Komisyon demokrasisi…

Ali Rıza Avcan

Uzunca bir zamandır İzmir Büyükşehir Belediyesi ile diğer ilçe belediyelerinin Youtube hesaplarından canlı yayınlanan meclis toplantılarını izliyor, o kayıtları indirip arşivliyor ve onca yıldır bu işin içinde olmama karşın şu an uygulanmakta olan toplantı ve karar alma sistematiğini anlamaya, alınan kararın ne anlama geldiğini çözmeye; başkan, meclis üyeleri ve grup sözcüleri arasındaki diyalogların gerçek anlamını analiz etmeye çalışıyorum. Hem de bir elimde oldukça ayrıntılı hazırlanıp 9 Ekim 2005 tarih, 25961 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan “Belediye Meclisi Çalışma Yönetmeliği“, diğer elimde de basılı meclis gündemleri olduğu halde…

Meslek hayatımda büyükşehir, il, ilçe ve belde belediyesi olmak üzere yüzlerce belediye meclisinin kararlarını, karar özetleri defteriyle tutanaklarını inceleyip teftiş etmiş, herhangi bir eksiklik ya da yanlışlık bulduğumda bu hususu teftiş raporunda belirtmiş ya da usulsüz bir karar alınmışsa soruşturma açmış biri olarak temsili demokrasinin kurumu olarak gösterilen belediye meclislerindeki canlı yayınlara yansıyan görüşme ve karar alma süreçlerinin katılımcı ve çoğulcu demokrasi ile şeffaflık, bilgi edinme hakkı ve hesap verebilirlik ilkeleri açısından çok kötü bir noktada olduğunu düşünüyorum.

Merkezi yönetimi uzun yıllardır elinde tutan AKP iktidarının bir zamanlar bu hususlara önem veren tavrından vazgeçerek artık güvenlikçi politikalara yöneldiğini, katılım, şeffaflık, bilgi edinme hakkı, hesap verebilirlik gibi bir kavramlarla bir ilişkisi kalmadığını bildiğim için hem onların yönetimindeki belediyelerde bu saatten sonra bu konularda bir iyileşme olmayacağını hem de bu yozlaşmayı gidermek, belediye meclisi görüşmelerini daha demokratik, daha şeffaf, daha katılımcı, daha hesap verebilir hale getirmek için yeni yasal düzenlemeler yapmayacaklarını biliyorum.

Bu anlamda sözüm, eleştirilerim ve önerilerim, seçim döneminde yerel demokrasiyi daha da geliştireceğini, belediye hizmetleriyle ilgili karar süreçlerini daha şeffaf hale getireceğini ifade eden CHP’li belediyelere, onların belediye başkanlarına ve meclis üyelerine; özellikle de İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer‘e…

Çünkü bize bir söz verdiler, bu konuda çeşitli vaatlerde bulundular…Hem de para harcamayı gerektirmeyen, milyonluk bütçelere ihtiyaç duymayan küçük ama anlamlı adımlarla yapılacak cinsten…

Ama ilk olumsuz adım da onlardan geldi… Çünkü, şu an itibariyle riskli bulunduğu için kullanılmayan eski hizmet binasındaki büyük meclis salonunun arkasındaki izleyici sıralarını 2020 yılı içinde 320.000 liraya ihale edip kaldırtarak salonu daha lüks hale getirdiler ve meclis toplantıları “Belediye Meclisi Çalışma Yönetmeliği“nin 11. maddesine göre halka açık olduğu halde halktan aynen İnternet kullanıcıları gibi meclis toplantılarını ekrandan izleyebilmesi için salonun dışında ekranlı bir izleyici salonu yaptırdılar… Hem de İzmir Kent Konseyi Başkanı‘na toplantıları izlemesi için meclis salonundaki bir koltuğu lûtuf olarak sundukları bir dönemde…

2019 tarihli İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı aday kampanyasında, belediyeye ait meclis ve encümen kararlarıyla karar özetlerinin ve tutanakların; ayrıca bütçe, kesin hesap ve faaliyet raporlarıyla imar durum belgelerinin hem masaüstü hem de mobil uygulamalardaki e-belediye bölümlerinde yayınlandığı hususu, yeterince araştırıp öğrenilmediği için; dağıtılan seçim bildirgelerinde yer alan “Belediye Cebinizde” isimli seçim vaadi kapsamında “dört farklı mekanizma kapsamında özel bir mobil yazılımla İzmirlilerin öncelik ve tercihlerini karar alma süreçlerine dahil edeceğiz; Kararlar Cebinizde, Öneri ve Katkılar Cebinizde, Belediye Bütçesi Cebinizde, İmar Durumu Cebinizde” denilmiş olsa da eski belediye başkanı Aziz Kocaoğlu döneminde başlatılan bu uygulamalara devam edilmiştir.

Evet, İzmir Büyükşehir Belediyesi bugün kendisine ait 74 ayrı iletişim kanalı ve bunlara ek olarak Youtube hesapları üzerinden yaptığı canlı belediye meclisi toplantı yayınlarıyla; ayrıca bir havuz kapsamına alınıp desteklenen “yandaş” yerel basın kuruluşlarıyla bir dünya bilgiyi kamuoyuna aktarmakla birlikte; bunların, özellikle de belediye meclisi kararları, tutanakları, komisyon raporları, bütçe, kesin hesap, faaliyet raporları gibi okunup anlaşılması zor bilgi, belge ve kayıtların her sınıf ve kesimden halkın kolaylıkla okuyup anlayabilmesi ve bunun üzerinden bir fikir oluşturabilmesi için üslûp, dil ve içerik olarak sadeleşip anlaşılabilir olması için çaba gösterilmiyor. Bu karmaşık durum bazen öyle noktalara varıyor ki; bazı meclis üyeleri; hatta grup başkan vekilleri bile bazı kararların içeriğini anlamadığı için alınan kararın ne işe yarayacağını soruyor ya da 2017 yılında başıma geldiği gibi, bazı belediye meclisi üyeleri, “biraz önce belediye meclisinde bir konuda oy kullandım; ama oy verdiğim konunun ne olduğunu ben de bilmiyorum” diyebiliyor. Aynen Arapça bilmeyen birinin Kuran’ı anlayamamasında olduğu gibi…..

İsterseniz işe bu anlaşılmazlık halinden; daha doğru bir ifadeyle, belediye meclisindeki karar alma süreçlerinin yöntem, üslup, dil ve içerik yöntemiyle sonuçlarının anlaşılmaz hale gelmesi için yapılanları ele almakla işe başlayalım….

Demokrasinin özünü oluşturan fikir alışverişi ve tartışmalar komisyonlara teslim…

Görüp izlediğim kadarıyla belediye meclisi toplantıları önceden hazırlanan gündem çerçevesinde yapılıyor ve görüşmelerin gündemdeki madde numaralarına göre oylanması hususu her oturumun başında meclis üyelerince kabul edildikten bundan sonraki tüm süreçlerde sadece ve sadece madde numaralarından söz ediliyor. Buna gündem maddelerinin düzenlenmesi sırasında eklenen ve çoğu kez bilgi vermekten uzak, kuru bürokratik dili de eklediğimizde, hem belediye meclisi üyelerinin hem de toplantıyı izleyenlerin hangi konunun görüşüldüğünü anlamakta zorlandığı; hatta hiç anlamadığı bir durum ortaya çıkıyor.

Bunun sonucunda da, “görüşülen konu nasılsa komisyonda görüşülüp anlaşılacak ve biz de komisyonun görüşüne göre karar vereceğiz” düşüncesiyle gündem maddelerinin meclise sunulması sırasında hiç meclis üyesinin müdahalesi ya da katkısı olmuyor. Çünkü her gündem maddesi neredeyse istisnasız, meclis üyelerine daha fazla huzur hakkı ödensin düşüncesiyle komisyonlara havale ediliyor. Çünkü mevcut mevzuatta, kurulacak komisyonların sayısı ve konusu konusunda sınırlayıcı hiçbir hüküm bulunmuyor. O nedenle bugün İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde 176 meclis üyesine karşılık toplam 199 koltuğu olan 24 komisyon (meclis üyesi başına 1,13 koltuk), İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde de 312 meclis üyesine karşılık toplam 208 koltuğu olan 26 komisyon (meclis üyesi başına 0,66 koltuk) bulunmakta, neredeyse tüm kararlar bu bol sayıda koltuğa sahip komisyonlara sevk edilerek oralarda alınacak tavsiyesine göre karar alınmaktadır.

Bu anlamda belediye başkanı ile iktidar partisi grup sözcüsünün meclise gelen gündem maddelerinin hangi komisyonlara dağıtılacağı konusunda, tabii ki toplantı öncesinde diğer grup sözcülerinin görüşlerini almak suretiyle adeta bir trafik memuru gibi görev yaptıkları söylenebilir. İşte o nedenle Youtube’dan canlı bir meclis toplantısını izlemeye kalktığınızda meclis başkanlığı görevini yapan belediye başkanının ağzından en çok duyacağınız sözcükler şunlar olacaktır:

Kemal Bey, Selahattin Bey, Hakan Bey, 18 ve 19 nolu önergelerin Plan, Bütçe ve Tüketici Hakları komisyonlarına havalesini oylarınıza sunuyorum. Kabul edenler, etmeyenler. Oybirliği ile kabul edilmiştir. Teşekkür ederim.

Bu görüşe karşı, “meclis ile komisyonlar bir bütündür; sonuç olarak komisyonlar konuyu inceleyip görüş belirtiyor, meclis de kararını veriyor” şeklinde bir itiraz yapılabilir; ama bu itirazı yapanların unuttuğu en önemli husus, komisyon çalışmaların kamuya kapalı olmakla birlikte meclis çalışmalarının kamuya açık olmaması zorunluluğudur. Bu zorunluluğun en önemli nedeni de, meclisteki görüşülen konu ile ilgili farklı görüş, düşünce, öneri ve eleştirilerin kamuoyuna açık bir şeffaflıkta yapılmasını sağlamaktır. Komisyonda ise birçok konu tartışılıp farklı fikirler beyan edilmekle birlikte bu görüşme ve tartışmaların kamuya açık olmaması nedeniyle kamuoyunun, diğer bir deyimle halkın karara esas olan farklı düşünceler hakkında bilgi edinmesi mümkün olmamakta; temsili demokrasinin temelini oluşturan anlayışa göre halkın kendi oyuyla seçtiği vekili hakkında bilgi edinmesi, onun nasıl davrandığı ve ne şekilde oy kullandığı konusunda bir fikri olmamaktadır. Alınan karardan bir süre sonra yayınlanan komisyon raporlarında farklı görüş, düşünce, öneri ve eleştiriler üzerinden yapılan tartışmalar yerine sadece oybirliği ya da çoğunlukla alınan tavsiye kararının yazılması nedeniyle komisyonda yapılan görüşmelerin gelişimini görmek -ne yazık ki- mümkün olmamaktadır.

“Komisyon hemen toplansın, karar alsın!”

Ayrıca İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 13 Şubat 2021 tarihli toplantısında bir örneğini gördüğümüz gibi, meclis toplantısı devam ederken meclis başkanı tarafından o toplantıda karara bağlanması gereken bazı acil konuların ilgili komisyonun hemen dışarıda toplanarak karara bağlanmasının talep edilmesi de; komisyon kararlarının gerektiğinde fazla düşünülüp danışılmadan alelacele alındığını, bu nedenle komisyonlardaki karar alma kalitesinin iyi ve doğru olmadığını gösteren kötü örnekleri oluşturmaktadır.

İmzalanan protokollerin komisyon kararları ile gizlenmesi…

Belediye meclisi tarafından komisyona havale edilen kararların bir kısmının, değişik kurum ve şahıslar arasında imzalanacak protokollerle ilgili olması durumunda ise bu anlaşmanın kurallarını gösteren protokollerin hiçbir şekilde yayınlanmaması nedeniyle şeffaflık, bilgi edinme hakkı ve hesap verebilirlik çerçevesinde halkın meclis ve komisyon kararlarını denetlemesi mümkün olmamaktadır. Örneğin hem geçen yıl hem de bu yıl İzmir Büyükşehir Belediye Başkan Danışmanı Güven Eken‘in işin başında olduğu İzmir Vakfı ile yapılan protokoller ve bu protokollere göre İzmir Vakfı‘na aktarılan kamu kaynakları hakkında bilgi edinmek mümkün olmamaktadır.

Yapılmamış işlerin yapılmış gibi gösterilmesi hem suç hem de ahlaki bir zaafiyettir…

Bizim bütün bu sorunlardan yakınıp çözüm önerileri bulmaya çalıştığımız günlerde basın kuruluşlarıyla sosyal medyanın gündemine yeni bir belediye haberi düştü. İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 26 Ocak 2021 tarihli bu yeni haberine göre İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer, kısa adı DEMOS olan Ankara merkezli Demokrasi Barış ve Alternatif Politikalar Araştırma Derneği (www.demos.org.tr) ile İzmir Kent Konseyi arasında imzalanan bir protokolle Türkiye’de ilk kez İzmir’de hayata geçirilen http://www.izmir.referandom.com adlı dijital katılım ve izleme aracı projesi ile İzmir’in seçilmiş en yetkili kurumu olan İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nin, şehrin geleceği ile ilgili kararların alındığı meclis toplantılarında, gündeme alınmış ve alınacak maddelerin bir eleme sürecinden geçirilerek online bir platform üzerinden kentlilerin oylarına sunulacağını ifade etti. 2019, 2020 ve 2021 yıllarına ait İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi kararları arasında yaptığımız taramada İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin ya da İzmir Kent Konseyi’nin bu dernekle işbirliği yapmasına ilişkin bir kararın olmadığı belirlenmiş olup; bu projenin duyurulduğu tarihten 20 gün sonra sözü edilen http://www.izmir.referandom.com isimli İnternet sayfasına baktığımızda ise, sanki 13 Temmuz 2020 ile 12 Şubat 2021 tarihleri arasında sürede bu siteye yazılan (55) adet öneride bulunulduğu ve bu önerilerden sanki 48’i kabul, 3’ü de reddedilmiş gibi yanıltıcı bir bilgilendirmenin yapıldığı görülmektedir.

(TUİK) Türkiye İstatistik Kurumu‘nun işsizlik ya da hayat pahalılığı gibi konularda manipülasyon yapıp yanlış ya da saptırılmış veri yayınlamasında olduğu gibi, burada da 26 Ocak 2021 tarihinde tanıtım toplantısı yapılan bir İnternet sitesiyle, İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi’nin 2020 Temmuz, Ağustos, Eylül, Ekim, Kasım, Aralık aylarıyla 2021 yılı Ocak ve Şubat ayları gündeminde yer alan bazı konular hakkında sanki halkın görüşüne başvurulup öneri toplanmış ve bu önerilerin halk tarafından oylanması sonucunda bazı konular kabul, bazıları da reddedilmiş gibi algı yaratılarak konusu aynı zamanda suç olan ahlaki açıdan sorunlu bir durum oluşturulmuştur.

Ama işin asıl ilgi çekici; daha doğrusu trajik diğer bir yönü ise asıl olarak Karabağlar Belediyesi ile İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi üyesi olan Fikret Mısırlı‘nın girişimiyle hazırlanıp meclis gündemine alınan “Hayvan Hakları Daire Başkanlığı kurulsun” önergesinin Sokak Hayvanları, Plan Bütçe ve Çevre, Kent Konseyi ve Sağlık Komisyonlarından gelen oybirliği ile “kabul“, Hukuk Komisyonu‘ndan gelen oy çokluğu ile “red “kararları, 13 Şubat 2021 tarihli son meclis oturumunda tartışmalı bir görüşmenin arkasından reddedildiği halde; sanki bu gündem maddesinin görüşülmesi talebi İzmirlilerden geliyormuş “İzmir Büyükşehir Belediyesi Hayvan Hakları Daire Başkanlığı kurulmalıdır.” önermesinin, sonucu henüz açıklanmamış bir öneri olarak http://www.izmir.referandom.com İnternet adresinde bir soru olarak yer almış olmasıdır.

