İzmir’e gemilerle gelip gitmek…

İlhan Tekeli,

Ali Rıza Avcan

İstanbul‘da yaşadığım 1981-1997 yılları arasında tek bir İzmir seyahatimi ya da İzmir‘e yerleştiğim 1997 yılından 2006 yılına kadar tek bir İstanbul yolculuğunu devamlı olarak Karaköy rıhtımında ya da Alsancak Limanı‘nda görmeye alıştığım M/F Truva, M/F İstanbul, MF/ Ankara, M/V Samsun ya da M/V Ankara adlarını taşıyan gemi ve feribotlarla yapmadığıma pişmanım… Yolculuklarımın birinde keşke bu gemilere atlayıp 1839’dan bu yana devam edip bugün yok olmuş bir denizcilik kültürünün içinde bizzat yaşayarak, Marmara‘yı soluyarak, Çanakkale Boğazı‘nda 1915’den kalanları seyredip kahramanları selamlayarak ve kadim Ege uygarlığıyla insanlarına koskocaman bir “Merhaba!” diyerek yapsaydım, yapabilseydim. Ah, keşke, keşke, keşke..

Bugün o yolculukları yapmamış biri olarak pişman olsam da bugün itibariyle yitip gitmiş, yok olmuş olan o dönem deniz yolculuklarını, o yolculukları yapanların yaşayıp hissettiklerini anlayıp anlatmaya çalışarak üstüme düşen görevi bir nebze olsun yapmaya ve bu güzel duyguları sizlerle paylaşmaya çalışacağım….

S/S Samsun Gemisi…

İstanbul-İzmir-İstanbul arasındaki ilk düzenli ve tarifeli denizyoluyla ulaşım, 1839 yılında yabancı gemilerin rekabetini önlemek için “bayrak himayesi” hakkının kullanılması suretiyle padişahın şahsi hazinesi Hazine-i Hassa adına 1837’de Fransa‘dan alınan 285 groston ağırlığı, 39,6 m. uzunluğu, 6,7 m. genişliği ve 2,7 m. su kesimi (draft) olan Glasgow yapımı 100 beygir gücünde tek silindirli buhar makinesine sahip ve saatte ortalama 6 mil (knots) yapabilen ahşap ve yandan çarklı (buharlı) Peyk-i Şevket (Sultanın habercisi) gemisi ile başlamıştı.

Bu gemi İngiliz yapımı olmasına karşın tüm araştırmalara rağmen yaptıkları tüm gemilerin çizim ve planlarını arşivleyen Glasgow Müzeleri Gemi Koleksiyonu ile Cylde Tersane Arşivleri‘nde tek bir çizim, plan ve resmine rastlanmamıştır.

Aynı zamanda İstanbul-Marsilya hattında çalışan Peyk-i Şevket bu seferlerinde, İstanbul Sarayburnu‘ndan hareket ederek Marmara‘yı geçip Çanakkale Boğazı‘na giriyor, hava ve deniz şartlarına bağlı olarak genellikle Midilli Limanı’na uğrayarak yolcularıyla postasını alıyor, ardından İzmir Alsancak (Pasaport) rıhtımına ulaşıyordu. Yolculuk o dönemin şartlarında ortalama 26 saat civarında sürüyordu.

Böylesi bir girişim o dönemde deniz ulaşımında devrimci bir yenilik olarak kabul ediliyordu. Hazine-i Hassa Vapurları İdaresi tarafından başlatılan bu ilk seferlerin daha profesyonel bir şekilde yönetilmesine karar verilerek sırasıyla Şirket-i Osmaniye, daha sonra Hazine-i Hassa‘nın katılımıyla “Fevaid-i Osmaniye” (Osmanlı’nın faydaları/hizmetleri), İdare-i Aziziye, İdare-i Mahsusa-i Aziziye ve İdare-i Mahsusa şirketleriyle Hazine-i Hassa Vapur Kumpanyası kurulur ve İstanbul-İzmir-İstanbul seferlerinin yapılması bu şirketlere verilir.

19. yüzyılın sonu itibariyle Osmanlı‘nın elinde toplam 176 gemi bulunmakta olup bunlardan 90’ı İdare-i Mahsusa‘ya, 40’ı Şirket-i Hayriye‘ye, 46’sı ise özel şirket ve şahıslara aittir. Ayrıca İstanbul Limanı‘na kayıtlı 912 yelkenli gemi mevcuttur. İdare-i Mahsusa‘ya ait vapurlar, Osmanlı İmparatorluğu‘nun tüm kıyılarına düzenli sefer yapma izni alan yabancı gemilere göre daha eski ve yetersiz kaldığından sadece kısa mesafeli yurt içi seferler yapabilmekte olup bu gemilerin neredeyse tümü 1. Dünya Savaşı sırasında düşman gemileri tarafından batırılır.

1909 yılında seferleri yapma imtiyazı bir İngiliz şirketine devredilmekle birlikte şirketin yükümlülüklerini yerine getirmemesi üzerine bu seferler, 1910 yılından itibaren Osmanlı Seyr-i Sefain İdaresi, Cumhuriyet‘in kuruluşu ile birlikte de Türkiye Seyri- Sefain İdaresi tarafından devam ettirilmiştir.

Cumhuriyet‘in gelişip güçlenme dönemi olarak kabul edilen 1923-1938 döneminde temel olarak demiryollarının yapımına önem verilmekle birlikte denizyolları da ihmal edilmemiş, filoya yeni gemiler, denizyolu ile yük ve yolcu taşıma hizmetlerine yeni hatlar, limanlar, iskeleler ve tersaneler kazandırılmıştır.

Lozan‘da kapitülasyonların kaldırılması sonrasında 1 Temmuz 1926 tarihinde çıkarılan Kabotaj Kanunu ile artık bundan böyle ülke karasuları sınırı içindeki yük ve yolcu taşımacılığının tekeli Türkiye Cumhuriyeti‘nin eline geçmiş, bu arada 1905 yapımı Karadeniz, Ege, Ankara, ve İzmir vapurları Hollanda‘dan satın alınarak mevcut filo geliştirilmiş, İstanbul, İzmir, Mersin, Trabzon, İnebolu ve Haydarpaşa gibi yabancı şirketlerin elinde olan limanlar bu dönemde millileştirilmiştir.

Bu dönemde ayrıca denizcilik faaliyetlerini desteklemek amacıyla ve sırasıyla Denizbank, Devlet Limanları, Devlet Denizyolları ve Limanları İşletmeleri Umum Müdürlüğü, Denizcilik Bankası ve Türk Anonim Ortaklığı gibi kurumlar kurulmuştur.

Ancak 2. Dünya Savaşı‘nın çıkışı ve savaşın ülkenin dört bir çevresinde etkili olması nedeniyle bu faaliyetler büyük bir kesintiye uğramış, ardından ABD‘nin sunduğu Marshall Planı çerçevesinde karayolu yapımı ve taşımacılığına önem verilmesi nedeniyle deniz ya da demiryolu ile yük ve yolcu taşımacılığı ihmal edilmeye başlanmış, deniz yoluyla taşımacılıkta özel sektörün egemen olmasının önü açılmıştır. Örneğin 1962 yılında 798.300 DWT yük ve yolcu taşıma kapasitesine ulaşan deniz taşımacılığın artık %40’ı kamu kesimine, %60’ı özel kesime ait olmuş, mevcut filonun %71’i kuru yük gemilerinden, %21’in tankerlerden ve %8’i de yolcu gemilerinden oluşmaya başlamıştır.

Ülkedeki tüm kamu mallarıyla değerlerinin özelleştirildiği 1980 sonrası dönemde yerli ve yabancı şirketlerin egemenliği daha da artmış, Kabotaj hakkından vazgeçildiği bu dönemde toplam 19 limanın (İzmir Alsancak, Mersin, İskenderun, Bandırma, Derince, Antalya, Galataport (Salıpazarı Limanı), Çeşme, Trabzon, Tekirdağ (Akport), Marmaris, Alanya, Hopa, Kuşadası, Sinop, Ordu, Rize (Riport), Dikili ve Samsun) işletme hakları, yasal düzenlemelerle birlikte toplamda 49 yıla kadar özel şirket ve konsorsiyumlara verilmiş, 1978 yılına kadar gemilerle, 1978’den 2006-2008 dönemine kadar feribotlarla gerçekleştirilen İstanbul-İzmir-İstanbul seferlerine son verilmiş; böylelikle, neoliberal sağ siyaseti temsil eden ANAP ve AKP gibi partilerin iktidarda olduğu bu dönemde ülkenin üç bir yanını çeviren denizlerden, denizlerdeki egemenlikten ve denizcilik kültüründen vazgeçilmiş, yaşam kültürü tümüyle sırtını denize çevirenlerin eline geçmiş, limanlar yabancı ülke ve şirketlerin yük gemileriyle istediği zaman gelip istemediği zaman gelmeyen kruvaziyerlerine (cruise) bırakılmıştır.

Şimdi gelelim 1839’dan 2008 yılına devam eden 169 yıllık sürede İstanbul-İzmir-İstanbul arasındaki yük ve yolcu taşımacılığında kullanılan gemilerin adları ve özellikleriyle gerçekleştirdikleri seferleri anlatmaya…

Temsili olarak Eser-i Hayr Gemisi…

Tersane-i Amire‘de yapılan ilk buharlı gemi Eser-i Hayr 26 Kasım 1837 tarihinde denize indirilmiştir. Gemi Amerikalı mühendis Forster Rhodes ve mimar Mehmet Kalfa‘nın eseridir.

Günümüze ulaşmış gerçek bir fotoğrafı bulunmayan ve Tersane-i Âmire ile daha sonra kurulan Fevaid-i Osmaniye gibi erken dönem Osmanlı denizcilik işletmeleri bünyesinde görev yapan Eser-i Hayr; İzmir, Trabzon ve diğer büyük ticaret limanlarına giden ilk düzenli ticari seferlerde aktif olarak yer almıştır. O dönemde Osmanlı’nın elindeki buharlı gemi sayısı çok az olduğundan, üretilen ilk yerli vapurlar, özellikle Eser-i Hayır, Eser-i Cedîd, Girit ve Hümâ-pervâz devletin lojistik, posta, askeri nakliyat ve sivil kargo ihtiyaçları doğrultusunda İstanbul-İzmir gibi kritik ana hatlar arasında mekik dokumuştur.

Gemi, daha uzak olan İzmir ve Karadeniz seferlerinin ardından, 1844 yılında özellikle fırtınada batan pazar kayıklarının yarattığı can kayıpları sonrası halkın güvenli seyahat edebilmesi için İstanbul içi hatlara (Bahçekapı-Sarıyer arasına) ve Marmara hatlarına çekilmiştir.

Tersane-i Âmire‘de inşa edilip 19 Mayıs 1841 tarihinde denize indirilen geminin en önemli yolculuğu Sultan Abdülmecid‘in halkın durumunu yerinde görmek, fabrika ve eyaletleri denetlemek amacıyla yaptığı Ege yolculuğudur. 24 Haziran 1844’de İstanbul‘dan hareketle başlayan 17 günlük yolculuk süresince Mudanya, Bursa ve Çanakkale ile Midilli, Limni ve Sakız gibi Ege adalarına uğradıktan sonra Sultan‘ı İzmir‘e ulaştırmıştır. Geminin bu seferi yolcuların taşındığı bir seyahat olmamakla birlikte Sultan‘la saray heyeti ve korumalarını kapsayan çok önemli bir protokol yolculuğudur.

Hüma-pervaz, 1843 yılında Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa tarafından Sultan Abdülmecid’e hediye edilen buharlı ve yandan çarklı bir gemiydi. İlk dönemlerinde İstanbul Boğazı‘nda kayıkların yerine yolcu taşımak için kullanılan gemi, daha sonra Osmanlı‘nın ilk resmî deniz yolu işletmesi olan Fevâid-i Osmaniye İdaresi bünyesine dahil edildi.

Geminin 1849-1850’li yıllarına ait kayıtlarda diğer dönem vapurlarıyla birlikte İstanbul’dan kalkarak İzmir, Selanik ve İzmit limanlarına düzenli olarak yolcu ve ticari eşya taşıdığı görülmektedir. Bu seferler genellikle yaz mevsimlerinde ve havaların elverişli olduğu dönemlerde yoğunlaşıyor, kış aylarında ise dönemin deniz teknolojisi ve fırtınalar sebebiyle genellikle askıya alınıyordu. Hüma-pervaz bu anlamda sadece Boğaziçi hattında çalışan bir gemi olmakla kalmamış, Akdeniz ve Ege hatlarında Osmanlı tebaasını güvenle taşıyan ilk nesil buharlı yolcu gemilerinden biri olmuştur. Hümâ-Pervaz gemisinin günümüze ulaşmış bir fotoğrafı bulunmamaktadır.

1856 yılında Mısır Valisi Said Paşa tarafından kurulan ve İzmir de dahil Ege, Akdeniz ve Kızıldeniz‘de hizmet veren Mecidiye Vapur Kumpanyası‘nın (daha sonraki adlarıyla Aziziye ve Hidiviye) gemileri İstanbul-İzmir hattında da çalışmaktaydı. İstanbul merkezli düzenli Akdeniz ve Ege hatları işletiyordu. Bu kumpanyanın Nil, Caferiye, Saidiye ve Suyut gibi meşhur vapurları, her hafta çarşamba günleri İstanbul‘dan kalkarak Gelibolu, Çanakkale ve Midilli üzerinden İzmir Limanı‘na uğrar; buraya yolcu, ticari yük ve hacı kafileleri taşırdı

Gülcemal… Kaynak: Bozoğlu, A., Akdeniz’de Ayyıldızlı Gemiler, İMEAK Deniz Ticaret Odası İzmir Şubesi, Mart 2018, İzmir.

1874 yılında Kuzey İrlanda‘nın Belfast kentindeki Harland & Wolff tersanesinde SS Germanic ismiyle inşa edildi. İlk sahibi White Star Line şirketiydi. Atlas Okyanusu‘nu rekor sürede geçerek Mavi Kurdele (Blue Ribbon) ödülünü kazandı. 1911 yılında Osmanlı Seyr-i Sefain İdaresi tarafından satın alındıktan sonra Sultan V. Mehmed Reşad‘ın annesinin adı olan Gülcemal adı verildi.

Gülcemal Gemisi New York‘a giden Türk bayraklı ilk yolcu gemisi oldu. Çanakkale Savaşı‘nda asker ve hastane gemisi olarak hizmet verdi. Kurtuluş Savaşı döneminde ve mübadele yıllarında kritik taşımacılık görevleri üstlendi. Gülcemal Gemisi, 1950 yılında İtalya‘nın Messina limanında sökülmek üzere hizmetten çekildiğinde tam 75 yıllık kesintisiz bir hizmet ömrüne sahipti. Bu muazzam süreyle gemi, söküldüğü tarih itibarıyla “Dünyanın en uzun süre çalışan 2. yolcu gemisi” unvanını elde etmişti.

Gülcemal Gemisi, özellikle 1923-1924 yıllarındaki nüfus mübadelesi döneminde Selanik, Girit ve Balkanlar‘dan Türkiye‘ye göç eden mübadillerin hafızasında derin izler bırakmıştır. Bu hüzünlü ve umut dolu yolculuklar, halk kültüründe pek çok türkü, mani, deyim ve şiire konu olmuştur:

“İstanbul deyince aklıma Gülcemal gelir
Anadolu’da toprak damlı bir evde
Gülcemal üstüne türküler söylenir
Süt akar cümle musluklarından
Direklerinde güller tomurcuklanır...” Bedri Rahmi Eyüboğlu, İstanbul Destanı, 1953.

“Gülcemal geçiyor gözümün önünden
Geçip gidip boğaza dalıyor
Arkasından bir sürü martılar
Bir ilkyaz sisi ve bir sürü gözyaşları…”

“Gülcemal’di vapurun adı,
Taşırken göçün hüznünü,
Kurşundan ağırdı yükü,
Gülmüyordu mübadillerin yüzü.”

Reşit Paşa Gemisi…
Gazi Mustafa Kemal, Bursa gezisinde, Reşit Paşa Gemisi hatıra defterine yazarken. (22.09.1925)

1901 yılında İngiltere‘de “Port Antonio” adıyla inşa edilen bu güzel yolcu gemisi, Orta Amerika ve Antil Adaları arasında seferler yaptıktan sonra 1911 yılında Donanma-i Muavenet-i Milliye Cemiyeti (Donanma Cemiyeti) tarafından satın alınarak adı Reşit Paşa olarak değiştirilmiştir. Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı döneminde cephelerde kritik roller üstlenmiş, özellikle Çanakkale Savaşları sırasında Hilal-i Ahmer (Türk Kızılayı) bünyesinde hastane gemisi olarak kullanılmış, cepheden binlerce yaralıyı tahliye edip gemide yapılan ameliyatlarla birçok hayatı kurtarmıştır. Bu dönemde ilk Türk hemşire unvanına sahip Safiye Hüseyin Elbi de bu gemide görev yapmıştır.

Gemi, Donanma Cemiyeti tarafından Osmanlı envanterine katıldığı sivil dönemlerde ve özellikle Cumhuriyet‘in ilanından sonra Türkiye Denizcilik İşletmeleri bünyesinde sivil yolcu taşımacılığına geri dönmüş ve filonun en aktif ve popüler kıyı posta gemilerinden biri olarak İstanbul-İzmir rotasında defalarca seyretmiştir.

Mustafa Kemal Atatürk 22 Eylül 1925 tarihinde Bursa gezisi için İzmit‘ten Mudanya‘ya bu gemiyle seyahat etmiş ve geminin hatıra defterine övgü dolu şu sözleri yazmıştır: “Reşitpaşa vapurunda geçirdiğimiz saatler kıymetli hatıratım meyanında bulunacaktır…”

1934 yılında yeniden Deniz Kuvvetleri‘ne devredilen gemi, İzmit Körfezi‘nde sabit depo gemisi olarak kullanılmış, 1940’ta hizmet dışı bırakılmış ve 1950’li yıllarda hurda olarak satılmıştır.

Karadeniz Gemisi… Kaynak: Bozoğlu, A., Akdeniz’de Ayyıldızlı Gemiler, İMEAK Deniz Ticaret Odası İzmir Şubesi, Mart 2018, İzmir.

S/S Karadeniz, Türkiye Cumhuriyeti’ni Avrupa’ya anlatmak isteyen Gazi Mustafa Kemal‘in emriyle 1924’te Hollanda’dan 4.200 İngiliz pounduna alınmış ve Haliç Tersanesi’nde fuar gemisine dönüştürülen Karadeniz’in salonuna, Anadolu’dan gelen yöresel ürünler konulmuştu. Ambarlarında Kayseri’den sucuklar, Kütahya’dan çiniler, Bursa’dan ipekli kumaşlar, Beykoz Kundura Fabrikası’ndan deri ayakkabılar, Ankara’dan tiftik keçisi, Kastamonulu Hacı Bekir’den lokumlar olan Karadeniz, dolaştığı ülke ve limanlar açısından gerçek bir kültür elçisiydi. İstiklal Marşı’nın bestecisi Zeki Üngör şefliğindeki orkestrayı, ilk kadın milletvekilimiz Mebrure Gönenç’i ve ilk kadın heykeltıraşımız Nermin Halki’yi de taşıyan gemi 1926’da 12 ülkenin 16 limanında Türkiye’yi anlatmıştı.

Ege Gemisi… Kaynak: Bozoğlu, A., Akdeniz’de Ayyıldızlı Gemiler, İMEAK Deniz Ticaret Odası İzmir Şubesi, Mart 2018, İzmir.
İzmir Gemisi…
İlk seferine 1956 yılında İzmir’den başlayan İzmir gemisi bir yıl sonra; yani 1957’de yine İzmir Körfezinde Howell Lykes isimli Amerikan şilebinin çarpması nedeniyle batmıştı.

A) M/V Ege yolcu gemisi, 1955 yılında Almanya’nın Bremen kentindeki A.G. Weser tersanesinde inşa edilmiş olup M/V İzmir ve M/V Marmara ile tamamen aynı teknik özelliklere sahipti. Uzunluğu 122,65 metre, ağırlığı 6.042 groston olup 4.160 HP gücünde MAN motoru bulunmaktaydı.

1956’da Denizyolları bünyesinde seferlere başlayan gemi İstanbul-İzmir hattında ve Karadeniz limanlarına yapılan ünlü “Hopa Sürat Seferleri” ile Akdeniz-Adriyatik hatlarında yıllarca binlerce yolcu taşıdı. 26 Nisan 1981 tarihinde Zonguldak açıklarında seyir halindeyken makine dairesinde ciddi bir yangın çıkması üzerine ticari ömrünü tamamladığı düşünülerek 1 Temmuz 1981’de Türk Deniz Kuvvetleri’ne devredildi. Donanmada TCG Erkin adıyla bir süre lojistik destek gemisi olarak görev yaptıktan sonra 1982’de kadro dışı bırakıldı ve Aliağa‘da söküldü.

B) M/V İzmir yolcu gemisi, 1955 yılında Almanya’nın Bremen kentindeki A.G. Weser Tersanesi‘nde inşa edilmiş ve 1956 yılının Mart ayında adını taşıdığı İzmir Limanı‘ndan ilk yolcularını alarak seferlerine başlamıştır.

Geminin uzunluğu 122,65, genişliği 16,50, yüksekliği 10,7, su kesimi (draft) boşken 4,13, dolu iken 5,79 metre, ağırlığı 6.042 groston, net tonajı 3.327 NT, taşıyabileceği maksimum ağırlık 2.106/2.154 DWT’dir. Tek pervaneli geminin ana motoru MAN model 4.160 beygir gücünde dizel motor olup normal seyir hızı 14 knot, maksimum hızı ise 20-22 knottur.  

Gemi toplamda yaz ve kış tarifelerine göre değişen 476 ila 660 arasında yolcu kapasitesine sahip olup 25 adet özel kamarada 56 yatağı, 22 adet 1. mevki kamarada 52 yatağı, 21 adet 2. mevki kamarada 74 yatağı, turistik mevkideki A ve B sınıfı toplam 11 kamarada ise 540 yatağı bulunmaktadır.

Denizcilik Bankası/Denizyolları İşletmesi tarafından işletilen 476 yolcu kapasitesine sahip modern bir yolcu gemisiydi. İlk seferini İzmir‘den hareket ederek İstanbul‘a yapan gemi, daha sonraki süreçte iç hatların yanı sıra Akdeniz ve Adriyatik hatlarında da hizmet vermiştir.

Gemi, hizmete girmesinden kısa süre sonra, 3 Şubat 1957 tarihinde İzmir Körfezi‘nde Narlıdere açıklarında ABD bandıralı Howell Lykes şilebiyle çarpışarak batmış, daha sonra kurtarılarak onarılarak 1987 yılına kadar hizmet vermeye devam etmiştir.

Ankara Gemisi… Kaynak: Bozoğlu, A., Akdeniz’de Ayyıldızlı Gemiler, İMEAK Deniz Ticaret Odası İzmir Şubesi, Mart 2018, İzmir.

Ankara Gemisi, 1900’lerin başında Fransa‘da inşa edilmiş, uzun yıllar Akdeniz‘de çalıştıktan sonra 1920’lerin başında Beyrut merkezli bir şirkete satılarak “Algene” (Cezayir) adını almıştır. 1923 yılında Türk armatör Cemal Bey tarafından satın alınmış ve adı Ankara olarak değiştirilmiştir. Ardından Denizyolları ve Limanları Umum Müdürlüğü filosuna dahil edilmiştir.

1980’lerdeki aynı adı taşıyan dev feribotla kıyaslandığında çok daha küçük, klasik buhar teknolojisine sahip dönem gemisiydi. Yaklaşık 70 metre uzunluğunda, 8,5 metre genişliğinde ve 1.070 groston ağırlığındaydı. 2 silindirli Compound (stimli/buharlı) bir buhar makinesine sahip geminin su çekimi ise (draft) 3,4 metreydi.

Bu ilk Ankara Gemisi‘nin en önemli özelliği, o yıllarda Türkiye’nin hem iç hatlarında hem de yakın dış hatlarında posta vapuru olarak kritik bir görev üstlenmesidir. 1933-1936 dönemine ait ait arşiv belgelerinde Galata rıhtımından ayrılışından sonra İzmir‘e uğrayarak ya da doğrudan Mısır-İskenderiye hattında düzenli posta ve yolcu seferleri yaptığı görülmektedir.

Satın alındığı ilk yıllarda kamara sayısı oldukça az olmakla birlikte Türkiye‘ye geldikten sonra yolcu taşıma kapasitesini artırmak amacıyla güvertesinde ve iç yapısında düzenlemeler yapılmıştı. Bu emektar vapur, 1930’lu yılların sonuna ve 1940’ların başına kadar İstanbul merkezli Karadeniz, Marmara ve Ege hatlarında bayrak dalgalandırdıktan sonra ekonomik ömrünü tamamlayarak hizmet dışı kalmıştır.

S/S Tırhan Gemisi…
S/S Kadeş Gemisi, Kaynak: Bozoğlu, A., Akdeniz’de Ayyıldızlı Gemiler, İMEAK Deniz Ticaret Odası İzmir Şubesi, Mart 2018, İzmir.
S/S Etrüsk Gemisi… Kaynak: Bozoğlu, A., Akdeniz’de Ayyıldızlı Gemiler, İMEAK Deniz Ticaret Odası İzmir Şubesi, Mart 2018, İzmir.

Etrüsk, Tırhan ve Kadeş gemileri İstanbul ile İzmir arasında yolcu ve yük seferleri yapmıştır.

1938 yılında Almanya‘da inşa edilen bu üç kardeş gemi, Devlet Denizyolları filosuna katılmıştır. İsimleri Mustafa Kemal Atatürk tarafından Güneş Dil Teorisi‘ne dayanarak verilmiştir.

Genellikle Marmara ve Karadeniz hatlarında veya Karadeniz bağlantılı hatlarda çalışsalar da, ihtiyaç duyulduğunda ya da özel dönemlerde (özellikle İzmir Enternasyonal Fuarı zamanlarında ek seferler olarak) İstanbul-İzmir hattında da hizmet vermişlerdir. Tarihi kayıtlarda ve anılarda Tırhan Gemisi‘nin 1940’lı yıllardaki İzmir seferleri ve bu gemilerin İstanbul-İzmir rotasındaki faaliyetleri yer almaktadır.

Gemilerin uzunluğu 99,16 metre, genişliği 13,26 metre, su çekimi (draft) boşken 3,50 metre, doluyken 5,10 metre, ağırlığı 2.992 groston olup yük kapasiteleri İstanbul’dan çıkışta rahatça 1.000 ton, dönüş yolunda ise azalan kömür payı hesaba katılarak 1.200 tona kadar yük taşıyabiliyorlardı. Motorları 2.400 HP beygir gücünde, pervanesi çift uskurlu, seyir hızı ise ortalama 10 deniz miliydi.

3 adeti lüks, 1 adeti özel, 16 adet 1. mevki, 14 adet 2. mevki olmak üzere toplam 34 adet yolcu kamarası bulunan gemilerin en büyük özelliklerinden biri, karanlık veya iç tarafta kalan hiçbir yolcu kamarasının bulunmamasıydı. Bütün kamaralar alabandalarda (geminin yan iç çeperlerinde) yer alıyor, doğrudan ışık ve hava alacak şekilde bir tasarıma sahiplerdi. Bu sayede yolcular yaz aylarında bile ferah bir seyahat imkânına sahipti.

