Tüm kenti kucaklayan, güçlü bir antikapitalist kent mücadelesinin gerekliliği…

Ali Rıza Avcan

Bugünden başlayarak hesapladığımızda tam 2 ay 19 gün sonra; yani 31 Mart 2019 tarihinde, yaşadığımız il ve ilçelerdeki belediye başkanlarıyla meclis üyelerini sandıklara gidip seçeceğiz.

Çünkü, demokrasi adıyla bizlere öğretilen oyunun kuralı bunu gerektiriyor! Biz seçmenler, bu oyunun oyuncuları olarak sandıklara gidip verdiğimiz oylarla bu kenti yönetecek kadroları belirleyeceğiz.

Bizler çocukluğumuzda, oynadığımız oyunların liderini fiziki anlamda bize göre daha güçlü ve çevik, akıllı ve zeki, oyunu iyi bilen, kazanmak için değişik yollar bulan ve bizlerle iyi geçinen sevip saydığımız arkadaşlar arasından seçer, işler istediğimiz gibi olmadığında ise diğer bir oyun grubuna katılmak için fırsat kollardık. 

Oysa günümüzde parti genel merkezlerince birtakım kirli oyun ve yöntemlerle belirlenen adayların, bizim fikir, düşünce, öneri ve şikayetlerimiz dikkate alınmadan önümüze konulmasının, çocuk oyunlarında yapıp öğrendiklerimize ve gençliğimizde bize anlatılan demokrasi masalına pek uymadığını, oyun kurallarının birtakım hilekarlar ve oyunbozanlar tarafından bozularak ya da oyun esnasında yeni oyun kuralları getirilerek oyunun gerçek bir oyun olmaktan çıkarıldığını görüyoruz. 

1799844-8irrxp

Manipüle edilmiş kamuoyu araştırmaları, etik dışı bel altı yöntemlerin sıkça kullanıldığı kulis çalışmaları, medya eliyle tehdit etme ve sindirme çabaları, el altından rakiple anlaşma girişimleri, aynı anda birden fazla parti ya da adayı destekleme gibi bütün kural dışı davranışlar sonucu önceden belli bu kötü oyunun temel yöntemleri olarak teker teker karşımıza çıkıyor.

Bunu sağlamak üzere;

Sermaye grupları, her zaman olduğu gibi kendilerine yakın ve işlerine yarayabilecek tüm parti ve adayları hem maddi hem de manevi anlamda destekleyip arka çıkarak ‘her koşul ve zamanda kazanan’ pozisyonlarını koruyup daha da geliştirmeye çalışıyorlar. 

Meslek örgütleri ve sendikalar, öncelikle kendi mesleki çıkarlarının peşinde, kendilerinden birini seçtirmeye ya da temsilcileri eliyle karar süreçlerinde yer alıp etkili olmaya çalışıyorlar. Hatta bunun için farklı partilerden veya aynı partiden siyaset ve ideolojisi birbirinden çok farklı adayları destekliyorlar. Bu uğurda, “o olmazsa, bu olsun” düşüncesiyle tedbirli davranıp (!) önlemlerini önceden alanlar bile var…

Adı siyasi parti ya da grup olarak anılan birtakım gruplar, bir parti olarak var olup kendi siyasetlerini sergileyip geliştirmek yerine, farklı partilerden gelip kazanması muhtemel adaylarla oturup pazarlık yapıyorlar.

Kendilerine siyasetle uğraşmamaları öğretilmiş sivil toplum kuruluşlarının yanında diğer dernek, vakıf, kooperatif ve platformlar ise sanki hiç seçim olmayacak, seçimlerde bu kentin yeni yöneticileri belirlenmeyecekmiş gibi derin bir uykudalar, hatta neredeyse faaliyetlerini paydos etmiş durumdalar. Kendi amaç ve hedefleri doğrultusunda partileri ve adayları etkilemeye, parti ve adayların hazırlayacakları seçim bildirgelerinde kendilerinden kaynaklanan bir amaç ve hedefin yer alması konusunda isteksiz görünüyorlar. Hareket halinde olanlar ise, ya yöneticisi oldukları yerleri bağlayan kurumsal kimliklerinden sıyrılarak şahsi kimlikleri üzerinden ricacı oluyorlar ya da adaylar arasından seçtikleri kendi meşreplerine uygun olanların seçim çalışmalarına uygun bir platformu yaratıyorlar…

14 Aralık 2018 tarihinde, İzmir Barosu’nun “İzmir İnsan Haklarının Başkenti” yazılı panosu önünde DİSK Ege Bölge Temsilciliği, KESK İzmir Şubeler Platformu, TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu, İzmir Barosu, İzmir Tabip Odası, Mali Müşavirler ve Serbest Muhasebeciler Odası, Diş Hekimleri Odası ve Eczacılar Odası temsilcilerinin “nasıl bir yerel yönetim istiyoruz?” başlığı ile yaptığı ortak açıklama dışında ortada henüz umut veren ortak bir girişim yok ne yazık ki… (1)

Bizce son derece değerli bulup alkışladığımız bu girişimin arkası, aradan yaklaşık olarak bir ay geçmiş olmasına karşın -yine, ne yazık ki- bugüne kadar gelmedi, getirilemedi. “Emek ve Demokrasi Güçlerinin Talepleri” olarak somutlanıp sıralanan ilke, amaç ve hedeflerin değişik tartışma ortamlarında zenginleştirilmesi ve farklı eylemlerle yaşama geçirilip oy verecek seçmenle buluşması sağlanamadı. 

Ardından, 25 Aralık 2018 tarihli İnternet gazetesi haberlerinden öğrendiğimize göre, kendilerini ‘İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri’ olarak tanıtan 7 kişilik ‘bağımsız’ bir heyetin, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile Ankara’da yerel seçimlere yönelik bir görüşme yaptığını, bu grubun kendilerini İzmir’deki toplumsal muhalefetin dinamiği olarak tanımladıklarını ve haberin başında ‘bağımsız’ olduklarına vurgu yapıldığı halde sonrasında ‘kurum yöneticisi’ oldukları ifade edilen bazı heyet üyelerinin doğrudan doğruya Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer’i belediye başkan adayı olarak önerdiğini, bazılarının da isim vermeyip destekleyecekleri belediye başkanında olması gereken özellikleri tarif etmeye çalıştıklarını öğrendik. (2)

İzleyen günlerdeki medya haberlerinde de bu durumu yalanlayıp düzelten bir açıklamaya ya da herhangi bir tekzibe rastlamadık.

resim1

Amaç, hedef ve ilkeler çerçevesindeki bu bir araya gelişin ikinci aşaması olan Ankara ziyaretinden de gördüğümüz gibi, İzmir’deki meslek örgütleriyle sendikaları bir araya getiren temel neden, “nasıl bir belediye başkanı, nasıl bir belediye yönetimi istiyoruz?” sorusu olmakla birlikte bazı meslek örgütlerinin bu anlayışın dışına çıkarak doğrudan doğruya ismini verdikleri bir aday adayını önerme şeklinde davrandıkları görülmektedir.

