Yerel Yönetim Politikalarına Yeni Bir Bakış: Demokrasi ve Sosyal Adaletin İnşası

Yeni dünya düzeni olarak tanıtılan küresel kapitalizmin kar ve rant hırsının kural tanımaz boyutlara ulaştığı günümüzde; bu pervasız saldırıdan, demokrasi yoksunu bizim gibi ülkelerde, yoksul halklar kadar kentler de olumsuz yönde etkilenmektedir. Daha fazla kar ve rant uğruna kentlerin kültürel, sosyal, doğal değer ve varlıklarının gözden çıkarıldığı, kısa vadeli günlük politikalarla talan edilerek, paraya dönüştürülmeye çalışıldığı bir dönemi yaşıyoruz.

Bu politikalar sonucunda özellikle kıyı kesimlerde yer alan doğal yaşam ve tarım alanları yapılaşma baskısıyla yavaş yavaş yok olmakta, kırsal alanlar da kentlere dahil olarak kentler in nüfusu giderek artmaktadır. Kentlerde yaşayan insanların sadece sayısı artmamakta, dünyanın farklı bölgeler inde yaşanan çatışmalar, savaş ve giderek artan adaletsizlik ve eşitsiz yaşam koşulları nedeniyle, ulusal ve uluslararası göçlerle milyonlarca insan yer değiştirmekte ve özellikle kentlerde yeni bir hayat kurmaya çalışmaktadır.

Bu ve benzeri yeni olgular kentler in kimlikler inde, tarih ve kültürlerinde tahribatlar yaratmakta; kentleri kimliği, kültürü, doğal yaşam alanları ile koruyarak gelecek kuşaklara aktarmakta zorluklarla karşılaşılmaktadır. Bu nedenle, bu süreçte kent yönetimler ince izlenecek politikaların belirlenmesinde geleneksel yaklaşımları gözden geçirmek, kentli yurt taşların giderek çeşitlenen ihtiyaçlarına uygun adil ve demokratik yerel yönet im politikaları geliştirmek zorunlu hale gelmektedir.

Bu gereksinime karşın, bugün içinde bulunduğumuz yerel seçim döneminde de, kentlere dair sorunlara çözüm önerilerinin, kentlerin geleceğinin ve projelerin tartışıldığı bir süreç yerine, aday kimliğinin öne çıkarıldığı özü boşaltılmış siyasetsiz bir süreci yaşamaktayız.

Bu seçimlerin bir özelliği de, adı “cumhurbaşkanlığı yönetim sistemi” olan rejim altında yapılacak olan ilk seçim olmasıdır. İzmir’de 60’a yakın kurum ve kuruluşun oluşturduğu İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri ile İzmir’e Sahip Çık Platformu olarak 2019 yerel seçimler inin hemen öncesinde kentimize ait sorunların geniş bir bakış açısıyla toplu olarak masaya yatırılması ve değerlendirilmesi ihtiyacını duyduk.

53850191_1094794370693618_8791375717892882432_n

Nasıl Bir Kent Yönetimi

Bizler inanıyoruz ki kentimiz, ancak ona sahip çıktığımız ölçüde doğru, sağlıklı, planlı ve güvenli, tüm yaşayanların dostu, birlikte yönetilen bir İzmir yaratma yolunda kamunun yararına gelişebilir. Bu bağlamda İzmir’de “kent bilincinin oluşması” ve İzmirlilerin bu bilinçle kentlerine sahip çıkmaları önem taşımaktadır.

Bizler, demokrasi ve katılımcılığın temel alındığı, kimlikleri, inançları, kültürleri, cinsiyet ve cinsel yönelimleri, sınıfsal konumu, siyasal görüşleri vb. gerekçeler ile hiç bir ayrım yapılmaksızın kent halkının tamamının meclisler, kent konseyleri, platformlar, meslek kuruluşları ve demokratik kitle örgütlenmeleri ile yönetime katıldığı, kent yaşamını ilgilendiren bütün alanlarda kararlara ortak olduğu, hizmetlerin çok dilli ve eşit üretildiği bir kent yönetimi arzuluyoruz.

Kent Kimliği ve Kent Belleği

Kentler oluşturdukları kimlikleriyle anılmakta, bu kimlik kentlerin ekonomik, kültürel ve sosyal gelişimleri açısından önemli güzergâhlar oluşturmaktadır.

Bir kentin anlamı, kişisel bir deneyimden çok paylaşılan, ortak bir duyguyla oluşur. Bir topluluğun kolektif kimliğinin temsili olan kent, kültürel hafızanın haritası sayılmakta, bu da bireysel kimlik süreçlerinin tanımlanmasında oldukça önemli bir yer tutmaktadır. Bu nedenle “İzmir Kent Kimliği” kavramı “İzmirlilik” ile yakından ilişkilidir; İzmirli olmak, İzmir’de doğmak değildir, İzmir’i İzmir yapan her şeyde katkısı, emeği, katılımı olmakla ilgilidir. Kolektif anılar, doğasında olayları barındıran kent mekânlarına bağlı olarak süreklilik gösterir, yere özgüdür ve yerle ilişkili olarak hatırlanır. Saat Kulesi’nin önünde buluşmak, bayramlarda Kemeraltı’ndan alışveriş yapan farklı sınıflardan kentliler, eski vapurlarda çay içerek denizi seyretmek, kıyılarda, çimlerde birbirine benzeyen ve benzemeyen kentliler in bir arada mutluluk üretmesi, bu kentin kimliğini yapan ve her kişiyi İzmirli yapan şeylerdendir. Bu nedenle bir kent in mekânlarına ilişkin her türlü planlama o kentin kimliğine açık bir müdahaledir ve kimliği pekiştirici ya da bozucu bir sonucu olur.

Bir kentin belleği de sadece tarihsel mekânlardan ibaret değildir; onları da kapsayan ama her türden sıradan etkinliklerle de oluşan bir kent kimliği hafızasıdır.

İzmir çok uzun yıllardan bu yana bir liman kenti olması nedeniyle Akdeniz kenti özelliklerini göstermektedir. Aynı zamanda öncelikle kadınların, gençler in görünür olduğu ve kendiler ini kamusal alanda ifade edebildikleri, özgürlük ve demokrasinin sosyal yaşamda etkin olduğu bir kenttir. Bu kent, kadınlar tarafından kurulmuş olması ve yukarıda saydığımız nedenlerden dolayı bir kadın kentidir. Bu kimliğin korunması sadece merkezi hükümet in güdümündeki güvenlik politikaları kapsamına bırakılamaz. Yerel yönetimlerin cinsiyet, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliklerinin eşitliği üzerinde temellenen bu şehir kimliği idealinin korunması yönünde politikalar geliştirmesi gerekmektedir.

53365810_1992988880812343_2229823926320496640_n

Kamusal Alan

Kamusal alan, “toplumun ortak yararını belirlemeye ve gerçekleştirmeye yönelik düşünce, söylem ve eylemlerin üretildiği ve geliştirildiği ortak toplumsal etkinlik alanı”na işaret etmek için kullanılan bir kavram olarak ortaya çıkmıştır. İnsanların işlevleri tanımlanmış ya da tanımlanmamış belirli kentsel alanlarda yoğun toplumsal ilişkiler kurma imkânına işaret eder. Kamusal alan, çoğul kimlikleri olan kent sakinler inin karşılaşma alanıdır. Ancak bir kentsel alanın kamusal alan niteliği kazanabilmesinin önkoşulu da böylesi bir alanda yer alışın herhangi bir ayırımcılık, sınırlama ve engel olmaksızın herkes için mümkün olmasıdır.

Kentin mevcut kamusal alanları korunmalı, başta kadınlar, çocuklar ve yaşlılar ve engelliler olmak tüm kent halkının kimlikleri, kültürleri, inançları, cinsel yönelimleri, sınıfsal konumları ve siyasal görüşleri ile birlikte yer alabilmeleri için bu alanların işlevsellik ve olanakları artırılmalıdır. Bununla birlikte yeni kamusal alanlar oluşturulmalı ve kentlinin bu alanlara erişim kolaylığı artırılmalıdır.

Kentsel Alanlarda Soylulaştırma – Mutenalaştırma

Kentlere yönelik rant politikaları nedeniyle, kentsel alanlar farklı gelir gruplarından yurttaşların bir arada yaşamı paylaştıkları alanlar olmaktan çıkarılmaktadır.

Bir yandan kentin merkezindeki tarihi ve değerli alanlarda orta ve üst sermaye sınıfının yerleşimi için yatırımlar yapılmakta, diğer yanda sosyal-doğal çekim merkezi olan kırsal bölgeler ve sahil bölgeleri rantı yüksek bölgeler haline getirilmektedir.

Bu alanlarda yaşayan az gelirli ve yoksul insanlar yaşam çevrelerinden sürülmekte, başka alanlara ya da gelirleri ile orantılı, şehrin çeperler inde oluşan daha ucuz bölgelerde yaşamak durumunda bırakılmaktadırlar.

Farklı gelir gruplarından yurttaşların doğal karşılaşma olanakları yok edilmekte, kamusal alan ve kamusal alanda siyaset yapma olanağı ortadan kaldırılmakta, tarımsal üretim alanları yok edilmekte, kimliksiz ve belleksiz kentse alanlar çıkmaktadır.

Bu nedenle kent merkezler inin, tarihi, kültürel mekânlarının soylulaştırılması ve mutenalaştırılması çalışmaları olarak tanımlayabileceğimiz bu girişimlere son verilmeli, kentin kamusal alanları tüm kentlinin kullanabileceği bir formda korunmalıdır. Bu kapsamda özellikle Kemeraltı vb. çarşılar, pazar yerleri, semt merkezleri AVM furyasına karşı korunması gereken önemli kamusal alanlardandır.

54277802_1992986330812598_3811634289510973440_n

Kentli Yurttaşlık Kavramı

Kentli yurttaşlar cinsiyet, kimlik, aidiyet grupları, kentin mekânsal örgütlenmesi içinde alınan yer vb. pek çok farklılıklar ama aynı zamanda kentli olmak bakımından benzerlikler göstermektedir. Bu nedenle insanlar için mekânlar, kentler planlamak, bu doğrultuda politikalar üretmek ve bu politikaları hayata geçirmek için yol ve yöntemler belirlemek, bütün bir kent hayatını, dolayısıyla her birimizin hayatlarını tek tek belirlemek anlamına gelmektedir. Son çözümlemede bütün bir kentin hayatını etkilemek hat ta belirlemek bütünüyle “ideolojik” bir sürece işaret eder; nasıl hayatlar istendiği, nasıl kentler, nasıl evler nasıl meydanlar planlandığıyla doğrudan ilişkilidir ve belki bu sürece insanın dâhil olabilmesi, bir anlamda dâhil olarak “özgürleşmesi”, en çok da kenti yönetme sürecinde izlenen politikalarla doğrudan ilişkilidir. Bu ilişki sadece bir kentin yurttaşları, kurumsal yapıları, sivil toplum örgütleriyle yerel yönetimlerin ve bütün bu sosyal yapılanmaların birbirleriyle ilişkilenmesini mümkün kılan kentsel mekânlar ve birlikte bir kent hayatı yaratılması ile mümkündür.

Kentte Eşit ve Adaletli Olanaklara Sahip Olmayan Gruplar

Bu grupların geleneksel tanımı, yoksulluk, işsizlik vb. ölçütlere dayanır ve kentlerin yoksul mahallelerinde yaşayanları kapsar. Bu bölgeleri saptamanın en bilindik ve geleneksel yolu gelir düzeyi ve veya işsizlik verileridir, ancak bu günümüzde uygun bir yaklaşım olarak görülmemektedir. Örneğin aynı gelir düzeyinde olanlar aynı olanaklara sahip olmayabilir. Örneğin kent merkezinde asgari ücretle yaşamanın ya da işsiz olmanın anlamı, köylerde aynı düzeyde gelirle yaşamakla aynı değildir.