Her üç gemide de Ege ve Akdeniz hatlarından taşınacak yaş meyve, sebze ve balık gibi ticari ürünlerin bozulmaması için 80 metreküp hacminde soğuk hava ambarları mevcuttu. Ayrıca güvertede gürültüyü önlemek amacıyla, ikinci mevki kamaraların üstüne denk gelen yük vinçleri sessiz çalışan elektrikli modellerden seçilmişti.

M/V İskenderun Gemisi…
M/V Akdeniz Gemisi…

A) M/V Akdeniz, 1955 yılında Almanya‘nın Bremen kentindeki A.G. Weser tersanesinde kardeş gemisi M/V Karadeniz ile birlikte Türkiye Denizcilik İşletmeleri adına inşa edilip “Akdeniz’in Kuğuları” adı verilen, Türk denizcilik tarihinde efsanevi bir yere sahip olan yolcu ve kruvaziyer gemilerinden biriydi. Çift uskurlu, 144 metre boyunda, 19 metre genişliğindeki gemi, her biri 3 bin 620 buhar beygir gücünde iki dizel makineye sahipti. Lüks, hususi, birinci ve ikinci mevki olmak üzere toplam 96 kamaralı gemi, ilk çalıştırılan kadın hostesleri ile hatırlanır. Şener Şen’in “Namuslu” adlı filminin çarpıcı final sahnesinde, “Gırgıriye’de Şenlik Var”ın birçok bölümünde, hatta yakın zamanlarda çekilen dizilerde hep o vardı.

Uzun yıllar boyunca başta İstanbul-İzmir hattı olmak üzere Akdeniz‘de hem yolcu taşımacılığı hem de lüks kruvaziyer seferleri yaptı. Özellikle İstanbul‘dan başlayıp Avrupa ve Orta Doğu limanlarını (Napoli, Cenova, Marsilya, Beyrut, İskenderiye vb.) kapsayan 24 günlük unutulmaz seferleriyle tanındı.

1996 yılında Türkiye Denizcilik İşletmeleri tarafından İstanbul Teknik Üniversitesi‘nin Tuzla‘daki Denizcilik Fakültesi‘ne Türkiye‘nin ilk öğrenci uygulama ve eğitim gemisi olarak bedelsiz devredildi. 19 yıl boyunca Tuzla‘da kaptan adayı öğrencilere hizmet verdi. Yıllar süren hareketsizlik ve bakım eksikliği nedeniyle 2015 yılında sökülmek üzere Aliağa Geri Dönüşüm Bölgesi‘ne götürülerek tarih sahnesinden çekildi. Son yıllarda ise geminin kurtarılan bazı parça ve filikaları denizcilik müzeleri ile projeler kapsamında restore edilerek yaşatılmaya çalışılmaktadır.

B) M/V Karadeniz ise 8.809 gros ton ağırlığa, çift MAN dizel motora ve 18,5 deniz mili (konots) hıza sahiptir. Uzun yıllar boyunca İstanbul‘dan İskenderun‘a kadar olan iç hat limanları ile Karadeniz seferlerinde ve Akdeniz kruvaziyer turlarında yolcu ve yük taşıyıp 1987 yılında makine dairesinde çıkan yangın sonrasında hizmet dışı kalmış ve hurdaya ayrılmıştır.

M/V Samsun Gemisi… Kaynak: Bozoğlu, A., Akdeniz’de Ayyıldızlı Gemiler, İMEAK Deniz Ticaret Odası İzmir Şubesi, Mart 2018, İzmir.
M/V Karadeniz Gemisi… Kaynak: Bozoğlu, A., Akdeniz’de Ayyıldızlı Gemiler, İMEAK Deniz Ticaret Odası İzmir Şubesi, Mart 2018, İzmir.

C) S/S-M/V İskenderun, 1950 yılında İtalya‘nın Cenova kentindeki S.A. Ansaldo tersanesinde inşa edilmiş 6.570 groston ağırlığında, 132 metre uzunluğunda, 17,37 metre genişliğinde, su seviyesi (draft) 5,76 metre olan çift uskurlu buhar türbinlerine sahip, saatte 16,5-16,6 deniz mili (knots) yapabilen bir yolcu gemisidir.

İlk yıllarında 96 adet 1. sınıf, 116 adet 2. sınıf, 252 adet 3. sınıf olmak üzere toplam 464 kamaraya, Hollanda‘da bakım gördüğü 1964’den sonra 96 adet 1. sınıf ve 320-330 turist sınıfı olmak üzere toplam 416-426 kamaraya sahiptir.

1950 yılında ikiz kardeşi S/S-M/V Samsun ile birlikte Akdeniz hattında sefere başlayan gemi; İstanbul merkezli olmak üzere Beyrut, İskenderiye, Napoli, Marsilya, Cenova ve Hayfa gibi önemli Akdeniz limanlarına düzenli seferler düzenlemiş ve 1978 yılına kadar aktif olarak çalışarak 1981 yılında sökülmek üzere “gemi mezarlığı” olarak tanımlanan Aliağa‘ya gönderilmiştir.

D) S/S-M/V Samsun, S.A. Ansaldo tersaneleri tarafından Cenova, İtalya’da kız kardeşi M/V İskenderun‘dan birkaç ay sonra, 1951 yılında tamamlanarak Türkiye‘ye teslim edilmiştir. Longshoreman ve Kaptan Adnan Ülgezen gibi Türk denizciliğinin sembol isimleri tarafından uzun yıllar komuta edilmiştir.

Dönemin ünlü İtalyan gemi mimarisinin çizgilerini taşıyan, sarı-beyaz gövde detaylarıyla oldukça estetik ve şık bir Akdeniz hat gemisidir. S/S-M/V İskenderun ile tamamen aynı mekanik altyapıya sahip olup 6.543 groston ağırlığında, 132 metre uzunluğunda, 17,28 metre genişliğinde, Çift pervane ve Ansaldo yapımı 4 buhar türbine sahip, toplamda 8.800 beygir güç üreten bir gemiydi. Hızı ise saatte 16,5 deniz miliydi.

Dönemin sınıflı seyahat alışkanlıklarına uygun olarak tasarlandığı ilk döneminde 96 adet birinci, 116 adet ikinci, 252 adet üçüncü sınıf olmak üzere toplam 464 kamaraya sahip olan gemi 1964 yılında Hollanda‘da kapsamlı bir modernizasyon geçirdikten sonra 96 adet birinci, 320-330 adet turist sınıf olmak üzere toplam 416-426 kamara sahip olmuştu.

Kardeşi S/S-M/V İskenderun gibi İstanbul limanı merkezli olarak Akdeniz ve Karadeniz hatlarında; Beyrut, İskenderiye, Napoli, Marsilya, Cenova ve Hayfa gibi limanlar arasında düzenli ekspres seferler yapan S/S-M/V Samsun, Türkiye‘nin dış dünyayla olan yolcu bağını sağlayan en prestijli gemilerdendi. 1970’li yılların sonuna doğru ise ekonomik ömrünü tamamlayarak hizmet dışı bırakılmış ve 1982 yılında sökülmek üzere satılmıştır.

Truva Feribotu…

1966 yılında Fransa‘nın Dubigen-Normandie S.A. tersanelerinde inşa edilip 1982’de yenilenen Truva feribotunun uzunluğu 91,5 metre, genişliği 16,44 metre, su kesimi (draft) 4,19 metre, 4.332 groston tonajında, 584 yolcu alabilen, dört adet 8 silindirli MWM dizel motora sahip, 19 knot hızındaki bir feribottu (RO-RO gemisi).

M/F Ankara Feribotu…
Samsun Feribotu…

1980’lerden 2000’lerin ortalarına kadar kış aylarında İstanbul-İzmir-İstanbul hattında çalışan M/F Ankara‘nın 10.552 grostonluk teknesi 128 metre uzunluğunda, 19,4 metre genişliğindeydi. Ünlü İsviçre firması Sulzer‘in Polonya tersanelerinde yaptırdığı, her biri 4.200 beygir gücünde 4 adet dizel motoru bulunmaktaydı. Çift pervaneli gemi saatte 20 deniz milinin üstünde bir hıza sahiptir. Kamaraları rahat ve ferahtır. Pulman koltuklu iki ayrı salonu bulunmaktadır. Garajı 214 otomobil almaktadır. Yolcuların güvertesinde şarkılar söylediği, Çanakkale geçişini izlediği hatıraların başrolündeki gemidir.

Sonraki yıllarda önce Deniz Ticaret Odası ile TÜRSAB‘ın ortak olduğu Deniz Cruise & Ferry Lines firmasına, 2004 yılında da Özelleştirme İdaresi Başkanlığı tarafından 4 milyon 500 bin dolara Denizciler ve Denizcilik A.Ş.‘ne satılmış, yaklaşık 10 milyon dolarlık yatırımın arkasından istenen performansı gösterememesi üzerine Dati Holding‘in 2 milyon dolar tutarındaki katkısıyla Piri Reis Üniversitesi‘ne devredilerek M/F Piri Reis Üniversitesi adıyla eğitim gemisi olarak kullanılmaya başlanmıştır.

M/F Samsun feribotu (RO-RO gemisi) ise M/F Ankara‘nın ikiz kardeşidir ve 1985 yılında Polonya‘da inşa edilmiştir. 10.870 groston ağırlığında, 127,5 metre uzunluğunda ve 19,4 metre genişliğindedir. 752 yolcu (468 yataklı) ve 214 araç kapasitesine sahipti. 2 adet Sulzer motoruyla 18-20 knot hız yapabiliyordu. 2021 yılında sökülmek üzere hizmet dışına çıkarılmış, böylelikle ikiz kardeşi kadar şanslı olamamıştır.

İstanbul-İzmir-İstanbul seferlerini yapan gemiler Fuar zamanı İzmir’e yolcu taşıyordu… Kaynak: Bozoğlu, A., Akdeniz’de Ayyıldızlı Gemiler, İMEAK Deniz Ticaret Odası İzmir Şubesi, Mart 2018, İzmir.
Kaynak: Bozoğlu, A., Akdeniz’de Ayyıldızlı Gemiler, İMEAK Deniz Ticaret Odası İzmir Şubesi, Mart 2018, İzmir, s.289.

📌Osmanlı İmparatorluğu‘nun güç kaybedip küçüldüğü ve bu nedenle bütün denizlerdeki kabotaj hakkının yabancı ülke ve şirketlere imtiyaz olarak verildiği bir dönemde Osmanlı döneminde başlayıp Cumhuriyet‘in bir Osmanlı mirası olarak teslim aldığı İstanbul-İzmir-İstanbul arasındaki gemi seferleri geleneğinin 1926 tarihli Kabotaj Kanunu sayesinde daha da gelişip güçlenmesi ve bunu izleyen 1950’li yıllardan bu yana ülke yönetiminde egemen olan neoliberal özelleştirme politikalarının sonucu olarak bu geleneğin öznesi olan gemilerin yok edildiği, denizlerdeki ve limanlardaki kabotaj hakkının adeta Osmanlı‘yı aratırcasına elimizden alındığı bir dönemde 1839-2008 döneminde resimlerini gördüğünüz bu muhteşem gemilerle yapılan İstanbul-İzmir-İstanbul yolculuklarının ve bu yolculukları yapan gemi ve limanların birer kültürel miras olduğunu hatırlamak ve hatırlatmak istedim…

📌Hele ki 2019 yılında TARKEM‘in İzmir‘in tarihi liman bölgesini UNESCO‘nun Dünya Mirası Daimi Listesi‘ne dahil etmek amacıyla UNESCO‘ya yaptığı başvuru kabul edilip bu girişime bundan böyle “İzmir Tarihi Liman Kenti” adının verildiğini bildiğim için hatırlamak ve hatırlatmak istedim…

📌UNESCO İzmir Tarihi Liman Kenti Alan Başkanlığı tarafından hazırlanan alan yönetim planında bir özgün bir İzmir tasarımı olarak İzmir Kayıkları‘na yer verilmediği gibi 1839-2008 döneminde 169 yıl süreyle yapılan bu seferlerin kaybolan bir kültürel miras olarak yer bulmadığını bildiğim için hatırlamak ve hatırlatmak istedim…

📌Yine aynı şekilde, bir zamanlar 169 yıl süreyle bu kente İstanbul‘dan gelip İstanbul‘a giden onlarca gemi milyonlarca yolcu taşıdığı halde 2008 yılında ülkeyi yine eski sömürge ülkesi haline getirmek isteyen iktidarın verdiği bir kararla bu 169 yıllık geleneğin yok edilip unutmak ve unutturmak istendiği bir ortamda o seferleri yapan gemileri, o gemilerin ilginç yolcularını ve o gemilerdeki deniz kültüründen kaynaklanan toplumsal yaşamı hatırlamak ve hatırlatmak istedim…

📌O tarihi gemilerin hunharca parçalanarak yok edildiği, İzmir olarak onlar adına tek bir şeyin yapılmadığı, bırakın o gemileri korumayı körfez hatlarında çalışan 9 Eylül gemisinin bile balıklara ev olsun düşüncesiyle batırıldığı bir dönemde o seferlerin en azından turistik amaçlarla devam ettirilmesi gerektiğini hatırlamak ve hatırlatmak istedim…

📌İzmir‘de bir Kurtuluş Savaşı Müzesi, bir Ege Medeniyetleri Müzesi ya da kentin bir liman kenti olduğunu dikkate alanların açması gereken bir Deniz Müzesi olmadığı halde sırf belediye başkanının sınıf arkadaşı diye müzecilikten anlamayan birinin elindeki koleksiyonun değeri artsın ve ona yeni bir kazanç kapısı olsun diye kentin hiç ihtiyaç duymadığı gereksiz bir İzmir Mutfak Müzesi’nin açıldığı bu dönemde bu tarihi değerli gemileri, onların İzmir seferlerini, bu gemilerle İzmir’e gelen milyonlarca insanı ve o gemilerle İzmir Enternasyonal Fuarı‘na taşınan yolcularını hatırlamak ve hatırlatmak istedim…

📌1974 yılından bu yana bir “gemi mezarlığı” olarak bu gemileri yok eden Aliağa Gemi Söküm Tesisleri‘ni büyük bir ayıp olarak bünyesinde barındıran İzmir‘in hemşerisi, sade bir yurttaşı olarak bu gemilerin parçalanarak çevreyi kirletmeye değil korunmaya ihtiyaç duyduğunu hatırlamak ve hatırlatmak istedim…

📌Bütün bu tarihi gemilerin, seferlerinin tarihi üzerine çalışan değerli tarihçi Ali Bozoğlu‘nun son zamanlarda hastalanması nedeniyle ilgilenemediği ve muhtemelen bu nedenle çalışmayan http://www.alibozoglu.com adresindeki blogun devamlı çalışması için konuyla ilgili olduklarını düşündüğüm İMEAK Deniz Ticaret Odası İzmir Şubesi, DEÜ Denizcilik Fakültesi, TMMOB Gemi Mühendisleri Odası ve İZDENİZ A.Ş. gibi kurum ve kuruluşların devreye girerek yardımcı olmaları gereğini hatırlamak ve hatırlatmak istedim…

📌Tabii ki geçtiğimiz günlerde kendisini dinlediğim İzmir Acıbadem Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Mustafa Seçkin‘in söylediği gibi, beynimizin içindeki nöronların hasar görüp birbiriyle bağlantısını kaybederek ölmesi anlamına gelen Alzheimer hastalığına yakalanmak istemiyorsak benim bu şekilde hatırlayıp hatırlatmak istediklerimin dikkate alınması ve gereğinin yapılması gerekiyor… Çünkü sevgili Dr. Seçkin‘in de söylediği gibi kentin hafızası ile insan hafızasının  birbiriyle ilgili ve bağlantılı olduğunu biliyoruz… İnsan hafızası zayıflayıp kaybolduğunda kentin hafızası, kentin hafızası zayıflayıp kaybolduğunda da insanın hafızası çalışmıyor ve unutkanlıklar başlıyor…

…………………………………………………………………………………………………………………………………………….

Yararlanılan Kaynaklar

1) Bozkurt, Ö., “Gemiyle Yolculuk”, İskeleye Yanaşan… Denizler, Gemiler, Denizciler, Derleyenler: Orhan Berent, Murat Koraltürk, İletişim Yayınları, 2013 İstaanbul, s.197-217

2) Bozoğlu, A., Akdeniz’de Ayyıldızlı Gemiler, İMEAK Deniz Ticaret Odası İzmir Şubesi, Mart 2018, İzmir.

3) Bozoğlu, A., “Gemi ile açık denizlere seyahat…”, Deniz Haber, 29.01.2019, https://www.denizhaber.com/yazarlar/ali-bozoglu/gemi-ile-acik-denizlere-seyahat/123188

4) Bozoğlu, A., “M.F Truva ve M.F. İstanbul Feribotları”, Denizhaber 30 Nisan 2017, https://www.denizhaber.com/yazarlar/ali-bozoglu/mf-truva-ve-mf-istanbul-feribotlari/123117

5) Karakaş, G., “Akdeniz’in prensesleri”, Milliyet Gazetesi 22.04.2018, https://www.milliyet.com.tr/gundem/akdeniz-in-prensesleri-2653134

6) Kınalı, M., “Feribotla İstanbul’dan İzmir’e 16 saatlik mavi yolculuk”, Hürriyet Gazetesi, 2 Haziran 2006, https://www.hurriyet.com.tr/kelebek/feribotla-istanbul-dan-izmir-e-16-saatlik-mavi-yolculuk-4512949

7) Öndeş, O., “Ankara gemisinin efsane süvarisi: Kaptan Şefik Gogen”, İskeleye Yanaşan… Denizler, Gemiler, Denizciler, Derleyenler: Orhan Berent, Murat Koraltürk, İletişim Yayınları, 2013 İstaanbul, s.175-186

8) Ünal, E., “Adı güzel kendi güzel Gülcemal”, İskeleye Yanaşan… Denizler, Gemiler, Denizciler, Derleyenler: Orhan Berent, Murat Koraltürk, İletişim Yayınları, 2013 İstaanbul, s.219-226

9) Samsun, Ro-Ro, IMO 7615684, Vessel details – BalticShipping.com, https://www.balticshipping.com/vessel/imo/7615684

10) M.F. Truva, https://web.itu.edu.tr/bilgili/turksih/turkish_maritime_lines/truva/truva.htm

11) M/F Ankara, Vikipedi, https://tr.wikipedia.org/wiki/M/F_ANKARA128) Küçükalioğlu, S., 1999 – İdare-i Mahsusa, Kuruluşu, Faaliyetleri ve Sosyo-Ekonomik Etkileri, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 1999.

12) İzmir-İstanbul-Karadeniz Rotasında Deniz Yolu Gezisi Proje Fikri, “Üç Deniz Turu”, İzmir Kalkınma Ajansı Yayınları, İzmir-2025, https://izka.org.tr/wp-content/uploads/2025/09/Izmir-Istanbul-Karadeniz-Rotasinda-Deniz-Yolu-Gezisi-Proje-Fikri.pdf

Gereksiz bir müzeyi kim kurar?

Ali Rıza Avcan

Bugün sizinle birlikte, bir süredir ara verdiğim İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin kültür-sanat politikalarıyla bu çerçevede 1 Nisan 2024 tarihinden bu yana yapıp eyledikleri ya da yapmadıkları, yapamadıkları üzerine söyleşmek istiyorum.

Hatırlayacağınız üzere Tunç Soyer döneminde büyük çabalarla 9 Eylül 1922’nin 100. yılında açılan 100. Yıl Kurtuluş Savaşı Anı Evi‘nin Cemil Tugay tarafından Konak Belediyesi‘ne bedelsiz kiralanması bahanesiyle, hem de 9 Eylül 1922’nin 102. yılında gözden çıkarılıp çalışamaz hale getirildiğini, bu anı evinin geliştirilip bir Kurtuluş Savaşı Müzesi haline getirilmesi gerektiğini 7 Ekim 2024 ve 10 Şubat 2025 tarihli iki ayrı yazımla dile getirmeye çalışmıştım. (1, 2)

Ardından 2026 yılının Mayıs ayında, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin hiçbir plan ve programa dayanmaksızın kültür hizmeti adına açtığı ve ama gerçekte lise ve üniversite öğrencilerinin ders çalışma mekânı olarak kullanılan kütüphaneleri, bu mekânların kapasiteleriyle kendilerine uygun görülen isimleri gündeme getirip tartışmış ve bu bağlamda uygulanabilir makul öneriler geliştirmeye çalışmıştım… (3)

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay ile Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu’nun İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi’nin 9 Eylül 2024; yani 9 Eylül 1922’nin 102. yılında aldığı kararla kullanılmaz hale getirdiği 100. Yıl Kurtuluş Savaşı Anı Evi…

Aynı yılın Temmuz ayında ise Karşıyaka Belediye Başkanı Cevat Durak‘ın 2011 yılında açtığı Hamza Rüstem Fotoğraf Evi Müzesi‘ne ait taşınmazın gerçekte iflas etmiş bir belediye şirketi Kent A.Ş.‘ye devredilmesi nedeniyle kapatıldığını öğrenip aynı müzeyi bir yıl sonra eskisinden daha sapa bir yerde açma vaadinde bulunulduğunu, bu müzedeki özel koleksiyonun sahibi Mert Rüstem dostumuzun müzenin kuruluşunda yapılan protokoller ve söz konusu yerin “müze” statüsünde olması nedeniyle kendisine ait özel koleksiyonu geri alamadığına tanık olmuştuk.

Yapay zeka seçildiği söylenen Karşıyaka Belediye Başkanı Behice Yıldız Ünsal’ın kültür ve sanata düşman politikaları sonucunda kapatılan Hamza Rüstem Fotoğraf Evi Müzesi…

Böylelikle belediyeler tarafından açılan müze ya da anı evlerinin varlığını sürdürmesinin ne kadar pamuk ipliğine bağlı bir konu olduğunu, özellikle de kişilere ait özel koleksiyonlarla açılan belediye müzelerinin, beş yılda bir değişen belediye yönetimleri ve bunun doğal bir sonucu olarak allak bullak hale gelen kültür-sanat hizmetleri nedeniyle ne büyük bir riskle karşı karşıya olduğunu, müzecilik açısından son derece önemli olan kurumsallaşma ve sürdürülebilirlik olgularının bu ve buna benzer tehlike ve risklerle karşı karşıya olduğunu bir kez daha yakından görmüştük.

Ardından geçtiğimiz günlerde “İzmir Kitap Fuarı” adı altında yine birilerini zengin etmek amacıyla düzenlenen ticari faaliyetin tarihi ve doğal özellikleri nedeniyle koruma altındaki Kültürpark‘a ve İzmir‘deki kitapçılara verdiği zararları yerinde görmek amacıyla gittiğim Kültürpark‘ta eski Göl Gazinosu binası yerine inşa edilip İzmir Mutfak Müzesi adı verilen binada dört özel şahsa ait koleksiyondan oluşan geçici sergiyi gezerek aynı tehlike ve risklerin henüz müze olamamış bu girişim için de geçerli olduğunu fark ettim. (4, 5)

Söz konusu sergi, 1937 yılında geleneksel Türk mimarisini çağrıştıran eski Göl Gazinosu‘nun yıkılıp yerine yapılan ve Kültür ve Turizm Bakanlığı‘nca henüz müze ruhsatı verilmeyen soğuk görünümlü kimliksiz binada bulunuyor. Bu durumu en güzel şekilde binanın eski ve yeni halini gösteren aşağıdaki fotoğraflarda görebiliyoruz.

Hepimizin anılarında yer eden güzel duygularla hatırladığı o eski Göl Gazinosu‘ndan bugüne hiçbir şeyin kalmadığı bu yeni mekânda belediye başkanının sınıf arkadaşı ve eşi tarafından düzenlenen İzmir Mutfak Müzesi‘ni “nepotizm” adını verdiğimiz kayırmacılık sisteminin somut bir örneği olarak kabul etmemiz gerekiyor. Çünkü fiziki yapısı ve tarihi kimliği yok edilerek yeniden inşa edilen bu yeni binadaki İzmir Mutfak Müzesi, müzecilik konusunda eğitim alıp başarılı uygulamalar yapmış İzmir’in hak ettiği bir müze küratörü yerine amatör heveslerle işe girişen ve Cemil Tugay‘ın sınıf arkadaşı olması nedeniyle kısmeti açılan bir pratisyen hekimle gıda mühendisi olan eşi tarafından tasarlanıyor.

Aynı zamanda İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait Grand Plaza şirketinde yönetim kurulu üyesi olan pratisyen hekim Nejat Yentürk uzun zamandır yemek kültürü konusunda araştırmalar yapıp bir kitap yayınlamış; ayrıca, 1922 İzmir Yangını fotoğrafları, yemek kültürü ve parfüm gibi konularda koleksiyon sahibi olmakla birlikte; bugüne kadar profesyonel ve kurumsal ölçekte tek bir müze kurmamış ya da müze küratörlüğü yapmamış, gücünü belediye başkanının sınıf arkadaşı olmaktan alan oldukça hevesli bir amatördür.

Evet bugün 31 Aralık 2026 tarihine kadar açık kalacak olan bu sergi için koleksiyon sahipleriyle imzalanan protokollerde, uluslararası müzecilik pratiğinin etik kurallarından biri olan “geçici sergilere verilen özel koleksiyonlar için herhangi bir ücret talep edilmemesi” ilkesine ne ölçüde uyulup uyulmadığını ya da ABD ile Avrupa ülkelerindeki büyük kurumsal sergilerde yapıldığı gibi sergilenen özel koleksiyonlardaki malzemelerin sergi sonrasında daha da artacak değerleri üzerinden satışına belirli bir süre için kısıtlama getiren özel bir hükme protokollerde yer verilip verilmediğini bilmediğimizi de dikkate alarak… Çünkü bu istisnai uygulamanın nedeni, müzelerin, kamuoyu veya vergi dairesi tarafından, yakın gelecekte bir sanat eserini paraya çevirmeyi amaçlayan kâr amacı güden özel bir sanat koleksiyoncusunun fiili pazarlama kolu olarak görülmek istememeleridir. (6)

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin henüz müze olarak çalışma ruhsatı alınmamış bir binada 2 Nisan-31 Aralık 2026 tarihleri arasında açık kalmak üzere dört koleksiyon sahibinden mutfak malzemeleri alarak geçici bir sergi açmış olması belediyeye ait özel bir koleksiyonun henüz oluşturulmadığını, bu amaçla antikacılardan yapılan alımlara belediyenin içinde bulunduğu mali sıkıntılara rağmen devam edildiğini; ancak “İzmir Mutfak Müzesi’ni açtık” diyebilmek ve müze açılışı için zaman kazanmak amacıyla böylesi bir yola gidildiği anlaşılmaktadır.