Bu çerçevede, halkın doğrudan doğrudan kendisinden gelen talepler yerine kendi belirlediği konular üzerinden kısıtlayıcı oylamalar yaparak “bakın, halk benim belirlediğim gündem maddelerinden şunu kabul etti, şunları da kabul etmedi” demek, bunun için projeler geliştirmeye kalkmak tam anlamıyla popülist, aldatıcı bir uygulamadır. Ayrıca mevzuatın “gündem, belediye başkanı tarafından belirlenir ve toplantı günü de belirtilerek üyelere en az üç gün önceden bildirilir” dediği koşullarda gündemin duyurulmasından sonra, -değiştirmeye kalkan belediye başkanı da olsa- değiştirilemeyeceği de bilinmelidir. O nedenle, yasal dayanağı bulunmayan ya da yasal olarak yapılması mümkün olmayan uygulamaları, “dijitalleşme“, “inovasyon“, “yaratıcılık“, “demokrasi 4.0” ve “demokrasiyi geliştirme” gibi şık sözcüklerle hayata geçirmeye kalkmanın beraberinde birçok sorunu getireceği de bilinmelidir.

Sonuç olarak;

İnsanların birey, grup ya da toplum olarak var olduğu her durumda, birbirlerine karşı nasıl davranıp neler yapacaklarını ya da yapmayacaklarını her zaman için önceden düzenlenmiş metin, sözleşme ya da yasaklamalarla belirlemenin mümkün olmadığını biliyoruz. Bu anlamda 2005 yılında oldukça ayrıntılı düzenlenmiş olan Belediye Meclisi Çalışma Yönetmeliği‘nin de yer yer ya da zaman zaman yeterli olmayacağını, o kadar ince düşünülüp ayrıntılı düzenlenmiş kuralların bile zaman içinde yetersiz kalacağını ve her bir düzenleme, kural ya da yasaklamanın çiğnenip geçileceğini tahmin ediyoruz.

İşte bu toplumsal gerçeklikten hareketle toplumlar, gücü elinde tutan iktidar sahiplerinin düzenlediği uyarıcı, yönlendirici ya da emredici metinlerin yetersiz kalması durumunda kişi ya da gruplar arası ilişkilerde geçerli olmak üzere bir takım alışkanlıklar, töreler ya da gelenekler geliştirirler. Anglosakson kültürünün egemen olduğu Birleşik Krallık ülkelerinde toplumsal ilişkileri düzenleyen yazılı bir anayasanın olmayışının dışında, çoğu ilişkinin geleneğin getirdiği toplumsal alışkanlıklar çerçevesinde düzenlenmiş olması bu durumun en iyi örneğidir.

Bu çerçevede seçmenleri tarafından belirlenen vekillerin bir araya geldiği belediye meclislerinde ya da parlamentolarda; hatta toplumun diğer resmi, özel ve sivil kesimlerindeki benzeri oluşumlarda her türlü ilişkiyi önceden belirlenmiş kural ve yasaklamalar üzerinden belirlemenin yetersiz kalması nedeniyle her kurumun, her oluşumun kendine özgü gelenekler, alışkanlıklar oluşturduğunu ve bunları zaman içinde geliştirdiğini görürüz.

Şayet yazımıza esas olan büyükşehir ve ilçe belediye meclislerindeki çalışma usul ve esaslarının daha da demokratikleşmesi ve meclis içindeki demokrasi kültürünün daha da gelişmesi isteniyorsa, sadece meclis üyelerinin kendi aralarındaki özel ilişkileri değil; aynı zamanda seçmenleri gözündeki yerlerini sorgulaması, bu meclislerde yaptıklarının seçmenleri tarafından anlaşılıp anlaşılmadığını düşünmesi, tüm tutum ve davranışlarını seçmeninin anlayabileceği sadelikte yapmaya çaba göstermesi, bu çerçevede belediye yapılanmasında belediye meclisi üyeleri ile seçmenleri arasındaki ilişkileri geliştirecek düzenlemelerin yapılması yerinde olacaktır. Örneğin belediyelere ait İnternet sayfalarında yurttaşların nasıl belediye başkanlarına doğrudan ulaşmasını sağlayacak iletişim bilgileri verilip düzenlemeler yapılıyorsa, aynı şey belediye meclisi üyeleri için de yapılmalı, belediye meclisi üyesi-seçmen/halk arasındaki ilişkinin daha kaliteli bir düzeye gelmesi sağlanmalı, belediye meclisi üyelerinin de belediye başkanı kadar temsil gücüne sahip olduğu kabul edilmelidir.

O anlamda, kamusal hizmetlerde hukukun evrensel kurallarına uygun davranmak kadar; demokrasiyi de katılımcı ve çoğulcu boyutta geliştirecek demokratik tutum ve davranışlara da uygun davranılması gerekmektedir diyebiliriz…

Açık mı, yoksa kapalı mı? (2)

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz günlerde İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin hizmete sunduğu Açık Veri Portali nedeniyle kaleme aldığımız iki bölümlük araştırma yazısının ilk bölümünde, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait bilgi/veri, belge ve haberlerin paylaşıldığı toplam 74 iletişim kanalından söz ederek; “Açık veri” ya da “Open data” kavramının ne anlama geldiğini, dünyada bu amaçla yapılan çalışmaların gelişme süreci ve kapsamıyla uygulama karşılaşılan temel zorlukları ele alarak Türkiye’nin bu konudaki yerini belirlemeye çalışmıştık.

Bugünkü yazımızda ise dünyada ve Türkiye’de “Açık veri” uygulamalarını ele alarak yerel yönetimlerin yönettikleri kentler adına neler yaptığını, uygulamakta oldukları açık veri portallerinin neleri kapsadığını değerlendirmeye çalışacağız.

Yazımızın bir önceki bölümünde adını verdiğimiz 68 ülke ile 56 yerel üyenin üye olduğu Açık Devlet Ortaklığı (Open Government Partnership), Açık Bilgi Vakfı (Open Knowledge Foundation) ve Open Knowledge International gibi kaynaklardan dünyadaki birçok ülke, bölge ve yerel yönetimin “Açık Veri” konusu ile ilgili çalışmalar yaptığını ve bu amaçla bir kısmı oldukça gelişmiş açık veri platformları oluşturduğunu, bu konuda bilgiler vererek toplumu eğitmeye çalıştıklarını, bu platformları diğer interaktif ortamlarla buluşturarak bilginin kitleselleşmesi için çaba harcadıklarını, kullanılan ya da yeniden üretilen verilerin standart olması için çaba gösterdiklerini ve ellerindeki verileri düzenli olarak güncelleyip zenginleştirdiklerini öğreniyoruz.

Biz de bu kent yönetimlerinin; bunlara özellikle de İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer tarafından 2019 yılının Nisan ayında Akdeniz kentleri arasında bir iletişim ağı kurmak amacıyla davet mektupları gönderilen Barcelona, Marsilya, İskenderiye, Venedik, Beyrut ve Selanik gibi Akdeniz kentlerini dahil ederek, bugüne kadar açık veri konusunda ne yaptıklarını araştırarak ortaya koymak ve bu bilgiler ışığında ülkemizdeki uygulamalarla mukayese etmek için aşağıdaki tabloyu hazırladık:

Tablonun 24 dünya kentini kapsayan ilk iki bölümüne baktığımızda Berlin, New York ve Milano gibi dünya kentlerine ait açık veri portallerinde çok fazla kategorideki çok fazla sayıdaki açık veri setinin kullanımda olduğu, bu verilerin düzenli olarak güncellendiği, bu portaller içinde kent içinde kullanılabilecek mobil uygulamaların tanıtılıp onlarla bağlantılar kurulduğu, açık veriyi analiz etme yöntem ve teknolojileri hakkında ayrıntılı bilgi ve eğitimler verildiği, portallere binlerce; hatta milyonlarca kullanıcının üye olduğu ve bunlar arasında özel ağlar oluşturulduğu, bu üyelerin açık verileri kullanarak ürettiği yeni verilerin portal kapsamında değerlendirildiği, portaldeki açık verilerin büyük bir kısmının görselleştirildiği, web sitesi hizmet kalitesinin ölçülmesi ve iyileştirilmesi için sürekli çevrimiçi anketler yapıldığı, verilerin BS7911:2003, ISO 9110 ve ISO 20252 gibi kalite yönetim sistemleriyle standart hale getirildiği anlaşılmakta; çok katmanlı bu zenginlik içinde verinin ve yeni veri üretiminin bu ülke ve kentler için ne ölçüde önemli ve değerli olduğu bir kez daha ortaya çıkmaktadır.

Aynı durumun, İzmir‘in Akdeniz’e kıyısı olduğu için özel ilişkiler kurmak istediği 6 kent için de geçerli olduğu anlaşılmaktadır. Bu kentler arasında yer alan Beyrut‘a ait veriler ilk başta diğerlerine göre daha azmış gibi görülse de, bu özel durumun Beyrut‘un ülkesi Lübnan‘la ilgili çok fazla sayıdaki açık veriyi kapsayan açık veri portali içinde ele alınmasından kaynakladığını söylememiz gerekir. İskenderiye ise 2003 yılında oluşturduğu portalde (610) açık veri setini barındıran 5.200.000 nüfuslu bir kent olarak İzmir’in çok ötesindeki bir yerde durmaktadır. 1.603.000 nüfuslu Marsilya‘nın 16 kategoride (1.608), 637.000 nüfuslu Venedik‘in 9 kategoride (330) veri setini oluşturup kullanıcıların hizmetine sunmuş olması, bu kentlerin büyük ölçüde bilgiye ve bilgi üretimine önem veren Avrupa kentleri olması ile ilgilidir.

Ülkemizdeki 5 ayrı kente faaliyet gösteren yerel yönetimlere ait açık veri portalleri ise ülkemizin dünya ligindeki durumunu ve düzeyini yansıtmaktadır. Gaziantep/Şahinbey Açık Veri Portali 2015, İstanbul, Balıkesir ve İstanbul/Küçükçekmece Açık Veri Portalleri 2020, İzmir Açık Veri Portali de 2021 yılında oluşturulmuş ve her biri de bugünkü yapısıyla büyük ölçüde “kurulmuş olmak için kurulan” portallerdir. Büyük duyurularla kurulan Gaziantep/Şahinbey Açık Veri Portali‘nin araştırmayı yaptığımız tarihlerde aktif olmaması bu dağınıklığın ve içler acısı yoksunluğun en iyi örneğidir.

Gelelim ülkemizdeki açık veri portallerinin yapılanmasıyla uygulamalarını değerlendirmeye… Bu kapsamdaki değerlendirmeyi ise sadece İstanbul ve İzmir büyükşehir belediyelerine ait açık veri portalleri üzerinden yapacağımı belirtmek isterim…

2020 yılının Ocak ayında oluşturulan İstanbul Açık Veri Portali‘nde 8 kategoride (150), 2021 yılının Ocak ayında oluşturulan İzmir Açık Veri Portali‘nde de 10 kategoride (120) açık veri setinin kullanımda olduğu söylenmekle birlikte; bu rakamların her ikisi için de doğru olmadığını söylemek zorundayız.

Çünkü;

A. İstanbul’da (150) veri seti içinde yer aldığı söylenen “Toplu Taşıma Bilet Fiyatları”, “Muhtarlık Adres Bilgileri”, “İstanbul Güneş Enerjisi Santralleri Üretim Miktarları”, “Hal Ürünleri ve Fiyatları Web Sayfası”, “İtfaiye İstasyonları Konum Bilgileri”, “İstanbul Sağlık Kurumları ve Kuruluşları Verisi”, “İtfai İstatistikler”, “Rehabilite Edilip Alındığı Ortama Bırakılan Hayvanlar”, “Sahiplendirilen Hayvanlar”, “Muayene Edilen Hayvanlar”, “1. Sınıf Gayrisıhhi Müessese Kapsamındaki İşletme Sayısı ile Akaryakıt ve/veya Otogaz İstasyonu Sayısı”, “Ücretsiz ibbWİFİ Hizmeti Sunulan Lokasyonlar”, “ibbWİFİ Lokasyon Grubuna Göre Veri Kullanımı”, “İstanbul Baraj Doluluk Oranları Verisi”, “Parklar ve Yeşil Alanlar”, “İstanbul’a Verilen Temiz Su Miktarları”, “2019 Yılı Park Bahçe ve Yeşil Alan Verileri”, “İstanbul Genel Yeşil Alan Bilgileri 2004-2019” ve “Hava Kalitesi İstasyon Ölçüm Sonuçları Web Servisi” başlıklı (19) veri seti, değişik veri kategorileri içinde birden fazla yer aldığı,

B. 150 adet olduğu söylenen veri setleri arasında, “Belediye Nüfusları Veri Seti“, “İlçe Bazlı Ortalama Hane Halkı Büyüklüğü“, “Nüfus Bilgileri” ve “Meteoroloji Gözlem İstasyonu Veri Seti” gibi asıl olarak veri toplama yetkisi yasal olarak (TÜİK) Türkiye İstatistik Kurumu‘na ya da (DMİ) Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü‘ne ait olup belediye hizmetlerinin gerçekleştirilmesinden kaynaklanmayan veri setlerine yer verilmesi,

C. “Ekonomi” kategorisinde yer alan (3), “Afet Yönetimi” kategorisinde yer alan (3), “Enerji” kategorisinde yer alan (11), “Yaşam” kategorisinde yer alan (20), “Yönetişim” kategorisinde yer alan (12), “İnsan” kategorisinde yer alan (16), “Çevre” kategorisinde yer alan (20) ve “Bilgi ve İletişim Teknolojileri” kategorisinde yer alan (1) veri setleri dışında, veri seti sayısını 150’ye tamamlayacak başka veri setlerine rastlanmadığı için aktif olarak kullanılan toplam veri seti sayısının gerçekte (150) değil, (83) olduğu belirlenmiştir.

Bu (83) veri setinin kaynak olarak temin edildiği belediye hizmet birimlerinin ise 1 hukuk müşavirliği, 12 daire başkanlığı, 2 adet müdürlük, 2 bağlı genel müdürlük, 4 belediye şirketi ve İstanbul İstatistik Ofisi şeklinde dağılım gösterdiği, belediye dışındaki diğer resmi kurumların da TÜİK ve İstanbul Üniversitesi olduğu belirlenmiştir.

İlk kez 2020 yılının Ocak ayında oluşturulduğu anlaşılan veri setlerini izleyen takipçi sayısının 11 Şubat 2021 tarihi itibariyle topu topu (29) olması ise, dünyadaki diğer kent açık veri portalleriyle kıyasladığımızda, İstanbul gibi 15-16 milyon nüfusa sahip bir dünya kenti açısından son derece yetersiz kaldığını ve bunun için özel bir çaba gösterilmediğini göstermektedir.

Genellikle 2020 yılı Ocak ayı içinde ve 8 adet farklı formatta (PDF, HTML, XLSL, API, CSV, OGC, WMS, XML) oluşturulmuş veri setlerinin düzensiz aralıklarla; özellikle de bazı verilerde aradan bir yıl geçtikten sonra güncellendiği ya da aradan 1 yıldan fazla süre geçmiş olmasına karşın “izcilik faaliyetlerinden faydalanan kişi sayısı“, “Belnet şube ve üye sayısı“, “İş sağlığı ve güvenliği eğitimi alan İBB personeli“, “deprem farkındalık ve güvenli yaşam eğitimi alan kişi sayısı” gibi verilerin hiç güncellenmediği belirlenmiştir.

