Karşıyaka’nın Cumhuriyet hafızasına sahip çıkmak…

Ali Rıza Avcan

Karşıyaka’da Antik dönemlerden bu yana varlığını koruyan kaç adet arkeolojik, tarihi ve kültürel değer vardır ve bunların özellikleri nelerdir?

Bu soruların cevabı, bugüne kadar Karşıyaka’daki arkeolojik, tarihi ve kültürel değerleri belirlemek amacıyla ayrıntılı bir envanter çalışması yapılmadığı için -ne yazık ki- net bir şekilde verilememektedir.

Bu anlamda, Karşıyaka’daki somut  ya da somut olmayan tüm arkeolojik, tarihi ve kültürel değerlerin sayısı, yerleri ve özellikleri bilinmemekte ve bunun doğal bir sonucu olarak bu değerlerin korunması için doğru, sağlıklı ve sonuç alıcı bir koruma planı hayata geçirilememektedir.

İzmir Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü tarafından hazırlanıp 2012 yılında “İzmir Taşınmaz Kültür Varlıkları Envanteri” adıyla yayınlanan üç ciltlik çalışmanın ikinci cildindeki bilgilere göre;

Karşıyaka ilçesi sınırları içinde Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca tescillenmiş 1 anıt mezar (Zübeyde Hanım Anıt Mezarı), 1 doğal sit alanı (Zübeyde Hanım Parkı), 1 havra (Mezaket Arabim Havrası), 2 kilise (Saint Antoine ve Saint Helen Katolik kiliseleri), 2 cami (Hacı Osman Paşa ve 1843 sokak cami), 1 tren istasyonu (Karşıyaka Tren İstasyonu), 1 Hamam (Alibey Hamamı), kamu kurumlarınca kullanılan 3 bina (Karşıyaka Polis Merkezi Amirliği, MEB Rehberlik ve Araştırma Merkezi, Necip Demir Ticaret Meslek Lisesi), 5 köşk (Alyotti, Heinrich Van Der Zee, Löhner, Penetti ve Uşakizade Latife Hanım), Karşıyaka Öğretmenler Lokali, anaokulu olarak kullanılan 2 bina, 1 konsolosluk evi, 16 iş yeri olarak kullanılan bina, 23 konut olarak kullanılan bina, 42 adet sivil mimari örneği bina, 4 adet taşınmaz, 2 mezarlık (Dedebaşı ve Soğukkuyu Mezarlığı), Donanmacı mahallesindeki 1 adet eski kaymakamlık binası, Gün Sazak Bulvarı’ndaki çam ağaçları, Rüştü Şardağ Caddesi’ndeki 4 adet dut ağacı, Yalı Caddesi’ndeki palmiyeler, Soğukkuyu’daki meşe ve manolya ağaçları bulunmaktadır. (1)

Gördüğümüz kadarıyla listelenen bu taşınmaz kültür varlıklarının çoğunu Osmanlı Dönemi eserleri oluşturmaktadır. Cumhuriyet Dönemi’nde yapılıp tescillenmiş tek  taşınmaz, Mustafa Kemal Atatürk‘ün annesi Zübeyde Hanım‘ın anıt mezarı ve o mezarın içinde yer aldığı Zübeyde Hanım Parkı‘dır. 

Karşıyaka tarihi ile ilgilenenlerin de bildiği gibi Zübeyde Hanım‘ın ölümünden sonra Latife Hanım tarafından yaptırılan mezarı, aradan 17 yıl geçtikten sonra 1940 yılında Mustafa Kemal Atatürk‘ün arzuladığı hale getirilmiş; böylelikle Karşıyakalılar, 95 yıllık Cumhuriyet Dönemi’nde yapılan tek değere sahip olmuşlardır.

Bu acıklı durumun ortaya çıkmasında, hem koruma mevzuatının hem de Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı kültür varlıklarını koruma bölge kurullarının Cumhuriyet dönemi yapı, anıt, heykel ve diğer eserleri koruma konusundaki isteksiz, olumsuz tutumlarının büyük etkisi vardır. 

Nitekim, 1972-1973 yıllarında Cumhuriyet’in 50. yılı nedeniyle Karşıyaka halkı tarafından yaptırılan 44 yıllık Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı bile tescillenip korunmadığı, daha doğrusu tescillenmesi Cumhuriyet düşmanı güçler tarafından reddedildiği için geçtiğimiz yıl Karşıyaka Belediyesi ile İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu‘nun işbirliği içinde yeni bir vandallık örneği olarak daha büyüğünün yapılacağı vaadiyle yıkılmış ve yerine hiçbir ortak yaşanmışlık duygusu ile yüklü olmayan devasa bir beton kitle yükselmeye başlamıştır.

Bu anlamda, Karşıyaka’da Zübeyde Hanım Anıtı ve Zübeyde Hanım Parkı dışında Karşıyaka’nın Cumhuriyet Dönemi hafızasını temsil etmek amacıyla tescillenip koruma altına alınmış tek bir yapı, tek bir taşınmaz bulunmamaktadır (!)

Bu saptama, Karşıyaka halkının sahiplendiği Cumhuriyet değerleri, Mustafa Kemal Atatürk‘e saygı ve “Karşıyakalılık” ruhu kapsamında sanırım çoğu Karşıyakalı’nın bilmediği, fark etmediği ya da dikkate almadığı veya almak istemediği; ama eminim hepsinin yüreğini kanatacak önemli bir saptamadır (!)

89948911

Gelelim şimdi dökümünü yaptığımız Osmanlı Dönemi taşınmaz kültür varlıkları içinde Cumhuriyet Dönemi ve onun değerleriyle ilişkili olanlara….

Hepimizin bildiği gibi tescilli Osmanlı Dönemi taşınmazları arasında Cumhuriyet Dönemi ile ilgili olan üç önemli taşınmaz kültür varlığı bulunmaktadır:

Birincisi, İzmir’in Yunan işgalinden kurtulduğu 9 Eylül 1922 tarihi sonrasında çok kısa bir süreyle Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk‘ün karargah binası olarak kullandığı meşhur İplikçizadeler (Alatini) Köşkü….

İşgal döneminde İzmir Yunan Genel Valisi Stergiyadis‘e ve İzmir’i ziyaret eden Yunan Kralı I. Konstantin‘e ev sahipliği yapan, işgal sonrası Mustafa Kemal Atatürk tarafından karargah olarak kullanılan, sonrasında pansiyon, çocuk yuvası olarak hizmet veren bu tarihi yapı, yerine modern bir apartman kondurmak amacıyla İzmir Belediye Başkanı İhsan Alyanak‘ın görevde olduğu 1976 yılında yıkıldığı için bugün artık ne yerinde ne de yukarıdaki listede yer alıyor….

Açıkçası İzmir’in ve Karşıyaka’nın önemli bir tarihi değeri, o günlerde o binayı yıkan inşaat sahipleri ve o yıkıma itiraz etmeyen iktidar sahipleri; hatta yıkımı kolaylaştıranlar sayesinde bugün -ne yazık ki- ortada yok (!)

CU5s3pSUsAEgP9t

Karşıyaka Karargah Binası 001

Bu durumu, İzmir’e yerleştiğim ilk yıl Yaşar Aksoy‘un Atlas Dergisi’nin 1996 Haziran tarihli İzmir Özel Sayısı‘ndaki “İzmir’in İçinde ve Ötesinde” başlıklı yazısından (2) öğrendiğim için çalıştığım Prometheus İnsan Kaynakları‘nın sponsorluğu çerçevesinde bu tarihi binayı ve o binada yaşananları; ayrıca o binayı yıkarak kentteki Cumhuriyet hafızasını yok etmek isteyenleri anımsatmak amacıyla o binanın bulunduğu yerdeki Çağlayan apartmanın önüne tanıtıcı bir tabela yaptırarak 9 Eylül 1999 günü Karşıyaka Belediye eski başkanı Şebnem Tabak‘la birlikte açma mutluluğunu yaşamıştım.  

Karşıyaka Karargah Binası

ÇAĞLAYAN APT (1)İkinci önemli taşınmaz kültür varlığı, Mustafa Kemal Atatürk‘ün annesinin ölümü nedeniyle geldiği 27 Ocak 1923 tarihiyle bir heyetle birlikte Manisa’dan İzmir’e geldiği 11 Ekim 1925 tarihinde kullandığı Karşıyaka Tren İstasyonu‘dur.