Hele ki Cemil Tugay‘ın Karşıyaka Belediye Başkanı olduğu dönemde yine aynı sınıf arkadaşlığı çerçevesinde Bostanlı Çatı Kültür Merkezi ile Cordelion Mutfak Sanat Merkezi‘nde düzenlenen sergilerle festival etkinliklerine Cemil Tugay‘ın İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne geçmesi sonrasında aynı kültür ve sanat merkezlerinin fiilen iş yapamaz hale gelmesi, bu çiftin Karşıyaka Belediyesi‘nde danışman ve küratör olarak çalıştığı 2019-2024 döneminde mutfak ve yemek kültürü adına yaptıklarının da kurumsallık ve sürdürülebilirlik ilkelerinden uzak olduğu anlaşılmaktadır.

Uluslararası Müzeler Konseyi (ICOM) müzeyi somut ve somut olmayan mirası araştıran, toplayan, koruyan, yorumlayan ve sergileyen, bütün bunları yaparken kâr amacı gütmeyen, toplumun hizmetinde olan kalıcı bir kurum olarak tanımlıyor. O nedenle bir müze kendisinin ya da başkalarının koleksiyonlarını “bakın, bakın benim ne güzel cicilerim var!” mantığı ile sergilemeyip aynı zamanda kendi konusu ile ilgili araştırmalar yapar, bunun için malzeme ve bilgi toplar, bağışçılarıyla ilişkilerini yönetir, bulup topladığı bilgi ve malzemeleri korur, tarihi, toplumsal, ekonomik ve kültürel bağlamı içinde yorumlayıp sergiler, bu amaçla eğitimler düzenler.

Oysa İzmir Mutfak Müzesi‘nin sahibi İzmir Büyükşehir Belediyesi bugüne kadar bırakın somut olmayan miras bağlamında mutfak ya da yemek kültürü envanteri hazırlamamış, İzmir‘le ilgili yerel gastronomi ürünleri için şimdiye kadar Türk Patent ve Marka Kurumu‘ndan alınan toplam 38 coğrafi işaretten 2 tanesi Bornova, 2 tanesi Menderes, 1 tanesi Karabağlar, 1 tanesi Kınık, 1 tanesi Seferihisar belediyeleri tarafından alındığı halde İzmir Büyükşehir Belediyesi 2016 yılında sadece tek bir ürün (Çeşme Kavunu) için coğrafi işaret almış, bu ürünlerden sadece Bergama Kozak Çam Fıstığı, Avrupa Komisyonu tarafından korumalı menşe adı (PDO) statüsüyle AB Coğrafi İşaret Sicili‘ne kaydedilmiş, diğerleri için böyle bir sicil kaydı yapılmamış, coğrafi işaret almış ya da almamış gastronomi ürünlerinin korunması için herhangi bir çalışma, araştırma ya da yayın yapmamıştır.

Bir yanda gerçek bir ihtiyaç olarak ortada duran Kurtuluş Savaşı ve Ege Medeniyetleri Müzesi, diğer yandan da sınıf arkadaşının oyalanması için kolların sıvandığı İzmir Mutfak Müzesi…

Anımsayacak olursanız büyükşehir belediyesi eski başkanı Tunç Soyer‘in hizmet döneminde şair, yazar ve gazeteci Sunay Akın, Kültürpark‘taki eski Göl Gazinosu‘nda balmumu heykel müzesi kurmak istemiş; ancak bu hayalini Soyer‘in başkanlık döneminde gerçekleştirememişti.

Anlaşılan o ki, bu örnekte de görüldüğü gibi Kültürpark‘taki eski Göl Gazinosu geçmişte ve günümüzde yeni yeni müzeler açmak hayalini kuranları kışkırtan, onları baştan çıkaran bir özelliğe sahip olmuştur!

Ülkemizdeki mevcut mutfak müzelerine baktığımızda en büyük ve önemli müzenin Türk-Osmanlı mutfak kültürünün merkezi konumunda olan Topkapı Sarayı‘ndaki Matbah-Amire akla gelir. Padişah dışında her gün 4.000 ila 15.000 kişiye yemek pişirilen bu mutfaktaki dev bakır kazanlar, tombak yemek kapları, sürahi ve ibrikler, yaklaşık 10.700 parça Çin ve Japon porseleninden oluşan Çin dışındaki en büyük ve kesintisiz koleksiyon, zehir sezen Celadonlar ve mücevherli porselenler insanın aklını alan bir zenginliğe sahiptir.

Diğer önemli mutfak müzelerinin ise her biri ayrı bir yemek kültürüne sahip bölgede konumlanmış olan ve hepsi o illerin büyükşehir belediyelerine ait koleksiyonlara sahip Gaziantep‘teki Emine Göğüş Mutfak Müzesi, Şanlıurfa‘daki Hacıbanlar Evi Mutfak Müzesi, Antakya-Hatay‘daki Antakya Mutfak Müzesi ve Kahramanmaraş‘taki Dulkadiroğlu Tematik Mutfak Müzesi‘dir. Geriye kalan müzeler ise Aydın ve Kuşadası‘ndaki Oleatrium Zeytin ve Zeytinyağı müzeleri, Afyonkarahisar‘daki Sucuk Müzesi, Kars‘taki Boğatepe Peynir Müzesi, İstanbul/Esenyurt‘taki Pelit Çikolata Müzesi‘dir.

Mutfak müzelerinin yurdumuzdaki coğrafi dağılımına bakıldığında her birinin ayrı tarihi bir döneme ya da o il ya da bölgede var olup diğerlerinden farklılıklar gösteren ayrı bir yerel yemek kültürünü temsil ettiği görülür. Özellikle de Gaziantep, Şanlıurfa, Antakya-Hatay ve Kahramanmaraş‘taki mutfak müzeleri itibariyle…

Ama İzmir‘de bu anlamda Ege ve Akdeniz mutfağından ayrı ve farklı bir İzmir Mutfağı olmadığı için bu kültürü ortaya çıkarıp yaşatmak ve korumak adına bir müze açmak, “Kurtuluş’un ve Kuruluş’un Kenti” olarak adlandırılan İzmir‘de halkın uzun yıllardır talep ettiği bir Kurtuluş Savaşı Müzesi ya da Ege Denizi kıyılarında ortaya çıkan uygarlıkları vurgu yapacak bir Ege Uygarlıkları Müzesi gibi asıl ihtiyaçların dikkate alınmadığını göstermektedir.

O nedenle İzmir‘de, İzmir‘in de içinde yer aldığı Ege ya da Akdeniz mutfağından ayrı, ondan farklı bir mutfak/yemek kültürü olmadığı; ayrıca, İzmir‘de Müslüman Türk, Rum, Ermeni, Yahudi, Levanten mutfaklarıyla göçmen Girit ve Balkan kültürlerinden oluşan kozmopolit bir mutfak ve yemek kültürü olduğu; ayrıca, bu kültürlerin Ege ya da Akdeniz mutfağı kültürlerinden farkı olmadığı için sırf bunun için ayrı bir İzmir Mutfak Müzesi‘nin kurulmasına gerek olmadığını düşünüyorum.

Hepimizin bildiği gibi İzmir‘de yemek ve mutfak kültürü üzerine araştırmalar yapan birçok kurum ve kişi bulunmaktadır. Bunlardan ilk aklıma gelenler Ege, İzmir Ekonomi, Yaşar ve İzmir Katip Çelebi üniversitelerinin gastronomi ve mutfak sanatları bölümlerinde, Dokuz Eylül Üniversitesi Bergama ve Efes meslek yüksek okullarının aşçılık programı ile turizm ve otel işletmeciliği bölümleriyle Bakırçay Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü‘nde yemek ve mutfak kültürü üzerine çalışan birçok akademisyen, bilim insanı ve uzman bulunduğu halde; ayrıca, İzmir‘in basılı ve dijital gazete ve dergileri üzerinden tanıdığımız Ahmet Uhri, Nedim Atilla, Betül Öztürk gibi birçok isim yemek ve mutfak kültürü üzerine çalışıp yayınlar yaptığı, değişik kurumlarda projeler yürüttüğü halde İzmir Mutfak Müzesi‘nin tasarımında sadece Nejat ve Aybala çiftinden yararlanılmış olması böyle bir çalışmanın çok disiplinli yanıyla demokratik katılım özelliğini zedeleyen bir durum yaratmıştır.

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin tüm sergi ve müzeleri için tek bir katalog dahi düzenlenmemekte, bir kurumsal müze/sergi için büyük bir eksiklik oluşturan bu durum müze/sergi salonunun duvarlarına yerleştirilen panolardaki uzun yazılarla giderilmeye çalışılmaktadır. Oysa okuma alışkanlığının olmadığı ve bu durumun sosyal medya sayesinde daha da kötü hale geldiği bir toplumda sergiyi açıklamaya çalışan bu uzun yazıların tümü okunsa bile okuma süresi çok uzun olacağı ve bu da müze ya da sergi ziyaretçilerinde bıkkınlık ve yorgunluk yaratacağı için sergi ya da müzelerde ziyaretçiyi okuma tembelliğine sürükleyen, küratörün de işini basitleştirip fazla emek harcamamasına neden olan uzun yazılı açıklamalardan vazgeçilmesi uygun olacaktır.

Öte yandan uzun süredir İzmir‘de faaliyet gösteren Arkas Sanat Merkezi ve Folkart Galery gibi sanat kurumlarının tüm sergilerinde önceden hazırlanmış sergi/müze katalogları ziyaretçileri beklerken İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin tüm müze ve sergilerinde “kurumsal sergi/müze” olmanın koşulu olan kataloglar -ne yazık ki- hazırlanmamaktadır. Hazırlansa bile, APİKAM‘ın düzenlediği “İzmir Fotoğrafhanesi” sergisinde olduğu gibi küratör tarafından hazırlanıp İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nce basılan katalog sergi küratörünün eseriymiş gibi sunulmaktadır. Oysa o sergi İzmir Büyükşehir Belediyesi gibi büyük bir kuruma ait ise o kataloğun ya da kitabın da o kuruma ait olduğu bilinmeli ve tanıtımı kurum yöneticilerince yapılmalı, sergi küratörünün kitabıymış gibi küratörün kişisel reklamının malzemesi olarak kullanılmamalıdır.

Kıssadan hisse adına;

Şayet sınıf arkadaşlığı ilişkilerine önem veren bir belediye başkanı iseniz ve bu arkadaşlardan biri yemek ve mutfak kültürü konusunda kendince araştırmalar yapıp kitaplar yazıyorsa, bu amaçla koleksiyon sahibi olup diğer koleksiyon sahipleri ve müzayede kurumlarıyla ticari ilişkiler kuruyorsa sırf onu memnun etmek için adeta bir çocuğun eline verilen oyuncakla oyalayıp eylemek için; ayrıca, arkadaşınızın koleksiyonundaki bazı malzemeleri sergileyerek bu malzemelerin piyasa değerini arttırmak istiyorsanız onun elindeki koleksiyon parçalarına göre sergi ve müzeler kurmasını sağlar; böylelikle, sahip olduğunuz kısıtlı kamu kaynaklarını arkadaş hatırına israf eder durursunuz…

Bir de belediye başkanı olmadan önce, özellikle de hazırladığınız seçim beyannamesinde belediye müze ve sergileri konusunda herhangi bir öngörüde bulunmamışsanız, üstüne üstlük göreve geldikten sonra belediyelerin anayasası niteliğindeki stratejik planla yıllık performans programlarında mutfak müzesi benzeri müzeler kuracağınızı belirtmemişseniz, bunun dışında belediyenin kültür ve sanat politikaları ile ilgili temel bir belgenin yokluğunu göreve geldiğiniz tarihten 2 yıl 1 ay 6 gün sonra fark edip 6-7 Mayıs 2026 tarihlerinde İzmir Kültür Politikaları adıyla bir çalıştay düzenleyip orada konuşulanları yine aradan 4 ay 21 gün geçmiş olmasına rağmen halen İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür Politikaları Belgesi haline dönüştürememiş ve bu belgeyi kamuoyu ile paylaşmamışsanız;

Emin olun, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay‘ın ve belediyede önemli görevlere getirdiği sınıf arkadaşlarıyla onların eşlerinin aday gösterilmeyip ya da seçimi kazanamayıp belediyeden ayrılmak zorunda kaldığı günün hemen ertesinde, aynen kendisinin 100. Yıl Kurtuluş Savaşı Anı Evi‘ne yaptığı gibi ya o müzenin kapısına kilit vurulur ya da adı değiştirilip başka bir müzeye dönüştürülür; böylelikle “bir heves, bir kalas” mantığıyla yapıp eylediklerinin üstü bir kalemde çizilip unutulur…

Belki de bir önceki belediye başkanının başına geldiği gibi hakkınızda soruşturmalar açılıp ağır cezalarla ödüllendirilirsiniz ve böylelikle hem kendinizin, hem de değer verdiğiniz aile büyüklerinizin adı bu kötü olaylardan etkilenir…

Çünkü belediye başkanlarıyla onlara yakın liyakatsiz ekiplerin, tıpkı Tunç Soyer ve ekibinin başına gelenlerde olduğu gibi, hem kendi adlarını hem de ürettikleri hizmetleri kurumsallaştırıp sürdürülebilir hale getirebilmesi öylesine kolay acemi amatörlerin işi değildir…

…………………………………………………………………………………………………………………………………………….

(1) Ali Rıza Avcan, “Kurtuluş Savaşı 100. Yıl Anı Evi, yok edilmeyip geliştirilmeli ve bir müze haline getirilmelidir!”, Kent Stratejileri Merkezi, 7 Ekim 2024, https://kentstratejileri.com/2024/10/07/kurtulus-savasi-100-yil-ani-evi-yok-edilmeyip-gelistirilmeli-ve-bir-muze-haline-getirilmelidir/

(2) Ali Rıza Avcan, “Kurtuluşun ve Kuruluşun Kenti İzmir’deki 100. Yıl Kurtuluş Savaşı Anı Evi Sergisi’nin Başına Gelenlerin Gerçek Nedeni”, Kent Stratejileri Merkezi, 10 Şubat 2025, https://kentstratejileri.com/2025/02/10/kurtulusun-ve-kurulusun-kenti-izmirdeki-100-yil-kurtulus-savasi-ani-evi-sergisinin-basina-gelenlerin-gercek-nedeni/

(3) Ali Rıza Avcan, “Kütüphane mi yoksa etüt merkezi mi?”, Kent Stratejileri Merkezi, 4 Mayıs 2026, https://kentstratejileri.com/2026/05/04/kutuphane-mi-yoksa-etut-merkezi-mi/

(4) “İzmir Mutfak Müzesi ile yemek kültürüne yolculuk“, İzmir Büyükşehir Belediyesi, 6 Nisan 2026, https://www.izmir.bel.tr/tr/Haberler/izmir-mutfak-muzesi-ile-yemek-kulturune-yolculuk/58322/156

(5) “İzmir Mutfak Müzesi Açılışa Doğru Sergisi”, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür Sanat Şube Müdürlüğü, https://kultursanat.izmir.bel.tr/event/izmir-mutfak-muzesi-aclsa-dogru-sergisi/6c42f24c-82ac-471c-835d-cc1f9af29c91

(6) Michel Duffy, “Lending Art and Collectibles to Museums”, Merrill A Bank of America Company, September 9, 2026, https://www.ml.com/articles/lending-art-and-collectibles-to-museums.html

“İzmir’de Kültürün Rotası Çiziliyor, İzmir Büyükşehir Belediyesi“, https://www.izmir.bel.tr/tr/Haberler/izmir-de-kulturun-rotasi-ciziliyor/58567/156

“Başkan Tugay: Kültür bir hak, aynı zamanda kalkınmadır, İzmir Büyükşehir Belediyesi“, 7 Mayıs 2026, https://www.izmir.bel.tr/tr/Haberler/baskan-tugay-kultur-bir-hak-ayni-zamanda-kalkinmadir/58565/156

Yararlanılan Kaynaklar

(1) 21.07.1983 tarih, 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu, 23.07.1983 tarih, 18113 sayılı Resmi Gazete,

(2) Özel Müzeler ve Denetimleri Hakkında Yönetmelik, 22.01.1984 tarih, 18289 sayılı Resmi Gazete,

(3) Müzeler İç Hizmetler Yönetmeliği, Kültür ve Turizm Bakanlık makamının 30.04.1990 tarih, 1578 sayılı onayı ile yürürlüğe girmiştir.

(4) Askeri Müzeler Yönetmeliği, 30.09.1984 tarih, 18531 sayılı Resmi Gazete,

(5) Milletlerarası Müzeler Konseyi (İCOM) Türkiye Milli Komitesi Yönetmeliği, 11.12.1970 tarih, 13691 sayılı Resmi Gazete,

(6) Ulusal Müze Başkanlıklarının Kuruluş ve Görevleri Hakkında Yönetmelik, 11.11.2005 tarih, 25990 sayılı Resmi Gazete,

(7) İzmir Büyükşehir Belediyesi 2025-2029 Dönemi Stratejik Planı,

(8) İzmir Büyükşehir Belediyesi 2025 ve 2026 yılları performans programları,

(9) Antakya Ticaret ve Sanayi Odası Mutfak Müzesi Projesi, Cilt 1-2, Antakya 2011.

(10) Priscilla Mary Işın, “40 Yıllık Hayalim Şimdi Gerçekleşiyor”, Şubat 2018, Nadir Kitap, https://www.nadirkitap.com/mary-isin-ropartaji-blog15.html

(11) Nuray Pehlivan, “Koleksiyoner Aybala Yentürk: Koleksiyonculukta ‘istifleme’ yoktur”, Gazete Duvar, 21 Haziran 2021, https://www.gazeteduvar.com.tr/koleksiyoner-aybala-yenturk-koleksiyonculukta-istifleme-yoktur-haber-1525572

İyi bir araştırmacı olabilmek…

Ali Rıza Avcan

Eski adıyla Mekteb-i Mülkiyye, yeni adıyla Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi‘ndeki lisans eğitimini 1976’da bitirerek “ben artık 1976 mezunu bir Mülkiyeliyim” deme hakkına kavuşmakla birlikte; henüz taze, toy, yeni bir mezun olma utangaçlığıyla bu ifadeyi yıllarca söyleyemediğimi hatırlıyorum. Ama artık aradan 50 yıl geçtikten sonra Mülkiye camiasının gelenekleri çerçevesinde, önümüzdeki 4 Aralık 2026 tarihinde Siyasal Bilgiler Fakültesi ile Mülkiyeliler Birliği Genel Merkezi‘nin ortaklaşa düzenleyeceği etkinlikte 50. mezuniyet plaketini alacak kocamış bir “abi” olarak eskidiğimi; ancak, bu arada o yıllarda bilim adına öğrendiğim neredeyse her şeyin geçersiz hale geldiğini görüp çaresizlik hissetmeye başlamıştım.

Eski adıyla Mekteb-i Mülkiyye, yeni adıyla Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi…

Kendimi artık büyümüş; hatta, kocamış hissettiğim ve aradan geçen 50 yılın muhasebesini yaptığım son günlerde bir de karşıma sevgili Haydar Bayak kardeşimin oğlu ile birlikte çekildiği bir fotoğraf çıkmaz mı!!! Sevgili Haydar‘ın oğlu Rüzgar, Mülkiye‘ye kaydını yaptırdıktan sonra taze bir Mülkiyeli, daha yerinde bir isimle “tüllâbın” yeni bir üyesi olarak babasını almış bizim okulun önünde fotoğraf çektirmiş, Haydar da bunu Facebook‘ta paylaşmış ve oğlu Rüzgar iyi bir seçim yaptığı için yüzlerce kutlama mesajı almıştı… Kendisini ve babasını kutladıktan sonra düşündüm ki; bir yanda okula girişinden bu yana 54, mezuniyetinden bu yana 50 yıl geçip tüm yapamadıklarına rağmen övünüp böbürlenen biri var, diğer yanda da taptaze, “0 kilometre” yeni, genç bir umut olarak esecek yeni bir Rüzgar var… O nedenle Rüzgar‘ın devamlı esmesini; hatta bir fırtınaya dönüşerek bizlerin yapamadığını yapmasını diledim…

Bu arama bütün bu eskime, yıllanıp demlenme ve hatta daha da ileriye giderek bir dinozor gibi çöp kutusuna atılma hallerine rağmen bir Mülkiyeli olarak “Önce Türkiye, Önce Dünya, Sonra Mülkiye” anlayışını devam ettirmekten, onca eziyet, haksızlık ve kötülüklere rağmen omurgalı bir insan evladı olarak bu sloganı, dünyanın ve Türkiye‘nin daha da kötüleşen durumuna rağmen tüm yaşamım boyunca hayata geçirmiş olmaktan kıvanç duyuyor ve seviniyorum…

Evet, şimdi yarım asırlık kocamış bir Mülkiyeli olarak aynı yıl mezun olan arkadaşlarımla birlikte 4 Aralık 2026 tarihinde yapılacak kutlamalara hazırlanıyor, 1975-1976 dönemindeki toplumsal olaylarda arkadaşlarımızın yaralanıp ölmesi nedeniyle yapamadığımız geleneksel “İnek Bayramı” nedeniyle düzenleyemediğimiz “Kazgan” dergisini çıkarmaya çalışıyoruz. Aradan 50 yıl geçtikten sonra arkadaşlarımın desteği ile hazırlanması görevini üstlendiğim bu yıllıkta 50, 55’lik yıllık anılarımızı hatırlayıp birbirimize anlatmaya çalışıyor, unuttuğumuz birçok şeyi hep birlikte hatırlıyoruz. Hem de öğrencilik yıllarında bizi birbirimizden ayıran kamplaşma, ayrılık ve çatışmalara rağmen… İşte bu anlamda, bugün önce sizlerle paylaştığım iki anımı benden sonra gelecek yeni Rüzgar‘ların iyi bir araştırmacı olması için, fark etmeden katıldığım ülkemizdeki ilk kamuoyu araştırması üzerinden bilgiler verip önerilerde bulunmaya çalışacağım.

Bu bağlamda bugün size “bilgiye yolculuk” anlamında 51 ve 54 yıllık iki anımı anlatmak istiyorum:

İlk anım 1972 yılı ile ilgili… Üniversitenin 1. sınıfı ve Büyük Anfi‘deki ilk derslerimizden biri… Sevgili hocam Muammer Aksoy bize “üniversite” sözcüğünün etimolojik kökenini ve ne anlama geldiğini anlatıp bize üniversite ve üniversiteli olma bilinci kazandırmaya çalışıyor…

Büyük bir kütüphanede kitap raflarının önünde duran bir kadın ve bir erkeğin tasviri. Kadın, kitaplara bakarken düşünceli bir ifade takınmış; erkek ise rafların arasında duruyor ve düşünceli görünümde. Arka planda, masalarda çalışan insanlarla dolu geniş bir kütüphane alanı var.
Bilgiyi aramak, araştırmak ve bulmak…

O ilk derste “üniversite” sözcüğünün anlamını kavratmak için kullandığı bir metafor vardı: Büyük, binlerce kitabı barındıran bir kütüphane… Şöyle demişti bize: “Çocuklar kendinizi aynen Batı ülkelerindeki kütüphaneler gibi büyük, binlerce, milyonlarca kitabın olduğu bir kütüphanede hayal edin… Ve bir üniversiteli olarak aradığınız kitabın o müthiş büyük kütüphanenin hangi rafında olduğunu düşünün… Evet çocuklar, üniversiteli olmak demek, aradığınız kitaba; yani bilgiye nerede ne şekilde ulaşabileceğinizi, bunun yolunu yöntemini bilmektir”…

Ve ben de adeta kulağıma küpe ettiğim bu metafor üzerinden bir araştırma öncesinde o araştırma ile elde edeceğim bilgiye o kütüphanenin hangi rafında olduğunu önceden bildiğim kitabı edinerek ulaşmaya çalışır, bilgiye ulaşmanın da ayrı yetenek ve beceri gerektirdiğini düşünürüm..

Gelelim ikinci anıya… Yıl 1976… Mülkiye‘deki lisans eğitiminin üçüncü yılında, Siyaset ve İdare Bölümü‘nün başarılı bir öğrencisiyim… Hem derslerimi, hem de hocalarımı seviyor, ders saatleri dışındaki zamanı hocalarımla geçirerek normal eğitime ek yeni şeyler öğrenmeye çalışıyorum…

O anlamda sevip saydığım hocalarımdan biri de Siyasal Davranış dersime gelen ve beni bir anne gibi sevip sahiplenen Siyasal Davranış Kürsüsü başkanı Prof. Nermin Abadan Unat‘tı…

Eğitim döneminin ikinci sömestrinde Nermin Hoca bana “Milliyet gazetesi adına bir araştırma yapacağız. Bu araştırmada saha elemanı olarak çalışmak ister misin” diye sorduğunda balıklama bu işin içine atlamış ve oluşturulan iki saha ekibinden birinin sorumluluğunu üstlenmiştim.

Eski bir Milliyet gazetesi başlığı, tarih ve sayfa bilgileriyle birlikte kamuoyu anketi duyurusu.
Milliyet Gazetesi: 26 Eylül 1975

Milliyet Gazetesi adına yapılacak araştırmanın konusu ise 12 Ekim 1975 tarihinde yapılacak olan kısmi senato ve milletvekilliği seçimlerinde 7 adet senatörün seçileceği Ankara iliyle sınırlıydı. Gazetenin sağlayacağı 34.000.- liralık destek karşılığında bizler de Ankara kent merkezi ile ilçe ve köylerde anketler yaparak hangi partinin hangi oranda oy alabileceğini belirlemeye çalışacaktık.

1973 yılı verilerine göre Ankara ilinde 786.398 adet seçmen olduğu için 1/1000 oranında katmanlı tesadüfi örnek yöntemiyle toplam 787 seçmen üzerinde yüz yüze görüşme tekniği ile anket çalışması yapılacaktı. 787 seçmenin ne kadarının köylü, ne kadarının kasabalı, ne kadarının gecekondu ve ne kadarının da büyük kentli olması gerektiği istatistiksel verilerden yararlanılarak saptandı. Daha sonra da anketçiler olarak köylere, kasabalara ve mahallelere dağıldık.

Yapılan hesaplara göre 1975 yılının Eylül ayı içinde 787 anketten, 477’sini Ankara‘nın merkez ilçelerinde, 89’unu merkez-dışı ilçelerinde olmak üzere 566’sını Ankara kent merkezindeki 4 ilçe ve 11 mahallede, 221’ini de Güdül, Ayaş ve Şereflikoçhisar‘ın 13 köyünde yapacaktık.

Hiç unutmam ben saha çalışma ekibinin sorumlusu olarak Ankara kent merkezindeki Etlik mahallesine gitmeden önce o mahallede direniş komitesi kurup mahalleyi faşistlerden koruyan devrimci arkadaşlara giderek izin istemek zorunda kalmıştım. Tabii ki Mülkiyeli bir öğrenci olarak istediğim bu izin sonucunda o mahallede anket yapmamız mümkün olmuş, o devrimci arkadaşlar da yaptığımız çalışmalara yardımcı olmuşlardı.