İstanbul Veri Portali‘nde yer alan veri kategori ve setleri ile bunların hangi formattaki dosyalarda bulunduğunu, veri setleriyle ilgili takipçi ve görüntülenme sayılarını, veri setinin kaynağı ile oluşturulma ve son güncellenme tarihlerini gösteren dosyayı, yazımızın sonundaki linkten indirip inceleyebilirsiniz.

İzmir Açık Veri Portali ise…

10 ayrı kategoride (afet ve acil durum yönetimi, hareketlilik, çevre, enerji, yaşam, sosyal belediyecilik, yönetişim, ekonomi, tarım, kriz belediyeciliği) toplam 120 veri setini kapsayan İzmir Açık Veri Portali, belediyeye bağlı 14 daire başkanlığı (Sosyal Hizmetler Daire Başkanlığı 6, Sosyal Projeler Daire Başkanlığı 7, Harita ve CBS Dairesi Başkanlığı 15, Kültür ve Sanat Dairesi Başkanlığı 3, İtfaiye Dairesi Başkanlığı 3, Bilgi İşlem Dairesi Başkanlığı 5, Ulaşım Dairesi Başkanlığı 5, İklim Değişikliği ve Çevre Koruma Kontrol Dairesi Başkanlığı 9, Atık Yönetimi Dairesi Başkanlığı 6, Dış İlişkiler ve Turizm Dairesi Başkanlığı 1, İşletme ve Destek Hizmetleri Dairesi Başkanlığı 2, Tarımsal Hizmetler Dairesi Başkanlığı 4, Muhtarlık İşleri Dairesi Başkanlığı 1, Park ve Bahçeler Dairesi Başkanlığı 1), 2 bağlı (İZSU 13, ESHOT 18) genel müdürlük, 1 başhekimlik, 6 belediye şirketi (İZELMAN 2, Grand Plaza 2, İZDENİZ 4, İZBAN 3, İzmir Metro 8, İZULAŞ 1) olmak üzere belediye içi toplam 23 kaynaktan beslenmektedir.

Askıda İzmirim Kart”, “İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne Sosyal Yardım Başvuruları”, “Sosyal Yardım Talebinde Bulunan Hemşehrilerimize Yapılan Yardımlar”, “Afet ve Acil Durum Toplanma Alanları”, “CO2 Emisyon Değerleri ve Bir Milyon Yolcu Başına CO2 Miktarı”, “Harmandalı Elektrik Üretim Verileri”, “İzmir Elektrikli Otobüs Projesinin Ürettiği Çevresel Değerler”, “Metro ve Tramvay Enerji Tüketimi”, “Arıcılık Desteği”, “Küçükbaş Hayvan Desteği”, “Sebze ve Meyve Hal Fiyatları”, “Çocuk Keşif Atölyeleri Merkezi”, “Semt Pazarı Yerleri”, “Kısırlaştırılan Sokak Hayvanlarına Ait Veriler”, “Muayene Edilen Sokak Hayvanlarına Ait Veriler”, “Müdahale Edilen Sokak Hayvanlarına Ait Veriler”, “Sahiplendirilen Sokak Hayvanlarına Ait Veriler” ve “Sokak Hayvanlarına Dağıtılan Mama Miktarı” başlıklı toplam 18 veri setinin iki ayrı kategoride, “Güneş Enerjisi Santrali (GES) Projesi Kapsamında Elde Edilen Sonuçlar” başlıklı veri setinin de üç ayrı kategoride yer aldığı belirlenmiştir.

Toplam 120 veri setinde ise 9 ayrı dosya türü (CSV, XLSX, API, PDF, ZIP, GeoJSON, HTML, JPEG, TXT) kullanılmakta, açık veri portalinin henüz çok yeni olması nedeniyle her bir veri setinde 0-2 arasında değişen takipçi sayısı sadece “barajların doluluk oranı” setinde 4’ü bulmaktadır.

Aynı durum veri setlerinin görüntülenme istatistiklerinde de karşımıza çıkmakta, en fazla görüntülenen veri seti 12 Şubat 2021 tarihi itibariyle ve yine aynı şekilde “barajların doluluk oranı” setinde (222) görüntülenme olarak gözükmektedir.

120 veri setinden 17’si (% 14,16) sürekli, 18’i (% 15) günlük, 3’ü (% 2,50) haftalık, 20’si (% 16,66) düzensiz, 28’i (% 23,33) aylık, 1’i (% 0,83) altı aylık, 22’si (18,33) yıllık, 11’i de (% 9,19) nihai olup; “nihai” olarak nitelenen veri setleri arasındaki “baraj listesi“, “Havaalanları (iç ve dış hat)“, “İZBAN (banliyö) istasyonları“, “Metro istasyonları“, “Trafik kameraları“, “Tramvay hatları ve bağlı istasyonların bilgileri“, “Tren garları“, “Vapur iskeleleri” ve “Vapur teknik ve kullanım özellikleri” gibi paylaşılması halinde herhangi bir değer üretmeyecek sabit veriler olması; ayrıca İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait İnternet (İZDENİZ; İZBAN, TRAM İZMİR, İZMİR METRO) sayfalarıyla mobil uygulamalarında (İBB, İZUM) yer alması nedeniyle bu veri setleri arasına niye dahil edildiği anlaşılamamıştır.

İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından hazırlanan İzmir Açık Veri Portali‘nin menüsünde yer alan iki ayrı bölüm, zaman içinde bu bölümlerde yer alacak taleplerin sayısı ve içeriği ile paylaşılacak geri bildirimler açısından oldukça ilginç olacağa benzemektedir. Bu bölümlerden “Veri isteği” başlıklı ilk bölüm kullanıcıların yeni veri seti talepleri ile ilgili olup; 13 Şubat 2021 tarihi itibariyle farklı kullanıcılar tarafından iletilen “Meteoroloji istasyonu verileri“, “İzmir Mimarlık Sergisi ve Ödülleri“, “İzmir Gürültü Haritaları” ve “Hat bazında günlük sefer başarım verileri” taleplerinden hangilerinin kabul görüp yayına alınacağı önümüzdeki günlerde ortaya çıkacaktır.

İzmir Büyükşehir Belediyesi Açık Veri Platformu üzerinde yayımlanan verileri kullanarak hayata geçirilmiş projelerin tanıtıldığı sayfamız sizlere ilham verecek ve motivasyon sağlayacaktır” açıklamasının yer aldığı “Başarı örnekleri” bölümü ise portaldeki veri setlerinin kullanılması suretiyle gerçekleştirilen projeler hakkında bilgiler vererek portalin geçerliliği, etkinliği ve sürdürülebilirliği konusunda geri bildirimler edinmemizi sağlayacaktır.

Bence İzmir Açık Veri Portali‘nin en büyük eksikliği sunulan veri setlerinin nasıl kullanılacağı ve geliştirileceği konusunda eğitim amaçlı bölümlerle kullanıcılar arasında geniş bir bilgi/iletişim ağı oluşturulmasına ilişkin yetersizlikleridir. Bu amaçla oluşmuş akademik, profesyonel, amatör ve sivil gruplarla; özellikle de birey ya da grup olarak öğrencilerle ilişki kurmayı kolaylaştıran girişimlerde bulunulmaması şimdilik portalin en büyük eksikliğidir.

Sonuç olarak, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından oluşturulan İzmir Açık Veri Portali‘nin geleceği, İzmir Büyükşehir Belediyesi ile bağlı birim ve şirketlerinin hangi bilgileri paylaşıma hazır olduğu, hangilerini de paylaşmak istemediği noktasında belirlenecektir. İşin daha başında paylaştığı birçok veri setinin gerek kendi iletişim kanalları gerekse diğer kamusal kanalları tarafından yapılan duyurularla zaten biliniyor olmasını da dikkate aldığımızda paylaşacağı yeni veri kaynaklarının fazla olmadığını söyleyebiliriz.

Örneğin 16 gün önce Onurcan Çakır isimli bir yurttaşın, “Belediyenizin internet sayfasında belirtildiği üzere (https://www.izmir.bel.tr/tr/KorfezHavaVeGurultuDenetimi/22/99 ) “İzmir İlinin stratejik gürültü haritasının hazırlanması 30.12.2015 tarihinde tamamlanmıştır”. Gürültü haritalarının vatandaşların erişimine açık olması gerektiği ilkesine bağlı olarak; gündüz-akşam-gece (Lgag) İzmir Gürültü Haritaları’nın tarafıma gönderilmelerini (veya erişebileceğim bir internet bağlantısının linkini) rica ederim.” ifadesiyle talep ettiği 2015 tarihli İzmir Stratejik Gürültü Haritası verileriyle buna ilişkin güncellenmiş verilerin ya da benim 14 Şubat 2021 tarihinde bir kullanıcı olarak “İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 8 Şubat 2008 tarihinde yaptığı duyuruda (https://www.izmir.bel.tr/tr/Haberler/asbestli-borular-tarih-oluyor/3403/156),İZSU sorumluluğundaki içme suyu şebekesinde; özellikle de Aliağa, Torbalı, Menemen, Yeni Foça ve Kemalpaşa ilçeleriyle bağlı yerleşimlerinde 15-20 yıl önce döşendiği belirtilen Asbestli Çimento Boruların (AÇB) bulunduğu belirtildiğinden hem bu kanserojen boruların kaldırılıp kaldırılmadığını öğrenmek hem de dağıtım şebekesinde % 30’lara varan içme suyu kaybının gelişimini görebilmek için İZSU’nun sorumlu olduğu her bir ilçe itibariyle içme suyu şebekesinde kullanılan boruların teknik özelliklerini (çelik, yüksek yoğunluklu polietilen/HDPE, cam elyaf takviyeli polyester/CTP, asbestli çimento boru/AÇB vb.) gösteren veri setlerinin yayınlanmasını talep ediyorum.” şeklinde yaptığım “İçme suyu Şebekesi Borularının Teknik Özellikleri” ile ilgili veri setinin yayınlanıp yayınlanmayacağı; şayet yayınlanacaksa ne zaman ne şekilde yayınlanacağı da bu işin Turnusol kağıdı olarak kabul edilebilir…

İzmir Veri Portali‘nde yer alan veri kategori ve setleri ile bunların hangi formattaki dosyalarda bulunduğunu, veri setleriyle ilgili takipçi ve görüntülenme sayılarını, veri setinin kaynağı ile oluşturulma ve son güncellenme tarihlerini gösteren dosyayı, yazımızın sonundaki linkten indirip inceleyebilirsiniz.

Açık mı, yoksa kapalı mı? (1)

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediyesi 26 Ocak 2021 tarihinde ekonomik kalkınma ve demokratik yönetim anlayışıyla kentle ilgili 10 kategori ve 120 set içinde yer alan verilerini ücretsiz olarak erişime açtığı, bundan böyle bu verilere http://acikveri.bizizmir.com adresinden ulaşılabileceğini duyurdu. Ardından da 28 Ocak 2021 tarihinde buna ilişkin bir tanıtım toplantısı yapıldı.

Bu düzenlemeye göre bundan böyle araştırmacılar, iş insanları, girişimciler, sivil toplum örgütleri ve benzerleri belediyenin yayınlandığı verilere rahatlıkla ulaşabilecek.

İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen açık veri (open data) uygulamasını ele alıp değerlendireceğimiz bu yazıda öncelikle İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin kentle ya da kendi çalışmaları ile ilgili bilgi, belge ve haberleri İnternet üzerinden kamuoyu ile paylaştığı iletişim kanalları hakkında bilgi vermemiz gerekiyor.

İnternet ve sosyal medya üzerinde yaptığımız kısa bir araştırma sonucunda İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin bu iş için 53’ü web sitesi, 11’i sosyal medya kanalı, 4’ü uygulama (Application) ve 5’i basılı dergi olmak üzere toplam 73 iletişim kanalını kullandığını söyleyebiliriz.

İzmir Büyükşehir Belediyesi örneğinden hareketle bir büyükşehir belediyesinin farklı hedef kitlelere yönelik birden fazla iletişim kanalına sahip olması gerekliliği stratejik iletişim anlayışı açısından doğru olmakla birlikte; bu kanallar arasındaki optimizasyonun nasıl sağlandığı, verilen mesajlar arasındaki bütünleşik iletişimin ne ölçüde hangi iletişim deseni ile sağlandığı, aynı ya da benzer mesajların farklı mecralarda kaç kez farklı biçimlerde birbirlerini bütünleyerek verildiği, bu iletişim kanalları ile hangi bilgi, belge ve haberlerin paylaşıldığı, paylaşılan mesajlarla ilgili geribildirimlerin ne ölçüde izlendiği, bu kadar fazla mecra üzerinden gerçekleştirilen iletişimin ne düzeyde ölçülüp değerlendirildiği de kamuoyunca bilinmeyen hususlardır.

Bu konuda ortada bir bilinmezlik durumu olmakla birlikte; geçtiğimiz aylarda İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bir yayını olarak paylaşılan “Biz Varız, Biz Yaparız, İlk 500 Gün” isimli e-kitapta yer alan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in ilk 500 günde attığı 500 tweet ile ilgili geri bildirimlerin dikkate alınmaması, yine Tunç Soyer‘in bir belediye görevlisine kullandırdığı kendi hesabından yanlışlıkla atılan kendi övgüsü ile ilgili tweetin tespit edildiği tarihlerde bu yanlışlığı yapan görevliyi işten çıkaracağını dair beyanatı ya da Tunç Soyer‘le ilgili bir sosyal medya hesabında yaptığı bir paylaşıma övgü ya da eleştiri anlamında çok fazla sayıda yanıt verilmesine karşın dönüp hiçbirine cevap verilmemiş olması gibi örnekler yapılan paylaşımların sonrasında izlenmediğini ortaya koymaktadır.

Ancak kabul etmek gerekir ki, İzmir Büyükşehir Belediyesi kendisine ait bu iletişim kanalları ile kendi kurumsal yapısı, hizmetleri ve kentle ilgili birçok bilgi, belge ve haberi paylaşmakta, bu şekilde kamuoyunu bilgilendirmeye çalışmaktadır. Ancak stratejik anlamda açıklanmasını uygun görmediği, ticari sır olarak nitelediği ve kamuoyunu ilgilendirmez dediği bilgileri bilgi edinme mevzuatı ile kendisine verilmiş yetkileri kötüye kullanarak paylaşmamakta; böylelikle bilgi edinme hakkı, şeffaflık ve hesap verebilirlik gibi temel ilkelere aykırı uygulamalar içine girmektedir.

Gelelim açık veri (open data) kavramına ve İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 74. iletişim kanalı olarak yeni oluşturulan açık veri portaline….

Bilindiği üzere kamu kurumları sundukları hizmetler sonucunda oldukça büyük miktarda bilgiye sahip olmakta; ancak, birçok bilgi herhangi bir sakıncası olmadığı halde erişime açılmamakta ve kamuoyunun bu bilgilerden yararlanması mümkün olmamaktadır. Oysa bilgi teknolojileri alanındaki gelişmeler bu bilgilerin diğer bilgilerle ilişkilendirilerek zenginleştirilmesini, bu bilgilerden yeni bilgilerin üretilmesini kolaylaştırmaktadır. İşte bu nedenle bilgiye ve bilgi üretimine önem veren toplumlarda birçok devlet kamu sektörü verisini paylaşıma açarak internet üzerinden direkt olarak vatandaşlarının erişimine açmıştır. Şeffaflık, bilgi edinme hakkı, katılım, hesap verebilirlik, erişilebilirlik, işbirliği ve yenilikçi uygulamalar açısından yararlı olan bu uygulamalar aynı zamanda kullanıcı ve yararlanıcılara farklı alanlarda birçok fırsat sağlamaktadır. Ancak her ne kadar bu tarz bir girişimin yaygınlaşmasını engelleyen bir takım hususlar söz konusu olsa da devletler bu hususlara yönelik önlemler almakta, ellerindeki bilginin güvenliğini sağlamaktadır. Tüm bunların sonucunda yurttaşlar, araştırmacılar, sivil toplum örgütleri, girişimciler, sivil uzmanlar ve diğer tüm kullanıcılar açık devlet verisini kullanarak topluma fayda sağlayabilecek yeni uygulamalar oluşturmaktadır.