Ancak Karşıyaka İstasyonu‘nun bugün içinde bulunduğu içler acısı durum da, bu binanın Mustafa Kemal Atatürk ile ilişkisini ortaya koymaktan uzaktır.

ataturk_kyakada_27011923

Üçüncü taşınmaz kültür varlığı ise Mustafa Kemal Atatürk‘ün annesi Zübeyde Hanım‘ın hastalığı nedeniyle yerleşip 14 Aralık 1922-14 Ocak 1923 tarihleri arasındaki bir aylık dönemde yaşadığı Latife Hanım Köşkü’dür.

Mustafa Kemal Atatürk‘ün annesi Zübeyde Hanım‘ın çok kısa bir süre yaşadığı Latife Hanım Köşkü ise yine aynı şekilde aradan tamı tamamına 85 yıl geçtikten sonra ancak 2008 yılında restore edilerek bir anı evi olarak hizmete açılmıştır.

Bu anlamda, Karşıyaka ölçeğinde Mustafa Kemal Atatürk ile annesi Zübeyde Hanım ile ilgisi olan bu değerli taşınmaz kültür varlıklarının ya yıkılıp yok olması ya da uzun yıllar ihmal edildikten sonra restore edilip korunması şeklinde bir ihmalkarlığın yaşandığı, Karşıyaka’nın bu çerçevede bugüne kadar iyi bir sınav vermediği söylenebilir. 

Bir de bunun üstüne, 1973 yılında Cumhuriyet’in 50. yılı nedeniyle Karşıyaka halkının bağış ve yardımlarıyla yaptırılan Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı, Karşıyaka Belediyesi‘nin İller Bankası’ndan aldığı kredi ile daha büyüğünü yaptıracağı iddiasıyla yıkılmış; böylelikle 44 yıllık bir anıtın anlam yüklü geçmişi yok sayılarak yepyeni bir beton kitlenin yapımı gündeme getirilmiştir.

Bu yıkımda çoğu Karşıyakalı ve Karşıyaka’yı temsil ettiği iddiasındaki kişi, kurum ve kuruluşlar bu yıkıma karşı çıkmamış, bu amaçla ortaya çıkanlara destek olmamış, 44 yıllık bir hafızanın aynen İplikçizade Köşkü‘nde olduğu gibi yıkımına bile bile göz yummuş, hatta yapılan basın toplantılarına katılarak bu suça ortak olmuştur.

Şimdi de çıkıp, eski anıtın yıkımına karşı çıkanlara “tamam artık, anladık; bu itirazı daha fazla devam ettirmeyin. Mevcut durumu kabul edin” diye akıl vermeye kalkmakta, eski suç ortaklarını unutarak bizlerin de kendileri gibi davranmasını istemektedirler.

Şimdi onlara şu soruları sormak gerekir;

Mustafa Kemal Atatürk‘ün anılarıyla yüklü İplikçizade Köşkü yıkılıp yerine Çağlayan apartmanı yapılırken neredeydiniz ve ne yaptınız?

Cumhuriyet dönemi sivil mimarlığın önemli ve güzel bir örneği olan Özsaruhan evinin yıkımına TMMOB Mimarlar Odası İzmir Şubesi karşı çıkıp dava açarken neredeydiniz ve ne yaptınız?

1923-2008 döneminde metruk vaziyetteyken sahibi olan inşaat şirketi, bu binayı restore etmenin karşılığında aynı parselde yüksek binalar yapabilmek için İzmir Valisi Kemal Nehruzoğlu ile pazarlık yaparken neredeydiniz ve ne yaptınız?

Atatürk’ün bizzat iki kez kullandığı Karşıyaka Tren İstasyonu garip bir kafeye dönüştürülürken, bir avuç Karşıyakalı oranın bir kent müzesi olabilmesi için mücadele ederken neredeydiniz ve ne yaptınız?

1972 ve 1973 yıllarında, sırf bu amaçla kurulan sivil bir derneğin halktan ve çocuklardan topladığı bağış ve yardımlarla yaptırdığı 44 yıllık Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı yıkılıp tüm hafızamız bir çırpıda çöpe atılırken neredeydiniz ve ne yaptınız?

Emir_ERTEN_zmir201441

Evet, sahi neredeydiniz ve ne yaptınız?

Sizin de bileceğiniz gibi Karşıyaka’yı sevmek sadece yazıp çizmekle, törenlere katılıp nutuklar atmakla, dernekler kurup anıtlar yaptırmakla, önemli günlerde kutlamalar yapıp ödüller almakla olmuyor…

Karşıyaka’yı sevmek, kentin Cumhuriyet Dönemi ile ilgili hafızasını ortaya koyan arkeolojik, tarihi ve kültürel değerleri koruyup onlara sahip çıkmakla mümkün olabiliyor… 


(1) İzmir Taşınmaz Kültür Varlıkları Envanteri, Cilt 2 G-N, İzmir Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, İzmir, 2012, s. 47-117

(2) Aksoy, Yaşar (1997), “İzmir’in İçinde ve Ötesinde“, Atlas Dergisi Özel Sayısı, Haziran 1996, s. 76-87

Belediyelerin verilen ödül, bayrak ve unvanlarla ilişkisi…

Ali Rıza Avcan

Yıllar önce, belediyelere eğitimler verip danışmanlık yapan özel bir kurum, Antalya’daki beş yıldızlı bir otelde düzenlenen törenle Konak Belediyesi’nin o tarihlerde açtığı oyun ve oyuncak müzesi için birincilik ödülü vermiş ve bu haber İzmir’deki yerel basında en üst köşelere taşınarak hem müzenin danışmanı yazar hem de o dönemin belediye başkanı övgülere boğulmuştu.

Benim tepkim ise, bu ödülü veren kuruma bir yazı yazarak ödülü hangi kriterlere göre verdiklerini ve buna karar veren jürinin kimlerden oluştuğunu sormak olmuştu.

Çünkü ödül verilmesi için önceden belirlenmiş kriterlerle bu konuda değerlendirme yapacak bir jürinin mevcut olmadığını, bu ödülün daha sonraki tarihlerde ortaya çıkacak “al gülüm-ver gülüm” ilişkileriyle ete kemiğe bürüneceğini tahmin ediyordum.

Ayrıca açılan müzenin bu ödülü hak edecek özelliklere sahip olmayı bırakın, müze olmasını sağlayacak birçok koşula sahip olmadığını biliyordum.

İlerleyen tarihlerde beni haklı çıkaran bu olay bugün geçmişte kalmış olmakla birlikte; kamu kurumları, özellikle de belediyeler düzeyinde ortaya çıkan bu danışıklı dövüşüklü ödül verme ya da alma komedisinin hiç bir değişikliğe uğramadan bugüne kadar devam ettiğini görmekteyiz.

Bu durum, -ne yazık ki- bazen sağlanan menfaatler karşılığında, bazen de ulusal ya da uluslararası kuruluşların hiçbir kritere bakmaksızın özensiz bir şekilde sağa sola ödül dağıtması şeklinde gerçekleşiyor…

ELDW 2017 Raporu_Sayfa_01

Bu durumun karşımıza çıkan en son örneği ise, yakın zamanda Karşıyaka Belediyesi’nin Avrupa Konseyi tarafından verilen “12 Yıldız Şehir” bayrağını dördüncü kez alması suretiyle gerçekleşti.

Karşıyaka Belediyesi, izleyip anlayabildiğimiz kadarıyla bu bayrağı dördüncü kez aldığı için sevinirken diğer yandan da hem Karşıyaka’nın bir Avrupa şehri olduğu, hem de kendisinin sunduğu hizmetlerle tüm Avrupa belediyelerine örnek olduğu algısını basın yoluyla güçlendirmeye çalıştı.

Oysa hepimiz, özellikle de Karşıyaka’da yaşayan bizler, yaşadığımız coğrafyanın ülkemizin en gelişmiş ilçelerinden biri olduğunu bilmekle birlikte; Avrupa standartlarında bir kent olmadığını, başta belediye yönetimi olmak üzere yaşam kalitesi açısından bir Avrupa kentinin oldukça gerisinde olduğunu biliyoruz.

