homeros sonrasında ondan bize kalan ya da kalamayan kültürel mirası yeterince ortaya koymadan onu alıp kullanmaya kalkmak…. Aynen süt veren ineği tanıyıp bilmeden ve onu sağlıklı bir şekilde beslemeden onu devamlı sağmayı istemek gibi… Homeros‘u ve ondan kaynaklanan kültüre sahip çıkıp özümsemeden onu kullanmaya kalkmak gibi… Aynen sahte Chanel, Gucci ya da Prada marka kadın çantalarının çakmasını merdiven altı imalathanelerde yapıp satmaya kalkmak gibi…

Neyse ki, davet edilen konuşmacıların tümü derneğin bu amacının farkındaydılar ve konuşmalarında bunun böyle olmaması için çok ciddi uyarılar yaptılar… Özellikle 2018 yılında düzenlenen Troya Yılı kutlamaları nedeniyle iktidarın gündeme getirdiği neoliberal söylemi hatırlatarak…

Ama anlaşılan o ki, arkalarına bir iki büyük sermayedarı, büyükşehir üst yönetimini ve vakıf üniversitesini alarak geniş ufuklara açılmak isteyen bu “ilginç” ve “siyasi” grup, yapılan uyarılardan hiç etkilenmemiş bir şekilde ‘İzmirli Homeros‘un tüyünden, etinden ve sütünden yararlanarak bir yerlere gelmek ve etkin olmak istiyor…

Bence söylenen güzel sözleri, verilen sertifika ve armağanları aşarak bunun arkasındaki asıl niyetleri fark etmek ve rahmetli Ekrem Akurgal‘ın “uygarlığın merkezidir” diye tanımladığı İzmir‘e “marka kent” ya da “dünya kenti” yaftalarının uygun görülmesi ile yapılan haksızlığı görmek gerekiyor.

Küresel Sömürgecilik Aracı: Sözleşmeli Üretim

Dr. Nejdet Oral – 27 Ocak 2004

Yapısal uyum programları tarım sektöründen devleti geri çekerken, köylülük ile sanayi sermayesini karşı karşıya bırakıyor. Bu, kapitalizmin köylülüğü tasfiye etme ve küresel sömürgeciliği kurumlaştırma araçlarından “sözleşmeli üreticilik”le yükseliyor.

24 Ocak Kararları ile başlatılan, 12 Eylül askeri rejimi eşliğinde 1982 Anayasasıyla kalıcı hale getirilen anti-demokratik, baskıcı bir politik düzen içinde uygulanan “istikrar ve yapısal uyum politikaları”, toplumdaki gelir dağılımını emek gelirleri ve tarım aleyhine, büyük sermaye lehine değiştirmeyi amaçlıyordu. Bu düzen, genelde sermayenin sömürü olanaklarına yeni katkılar yaptı. Ancak yapısal uyum programlarının yöntem, etki ve sonuçları -belki de- en açık biçimde tarım kesimindeki değişimde ortaya çıkmış bulunmaktadır.

Son yirmi yılda sanayi-devlet-tarım zincirinde halkaların diziliş sırası değiştirilmiş, yeni sıralama devlet-sanayi-tarım şeklini almıştır. Başka bir deyişle, devlet-köylü doğrudan ilişkisi kırılmış, sermaye-köylü ilişkisi kurulmaya çalışılmıştır. Arada devletin bulunmadığı bu ilişki, “sözleşmeli üreticilik” modeli üzerinde yükselmektedir. Sözleşmeli üreticilik, kapitalizmin günümüzde köylülüğü kendine özgü bir tarzda tasfiye etme ve küresel sömürgeciliği kurumlaştırma araçlarından birisidir. Hem tarımda, hem de hayvancılıkta uygulama alanı bulmuş olan bu modelin dünya genelinde uygulayıcı ve savunucusu uluslararası şirketlerdir (Güler, 1996).

En uygun çıkış yolu: Sözleşmeli çiftçilik

Dünya tarım üretimini yönlendiren uluslararası şirketlerin tarım üreticileri ile ilişkileri üç temel biçim sergilemektedir. Bunlardan birisi plantasyonlar, ikincisi genel ticari ilişkiler, üçüncüsü sözleşmeli çiftçilik uygulamasıdır.

Plantasyonlar, Orta ve Güney Amerika, Afrika ve Asya ülkelerinde geniş bir uygulama alanı bulmuştur. Yabancı şirketin toprak sahibi statüsü ile ücretli işçi kullanarak üretim sürecinde doğrudan yer aldığı bu uygulama, aşırı sömürü suçlamaları ve ulusçuluk hareketleri ile yaygınlaşan ulusallaştırma girişimleri sonucunda çekici olmaktan çıkmıştır.

Genel ticari ilişkiler günümüzde de geçerliliğini sürdürmekte, işleme, ticaret, deniz aşırı taşımacılık, tarımsal girdi (tohum, gübre, ilaç vb.), makine ve işlenmiş yiyecek içecek satışı bu tür ilişkilerin konularını oluşturmaktadır. Dünya tarım ticaretinin çok az sayıda dev şirketin egemenliğinde olması, dünya fiyatlarının bu şirketlerce tek taraflı olarak belirlenmesi, egemen şirketlerin Kuzey Amerika tarımı için geliştirilmiş tarım makinelerini azgelişmiş ülkelere hiçbir uyarlama yapmaksızın ihraç etmeleri ile gelen verim düşüklüğü… yolundaki eleştiriler, çokuluslu şirketlerin müdahale gücünü sarsmıştır.

Üçüncü ilişki biçimi olarak sözleşmeli üreticilik, diğer biçimlerin sarsıldığı bir ortamda en uygun çıkış yolu olarak geçerlilik kazanmıştır (Güler, 1996).

Risksiz ve çok kazançlı

Sözleşmeli çiftçilik modelinde şirketler, yabancı bir ülkede işletme sahibi olmadıkları için, plantasyonların tersine aşırı sömürü suçlamalarından ve ulusallaştırma tehdidinden uzak kalmaktadır. Hatta yerli işgücünü çalıştıran patron da -görünürde- kendisi değildir. Bu nedenle tarım işçilerinin örgütleriyle karşı karşıya gelme riski yoktur. Yerli plantasyonlar, yabancılara göre daha az ücret ödemekte ve sendikalarla daha sert mücadele edebilmektedir. Böylece hem maliyet düşürülmekte, hem de yabancı şirket siyasal maliyetten uzak kalmaktadır. Öte yandan, yerli plantasyonlar, yerli devletin kendi üreticisini desteklemek adına devreye soktuğu kamusal kaynakları kullanmada yabancı plantasyonlara göre çok daha şanslıdırlar. Ayrıca, sözleşmeli üreticilik, çokuluslu şirketlerin çıkarlarını savunan yerel işadamlarıyla ittifaklar oluşumuna katkı sağlayacak bir yöntem olarak öne çıkmış bulunmaktadır.

Köylü” ya da “taşeronlaşmış işçi”

Bilindiği gibi tarımda küçük ölçekli üretim sanayileşme sürecinin başlıca engellerinden birisi olarak kabul edilmektedir. Sözleşmeli üreticilik modeli bu engeli, tarımsal toprak mülkiyetindeki parçalanmışlığı, dokunmaksızın atlamaktadır. Sanayici çiftçi ile belirli nitelikteki ürün için sözleşme yapmakta, üreticiyi kendi uzmanlarıyla denetlemekte ve başlangıçta belirlenen fiyat üzerinden ürünü satın almaktadır. Sözleşme ile bağlanan köylü, bilinen anlamda “köylü” değildir. Malı ve işgücünü birlikte kiraya çıkaran yapısı ile bir tür “taşeronlaşmış işçi” kılığına bürünmüştür. Bu yeni tür köylünün devletle bağları kopmuş, devlet sermayenin arkasında yerini alarak, “yeni” köylülüğü işvereni sermaye ile karşı karşıya bırakmıştır (Güler, 1996).

Tarım, sanayi ve ticaret kesimleri bir yönetim altında

Bilindiği gibi, dikey bütünleşme (entegrasyon), herhangi bir mal ya da hizmetin üretiminden satışına dek çeşitli aşamalarında çalışan işletmeler arasında yapılan birleşmelerdir. Dikey bütünleşmede, tarımsal üretim, sanayi ve ticaret kesimlerinde etkinlikte bulunan bir işletme ya da işletmeler topluluğunun iki ya da daha fazla uğraşı aşamasını kendi denetimi altına alır. Böylece birbirini tamamlayan tarım, sanayi ve ticaret kesimleri önemli ölçülerde bir yönetim altında toplulaştırırlar. Geriye doğru dikey bütünleşen sanayi ve ticaret işletmeleri, genellikle üretim döneminin başında çiftçiler ile bağlantı yaparak kendi üretim ve pazarlama etkinliklerinin sürekliliği için gerekli olan malları karşılamaktadırlar. Dikey bütünleşme stratejileri; iç büyüme, devralma, sözleşmeli üretim, başka kuruluşlarla ekonomik işbirliği ve katılım etkinliklerinin geliştirilmesi biçiminde olabilmektedir.

Bir işletmenin etkinlik alanını üretim ve pazarlama sürecindeki birkaç aşamayı içerecek biçimde genişletmesi durumunda iç büyüme yoluyla dikey bütünleşme sağlanmaktadır. Devralmalarda, işletmeye yeni birimler katılmakta ve etkinlik alanındaki başka birimler satın alınarak bu işlem gerçekleştirilmektedir. Sözleşmeli tarımda ise, işletmelerin etkinlik alanlarını genişletmeleri ya da herhangi bir mülkiyet devri söz konusu olmamaktadır. İşletme varlıklarının mülkiyet yapısında bir değişiklik olmamakta, üretim ve pazarlama politikaları taraflar arasında yapılan sözleşmelerle saptanmaktadır. Sözleşmeli üretim ile sanayi ve ticaret şirketlerinin işgücü gereksinimi azalmakta, etkinlik ve verimlilikleri, dolayısıyla yaratılan katma değerleri artmakta, etkin bir pazarlama stratejisi izleyebilmekte ve sabit sermaye yatırımları azalmaktadır. Hammadde sağlanmasına ilişkin olarak özellikle de miktar, çeşit ve nitelik sorunları çözümlenebilmektedir (Özçelik vd, 1999).

Sözleşmeli üretimin yayılması ve küreselleşme

Sözleşmeli tarım uygulamaları küresel sömürgecilik döneminin bir yaklaşımı değildir. 1885 sonrası dönemde Japonlar tarafından Taiwan’da şeker üretimi için kullanılmış, 20. yüzyılın başlarında Orta Amerika’da Amerika Birleşik Devletleri (ABD) muz şirketlerince uygulanmıştır. Gerçek anlamla sözleşmeli tarımın geçmişi Avrupa ve Kuzey Amerika’da tohumculuk sektörüne dayanır. 1945 sonrası tohum endüstrisi yeniden yapılanmış, 1970’lerde ve 1980’lerin başına değin uzayan süreçte tohum şirketleri arasında birleşme ve işbirliği yaygınlaşmıştır. Bu sektörde yaşanan küreselleşme eğilimleri, tohum endüstrisindeki sözleşmeli üretimin genişlemesi ve yayılması ile paralellik göstermektedir. Burada genel olarak yerel şirketler, uluslararası şirketlerin taleplerini üreticilere bildirmekte; böylece biri üretici ile yerel şirket, diğeri de yerel şirket ile uluslararası şirket arasında olmak üzere iki ayrı sözleşme yapılmaktadır. 20. yüzyılın sonlarına doğru Batı Avrupa, Kuzey Amerika ve Japonya’da sözleşmeli çiftçilik, gıda sanayiin kritik bir öğesi haline gelmiştir. Son yirmi yılda azgelişmiş ülkelerde bu alanda önemli gelişmeler yaşanmış; çokuluslu şirketler, Dünya Bankası, Asya Kalkınma Bankası gibi uluslararası mali kuruluşlar bu oluşumları desteklemişlerdir. Bunlar sözleşmeli tarımı, kırsal kesimin kalkınmasında, sosyal örgütlenme modeli içinde ele almışlar ve kırsal kalkınma, iskan projeleri ile birlikte kullanmışlardır (Rehber, 1997).

Çokuluslu şirketler, Avrupa Birliği, Fransa

Sözleşmeli çiftçilik modeli, ülkeler itibariyle değişmekle birlikte, hemen her ülkede uygulama alanı bulmuştur. Örneğin Orta Amerika’da meyve ve sebze ihracatını kontrol eden şirketler, üreticilerle üretim etkinliğinin başlangıcında ya da hasat sırasında sözleşme yapmaktadırlar.

Çokuluslu şirketler tarıma dayalı sanayide sözleşmeli üretim modelini benimsemişlerdir. Örneğin Latin Amerika’da muz endüstrisinde ulusal ve uluslararası şirketlerce yapılan sözleşmeli üretimin çok uzun bir geçmişi vardır. Uluslararası gıda tekeli Nestle, süt toplama ve işleme ile domates gibi ürünleri üreticilerle yaptığı sözleşmeler ile sağlamaktadır.

Tarıma dayalı sanayide etkinlik gösteren çokuluslu tekeller, özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren tarım arazisine yatırım yapma, işçi ve diğer üretim giderlerinin karşılanması gibi işletmeye en çok yük getiren büyük tarım işletmelerini yönetme gereksinimini duymamaktadırlar.

ABD’de birçok gıda şirketi hammadde gereksinimini düzenli ve kaliteli olarak karşılamak için sözleşmeli çiftçilik modelini yeğlemiştir. Bu ülkede sözleşmeli tarım 1950’lerde et yönlü piliç (broiler) yetiştiriciliğinde başlamış, 1970’lerde domuz yetiştiriciliğinde uygulanmıştır. 1990 yılı verilerine göre, ABD’de sözleşmeli tarım uygulaması broiler yetiştiriciliğinde yüzde 90’a, sebze işlemede yüzde 80’e ulaşmıştır. Öte yandan Avrupa Birliği’nde (AB) tarım ürünlerinin sözleşmeli olarak yetiştirilme oranları ülkelere göre değişiklik göstermekle birlikte, dana ve tavuk eti yüzde 95’e, süt yüzde 99’a, yumurta yüzde 71’e, patates yüzde 71’e, bezelye yüzde 85’e, şekerpancarı ve domates yüzde 100’e değin ulaşan oranlarda sözleşmeli olarak yetiştirilmekte ve pazarlanmaktadır (Özçelik vd, 1999).

Ulusal ve uluslararası şirketler, üreticileri kendilerine bağlamak için kredi, fiyat ve pazar güvencesi, teknik yardım gibi çeşitli önlemlere yönelmekte, bu durum çiftçiler açısından tek yanlı bağımlılığa neden olabilmektedir. Bu bağımlılık tarım çalışanlarının yarattığı pozitif değerlerin de sanayiciye geçmesine yol açabilir. Nitekim üreticilerin alıcılara tek yanlı bağımlılığı nedeniyle sözleşmeli tarım Fransa gibi kimi AB ülkelerinde fazlaca kabul görmemiştir (Özçelik vd, 1999).

Üreticilerin bağımsızlaşma sürecini geciktiriyor

Sözleşmeli tarıma ilişkin çeşitli ülkelerde yapılmış deneysel araştırmalar, elde edilen verim ve gelir artışının bu üretim biçimine bağlılığı daha da artırarak üreticilerin bağımsızlaşma sürecini geciktirdiğini ortaya koymaktadır. Üretici aileleri giderek marjinalleşmekte ve alıcıya giderek daha bağımlı hale gelmektedir. Sözleşmeli tarımın Afrika’da toplumsal yapıya etkisi, bir yandan yeni teknolojilerin kırsal alana iletilmesi ve küçük üreticilerin daha çağdaş yaşam koşullarına kavuşturulması, öte yandan politik anlamda tutucu çiftçi kitlesinin yaratılması olmuştur.

Sözleşmeli tarımın yaygınlaştırılmasına koşut olarak ürün çeşitliliği giderek azalmakta, bunların yerini geliştirilen ve yüksek verim sağlanan çeşitler almaktadır. Sözleşmeli tarımda alıcı firma sürdürülebilir kaynak konusunda herhangi bir sorumluluk üstlenmemekte, sözleşme süresince üreticilerin işletmecilik kararlarına müdahale edilmesine karşın, sürdürülebilir kaynak kullanımı konusunda tüm sorumluluk üreticiye bırakılmaktadır. Çünkü, çevresel etki, şirket ile üretici arasındaki sözleşmede yer almayan bir maliyet öğesidir (Ceylan, 1998 a).

Batı Anadolu’da İngiliz tüccarlar

Başka ülkelerde olduğu gibi, Türkiye köylüsü de sözleşmeli çiftçiliğe benzer bir sistemle 19. yüzyılda tanışmıştır. 1860’lı yılların sonlarında ihracata yönelik tarımsal üretimin yoğunlaştığı Batı Anadolu’da İngiliz tüccarlar ile köylüler arasında sözleşmeli üreticilik benzeri uygulamalara rastlanmaktadır.

Türkiye’deki ekonomik egemenliklerini sağlamlaştırmak isteyen İngilizlerin baskıları sonucu, 1866 yılında çıkarılan bir yasayla yabancıların taşınmaz mal sahibi olmaları hakkı tanınmasıyla, İngiliz tüccarlar Batı Anadolu’da 2.3-2.6 milyon dekar dolayında toprak satın almışlardır. İngilizler satın aldıkları topraklarda ortakçılık ve yarıcılık anlaşmalarını uzun süre devam ettirdiler.İngilizler ile köylüler arasındaki ortakçılık anlaşmaları zaman içinde değişiklikler geçirerek, toprak kirasının ürün olarak ödenmesini öngören anlaşmalar yerini kiranın para olarak ödenmesini öngören anlaşmalara bıraktı. Bu anlaşmalara göre köylüler, toprağı belirli bir kira karşılığı kiraladıklarına ve ürün kaldırıldığında belli bir bölümü toprak sahibine satmaya söz verdiklerine ilişkin bir belge imzalamaya başladılar. Kira genellikle köylünün toprak sahibine satmakla yükümlü olduğu ürünün bedelinden düşülüyordu. Kira yöntemi ve ürünün belirli bir kısmını önceden kapatma hakkına sahip olmaları, beklenen ürünün sağlanamadığı yıllarda İngiliz tüccarların zarar etmesini önlediği gibi tüm riskler de köylünün üstüne yüklenmiş oluyordu. Çünkü bu tür anlaşmalara göre, toprak sahibi, köylüyü borcunu ödeyinceye kadar toprağında ücret vermeden çalıştırma hakkına sahipti (Kurmuş, 1974).

Devlet eliyle “sözleşmeli tarım” uygulaması

Yeni bir yaklaşım olmamasına karşın, sözleşmeli üreticilik dönemin özellikleri ve kazandığı önem nedeniyle “yeni” bir nitelik taşımaktadır. Türkiye’de bu anlamda ilk uygulama, 1965’te, Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü (TİGEM) tarafından hububat tohumluğu üretiminde başlatılmış, ancak 1980’lerden itibaren tohumculuğun özelleştirilmesi ve bu alanın yerli ve yabancı tohum tekellerine devredilmesine koşut olarak, TİGEM sözleşmeli tohum üretiminden çekilmiştir.

Sözleşmeli üreticiliğin uygulandığı ilk alanlardan bir başkası şekerpancarı yetiştiriciliği olmuştur. Küçük üreticiliğin ezici bir çoğunluğa sahip olduğu şekerpancarı tarımında Türkiye Şeker Fabrikaları (TŞFAŞ ) tarafından 1965 yılında sözleşmeli üretim uygulaması başlatılmıştır. Sistemin temeli küçük üretici ile TŞFAŞ arasındaki sözleşmeyle başlamakta, şirketin ekim ve alım için zorunlu kıldığı mavi kağıdı imzalayan her köylü, ortaçağ kurumlarında görülebilen türden bir bağıntı içine girmektedir. Nereye, ne zaman, ne kadar şeker pancar ekeceği,ne zaman söküp nereye teslim edeceği, ne kadar fire kesileceği ve parayı ne zaman alacağı yalnız şirketin takdirine bağlıdır. Üreticinin tarlası ve ürünü üzerindeki tasarruf hakkı kısıtlanmıştır. Şekerpancarı üretiminde geliştirilen denetim sistemi dünya çapında bir örnek olmaya adaydır (Akad, 1987).

Özel sektörde 1970’li yıllarda uygulanmaya başlayan sözleşmeli üreticilik modeli, 1980’li yıllarda hızla yaygınlaşmıştır. Şekerpancarından sonra sözleşmeli üretimin yaygınlık kazandığı ikinci ürün sanayi tipi domatestir. Gerek iklim koşullarının uygun ve gerekse domates işleme tesislerinin bu bölgede yaygın oluşu nedeniyle Marmara Bölgesi’nin sanayi tipi domates üretimindeki payı yaklaşık yüzde 60’a ulaşmıştır. 1970’li yıllardan başlayarak sanayi tipi domates yetiştiricileri ile salça ve konserve fabrikaları arasında bir dikey bütünleşme hareketi gözlenmektedir. Salça sanayiinde etkinlik gösteren 42 fabrikadan 25’i Bursa’da bulunmakta ve bu fabrikalar yaklaşık 20 bin çiftçi ailesine 235 bin dekar alanda sözleşmeli domates üretimi yaptırmaktadır. Sözleşmeli sanayi tipi domates üreten işletmelerin çoğunda sulanabilir tarım arazisi kısıtlı olduğundan, her yıl üst üste aynı toprağa domates ekimi yapılmakta, bu da verimde önemli bir gerilemeye neden olmaktadır. Ayrıca domates tarımında önerilen dozun iki katına dek azotlu gübre kullanılmakta, bu durum aşırı sulama ile yeraltı ve yüzey sularının kirlenmesine yol açmaktadır. Öte yandan sözleşmeli üretimde sözleşme yapmayanlara oranla daha fazla tarım ilacı kullanılmaktadır. Aynı topraklarda münavebe uygulanmadan sürekli sanayi domatesi yetiştirilmesi, aşırı gübre ve ilaç kullanımı ile aşırı su kullanımı birlikte değerlendirildiğinde, bu uygulamalar uzun dönemde toprak verimliliğinin sürdürülebilirliğini olumsuz yönde etkileyecektir. Konserve fabrikaları ile üreticiler arasında yapılan sözleşmeler, üreticiler açısından oldukça ağır yükümlülükler içermektedir. Sözleşmeye ek olarak üreticilere verilen avans, aynı ve nakdi yardımlar için de borç senedi düzenlenmekte, üretici şirkete ürünü teslim etmez ya da eksik teslim ederse, senet hiçbir uyarı yapılmaksızın adli kuruluşlara aktarılmaktadır (Özçelik vd, 1999).

Yabancı sermayeli gıda sanayiin taşeronları

24 Ocak Kararları ile başlatılan yapısal uyum programları çerçevesinde dış ticaretin serbestleştirilmesi sonucunda sözleşmeli üreticilik esas olarak çokuluslu gıda ve tarım şirketleri tarafından kullanılan bir model haline gelmiştir. Güler’in (1996) vurguladığı gibi, ülkenin en verimli ve görece en gelişkin tarım bölgelerinde çiftçiler, yabancı sermayeli gıda sanayiin taşeronları olarak yeni bir kimliğe bürünmektedirler.

Tohumculuk alanında etkinlik gösteren şirketler, konu ile görevli kamu kuruluşu olan ve Dünya Bankası ile 1985 yılında imzalanan ikraz anlaşmasının bir gereği olarak işlevsizleştirilen TİGEM’in sözleşmeli üretim deneyiminden de yararlanarak, sözleşmeli üretim modelini kullanmaktadırlar. Çoğunlukla yabancı sermaye ile ortaklaşa etkinlikte bulunan tohumculuk şirketleri, tohum üretimlerinin önemli bölümünü Akdeniz ve Marmara Bölgelerindeki üreticiler ile yaptıkları sözleşmeler ile sağlamaktadırlar. Böylece Türkiye adım adım tohum tekellerinin ağına düşürülürken, çiftçisi de doğrudan bu tekellere bağımlı hale getirilmektedir.

Tütün sektöründe çokuluslu şirketler

1980’lerin başında uluslararası tütün tekellerinin dayatmaları sonucu, Türkiye’de blended (harmanlanmış) sigara üretimine geçilmesi hazırlıkları yapılırken, bu sigaralarda kullanılacak tütünlerin de yurt içinde yetiştirilebilme olanakları araştırılmaya başlanmıştır. Özel sigara üreticisi şirketler tarafından değişik yörelerde Amerikan tipi tütün üretim denemeleri yapılmış, Marmara Bölgesi’nin kimi yörelerinde olumlu sonuçlar alınmıştır. 1991-92 yıllarında bu denemeler TEKEL’in eşgüdümünde ve Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) desteğinde, ulusal bir proje haline getirilmiş ve kısa süreli denemelerden; blended sigaraların harmanlarında kullanılabilecek Amerikan tipi tütünlerin yurt içinde yetiştirilebileceği sonucu alınmıştır.

Bolu’da Rothmans firması öncülüğünde 1984-85 döneminde başlatılan ve giderek yaygınlaşan Amerikan tipi tütün (Virginia ve Burley) üretimi, günümüzde üç adet şirket tarafından yürütülmektedir. Bolu, Adapazarı ve Balıkesir’de 22 bin 760 dekar alanda 3 bin 627 üretici aile yabancı tür tütün üretimi yapmaktadır (Özçelik vd, 1999). Amerikan tipi tütün üretimi 1998 yılı itibariyle 5 bin ton/yıl düzeyinde gerçekleşmiştir (DPT, 2000). Virginia ve Burley tipi tütünlerin üretimi alanında üç adet şirket etkinlik göstermekte ve bu şirketlerin tümü sözleşmeli üretim modelini uygulamaktadır.