Bu durum bile, İzmir’deki toplumsal muhalefetin dinamiğini oluşturduğu söylenen meslek örgütleriyle sendikaların doğru bir anlayış ve yöntem çerçevesinde bir araya gelip anlaştıkları halde; uygulamada bunu hep birlikte sergileyemediklerini göstermektedir.

İzmirliler şu an, CHP Genel Merkezi tarafından uygun görülüp atanacak belediye başkanlarının açıklanmasını bekliyorlar. Bir kısım kişi ve kurumun her türlü etik dışı yöntemi deneyerek etkili olmaya çalıştığı, bir kısmının “ben üzerime düşeni yaptım” diyerek köşeye çekildiği, büyük bir çoğunluğun ise büyük bir aymazlık içinde beklediği bir kabulleniş süreci içinde…

Oysa bu arada mevcut yerel yönetim ve onun bürokratları ellerindeki kamu kaynaklarını sermaye çevrelerine peşkeş çekerek, İZBAN grevini iktidar eliyle yasaklatarak ve kendi şirketi içindeki işçileri birbirinden ayırıp yeni çatışma alanları yaratarak bildiğini okumaya, mevcut sorunlara yeni yeni sorunlar eklemeye devam ediyor. 

Demokrasiyle eşdeğer tutulan bir coğrafyada eli kolu bağlı vaziyette, belediye başkanlığına atanmayı doğal karşılayan belediye başkan adayları ile birlikte CHP Genel Merkezi’nin atayıp göndereceği yeni başkan adaylarını beklemek… 

Kentin geleceği açısından çok önemli tercih konusunda hiçbir şey yapamayıp Ankara’nın vereceği kararı beklemek İzmir için ne ölçüde doğru, sağlıklı, onurlu ve demokratiktir? 

Bütün bu yaşamsal soruların cevaplarını ararken, diğer yandan da bizim böyle bir çaresizliğe neden düştüğümüzü de düşünüp araştırmamız gerekiyor. Kentteki toplumsal muhalefetin dinamiği olduğu söylenen meslek örgütleriyle sendikalar kentin bugününü ve geleceğini ilgilendiren böylesine büyük ve önemli konularda gerçekten tüm kenti kucaklayacak bir yaptırım gücüne sahipler mi ve bunu yapmak için neyi, nasıl yapıyorlar, bunu yaparak İzmirli’ye dokunabiliyorlar mı diye dönüp kendimize sormamız gerekiyor.

resim2

Bu durum diğer yandan da, sokakları, mahalleleri ve semtleriyle tüm İzmir’i kucaklayan antikapitalist bir kent mücadelesinin mevcut olmadığını ya da yapılanların çok cılız ve yetersiz kaldığını; bu nedenle, kentsel mücadele alanında ortaya çıkan bu büyük boşluk ya da yetersizliğin en kısa sürede giderilerek tüm kentsel sorunlara sahip çıkıp çözümler üreten gerçek bir kitle muhalefetinin örgütlenmesi gereğini ortaya koymaktadır.


(1) https://www.evrensel.net/haber/368427/yagma-politikalarina-karsi-mucadele-edecek-katilimci-yerel-yonetim

(2) https://www.izgazete.net/politika/meslek-odalari-ve-sendikalardan-heyet-kilicdaroglu-ile-ne-gorustu-h31252.html

Halkapınar Toplu Ulaşım Merkezi…

Ali Rıza Avcan

Halkapınar bölgesi, İzmir’deki metro ulaşımı ile raylı ve lastik tekerlekli toplu ulaşım sisteminin yönetimi açısından oldukça önemli bir düğüm noktasıdır. Metro (İzmir Metro), hafif raylı sistem olarak nitelenen banliyö (İZBAN), lastik tekerlekli sistem olarak tanımlanan otobüs (ESHOT) ve tramvay (Tramizmir) hatlarının kesiştiği ya da başlangıç noktasının bulunduğu kentteki önemli ulaşım odaklarından biridir. Hatta İzmir’in bu özellikteki tek noktasıdır. Çünkü kentteki dört ayrı toplu ulaşım türünün bu şekilde buluşup kesiştiği ya da başlayıp bittiği başka bir bölge ya da nokta bulunmamaktadır.

Önce, 1866 yılında açılan İzmir-Kasaba hattı ile İzmir-Bornova banliyö hattının geçtiği Halkapınar eski tren istasyonunun 2000 yılında metro istasyonuna dönüştürülmesi, 2010 yılında da hafif raylı banliyö hattının (İZBAN) bu istasyondan geçmesiyle birlikte istasyonun her iki yanında oluşturulan otobüs aktarma merkezleri ve bunlara 2018 yılında eklenen Halkapınar tramvay istasyonu bölgedeki yolcu trafiğinin yoğunlaşmasına neden olmuştur. Nitekim İzmir Metro, İZBAN ve ESHOT’a ait İnternet sayfalarında yayınlanan  haberler de bu gerçeği açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

HALKAPINAR İSTASYONU İZMİR
Çiğli’ye giden tren, eski Halkapınar istasyonu öncesindeki Bornova-Çiğli makasını geçip Halkapınar istasyonuna girerken…
Halkapınar İstasyonu 1974
Çiğli’den gelen ve Çiğli’ye gide iki ayrı tren katarı eski Halkapınar istasyonunda, 1974
Halkapınar LOkomotif Deposu
Eski Halkapınar lokomotif deposu, 2006
halkapinar_c139
Eski Halkapınar istasyonundaki sundurma, 2006

Bu yoğunlaşmanın, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin, bölgedeki metro işletme ve depo binalarıyla yer üstü bakım-onarım atölyelerine ek olarak 2014 yılında yapmaya başladığı ve henüz bitmemiş olan iki katlı yer altı deposu ile daha da artacağı anlaşılmaktadır.

İstasyon yanındaki eski otogar alanının belediye mülkiyetinde olması ve demiryolu hatlarının TCDD’den kiralanması gibi işi ucuza halletmeyi hedefleyen gerekçelerle daha işin başında yapılan yanlış yer seçiminin, ilk başta kentteki toplu ulaşım yolcularının kentin içine ve çevresine dağıtılması açısından akıllı bir çözümmüş gibi gözükmekle birlikte; bölgenin, 2009 yılında kentin yeni merkezi iş alanı (MİA) içinde kalmasıyla birlikte her türlü toplu ulaşım sisteminin uygulamasında dikkate alınması gereken ‘iktisadi olma‘, ‘verimlilik‘, ‘etkinlik‘ ve ‘sürdürülebilirlik‘ gibi ölçütler açısından kendi içinde büyük sorun ve riskleri barındırdığı görülmeye başlamıştır. 