Açık Bilgi Vakfı (Open Knowledge Foundation) açık veriyi, “Herhangi bir telif hakkı, patent ya da diğer kontrol mekanizmalarına tabi olmaksızın herkes tarafından ücretsiz ve özgürce kullanılan veri” olarak tanımlamaktadır. Söz konusu vakfın kurucularından Rufus Pollock’a göre; verinin yararlı uygulamalar ve hizmetler oluşturmak için şirketler, bireyler ve kar amacı gütmeyen sektörlere açılması, aynı zamanda demokrasinin teşvikini, hükümetin katılımını, şeffaflık ve hesap verilebilirliği de sağlar. Açık Bilgi Vakfı tarafından yürütülen bir başka proje olan Open Data Handbook, verinin açılması ile elde edilebilecek değer ve kazanımları şu şekilde ifade etmiştir: Şeffaflık ve demokratik kontrol, katılım, kendiliğinden güçlenme, geliştirilmiş ya da yeni, özel ürün ve hizmetler, inovasyon, devlet hizmetlerinin verimlilik ve etkinliğinin arttırılması, uygulanan politikaların etkisinin ölçülüp belirlenmesi, kombine veri kaynakları ve büyük hacimli veri desenlerinden yeni bilgi çıkarımı.

Bütün bunların yapılabilmesi için de devlete; yani merkezi yönetim kurumlarıyla yerel yönetimlere ait verilerin kendi hizmetlerinde ortaya çıkmış, kendilerine ait veriler olması, belirli kategoriler itibariyle sınıflanıp tanımlanması, standart olması ve yeni veri üretimine uygun, anlaşılabilir, anlamlı, geçerli ve güvenilir veriler olması gerekmektedir. Bu anlamda örneğin merkezi yönetimin istatistik otoritesi olan Türkiye İstatistik Kurumu’na ait nüfus, demografi, eğitim ve genel sağlık gibi hizmetlere verilerin belediyelere ait olarak gösterilmemesi gerekmektedir.

Ayrıca verinin “açık” olarak nitelendirilebilmesi için bazı temel özellikleri taşıması gerekmektedir. Sivil toplum gruplarının sosyal sorunlarla ilgili eylemlerde bulunmak için verilere erişmesine ve bunları kullanmasına yardımcı olmak amacıyla açık verilerin topluma yönelik değerini gerçekleştirmeye odaklanan, kar amacı gütmeyen küresel bir kuruluş olan Open Knowledge International‘ın projesi olan Açık Tanım (The Open Definition) bu gereklilikleri 11 madde halinde, Dünya Bankası ise 3 madde halinde ele almıştır.

Açık Tanı (The Open Definition) projesi açısından bu koşullar; 1) Erişim, 2) Yeniden dağıtım, 3) Yeniden kullanım, 4) Teknolojik sınırlamaların yokluğu, 5) Atıfta bulunma, 6) Dürüstlük, 7) Kişiler veya gruplara ayrımcılık yapılmaması, 8) Verinin kullanım alanlarına karşı ayrımcılık yapılmaması, 9) Lisansın adil dağıtımı, 10) Lisansın bir pakete ait olmaması, 11) Verilen lisansın diğer çalışmaların dağıtımını sınırlandırmaması.

Dünya Bankası‘nın koşulları ise 1) Etkileşimli yayıncılık, 2) Makine okunabilirliği ve 3) Tekrar kullanım iznidir.

Açık verinin bulunması ve kullanılması açısından karşılaşılan zorluklar ise;

1) Teknolojik zorluklar: yetersiz BT yapısı, karmaşıklık, veri yönetimi, mevcut BT sistemleriyle entegrasyon,

2) Sosyolojik zorluklar: yetersiz insan kaynağı, yetersiz finansal kaynak, yetersiz üst yönetim desteği, örgüt kültürü, mevzuat eksikliği, veri paylaşımına yönelik güven eksikliği, gizlilik ve güç kaybı korkusu) olarak sıralanabilir.

Ülkelerin açık devlet verisi konusunda farklı düzeylerde farklı uygulamalar yürüttüğü ve özellikle bilgi üretiminde önde gelen Batılı ülkelerin bu konuda büyük mesafeler aldığı söylenebilir. Türkiye’deki açık devlet uygulamalarının politik ve yasal altyapısına yönelik uygulamalar değerlendirildiğinde ise, konuya yönelik genel bir politik sahiplenme olmamasına karşın atılmış adımlar, açık devlet süreçlerine altyapı oluşturabilecek politika belgelerinin hazırlandığı, yasal düzenlemeler yapıldığı ve az da olsa uygulama içine girildiği görülmektedir. Devlet verisinin yeniden kullanımı ve paylaşımı anlamında yapılandırılmış genel bir yasal düzenleme bulunmamakla birlikte 2003 yılında yürürlüğe giren 4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu ile 2016 yılında yürürlüğe giren 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu bu gelişmenin en önemli adımları olmuştur. Bilgi Edinme Kanunu’nun yanı sıra 2006 yılından bu yana uygulanıp önce Başbakanlık İletişim Merkezi Projesi (BİMER), daha sonra Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi Projesi (CİMER) adını alan uygulama vatandaşlar tarafından yapılan yazılı veya sözlü bilgi başvuruların, ortak bir platformda yürütmesi açısından açık devlet ilkelerine uygun bir yapılanma olarak düşünülebilir. Kamu hizmetlerinin elektronik platformda verilmesini sağlayan e-Devlet Kapısı ise 2008 yılından beri hizmet vermektedir. Açık devlet verisi kapsamında değerlendirilebilecek http://dijitaldonusum.gov.tr adresi üzerinden çalışmalar zaman içine Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Dijital Dönüşüm Ofisi (www.cbddo.gov.tr) olarak aralarında “Açık Veri Projesi“nin de olduğu 13 proje ile çalışmalarına devam etmektedir.

Açık devlet süreçlerine yönelik altyapı oluşturabilecek, stratejiler incelendiğinde ise Kalkınma Bakanlığı 2006-2010 Bilgi Toplumu Stratejisi ve Eylem Planı, 2015-2018 Bilgi Toplu Stratejisi ve Eylem Planı; Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı tarafından hazırlanan Ulusal e-Devlet Strateji ve Eylem Planı çalışmalarında açık veri, açık devlet verisi ve kamu verisi paylaşımına yönelik hedefler ve stratejilerin temel düzeyde bulunduğunu söylemek mümkündür. Belirtilen strateji dokümanlarının yanı sıra Türkiye’nin uluslararası bir açık devlet örgütlenmesi olan Açık Devlet Ortaklığı’na (Open Government Partnership) 2012 yılında bir eylem planı sunmuş olduğu bilinmekle birlikte gerekli kriterleri yerine getirmediği için 27 Haziran 2017 tarihi itibariyle, 68 ülke ile 56 yerel üyeyi kapsayan Açık Devlet Ortaklığı‘ndan çıkmış durumdadır. Türkiye bu durumda Macaristan, Trinidad Tobago ve Tanzanya ile birlikte ortaklık dışına çıkarılmış dört ülkeden biridir.

Türkiye’de belirtilen strateji planlarında (Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı, 2016) açık veri paylaşım portalının oluşturulması (veri.gov.tr) hükmü bulunmasına rağmen; günümüzde bu adres kullanılarak yapılan İnternet aramasında karşımıza çıkan Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Dijital Dönüşüm Ofisi (www.cbddo.gov.tr) sayfasında söz konusu Ofis tarafından yürütülen 13 projeden biri olarak “Açık Veri Projesi“nin genel açıklaması olarak karşımıza çıkmakta, bu sayfadan proje uygulaması denilebilecek hiçbir veri setine ulaşmak mümkün olmamaktadır.

Nitekim 2019-2023 dönemini kapsayan 11. Kalkınma Planı hazırlıkları için düzenlenen E-Devlet Çalışma Grubu Raporu‘nun 68. sayfasında “11. Kalkınma Planı döneminde kamu sektörü verisinin açık veri olarak değerlendirildiği farklı sektörlerden bir veya birkaç pilot proje üzerinden güncel, doğru ve güvenliği sağlanmış verilerin kamuoyu ile paylaşılması faydalı olacaktır.” ifadesine yer verilmiş olması bile Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu gayet iyi özetlemektedir.

Açık Devlet Ortaklığı‘nın 11 Mayıs 2020 tarihli bildirisine, Covit 19 salgını nedeniyle hükümetlerin salgınla ilgili doğru verileri kamuoyundan sakladıklarına dair ülke listesine Macaristan, Amerika Birleşik Devletleri, Filipinler, Kongo Cumhuriyeti ile birlikte Türkiye‘yi dahil etmeleri, ülkemizin “Açık veri” liginde nerede durduğunu net bir şekilde göstermektedir.

Devam Edecek: Gelecek yazımızın konusu, Dünya’da ve Türkiye’de; özellikle İzmir Büyükşehir Belediyesi Açık Veri Portali‘nde yer alan ya da alması gereken veriler olacaktır…

Yararlanılan Kaynaklar

Akdamar, E. (2017) “Akıllı Kent İdealine Ulaşmada Açık Verinin Rolü“, Social Sciences Research Journal, Volume 6, Issue 1, 45-52 (March 2017).

Çaldağ, M.T., Gökalp, M.O., Gökalp, E. (2019) Açık Yönetim Verisi – Fayda ve Zorluk Analizi, IEEE 978-1-7281-3992

Eroğlu, Ş. (2018) “Açık Devlet ve Açık Devlet Uygulamaları – Türkiye’de Kamu Kurumlarına Yönelik Bir Değerlendirme“, DTCF Dergisi 58.1 (2018): 462-495.

Eroğlu, Ş.,Açık Devlet Verisinin Sosyo-Ekonomik Değeri ve Kullanım Engelleri – Uluslararası Göstergelerde Türkiye“, Bilgi Yönetimi ve Bilgi Güvenliği, e-Belge, – e-Arşiv, e-Devlet, Bulut Bilişim, Büyük Veri, Yapay Zekâ, s.432-449.

Topçu, A.E. – Işık, A. (2019) “Açık Devlet Verisi Süreçlerine Dair Bir Model Önerisi“, Avrupa Bilim ve Teknoloji Dergisi ,Sayı 17, S. 833-843, Aralık 2019.

Açık Veri, Türkiye Bilişim Vakfı, Blockchain Türkiye, Ağustos 209.

Açık Veri, Vikipedia, Erişim Tarihi: 10.02.2021

11. Kalkınma Planı E-Devlet Çalışma Grubu Raporu, Kalkınma Bakanlığı, Ankara 2018.

Bu bakkal kimin bakkalı?

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin “Halkın Bakkalı” adını verdiği uygulama, İnternet gazetesi kayıtlarına göre 13 Mart 2020 tarihinde Kemeraltı’naki Eski Balıkçılar Meydanı’nda açılan ilk dükkanla başladı.

Böylesi bir projenin hayata geçmesinin nedeni, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in seçim döneminde sık sık dile getirdiği halkın ucuz ve sağlıklı gıdaya ulaşmasını sağlamak olarak ifade ediliyordu.

Bu proje uygulaması ile ilgili ilk dükkanın, kentin tarihi merkezinde aynı ürün ve malzemeleri satan esnafların yer aldığı Kemeraltı Çarşısı‘nda açılması üzerine bunun çarşı esnafı açısından bir ‘haksız rekabet‘ durumu yarattığını dile getirip itiraz etmekle birlikte; açılışı izleyen aylarda, bu dükkanın bir iki merak dolu alışveriş dışında tüketicilerden yeterli ilgiyi görmediğine tanık olduk.

Ancak projenin geleceği açısından oldukça önemli olan bu sorun, yaygınlaşan Covid 19 salgını nedeniyle İzmir Büyükşehir Belediyesi’nce başlatılan bağış kampanyasının İzmir Valiliği‘nce yasaklanması üzerine, “Halkın Bakkalı“nda satılan gıda malzemelerinden oluşan 63,75 ve 134 liralık iki ayrı gıda paketinin, belediye tarafından muhtaç kişilere dağıtılmak üzere üçüncü kişi ve kurumlar tarafından satın alınmasını öngören bir sistem içinde ticari gelire dönüştürülmesi suretiyle aşılmış; böylelikle, dağıtılan 63,75 lira bedelindeki 27.692 adet 1 numaralı paketten 1.765.365.-TL., 134 lira bedelindeki 17.419 adet 2 numaralı paketten 2.334.146.-TL. olmak üzere toplam 4.099.511.- TL.’nın tahsil edilmesi sağlanmış; ayrıca bu gelire ek olarak Ramazan ayı içinde satılan 262.252 kişilik gıda malzemesinden elde edilen gelir de bilançoyu daha yüksek düzeylere taşımıştı.

Başlangıçta yaşanan bu sıkıntının en önemli nedeni, oluşturulan dar ürün satış gamı ile fiyatların yoksul ve dar gelirli kesimlerden çok farklı çeşitteki pahalı ürünlerin peşine düşüp bunları yüksek fiyatlarla almaya hazır üst gelir gruplarına hitap etmesiydi. Buna bir de Covit 19 salgını nedeniyle alıcı ile satıcının bir araya gelmesini zorlaştıran kısıtlamalar eklenince ilk günlerde yaşanan sorunlar, “bağış“ları “alışveriş” olarak kamufle eden ayni yardım kampanyalarıyla aşılmıştı.

Bağışların, banka hesabına yatırma yerine “Halkın Bakkalı” üzerinden ticari bir işleme dönüştürülerek büyük bir ivme kazanması üzerine, bu ilk hamleden alınan cesaretle bir adım daha atılmaya kalkışılmış; Buca’da açılan “Halkın Pazarı” ve belediyeye ait kamyonetlere yüklenecek “Halkın Marketi” hamlesiyle geliştirilmesi arzulanmış; ancak, yasal dayanağı olmayan bu girişime İzmir Pazarcılar Odası ile sebze ve meyve hali örgütlerinin karşı çıkması üzerine, bu işin günahı Buca Belediye Başkanı Erhan Kılıç‘ın üstüne yıkılmak suretiyle son verilmişti.

Durum bu şekilde olmakla birlikte, her ilçe belediye başkanı, kendi ilçesinde bir “Halkın Bakkalı” dükkanının açılmasını arzuluyor ve İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer ve eşi Neptün Soyer ile birlikte Buca, Güzelbahçe, Bornova, Karşıyaka, Konak ve Menemen gibi ilçelerde yeni “Halkın Bakkalı” dükkanları açıyor, kurdele kesme törenlerinde birlikte poz veriyorlardı.

Bugün İzmir’de, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin şirketi Grand Plaza Gıda Turizm A.Ş. tarafından işletilen kaç adet “Halkın Bakkalı” olduğunu ve bu dükkanlarda hangi üreticilere ait hangi ürünlerin satıldığını kesin olarak bilmiyoruz. İnternetteki (http://www.halkinbakkali.com) ve (http://www.grandplaza.com.tr) adreslerine baktığımızda hangi adreslerde kaç adet “Halkın Bakkalı” dükkanı olduğunu ve bu dükkanlarda hangi ürünlerin hangi fiyatla satıldığını öğrenmemiz mümkün olmuyor.