Bölgede sözleşme yapmadan Amerikan tipi tütün üretimi olanağı bulunmadığı gibi, bu üretim etkinliği sonucu sağlanan gelir, aynı arazide üretilebilecek alternatif bitkisel ürünlerden sağlanabilecek gelirin 2-5 kat üzerindedir. Tütün üretim etkinliği sırasında ekiciler tarafından karar verilmesi gereken birçok konuda, bu yetki sözleşme ile şirkete devredilmiştir. Ekici üretimle ilgili tüm işlemleri şirket elemanı tarafından verilecek talimatlara uygun olarak yapmayı taahhüt etmektedir. Bu uygulamaların sonucunda ise, özellikle doğal kaynak kullanımı açısından önemli sakıncalar ortaya çıkmakta, ancak şirket bu konuda herhangi bir sorumluluk üstlenmemektedir (Ceylan, 1998 b). Ancak ekici Amerikan tipi tütün tarımının yüksek gelir sağlaması nedeniyle üretim sürecinde karar yetkisini şirkete devretmekte, doğal kaynak kullanımı konusunda oluşabilecek riskleri (su kirliliği, toprakta tuzlulaşma, çoraklaşma) tek başına karşılamaktadır.

Doğal kaynakları sömür, tarım emekçilerini sömürgeleştir

1998 yılında 51 milyar dolarlık satış gerçekleştiren Cargill, dünyanın en büyük özel sahipli (halka açılmamış) şirketi. Başlıca çalışma alanlarını tohum, gıda ve tarım ürünleri oluşturuyor. Ayrıca 1998’de dünyanın en büyük biyoteknoloji ve tohum şirketlerinden Monsanto ile işbirliği anlaşması imzaladı ve ortak şirket kuracaklarını duyurdu. Dünyada etkinlikte bulunduğu 65 ülkeden biri olan Türkiye ile 1960’lardan beri ticaret yapıyor. Mustafakemalpaşa’da genetik olarak değiştirilmiş mısır ve ayçiçeği üretiyor. Pendik’te yaş mısır, Hendek’te fındık işleme tesisi bulunuyor. İznik Gölü’nün kenarında 1. sınıf tarım arazisi üzerinde -kaçak olarak- mısır nişastası fabrikası kurdu. Bilim çevrelerinin tesisin İznik Gölü’yle birlikte verimli binlerce dekar arazi ve Gemlik Körfezi’ne büyük zarar vereceği yönündeki uyarılarına karşın, şirket üretimini sürdürüyor. (Öztuksavul, 1999).

Mısır üretmek için Orhangazi’de beş pilot köy seçen Cargill, teknik ve tohumluk desteği vererek ürettirdiği mısırı kendisi alıyor. Bunu küçük ölçekli bir başlangıç olarak değerlendiren şirket; Konya, Karacabey ve Ege’de 85 bin dekar alanda sözleşmeli çiftçilik modeliyle mısır üretimine başlayacak. Ayrıca GAP’ta 1000 dekarlık alanda örnek mısır çiftliği kuracak (Radikal, 24/6/2000).

Cargill’in etkinlikte bulunduğu tüm azgelişmiş ülkelerdeki stratejisi hiç değişmiyor: Bir yandan doğal kaynaklar acımasızca sömürülüyor, öte yandan tarım emekçileri birey olarak sömürgeleştiriliyor.

Toplumsal patlamaya karşı; Türkiye Kalkınma Vakfı

Bu arada sözleşmeli üretim modelinin özellikle hayvancılığın geliştirilmesinde bir çıkış yolu olduğunu savunan -yabancı güdümlü bir kuruluş olan- Türkiye Kalkınma Vakfı’nın çalışmalarına da değinmek gerekiyor. 1969’da Dünya Kiliseler Birliği, Ford Vakfı, Mobil Oil, İngiltere Hükümeti, İçel Valiliği ve Mehmet Karamehmet’in katkılarıyla kurulan TKV’nin temel işlevi kırsal alanlardaki nüfus artışı ve pahalılığın yarattığı hızlı proleterleşmenin toplumsal bir patlamaya dönüşmesini engellemek için arıcılık-tavukçuluk, sütçülük gibi küçük mülkiyete dayalı üretim birimleri kurmak, tekelci burjuvaziye yeni pazar olanakları yaratmak ve propaganda idi (TİB, 1976 a).

TKV, 1977 yılında et yönlü piliç (broiler) üretiminde sözleşmeli tarım uygulamasını başlatmış, daha sonra kırmızı et (besicilik), arıcılık ve yem bitkileri (mısır ve soya) üretiminde de bu modeli uygulamaya koymuştur. Broiler üretimi çalışmaları Türkiye ölçeğinde yaygınlaştırılmış, arıcılık çalışmaları Doğu ve Güneydoğu’ ya yönelik olarak uygulanmıştır. Kırmızı et üretimi çalışması ise Ankara/Çubuk’taki besi işletmesinde yapılmaktadır. TKV ayrıca 1996 yılından beri Samsun, Çukurova ve GAP (Şanlıurfa ve Diyarbakır) Bölgelerinde sözleşmeli mısır ve soya fasulyesi üretim çalışmaları yürütmektedir. TKV, 1985 yılında Hollanda, Danimarka, Almanya Kalkınma Bankaları ve Dünya Bankası Uluslararası İşbirliği Kuruluşu (IFC) ile Köy-Tür Holding’i kurmuştur. Köy-Tür Topluluğu, 1997 yılında 17 ilde 2200 sözleşmeli üretici aracılığıyla 126 bin ton canlı etlik piliç üretmiştir (Aydoğan ve Kapucu, 1998).

Sözleşmeli yetiştiricilik yaygınlaştırılıyor

7. Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda (BYKP) sözleşmeli yetiştiriciliğin yaygınlaştırılacağı yer almış ve Haziran 1996’da sözleşmeli yetiştiricilikle ilgili yöntem ve esaslar konusunda bir tebliğ yayımlanmıştır. Ancak 27 Şubat 1999 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan hayvancılığın geliştirilmesine ilişkin tebliğ, Türkiye’de hayvancılığın kimlere havale edildiğini açıkça ortaya koymaktadır. Tebliğin 18 (a) maddesinde yalnızca damızlık düve, tiftik keçisi ve manda yetiştiriciliği, yem bitkileri ve silaj yapımı, suni ve tabii tohumlama ve hayvan sağlığı konularında bireysel projeler yapılabileceği, bunların dışındaki her tür etkinlik için (damızlık süt ve et sığırlığı, sığır besiciliği, damızlık koyun, hindi, deve kuşu ve ana arı yetiştiriciliği) “sözleşmeli çiftçilik modeli” uygulanacağı ve bireysel projelerin değerlendirilmeyeceği belirtilmektedir. Tebliğde ayrıca tüm desteklerin yöneltileceği “uygulayıcı kuruluşlar” da tanımlanmakta ve görevleri belirlenmektedir. Uygulayıcı kuruluş, canlı hayvan dahil üretimle ilgili tüm girdilerin sağlanması, kredilerin yerinde ve amacına uygun kullandırılması ve denetlenmesi, yapay tohumlama ve koruyucu hayvan sağlığı hizmetlerinin yürütülmesi ve ürünlerin değerlendirilmesi ve pazarlanmasıyla yükümlüdür. Kısacası üretimden işlemeye ve pazarlamaya değin tüm süreç uygulayıcı kuruluş tarafından denetlenecek, üretici hiçbir biçimde söz ve karar sahibi olamayacaktır.

Ziraat Bankası da devrede

Öte yandan, Ziraat Bankası da tarımın sanayiye entegrasyonunu sağlamak amacıyla, sözleşmeli üretimin özendirilmesine yönelik kredilendirmeye önem vereceğini, böylelikle kredi geri dönüşlerinde yaşanan riskin de ortadan kalkacağını açıkladı. TKV, Köy-Tür ve Mudurnu gibi sözleşmeli üreticiliğe dayalı projelerin gelişmesinde Ziraat Bankası’nın önemli katkıları olduğu belirtilen açıklamada, bu örneklerin diğer alanlarda da çoğaltılmasının amaçlandığı vurgulandı. İlk aşamada Ankara/Kalecik’te yetiştirilen ” Kalecik Karası” üzümünün sözleşmeli çiftçiler tarafından yetiştirilmesini sağlamak üzere Ankara’daki büyük bir şarap fabrikası ile ilişkiye geçildiği; şaraplık üzümün yanı sıra Kastamonu/Taşköprü’de sarımsakta sözleşmeli üretimin geliştirilmesi için girişimci arandığı belirtildi. Yapılan açıklamaya göre, banka, domates, patates ve sanayiye yönelik diğer tarım ürünlerinde de aynı sistemin geliştirilmesine çalışacak (Cumhuriyet, 24/7/2000).

Şirketler yerine kooperatifler

Sözleşmeli üretim modelinin yaygınlaştırılmaya çalışıldığı yörelerden biri de GAP Bölgesi’dir. Sulu tarıma geçiş ovayı yeşertmeye başladı ancak, Harran’da toprak sahipliği sorununu çözemedi. Uzmanlar yörede tarımla uğraşan nüfusun yüzde 40’ının topraksız, ortakçı, yarıcı olduğunu belirtiyor. Büyük toprak sahiplerinin çoğunluğunun Urfa ile toprak ile ilgileri bulunmuyor. Ne ekildiğini, ne biçildiğini başka kentlerden izliyor ve toprağın getirisinin büyük bölümüne el koyuyorlar. Yani maraba marabalığını, bey beyliğini sürdürüyor. Toprak sahipliğinde yapı değişmezken, üretim ilişkilerinde farklı yöntemler uç veriyor. Sözleşmeli çiftçilik de bunlardan biri ve özellikle besicilik ve yem bitkileri (mısır, soya) yetiştiriciliğinde uygulanıyor. Koç Holding ve Ata Grubu’nun ortaklığıyla Harran’da kurulan besi çiftliğinde de bu model uygulanacak. Üreticiler sözleşmeli çiftçilik ya da besiciliğin şirketler yerine kooperatifler aracılığıyla yürütülmesinin en sağlıklı yöntem olduğunu belirtiyorlar. Ancak görünen o ki, kooperatiflerden çok, şirketler alana egemen olacak ve sözleşmeli çiftçilik, tarımın “piyasalaştırılmasının” bir aracı olarak kullanılacak (Kansu, 2000).

Yukarıda verilen örneklerin dışında Niğde, Nevşehir ve diğer birkaç ilde patates, Ege’de bir kürk hayvanı olan şinşilla, Antalya ve Muğla yörelerinde kesme çiçek, Bilecik’te şerbetçiotu ve çeşitli illerde fabrikasyon üretimin yapıldığı tavukçuluk ve besicilikte sözleşmeli üretim modeli uygulanmaktadır. Özellikle Ege ve Akdeniz Bölgelerinde dondurulmuş meyve, sebze ve konserve sanayiinde şirketler çok çeşitli meyve ve sebzelerin sağlanması için sözleşmeli üretim yaptırmaktadır. Akdeniz ve Ege Bölgeleri ağırlıklı olmak üzere uluslararası gıda-tarım tekelleri sözleşmeli organik tarım yaygınlaştırma çabası içindedirler.

Devlet geri çekiliyor, köylü sermayedar karşı karşıya

Yapısal uyum programları tarım sektöründen ve yönetiminden devleti geri çekerken, köylülük ile yerli-yabancı sanayi sermayesini karşı karşıya bırakmaktadır. Bu iki kesimden birisi küçük toprak mülkiyeti üzerinde dağınık bir yapıya sahipken, diğeri günümüz dünyasının yapılaşmış tekelleridir. Taraflar arasındaki güç dengesizliği nedeniyle, ilişkide üstünlüğün kimde olabileceği açıktır. Modelin tarıma ileri teknoloji ve verimlilik artışı getireceği beklentisine karşın çok ciddi sorunları da beraberinde getirmektedir. Birincisi; sözleşmeli üreticilik modelinde sermaye, küçük toprak mülkiyetini olduğu gibi korumakta, bunların varlıklarını katılaştırmakta, dolayısıyla toplumsal dinamiklerin kısırlaştırılmasına yol açmaktadır. İkincisi; bu model ile tarımsal üretici yerli-yabancı sermayenin taşeron-üreticileri haline getirilmektedir. Böylece ülkenin tarımsal üretim planlamasının yerini, ulusal mekanizmaların denetim alanı dışında kalan uluslararası piyasaların değişken yapısı almaktadır. Bu nedenle, modelin -iç dinamikleri kısırlaştırma ve kılavuzluğu uluslararası ticaret merkezlerine terk etme gibi- iki sonucu kısa dönemde tarımsal ihracat gelirlerini artırma hedefi uğruna katlanılamayacak kadar ağırdır (Güler, 1996).

Kırsal toplumsal yapıya etkileri

Sözleşmeli üretim modeli uygulamasının kırsal toplumsal yapıya etkileri özet olarak şöyle sıralanabilir:

· Tarım-sanayi bütünleşmesinin halkalarından başlıcasını oluşturan sözleşmeli üretim uygulaması ile çiftçiler taşeronlaştırılmakta ve uluslararası tarım-gıda tekellerinin uzantısı haline getirilerek bağımlılaştırılmaktadır.

· Elde edilen getirinin artması bu modele bağlılığı daha da artırarak üreticilerin bağımsızlaşma sürecini geciktirmektedir.

·  Bir yandan yeni teknolojiler kırsal alana iletilmekte ve küçük üreticiler daha iyi bir yaşam düzeyine kavuşturulmakta, öte yandan politik anlamda muhafazakar bir çiftçi kitlesi yaratılmaktadır.

·  Bu modelde, çiftçi ile firma arasında ayrıntıları kesin kurallarla belirlenmiş bir işbirliği söz konusudur. Bu süreçte üreticinin işletmesindeki üretim etkinliği ve kullandığı yöntemler üzerindeki denetimi kısıtlanmakta, karar verme yetkisi kısmen ya da tümüyle firmaya devredilmektedir.

·  Model mevcut üretim desenini ülkenin gereksinimleri yerine emperyalist metropollerin amaçları ve tarım-gıda tekellerinin gereksinimlerine uygun olarak biçimlendirmenin yolunu açmakta, böylelikle ürün çeşitliliği giderek azalmaktadır.

·  Kimyasalların (gübre, tarım ilacı) aşırı kullanımıyla birlikte aşırı sulama yüzey ve yeraltı sularının kirlenmesine, taban suyunun yüksek olduğu alanlarda çeşitli toprak sorunlarına neden olmaktadır. Sözleşme süresince üreticinin işletmecilik kararlarına müdahale edilmesine karşın, sürdürülebilir kaynak kullanımı konusundaki sorumluluk üreticiye bırakılmaktadır. Çevresel etki, şirket ile çiftçi arasındaki sözleşmede yer almayan bir maliyet öğesidir.

KAYNAKLAR

– AKAD, M. T. 1987. “Kırsal Kesime Devlet Müdahaleleri ve Kooperatifler”. 11. Tez, Kitap Dizisi: 7, İstanbul, s. 141-157.

– AYDOĞAN, Y. ve A. KAPUCU. 1998. “Türk Tarımında Türkiye Kalkınma Vakfı Modeli”. Hayvansal Üretimi Artırmada Yeni Yaklaşımlar, TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Ankara, s. 48-61.

– CEYLAN, İ. C. 1998 a. Sözleşmeli Tarımda Yayım Eğitimi ve Çiftçi Katılımı. TZOB Yayını, Ankara.

– CEYLAN, İ. C. 1998 b. “Türkiye’de Sözleşmeli Tarımda Yayım Eğitiminin Önemi ve Geleceği”. Türkiye 3. Tarım Ekonomi Kongresi, Tarım Ekonomisi Derneği, Ankara, s. 231-240.

– GÜLER, B. A. 1996. Yeni Sağ ve Devletin Değişimi. TODAİE Yayınları: 266, Ankara.

– KANSU, I. 2000 . “Suyla Gelen Suyla Giden (GAP Bölgesinden İzlenimler)”. Cumhuriyet, 16-18 Temmuz.

– KURMUŞ, O. 1974. Emperyalizmin Türkiye’ye Girişi. Bilim Yayınları, İstanbul.

– ÖZÇELİK, A., A. TURAN ve H. TANRIVERMİŞ. 1999. Türkiye’de Tarımın Pazara Entegrasyonunda Sözleşmeli Tarım. TEAE Yayınları: 14, Ankara.

– ÖZTUKSAVUL, A. 2000. “Tarım Reformu Kimler İçin Yapılıyor ?”. Evrensel, 20-23 Temmuz.

– REHBER, E. 1997. Gıda Sanayiinde Üretici-Sanayi İlişkisi ve Sözleşmeli Tarım. Uludağ Üniv. Ziraat Fak., Bursa.

– TİB. 1976 a. “Toprak Reformu Üzerine”. TİB Aylık Bülteni, No: 22, Mayıs, Ankara, s. 14-21.

http://www.sendika.org   web sitesinden alınmıştır.

Bağış ve kardeşliğin haddi hesabı yok…

Ali Rıza Avcan

Bugünkü yazımızın konusu, ince işçilik gerektiren bir çalışmanın ürünü… Günlerce, sayısı 10.000’e ulaşan belediye meclisi kararını tarayıp aralarından ilgili olanları ayırmayı ve ayrılan kararları kendi aralarında sınıflayıp çözümlemeyi gerektiren; adeta iğneyle kuyu kazmaya benzer uğraştırıcı bir iş… Hele ki havaların fazlasıyla ısındığı şu son günlerde oldukça yorucu bir uğraş…

Neyse ki bu sıkıcı işi dün itibariyle bitirip bugün yazımızın başına oturduk… Böylelikle İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nin yazımıza konu olan kararlarının yıllar ya da hizmet dönemleri itibariyle çözümleyip değerlendireceğiz ve hep birlikte yorumlayıp öneriler geliştirmeye çalışacağız.

Evet, bugün sizlerle birlikte İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nin 8 Temmuz 2013-18 Haziran 2021 döneminde yaptığı toplam 325 toplantıda oylayıp kabul ettiği toplam 9.988 adet kararı tarayıp çıkardığım yurt içindeki belediyelerle kardeş belediye olma kararlarını; ayrıca, kardeş olsun ya da olmasın İzmir’in ilçe belediyelerine yaptığı taşıt aracı ve iş makinesi bağışlarını gözden geçirip belirli bir sonuca ulaşmaya çalışacağım. Bu yazı kapsamında ele almaya çalışacağım son bir konu da, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin yurt dışındaki kardeş belediyeleri ve bu belediyelerle yürütülen ya da yürütülmeyen ilişkileri olacak.

I – İZMİR BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ’NİN YURT İÇİNDEKİ KARDEŞ BELEDİYELERİ

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin yurt dışındaki kardeş belediyeleri, belediyeye ait İnternet sayfasının özel bir bölümünde listelenmekle birlikte, yurt içinde kardeşlik ilişkisi kurduğu belediyelerin sayısı ve isimleri ne yazık ki kesin olarak bilinmiyor. İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait son dört stratejik planı, yıllık performans programlarını ve faaliyet raporlarını, özellikle de İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 150. kuruluş yıldönümü için yayınlanan 2 ciltlik “150. Yaşında İzmir Büyükşehir Belediyesi Tarihi” isimli kitabı incelediğimizde -ne yazık ki- karşımıza bu konu ile ilgili bir bilgi çıkmıyor.

Biz de bunun üzerine İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin İnternet sayfasında yayınlanan 08.07.2013-18.06.2021 dönemine ait 9.988 adet karar özetini tarayarak İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin yurt içinde kaç adet kardeş şehri/belediyesi olduğunu belirlemeye ve bu belediyelerle hangi düzeyde ilişkiler yürüttüğünü belirlemeye çalıştık. Eğer bu konuda biraz daha şüpheci davranıp, “efendim, 8 Temmuz 2013 tarihinden önce alınmış belediye meclisi kararlarını niye incelemediniz” diye bir sorunuz olursa; ben de o tarihten önce alınmış meclis karar özetlerinin İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin İnternet sayfasından kaldırıldığını, bu nedenle 8 Temmuz 2013 tarihli meclis kararlarını inceleyemediğimi söyleyebilirim.

Yaptığımız tarama sonucunda, 08 Temmuz 2013-18 Haziran 2021 döneminde İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin kardeş şehir ilişkisi kurduğu 10 il, ilçe ve belde belediyesinin olduğunu belirledik. Bunların isimleri kardeş şehir olma kararının tarihine göre şu şekilde sıralanabilir:

İzmir Büyükşehir Belediyesi eski başkanı Aziz Kocaoğlu döneminde 12 Mart 2012 tarihinde Erzincan Belediyesi,

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer döneminde de 11 Kasım 2019 tarihinde Malatya İli Hekimhan İlçe Belediyesi, 11 Aralık 2019 tarih, 1106.3 sayılı belediye meclisi kararı ile Adıyaman İli Tut İlçe Belediyesi, 10 Şubat 2020 tarih, 125 sayılı belediye meclisi kararıyla Manisa İli Saruhanlı ilçe Belediyesi, 126 sayılı belediye meclisi kararıyla Edirne İli Meriç İlçesi Küplü Belde Belediyesi, 127 sayılı belediye meclisi kararıyla Bilecik İli Bozüyük İlçe Belediyesi, 9 Mart 2020 tarih, 234.10 sayılı belediye meclisi kararı ile Giresun İli Tirebolu İlçe Belediyesi, 12 Nisan 2021 tarihli belediye meclisi kararıyla Kahramanmaraş İli Nurhak İlçe Belediyesi, 16 Nisan 2021 tarihli belediye meclisi kararıyla Ardahan Belediyesi ve kardeş şehir olma kararının tarih ve numarası bilinmeyen Ardahan İli Hanak İlçe Belediyesi.

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin yurt içindeki kardeş şehirlerini gösteren yukarıdaki tablonun incelenmesinden de anlaşılacağı üzere, 2020 yılı nüfusu 4.394.694 olan İzmir‘in 10 kardeş şehrinden en büyüğü 234.431 nüfuslu Erzincan, en küçüğü de 2.264 nüfuslu Edirne İlinin Meriç İlçesine bağlı Küplü belde belediyesidir. Ama ne yazık ki, kardeş şehirler arasında nüfus ve dolayısıyla büyüklük ve önem açısından İzmir‘e denk bir belediye bulunmamaktadır. Kardeş olan belediyelerin tümü nüfus, büyüklük ve önem açısından İzmir‘den küçüktür. BU belediyelerle kardeşlik ilişkisi kurulmasına ilişkin meclis kararlarında, bunun gerekçeleriyle bu gerekçeler çerçevesinde kardeşliğin gelecekteki gelişimine dair kestirimlerin bulunmadığı görülmektedir. Bu durum ve ayrıca tüm kardeş belediye tekliflerinin küçük belediyelerden gelmiş olması, kardeşlik ilişkisi kurma gerekçesinin büyük belediyeden sağlanacak araç, gereç ve finans desteği; yani, menfaat beklentisi olduğunu düşündürmektedir.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin Kardeş Şehri Adıyaman İline bağlı Tut ilçesi yerleşimi

Ancak İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nin 08 Temmuz 2013-18 Haziran 2021 dönemindeki 9.988 adet kararını incelediğimiz takdirde, 2012 yılında kardeş şehir olan MHP’li Erzincan Belediyesi‘ne hiçbir şekilde yardım yapılmadığı, diğer kardeş şehirlerden Ardahan İli Hanak İlçe Belediyesi‘ne 2 merdivenli itfaiye aracı ile 1 itfaiye arazözü, Adıyaman İli Tut Belediyesi‘ne 1 çöp kamyonu, Kahramanmaraş İli Nurhak İlçe Belediyesi‘ne 1 midibüs, Malatya İli Hekimhan İlçe Belediyesi‘ne 1 cenaze aracı hibe edildiği, kardeş olmayan birçok belediyeye çok daha fazla sayıda yardım yapıldığı halde geriye kalan kardeş şehirlerden Ardahan, Giresun/Tirebolu, Bilecik/Bozüyük, Manisa/Saruhanlı ve Edirne/Küplü belediyelerine bugüne kadar yardım yapılmadığı görülmektedir. Bu anlamda, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin yurtiçindeki kardeş belediyeleri açısından, beklendiği gibi ‘verimli‘ olmadığını, kardeş olan belediyelerin beklediklerini alamadıklarını göstermektedir.

İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nin aldığı kararların çözümlemesinden de anlaşılacağı üzere, küçük ve güçsüz belediye olarak kardeş belediye olmayı öneren bu 10 belediyenin aslında bugüne kadar aradıklarını pek bulamadıklarını, kardeş olmayan bazı belediyelerin kendilerinden daha fazla yardım aldığı belirlenmiştir.

Öte yandan, bu belediyelerle İzmir Büyükşehir Belediyesi arasında bir kardeşlik ilişkisinin kurulması için, hangi partinin yönetiminde oldukları ya da İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin sahip olduğu cazip imkanlar dışında kardeş olan yerleşimler arasında tarihi, arkeolojik, ekonomik, toplumsal ya da kültürel yönden benzer bir ilişki, bir yakınlık olduğu da söylenemez. Bu anlamda İzmir‘in Erzincan‘la ya da Hanak‘la veya Tut‘la kardeş olmasını gerektirecek ortak ya da benzer özellikleri ya da birbirlerini tamamlayacak ne gibi nitelikleri olduğu bilinmemekte; bu nedenle de kardeş şehir olma kararlarının tarafsız, akılcı ve bilimsel bir temele dayanmadığı ve bunun doğal bir sonucu olarak anlamlı, verimli ve etkin bir sonuca ulaşmadığı anlaşılmaktadır.