Bir kişi ya da grubun aşağıdaki göstergeler açısından ne durumda olduğu kentte eşit ve adil olanaklara sahip olma derecesini de belirler. Bu olanaklar şu şekilde özetlenebilir:

– İstihdama ve kentsel hizmetlere erişim yoluyla topluma katılma düzeyi

– Aile, arkadaşlar ve yerel topluluk ile bağlantı kurma imkânlarının derecesi

– Kişisel sorunlar oluştuğunda kamusal hizmetler yoluyla ilgilenilme imkânları (ör. sağlık, eğitim, danışmanlık alma hakkı, şiddetten ve suçtan korunma)

– Fark edilme, işitilme ve görünür olabilme imkânları

– Konut ve yerleşim çevrelerinin yaşanabilirlik, ekolojik göstergeler açısından yeterlilik düzeyi

–  Vasıfsız işgücü sahibi olma

– Yoksul konut, yüksek suç gibi konularla etiketlenen, damgalanan ortamlarda yaşamak

– Kötü sağlık, engellilik ve aile bütünlüğüne dair sorunlar

Demokratik-katılımcı bir yerel yönetim anlayışı aynı zamanda, kentlilerin yeteneklerini-kapasitelerini, kendiler için değer ve anlamı olan eylemlere ve faaliyetlere katılma yetenekler inin geliştirilmesi amacını kapsar. Tüm insanlara “değer verecek bir hayatı seçmek için” temel özgürlükler -yetenekler- sağlamayı amaçlar. Örneğin, çok sayıda vatandaşın sağlık standartlarının yetersiz olduğu, fiziksel ya da cinsel saldırıya maruz kalma olasılığının yüksek olduğu, duygusal yaşamlarının korku ve endişe ile karşı karşıya kaldığı, zekâ ve yeteneklerine uygun eğitim ve gelişme imkânlarının sağlanamaması ihtimalinin yüksek olduğu bir topluluk, kente eşit ve adil olmayan olanaklara sahip bir topluluktur.

Bu grupların saptanması için kent in hangi bölgeler inin ve her bölge içindeki farklı grupların durumunun ve ihtiyaçlarının saptanması ve bu bilgiyle önlemler alınması önemlidir; “ekolojik hata” kavramı kentli yurttaşların kişiler ya da gruplar olarak homojen kabul edilmesi ve kent in belirli bölgelerine “paket hizmet” anlayışı geliştirilmesi anlamında yanlış ve toptancı yerel yönetim politikalarına işaret etmektedir.

Bu nedenlerle, sosyal adalete dayalı yerel yönetim politikaları geliştirmek için, bütün kentliler in yaşam kalitesini yükseltecek, ulaşım, konut, kamusal alan vb. politikaların dışında ve bunlara ek olarak mutlaka, kentli yurttaşların farklılıklarına duyarlı biçimde ve eşitsizliğin/adaletsizliğin giderilerek sosyal adalet ve eşitliğin sağlanması, kamusal kaynaklardan adil olarak yararlanılması için, özgün koşullara göre biçimlendir ilerek, kentin her bölgesinin bilgilerini içeren kent envanterleri çıkarılması ve buna göre özgün politikalar geliştirilmesi gerekmektedir. Özellikle düşük gelirli vatandaşlara ve öğrencilere yönelik olarak, ücretsiz ya da düşük ücretli ulaşım, suya erişim, aş evleri ve düşük ücretli konaklama imkânları yerel yönetimler tarafından sağlanmalıdır.

54516937_1992989460812285_5941659681431748608_n

Kent Yaşamında Çoğulculuk

Çoğulculuk, herkesin kendi dünyasını kurup diğerler inden kopmasını değil, onlarla etkileşim içerisinde olmasını gerektirir. Kentin belirli bir bölgesinde oturan insanların, sadece kendi oturdukları yeri değil, kentin diğer bölgelerini de kentlerinin bir parçası olarak görmeleri, sadece kendi yakınındakilerle veya benzerleriyle değil, uzaktakilerle veya kendinden farklı olanlarla da ilişkilenmeleri demektir. Bu, kendi kültürel kimliğinden kopmayan, onu da kapsayan bir üst kimlik olarak “kentlilik” kimliğiyle ilişkilenmedir. Kentsel yurt taşlık, insanların kent ölçeğinde bir kamusal alan oluşturmalarını ve bu alana sürekli katılımlarını gerektirir. Tarihsel ve ideolojik planda çoğulculuk, daima katılım fikriyle birlikte var olmuştur; olan bitenin dışında kalanların, marjinal kesimlerin, güçsüzler in kendilerini kamusal alanda var kılma ve silinmeme mücadelesi tarzında gelişmiştir. Bu açıdan çoğulculuk, hem dışlanma hem de asimilasyona karşı bir entegrasyon talebi ve kamusal alana katılım iradesi olarak anlaşılmalıdır.

Dünyada yaşanan çatışmalı süreçlerin yarattığı göç hareketler inin bir sonucu olarak, mülteciler de birçok kentin parçası haline gelmiştir. Mültecilerin, göç ettikleri kentlerde misafir olarak değil, hemşehri olarak kabul görmeleri gerekmektedir. Kentlilerin, kamusal alanda bir arada barış içer isinde yaşayabilmeleri için özellikle yereldeki siyasilerin ve bürokratların dışlayıcı söylemlerden uzak durmasının yanı sıra, mülteciler dâhil tüm kentliler in de, mültecilerin “misafir” değil, kentin asli unsuru olduğunun bilincine varmaları son derece önemlidir. Mültecilere yönelik ayrımcı ifadelerin toplumda ayrışmayı ve mültecilere yönelik nefreti doğurabileceği ve bunun mültecileri hedef alan ırkçı tutum ve saldırılara neden olabileceği göz önünde tutulmalıdır. Bu nedenle kent te beraber yaşayan herkesin eşit haklara sahip olduğunun unutulmaması ve buna uygun hareket edilmesi, çoğulculuğun korunması ve büyütülmesi açısından önem taşımaktadır.

54279141_1992989617478936_8871586538543120384_n

Katılım Kavramı

Katılımı ‘var ya da yok’ tarzında düşünmek yerine farklı derecelerde ve biçimlerde düşünmek daha uygun bir yaklaşımdır.

Katılım düzeyleri, ilgililere tek yönlü veri veya bilgi iletme, duyarlılık kazandırma, danışma, diyalog kurma ve ortak yönetim gibi farklı derecelerde olabilir.

Katılım demokrasisi, “bir toplumda temsili kurumların olması, demokrasi açısından zorunlu koşul olsa da yeterli koşul değildir” fikrine dayanır. Ancak katılım, kendi kendine gerçekleşmemektedir. Katılım, bireylerin inanç ve tutumlarını, davranışsal ve bilişsel niteliklerini geliştirici bir toplumsallaşma sürecini gerektirmektedir. Bu bakış açısına göre bireylerin gelişimi, bizzat katılım süreci içinde gerçekleşir; katılım kendisi için gerekli nitelikleri üretir ve teşvik eder, bireyler ne kadar çok katılırlarsa o kadar çok katılma kapasitesine sahip olurlar. Katılım, entegrasyonu kolaylaştırarak, kolektif kararların kabulünün koşullarını hazırlar. Bu süreç içinde insan, kendi kişisel çıkarlarıyla kamunun çıkarlarını bağdaştırmayı, diğer insanlarla işbirliğine girmeyi, konsensusun gerekliliğini öğrenir. Bunu öğrenmek topluluğa aidiyet duygusunu geliştirir ve sosyal kurumlarla bütünleşmeyi sağlar.

Katılım sayesinde demokratik değerlerin gerçekleştirilmesi ve geliştirilmesi, profesyoneller açısından karar verme sürecinde etkilenebilirliğe açık hale gelmeyi ve gücün dağılımını; profesyoneller ve katılımcılar açısından ise (sonuçlardan sadece sorumlu olan konumunda olmak yer ine) karar üreticisi olmayı ifade etmektedir. Çoğulculuğu sağlayan bir başka amaç ise katılım yoluyla farklı grupların tercihler ine tekabül edebilecek planlamalar oluşturulabilmesidir. Bu amaç, profesyoneller açısından çeşitli grupların tercihler ine ulaşılması, planlamanın bu grupların tercihler ine uyarlanması, böylece öngörülemeyen ihtiyaçlardan kaynaklanan planlama hatalarının en aza indirgenebilmesini sağlar. Kat ılım yoluyla genel olarak kamu eğit imi de sağlanmaktadır. Örneğin; planlamacılar, planlama sürecine ilişkin kamuyu eğitmek, seçenekler ve olanaklar konusunda bilgi sağlamakla bu amacı gerçekleştirmektedirler. Katılım süreci, kişisel ve sosyal değişmenin hayata geçirilmesi amacını da taşımaktadır. Katılım ayrıca, planlamanın ve kamu politikalarının meşruiyeti ve bu politikalara destek sağlanması, uygulamada doğabilecek mesnetsiz muhalefetten korunulması, hataların sorumluluğunun paylaşılması gibi amaçların gerçekleşmesini de sağlamaktadır.

Yerel yönetimlerin yukarıda açıklananlar ışığında, kent envanteri kapsamında kent politikalarına doğrudan katılım sağlayacak çeşitli mekanizmaları kurması gerekmektedir.

Bu bağlamda gerçek işlevselliğe sahip kent konseyleri ve halk meclisleri oluşturulmalıdır. Kent te bulunan uzman meslek odalarının karar süreçler ine uzmanlık alanlarına göre katılmalarının mekanizmaları kurulmalıdır.

Kent Örgütlenmesi

Kentin çeşitli alanlarda kendi içinde örgütlenmesi, demokrasinin işlerliği açısından büyük önem taşımaktadır. Bu bağlamda kentlerde çeşitli dayanışma ağlarının oluşturulması için yerel yönetimlerin çaba harcaması gerekir. Bu dayanışma ağları ekonomik olarak da (kooperatifçilik vb.) kent yaşamına önemli katkılar sağlayacağı gibi, kent içinde birçok farklı grupların barış içinde bir arada yaşamasına da önemli katkılar sunacaktır. Yerel yönetimlerin kent örgütlenmesi konusunu programlarına almaları ve bu çalışmaların takibi için özel bir birim kurmaları gerekir.

53923189_1992988417479056_7682764669324361728_n

Sonuç Olarak

Yukarıda özetlediğimiz kavramları dikkate alarak yönetilen bir kentte göreli de olsa eşitlik ve sosyal adalet yolunda önemli adımlar atılmış olacaktır. Bu adımlar, demokrasi ve sosyal adaletin aynı zamanda yerelden genele doğru inşası yolunda da katkı sunacaktır. Aşağıda gruplandırılmış sonuçlar, yerel yönetimlerin bu amaca giden hedefleri olacaktır:

1. Sosyal

Sağlıklı, güvenli ve kapsayıcı topluluklar

 2. Ekonomik

Dinamik, esnek ve adil yerel ekonomiler

 3. Çevresel

Sürdürülebilir yapılı ve doğal ortamlar

 4. Kültürel

Kültürel açıdan zengin, canlı ve bağlantılı topluluklar

 5. Demokratik

Sağlıklı demokrasi ve aktif katılımcı vatandaşlar, şeffaf, kentdaşlara karşı sorumlu, denetlenebilir bir yönetim.