Ama yine de birileri çıkıp sizin kentiniz bu yıl Avrupa’nın 12 yıldız kentinden biridir diyerek yaşadığımız gerçekleri saptırmaya ve bizi kandırmaya çalışıyor… Hem de bunu üst üste dört kez aldığı uluslararası bir bayrakla kanıtlamaya çalışarak…

Şimdi bu durumda, dönüp kendi kendimize “söylendiği gibi gerçekten bir Avrupa kenti miyiz?” ya da “Avrupa kentlerinin sahip olduğu özelliklere sahip bir ilçe miyiz?” diye sormamız gerekiyor.

İsterseniz bu durumu bir dizi gelişmişlik göstergelerine filan bakmadan, bilimsel bilgi ve verileri incelemeye kalkmadan Karşıyaka Belediyesi’ne dört kez üst üste bu bayrağı veren Avrupa Konseyi’nin 2010 yılından bu yana ülkemizdeki hangi belediyelere aynı bayrağı verdiğini araştırarak belirlemeye çalışalım.

Böylelikle, Karşıyaka Belediyesi’nin “Avrupalılık” anlamında ülkemizdeki hangi belediyelerle aynı düzeyde görüldüğünü de anlamaya çalışalım.

phpThumb_generated_thumbnailAvrupa Konseyi tarafından 2010 yılından bu yana Avrupa’daki hangi belediyelere “12 Yıldız Şehir” (12 Star City) bayrağının verildiğini gösteren European Local Democracy Week (ELDW) yıllıklarına göre bayrak almaya hak kazanan belediyelerimiz;

2010 yılında Antalya, Tarsus, Muğla ve Seferihisar belediyeleri,

2011 yılında Gaziantep, Gebze, Lüleburgaz, Muğla, Tarsus ve Büyükçekmece belediyeleri,

2012 yılında Büyükçekmece ve Lüleburgaz belediyeleri,

2013 yılında Büyükçekmece, Keçiören ve Ordu belediyeleri,

2014 yılında Büyükçekmece, Karşıyaka, Ortahisar, Sultanbeyli,

2015 yılında Antalya, Büyükçekmece, İzmir, Kadıköy, Karşıyaka ve Lüleburgaz belediyeleri,

2016 yılında Beşiktaş, Büyükçekmece, İzmit, Kadıköy, Kahramankazan, Karşıyaka, Lüleburgaz ve Safranbolu belediyeleri,

2017 yılında Ahmetbey, Beşiktaş, Büyükçekmece, Edremit, İzmit, Kadıköy, Kahramankazan, Karşıyaka, Lüleburgaz ve Rize belediyeleri.

Bu listeden de görüleceği gibi, Karşıyaka Belediyesi 2014, 2015, 2016, 2017 yıllarında üst üste dört kez “12 Yıldız Şehir” bayrağını almakla birlikte Lüleburgaz Belediyesi  2011-2017 döneminde beş kez, Büyükçekmece Belediyesi de 2011-2017 döneminde üst üste yedi kez aynı bayrağı almaya hak kazanmıştır.

Bu durumda aynı bayrağı defalarca alan Büyükçekmece, Lüleburgaz ve Karşıyaka belediyelerinden hangisi diğerine göre daha fazla Avrupalıdır diye sormamız gayet mantıklı bir iş olacaktır.

Başka bir açından da, 2017 yılında “12 Yıldız Şehir” bayrağını kazanan belediyeler arasında Karşıyaka Belediyesi dışında Ahmetbey ve Kahramankazan gibi Avrupalılığı şüphe götürmeyen (!) belediyeler de bulunduğuna göre; “şimdi Ahmetbey ya da 15 Temmuz Darbe girişimiyle ‘kahraman’ unvanını alan Kazan Belediyesi, Avrupalı olma anlamında Karşıyaka ile aynı düzeyde midir?” diye sormamız da bu bayrak verme işinin ne ölçüde ciddiye alındığını net bir şekilde ortaya koyacaktır.

Bütün bu sorulara verdiğimiz yanıtlar ise, Avrupa Konseyi tarafından verilen boş formlara yazılıp çizilen yalan yanlış bilgiler ya da taahhütler üzerinden uygun görülen bu tür bayrakların ne ölçüde adil, anlamlı ve gerçekçi olduğunu ortaya koyacaktır…

avrupa-nin-12-yildiz-sehri-odulu-4-kez-karsiy-10562424_o

Çünkü, çoğu kez ulusal ya da uluslararası bir ödül ya da unvanı, hangi gerekçe ile kimden aldığınız kadar, o ödül ya da unvanı kimlerle birlikte aldığınız ya da bu ödül ya da unvan sayesinde kimlerle aynı düzeye konulduğunuz da, o ödülün, bayrağın ya da unvanın anlam ve önemini ortaya koyan en gerçekçi kriterlerden biri olarak kabul edilir.

Karşıyaka Kent Meclisi hakkında yazılmayanlar…

Ali Rıza Avcan

Kişisel tarihimden İzmir’in payına düşen 1999-2000 yıllarında, Mülkiyeliler Birliği İzmir Şubesi’nin yedek yönetim kurulu üyesi olarak sevgili Mülkiyeli dostum Mete Hüsünbeyi ile birlikte Alsancak bölgesindeki sorunların çözümünü kolaylaştırmak amacıyla, o bölgedeki tüm meslek odalarıyla dernek ve vakıfları, Alsancak’ta yaşayan ya da çalışanları bir araya getirerek Alsancak Sivil Katılım Platformu adı altında yerel bir toplumsal örgütlenmeyi gerçekleştirmiş; o nedenle İzmir Yerel Gündem 21‘in Genel Kurulu ile Yürütme Kurulu‘nda çalışma fırsatını bulmuştum.

İlk yıllarda Alsancak Sivil Katılım Platformu, daha sonraki yıllarda Konak Belediyesi‘nin katılımı ile Alsancak Bölge Kurulu adını verdiğimiz bu yerel örgütlenme kapsamında, katılımcımız olan 76 meslek odası, dernek ve vakıfla yedi mahalleden oluşan Alsancak Bölgesi’nin sorunlarını çözme konusunda başarılar elde etmeye başladığımızda, bu durum hem yerel halk hem de belediye başkanları tarafından fark edilmeye başlamıştı. Nitekim elde ettiğimiz başarıyı fark eden Konak Belediye Başkanı Erdal İzgi de Konak Belediyesi olarak bu platforma dahil olmak istediklerini belirtmiş ve bu teklifin kabulü sonrasında beraberliğimizi Alsancak Bölge Kurulu adıyla sürdürmüştük.

Bizim Alsancak bölgesindeki bu çalışmalarımızdan ve elde ettiğimiz başarılardan haberdar olan diğer bir belediye başkanı ise Karşıyaka Belediye Başkanı Şebnem Tabak‘tı. Şebnem Tabak‘la, ortak arkadaşımız DSP Menemen Belediye Başkan Adayı Semih Köse aracılığıyla tanıştıktan sonra kendisine İstanbul Şişli’de başarılı bir şekilde uygulanan “Şişli Kart” uygulamasının Karşıyaka’da da uygulanması için “35,5 Karşıyakalı Kart” projesini sunmuştuk.

25443159_511292049242479_6168138642157200136_n

İşte tam da bu sırada Karşıyaka Belediye Başkanı Şebnem Tabak‘tan, kendisine tanınan kontenjan içinde Karşıyaka Kent Meclisi üyesi olarak görevlendirildiğimi belirten ve bundan böyle üyesi olduğum Karşıyaka Kent Meclisi tüzüğü hazırlık çalışmalarına katkıda bulunmamın talep edildiği resmi bir davet yazısı aldım. Bu daveti kabulümden sonra da yeni tanıştığım Metin Erten ve avukat Ayten Ünal ile birçok kez bir araya gelerek yeni oluşturulacak Karşıyaka Kent Meclisi‘nin tüzük taslağını hep birlikte hazırladık. Bu çalışmalara zaman zaman eski senatörlerden Erdoğan Bakkalbaşı da  katılarak bizlere yardımcı olmuştu.

Bu çalışmalar sırasında tüzük taslağının kent meclisi ile belediye başkanı arasındaki ilişkileri düzenleyen hükümleriyle bazı meclis üyelerinin mahalle muhtarları tarafından belirlenmesi konusunda hassas davrandığımı, önümüze konulan metinde olduğu gibi kent meclislerinin doğrudan doğruya belediye başkanlarına bağlı olmaması gerektiği, belediye yönetimine gerçek anlamda yardımcı olabilmeleri için ayrı, hatta özerk bir yapıya sahip olmasının daha doğru olacağı konusunda şiddetli tartışmalar yaptığımızı hatırlıyorum.