II – İZMİR BÜYÜKŞEHİR BELEDİYE MECLİSİ’NIN YURT İÇİNDEKİ BELEDİYELERE YAPTIĞI BAĞIŞLAR

İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nin 8 Temmuz 2013-18 Haziran 2021 döneminde aldığı 121 adet kararla, kardeş ya da kardeş olmayan belediyelere bağışladığı taşıt aracı, iş makinesi ve gemi gibi taşınmazları ayrıntılı olarak incelediğimizde;

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne bağlı ESHOT ve İZSU gibi kurumlarla belediye şirketlerinden İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne hibe yoluyla geçen taşıt aracı ve iş makineleriyle İzmir‘in 30 ilçe belediyesine ve İzmir dışındaki 85 belediyeye toplam olarak 591 araç ya da iş makinesinin bağışlandığını; bunlardan 316‘sının otobüs, 7‘sinin midibüs, 6‘sının cenaze aracı, 7‘sinin kamyon, 7‘sinin damperli kamyon, 2‘sinin çöp kamyonu, 46‘sının sıkıştırmalı çöp kamyonu, 20‘sinin vakumlu süpürge aracı, 56‘sının akülü çöp süpürme aracı, 4′ünün kamyon ve çekici, 8‘inin greyder, 1‘inin vinçli kamyon, 1‘inin vinçli platformlu çekici, 4‘ünün merdivenli itfaiye arazözü, 1‘inin platform bomlu itfaiye aracı, 3‘ünün itfaiye arazözü, 1‘inin merdivenli arazöz, 1‘inin arazöz, 2‘sinin dozer, 6‘sının ekskavatör, 1‘inin paletli ekskavatör, 6‘sının vibratörlü silindir, 1‘inin karla mücadele aracı, 4‘ünün Beko-Loder, 15‘inin hizmet aracı, 3‘ünün binek aracı, 2‘sinin yükleyici, 2‘sinin forklift, 4‘ünün tanker, 10‘unun sahil kumu temizleme aracı, 2‘sinin minibüs, 14‘ünün kamyonet, 13‘ünün engelli nakil aracı, 10‘unun traktör ve 5‘inin de gemi olduğunu görürüz.

Bağışlanan bu araçlardan 11‘i, 2013 yılı içinde ekonomik olmadıkları ya da faaliyette oldukları yerleşim için uygun olmadıkları gerekçesiyle 8 belediye tarafından iade edilmiş, diğerleri ise iade edilmemiştir. Araçların hibesiyle ilgili tüm kararlarda araçların ekonomik ömrünü doldurduğuna dair bir bilginin olmayışı nedeniyle hepsinin faal durumda oldukları, satın alındıkları tarihteki alım fiyatı üzerinden hesaplanan amortisman payı nedeniyle muhasebe kayıtlarındaki değerleri düşük olmakla birlikte faal olmaları, bağış sonrasında yaratacakları katma değer dikkate alındığında, muhasebe kayıtlarındaki rakamlardan daha değerli oldukları kabul edilmelidir.

İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi tarafından bağışlanan taşıt araçlarıyla iş makinesi sayılarının yıllar itibariyle dağılımını gösteren aşağıdaki tablo ve grafik, bağışlanan 316 adet otobüsün % 53,46 oranıyla bağışlanan taşıt araçları arasında birinci sırayı aldığını, ikinci sırayı ise % 20,96 oranıyla temizlik hizmetlerinde kullanılan taşıt araçlarıyla iş makinelerinin aldığını; ayrıca, bağış kararlarının genellikle hizmet dönemlerinin ilk ve son yıllarında azalıp hizmet döneminin ikinci yılı ile dördüncü yılı arasında belirgin bir şekilde arttığını göstermektedir.

8 Temmuz 2013-18 Haziran 2021 döneminde İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nin bağış kararları ile dağıtılan taşıt aracı ve iş makinelerinin 288 tanesi (% 48,73) İzmir’in ilçe belediyelerine, 170 tanesi (% 28,76) İzmir dışındaki belediyelere dağıtılmış olup ESHOT ve İZULAŞ kaynaklı 133 tanesi de (% 22,51) İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin değişik hizmet birimlerine bağışlanmıştır.

İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nin 08 Temmuz 2013-18 Haziran 2021 döneminde İzmir‘in ilçe belediyeleri dışındaki 85 belediyeye (kardeş belediyeler de dahil) bağışladığı toplam 170 adet taşıt aracı ile iş makinesinin hangi partinin yönetimindeki hangi belediyelere dağıtıldığını gösteren aşağıdaki tablo belediyeler arasında yapılan ayrımı daha belirgin bir şekilde ortaya çıkarmaktadır:

Yukarıdaki tabloda göreceğiniz gibi İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin İzmir dışındaki belediyelere yaptığı taşıt aracı ve iş makinesi bağışındaki en büyük payı, 50 otobüs ile diğer bir büyükşehir belediyesi; Eskişehir Büyükşehir Belediyesi almış. Onu, alınan meclis kararında hangi belediyeler olduğu net bir şekilde belirtilmeyen Gaziantep belediyeleri alıyor. İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin kardeş belediyesi olmadığı halde en ayrıcalıklı olan diğer belediyeler ise 5 taşıt aracı ya da iş makinesi ile Kütahya İli Simav İlçesi’ne bağlı Demirci Belediyesi, 4 taşıt aracı ya da iş makinesi alan Balıkesir İli Edremit Belediyesi, Kars Belediyesi ve Yalova Belediyesi‘dir. 3’er taşıt aracı ya da iş makinesi alanlar ise sırasıyla Adıyaman İli Besni İlçesi Şambayat Belediyesi, Ardahan İli Hanak Belediyesi, Denizli İli Bozkurt Belediyesi, Giresun İli Piraziz Belediyesi ve Kars İli Susuz Belediyesi olarak belirlenmiştir.

Kardeş belediye olmadığı halde bu belediyelerin diğer kardeş belediyelerden daha fazla hibe almasının bilinen bir nedeni bulunmamakta olup; belki de, belediye meclisi üyeleri arasında bu belediyelerin hemşerisi olan Ardahanlılar’ın, Karslılar’ın, Adıyamanlılar’ın, Giresunlular’ın ve benzerlerinin tüm meclis üyeleri üzerinde etkisi olması bu kararların alınmasına yol açmış olabilir.

Bu cömert bağışların hangi partinin yönetiminde olduğu belediyelere yapıldığını araştırdığımızda karşımıza tek bir doğru çıkmaktadır: Bağış yapılan 85 belediyeden 67‘sinin; yani % 79‘unun CHP‘li olması. Bu bağlamda kardeş belediye olsun ya da olmasın İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin taşıt aracı ya da iş makinesi bağışlarken kullandığı tek kriterin, bağış yaptığı belediyenin yönetiminde kendi partisinden; yani CHP‘den olması olduğu rahatlıkla söylenebilir. Yapılan bağışların partili belediyeler arasındaki dağılımını gösteren aşağıdaki tablodan da anlaşılacağı üzere;

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nce 8 Temmuz 2013-18 Haziran 2021 döneminde bağışlanan taşıt araçlarıyla iş makinelerinin % 85,36’sı, 67 CHP’li belediyeye (% 78,88) verilmiş, geriye kalan % 14,64′ü ise 7 ayrı siyasi parti tarafından yönetilen belediyeler arasında paylaştırılmış; böylelikle hibe kararlarında CHP‘li belediyeleri öne çıkarıp kayıran partizan bir politikanın izlendiği anlaşılmıştır.

İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nin 8 Temmuz 2013-18 Haziran 2021 döneminde yaptığı araç ve iş makinesi bağışları ile ilgili ayrıntılı listeye, yazımızın sonuna eklediğimiz linkten ulaşabilirsiniz.

III – İZMİR BÜYÜKŞEHİR BELEDİYE MECLİSİ’NİN İZMİR’İN İLÇE BELEDİYELERİNE YAPTIĞI BAĞIŞLAR

İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nin 8 Temmuz 2013-18 Haziran 2021 döneminde aldığı kararlarla İzmir’in 30 ilçe belediyesine bağışladığı taşıt araçlarıyla iş makinelerinin dağılımı her bir ilçe belediyesi itibariyle aşağıdaki tabloda gösterilmektedir.

Bu tabloda yazılı verilerin analizinden çıkan sonuç, bazı belediyelere daha fazla, bazı belediyelere de daha az bağış yapılmış olması, Seferihisar Belediyesi‘nin 30 belediye arasında birinciliği, Kınık Belediyesi‘nin 30. sırayı işgal etmesi, bir dönem AKP‘li diğer dönem CHP‘li olma şeklinde değişim gösteren Kemalpaşa, Torbalı ve Ödemiş gibi belediyeler herhangi bir kayırmanın söz konusu olmaması ortaya çıkan sonuçlar olmakla birlikte; son iki dönemdir MHP‘li belediye başkanının hizmet ettiği Aliağa Belediyesi‘nin yapılan bağışlardan yeterince yararlanmadığı, koskoca bir 9 yıl içinde sadece 4 taşıt aracı alabildiği, Özellikle İzmir İl Özel İdaresi‘nden İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne devredilen iş makinelerinin Kemalpaşa, Bergama, Menderes ve Kiraz gibi ilçe belediyelerine bağışlanmasında, Aliağa Belediyesi‘ne isabet eden payın belediyesine verilmediği görülmektedir.

IV – İZMİR BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ’NİN YURTDIŞINDAKİ KARDEŞ ŞEHİRLERİ

Yeni Asır Gazetesi‘nin 13 Aralık 2014 tarihli nüshasında yayınlanan “İzmir’in 5 kıtada 130 kardeşi var” başlıklı habere göre İzmir Büyükşehir Belediyesi ile ilçe belediyelerinin, 2014 yılı itibariyle 130 kardeş belediyesi bulunmaktaymış.

Söz konusu habere göre 2014 yılı itibariyle Alaçatı‘nın 2, Aliağa‘nın 2, Balçova‘nın 4, Bergama‘nın 13, Bornova‘nın 5, Buca‘nın 2, Çeşme‘nin 8, Çiğli‘nin 6, Dikili‘nin 2, Foça‘nın 1, Gaziemir‘in 6, Güzelbahçe‘nin 2, Gümüldür‘ün 1, Karaburun‘un 1, Karşıyaka‘nın 12, Kemalpaşa‘nın 2, Konak‘ın 7, Özdere‘nin 1, Selçuk‘un 2, Tire‘nin 1, Torbalı‘nın 1, Yenikent‘in 1, Urla‘nın 2, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin de 31 kardeş şehri bulunuyor.

Yeni Asır Gazetesi‘nin 13 Aralık 2014 tarihli kardeş kentler listesi ile İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin İnternet sitesindeki 24 kentten oluşan “Kardeş Kentlerimiz” listesini karşılaştırdığımızda gazete haberinde yer alan İskenderiye/Mısır, Vina Del Mar/Şili, Wroclaw/Polonya, Zilina/Slovakya ve Simferopol/Ukrayna kentlerinin bugünkü güncel listede yer almadığını; ayrıca bu listeye İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nin 17 Aralık 2004 tarih, 338 ve 339 sayılı, 8 Haziran 2009 tarih, 539 sayılı, 12 Ekim 2009 tarih, 843 sayılı, 11 Şubat 2013 tarih, 108 sayılı ve 14 Mart 2016 tarih, 244 sayılı kararları ile kardeş kent ilan edilen Libya’nın Bingazi, Kazakistan’ın Shym City (Çimkent), Ukrayna’nın Harkov, Filipinler’in Cebu, San Marino’nun San Marino ve Brezilya’nın São Paulo kentlerinin eklenmesi gerekmektedir.

Bu durumda kardeş kent olduğunu, tarih ve sayısını verdiğimiz meclis kararları ya da gazete haberlerine göre düzenlediğimiz aşağıdaki tabloya göre bugün itibariyle İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 35 kardeş kenti, işbirliği protokolü imzaladığı 4 ve karşılıklı iyiniyet mektuplarının verildiği 4 kent bulunmaktadır.

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin İnternet sayfasında Kazakistan’ın Shym City (Çimkent) şehri ile 17 Aralık 2004 tarihinde işbirliği protokolü imzalandığı belirtilmekle birlikte, 17 Aralık 2004 tarih, 338 sayılı belediye meclisi kararına gidilip bakıldığında bu ilişki şeklinin karara “işbirliği protokolü” olarak değil, “kardeş şehir ilişkisi kurulması” şeklinde yazılı olduğu görülmektedir.

Karşımızda hepsi birbirinden farklı, nüfusu 40.920’den başlayıp 12.325.232’ye kadar uzanan, kimisi 12-13 bin kilometre kadar uzağımızda, kimisi de 222 kilometre kadar yakınımızda dünyanın dört bir yanında, farklı iklimlerinde, Avustralya ve Antartika dışında beş kıtada yer alıp birbirine ve İzmir‘e benzemez 35 ayrı kent… Bingazi, İskenderiye ve Tel Aviv dışında başka bir Akdeniz kentinin yer almadığı, ortak noktalarının ne olduğu hususunun bilinmediği bir dolu şehir… Hepsi de İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nin talebi üzerine, bu talebini karşı tarafa iletmesi ile kardeşimiz olan kentler…

On beşi eski Sovyetler Birliği bağlaşıklarının çözülmesi ile ortaya çıkan ülkelerde, 10’u Osmanlı İmparatorluğu’nun eski topraklarında, 13’ü Müslüman coğrafyasında, 4’ü İzmir’in göç aldığı diyarlarda bulunan, 10’u Burhan Özfatura, 7’si Yüksel Çakmur, 11’i Aziz Kocaoğlu, 1’i de Mustafa Tunç Soyer döneminde kardeş olmuş toplam 35 şehir…

Kardeş şehir olma ile ilgili çoğu meclis kararında, “iki şehir arasında dostluk bağlarının güçlendirilmesi, karşılıklı işbirliğini geliştirmek ve sosyal, kültürel siyasi ve ekonomik alanlarda görüş alışverişinde bulunmak amacıyla” şeklinde ifade edilen niyetin oluşumunda birbirinden çok farkı özelliklere sahip her bir şehrin birbirinden farklı özelliklerinin yeterince kavranmadığı, bütün şehirlere aynı bakışla yaklaşıldığı ortaya konulmakta… Oysa kardeş şehir olmak için yapılan her başvuru öncesinde her iki şehrin ortak olan ya da olmayan özelliklerinin iyice araştırılması, kardeş olunmak istenen kentin gerek ülkesindeki gerekse dünya kentleri arasındaki konumunun iyice irdelenmesi, özellikle o kentlerin yaşam kalitesini ortaya koyan göstergelerle İzmir’in göstergeleri arasında mukayeseler yapılması ve her yılın bitiminde bu göstergelerdeki gelişmelerin değerlendirilerek kardeş olmaktan kaynaklanan faydanın ölçülüp değerlendirilmesi gerekir.

Kardeşlik ilişkisi kurulan şehirler arasında ilgili meclis kararlarında yazılı olduğu gibi gerçek bir dostluk ilişkisinin olup olmadığı -ne yazık ki- bilinmemekte, karara esas olan komisyon raporlarında bile bu bilgilere yer verilmemekte, kardeşlik ilişkisinin gerekçe ve temelleri açıklanmamaktadır. İzmir’de ya da kardeş olunmak istenen diğer kentlerde yaşayan halkın böylesi bir ilişkinin kurulacağından haberdar olup olmadığı, buna ilişkin görüş, düşünce ve önerilerinin alınıp alınmadığı, diğer kentle yaşayanların İzmir’le kardeş olmayı isteyip istemediği dahi bilinmemektedir. Birileri bir kentle kardeş olunmasını istemekte ve bu görüş meclis çoğunluğuna kabul ettirildiği takdirde o kent kardeş kentimiz olmaktadır. Örneğin 1991 yılında kardeş kent olunan Danimarka‘nın Odense kentinde yaşayanlar ya da İzmir‘in her hangi bir ilçesinde ya da mahallesinde yaşayanlar İzmir‘le Odense‘nin kardeş olduklarını biliyorlar mı; daha doğrusu her iki kentte yaşayan insanlar Türkiye ile İzmir‘in ya da Danimarka ile Odense‘nin yerini biliyorlar mı? Kısacası, önceki yönetim dönemlerinde hangi gerekçe ile kardeş olunduğu bilinmeyen bu şehirlerle kardeşlik ilişkisi halen sürüyor mu? Sürüyorsa, hangi düzeyde devam ediyor; sürmüyorsa neden kesilip atılmış? Şehir yönetimleri ve halkı bütün bunlardan haberdar mı ve bu kardeşliğin devam etmesini istiyor mu?

Bütün bu can alıcı soruların, karar verici konumundaki İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi üyelerince dürüst bir şekilde cevaplanması gerekmektedir…

İzmir‘in dünyanın farklı kıtalarındaki şehirlerle kurduğu kardeşlik ilişkisini ele alıp sorgularken aklımıza gelen diğer bir konu da, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer‘in seçilmeden önce “benim en önemli projem” diyerek tanıttığı ve İzmir‘i Akdeniz‘in öncü kenti yapmayı hedefleyen Akdeniz Kentleri Yönetim Ağı Projesi çerçevesinde, seçim sonrasında Barselona Belediye Başkanı Ada Colau, Beyrut Belediye Başkanı Jamal Itani, İskenderiye Valisi Dr. Abd El Aziz Konsowa, Marsilya Belediye Başkanı Jean-Claude Gaudin, Selanik Belediye Başkanı Yannis Butaris ve Venedik Belediye Başkanı Luigi Brugnaro’a hitaben yazılan 19 Nisan 2019 tarihli davet mektupları olacaktır.

Akdeniz’e kıyısı olan bu 6 kentle (Barselona, Beyrut, İskenderiye, Marsilya, Selanik ve Venedik) bir araya gelip oluşturulmak istenen Akdeniz Kentleri Yönetim Ağı çağrısı bugüne kadar adı geçen kentlerin yöneticileri tarafından cevaplanmamış olmasına karşın, bu çağrıyı da bu 6 kente yapılmış; ancak bugüne kadar kabul görmemiş başarısız bir “kardeş kent” olma talebi olarak kabul edebiliriz. Üstüne üstlük Akdeniz Kentleri Yönetim Ağı kapsamında ilişki kurulmak istenen Beyrut kentinde 4 Ağustos 2020 tarihinde meydana gelen büyük patlama sonrasında, gelecekteki kardeşlik ilişkisi ya da insanlık adına İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin bu kente yardım anlamında tek bir girişimi, tek bir desteği gündeme gelmemiş, o büyük patlama ile yok olan koskocaman kentin onarımı için çaba gösterilmemiştir.

Ayrıca İzmir‘in bu 35 kardeş kentle ne düzeyde kardeşlik ilişkisi sürdürdüğü, bu ilişki çerçevesinde kardeşlik adına neler yaptığı da kesin olarak bilinmemektedir. Evet, zaman zaman heyetler birbirlerini ziyaret etmekte, düzenledikleri toplantılara katılmaktadırlar; ama, bu kardeş kentlerin tümü ya da bir kısmı ile birlikte yapılan ortak bir proje ya da uygulamanın olup olmadığı, kardeşlik ilişkisinin somut bir şekilde eyleme dönüştürülüp dönüştürülmediği bilinmemektedir.

Çünkü İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin ülkemizdeki kardeş kentleri konusunda olduğu gibi yabancı kardeş kentler konusunda da tüm hizmet dönemleri boyunca ülkemizin uluslararası politika ve ilişkilerini dikkate alarak hazırlanmış ‘uygulanabilir“, ‘sürdürülebilir‘, ‘demokratik‘ ve ‘barışçı‘ bir diplomatik ilişki politikası, bu politikaya ait öncelik ve stratejileri, amaç ve hedefleri ile bu amaç ve hedeflere ulaşmayı sağlayan doğru, etkin, anlamlı ve sonuç alıcı eylem planları bulunmamaktadır. Bütün bunların mevcut olmayışı nedeniyle, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin hem yurt içindeki hem de dışındaki “kardeş kent” ilişkileri bir bilinmezlik ve ilgisizlik içinde sahipsiz ve sonuçsuz kalmaktadır.

V- ÖNERİLERİMİZ….

Bütün bu bilgi ve değerlendirmeler sonrasında yurt içi ve dışı kentlerle kurulacak kardeş kent ilişkileriyle bu kentlere yapılacak bağışlar konusunda geliştirdiğimiz önerileri şu şekilde sıralayabiliriz:

🎯 İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi tarafından yurt içindeki kardeş olsun ya da olmasın belediyelere bağışlanan her türlü taşıt aracı, iş makinesi ve benzerinin muhasebe kayıtlarındaki değeri yanında piyasadaki cari değerinin de dikkate alınması ve yapılan bağışın bir parti, belediye yönetimi ve bir siyasetçinin ikbali adına değil; İzmir halkı adına yapıldığı dikkate alınarak daha hesaplı, daha tutumlu davranılması,

🎯 Yurt içi ve dışındaki tüm kardeş kentlerin seçiminde bilgi, araştırma, analiz, bilimsel çalışma, ihtiyaç, sorun ve ölçüp değerlendirmeyi esas alan akılcı seçim yöntemlerinin kullanılması, verilen kararlarda politik kayırmalardan mümkün olduğu kadar uzaklaşılması,

🎯 İki kentin kardeş olması sürecinde o kentlerdeki yaşam kalitesi ile ilgili göstergelerle önceden belirlenmiş objektif kriterlerin kullanılması,

🎯 Yapılabilir, sürdürülebilir ve sonuç alabilir kardeş kent ilişkilerinin kurulması için buna dair temel politika, öncelik, strateji, hedef ve amaçlarla eylem planlarının düzenlenerek uygulanması,

🎯 Kardeş kent kararlarında ve ilişkilerinde öncelikle ülkemizin yürüttüğü uluslararası diplomasinin dikkate alınması,

🎯 Kardeş kent olma gerekçelerinden biri kentler arasındaki mevcut ya da olası ekonomik, ticari ilişkiler olduğundan; kardeş kent seçiminde İzmir Ticaret Odası‘nın kardeş odası olup sayısı -şimdilik- 87 olan ticaret odalarının faaliyette bulunduğu kentlerin tercih edilmesi ve bu çerçevede belediye meclisince karar alınırken ilgili meslek odalarıyla sivil toplum kuruluşlarının da görüşlerinin alınması,

🎯 İzmir Enternasyonal Fuarı‘nın son yıllardaki uygulamalarında “Misafir Ülke” ve “Misafir Kent” olarak kabul edilen ülke ve kentlerle ilişkilerin, kardeş kent ilişkileri ile ilgili politika, öncelik, strateji, hedef ve amaçlar içinde ele alınarak kent diplomasisi anlamında bütünlüğün sağlanması,

🎯 Kardeş kent ilişkilerinin, kentler arasındaki ekonomik/ticari, toplumsal, kültürel/sanatsal ve turistik faaliyetlerle ilgili bilgi ve istatistiklerin izlenerek güçlendirilmesi ve yıllık ölçekte değerlendirilerek yarattığı faydanın ölçülmesi,

🎯 Yurt içindeki kardeş kentlerle ilişkilerin güçlendirilmesi için o kentlerle ilgili hemşeri dernekleriyle olan ilişkilerin ele alınıp güçlendirilmesi ve bu derneklerin kent konseyi çalışmalarına dahil edilmesi,

🎯 İzmir‘e yurt içi ve dışı göçlerle gelen grupların geldikleri kentlerle kardeş kent ilişkisinin kurulması ve göçten kaynaklanan sorunların çözümünde bu tür ilişkilerin dikkate alınması,

🎯 İzmir’in ilçe belediyeleriyle yurt içi ve dışındaki belediyelerle “kardeş kent” olma gibi bir yöntem yerine daha çok somut bir işin ya da projenin birlikte yapılmasına veya yapılacak bir işin paylaşımına dayalı işbirliklerinin geliştirilmesine önem verilmesi,

doğru ve yerinde olacaktır.

Bundan böyle karar vericilerle uygulamacıların bu konudaki bilgileri daha da derinleştirerek araştırmalar yapması ve yukarıda sıralanan önerileri dikkate alıp tartışması dileğiyle…

Okunmasında yarar gördüklerim:

Akman, Ç., Akman, E. (2017) “Türkiye’de Kardeş Şehir Uygulamalarının Dört Büyükşehir Belediyesi Üzerinden Nitel Bir Analizi“, Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Yıl: 2017/2, Sayı 27, s.228-254.

Bay, A. (2020) “Türkiye’nin Ulusal ve Uluslararası Ölçekteki Kardeş Şehir İlişkileri – Dönemsel, Mekânsal, Kültürel, Fonksiyonel ve Politik Etkenlerin Analizi”, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Çanakkale.

Bay, A., Çalışkan, V. (2020) “Türkiye’nin Uluslararası Kardeş Şehir Anlaşmalarında Tercih Faktörleri ve Mekansal Dağılış Özellikleri“, Doğu Coğrafya Dergisi, Haziran-2020, Yıl: 25, Sayı: 43, s.73-92.

Kurutçu, K., Memiş, L. (2020) “Kıyaslamanın (Benchmarking) ve Öğrenmenin Aracı Bir Unsuru Olarak Kardeş Kent Uygulaması“, Uluslararası Yönetim Akademisi Dergisi, Yıl: 2020, Cilt:3, Sayı:1, s.37-47

Şahin, S.Z., Söylemez, E. (2014) “Türk Belediyelerinin Küresel Kardeş Kent Ağlarındaki Farklılaşmalar ve Benzerlikler“, Kentsel ve Bölgesel Araştırmalar Ağı (KBAM) 5. Kentsel ve Bölgesel Araştırmalar Sempozyumu, s.21-32.

Saldım çayıra, mevlâm kayıra…

Ali Rıza Avcan

İnsan, söz söyler. Söylediği sözün içinde, kendisi dışında kalanlara anlatmak ya da aktarmak istediği bir öz ve o özü dinleyip anlamasını istediği başka birileri vardır. Biz o öze ‘mesaj‘, mesajı alması istenen tarafa da ‘dinleyen‘ deriz. Ama bazen, oluşturulup iletilen sözün içinde herhangi bir mesaj ya da sözün iletildiği tarafta kulak kabartıp dinleyen birileri olmayabilir.

İnsan bir söz söylediğinde, o sözün içindeki mesajın dinleyen tarafından net bir şekilde anlaşılmasını ister. O nedenle düşünüp tasarladığı mesajın ‘dinlenebilir‘ ve ‘anlaşılır‘ olması gerekir. Çünkü gürültü ya da ağır işitme gibi nedenlerle dinlenemeyen mesajlar anlaşılamaz, bu nedenle de hedefine ulaşamaz.