Köylerde yaptığımız çalışmalardan hatırladığım diğer bir anım ise Şereflikoçhisar‘ın bir köyünde yaptığımız çalışmayla ilgilidir. O gün hiç unutmam, yanımdaki hocam Ahmet Taner Kışlalı ile birlikte dolaşıp anket yapacak birilerini ararken bir sürü köpeği saldırıp paçamı dişleyerek ısırmaya çalışmıştı. Ben tabii ki beklemediğim bu saldırı nedeniyle paniklemiş haldeyken sevgili Ahmet Taner, “Ali Rıza çömel ve hareketsiz kal” diyor, bir yandan da köpeğin sahibini bulmaya çalışıyordu. Nihayet köpeğin sahibi kadın gelip olaya müdahale ettiğinde köpeği uzaklaştırılabilmiş ve ben de yaşadığım şoktan kurtulmuştum.

Bir grup insanın açık bir alanda, uzakta hayvan sürüsüyle sohbet ettiği bir siyah beyaz fotoğraf.
Köylerdeki anket çalışması: Serap Balaman, Ahmet Akal, Necdet Akyıldız ve Dr. Doğu Ergil…

Anket çalışması sırasında tanışıp birlikte çalıştığım değerli bir insan da, sosyal antropoloji alanındaki çalışmalarıyla tanınan Prof. Dr. Ali Rıza Balaman ve onun kızı Serap Balaman‘dı.

Saha çalışmasının başarıyla bitmesi sonrasında bizleri evlerimize göndermeye kalktıklarında ise araştırmanın bundan sonraki aşamalarına da katılmak istediğimi söyleyerek hem bu verilerin üzerinde sırayla (0) ve (1) yazılı veri kartlarının nasıl işlendiğini, bu kartların o tarihlerde büyük bir dolap hacmindeki ODTÜ bilgisayarlarına nasıl yüklenip dakikalar sonrasında traktör denilen yazıcılardan uzun şeritler halinde çıktığını, bu verilerin farklı değişkenleri dikkate alarak nasıl tablo haline getirildiğini ve nasıl yorumlanması gerektiğini öğrenmiş, böylelikle daha sonraları faşistlerce öldürülen ODTÜ Bilgisayar Bölümü yöneticisi Necdet Bulut ile tanışıp birlikte çalışma fırsatını yakalamıştım.

Bütün bu çalışmaların sonuçları ise Milliyet Gazetesi‘nin 26 ve 27 Eylül 1975 tarihlerinde “Kim Kime Niçin Oy Veriyor? Milliyet’in 1975 kısmi Senato ve Milletvekilliği Seçimleriyle İlgili Kamuoyu Anketi, 29 Eylül Günü Başlıyoruz” şeklindeki duyurusuyla 29 Eylül-11 Ekim 1975 tarihleri arasında 11 bölüm halinde kamuoyu ile paylaşılmıştı.

Tarih 13 Ekim 1973, Milliyet gazetesi manşeti; CHP ve AP sonuçlarıyla ilgili tablo ve açıklamalar.

Yaşamımın daha sonraki yıllarında her aşamasına katıldığım bu araştırmanın Türkiye‘de bilimsel yöntemlerle yapılan ilk kamuoyu yoklaması olduğunu öğrenip daha bir sevinmiş, daha bir onurlanmıştım.

Ardından 4. sınıfta yine hocam Nermin Abadan Unat‘ın lisans ödevi olarak verdiği “Çocuğun Politik Sosyalizasyonu” araştırmasını yine bu kamuoyu yoklamasında öğrendiklerimi tekrarlayarak, bu kez Ankara‘nın Abidinpaşa, Yenimahalle, Kızılay Devlet mahallesi ve Çankaya‘daki 4 ilkokulda toplam 282 beşinci sınıf öğrencisine anket uygulayarak tekrarlamış; böylelikle araştırma örnekleminden tasarımına, saha uygulamasından yorum ve değerlendirme aşamalarına kadar tüm bir araştırmanın aşama ve yöntemlerini öğrenmiştim.

Nitekim bu ilk bilgi ve deneyimler yaşamımın daha sonraki evrelerinde çok işe yaramış, ülkemizin Sonar K, PR Medya, Stratejipoll ve Etik Araştırma gibi araştırma şirketlerinde araştırma tasarımı, özellikle de derinlemesine görüşme yöntemleriyle çalışmalar yaparak iyi bir araştırmacı olmanın keyfini yaşamış, ancak bugünkü bazı kamuoyu araştırması şirketleri gibi sonuçlar üzerinde manipülasyonlara başvurduklarında da istifa ederek ayrılmayı kendime ilke edinmiştim.

Kıssadan hisse niyetine;

Bizlerin o tarihlerde bilim adına, barış, özgürlükler, demokrasi ve tüm insanlık değerleri adına öğrendiğimiz adeta her şey kuralsızlığın, gerçek dışılığın geçerli olduğu günümüzde tümüyle yok edilmiş ya da etkisiz kılınmış olsa da doğru bilgiye ulaşmanın akılcı ve bilimsel yöntemleri iyi ki değişmiyor, değiştirilemiyor…

İşte o nedenle ne mutlu bize, bizlere, ne mutlu bu bilinçle yetişmiş insanlara, Mülkiyeli büyüklerime ve kardeşlerime demekten kendimi alamıyorum….

Mehmet Bedrettin Kökten’in İzmir çizimleri…

Ali Rıza Avcan

Restoratör yüksek mimar, ressam, grafik tasarımcısı ve akademisyen Mehmet Bedrettin Kökten, her ne kadar İstanbul‘da doğmuş ve mezarı şimdi doğduğu o kentte olsa da, İzmir için önemli bir isimdir… Facebook’ta halen faal olan kişisel sayfasındaki bilgilere göre 24 Ocak 1922 tarihinde doğmuş ve yaşamının 44 yılını mesleği gereği İstanbul ve yurdun değişik bölgelerinde geçirmiş olmakla birlikte; 1966’dan 2008’e kadar; yani 42 yıl süreyle İzmir‘de yaşamış, böylelikle neredeyse yaşamının yarısını İstanbul‘da, diğer yarısını da İzmir‘de geçirmiş büyük bir değerdir. (1)

Doğup büyüdüğü İstanbul açısından önemi, Milli Eğitim Bakanlığı Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü Anıtlar Şubesi Restorasyon ve Onarım Bürosu ve Vakıflar Genel Müdürlüğü gibi değişik kamu kurumlarında çalıştığı dönemde Osmanlı Dönemi tarihi eserlerinin, özellikle de Bursa‘daki Yeşil Medrese, Muradiye Medresesi, Emir Sultan Külliyesi gibi tarihi eserlerin restorasyonu konusunda ortaya koyduğu son derece başarılı çalışmalardır.

İzmir açısından önemi ise mimarlık eğitimi alanındaki çalışmalarıyla kentin dört bir yanına serpiştirdiği eserlerden ve özellikle İzmir‘deki eski yapılarla eski yaşamı ele alan son derece özgün çizimleridir… Nitekim bugünkü yazımın konusu da bu çizimleri sizlerle paylaşma dileğimdir…

O nedenle sizlere Mehmet Bedrettin Kökten‘in yaşamı, değişik kentlerde mimarlık ve restorasyon alanında neler yaptığı, hangi eserleri ortaya koyduğu ve kişisel özellikleri ile ilgili bilgiler vermeyip bu görevi Prof. Dr. Hikmet Gökmen‘in 1998 yılında Egemimarlık dergisi adına Mehmet Bedrettin Kökten ile yaptığı harika bir röportajın tümünü sizlerle paylaşarak yerine getirmek istiyorum. (2)

İzmir olarak Mehmet Bedrettin Kökten‘den bizlere kalanlar ise başta Kültürpark‘taki çeşme yapısı olmak üzere bugün kızı Hande Kökten‘in oturduğu Karşıyaka‘daki İpek Apartmanı, tasarımını geliştirdiği TC Merkez Bankası İzmir Şubesi binası, İzmir Vakko Mağazası, Egemak Oto Bakım Merkezi ve Tansaş Narlıdere Alışveriş Merkezi ile Uluslararası İzmir Fuarı için hazırladığı T. Emlak Bankası, Suudi Arabistan, Ürdün, Mobil ve Tariş pavyonlarıdır.

Tasarımı Mehmet Bedrettin Kökten tarafından yapılan Kültürpark çeşmesi…
TC Merkez Bankası İzmir Şubesi projesindeki Mehmet Bedrettin Kökten imzalı imaj… (Kaynak: SALT Araştırma Ali Saim Ülgen Arşivi)

Ama sonuçta eğri oturup doğruyu söylememiz gerekirse;

Mehmet Bedrettin Kökten’in Eski İzmir’e ve bu kentteki kültürel mirasa ilişkin çizimleri bugün itibariyle çok değerli olmakla birlikte; Eski İzmir’den hiçbir izin bırakılmadığı bugünkü İzmir’in estetikten uzak, çarpık yapılaşmasına; özellikle de yapsatçılığa dönüşen mimarlık mesleği adına 1. Kordon, Karşıyaka ve Konak-Üçkuyular hattındaki Çin Sedlerinde ortaya konulan kent suçlarına bakıldığında -ne kadar iyiniyetli olurlarsa olsunlar- bu kötü manzarada mimarların da payı olduğunu kabul edip; şehrin planlanması, rantın kentin egemenleri adına yeniden dağıtılması ve mimari tasarım-uygulamalarında ortaya çıkan işbirliklerinin Koca Sinan’ı bile mezarında ters çeviren kötülükleri beraberinde getirdiğini kabul etmemiz gerekiyor….

…………………………………………………………………………………………………………………………………………….

(1) https://www.facebook.com/bedri.kokten

(2) Hikmet Gökmen, “Bedri Kökten”, Egemimarlık Dergisi, 95/1, 25. sh.14-18

Mehmet Bedri Kökten‘i ve eserlerini daha iyi tanımak için yararlanılabilecek diğer kaynaklar:

1) Mehmet Bedrettin Kökten, https://www.izmir-smd.org.tr/Uyeler/8/Mehmet-BedrettinKokten-1921—2008-

2) Ömer Durmaz, “Bedri Kökten”, https://cts.gov.tr/article/9248

3) İpek Apartmanı, https://izmirkentbellegi.yasar.edu.tr/ipek-apartmani/

4) Sanatçı Bedri Kökten, https://www.izmirsanatdefteri.com.tr/tr/sanatci-bedri-kokten/51

5) Türk reklamcılığının gelişimine katkı sağlayanlar, Reklaminsan, Türk Reklamcılar Ansiklopedisi, https://reklaminsan.com/turk-reklamciliginin-gelisimine-katki-saglayanlar/genclere-tavsiyem-bu-meslekte-bol-kitap-karistirsinlar-gezsinler-yorulmadan-sorsunlar-serbest-elle-cizgiyle-renkle-akademik-bir-hava-icinde-cizsinler

Kadifekale’den İzmir, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
İzmir Saat Kulesi, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
Belhomme Köşkü (Bornova Belediyesi Atatürk Kitaplığı), Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
Buca’daki Gavrilli (Pengelli?) Köşkü’nün restorasyon öncesindeki hali, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten, 1998….
İzmir, Rıhtım Caddesi, 20. yüzyıl başı, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
İzmir/Rum Mahallesi, Alsancak, 19. yüzyıl, Çizim: MehmetBedrettin Kökten…
İzmir/Kemeraltı Çarşısı, 19. yüzyıl sonu, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
İzmir/Türk Mahallesi, Tilkilik, 19. yüzyıl, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
Bornova’daki Paggy Köşkü, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
Karşıyaka’daki Löhmer Köşkü, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
İzmir/Çakaloğlu Hanı, 18. yüzyıl, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
İzmir/Kızlarağası Hanı, 18. yüzyıl, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
Eski İzmir Postahane (Eski Posta Paket) Binası, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten
İzmir Şehir Tiyatrosu (Eski Türkocağı), 1996, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
İzmir Vakıflar Bankası Binası, 1996, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
İzmir Osmanlı Bankası /Büyük Kardıçalı Hanı, 1996, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
Buca’daki Forbes Köşkü, 1994, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
İzmirli avukat Baha Yörük’ün uzun yıllar yaşadığı Russo Köşkü, 1994, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
Bornova’daki ünlü Pandispanya Köşkü, (Şu sıralar Ege Üniversitesi tarafından kullanılıyor),1994, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
Bornova’daki yıllanmış restorasyon öyküsü ile tanınan Patterson Köşkü, 1994, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten
Bugünlerde “Durmuş Yaşar Köşkü” olarak bilinen Alliotti Köşkü, 1994, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
Karşıyaka’daki Pennetti Köşkü, 1994, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
Karşıyaka’da 1976-1978 döneminde yıkılarak yerine Çağlayan apartmanının yapıldığı ikiz İplikçizade (Alyotti) Köşkü, 1995, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
Buca Guest Evi, 1995, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
Buca’daki Barff Köşkü, 1995, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
Şimdilerde Karşıyaka Öğretmen Evi olarak bilinen Petrocochino Kulübü, 1995, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
Bornova Murad Köşkü, 1995, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
Buca Rees Köşkü, 1995, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…

Eski İzmir çizimleri…

TMMOB Mimarlar Odası İzmir Şubesi’nin Egemimarlık dergisinden…

“Tarih İçinde İzmir” serisi, Bedri Kökten Aile Arşivi….

Bedri Kökten’in 8 yaşındayken çizdikleri…

Sümerbank ve Ziraat Bankası için yapılanlar…

Yaşamımızdaki 104. ve 10. yılların değeri…

Ali Rıza Avcan

Bugün 9 Eylül 2026… İzmir‘in ve Anadolu‘nun emperyalizmin emrindeki orduların işgalinden kurtuluşunun 104. yılı…

9 Eylül 1922 anısına yapılıp 30 Nisan 1926’da balık yatakları oluşturulsun düşüncesiyle Karaburun açıklarında batırılan 9 Eylül Vapuru… Tarihi, kültürel mirasın balıklar uğruna yok edilmesi…

Aynı zamanda da 9 Eylül 2016 tarihinde kurulup bugüne kadar -bu yazı dahil- 1.082 adet yazının paylaşıldığı Kent Stratejileri Merkezi‘nin 10ncu yaşını doldurup 11’inden gün almaya başladığı bir bir yılın başlangıcı…

Karşınızda 10 yaşını doldurmuş meraklı, öğrenmeye aç ve devamlı doğru bilginin peşinden koşup bunu paylaşmak isteyen yetişkinliğe aday bir çocuk, bir gelecek var!

O nedenle bu bloğun kişisel sahibi olarak kendimi ve asıl sahibi okuyucularımı kutlamam gerekiyor…

10 yıldır devam eden beraberliğimiz çerçevesinde burada toplam 1.081 adet yazıyı kaleme alıp paylaşmışız ve bu paylaşımlar (bu yazıyı kaleme aldığım 8 Eylül 2026 itibariyle) 703.487 kez görüntülenmiş, 503.307 ziyaretçimiz olmuş, yazdıklarımız 620 kez beğenilmiş ve 224 adet yorum yazılmış…

Tabii ki buradaki yazıları paylaştığım Facebook‘taki kişisel hesabımla kurduğum ya da yönettiğim dört ayrı grupta; ayrıca, Kent Stratejileri Merkezi adıyla açtığım X, Linkedin, Instagram ve WhatsApp gibi sosyal medya platformlarında yapılan beğeni ve yorumlar bunun dışında kalmak üzere…

Evet, biliyorum Türkiye gibi bir ülkede ve İzmir gibi bir kentte 9 Eylül 2016’dan bu yana hiçbir yerden mali yardım almadan bağımsız bir tutumla bir kişisel bloğu bu kerte ilgi görecek şekilde ayakta tutup sürdürmek zor bir iş ve bu zor işi başardığımız için hem kendimi hem de okuyucularımı kutlamak istiyorum.

Vittorio Pisani’nin İtalyan hükümetinin siparişi ile yaptığı tablolardan biri… Sırf Yunan’ın yerine İtalyan’ın tercih edilmesi adına…

Bu önemli gün; yani, İzmir‘in işgal edildiği 15 Mayıs 1919 Perşembe ve işgalden kurtulduğu 9 Eylül 1922 Cumartesi günleri itibariyle tarihi gerçeklerden bihaber kişi ya da çevrelerin bilerek ya da bilmeyerek yaptığı bir yanlışlığa dikkat çekerek bu işin hiç de söylendiği gibi olmadığını dile getirmek istiyorum.

Emperyalizmin emrindeki Yunan ordusunun 15 Mayıs 1919 ve izleyen tarihlerde gerek İzmir rıhtımında gerekse diğer Ege kentlerinde ve kasabalarında yaptığı insanlık dışı hareketleri, vahşeti aslında hepimiz biliyor, kabul ediyor ve barıştan yanlıları olarak bu zulüm ve eziyetleri lanetliyoruz…

Ama bir de bakıyoruz ki, işgalin olduğu anlarda aslında orada olmayan, babası İzmir‘deki İtalyan okulunda müdür olarak çalışan İtalyan asıllı ressam ve illüstratör Vittorio Pisani eline paletini ve boyalarını alarak işgalci Yunan Ordusu‘nun yaptığı zalimlikleri resmeden 10 adet tablo yapıyor ve bu tablolardaki öldürme, yaralama, eziyet ve işkence görüntüleri kullanılarak Yunan Ordusu‘nun İzmir‘i işgaline karşı çıkılarak dünya çapında propaganda yapılıyor…

Aynı ressam işgal sonrasında Türkiye‘de iş bulup Tariş gibi kooperatiflerin afiş ve tablolarını yapıp ardından da İtalya‘ya gidiyor ve “La Tribuna Illustrata della Domenica” isimli resimli haftalık derginin kapaklarına o yıllardaki Mussolini İtalyası‘nın havasına uygun militarizm kokan 4.000’den fazla illüstrasyon çiziyor, o günlerde Habeşistan‘a saldıran İtalyan ordusunun kahramanlıklarını resmediyor, ordunun birçok birimi ve özellikle Ulusal Güvenlik Gönüllü Milisleri adına kartpostallar yapıyor, eserleri Jandarma Tarihi Müzesi (Museo Storico dell’Arma dei Carabinieri)’nde sergileniyor ve bu dönemde Mussolini ve taraftarlarıyla başı hiç derde girmiyor. Kısacası o ortamda kendisinden ne isteniyorsa onu yapıyor, İtalyan faşizmine hizmet ediyor…. (1)

Üstüne üstlük o dönemlere Mustafa Kemal Atatürk hayranı olduğu söylenen Kavalalı Mehmet Ali Paşa ailesinden gelen babası Mısır Hıdivi Hüseyin Kamil Paşa, annesi Melek Sultan olan Prenses Kadriye Hussein‘in bu tabloları eklediği ve İtalyanca yazdığı “Lettres D’angora La Sainte” (Mukaddes Ankara’dan Mektuplar) isimli kitabı İtalya‘da yazılıp yayınlanıyor; böylelikle aynı tablolaların propagandasını yapan İtalya destekli ikinci bir isim ortaya çıkıyordu.

Bu iki isme ekleyebileceğimiz üçüncü bir propaganist ise, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Mevlüt Çelebi‘nin 2019 tarihli “Bir İtalyan Gazetecinin Kaleminden İzmir’in İşgali” isimli makalede adı geçen ve İtalya‘nın propagandasını yapmak amacıyla 13 Nisan 1919’da; yani, işgal öncesi İzmir‘e gelen İtalyan gazeteci Ernesto Vassalo ve onun arka arkaya iki gün süreyle Il Tempo gazetesinde, adeta İtalyan ressam ve illüstratör Vittorio Pisani‘nin tablolarını betimlercesine yazdıklarıdır. (2)

Bir yandan İzmir‘de yaşayan İtalyan asıllı ressam ve illüstratör Vittorio Pisani‘nin İzmir‘deki Yunan zulmünü gösteren 10 suluboya tablosu, diğer yanda İtalya‘da yaşayan Prenses Kadriye Hussein‘in bu tablolarla ilgili resimleri ekleyip İtalya‘da yayınlattığı ve 1911’de Tobruk ve Derne‘de işgalci İtalyan ordusuna karşı savaşan Mustafa Kemal Atatürk’e hayranlık bahanesiyle servis edilen İtalyanca propaganda kitabı ve en son olarak İzmir‘de İtalya‘nın propagandasını yapması için İtalyan Dışişleri Bakanlığı tarafından gönderildiği diplomatik belgelerle kanıtlanan gazeteci Ernesto Vassalo…

Bu bağlamda İtalya‘nın kendisine verilmeyen İzmir ve çevresinde Yunan ordusunun yaptıklarını sergilemek amacıyla dört bir koldan çalıştığı ve karşı propaganda için her türlü yol ve yöntemi denediği söylenebilir. Çünkü 1917’de henüz 1. Dünya Savaşı devam ederken Fransa‘nın Saint Jean de Maurienne kasabasında, Çarlık Rusyası‘nın onayı alınmak koşuluyla İngiltere ve Fransa arasında yapılan gizli bir antlaşma ile İzmir, Aydın, Konya, Antalya ve çevresi İtalya‘ya vaat edilmekle birlikte; yıkılan Çarlık Rusyası‘nın onayı alınamadığı için bu anlaşma geçersiz sayılmış, bunun üzerine 19 Ocak 1919 tarihinde; yani, İzmir‘in işgalinden 4 ay önce Paris‘te İngiltere, Fransa, ABD ve İtalya‘nın katılımı ile yapılan konferansta İzmir İngiltere‘nin baskısıyla Yunanistan‘a bırakılmış; böylelikle, İtalyanlar konferanstan büyük bir hayal kırıklığı ile ayrılmak zorunda kalmıştır.

Tabii ki bu gelişmelerden ve İtalya‘nın böylesi bir paylaşımdan duyduğu memnuniyetsizliği bilmeyen tarih bilmez kişi ve çevreler önce milliyetçi hislerle ve İtalyanların kendilerine bu şekilde yardımcı olduğunu sanarak yapılan eziyet ve zulmü gösteren tabloları kullanarak aslında gizliden gizliye İtalyanlara yardımcı olmuş, Lozan Antlaşması‘nın 12 ve 13. maddelerine göre askerden arındırmak (silahsızlandırmak) koşuluyla Yunanistan‘a verilen Ege adalarını (Midilli Sakız, Sisam, Nikarya, Limni, Semadirek) sorun ederken Anadolu yarımadasının hemen yanındaki 12 adaları 1912’den itibaren işgal edip 2. Dünya Savaşı‘nın sonuna kadar ellerinde tutan İtalyanlara karşı çıkmamış; böylelikle, savaş sonrasında Mustafa Kemal Atatürk ve Venizelos tarafından oluşturulmak istenen barışçı ortamı torpilleyip iki halk arasında nefret tohumları ekmeye devam etmişlerdir… Kısacası yaşanan küçük sorunları daha fazla önemseyip önceleyerek daha önemli ve büyük bir sorunu görmezden gelerek büyük bir tarihi yanılgıya imza atmışlardır…

İşte bu milliyetçi tutumun bir sonucu olarak, bu 10 değerli suluboya tablo İzmir yerine İstanbul Belediyesi tarafından satın alındığı için İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘ne ait Şişli Atatürk Müzesi‘nde sergilenmektedir. Ama ne yazık ki, o müzede aynı dönemde İstanbul‘u işgal eden emperyalist İngiliz ve Fransız ordularının yapıp eylediklerini ortaya koyan ne bir tablo, ne de bir görsel malzeme ya da belge bulunmamaktadır! Sanki İzmir ve çevresinin işgal edildiği dönemde İstanbul ve yakın çevresi işgal edilmemiş gibi bir tutum içine girilmiştir…

Gelelim İtalyanların 15 Mayıs 1919 öncesinde, özellikle de Antalya ve Kuşadası işgalleri sonrasında İzmir ve çevresini Yunanlılar yerine kendilerinin işgal etmesi için yaptıkları propaganda çalışmalarının tarihi kaynaklarına…

Size bu konuda uzun zamandır okumadığım kalite ve lezzetteki bir kitabı önereceğim: Dokuz Eylül Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Gürhan Yellice‘nin 2. baskısı 2022 Eylül ayında yapılıp Siyasal Kitabevi tarafından yayınlanan 507 sayfalık “Ege Adaları Meselesi 1911-1914” kitabı. (3)

Bu kitabı aynen benim yaptığım gibi ayrıntılı bir şekilde notlar alarak okuduğunuz takdirde İzmir‘in işgal günlerinde İtalya başbakanı olan Vittorio Emanuele Orlando hükümetinin emrindeki İtalyan Ordusu‘nun 1912’de işgal ettiği Osmanlı‘ya ait 12 ada dışında 28 Mart 1919’da Antalya‘yı, 14 Mayıs 1919’da da; yani İzmir‘in Yunan Ordusu‘nca işgalinden tam 1 gün önce Kuşadası‘nı işgal ettiğini dikkate alırsak; İzmir ve çevresinin Yunan Ordusu yerine kendi askerlerince işgal edilmesi için İngiliz-Yunan hükümetleri arasındaki işbirliğini hem diplomatik alandaki girişimler, hem de sahadaki askeri harekatlarla torpilleyip bozmak, bunu yapamadığında da sanki kendisi de işgalci değilmiş gibi diğer bir işgalciyi dünya kamuoyunda kötü göstermek için nasıl propaganda yaptığını, İzmir‘de yaşayan İtalyan asıllı Vittorio Pisani isimli bir ressama bu amaçla tablo siparişi verdiğini, İtalya‘da yaşayan prenses Kadriye Hussein isimli Osmanlı prensesine Atatürk‘e hayranlık adı altında 1921’de nasıl İtalyanca bir kitap yazdırıp ekine bu tabloları eklediklerini, İtalyan bir gazeteciyi adeta casus gibi İtalyan Dışişleri Bakanlığı‘nın bilgisi dahilinde İzmir‘e gönderdiklerini görüp fark etmemiz gerekiyor.

Ama aynı İtalya’nın, aradan geçen 3 yıl 4 ay 16 günlük süre içine Türk Ordusu’nun 1. ve 2. İnönü savaşlarıyla Sakarya Savaşı’nı kazanıp İzmir’i işgalden kurtarınca Torino’da yayınlanan Illustrazione del Popolo (Halkın İllüstrasyonu) dergisinin 1 Ekim 1922 tarihli nüshasının kapağına İzmir‘i terk etmek zorunda kalan Rum ve Ermenilerin rıhtımla kayıklardaki içler acısı haliyle arka planda yanan İzmir‘in illüstrasyonunu koyarak bunu bir trajedi olarak nitelemesi ve dergi kapağının altında “L’immane tragedia di Smirni – Dalla citta in fiamme la popolazione si riversa al porto dove i marinai İtaliani e Francesi attendono strenyamento all’opera di savlataggio”; “Smyrni’nin muazzam trajedisi – Nüfus, yanan şehirden İtalyan ve Fransız denizcilerin kurtarma çalışmalarının bitmesini beklediği limana akın ediyor” notunun eklenmesi suretiyle ikiyüzlü politikasının en iyi örneklerinden birini verdiğini düşünüyorum.

Aslında bizim bugün görüp seyredip okuduğumuz propaganda amaçlı o tablo ve kitaplar aslında o tarihlerde İngiltere ile Yunanistan arasındaki işbirliğini bozup Yunanistan‘ın yerine geçmeyi hayal eden emperyalist İtalya‘nın kötü niyetli çabalarının bu günlere yansıyan kanıtları olarak değerlendirilmeli ve bu değerli tarihi bilgiden dersler çıkarılmalıdır.