Bu çalışmalar sonucunda, 06 Şubat 2000, Pazar günü saat 13.00’de Karşıyaka Nikah Sarayı’nda yaptığımız genişletilmiş bir toplantıda tüzüğün, üyelerini seçerek belirlediğimiz bir kurul eliyle son kez değerlendirilmesi istendiğinden katılımcılar arasında bu kurula katılacaklar için bir seçim yapılmış ve ortaya şu sonuçlar çıkmıştı:

Yılmaz Yılmaz 70 oy, Erdoğan Bakkalbaşı 61 oy, Metin Erten 60 oy, Ayten Tekeli 57 oy, Ali Rıza Avcan 55 oy, Seher Bülbül 52 oy, Gürbüz Özler 52 oy, Sevim Çeliker 48 oy, Sedat Demirer 40 oy, Sadiye Ateş 40 oy ve  Atakan Kıryaşaroğlu 21 oy. 

Aday olan Rafet Aksoy ve Kerem Ali Sürekli ise seçim öncesi adaylıktan  çekildiklerini belirtmişlerdi.

7-16 Şubat 2000 tarihleri arasında seçilen bu kurul tarafından son şekli verilen bu tüzük, Karşıyaka Kent Meclisi‘nin 17 Şubat 2000 tarihli ikinci toplantısında katılımcıların görüşüne sunularak kabul edilmişti.

Ancak kabul edilen tüzükte gerek hazırlanış gerekse kabulü sonrasında bütün uyarılarıma karşın anti demokratik hükümlere yer verilmiş olması nedeniyle bir süre sonra Karşıyaka Belediye Başkanı Şebnem Tabak‘a bilgi vererek meclis üyeliği görevimden ayrıldığımı hatırlıyorum. 

Ayrıca bu ayrılışla birlikte Karşıyaka’da yaşayan ya da Karşıyaka’yı sevip kendini Karşıyakalı hisseden tüm tanıdıklarıma Karşıyaka Kent Meclisi üyeliğinden ayrılış gerekçemi belirten mesajlar gönderdiğimi de hatırlıyorum. Örneğin, elimdeki 6 Temmuz 2000 tarihli faks metninden Deniz Sipahi’ye gönderdiğim kesinleşen tüzük metni ile, Karşıyaka’da ikamet ediyor olma koşulu dikkate alınarak hazırlanan 270 kişilik Karşıyaka Kent Meclisi üye listesine Karşıyaka’da iş yeri olan ya da çalışanların üye olamaması hususu ile tüzükte “geçici üye” olarak tanımlanan ve toplam üye sayısının % 25,93’ünü oluşturan 70 üyenin mahalle muhtarları tarafından belirlenecek olmasını antidemokratik bulduğumu; ayrıca Karşıyaka Kent Meclisi‘nin görev süresinin belediye başkanının görev süresiyle eş tutulmasının bu meclisin devamı ve kurumsallaşması açısından sakıncalı bulduğumu belirterek kurulan meclisin daha demokratik, katılımcı ve çoğulcu olması için çaba gösterdiğimi ve bunu sağlamak amacıyla Karşıyakalılar düzleminde bir kamuoyu oluşturmaya çalıştığımı hatırlıyorum.

Şimdi bütün bu anlattığım anı ve bilgiler karşısında çıkıp, “durduk yerde 18 yıl öncesinde kalmış o günleri niye hatırlatıp bunları anlatıyorsun?” şeklinde bir soru sorabileceğinizi düşünüyorum….

Çünkü, 2014 tarihli yerel seçimler sırasında Karşıyaka Kent Meclisi ile ilgili bilgilerin, meclisin tüzüğünü birlikte hazırladığımız ve daha sonraki süreçte bu meclisin genel sekreterliği görevini yürüten Metin Erten tarafından “Karşıyaka Kent Meclisi, Kent Yönetimine Bir Katılım Deneyimi” adıyla kitaplaştırıldığını tesadüfen öğrenmiş ve bunun üzerine, 10 yıl önce yayınlanmış bu kitabı sahaflardan arayarak inceleme fırsatını bulduğumda sizlere yukarıda anlattığım bilgilere yer verilmediğini ve Karşıyaka Kent Meclisi kuruluşunun farklı bir şekilde anlatıldığını görmüştüm.

Tabii ki ilk düşündüğüm şey, Karşıyaka Kent Meclisi gibi o dönem için doğru ve yararlı bir girişimi anlatan böylesi bir kitapta, bu girişime emek verenlerin çalışmalarından söz edilmeyerek bizlere haksızlık yapılmış olmasıydı. Nitekim o tarihten bu yana beni tanıyan herkese yeri geldiğinde bu öyküyü bir şekilde anlatarak toplumsal bellekteki bu eksikliği gidermeye çalıştım.

Ancak geçtiğimiz yaz aylarında Karşıyaka Belediyesi tarafından yıkılan Karşıyaka Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı‘nın 1972-1973 döneminde nasıl yapılıp açıldığına ilişkin belge ve bilgileri araştırırken, aslında bu tür eksik ya da yanlış bellek parçalarının oluşmasına izin vermenin ilkesel olarak yanlış olduğunu fark ederek, kitabın yayınından 14, benim bunu  fark etmemden bu yana 4 yıl geçmiş olmasına karşın yazılmayan eksiklerin tamamlanması ve yapılan yanlışlıkların düzeltilmesi adına bunu yapmanın ahlaki bir davranış olduğunu anladım.

Big (1)Çünkü bana göre tarih, yazanların değil; yaşayanların tarihi olmalı ve yaşananlar da doğrusu ve yanlışı ile birlikte eksiksiz bir şekilde anlatılıp yazılmalıydı…

O nedenle bugün benim elimdeki belgelere göre hatırlayıp adını yazdığım ya da adını unuttuğum herkese, hatırlananlara ve hatırlanmak istenmeyen “meçhul” kişi ve kurumlara Karşıyaka Kent Meclisi çalışmalarının içinde ya da dışında yer alarak katkıda bulundukları için teşekkür etmek isterim….

Karşıyakalı olmak…

Ali Rıza Avcan

1997 yılı sonu, 1998 yılı başından bu yana Karşıyaka’da yaşıyorum.

Aşağı yukarı 20 yıldır Karşıyaka’da yaşıyor olmama ve kendimi ilk günden bu yana Karşıyakalı hissetmeme karşın bazı Karşıyakalılar “doğma büyüme Karşıyakalı” olmadığım için beni kendilerinden saymıyorlar.

Onlar için “Karşıyakalı olmak” demek, Karşıyaka’da doğup büyümek, Karşıyaka’da okumak ve çalışmak, Karşıyakaspor’u tutup maçlarına gitmek anlamına geliyor.

Ben o anlamda, onların “Karşıyakalı” standartlarına sahip olmadığım için beni kendilerinden saymıyorlar ya da nezaketen ses çıkarmasalar bile tutum ve davranışlarıyla bana kendilerinden olmadığımı hissettiriyorlar.

Oysa, önce babam, daha sonrasında da annem Soğukkuyu Mezarlığı’na defnedildiler ve uzun süredir orada yatıyorlar.

Anne ve babam Karşıyaka topraklarında yatıyor olmasına karşın, beni halen “Karşıyakalı” saymıyorlar.

Oysa, bu kente geldiğim ilk yıl; yani Cumhuriyet’in 75. yıl kutlamalarının yapıldığı bir dönemde Cumhuriyet Dönemi ile ilgili belleği ortaya çıkarmak amacıyla, bir zamanlar Mustafa Kemal Atatürk‘ün karargah binası olarak kullanılan İplikçizade Köşkü‘nün tarihsel önemini vurgulayan bir anı tabelası yaptırarak yaşadığım bu coğrafyaya kendimce ilk çiviyi çakmaya çalışmıştım. Çalıştığım Prometheus İnsan Kaynakları şirketinin katkısını alarak yaptırdığım o tabela, maddi anlamda pek değerli olmasa da zengin manevi anlamı ile halen Yalı Caddesi 360 numaralı Çağlayan apartmanının bahçesindeki varlığını korur. 

Karşıyaka’nın Cumhuriyet Dönemi belleğini canlandırmak için çabalamama karşın, beni halen “Karşıyakalı” saymıyorlar.