“Söz verip vaat etmek”, “proje fikri geliştirmek” ya da “proje yapmak”…

Ali Rıza Avcan

Son zamanlarda gazete ve televizyonlarla sosyal medyada ya da günlük yaşamda karşımıza çıkan belediye başkanı ve meclis üyesi adayları, seçildikleri takdirde uygulayacakları projeler hakkında bir takım vaatlerde bulunup söz veriyorlar veya ‘mega‘, ‘çılgın‘ ‘büyük‘ gibi adlarla hazırladıkları öncelikli projeleri bizlerle paylaşıp oyumuza talip olduklarını belirtiyorlar. O nedenle, ortaya saçılan bu tür yüzlerce ‘proje‘, sanki bu adaylar böylesi bir üretimi yapabilecek kapasiteye sahipmiş gibi büyük bir yanılsamanın oluşmasına neden oluyor. 

Proje 001Ama bunu yaparken proje tasarım ve  uygulaması ile ilgili bazı kavramları birbirine karıştırıp ‘proje’ adı altında vaatlerde bulunup sözler veriyorlar ya da üzerinde ciddi bir şekilde çalışılmamış olan proje fikirlerini ‘proje’ diye sunmaya çalışıyorlar. Örneğin proje adı altında “arazi yollarını iyileştireceğiz“, “su ürünleri halini geliştireceğiz” ve “mezbaha ve kesimhaneler kuracağız” gibi aslında bir belediyenin yasal olarak yapmak zorunda olduğu işleri, sanki kendi iradelerine bağlı bir işmiş gibi takdim edip sözler veriyorlar. Ya da bugünün geçmişten gelen mali, hukuki, toplumsal koşulları içinde  yapılıp sürdürülmesi mümkün olmayan işleri bir proje gibi ortaya atıyorlar. Aslında bir projenin tasarımına neden olabilecek değişik düşünce, öneri ve hayallerini bir proje olarak görüyorlar.

Çünkü çoğu adayın, daha aday olmadan önce, aday olmayı düşündükleri kentler ve onların sorunları konusunda bilgi edinmediği, güncel gelişmeleri izlemediği, mevcut sorunların çözümü için yeterince düşünmediği ya da bütün bu işleri oluşturması gereken bir ekiple ele alıp seçime hazırlanmadığı anlaşılıyor. O nedenle de, hemen her şey, seçim tarihine kısa bir süre kala eş, dost, kardeş ve arkadaşlardan oluşturulan gruplar eliyle öğrenilip fikirler geliştirilmeye ve projeler üretilmeye çalışılıyor. Anlaşılan o ki, adaylarımız aday olmayı düşündükleri süre içinde yapmaları gereken görevleri yeterince yapmamış, İzmir’le ilgili olayları yeterince izlememiş ve bu nedenle de seçime hazırlıksız yakalanmış durumdalar…

Oysa tasarlanacak iyi ve yararlı projelerin öncelikle yaşanan bir sorun ve gereksinimden kaynaklanması gerekiyor. Toplumca gerek duyulmayan ya da bir sorun oluşturmayan veya şikayete konu olmayan konuların işe yarar iyi bir proje olarak kurgulanıp tasarlanması zor olduğu gibi yapılması ya da sürdürülüp kısa sürede sonuç alınması da zor olacaktır.

Proje 003

İşte o nedenle, bir belediye başkan ya da meclis üyesi adayının kendi oyunu arttırmak amacıyla hazırlayıp halkla paylaşacağı sorun ya da gereksinim odaklı projelerde öncelikle; 

1)Söz vermek‘, ‘vaatte bulunmak‘ ya da ‘proje fikri geliştirmek‘ gibi eylemlerle ‘proje hazırlamak‘ arasındaki önemli ayrımları dikkate alması; bu kapsamda, ‘proje‘ olmayan ya da olamayacak işleri ‘proje‘ olarak kabul etmemesi,

2) Belediyelerin yasal olarak yapmak zorunda olduğu hizmetleri, sanki kendi tercihine dayalı yeni ve farklı bir projeymiş gibi düşünmemesi,

3) Başkanı ya da meclis üyesi olmak amacıyla adayı olduğu belediyenin halen yaptığı ya da yapmak zorunda olduğu işleri sanki hiç yapılmamış ilk kez yapılacak öncelikli bir projeymiş gibi görmemesi,

4) Yasal dayanağı olmayan; bu nedenle de yarın öbür gün hem kendisini hem de proje uygulayıcılarını zor duruma düşürebilecek işleri o yasal düzenlemeler değişmedikçe bir proje olarak kabul etmemesi,

5) Sorun haline dönüşmüş gereksinimler için öncelikle proje hazırlaması; yani bardağın hem ‘dolu‘, hem de ‘boş‘ yanına bakabilmesi,

6) Proje hazırlarken, projeye konusunun geçmişi, bugünü ve geleceği konusunda ilgili tüm tarafların görüş, düşünce, öneri ve şikayetleri konusunda ayrıntılı bir araştırma yaparak gelecekle ilgili net öngörülerde bulunması,

7) Proje hazırlığında, ele alınan iş ya da sorunun mevcut durumuyla amaç ve ulaşılmak istenen hedef arasında etkili ve sonuç alıcı bağlantıların kurulması,

8) Projenin tasarım ve uygulaması kadar sonuçta ortaya çıkan ürünün projeye taraf olan kurum ve kişilerce nasıl kullanılacağı konusunda da bir işletim modelinin oluşturulması,

9) Uygulanacak projenin o yerleşimin tarihsel, toplumsal, ekonomik, kültürel ve doğal koşulları içinde nasıl bir çoğaltan etkisi yaratacağının ve benzerlerinin başka yer ve zamanlarda nasıl gerçekleştirileceğini öngörmesi gerekmektedir.

Proje 004

İyi, yararlı ve sonuç alıcı bir proje hazırlayabilmek için gerekli olan hususları daha da arttırmak mümkün olmakla birlikte; şu aşamada, söylenebilecek olanların bunlar olduğuna inanıyorum.

Tabii ki, her işte olduğu gibi, her düzeydeki projelendirme çalışmasında proje içeriği, tasarımı, uygulaması ve yönetimi ile ilgili eğitim ihtiyacı dışında; bununla ilgili kavram ve sözcükleri doğru ve yerinde kullanmanın da, seçimi kazanmak kadar önemli bir diğer duyarlılık konusu olduğunu bilip, her zaman anımsamak koşuluyla…

 

 

 

 

Belediyeler ve şeffaflık

Ali Rıza Avcan

Şeffaflık‘ sözcüğü, başvurduğumuz tüm Türkçe sözlüklere göre ‘aleniyet’, ‘alenilik‘, ‘aşikar‘, ‘açıklık’ ve ‘saydamlık‘, İstanbul merkezli Uluslararası Şeffaflık Derneği’ne göre de, “kararların, kurallar ve düzenlemeler doğrultusunda alınması ve uygulanması, alınan kararlardan etkileneceklerin bilgiye erişiminin sağlanması ve bu bilginin de ulaşılabilir, anlaşılır ve somut olması prensibi” olarak tanımlanıyor.

Yönetim bilim kapsamındaki ‘idari açıklık“, ‘yönetimde şeffaflık‘, ‘gün ışığında yönetim‘ ve ‘idari demokrasi‘ gibi terimlerle açıklanan olgu ise, “devletin hedeflerini, bu hedeflere ulaşmak için oluşturduğu politikaları ve bu politikaların yarattığı sonuçları izlemek için gerekli olan bilgiyi düzenli, anlaşılabilir, tutarlı ve güvenilir bir biçimde sunması” olarak açıklanıyor.

Bugünkü koşullarda geçerliliğini kaybeden temsili demokrasi savunucularına göre demokratik sistemin temel özeliklerinden biri, kamusal işlerin şeffaf olması gereğidir. Bununla anlatılmak istenen şey, kamu otoritesince alınan karar ve uygulamaların kapalı kapılar ardında kalmaması, hem işleyiş süreçleri hem etkileri ve sonuçları bakımından vatandaşlar tarafından bilinir kılınmasıdır. Çünkü, kamu otoritesi sahiplerinin bunun sahibi değil emanetçisi olduğunu, her türlü siyasal ve yönetsel yetkiyle otorite sahibinin toplum olduğunu iddia ederler. Onlara göre toplum, kendine ait yetkileri, hukuki yol ve yöntemlerle kamu otoritesini kullanma hakkını kazanmış kişi ya da ekiplere emanet eder. Sadece bu değil, kamu otoritelerinin kendilerine verilmiş görevleri yerine getirmeleri ve sahip oldukları yetki çerçevesinde geliştirdikleri projeleri hayata aktarmaları için gerekli toplumsal, ekonomik ve finansal kaynakları da toplumun sağlayacağını düşünürler. Kısacası,  bu görüşe göre, kamu otoritelerinin kullandığı her türlü yetki ve kaynağın sahibi toplumdur derler. Buna ek olarak şeffaflığı, yozlaşma ve yolsuzluğun önüne geçmede etkili olacak faktörlerden birini olarak görürler. Başka bir deyişle, yozlaşma ve şeffaflık arasında bir bağ kurup şeffaflık arttıkça yozlaşmanın azalacağını, şeffaflık azaldıkça da yozlaşmanın artacağını var sayarlar.

Bu çerçevede kamu yönetiminde yer alanların belirli dönemler itibariyle mal bildirimi vermesi, kamu görevinden ayrıldıktan sonra bir süre o görevin alanına giren işlerin yapmaması, halkın karar alma süreçlerine katılması, dilekçe hakkı, bilgi edinme taleplerinin karşılanması, alınan kararların halka duyurulması ve denetim gibi yöntemlerle sağlanmaya çalışılan sonuçlar, bugün geldiğimiz şu noktada, yönetenler dışında hiç kimseyi memnun etmemekte, halkın ‘şeffaf yönetim’ ilkesi çerçevesinde bilgi edinerek yönetime katılması konusunda bir arpa boyu bile olsun ilerleme sağlanamadığı görülmektedir.

Bu olumsuz durumun ortaya çıkışında, kabul edildiği tarihte bir kazanım olarak kabul edilen 9 Ekim 2003 tarih, 4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu‘yla 19 Nisan 2004 tarih, 2004/7189 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile kabul edilen ‘Bilgi Edinme Hakkı Kanununun Uygulanmasına İlişkin Esas ve Usuller Hakkında Yönetmelik‘teki eksiklik, yanlışlık ve yetersizliklerin ve kamu yöneticilerinin sahiplenmeme, fiili engelleme, oyalama, ihmal etme ya da görevi kötüye kullanma gibi bilindik  hukuk dışı yöntemleri kullanarak geliştirdiği engellerin büyük payı vardır.

transparency1

Biz bugün burada, bütün bu mekanizmalar dışında kalan ‘Şeffaf Belediyecilik” kavramından yola çıkılıp bir kısım belediyelere, “Şeffaf Belediyecilik Ödülü’ verilmesi ve belediye başkanı adaylarına ‘Yerel Yönetim Şeffaflık Taahhütnamesi’ imzalatılması üzerinde durup bu iki eylemin olumlu ve olumsuz ya da yeterli ve yetersiz bulduğumuz yönlerini tartışıp tüm adayların dikkatini bu konulara çekmek istiyoruz. 

Ancak işin başında, yerel yönetimlerde şeffaflığın gündeme getirilmesini, bu konuda beklenen iş ve işlemleri yerine getirenlerin ödüllendirilip getirmeyenlerin teşhir edilmesini, belediye başkan adaylarına şeffaflık taahhütnamesi imzalatılması çabalarını doğru bulduğumu belirtmek istiyorum. Ardından da, bir “ama” diyerek, bu konuda yaşanan gerçeklerle unutulan ya da eksik kalan noktaları ortaya koymak istiyorum.