İşte bu nedenle, öncelikle İzmir metrosu araçlarının kentin yeni merkezi iş alanı (MİA) olarak tanımlanan bir bölgenin tam ortasında mı; yoksa, metro hattının her iki ucundaki noktalarda mı park edip depolanmasının daha doğru bir çözüm olduğunun; başka bir anlatımla, işletme, bakım-onarım ve depolama gibi işlemlerin gerçekleştirilmesi için seçilen yerin ne ölçüde doğru olduğunun yeniden ele alınıp tartışılması gerekmektedir.  Çünkü bugün 20 kilometre uzunluğunda olan hattın gelecek yıllarda daha da artacağı dikkate alındığında, sabah ilk ya da gece son seferini yapan araçların hattın tam ortasındaki bir noktadan uçlara doğru ya da hattın her iki ucundan ortasındaki bir noktaya doğru yetersiz sayıdaki yolcuyla birlikte hareket etmesinin ‘iktisadi olma‘, ‘verimlilik‘ ve ‘etkinlik‘ gibi faktörler açısından sorunlu olacağı kolaylıkla tahmin edilebilir.  

Diğer önemli bir konu ise, Halkapınar’ın deprem riski açısından oldukça sorunlu bir bölge olmasıdır. Çünkü Halkapınar Deresi’nin milyonlarca yıldır taşıdığı alüvyonlarla oluşan ve çok derinlere kadar uzanan kumlu zemin, herhangi bir depremde ortaya çıkan ve ‘sıvılaşma’ olarak tanımlanan riskleri barındırmaktadır. Bunun en somut ve yakın örneği de, İzmir metrosunun işletmeye alındığı ilk yıllarda zeminin kayması nedeniyle raylarda yapılan milyonlarca liralık ek yatırım olmuştur.

Sıvılaşma Bölgeleri 002
Halkapınar bölgesi kırmızı renkle işaretlenmiş sıvılaşma olasılığı yüksek alandadır. Kaynak: İzmir Deprem Master Planı, 1999

Ayrıca 1999 yılında İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından Boğaziçi Üniversitesi ‘ne hazırlattırılan ve aradan 20 yıl geçmesine karşın halen yenilenmeyen İzmir Deprem Master Planına (RADIUS) göre, “Metro köprülerinin olası bir senaryo depremi altında oldukça güvenli olduğu ve depremi hasarsız, en fazla çok hafif hasarla atlatabilecekleri söylenebilir. Ancak, Hilal ve Stadyum viyadüklerinde faylanma ve sıvılaşmadan dolayı hasar meydana gelebilir“. Bu plana ek olarak hazırlanan İzmir Deprem Senaryosu’na göre ise İzmir Fay Hattı’nın doğu-batı aksında ve Şubat ayında gece sabaha karşı 6,5 Ms gücünde bir deprem olması durumunda, Halkapınar ve Sirgeli kavşaklarındaki köprülerde önemli hasar oluşacak, Salhane’de zeminde yer yer göçmeler ve oturmalar meydana gelecek ve raylarındaki deformasyonlar nedeniyle demiryolu ulaşımı kesilecektir. 

Bu anlamda, Halkapınar bölgesinde toplu ulaşımla ilgili bu tür büyük yatırımlar yapmak; özellikle 115-116 adet metro aracını depolamak amacıyla, olası bir depremde kolaylıkla sıvılaşıp bütün her şeyi içine çekebilecek 115.000 metrekarelik riskli bir alanda pahalı inşaat malzemesi ve teknikleriyle 2 katlı bir yeraltı deposu inşa etmek, olası bir faciaya davetiye çıkarmaktan başka bir şey olmayacaktır.

Sıvılaşma 007
Sıvılaşma nedeniyle kütle halinde yan yatmış binalar

Olası her türlü tehlikeyi pahalı ve yüksek teknoloji ile savuşturmayı düşünenlere verilecek en iyi cevap,  1995 tarihli Kobe depreminde, o teknolojiye fazlasıyla sahip olan Japonlar’ın başına gelenleri hatırlatmak olacaktır.

Bu bölge ile ilgili diğer bir sorun ise, yurtdışındaki bir çok kentte gördüğümüzün aksine, metro, hafif raylı (İZBAN) ve lastik tekerlekli sistemlerle (ESHOT) tramvay (İzmirTram) yolcularının; daha doğru bir ifadeyle yayaların, bu dört farklı toplu ulaşım türünün birbirinden oldukça uzak istasyonlar arasındaki geçişinin tek bir çelik köprü üzerinden gerçekleşiyor olmasıdır.

Yolcuların, her biri zeminde bulunan metro, banliyö, otobüs ve tramvay istasyonları arasındaki geçişlerinde (merdiven, yürüyen merdiven ve asansör kullanarak) devamlı inip çıkmaya zorlayan bu tek bağlantı noktasında, yolcu ya da yayaların; özellikle de yaşlı, engelli, hasta, çocuk, çocuklu ya da bebek arabalı yetişkinlerin ulaşımında ‘süre‘, ‘kolaylık‘, ‘rahatlık‘, ‘konfor‘ ve ‘erişebilirlik‘ gibi kalite bileşenlerinin dikkate alınmadığını ve bu eksikliğin giderilmesi için bugüne kadar herhangi bir çaba sergilemek yerine günübirlik çözümlerle sorunun daha da büyüdüğünü açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Halkapınar 002
Otobüs (O-1, O-2), metro, tramvay (T) ve İZBAN yolcu platformları
Halkapınar 003
Farklı türdeki toplu ulaşım yolcu platformlarının çelik köprüye mesafesi

Oysa bizlerin böylesi bir transfer merkezi oluşturulurken bunu planlayıp inşa eden yerel yöneticilerden beklediğimiz tek şey, bu birbirinden farklı ulaşım istasyonlarıyla bunlar arasındaki geçişlerin tüm yaya ve yolcuların kışın üşüyüp yazın sıcaktan etkilenmeyeceği ya da rüzgar, kar ve yağmur altında kalmayacağı, geçişlerin kısa süre içinde kolaylıkla ve rahatlıkla yapılabileceği, aktarma yapan yolcuların temel ihtiyaçlarını karşılayabileceği birimleri barındıran yerler olmasıdır.

Ulaşım literatüründe “transport hub” ya da “transport interchange” olarak adlandırılan bu tesisler tren, metro, uçak, feribot, banliyö, tramvay, otobüs ve bisiklet gibi tüm toplu ulaşım türlerinin akılcı bir çözüm içinde bir araya getirildiği, içinde aktarma yapan yolcuların her türlü konforunu karşılayacak lokanta, kafeterya, satış mahalli ve tuvalet gibi hizmetlerin yer aldığı kent içi toplu ulaşım merkezleridir. Finlandiya’nın başkenti Helsinki’deki Kappi Merkezi, Boston, Massachusetts’deki güney istasyonu ya da New York, Manhattan’daki Penn istasyonu bu konuda ilk akla gelen örneklerdir.