Ancak açılan her bir “Halkın Bakkalı“, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin şirketi Grand Plaza Gıda Turizm A.Ş.‘nin şubesi olarak kabul gördüğü için bu şubelerin açılışları ile ilgili ilamları yayınlayan Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi bize bu konuda bir fikir veriyor.

Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi‘nin 25 Şubat 2020-15 Ocak 2021 döneminde yayınlanan ilamlarına göre bugün İzmir’de, Grand Plaza Gıda Turizm A.Ş.‘nin şubesi olarak açılmış toplam 8 adet “Halkın Bakkalı” dükkanı bulunduğunu öğrenebiliyoruz.

Ama uzun bir süredir, bu dükkanlarda kimlere ait malların kaça alınıp kaça satıldığını kesin olarak bilmiyorduk. Bu tür bilgileri öğrenmek devlet sırrını öğrenmek kadar zor, hatta imkansızdı. Geçtiğimiz yaz aylarında bu amaçla 1-2 dükkana giderek raflardaki mallara bakmama ve görevlilerle görüşmeler yapmama rağmen net bir fikir edinmem mümkün olmamıştı. Görevliler kooperatiflerin tutumu ve lojistikten kaynaklanan sorunlar nedeniyle her malın her zaman gelmediğini, kooperatiflerin her malın her zaman raflarda bulunması konusunda sorunlar yaşadıklarını belirtiyor ve fiyatların yüksekliği nedeniyle sattıkları malın yoksul ve dar gelirlilere hitap etmediğini ifade ediyorlardı. Ayrıca sosyal yardım paketlerinde kullanılan markasız ürünlerin “Halkın Bakkalı” dükkanlarından temin edilmediğini, Kültürpark‘taki hangarlarda yapılan paketleme sırasında çoğu kez “dökme mal” olarak tanımlanan markasız malların kullanıldığını söylüyorlardı.

Ayrıca Grand Plaza Gıda Turizm A.Ş.‘nin “Halkın Bakkalı” ile ilgili bilgileri “ticari sır” olarak kabul etmesi nedeniyle alınıp satılan ürünlerin alış ve satış fiyatları ile miktarları konusundaki bilgileri 4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu çerçevesinde öğrenmemiz de mümkün görülmüyordu.

Ancak geçtiğimiz günlerde, İstanbul ve Balıkesir büyükşehir belediyeleri ile İstanbul/Küçükçekmece ve Gaziantep/Şahinbey belediyelerinden sonra İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait Açık Veri Portali‘nin hizmete girmesi ile birlikte “Halkın Bakkalı” ile ilgili bazı bilgilere ulaşmamız mümkün hale geldi.

Ayrı bir yazı serisi ile ele alıp iyi, doğru, eksik ve yanlış yanlarıyla birlikte analiz edeceğim İzmir Büyükşehir Açık Veri Portali‘nde yaptığımız ilk inceleme sırasında “Halkın Bakkalı” ile ilgili 2 adet veri setinin yer aldığını gördük. Bunlardan ilki “Halkın Bakkalı Siparişi Alınan Paket Miktarları” ile ilgiliydi. Buna göre, hangi dönem içinde gerçekleştiği belli olmamakla birlikte, “Halkın Bakkalı“nın açılışından bugüne kadar olduğunu tahmin ettiğimiz süre içinde 1 numaralı yardım paketinden 27.692 adet, 2 numaralı yardım paketinden17.419 adet, iftar sofraları için de 262.552 kişilik sipariş alındığı belirtiliyordu.

İkinci veri setinde ise, “Halkın Bakkalı” dükkanlarında satılan toplam 294 adet ürün ve malzemenin hangi kooperatiflerden alındığı ve satış fiyatlarının ne olduğu gösteriyordu.

Biz şimdi bu verileri kullanarak elde ettiğimiz sonuçları özetlemeye çalışacağız:

1. “Halkın Bakkalı“nda hangi tür ve çeşitteki ürünler satılıyor?

Halkın Bakkalı” dükkanlarında tümü tarımsal kaynaklı 60 tür içinde toplam 294 çeşit ürün satılıyor.

Aşağıdaki tablonun incelenmesinden de anlaşılacağı üzere; en çok satılan 36 ürün çeşidi ile reçeller, 17 ürün çeşidi ile peynirler, 16 ürün çeşidi ile kuru meyve, çay, turşu ve zeytinyağı, 12 ürün çeşidi ile zeytin, 12 ürün çeşidi ile salça, 11 ürün çeşidi ile et ve et ürünleri, 10 ürün çeşidi ile kuru sebzelerdir.

Bu listenin de ortaya koyduğu gibi, toplam 23 kooperatiften satın alınan tarım ürünleri genellikle yaş, kuru ya da konserve edilmiş geleneksel tarım ürünleridir. İçlerinde baklagiller, et ve et ürünleri, peynir, salça, turşu ve reçel gibi alışageldiğimiz temel tarımsal ürünler olmakla birlikte; kadın çantası, testi, leblebi, lokum ve kabak tatlısı gibi alışık olmadığımız ürünler de bulunmaktadır.

Tabii ki, mal sevkiyatındaki sorunlar nedeniyle bütün bu tür ve çeşitlerin aynı anda raflarda yer almadığı da bilinmektedir.

Öte yandan, kooperatiflerden satın alınması nedeniyle ucuz ve sağlıklı olduğu varsayılan ürünlerin piyasada satılan benzeri ürünlerden daha sağlıklı (güvenilir) olduğunu belgeleyen herhangi bir sertifikaya; örneğin yüksek fiyatlarını hak eden bir coğrafi işarete sahip olup olmadıkları da bilinmemektedir.

2. “Halkın Bakkalı“nda satılan ürünler hangi kooperatiflerden satın alınıyor?

Halkın Bakkalı“nın sadece kooperatiflerden mal aldığını ve İzmir Büyükşehir Belediyesi Açık Veri Portali‘ndeki bilgilere göre bu kooperatiflerin sayısının 23 olduğunu, 11 çeşit et ve et ürününün ürün adının başındaki “HB” rumuzu nedeniyle İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait Aliağa, Bergama, Urla, Kiraz ya da Ödemiş mezbahalarından temin edilmiş olabileceğini söyleyebiliriz.

283 çeşit ürünün hangi kooperatiflerden temin edildiğini ve bu kooperatiflerin hangi illerde faaliyet gösterdiğini, satışı yapılan ürünlerin sayısı itibariyle hangi kooperatiflerin avantajlı olduğunu gösteren aşağıdaki tabloyu yorumlamaya kalktığımızda:

Halkın Bakkalı“nın mal aldığı 23 kooperatiften 11‘i İzmir dışındaki 10 ilde faaliyet gösteren kooperatifler olup; bu kooperatifler 294 üründen 144‘ünü; yani % 49‘unu temin etmektedir. Geriye kalan 12 kooperatif İzmir ilinde 8 ilçesinde faaliyet göstermekte ve “Halkın Bakkalı“nda satılan 294 çeşit malın % 51‘ini karşılamaktadır.

İzmir’den mal temin edilen 12 kooperatiften 3‘ü Seferihisar‘da, 2‘şer tanesi Ödemiş ve Bergama‘da faaliyet gösterip; Karabağlar, Kınık, Menemen ve Tire‘den birer kooperatif bu gruba katılmaktadır. Bu durumda İzmir’in kırsal bölgesi olarak tanımlanan Aliağa, Dikili, Karaburun, Kemalpaşa, Kiraz, Menderes, Selçuk, Urla ve Torbalı‘dan hiçbir kooperatifin “Halkın Bakkalı“na mal satmadığı anlaşılmaktadır.

Bu durumda ister istemez, bu projedeki asıl amaç İzmir’deki halkın ucuz ve sağlıklı gıda temin ederek refahını arttırmak olduğuna göre satın alınan malların % 49‘unun niye Kastamonu, Balıkesir, Aydın, Tunceli, Artvin, Trabzon, Denizli, Bursa ve Denizli gibi İzmir’e uzak ya da yakın illerdeki kooperatiflerden temin edildiği ve bu tür malların aynısını üreten İzmir; özellikle de listeye dahil edilmeyen İzmir ilçelerindeki kooperatiflerden temin edilmediği de sorulmaya değer diğer bir konudur.

3. “Halkın Bakkalı“nda satılan ürünlerin tür ve çeşitlerine göre fiyatları nelerdir?

Halkın Bakkalı” konusunda görüşüp fikrini sorduğum herkes satış fiyatlarının yüksek olduğunu, bu nedenle “Halkın Bakkalı“nın yoksul ve dar gelirlilerden çok yüksek gelirli gruplara hitap ettiğini, un gibi önemli bir gıda maddesinde bile sadece 1 kilogramlık Siyez ununun satılmasında olduğu gibi ürün çeşidinin çok az olduğunu, turşu, reçel gibi bazı ürünlerde fazla çeşit olmasına rağmen yoğurt, baklagiller, pirinç gibi temel gıda gruplarındaki çeşidin çok az olduğunu söylüyor.

Gelelim 23 kooperatiften satın alınıp raflara yerleştirilen 294 ürün çeşidini kapsayan 60 tür gıda malzemesinin değişik kooperatiflerle ambalaj türü, ağırlık ve kalitelerine göre değişen en az ve en çok fiyatlarına…. Bunun için aşağıdaki listeye bakmamız yeterli olacaktır.

Aynı ürünleri satan diğer marketlerdeki fiyatları dikkate alarak yapacağımız mukayeseyi ise şu şekilde örnekleyebiliriz:

1)Halkın Bakkalı“nda satılan Gödence Tarımsal Kalkınma Kooperatifi‘nin ürünü 1 kg siyah zeytinin fiyatı 39,28 kg/TL olduğu halde; Migros‘ta 4-17 Şubat 2021 tarihleri arasında satılmakta olan ve yine bir kooperatif ürünü olan Marmara Birlik‘e ait 1 kg Trilye zeytininin satış fiyatı 32,90 kg/TL‘dir.

2) Halkın Bakkalı“nda satılan Kozak Çamavlu Tarım Kredi Kooperatifi‘nin ürünü 1 kg Bergama tulum peynirinin fiyatı 60.- kg/TL olduğu halde; Migros‘ta 4-17 Şubat 2021 tarihleri arasında satılmakta olan İpek Çiftliği‘ne ait 1 kg Bergama tulum peynirinin satış fiyatı 54,90 kg/TL‘dır.

3)Halkın Bakkalı“nda satılan Gereli Tarımsal Kalkınma Kooperatifi‘nin ürünü 1kg klasik beyaz peynirin fiyatı 34.- kg/TL olduğu halde; 5 Şubat 2021 tarihinde Gürmar‘da satılmakta olan Gürsüt markalı 1 kg az tuzlu beyaz peynirin satış fiyatı 34.- kg/TL‘dir.

4)Halkın Bakkalı“nda satılan Kastamonu Köy Kalkınma ve Diğer Tarımsal Amaçlı Kooperatifi‘nin ürünü 1 kg Osmancık pirincinin fiyatı 12,50 kg/TL olduğu halde; Gürmar‘da satılmakta olan Doruk markalı 1 kg Osmancık pirincinin fiyatı 11,95 kg/TL‘dir.

5)Halkın Bakkalı“nda satılan Gödence Tarımsal Kalkınma Kooperatifi‘nin ürünü 2 lt. naturel sızma organik zeytinyağının fiyatı 71,50 TL olduğu halde; kendisi de bir kooperatif olan Tariş‘e ait 2 lt’lik naturel sızma organik zeytinyağının Migros‘taki satış fiyatının 69,95 TL‘dır.

Görüldüğü gibi satılan ürünlerin fiyatları, hem piyasadaki eşdeğer ürünlere ait markalardan hem de o ürünün benzerlerinden daha pahalı olmasını haklı çıkarabilecek sertifikalı üretim olma gibi bir avantaja sahip olması açısından; hatta, aynı kalitede ürün yetiştiren benzeri diğer kooperatiflerin fiyatlarına göre daha yüksektir. Üstüne üstlük “biricik olma“, “daha sağlıklı/güvenilir olma” gibi belgelere sahip olmadıkları halde…

İşte bütün bu nedenlerle,

13 Mart 2020 tarihinde başlatılıp bu tarihi izleyen süre içinde, İnternet gazetelerindeki “Halkın Bakkalı netten tüm ülkeye satış yapacak” ya da “Halkın Bakkalı yurtdışına taşınıyor” şeklindeki abartılı söylemlerle tanıtılan “Halkın Bakkalı” projesinin içinde bulunduğumuz 11. ayı içinde, yoksul ve dar gelirli halkın temel ihtiyaçlarını karşılamaktan çok yerel iktidara yakın şirketleşmiş ayrıcalıklı ve bir kısmı İzmir dışında olan kooperatiflerin, piyasadaki diğer ürünlere göre daha sağlıklı, güvenilir, kaliteli olduğu belgelenip kanıtlanamayan pahalı ürünlerinin satışlarını kolaylaştırmak, onlara kira vermek, vergi ödemek gibi zahmetlere girmeden piyasa içinde yol açmak amacıyla tasarlanan ve sonuçları itibariyle kentte yaşayan üst gelir gruplarının ihtiyaçlarını karşılamaya yönelen bir uygulama olduğu söylenebilir. Sağdan soldan elde ettiğimiz bilgi kırıntıları ile gözlemlerimiz ve çevremizde yaptığımız görüşmeler neticesinde bu projenin arka sıralarda yaşayan yoksul ve dar gelirli İzmirliler yerine ön sırada yaşayan kentin elitleri için geliştirildiğini söyleyebiliriz.

Nitekim bu proje uygulamasına ait (http://www.halkinbakkali.com) isimli web sayfasının bile açılan dükkanlardaki ürünlerden ve onların özelliklerinden çok, Covid 19 salgını ve ya da 30 Ekim 2020 tarihli Sisam Depremi nedeniyle afetzedelere dağıtılan çamaşır makinesi, elektrik süpürgesi, koltuk, kanepe, yatak, uyku tulumu resimlerinin kullanımı ile adeta belediyenin bir sosyal yardım mecrasına dönüştüğü, projenin amacı olduğu söylenen “halkın ucuz ve sağlıklı gıdaya ulaşması” hedefinden uzaklaşıldığı görülmektedir.