2017 yazında Karşıyaka Belediyesi tarafından yıprandığı ve riskli olduğu gerekçesiyle yıktırılan Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı‘nın yıkılmaması için başta Tufan Atakişi olmak üzere “Karşıyakalı” arkadaşlarımla birlikte mücadele ettiğim halde; kendisinin anadan babadan “Karşıyakalı” olduğunu söyleyen bazı arkadaşlarım siyasi, ticari ve kişisel nedenlerle çıkıp tek bir söz bile söylemediler, 1972-19733 yıllarında öğrenci harçlıklarıyla ve Karşıyakalıların bağışları ile yapılan bu sivil anıtın yıkılmaması için kıllarını bile kıpırdatmadılar.

Karşıyaka Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı‘nın yıkılmaması için mücadele edip anıtın kepçelerle yıkıldığı gün oturup ağlamama karşın, beni halen “Karşıyakalı” saymıyorlar.

O nedenle kendini “Karşıyakalı” olarak gören ya da tanıtanları diğerlerinden; yani “Karşıyakalı” olmayanlardan doğru ve sağlıklı bir şekilde ayırt edebilmek için ne yapabileceğimi araştırıp soruşturmaya başladım.

İlk aklıma gelen şey, kimin “Karşıyakalı” olduğunu ya da olmadığını ortaya koyacak resmi nüfus kayıtları ve bu kayıtlar dikkate alınarak düzenlenen Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) istatistikleri oldu.

Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) bildiğim kadarıyla, 2007 yılından bu yana her yıl düzenlediği Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi (ADNKS) verileriyle bir il ya da ilçede oturanlardan hangilerinin o il ya da ilçe nüfus kaydında, hangilerinin diğer illerin nüfus kayıtlarında olduğunu listeliyor; böylelikle bir il ya da ilçede yaşayanların nüfusa kayıtlı oldukları yerler itibariyle dağılımını ortaya koyuyordu.

Bu kayıtlara göre, Karşıyaka’da yaşayan nüfusun ne kadarının Karşıyaka nüfusuna, ne kadarının diğer illerin nüfuslarına kayıtlı olduğunu öğrenmemiz mümkün olacak, böylelikle Karşıyaka nüfusunun kayıtlı olunan iller itibariyle dağılımı görebilecektim.

Tabii ki bunu yaparken, başka yerlerden Karşıyaka’ya göç ettikten sonra nüfus kayıtlarını Karşıyaka’ya getirmiş olanların ve o nüfustan gelen yeni nesillerin aslında başka il ve ilçelerden gelmiş olmalarına karşın “Karşıyakalı” olarak kabul edileceğini gözden kaçırmamak koşuluyla… 

Ayrıca TUİK verilerinin kayıtlı olunan yerin ilçe bazında düzenlenmeyişi nedeniyle nüfus kaydı “İzmir” olarak gösterilenlerin içinde İzmir’in diğer ilçelerinde, örneğin Göztepe‘de doğması nedeniyle Konak ilçesi nüfus kaydında gözükenlerin de olduğunu unutmamak koşuluyla…

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TUİK) 2011-2016 dönemi Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi (ADNKS) verilerini kullanarak hazırladığımız aşağıdaki tablonun incelenmesinden anlaşılacağı üzere, kaydı Karşıyaka’da olan nüfusun toplam Karşıyaka nüfusu içindeki oranı 2011 yılında % 42,60, 2012 yılında % 41,85, 2013 yılında % 41,35, 2014 yılında % 48,50, 2015 yılında % 48,59, 2016 yılında da % 48,68 olup bu durum bize net bir şekilde Karşıyaka nüfusunun yarısından fazlasının nüfus kaydı açısından “Karşıyakalı” olmadığını gösteriyor.

Resim2

Bu tablo sayesinde ayrıca, 2016 yılında Karşıyaka nüfusu içindeki Manisalıların % 4,74 oranıyla ikinci, Ankaralıların % 3,37 oranıyla üçüncü, kaydı yurt dışında olanların % 2,97 oranıyla dördüncü, İstanbulluların ise % 2,92 oranıyla beşinci sırada olduğunu görebiliyoruz.

Ancak bütün bu verilerin incelenip değerlendirilmesi sonucunda, 2016 yılı itibariyle nüfus kaydı Karşıyaka’da olan % 48,68 oranındaki nüfus içinden ne kadarının nüfus kayıtlarını daha sonra buraya aldırdığı ya da ne kadarının İzmir’in diğer ilçelerine kayıtlı olduğu bilinmediği için, kuşaklar boyu ve doğma büyüme “Karşıyakalı” olanların gerçek sayı ve oranını, devletin bizlere sunduğu resmi verilerle öğrenmenin mümkün olmadığı anlaşılmaktadır.

Bu durumda, kendisinin kuşaklar boyu ve doğma büyüme “Karşıyakalı” olduğunu söyleyenlerin ne ölçüde doğru söylediklerini başka bir yöntemle; Karşıyaka’nın bir yerleşim yeri olarak geçmişini ortaya koyan tarihi bilgilerle doğrulayabiliriz düşüncesiyle tarih kitaplarına baktığımızda ise, Prof. Dr. Mübahat S. Kütükoğlu ile Prof. Dr. Ersin Doğer’in verdiği bilgilere göre “15. yüzyılın (1467 ve 1478) ve 16. yüzyılın (1528 ve 1575) Tapu Tahrir Defterlerine göre bu bölgede kendisine bağlı 9 adet köyü ile birlikte var olan bir köy, Kürdelen“, “Kördelen“, “Gürdelen” veya “Gördelen” adlarıyla anıldığını, bu köyün isminin  19. yüzyılla 20. yüzyılın başlarında buraya yerleşen Levanten nüfusun etkisiyle “Kordelio” olarak değişim geçirdiğini görürüz. (1)

Bu sonuçta da bize, boğup büyüme ya da kuşaklar boyu buralı olma hali üzerinden tanımlanan “Karşıyakalılık” olgusunun tarihi olarak pek de eskilere gitmediğini, olsa olsa 19. yüzyılın sonlarıyla 20. yüzyıla ait toplumsal bir duygu olduğunu gösterir.

Yine aynı tarihe kayıtlara göre, hem İzmir hem Karşıyaka yerleşimlerinin nüfusları Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü ve Cumhuriyet’in kuruluş dönemlerinde yurt içi ve dışından art arda gelen zorunlu göçlerle artmış; bu anlamda bir sonra gelen, bir önce gelenlerce hep “göçmen” ya da “muhacir” olarak nitelenip dışlanmıştır. 

Bu nedenle, gerek İzmir gerekse Karşıyaka açısından hiçbir zaman için buranın ilk sahipliği şeklinde bir “yerlilik” ortaya çıkmamış, nüfusu göçlerle devamlı bir şekilde beslenip yenilenen bu topraklarda her yeni gelen bir önce gelen tarafından “yabancı” olarak algılanmış ve uzun bir süre kabul görmemiştir.

Bu göçler ve değişim aslında bugün de devam etmekte ve Karşıyaka yurt dışından ya da çevre illerle Ankara ve İstanbul’dan gelen zorunlu ya da gönüllü göçlerle devamlı beslenmekte, gelenlerin özellikleri açısından zengin bir çeşitliliğe sahip olmaktadır.

Bu durum bugün öyle bir hale gelmiştir ki, nüfus kaydı Karşıyaka’da olanlar ya da Karşıyaka’da doğmuş olanlar uzunca bir süredir azınlığa düşmüş, kendini “Karşıyakalı” olarak tanımlayan nüfus gün geçtikçe önemini ve etkinliğini kaybetmeye başlamıştır. 

O nedenle, bundan böyle bir zamanlar buraya göç edip yerleşmiş olanları ve halen gelmekte olanları “Karşıyakalı” olup olmadıkları üzerinden yabancılayıp ötekileştirmek yerine getirdikleri kültürel zenginlikle birlikte kabullenmek, onları önce “İzmirli” daha sonra da “Karşıyakalı” yapmak gerektiğini düşünüyorum.

Çünkü “Karşıyakalı” olmak demek; kuşaklar boyu ve doğma büyüme Karşıyaka’da olmak, yaşamak ve bununla övünmek değil; kendini Karşıyaka’ya ait hissedip Karşıyaka’yı sevmek, onu ve değerlerini koruyup kollamak için çalışmak; hatta mücadele etmek demektir. 