İnsan söylediği sözün dinlenebilir ve anlaşılabilir olmasını sağlamak için elinden geleni yapar. O mesajı gürültü, karmaşa ve kaostan uzak bir ortamda sarf etmeye, ilettiği mesajın anlaşılıp anlaşılmadığını kontrol etmeye çalışır. Şayet ilettiği mesaj dinlenememişse ya da yeterince anlaşılmamışsa o mesajı tekrarlamaya, başka mesajlarla desteklemeye, dinlemeyenin ya da dinleyemeyenin ilgisini çekmeye çalışır. Meramını anlatmakta yetersiz kalıyorsa beden dilini harekete geçirir, ilettiği mesajı anlayanlardan yardım ister ya da mesajının kalıcı olması için değişik teknikler kullanır. Elektronik ya da dijital kayıt teknolojilerinin geliştiği günümüz koşullarında bunu sağlamak, söylenen sözün yüzyıllar sonrasına aktarılması o kadar kolaydır ki…

Aynı durum belirli bir amaç doğrultusunda bir araya gelip örgütlenen devlet, belediye, şirket, vakıf, dernek, dediğimiz tüm kurum, kuruluş, işletme ve örgütler için de geçerlidir.

İnsanlar ve onların oluşturduğu örgütlenmeler arasındaki iyi, sağlıklı, verimli ve sonuç alıcı ilişki ve iletişimin temeli buna dayanır, buna göre işler.

Sözün iletilemediği ve dinlenmediği ortamlar ise iletişimsizlikle malûl her türlü kötülük, karmaşa ve kaosun egemen olduğu ortamlardır.

Gelelim bugünkü yazımızın konusuna…

Tahmin ettiğiniz gibi bugünkü yazımızın konusu insanlar, gruplar ve kurumlar arasındaki sağlıklı, verimli, etkin ve sonuç alıcı iletişimi hedefleyen; ancak bunu gerçekleştiremeyen örneklerle ilgili olacak.

Bugünkü yazımın konusunu, uzun bir zamandır bilgilenmek; özellikle de İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi toplantıları canlı olarak izlemek amacıyla kullandığım İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait İzmirtube isimli Youtube kanalının kurulduğu günden bu yana yapılan milyonlarca liralık harcamalar ve harcanan onca emek ve zamana rağmen ortaya koyduğu yayınlarla kendisi ile hedef kitlesi arasında iyi bir iletişim kurup kurmadığını, hedeflerine ulaşıp ulaşmadığını; kısacası 4 yıllık faaliyet süresi içinde başarılı olup olmadığını ortaya koymak amacıyla, iki haftalık süre içinde adeta iğneyle kuyu kazarcasına gerçekleştirdiğim araştırmanın verileri oluşturuyor.

İzmirtube‘da yer alan videoların İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne olan maliyeti örneklemek niyetiyle, 23 Nisan 2021 tarihinde yapılan 1 saat 51 dakika 40 dakikalık “Dünya Çocukları İzmir’de Buluşuyor” isimli canlı yayın için yapılan ihale ile Ankara merkezli Enfest Organizasyon Limitet Şirketi‘ne 398.870.-TL’nin ödenmesi ya da “Uluslararası Maraton İzmir‘in kısa tanıtım filminin çekilmesi için yapılan ihale ile Seagull Crown and Partners Fikir Geliştirme İletişim ve Yönetim Danışmanlığı Anonim Şirketi‘ne 230.000.-TL.’nın ödenmesi örnek olarak verilebilir. Bu iki örneği dikkate aldığımızda, 4 yıllık süre içinde İzmirtube için çekilip yayınlanan ya da yayınlanmayan videolar ve filmler için ne miktarda bir bütçe ayrılıp harcama yapıldığını tahmin etmek zor olmasa gerek…

Yaptığım araştırma ve analizle ilgili verileri sizlerle paylaşmadan önce yaptığım çalışmanın zorluklarından söz etmemde sakınca görmüyorum. Çünkü bir Youtube kullanıcısının, örneğimizde İzmirtube hesabının kullanıcısı olan İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin kendi hesabına ait ekranlarda gördüğü istatistiki verilere benim ulaşmamın mümkün olmadığını; o nedenle araştırmayı İzmirtube hesabının kullanıcısı olarak görebildiğim verilerle sınırlı olarak yaptığımı belirtmem gerekiyor. Ayrıca Youtube‘un 2019 yılından bu yana hesaba yüklenen videoların hangi tarihte yüklendiği bilgisini kaldırması nedeniyle, çoğu videonun hangi tarihte yüklendiğinin bizim tarafımızdan bilinmesi mümkün olmuyor.

Bu bağlamda 24 Mayıs 2017 tarihinde açılan İzmirtube hesabının benim araştırmayı bitirdiğim 11 Haziran 2021 tarihine kadar geçen 4 yıl 17 günlük faaliyet süresindeki performansını; ancak, bizim için görünebilir bilgiler olan ‘abone sayısı‘, ‘video sayısı‘, ‘video türleri‘, ‘türlerine göre video sayısı‘, ‘video süresi‘, ‘videoyu izleyen sayısı‘, ‘videoyu beğenen sayısı‘, ‘videoyu beğenmeyen sayısı‘ ve ‘video ile ilgili yorum sayısı‘ itibariyle analiz etiğimi, bunun dışında kalıp hesap sahibi kurumun elinde olan daha ayrıntılı verilere sahip olmadığımı söylemek isterim.

Bu analizlere göre;

📌 44.100 adet abonesi olan İzmirtube‘de 11 Haziran 2021 tarihi itibariyle toplam 612 adet video bulunuyor ki; bunların tümünü sırayla ve arka arkaya izlemeye kalksanız kendinize 14 gün 12 gün 53 dakika 21 saniye ayırmak zorundasınız.

📌 Videoların en uzunu, “İzmir Sanal Kitap Günleri 2. Gün – Gecikmeli Teslimiyet – Barış Muslu” ismini taşıyor ve süresi toplam olarak 9 saat 54 dakika 33 saniye. En kısa videolar ise “Menengiç Ağacı“, “Palamut Meşesi“, “Kermes Meşesi Ağacı“, “İncir Ağacı” ve “Ahlat Ağacı” isimli 15 saniyelik beş belgesel videoya ait.

📌Youtube’un 2019 tarihli uygulaması sonrasında tüm videolardan yüklenme tarihleri kaldırılmakla birlikte içeriğinden düzenlenme tarihi belli olan toplam video sayısı 189; yani tüm videoların % 30,88’i.

📌 Toplam 612 videonun türlerine göre dağılımı ise şu şekilde: Belediye meclisi toplantısı canlı yayınları 37 adet (% 6,04), fuar, zirve, çalıştay, turnuva, açılış töreni gibi nedenlerle yapılan diğer canlı yayınlar 195 adet (% 31,86), “İzmir’de Sanat” isimli program 8 adet (% 1,30), müzik yayınları 45 adet (% 7,35), tiyatro yayınları 7 adet (% 1,14), “Haberler” 16 adet (% 2,61), belgeseller 18 adet (% 2,94), “Kulis” isimli program 7 adet (% 1,14), diğer yayınlar 279 adet (% 45,62).

📌 Canlı olarak yayınlanan bir kısım tiyatro oyununun telif hakkı nedeniyle yayın sonrasında hesaptan silindiği ve bu şekilde yayınlanan tiyatro oyunu sayısının belli olmadığı belirlenmiştir.

📌 Farklı türdeki videoların süreleri itibariyle toplam içindeki dağılımı ise şu şekildedir: Belediye meclisi toplantısı canlı yayınları % 17,00 (57 saat, 14 dakika, 38 saniye), fuar, zirve, çalıştay, turnuva, açılış töreni gibi nedenlerle yapılan diğer canlı yayınlar % 54,26 (189 saat, 19 dakika, 21 saniye), “İzmir’de Sanat” isimli program % 1,20 (4 saat, 12 dakika, 29 saniye), müzik yayınları % 10,44 (36 saat, 25 dakika, 42 saniye), tiyatro yayınları % 1,58 (5 saat, 32 dakika, 24 saniye), “Haberler” % 0,47 (1 saat, 39 dakika, 57 saniye), belgeseller % 1,03 (3 saat, 36 dakika, 36 saniye)”Kulis” isimli program % 1,75 (6 saat, 6 dakika, 50 saniye), diğer yayınlar % 12,27 (44 saat, 45 dakika, 24 saniye).

📌 Toplam 612 videonun 24.05.23017-11.06.2021 tarihleri arasındaki 4 yıl 17 günlük süredeki izlenme sayısı 1.527.170 olup bu sayının aşağı yukarı 1.500-2.000’i muhtemelen bu araştırmayı yaptığım süreçte her bir videoyu 2, 3 kez incelediğim için bana aittir.

📌 Toplam izlenme sayısının 1.527.170, abone sayısının 44.100 olduğunu dikkate alıp tüm izlemelerin aboneler tarafından yapıldığını varsaydığımızda bir abonenin ortalama olarak 34 ya da 35 videoyu izlediğini düşünebiliriz.

📌 612 video arasında en fazla izlenen videonun ise, kolaylıkla tahmin edilebileceği gibi 23 Nisan 100. Yıl Konseri nedeniyle 23 Nisan 2020 tarihinde Haluk Levent‘in arabalı vapurda verdiği konsere ait video olduğu görülür. Toplam 263.185 kez izlenen bu videonun bu kadar fazla izlenmiş olmasının başlıca nedeni, 23 Nisan 2020 tarihinin önemli bir resmi bayram olması ve sanatçı Haluk Levent‘in kurduğu “Ahbap Grubu” isimli hayran grubunun büyük etkisi olabilir.

📌 612 video arasından beğeni almayan 4 adet videoyu kapsam dışında bıraktığımız takdirde geriye kalan 608 videonun aldığı toplam beğeni sayısının 47.204 olduğu görülür ki, bu sayı her videonun ortalama 29 beğeni aldığını; ayrıca toplam sayısı 44.100 olan abonelerin ortalama olarak 1 videoyu beğendiğini gösterir.

📌 608 video arasında 135 farklı şahıs tarafından beğenilmeyen “İzmir Digital Book Fair – Reunderstanding the World with Philisophy: New World After Pandemic” isimli video en fazla beğenilmeyen video olup, bu durumun ortaya çıkmasında İzmir Sanal Kitap Günleri kapsamında bir konuşmacı olarak bu videoda yer alan Slavoj Zizek isimli ünlü Sloven felsefecinin İslam düşmanı olduğu gerekçesiyle, konuşma öncesindeki günlerde başta Yeni Asır Gazetesi olmak üzere yandaş basın, AKP il örgütü ve AKP’li belediye meclisi üyeleri tarafından hedef gösterilmesinin ve bu nedenle konuşmasının engellenmek istenmesinin ve bu düşünceyi destekleyen taraftarlarının etkili olduğu söylenebilir. Oysa aynı felsefecinin 10 Haziran 2021 tarihinde A3Haber İnternet gazetesinde yayınlanan “İsrailliler Devletlerinin Batı Şeria’da Yaptıklarından Utanç Duymalı” başlıklı makalesine bu kesimlerden bugüne kadar olumlu ya da olumsuz tek bir tepki gelmemiştir.

📌 İzmirtube kanalında yayınlanan videolara, izleyiciler tarafından yazılan yorumların sayısı ise açıkçası abonelerin yorum yapma konusunda bu videolara ne ölçüde ilgi gösterdiğini ortaya koymaktadır. Ancak yorumlarla ilgili verileri sizlerle paylaşmadan önce açıklanması gereken diğer ilginç bir durum, İzmirtube kanalının açılıp ilk faaliyetlerini yürüttüğü 2017 ve 2018 yıllarında videolara çok daha fazla sayıda yorum yazılırken, bunun 2019 yılı ile birlikte -yapılan paylaşımlar yoruma açık bırakıldığı halde- bıçak gibi kesilmesidir. İlgisizlikle eşdeğer bu kötüye gidişin içinde bulunduğumuz yıl itibariyle geldiği nokta ise yayınlanan hiç bir videoda yorumun bulunmayışıdır.

📌 Yayınlanan 612 video arasından sadece 165 tanesine yorum yapılmış olup, bunlar için yapılan yorum sayısı ise 1.292’dir. Bu durum bize mevcut abonelerin bile oturup tek bir yorum yazmadığını, bunu akıl edinemediğini ya da kaçındığını göstermektedir.

📌 Yorum yapılan 165 video arasında en fazla yorum yapılanı, Haluk Levent‘in 23 Nisan’ın 100. yılı nedeniyle verdiği arabalı vapur konseri ile ilgili videodur. Bu videonun 355 yorum almasının nedeni ise, Haluk Levent hayranlarıyla onun kurduğu “Ahbap Grubu” üyelerinin ilgisi olduğu görülür.

📌 Uzunca bir süredir izleyip arşivlediğim 37 adet belediye meclisi toplantısına ait canlı yayınlar ise tahmin edileceğinin aksine bu videoların çok az kişi (22.265) tarafından izlendiğini, bu sayının video başına ortalama 602 kişi olduğunu göstermektedir. 22.265 kişi tarafından izlenen 37 videonun aldığı beğeni sayısı 528, beğenilmeme sayısı ise 39 olup hiçbir izleyici tek bir kelime olsun yorum yazmamıştır.

Bütün bu veriler ışında yapacağımız değerlendirmeleri ise şu şekilde özetleyebiliriz:

1. 2017 yılından bu yana geçen 4 yıllık süre içinde İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ndeki birçok görevlinin zamanını ve emeğini vererek çalıştığı ve bu amaçla milyonlarca liralık bütçelerin tüketildiği İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait İzmirtube uygulaması geçirdiği değişim ve geldiği nokta itibariyle başarısız bir iletişim örneği olarak kabul edilebilir.

Hedef kitle olarak yurt içi ve dışındaki milyonlarca kişiye hitap etmesi gereken böylesi bir kanalın 2021 yılında geldiği nokta, 41.100 abone ile sınırlı kalmış, kanal ürettiği videolarla beklenen ilgiyi yaratamamış; ayrıca İzmir Büyükşehir Belediyesi ile İzmir halkı ve İzmir dışındaki İzmirlilerle gerekli düzeyde ilişki ve iletişim kuramamış, adeta paylaştığı videoları kendi personeline dahi izletemez bir duruma gelmiştir. 2019 öncesindeki videolarla sonrasındakiler arasındaki izlenme, beğenilme ve yorum yazma farklılığı bile bu kötüye gidişi göstermektedir.

Oysa yapılması gereken, “saldım çayıra mevlâm kayıra” anlayışından sıyrılarak İzmirtube‘a yüklenen her videonun takip edilip izlenmesi, daha fazla kişi tarafından izlenip beğenilmesi için çaba harcanması, yayın programıyla içeriğinin hedef kitlenin talep ve beklentileri doğrultusunda belirlenmesi; böylelikle, İzmirtube‘un belediye ile hemşerisi arasında karşılıklı etkileşimi esas alan bir iletişim kanalı haline getirilmesidir.

2. İzmirtube uygulamasının şeffaflık açısından en sorunlu olduğu diğer bir nokta da, İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi toplantılarının canlı izlenmesi ile ilgili verilerdir. Bu rakamlara baktığımızda nüfusu 4,5 milyona yaklaşan bir büyük kentte meclis toplantılarını izleyenlerin sayısının toplantı başına 602 kişi olduğu gerçeğini dikkate aldığımızda, seçim meydanlarında söylenen “belediye cebinizde” söylemlerinin aradan iki yıl geçmiş olmasına karşın ne ölçüde gerçeklikten uzak olduğunu rahatlıkla anlayabiliriz.

Bu yetersizliğin diğer bir nedeni de, meclis toplantılarında meclis başkanı ve üyeleri tarafından kullanılan dilin, canlı yayınları izleyecek vatandaşlar tarafından anlaşılması zor, çetrefilli bir dil olmasıdır. Görüşme ve oylamaların karar numaralarıyla ifade edildiği, komisyon raporlarının okunmadığı, yüzlerce kararın tek bir çırpıda oylanıp kabul gördüğü şeffaflıktan uzak görüşmeler, bunu anlamak isteyen vatandaş açısından fazlasıyla anlaşılmaz ve zorlayıcıdır. O nedenle, katılımın meclis toplantılarının canlı yayınlanması suretiyle geliştirildiğini söylemek -ne yazık ki- mümkün değildir. Nitekim canlı meclis toplantılarını izleyen sayısı da bu gerçeği ortaya koymaktadır.

İzmirtube‘un 24.05.2017-11.06.2021 tarihleri arasındaki 4 yıl 17 günlük sürede yayınladığı toplam 612 videonun özelliklerini aşağıdaki linkten indirebileceğiniz PDF dosyasında görebilirsiniz:

Fare doğuran dağ olmak…

Ali Rıza Avcan

Halk arasında sıkça kullanılan “dağ fare doğurdu” deyimi, İnternet’in önemli bilgi kaynağı Vikisözlük‘e göre, “Kendisinden büyük şeyler beklenen bir kişinin küçük bir ürünle ortaya çıkması” anlamına geliyor. Ekşi Sözlük ise bu sözcüğün orijinal halinin ünlü Romalı şair Horatius‘un Ars Poetika yapıtının 139. satırında Latince deyişiyle parturient montes, nascetur ridiculus mus olarak geçtiğini söylüyor.

İnsanlarda büyük hayal kırıklıklarına neden olan bu halin siyasetteki versiyonu ise beğenip seçtiğiniz belediye başkanlarıyla milletvekillerinin ve meclis üyelerinin sizin onlardan beklediğiniz şeyleri yapmaması ya da yapamaması veya tam tersine yapması anlamına geliyor.

Bu içler acısı halin yaşadığımız kentteki en son örneği ise yazdığı özgeçmişlerde ve katıldığı söyleşilerde, lise öğrencisi iken Devrimci Liseliler Birliği‘nin kurucu üyeleri arasında yer aldığını söyleyerek kendisine devrimci bir profil çizen İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından Çeşme Yarımadası’nda yapılacak olan Çeşme Turizm Projesi‘ndeki ikircikli tutumu ve bu proje konusunda, sağ cenahtan gelmesi nedeniyle pek de umutlu olmadığımız İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu‘nun Kanal İstanbul Projesi‘ne net bir şekilde karşı çıkıp halkı örgütleyen tutum ve cesaretinden yoksun oluşudur.

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in bu konuda İzmirlinin tercihlerinden kopuk ikircikli siyaseti, yine aynı partiden Çeşme Belediye Başkanı Ekrem Oran‘ın, 20 Temmuz 2020 tarihinde projeye karşı çıkanları vatan hainliği ile suçlayan tutumu ve 28 Nisan 2021 tarihinde online bağlantıyla İzmir Ticaret Odası Meclis Toplantısı‘na katılan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu‘nun “Çeşme Turizm Projesi İzmir halkı tarafından benimsenir ve beğenilirse, bir beton ormanına dönüşmezse, büyük ölçekte yeşil korunursa elbette destek veririz” söylemi ile birleştirildiğinde, CHP’nin teslimiyetçi bir siyasetle adeta projeye sahip çıktığını görürüz.

Nitekim, Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy‘un 15 Haziran 2020 tarihinde Tarihi İzmir Agorası’nda düzenlediği basın toplantısında;

Başta ticaret odamıza ve ilgili belediyelerimize birçok STK’mıza projeyi desteklerinden dolayı teşekkür ederim. Biz çok iyi niyetli bir şekilde bu projeye başladık. Türkiye’nin en şeffaf, en çevre duyarlı, koruma kullanma dengesi yüksek proje halinde sadece Türkiye’ye değil dünyaya örnek olmasını istiyoruz. Bu bağlamda odalarla da yakın ilişki içindeyiz. Geniş katılımlı bir komisyon oluşturduk. İnşallah bundan sonra daha da hızlı ilerleyeceğiz. Çeşme Projesi’nden elde edilecek gelirin büyük bir kısmını Çeşme projesinin altyapısında sonra da Ege Bölgesi’nin altyapısında kullanacağız ki İzmir öncelikli. Bu bağlamda da Kemeraltı ve Agora’yı gözlemlemek istedik. Kültür ve Turizm Bakanlığı olarak ilk etapta buraya destek vereceğiz. Bu projelerde elde ettiğimiz gelirin bir kısmı buraya.” diyerek yönetim kurulu başkanlığını Tunç Soyer‘in yaptığı TARKEM‘e işaret ettiğini ve bunun üzerine TARKEM yetkililerinin büyük bir memnuniyetle ellerini ovuşturduğunu hatırladığımız bir süreçte…

Ayrıca Çeşme Turizm Projesi ile ilgili karar ve tanıtım toplantılarının İzmir Ticaret Odası salonlarında yapıldığı bir süreç içinde, İzmir Kalkınma Ajansı ile İzmir Vakfı tarafından İzmir Büyükşehir Belediyesi adına hazırlanan İzmir Tanıtım Turizm Strateji Eylem Planı 2020-2024 başlıklı resmi belgede Çeşme Yarımadası‘ndaki agroturizm hedeflerinin gerçekleştirilmesi konusunda İzmir Büyükşehir Belediyesi yerine İzmir Ticaret Odası‘nın görevli kılınması da bize gidilen yol konusunda önemli ipuçları vermektedir.

Gelelim 4 Haziran 2021 tarihinde İzmir Kent Konseyleri Birliği tarafından düzenlendiği iddia edilen, gerçekte ise İzmir Büyükşehir Belediyesi ile TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu tarafından ortaklaşa düzenlenen “Yarımada’nın Sorunlarını Ortak Akılla Çözüyoruz” başlıklı Çalıştay ve Forum‘u değerlendirmeye.

Bildiğiniz gibi, 1 Haziran 2021 tarihli “İzmir Büyükşehir Belediyesi, Yarımada Çalıştay ve Forumu’nu Düzenliyor” başlıklı yazımla, belediye ile bağlantısı ortaya çıkmasın kaygısıyla İzmir Düşünce Topluluğu ve İzmir Kent Konseyi seçeneklerini bir yana koyup çoğu İzmirlinin tanıyıp bilmediği ve tüzel kişiliği olmadığı için bu konuda dava açma yetkisi bile olmayan İzmir Kent Konseyleri Birliği isimli sivil bir oluşum tarafından düzenlendiği söylenen organizasyonu, bu tür toplumsal mücadelelerin dürüstlük ve samimiyet ilkesi çerçevesinde yürütülmesi gereğini hatırlatarak eleştirmiş, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer tarafından görevlendirildiği anlaşılan bir eski İzmir milletvekili ve onun danışmanı ile TMMOB İKK tarafından danışıklı dövüş şeklinde İzmir Kent Konseyleri Birliği‘ne ısmarlanan çalışmanın aslında çalıştay formatına uygun olmayan kurgusu, konuyu bilimsel bir şekilde ele alıp tartışmaktan uzak vitrin süsü niteliğindeki medyatik konuşmacıları, belediyede üst düzey görevlerde çalışan bazı konuşmacıların gerçek görev unvanlarını gizlemeleri, TMMOB İKK kapsamındaki bazı meslek odalarının bu organizasyon içinde yer almayı doğru bulmamaları nedeniyle söz konusu organizasyonu sorgulayan değişik sorular sormuştum. Ardından da 2020 yılında 70 sayfalık Çeşme Turizm Projesi Ön Değerlendirme Raporu‘nu düzenleyerek kamuoyunu bilgilendiren TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu‘nun bundan sonra yapması gereken işin, konuyu kendi kurumsal kimliğini arka plana alarak yeniden masaya yatırmak değil; halen İzmir Büyükşehir Belediye Başkan Danışmanlığı görevinde bulunan Doç. Dr. Koray Velibeyoğlu‘nun sorumluluğunda hazırlanan 2014 tarihli Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi 2014-2023 belgesi ile TMMOB İKK tarafından 2020 yılında hazırlanan Çeşme Turizm Projesi Ön Değerlendirme Raporu‘nda ortaya konulan ayrıntılı bilgileri kullanması gereken Millet İttifakı’na dahil tüm belediye başkanlarıyla siyasi partilerin il ve ilçe yöneticisi, milletvekili ve genel başkanlarının AKP’li Külltür ve Turizm Bakanı ile AKP’nin bu kentteki temsilciliğine soyunan İzmir Ticaret Odası, İzmir Ticaret Borsası, Ege Bölgesi Sanayi Odası gibi kurumların dümen suyunda dolaşan tavır ve tutumlarından vazgeçerek, aynen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu‘nun Kanal İstanbul konusunda ortaya koyduğuna benzer bir tavırla konuyu siyasileştirmeleri gerektiğini ifade etmiş, bu öneriyi TMMOB İKK Dönem Sözcüsü ile bazı meslek odalarının başkanlarına iletmiştim.

Söz konusu çalıştay ve forum, duyurulduğu gibi 4 Haziran 2021 tarihinde İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait Havagazı Kültür Merkezi‘nde yapıldı. Çalıştay öncesinde oturumların İzmirtube tarafından canlı olarak yayınlanacağı duyurulduğu halde bu yayın yapılmadı ve biz de ancak çalıştay ve foruma katılan arkadaşlarımızın bizlere anlattıklarıyla yetindik.

Buna ek olarak aynı gün İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin web sayfasında yayınlanan “Bir belediye başkanının önce o şehrin doğasını, iklimini, ağacını koruması gerek” başlıklı haberle bilgilenmeye çalıştık.

Belediye tarafından hazırlanan haber metninde, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in söz konusu çalıştaya katılarak program dışı bir konuşma yaptığı belirtiliyor ve konuşmasından alıntılanan ve bizim de ayırt edilmesi niyetiyle kırmızı renkle işaretlediğimiz aşağıdaki dört ayrı paragraf aktarılıyordu. Aktarılan bu dört bölümde de Çeşme Turizm Projesi’ne net ve kesin bir şekilde karşı çıkılmıyor, “ortada fikir var proje yok” denildikten sonra projenin Yarımada’nın % 55’ini kapsadığı ve proje alanındaki arazilerin % 97’sinin kamuya ait olduğu, bu projenden elde edilecek faydanın küçük olması nedeniyle yapılmasından vazgeçilebileceği ihtimalinin olduğu belirtiliyordu.