Şayet, “Halkın Bakkalı” ve uygulamaları konusunda İzmir Açık Veri Portali‘ne kooperatiflerden alınan ürünlerin kaça satın alındığı, her bir şube itibariyle hangi tür ve çeşit maldan kaç adet satıldığı, günlük, aylık ve yıllık ciro ile kar-zarar hesabının ne olduğu gibi veriler de eklenirse hem biz bu uygulamayı daha iyi tanıma imkanına kavuşuruz hem de İzmir Açık Veri Portali ile hayata geçirilmek istenen “katılımcılık“, “şeffaflık” ve “hesap verebilirlik” gibi ilkelerin” hayata geçmesi daha kolay olmuş olur…

Sonuç olarak;

Tarım sektöründeki üreticilerin kendi aralarında birleşerek oluşturdukları ve Kapitalizmin son aşamasında, bizim anladığımız anlamda toplumcu kooperatifçilik yapmaktan çıkarak hızla şirketleşen kooperatiflerin; özellikle de merkezi ve yerel iktidara yakın kooperatiflerin, kentteki dar gelirli ve yoksul kesimlerin aleyhine, üst gelir grupları için ürettiği sağlıklı ama pahalı ürünlerin satışı için, yine kente ait kamu kaynaklarının kullanılması suretiyle bir tür sübvansiyon yaratmak, tarımdaki sorunların özüne dokunulmadıkça uzun vadede hem o üreticileri hem de tarımı kurtarmak açısından yeterli olmayacak; “Halkın Bakkalı” girişimi de aynen “Halkın Marketi” ya da “Halkın Pazarı” projeleri gibi, kaza geçirip yol kenarına atılmış taşıt araçları olarak hepimize ibretlik dersler verecektir…

Ekler

Ek 1-Halkın Bakkalı“nda satılan ürünlerin çeşidine göre temin edildiği kooperatifler ve satış fiyatları

Ek 2- Halkın Bakkalı“na mal temin eden kooperatiflere göre satılan ürünlerin çeşit ve fiyatları

Ek 3-Halkın Bakkalı“nda satılan ürün cinslerine göre temin edildikleri kooperatifler ve satış fiyatları

Ek 4-Halkın Bakkalı“nda satılan ürün türlerine göre satışı yapılan ürün çeşitlerinin en az ve en fazla satış fiyatları

Bir bilimsel araştırma nasıl yapılma(ma)lı? (2)

Ali Rıza Avcan

İlk alan araştırmamı, Devlet İstatistik Enstitüsü’nün 1970 yılı Nüfus Sayımında sayım görevlisi olarak yapmış, Ankara’nın Tuzluçayır mahallesi balçığında bir ayakkabıdan olurken, aldığım parayla koşup yeni bir ayakkabı edinmiştim.

Daha sonraki çalışmamı ise Mülkiye’nin 3. sınıfındayken hocam Nermin Abadan Unat‘ın başkanlığında rahmetli Ahmet Taner Kışlalı, Doğu Ergil ve Türker Alkan‘dan oluşan değerli bir ekiple Ankara’da yapılacak Cumhuriyet Senatosu kısmi yenileme seçimlerinde hem Ankara’nın mahallelerini, hem de Şereflikoçhisar gibi ilçe ve köylerini dolaşarak yapmıştım. Anket çalışması sonrasında kendi isteğimle bu araştırmanın yorum ve değerlendirme bölümlerine katılmış; böylelikle üzerinde bol miktarda 0 ve 1 rakamını bulunduğu data kartlarını öğrenip doldurmuş, ODTÜ’nün makaralı dev bilgisayarlarını görmüş, değişkenler arasındaki korelasyonu gösteren tabloların şimdikinin aksine 45 dakika ile 1 saat arasında eskinin traktörlü yazıcılardan çıkışına tanık olmuştum.

Bir yıl sonra yine hocam Nermin Abadan Unat‘ın verdiği son sınıf bitirme görevi çerçevesinde “Çocuğun politik sosyalizasyonu” konusu ile ilgili araştırmayı hocamın önerdiği gibi akraba, mahalle ve kapıcı çocuklarıyla değil; bir yıl önce öğrendiğim bilgileri kullanarak Ankara’nın dört ilk okulunun 4. ve 5. sınıflarında okuyan 286 öğrenci ile yapmış, bu çalışma sırasında arkadaşlarım Gülgün Tezgider ve Sıdıka Erestin‘den yardım almış ve böylelikle Prof. Dr. İnci San ile ODTÜ Bilgisayar Bölümü Başkanı rahmetli Prof. Dr. Necdet Bulut ile tanışma fırsatını yakalamıştım.

Yaşamımın bundan sonraki bölümünde, -kader mi diyelim buna- yolum o tarihlerde araştırma ya da anket denilince ilk akla gelen kurum olan Devlet İstatistik Enstitüsü‘ne düştü. 2. MC Hükümeti’nin kapatılışı ile birlikte Müfettiş Yardımcısı olarak çalıştığım Yerel Yönetimler Bakanlığı’nın kapatılıp Teftiş Kurulu’ndaki 28 arkadaşımın değişik kamu kurumlarına memur olarak dağıtıldığı süreçte benim ve sevgili gazeteci arkadaşım Ali Tartanoğlu‘nun kısmetine Devlet İstatistik Enstitüsü Sosyal İstatistikler Daire Başkanlığı‘nda memur olmak düşmüştü. Bizim hemen alıp yaklaşmakta olan 1980 Nüfus Sayımı nedeniyle Balıkesir ilinin tüm ilçelerinde sayım eğitimi vermek üzere görevlendirdiler; hem de Daire Başkanı ile birlikte… Böylelikle hem Balıkesir’in tüm ilçeleri hem de sayım istatistikleri ile teknikleri daha iyi öğrenme fırsatını yakalamış olduk…

Ardından 13 yıllık bir denetim elemanlığı süresi ve 1991 yılında İçişleri Bakanlığı’nda örgütlenmiş olan Fethullah Gülen Cemaati‘nin bakanlık imamları ile kapışmam sonrasında istifa ederek kamu hizmetinden ayrılmam ve onların da beni tam bir yıl sonra, savunma hakkından bile mahrum ederek devlet memuriyetinden atmaları…

Ama yolum yine araştırma işleri ve araştırma şirketleri ile birleşti… Önce merkezi Ankara’daki Araş A.Ş., daha sonra Sonar-K, daha sonra Sonar-K‘nın İzmir birimi Michelangelo, PR Medya, Stratejipoll Araştırma ve Danışmanlık ve son olarak Etik Araştırma… Önce ilk basamak olan anketörlük, daha sonra saha sorumluluğu, daha sonra araştırma tasarımcılığı ve en nihayetinde de 2012 yılından sonra nitel araştırmacı olarak araştırmalar yapmaya devam ederek…

Araştırma evreninin İlk basamağında anketörlükten başlayıp son basamağına kadar devam eden bu süreç boyunca bilimsel araştırmanın nasıl yapılması ya da yapılmaması gerektiğini yaparak, yaşayarak ve hissederek öğrenmek… Tabii ki, bazen tanık olduğunuz yolsuzluk ve manipülasyonlar nedeniyle çok sevdiğiniz işinizden ayrılıp binlerce liralık alacağınızı geride bırakmak yapmak zorunda da kalabiliyorsunuz… Ama sonuç olarak bu yolculuğun bugünkü aşamasında, iyi ya da kötü araştırmacı ile iyi ya da kötü araştırmayı ilk görüşte ayırt edebilecek kadar bir birikim ve deneyim kazanıyorsunuz…

Gelelim İzmir Demokrasi Üniversitesi tarafından yapılan Kültürpark’ın Kullanım-Kullanıcı Profili Araştırması‘nın zayıf ve yanlış noktalarına….

1. Uygulanan araştırma yöntemleri konusundaki kafa karışıklığı: Yazımızın dünkü bölümünde de belirttiğimiz gibi, Kültürpark’ın Kullanım-Kullanıcı Profili Araştırması ile ilgili raporun ikinci paragrafında, “derinlemesine mülakatlar ve odak gruplar aracılığıyla kullanıcıların profilleri ile ilişkili olarak parkın kullanım amacının ve kullanıcı profilinin zaman içinde değişip değişmediği de ortaya koyulmuştur.” denilip araştırma yöntemi olarak “derinlemesine mülakat” ve “odak grup” çalışmasına dikkate çekilmekle birlikte; bu ifadeyi izleyen üçüncü paragrafın başında, “Zamanın ve diğer kaynakların sınırlılığı da çalışmanın yöntem ve tekniğinin derinlemesine mülakat ve katılımlı gözlem şeklinde yapılanmasına neden olmuştur.” denilerek üçüncü bir araştırma yöntemi olan “katılımcı gözlem” gündeme getirilmiştir.

Böylelikle birbirini izleyen iki ayrı paragrafta birbirinden farklı üç nitel araştırma yönteminden söz edilmiş olmakla birlikte bunlardan sadece ikisinin adının geçtiği bir kafa karışıklığının yaşandığı anlaşılmaktadır. Bu kafa karışıklığı sonucunda da, yazımın diğer bölümlerinde ayrıntısıyla anlatacağım şekilde; aslında, bu üç yöntemin birbirine benzetilerek aynı anda kullanıldığı bir araştırma kaosunun yaşandığı durumdan bahsediyorum size…

Sonuç olarak araştırmanın bir kısmı farklı bir örneklemle “derinlemesine mülakat“, diğer bir kısmı da farklı bir örneklemle “katılımcı gözlem” çalışmasıyla gerçekleştirilmiş, araştırmanın başında “odak grup” yönteminin niye gündeme getirilip 15 günlük araştırma süresi içinde zaman kısıtlılığı gerekçesiyle vazgeçildiği anlaşılan “odak grup” yönteminden neden vazgeçildiğinin gerçek nedeni anlaşılamamıştır.

2. Araştırma evreninin büyüklüğü ile öngörülen özelliklerinin bilinmeyişi nedeniyle, seçilen örneklemlerin ne ölçüde temsil yeteneğine sahip olduğu bilinmemektedir: Kültürpark‘ı değişik zaman periyotları içinde ziyaret edenlerin toplam sayısı ile temel özelliklerinin; yani araştırma evreninin yapısının bilinmediği bir durumda, “derinlemesine mülakat” yapılanlar ya da birlikte gözlem yapılan katılımcılar hangi kritere göre seçilip bir araya getirilmiştir?

Çünkü “derinlemesine görüşme” ya da “katılımcı gözlem” teknikleri, nitel araştırma yöntemleri olarak görüşmeye ya da gözleme katılanların bir yığın ya da evrenden tesadüfi olarak seçilen kişilerle değil; araştırma konusunda daha ayrıntılı bilgi ve deneyimi olduğu varsayılan kişiler arasından seçilip, anket gibi nicel araştırma teknikleriyle yapılan araştırmaların ötesinde daha fazla ve zengin veri toplamak amacıyla yapılır.

Örneğin Kültürpark konusunda “derinlemesine görüşme” yapılacak kişilerin önceden belirlenmesinde o kişilerin, geçmişte ya da günümüzde Kültürpark‘la ilgisi olan, bu ilgiyi halen sürdüren, Kültürpark ve sorunları konusunda çalışmış, bu konuda düşünmüş, yazmış ya da görüş beyan etmiş, Kültürpark konusunda zengin deneyime sahip kişiler olması beklenir. Örnek verilmesi gerekirse Kültürpark’ın kullanımı ve kullanıcı profilinin ne olduğu konusunda Sancar Maruflu gibi bir İzmirli ya da Dilara Sürgü, Feyzi Hepşenkal ya da Mehmet Refik Soyer gibi eski İZFAŞ yöneticileri, Kültürpark Tenis Kulübü yöneticileri, koşu bandında devamlı spor yapan Alsancaklılar veya benzerleriyle derinlemesine görüşmeler yapılarak herhangi bir anketle toplanacak verilerden daha özel, daha bilinmedik, daha zengin bilgiler alınması mümkün olabilecektir. Ama “derinlemesine görüşme” yaptık denilen 42 kişiye tek tek bakıldığında bunlardan hiç birinin böylesine özel, bilinmedik ve zengin bilgilere sahip olmadığı görülecektir.

3. Söz konusu araştırmada “katılımcı gözlem” tekniğinin kullanılması ve bu tekniğin kullanıldığı görüşmelere temizlik ve güvenlik görevlilerinin dahil edilmesi yanlış bir tercihtir: Araştırma metodolojisinde bir nitel araştırma yöntemi olarak “katılımcı gözlem” tekniği, ilk kez Avustralya, Latin Amerika ve Afrika gibi yerlerdeki ilkel kavimleri izleyen sosyolog ve antropologların gündeme getirdiği bir tekniktir. Bu yöntemde araştırmacı aynen bir yerli kabile üyesi gibi grubun içine girerek ve o grup üyelerinin eylem ve söylemlerini izleyerek; hatta aynı eylemlere katılarak o grup hakkında ayrıntılı bilgiler edinebilir. Tüm grup üyelerinin haberdar olduğu bu yöntemde o grup ya da topluluğun hem kendi aralarındaki ilişki ve iletişim, hem de diğer grup ya da toplulukla yaşadıkları ilişki ve iletişim, sanki o grubun üyesiymiş gibi bir rol üstlenilerek izlenir, not alınır, tartışılıp yorumlanır.

Oysa tartışmaya çalıştığımız Kültürpark’ın Kullanım-Kullanıcı Profil Araştırması‘nda görüşlerine başvurulacak bir grup olarak düşünülen temizlik ve güvenlik görevlileri, o mekanla kuracakları ilişkileri önceden belirlenmiş kural ve prosedürler, suç, kabahat ve ceza boyutundaki ön kabullerle eğitilmiş olup, gerektiğinde kullanılacak “fiziki zor“un temsilcileri olarak Kültürpark‘ın diğer sivil kullanıcılarının karşısına çıkarılan hizmetlilerdir. O nedenle, temizlik ve güvenlik görevlilerinin kendilerine öğretilmiş kural, tanım ve prosedürler dışına çıkmaları, bu kurallara aykırı görüş, düşünce, öneri, eleştiri ve öneriler geliştirmeleri çok fazla beklenemez, beklense bile pek sağlıklı olmayacakları düşünülür. En azından bu tür hizmetliler arasındaki dedikodu, söylenti ve şikayetin yoğun olduğu böylesi ortamlarda, temizlik ve güvenlik görevlilerinden sırf bir araştırmaya yardımcı oluyoruz düşüncesiyle doğru, samimi ve geçerli bilgiler alınamayacağı bilinmelidir.

Nitekim bu grupta yer alanların önerilerine bakıldığında, büyük bir kısmının -tabii ki görevleri gereği önceden şartlanmış olmaları nedeniyle- güvenliğin daha iyi olmasına dair öneriler geliştirdikleri görülmektedir. Bu durumun polis memurlarının, Kıbrıs Şehitleri Caddesi‘nde Alsancak bölgesinin güvenliği için araştırmacılarla birlikte gözlem yapmasından hiçbir farkı yoktur…

Ayrıca bu özel grup içindeki gözlemin, bu hizmetlilerin yaptıkları çalışmalara bizzat katılıp gözleyerek; hatta katılımcının onların görevlerini yaparak değil; 1. ve 2. grup odak grup adıyla kapalı bir mekanda toplanarak önceden hazırlanmış sorulara cevap verdikleri anlaşılmaktadır. Bunun da “katılımcı gözlem” tekniği ile hiçbir ilgisi bulunmamaktadır.

4. Aslında, “katılımcı gözlem” adı altında “odak grup” çalışması yapılmıştır: Kültürpark‘ta çalışan temizlik ve güvenlik görevlileriyle “katılımcı gözlem” adı altında görüşüldüğü belirtilmekle birlikte, Kültürpark’ın Kullanım-Kullanıcı Profili araştırma raporunun bu gözleme hangi görevlilerin katıldığını gösteren Ek 2’deki listenin altında:

“1. Odak Grup Görüşmesi (3 ve 4’ler kişilik bir grup, güvenlik ve temizlik işçisi)

2. Odak Grup Görüşmesi (3 ve 3ler kişilik bir grup, güvenlik ve temizlik işçisi)”

açıklaması, aslında 11 kişiden oluşan temizlik ve güvenlik görevlilerinin 3 ve 4’er kişilik gruplar altında “Odak Grup Görüşmesi” adı altında iki ayrı gruba bölünerek “Katılımcı Gözlem” tekniği yerine “Odak Grup Görüşmesi” tekniği ile görüşlerinin alındığını göstermektedir.