Çünkü Kapitalizm ve onun en saldırgan biçimi olarak Emperyalizm, İngiliz, Alman, İtalyan ya da Yunanistan gibi farklı saldırgan ülkeler üzerinden savaş çıkarıyormuş gibi gözükse de her dünya savaşı ya da bugünün yerel savaşlarında uluslararası tekelci sermayeyi temsil eden ülke ve kurumlar kendi aralarında anlaşarak, işbirliği yaparak diğer ulusların halklarını ezip sömürmektedir. O anlamda emperyalizmi düşünüp analiz ederken ABD, İngiltere, Almanya ve İtalya gibi ülkelerden sadece birini birbirleri ile mukayese ederek değil, birbirlerini bütünleyen hegemonyaları itibariyle dikkate almak, bunlardan biri diğerine göre daha iyidir diye birbirinden ayırmamak gerekir.

Tıpkı bugün Trump liderliğindeki ABD‘nin yanına dizilen Avrupa ülkeleriyle petrol baronlarının ve petrol tekellerinin egemen olduğu Arap ülkelerinin birleşerek mazlum İran halkına yaptıkları saldırılarda olduğu gibi…

Evet işgal ve işgallerden doğan ölüm, eziyet, işkence, zulüm, yangınlar ve insanların yurtsuz kalması kötü bir şey olduğu için her zaman ve her koşulda lanetlenmelidir… Ama bütün bu kötülüklerin anası olan tüm emperyalist ülke ve güçleri de birbirlerinden ayırmadan, onlara can suyu sağlayan uluslararası tekelci sermayenin silah şirketlerini unutmadan, her bir tehdit ve tehlikeyi göz ardı etmeden…

…………………………………………………………………………………………………………………………………………….

(1) Ali Rıza Avcan, “İzmir’in Unutulan Sanatçıları 20 – Vittorio Pisani”, Kent Stratejileri Merkezi, 29 Kasım 2023, https://kentstratejileri.com/2023/11/29/izmirin-unutulan-sanatcilari-20-vittorio-pisani/

(2) Mevlüt Çelebi, “Bir İtalyan Gazetecinin Kaleminden İzmir’in İşgali”, Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi, XIX/Özel Sayı: İzmir’in İşgali, 2019, sh.131-154.

(3) Gürhan Yellice, Ege Adaları Meselesi 1911-1914, Siyasal Kitabevi, 2. Baskı 2022 Eylül, Ankara.

Yararlanılan Kaynaklar

1) Çelebi, Mevlüt, Milli Mücadele Döneminde Türk-İtalyan İlişkileri, Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara, 2002

2) Çelebi, Mevlüt, İtalyan Arşiv Belgelerinde Anadolu’da Yunan Mezalimi (1919-1922), Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara, 2010.

3) Çelebi, Mevlüt, “İtalyan Arşiv Belgelerinde İzmir’in İşgali”, XIV. Türk Tarih Kongresi, (9-13 Eylül 2002), Kongreye Sunulan Bildiriler, III. Cilt, TTK Yayını, Ankara, 2005, ss.45-56.

Yıllarca gizli kalmış belgelerin ışığında CHF/CHP’nin İzmir halleri…

Ali Rıza Avcan

Son haftalarda, biraz da bilip isteyerek resim, şiir ve fotoğraf gibi sanatın farklı alanları üzerine paylaşımlar yapıp hem siyasi anlamda bu gergin, karmaşık ortamda sakinleşmeye hem de tatilde olan arkadaş ve dostlarımı sanatın gönül okşayan güzel duygularıyla mutlu etmeye çalıştım…

Oysa bu süre içinde, Mülkiye‘den mezun olduğum tarihin üzerinden tamı tamamına yarım asır; yani, 50 yıl geçmiş, üstüne üstlük lisans, lisansüstü ve doktora eğitimi sırasında Nermin Abadan Unat, Mümtaz Soysal, Muammer Aksoy, Ahmet Taner Kışlalı, Türker Alkan, Cevat Geray ve Ruşen Keleş gibi bu ülkede siyaset üzerine değerli görüşler üretip yayınlar yapmış; hatta, bizatihi parlamentoya girerek siyaset ve siyasetçinin nasıl olması gerektiğini somut olarak gösteren üstat hocalardan siyaset ve siyaset sosyolojisi üzerine dersler almış, Türkiye‘deki ilk kamuoyu yoklaması ekibinde yer almış ve böylelikle siyaset olgusunun bilimsel açıdan nasıl incelenip değerlendirilebileceğini öğrenmiş; ayrıca, 1999-2014 döneminde büyük boyutlu üç seçim kampanyasını yönetip 2001-2004 yılları arasında kamuoyu yoklamaları yapan bir şirketin üst düzey yöneticiliğini yapmış biri olarak son aylarda CHP ve dolayısıyla Yeni Parti cephesinde yaşananlar hakkında bir şeyler söyleyip bir şeyler yazmak ihtiyacını duymuştum.

1950’li yılların İzmir’i… Kaynak: İzmir Şehri İmar Komisyonu Raporu, 1951

Çünkü aldığım onca eğitim ve hayata geçirdiğim onca uygulama sonrasında bunu yapmak benim boynumun borcuydu.

Çünkü bilim insanı ya da iyi gazeteci olduklarına inanıp güvendiğim ve değer verdiğim birçok kişi adeta yankı odasına dönen bir ortamda devamlı kendi aralarında paslaşarak içlerindeki öfke ve kini kusmaya, bu ayrılıktan kaynaklanan sorunu kışkırtıp provoke etmeye, mezhepçilik yaparak olayı çarpıtmaya çalıştı. Şu an itibariyle ellerindeki mühimmatın miktarı azalmış olsa da salvolarını halen devam ettiriyorlar. Aynen son ABD-İran savaşında elindeki silah stoku azaldığı için attığı yalanların azalmaya başladığı Trump gibi…

Ben ise bu süreçte söyleyeceklerimin doğru, anlaşılır ve etkili olması için ortalığın durulmasını, taşan derelerin yatağına çekilmesini, her şeyin netleşip bu olumsuz, kötü sürecin belli bir aşamaya gelerek anlaşılır hale gelmesini bekliyorum.

Fakat bu arada o güne kadar güvenip inandığım; hatta kendisine kefil olduğum birçok ismi sosyal medya arkadaşlığından çıkararak bu tavırları nedeniyle artık onlarla bir ilişkim olmayacağını -ister fark etsinler, ister fark etmesinler- bitirmeye çalışıyorum…

Gündemdeki konu: Kavga eden taraflar, kışkırtanlar ve asıl kararı verecek olan tribünlerdeki izleyiciler…

Çünkü onların etrafa yaymak istedikleri kötücül enerjilerin muhatabı olmak istemiyorum…

Çünkü benim onlardan beklediğim şey, bu kavgada hangi tarafı tutacakları değil; sahip oldukları bilgi, birikim, deneyim ve becerilerle bu karmaşa üzerine kafa yormaları ve yanlış yola girenlere aklın, bilimin ve doğrunun yolunu göstermeleri; yani, bir tür akil adam olmalarıydı…

Onlar ise kendilerine yakışacak böylesi bir tavrı bırakarak işi daha da kızıştırıp provoke etmeye; hatta, kötülük tohumlarını etrafa saçarcasına kara propaganda yaptılar, yapmaya devam ediyorlar… Aynen habis bir ur, kötülük yayan bir trol, bir savaş kışkırtıcısı gibi…

O isimler yarın öbür gün değişik nedenlerle ortadan kaybolup gitseler bile eminim ki, yaşanan kavganın tüm taraflarına yaptıkları kötülükler nedeniyle devamlı hatırlanıp anılacaklar…

Çünkü nehirler, çaylar, dereler ne kadar hırçın akarsa aksın ya da ne kadar taşarsa taşsın, yarın öbür gün felaket günleri geçtiğinde kendi yataklarına dönüp akmaya devam ederler ve her şey kendi rutini içine girer, iyilik yapan iyilikle, kötülük yapan da kötülükle anılır…

Oysa değişik akademik unvanlarla donanmış bu bilim insanlarının, aklı başında deneyimli gazetecilerin ya da görmüş geçirmiş siyasetçilerin böylesine çirkin bir ağız dalaşına girmeden, ortalığı bulandırmadan, insanları birbirine düşürmeden böylesi bir durumun niçin ortaya çıktığı konusuna odaklanıp nedenlerini araştırması, bu yanlışlıkların hangi yapılanma, düşünce, politika, strateji ve taktikten kaynaklandığını ortaya koyup tartışması, bu sonuçlar üzerinden çözüm odaklı öneriler geliştirmesi gerekirdi. Kendilerinden beklenen açıkçası buydu… Böylelikle geçen haftaki yazımda sözünü ettiğim ABXY oyunundaki hakemin devamlı kazanıp kavgaya tutuşan tarafların kaybetmesi gibi bir oyunun oynanmasını engelleyip tarafların birbirlerine anlayış ve saygı göstermelerini sağlayabilirlerdi.

Tam bu düşünceler içinde çırpınırken bir akşam Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Cumhuriyet Arşivi‘nde yaptığım rutin taramalar sırasında büyük bir tesadüf eseri karşıma CHF/CHP ile ilgili 330 adet tarihi yazışma çıktı…

Hem de 8 Ocak 2024 tarihine kadar -hangi nedenle olduğunu bilmediğim bir şekilde- gizli tutulup aynı tarih, 97024 sayılı olurla gizli olmaktan çıkarılan 330 adet tarihi yazışma, 330 adet resmi belge…

13.08.1931-09.02.1951 döneminde Ankara‘daki CHF/CHP genel merkezi ile İzmir‘deki CHF/CHP İl Vilayet Heyeti Reisliği arasında gidip gelen ve gün yüzüne çıkmamış 330 adet tarihi yazışmayla inşa edilecek bucak, ocak ve halkodası hazırlanan proje raporları, metraj cetvelleri ve mimari çizimler ve partinin sahip olduğu gayrimenkulleri gösteren diğer belgeler…

İlk yaptığım iş, tabii ki İzmir olarak bilmediğimiz şeyleri bizlere anlatan bu oldukça ilginç belgeleri yıllarına ve konularına göre ayırıp ayrıntısı ile birlikte incelemek ve fihristini çıkarmak oldu…

Bu şekilde karşıma çıkan bu belgeler, o günkü İzmir‘in merkezinde yer alan Dolaplıkuyu, Kahramanlar, Tepecik, Tilkilik, Pazaryeri, Turan, Çimentepe ve Bayraklı gibi bucaklarla (nahiye) Ödemiş/Birgi, Bayındır/Kalfa köyü, Dikili/Çandarlı, Aliağa, Çeşme, ve Seydiköy gibi -eski deyimiyle- kazalardaki parti merkezleriyle halk odalarının yapılması, onarılması, bu tür yapıların inşa edileceği arsaların kapatılan Türkocakları‘ndan devri ya da satın alınması, diğer yandan da partinin sahip olduğu gayrimenkullerle ilgiliydi.

Bu yazıları okuyup tasnif ederken Cumhuriyet Dönemi‘nin tek partili aşamasını oluşturan süreçte bugün “ilçe” adını verdiğimiz yönetim birimine “kaza”, ilçeye bağlı yönetim birimlerine sırasıyla “kurağı”, Latince‘deki “communis” ya da Fransızca‘daki “commune” sözcüğünden ilhamla “kanon”, “nahiye” ve “bucak” denildiğini, il ya da ilçe yönetim kurullarının da “ilyönkurul” ya da “kazayönkurul” adlandırıldığını öğrendim. Bu anlamda bugünkü Alsancak bölgesiyle Tilkilik ya da Dolaplıkuyu gibi bölgelerin o günlerde “kamun”, “kanon” ya da “bucak” olarak kabul gördüğünü anladım.

Şimdi o belgeleri yakın arkadaşlarımla birlikte tekrardan inceleyip yorumlamaya ve bu belgelerde adı geçen CHF/CHP binalarının yerini bulmaya, değişmiş olan tapu kayıtlarını öğrenmeye çalışıyorum… Belki böylelikle CHF/CHP binalarının İzmir içinde nerelerde bulunduğunu, parti binalarıyla halkodalarının yeri seçilirken nasıl bir seçim yapıldığını, bu tercihlerin iletişim ve örgütlenme üzerindeki etkisini anlayıp çözmeye çalışacağız… Belki de bu bilgileri dijital bir haritaya işleyerek CHF/CHP‘nin o tarihlerde nasıl bir örgütlenme ve iletişim ağı oluşturduğunu görmeye çalışacağız…

Daha önce Mason Locası’na aitken CHP tarafından satın alınan; ancak biriken borçlar nedeniyle 1950’de satılan Alsancak Bucak Merkezi ve Halkodası… Şimdi ise büyük bir tesadüf eseri olarak 862 sokakla Atatürk Bulvarı’nın bulunduğu bu köşede Büyük Mason Locası’nın kunt binası var…
CHP Alsancak Bucak Merkezi ve Halkodası… Kendi tarihini, geçmişini kültürel miras olarak koruyamayan bir siyasi parti…
CHP Alsancak Bucak Merkezi ve Halkodası… Bu mekanda kim bilir kimler konuştu, hangi tiyatro oyunları oynandı?

Ancak şu hususu baştan ifade etmeliyim ki, senelerden beri CHP‘li olmakla övünen, genel ve yerel seçimlerde devamlı olarak ve büyük çoğunlukla CHP‘yi seçen İzmir‘de 1930-1950 döneminde Kemeraltı Beyler sokağında olduğu söylenip elimdeki bu belgelere göre 11 odalı parti malı il merkezinin bugün hangi binaya tekabül ettiği, Demokrat Parti iktidara geldikten sonra Hazine‘ye devredilip 7 Şubat 1955 tarih, 4/4384 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile İzmir Gazeteciler Cemiyeti‘ne satılan 1227 ada, 10 parseldeki CHP binasının nerede olduğu bilinmediği gibi; Dr. Erkan Serçe‘nin 1996 tarihli doktora tezinden hareketle aynı tarihçiye İzmir Büyükşehir Belediyesi ‘nin 150 yıllık kurum tarihi yazdırılmakla birlikte, aynı belediyenin APİKAM kısa adıyla bilinen Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi Şube Müdürlüğü ya da doğrudan doğruya CHP il örgütünün kendisi CHP İzmir örgütünün 1923 sonrasındaki tarihini ele alan herhangi bir çalışmayı yaptırmadığı; açıkçası, CHP‘nin, İzmir‘deki kendi tarihine sahip çıkmadığı anlaşılmaktadır.

CHP İzmir il örgütünün ve belediyelerinin kendi tarihlerine yönelik böylesi ilgisizliklerinin yanında sözünü ettiğim bu 222 belgeyi incelediğimde, 1931, 1932 ve 1933 gibi erken tarihlerde adeta sosyal devlet olmanın ön habercisi olarak kentteki dar gelirli işçilerle göçmenlerin yararlanması için kreş yapımlarının düşünülüp bunun içinde girişimlerde bulunulduğunu, bucak merkezi ya da halkodası olarak projesi hazırlanan binalarda daha fazla insanın gelmesi için açık ya da kapalı sinemalara yer verildiğini, yapılan her yapıda muhakkak bir kütüphanenin bulunduğunu ve buralardaki kitap alışverişleriyle ilgili istatistiklerin düzenli olarak tutulduğunu görmek benim için sürpriz niteliğindeki tespitlerdi.

Bu arada, -aynen şimdilerde olduğu gibi- CHF/CHP içinde şimdikilere benzer bazı garip olayların yaşandığını da belirleme imkanına kavuştum. Örneğin Seydiköy‘de emval-i metruke mallarının dağıtımından geriye kalan bir kahvehane binasının 1933 yılında CHF tarafından 6.000 liraya satın alınmasını sağlayacak bir ihalenin açılması için o zamanki CHF genel sekreteri Recep Peker imzasıyla Maliye Bakanı‘na ricada bulunulup bu rica üzerine ihale açılmasına rağmen Seydiköy‘deki CHF‘lilerin kendi aralarında para toplayamaması nedeniyle ihaleye katılan bucak başkanı Mehmet Tevfik‘in bu kahvehaneyi kendi parası ile aldığı ve aynı bucak başkanının bir süre sonra CHF adına tapuya kaydedilen arsanın kendi üzerine geçirilmesi için tapu dava açarak kazandığını belirledim. Böylelikle üst düzeyden gelip giden ricalar sayesinde bu arsayı adrese teslim suretiyle yapılan bir ihalede “kime niyet kime kısmet” ya da “ava giden avlanır” sözlerini doğrularcasına, muhtemelen malını mülkünü geride bırakmak zorunda kalan birine ait emval-i metrukeye haksız bir şekilde el konulması amacıyla yapılan bir operasyon CHF aleyhine sonuçlanmıştır…

İkinci bir örnek olarak, Tire Kazayönkurul Başkanı Giritli Ali‘nin Tire‘ye gelen Yunanlı turistlere işaret parmağı ile polisleri göstermesi nedeniyle arkadaşları tarafından “Yunan casusu” olarak suçlanıp yöneticilikten alındığını anlatmam gerekir. Tabii ki o tür arkadaşların şimdilerde yine kendi kankalarını, kendi yoldaşlarını ağızları köpürerek nasıl suçladıklarını bilip hatırlayarak…

İzmir CHF Tilkilik İdare Heyeti bandosu ile birlikte bayram kortejinde…

Ama her şeyden önce tek parti iktidarının geçerli olduğu bu dönemde tek parti olmanın avantajını kullanmasını beklediğimiz CHF/CHP teşkilatlarının örgütlenme, yönetici sayı ve kalitesi, mali yapı ve üye sayısı itibariyle oldukça zayıf olduğunu, partinin il merkezindeki nispi gücüne karşılık taşra dediğimiz kaza ve bucaklarda neredeyse var olmadığını, üye sayılarını bile bilmediklerini, örgütlerin toplantı yapmadığını ve dolayısıyla karar almadığını, aidat toplamayıp belediyelerin sağladığı imkanlarla yetindiklerini, yazışmaların aylarca, yıllarca sürüncemede kaldığını, parti bürokrasisinin oldukça zayıf olduğunu, 1936 sonrasında partinin adeta devlete; yani valiliklere bağlanıp “devlet partisi” haline geldiğini gördüm.

Ayrıca bütün bu bilgileri Serap Tabak‘ın Toplumsal Tarih dergisinin 1995 Nisan ayına ait 16. sayısında yayınlanan “Serbest Cumhuriyet Fırkası Denemesinden Önce İzmir’de Cumhuriyet Halk Fırkası 1928-1930” başlıklı makalesiyle Fatih Selçuk‘un “Tek Parti Dönemi’nde İzmir’de Cumhuriyet Halk Partisi: Müfettişlik Raporları Üzerinden Yeni Bir Değerlendirme (1936-1937)” başlıklı makalesini; ayrıca Tülay Aydın‘ın 2018 tarihli “Tek Parti Döneminde CHP’nin Taşra Örgütlenmesi ve Merkez-Taşra İlişkileri (1935-1945)” isimli doktora tezini, Demet Öztekinli Vural‘ın 2017 tarihli “İzmir’de Cumhuriyet Halk Fırkası’nın Kuruluşu ve Teşkilatlanması (1923-1938)” isimli yüksek lisans tezi ile Zeynep Yılmaz‘ın 2019 tarihli “CHP Parti Müfettişlik Raporlarına Göre İzmir (1935-1950)” başlıklı yüksek lisans tezini okumaya başladığımda benim belgelere bakarak gördüğüm birçok hususun o bilimsel çalışmalarda da dile getirildiğini görmekle birlikte 9 Eylül 1923 tarihinde Mustafa Kemal Atatürk tarafından Ankara‘da kurulan Cumhuriyet Halk Fırkası ve dolayısıyla Cumhuriyet Halk Partisi‘nin 1923-2026 dönemindeki tüm İzmir tarihinin bilimsel boyutta ele alınıp incelenmediğini, o tarihlerde kullanılan il binası ile ilçe, bucak ve halkodası olarak kullanılan binaların nerede olduğunun bile bilinmediğini ve bunlara sahip çıkılmadığını fark ettim.

Oysa CHF/CHP binalarının kentin içindeki konumlarının bilinmesi, bu binalara kültürel miras olarak sahip çıkılıp korunması ve bu örgütlenme ağının CHF/CHP‘nin gelişimi açısından yorumlanabilir olması bizlere ne güzel fırsatlar sunar, yapılan doğru ve yanlışları tespit etmemizi ne kadar kolay yakalamamızı sağlardı…

Belki de böylelikle CHF/CHP‘nin geçmişteki tarihi üzerine yerleştireceğimiz günümüz CHP‘sini daha iyi anlamamız, yaşanan bu karmaşa ve kaosun nedenlerini daha rahat bulmamız, tartışıp öneriler geliştirmemiz mümkün olurdu…

Çünkü; “Futura dormit in occultis corridoribus praeteritorum!“;

yani “gelecek, geçmişin gizli kalmış koridorlarında uyur!“

Serbest Cumhuriyet Fırkası (SCF)’nın kurucusu Fethi Okyar’ın 5 Eylül 1930 tarihinde İzmir’e gelişinde onu karşılayan geniş kalabalıklar…

Anlaşılan o ki, 2024 yılına kadar gizli tutulan 222 adet belgenin kaleme alındığı 1931-1951 tarihleri arasındaki 20 yıllık sürede önce Cumhuriyet Halk Fırkası, daha sonra Cumhuriyet Halk Partisi denilen siyasi yapılanma, yerel parti örgütlerinin 1936’da valilere bağlanması ile birlikte sahip olduğu örgütsel zayıflıklar nedeniyle adeta devleti “parti devleti” haline getirmek yerine devletin emrine girerek “devletin partisi” haline gelmiş, kent merkezinde bir ölçüde var olmakla birlikte İzmir‘in ilçe ve bucaklarında neredeyse yok hükmünde olan bir siyasi örgüt olarak karşımıza çıkmıştır.

Ama yine de İzmir‘deki CHF/CHP gerçeğinin tarihsel boyutta araştırılarak geçmişten gelen kusur ve kabahatlerle olumlu özelliklerin partinin yaşadığı tüm bölünme, ayrılıp başka bir partiye dönüşme, zayıflayıp etkisizleşme ve kapatılma olaylarındaki etkisinin ortaya konulması gerektiğini düşünüyorum. Bunun da bir tez, bir makale ya da bir proje boyutunda kişisel olarak değil kurumsal olarak ele alınması gerektiğini, geçmişi, bugünü ve geleceği ile birlikte CHP‘nin oluşturacağı disiplinlerarası bilim kurullarıyla hem genel merkez hem de yerel düzlemde kendi kurumsal tarihini yazdırmasını, ayrı bir CHP arşivi ile müzesinin oluşturulmasını öneriyorum.

Yoksa 1930’lı yıllarda yaşanan Serbest Cumhuriyet Fırkası ya da şimdilerde yaşanan Yeni Parti bölünmesi gibi büyük sorunlarda o sorunun nedeni, gelişimi ve sonuçları bilimsel yöntemlerle ortaya konulup irdelenemez ve adı ne olursa olsun her eski ya da yeni parti aynı dalgalanmaları, aynı bölünmeleri yaşar durur…

Aynı parti çatısı altında kalmayı tercih etseniz ya da ayrılıp geçmişe özlemle “yeni” adında bir parti de kursanız; böbürlenerek “kurucu parti” olduğunu söylediğiniz ya da “baba ocağı” olarak adlandırdığınız partinizin geçmişini, tarihini iyi bilip bunu bağımsız bilim insanlarından oluşan bir kurul eliyle kurum tarihinizi kaleme alıp düzenli bir CHP arşivi ile CHP müzesini düzenleyerek kendinize, üyelerinize, seçmenlerinize ve siz oy vermeseler bile tüm bir topluma anlatmak zorundasınız. Bunu yapmadığınız sürece ne siz kendinizi tanıyıp sorunlarınızı çözebilir ne de seçmen çoğunluğuna kendinizi anlatabilirsiniz…

Çünkü geçmişinden ders almayanlar ve o dersleri kulak ardı edenler gelecekte karşılarına çıkacak her şeyi hak ederler…

…………………………………………………………………………………………………………………………………………….

(1) Günver Güneş, “İzmir Türk Gençler Birliği Mahfeli-Tilkilik Türk Gençler Birliği ve Cumhuriyet Dönemi’nde İzmir’deki İlk Gençlik Dergisi – Türk Gençleri Dergisi”, Kebikeç/20, 2005, sh.91-107

Yararlanılan Kaynaklar

Serap Tabak, “Serbest Cumhuriyet Fırkası Denemesinden Önce İzmir’de Cumhuriyet Halk Fırkası 1928-1930″, Toplumsal Tarih, Nisan 1995, Sayı 16, sh.42-47.

Fatih Selçuk, “Tek Parti Dönemi’nde İzmir’de Cumhuriyet Halk Partisi: Müfettişlik Raporları Üzerinden Bir Değerlendirme (1936-1937)”, Uluslararası Tarih Araştırmaları Dergisi, Cilt 8, Sayı 2, 31 Aralık 2024, sh. 105-154.

Tülay Aydın, “Tek Parti Döneminde CHP’nin Taşra Örgütlenmesi ve Merkez-Taşra İlişkileri (1935-1945)”, Yayınlanmamış doktora tezi, 2018.

Demet Öztekinli Vural, “İzmir’de Cumhuriyet Halk Fırkası’nın Kuruluşu ve Teşkilatlanması (1923-1938)”, Yayınlanmamış yüksek lisans tezi, 2017.

Zeynep Yılmaz, “CHP Parti Müfettişlik Raporlarına Göre İzmir (1935-1950)”, Yayınlanmamış yüksek lisans tezi, 2019.

Günver Güneş, “İzmir Türk Gençler Birliği Mahfeli-Tilkilik Türk Gençler Birliği ve Cumhuriyet Dönemi’nde İzmir’deki İlk Gençlik Dergisi – Türk Gençleri Dergisi”, Kebikeç/20, 2005, sh.91-107.

ABXY Oyunu…

Ali Rıza Avcan

İzmir‘deki yaşamımın ilk yıllarında; 1999’un Şubat ayı ile 2002’nin Nisan ayı arasındaki 3 yıl 2 aylık sürede önce Prometheus İnsan Kaynakları Danışmanlığı, sonrasında da ND Danışmanlık şirketlerinde Mülkiyeli arkadaşım Nihat Demirkol ile birlikte çalışarak hakkında hiçbir bilgi ve deneyim sahibi olmadığım ve çoğu aile şirketi olup kurumsallaşamamış İzmir ve Ege Bölgesi‘nin özel şirketleri, holdingleri ve patronlarıyla tanıştım.

Bu süre içinde belirttiğim kurum ve kuruluşlara insan kaynakları, yönetim ve eğitim danışmanlığı boyutunda yardımcı oluyor, kurum içi sorunların çözümünü kolaylaştırıyorduk. Böylelikle sevgili hocam Prof. Dr. Mübeccel Belik Kıray‘ın 1972 tarihli “Örgütleşemeyen Kent İzmir” kitabına konu olan İzmir‘in bir türlü sanayi kenti olamaması halinin sonuçlarını yakından görüyor, aile içi ilişkiler nedeniyle kurumsallaşamayan ve İstanbul ya da yabancı sermayenin taşeronu olmak için can atan İzmir sermayesinin özelliklerini öğreniyordum.