1280px-Kamppi_Center_II
Kappi Centre, Helsinki
1024px-SouthStationInterior
Güney İstasyonu, Boston, Massachusetts

Buna benzer bir gereksinimin, yüzyıllar öncesinde Kemeraltı bölgesindeki sokaklar arasında inşa edilen alt geçitlerle giderildiğini dikkate aldığımızda; böylesi yaratıcı tasarımlar ortaya koyan bir kentin halkını bu tür günübirlik çözümlerle ortaya çıkan sorunlarla karşı karşıya bırakmamak gerekir diye düşünüyorum.  

Ayrıca bütün bu transferin tek bir çelik köprüyle sağlanıyor olmasının, olası bir genel yıkım (sel, deprem, yangın vb.) durumunda bu köprünün göreceği herhangi bir hasarın nasıl bir felaket ve yoksunluğa yol açacağını düşünüp metro ve banliyö yolcularıyla hattın her iki yanında kalan otobüs ve tramvay yolcularının ne yapacağı sorusuna net bir cevap vermemiz gerekmektedir.

Bu bölgedeki diğer bir sıkıntı da, buradan gelip geçen milyonlarca yolcunun/yayanın ihtiyacını karşılayacak bir tuvaletin yokluğudur. ESHOT sürücüleri için yapılan tuvaletin anahtarı hareket merkezindeki görevlide olduğu için, kendisine “peki bu ihtiyaç nerede karşılanacak” diye sorduğumuzda bizlere adres olarak eski otogar camisinin tuvaletini gösteriyorlar. 

Evet, sonuç olarak; kentin tam ortasında fazla para ve emek harcamamak adına ‘kolayına’ ve yanlış bir seçimle ulaşım merkezi yapılan Halkapınar’ın acil bir şekilde yeniden planlanması, bugüne kadar derme çatma gecekondu zihniyetiyle günübirlik yapılanların bütünleşik bir ulaşım planlaması içinde yeniden ve yeniden düzenlenmesi gerektiği çok açık bir şekilde ortadadır.

Yoksa, böylesi bir planlamayı gerçekleştirenlerin yeniden planlanması gereği ortaya çıktığında, hiç kimsenin şaşırmaması gerekir…

Bir ‘yaya’ olarak Alberto Giacometti…

Alberto Giacometti (10.10.1901–11.01.1966) İsviçre’nin İtalyanca konuşulan Stampa kentinin Borgonova köyünde doğmuş İsviçre asıllı heykeltıraş, ve ressam. Babası tanınmış bir post-empresyonist ressamdı. Sanat eğitimini 1919-1920 yıllarında Cenevre’deki Güzel Sanatlar Okulu’nda, 1921’de İtalya’da, 1922’de Paris’te aldı ve Archipenko’nun stüdyosuna devam etti. Sonrasında beş yıl süreyle Auguste Rodin’in arkadaşı heykeltıraş Antoine Bourdelle’in atölye asistanlığını yaptı.

Alberto Giacometti Paris'tesi Atölyesinde (1958) 02
Alberto Giacometti Paris’tesi Atölyesinde (1958)

İlk tek kişilik sergisini, 1927de Zurih’te Galerie Aktuaryus’te yaptı. Bourdelle’in atölye asistanı iken Kübizm ve Gerçeküstücülük akımlarına izleyerek eserler üretti. Sanat hayatının bu döneminde polikrom heykeller, kafesler, erotik, kinetik ve soyut nesnelerle diğer stiller üzerine denemeler yaptı. 1930-1935 arasında gerçeküstücülük akımına dahil oldu ve bu akımın önemli heykeltıraşları arasında yer aldı. Yaşamının bu döneminde Paris Ekolü’nün diğer ünlü sanatçıları Joan Miro, Pablo Picasso ve Balthus ile arkadaşlıklar kurdu.

1934-1935’de stilini değiştirerek insan heykelleri yapmaya basladı. Yaptığı heykellerin boyutu gittikçe küçülmeye basladı ve heykelleri o kadar küçüldü ki nerede ise heykel olma niteliğini kaybetti. 1938 ve 1939’da modelin bakışına odaklanan büstler yapmaya başladı. İkinci Dünya Savaşı süresince Cenevre’de yaşadı. Savaştan sonra tekrar Paris’e döndü. 1935-1945 döneminde hiçbir sergiye katılmayan Giacomettii, 1961’de “Pittsbourgh International Heykelcilik Ödülü“nü, 1962 tarihli Venedik Bienali’nde “Heykelcilik Büyük Ödülü“nü, 1964’de de “Guggenheim Uluslararası Resim Ödülü“nü almıştır. Bu ödüller ona uluslararası bir ün kazandırmış ve eserleri çok sayıdaki Avrupa kentinde sergilenmiştir. 

Bu dönemde yapıtlarına çok fazla talep olmakla birlikte; yaptıklarını hemen satmamakta, bunları tekrar tekrar değiştirip yenilemekte; hatta tahrip edip atmakta, bu yapıtlarının fotoğraf ve kopyalarını çok sınırlı sayıda bastırdığı yayınlarla paylaşmaktadır. 

Giacometti, 1966’da Isviçre’nin Chur kentinde vefat etmiş ve cenazesi doğduğu köy olan Borgonova’ya gömülmüştür.

Giacometti gerçeküstücülük akımına katkıda bulunan bir sanatçı olmakla birlikte eserlerini sınıflandırıp değerlendirmek oldukça zordur. Bazı eleştirmenler yapıtlarını formalist, diğerleri de ekspresyonist akımın ürünleri olarak görmektedir. Kendisi ise yaptıklarının kendi bakışını ve duygularını yansıttığını ifade etmiştir.

Alberto Giacometti Paris'tesi Atölyesinde (1958)
Alberto Giacometti Paris’tesi Atölyesinde (1958)
181907_01
Anne ve Kızı (1933) – Bronz
THREE MEN WALKING [SMALL SQUARE]
Yürüyen üç adam (Küçük meydan) (1948)
Giacometti 001
Yürüyen adam (1947)
Giacometti 002
Yürüyen adam (1960)
Giacometti 003
Yürüyen adam (1960)
Giacometti 004
Yürüyen adam (1960)
Giacometti 005
Yürüyen Adam (1960)
Giacometti 006
Düşen adam (1950)
Giacometti 007
Alberto Giacometti
Giacometti 008
Meydan (1948)
Kedi 1951-55
Kedi (1951-55)
Köpek (1951)
Köpek (1951)
Man Pointing 1947 by Alberto Giacometti 1901-1966
İşaretçi adam (1947)
Uzun Boyunlu Kadın Ayakta
Uzun Boyunlu Kadın Ayakta
Yürüyen Üç Adam (Küçük Meydan) 1948 02
Yürüyen üç adam (Küçük meydan) (1948)
Giacometti 009
Alberto Giacometti, “yaya”, Fotoğraf: Henri-Cartier-Bresson 

Yaya hakları mücadelesinde “beklemek” yerine “talep etmek”…

Ali Rıza Avcan

12 Ekim 1988 tarihinde Avrupa Parlamentosu tarafından kabul edilen ‘Yaya Hakları Bildirgesi“, (The European Charter of Pedestrians’ Rights) -tüm yetersizliklerine karşın- bu alanda çalışan kurum ve kişilerin temel aldığı uluslararası bir belgedir.