5. 38 sayfadan oluşan araştırma raporunun hiçbir yerinde araştırmanın hangi mevsimde ve hangi tarihler arasında yapıldığı belirtilmemektedir: Oysa Kültürpark yılın değişik mevsimlerinde; özellikle de İzmir Enternasyonal Fuarı ile diğer fuar dönemlerinde değişik sayılarda ziyaretçi alan bir kent parkıdır. O nedenle yapılan araştırmanın tüm ziyaretçi türlerini kapsaması ve 2020 Mart ayından bu yana yaşanan Pandemi kısıtlamalarının, aynı dönemde yapıldığı anlaşılan araştırma üzerindeki olumsuz etkilerini bilebilmek açısından çalışmanın yılın değişik dönemleri itibariyle kısımlara bölünerek yapılması ve bu dönem, süre ve tarihlerin de araştırma künyesinde ayrıntılı olarak belirtilmesi gerekirdi.

6. Bu tür araştırma ihaleleri, araştırmanın yöntemini ortaya koyan özel şartnameler çerçevesinde yapılmalıdır: Aslında bütün sorun, bu araştırmayı ihale yöntemi ile sipariş eden İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nden kaynaklanmaktadır. Çünkü, Kültürpark Koruma Amaçlı İmar Planı gibi tüm bir kenti ilgilendiren böylesine önemli ve öncelikli çalışmada bir üniversiteye bırakılan araştırma için araştırmanın yöntemini, süresini, uygulamasını, izlenip denetlenmesini, kabulünü ve diğer birçok ayrıntının nasıl uygulanacağını kapsayan teknik şartnamelerin önceden hazırlanması ve yapılan araştırmaya ilişkin sonuç raporlarının da bu teknik şartnamedeki şekil ve şartlara göre teslim alınması gerekirdi. Bizim bu araştırma raporundaki bilgilerden anladığımız kadarıyla İzmir Büyükşehir Belediyesi böylesi ayrıntılı bir çalışmayı yapmamış, ilgili üniversiteyi neredeyse her konuda serbest bırakarak “ne yaparsan kabulümdür” şeklinde bir boş vermişlik sergilemiştir.

O nedenle, bu kentin, bu kentin en önemli değerlerinden biri olan Kültürpark‘ın ve bu kentte yaşayan bizlerin, her şeyi kendi bildiklerince aceleye getirip yapmak isteyen dar kafalı İzmir Büyükşehir Belediyesi yöneticilerini hak etmediğini düşünüyorum…

Her yıl 500-600 milyon lira değerindeki suyu israf etmenin faturası, halka çıkarılmamalıdır…

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi, 1 Ocak 2021 tarihinden geçerli olmak üzere suyun metreküpüne % 15 oranında zam yaptı. Böylelikle son olarak 1 Eylül 2020 tarihinde % 11,76 oranında zam yapılan suya, 4 ay sonra % 15 oranında ikinci bir zam daha yapılarak konutlarda 13 metreküpe kadar kullanılan suyun metreküp fiyatı 3,72 liradan 4.27 liraya, 14-20 metreküp arasında kullanılan suyun fiyatı 4,02 liradan 4,62 liraya, 21 metreküpün üstünde kullanılan suyun fiyatı 8,28 liradan 9,52 liraya çıkacak. Eski belde belediyelerinin bulunduğu yerlerdeki aboneler ise suyun 1 metreküpü için 1,86 lira yerine 2,13 lira, eski köylerin ahalisi ise 0,93 lira yerine 1,06 lira ödeyecek.

Bu durumda, geçtiğimiz gün posta kutuma bırakılan 21 Kasım 2020 tarihli son İZSU faturasına göre 36 günlük süre içinde tek başına harcadığım 8 metreküp su için bugünkü koşullarda 29,76 lirası su, 14,80 lirası atık su bedeli olmak üzere toplam 44,56 lira öderken, aynı miktardaki su ve atık su için 1 Ocak 2021 tarihinden itibaren 6,68 lira fazlasıyla 51,24 lira ödeyeceğim.

Şimdi tutup belediye meclisince alınan bu zammın nedenini hem belediye başkanı ile meclis üyelerine hem de belediye yönetiminin destekçilerine soracak olsam, bana muhtemelen derin su kuyularıyla dağıtım şebekesinde kullanılan elektrik, akaryakıt ve malzeme fiyatlarıyla personel ödemelerini oluşturan memur, işçi ve sözleşmeli memur ücretlerinin iktidar tarafından arttırıldığını, çevreci yatırımlara önem verdiklerini; bu nedenle zam yapmak ya da kendi deyimleriyle “fiyat ayarlaması” yapmak zorunda kaldıklarını söyleyip sık aralıklarla yapılan zamlardaki kendi paylarını; örneğin, bilgisiz, deneyimsiz ve liyakatsız olması nedeniyle kalitesi her geçen gün bozulan yönetimin aldığı yanlış kararları, hatalı plan ve programları, boş yere şişirilen kadroları ve bir türlü önleyemedikleri su kayıplarını dile getirmeyeceklerdir.

Onlar bu zamların altında yatan gerçekleri açık bir şekilde anlatmayıp, her zaman yaptıkları gibi kendi başarısız yönetimlerinin suçunu iktidara ya da başkalarına atsalar da; ben bugün burada dört ay arayla yapılan ve % 28,3 oranına ulaşan bu zammın gerçek nedenlerinden biri olan şebekedeki su kayıplarını anlatarak bu kayıpların İzmir halkı üzerinde nasıl bir yük oluşturduğunu göstermeye çalışacağım.

Böylesi bir araştırma için öncelikle İzmir Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü‘ne (İZSU) ait aşağıdaki linke tıklayarak, 2019 yılında merkezdeki 11 ilçe ile merkez çevresindeki 19 ilçedeki baraj ve derin su kuyularından içme suyu şebekesine giren su miktarı ile bunun ne kadarının gelir getirdiğini, ne kadarının gelir getirmediğini görmemiz gerekiyor.

2019 Yılı Su Kayıpları Yıllık Raporu: https://www.izsu.gov.tr/tr/Dokumanlar/Liste/12

Ben bu linkteki 20 ayrı tablodaki verileri daha rahatlıkla görebilesiniz diye her bir tablodaki veriyi tek bir tabloya taşıyarak aşağıda bilginize sundum:

İZSU‘nun toplam 30 ilçedeki su kayıplarını bir kalemde gösteren bu tablodan da görüleceği gibi;

2019 yılında İZSU‘ya ait baraj ve derin su kuyularından içme suyu şebekesine toplam 291.984.950 metreküp su pompalanmış olup bunun 202.362.258 metreküpü; yani % 65,21‘i aboneler tarafından tüketilmiş, geriye kalan 89.622.692 metreküp; yani suyun % 34,81‘i şebeke içinde kaybolup toprağa karışmıştır.

Barajlarda toplanması ya da derin su kuyularından çekilmesi; ayrıca şebekeye verilmesi için büyük paralar harcanan 89.622.692 metreküp su; yani şebekeye basılan suyun aşağı yukarı 1/3‘ü fatura edilmeden, parası tahsil edilmeden kaybolarak yok olmaktadır.

Toprağa karışıp giden 89.622.692 milyon metreküp su aslında İzmir‘e 90.477.995 metreküp su sağlayan Tahtalı Barajı‘nın yıllık üretimine, yılda 4.396.590 metreküp su sağlayan Balçova Barajı ölçeğinde 20 Balçova Barajı’na eşdeğerdir.

Şebekedeki su kaybı kent merkezindeki 11 ilçede % 28,83, Aliağa‘da % 26, Karaburun‘da % 24,80, Menemen‘e % 15,40, Urla‘da % 16,10 gibi nisbeten düşük değerlerde olsa da; Kınık‘ta % 58,80‘e, Foça‘da % 57,60‘a, Bergama‘da % 49,50‘ye, Kiraz‘da % 49,16‘ya çıkmakta; böylelikle şebekeye verilen suyun yarıdan fazlası ya da yarısı kaybolmaktadır (1).

Bu durum açık bir şekilde üretimi için para harcanan suyun israfıdır. Aynı zamanda bu israfın bedelinin, baraj yapımı, derin su kuyusu açılması, elektrik, akaryakıt, personel harcaması adı altında İzmir halkının, İZSU abonesinin sırtına yüklenmesinden başka bir şey değildir…

Evet, İZSU uzun bir süredir bu kayıp oranının azaltılması için çalışmaktadır ama yapılan çalışmalar oldukça yetersizdir…

Çünkü dünya şehirlerine bakıp İzmir’i onlarla mukayese etmeye kalktığımızda; hatta kendi ülkemizdeki kentlerin hangi oranda kayıp su oranına sahip olduğunu soruşturduğumuzda İzmir‘e ait % 34,18‘lik kayıp oranının oldukça yüksek olduğunu görürüz.

Avrupa Birliği‘nin Eurostat verilerine baktığımızda Avrupa ülkelerindeki su kaybı oranının 2017 yılında ortalama % 23 olduğunu, Almanya‘da 2001 yılında % 7,3 olan oranın 2017 yılında % 5,3‘e, Danimarka‘da 2011 yılında % 9,48 olan oranın 2016 yılında % 7,60‘a, Tokyo‘da ise 1956‘da % 20 olan oranın 2006‘da % 3,6‘ya indiğini görürüz (2), (3), (4), (5).

Ülkemizdeki büyükşehir belediyelerine bağlı su ve kanalizasyon idarelerinin 2015 yılındaki kayıp-kaçak oranları ise aşağıdaki tabloda gösterilmiş olup; en fazla oranın % 69 ile Ordu‘ya ait olduğu, Ordu‘yu % 66 ile Aydın‘ın, % 63 ile Mardin‘in, % 60 ile Balıkesir‘in, % 58 ile Hatay‘ın ve % 57 ile Şanlıurfa‘nın takip ettiği görülmektedir (6).

İzmir ise 30 büyükşehir belediyesi arasında % 34 oranındaki kayıp kaçak oranı ile 7. sırayı işgal etmekte olup; aynı sırayı aynı oranla Kayseri Büyükşehir Belediyesi de işgal etmektedir. İzmir‘in önünde yer alan büyükşehir belediyeleri ise şu şekildedir:

1) Tekirdağ % 17, 2) Bursa % 23, 3) İstanbul % 24, 4) Konya % 28, 5) Muğla % 29 6) Antalya % 33.

İzmir‘in bu illerin arkasından 7. sırada yer alması, hepimizin İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer ile diğer belediye yöneticilerinin ağzından sık sık duyduğu “Dünya kenti”, “Marka kent”, “Akıllı kent”, “Cazibe merkezi” ya da “Sağlıklı kent” olma gibi iddialı vizyon ve misyonlarla örtüşmemektedir.

Peki bu kadar büyük miktardaki su, şebeke içinde kaybolmayıp 5.57 lira şeklindeki su + atık su bedeli fatura edilerek belediye geliri haline dönüşmüş olsaydı, İZSU‘ya ve dolayısıyla İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne getireceği fayda hangi rakamlara ulaşırdı? Ya da başka bir ifadeyle, kayıp suyun en düşük tarife değeri üzerinden hesaplanan miktarı, İZSU ve dolayısıyla İzmir Büyükşehir Belediyesi hanesine yazılacak zarar olarak ne olurdu?

Bunu da paylaştığımız tablonun son sütununda hem ilçeler hem de İzmir genelinde görebiliyor ve 2019 yılında şebeke içinde kaybolan suyun 1 Eylül 2020 tarihinde yürürlüğe giren tarifeye göre toplam değerinin 499.198.394,11 lira düzeyinde olduğunu, bu rakamın 1 Ocak 2021 tarihinde yürürlüğe girecek yeni tarifeye göre 573.585.228,80 lira düzeyine çıkacağını anlayabiliyoruz.

Tabii ki her içme suyu şebekesinde makul bir düzeyde kayıp-kaçağın olması ve bunun gelişen teknoloji ve yenileme çalışmaları ile yıllar içinde ciddi bir şekilde azalması beklenen bir şeydir. Ancak İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne bağlı İzmir Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü‘nün (İZSU), görev alanına toplam 30 ilçe olmasına karşın her yıl açıkladığı kayıp kaçak oranı miktarında, merkez dışındaki 19 ilçenin ayrı dağıtım şebekeleri bulunduğu gerekçesiyle sadece kent merkezindeki 11 ilçeye ait nisbeten daha düşük oranı öne çıkarması; ayrıca, yıldan yıla azalan kayıp kaçak oranlarının büyük rakamlar yerine çok küçük oranlarda gerçekleşmesi bu sorunla ilgili mücadeleye gereken önemin verilmediğini göstermektedir.

Nitekim İZSU‘nun 1998-2019 döneminde faaliyet raporlarında yazılı olan aşağıdaki tabloda yazılı verilere göre 1998-2008 dönemine isabet eden ilk 11 yıllık dönemde % 19-20 düzeyinde ciddi bir iyileşme sağlanmış olmasına karşın, 2009-2019 dönemine isabet eden ikinci ve son dönemde % 39,88% 28,86 aralığında daha yavaş gelişen bir iyileşme gerçekleşmiş; hatta 2019 yılında, 2018 yılına ait % 28,86 oranının 1,72 puan gerisinde % 30,58 oranında bir iyileşme sağlanabilmiştir. Tabii ki bu durumun bile sadece kent merkezindeki 11 ilçe için geçerli olduğunu, kayıp-kaçak oranının daha fazla olduğu diğer 19 ilçenin bu rakamlara dahil edilmediğini unutmamak koşuluyla….

Oysa kent merkezinde yer alan 11 ilçe dışında kalıp kayıp-kaçak oranının kent merkezine göre daha fazla olduğu 19 ilçedeki dağıtım şebekeleri de İZSU‘nun görev, yetki ve sorumluluk alanına girmekte, o şebekeler de 2012 yılından bu yana İZSU tarafından işletilmektedir. O nedenle, 2020’li yıllarda Dünya kentleri ile yarışmaya kalkıp yönettiği kenti “marka kent“, “Dünya kenti“, “Akıllı kent“, “Sağlıklı kent” ya da “Cazibe merkezi” gibi adlarla tanımlamak isteyen belediye yöneticilerimiz de, 2019 yılına ait % 34,81 düzeyindeki oldukça yüksek kayıp-kaçak oranını, yapacağı büyük yatırımlarla en kısa sürede Tekirdağ gibi % 17‘ye ya da Tokyo gibi % 3,6 düzeyine indirmeli ve bu kayıptan kaynaklanan maliyetleri su zammı olarak bizlerin sırtına yüklemekten vazgeçmelidir…

Bu konuya da el atılmasını bekliyor ve en yakın sürede olumlu sonuçlarını görmek istiyoruz…

(1) İzmir İli Çevre Durum Raporu 2019, TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İzmir Şubesi, s. 11

(2) Europe’s Water in Figures, An Overview of the European Drinking Water and Waste Water Sectors, 2017 Edition, Pg.15

(3) German Federal Statistical Office.

(4)http://www.danva.dk/media/4662/water-in-figures_2017.pdf -Erişim Tarihi 24.11.2020

(5)http://www.c40.org/case_studies/tokyo-word-leader-in-stopping-water-leakage-Erişim Tarihi 24.11.2020.

(6) Dilcan, Ç.C., Çapar, G., Korkmaz, A., İritaş, Ö., Karaaslan, Y., Selek, B.; “İçme Suyu Şebekelerinde Görülen Su Kayıplarının Dünyada ve Ülkemizdeki Durumu“, T. C. Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı Aylık Yayın Organı, Anahtar Dergisi, Yıl 30, Sayı 354, Haziran 2018, s. 10-18

Yararlanılan Kaynaklar

1. Armut, Selim; Kentsel Su Yönetimi ve Suyun Fiyatlandırılması: Merzifon İlçesi Örneği, Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt 11, Sayı 29, Eylül 2019, s. 404-420.

2. Dedebayraktar, Melike; İçmesuyu Temini ve Dağıtımı Sistemlerinde Kayıp-Kaçak Azaltılmasına Yönelik Proje Aşamasında Yapılan Çalışmalar, 7. Kentsel Altyapı Sempozyumu, 13-14 Kasım 2015, Trabzon, s.145-155.