Yaptığımız çalışmalardan biri de, özgün formatında yapılan arama konferanslarının kolaylaştırıcılığını gerçekleştirmekti. Üst yönetimi ya işletmede ya da bir konaklama tesisinde iki gün süreyle bir araya getirerek kurumun geçmişi ve bugünü boyutunda geleceğine dair hedef ve amaçların belirlenmesine yardımcı oluyor, kurum kültürünü oluşturan gelenekselleşmiş tutum ve davranışları belirlemeye çalışıyor ve bütün bunları dikkate alarak geleceğe yönelik öngörülerde bulunup öneriler geliştiriyorduk.

Bu sırada iki günlük sıkıcı bir çalışmayı renklendirmek ve kurum içi ilişkilerde büyük bir sorun olan yıkıcı rekabet ve çatışmanın düzeyini belirlemek amacıyla “ABXY oyunu” adını verdiğimiz bir takım oyunu oynuyorduk.

Bu amaçla tüm katılımcıların kendi aralarında gönüllü olarak iki ayrı gruba ayrılmasını istiyor ve her bir grubun kendisine bir isim vermesini isteyerek birbirlerinden ayrı mekanlarda oturmasını sağlıyorduk.

Oyun, üç taraf oynanıyordu: Gönüllü olarak bir araya gelenlerin oluşturduğu birinci ve ikinci grupla iki farklı mekandaki gruplar arasındaki iletişimi sağlayacak biz eğitim danışmanları; yani “hakemler”…. Ayrıca her bir takımın kendi içinden oyunun farklı aşamalarında diğer grup temsilcisiyle görüşecek bir temsilci seçmesini istiyorduk…

Oyunun esası, oyun öncesinde takımlara verilen 13 ayrı pusulanın üstüne 13 ayrı kez birinci takım için “a” ya da “b”, ikinci takım için “x” ya da “z” seçeneklerinden birinin yazılması ve bu şekilde yazılmış pusulaların hakemler tarafından diğer takıma iletilmesi ilkesine dayanıyordu…

Böylelikle oyunun 13 ayrı karar aşamasında birinci ve ikinci takımların aldıkları kararlar üzerinden kendilerine eksi ya da artı puanlar verilmekte; böylelikle, oyunun sonunda en fazla puanı alan takım oyunu kazanmaktaydı… “a”, “b”, “x” ve “y” seçeneklerinin “ax“, “ay”, “bx” ve “by” şeklinde ortaya çıkan bileşimi karşılığında verilen puanlar ise şu şekildeydi:

A + X = (+ 3) (Birinci ve ikinci takımların her birine) A + Y = Birinci takıma (+ 6), İkinci takıma (- 6)

B + X = Birinci takıma (- 6), ikinci takıma (+ 6) B + Y = Birinci ve ikinci takıma (- 3)

Ayrıca takımlara oyunun beşinci karar aşamasında alınan puanın (+) ya da (-) olmasına göre 2 katı, 11 ve 13. karar aşamalarında da alınan puanın (+) ya da (-) olmasına göre alınan puanın karesi miktarında puan verilmekte; böylelikle, oyunun kazanan ve kaybedeni belirlenmekteydi…

Takımlar oyunun ilk 3, 5 ve 6. karar aşamalarından sonra temsilcileri eliyle birbirleriyle görüşüp ortak kararlar alabiliyorlardı.

Sonuçta yine aynı oyunun kurallarına göre her iki grup da (+ 40) puanın üzerine çıkarsa, hakemin payını paylaşmakta, İki grup da (+ 40)’ın altında eşit ve pozitif puana sahipse, paylarının ½’sini geri almakta, bir grup diğerinden fazla pozitif puana sahipse, diğer grubun payını hakemle birlikte almakta, her iki grup da sıfır veya negatif puanda ise ortaya konan ödülün tamamını hakem kazanıyordu… 

Buraya kadar çok masum bir oyunu şirket ve holdinglerin üst düzey yöneticilerine oynatıp onların eğlenmesini sağladığımız sanılabilir…

Oysa durum hiç de öyle değildi… Çünkü böylesi bir oyunu oynatarak o şirket ya holdingin kurum kültürü içinde rekabetin ne anlama geldiğini, bu çekişme ve yarışın kurallara dayanıp dayanmadığını ya da vahşi, kırıp dökücü bir düzeyde olup olmadığını belirleyip ölçmek isterdik… Tribünlerdeki holigan rekabetinin şirket kültürüne ne ölçüde yansıdığını görmek isterdik…

Ve çoğu kez o yıkıcı, bölücü rekabet daha grupların oluşması aşamasında ortaya çıkıyor, şirket içindeki mevcut iletişimsizlik ya da çatışmalar grupların ayrılması sırasında ortaya çıkıyor, kurum içi rekabet grupları oyun grubu olarak kendini tekrarlıyordu…

Buna bir de grupların kazanmasına ya da kaybetmesine odaklı bir rekabet eklenince gruplar arasındaki rekabet vur-kır-dök-öldür boyutuna geliyor, kurumun ortak amaçları ve etik kuralları unutuluyordu.

Hiç unutmam, bir keresinde kurduğumuz iki ayrı grubun oyunun asıl amacından haberdar olmadıkları aşamada her iki gruptaki yöneticilerden sorumlu olan üst yöneticiyi oyun dışına alarak oyunu izlemesini ve oyunun temel amacını anlamasını arzulamış ve gruplar arasındaki rekabetin doruklara çıktığı bir anda “haydi Berrin Hanım, siz de oyuna katılabilirsiniz” dediğimde o deminden beri yanımda durup oyunun asıl amacını anlayıp daha mutedil bir tutum beklediğim Berrin Hanım‘ın adeta bir kaplan gibi davrandığına, grup oyuncularını daha saldırgan olmaya yüreklendirdiğine tanık olmuş ve açıkçası hayal kırıklığına uğramıştım…

Oysa oyunun temel amacı böylesine yıkıcı, kırıcı, dökücü vahşi rekabet yerine önceden hep birlikte belirlenip kabullenilen kurallara, özellikle de o kurumun ortak amacına hizmet eden kurallara ve etik değerlere dikkat edilmesini, bireysel rekabet yerine kurumsal rekabete dikkati çekmek, böylesine bir rekabetin gerçekleşmesi durumunda maçı rakibin kazanacağını göstermekti…

Böylesi bir sonucu ise şu sıralar dikkatli bir şekilde kullanmaya çalıştığım Claude isimli yapay zeka uygulamasının bu oyun için dile getirdiği ifadelerle dile getirebiliriz:

“Kural tanımaz rekabetin sonunda ipi göğüsleyen taraf, iki grup değil hakemdir.”

“Vahşi rekabetin görünmeyen galibi, iki grup arasında gidip gelen hakemdir.”

“Gruplar çatışmanın içinde kaybolurken süreci yöneten üçüncü taraf kazanır.”

“İki taraf birbirini tüketirken, kazanan aradaki sessiz hakemdir.”

“Tarafların kavgası, hakemin zaferine dönüşür.”

“Savaş, her iki tarafın da kaybettiği bir oyundur.”

Sonuç niyetine;

Bugün sizlere yıllar öncesinde şirket ve holdinglerdeki rekabet kültürünün ne düzeyde olduğunu belirlemek amacıyla oynattığımız eski bir takım oyununu, sanki bu oyunu sizlere de oynatacakmış gibi niye böylesine ayrıntılı olarak anlattım dersiniz?

Yıkıcı ve vahşi rekabetin olduğu yerde kazananın rakip; yani oyunumuzdaki “hakem” olduğunu niye söyleyip durdum?

Yoksa benim bu oyunumu şu günlerde bana ihtiyaç duymadan ve sonucunu düşünmeden oynuyor musunuz?

Ortalığı karıştırmak isteyenlerin sahanın içinden ya da kenarından büyük hırs ve kötü niyetle dile getirdikleriyle, her gün her gün yazılı ve görsel medyada ya da sosyal medyada yazıp çizip söylediklerimizle o vahşi ve yıkıcı rekabeti körüklüyor, içinden çıkılmaz hale mi getiriyoruz yoksa?

Yoksa bu oyunu bizler her gün oynuyor muyuz?

Oyunun sonunda kimin kazandığını düşünüyor muyuz ve bunun farkında mıyız?

Biraz akıl, biraz izan*…

…………………………………………………………………………………………………………………………………………….

(*) Anlayış, anlama ve kavrama yeteneği…

Memleketimden görsel hikayeler 2018-2020

Ali Rıza Avcan

Karşıyaka Belediyesi‘ne ait Hamza Rüstem Fotoğraf Müzesi‘nin belediyece kapatılması olayına gerek İzmir‘deki gerekse diğer kentlerdeki anlı şanlı fotoğraf dernekleriyle fotoğraf sanatçılarından ve kendisini “fotoğrafçı” olarak takdim edip ekmek parasını fotoğraftan çıkaranların sosyal medyada kaleme aldıkları bir iki cılız paylaşım dışında tek bir ses çıkarmadığı bu günlerde fotoğraftan söz etmek ne ölçüde doğrudur bilmiyorum; ama, bugün size Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonu (TFSF)‘nun 2020 yılında gündeme getirdiği “hayattan fotoğraf hikayeleri” projesinden söz ederek söz konusu federasyon kapsamındaki 33 fotoğraf derneğine üye fotoğrafçıların 10 ana, 86 alt tema altında ortaya koyduğu 1.041 adet fotoğraf hakkındaki görüş, düşünce ve önerilerimi paylaşmak istiyorum.

Ama ondan önce, 1928-1940 döneminde Lucien Vogel tarafından Fransa‘da yayınlanan VU Dergisi, daha sonra 1936 yılında yayınlanmaya başlayıp foto muhabirlerinin dergisi olarak ünlenen Life Magazine Dergisi‘nin gündeme getirdiği bu uygulama ülkemizde Şevket Rado tarafından 1956-1992 döneminde yayınlanıp çocukluk ve gençlik döneminde ailece abone olup İran Şahı‘nın eşi Farah Diba‘dan, yine aynı şahın çocuk vermiyor gerekçesi ile boşadığı Mahzun Prenses Süreyya‘dan haberdar olduğumuz Hayat Mecmuası tarafından ülkemize taşındığını ifade etmeliyim.

Türkiye’de 6 Nisan 1956’da Life Dergisi’nin adını örnek alarak yayına başlayan Hayat Mecmuası‘nın o tarihlerde yayın yapan gazete ve dergilerin aksine güçlü bir fotoğrafçı kadrosu vardı ve matbaası kaliteli fotoğraflar basabilecek ileri tekniğe sahipti. Ancak yayın hayatı boyunca dünyada ve memlekette olup bitenlerin sadece görünen yanlarıyla ilgilenerek sadece “spot haber” ve “cemiyet” fotoğrafları yayınlamakla yetindi. Batıdaki benzerlerinin yaptığı gibi, ele aldığı konuya derinlemesine bakabilen, meselenin görsel analizini yapabilen ve fotoğrafçının tanıklığını yaratıcı bir fotografik hikaye haline getirebilen metinli haberleri izleyiciye ulaştıran bir gelenek yaratamadı.

1928-1956 tarihleri arasındaki dönemde fotoğrafın sinemayı ya da gelişmekte olan televizyonu çağrıştırırcasına bir hikaye anlatıcısı olarak kullanıldığı bu uygulamada gerçek dünyadaki olaylar, toplumsal sorun ve değişimler çekilen fotoğraflarla bir belgesel tadında anlatılır. Bir aile ya da kişinin sabahtan akşama kadar devam eden normal, kurgulanmamış kendiliğinden gelişen günlük yaşamının dile getirildiği böylesi bir anlatıda fotoğraf karesine giren insan ya da toplumların gelişip birbirlerinden farklılaşmaları sergilenerek bunun duyumsanması istenir. Böylelikle hem kişisel hem de kolektif toplumsal hafıza bir seri fotoğraf ile sergilenmiş olur.

Tam da bu tarihlerde dünyaca ünlü İngiliz yazar Virginia Woolf‘ün bir kadının sadece bir günlük parti hazırlığıyla sokak yürüyüşlerini bilinç akışı tekniğiyle zihinsel bir detaya dönüştürdüğü 1925 tarihli Mrs. Dalloway isimli romanı ile diğer bir İrlandalı yazar James Joyce‘un 1922 yılında yayınlanan ünlü romanı Ulyses de bu tekniğin aynı tarihlerde bir edebiyat türü olarak romanda uygulanmış örnekleridir.

Bir kişinin, ailenin ya da onları çevreleyen toplumun yaşadıklarıyla yaşamlarındaki değişimi en iyi şekilde hepimizin evindeki aile albümlerinden izlesek de fotoğrafçının bir kişi, bir aile, bir grup ya da topluluğun hikayesini önceden hiçbir kurgu yapmaksızın dile getirmeye çalışması gerçekte yüz yüze yapılan geleneksel röportajın fotoğrafa yansıtılmış halidir. Bunun bir adım ötesinde ise hepimizin bir dönemler müptelası olduğu fotoromanlar ve fotoromanları yayınlayan -yine- Hayat Mecmuası karşımıza çıkar.

Bu vesileyle bir süredir eski eşya satıcılarından bulduğu fotoğraflar üzerinden fotoğraflarda gördüğü kişiler arasındaki ilişkileri bir arkeolog titizliğiyle araştırıp gerçek aile hikayelerini keşfedip bu hikayeleri ailenin aranıp bulunan bireyleri üzerinden günümüze taşıyıp canlandıran Facebook‘taki Sahibini Arayan Fotoğraflar sayfasının sahibi sevgili İlhan Arga‘ya da koskocaman bir selam yollamaktan kendimi alamıyorum…

Anlatmaya çalıştığım bütün bu bilgiler çerçevesinde Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonu‘nun 2018-2020 döneminde kadınları, engellileri, sanatçıları, emekçileri, LGBTİ bireyleri, doğal yaşamı ve benzerlerini 10 ana ve 86 alt tema çerçevesinde ele alan toplam 1.041 adet fotoğraf üzerinden geliştirdiği “Memleketimden Görsel Hikayeler” (Visual Stories From My Hometown) isimli projede yer alan fotoğrafları kendi bağlamları içinde söz konusu federasyonun web sayfasında görebileceğinizi düşünüyorum. (https://mgh.tfsf.org.tr)

Editörlüğünü Özcan Yurdalan, Aykan Özener ve Yusuf Aslan‘ın, proje koordinatörlüklerini ise Sefa Ulukan ile Ünal Özfuçucu‘nun yaptığı bu proje kapsamında sergilenen toplam 1.041 fotoğrafın arasında fotoğraf sanatı açısından çok değerli eserler bulunmakla birlikte kanaatime göre bilinen bir hikayeyi fotoğraflarla anlatma çabası nedeniyle anlatının bağlacı olarak kullanılan çoğu fotoğrafın fotoğraf sanatı açısından aranan estetik ve teknik özellikleri taşımadığı kanaatindeyim.

Ayrıca proje kapsamında 10 ana, 86 adet alt tema kullanılmasına karşın bu temalar altında düzenlenen başlıkların toplumca bilinen ve diğer yarışma ya da çalışmalar kapsamında sıklıkla ele alınan konulardan oluştuğu, Vu ya da Life dergilerinde olduğu gibi toplumun bilmeyip merak ettiği, fotoğrafa baktığında yeni bilgiler edindiği, haber değeri itibariyle çarpıcı, etkileyici; hatta şok edici başlıklardan oluşmadığını düşünüyorum.

O nedenle 1-14 arasında fotoğraftan oluşan her bir fotoğraf setindeki tüm fotoğrafları paylaşmak yerine bu 1.041 fotoğraf arasında diğerlerine göre daha iyi, daha etkileyici, daha çarpıcı, hikayeyi asıl anlatan olanları seçerek bunlar için yazılan hikayeleri paylaşmayı tercih ettim.

Şimdi isterseniz çalışma kapsamında ele alınan 10 tema ile bu temalar altında ele alınan 86 temayı sıralayalım:

01. Topluluklara Bakan Hikayeler: “Mahalle”, “Kırım’dan Uzakta”, “Nogay Çayı”, “KHK’dan Kültürhane’ye”, “Sabırtaşı”, “Kimsenin Hatırlamadığı Sessiz Bir Şarkı”, “4-148”, “Siyah Kelebekler”, “Boyoz’un İzmir’i”.

02. Gökkuşağı Hikayeleri: “Muamma”, “Yedi Renk”.

03. Sanatlı Hayatlar: “Hayatın Provası”, “Gecelere Ritim Tutanlar”, “Umar’ın Seçimi”, “Sabri Şenevi Sineması”, “Operadan Sonra”, “Tayyib Bey ve Kutsal Hanım”, “Cengiz Usta ve Oğlu”, “Başlangıç Parmaklar”.

04. Kadınlar Vardır: “Aşk”, “Vazgeçmeyenler”, “Düğün Yemekçisi”, “Frig Erguvanından Gordions’a”, “Lastikçi Fatoş”, “Madam Megi”, “Eşe Abla”, “Köy Doktoru”, “Hayallere Uçuran Kadın”, “Son Kare”, “İki Teker Bir Hayat”, “Pazarın Modacısı”, “Portakal Kabuğunda Saklı Hayatlar”, “İçimizden Biri”, “Deve Giydiren”.

05. Hayata Karışan Hikayeler: “El Alemi”, “Melek”, “Selim ile Aşkar”, “Denizde Rüzgarla”, “İki Ara Bir Oda”, “Mazı’nın Kalesi”, “Bayram’ın Ocağı”, “Öteki Yarın”, “Balıkçı İbrahim”, “Direniş”.

06. Geçmişten Gelen: “Atla Yaşamak”, “Bıçağın İki Yüzü”, “Ateş, Kömür ve Duman”, “Suf-i”, “Koşan”, “Gülay Usta’nın Demirle Dansı”, “Osman Amca’nın İki Cebi”, “Bir Tornavida, Bir Pense: Ekmek Parası”, “Sayadaki Yaşamlar”, “Bir Küçük Esnaf”, “Kaybolan Zamanlar”, “Kocabıyık Orhan”, “Bakırı Aydınlığa Kavuşturan Adam”, “Atölyeden Müzeye”.

07. Değişenlere Bakanlar: “Sümerbank’ın Çığlığı”, “Kazdağları’nın Terk Edilmiş Kuleleri”, “Işık Gölü ve İnsanları”, “Attuda”, “Bizim Sokak”, “Manda Yoksa Süt de Yok”, “Bayramların Kentsel Dönüşümü”, “Hurdalık Günlüğü”, “Çevre Adamı”, “Kaybolan Kaldırımlar”, “Taş Fırın”, “Müze Çarşı”, “Konur No. 8”.

08. Emek Hikayeleri: “Erkek Pazarı”, “Sürgün”, “Yüksekten Bakanlar”, “Dalyan’ın Bayram’ı”, “Lagün Parmaklıkları”.

09. Toprağın Sesi: “Evrenin Göçü”, “Doğaya Dönüş”, “Sürmeli’de Organik Tarım”, “Atalık Tohum”.

10. Engelleri Aşmak: “Perspektif”, “Yalnız Değilsiniz”, “Servet ve Sude’nin Dünyası”, “Sonbahar Çiçekleri”, “Oya Yaşayacak”, “Hasan”.

Şimdi gelelim seri fotoğraflar içinden benim seçtiklerime ve onların hikayelerine…

İzmir Akdeniz Akademisi Akademi Kurulu üyesi ve KHK mağduru sevgili arkadaşım Ulaş Bayraktar… Onun sayesinde ünlü ressam Gustav Klimt’in Viyana Üniversitesi için yaptığı üç resmin; “Felsefe”, “Tıp” ve “Hukuk” isimli tavan resimlerinin hangi koşullarda yapıldığını ve yok oluş hikayesini öğrenmiştim… Fotoğraf: A. Öner Kurt

HİKAYESİ: “Mersin Üniversitesinde görev yaparken “Bu suça ortak olmayacağız!” başlığıyla yayınlanan bildiriye imza attıkları gerekçesiyle bir gecede işsiz kalan üç akademisyen, yaşamlarını sürdürebilmek amacıyla Kültürhaneyi kurdular.

Serdar Ulaş Bayraktar, Ayşe Gül Yılgör, Galip Deniz Altınay ve onlara katılan barış gönüllüsü feminist Nalan Turgutlu Bilgin tarafından kurulan Kültürhane’yi birçok insan maddi, manevi dayanışmasıyla destekledi. Kültürhane, kafe, kütüphane ve etkinlik mekanı olarak çalışmaya başladı. Kısa sürede her yaştan insanların kendini ait hissettiği bir kültür, eğitim ve yaratı alanı olarak başka bir dünyanın mümkün olduğuna dair ipuçları verdi.”

Fotoğraf: Arzu Altıer, Ahmet Serdar Turan

HİKAYESİ: “Farklı kültürlerin yaşadığı İzmir’de boyoz sadece ortak bir kültürün ürünü değil, bir tutkudur. İspanyolca’da küçük somun anlamına gelen ’bollos’15. yy. da İspanya’dan İzmir’e göç eden Sefarad Musevileri’nin birlikte getirdikleri lezzetli bir atıştırmalık. Boyoz İzmir’e geldikten sonra bir dönem Basmane’deki Musevi evlerinde yapılan bir tür sebzeli çörek olarak kalmış. 1940’lı yıllarda Avram Usta boyozu ticari bir ürüne dönüştürmüş. Fırınlardaki Türk ustalar ise daha seri ve ince açılan ‘Balkan açkısı’ hamur tekniğini uygulayarak günümüzdeki yeni biçimini ve tadını kazandırmışlar.”

Fotoğraf: Nimet Gönenç Çınaroğlu

HİKAYESİ: “Babası, dedesi, dedesinin dedesi ve onun da dedesi gibi Sarkis Teke de Talaslı. İlk nefesini çektiği yer burası, dedesinden sürgün hikayeleri dinlediği, yollarda ölüp gidenleri düşündüğü yer burası. Talas. Sarkis’in dedesi Zimbad Bey, Balkan Harbi gazisi. Dokuz yıl askerlik yapmış, dizindeki mermi yarasıyla evine dönmüş. 1915’te “asker ailelerine dokunulmayacak” diyen kanundan faydalanarak Talas’ta kalabilmişler.

1957 doğumlu Sarkis’in gençliği zor koşullarda geçmiş. Kaybedeceği bir şey kalmayınca sarılmış bıçağa. “Kabadayı demek mafya demek değil” diyor. Haksızlık etmek için değil, haksızlığa uğramamak için… Sarkis bir dönem İstanbul’da da yaşamış ama hep doğup büyüdüğü yere, Talas’a ait kalmış. İçinde kimsenin bilmediği sessiz bir şarkıyla…”

Eski adıyla “Cibin“, yeni adıyla “Saylakkaya“, bir dönem Kemeraltı’nda “Ayzeradant” (Sahleray dilinde Bilgelik Tapınağı) isimli sanat galerisini açıp işleten üretken sanatçı sevgili Nihat Özdal’ın; ayrıca, bildiğim kadarıyla Ermeni asıllı Sabiha Gökçen’in köyüdür. Fotoğraf: Raziye Köksal Kartal, Emel Karakozak, Tuncay Doğruluk.

HİKAYESİ: “Saylakkaya (Cibin), Şanlıurfa Halfeti’ye bağlı bir köy. 1915 yılında tehcir kararıyla birlikte bu köyde yaşayan Ermeniler evlerini terk ederek Halep civarına gitmek zorunda kalırlar. Yolun zorluklarını ve tehlikelerini gören bazı aileler kızlarını güvendikleri Müslüman komşularına emanet ederler. Yaklaşık otuz kadar Ermeni kızı Cibin’de büyür ve Müslüman erkeklerle evlendirilir. Şu an bu kızlardan hiçbiri hayatta değil ancak çocuklarının ve torunlarının bazıları Cibin’de yaşamaya devam ediyor. Bugünkü Saylakkayalılardan birçoğunun annesi, büyük annesi Ermeni ve bunu açıkça ifade ediyorlar.

Hakob Grigoryan Ermenistan’da yaşayan Cibin kökenli bir Ermeni. 52 yaşında, evli, iki çocuğu var. Hakob Grigoryan Türkçe biliyor, Erivan’daki stüdyosunda düğün, vaftiz, doğum günü fotoğrafları çekiyor.

Dedesinden dolayı geçmişe ve Cibin’e büyük ilgi duyan Hakob Bey 2018 yılı Ekim ayında “emanet kızlar”ın çocukları ve torunlarıyla geçmişin izlerini sürmek için Cibin’e gitti. Ailesini hatırlayanlarla görüştü ve anılarını kaydetti.

Biz de onun hikayesini Cibin’de ve Ermenistan’da izlerken geçmişteki acıların halklar arasındaki diyaloğa engel olmadığını gördük.“

Fotoğraf: Özgür Yurdusev

HİKAYESİ: “Ali Şentürk Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Heykel Bölümünü bitirmiş. Aynı yıl aynı okul ve bölümde yüksek lisans yapmış. Ankara’da yaşıyor. ODTÜ Müzik ve Güzel Sanatlar Bölümünde heykel dersleri veriyor.

ODTÜ ve evinin salonunu dönüştürdüğü atölyesinden bizlere hiç fark etmediğimiz kelimeleri gönderiyor. Parmak izi gibi işliyor içinden geçenleri, ince ince.“

Fotoğraf: Jülide Fırat

HİKAYESİ: “İlker Erçman, altı yıl önce İstanbul’dan Bodrum’a gelip yerleşmiş bir tiyatro insanı. Yirmi yıldır çocuklara, gençlere ve yetişkinlere drama dersleri veriyor, oyunlar sahneliyor. Oğlum Ege de dört yaşından beri onun öğrencisi. Altı yıl boyunca aksatmadan drama derslerine katıldı, oyunlarda rol aldı. Bu sayede son yıllarda tiyatro ve İlker hayatımızın parçası oldu.

İlker’e göre drama eğitimi çocukları daha yaratıcı kılıyor, fikir sahibi olmalarını sağlıyor, vizyonlarını genişletiyor, yaratıcı bireyler olarak hayata hazırlanmalarını sağlıyor. İlker, bu sayede çocukların konuşan, sorgulayan bireyler olacaklarını söylüyor.

Yaratıcı drama eğitiminin pedagojik temelleri 1982’de Prof. Dr. İnci San ile tiyatro sanatçısı Tamer Levent tarafından atılmış. MEB 2000 yılında drama derslerini 4. sınıftan 8. sınıfa kadar seçmeli ders olarak koymuş. Drama, 2007 yılında ilköğretim ders programlarına da seçmeli ders olarak girmiş. Şu anda ise devlet okullarının müfredatında böyle bir seçmeli ders yok.

İlker’in hikayesinde tanıklık ettiğim bu süreci anlatmaya çalıştım. Drama-çocuk-tiyatro ilişkisini yıllardır sürdüren İlker’in tutku ve heyecanını fotoğraflarla görünür hale getirmek istedim.