2018 yılı Nisan ayında İzmir’de kurduğumuz Yaya Derneği’nin tüzük ve ‘Kuruluş Bildirisi‘ gibi temel belgelerinin düzenlenmesinde bile bu bildirgede yazılı olan hakları temel alıp; bu hakların, geniş kitleler tarafından bilinmesi ve öğrenilip benimsenmesi için çaba göstereceğimizi ifade etmiştik. 

Sözkonusu belge, imzalayan ülkelerin uymak zorunda oldukları uluslararası bir sözleşme niteliğinde olmadığı için, Avrupa Parlamentosu üyesi ülkeleri bile bağlamamakta, bildirgede yazılı hakların herhangi bir ülke tarafından ihlali durumunda bile herhangi bir yaptırım gücüne sahip bulunmamakta; bu nedenle de, başta Avrupa ülkeleri olmak üzere tüm ülkelere örnek olma niyetinden kaynaklanan çetrefilli dili nedeniyle sadece bir temenni ya da tavsiye belgesi olma özelliğine sahiptir. 

Türkçe’ye en doğru çevirisi yakın dostlarım Doç. Dr. İbrahim Alper Arısoy ve çevirmen Nuray Önoğlu tarafından yapılan bildirgede sayılan hakların talep edilmesinden çok, varlığından ya da var olduğundan söz edilmesi; hatta bildirgenin 3. maddesini oluşturan, “Çocuklar, yaşlılar ve engelliler, kentlerin toplumsal ilişkileri kolaylaştıran, mevcut zaaflarını daha da kötüleştirmeyen yerler olmasını bekleme hakkına sahiptir.” ifadesinde görüldüğü gibi hakkın talep edilmesinden çok beklenmesinden söz edilebilmektedir.

Bu bildirgenin kabulünün üzerinden tamı tamamına 30 yıl geçmiş ve bu uzun sürede kentler ve kent içi ulaşım konularında yaya hakları ile ilgili birçok gelişme ve değişiklik olmasına karşın; bu bildirgenin içerik olarak aynen kalması; hatta belgeyi oluşturan ülke, siyasi parti ve parlamenterler tarafından büyük ölçüde unutulması, daha doğrusu şimdilik lazım olmayışının anlaşılması ya da önem ve önceliğini kaybetmiş olması nedeniyle bir köşeye konmuş olması da bambaşka bir gerçektir.

Avrupa Birliği ya da parlamentosu, 1988 yılından bu yana ‘kent hakkı‘ ile yakından ilgili bu hak kategorisini geliştirmek, oluşturduğu bildirgede yazılı olan hakların uygulanmasını beklemek yerine, talep eden zorlayıcı bir tavır geliştirme konusunda yeni çalışmalar yapmak yerine; yaya haklarını unutmaya, unutturmaya ya da ‘kentsel hareketlilik’, ‘sürdürülebilir hareketlilik’ gibi yeni kavramlarla kentleri şekillendiren motorlu taşıt araçlarının egemenliğini başka bir şekilde sürdürmeye aday elektrik otobüs, otomobil ve hibrit araç gibi yeni kazanç yol ve yöntemlerini desteklemekte, radikal bir karar alıp otomotiv ve akaryakıt şirketlerinin egemenliğinden çıkmayı gerektirecek yeni politika ve stratejiler geliştirmekten uzak durmaktadır.

Florian Thein
Fotoğraf: Florian Thein, “Yaya”

Nitekim, Avrupa Parlamentosu milletvekili Michail Tremopoulos‘un 2 Şubat 2010 tarihinde Avrupa Komisyonu’na yönelttiği aşağıdaki sorular da bu gerçeği yansıtmaktadır:

12 Ekim 1988’de Avrupa Parlamentosu bir Avrupa Yaya Hakları Bildirgesini kabul etti. Yirmi yıl sonra, bu bildirge hükümlerinin çoğu, bazı üye devletlerde ölü bir mektup olarak kalmıştır.

Bu konularla ilgili hiçbir Avrupa mevzuatı bulunmamakta ve sonuç olarak AB, yayaların sadece birkaç santim genişliğinde kaldırımlara sahip yollar gibi yayaların yaşamını tehlikeye sokan projelere destek vermektedir. Kentsel Hareketlilik Üzerine Avrupa Eylem Planı bile yaya güvenliği konularında çok az söz söylemektedir. Komisyonun sivil toplum örgütleri tarafından yapılan şikayetlere yanıtı, ise bu sorunların ulusal ve bölgesel yetkililerin görev alanına girdiği şeklindedir.

Yukarıdakiler ışığında Komisyon şu soruları yanıtlamalıdır:

1. Komisyon, yaya haklarının mevcut hukuk rejimlerindeki düzeyini koruma çalışmalarının tatmin edici olduğunu düşünmekte midir?

2. AB tarafından ortaklaşa finanse edilen sürdürülebilir hareketliliği teşvik edecek kampanyaların yayaların haklarına ve güvenliğine ilişkin bölümleri, hangi üye ülkede hangi ölçüde uygulanmaktadır?

3. Komisyon, yol güvenliği, iklim ve insan haklarıyla ilgili Avrupa politikalarının değerlendirilmesinde, üye devletlerdeki yayaların haklarının korunma düzeyini dikkate almakta mıdır?

4. Yunan belediyeleri yaya dostu bir ortam yaratmak için gerekli olan sürdürülebilir kentsel hareketlilik projelerini sundular mı?

5. Komisyon, yukarıda belirtilen Avrupa Yaya Haklar Bildirgesi’ne dayanarak yayaların haklarını korumaya yönelik öneride bulunmayı amaçlamaktadır mıdır?”

(Bu sorulara ait linkle verilen yanıtın linkini aşağıda bulabilirsiniz)

Kısacası, aradan geçen 30 yılın sonunda Avrupa Parlamentosu şimdi haklarla ve onların mücadelesiyle değil; yaya haklarını ihlal eden hükümet ve belediyelerle daha fazla ticaret yapmanın peşindedir.