Sözünü ettiğim ‘Şeffaf Belediyecilik Ödülü’ 11 Aralık 2018 tarihinde Uluslararası Şeffaflık Derneği tarafından Seferihisar Belediyesi’ne verilmiş olup, 31 Mart 2019 tarihli Mahalli İdareler Genel Seçimi nedeniyle aynı dernek tarafından düzenlenen ‘Yerel Yönetimler Şeffaflık Tahaahütnamesi ise başta Ankara, İstanbul, İzmir olmak üzere çoğu CHP’li büyükşehir belediye başkan adayıyla il ve ilçe belediye başkan adaylarına imzalatılmaya başlanmıştır. Uluslararası Şeffaflık Derneği’nin verdiği bilgiye göre, 8 Mart 2019 tarihi itibariyle söz konusu taahhütnameyi 6 büyükşehir belediye başkan adayıyla 12 il ve ilçe belediye başkan adayı imzalamış durumdadır. 

2018-ŞEFFAFLIK-ÖDÜLLERİ-AÇIKLANDI-oya-özarslan-Prof.-Dr.-Alpay-Filiztekin-Yalın-Hatipoğlu

Derneğin, 9 Aralık Dünya Yolsuzlukla Mücadele Günü kapsamında Seferihisar Belediyesi’ne, “Hesap Verilebilirlik ve Katılımcılık Anlayışı” nedeniyle “Şeffaf Belediyecilik” plaketini vermesi sonrasında dernek yöneticilerine 21 Aralık 2018 tarihli bir mesaj göndererek, bu ödülün kim tarafından, hangi bilgi, belge ve kriterler dikkate alınarak verildiğini, değerlendirmeye alınan diğer belediyelerin hangileri olduğunu ve o belediyelerin niye ödül alamadığını sordum.

Sorularıma cevaben Uluslararası Şeffaflık Derneği Genel Koordinatörü Yalın Hatipoğlu tarafından gönderilen 20 Şubat 2019 tarihli mesajda;

Yapılan değerlendirme ve ödül verme işleminin Uluslararası Şeffaflık Derneği‘nin Yerel Şeffaflık Sistemi Değerlendirmesi adını verdikleri çalışma kapsamında yerel yönetimlerle dernek arasında imzalanan protokol çerçevesinde gerçekleştirildiğini,

İlk kez Seferihisar Belediyesi ile yapılan bu çalışma sonucunda 47 reform önerisini kapsayan 60 sayfalık özel raporun belediyeye teslim edildiğini ve bu raporun üçüncü kişilerle paylaşılmasının belediyenin vereceği izinle mümkün olduğunu,

Değerlendirmenin, Uluslararası Şeffaflık Derneği‘nin uluslararası şeffaflık ilke ve uygulamalarını dikkate alarak hazırladığı Yerel Şeffaflık Sistemi Analizi boyutunda belediyeler özelinde yapıldığını, söz konusu çalışmanın karşılaştırmalı bir değerlendirme olmadığını,bu çalışma için  jüri ya da değerlendirme komitesi gibi bir yapının oluşturulmadığını, çalışmanın iki kişilik bir ekip eliyle yürütüldüğünü, ödül kararının dernek yönetim kurulu tarafından verildiğini,

Çalışmanın yürütüldüğü süre içinde, ‘Temel Yerel Yönetim Birimleri’ ve ‘Denetim ve Hesap Verebilirlik İşlevleri’ başlığı altında toplanmış 100 adet göstergeyle ilgili sorunun belediyenin tüm birim yöneticileriyle çalışma alanları açısından kilit önemdeki bir kısım birim personeline; ayrıca, yerel dernek, vakıf, meslek kuruluşu, siyasi parti ve medya temsilcisiyle yapılan yüz yüze görüşmelerde sorulduğunu, bunun dışında kamuya açık olan ya da olmayan birçok belge ya da kaynağın masa başında incelendiğini öğrendim.

Ülkemizde yeni yeni başlatılan bütün bu çalışmaların sonuca ulaşması, belediye içinden ve dışından kaynaklanacak olası engelleme, yönlendirme ve çarpıtma çabaları nedeniyle zor olmakla birlikte; her biri kendi ölçeğinde oldukça anlamlı, değerli ve bu nedenle desteklenmesi gereken önemli girişimlerdir. O nedenle, şu an itibariyle üst kamu otoritelerince yeterince izlenip denetlenmeyen belediyelerin sivil toplum örgütleri tarafından izlenip değerlendirilmesi girişimlerinin, bugünkü bu noktadan alınıp daha üst düzeylere taşınmak üzere geliştirilip güçlendirilmesi ve yaygınlaştırılması gerekmektedir.

Ancak, bu tür sivil toplum destekli izleme, denetleme ve değerlendirme çalışmalarının, belediyelerle dernekler arasında oluşturulmuş özel ve gizli ilişkiler boyutundan çıkarılarak; adeta bağımsız bir “yerel ombudsman” kurumuna benzer şekilde, örneğin belediye yönetiminin etkisinden uzak kent konseyleri eliyle ve onun bütçesi içinde yapılması daha uygun olacak; böylelikle, ortaya çıkan sonuçların tüm açıklığıyla şeffaf bir şekilde belde halkıyla paylaşılması mümkün hale gelebilecektir. 

Yerel Yönetim Şeffaflık TaahhütnamesiBazı maddeleri mevcut yasa ve yönetmeliklerle düzenlenmiş, bazı maddeleri de henüz yasal bir düzenlemeye konu olmamış olan ‘Yerel Yönetimler Şeffaflık Taahhütnamesi‘nde ise, Uluslararası Şeffaflık Derneği Genel Koordinatörü Yalın Hatipoğlu‘na da ifade ettiğim gibi üç büyük ve önemli eksiklik bulunmaktadır.

Bu eksikliklerden ilki, neredeyse belediyelerden çok bütçe ya da bilançoya sahip olan ‘kara kuyu‘ niteliğindeki binlerce belediye şirketiyle onların ortak olduğu diğer şirketlerin  bu taahhütnameye dahil edilmemesi,

İkincisi, bu taahhütnamelere belediye başkan adayları yanında belediye meclisi üye adaylarının dahil edilmemiş olması,

Üçüncüsü de, bu taahhütnameleri imzalayan belediye başkan adayları ile taahhütname imzalaması gereken belediye meclisi üye adaylarından seçilebilmek için yaptıkları harcamaların kaynağının sorulmaması; yani, ‘seçimin finansmanı‘ olarak adlandırdığımız ve çoğu kez verilen mal bildirimlerine yazılan rakamların çok çok üstündeki seçim harcamalarının bu taahhütname kapsamına alınmamış olmasıdır.

İşte o nedenle, böylesi bir belgenin imzalatılması iyi, doğru ve yerinde bir davranış olmakla birlikte; bu belgenin etkili olabilmesi için, belediye şirketleriyle belediye meclis üyesi adaylarını kapsamaması ve seçimin finansmanını dışarıda bırakması nedeniyle eksik ve yetersiz olduğunu da ifade etmek gerekir.

Tabii ki, böylesi bir belgenin imzalatılması aşamasında;

Bütün belediye başkan adaylarına, tüm belediye iş ve işlemlerinde şeffaf olacağı konusunda altına imza atarak söz almanın ne ölçüde zor olduğunu…

Taahhütnameyi değişik düşüncelerle imzalayanların ise, adeta grup halinde bisiklete binip şov yaptıklarında ya da yerel bir futbol takımının formasını giyip sahaya çıktıklarında olduğu gibi işi gösteriye dönüştürüp kendisi ile belgeyi imzalamayan diğer adaylar aralarında fark yaratıp öne geçmek istediğini ya da,

Taahhütnameleri imzalasalar bile, önümüzdeki gün ve yıllarda verdikleri bu sözleri unutma ihtimalinin yüksek olduğunu ve kuvvetle muhtemelen sözlerinde durmayacaklarını…

Biliyoruz…

Unutma ve Anımsa

Ama olsun! En azından, bütün bu ihtimalleri bizim dikkate aldığımızı ve işin farkında olduğumuzu bilip rahatsız olmaları ihtimali bile iyidir, güzeldir ve yararlıdır…  

Hep birlikte unutmamak, sürekli anımsamak ve taahhüde bağlanan şeffaflığın garantisi anlamına gelen izleme, denetleme ve değerlendirme mekanizmalarını oluşturmak, bu amaçla örgütlenmek dileğiyle…

Avrupa Birliği’nin Akdeniz Politikasını Son Gelişmeler Işığında Okumak*

Cengiz Aktar**

Barselona Sonrası Akdeniz İçin Birlik
2008 Temmuz ayında Paris’te, eski Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin daveti üzerine, Moritanya’dan Türkiye’ye kadar kırk dört ülkenin en üst düzey yöneticileri 1995 yılında hayata geçirilen, Avrupa-Akdeniz ortaklığını [Barselona Süreci] yeniden canlandırmak üzere toplandı. 13 Temmuz 2008 tarihinde yapılan zirveye Türkiye, başbakan düzeyinde katıldı.

Adını ilk kez, 2007 yılının Şubat ayında, o vakit Cumhurbaşkanlığına aday olan Sarkozy’nin seçim konuşmasında işittiğimiz bu girişim, o zaman Akdeniz Birliği olarak anılıyordu. Amaçları, başta Akdeniz’in güneyinden gelen göç baskısını engellemek ve Türkiye’nin Avrupa Birliği [AB] adaylığına bir alternatif yaratmaktı. Zaman içinde parasızlık, programsızlık bu iddialı girişimi epey köstekledi. Ama esas 1995 yılından beri var olan Barselona Süreci’nin neden çalışmadığı, yeterince sorgulanmadan bir fikir ortaya atmanın yanlışlığı ortaya çıktı. Almanya, diğer Kuzeyli Avrupa Birliği Üyeleri ve Avrupa Komisyonu devreye girdi ve Sarkozy, baştaki hayallerinden vazgeçmek zorunda kaldı. Bütün bu belirsizliklerin sonunda gelinen nokta, Barselona Süreci’nin ‘Akdeniz İçin Birlik’ [AİB] adıyla yeniden canlandırılması oldu. Akdeniz güneyinin siyasî, iktisadî ve içtimaî durumu anımsanacak olursa bu dahi iyi bir gelişme sayılabilirdi ancak içi doldurulmazsa işbirliğini canlandırma girişiminin akıbeti de, Barselona Süreci gibi olabilirdi. Ve nitekim de oldu.

family-photo

Akdeniz İçin Birlik’ [AİB], baştan sorunlu başlamış bir girişimdi. Türkiye’yi, Avrupa Birliği’den [AB] Akdeniz’e kaydırarak, Avrupa Birliği’ne [AB] gayri kanunî yollardan göçmen girişini asgarîye indirerek, Avrupa Birliği’ni [AB] koruma amacıyla ortaya atılmış bir fikirdi. Hal böyle olunca, ortak denizin iki yakasını birbirinden uzaklaştıran nedenler ve Barselona’nın yürümemesinin arka planındaki temel sorunlar, hiçbir zaman masaya yatırılmadı. Akdeniz’in Kuzey kıyısındaki Fransa, İspanya, İtalya gibi ülkelerin Güney kıyıdaki kolonyal geçmişleriyle yüzleşme konusundaki isteksizlikleri; Akdeniz’deki, her barış girişimini zehirleyen Filistin meselesinde Avrupa’nın tarafgir tavrı; bir araya gelerek ortak meselelere çare üretmek durumunda olan ülkelerin, en az yarısının antidemokratik ve otoriter hükümetlere sahip olması gibi tüm bu çocukluk hastalıkları Barselona gibi, ‘Akdeniz İçin Birlik’ [AİB] projesinin başarısızlığını başından belli etti.