Fotoğraf: Yusra Seven

HİKAYESİ: “Bayram Deder yıllar önce memleketi Mardin‘den İzmir Kadifekale’ye taşınır. İlkokul mezunudur. Hiçbir işte uzun süre çalışamaz, bir mesleği ve birikimi yoktur. Yedi yıl cezaevinde kalır. Çıktıktan sonra da bir iş bulamaz ve tarihi Kadifekale’de derme çatma bir çay ocağı açar.

Mahallede görüp aşık olduğu Emine ile evlenirler. Oğulları Eyüp ve Emir doğar.

Bayram her sabah çay ocağını kurmak için Kadifekale’den geçerken mahallesinin kentsel dönüşümle ortadan kalkmasını izler.“

Fotoğraf: M. Turhan Keskin

HİKAYESİ: “Genç cumhuriyetin ekonomik kalkınma için başlattığı ilk projelerden biri Nazilli Sümerbank Basma Fabrikasıdır.

SSCB’den karşılığı narenciye olarak ödenmek üzere alınan 7 milyon TL krediyle kurulan Fabrikada 120 kadar Sovyet mühendis ve montör çalışır.

Birinci 5 yıllık kalkınma planında yer alan Fabrikada üretim 9 Ekim 1937 tarihinde başlar.

Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası çağdaş bir üretim modeline sahiptir. Araştırma laboratuvarları, okulu, hastanesi, kreşi, sosyal tesisleri, sanat ve spor imkanları vardır. Çalışanların ekonomik ve sosyal hakları oldukça iyidir. İşçilere her yıl ürettikleri mamullerden verilir.

Fabrika açıldıktan bir yıl sonra 8,5 milyon metre basma üretmiştir. Yıllarca kadın, erkek, çocuk herkes bu fabrikada üretilen rengarenk basmalardan dikilmiş elbiseler, entariler giyer.

Zaman içinde fabrika değişen koşullara uygun biçimde yenilenmez, üretim düşer ve özelleştirme furyası başlayınca da elden çıkarılır. Daha sonra, çeşitli teşvikler verilmesine rağmen, küresel ekonominin dayattığı rekabet koşulları aleyhine işler.

Fabrikanın basma üretimi 2002 yılında 2,3 milyon metreye düşer. 31 Temmuz 2003’te zarar ettiği gerekçesiyle kapatılır, 66 yıl süren üretim serüveni son bulur.

Makinaların çoğu hurda niyetine satılır, kalanlar çürümeye terk edilir.

Buna rağmen bugün bile Fabrikada bir sanayi müzesini donatacak değerde birçok malzeme, makina ve doküman kenarda köşede atılmış vaziyette duruyor.

Şevket Süreyya Aydemir, Nazilli Basma Fabrikasının açılışında makinaların sesini dinleyen Atatürk’ün “İşte bu musikidir, sanayinin musikisi.” dediğini aktarır.

“Sanayinin musikisi”, 67 yıl sonra artık sessiz bir çığlığa dönmüştür.“

Fotoğraf: İbrahim Şan Yödek

HİKAYESİ: “Çukurova Dalyanı, Adana’nın Yumurtalık Lagünü’nde denize açılan ağzında kilometrelerce uzanan kamış setlerden oluşur.

Akdeniz balıkları yumurtlama öncesinde yemlenmek için bu Lagüne girerler. Kaptan Fethi Aydan ve ekibindeki Hüseyin Aydan, Muhsin Aydan ile Ömer Yıldırım için de yoğun çalışma günleri bu dönemde başlar. Karada hazırladıkları onar metre uzunlukta yüz elli kilo ağırlıktaki kamış parmaklıkları dalyan ağzına sererler.

Bu parmaklıklar üremek için açık denize çıkmak isteyen balıkları hapseder. Balıklarla birlikte beş adam da aylarca lagün parmaklıklarının arkasında kalır.

Karada ve deniz içindeki hat boyunda birer kulübeleri vardır. Lagün parmaklıklarını döşedikten sonra deniz içindeki hat boyu kulübesine yerleşirler. Oldukça sağlıksız ve ağır koşullarda gece gündüz çalışırlar. Sürekli lagün parmaklıklarını kontrol eder, gerekli müdahaleleri yapar ve avlanırlar.

Beş ay süren bu dönemin ardından şubat yaklaşırken kamış setler sökülür. Balıklar açık denize kavuşurken dalyan adamları da evlerinin yolunu tutar.“

Bir tanıdık tarım dostu: Abdullah Aysu… Fotoğraf: Gülgün Taşkın, Elif Kaya, İlknur Gülle

HİKAYESİ: “Dünyanın birçok yerinde uzun süredir GDO’lu ve hibrit tohumlarla üretim yapılıyor. Tarlalarda tarım ilaçlarının kullanılması insan sağlığını olumsuz etkilerken doğal dengeyi de bozuyor.

Doğal dengeyi yeniden kurmak, toprak verimliliğini sürdürebilmek, temiz tarım ürünleriyle daha çok kişinin tanışmasını sağlamak ve gelecek nesillere sağlıklı bir doğa bırakabilmek için alternatif tarım uygulamalarının ve yerel tohum derneklerinin faaliyetleri büyük önem taşıyor.

Yerel Tohum Derneği’nin Marmaris Temsilciliği bölgede sağlıklı ve sürdürülebilir tarımın yaygınlaşması için çalışan, yerel tohumların korunmasını hedefleyen, üreticileri bir araya getiren ve Yerel Tohum Temiz Gıda Pazarı’nı proje olarak önüne koyan bir kuruluş.

Derneğin geniş bir çalışma alanı var. Faaliyetlerine dernek temsilcileri Pınar Ünlü, Sema Güner, Güzin Şahin Görgülü, Oya İşleyen ve Tuğçe Kalkus’un yanı sıra çok sayıda gönüllü katılıyor.“

Sonuç yerine;

Kısa adları AFAD, ANFAD, BANFAD, BASAF, E-FOT, FOTOGEN, FOTOFORUM, FSK, GAFSAD, İFSAK, İFOD, KASK, KONFAD, MFD ve ZEYFOD olan 15 fotoğraf kulübünün oluşturduğu Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonu‘nun 20. yüzyılın ilk yarısında geçerli olan kişisel ya da toplumsal bir hikayeyi fotoğraflarla anlatma uygulamasını bugüne taşırken sinema ve televizyonla sosyal medya ve yapay zekanın gelişip fotoröportajı çekici olmaktan çıkardığı 21. yüzyılın koşul ve olanakları ile kısıtlılıklarının dikkate alınmadığı “Memleketimden Görsel Hikayeler” isimli proje çalışmasının fotoğraflarını izlerken aynı anda İzmir‘de bir fotoğraf müzesinin kapatıldığını aklımızda tutarak değerlendirmenizi diler, keşke bu temalar arasına bir de fotoğraf müzesinin kapatılış hikayesi eklenseydi diyerek dile getirmeye çalıştığım bir hayıflanmayı eklemek isterim…

https://mgh.tfsf.org.tr/tr/anasayfa

Sabunun İzmir’deki eski ve zengin tarihini onun içinde yer almayan bir markayla temsil etmeye kalkmak…

Ali Rıza Avcan

Şu sıralarda bir endüstriyel miras ürünü olarak sabunun İzmir‘deki tarihi ile bunun insan, hayvan ve bitki sağlığıyla ilişkisi çerçevesinde İzmir‘deki hamam, hastane, karantina ve tebhirhane gibi tarihi yapıların; ayrıca, alkol ve kolonya gibi diğer temizlik malzemelerinin geçmişi ile ilgili yoğun bir çalışmanın içine girdiğimi ifade etmek isterim.

“Çankırı Çarşısı No. 1 ve 6. Hafif zeytinyağı içeren özel saf sabun üreticisi. 1876 ​​Atina Olimpiyatları’nda ilk gümüş madalya. Zeytinyağı vb. tüccarı. Komiser.“

Uzun bir çalışma süresini kapsayacak böylesi bir gayretin içine neden girdiğimi soracak olursanız, bu nedenleri birbirinden farklı beş madde halinde sıralayabilirim:

1) “Emeğin miras hakkı” anlayışından hareketle 2025 yılı Nisan ayından bu yana İzmir Liman Arkası Bölgesi‘nde “Daraağaç’ı hatırlıyor ve unutmuyorum!” başlığıyla yürüttüğüm çalışmalar sırasında karşıma daha önceden bilmediğim yeni sabun fabrikalarıyla zeytinyağı ve sabun fabrikalarında kullanılan büyük kazanları üreten Demosthenis Issigonis‘e ait döküm fabrikası hakkında yeni bilgilere ulaşmış olmam,

2) Yakın zaman önce bir vakıf malı olduğu için İzmir Vakıflar Bölge Müdürlüğü‘ne devredilen Namazgah Hamamı‘nın 2019 yılında İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından Artı 3 Mimarlık bürosuna yaptırılan restorasyonunda tarihi bir hamamın geleneksel çalışma sistemi dikkate alınmayıp hamama ısıtma amacıyla doğal gazın bağlanması suretiyle o yapının bundan böyle klasik Osmanlı tarzı bir hamam olarak kullanılır olmaktan çıkarılması,

3) 2025 yılı içinde Basmane, Anafartalar Caddesi üstündeki Kıllıoğlu Hacı İbrahim Vakfı Hamamı‘nın bir “Osmanlı Hamamı” olarak bilinen tarihi kimliği ve bir vakıf malı olması nedeniyle İzmir Vakıflar Bölge Müdürlüğü‘ne devredilme riski dikkate alınmaksızın Konak Belediyesi tarafından İzmir Valiliği Yatırımları İzleme Koordinasyon Başkanlığı (YİKOB)‘ndaki Emlak Vergisi Fonu‘ndan alınan milyonlarca liranın harcanması suretiyle tarihi geçmişi ve kimliği dikkate alınmaksızın metal yoğun bir şekilde restore edilmesi,

4) İlk kez 2015 yılında, o tarihlerde Konak Belediyesi ARGE Müdürü olarak görev yapan sevgili dostum mimar Mihriban Yanık ve yıkım firması sahibi Gencol Özbüker ile birlikte içine girip tüm bölüm ve katlarını dolaşarak tanıştığım, ayrıca sağa sola saçılmış değerli tarihi Marsilya kiremitlerini elime alıp incelediğim; ancak, o tarihten 2026’ya kadar devam eden uzun bir süreçte koruma adına etrafı çelik perdelerle çevrelenerek adeta teslim alınan yapıya önünden her geçişte büyük bir saygıyla selam veriyor, tarihi yapının bu büyük ilgisizlik ve sevgisizlik sonucunda ne zaman tam anlamıyla yıkılacağını merak ediyordum.

Bu tarihi yapı en nihayetinde 5 Mayıs 2026 tarihinde yapılan ihale çerçevesinde Konak Belediyesi‘nin İzmir Valiliği Yatırımları İzleme Koordinasyon Başkanlığı (YİKOB)‘ndaki emlak vergisi fonundan aldığı kamu kaynaklarıyla “Hamdi Dalan Sabun Müzesi” olarak restore edilmeye başlandı ve Dalan ailesi mensuplarının da yer aldığı görkemli bir törenle restorasyonuna başlandı. Ancak söz konusu törende yapılan konuşmalarla gazete ve sosyal medyaya servis edilen haberleri okuduğumuzda Konak Belediyesi‘nin bir zamanlar Paleologos ailesi ile onu izleyen Aydınlı Ömer Muharrem firmasınca kullanılan 863 ve 864 sokakların kesiştiği köşedeki bu tarihi sabunhane binasını sadece Dalan ailesiyle ilişkilendirdiğini, binanın Dalanlar öncesindeki 16. yüzyıla kadar uzanan uzun ve zengin tarihi ile ilgilenmediğini anladım.

Çünkü Dalan ailesiyle ilgili anıları daha önceden okuduğum için firma kurucusu Hamdi Dalan‘ın üvey babası ile birlikte bir süre bu binadaki Ömer Muharrem Sabun Fabrikası‘nda işçi olarak çalıştığını, binayı ancak burada kullanılan geleneksel sabun teknolojisinin terkedilip daha büyük boyutlu sınai üretime geçilen 1960’lı yılların başında satın aldığını biliyordum. o nedenle binanın sadece 1961 sonrasındaki tarihinin Hamdi Dalan boyutunda ticari bir şirketle ilişkilendirilip daha zengin olan 100 yıllık tarihi geçmişin dikkate alınmadığını gösteren bu restorasyon ve müze kurma girişiminin nedenini düşündüğümde ise bunun sadece ve sadece Dalan firmasının ürettiği malların Kemeraltı Çarşısı gibi kentin en büyük ve önemli ticari merkezindeki reklamı, tanıtımı ve daha fazla satılması açısından önemli olduğunu düşündüm.

5) Tarihi boyunca büyük salgınlarla boğuşup büyük nüfus kayıplarına uğrayan İzmir‘de insan, hayvan ve bitki sağlığı konusunu sabunu, zeytinyağını, hamamı, karantina hizmetlerini, “Uyuz Hamamı” da denilen tebhirhaneyi, hastaneyi ve diğer temizlik malzemelerinin bütününde göremeyip ve bunları birbirleriyle ilişkilendirmeyip sabunun İzmir tarihini sadece Dalan sabunları üzerinden ele alarak asıl sabun üretici ve tüccarlarına haksızlık yapılması.

Sabunun İzmir tarihine dair: Boğos Tatikyan’dan sabun ve yağ satan Yahudiler, Ömer Muharrem antetli haberleşme evrakı ve İzmir’e özgü “Garantile” damgasını yiyen sabunlar…

Söz konusu tarihi yapıların tahsis şekli, restorasyon ve kullanım şekli ile karşılaşılabilecek olası riskler konusundaki görüş, düşünce, eleştiri ve endişelerimi ifade ederek bunun bir sonucu olarak önereceğim çözüm yolları konusunda bilgi vermeden önce sabunun İzmir‘in 19-20. yüzyıllardaki tarihi içindeki yeri ve önemi ile ilgili olarak yaptığım çalışmanın ilk bilgilerini sizlerle paylaşmak isterim:

Baştan belirtmeliyim ki, bütün bu bilgileri, Garanti Bankası‘na ait SALT Araştırma arşivindeki 1854-1948 dönemine ait binlerce sayfalık 48 adet tarihi ticaret yıllığındaki bilgilerle Charles Edward Goad‘a ait 1905 yılı sigorta planlarının (10) ve (11) numaralı paftalarını ayrıntılı bir şekilde tek tek inceleyerek edindim.

İğneyle kuyu kazmak tabirini haklı çıkarak şekilde 19 ve 20. yüzyılları kapsayan aşağı yukarı 100 yıllık bir dönemde farklı firma ve kişilere ait bu yıllıklarda yer alan İzmir‘le ilgili bölümleri bir köşeye ayırıp her bir bölümdeki sabun üreticileri ile tüccarları ortaya çıkarmak oldukça vaktimi aldı. Böylelikle İzmir‘deki hangi sabun imalatçısı ya da tüccarının o tarihlerde hangi adreste bulunduğunu öğrenip faaliyette oldukları yerleri 1905 yılı sigorta paftalarında aradığımda adeta o sabunhaneyi ziyaret edip sahipleriyle tanışmış, orada çalışan işçilerle sohbet etmiş gibi sevindiğimi hissettim. Tabii ki, Goad tarafından sigorta riski görülmeyen Darağaç, Mersinli gibi bölge ve mahallelerin planları elimde olmadığı için onların yerini tespit etmem mümkün olmadı.

İnanmayacaksınız ama bu sayede Kemeraltı Çarşısı‘nda sabun imal eden toplam 11 sabunhanenin yerini öğrenip biri sokak, diğeri de cadde olmak üzere iki adet Sabunhane adını almış işlek yolun olduğunu fark etmiş oldum. Hem de hiç ummadığım yerlerde…

G. E. Goad’ın 1905 tarihli sigorta planlarının (10) ve (11) numaralı paftalarında bulunan 11 adet sabun fabrikasının yeri… İşaretlemede kullanılan rakamlar aşağıdaki sıralamadaki rakamlarla aynıdır…

Kemeraltı Çarşısı‘ndaki sabun fabrikalarını (sabunhane) sıralamaya kalkarsak;

1. Tarihi Ali Paşa Caddesi (863 sokak) ile Mekteb sokağın (864) kesiştiği köşede yer alıp bugün Hamdi Dalan Sabun Müzesi adıyla restore edilmekte olup Paleologos Kardeşler‘e ait sabun fabrikası,

2. Tarihi Gözlemeciler Çarşısı (876 sokak) içindeki Alexandros Isrek‘a ait sabun fabrikası,

3. Tarihi Keten Çarşısı (866 sokak) içindeki sabun fabrikası,

4. Tarihi Taşçılar Çarşısı (871 sokak) içindeki Abdulkadir Efendi‘ye ait sabun fabrikası,

5. Tarihi Vakıf Hoca Sokak (865 sokak) içindeki Paleologos Kardeşler‘e ait ikinci sabun fabrikası,

6. Tarihi Vakıf Hoca sokak (865) ile Sabunhane sokağın (867) sokağın köşesinde kalıp şimdilerde mülkiyet sahibi mimar Salih Seymen tarafından restore edilen binada faaliyette bulunan Katzanopoulos‘a ait sabun fabrikası,

7. Tarihi Vakıf Hoca sokak (865) içindeki K. Sepetçioğlu‘na ait sabun fabrikası,

8. Kemahlı İbrahim Efendi‘ye ait Kemahlı Han‘ın yanındaki K. Sepetçioğlu‘na ait sabun fabrikası,

9. Tarihi Kemeraltı Caddesi (Anafartalar) üstünde ve Başoturak (Başdurak) Camii‘nin kuzeydoğusundaki Christos Pavlidis‘e ait sabun fabrikası,

10. Kestanepazarı Camii‘nin güneybatısındaki Sandıkçılar Çarşısı‘ndaki (878 sokak) P. Ksanthopoulos‘a ait sabun fabrikası,

11. Tarihi Çekmececiler Çarşısı‘ndaki (892 sokak) Aristidis Kyriakides‘e ait sabun fabrikası.

Cumhuriyet öncesinde Kemeraltı dışındaki tek sabun fabrikası ise Darağaç bölgesinde önce A. Petit, daha sonra Louis Cousinery tarafından işletilen bu fabrika sonraları Şark Sanayi işletmesine dönüşerek İzmir‘in en büyük ve önemli dokuma tesislerinden biri haline gelmiştir. Cumhuriyet döneminde ortaya çıkan ikinci bir sabun fabrikası ise muhtemel bir Yahudi olan Politi Robeno‘ya ait Mersinli-Bornova Caddesi No.9-13’de bulunan fabrikadır.

1882-1948 dönemi ticaret yıllıklarına göre İzmir‘de sabun üretimi ve satışı yapan kişi sayısı toplam (73) olup bunların çoğunluğu Cumhuriyet öncesinde Rumlardan, sonrasında ise Müslüman Türk ve Yahudilerden oluşmuştur.

Bazı İzmirli sabun üreticilerinin 1881-1948 döneminde faaliyette oldukları yıllar…

Cumhuriyet öncesinde çoğunluğunu Rum üretici ve tüccarların oluşturduğu isimler arasında Hacı Ali, Baltacılar Çarşısı‘ndaki Tahsin Efendi ile Taşçılar Çarşısı‘ndaki Abdülkadir Efendi gibi tek tük Müslüman Türklere ve tek Ermeni üretici olarak da Agop Alpiar‘a rastlanmaktadır.

Bu sabun üreticilerinin büyüklük ve süreklilik itibariyle önde gelenleri ise İzmir‘de, özellikle de Küçük Menderes Havzası‘ndaki geniş tarım arazileriyle ve Kraemer Palas gibi değerli gayrimenkulleriyle tanınan Seydiköylü Rum Fotiadis ailesiyle asıl üretim merkezleri Urla olan Paleologos ailesidir.

Fotiadis ailesi bu işe 1869 yılında kurduğu şirketle Keresteciler Caddesi (871 sokak) No. 65 adresindeki fabrikada başlamış ve sonrasında kurulan fabrikaları Joseph, Basille ve Constantine Fotiadis tarafından yönetilmiştir. Bugün Hamdi Dalan Sabun Fabrikası adıyla restore edilmekte olan binayı uzun yıllar kullanıp sonrasında Aydınlı Ömer Muharrem‘e satan Paleologoslar (Nicholas, Pericles, Konstantin, Michel) ise 1881’den 1921’e kadar birden fazla fabrikada yürüttükleri sabun üretimi ile İzmir‘in önde gelen sabun üreticisi ve tüccarlarından biri olmuştur.

Cumhuriyet sonrasında ise ortaya Yahudi ve Müslüman Türk üretici ve tüccarlar çıkar. Aydınlı Ömer Muharrem, muhtemelen Aşkenaz Yahudisi olan İstanbul merkezli Lipowitz Kardeşler, Ali Muhsin Kibar ve en nihayetinde Körfez’in kıyısındaki Turyağ fabrikasının sabunları ortaya çıkar. Ancak 2. Dünya Savaşı’nın zorlu koşulları ve Varlık Vergisi gibi ayrımcı politikalar sonucunda Yahudi üreticiler sabun piyasasından çekilmek zorunda kalır ve tüm üretim/satış Müslüman Türklerin eline geçer… Böylelikle İzmir’deki sabun da uluslaşma süreci ile birlikte Türkleşip Müslümanlaşmıştır…

Hele ki aradan uzun yıllar geçmiş olmasına karşın Türkiye‘nin 2025 yılı itibariyle sabunun da dahil olduğu temizlik ürünleri için 626 Milyon dolar ithalat yaptığını dikkate aldığımızda… (7)

Gelelim bugün kentin içindeki tek sabun fabrikası olarak bilinen ve yakın zamanda başlayan restorasyonunun bitişiyle birlikte Hamdi Dalan Sabun Müzesi adıyla kullanılacak tarihi yapının geçmişine…

Konak Belediyesi‘nin Dalan ailesi ile yaptığı protokol çerçevesinde binayı 29 yıl gibi oldukça kısa bir süre kullanma koşuluyla restore etmeye başladığı, tapunun Ahmetağa mahallesi 227 ada, 7 parseliyle Konak mahallesi 864 sokak No.6-8 adresindeki 366 metrekarelik parseldeki yapı, Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu (GEEAYK)‘nun 20.6.1981 tarih, 2954 sayılı ve Tabiat ve Kültür Varlıkları Yüksek Kurulu (TKVYK)‘nun 17.7.1987 tarih, 3509 sayılı kararları ile tescillenip koruma altına alınmış olup George Edward Goad tarafından 1905 yılında hazırlanan İzmir sigorta planlarının 11. paftasında Paleologos Kardeşler tarafından işletilen bir sabun fabrikası olarak işaretlenmiştir. (1)

O nedenle İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait İzmir Visit isimli turizm portalında belirtildiği gibi buradaki sabun fabrikası 1941 yılında Hamdi Dalan tarafından kurulmamış; aksine, Hamdi Dalan 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bu binada sürdürülmekte olan sabun üretimini, binayı satın aldığı 1961 yılından başlayarak sürdürmüştür. (2)

Diğer yandan İnternetteki Dalan Kimya Endüstri Anonim Şirketi‘ne ait web sayfasının “Hikayemiz – Tarihçe” bölümünde firmanın kurucusu Hamdi Dalan‘ın bu işe ilk kez 1941 yılında İzmir Agora Namazgah semtinde başladığı belirtilmekle birlikte (3) hem bu ilk üretim mekanının bugün nerede olduğu belirtilmemekte, hem de aile üyeleri Akın Dalan ve Dide Dalan tarafından yapılan yayın ve söyleşilerde Hamdi Dalan‘ın aynı binadaki Ömer Muharrem‘e ait tarihi sabunhane binasında üvey babası ile birlikte işçi olarak çalıştığı, 1961 yılında söz konusu fabrikanın iş göremez hale gelmesi üzerine binayı Ömer Muharrem firmasından satın alarak işe başladığı anlatılmaktadır. (4) (5)

İşte o nedenle İzmir‘deki sabun tarihini yeniden ve doğru bilgilerle yazılarak Hamdi Dalan‘a mutena bir yer verme yanlışından vazgeçilmeli, söz konusu binaya bu tür yanlış ve çarpıtılmış bilgiler nedeniyle Hamdi Dalan Sabun Müzesi yerine İzmir Sabun Müzesi adı verilmelidir.

Sabunun İzmir‘deki macerasına ait bütün bu bilgileri 1881-1948 yılları arasında farklı kişi ve kurumlarca bazı yıllarda düzenli, bazı yıllarda da aralıklarla yayınlanan ve Annuail Orient olarak adlandırılan Osmanlı ile diğer Ortadoğu ülkelerinde faaliyette bulunan firmaların tanıtımını yapmak amacıyla yayınlanan ticaret yıllıklarından edindiğimi dikkate almanızı rica edeceğim.

Bunun dışında ayrıca, İzmir‘de şu anda faaliyette bulunan Ticaret Odası, Ticaret Borsası gibi kurumların arşivlerinde o dönemlere ait herhangi bir bilgi ve belgenin bulunmadığını, o nedenle bu fabrikaların ne miktarda üretim yaptıklarına, ürettikleri sabunun ne kadarının satıldığına, yurtdışından ne miktarda sabun ithal edildiğine ve benzerlerine ilişkin üretim ve ticaretle ilgili bilgi ve istatistiklere ulaşmanın mümkün olmadığını ifade etmek zorundayım… Ancak 2012 yılında yapılmış bir araştırma sayesinde 1 okka sabunun İzmir’deki satış fiyatının 1. Dünya Savaşı sırasında nasıl arttığını sizlere aktarmak isterim:

Temmuz 1914’de 7, Ocak 1917’de 32, Eylül 1917’de 75, Ocak 1918’de 140 ,Eylül 1918’de 140 kuruş… Yani 4 yıl içinde % 2000’lik bir artış ve kuvvetle muhtemel bütün arayışlara rağmen zor bulunan kıt bir mal!!! (6)

Zeytin, zeytinyağı, sabun üretim ve ticareti açısından böylesine zengin bir kentte bugüne kadar sevgili Levent Köstem tarafından açılan Urla‘daki Zeytinyağı Müzesi dışında insan, hayvan ve bitki sağlığını bir bütün halinde; yani, zeytin-zeytinyağı-sabun-hamam-karantina-tebhirhane-salgın hastalıklar-sanitasyon-hastane kavramlarının bütünlüğü içinde ele alan bir girişim olmamış, İzmir‘de İzmir‘le ilgisi ve tarihi bir geçmişi olmayan maske ve radyo müzesi gibi yerler açılmasına rağmen İzmir‘i İzmir yapan bu temel mal ve hizmetler konusunda hiç kimse kılını kıpırdatmamıştır.

Şimdi ise 19. yüzyılın ikinci yarısında yapıldığı bilinen; ancak son yıllardaki ihmalkarlık nedeniyle adeta yok olmakta olan tarihi sabunhane binasında 1961’den sonra faaliyet gösteren bir sabun firma ve markasının ilk kurucusunun adıyla restorasyon yapılarak Hamdi Dalan Sabun Müzesi adıyla anılacağı söylenmekte ve böylelikle Dalan marka sabunlarla diğer ürünlerin Kemeraltı Çarşısı gibi merkezi ve kalabalık bir ortamda reklam, tanıtım, satış ve pazarlamasına belediye eliyle katkıda bulunulmaktadır.