Dan Cronin
Fotoğraf: Dan Cronin, “Yayalar”

Belki de, ‘yaya hakkı” adıyla tanımlanan hak kategorisinin, Henri Lefebrvre ve David Harvey‘den kaynaklanan Marksist ‘şehir hakkı‘ ya da ‘kent hakkı‘ ile yakın ilişkisi, bu iki hak kategorisinin birbiriyle ilişkilendirilmesi suretiyle kızıllaşması muhtemel ‘yaya hakkı‘ kavramının elden çıkması ihtimali bu ihmalkarlığın ya da gözden düşmenin en temel, en belirleyici nedenidir.

Anlaşıldığı kadarıyla bu bildirge, bir zamanlar ‘Doğu Bloku’ olarak adlandırılan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği ve bağlaşıklarının oluşturduğu ülkeler topluluğunda ortaya çıkan o meşhur turuncu devrimlerin öncesinde, sınıf mücadelesi yerine bireyin insan hakları üzerinden bir soğuk savaş aleti yaratmak isteyen Batı’nın; daha doğrusu kapitalist sistemin oluşturduğu bir tavsiyeler; daha doğrusu beklentiler belgesidir. 

İşte bütün bu nedenlerle, 1988 yılının soğuk savaş rüzgarları içinde bir mücadele yöntemi olarak şekillendirilip liberal insan hakları savunucularının eline verilen ‘Yaya Hakları Bildirgesi‘nin, kentteki kamusal alanlara sahip çıkan ‘kent hakkı‘ boyutunda; ‘bekleyen‘ değil; ‘talep edip zorlayan‘ bir dille demokratikleştirilmesi ve ‘yaya hakları‘ kavramını motorlu taşıt araçlarının kentteki sürdürülebilirliği ve hareketliliği üzerinden okumaya kalkışan Walk21 gibi yönetişimci uluslararası kuruluşların etkisinin yok edilmesi, kentteki kamusal alanları kamusal yarar kriteri üzerinden koruyacak ‘yaya hakkı‘ savunucularının yapacağı mücadelenin en önemli hedefi olmalıdır.

http://www.europarl.europa.eu/sides/getDoc.do?pubRef=-//EP//TEXT+WQ+E-2010-0203+0+DOC+XML+V0//EN

http://www.europarl.europa.eu/sides/getAllAnswers.do?reference=E-2010-0203&language=EN

Ben bir ‘katılım’ gazisiyim…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz Cumartesi günü Seferihisar’daki Teos Yazarlar Evi’nde İzmir Dayanışma Akademisi üyesi Prof. Dr. Melek Göregenli’nin “Yerel Yönetim Politikalarında Sosyal Adaletin İnşası” başlıklı sunumunu dinledim, sorular sordum ve tartışmalara katıldım.

Bu sunum öncesi ve sonrasında bir kez daha gördüm ki, şu aralar herkes, özellikle böylesi önemli bir toplantıya gelmeyen belediye başkan aday adayları ve onları destekleyenler ya da yardım edenler,  ‘ortak akıl’, ‘ekip çalışması’ ya da ‘katılım’ gibi bazı sihirli sözcükleri kullanıp, kendisinin ya da desteklediği adayın yönetime gelmesi durumunda herkesin, özellikle de meslek odalarıyla sivil toplum kuruluşlarının fikirlerini alarak yönetime ortak edeceklerini, böylelikle başarılı bir ekip çalışması çerçevesinde ortak aklı yaratacaklarını ifade ediyorlar.

Çünkü, bu sihirli sözcüklerin herkesi; özellikle de, sol, sosyal demokrat, sosyalist ya da komünist; kısacası, katılımcı demokrasi ve çoğulculuktan yana herkesi etkilediğini tahmin edip daha fazla oy alacaklarını düşünüyorlar.

Bense, yıllardır belediyelerin katılımcı süreç adı altında düzenlediği yüzlerce toplantı, çalıştay, atölye ve benzerine katılıp o etkinliklerin aktörü haline gelmiş biri olarak, bu söylenenlere artık inanmıyor ve ikna olmuyorum. O nedenle de, artık o tür etkinliklere; özellikle de o etkinliklerde “bir bilen” tarafından  önceden hazırlanıp önümüze konulan ve bizim oradaki varlığımızla zımni bir şekilde onaylanıp meşrûlaşan “kuramsal çerçeve“lerin ve bunun gerçekleşmesi için düzenlenen “katılım ayinleri“nin kendisini fazlasıyla önemseyen bir unsuru olmak için değil,; katılıma olan inancını yitirmiş bir “katılım gazisi” olarak, sadece orada ne olup bittiğini, seçilip davet edilen konuklarla neler yapılmak istendiğini görüp öğrenmek için gidiyorum.

Çünkü, “Katılım Kabusu” isimli değerli kitabın yazarı Marcus Miessen’in de dediği gibi “Kararların alındığı masaya oturamıyoruz, ama otursak bile büyük mutabakatın dayattığı kararları onaylamamız bekleniyor. “Katılım” son yıllarda demokrasinin her kapıyı açan sihirli kelimesi. Kavramın eleştiriden yoksun, naif ve romantik kullanımı, kararlarının sonuçlarının sorumluluğundan kaçmak isteyen siyasetçilerin ekmeğine yağ sürüyor. “Katılım” yoluyla, nereye varacağı baştan belli olan kararlara katılmamız, çevre ve yaşamlarımızla ilgili yanlış politikaları onaylamamız ve meşrulaştırmamız bekleniyor.

gezi2013

Ayrıca, bir zamanlar Kemalist, Atatürkçü, sosyal demokrat, seküler, ilerici ya da solcu olarak tanımlanan kesimlerin büyük bir heyecanla katıldığı miting, yürüyüş ve protesto gibi toplumsal etkinliklerde kitleleri coşturup herkesi tek bir amaç çevresinde birleştiren Türk bayrağı, İstiklal marşı ve Mustafa Kemal Atatürk’ün ad ya da resimleri gibi ulusal simgelerle Anıtkabir’i ziyaret etme gibi kitlesel eylemlerin sahip olduğu vurucu etkinin, şimdi bu muhalif kesimlerin dışındaki MHP ve AKP gibi iktidar kesimleri tarafından da bilinçli bir şekilde sıkça kullanılmasıyla birlikte o eski vurucu etkisini kaybetmesinde olduğu gibi; ‘ortak akıl’, ‘ekip çalışması’ ve ‘katılım’ gibi sözcüklerin de artık o sözcüklerin anlam ve uygulamasına inanmayan insan ve kesimler tarafından kullanılıyor olması nedeniyle çoğu insan için özel bir anlamının kalmadığını, etkisini yitirdiğini görüyor ve düşünüyorum.

Şimdi neredeyse herkes katılım, ekip çalışması ve ortak akıl gibi demokratik yöntemlere önem verdiğini, ne yapacaksa katılım süreci içinde oluşacak ortak akla göre hareket edeceğini ya da tüm çalışmalarını ekip halinde gerçekleştireceğini söyleyerek, bir başkasının söylediklerini tekrarlayarak birbirine benzemeye başlıyor.