Belki de, Karşıyaka’nın daha da gelişip özlediğimiz, arzuladığımız hale gelmesi burada önceden var olanlarla sonradan gelenler arasındaki bu uyumlu ilişkiye ve bu uyumdan kaynaklanacak enerjiye bağlıdır… 

Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı 025

O nedenle, gerçekten kuşaklar boyu “Karşıyakalı” olup, Karşıyaka’da doğup büyüyüp kendini “Karşıyakalı” hissedenlerin bu yeni gelen insanlara karşı çıkmak, onları ötekileştirmek yerine onları hep birlikte “Karşıyakalı” yapmak amacıyla benimsemelerini, gelenleri kendilerine benzetmek için çaba harcamalarını bekliyor ve diliyorum.

Her şeye karşın kendini “Karşıyakalı” olarak hissedip; yok olan doğasına, denizine, flamingolarına, anıtlarına ve insanlarına karşı kendini sorumlu gören bir insan olarak…


(1) Kütükoğlu, M.S.; XV. Ve XVI. Asırlarda İzmir Kazasının Sosyal ve İktisadi Yapısı, İzmir 2000. s.11-12

Kapitalizm korku ve güvenliği de kazanç kapısı yapar.

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz günlerde son iki yıldır yaşayıp yöneticiliğini yaptığım apartmanın asansörü ilk kez yıllık denetimden geçerek “kırmızı etiket” almaya; yani “güvenilmez asansör” olmaya hak kazandı.

Oysa bu asansör, iki yıllık bir binanın asansörüydü ve her ay ücreti ayrıca ödenmek üzere düzenli kontrol edilip eksiklikleri anında gideriliyordu. O nedenle de; yani hiçbir eksiği gediği olmadığı için belediyeden ruhsat alarak çalışıyordu.

Asansörün aylık kontrolünü yapan firma yetkilisi ile gelen kontrol memuru, bu işi 2016 yılında Karşıyaka Belediyesi‘nden sözleşme ile aldıklarını, ancak ilk yıl yeterince denetim yapamadıklarını, 2017 yılında ise tüm asansörlü yapıları kontrol edeceklerini belirterek sahip olduğu yetkiyi belgeleyen yazıları sundu.

Yapılan 10-15 dakikalık denetim sonrasında mevcut ampullerin değiştirilmesi gibi bir iki eksiklikten bahsederek 245 liralık denetim ücretini tahsil etti ve bu denetimle ilgili raporun elektronik posta ile gönderileceğini söyledi.

Aradan 7-8 gün geçtikten sonra gelen raporda ise iki yıllık asansörümüzde 17 adet eksiklik olduğu belirtiliyor ve bu eksiklikleri 30 gün içinde gidermemiz isteniyordu.

konak-asansor-denetim-2jpg_27-02-2016_08-15-14

Bu arada asansörün düzenli bakımını yapan firma yetkilisi de ayrıca arayarak aynı raporun bir örneğinin kendilerine geldiğini ve bu eksiklikleri gidermek için bir teklif hazırladıklarını söyledi.

Firma yetkilisi ile yüzyüze yaptığım görüşmede ise asansörlerin sahip olması gereken teknik özelliklerin 2017 yılında değiştirildiğini, bizim asansörümüzün 2015 yılındaki koşullara göre ruhsat aldığını ancak bu yeni hükümlere göre yetersiz olduğunu, o nedenle “kırmızı etiket” aldığını, bu etiketin 30 günlük süre içinde yapılacak müdahale ile “mavi” ya da “yeşil” etikete yükseltilebileceğini, en üst derece olan “yeşil” etiket almamız durumunda bunun gelecek yıl için garanti olmadığını, daha fazla masraf yaparak “yeşil etiket” almış bir asansörün izleyen yıllarda aynı etiketi almak gibi bir şansa sahip olmadığını, “yeşil etiket” almış bir asansörün gelecek yıllardaki denetimlerde pekala da “kırmızı etiket” alabileceğini, şayet “mavi etiketi” hedeflersek hem daha az masraf yapacağımızı, hem de “yeşil etiket” kapsamına giren eksikliklerimiz için zaman kazanabileceğimizi ifade etti. Bunu söylerken de önümüzdeki yıllarda Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı‘nın asansör yönetmeliğinde yine bir değişiklik yaparak yeni koşullar öne sürebileceğini de hatırlatmadan geçmedi.

Böylelikle 10 daireli bir apartmandaki 17 adet kusuru bulunan bir asansörün öncelikle “mavi etiket” düzeyindeki kusurlarını gidermek için ya 1.500 lira ya da buna ilave olarak “yeşil etiket” düzeyindeki kusurlarını gidermek için de ayrıca 1.000 lira; toplam olarak 2.500 lira ödeyecektik. Hem de bu ödeme sadece bir yıl için geçerli olacak, önümüzdeki yıllarda önümüze hangi kusurların ve bedellerin çıkacağını bilmeden her yıl yeni bir bilmece ile karşılaşıp devamlı birilerini zengin edecektik.

Oysa biz iki yıllık asansörümüzden memnunduk ve düzenli bakımı için hassas davranıyorduk.

Ayrıca kentin başka mahallelerinde binmeye korktuğumuz asansörleri hatırladıkça bizim asansörümüze açıkça haksızlık edildiğini düşünüyorduk.

Bu olayı daha geniş bir açıdan düşündüğümüzde ise karşımıza çıkan ilk şey, asıl olarak belediyelere ait bir görevin açık bir özelleştirme sonucunda özel bir şirkete devredilmiş, sözleşme ile verilmiş olmasıydı. 

Oysa belediye, özelimizde Karşıyaka Belediyesi zaten bu asansörlere inşaatın bitiminde ruhsat veriyordu. Ayrıca bir asansörün teknik denetimini yapmak gibi çok zor olmayan bir işi hem bilgi hem de insan kaynağı açısından yapabilecek güçteydi. Bu anlamda Karşıyaka Belediyesi ya da diğer belediyeler bu denetim işini kendi elemanlarıyla yapabilecekken niye bir şirkete veriyor, bu denetimi kendisi yapmıyordu?

Karşımıza çıkan ikinci şey ise asansörlerle ilgili teknik koşullarda sık sık yapılan değişikliklerle bu malzemeyi üreten, dağıtan, monte edip çalıştıran ve bakımını yapan sektör ve alt sektör firmalarına, kuruluşlarına, ithalatçılarına yeni yeni iş alanları bulunmuş olmasıydı.

İşte o nedenle, asansördeki kusurları giderecek firma yetkilileri bile gelecekteki değişikliklerden pek emin olmadıklarını ortaya koyarak en azından denetim yapılan yılı kurtarmamızı öneriyor, “gelecek yıl ne olur, bilinmez” deyip belki de bu para sağma işini uzun vadede yıllara yayıyorlardı.

botonesascensorokupa

Evet, kapitalizm bir kez daha asansör denetimi konusunu, bizim güvenlik kaygılarımız üzerinden bir riske dönüştürerek ve bu riskle ilgili eşikleri her yıl değiştirerek bir kazanca dönüştürüyor,  bu kazancın “sürdürülebilirliğini” sağlamak amacıyla da bu işi bir risk yönetimine dönüştürüyordu….

Şimdi düşünün, en azından benim yaşadığım Karşıyaka’da kaç adet asansörlü binanın böylesi bir macera yaşayacağını ya da yaşadığını ve bu macera sonucunda bu işi kendisi yapmayıp özelleştirme yoluna giden Karşıyaka Belediyesi ile asansör sektörünün cebine ne düzeyde bir kazancın gireceğini….

Ama her şeyden önemlisi, bakanlık-belediye-asansör sektörü üçgenindeki yeni bir menfaat şebekesinin, her yıl devamlı değiştirdikleri güvenlik limitlerini kullanmak suretiyle bizleri “köşeye sıkıştırılmış zorunlu müşteriler” olarak her geçen gün daha fazla zorlayıp yoksullaştırmasıdır. 

Bu işgal başka işgal…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz günlerde İzmir’in, özellikle de Çeşme’nin kent sorunlarını yakından izleyip peşini bırakmayan iki ayrı güzel Jean D’arch’tan biri olan Nivent Kurtuluş’un (diğeri de Başak Yasemin Kumaş) uyarısı üzerine 1 Ağustos 2017 tarihinde Karşıyaka Belediye Meclisi gündemine gelecek bir yönetmelik değişikliğinden haberimiz oldu.