Bu kadar çok ve bu kadar derin tarihî ve siyasî sorun mevcutken, olası mutabakat ancak teknik konular üzerinde mümkündü. Nitekim projeler listesine göz atınca, yeni girişimin teknik veçhesi iyice ortaya çıkıyordu: Akdeniz Güneş Enerjisi Planı; Deniz Güvenliği; Akdeniz’de Kirlilikle Mücadele ve Çevreci İyi Yönetişim; Arap-Mağrip Otoyolu; Deniz Otoyolları. Üstelik bu projelerin çoğu, ya daha önceden düşünülmüş ya da epeyidir yürümekte olan projelerdi. Bu anlamda, Akdeniz İçin Birlik’ [AİB] girişimi Barselona’yı siyaset dışılık anlamında teyit ediyordu.

Akdeniz, Dünya merkezleri, medeniyet beşikleri arasında en kadimlerindendir. Envai çeşit sorunuyla bölgenin ilgiye ihtiyacı olduğu aşikârdır. Mesele, bu ilginin Sarkozy ve yandaşlarının zihinlerindeki küçük hesaplarla gerçekleşemeyecek olmasıydı. Onların gündemi, kendilerini Güneydekilerden korumak; Güneydekilerin gündemiyse, başlarındaki ceberut hükümetlerle siyasî İslâm arasında sıkışıp kalmış olmaktan gelen çaresizliktir. Bunun sonucuysa, sağırlar diyaloğu ve ‘Akdeniz İçin Birlik’ [AİB] gibi fiyakalı ama içi boş bürokratik yapılardır. Nitekim ‘Akdeniz İçin Birlik’ [AİB], Arap ayaklanmalarıyla başlayan altüst olma durumlarına müdahil olmada son derece yetersiz kalmış ve Avrupa Birliği [AB] kurumlarının yaptığı birkaç olumlu girişimin dahi dışında kalmıştır. Bu çaresizliğe yakından bakalım.

Arap Uyanışı’na Verilen Cevap
Tunus ve Mısır’da halk ayaklanmalarıyla başlayan, ‘Arap Baharı’nın ya da daha doğrusu uyanışının üzerinden geçen zaman zarfında, Arap dünyasındaki çalkantılar bitmek bilmiyor. Başta, demokratik reformları teşvik etmek için geniş çaplı ilerlemeler kaydedildiyse de, geçişlerin başarılı bir şekilde yerleştirilmesi için hala çok sayıda engelin aşılmasına ihtiyaç var. Tunus dışında, bir nebze siyasî istikrara kavuşabilmiş başka bir ülke yok. İstikbal, çoğu ülke için karanlık olduğu gibi ülkeler ve bölgeler arasında önemli farklılıklar ortaya çıkmış durumdadır. Olağanüstü güvenlik sorunları, varlığını sürdürmeye devam ediyor. Bunların arasında en korkuncu hala devam eden, artık komşulara sirayet etmiş bulunan ve milyonlarca Suriyelinin komşu Irak, Lübnan, Türkiye ve Ürdün’e sığınmasına sebep olan Suriye’deki iç savaş. Bunların yanı sıra Libya’nın ikiye bölünmesi, Irak’ta süren iç savaşlar ve Mali ile Cezayir’i kapsayan Arap Mağrip’te, El Kaide’nin sebep olduğu istikrarsızlık bölgeyi kasıp kavuruyor. Bu yeterince karışık ortamda, geçiş yaşayan Arap ülkelerindeki toplumsal uyum, yeni iç siyasi kutuplaşma biçimleri [seküler ve İslamcı güçler arasında, aynı zamanda kadınlar, gençler, dinî ve ırksal azınlıklar gibi etkilenen gruplar arasında] ve kötüleşen ekonomik durum nedeniyle tamamen altüst oldu. Bölgenin istikrarsızlığının Avrupa kıtası üzerindeki etkilerine gelince, bugün göç baskısı hiç olmadığı kadar artmış durumda, Güney kıyıda Avrupa Birliği’yle [AB] eşgüdüm halinde çalışan Muammer Kaddafi’nin, Libya’sı artık yok; üstüne üstlük Akdeniz’i baştan aşağıya tehdit eden El-Kaide ve IŞİD gibi iki heyula var.

Union_for_the_Mediterranean_-_updatable.svg

Böylesine kaotik bir ortamda, Avrupa Birliği nasıl bir yol izliyor? Bölge ülkeleri hükümetlerinin yatırım, istihdam ve büyüme için verimli bir ortam yaratılmasına katkıda bulunmaları şartıyla, sürdürülebilir ekonomik büyümeyi teşvik edecek Avrupa Birliği desteği, demokratik kurumların desteklenmesi için elzem. Siyasî istikrarın, ekonomik gidişata derinden bağlı olduğunun altı ne kadar çizilse azdır. Ekonomik çöküş, geçişlerin siyasî başarısızlığı anlamına gelecektir. Bu nedenle Avrupa Birliği desteği, geçişlerin doğru yönde olması için her zamankinden daha acildir.

İslam’ı ana referans noktası olarak alan siyasî partiler, seçimler yoluyla parlamentolarda ve birkaç geçiş ülkesinde yürütme organlarının kontrolünü sağlama yolunda önemli kazanımlar elde ettiler. Halkın demokratik seçimine saygı duyan Avrupa Birliği, yeni hükümetlerle yoğun diyalog geliştirdi ve desteğini arttırdı. Avrupa Birliği’nin bütün komşularıyla ilişkileri, ‘Güney Komşuluğu’yla ‘Yeni ve Gözden geçirilmiş Avrupa Komşuluk Politikası’ kapsamında kabul edilen iki tebliğdeki prensiplere dayanıyor. Bu temel prensipler, ‘daha fazla reform daha fazla destek’ ve ‘karşılıklı hesap verebilirliktir’.

Siyasi geçişe destek konusunda, Arap Uyanışı’nın ilk günlerinden itibaren Avrupa Birliği liderleri, Avrupa Birliği’nin siyasî taahhütlerini tekrarlamak için bölgeyi sık sık ziyaret etmişlerdir. Ziyaretlerin yanı sıra, bir ‘Güney Akdeniz için Avrupa Birliği Özel Temsilcisi’ atanmış, Mısır, Tunus ve Ürdün’le üst düzey Avrupa Birliği Görev Güçleri organize edilmiştir. Bu Görev Güçleri, Avrupa Birliği üye ülkeleri hükümetlerinin, önemli uluslararası finans kurumlarının ve özel sektör yatırımcılarının, bu ülkelere yapabilecekleri katkılar hakkında potansiyel sinerjilerini geliştirmekte önemli rol oynamıştır.

Özgür seçimlere destek vermek açısından, Avrupa Birliği önemli bir rol üstlenmiş ve Cezayir, Tunus ve Ürdün’de gözlemcilik görevleri ifa etmiştir. Her ne kadar bir sonuç vermemiş olsa da Libya’ya, bir Seçim Değerlendirme Heyeti gönderilmiştir. Avrupa Birliği; Fas, Libya, Mısır ve Tunus’ta özgür seçimlerin organize edilmesi için otoritelere yardımcı olmuş, kamuoyunun bilgilendirilmesi ve seçim gözlemcilerinin eğitilmesi için çalışan Sivil Toplum Örgütlerine destek olmuştur. Seçimlerin ötesinde, Avrupa Birliği, demokratik kurumların inşa edilmesine büyük destek vermektedir.

Ekonomi açısından bakıldığında, geçtiğimiz dört yılda, geçiş sürecinde olan birkaç ülkede ekonomik durum ciddi şekilde kötüleşmiştir. 2011-2013 yılları için programlanmış olan üç buçuk milyar avroya ek olarak Avrupa Birliği [AB], Güney komşuları için özellikle SPRING programı aracılığıyla yeni kaynaklar yaratmaktadır. SPRING programı, demokratikleşmeyi de desteklemektedir. Ayrıca Görev Gücü çalışmaları, Avrupa Birliği kurumlarının, üye devletlerin, Avrupa Yatırım Bankası’nın, Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası’nın ve diğer Uluslararası Finans Kuruluşları [IFI] gelecekteki yatırımlarının optimum koordinasyonunu kolaylaştırmıştır. Avrupa Birliği Konseyi Fas, Mısır, Tunus ve Ürdün’le ‘Derin ve Kapsamlı Serbest Ticaret Anlaşmaları’ imzalanabilmesi için yürütülecek müzakerelerin yönergelerini onaylamıştır. Avrupa Yatırım Bankası, bir milyar avrosu Akdeniz Mandate’ altında ve yedi yüz milyon avrosu iklim değişikliklerini hedefleyecek şekilde, bir miyar yediz bin avro ek kaynak sağlamaktadır; Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası’ysa genişleyen yetki alanı sayesinde Fas, Mısır, Tunus ve Ürdün’deki faaliyetler için fazladan bir milyar avroyu bölgeye kanalize etmektedir.  Komisyon, tarımsal üretimi iyileştirmek için tarım ve kırsal kalkınma girişimi [ENPARD] başlatmıştır. Ayrıca KOBİ’leri desteklemek ve işsizliği azaltmak için Avrupa Birliği, programları finanse etmektedir.

Enerji konusunda, Avrupa Birliği piyasa reformları ve bölgesel bütünleşme için desteğini arttırmıştır ve AİB ile Akdeniz Güneş Planı’nın oluşturulmasına destek vermektedir. Çevre hakkında, Avrupa Birliği Akdeniz’in temizlenmesine, Horizon 2020 girişimiyle destek olmaya devam etmektedir. 

Temasların toplumlar düzeyinde geliştirilmesine bakacak olursak, Avrupa Komisyonu ilk ayaklanmaların akabinde 2011 yılında, Fas ve Tunus’la ‘hareketlilik ortaklığı’ [mobility partnership] anlaşmalarını hedefleyen göç, hareketlilik ve güvenlik diyaloglarını başlattı. Fas, Tunus ve Ürdün’le süren görüşmelerde, hareketlilik ortaklığı anlaşması imzalandıktan sonra bir sonraki adım, bu ülkeler için vize kolaylığı anlaşmaları ve geri kabul anlaşmaları için müzakereleri açmak üzere Komisyon’un üye devletlerden yetki istemesi olacaktır.

Bölgesel işbirliğinin geliştirilmesi amacıyla Avrupa Birliği, bölgesel örgütlerle ilişkilerini yeniledi. 2012 yılında, AİB’in Kuzey Başkanlığı’nı üstlendikten sonra Mağrip’te bölgesel bütünleşmeyi destekledi. Ayrıca 5+5 bağlamında başlatılacak girişimleri desteklemeye hazır olduğunu ifade etti.

Avrupa Birliği, demokrasiye geçiş sürecinde bulunan bütün Arap ülkelerine, uzun vadeli destek vermeyi taahhüt etmekte ve bu ülkelere demokrasiye geçiş çabalarında karşılaştıkları kısa vadeli engelleri aşmaları için yardımcı olmaya gayret etmektedir. Arap Uyanışı’yla ortaya çıkan veya öne çıkmış siyasi aktörlerle yapıcı ilişkiler kurmaya devam edecektir. Arap ülkelerinde, canlı demokratik kültürler inşa edebilmek ve sürdürebilmek için Avrupa Birliği ayrıca, sivil toplum örgütlerini ve ilgili hükümet dışı örgütlerin çalışmalarını desteklemeye devam edecektir.

LE_Eithne_Operation_Triton

Bilanço
Bu iyi niyetli girişimlerin, bugüne kadar çok etkin olduklarını söylemek mümkün değil. Bunun nedenleri ve yapılması gerekenleri şöyle özetleyebiliriz:

• Arap Uyanışı’ndan önce, Avrupa Birliği bu ülkelerde siyasî reformun ancak ekonomik liberalizasyonla gerçekleşeceğini düşünür ve yaptığı bütün ortaklık anlaşmalarını, bu prensibe göre oluştururdu. Bu yaklaşımdan, hiçbir şey çıkmadığı gibi sonuçta artık olmayan otokratlarla çalışmış bir Avrupa Birliği imajı oluşmuş oldu.