Artık temsili demokrasinin yetersizliklerini gören geniş kitlelerin talepleriyle şekillenen zamanın  ruhu bunu istiyor. Şimdinin moda olan sözcük, deyim ya da yöntemleri bundan böyle bunlar…

O nedenle, kimin gerçekten katılım, ekip çalışması ve ortak akıldan yana olduğunu bilmek, kimin samimi olduğunu kestirmek, bütün bu kavramları somut bir şekilde hayata geçirmediğimiz sürece mümkün değil.

O nedenle şimdi artık adayların ya da destekçilerinin seçim çalışmalarını iyi bir ekip çalışması ile yürütüp yürütmediklerine, farklı düşünceleri temsil edenlerden oluşturdukları iyi bir ekiple çalışıp çalışmadıklarına, seçmenin karşısına tek başına mı yoksa ekipleriyle birlikte mi çıktıklarına, büyükşehir ve ilçe belediye başkanı adayları arasında işbirliği olup olmadığına, aday olanların daha önce bu tür benzeri katılım süreçleri içinde yer alıp almadığına, çalıştığı örgüt ya da üyesi olduğu siyasal partinin görüşlerini eleştirel bir bakışla sorgulayıp sorgulamadığına bakmamız gerekiyor. Böylelikle söylediklerini yapma, hayata geçirme kapasitesine sahip olup olmadığını sorgulamamız gerekiyor.

Katılım 006

Tabii ki bütün bunları yaparken, Marcus Miessen‘in de belirttiği gibi mutabakat temelli katılımın sınırlılıklarını ve tuzaklarını sergileyerek, mevcut protokollerle kendini bağlamayan, çelişkiden korkmayan, tam tersine çelişkiyi doğurgan gören, alana yaratıcı akıl ve değişim iradesi taşıyan, günümüzde yaygın bir davranış türü olan sinik normalliği bozmak adına bütün karar alma süreçlerinde ve bilgi alanlarında olayın dışında kalıp ‘dışarıdan düşünen’, huzur ve istikrar bozucu; daha doğrusu, oynanan oyunun kurallarını tartışıp değiştirmeye kalkan gerçek ‘oyunbozanların‘, çağrılmamış ve davetsiz yabancıların gerçek değişime yol açabileceğini de dikkate alarak…

O nedenle, artık herkesin diline pelesenk olan “gelin katılın, birlikte yönetelim” gibi şeyleri söyleyenlere, “tamam anladım; ama, bunu nasıl, kimlerle ve ne şekilde yapacaksın?” diye sorup bu konuları ciddi bir şekilde düşünüp düşünmediğini sorgulayıp samimiyetini anlayalım derim…

Bir Hayat Tarzı Olarak Şehir, Mekān, Meydan

Kitabın Adı: Bir Hayat Tarzı Olarak Şehir, Mekān, Meydan

Yazan: Hasan Taşçı

Yayınlayan: Kaknüs Yaınları

1. Basım, 2014 İstanbul

240 sayfa.

Hasan Taşçı – 1868’de Rize’nin Çayeli ilçesinde doğdu. 1991 yılında İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü’nden mezun olduktan sonra, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Çalışma Ekonomisi Anabilim Dalı Sosyal Siyaset Bilim Dalı’ndan “İşletmelerde Personel Eğitiminin Verimliliğe Etkisi” konulu tezle master derecesi aldı. 2012 yılında da “Kent Meydanı Kent Kimliği İlişkisi; Üsküdar Meydanı Örneği” adlı tezle doktora derecesi almıştır.

1990-1995 yılları arasında İlim Yayma Cemiyeti’nde yöneticilik, 1995-2009 yıllarında İGDAŞ’ta yöneticilik ve denetçilik yaptı.

Halen Esenler Belediyesi’nde Kütüphane Müdürlüğü ve Esenler Şehir Düşünce Merkezi tarafından çıkarılmakta olan Şehir ve Düşünce adlı derginin editörlüğünü yapmaktadır. Evli ve dört çocuk sahibidir.

Toplumların hayat biçimlerini etkileyen düşünsel, coğrafi, kültürel sosyolojik ve benzeri şartlar nelerdir ve bunların mekâna yansıyıp onu biçimlendiren boyutları nasıldır? Pek tabiidir ki şehri ya da kentsel mekânı algılayabilmek için bu sorulara cevap aramak gerekmektedir. Şehirlerin, kentsel mekânların ve meydanların varlık ve biçimlerinin o şehirde veya mekânda yaşayanların dünya görüşleriyle, hayat tarzlarıyla doğrudan ilintili olduğu genel kabul gören bir yaklaşımdır. Bir ön kabulle olmamakla birlikte, böyle bir arka planın var olabileceği düşüncesiyle hareket edilecek olursa, şehrin arka planındaki medeniyet olgusunu anlamak ve onu oluşturan toplumsal geçmişi açıklığa kavuşturmak, şehrin kendisinin veya mekânlarının daha iyi algılanabilmesini mümkün kılacaktır.

Medeniyetlerin kendi yaşam biçimleri ile uygarlık seviyelerini yansıtan en karmaşık ve kapsamlı yapı olan şehrin mekânlarını, sosyal, kültürel arka planlar olmadan anlayıp algılayabilmek mümkün değildir. “Mekânın doğasını” anlama çabası olarak adlandırabilecek çalışmalar sayesinde mekânla insan, mekânla toplum, mekânla mekân ve mekânla kentin ruhu arasındaki ilişkiler bütünü kavranabilmiş olunacaktır. Kaldı ki mekânla toplumun ve insanın ilişkisi, bu ikisi üzerinden mekânla mekânın ilişkisi anlamına gelmektedir. İnsanın ve toplumun mekânla ilişkisi ise mekân üzerinden kendileriyle ilişkilerini ifade etmektedir. Bu yönüyle “şehircilik sosyal bir faaliyettir.” “Bir nesne olduğu kadar, bir özne de olan kentin organik ve sembolik yapısı bir cetvel ve bir pergelle anlaşılamaz. Bir bilim olarak şehircilik ‘kentin şiiri ve metafiziğini’ anlayamaz, ayrıca anlamak da istemez.” Söz konusu metafiziği anlamak için ihtiyaç duyulan şey, teknikten daha çok mekânın felsefesi ve teknik donanımlardan daha çok amaçların belirlenerek mekâna dair yapım programının oluşturulmasıdır. Hatta varlığını uzun süre devam ettiren bir kentsel mekân, hızla değişen mimari tarzlara rağmen biçimsel olarak değişmiyorsa burada mimariden daha fazla sosyal ve kültürel yapıdan bahsetmek daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Böyle durumlarda mekân veya yapı güncel işlevlerinden ziyade meydana geldiği zaman sürecine göre değerlendirmeye tabi tutulmalıdır. 
(Tanıtım Bülteninden)