Bu bağlamda İzmir‘deki hiçbir kamu kurumu ve özel şahsın elinde, TCDD 3. Bölge Müdürlüğü‘ne ait TCDD İzmir Müzesi‘ndeki tıbbi malzemeler ve sevgili dostum Orhan Beşikçi‘nin sık sık sözünü ettiği “Doktor Vagonu” ile eski adıyla Memleket Hastanesi, yeni adıyla İzmir Atatürk Eğitim Hastanesi‘ndeki sayılı tıbbi malzeme dışında İzmir‘deki insan, hayvan ve bitki sağlığı ile hijyenin tarihsel geçmişini kapsayan ciddi bir koleksiyon mevcut olmadığı halde; bir kısım belediye görevlisinin “hadi gidelim müze açalım” hevesi ve “İzmir’deki antikacıları ve koleksiyoncuları dolaşıp alışveriş yaparak müzeyi dolduralım” heyecanıyla yaptıkları bu tür girişimlerin kamu yararından çok özel çıkarlara hizmet ettiğine inanıyorum.(8)

O nedenle halen restore edilmekte olan tarihi binanın yukarıdaki görselde de belirtildiği gibi “Konak Belediyesi Hamdi Dalan Sabun Müzesi” adıyla düzenlenmesi durumunda sadece Dalan Sabun Fabrikası olarak kullanıldığı 1961 sonrası için değil, aynı zamanda 19 ve 20. yüzyıllar İzmir‘inde bu binada sırasıyla sabun üreten Nicholas Paleologos ile Ömer Muharrem ile İzmir‘deki diğer sabun fabrikalarının da dikkate alınması ve sabun dışında sabunla bağlantılı “zeytin”, “zeytinyağı”, “kostik”, “hamam”, “tebhirhane”, “karantina”, “hastane”, “salgınlar”, “bulaşıcı hastalıklar”, “hayvan” ve “bitki sağlığı” gibi konularla; hatta, Polonya‘nın Bydgoszcz kentindeki Museum of Soap and History of Dirt Müzesi gibi sabunun ortadan kaldırdığı kirin oluşum ve giderilmesi konusuyla ilişkilendirilerek bu bütünlüğe kavuşturulması yerinde olacaktır.

Tarihi bir binanın önceki sahiplerini dikkate almayıp; hatta, onları yok sayarak son sahibi ve onun ismi/markası öne çıkarılarak restore edilmesi, aynen Havra Sokağı‘ndaki Politi Şaraphane‘sinin binaya daha sonra uygun görülen daha yeni ve daha kısa bir süre kullanılan “Akıncı Pasajı” adıyla restore edilmesinde olduğu gibi kültürel ayrımcılık ve asimilasyondan başka bir şey değildir…

Bütün bu bilgi, değerlendirme ve yorumların özet ve sonucu olarak;

📌Sabun, İzmir‘ endüstri ve ticaret tarihi açısından çok önemli bir tüketim malıdır.

📌O nedenle İzmir‘deki sabun üretim ve ticaret önemli tarihi aktörleri barındıran zengin bir kaynaktır ve sadece 1961 sonraki üretim-satış faaliyetleri açısından düşünülüp bu zengin geçmiş görmezden gelinemez.

📌İzmir‘in sabun tarihi bütün gerçekleri ile yazılıp belgelenmelidir.

📌Ayrıca İzmir‘de sabun tarihi ile ilgili bir sergi ya da müze düzenleneceği zaman bu çalışma sabun tarihinin her dönem ve aktörünü temsil edecek şekilde ve İzmir‘e özgü üç boyutlu nesnelerle görsellerin bir bütünlük içinde kullanılması suretiyle yapılmalı ve bunun için sağdaki soldaki antikacılarla koleksiyonculardan malzeme toplamak yerine önceden kamusal zengin bir koleksiyonun oluşturulması gerekmektedir…

📌İzmir‘in sabun tarihi ile ilgili bir sergi ya da müze düzenleneceği zaman konuya insan, hayvan ve bitki sağlığını esas alan daha geniş bir açıdan bakılarak ve çalışmanın odağına sabunun konulması suretiyle sabunun ilgili olduğu hamam, karantina, tebhirhane, hastane, sanitasyon ve diğer temizlik malzemeleri gibi alanların da dikkate alınması sağlanmalıdır.

………………………………………………………………………………………………………………………………………

(1) Müge Çiftyürek, Türkiye’de Sabunhaneler, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2021-Denizli.

(2 Hamdi Dalan Sabun Fabrikası, https://www.visitizmir.org/tr/destinasyon/11520

(3) Dalan-Hakkımızda, https://www.dalan.com.tr/hakkimizda/

(4) İbrahim Mert Öztürk, Hamdi Dalan ve Dalan Sabun Fabrikası, Bilkent Üniversitesi, 2023

(5) Dide Dalan, Babalar Sabun Kokar, Görsel Basım, İzmir-2006.

(6) Filiz Çolak, “İşgal yıllarında İzmir iktisadi bölgesinde fiyat hareketleri”, Turkish Studies – International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, Volume 7/4, Fall 2012, p. 1269-1280, ANKARA-TURKEY

(7) Mert Davut, “Temizlik ve kişisel bakım ürünleri ihracatı geçen yıl 3,3 milyar doları buldu”, Haber Türk Gazetesi, 18.02.2026, https://yerel-haberler.haberturk.com/ankara-haberleri/temizlik-ve-kisisel-bakim-urunleri-ihracati-gecen-yil-3-3-milyar-dolari-buldu-40591878

(8) “Türkiye’nin ilk ve tek hastane müzesi İzmir’de”, Yeni Asır Gazetesi, 6 Mart 2018, https://www.yeniasir.com.tr/sarmasik/2018/03/06/turkiyenin-ilk-ve-tek-hastane-muzesi-izmirde

Sabun Müzesi, http://www.sabunmuzesi.com.tr

Kaynaklar

Bilginin kamusal olmaktan çıkıp metalaşması…

Ali Rıza Avcan

Toplumla ilgili her bilgi asıl olarak kamusal; yani kamuya aittir.

O nedenle, kamuya ait her türlü bilginin kamu yararı çerçevesinde şeffaf bir şekilde yeniden dönüp dolaşıp kamuya ulaşabilmesi için karşılık düşünülmeksizin herkese ulaşması gerekir…

Hele ki kamu kaynaklarının kullanımı suretiyle elde edilen her tür ve düzeydeki kamusal bilginin…

“Yan cebe koymak”

Örneğin üniversite öğrencilerinin kamu kaynaklarını kullanarak yaptıkları yüksek lisans ve doktora tezlerinin başarılı olması durumunda bu başarı, bir kamu kurumu olan üniversite tarafından öğrenciye verilen kamusal bir unvanla; yani “master”, “Dr.” ya da “PhD” unvanlarıyla ödüllendiriliyorsa bu tezlerin kamuya açıklanması, tez sahipleri tarafından yayından alıkonulmaması gerekir. Çünkü kamu kaynaklarını kullanarak ve her biri kamu görevlisi olan hocalarından destek alarak başarılı bir tez yazmışlarsa şayet bunun karşılığını zaten kamu tarafından kendilerine verilen unvanları alıp isimlerinin başına yerleştirdiklerinde ve bu unvanlar sayesinde başka birçok işte başarıya ulaştıklarında alacaklardır.

Yine aynı durum, üniversite öğretim üyelerinin üniversitelerdeki döner sermayeler ya da TUBİTAK, Avrupa Birliği, kalkınma ajansları ve benzerlerinden aldıkları fonlarla yürüttükleri araştırma projeleri için de geçerlidir. Çünkü üniversite öğretim üyeleri; kendi uzmanlık alanlarında bilimsel araştırmalar yapmak, lisans ve lisansüstü düzeyindeki öğrencilere ders verip onları yetiştirmek ve akademik dünyaya veya topluma yönelik danışmanlık ve hizmet görevlerini yerine getirmekle yükümlü olan akademisyenler; yani, kamu kaynaklarını kullanan ve kamu gücüne sahip kamu görevlileridir.

İşte o nedenle, üniversitelerde çalışan akademisyenlerin çalıştıkları kamu kurumlarında kamu kaynaklarını kullanarak yaptıkları çalışmalarda ya da üniversitelerden izin alarak üniversite dışında yapacakları tüm araştırma çalışmalarından bir bedel, bir karşılık almaması, kamusal bir hizmeti ticarileştirmemesi gerektiğini düşünüyorum. Hele ki çevremdeki çoğu öğretim üyesinin unvanları öğretim görevlisinden profesöre doğru yükseldikçe artan ücretleri çerçevesinde fatura ya da makbuz vermeksizin veya imza atmaksızın aldıklarıyla ya da bir “kazan-kazan” harikası olarak icat edilip hem üniversiteye hem de kendilerine büyük kazançlar sağlayan döner sermaye organizasyonlarıyla bilimin ticaretini yapan zengin bir tacire dönüştüklerini gördükçe…

Buna bir de üniversiteler; yani kamu kaynakları üzerinden bilgi üretmesi beklenen kurumlarda yapılan her düzeydeki araştırmaları üniversite ya da özel yayınevlerinin yayını olarak satılmasını, üniversite mensubu olmadığımız için eski tarihli tezlere ulaşamadığımızı; hatta, Ege Üniversitesi Kütüphanesi girişinde yaşadığım gibi sade bir yurttaş olarak kütüphaneye alınmadığı, üniversitelerce kamu kaynaklarının kullanımı suretiyle abone olunan yerli ve yabancı dijital veri tabanlarına bunun kaynağını sağlayan kamunun bir bireyi olarak ulaşamadığımı da eklersek üniversitelerce bilgi üretimi ve yayını konusundaki sorunun ne kadar büyük ve vahim olduğunu daha iyi anlarız.

Tabii ki, bu bağlamda üniversitelerdeki kamu görevlilerini; yani, akademisyenleri sadece öğrencilere ders veren insanlar olarak görmeyip onların ayrıca bilimsel çalışmalar yapmaları gerektiğini, sadece öğrenci ile uğraşanların bilimsel anlamda akademisyen niteliğinde olmayıp birer “okutman” olacaklarını, onlara bir “bilim insanı” olarak değil de bir “öğretmen” olarak yaklaşmak gerektiğini unutmamak koşuluyla…

Ayrıca üniversitelerde görev yapan öğretim üyeleriyle dernek, vakıf, gazete gibi kurumların TUBİTAK, UNDP, Avrupa Birliği fonları ve yabancı büyükelçiliklerin kaynaklarıyla uluslararası tekeller ve bankalar tarafından desteklenen birtakım yabancı vakıflarla AKP hükümetinin güdümündeki kalkınma ajanslarından proje karşılığında fon temin eden bu tür bilimsel araştırmalarda yer alarak sahip oldukları kamusal bilgiyi ticari anlamda pazarladıklarını, böylelikle sahip oldukları kamusal bilgi ve uzmanlığı kendi şahsi çıkarları için kullandıklarını düşünüyorum.

Çünkü “parayı veren düdüğü çalar” deyişinin bir kez daha doğru olduğunu kanıtlayan böylesi durumlarda ve benim de bugüne kadar tanık ya da taraf olduğum birçok benzer olayda parayı veren kurumlar zaten kendi gündemlerinde olan konuların kendilerinin istediği şekilde işlenip kendilerinin istediği sonuçlara ulaşmasını istedikleri ve bu sonuçları kamuoyuna sanki kamunun görüşüymüş gibi takdim etmek istedikleri için para vererek ya da değişik çıkarlar sağlayarak satın aldığı üniversiteyi ve onun akademisyenlerini bilimi özelleştirme anlamında kendilerine bağlayıp onları kullanmaktadır. Böylelikle birer kamu kurumu olan üniversiteler bu tür özel yöntemlerle ve ihale açmaya hiç gerek duyulmaksızın kendiliğinden özelleştirilmekte, buna baştan teşne olarak üniversite yöneticileri ve akademisyenleri ise artık kamunun değil, kendilerini satın alan sermayenin, uluslararası tekellerin emrine girmektedir:

Bütün bu anlattıklarıma örnek olarak size kısa zaman önce arkadaşlarımla birlikte yaşadığım iki ayrı olayı anlatmak isterim:

2024 yılının Nisan ayından bu yana hiçbir belediye, fon, vakıf, şirket, ajans ve benzerinden para almadan ya da başka bir menfaat temin etmeksizin tam anlamıyla gerçek ve bağımsız bir gönüllülük anlayışıyla yürütmeye çalıştığım “emeğin miras hakkı” boyutundaki “Darağaç’ı hatırlıyor ve unutmuyorum” başlıklı çalışmanın çıktısı olarak ortaya konulabilecek İzmir Alsancak Limanı‘nın tarihsel gelişimi bağlamında geleceği ile ilgili öneriler boyutunda kamu yararını önceleyen olası değerlendirme ve yorumlarımızın daha önce kendilerinin açıkladığı limanın özelleştirilmesini öngören değerlendirme ve yorumlarla örtüşmeyeceğini; hatta, ters düşeceğini anlayan İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA)‘nın ya da Evrensel Gazetesi aracılığıyla gündeme getirmeye çalıştığım 2001 İzmir Sümerbank Fabrikası Direnişi‘nin gündeme gelmesi nedeniyle tüyleri diken diken olan AKP güdümündeki İzmir Katip Çelebi Üniversitesi yönetici ve akademisyenlerinin çalışmaya ortak olma fikrinden vazgeçtiklerini hatırladığımızda bu çalışmayla ortaya çıkacak yeni bilgileri sahiplenip kontrol edemeyeceklerini anlayan iktidardaki egemen güçlerin ve onların emrindeki kurumların sahip oldukları kamu kaynaklarını ya da olanaklarını bizlerden esirgeyerek nasıl engelleyici bir tutum içine girdiklerini çok açık ve net bir şekilde görüp tanık olma fırsatını yakalamıştım.

Kamu parası ile pazarlık: İzmir Alsancak Limanı ile ilgili sonuçlar bizim istediğimiz şekilde olursa…

Daha önce de birçok kez tanık olup yaşayarak edindiğim bütün bu deneyimler sonucunda; yazıma konu yaptığım “bilginin kamusal olmaktan çıkarılması” denilen şeyin aslında Kapitalist sistemin bir sonucu olarak bilginin herkesin erişebileceği ortak bir değer olmaktan çıkıp özelleştirilerek metalaştırılması ve sosyal medya eliyle dijital yankı odalarında manipüle edilmesi anlamına geldiğini söylemeye çalışıyorum. Böylelikle aslında hepimize ait olması gereken bilgi, özellikle de son günlerin flaş konusu yapay zeka uygulamalarıyla uluslararası bilim tekellerinin eline geçip büyük kitlelerin ve ezilen sınıfların yönetilip susturulması için kullanılan bir güç kaynağı olarak kullanılabilmektedir.

Bilginin Kapitalist sistem içinde toplumun ortak bir değeri olmaktan çıkıp geniş kitleleri ezip sömürme sürecinde kullanılan kullanışlı bir aparata dönüştürülmesinin temel dinamiklerini şu şekilde açıklayabilirim:

1. Bilginin özelleştirilip metalaşması: Bilgi birikimi açık erişimden çok şirketler tarafından patentlenip dijital dünyadaki telif duvarları (paywalls) arkasında saklanan ve özel veri tabanlarında korunan ticari bir mala dönüşmesi.

2. Gerçek-Ötesi (Post-Truth) Dönem: Çoğunlukla Batı ülkelerinin üniversitelerinden kaynaklanıp kendi ülkesinin kültürel hegemonyasının yaygınlaşmasına hizmet eden “bilimsel” etiketli liberal bilgi ve düşüncelerin, “model”, “yaklaşım” ve “düşünce sistemi” gibi adlar altında ihraç edilen ve genellikle geri kalmış ya da gelişmekte olan ülke akademisyenlerinin can-ı gönülden kabullenip sanki yeni bir moda, yeni bir bilimsel katkıymış gibi kabul edip yaygınlaştırması sayesinde bu bilgi ve düşüncelerin yabancı olduğu topraklarda adeta “gerçek ötesi” ya da “gerçek dışı” bir etkiye sahip olduğu görülmektedir.

“Paran kadar bilgi…”

Bunun sonucu olarak ülkemiz ya da bize benzer ülke üniversitelerinin akademisyenleri sözlerine kendi görüş ve düşüncelerini açıklayan anlatımlarla başlamak yerine “şu şöyle söyler, bu böyle söyler” gibi söylemlerle o yeni moda (!) ya da katkının (!) gönüllü elçisi olarak kültürel hegemonyanın misyonerliğine soyunur. Aynen Britanya ve Hollanda kaynaklı “simit/gevrek ekonomisi” ya da “döngü ekonomisi” veya “döngüsel kültür” kavramlarının 2024’den bu yana İzmir‘deki bazı belediyelerde yaşama geçirilmesi için sergilenen olağanüstü gayretlere rağmen başarılı olamayışında ya da bir zamanlar “göç” dediği olguya batıda yeni çıkan moda düşünceleri tercüme ederek ülkemiz akademyasına armağan etmekle ünlü şehir plancısı ustamızın şimdilerde “göç” yerine “devinim, devinim” demeye başlamasında olduğu gibi…

Diğer yanda ise yeni yeni öğrendiğimiz sosyal medya algoritmaları ve reklam odaklı medya çalışmaları, doğrulanmış kamusal bilginin önüne kişisel önyargılarla duygusal manipülasyonları çıkararak ortak akla dayalı kamusal alanı zayıflatıp parçalayabilmektedir.

Bunun en iyi örneğini ise parti içi demokrasi süreçleriyle ilgili büyük bir politik sorunun nedenini ve niçinini araştırmadan koskoca bir siyasi partinin bölünmesi için oyunbozanların değirmenine su taşıyıp çaba harcayan sosyal medya aktörlerinin tavrında izleyebiliriz… Böylelikle koskocaman üniversite hocalarının ya da asıl görevi haber vermek olan gazetecilerin bu karmaşık, kaotik kulvarda bazen nefret suçu işleyerek bazen mezhepçilik yaparak bizlere parmak sallayan gerçek-ötesi bir tutumla ve kendilerini paralarcasına ortaya koyduğu performanslarda bu gerçek-ötesi duygusal manipülasyonu gayet iyi gözleyebiliyoruz.

3. Dijital Eşitsizlik: Bilgiye ulaşmak için gereken dijital altyapı ve araçlar eşitsiz dağıldığında, bazı insanlar, gruplar, sınıflar ve ülkeler dijital bilgiyi rahatlıkla üretip paylaşamadıklarında kamusal bilgi aynen Google, Microsoft, Meta gibi ulus-ötesi güçler eliyle belirli bir kesimin elinde toplanıp tekelleşiyor ve onlardan ayrı, bağımsız bir bilgiyi elde etmek, o bilgiyi üretip zenginleştirmek mümkün olmanın dışına çıkıyor.

Akademik bilginin bu şekilde özelleştirilmesi aslında kamu kaynaklarıyla gerçekleştirilen bilimsel araştırmaların küresel yayıncılık tekelleri tarafından ticari metaya dönüştürülerek bu bilgilerin “paywall” (ödeme duvarı) denilen ve kısaca “ödeme yap-bilgiyi al” şeklindeki bir mekanizmanın arkasına saklanması sürecidir. Bilginin toplum yararına serbestçe yayılması ilkesini doğrudan tehdit eden bu duruma literatürde “Akademik Kapitalizm” adı verilmektedir.

Bilginin metaya dönüşmesi sürecinde karşılaşılan yapısal sorunları ve bu duruma karşı geliştirilen direniş modellerini ise şu şekilde özetleyebilirim:

Ücretsiz Emek ve Hak Devri: Akademisyenlerin kamu bütçesiyle yaptıkları araştırmalarla yazdıkları yazdıkları makaleler dergilere ücretsiz gönderilmesine ve bu makaleleri hakem olarak inceleyip yayınlanmasını sağlayan hakemlere hiçbir ödeme yapılmamasına rağmen yayın aşamasındaki tüm telif hakları yayıncı şirkete devredilmektedir.

Çifte Faturalandırma (Yayın Duvarları): Büyük yayıncı şirketler, kamunun finanse ettiği bu makaleleri içeren dergileri yine kamuya ait üniversite kütüphanelerine fahiş abone ücretleriyle geri satmaktadır.

Açık Erişim Paradoksu (APC Ücretleri): Bilgiyi halka açmak isteyen alternatif “Açık Erişim” (Open Access) modellerinde ise bu kez makale yayınlama ücreti (APC) devreye girmektedir. Çünkü bu modelde yer almak isteyen yazarlar makalelerini ücretsiz erişime açtırmak için yayıncılara yazı başına binlerce dolar ödemek zorunda kalmaktadır.

Bilgi Eşitsizliği: Zengin batı üniversiteleri tüm veri tabanlarına abone olabilirken, gelişmekte olan ülkelerdeki araştırmacılar ve bütçesi yetersiz üniversiteler güncel bilimsel literatüre erişememekte ve bu bilgiden üniversite dışındaki kurum ve şahıslar yararlanamamaktadır.

Piyasa Odaklı Araştırmalar: Üniversitelerdeki akademisyenlerin bilimsel başarısının kriteri ticari dergilerdeki atıf endekslerine bağlandığı için, toplumsal fayda sağlayan ancak ticari getirisi olmayan yerel konular fonlanmamakta ve araştırılmamaktadır.

Tekelleşme: Küresel akademik yayıncılık pazarı, kâr oranları teknoloji devlerini bile geride bırakan Hachhette, Penguin, Random House, Harper Collins ve Macmillan gibi birkaç büyük oligopol şirketin elinde toplandığı için bu yayınevlerinin çıkardığı yayınlardaki bilginin yayınların yüksek bedelleri nedeniyle kamuoyunun bilgisine sunulması mümkün olmamaktasdır.

Korsan Bilim Radikalizmi: Alexandra Elbakyan tarafından kurulan Sci-Hub ile Anna’s Archive gibi uluslararası gölge kütüphaneler, paralı telif duvarlarını aşarak milyonlarca akademik makaleyi tüm dünyaya tamamen ücretsiz ve yasa dışı olarak açıp mevcut statükoyu sarsmaya başlamakla birlikte bu girişimin hukuki temelleri zayıf olduğu için bu platformların aynen Julian Assange‘ın başına gelenler olaylarda olduğu gibi engellenmesi her an için mümkündür.

Türkiye gibi bilgi kaynakları sınırlı ülkelerde ve kurumlarda formal erişim modellerinin zayıflığı gayriresmi paylaşım ağları sayesinde giderilebilir. Rusya‘dan Brezilya‘ya, Hindistan‘dan Güney Afrika‘ya uzanan örneklerde öne çıkan sorun, yalnızca ücretsiz bir şekilde “kitap indirmek” değil; pahalı abonelik sistemlerinin dışında kalan öğrencilerin, benim gibi araştırmacıların ve bağımsız okurların bilgiyle kurduğu zorunlu ilişki biçimidir. Gölge kütüphaneler bu nedenle sadece korsan arşivler değil, küresel bilgi eşitsizliğinin semptomlarıdır.

Bunun nedeni ise akademik yayıncılığın ekonomisinde yatmaktadır. Büyük yayıncılar, üniversitelerin, kamu fonlarının ve akademisyen emeğinin ürettiği bilgiyi paketleyip tekrar aynı kurumlara satıyor. Araştırmanın önemli bölümü kamu kaynaklarıyla destekleniyor; makaleyi akademisyen yazıyor; hakemliği çoğu zaman yine akademisyenler ücretsiz yapıyor, editoryal prestiji üniversite sistemi sağlıyor. Sonra erişim çoğu zaman abonelik ya da makale işlem ücreti üzerinden yeniden fiyatlandırılıyor. Bu yapı uzun süredir “bilgi kapitalizminin” en tuhaf döngülerinden biri olarak eleştiriliyor. (1)

Açık Bilim ve Plan S: Avrupa başta olmak üzere birçok küresel fon sağlayıcı, kamu desteği alan tüm araştırmaların anında ve tamamen ücretsiz olarak açık erişimli dergilerde yayınlanmasını zorunlu kılan Plan S adlı kurallar sistemini uygulamaya sokmak için girişimlerde bulunmaktadır.

Bu anlamda Açık Bilim adındaki küresel hareket, bilimsel araştırmalarla veri ve yayınların herkes tarafından ücretsiz ve engelsiz bir şekilde erişilebilir olmasını, cOAliton S ise 12 Avrupa ülkesindeki ulusal araştırma ajanslarıyla fon veren kuruluşlar tarafından 2018 yılında kurulan bir konsorsiyum olarak kamu kaynaklarıyla desteklenen tüm akademik araştırmaların derhal ve tamamen açık erişimli olmasını, açık lisanslamayı, yazarların telif haklarını ellerinde bulundurmasını ve sadece belirli makaleleri açık erişimli yapan “hibrit” dergileri yasaklamayı hedeflemekte, bu amaçla açık erişimli dergiler çıkarmayı, açık arşivler düzenlemeyi ve dönüşümsel anlaşmalar yapılmasını önermektedir. (2)

Ülkemizde ise TÜBİTAK-ULAKBİM bu süreci Open Access (Açık Erişim) boyutunda desteklemek amacıyla Türkiye genelinde DergiPark altyapısını ve açık bilim projelerini yürütmektedir.

Kurumsal Arşivler: Üniversitelerin, kendi bünyelerinde üretilen makalelerin ilk taslaklarını (pre-print) kendi açık dijital depolarında saklama ve halka açma eğilimi hızla yaygınlaşmaktadır.

Kamusal bilgi önündeki duvarları aşmak…

Evet, bütün bu bilgi ve açıklamalardan da anlaşılacağı üzere; bir zamanlar kamuya ait olup herkesin o günlerde bugüne göre daha kolay ulaşabildiği kamusal bilgi üzerindeki devletin ve sermayenin hegemonyasını yıkmak, kamusal bilgi önüne örülen duvarları aşmak ya da zayıflatmak amacıyla yine sistem içinden gelen direnme noktaları inşa edilmekle birlikte; bu mücadeleyi sadece bilgiye ulaşıp üretmek isteyen araştırmacılara bırakmak yeterli ve anlamlı olmadığı için kamunun; yani toplumun tümünü ilgilendiren bu tür saldırıların yine aynı toplum tarafından fark edilip bilinmesi için bu alanda yeni yeni mücadele hatlarının oluşturulması, büyük bilişim tekelleri tarafından saldırıya uğrayan Sci-Hub ya da Anna’s Archive gibi alternatif korsan bilim platformlarının çoğaltılarak desteklenmesi gerekmektedir.

Mücadeleyi kazanan eminim ki açık, bağımsız ve özgür kamusal bilgiye sahip çıkanların olacaktır!

(1) E. Can Özer, “Bilgi Kamusal Bir Değerse, Neden Herkse Korsan Kütüphanelerde?”, https://www.wired.com.tr/bilgi-kamusal-bir-degerse-neden-herkes-korsan-kutuphanelerde-h

(2) Plan S, Wikipedia, https://tr.wikipedia.org/wiki/Plan_S