• Ortalık iyice karışınca Avrupa Birliği, bir takım girişimlerde bulundu ama daha fazla reform daha fazla destek reform’ prensibi, bugüne kadar somut sonuç vermedi. Bugünkü tabloda, Avrupa Birliği malî kaynaklarının kullanımında hangi ülkeye öncelik verileceği belli değil, Mağrip Ülkeleri tarım ürünleri, hala Avrupa Birliği pazarına giremiyor; antiterör ve kaçak göçle mücadele, demokrasi desteğini tamamen gölgelemiş bulunuyor.

•Avrupa Birliği’nin, Güney komşularıyla ilişkilerini külliyen yeniden ele alması, topyekûn bir politika yerine ülke bazında destek verilmesi ve demokratik reform desteğini, demokrasiye doğru çaba sarf eden ülkelere yönlendirmesi gerekiyor.

• Yolsuzluğu önleyecek ve şeffaflığı yerleştirecek şekilde devlet memurlarına eğitim, çok hayatî bir ihtiyaç olarak ortada duruyor.

• KOBİ’lere, diğer uluslararası finans kuruluşlarını da dâhil ederek destek vermek gerekiyor.

• Geçiş ülkeleri arasında, ticaret anlaşmasının şekillendirilmesi gerekiyor.

• Makul bir iş ortamı ve demokratik toplum için adlî reform ihtiyacı aşikârdır.

• Enformasyon ve iletişim teknolojileri ağırlıklı eğitime öncelik verilmesi gerekiyor.

• ‘Reverse migration’ yani Avrupa Birliği ülkelerindeki, Arap ülkesi kökenli vasıflı işgücünün geri dönüşünü özendirecek programların şekillendirilmesi gerekiyor.

• Sahra da dâhil Avrupa Birliği, Maşrık ve Mağribi içine alan geniş bir güvenlik çemberi, bir nevî ‘Akdeniz Güvenlik ve İşbirliği Konferansı’nın altyapısının oluşturulması gerekiyor.

Sonuç itibariyle Avrupa Birliği ülke ve kurumları, Arap Uyanışı ve sonuçlarına, hele Ocak 2015 tarihinde vuku bulan Paris terör saldırıları sonrasında, klasik destek, yardım ve teşvik yaklaşımlarının ötesinde nasıl yaklaşacağını bilememektedir.


* Akdeniz Tarihi, Kültürü ve Siyaseti, “Çoğulluğu ve Farklılığı İçeren Bir Birlik Özlemi“, Akdeniz Tarihi, Kültürü ve Siyaseti Sempozyumu Bildirileri, 27-28 Kasım 2014, İzmir, İzmir Büyükşehir Belediyesi Akdeniz Akademisi Yayını, Haziran 2016, sh.115-119

** Türk gazeteci ve yazar.

Ciddi bir uyarı…

Ali Rıza Avcan

2018 yılının son ayları içinde kamuoyu ile paylaşılan İzmir Büyükşehir Belediyesi 2016 Yılı Sayıştay Denetim Raporu‘nun “Denetim Görüşünü Etkilemeyen Tespit ve Değerlendirmeler” başlığını taşıyan 7. bölümündeki 20. maddesi “Mevzuata Aykırı Olarak Tarımsal Yardımların Yapılması” başlığını taşıyor.

Raporun 81-94 sayfaları arasında yer alan bu maddeye göre, 2016 yılı içinde İzmir Büyükşehir Belediyesi’nce değişik kurum ve şahıslara nakdi ya da ayni olarak yapılan 10.241.533,81 TL tutarındaki tarımsal yardım, bir belediye hizmeti ya da faaliyeti olarak düzenlenmeksizin verildiği ve İzmir Büyükşehir Belediyesi Eğitime Destek ve Sosyal Dayanışma Yönetmeliği kapsamı dışında olduğu için, 5108 sayılı Kamu Yönetimi ve Kontrol Kanunu‘nun 29. maddesi ile 5393 sayılı Belediye Kanunu‘nun 3. ve 5217 sayılı Büyükşehir Belediye Kanunu‘nun 7. maddelerine aykırı bulunmuş ve “belediyenin, kooperatiflere, meslek odalarına ve çiftçilere istediği kadar nakdi veya ayni yardımda bulunmasının mevzuatla uyarlılığı bulunmamaktadır” denilmiş. (1)

Rapor KapağıBu bulgu üzerine İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından hazırlanan uzun cevap yazısında yapılan yardımların gerekçe, uygulama boyutu ve sonuçları uzun uzun açıklanmakla birlikte Sayıştay denetçisi tarafından hazırlanan raporun 94. sayfasında sonuç olarak şu ifadelere yer verilmiş:

…kanunlarda yer almayan bir yetkinin yönetmelikte yer verilerek kullanılması hukuken mümkün değildir. İzmir Büyükşehir Belediyesi Tarımsal Hizmetler Dairesi Başkanlığı’nın Çalışma, Usul ve Esasları Hakkında Yönetmeliğe çiftçilerin üretimle ilgili araç, gereç ve diğer tarımsal girdi ve ihtiyaçlarının giderilmesine yardımcı olmak, ortak makine parkı kurmak gibi ne 5393/5216 sayılı Kanunlarda ne de diğer kanunlarda yer almayan bir hüküm koyamaz ve bu hükmü uygulayamaz. Diğer taraftan 6085 sayılı Sayıştay Kanunu’nun 27 inci maddesinde; Genel yönetim kapsamındaki kamu idarelerince mali konularda düzenlenecek yönetmelikler ile yönetmelik niteliğindeki düzenleyici işlemlerin, Sayıştay’ın istişari görüşü alınarak yürürlüğe konulacağı hüküm altına alınmıştır. Buna göre İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2016 yılında yapmış olduğu 10.241.533,81.-TL tutarındaki kaynak transferini dayandırdığı Yönetmeliğini, Sayıştay’ın istişari görüşüne sunması gerekirdi. Şekil şartı olan bu istişari görüş alınmadan Yönetmeliğin mali konularda düzenleme yapması mümkün değildir.

Yapılan açıklamalar uyarınca bulguda belirtildiği üzere; Büyükşehir Belediyesinin; kooperatiflere, meslek odalarına ve çiftçilere istediği kadar ve istediği türde nakdi veya ayni yardımda bulunmasının, mevzuatla uyarlılığının bulunmadığı mütalaa edilmektedir.” 

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2012 yılından bu yana yapmakta olduğu tarımsal yardımlar konusunda Sayıştay’ın 2016 yılında kaleme alınmış hukuki görüşü bu şekilde olmakla birlikte bu harcamanın harcamayı yapanlara tazmin edilip edilmeyeceği konusu raporda belirtilmediği için bu soruyu geçtiğimiz günlerde Sayıştay’da uzman denetçi olarak çalışan bir arkadaşıma, şu andaki mevzuat hükümleri ve geçerli uygulamaya göre, “Sayıştay denetçisinin mevzuata uygun bulmayıp rapora döktüğü bu harcamalar, yarın öbür herhangi bir şekilde ödemeyi yapanlara tazmin ettirilebilir mi?” diye sordum. 

Aldığım cevap ise, “raporda yer aldığı bölüm ve yazım dili itibariyle tazmine konu edilmemiş; ama yarın öbür gün nasıl değerlendirilir, herhangi bir şikayet durumunda nasıl bir sonuca ulaşılır, nasıl değerlendirilir bilemem” şeklindeydi.

s893501

Yani bu 10.241.533,81 TL. tutarındaki 2016 yılı harcaması ile bu tarihten önce ve sonra aynı amaç ve şekilde yapılmış diğer harcamalar için ne yapılacağı şimdilik belli değildi. Kısacası, ortada bu rapor ve bu rapordaki değerlendirmeler olduğu sürece harcamayı yapan ödeme (ita) ve gerçekleştirme (tahakkuk) görevlileri hakkında nen gibi bir işlem yapılacağı bilinmiyordu.

Bu durum, uzunca bir süredir belediye eliyle yapılan tarımsal yardımları “tarımsal kalkınma modeli” adıyla lanse eden İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Ankara’daki merkezi iktidarın ve onun en yüksek hesap mahkemesi arasındaki görüş ayrılığının devam ettiğini göstermektedir. Çünkü, şayet İzmir Büyükşehir Belediyesi’ni denetleyen Sayıştay denetçisi, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin kendisine verdiği uzun cevabi yazıyla ikna olmuş olsaydı, bu harcamaları rapora alıp yazmaz ve Sayıştay’ın İnternet sayfasına koyarak kamuoyu ile paylaşmazdı.

Aslında bu durum, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nce 2007 yılından itibaren başlatıldığı söylenen; ancak, yasal dayanağını 2012 tarihinde yürürlüğe giren 6360 sayılı yasa ile edinen tarım hizmetlerinin ne ölçüde plansız, programsız bir şekilde gelişigüzel yapıldığını ve yasa, tüzük ve yönetmelik düzeyinde yasal bir temele sahip olmadığını net bir şekilde göstermektedir.

Şimdi ister istemez, insanın aklına şu soruları sormak geliyor:

Devlet yapılanmasının en üst hesap mahkemesi olarak örgütlenen Sayıştay’ın mütalaasına göre, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılan tarımsal yardımların “mevzuatla uyarlılığının bulunmadığı” belirtildiğine göre;

Karşımıza çıkan bu durum, yerel iktidarı kendince ehlileştirip uysallaştırmaya; hatta esir almaya yönelik 397 yıllık hapis cezası tehdidinin seçim öncesinde mahkemenin verdiği kararla ortadan kalkması üzerine onun yerine kaim olmak üzere başka bir tehdidin konulması anlamına mı geliyor?

Hele ki, bu kez sadece 2016 yılına ait 10.241.533,81 TL’lık harcama yerine 2016 yılı öncesi ve sonrasında yapılan diğer tüm harcamaları alt alta yazıp topladığımızda karşımıza çıkacak daha büyük bir meblağın (İzmir Büyükşehir Belediyesi yetkililerin verdiği rakamlara göre 330 Milyon civarında bir harcama) tazmin ettirilmesi olasılığının karşımıza çıkması söz konusu olacaksa…

Ya da bu yardımların, herhangi bir geçerli hukuki dayanak yaratmadan ya da bu yardımlarla ilgili yönetmeliğin Sayıştay’ın görüşünü alınmadan sürdürülmesi durumunda yeni belediye başkanlarının da aynı sorunla karşılaşıp onların da teslim alınabileceği olasılığını düşündüğümüzde…

the internet fails me sword of damocles images

İşte o nedenle, İzmir Büyükşehir Belediyesi ya da diğer belediyeler tarafından ayni ya da nakdi yardım şeklinde yürütülen tarımsal hizmetlerin, Sayıştay tarafından kabul edilen hukuki bir dayanak olmadığı sürece gözden geçirilmesi konusunda hem mevcut hem de aday belediye başkanlarını, belediye meclisi üyelerini ve yerel siyasetçileri uyarıyor, daha dikkatli olmaya davet ediyorum…

Durum tespiti – 1

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz günlerde; yani, ikinci cemrenin suya düştüğü söylenen 26 Şubat 2019, Salı günü (TMMOB), Türkiye Mimar ve Mühendisleri Odası Makine Mühendisleri Odası İzmir Şubesi’ne ait Tepekule Kültür ve Kongre Merkezi’nin Anadolu Salonu’nda, (CHP) Cumhuriyet Halk Partisi İzmir Büyükşehir Belediye Başkan adayı Tunç Soyer‘in, projelerinin birinci bölümünü açıkladığı “Tunç Soyer Projeleri – Birinci Cemre” “lansmanına” (!) katılıp orada yaşanan her şeyi büyük bir dikkatle izledim. Ardından da toplantı sonrasında dağıtılan broşürü inceleyerek ve aynı gün Youtube kanalına yüklenen videoyu izleyerek toplantı sırasında fark edemediğim hususları belirlemeye çalıştım.