Ayrıca okumak için…

http://ruhunakitap.blogspot.com/2016/09/sehir-neydi-mekan-nasld-meydan-nerede.html

0000000605629-1

Kentlerin, binaların ve inşaat işçilerinin ressamı: Fernand Léger

Fransız kübist ressam, heykeltraş ve film yapımcısı Fernand Leger 1881’de Fransa Argentan’da doğdu. On altı yaşında Caen’da, daha sonra 1897-1902 yılları arasında Paris’te bir mimarlık bürosunda çalıştı. Cézanne‘ın yapıtlarını inceleme fırsatını buldu. Bu arada Apollinaire, Reverdy, Max Jacob ve Cendrars gibi ozanlarla tanıştı. 1909-1910 yılları arasında Ormanda Çıplaklar adlı tablosunu yaptı; bu büyük boyutlu tuval, ressamın Cézanne’dan esinlendiğini yansıtmakla birlikte onun “mimar” yanını da gözler önüne sermektedir.

Léger, Braque ve Picasso‘yla tanıştıktan (1910) sonra Tütün İçenler (1911), Düğün (1911-1912), Mavili Kadın (1912) gibi, kübizmin estetik anlayışına uygun, ama gerçeklikle aralarındaki bağın, Braque ve Picasso’nun aynı dönemdeki tuvallerinden çok daha dolaysız olduğu yapıtlar verdi. 1913’te Biçim Karşıtlıkları adlı bir dizi tablo yaptı. Her biri son derece ilgi çekici birer inceleme sayılabilecek olan bu
tuvaller aracılığıyla sanatçının silindir, kare, dikdörtgen hacimlerden yararlanarak sağladığı hareketin dinamik anlatımı, sanki tümüyle figüratif öğelerden kurtulmuş gibidir. Bununla birlikte, bir yıl sonra gerçekleştirmiş olduğu ve Merdivenler olarak adlandırılan tuvallerinde, belli belirsiz bir figür gözlenebilir, ama bu yapıtlar Biçim Karşıtlıkları’ndaki ritmik düzenlemeyi sağlayan ilkelere göre gerçekleştirilmiştir.

NESNENİN ÖNEMİ

Birinci Dünya savaşının sonlarına doğru gerçekleştirmiş olduğu tablolarda nesneler varlıklarını korur. Ressamın gündelik yaşamdan esinlenerek geliştirdiği temalar sırayla kenti, makineleri ve makineleşmeyi anlatır (Diskler. 1918; Kent 1919). Bu biçimler evreninde, başlangıçta hiç rastlanmayan insan figürlerinin zamanla belirdiği ama, bilinçli olarak her türlü anlatımdan yoksun bırakılıp kişiliksiz,
yansız ve soyut birer görünüm kazandıkları görülür.

1921’de Andre Malraux’nun Lunes en papier (Kağıttan Aylar) adlı yapıtını resimleyen Léger, İsveç Balesi için de Dünyanın Yaratılışı’nın (müzik: Darius Milhaud) dekorlarını yaptı. 1923-1924 yılları arasında senaryosuz film olan Ballet Mécanique’i (Mekanik Bale) gerçekleştirdi. Burada, bazı nesneler, doğal olarak kişilere ayrılmış olan bir uzamda hareket ederler. Bu deneyimden kısa bir süre sonra, resim çalışmalarına, hareketi getirme isteği giderek belirginleşti. Sanatçı “uzamdaki nesneler” olarak adlandırılan bu döneminde Pipolu Natürmort (1928). Anahtarlı Gioconda (1930) isimli tabloları yaptı.

DÜZ RENKLER

1940’ta Paris’ten ayrılarak Marsilya’ya yerleşen ve çalışmalarını burada sürdüren Fernand Leger daha sonra A.B.D’ne giderek İkinci Dünya savaşının sonuna kadar orada kaldı ve renk ile deseni birbirinden ayırabilmeyi sağlayan bir yöntemle çalıştı. Bu yönteme göre gerçekleştirmiş olduğu büyük kompozisyonları arasında Kır Partileri (1952-1954), Çiçekli İki Kadın (1954) vardır.

Léger ayrıca 1952-1954 yılları arasında İnşaat İşçileri, vb. yapıtlarını gercekleştirdi, ardından on iki metrekarelik bir alan kaplayan anıtsal Büyük Geçit Töreni kompozisyonunu tamamladı (1954).

Leger’nin kullandığı kompozisyon yöntemleri, kesin bir geometrik desene, tuval üstüne, sert karşıtlıklar oluşturacak biçimde düz olarak sürülmüş canlı renklere dayanır; tablolarındaki bütün öğeler, biçimlerde denge sağlamaktan çok kararlılık sağlanmasına katkıda bulunurlar. Kararlılık etkisinin sürekliliği Léger’in giderek m0zaik, seramik ve vitray gibi tekniklere yönelmesine yol açtı ve bu tür yapıtları doğrudan doğruya mimarlık alanına uygulandı. Sözgelimi, Assy Şapelinin mozaikleri (1949), Manhattan’daki Birleşmiş Milletler Sarayı’nın duvar süslemeleri (1952), çok renkli seramik heykeller ve Audincourt Kilisesi’nin vitrayları (1951) bu yapıtları arasında sayılmaktadır.

001
Fernand Léger Newyork’taki atölyesinde…
002
Fernand Léger
003
Fernand Léger Ulusal Müzesi
004
Şehir, 1919
005
Fernand Léger
006
İpli inşaat işçileri
007
İnşaat işçileri
008
Büyük Gösteri, Pasadena Müzesi
009
Fernand Léger
010
İnşaat işçileri
011
Fernand Léger
Fernand_Léger,_1912-13,_Paysage_(Landscape),_oil_on_canvas,_92_x_81_cm
Peyzaj (Landscape), 1912–13, kanvas üzerine yağlı boya, 92 × 81 cm
1024px-Fernand_Léger,_1914,_Paysage_No._1_(Le_Village_dans_la_forêt),_oil_on_burlap,_74_x_93_cm,_Albright-Knox_Art_Gallery
Peyzaj No. 1 (Le Village dans la forêt), 1914, çuval bezi üzerine yağlı boya, 74 x 93 cm, Albright-Knox Sanat Galerisi
Fernand_Léger,_1919,_The_City_(La_Ville),_oil_on_canvas,_231.1_x_298.4_cm,_Philadelphia_Museum_of_Art
Şehir (La ville), 1919, kanvas üzerine yağlı boya, 231.1 × 298.4 cm, Philadelphia Sanat Müzesi
1024px-Fernand_Léger_-_Grand_parade_with_red_background_(mosaic)_1958_made
Kırmızı arka planlı büyük geçit, 1958 (çizimi 1953), mozaik, Victoria Ulusal Galerisi
013
Fernand Léger Müzesi