Bir belediye başkanının asli sorumluluğunun görev yaptığı kenti korumak olduğunu düşünüyorum. Hiçbir belediye başkanının görev yaptığı yer babasının mülkü değildir. Biz nöbetçiyiz, görevimiz bize bırakılan mirası korumaktır. Ben de bunun için çalışacağım.

İnsanların doğanın dengesini bozup bir hayat kurmaya başlaması 12-13 bin yıl öncesine gidiyor. Tarımın keşfiyle doğanın ritmi dışında bir hayat arayışı başlıyor. İkinci kırılma Sanayi Devrimi ile başlıyor, doğa artık bir meta olarak görülmeye başlanıyor. Giderek doğanın daha çok talan edildiği bir 200 yıl yaşıyoruz. Rönesansı yaşamamış ülkelerde bu talan çok daha vahşi olabiliyor.” 

Projesi daha ortada yok, fikir var. Biz hala projeyi görmedik. Bu fikrin istihdam gibi ışıltıları var ama proje yarımadanın yüzde 55’ini kapsıyor. Projedeki alanın yüzde 97’si kamu mülkü. Yüzde 97’si kamu arazisi olan bir yerde şöyle bir sonuç ortaya çıkabilir: Oraya sadece parası olan girer. Kapitalist üretim ilişkilerinin dayattığı hız ve büyüklük telaşı geçmişle bağımızı da kopartıyor. Kanal İstanbul yapılamayacak kadar mega bir proje. Çıkacak fayda ise yapılmamasına göre çok daha düşük. Bu projenin de böyle olma ihtimali var.

Gerçekten çok insan emek vermiş, ciddi bir çalışma yapılmış. Bu emek Yarımada’nın geleceğinin tasarlanması ve korunmasında önemli ipuçları veriyor. Bunu Kültür ve Turizm Bakanı ve bakanlığın ilgili kişilerine ileteceğim. Bir belediye başkanının asli sorumluluğunun görev yaptığı kenti korumak olduğunu düşünüyorum. Altyapı, su, ulaşım hepsi arkasından geliyor. Önce yaşadığı şehrin doğasını, iklimini, ağacını koruması gerek. Hiçbir belediye başkanının görev yaptığı yer babasının mülkü değildir. Biz nöbetçiyiz, görevimiz bize bırakılan mirası korumaktır. Ben de bunun için çalışacağım.

Bence İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in yaptığı konuşmadan seçilip haber olarak yayınlanan dördüncü paragrafın, 2015 yılında kendisiyle yaptığım görüşme ve katıldığım bir arama konferansı nedeniyle özel bir önemi var. Çünkü dördüncü paragrafta, halen kendisinin danışmanlığını yaptığı halde çalıştay programında “akademisyen” sıfatıyla katılan Doç. Dr. Koray Velibeyoğlu‘nun 2014 yılında yayınlanan “Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi 2014-2023” belgesi ile ilgisi var. Tunç Soyer bu paragrafta bu çalışmayı ciddi bir çalışma olarak niteleyip Yarımada’nın geleceğinin tasarlanması ve korunmasında önemli ipuçları içerdiğini, bu hususu Kültür ve Turizm Bakanı ile bakanlığın ilgili kişilerine ileteceğini belirtiyor.

Oysa geçmişte yaşanan şeyler hiç de kendisinin söylediği gibi değildir…

Her şeyden önce “Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi 2014-2023” isimli belge 2014-2023 İzmir Bölge Planı çalışmaları kapsamında, İzmir Kalkınma Ajansı tarafından İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü, Ege Üniversitesi ve Dokuz Eylül Üniversitesi‘ne hazırlatılmıştır. Bu husus, söz konusu belgenin 2. sayfasında yazılıdır.

Bu çalışmaya İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü’nden Proje Yürütücüsü Olarak Yrd. Doç. Dr. Koray Velibeyoğlu, Doç. Dr. Semahat Özdemir, Prof. Dr. Alper Baba, Öğretim Görevlisi Dr. Zeynep Durmuş Arsan, Araştırma Görevlisi Hamidreza Yazdani, Araştırma Görevlisi Dalya Hazar, Ege Üniversitesi’nden Prof. Dr. Adnan Kaplan, Prof. Dr. Murat Boyacı, Prof. Dr. Yusuf Kurucu, Öğretim Görevlisi Dr. Nurdan Erdoğan, Araştırma Görevlisi Özlem Yıldız, Dokuz Eylül Üniversitesi’nden Prof. Dr. Hüsnü Erkan, Araştırma Görevlisi Eser Afşar, İzmir Kalkınma Ajansı’ndan Sibel Ersin, Saygın Can Oğuz, Filiz Morova İneler ve Hülya Ulusoy katılmıştır.

Geniş bir ekip tarafından gerçekleştirilen bu çalışma, İzmir Büyükşehir Belediyesi eski başkanı Aziz Kocaoğlu döneminde hazırlandığı ve bu dönem içinde Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in ilk mahalli seçimde İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığına aday olacağı bilindiği için adeta Çeşme Yarımadası bütününde Seferihisar‘da yapılanları görmeme ya da önemsememe çabasındadır. Bu tespitin en önemli kanıtı 316 sayfadan oluşan belgede “Yavaş Şehir” sözcüğünün 5, “Citta Slow” sözcüğünün ise 3 kez geçmiş olması, bu sözcüklerle ifade edilen stratejinin bir hedef olarak gösterilmemesidir. Oysa o tarihlerde kamuoyunda yaygın olan görüşlere göre “Yavaş Şehir” ya da “Citta Slow” projesinin Yarımada’nın Karaburun ve Urla gibi merkezlerinde de uygulanma şansı bulunmakta, bu nedenle bu projenin Yarımada geneline yaygınlaştırılması mümkün görülmektedir.

Tüm bir Yarımada’daki sürdürülebilir kalkınmanın stratejisini belirleme iddiasıyla yapılan bu çalışmada Seferihisar‘daki “Yavaş Şehir” ya da “Citta Slow” hareketinin dikkate alınmaması, önemsenip önerilmemesi durumu haliyle Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in de dikkatini çekmiş ve bundan rahatsız olmuştur.

Tunç Soyer bunun üzerine bir dönem birlikte çalıştığım yönetim danışmanı Nihat Demirkol‘dan düzenleyeceği Yarımada Arama Konferansı’nda moderatörlük yapması konusunda yardım ister. Bu talep üzerinde Nihat Demirkol da, “Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi 2014-2023” belgesi ile ilgili olarak benim görüşlerimi sorar. Ben söz konusu strateji belgesi için hazırladığım değerlendirme raporunu Nihat Demirkol‘un isteği üzerine arama konferansı öncesinde Tunç Soyer‘e göndererek kendisinden övgüler alırım.

4 Nisan 2015 tarihinde Çeşme’den, Urla’dan, Karaburun’dan gelen geniş bir katılımcı kitlesi ile yapılan arama konferansı sırasında konferansın moderatörlüğünü yapan Nihat Demirkol‘a yardım ederim.

Ama yapılan bu arama konferansı sonrasında Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer‘den Yarımada ölçeğinde inisiyatif alma konusunda beklediğimiz ikinci, üçüncü hamleleri göremeyiz ve mevcut durumu kabullendiği yorumlarını yaparız.

BU durum bize, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in 2014 yılında hazırlanan “Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi 2014-2023” belgesinden haberdar olduğunu ve şimdiye kadar istediği takdirde bu belgeyi ve bu belgedeki bilgileri kullanabileceği noktasına getirir ki, bu belgede yazılı olan hedeflerin 2014 yılından bu yana uygulanıp uygulanmadığı ya da uygulansa bile hedeflere ulaşılıp ulaşılmadığı ne yazık ki belli değildir… Hazırlanan belgeye dair bir eylem planı bulunmadığı; ayrıca, bu belgenin ilişkili olduğu 2014-2023 dönemi İzmir Bölge Planı‘nın da gerçeklerden uzak bir temenniler demeti olduğu bilindiği için her karşılaşmamızda, kendisinden net bir cevap alamayacağımı bile bile sayın Koray Velibeyoğlu‘na bu konuyu hatırlatırım.

4 Haziran 2021 tarihinde yapılan çalıştay ve forum ile ilgili en ayrıntılı haberi veren Yeni Haber İnternet Gazetesi’nin “Yarımada Projesi İzmir’in Kanal İstanbulu’dur” başlıklı yazısında TMMOB Mimarlar Odası İzmir Şubesi Başkanı İlker Kahraman‘ın söyledikleri ise bizlere CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu‘nun bu proje için açık kapı bırakan siyasetini hatırlatmaktadır:

Üst ölçekli stratejilerle uyum yakalansaydı, mekânsal değişim kıyı art alan ilişkileri gözeten bir çerçeve oluşturulsaydı, doğal ekosistem önemsenseydi, bölgesel miras korunsaydı, sosyal entelektüel sermaye fırsat sunulsaydı, her kesimin karar verme süreçlerine dahil edilseydi bu projeye evet derdik.”

Oysa, karşımızda bütün bu koşullar sağlansa bile tüm Yarımada’nın % 55’ini kapsayan bir proje durmaktadır. Genel bir kabulün koşulu olarak öne sürülen bu hususlara başka projelerde AKP iktidarı tarafından ne ölçüde uyulduğu ortada iken bu projede iyimser bir yaklaşımla şu, şu olsaydı biz kabul ederdik demenin ne ölçüde anlamlı, etkili ve sonuç alıcı olduğu da dikkate alınmalı; hatta sorgulanmalıdır.

Evet, söyleyeceğimi söyleyip yazacağımı yazdıktan sonra gelelim son söz’e…

Ne demiştik yazının başında? Fare doğuran dağ ya da dağ fare doğurdu demiş ve karşımızdaki manzarayı doğru bir şekilde tarif etmeye çalışmıştık…

Adı sanı bilinmeyen ve tüzel kişiliği olmadığı için böylesi bir toplantıyı düzenleme ya da Çeşme Turizm Projesi‘ni dava etme hakkına bile sahip olmayan bir oluşum adına yaptırılan bu “utangaç” çalıştay ve forumun, projenin asıl sahibi AKP iktidarı nezdindeki vurucu etkisi, sonuç alıcı yankısı, şimdiye kadar ortaya konulandan farklı bir yanı ne olmuştur acaba?

Bir bilen varsa, lütfen bir adım ileri çıksın….

“Projesi daha ortada yok, fikir var. Biz hala projeyi görmedik”….

İzmir Büyükşehir Belediyesi, Yarımada Çalıştay ve Forumu’nu düzenliyor…

Ali Rıza Avcan

Evet, işin doğrusunu söylemek gerekirse; İzmir Büyükşehir Belediyesi 4 Haziran 2021 tarihinde İzmir Kent Konseyleri Birliği ve TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu ile birlikte “Yarımada’nın Sorunlarını Ortak Akılla Çözüyoruz” iddiasıyla Yarımada Çalıştay ve Forumu‘nu düzenliyor.

Hem de kendisine ait Tarihi Havagazı Fabrikası’nda…

Düzenlenen davet yazısı ile afişlerde bu organizasyonu İzmir Kent Konseyleri Birliği düzenlediği belirtilmiş olsa da; işin aslı, bu organizasyonu İzmir Büyükşehir Belediyesi düzenliyor. Hem de İzmir eski milletvekili Zeynep Altıok ve danışmanı Taylan Üstün Özgür‘ün sorumluluğunda… TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu ve bazı meslek odalarıyla işbirliği içinde…

Evet, son 15-20 gündür bu organizasyonun yapılacağını biliyorduk ve bu bilgi çerçevesinde düzenleyici kuruluş olarak ilk önce Tunç Soyer yandaşlarının bir araya getirildiği İzmir Düşünce Topluluğu‘nun düşünüldüğünü; ancak hem bu grup içindeki huzursuzluklar hem de organizasyonun İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer ile bağlantısı ortaya çıkar kaygısıyla bu topluluktan vazgeçildiğini öğrenmiştik.

Ardından düzenleyici kuruluş olarak İzmir Kent Konseyi‘ne gidildiğini; ancak, yine şekilde İzmir Büyükşehir Belediyesi ile İzmir Kent Konseyi arasındaki vesayet ilişkisi ve İzmir Kent Konseyi Başkanı Seniye Nazik Işık‘ın bu göreve Tunç Soyer‘in desteği ile gelmiş olması nedeniyle bu niyetten de vazgeçildiğini biliyoruz.

Sonunda anlaşılıyor ki, çalıştay ve forum düzenleme ihalesi tüzel kişiliği bile olmayan ve çoğu İzmirlinin bilgi sahibi olmadığı İzmir Kent Konseyleri Birliği‘ne kalmış gibi gözüküyor. Açıkçası hangi ilçe kent konseyinin üye olduğunu kesin olarak bilmediğimiz, üstüne üstlük üye olduğunu tahmin ettiğimiz Buca ve Seferihisar kent konseylerine ait genel kurulların mahkeme kararları ile iptal edildiği bir süreçte, bu organizasyonla ilgili kararın tüm kent konseylerine ve o konseylerin başkanlarına sorulup danışılmadan verildiğini, bu nedenle bazı kent konseylerinin kurumsal özgürlüğü ortadan kaldıran bu durumdan hoşnut olmadığını biliyoruz.

Şimdiye kadar Çeşme Projesi boyutunda bir sorunla ilgilenmemiş, bu konuda çalışmalar yapmamış bir oluşumun çıkıp ben bu konuda çalıştay düzenleyip forum yapacağım demesi İzmir kamuoyu ve toplumsal mücadeleler tarihi açısından hem görülmüş bir şey değil, hem de bu mücadeleyi başlatmış olan kurum ve şahıslar açısından akılcı, etik ve sonuç alıcı değil…

Ortada bu sorunla bugüne kadar ilgilenip koskocaman 70 küsur sayfalık rapor yazmış bir TMMOB İKK ve bu sorunu hukuki yoldan çözmek için avukat Şehrazat Mercan ve Senihi Özay gibi değerli hukukçuların liderliğinde dava açmış kurum ve kişiler varken çıkıp onlara bilgi dahi vermeden ya da danışmadan, alakasız bir oluşumu öne sürerek ve onun ismi altında TMMOB‘ye bağlı bazı odalarla eski bir milletvekilinin kendince düzenlemeler yapması İzmir’deki demokratik yaşamın geleceği açısından sorunlu gözüküyor.

Çünkü bir toplumsal hareket ya da mücadelenin nasıl başlarsa öyle devam edip sonuçlanacağına inanıyoruz. Başlangıçta yapılacak yanlışlık ya da eksikliklerin o mücadeleye ve bu kentteki demokratik yaşama zarar vereceğini, mücadele süreci içinde yolların ayrılmasına neden olacağını biliyoruz. Aynen Kültürpark mücadelesinde yaşadıklarımız gibi…

4 Haziran tarihli Yarımada Çalıştay ve Forumu ile ilgili olarak ayrıca 31 Mayıs 2021 tarihinde gönderilen davet mektubu ile 1 Haziran 2021 tarihinde dağıtılan afişlere baktığımızda Çeşme Yarımadası‘nın geçmişi, bugünü ve geleceğine dair araştırmalar İYTE öğretim üyesi Koray Velibeyoğlu‘nun başkanlığında İzmir Kalkınma Ajansı, İzmir Büyükşehir Belediyesi ve İzmir Yüksek Teknoloji Üniversitesi (İYTE) tarafından hiç incelenmemiş ve Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi Raporu gibi koskocaman bir araştırma hiç yapılmamış gibi ifadelerin kullanıldığı, Çeşme Yarımadası sanki ilk kez keşfedilip araştırılıyormuş gibi cümlelerle bugüne kadar yapılanlara; özellikle de bu çalışmayı geçmişte yıllarca yapmış Koray Velibeyoğlu‘na haksızlık edildiğini görüyoruz.

Ardından da organizasyonu yapan perde önündeki ve arkasındaki kurum ve şahıslara şu soruları sormak istiyoruz:

📌 Niye bu konu ile şimdiye kadar hiç bir ilgisi olmayan bir oluşum, düzenleyici kurum olarak seçilmiştir?

📌 Niye böylesi bir organizasyonun içinde İzmir Büyükşehir Belediyesi ile ilçe belediyeleri yoktur?

📌 İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nde, TMMOB İKK‘da ya da İzmir Kent Konseyleri Birliği‘nde herhangi bir görevi olmayan eski bir İzmir milletvekili ile danışmanının organizasyon içindeki varlığı ne anlama gelmektedir?

📌 Konuşmacılar arasında bir adet CHP Bursa milletvekili varken niye bir İzmir milletvekili yoktur?

📌 Ülkemizin Akdeniz ve Ege sahillerinin yağmalandığı dönemlerde önce TÜRSAB başkanlığı ardından Refah Yol Hükümeti‘nin Turizm Bakanı ve ANAP milletvekilli olan eski bir siyasetçi, akil insan olarak programa nasıl dahil edilmiştir?

📌 Niye böylesi önemli bir organizasyonun içinde Millet İttifakı‘nı oluşturan CHP ve İyi Parti‘nin il ve ilçe başkanları ve örgütleri yoktur?

📌 AKP İktidarının dayattığı Çeşme Turizm Projesi‘nin tartışması niye bu belediye başkanları, İzmir milletvekilleri, CHP ve İyi Parti‘nin il ve ilçe örgütleriyle siyasi bir platforma taşınmamaktadır?

📌 Niye bu organizasyon için İzmir’de faaliyet gösteren EGEÇEP ve İzmir Yaşam Alanları (İYA) gibi örgütlerle Çeşme’de faaliyet gösterdiğini bildiğimiz Ekinoks Çevre ve Kültür Derneği‘nden destek alınmamış, organizasyon komitesine bu örgütler niye dahil edilmemiştir?

📌 Niye Çeşme Turizm Projesi için dava açan gruplar organizasyon komitesine dahil edilmemiştir?

📌 Niye, iki adet belediye başkan danışmanı hazırlanan programda bu görev unvanlarıyla değil de, “Doğa Derneği Eski Başkanı” ve “Akademisyen” gibi İzmir Büyükşehir Belediyesi ile ilişkileri gizlenerek takdim edilmiştir?

📌 Niye Çeşme Turizm Projesi‘nin değerlendirilmesi, konuşmacılar arasında sadece 15 dakika süre ile konuşacak Prof. Dr. Erdoğan Atmış‘a verilerek diğer konuşmacıların bu konudan uzak tutulması sağlanmıştır?

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin bu soruları doğru, inandırıcı ve samimi bir şekilde yanıtlamasını beklerken; böylesi büyük ve önemli bir mücadelenin davaya inanmış ilgili ve doğru seçilmiş kurum ve kişilerin yapacağı doğru ittifaklarla ve doğru yöntemlerle yönetilmesi gerektiğini, hiç bir kurum ya da şahsın perde arkasında kalma hakkı olmadığını ve hiçbir kurum ya da şahsa böyle bir pozisyonu kullanma hakkının verilmemesi, tüm kurum ve kişilerin cesaretle sorununun üstüne giderek korkak, sinik ve teslimiyetçi tutumlardan uzak durmasını gerektiğini söylemek istiyoruz.

Ama her şeyden önce;

Bu kentte yaşayan ya da bu kenti temsil eden tüm siyasetçilerin ve belediye başkanlarının Çeşme Turizm Projesi’ne karşı politik bir tavır alarak; aynen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun “Kanal İstanbul” projesine yaptığı gibi tüm varlığıyla karşı çıkmasını, korkusuzca ortaya atılarak bu çalıştay ve formu ben düzenledim, “Çeşme Turizm Projesi’ne Hayır!” diyorum demesini,

“Betonlaşma çok olmazsa, yeşil büyük ölçüde korunursa ülkeye döviz getirecek bir projeye negatif bakmayı asla düşünmüyoruz” şeklinde ifade edilen teslimiyetçi CHP politikalarına izin verilmemesini talep ediyoruz.

‘Bir başka tarım’ iddiasının İzmir macerası… (7)

Ali Rıza Avcan

Nihayetinde, yedi bölümden oluşan yazı dizimizin sonuncu bölümüne geldik…

Az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik; bu dizimizin başlangıcı olan Seferihisar ile ilgili üç bölümlük diziyi de dikkate alırsak, toplam 10 bölümde Seferihisar’la İzmir arasındaki Karadağ‘ı aşıp gerçeklerin harman olduğu İzmir Çukuru’na vardık… Bu uzun ve zorlu güzergahta, Evliya Çelebi misali azimle mücadele edip İzmir’in orta yerine geldiğimizde, ünlü efelerle kızanlarının yattığı mapusanenin yıkılarak yerine ruhsatsız bir otopark yapıldığını, işgalin başında ilk kurşunu kimin attığı ya da İzmir’i kimin yaktığı konusunda hararetli tartışmalarının yapıldığını, sokak isimlerinin numaralara dönüştürülmesi nedeniyle şehrin hafızasını yetirdiğini, rıhtımdaki bin bir çeşit dil karmaşasının yok olduğunu; ama asıl önemlisi Seferihisar’da büyük bir heyecanla “küçük çiftçiyi koruyoruz“, “atalık yerli tohumlara sahip çıkıyoruz“, “kooperatifleşmeyi teşvik ediyoruz” ve “tarımda kadın işgücüne değer veriyoruz” diyenlerin burada rotayı tam 180 derece döndürerek uluslararası tarım tekellerinin bu ülke ve kentteki işbirlikçileriyle iş tuttuğunu, küçük çiftçiyi unutup endüstriyel tarımı savunanlarla birlikte karışık işler çevirmeye kalktığını, daha düne kadar üreticiyi tarım işçisine dönüştürür dedikleri yeni yeni şirketler kurduklarını görüyoruz.

Evet, bugün -sizin de tahmin ettiğiniz gibi- İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin “girişimciliği destekliyoruz” söylemiyle tarım konusunda Türkiye Sanayici ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD) ve onun İzmir’deki üyeleriyle işbirliği yapmasını ele alacağız.

Bilindiği üzere İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi, Dış İlişkiler ve Turizm Dairesi Başkanlığı‘nın iki ayrı talebi üzerine 13.07.2020 tarih, 376 sayılı kararıyla 1 yıllık süre için Türkiye Sanayici ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD) ile ve 08.03.2021 tarih, 217 sayılı kararıyla 3 yıllık süre için TÜSİAD üyesi Yaşar Üniversitesi ile işbirliği protokolü yapılmasına ve protokollerin Mustafa Tunç Soyer tarafından imzalanmasına karar verir.

Bu çerçevede, İzmir Büyükşehir Belediyesi Dış İlişkiler ve Turizm Dairesi Başkanlığı‘nın ve bu başkanlığa bağlı şube müdürlüklerinin çalışma esas ve usullerini belirlemek amacıyla İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi tarafından kabul edilmiş yönetmeliklerle kurum üst yöneticisi tarafından onaylanmış yönergelere göre kendi görev alanına girmeyen bu iki önerinin niye Dış İlişkiler ve Turizm Dairesi Başkanlığı tarafından hazırlanıp belediye meclisine sunulduğu da anlaşılamamıştır.

İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nin TÜSİAD ile işbirliği yapılması için aldığı kararın gerekçesi, “İzmir’in girişimcilik ekosisteminin geliştirilmesi, girişimcilik alanında eğitimlerin verilmesi ve girişimci gençlere yönelik ortak çalışma alanı sağlanmasına yönelik İzmir Büyükşehir Belediyesi bünyesinde kurulacak Girişimcilik Merkezi ile programının oluşturulabilmesi“, Yaşar Üniversitesi için de “İzmir’in girişimcilik ekosistemini geliştirmek, girişimciliğe ilişkin farkındalığı ve yetkinliği artırmak, İzmir’in sorunlarına girişimciler ile birlikte sürdürülebilir çözümler geliştirmek“,

Yaşar Üniversitesi ile işbirliği yapılması için aldığı kararın gerekçesi ise, “İzmir’in girişimcilik ekosistemini geliştirmek, girişimciliğe ilişkin farkındalığı ve yetkinliği artırmak, İzmir’in sorunlarına girişimciler ile birlikte sürdürülebilir çözümler geliştirmek amacıyla İzmir Büyükşehir Belediyesi bünyesinde kurulan Girişimcilik Merkezi’nde İzmir’de Yaşar Üniversitesi ile iş birliği halinde üç (3) yılla sınırlanan bir ortak hizmet projesinin yapılabilmesi” olarak belirtilmiştir.

Bu iki karara göre, TÜSİAD ve Yaşar Üniversitesi ile imzalanan işbirliği protokollerinin içeriği İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından kamuoyuna açıklanmadığı için, 27 Nisan 2020 tarihinde CİMER kanalıyla yaptığımız bilgi edinme talebimize, yasal süre olan 15 gün içinde henüz cevap verilmediği için bu iki protokolün ayrıntıları konusunda şimdilik herhangi bir bilgiye sahip değiliz.

İzmir Büyükşehir Belediyesi, bu iki meclis kararında belirtilen Girişimcilik Merkezi İzmir‘i bizlerin Darağacı mevkii olarak bildiği Umurbey Mahallesi, 1512 Sokak No:29 Konak adresindeki belediyeye ait tarihi bir yapı restore ederken, Mustafa Tunç Soyer de 27 Ocak 2021 tarihinde Ödemiş Belediyesi Kültür Merkezi’nde yaptığı konuşmada, “TÜSİAD ile kurduğumuz, önümüzdeki ay açacağımız, girişimcilik merkezinde önceliğimiz tarım olacak.” diyerek adeta müjde verircesine kamuoyuna açıklamaktadır.

Girişimcilik Merkezi İzmir’in açılışı öncesinde TÜSİAD tarafından kamuoyuna duyurulan 4 Şubat 2021 tarihli haber bülteni şu bilgileri içermektedir:

Girişimcilik Merkezi İzmir” yarın kapılarını açıyor TÜSİAD’ın İzmir Büyükşehir Belediyesi ile yaptığı işbirliği kapsamında hayata geçirilen “Girişimcilik Merkezi İzmir”de kentin sorunlarına girişimcilerle birlikte çözüm üretilmesi planlanıyor.