Bu habere göre Karşıyaka Belediye Meclisi, 1 Ağustos 2017 tarihinde yapacağı aylık toplantısında Belediye Emir ve Yasakları Uygulama Yönetmeliği’nin 9. maddesinin 5. fıkrasını yürürlükten kaldırılmasına ilişkin bir öneriyi görüşülüp karara bağlanacaktı.

Kaldırılması talep edilen yönetmelik hükmünü İnternet ortamında araştırıp bulduğumuzda şöyle bir yasal düzenleme ile karşı karşıya kaldık:

Karşıyaka Belediyesi Emir ve Yasakları Uygulama Yönetmeliği

Günlük Yaşam İle İlgili Maddeler

Madde 9 – ………………………………..

(5) Pasajlar, iş hanları ve apartmanlara ait ortak kullanım alanları, koridor, antre, merdivenler ve altları, geçişe ait yollar işgal edilemez.


yunanistan-in-izmir-isgali_964986

Aldığımız habere göre bu hükmün tümüyle yürürlükten kaldırılması durumunda, Karşıyaka ve Bostanlı gibi pasaj ve iş hanlarının yoğun olduğu bölgelerde, apartmanların içinde, dışında ya da çevresindeki işyeri sahiplerine büyük bir kolaylık sağlanmış olacak ve işgal edilen yerlerden geçemeyen Karşıyakalılar ise bu işgaller için hiçbir yere başvuramayacak. Bu sayede bütün işyeri sahipleri istedikleri yeri işgal edebilecek ve belediyenin ilişmeyeceği tüm bu işgaller yasal hale gelmiş olacak. Böylelikle önemli ve zorunlu bir belediye hizmetinden vazgeçilmesi nedeniyle hem izne tabi yerlerden tahsil edilen işgal gelirlerinden vazgeçilmiş olacak hem de siyasi, dini ve etnik nedenler ya da hemşehrilik ilişkileri üzerinden ortaya çıkan kayırmacılık daha bir kolaylaşacak.

Bunun üzerine, bu girişimin 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 4, 18 ve 19. maddelerine göre pasaj, iş hanı ve apartmanlardaki ortak kullanım alanlarıyla ilgili işgalin öncelikle kat maliklerini ilgilendirdiğini, onlar izin vermediği sürece işgali kolaylaştıran bir düzenleme yapmanın anlamsız ve geçersiz olduğunu belirterek gerekli uyarıyı yaptık. Ardından da duyduk ki, 1 Ağustos 2017 tarihinde yapılan toplantıda meclise sunulan bu öneri beklendiği gibi ilgili komisyonlara sevk edilmiş.

Bu gelişmelerin ardından da, pasaj, iş hanı ve apartmanlardaki kat maliklerinin bir ya da birkaçıyla malikler dışındaki kişilerin, özellikle de kiracıların kat maliklerinin iznini almaksızın gerçekleştireceği işgallerin apartman yönetimleri tarafından kaldırılamaması, bunun bir hukuk mücadelesine dönüşmesi durumunda, belediye zabıtası eliyle bir müdahalede bulunmanın artık mümkün olamayacağını, belediyeden talepte bulunan apartman yönetimlerine “bizim bu konuda yetkimiz yok” denilerek uzun dava süreçleri içindeki işgallere göz yumulacağını; böylelikle kat malikleriyle işgalciler arasında olası yeni sorunların ortaya çıkması suretiyle toplum düzen ve huzurunun olumsuz bir şekilde etkileneceğini fark ettik.

Diğer yandan da Karşıyaka Belediyesi böylesi bir işlem yaparken İzmir’deki diğer belediyelerin, özellikle de İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin ne yaptığını, kendi yönetmeliklerinde böyle bir yasaklamaya gidip gitmediklerini merak edip İzmir Büyükşehir Belediyesi ile il merkezindeki diğer 10 ilçe belediyesinin emir ve yasak yönetmeliklerini incelemeye çalıştık.

işgal 1

Bu çalışma sonrasında İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Balçova, Bayraklı ve Buca belediyelerine ait İnternet sitelerinde bu yönetmeliklerin yayınlandığını; Bornova, Çiğli, Güzelbahçe, Karabağlar, Konak, Menderes ve Narlıdere belediyelerine ait İnternet sayfalarında ise bu yönetmeliklerin yer almadığını gördük.

Yönetmeliğini temin ettiğimiz dört belediyeden sadece birinde; yani Bayraklı Belediyesi Emir ve Yasakları Uygulama Yönetmeliği’nde kent içindeki kamusal alanlarla özel hukuk hükümlerinin geçerli olduğu alanlarda işgali yasaklayan bir düzenlemenin bulunmadığını hayretle görüp, “demek ki Bayraklı Belediyesi sınırları içinde hiç bir şekilde izinsiz işgal yapılmıyormuş” kanaatına vardık!

Düzenledikleri emir ve yasak yönetmeliklerinde işgalle ilgili hükümlere yer veren İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Balçova ve Buca belediyelerinin düzenlemeleri ise şu şekildeydi:


İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi’nin 16.03.2016 tarih, 05.289 sayılı kararı ile onaylanan Belediye Emir ve Yasakları Yönetmeliği‘ne göre;

Nizam ve İntizam İle İlgili Kurallar

Madde 4 – (1) Aşağıdaki fiiller yasaktır.…………………….

l) İşhanı, pasaj ve kapalı çarşılarda ortak kullanım alanları, koridor, merdiven ve geliş geçişe ait yollar işgal edilemez, kapatılamaz…….


İzmir Balçova Belediyesi Kural ve Yasakları Yönetmeliği

Madde 12 (1) Mesken ve işyerleri ile kaldırım arasındaki alanları; apartman ortak kullanım alanlarını, pasaj ve kapalı çarşılardaki geliş geçişe ayrılan yerleri işgal etmek veya buralarda mal teşhir etmek ya da satışa arz etmek yasaktır, işgal edenler hakkında ceza tutanağı tanzim edilmekle birlikte işgale devam edildiği takdirde zabıta tarafından men edilir.


Buca Belediyesi Yasakları Uygulama Yönetmeliği

Madde 33 – Yol, meydan, tretuvar vb. yerleri herhangi bir şeyle kapatmak, gelip geçmeye zorluk vermek ve işgalde bulunmak.

Madde 36 – İşhanı, pasaj ve kapalı çarşılarda ortak kullanım alanları, koridor, merdiven ve geliş geçişe ait yollar işgal edilemez, kapatılamaz.


Bu yasal düzenlemelere göre, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin sorumluluğu altındaki alanlarda; örneğin (şayet buradaki yetkisini Karşıyaka Belediyesi’ne devretmemişse) Karşıyaka’nın Yalı Caddesi’nde bu işgalleri yapmak mümkün görülmemektedir. Aynı durum Balçova ve Buca belediyeleri için kendi sınırları içindeki alanlar için geçerlidir…

Şimdi bu durumda; yani İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Balçova ve Buca belediyeleri işgali yasaklarken Karşıyaka Belediyesi bu yasağı, diğer belediyeleri dikkate almadan niye kaldırıyor ve tüm İzmir’i diğer ilçe belediyeleriyle birlikte uyum içinde yönetmekten sorumlu olan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu bu konuda ne düşünüyor?

s909294

Ayrıca Kemeraltı gibi kentin tarihi çarşısında işporta ve işgallerle mücadele eden, bu amaçla emniyet güçlerini devreye sokan İzmir Valiliği, dolayısıyla Karşıyaka Kaymakamlığı ne düşünmektedir diye merak ediyoruz.

Tabii ki şu an için, ilgili komisyonların görüşüne göre karar verecek olan Karşıyaka Belediye Meclisi üyelerinin tavrını merak ediyor ve onların vereceği karar sonrasında Karşıyaka halkının da hak, hukuk ve adalet anlayışı çerçevesinde bir karar vereceğini düşünüyoruz.

 

 

Belediye başkanlarının yüksek lisans merakı…

Ali Rıza Avcan

1976-1978 döneminde Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde yüksek lisans eğitimi yapmış biri olarak, hem fakültemin yüksek eğitim düzeyi hem de aynı anda çalışıyor olmam nedeniyle yüksek lisans eğitimi yapmanın ne derece zor olduğunu iyi bilir ve o nedenle de çalışıyorken yüksek lisans yapanlara özel bir sempati duyarım.