Salı sabahı 10.00-11.30 saatleri arasında gerçekleştirilen toplantının açış konuşmasını yapan sunucunun ardından Tunç Soyer‘in bizzat kendisi tarafından anlatılan İzmir’e dair toplam 97 projenin kısa açıklamasını dinledim. 

Sosyal Projeler“, “Demokrasi“, “Kentin Planlanması ve Yenilenmesi“, “Sürdürülebilir Ulaşım“, “Doğa“, “Altyapı“, “Enerji“, “Çocuk ve Gençlik“, “Spor“, “Kültür-Sanat” ve “Dünya Kenti İzmir” olmak üzere 11 ayrı başlık altında sunulan 97 ayrı projeye önümüzdeki günlerde ikinci ve üçüncü cemre adı altında düzenlenecek yeni toplantılarla yeni projelerin ekleneceği haberini aldık.

001

Bu toplantı sırasında öğrendiğimiz sevindirici haberler ise, “Gediz Deltası’nın UNESCO Dünya Doğal Mirası ilan edilmesi“, “Kültürpark’a kültürünü geri vereceğiz” ve “Elektrik Fabrikası’nı kentte kazandırıp Havagazı Fabrikası ile birlikte bir kültür vahası olarak konumlandıracağız” şeklinde formülleştirilen üç ayrı projeydi. O nedenle toplantı sonrasında bu projelerin bu listede yer alması için çaba gösterip mücadele verdiklerinden haberdar olduğumuz “en pahalı danışman” (!) arkadaşlarımıza teşekkürlerimizi ilettik. 

Bu toplantı sonrası gerek sosyal medyada gerekse yazılı basın ve kamuoyunda birtakım ihtiyatlı ve iyi niyetli değerlendirmelere rastlamakla birlikte; özellikle ulaşımla ilgili projeler konusunda ciddi eleştiri ve çıkışların yapıldığını gördüm.

26 Şubat 2019 tarihli toplantıda sunulan 97 proje hakkında görüş belirtmeyi, tüm projelerin belli olmadığı şu aşamada gereksiz gördüğüm için, öncelikle hem bu toplantıda hem de önümüzdeki günlerde yapılacak iki ayrı toplantıyla anlatılacak projelerin bütünü hakkında yorum yapmanın daha doğru olacağını düşünüyorum.  İşte o nedenle, şimdi burada önümüzdeki dönemde yapacağım değerlendirme ve yorumlara esas olmak üzere görerek, duyarak ya da okuyarak edindiğim izlenim ve gözlemleri “tespit” adı altında sizlerle paylaşmak istiyorum. 

Bu nedenle, organizasyonu Dev Ajans (Erhan Gölbey) tarafından üstlenilen toplantının karşılama, ses ve görüntü yönetimi, protokol, ağırlama ve basın ilişkileri gibi teknik yanlarını bir yana bırakarak sadece bize anlatılan projelere odaklanmak ve ilerideki tarihlerde yapacağım değerlendirmelere esas olmak üzere bazı tespitlerimden söz etmek istiyorum.  

“İzmir Modeli”nin gölgesi altında…

005

1. Toplantının protokolde yer alan önemli konuklarından biri, “İzmir Modeli” adı verilen çalışmanın yaratıcısı Prof. Dr. İlhan Tekeli idi. Kendisinin fiziki varlığı sunucunun yaptığı açış konuşmasında 3 kez tekrarladığı şu ifadelerle daha da güçlendi:

Yaratılan İzmir Modelinin peşinden yürüyeceğimiz“, “İzmir, İzmir Modelinin yaratıldığı kenttir” ve “İzmir Modeli’ni tüm Türkiye’ye yaymaya…”

Yeni ve farklı olan ne var?

2. 11 başlık altında sunulan toplam 97 projenin 76’sı (% 78,35) İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2015-2019 Dönemi Stratejik Planı ile 2019 yılı Performans Programı’nda yer alan stratejik öncelik, amaç, hedef ve projelerden; yani, şu an yapılmakta olan ya da yapılacak işlerden oluşuyor. Nitekim bu husus, Tunç Soyer’in projeleri anlatmaya başlamadan önce yaptığı açıklamada da şu şekilde ifade ediliyor:

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde uzun yıllardır birikmiş veri ve çalışmalar, elbette bu projenin temel ilham kaynakları arasında yer alıyor. Gerek bu buluşmada, gerekse önümüzdeki buluşmalarda sunacağımız projelerin bir kısmı bu verilerden ve hafızadan besleniyor.

Bu durumun doğal bir sonucu olarak, hem şu anki belediye yönetimine ait öncelikli stratejik konu, amaç, hedef ve projeler kapsamında ekrana yansıtılan bir çok veri, tablo, grafik, fotoğraf ve video da haliyle İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne aitti.

Katılım denince ne anlıyoruz?

3.Demokrasi” başlıklı stratejik önceliğin 3. projesinde, “30 ilçede aktif ve kapsayıcı kent konseyleri örgütlenmesine gideceğiz” denilmek suretiyle İzmir Kent Konseyi’nin, her ilçedeki kent konseylerinin dışında, 30 ayrı ilçede aktif ve kapsayıcı bir şekilde çalışmak üzere örgütleneceği belirtiliyor…

4.Demokrasi” başlıklı stratejik önceliğin 5. projesinde, “Dört mekanizma ile İzmirlilerin öncelik ve tercihlerini karar alma süreçlerine dahil edeceğiz: a. Belediye Cebinizde b. Kararlar Cebinizde c. Öneriler ve Katkılar Cebinizde d. Belediye Bütçesi Cebinizde” denilerek İzmirli’nin karar alma süreçlerine dahil edilmesinde akıllı telefon uygulamalarından yararlanılacağı belirtiliyor…

adb95f629183975d

“Sürdürülebilir Ulaşım” denince ne anlıyoruz?

5.Sürdürülebilir Ulaşım” başlıklı stratejik önceliğin 4. projesinin Tunç Soyer tarafından açıklanması sırasında, “Çiğli Metro (Tramvay) hattı yine hazır, parası, projesi, her şeyi hazır. Yine Ankara’dan bir imza bekliyoruz. Ama mutlaka da Çiğli’ye de metroyu ulaştıracağız.” denildiği;

6.Sürdürülebilir Ulaşım” başlıklı stratejik önceliğin 5, 7, 8, 9 ve 10. projeleri olarak, “Trafiğin kilitlenmesine neden olan 111 noktada kavşak düzenlemeleri gerçekleştireceğiz.“, Alternatif yeni ana arterler açacağız“, İzmir genelindeki 62.641 araçlık otopark kapasitesini 100 bin araca çıkaracağız“, Üç kritik noktada trafiği yer altına alarak yaşayan meydanlar yaratacağız. * Şair Eşref-Havagazı Tüneli ile Alsancak Garı önündeki alan * Karşıyaka Vapur İskelesi önü, * Basmane Garı-Dokuz Eylül Meydanı“; ve Bisiklet ve yaya ulaşımını geliştireceğiz“;  sözlerinin verildiği;

7.Sürdürülebilir Ulaşım” başlıklı stratejik önceliğin 12. projesinde yer alan “Elektrikli otobüslerin sayısını 500’e çıkaracağız” vaadi ile “Enerji” başlıklı stratejik önceliğin 5. projesinde yer alan “Belediye hizmet araçları filosunu kademeli olarak elektrikli hale getireceğiz” vaadinin aslında birbiriyle ilişkili ve birbirini tamamlayan tek bir proje olarak kabul edilmesinin mümkün olduğu görülüyor…

Ön ve arka sıradakiler…

8. CHP İzmir Büyükşehir Belediye Başkan adayı Tunç Soyer‘in daha önceki söylemlerinin omurgasını oluşturan iki önemli akstan biri olan ve mevcut belediye yönetiminin yaptığının tam aksini oluşturan “İzmir’e denizden baktığımızda ön sıradakiler yerine arka sıradakilere öncelik vereceğiz” şeklinde ifade edilen görüşün, “Doğa” başlıklı stratejik önceliğin 3. projesinde, “İzmirDeniz Projesi ile kıyılarımızda yaşanan yenilik ve güzelliği iç ve art alanlara uzatıp, İzmir geneline yayacağız” şeklindeki bir formülasyona dönüştüğü görülüyor…

Bilgiler ne ölçüde doğru?

9.Doğa” başlığını taşıyan stratejik önceliğin 5. projesinde, “İzmir’de 16,6 metrekare olan kişi başına yeşil alan miktarını 30 metrekareye çıkaracağız” vaadi yer alıyor…

10.Doğa” başlığını taşıyan stratejik önceliğin 11. projesinde, “geri dönüşüm işçilerinin kooperatifleşmesi için il bazında destek ve teşvik sağlayacağız” ifadesi yer alıyor…

003

Projelerin yapılabilirliği…

11.Çocuk ve Gençlik” başlığını taşıyan stratejik önceliğin ilk projesi olarak ifade edilen “Kapalı alanlara alternatif olarak, çocuk ve gençlerin İzmir’in hayatına, kırsal ve doğal yaşamına karışması için imkan tanıyacağız. Çocuk köyleri kuracağız” vaadinin Tunç Soyer tarafından açıklanması sırasında Bayraklı’nın Turan mahallesinde bir çocuk köyü kurulacağı belirtiliyor…

TARKEM’le yolculuğa devam etmek…

12.Kültür-Sanat” başlığını taşıyan stratejik önceliğin ikinci projesi olarak takdim edilen İzmir-Tarih Projesi’nin, Tunç Soyer tarafından anlatımı sırasında, “TARKEM’le beraber büyükşehir belediyesi büyük bir entegrasyon kurdu ve gerçekten belki sonsuza kadar devam edecek bir proje ama TARKEM’le beraber yürüteceğimiz Kemeraltı projesi ile Kemeraltı İzmir’in turizm lokomotiflerinden biri olacak” denilerek Prof. Dr. İlhan Tekeli tarafından tasarlanan projeye devam edileceği belirtiliyor…

26 Şubat 2019 tarihli birinci cemre proje tanıtım toplantısında sunulan 97 ayrı proje ölçeğinde daha sonra yapacağımız değerlendirmelere esas alacağımız tespitler şimdilik bu kadar…

132146

Önümüzdeki günlerde ikinci ve üçüncü cemre adıyla yapılacak iki ayrı toplantıda sunulacak yeni projelerle ilgili tespitlerimizi sunumları izleyen günlerde sizlerle paylaşıp proje tanıtım sürecinin bitmesiyle birlikte tüm proje tanıtım toplantılarında anlatılan projelerin değerlendirmesine başlayacağız…

Tabii ki, birinci ve ikinci toplantılarda sunulan projelerin proje tanıtımının sonuçlanacağı üçüncü cemre toplantısına kadar değişebileceği ihtimalini de dikkate alarak…

Herkesin unuttuğu büyük bir fırsat: Ege Belediyeler Birliği (2)

Ali Rıza Avcan

İki ayrı bölümden oluşan yazı dizimizin ilk bölümünde, 1986 yılında çeşitli büyüklükteki 125 Ege Bölgesi belediyesinin İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin öncülüğünde bir araya gelişiyle kurulan Ege Belediyeler Birliği‘nin hem İzmir hem de Ege Bölgesi için önemini vurgulamaya çalışmıştık.