TÜSİAD’ın 2018 yılında başlattığı “Türkiye’nin Girişimcilik Dönüşümü Projesi”, girişimcilik ekosisteminin geliştirilmesi ve dünya girişimcilik ekosistemi sıralamalarında Türkiye’den bir şehrin bulunmasına yönelik çalışmalar gerçekleştiriyor. TÜSİAD’ın İzmir Büyükşehir Belediyesi ile 2019 yılından beri yürüttüğü ortak çalışmalar sonucunda hayata geçirilen “Girişimcilik Merkezi İzmir” 5 Şubat tarihinde (yarın) kapılarını açıyor. TÜSİAD’ın içerik ve uygulama desteği verdiği Merkezin, yerelde girişimcilik ekosistemlerini ve altyapısını desteklemek amacıyla Türkiye genelinde belediyelerle geliştirilecek işbirliklerine örnek oluşturması planlanıyor.

Konak Umurbey Mahallesi’nde kurulan Merkezin açılışı, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer, TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Simone Kaslowski ve TÜSİAD Yönetim Kurulu Üyesi ve Girişimcilik ve Gençlik Yuvarlak Masa Başkanı İrem Oral Kayacık’ın katılımlarıyla gerçekleşecek.

Girişimcilik Merkezi’nde, kentin sorunlarına genç girişimcilerle birlikte sürdürülebilir çözümler üretilmesini sağlayacak kapsamlı bir Girişimcilik Programı yürütülecek. İzmir’in stratejik öncelikleri dikkate alınarak her yıl farklı bir temada düzenlenmesi planlanan Girişimcilik Programı’nın ilk teması ise tarım olarak belirlendi. Merkezin ilk döneminde genç girişimcilerin İzmir’de gıda arzı, tarımsal üretim, pazarlama ve kırsal kalkınma alanlarında yaşanan sorunlara ilişkin yenilikçi çözümler geliştirmesi planlanıyor.

TÜSİAD, Türkiye girişimcilik ekosisteminin geliştirilmesine yönelik yerel yönetimlerle yürüttüğü işbirliği çalışmalarına farklı illerde devam edecek. “Türkiye’nin Girişimcilik Dönüşümü Projesi” kapsamında geliştirilen bu işbirlikleri ile belediyelerin elindeki atıl binaların girişimcilere yönelik ortak çalışma alanlarına dönüştürülmesi planlanıyor. Ayrıca, yerel yönetim verilerinin ilgili şehrin sorunlarına çözüm bulunması amacıyla girişimcilere açılması, ekosistemin gelişmesi ve şehrin girişimciler açısından çekim merkezi haline getirilmesi hedefleniyor.

Bu haber bülteninden de anlaşılacağı üzere, TÜSİAD ile İzmir Büyükşehir Belediyesi arasındaki işbirliği, TÜSİAD‘ın daha önce geliştirdiği “Türkiye’nin Girişimcilik Dönüşümü Projesi” kapsamında gerçekleşmiş olup bundan sonraki süreçte, diğer belediyelerle oluşturulacak işbirlikleri çerçevesinde devam ettirilecektir.

Girişimcilik Merkezi İzmir‘in açılış günü İzmir Büyükşehir Belediyesi ile TÜSİAD‘a ait 5 Şubat 2021 tarihli haber bültenlerinde ise bu işbirliği daha ayrıntılı bir şekilde açıklanmaktadır:

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin TÜSİAD işbirliğiyle kurduğu “Girişimcilik Merkezi İzmir” kapılarını açtı. Gençlere yönelik girişimcilik eğitimlerinin yanı sıra çeşitli desteklerin de verileceği merkezin açılışında konuşan Başkan Tunç Soyer, “Burası, dünyayı daha iyi bir yönde değiştirmek için fikirleri olan ama bu fikirleri yaşama geçiremeyen gençlerimiz için açılmış bir meydandır” dedi.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin kentin girişimcilik ekosisteminin geliştirilmesi, girişimciliğe ilişkin farkındalık ile yetkinliğin artırılması ve İzmir’in katma değer yaratan dönüşümüne katkı sağlanması amacıyla kurduğu “Girişimcilik Merkezi İzmir” bugün kapılarını açtı. TÜSİAD’ın Türkiye’nin Girişimcilik Dönüşümü Projesi kapsamında içerik ve uygulama desteği verdiği Merkez’in açılışında konuşan Başkan Tunç Soyer, “Burası, dünyayı daha iyi bir yönde değiştirmek için fikirleri olan ve fakat bu fikirleri yaşama geçiremeyen gençlerimiz için açılmış bir meydandır. Bugün burada sadece bir bina açmıyoruz. Gençlerimizin yenilikçi düşüncelerinin ete kemiğe bürünmesinin önündeki engellerden birini daha ortadan kaldırıyoruz. Şehrimizin refahını artırmak ve adilce paylaşmak için attığımız adımlara bir yenisini ekliyoruz” dedi.

Konak Umurbey Mahallesi’nde kurulan Merkez’in açılış törenine TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Simone Kaslowski, CHP Genel Başkan Yardımcısı Ali Öztunç, CHP Parti Meclisi (PM) Üyeleri Rıfat Nalbantoğlu ve Devrim Barış Çelik, CHP İzmir Milletvekilleri Tacettin Bayır, Atilla Sertel, Konak Belediye Başkanı Abdül Batur, Karşıyaka Belediye Başkanı Cemil Tugay, Gaziemir Belediye Başkanı Halil Arda, İzmir Ticaret Odası Başkanı Mahmut Özgener, Ege İhracatçı Birlikleri (EİB) Koordinatör Başkanı Jak Eskinazi, Ege Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (ESİAD) Başkanı Fadıl Sivri, Yaşar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Cemali Dinçer, TÜSİAD Yönetim Kurulu Üyesi, Girişimcilik ve Gençlik Yuvarlak Masa Başkanı İrem Oral Kayacık, Esnaf ve Sanatkârlar Odaları Birliği (İESOB) Başkanı Zekeriya Mutlu ve Büyükşehir bürokratları katıldı. Açılış öncesi TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Simone Kaslowski, Başkan Tunç Soyer’i makamında ziyaret etti.

Girişimcilik Merkezi’nde İzmir’in ihtiyaçlarını dikkate alarak her yıl farklı tematik alanlarda girişim programı belirleneceğini ve şehrin girişimcilik ekosistemine başarılı iş fikirleri kazandırılacağını söyleyen Başkan Soyer, “Tüm paydaşlarımız ile merkezimizin ilk yılındaki temasını ‘tarım’ olarak belirledik. Tarımsal girişimcilik projelerine ev sahipliği yapacak Girişimcilik Merkezimiz bu çerçevede tarımsal lojistik ve gıda arzı, pazarlama ve markalaşma, tarımda bilişim ve teknoloji, kırsal kalkınma ve kooperatifçilik gibi alanlarda yenilikçi çözümler üretecek. Böylece bu merkez, Başka Bir Tarım Mümkün vizyonu ile belirlediğimiz İzmir Tarımı stratejimiz doğrultusunda, İzmir’de tarımsal üretim seviyesinin artmasına ve refahın büyümesine önemli katkılar sağlayacak” şeklinde konuştu.

Girişimcilik Merkezi’ndeki programlara başvuru sürecini de kısaca özetleyen Soyer, projelerin üç aşamalı değerlendirmeden geçirilerek kabul edileceğini belirtti. Soyer,İlk değerlendirme, projenin başvuru koşullarını sağlayıp sağlamadığına yönelik olacak. İkinci aşamada, proje fikrinin potansiyel etkisi, getirdiği yenilik ve uygulanabilirliği sektör uzmanlarınca değerlendirilecek. Üçüncü ve son aşama ise Belediyemiz ve TÜSİAD tarafından oluşturulan seçici kurul tarafından gerçekleştirilecek. İlk yıl için belirlenen tarım teması kapsamında, 6-7 aylık kuluçka süresi sonunda ilgili projelerin yatırıma uygun hale getirilmesini hedefliyoruz” dedi.

İzmir’i dünya ile bütünleştirirken yerel potansiyelini doğru yöneten bir “ekonomik iklim” kurduklarını söyleyen Soyer, “Ülkemizdeki ekonomik kriz, pandemiyle çok daha derinleşen bir hâl aldı. Şüphesiz İzmir de bu olumsuz süreçten çok etkileniyor. Tüm bu sıkıntılara karşı İzmir’i dirençli kılmak için tüm aktörlerle uyum içinde girişimciliği, yenilikçiliği ve inovasyonu teşvik eden çalışmalar yürütüyor, çatı kurumlar tesis ediyoruz. Bu konuda ilk adımımız Tarihi Havagazı’nı Gençlik Yerleşkesi olarak gençlerin hizmetine sunmak olmuştu. Girişimcilik ekosistemi için önemli bir adımı da, geçen hafta açık veri portalımız ile attık. Ayrıca İzmir’in köklü iş kuruluşları ve meslek odaları ile güçlerimizi birleştirerek ‘IzQ’ adıyla Girişimcilik ve İnovasyon şirketi kuruyoruz. Önümüzdeki günlerde kurulacak şirketimizin, bu yıl içerisinde faaliyete girerek şehrimizin girişimcilik ve inovasyon ekosistemine büyük katkılar sunacağına inanıyorum. Bugün de TÜSİAD’ın deneyim ve uzmanlığıyla gücümüzü birleştirerek bu çerçevede attığımız adımlara bir yenisini ekliyoruz” şeklinde konuştu.

Liman arkasında kalan Umurbey Mahallesi’nin İzmirli genç sanatçılar ile bölge halkının benzersiz bir üretim yeri olduğunu da sözlerine ekleyen Soyer, “Tarihi Havagazı Gençlik Yerleşkesi ve bugün açılışını yaptığımız Girişimcilik Merkezi’nin burada hâlihazırda bulunan bu olağanüstü değerli enerjiden beslenmesine büyük önem veriyorum. Tüm bu gelişmeler planlaması devam eden Alsancak Garı Meydan projemizle birleştiğinde, İzmir’in belki de en ilham verici mahallerinden biri ortaya çıkacakdedi. Soyer, konuşmasının sonunda Yaşar Üniversitesi’ne de Girişimcilik Merkezi’ne gösterdiği ilgi ve destek için teşekkür etti.

TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Simone Kaslowski ise törendeki konuşmasında “Yaklaşık 3 trilyon dolar değerlemeye sahip küresel startup ekonomisindeki payımızın yükselmesi ülkemizin gelişimi ve dönüşümü açısından kritik önem taşıyor. Vakit, Türkiye’nin girişimcilik kanatlarını açmasının vaktidir” dedi.

TÜSİAD olarak uzun yıllardır Türkiye genelinde girişimcilik konusunda farkındalığı artırmaya, başta gençler olmak üzere tüm fikri olanları girişimciliğe teşvik etmeye yönelik kapsamlı çalışmalar yürüttüklerine dikkat çeken Simone Kaslowski “Bu inanç ile İzmir Büyükşehir Belediyesi ile birlikte hayata geçirdiğimiz Girişimcilik Merkezi’nin, İzmir’in girişimcilerle birlikte yenilikçi çözümler üretme kültürünün tüm Türkiye’ye yayılmasına öncülük edeceğine ve bu çerçevede 1300’ü aşkın belediyemize örnek oluşturacağına gönülden inanıyoruz” şeklinde konuştu.

TÜSİAD Girişimcilik ve Gençlik Masası Başkanı İrem Oral Kayacık, güçlü bir girişimcilik ekosistemi pek çok paydaşın işbirliği yapmasını gerektiğini ifade ederek şu ifadeleri kullandı:

“Bu süreçte yerel yönetimlerin ellerindeki kaynak ve olanakları ile girişimcilik ekosisteminde kilit ve dönüştürücü güce sahip. Girişimcilik Merkezi İzmir ile İzmirli gençlerin şehrin ihtiyaçlarına girişimci bakış açısıyla, yenilikçi çözümler getirmesini ve böylece doğrudan Belediye desteği ile İzmir girişimcilik ekosisteminin daha da güçlenmesini hedefliyoruz.

TÜSİAD olarak, alandaki bilgi birikimimiz ve networkumuz ile belediye içinde inovasyon ve girişimcilik konusunda kapasite geliştirme eğitimleri verdik. İş fikri toplama sürecinde teknik, hukuki ve altyapısal birikimimizi de aynı şekilde bu projeye aktardık. Merkez, TÜSİAD’ın “Türkiye’nin Girişimcilik Dönüşümü” projesi kapsamında yerel yönetimlerle gerçekleştirdiği işbirliklerinin ilki. Diğer belediyelere örnek teşkil etmesini temenni ettiğimiz bir modelin ilk adımını atıyoruz.

TÜSİAD, Türkiye girişimcilik ekosisteminin geliştirilmesine yönelik yerel yönetimlerle yürüttüğü işbirliği çalışmalarına farklı illerde devam edecek. “Türkiye’nin Girişimcilik Dönüşümü Projesi” kapsamında geliştirilen bu işbirlikleri ile belediyelerin elindeki atıl binaların girişimcilere yönelik ortak çalışma alanlarına dönüştürülmesi, girişimcilere eğitim ve mentörlük verilmesi, kuluçka ve hızlandırma programları yürütülmesi planlanıyor. Bu sayede ilgili şehrin ihtiyaçlarına girişimcilerle yenilikçi çözümler üretilmesi, ekosistemin gelişmesi ve şehrin girişimciler açısından çekim merkezi haline getirilmesi hedefleniyor.

Açılış töreninin 1,5 ay sonrasında TÜSİAD‘ın web sitesinde yayınlanan 18 Mart 2021 tarihli basın bülteninde ise Girişimcilik Merkezi İzmir‘de yapılacak çalışmalar şu şekilde anlatılıyordu:

TÜSİAD ve İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin işbirliğiyle geçtiğimiz Şubat ayında kurulan Girişimcilik Merkezi İzmir’de, ilk girişimcilik programı “tarım” temasıyla başlıyor.

3 Mayıs’a kadar başvuru alacak olan program 18-35 yaş arası girişimcilere açık olacak. Başvurular, Girişimcilik Merkezi İzmir’in web sitesinde yer alan başvuru formu üzerinden kabul edilecek.

İzmir’in sorunlarına genç girişimcilerle birlikte sürdürülebilir çözümler üretilmesi hedefi ile Şubat ayında faaliyete geçirilen Girişimcilik Merkezi İzmir’de, kentin ihtiyaçları doğrultusunda her yıl farklı alanlarda programlar yürütülecek. Yaşar Üniversitesi işbirliği ile hayata geçirilecek olan programın ilk teması ise “tarım” olarak belirlendi. Bu çerçevede 3 Mayıs’a kadar sürecek ilk çağrı döneminde bitkisel ve hayvansal üretim, tarımsal lojistik, pazarlama ve markalaşma, tarımda bilişim ve teknoloji, kırsal kalkınma, kooperatifçilik vb. konularda yenilikçi fikir ve çözüm önerileri ile programa başvurulabilecek.

Girişimcilik Merkezi İzmir’in web sitesi (https://girisimcilikmerkezi.izmir.bel.tr) üzerinden başvuru alacak programa katılım şartları arasında 18-35 yaş arası olmak, tarım konusunda belirlenen temalardan birinde yenilikçi bir iş fikrine sahip olmak ve 2 ila 5 kişilik bir ekip kurmak bulunuyor. Ayrıca programa her bir katılımcının sadece bir iş fikri ile başvurması bekleniyor.

Üç aşamalı bir değerlendirme süreci sonrasında belirlenecek program katılımcılarına mentor desteği, birebir danışmanlık, eğitim ve atölye çalışmalarının yanı sıra ofis desteği de verilecek. Çalışma alanları, sosyal alanlar, toplantı odaları ve dinlenme bölümleri bulunan Merkez’de katılımcılar açık ofis mantığıyla çalışabilecek, iş dünyası liderleri, girişimciler, yatırımcılar ve ekosistem aktörleri ile düzenli olarak buluşmalar gerçekleştirecek. Program kapsamında katılımcıların Ar-Ge için gerekli donanımların bulunduğu Fabrikasyon Laboratuvarı İzmir’e erişimleri de sağlanacak.

Görüldüğü gibi Seferihisar’dan bu yana “Küçük üreticiyi koruyacağız“, “kooperatiflerin gelişmesini sağlayacağız“, “atalık yerli tohumları koruyacağız” ve “çiftçinin, üreticinin refahını arttıracağız” şeklinde dünyadaki, ülkemizdeki, yaşadığımız Ege Bölgesi’ndeki ve İzmir’deki tarım ve hayvancılık faaliyetlerini, içinde bulunduğu sistemin bütününden kopararak istediği alanlarda ütopik ve pastoral söylemlerle süsleyip sahneleyen anlayış, en sonunda tüm söylediklerinin tersine endüstriyel tarımı savunan TÜSİAD‘la işbirliği yapma yoluna gitmiş, İzmir tarımı ile ilgili tüm plan, program, araştırma çalışmalarını girişimcilik boyutunda TÜSİAD‘a ve onun uzmanlarının eline teslim etmiştir.

Bu durum, ‘Bir başka tarım‘ macerasının 19 Nisan 2021 tarihinden bu yana anlatmaya çalıştığımız ilginç macerası içinde, esasen bildiğimiz, tahmin ettiğimiz ya da başka bir deyimle öngördüğümüz bir kırılma olmakla birlikte; bundan sonraki süreçte henüz uyanmamış olanları, taraftarları, destekçileri ve fanatikleri de uyandıracak; ancak, küçük üretici ve çiftçinin elleri kanlı büyük sermaye eliyle kırılıp yok edilmesi ya da yoksullaştırılması anlamında İzmir tarımına büyük zarar verecektir.

TÜSİAD ve onun İzmir temsilcileriyle yapılan ikinci işbirliği

Başka bir tarım mümkün” sloganıyla gerçekleştirilen TÜSİAD işbirliğinin diğer ortaklarının da, -anlaşılan o ki- TÜSİAD ya da onun türevi SİAD‘lı ya da GİAD‘lı derneklerle temsil edilen İzmir sermayesi sayesinde AKP iktidarının merkezi yönetim kurumları olacağı anlaşılıyor. Görülen o ki, TÜSİAD sermayesinin yapıştırıcı etkisi ve Mustafa Tunç Soyer‘in başından beri iktidarla birlikte iş tutmayı arzulayan heveskar tutumu, İzmir Büyükşehir Belediyesi-TÜSİAD-AKP iktidarı şeklindeki üçlü beraberliği oluşturacak gibi gözüküyor.

Zira, bir zamanlar; daha doğrusu eski belediye başkanı Aziz Kocaoğlu döneminde oldukça etkin olup bu etkisini Mustafa Tunç Soyer‘le birlikte yitiren İzmir Tarım Grubu‘nun üyelerinden ve tarım makineleri üreten Teta Teknik Tarım isimli şirketin genel müdürü ve Tarım 4.0 Teknoloji ve Etik Derneği yönetim kurulu başkanı Sümer Tömek Bayındır‘ın İzmir Büyükşehir Belediyesi ile birlikte düzenlediği ve bu yazıyı okuduğunuz saatlerde devam etmekte olan 25-26 Mayıs 2021 tarihli Tarım ve Teknoloji Zirvesi‘nde İZFAŞ‘ın dijital platformu sayesinde bir araya gelerek İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin “Başka Bir Tarım Mümkün” vizyonunu tartışıyorlar…

Tarım ve Teknoloji Zirvesi‘nin duyurulan programına göre bu organizasyonu Tarım ve Orman Bakanlığı ve İzmir Valiliği başta olmak üzere İzmir Büyükşehir Belediyesi, Ege Bölgesi Sanayi Odası, İzmir Ticaret Odası, Köy-Koop İzmir Birliği, İzmir Ticaret Borsası, İZFAŞ, 2002 yılında Tarişbank‘ı satın alan Denizbank, İzmir Tarım Teknoloji Merkezi, İzmir Tarım Teknoloji Derneği, Tarım 4.0 Teknoloji ve Etki Derneği, Tarım Kültür Grubu, Naras Makina A.Ş. ile sermaye gruplarının gazeteleri Dünya, Gözlem ve Ticaret gazeteleri; yani ülke tarımının bugünkü halinden sorumlu olanlar destekliyor ya da sponsor oluyormuş.

İlk duyurulan programa göre toplantının açılışında Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli ile Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank konuşacağı bildirilmekle birlikte 24 Mayıs 2021 tarihinde duyurulan kesinleşmiş programda bu iki bakanın adına rastlanmıyor.

Oturumlarda konuşacakların listesi ise şu şekilde:

01. Sumer Tömek Bayındır, Tarım 4.0 Teknoloji ve Etki Derneği Başkanı, TETA Teknik Tarım Genel Müdürü, (ESİAD),

02. Mustafa Özen, Tarım ve Orman Bakanlığı İzmir İl Müdürü,

03. Tunç Soyer, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı,

04. Ali Ekber Yıldırım, Dünya Gazetesi Yazarı,

05. Işınsu Kestelli, İzmir Ticaret Borsası Yönetim Kurulu Başkanı, (TUSİAD),

06. Yavuz Tekelioğlu, Prof. Dr., Yöresel Ürünler ve Coğrafi İşaretler Türkiye Araştırma Ağı Derneği (YUCİTA) Yürütme Kurulu Başkanı, Antalya

07. Bülent Gülçubuk, Prof. Dr., Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Tarım Ekonomisi Bölümü,

08. İsmail Ertürk, Manchester Üniversitesi, Kıdemli Okutman,

09. Murat Onkardeşler, Baysan A.Ş. Genel Müdürü,

10. Ender Yorgancılar, Ege Bölgesi Sanayi Odası (EBSO) Yönetim Kurulu Başkanı

11. Doğan Yaşar, Prof. Dr., Dokuz Eylül Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü Çevresel Yer Bilimleri Anabilim Dalı Başkanı, (Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Enstitüsü Öğretim Üyesi)

12. Mine Pakkaner, Tarım ve Gıda Etiği Derneği Onur Kurulu Üyesi, İzmir Kent Konseyi Yerelde Kalkınma Çalışma Grubu,

13. Mustafa Fatih Bakır, Mimar, Permakültür Tasarımcısı ve Eğitimcisi,

14. Tanzer Bilgen, Doktar Tarım Kurucu Ortağı, (Firmasının kurumsal referansları: Bayer, Syngenta, BASF Kimya)

15. Pınar Türkmen, Dijital Tarım ve İnovasyon Lideri, Tekfen Tarımsal Araştırma, Üretim ve Pazarlama A.Ş. (TUSİAD)

16. Bahadır Açık, Anadolu Etap Genel Müdürü, (TUSİAD)

17. Uğur Mursaloğlu, Çiftçiden Eve Kurucusu, Operasyon Yöneticisi,

18. Suna Kalaycı, Seferihisar Hıdırlık Tarımsal Kalkınma Kooperatifi, Çiftçi/Ortak,

19. Neptün Soyer, İzmir Köy-Koop Birliği Yönetim Kurulu Başkanı,

20. Ömer Yuluğ, Yuluğ Mühendislik, SmartMole’s Sensör ve Su Yönetimi Teknolojileri Genel Müdürü, İzmir.

21. Nilüfer Aktaş, Genedos Sosyal Kooperatifi Yönetim Kurulu Üyesi,

22. Mahmut Özgener, İzmir Ticaret Odası Yönetim Kurulu Başkanı,

23. Canan Madran, Prof. Dr., Dokuz Eylül Üniversitesi İşletme Fakültesi,

24. Tülin Akın, Tabit Akıllı Tarım Teknolojileri A.Ş. Kurucu Ortağı,

25. Gürsel Tonbul, Değirmen Eko Yatırım A.Ş. ve Yerlim Kurucusu

26. Birol Celep, Koordinatör Başkan Yardımcısı, Ege İhracatçı Birlikleri Ege Kuru Meyve ve Mamulleri İhracatçıları Birliği Yönetim Kurulu Başkanı

27. Ali Rıza Ersoy, Ion Academy Kurucusu, İstanbul.

28. Başak Türkoğlu, Başak Medya, Ankara,

29. Tuncay Topdemir, Tarım ve Orman Bakanlığı Uluslararası Tarımsal Araştırma ve Eğitim Merkezi Müdürü, Menemen,

30. Şevket Meriç, İzmir Büyükşehir Belediyesi Tarımsal Hizmetler Dairesi Başkanı,

31. Şenol Önal, Türk Tarım Alet ve Makinaları İmalatçıları Birliği (TARMAKBİR) Yönetim Kurulu Başkanı, Önallar Tarım Aletleri Gıda Nakliye Ticaret ve Sanayi Limited Şirketi, Konya,

32. Cemal Taluğ, Prof. Dr., Tarım ve Gıda Etiği Derneği Yönetim Kurulu Başkanı, 2008-2012 dönemi Ankara Üniversitesi Rektörü.

33. Serdar Can, Naras Makina A.Ş. Ortaklar Kurulu Üyesi & Paksan Makina Sanayi ve Ticaret A.Ş. Genel Müdürü,

34. Serhat Çiçekoğlu, Sente Foundry,

35. Halil Aksu, Digitopia Kurucusu, Türkiye Yapay Zeka İnisiyatifi (TRAI),

36. Nevzat Birişik, Dr., Tarım ve Orman Bakanlığı Tarımsal Araştırmalar ve Politikalar Genel Müdürü,

37. Arif Behiç Tekin, Prof. Dr., Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Tarım Makineleri ve Teknolojileri Mühendisliği Bölümü Tarım Makineleri Anabilim Dalı,

38. Hulusi Berik, Keiretsu Forum Türkiye ve Kitlesel Fonlama Derneği Başkanı,

39. Kenan Çolpan, Boğaziçi Girişimcileri Ortağı,

40. Mustafa İhsan Kızıltaş, Teknoloji Yatırımcıları Girişimcisi,

41. Aykut Özbuğday, Atay Tarım A.Ş. Genel Müdür, Progen Tohum A.Ş. YK Üyesi, Tarım 4.0 TED/YK Üyesi, TÜRKTED Tohumculuk Endüstrisi Derneği,

42. İ. Pınar Nacak, İzmir Ticaret Borsası Genel Sekreter Yardımcısı, İzmir Tarım Grubu Başkanı.