Ancak son yıllarda hem okuduğum yüksek lisans tezlerinin kalitesizliği hem de neredeyse hemen herkesin kolaylıkla yüksek lisans yaptığını gördükçe bu işte bir iş olduğunu düşünüp araştırmaya başladım.

Gördüm ki, uzunca bir bir süredir tezli ya da tezsiz yüksek lisans yapmak şeklinde ortaya atılan bir yöntemle hem bu bu iş kolaylaştırılmış hem de üniversiteleri, özellikle de vakıf üniversitelerini yeni öğrenci/müşterilerle ve geniş toplumsal ilişki ağlarıyla tanıştırmış.

Çevremizdeki belediye başkanlarından hangilerinin belediye başkanı seçildikten sonra bu şekilde kolaylaştırılmış yüksek lisans eğitimi yapmaya başladığını ise eski internet haberleri üzerinden araştırmaya başladığımda;

baskan.jpg

Konak Belediye Başkanı Sema Pekdaş‘ın, 2015 yılında Gediz Üniversitesi öğrencilerinin Basmane semtiyle ilgili 135 projeyi hazırlayıp belediyeye teslim etmeleri sonrasında aynı yıl içinde Mütevelli Heyeti Başkanlığını Abdullah Kavuklar‘ın yaptığı ve 15 Temmuz Darbe Girişimi sonrasında çıkarılan KHK’lerle kapatılan Gediz Üniversitesi’nin Kentsel Yenileme Yüksek Lisans Programı‘nda eğitime başladığını ve üniversitenin kapatıldığı tarihe kadar yapılan tüm reklamlarda fotoğraflarının bir reklam malzemesi olarak kullanıldığını,

Diğer yandan Karşıyaka Belediye Başkanı Hüseyin Mutlu Akpınar‘ın da yeni kurulan Katip Çelebi Üniversitesi’ne 2014 yılında kayıt yaptırarak bu üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Vergi Hukuku ve Uygulamaları Bölümü‘nde tezsiz yüksek lisans eğitimi yaptığını ve 2016 yılında mezun olduğunu gördüm.

Tabii bu eğitimlerin, Karşıyaka Belediye Başkanı Hüseyin Mutlu Akpınar açısından sonuçlandığını bilmekle birlikte, Konak Belediye Başkanı Sema Pekdaş‘ın devam ettiği Gediz Üniversitesi’nin FETÖ örgütlenmesi nedeniyle kapatılması nedeniyle ne durumda olduğunu henüz bilmiyor ve duymuyoruz…

*** 

Yüksek Öğrenim Kurumu (YÖK) tarafından hazırlanıp 20 Nisan 2016 tarih, 29690 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan Lisansüstü Eğitim ve Öğretim Yönetmeliği hükümlerine göre üniversitelerin yüksek lisans eğitimleri birbirinden ayrı iki kategoride yapılıyor.

Bu kategorilerden ilki, daha çok akademik bir kariyer yapmak isteyenlerin tercih ettikleri tezli yüksek lisans eğitimi. Yönetmeliğe göre bu eğitimi yapabilmek için ALES sınavında başarılı olunması ve eğitimin sonunda bir tezi başarıyla vermek gerekiyor. Bu anlamda bu eğitim, giriş ve yüksek lisans tezini yazma koşulları açısından zor.

Diğer ikinci kategori ise, birincisine göre daha kolay olan ve genellikle üniversitelerin öğrenciye mesleki konularda bilgi kazandırarak mevcut bilginin nasıl kullanılacağını göstermeye çalıştığı; ama aslında bu öğrenciler üzerinden para ve ilişki kazanmak amacıyla düzenlediği tezsiz yüksek lisans eğitimi. Bu eğitime katılmak isteyenler ALES sınavına girmek zorunda değiller; çünkü onlardan yabancı dil bilgisini kullanarak bilimsel bir tez yazmaları istenmiyor. Bu programa devam edenler ise yazımıza konu olan belediye başkanları dışında genellikle mesleklerinde başarılı olmak isteyen, çoğu bir işte çalışan üniversite mezunları.

Tezsiz yüksek lisans programı toplam otuz krediden ve 90 Avrupa Kredi Transfer Sisteminden (AKTS) az olmamak kaydıyla en az on ders ile dönem projesi dersinden oluşuyor. Öğrenci, dönem projesi dersinin alındığı yarıyılda dönem projesi dersine kayıt yaptırmak ve yarıyıl sonunda yazılı proje ve/veya rapor vermek zorunda. Dönem projesi dersi kredisiz olup başarılı veya başarısız olarak değerlendiriliyor. Öğrencinin alacağı derslerin en çok üçü, lisans öğrenimi sırasında alınmamış olması kaydıyla, lisans derslerinden seçilebilip senato tarafından belirlenen esaslara göre tezsiz yüksek lisans programının sonunda yeterlik sınavı uygulanabiliyor.

587498a7eb10bb118057247d

Üniversiteler aslında tezsiz yüksek lisans programlarını kullanarak kamuda ve özelde yönetici olarak çalışanlara, üniversiteye yararı olabilecek kanaat önderlerini; hatta Konak Belediye Başkanı Sema Pekdaş örneğinde olduğu gibi bir reklam yüzü olarak kullanmak istiyorlar. Böylelikle üniversitenin kamu kuruluşlarıyla ya da özel sektörle ilişkilerinin gelişerek geniş olanaklara kavuşması mümkün oluyor. Örneğin üniversiteye ait bir taşınmazın bu sayede daha iyi imar koşullarına sahip olması ya da söz konusu üniversite şayet bir vakıf üniversitesi ise o ünlü, tanınmış isimlerle daha fazla öğrenci/müşteri bulması kolaylaşmış oluyor. Aynen bir dönem yapılan site inşaatlarında o sitedeki dairelerden birinin İbrahim Tatlıses tarafından alındığı ya da Akdeniz’de gemiyle yapılacak bir tur programına Safiye Soyman’ın da katılacağı şeklinde yapılan ilanlarda olduğu gibi.

***

Aslında bu konuya; yani belediye başkanlarıyla üniversiteler arasındaki ilişkilerin niteliği konusuna, kentlinin hakkını koruma kaygısıyla yaklaşılması, bu nedenle de bu ilişkilerin nasıl kurulup yürütüleceğine ilişkin hem yasal hem de etik kuralların acilen belirlenmesi açısından yaklaşılması gerekmektedir.

Devlet ihale mevzuatında belediyelerin kamu üniversiteleriyle ihale ilişkisi kurmaksızın protokol yapması; ama bunu vakıf üniversiteleriyle yapamaması nasıl iki üniversite arasındaki farklılığı dikkate alan yasal bir kurala bağlanmışsa, belediye başkanlarının da görevde oldukları süre içinde böylesi kurumsal ya da kişisel ilişkilerinde devlet ve vakıf üniversiteleriyle nasıl bir ilişki kurup sürdürecekleri, bir an önce hem yasal hem de etik yönden tartışılıp kurala bağlanmalıdır.

Bir belediye başkanının “öğrenci” konumunda bile olsa, öğrenim gördüğü üniversiteden bir öğrenci olarak kendisinin başarısının tescillenmesini bekliyor olması ve bunun sonucunda başarısını tescil eden bir belge ya da tezle onurlandırılması, belediye başkanının yeni şeyler öğrenmesi ve eğitim düzeyinin yükselmesi açısından olumlu bir şey olmakla birlikte; belediye başkanı ile üniversitesi arasındaki bu borçlanma ilişkisinin niteliği açısından o kentin hemşehrilerinin menfaatlerini ilgilendiren bir hak ihlaline dönüşebilir. Özellikle de söz konusu eğitim vakıf üniversitelerinde yapılıyorsa… 

İş Ahlakı 003

O nedenle, kamu görevini yaptığı süre içinde yüksek lisans ya da doktora eğitimi yapan üst derecedeki yöneticilerin; özellikle de belediye başkanlarıyla ilgili yasal ve etik kuralların, Konak Belediye Başkanı Sema Pekdaş‘ın Gediz Üniversitesi’nde yüksek lisans eğitimi yapması konusundaki skandalın bir kez daha yaşanmaması ve olası bir yozlaşmanın önlenmesi amacıyla tartışılarak belirlenmesi, belediye başkanlarının görevde oldukları sürece bu tür taahhütlere girişirken bu kodlara göre hareket etmeleri sağlanmalıdır.