Yazımızın bugünkü son bölümünde ise, bir önceki yazımızın sonuç bölümünde belirttiğimiz 2007 yılı ile içinde bulunduğumuz 2019 yılı bilgilerini birbiriyle mukayese ederek birliğin İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun başkanlığı altında nereden geldiğini belirlemeye çalışacağız. Böylelikle, belki de “İzmir Modeli” adıyla çıkarılan dokuz ayrı kitapta sözü dahi edilmeyen bir başarısızlıktan söz ederek “İzmir Modeli” methiyesine katkıda bulunabiliriz.

EBB 07

Bir önceki yazımızda yer alan tablodan da göreceğimiz gibi, 2007 yılında 10.855.342 kişilik bir nüfusa sahip Ege Bölgesi’nin fiziki coğrafyası içinde toplam 711 belediye bulunuyordu.

Bu 711 belediye ise kendi içinde 3 büyükşehir (% 0,42), 11 büyükşehire ilçe (% 1,55), 11 il (% 1,55), 148 ilçe (% 20,82) ve 538 belde (% 75,66) belediyesi olarak dağılım gösteriyordu.

Yine aynı verilere göre, tüm Ege Bölgesi’nde yaşayan nüfusun % 40,57’si büyükşehir ve büyükşehir bağlı ilçe belediyeleri , % 18,01’i il, % 26,51’i ilçe ve % 14,91’i de belde belediyeleri sınırları içinde ikamet ediyordu.

1986 yılında kurulan Ege Belediyeler Birliği‘nin bölgedeki varlığı ise şu şekildeydi:

1. Ege Belediyeler Birliği, 1986-2007 döneminde öylesine büyüyüp “obez” bir hale gelmiştir ki; hem kuruluşunda yer alan, hem de daha sonra katılan belediyeler nedeniyle üye sayısı çok artmış ve bu artışın doğal bir sonucu olarak, birlikte olmanın cazibesine dayanamayan Ege Bölgesi dışındaki Bursa ve Antalya büyükşehir belediyeleri ile Marmara Bölgesi belediyeleri (Balıkesir/Bandırma, Balıkesir/Erdek, Çanakkale/Biga, Çanakkale/Çan) Ege Belediyeler Birliği‘ne üye olmuştur. 

2. Ege Belediyeler Birliği 2007 yılı itibariyle 3’ü büyükşehir, 11’i büyükşehir ilçesi, 11’i il, 113’ü ilçe ve 189’u belde belediyesi olmak üzere toplam 327 üyeye sahiptir. Bu durum, birliğin görev alanı olan Ege Bölgesi düzleminde belediye sayısı itibariyle % 46, toplam nüfus itibariyle % 88 oranında örgütlenip yayıldığını göstermektedir.

2007 yılı itibariyle henüz birliğe katılmamış olan 384 belediyenin (35 ilçe, 349 belde) sahip olduğu % 12 oranındaki nüfus ise, örgütlenmenin büyük nüfusa sahip büyük belediyeler düzleminde tamamlandığını, geriye sadece 35 ilçe ile 349 belde belediyesinin kaldığını göstermektedir.

3. Ege Belediyeler Birliği‘ne üye olan belediyelerin hangi partilerin elinde olduğuna baktığımızda ise, ilk sırayı % 40 ile AKP’nin, % 36,84 ile CHP’nin aldığını, AKP’nin daha çok belde belediyeleri, CHP’nin de büyükşehir ilçe belediyeleri düzleminde ağırlığa sahip olduğunu görürüz.

EBB 04

Gelelim içinde bulunduğumuz 2019 yılına…

Tabii ki 2007-2019 döneminde yürürlüğe giren 6360 sayılı yasa uyarınca Aydın, Balıkesir, Denizli, Manisa ve Muğla belediyelerinin tüm bir ili kapsayarak büyükşehir belediyesine dönüşmesi nedeniyle kendiliğinden kapanan toplam 145 belde belediyesinin otomatik bir şekilde Ege Belediyeler Birliği üyeliğinden de düştüğünü, bu nedenle birliğe üye olan belediye sayısının 182’ye indiğini bilmemiz gerekiyor.

Ayrıca, Antalya ve Bursa büyükşehir belediyeleri ile gerçekte Marmara Bölgesi yerleşimi olduğu için Ege Belediyeler Birliği‘nden ayrılıp yeni kurulan Bursa Belediyeler Birliği‘ne katılan ya da beklediğini bulamadığı için kendi isteğiyle ayrılan toplam 61 belediyeyi de dikkate aldığımızda; bugün Ege Belediyeler Birliği‘ne üye olan belediye sayısının 121’e ulaşmış buluruz.

Birlikten ayrılan belediyeler konusunda yaşanan en ilginç olay ise, birliğin kurucusu durumunda olan 6 ilçe (Aydın/Kuyucak, Balıkesir/Havran, Balıkesir/Marmara, Denizli/Çameli, Denizli/Çardak, Uşak/Karahallı) ile 1 belde (Kütahya/Tunçbilek) belediyesinin de ayrılanlar arasında yer almasıdır.

Bugünkü durum itibariyle, birlik başkanlığı görevinin İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu tarafından yürütülen Ege Belediyeler Birliği‘nin toplam 121 üyesi bulunmaktadır.

Bu durum, 2019 yılı itibariyle Ege Bölgesi’nde bulunan 238 belediye (6 büyükşehir, 103 büyükşehir ilçe, 5 il, 50 ilçe, 74 belde) itibariyle % 51 (121 belediye) düzeyindeki bir örgütlenmeyi, 10.855.342 kişilik Ege Bölgesi nüfusu açısından da 8.523.015 kişi ile % 77,22 düzeyindeki bir nüfusu kucakladığı görülmektedir.

Aşağıdaki tabloda yazılı olan verilerin incelenmesinden de anlaşılacağı üzere, Ege Belediyeler Birliği 2019 yılı itibariyle, 2007 yılına göre küçülmüş ve eski etkisini kaybetmiştir. 

Tablo - Belediye Sayısı ve Nüfus Dağılımı 2019

Bu kanıyı destekleyecek diğer veriler ise, Ege Belediyeler Birliği‘ne ait İnternet sayfasında yer alan 2008, 2009, 2015 ve 2016 yıllarına ait faaliyet raporlarından gelmektedir. Söz konusu faaliyet raporlarına göre; birliğin,

2005 yılı gelir ve gider bütçesi 530.000.- TL, gerçekleşen geliri 324.910,55 TL,  harcaması 330.641,11 TL, 

2006 yılı gelir ve gider bütçesi 750.000.-TL, gerçekleşen geliri 294.611,89 TL,  harcaması 96.118,16 TL,

2015 yılı gelir ve gider bütçesi 890.000.-TL, gerçekleşen geliri 731.215,58 TL, harcaması 186.469,92 TL,

2016 yılı gelir ve gider bütçesi 1.000.-TL, gerçekleşen geliri 779.913,83 TL, harcaması ise 290.973,80 TL’dır.

Yapılan harcamaların büyük bir kısmının personel ödemesinden oluşan birliğin kirada oturduğu küçük bir ofisiyle biri 2005, diğeri 2016 model iki aracı vardır.

Ege Bölgesi belediyeleri arasındaki işbirliği ve dayanışmayı geliştirmek gibi büyük bir ideali gerçekleştirmek amacıyla yola çıkan birliğe bu kadar yetersiz mali kaynak, personel ve araç gereç tahsis edilirken, diğer yanda bir kısım İzmirli iş insanı, rantiye, sanayici, tüccar, siyasetçi, bürokrat ve beyaz yakalı özel sektör yöneticisi bir avuç insan tarafından kurulan TARKEM, TETUSA gibi özel şirketlere ortak olunup kamu kaynaklarından sermaye payı adı altında bir seferde 25, 30 milyon gibi büyük paraların tahsis edildiği bir ortamda, bu büyük düşünceye yaşama şansı verilmediği ve birliğin devamlı küçülerek önemsizleşmesi için özel bir çaba gösterildiği anlaşılmaktadır.

Ege Belediyeler Birliği‘ndeki bu gerileyiş ve küçülmenin diğer bir dolaylı sonucu da Cumhuriyet Halk Partisi’nin Ege Bölgesi’ndeki o eski gücünün artık mevcut olmayışı ile ortaya çıkmaktadır. Çünkü, Cumhuriyet Halk Partisi’nin Ege Bölgesi boyutundaki gerileyişinin daha başka birçok nedeni bulunmakla birlikte; Ege’nin İzmir’in öncülüğünde bütünleşip gelişmesi fikrinin artık pek dillendirilmiyor olması, bunun için seminerler dışında hiçbir şeyin yapılmıyor olması, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait ekonomik ömrünü tamamlamış araçların bile Ege dışındaki diğer belediyelere hibe ediliyor olması, Ege Bölgesi’nin ekonomik yönden gelişmesi amacıyla kurulmuş olup bir zamanlar çok önemli projelerin altına imza atan İzmir merkezli EGEV – Ege Ekonomisini Geliştirme Vakfı‘nın bile adını taşıdığı Ege açısından eski önem ve etkisinin giderek yok olması nedeniyle, Cumhuriyet Halk Partisi’nin tüm bir Ege siyasetindeki ağırlığının azalmış olmasının, İzmir’in bu ihmalinden de kaynaklandığını söylenebilir. 

Gelin bu durumu aşağıdaki diğer bir tablonun verileri üzerinden analiz edelim:

Tablo - Üye Olanlar Siyasal Dağılım 2014Tablo - Üye Olmayanlar Siyasal Dağılım 2014

Bu tablo verilerinin bize gösterdiğine göre Ege Belediyeler Birliği‘ne üye belediyeler arasında Cumhuriyet Halk Partisi’nin 2014 tarihli son mahalli idareler genel seçimindeki varlığı, 2007 yılındaki % 36,84 düzeyinden 44,63 düzeyine yükselirken üye olmayan ya da üyelikten ayrılan Ege belediyeleri düzleminde % 9,40 düzeyine inmiştir. Birlik üyesi belediyeler arasındaki AKP’nin varlığı ise 2007 yılındaki 39,80 oranından 34,71 düzeyine düşmekle birlikte; son yılların icadı olan siyasi partiler arasındaki ittifaklar nedeniyle AKP-MHP düzeyinde % 55’e kadar yükselmiştir.

Bu oran, 31 Mart 2019 tarihinde yapılacak mahalli idareler genel seçimlerinde Cumhuriyet Halk Partisi ve İyi Parti lehine değişmediği sürece, Ege Belediyeler Birliği içindeki Cumhuriyet Halk Partisi’nin varlığı da iyice zayıflayacak, artık bundan böyle İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin elindeki ekonomik güç nedeniyle birlik başkanlığını üstlenmesi ve birlik kararlarının bundan böyle İzmir lehine verilmesi eskisine göre daha da zorlaşacaktır.

EBB 03

İşte bütün bu nedenlerle, 

Ege Belediyeler Birliği‘nin, Ege bölgesi bütününde AKP ve MHP’nin etkisi eskisine göre daha da artmış ve birlik üyesi olan ya da olmayan belediyeler arasındaki bir arada olma arzusu kurulan kalkınma ajansları eliyle azaltılmış olmasına karşın; hem İzmir Büyükşehir Belediyesi, hem de merkezi İzmir’de bulunan EGEV – Ege Ekonomisini Güçlendirme Vakfı ile işbirliği içinde yeniden diriltilip eski güç ve canlılığına ulaşması; hatta, diğer belediye, bölge ya da ülkelere örnek olabilecek hale getirilmesi bence öncelikle yapılması gereken büyük işlerin, projelerin en başında gelmelidir…

Tabii ki, yerel ve bölgesel kalkınmayı söylemden eyleme geçirmek isteyen bir irade varsa…