Gördüğünüz gibi aralarında uluslararası tohumculuk tekelleriyle kimyasal gübre ve ilaç üreten firma temsilcilerinin de bulunduğu bu 42 kişi iki gün boyunca dijital ortamda konuşarak, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer‘in “Başka Bir Tarım Mümkün” söylemiyle harekete geçirmek istediği küçük üreticiyi iktidarın ve sermayenin gemisine yanaştırma çabasına yardımcı olacaklar….

Neyse ki, Türkiye genelinde on binlerce üyeye sahip TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası ve bunun % 10,3’üne sahip TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası İzmir Şubesi ile İzmir‘in 20 ilçesinde örgütlü İzmir Ziraat Odası gibi tarım sektörünün önde gelen örgütleri onların arasında olmadan…

“Yerli ve Milli Tarım”

TÜSİAD’la yapılan işbirliğinin ilçe belediyelerinden esirgenmesi

İzmir tarımı konusunda “başka” bir şeyler yapmayı isteyen İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin TUSİAD, Yaşar Üniversitesi ya da AKP iktidarındaki merkezi yönetim kurumları ile işbirliği yapmadan önce kendi bağlaşıkları olan ilçe belediyeleri ile; özellikle de tarımsal hizmetleri yürütmek amacıyla tarımsal hizmetler müdürlüğü adıyla ayrı bir hizmet birimi kurmuş ilçe belediyeleriyle bir araya gelmesi, bu birimi kurmamış olan belediyelere kurma önerisinde bulunup teşvik etmesi ve hem onların hem de kendisinin çakışan hizmet alanlarında bu işi birlikte nasıl yapacaklarını tartışıp planlar programlar hazırlaması gerekir. Örneğin Ödemiş Belediyesi Tarımsal Hizmetler Müdürlüğü ya da Kemalpaşa Belediyesi Tarımsal Hizmetler Müdürlüğü ile…

Yaptığımız tespitlere göre İzmir’in 30 ilçesinden sadece Bornova, Buca, Çeşme, Kemalpaşa, Ödemiş ve Seferihisar belediyelerinde tarımsal hizmetler müdürlüklerinin kurulduğu, Bergama, Tire, Torbalı, Menemen, Menderes ve Selçuk gibi yoğun tarımsal faaliyetlere konu olan ilçelerde ilçe belediyelerinin böylesi bir örgütlenmeye gitmediği belirlenmiştir.

Bu durumda İzmir tarımı ile ilgili önemli iddia ve hedeflerle yola çıkan İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin öncelikle kendi bağlaşığı olan Bornova, Buca, Kemalpaşa, Ödemiş ve Seferihisar belediyeleriyle birlikte çalışıp o belediyelerin sınırları içinde yapacaklarını hep birlikte belirleyip planlaması; ayrıca tarımsal hizmetler birimi olmayan belediyelerde, özellikle de Bergama, Tire, Torbalı, Menemen, Menderes ve Selçuk belediyelerini teşvik etmesi gerektiği halde bunları yapmayıp doğrudan TÜSİAD ve bir vakıf üniversitesi olarak TÜSİAD üyesi olan Yaşar Üniversitesi ile anlaşması ve halen devam etmekte olan Tarım ve Teknoloji Zirvesi‘nde AKP‘nin bakanlarıyla işbirliği yapması ilginç ve İzmir tarımının geleceği açısından önemlidir.

Daha önceki bölümler için:

https://kentstratejileri.com/2021/05/12/bir-baska-tarim-iddiasinin-izmir-macerasi-1/

https://kentstratejileri.com/2021/05/14/bir-baska-tarim-iddiasinin-izmir-macerasi-2/

https://kentstratejileri.com/2021/05/17/bir-baska-tarim-iddiasinin-izmir-macerasi-3/

https://kentstratejileri.com/2021/05/19/bir-baska-tarim-iddiasinin-izmir-macerasi-4/

https://kentstratejileri.com/2021/05/21/bir-baska-tarim-iddiasinin-izmir-macerasi-5/

https://kentstratejileri.com/2021/05/24/bir-baska-tarim-iddiasinin-izmir-macerasi-6/

‘Bir başka tarım’ iddiasının İzmir macerası… (6)

Ali Rıza Avcan

Yazı dizimizin bugünkü bölümünde, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer‘in, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2021-2024 döneminde uygulayacağı tarım politika ve uygulamalarını açıklamak için 21 Ocak 2021 tarihinde Ödemiş Belediyesi Kültür Merkezi’nde yaptığı uzun konuşmanın son kısmındaki ifadeleri ele alıp değerlendirmeye çalışacağız.

O halde incelemeye ve yazmaya devam…

Kooperatifler, Köyler ve de Kırsal Mahalleler

Konuşmanın bu bölümünde küçük üreticiyi bir araya getiren kooperatifleşmenin önemi ile 2012 yılında köyden mahalleye, 2021 yılında da mahalleden “kırsal mahalle“ye dönüştürülen kırsal yerleşimler üzerinde durulmaktadır:

Tüm bu çalışmalarımızda kooperatifleşmeyi, örgütlülüğü çok önemsiyor ve teşvik ediyoruz. Çünkü küçük üreticinin hayatta kalabilmesi için bir araya gelerek güçlenmesi ve haklarını birlikte savunması şart. Küçük üreticinin örgütlenmesi ve bu örgütlülük içinde üretimin gerçekleşmesi, İzmir Tarımı’nın temel özelliklerinden biri.” 

Türkiye’de tarımın içine düştüğü sıkıntıların en temel sebeplerinden biri; 8 yıl önce, 2012 yılında Büyükşehir Yasası ile toplamda 16 bin 220 köyün kapatılması oldu. 

Buna karşı Seferihisar’da “Geleceğin Köyleri” adıyla bir hareket başlatmıştık ve kısa sürede 1000’e yakın köyün katıldığı bu oluşum tüm Türkiye’ye yayılmıştı. 2013 yılında Teos Antik Kenti Tarihi Parlamentosu’nda, yüzlerce köy muhtarıyla bir araya gelerek Büyükşehir Yasası’yla kapatılan köylere karşı tepkimizi haykırdık ve mücadelemizi başlattık.

Çünkü köylerin mahalleye dönüştürülmesinin, bir isim değişikliğinden ziyade Türkiye tarımının çökmesine neden olacak sonuçlar doğuracağını biliyorduk. Ne yazık ki dediğimiz gerçek oldu ve bu yasa değişikliği sonrası aradan geçen 8 yılda Türkiye tarımı, hiçbir zaman olmadığı kadar büyük yara aldı.

Yakın zamanda bir torba yasa ile köylerin “kırsal mahalle” olarak belirlenebilmesinin önü açıldı. Bu yasa bir kez daha, bizim köy kapatmalara karşı mücadelemizin haklılığını ortaya koydu. Kırsal mahalle olarak belirlenecek köylerde; vergi, harç ve su gibi çeşitli muafiyet ve indirimler getirilmesi, elbette olumlu bir gelişme ama yeterli değil.

Köyler kapatılınca ortak mülkiyet alanları, ortak meralar ve araziler elden çıkmıştı. Yapılan düzenlemeler bu malları, köylere geri vermiyor. 

“Başka Bir Tarım Mümkün” diyerek hayata geçirdiğimiz İzmir Tarımı’nın, şehrimizden başlayarak tüm ülkemizde, köylerimizin ve çiftçimizin dertlerine derman olacağına inanıyoruz. Buradan, adı mahalle olarak değiştirilen tüm köylerimize sesleniyorum. Kırsal mahalle statüsü için başvurunuzu bir an önce ilçe belediyelerine gerçekleştirin. Büyükşehir Belediyemiz her konuda olduğu gibi bu konuda da köylerimizin yanında olacak, üreticimizin refahını büyütmek için sizlerle birlikte canla başla çalışacak.

İzmir İl Tarım ve Orman Müdürlüğü‘nden aldığımız verilere göre, 2020 yılı verilerine göre İzmir’de 158’i tarımsal kalkınma, 85’i sulama ve 45 su ürünleri kooperatifi olmak üzere toplam 288 adet kooperatif faaliyet göstermektedir. Son iki yıl içinde Covit19 salgını nedeniyle bu kooperatiflerin genel kurulları yapılamadığı için eldeki son verilere göre bu kooperatiflere ortak olanların sayısını yaklaşık 32.500 civarında olduğu tahmin edilmektedir. Bu durumda kooperatif başına düşen ortalama üye sayısının 112,84 kişi ve 32.500 kişinin de Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2020 yılı verilerine göre, İzmir’de tarım sektöründe istihdam edilen 110.000 kişi içindeki oranının % 29,54 olduğu görülmektedir.

Ayrıca İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer‘in eşi Neptün Soyer‘in yönetim kurulu başkanı olduğu S.S. İzmir Tarımsal Kalkınma ve Diğer Tarımsal Amaçlı Kooperatifler Birliği‘ne de 74’ü (% 74) tarımsal kalkınma, 25’i (% 25) sulama ve 1’i (% 1) su ürünleri kooperatifi olmak üzere toplam 100 kooperatifin üye olduğu belirlenmiş; ancak kendilerine aylar önce yazılı olarak sormuş olmamıza rağmen, Birliğe üye kooperatiflerin her birine ortak olanların sayıları öğrenilememiştir. (1)

Bu rakamları ülke rakamları ile mukayese etmeye kalktığımızda ise, elimizdeki 2016 yılı verilerine göre Türkiye genelinde 7.201’i tarımsal kalkınma, 2.523’ü sulama ve 553’ü su ürünleri kooperatifi olmak üzere toplam 10.277 tarım kooperatifi bulunuyor (2) ve tarımsal faaliyetler açısından oldukça gelişmiş bir il olan İzmir, 2020 verilerine göre bu sayının sadece % 2,80’ine sahip bir il olarak diğer illerin arkasından gelmektedir.

Bu anlamda tarımdaki kooperatifleşme açısından gerilerden gelen İzmir’de kooperatifleşmenin özendirilmesi, bunun için çaba gösterilmesi yerinde ve olumlu bir çaba olmakla birlikte kooperatifleşmenin o bildiğimiz kooperatifleşme olmaktan çıkıp çok ortaklı şirketleşme süreci içine girdiği; ayrıca mevcut kooperatiflerin hızla demokratik, katılımcı ve şeffaf olmaktan çıkıp yönetimlerinde kooperatif ağalarının uzun yıllar iktidarını sürdürdüğü , üstüne üstlük Avrupa Birliği ortak hukuk çalışmaları içinde karşımıza “Avrupa kooperatif şirketi” adıyla yeni bir şirket türü çıkarıldığı için (3), böylesi bir ortamda kooperatiflerin çağdaş sorunlarından söz edip bu sorunları çözümü ve toplumcu kooperatiflerin oluşumu için mücadele etmeden kooperatifleşmeyi desteklemenin ya da Tarihi Kemeraltı Ç:arşısı ya da tarım gibi sorun olan her yerde kooperatifleşmeyi bir öneri olarak ileri sürmenin doğru, geçerli ve anlamlı olmadığını düşünüyorum.

2012 yılında yürürlüğe giren 6360 sayılı yasa ile mahalleye dönüştürülen köyler için Seferihisar ilçesindeki 9 köyün öncülüğünde “Geleceğin Köyleri Hareketi“ne 367 köyün katıldığı, köylerin mahalleye dönüştürülmemesi için düzenlenen imza kampanyasında 4.525 kişinin imza verdiği süreçte “bizim amacımız, bu yasayı Anayasa Mahkemesi’nden bozduracağız… Konuyu Başbakan Erdoğan’a ve gerekirse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine taşıyacağız… Köylerimizin kapanmaması için büyük bir mücadele başlatıyoruz” (4) şeklinde demeçler verip konuşmalar yapan Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer ile Belediye Başkan Yardımcısı avukat Nilgün Durmazer‘e 2015 yılındaki özel bir söyleşide bu mücadele kapsamında açıldığını öğrendiğim davanın sonucu hakkında sorular sormuş; ancak net bir cevap alamamıştım.

İşte o nedenle, 2012 yılında 367 köyün ve 4.525 imzacının katıldığı bir mücadelenin söylendiği gibi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne kadar götürülmesi gerektiği halde verilen sözlerin yerine getirilmediği gibi, bu konuda o tarihten 2021 yılına kadar tek bir sözün söylenmediği, bunun için özel bir politika ve uygulamanın geliştirilmediği ve özet olarak bugün övünçle anlatılan o mücadelenin sürdürülüp sonucunun alınmadığı anlaşılmaktadır.

Sıra Hamasette…

Gelelim, benim ‘yerli ve milli‘m senin ‘yerli ve milli‘nden daha iyidir hamasetine… Daha doğrusu ötekinin hamasetini kendi hamaseti ile kötüleme çabasına…

Değerli katılımcılar,

Yerli ve millî olmak, sözde değil, özde olması gereken bir meseledir. Bir bayrak düşünün! Göklerde dalgalanması için göğsünüzü siper edeceksiniz. Bir memleket düşünün! Sınırlarını korumak için binlerce şehit vereceksiniz. Fakat o sınırların içindeki vatan toprağını kaderine terk edeceksiniz. Tarlaların ve köy evlerinin birer birer boşalmasına seyirci kalacaksınız. Yerli ve milli tohumlarımız hızla yok olurken, yabancı tohumlara teşvik vereceksiniz. Kültürümüzü, köklerimizi ve geçmişimize ait ne varsa her şeyi inşaat sektörüne kurban edeceksiniz. Büyük bir ustalıkla, tarımın doğduğu topraklarda tarımı yok etmeyi başaracaksınız. Buğdayın, koyunun, keçinin, sığırın, armudun, kirazın, üzümün, incirin, zeytinin ve daha nicesinin ana vatanında, tarımın binlerce yıldır yapıldığı bu topraklarda, Anadolu tarımından geriye eser bırakmayacaksınız. Verimi yüksek diyerek memleketin her yerini ithal ve yabancı tohumlara boğacak, yerli tohum ve ırklarımızı teker teker tasfiye edeceksiniz. Yabancı tohumlar ülkemizi istila ederken, topraklarımız çoraklaşacak, göllerimiz bir bir kuruyacak, yer altı sularımız yüzlerce metre derinlerde kaybolacak.

Üstelik tüm bunlar olup biterken, yerli ve milli olmak hamasetini yapmaya devam edeceksiniz. Merak ediyorum. Bizi biz yapan toprağımızdan, suyumuzdan, doğamızdan daha yerli ve milli ne olabilir? Ellerimiz ülkemize ait tüm değerleri tek tek yok ederken, sözlerimizin neresi yerli ve milli olmaktan bahsedebilir?

Kimse kusura bakmasın. Tarım tekelleri daha da büyüsün; yabancı şirketler borç batağı altında ezilen köylümüze daha da fazla ithal tohum, daha çok ithal ilaç, ithal yem ve hayvan satsın diye; topraklarımızın kuraklaşmasına ve halkımızın yoksullaşmasına asla izin vermeyeceğiz. Milletimiz için yoksulluğun ve topraklarımız için kuraklığın kader olmadığını çok iyi biliyoruz. Eskiden savaşlar topla tüfekle, işgaller askerlerle, postallarla olurdu. Bugünün savaşları ve işgalleri ise tohumla, ilaçla ve topraklarımızı çoraklaştıran, köylümüzü esir eden yanlış tarım politikaları ile oluyor.

Memleket toprağının her karışı kutsaldır. Bu ülkenin her karışını korumak için mücadelemizi son nefesimize kadar sürdürmekte kararlıyız. Bu büyük işgale yine İzmir’den başlamak üzere başkaldırıyoruz.

Yoksulluğa ve kuraklığa karşı ilk adımımızı, “Başka Bir Tarım Mümkün” diyerek bugün burada Ödemiş’te atıyoruz. Üreticimizle yan yana, yerli ve milli bir tarım politikası inşa ediyoruz.

Memleketimize hayırlı olsun. Bereketi bol olsun!

Bu şekilde ucuz ‘vatan, millet, Sakarya‘ ya da ‘Kurtuluş‘ edebiyatı ile yapılan bu hamasete konu yapılan ‘yerli, ve milli olma‘ halinin her iki yan için geçerli ya da doğru olmadığını söylememiz gerekiyor.

Çünkü tarımda kullanılan tohum, gübre, ilaç, hormon, makine, mazot gibi birçok girdinin binlerce yerli ve yabancı kaynaktan karşılandığı; hatta yerli ile yabancının bu kadar fazla iç içe girip hemhal olduğu, yerli ya da milli diye bildiğimiz bir çok şeyin arkasından yerli ya da milli olmayan şeylerin çıktığı böylesi bir ortamda benim tarımım yerlidir ya da millidir demenin ne kadar aldatıcı, yanıltıcı ve kötü niyetli bir girişim olduğunu hepimiz biliyoruz.

Örneğin, Covid19 salgınını en yoğun yaşadığımız şu günlerde biri çıkıp da “bu aşılar yerli ve milli değil, yabancı aşı ve ilaçlar insanlarımızın genetik yapısını bozarken neslimiz kuruyacak, nüfus artış oranımız azalacak, ülkemiz beka sorunu ile karşı karşıya kalacak” dese ya da diyorsa, ne derdiniz? Ya da yerli ve milli olmayan aşı ve ilaçları kabul etmeyip yerli aşıyı beklemeye kalksa ne yapardınız? Ya da Küba hükümetinin ya da halkının yaptığı gibi, birileri çıkıp “tüm insanlığı ilgilendiren konularda yerli ve milli olmaktan söz etmek bilime aykırıdır, insanlığa zarar vermektedir; o nedenle gelin bizim sağlık hizmetlerimizden yararlanın, bizim aşı ve ilaçlarımızı ücretsiz kullanın” deseler o insanlar sizden olmadığı, verdikleri malzeme ve hizmetler yerli ve milli olmadığı için tekliflerini kabul etmez misiniz? Bir düşünün isterseniz….

Sanırım, hangi taraftan gelirse gelsin tarımda da yerli ve milli olmanın gerekliliğinden söz eden herkese buna benzer sorular sormak gerekir. Çünkü Tarım Kanunu’nun yürürlüğe girdiği 2006 yılından bu yana karşı olup mücadele ettiğimiz şey, yerli ya da yabancı bir mal ve hizmeti kabul edip kullanmak değil; Türkiye’nin Dünya Ticaret Örgütü anlaşmalarını kabul etmesi nedeniyle tarımda kendi ulusal çıkarlarını gözeten politika ve uygulamalardan vazgeçmiş olmasıdır. Bu anlamda yerli ve milli olması gereken şey kullanılan girdilerin yerli ve milli olması değil; o girdilerin seçimini ve ülkeye girişini yönetecek olan ulusal tarım politika, strateji ve uygulamalarının varlığı ve onun etkinliğidir. Şayet öyle bir politika, strateji ve uygulama varsa gerektiğinde yerli ve milli kaynakları, gerektiğinde de yerli ve milli olmayan kaynakları kullanması söz konusu olabilir.

O nedenle asıl mücadele etmemiz gereken şey, bir ülkenin kendi yerli tohumlarını doğrudan ya da geliştirerek kullanması veya yabancı tohumları tercih etmesi değil; kendi ürettiği hibrit tohumların kullanımını zorunlu kılan neoliberal kapitalist sistemin tarım alanında ortaya koyduğu politikalardır.

Devam Edecek

(1) https://www.koykoopizmir.com/tr/Ortaklar/Index (Tarih: 17.05.2021)

(2) Türkiye Kooperatifçilik Raporu 2016, Gümrük ve Ticaret Bakanlığı Kooperatifçilik Genel Müdürlüğü, Mayıs 2017, s.13.

(3) Avrupa Kooperatif Şirketi için bakınız: https://kentstratejileri.com/2020/06/03/vahsi-kapitalizmin-karanlik-yuzu-sirketler/

(4)Geleceğin Köyleri Hareketi kuruldu: Köy yoksa gelecek de yok“, Sol Portal, 15.03.2013;”Köy yoksa geleceğimiz de yok“, OdaTV, 17.02.2013; “Seferihisar’da Geleceğin Köyleri Hareketi: Köy yoksa geleceğimiz de yok“, Karasaban, Nisan 2013

Daha önceki bölümler için:

https://kentstratejileri.com/2021/05/12/bir-baska-tarim-iddiasinin-izmir-macerasi-1/

https://kentstratejileri.com/2021/05/14/bir-baska-tarim-iddiasinin-izmir-macerasi-2/

https://kentstratejileri.com/2021/05/17/bir-baska-tarim-iddiasinin-izmir-macerasi-3/

https://kentstratejileri.com/2021/05/19/bir-baska-tarim-iddiasinin-izmir-macerasi-4/

https://kentstratejileri.com/2021/05/21/bir-baska-tarim-iddiasinin-izmir-macerasi-5/

‘Bir başka tarım’ iddiasının İzmir macerası… (5)

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer‘in, “Başka Bir Tarım Mümkün” programını açıklamak amacıyla, 21 Ocak 2021 tarihinde Ödemiş Belediyesi Kültür Merkezi’nde yaptığı konuşmayı kelimesi kelimesine inceleyip değerlendirmeye devam ediyoruz. Bugün, “İzmir Tarım Operasyonu” adı verilen 6 aşamalı sürecin 3, 4, 5 ve 6. aşamalarını yorumlamaya çalışacağız.

3. Aşama – Lojistik, İşleme ve Markalaşma Çalışmaları

Tarım stratejimizin bir sonraki ayağında lojistik, işleme ve markalaşma çalışmaları yer alıyor. İklim krizine ve kuraklığa çözüm ürettiğimiz bu stratejik ürünlerin lojistiği; yani üreticilerden alınması, işlenmesi, paketlenmesi ve satılacak hale getirilmesi Belediye şirketimiz olan Baysan tarafından gerçekleştiriliyor. Baysan’ın burada üstlendiği rol çok önemli; çünkü İzmir Büyükşehir Belediyesi adına tüm operasyonel süreçleri gerçekleştirerek diğer tarımsal şirketlere ve kooperatiflere örnek teşkil ediyor. Baysan, özel sektörün risk almadığı veya küçük üreticinin yatırım yapamayacağı konularda, bu yatırımı gerçekleştirerek İzmir Tarımı’nın lokomotif gücünü oluşturacak.

Öz kaynaklarımızla Ödemiş’e et işleme tesisi kurduk, Bayındır’a ise dev bir süt işleme fabrikası kuruyoruz. Yaklaşık 65 milyon liraya mal olacak olan süt işleme fabrikamızın inşaat zemin alanı yedi bin metrekareye oturuyor. 2021 Mayıs ayında temeli atılacak fabrikamızın, 2021 yılı aralık ayında deneme üretimine başlamasını planlıyoruz. Fabrikamız, 2022 Ocak ayından itibaren tam kapasite çalışmaya başlayacağını söylemek istiyorum. Bu tesiste 100 kişinin çalışmasını öngörüyoruz. Yarın bu tesisimizin tüm özelliklerini Bayındır’da, yerinde inceleyeceğiz.

Önümüzdeki dönemde inek sütündeki alımlarımızı Belediye şirketimiz Baysan sayesinde 16 milyon litreden 22 milyon litreye yükseltiyoruz. Bunun 16 milyonu süt kuzusu projesiyle hemşerilerimize ulaşacak, geri kalanı ise paketlenerek kendi markamızla piyasaya sunulacak. Büyükbaş yetiştiriciliğinde su tasarrufu yapan yerli yem bitkilerine geçişi bu süreçte tedricen hızlandıracağız.

2021 ve 2022 döneminde inek sütü alımına küçükbaş sütü alımını da ilave ediyoruz. Baysan şirketimiz aracılığıyla bu tesiste kullanılmak üzere ilk yılda 7 milyon 500 bin litre koyun sütü, 5 milyon litre keçi sütü ve 2 milyon litre manda sütünü üreticilerimizden satın alacağız. Süt işleme fabrikamız, günlük 100 ton süt işleme kapasitesine sahip olacak. 2021 yılı içinde et entegre tesisimiz için 50 bin adet kuzu ve 4 bin adet karasığırı, üreticilerimizden satın alıyoruz. Ödemiş’teki et işleme tesisimiz, Nisan ayından itibaren tam kapasiteyle çalışmaya başlıyor.

Öte yandan Baysan, 10 bin dönüm arazide susuz yem bitkisi ve hububat ekiminde de sözleşmeli alım gerçekleştirecek. Alacağımız yem miktarının değeri yaklaşık 15 milyon lira. Havza ölçeğinde yapacağımız alımlarda ise örneğin Beydağ’dan 100 ton kestane, Ödemiş’ten 300 ton patates satın alacağız.

2021 ve 2022 döneminde toplam 338 milyon 600 bin TL’lik alım gerçekleştireceğiz. Böylece belediyemizin köylümüze yapacağı maddi destek neredeyse üç dört kat artacak. Bunun 154 milyon 600 bin lirası süt ürünlerine, 97 milyon lirası et ürünlerine, 15 milyonu yem bitkilerine ve geri kalan 72 milyon lirası diğer ürünlere tekabül ediyor.

Tüm et ve süt alım sözleşmeleri, kuraklıkla mücadelemize katılan üreticilerimizle bu yıl içinde gerçekleşecek. 2021’de alım garantisi verdiğimiz tüm bu ürünleri, piyasa değerinin üzerinde bir bedelle satın alacağız. Bu da üreticilerimizin emeğinin karşılığını almasını sağlayarak, İzmir Tarımı ilkelerini harfiyen uygulamalarını teşvik edecek.

Tüm bu süreçler İzmir Tarımı markalaşma çalışmalarımızı da hızlandıracak. Bu kapsamda Çiğli Sasalı’daki tarımsal araştırmalar merkezimizde bir tarımsal tasarım ofisi kuracağımızı buradan müjdelemek istiyorum. Üreticimiz, burada kuracağımız merkez sayesinde ürünlerinin paketlenebilmesi için ücretsiz tasarım desteği alabilecek.

Amacımız, İzmir Tarımı’nın marka değerini büyütmek. İzmir’de bu vizyon ve strateji çerçevesinde üretilen ürünlerin; hem doğanın, hem de insanların sağlığını koruyan bir uygulama olduğunu anlatmak ve İzmir Tarımı’nın farkını ortaya koymak.

Fotoğraf: Aytaç Özcan

Konuşmanın bu bölümü ile ilgili olarak ele alıp tartışmamız gereken üç önemli konudan biri tarımsal desteklerde lokomotif rolü biçilen Baysan A.Ş. isimli şirket, küçük çiftçilerle imzalanacak garantili ya da garantisiz alım sözleşmeleri ve İzmir Tarımını bir marka olarak geliştirme düşüncesidir. Şimdi isterseniz bu üç önemli konuyu sırasıyla ele alıp tartışalım.

İzmir Tarımının Lokomotifi” Baysan A.Ş.: İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2021-2024 dönemindeki yeni tarım politika ve uygulamaları açısından lokomotif olarak nitelenen Baysan A.Ş. ilk kez 11.10.1984 tarihinde 343 Bayındırlı yurttaş ile 48.048 metrekarelik arsasını sermaye payı olarak koyan Bayındır Belediyesi’nin katılımı ile Baysan Küspe, Yem ve Süt Sanayi ve Ticaret A.Ş. adı ile kurulmuştur.

344 ortaklı bu şirketin kuruluş amacı her çeşit ziraat ve hayvancılık ürünlerini (hususen küspe, yem ve süt) üretmek, pazarlamak ve satmaktır.

Şirketin adı zaman içinde Bay-San Nebati Yağ ve Toprak Sanayi Ticaret A.Ş. olarak değiştirilmiş ve sermayenin % 96,79’u İzmir İl Özel İdaresi’nin eline geçmiştir. Yönetim kurulu başkanlığını il valisinin yaptığı şirket, bu dönemde tuğla ve nebati yağ fabrikası kurup çalıştırmaya başlamıştır.

Şirketin hisseleri, 2012 yılında yürürlüğe giren 6360 sayılı yasa ile İzmir İl Özel İdaresi’nin kaldırılması üzerine İzmir Yatırım İzleme Koordinasyon Başkanlığı’na devredilmiş; ancak İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin açtığı dava üzerine İzmir 6. İdare Mahkemesi’nin 2016/1648 E. sayılı kararı doğrultusunda İzmir Valiliği Devir Tasfiye ve Paylaştırma Komisyonu’nun 13.09.2017 tarih ve 61/C sayılı kararı ile 817.909,19 adet 817.909,19 TL. bedelli hisselerin tamamı (% 96,79) İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne devredilerek belediye muhasebe kayıtlarına alınmıştır.

Bunun üzerine Bayındır Belediye Başkanlığı’nın, İzmir Valiliği Devir Tasfiye ve Paylaştırma Komisyonu’nun 13.09.2017 tarih ve 61/C sayılı kararının iptali istemiyle İzmir Valiliği aleyhine, İzmir 1. İdare Mahkemesi’nde E.2017/1916 no ile dava açtığı bilinmekle birlikte gelişen son olaylar çerçevesinde Bayındır Belediye Başkanlığı’nın bu davadan feragat ettiği anlaşılmaktadır.

Söz konusu şirketin İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne devredildiği tarih itibariyle sermayesinin % 96,79’u (817.909,19 TL) İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne, % 1,34’ü (11.353,09 TL) Tarım Kredi Kooperatifleri Merkez Birliği‘ne, % 1,33’ü (11.285,46 TL) Tarım Kredi Kooperatifleri İzmir Bölge Birliği‘ne, % 0,07’si (615,49 TL) Bayındır Belediyesi‘ne, % 0,47’si de (3.836,77 TL) gerçek ve tüzel kişilere aittir.

Şirketin İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne devri sonrasında 26.09.2019 tarihinde Olağan Genel Kurul Toplantısı yapılarak Yönetim Kurulu Başkanlığına Buğra Gökçe, yönetim kurulu üyeliklerine ise Pervin Şenel Genç, Hilmi Özen, Abdurrahman Suphi Şahin ve Haluk Karabulut getirilmiş, daha sonra 20.05.2019 tarihinde istifa eden Pervin Şenel Genç‘in yerine Barış Karcı, 22.05.2019 tarihinde istifa eden Hilmi Özen‘in yerine de Yıldız Devran getirilmiştir.

Bayındır Ticaret Sicili Müdürlüğü’ne bağlı şirketin karar ve ilamlarının yayınlandığı 5 Mayıs 2020, 10071 sayılı, 13 Temmuz 2020 tarih, 10117 sayılı, 21 Ağustos 2020 tarih, 10143 sayılı, 15 Ekim 2020 tarih, 10182 sayılı, 26 Mart 2021 tarih, 10296 sayılı ve 28 Nisan 2021 tarih, 10318 sayılı Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi kayıtlarına baktığımızda bu yeni “lokomotif” şirketin:

🔻 İsminin Baysan Eğitim Kurumları Danışmanlık Tarımsal Üretim Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi olarak yeniden adlandırıldığı,

🔻 Şirket ana sözleşmesinin 4. maddesinde yer alan “Amaç ve Konu” bölümünün anaokulu, kreş, çocuk yuvası, ilköğretim, lise, yüksek okul, üniversite, enstitü, sanat ve mesleğe yönelik kurslar, okulların hazırlık kursları, yabancı dil kursları, etüt merkezleri vb. eğitim ve öğretim tesisleri açmak, işletmek, işlettirmek, devretmek, kiralamak, kiraya vermek başta olmak üzere ve belediyelere verilmiş görev, yetki ve sorumluluklara bağlı kalınmaksızın Türk Ticaret Kanunu’nun verdiği geniş yetkiler içinde çok geniş bir şekilde yeniden düzenlendiği,

🔻 Şirket sermayesinin 94.633.692.-TL‘ya çıkarıldığı, bu işlem sırasında İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait Ödemiş Mezbahası’ndaki tüm ekipman ve donanım karşılığında mahkeme tarafından belirlenmiş 9.788.691,30 TL‘lık değerin beş yıl için ayni sermaye olarak değerlendirildiği

🔻 Yönetim Kurulu Başkanlığı’na bir süre önce özel sektörden “Şirketler Koordinatörü” adıyla transfer edilen Ali İhsan Özgürman‘ın, yönetim kurulu üyeliklerine ise İzmir Büyükşehir Belediyesi Mali Hizmetler Dairesi Başkanı Pınar Çalışkan‘ın, İzmir Büyükşehir Belediyesi Dış İlişkiler ve Turizm Dairesi Başkanı Hatice Gökçe Başkaya‘nın, İZSU Su ve Yapı İşleri Dairesi Başkanı Yeter Erten‘in ve eski futbol hakemi olup halen Spor Adamları Derneği Başkan Danışmanlığı görevini yürüten İsmet Arzuman‘ın getirildiği,

🔻 Şirket genel müdürlüğü görevine ise son 10 yıldır Silivri Belediyesi’nde stratejik plan sorumlusu olarak çalışan Murat Onkardeşler‘in atandığı belirlenmiştir.

Baysan A.Ş., İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne devredildiği 13 Eylül 2017 tarihinden sonraki 2017, 2018, 2019 ve 2020 yılları İzmir Büyükşehir Belediyesi faaliyet raporlarının hiçbirinde belediyenin hissedarı olduğu şirket olarak belirtilmemiştir. Aynen TARKEM A.Ş. ve TETUSA A.Ş. şirketlerinde olduğu gibi….

Genel kurul kararı ile meşrulaştırılan yeni yolsuzluk ve suçlara merhaba!

Bu şirketin tarihi açısından ilginç olan bir diğer nokta ise, 12 Nisan 2021 tarihinde yapılan son genel kurul gündeminin 9. maddesi, “TTK m. 395 ve 396 uyarınca Yönetim Kurulu Üyeleri’nin şirketin iştigal konusuna giren işleri bizzat veya başkaları adına yapmalarına ve bu nevi işleri yapan şirkete ortak girmelerine izin verilmesi hususunun görüşülmesi” ile ilgili öneri olup 12 Nisan 2021 tarihli genel kurulda yapılan oylamada bu öneri oybirliği kabul edilmiş ve bundan böyle Baysan A.Ş. yönetim kurulu üyelerinin şirketin iştigal konusuna giren işleri bizzat veya başkası adına yapmalarına ve bu nevi işler yapan şirkete ortak girmelerine izin verilmiştir. Yani bundan böyle yönetim kurulu üyelerinin aynı sektörde Baysan A.Ş.’nin zararına kişisel girişimlerde bulunmalarına, aynı işleri yapan şirketlere ortak olmalarına izin verilerek yeni yeni yolsuzlukların kapısı açılmış olmaktadır.

Baysan A.Ş.‘nin İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin tarım politika ve uygulamaları için lokomotif görevi üstlenmesinin en önemli yanı, bu şirketin gündeme getirilmesinden sonraki tüm tarımsal faaliyetlerin İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin görev alanından çıkarılarak faaliyet alanı genişletilmiş şirkete terk edilmesidir ki; bunun, özelleştirmenin ülkemizdeki önder ismi Turgut Özal‘a bir kez daha ve derinden gelen hislerle hayır duası okumaktan başka bir anlamı yoktur. Böylelikle Aziz Kocaoğlu döneminde hiç değilse belediye bünyesinde yürütüldüğü için daha şeffaf olan tüm tarımsal faaliyetler ve bunlara ilişkin harcamalar belediye dışındaki bir şirkete; hatta ileride oluşturulacak holdinge aktarılarak “ticari sır” ya da “biz, Bilgi Edinme Kanunu kapsamında değiliz” gerekçeleriyle korunan karanlık bir dünyaya terk edilecek; böylelikle bilinmezler, saklanıp gizlenenler dünyasındaki yolsuzluklarla küçük tarım üreticisi sözleşmeli tarım yöntemi ile yoksullaşıp tarım işçisine dönüşecektir. Aynen, Tunç Soyer‘in 9 Mart 2019 tarihinde Ödemiş’te yaptığı 2. Cemre Toplantısı’nda şirketler konusunda söylediklerini doğrularcasına…

İsterseniz bir kez daha dinleyelim Tunç Soyer‘in İzmir tarımı konusunda görev yapacak şirket ya da şirketler hakkındaki farklı görüşlerini…

Garantili ya da Garantisiz Alım Sözleşmeleri: TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası’nın görüşüne göre çiftçilere ölümü gösterip sıtmaya razı etmenin bir aracı haline dönüşen sözleşmeli tarım yöntemi, küçük üreticiyi ya da köylüyü yoksullaştırıp proterleştirecek, onun topraksız köylü haline gelmesini sağlayacak neoliberal tarım düzeninin, Dünya Ticaret Örgütü (WTO), Dünya Bankası (WD), Uluslararası Para Fonu (IMF), Birleşmiş Milletler Gıda Örgütü (UN-FAO) ve Avrupa Merkez Bankası (ECB) gibi kapitalizmin uluslararası örgütlerinin bizim gibi ülkelere önerdiği; hatta zorladığı bir sömürü yöntemidir. Bunun garantili ya da garantisiz alım sözleşmeleriyle yapılması veya üretici, köylü ya da kooperatiflerle yapılması işin özünü değiştirmez, o bağımlılık ilişkisi içinde çiftçinin, üreticinin ya da kooperatif ortağının sömürüldüğü gerçeğini ortadan kaldırmaz. O nedenle, kamuoyuna açıklanması bile yasaklanan sözleşmelerle üretimi desteklediğini ya da geliştirdiğini söylemek koskoca bir yalandan başka bir şey değildir… Dün, Aziz Kocaoğlu döneminde sözleşmeli tarım yöntemiyle teslim alınıp obez gelişmeye konu olan Tire Süt‘ün bugün gözden çıkarılmış bunun en somut örneğidir…. Muhtemeldir ki, bugünün Neptün Soyer başkanlığındaki Köy-Koop İzmir Birliği şemsiyesindeki ayrıcalıklı kooperatiflerin yarın öbür gün başına gelecek olan şey de aynı durumdur…

İzmir İl Tarım ve Orman Müdürlüğü’nden aldığımız bilgilere göre 2020 yılı içinde sözleşmeli tarım kapsamında imzalanan sözleşme sayısı 6.000, bu sözleşmelerin ilgili olduğu tarım alanı büyüklüğü ise 150.000 dekardır. Bu veriler, 2020 yılındaki toplam 3.231.823,7 dekar büyüklüğündeki toplam tarım alanı içinde % 4,64 gibi düşük bir düzeyde kalması nedeniyle bazı sözleşmelerin 26 Nisan 2008 tarih, 26858 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan “Sözleşmeli Üretim İle İlgili Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik” hükümlerine aykırı olarak İzmir İl Tarım ve Orman Müdürlüğü’ne bildirilmediği anlaşılmaktadır.

İzmir Tarımı” Diye Bir Marka Yaratmak: Bir kenti, bir ülkeyi ya da o kentteki tarımı bir marka haline düşürmek hayali, neoliberal kapitalist anlayışın, kapitalist işletmeci anlayışın iddialarından biridir. AKP iktidarı tarafından desteklenen bu politika ile uzun yıllardır hiçbir kent, hiçbir ülke, hiçbir tarım marka haline gelmemiştir.

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer seçim döneminde sık sık kullandığı “marka kent” kavramını daha sonra yaptığı açıklamalarla düzeltmeye çalışmış, örneğin 11 Mart 2019 tarihinde NTV’de katıldığı bir televizyon programında bir kentin marka olamayacağını, bu anlamda bir kentin tanınırlığından ya da bilinirliğinden söz edilebileceğinden söz etmiş olmasına karşın; içindeki o neoliberal ruh nedeniyle bu kez de “İzmir Tarımı“nın marka olmasından söz etmeye başlamıştır.

4. Aşama – Satış, Pazarlama ve İhracat

Üretilen, markalaşma süreci tamamlanmış, paketlenmiş ürünler İzmir Tarım stratejimizin sonraki aşaması olan satış, pazarlama ve ihracat için hazır hale geliyor. Bu dördüncü aşamada yapmaya çalıştığımız katma değeri yüksek bu ürünleri İzmir, Türkiye ve dünyadaki diğer mecralarda satışa sunmak ve üreticilerimize, çiftçimize daha fazla gelir sağlamak. 

İzmir’deki doğa dostu stratejik ürünlerimize olan talep, uluslararası piyasalarda da hızla artıyor. Dolayısıyla biz İzmir Tarımı’nın ürünlerini sadece iç piyasa için değil, aynı zamanda ihracat için de geliştiriyoruz. Belediye şirketimiz İZFAŞ, bu konuda çok büyük bir rol üstleniyor. Markalaşma, e-ticaret ve ihracat konularında tecrübesi olmayan küçük üreticilerimizi fuarlarımız ile dünyaya açıyoruz. Buradan yine müjdelemek isterim ki Sasalı’daki tarım merkezimizde bir ihracat destek ofisi de kuruyoruz. Katma değeri yüksek, markalaşmaya ve teknolojiye dayalı ihracatı artırmak için bir seferberlik başlatıyoruz. Bu konuda Ege İhracatçı Birlikleri, İzmir Ticaret Borsası ve İzmir Ticaret Odası ile ortaklık içinde çalışıyoruz. 

Önümüzdeki dönemde Belediye şirketimiz Baysan üzerinden doğrudan ihracat yapacağız. 

Özetle, yeni dönemde sadece alım garantisi vermekle kalmıyoruz, artık satış garantisini de gündemimize alıyoruz. Bu satış garantisinde de en önemli hedefimiz elbette ihracat.  İZFAŞ’ın düzenlediği fuarlar üreticimizi dünyadan alıcılar ile buluşturmaya devam edecek. Türkiye’nin tek zeytin ve zeytinyağı fuarı Olivtech, yine Türkiye’nin tek organik ürünler fuarı Ekoloji İzmir, Türkiye’de ilk defa düzenlenecek Terra Madre gibi fuarlarla küçük üreticilerimizi doğrudan doğruya ihracatçı haline getiriyoruz. Flowera Kesme Çiçek Süs Bitkileri ve Peyzaj Fuarı ile Küçük Menderes havzamızdaki bu önemli sektöre destek vereceğiz. Amacımız, 13 milyon dolara düşen ihracatı 250 milyon dolar seviyesine yükseltmek. Bu kapsamda, az su tüketen süs ve peyzaj bitkileri, hem alım garantisinde, hem ihracat desteğimizde önceliğimiz olacak. Desteğimiz iç piyasaya erişim ve e-ticaret alanında da elbette sürecek.

Bu bölümde ifade edilen “İzmir’deki doğa dostu stratejik ürünlerimize olan talep, uluslararası piyasalarda da hızla artıyor. Dolayısıyla biz İzmir Tarımı’nın ürünlerini sadece iç piyasa için değil, aynı zamanda ihracat için de geliştiriyoruz.” iddiası, aslında her geçen gün gelişip değişmekte olan tarımın nasıl bir süreç içinde olduğunu bilmemekle eşdeğerdir. Sözleşmeli tarımın, özellikle de yabancı firmalar eliyle yapılan sözleşmeli tarımın bu kadar yaygınlaştığı bir coğrafyada ihracat düzeyinde sanki yerli ürün ve yeri üreticinin gücü ve etkisi kalmış gibi bir anlayışla sarf edilen bu sözler ülke ve İzmir tarımındaki küresel sermayenin etkisini bilmemek anlamına gelir.

5. Aşama – Araştırma, Geliştirme, Eğitim ve Sertifikasyon

İzmir Tarımı’nın beşinci aşamasında ise; “araştırma geliştirme, eğitim ve sertifikasyon süreçleri”ni gerçekleştireceğiz. Bu konuda Büyükşehir Belediyemizin pek çok yatırımı var. Geniş kapsamlı Can Yücel Tohum merkezimiz kurulma sürecinde. TÜSİAD ile kurduğumuz, önümüzdeki ay açacağımız, girişimcilik merkezinde önceliğimiz tarım olacak. Gediz Deltası Sasalı’da iklim değişikliği ve kuraklık ile ilgili tarım araştırmalarının yapılacağı bir merkezimiz açılıyor. Burada hem ürün planlama çalışmaları, hem de az önce bahsettiğim tasarım ve ihracat destek ofislerimiz yer alacak. Seçim vaatlerimizden biri olan Tarım Lisesi de 2022’de eğitime başlıyor. 

Pandemi koşulları iyileşir iyileşmez metropolde yaşayan çocuklarımızın kırsal alanda eğitimiyle ilgili çalışmalar yapacağız. Buradaki amacımız, şehirlerde yaşayan çocuklarımızın doğayla buluşması, toprakla haşır neşir olması ve tarımsal üretim sürecini görerek öğrenmeleri. 

Araştırma, geliştirme, eğitim ve sertifikasyon süreçlerinin, konuşma metninde de belirtildiği üzere endüstriyel tarımı savunan ve üyeleri adına bu konuda politika, strateji, hedef ve amaçlar geliştirip iktidar düzeyinde lobi çalışmaları gerçekleştiren TÜSİAD ile yapılacak olması, hem küçük üretici hem de küçük üretici adına yola çıktığını söyleyen İzmir Büyükşehir Belediyesi için büyük bir talihsizlik olmuş, küçük üretici ile ilgili söylemler karşılarına çıkan makasta TÜSİAD’ın hattına girmiştir.

Ayrıca 31 Mart 2019 tarihli Mahalli İdareler Seçimleri öncesinde, CHP İzmir Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Tunç Soyer tarafından sık sık dile getirilen “Türkiye’nin ilk tarım üniversitelerinden birini İzmir’de konuşlandıracağız” vaadinin, aradan iki yıl geçtikten sonra “Seçim vaatlerimizden biri olan Tarım Lisesi de 2022’de eğitime başlıyor” müjdesine dönüştüğünü görüyoruz. Anlaşılan o ki, bu tarım lisesi, Baysan Eğitim Kurumları Danışmanlık Tarımsal Üretim Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi‘ne ait ana sözleşmenin “Amaç ve Konu” başlıklı 4. maddesindeki değişiklik sayesinde Baysan A.Ş. isimli şirket tarafından bir özel okul/kolej olarak çalıştırılacaktır.

6. Aşama – Agroturizm

İzmir Tarımı’nın son olarak altıncı aşamasında, agroturizm gibi yan ekonomiler oluşturma çalışmamız var. Agroturizm tüm dünyada, çiftçiye ek gelir oluşturan bir sektör haline geldi. Zaten bu modeli, Seferihisar’da bir nebze uygulamış ve orada çiftçimizin yan ekonomik gelire kavuşmasını sağlamıştık. Gayemiz, İzmir’in agroturizm için uygun noktalarında köylülerimizin sadece belirli bir dönem değil, on iki ay boyunca yan gelir elde etmesini sağlamak.

Bu cümleleri duyan ya da okuyan birinin ilk yapacağı iş, İzmir Tarımı nedeniyle gelişeceği söylenen agroturizmle ilgili bir politika, strateji, amaç, hedef ve faaliyetin 2019-2020 döneminde İzmir Kalkınma Ajansı ve İzmir Vakfı tarafından hazırlanan İzmir Tanıtım Turizm Strateji Eylem Planı 2020-2024 belgesinde bulunup bulunmadığına bakmaktır.

Biz de aynı şeyi yapıp, İzmir Tanıtım Turizm Strateji Eylem Planı 2020-2024 belgesine baktığımızda “agroturizm” sözcüğüne sadece iki bölümde rastladık:

Bunlardan ilki, söz konusu eylem planının 164. sayfasında yer alan “2.5.5-Küçük Menderes Havzası’nda Agroturizm ve Spor Turizminin Geliştirilmesine Yönelik Çalışma Grubunun Oluşturulması” şeklindeki faaliyetti ve bu faaliyetin 2020-2024 döneminde sorumlu kuruluş olarak İzmir Vakfı ile İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından yürütüleceği belirtilip; bu faaliyetle ilgili paydaşların Torbalı, Menderes, Tire, Seferihisar, Ödemiş, Karabağlar, Kemalpaşa, Bayındır ve Bergama (?) belediyeleri olduğu belirtiliyordu. (1)

Diğeri ise yine aynı eylem planının aynı sayfasında yer alan “2.5.6-Çeşme’de Etkinlik, Sağlık ve Agroturizmin Geliştirilmesine Yönelik Çalışma Grubunun Oluşturulması” şeklindeki faaliyetti ve bu faaliyetin de 2020-2024 döneminde sorumlu kuruluşlar tarafından yürütüleceği belirtiliyordu. Ancak bu kez, sorumlu kuruluş olarak İzmir Büyükşehir Belediyesi ve İzmir Vakfı yerine İZTO kısaltmasıyla İzmir Ticaret Odası‘nın adı yazılmıştı. Paydaş olarak belirtilen kurum ise Çeşme Belediyesi‘ydi.

Aynı nitelikteki iki ayrı iş için bir yerde İzmir Büyükşehir Belediyesi ile İzmir Vakfı‘nı adını verip, bunun Çeşme‘de (İZTO) İzmir Ticaret Odası olarak yazılmış olmasının nedeni de belli değildi. Gerçi insanın aklına, tanıtım toplantıları genellikle İzmir Ticaret Odası‘nda yapılan Çeşme Projesi nedeniyle bu işle ilgili çalışma grubunun oluşturulması sorumluluğu (İZTO) İzmir Ticaret Odası ile Çeşme Belediyesi‘ne mi terk edildi şeklinde hınzır bir soru da gelmiyor değil; ama, sanırım bunun eylem planının içinde saklı daha aklı başında ve mantıki bir cevabı vardır.

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 2020-2024 dönemindeki tanıtım ve turizm faaliyetlerini planlayan tek belge, İzmir Tanıtım Turizm Strateji Eylem Planı 2020-2024 belgesi olduğuna göre ve bu husus sık sık İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in beyanları ile doğrulandığına göre; İzmir Tarımı nedeniyle gelişeceği söylenen agroturizm için bu planda sadece Çeşme ve Küçük Menderes Havzası‘nda çalışma gruplarının oluşturulması ile yetinilip bunun ötesinde bir faaliyete ya da projeye yer verilip verilmediği açıklanmaya ihtiyaç duyan bir durumdur. Bu eylem planına göre agroturizm şayet sadece Çeşme ve Küçük Menderes Havzası‘nda yapılacaksa; hem Çeşme ve Küçük Menderes Havzası dışında kalan ilçe ve hazalarda agroturizm adına neler yapılacağı hem de Çeşme ve Küçük Menderes Havzası‘nda çalışma grupları oluşturmak dışında neler yapılacağı, hangi süreler içinde hangi yöntemlerin uygulanacağı acilen açıklanmalıdır. Ayrıca bu çalışmalar sonucunda varılmak istenen noktanın performans hedefleri nedir ve buna göre hangi göstergeye göre başarılı ya da başarısız olacağız? 2020-2024 döneminde İzmir Tarımı‘nın da sağlayacağı ivme ile kaç adet agroturizm tesisi açılacak, kaç adet turist agroturizm boyutunda İzmir’e gelecek ve İzmir agroturizmin gelişmesi nedeniyle ne düzeyde gelir elde edecektir?

Bu sorulara ikna edici ve doğru yanıtlar verilmediği sürece hem İzmir Tarımı hem de İzmir Turizmi boyutunda işin uygulaması ile ilgili araştırma ve kestirimlerin düşünülmediği ortaya çıkacaktır.

Devam Edecek…

(1) İzmir Tanıtım Turizm Strateji Eylem Planı 2020-2024, İzmir Vakfı, İzmir, 2021.

Daha önceki bölümler için

https://kentstratejileri.com/2021/05/12/bir-baska-tarim-iddiasinin-izmir-macerasi-1/

https://kentstratejileri.com/2021/05/14/bir-baska-tarim-iddiasinin-izmir-macerasi-2/

https://kentstratejileri.com/2021/05/17/bir-baska-tarim-iddiasinin-izmir-macerasi-3/

https://kentstratejileri.com/2021/05/19/bir-baska-tarim-iddiasinin-izmir-macerasi-4/