3. Muhammetoğlu, H., Muhammetoğlu, A.; İçme Suyu Temin ve Dağıtım Sistemlerindeki Su Kayıplarının Kontrolü El Kitabı, T. C. Ormana ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü, Temmuz 2017.

4. Toprak, S., Koç, A.C., Bacanlı, Ü.G., Dikbaş, F., Fırat, M., Dizdar, A.; İçme Suyu Dağıtım Sistemlerindeki Kayıplar, 3. Ulusal Su Mühendisliği Sempozyumu, 10-14 Eylül 2007, Gümüldür, İzmir, s. 601-609.

5. 13 Dünya Metropolünde Su Yönetimi “Benchmarking Çalışması”, İSKİ, İstanbul, 2004.

6. Büyükşehir Su ve Kanalizasyon İdareleri Arasında Mukayeseli Değerlendirme Çalışması, Türkiye Su Enstitüsü, Mart 2019.

7. İçme Suyu Temin ve Dağıtım Sistemlerindeki Su Kayıplarının Kontrolü Yönetmeliği Teknik Usuller Tebliği, 16 Temmuz 2015 tarih, 29418 sayılı Resmi Gazete.

8. 11. Kalkınma Planı Su Kaynakları Yönetimi ve Güvenliği Özel İhtisas Komisyonu Raporu

9. Europe’s Water in Figures 2017

Bu konularla ilgili olarak, 5 ve 12 Temmuz 2017 tarihlerinde yazdığım yazılar:

https://kentstratejileri.com/2017/07/05/kullanmadan-kaybettigimiz-sular-1/

https://kentstratejileri.com/2017/07/12/kullanmadan-kaybettigimiz-sular-2/

Yapmış olmak için…

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediyesi, 2020 yılının Eylül ayında, çevre mücadelesi veren birçok kurum ve kişinin şüphe ile yaklaştığı (WWF) Doğal Hayatı Koruma Vakfı’nın Türkiye Ofisi ile birlikte bir yarışma düzenlediğini duyurarak, İzmir için @WeLoveCities etiketi ile söz konusu vakfın İnternet sayfasıyla Facebook, Twitter ve Instagram hesaplarında paylaşımlar yaparak oy vermemizi istedi.

Bunun üzerine böylesi bir yarışmanın neden yapıldığını öğrenmek için https://welovecities.org/tr/city/izmir/ isimli web sayfası ile sosyal medyadaki hesaplara baktık.

Gördüğümüz şuydu:

İzmir Büyükşehir Belediyesi İzmir’i karbondan arındırma hayallerini gerçekleştirmek için kapsamlı bir sürdürülebilir ulaşım stratejisi geliştirdiklerini belirterek, yenilenebilir enerjiyle güçlenen ve sürdürülebilir bir gelecek için üç yolun olduğunu söylüyordu.

Ancak anlatım bu şekilde olmakla birlikte, “Sizin iyileştirme fikirleriniz her kent ulaştırılacak” gibi düşük cümlelerle birbirinden farklı üç yol ya da yöntemin net bir tanımının yapılmadığı, birbirinden ayrı olduğu söylenen bu üç yolun aslında aynı işlemin aşamalarından başka bir şey olmadığı ortaya konuluyor. Aslında söylenmek istenen şey, özetle şu şekildeydi:

Şayet İzmir’i seviyorsan ve İzmir’in bizim belirlediğimiz 54 yerli ve yabancı kentin katıldığı uluslararası bir yarışmada birinci olmasını istiyorsan, İnternetteki web sayfamız ya da sosyal medya hesaplarımız üzerinden 11 Ekim 2020 tarihine kadar İzmir için oy kullan, buna ilave olarak da İzmir’in gelişip iyileşmesi için uygun gördüğün fikirlerini, istediğin takdirde “şehir ve WWF temsilcileriyle” tartışabilmek ve diğer kentlerle paylaşabilmemiz için bizimle paylaş.

Değişik renkteki grafik ve yazılarla süslenen bu web sayfasını okuduktan sonra aklımız iyice karışıyor ve aşağıdaki soruları sormadan edemiyorduk:

1) İlk önce, belediye yönetimi, yaşadığımız kentle ilgili görüşlerimizi gerçekten sorup öğrenmek istiyorsa, bunu niye önce kendisinin yapıp eylediği plan ve çalışmalardan söz edip onların en doğrusu, en iyisi ve güzeli olduğu anlamına gelen ifadelerden sonra fikrimizi soruyor? Yoksa bütün fikir ve önerilerimizi onların önceden belirlediği doğrultuda açıklamamızı isteyip bunun dışında görüş belirtmemizi istemiyorlar mı? Bu bir anlamda, görüşü sorulanın vereceği cevap öncesinde yönlendirilmesi, şartlanması anlamına gelmiyor mu?

2) Ayrıca yazarak paylaştığımız fikirleri izin verdiğimiz takdirde bizimle tartışacak “şehir temsilcisi” ile kastedilen nedir ve bu temsilciler kimlerdir? Biz böyle bir tartışmayı kiminle yapacağız? Bizi arayıp tartışacak olan “şehir temsilcisi“, hukuki anlamda belediye başkanı dışında kim olabilir? Ayrıca fikirlerimizi niye WWF temsilcisi ile tartışacağınız ki? WWF temsilcisi bizim fikirlerimizi tartışmamız için hangi temsil gücüne sahiptir ki, ona bu görev, yetki ve sorumluluk verilmiştir? Bir kamu idaresine ait bu yetki nasıl bir özel hukuk kişisi olan yabancı vakfa verilebilir?

3) Bu soruların en önemlisi olarak, 8.500 yıllık bir geçmişe sahip olup uygarlığın beşiği olarak nitelenen İzmir ve Türkiye’nin diğer yarışmacı kenti Denizli, 54 yabancı kentin yer aldığı bu yarışmaya niye girer ki? Kentte yaşayan ya da çalışanların kentle ilgili fikirlerinin alınıp katılımcı bir yönetim modeli oluşturmak için özel hukuk tüzel kişisi olan bir yabancı vakfın aracılığına mı ihtiyaç duyulmaktadır? Belediye bunu geçmiş deneyimleri, bilimin gerekleri ve yurttaşların talepleri doğrultusunda doğrudan doğruya kendisi yapamaz mı? Bunu yapabilmesi için, adını sanını bile duymadığımız irili ufaklı dünya kentleriyle “sevmek” ya da “sevmemek” gibi bilimsel düzlemde ölçülemeyen kriterler üzerinden bir yarışmanın düzenlenmesi ve bizim de bu yarışmaya girmemiz mi gerekmektedir?

Aşağıdaki tabloda isimlerini, ülkelerini ve en son sayıma göre nüfuslarını verdiğimiz bu 54 kent kim tarafından seçilmiştir ve bunları bir araya getiren ortak neden, niyet ya da kriter nedir? Bu 54 kenti bir araya getiren akıl, bu kentleri hangi boyutta birbirleriyle yarışacak düzeyde denk görmüştür? 2019 yılı nüfusu 4.367.251 olan İzmir‘le nüfusu yüz binlerle, binlerle ifade edilen küçük, bilinmeyen kentleri, kent benzeri yerleşimleri, nitrat madenlerinin yıkıcı etkisiyle terk edildiği için yerleşik nüfusu bulunmayan Şili‘deki Chacabuco‘yu bir araya getiren mantık neyin mantığıdır? Böylelikle, 1.037.208 nüfuslu Denizli ile 6.688 nüfuslu Hat Sao kasabası karbon ayak izi, sürdürülebilir kalkınma ya da ulaşım gibi konularda birbirlerine nasıl fikir verecek, nasıl yardımcı olabilecek, hangi konularda ortaklık yapabilecektir? İşte bütün bu soruların cevapları sevgili büyüğümüz Sancar Maruflu‘nun son günlerde kullandığı “komik bir oyun” deyişini haklı çıkarmakta, giderek drama ve trajediye dönüşen bu “komik oyun” somut, yararlı ve verimli bir sonuca ulaşmayan beyhude çalışmaların iyi bir örneği olarak gözlerimizin önünde oynanmaktadır.

Pembe renkle işaretlenmiş kentler dünyaca tanınmış kent, başkent ve metropoller, yeşil renkle işaretlenmiş kentler ise dünyada aynı isimde birden fazla kent olması nedeniyle bulunduğu ülkeyi belirleyemediğimiz kentlerdir.

Ayrıca bu kentler içinde, İzmir‘in vizyon alanı olarak belirlenmiş ve 2019 yılının Nisan ayında bir araya gelmek için davet mektubu gönderilmiş Akdeniz‘e kıyısı olan tek bir kentin ya da bundan böyle İzmir‘in metropol olarak katılacağı söylenen Cittaslow ağı içinde yer alan 268 adet Dünya kentinden birinin dahi bulunmayışı da bu işin kentin vizyonundan ne kadar uzak olduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

4) Ayrıca İzmir ve Denizli gibi kentleri, bir yanda nüfusu oldukça fazla, iletişim ve sosyal medya olanakları açısından oldukça iyi Paris, Los Angeles ve Londra gibi başkentlerle, diğer yanda da nüfusu çok az, iletişim ve sosyal medya olanakları kısıtlı ya da hiç olmayan, bu nedenle diğer kentlerle rekabet etme şansına sahip olmayan küçük, bilinmeyen kentlerle bir araya getirmenin ve her bir kenti bu yarışın eşit aktörü olarak kabul etmek ne ölçüde bilimsel, ne ölçüde adil ve ne ölçüde etiktir?

Yapılan duyuruya göre oy kullanma süresi 11 Ekim 2020‘de bitti ve sonuçlar, Dünya Şehircilik Günü olarak kutlanan 31 Ekim 2020 tarihinde açıklanacak. Yani sonuçların açıklanmasına sadece iki gün var…

Bu durumda hangi kentlerin ön sıralarda yer alacağını tahmin etmek kolay… Çünkü bu nüfus verileri karşısında hiç kimse 44.800 nüfuslu Norveç kenti Arendal‘in ya da 19.346 nüfuslu Tayland yerleşimi Patong‘un birinci olmasını veya ön sıralarda yer almasını beklemez, bekleyemez… Olsa olsa bizim gibi ülkelerde bu tür yarışmaların bir şeye yarayacağını sanan, reklamla, söylenti ile ya da taraftarlık ruhuyla buna inandırılmış bazı insanların gayreti ile bazı kentler, listedeki sıralarının üstüne çıkabilirler… Tabii ki Batı Avrupa ülkelerinde ya da ABD’nde yapılan seçimlerde, büyük orandaki seçmenin siyasete ilgisiz kalıp oy kullanmamasında olduğu gibi, Paris, Londra, Los Angeles, Buenos Aires ve Santiago gibi nüfusu oldukça fazla büyük metropollerdeki insanların da benzeri bir boşvermişlik içine girmesi durumunda, bizim gibi gayretli ülke ve kentlerin öne çıkmasını akılda tutmak gerekebilir…

Her şeyin yolunda gidip İzmir‘in 54 kent arasında ilk sırayı alması ya da kuvvetle muhtemel ön sıralarda yer bulması durumunda bile, bu sonucun İzmir açısından ne anlama geldiğini de düşünmek gerekir… Bu yarışma sayesinde İzmirlilerin yaşadıkları kenti, diğer kentlerin ahalisine göre daha mı fazla sevdiğini düşüneceğiz; yoksa, bu yarışma kapsamında fikrini söyleyen yurttaş sayısının artması suretiyle katılımcı demokrasimizin daha da güçlendiğini mi?

Velhasıl, niçin yapıldığı, ne işe yarayacağı, yarışma kapsamındaki kentlerin hangi verilerle ve analitik akılla seçildiği belli olmayan yarışma sonrasında “kubbede kalan hoş sedanın” ne olacağı gibi ölümcül soruların net ve ikna edici bir şekilde yanıtlanmadığı bir ortamda, yine bir şeyler yapılıyor”muş gibi” yapılacak ve yine birileri biz seçildik diye hop hop zıplayıp sevinecek… En azından konunun bu yanı net…. İnsan bazen ortada bir neden olmadan, nedensiz de sevinebilir….

Çevre adına söylenen yalanlar…

Ali Rıza Avcan

Peynircioğlu Deresi… İzmir’de şu son 2-3 yıl öncesine kadar kimselerin bilmediği, bilenler için de, Mavişehir‘deki Selçuk ve Pamukkale bloklarıyla Karşıyaka ve İzmir Evleri arasındaki akar suyun dere olmaktan çıkartılıp beton kanal haline getirildiği yerdir. Çoğu kimse bu küçük su birikintisinin, gerçekte 2,135 kilometresi İZSU tarafından ıslah edilmiş, 100 yıllık debisi 7,10 m³/s, 500 yıllık debisi de 9,80 m³/s olan küçük bir dere olduğunu, Yamanlar Dağı yamaçlarında olan kaynağı ile çevresinde su tutucu herhangi bir bendin bulunmadığını, bu nedenle dere yatağına atılan her bir şeyin gidip Mavişehir‘de süs amacı ile yapılan bu kanala ulaştığını bilmez. (1)

Mavişehir 1. Etap Toplu Yapı Konutları‘nın 1990’lı yıllarda Emlak Bankası tarafından yapıldığı dönemde, satışa çıkarılan dairelerin değerini arttırmak amacıyla bloklar arasından akıp giden derenin, ıslah adı altında betonla kaplanıp gölet, havuz, fıskiye ve köprülerle süslenmesi sonrasında, gerek aşırı yağışların dere yatağından getirdiği katı atıklar, gerekse denizin gelgitleri nedeniyle askıda kalan plankton ve birikintiler nedeniyle kirlenip yakın çevresi için tehlike oluşturduğu bilinmektedir. Örneğin İZSU‘nun 25 Nisan 2017 tarih, 76333422-312.99-33637 sayılı yazısında, 2017 yılında Mavişehir 1. Etap Toplu Konut Yapı Yönetim Kurulu‘nun talebi üzerine, Mavişehir Göleti ile kıyı arasındaki 510 metrelik güzergahta geniş kapsamlı temizlik ve tarama çalışmaları yaparak toplam 725 ton atık malzeme topladığı belirtilmektedir.

Mavişehir 1. Etap Toplu Yapı Yönetimi‘ne ait İnternet sayfasındaki bilgilere göre, bu alanın bakım, onarım ve yönetimi, başlangıçta Emlak Bankası‘nın iştiraki olan Mavişehir İşletme ve Servis A.Ş.‘ne ait olduğu halde, 1997 yılının Temmuz ayında Toplu Yapı Kat Malikleri Kurulu tarafından şirketin görevine son verilerek bu alanın belediyeye terki yapılmıştır. Bu duruma göre, Mavişehir 1. Etap‘daki dairelerin başlangıçtaki değerlerini arttıran yeşil alanlarla gölet ve kanalın bakım, onarım ve yönetiminin zor ve maliyetinin de yüksek olması nedeniyle belediyeye devredilerek blok ve evlerin pencere ya da balkonlarından bu güzel alanlara bakanların masrafları tüm İzmir halkının sırtına yüklenmiştir.

İlk yıllar yeşil alan, gölet ve kanal bakımlı olmakla birlikte, geçen yıllar içinde bu alanın bakım, onarım, temizlik ve güvenlik hizmetleri artmış, bu nedenle çevredeki blok sakinleri açısından güvensiz olmaya başlamıştır. Bunun çaresi ise 1. Etap Toplu Yapı Yönetimi tarafından kendi sorumlulukları içindeki alanların dikenli tellerle çevrilmesinde, yüzlerce kamera ve özel güvenlik elemanıyla korunmasında bulunmuş; böylelikle bırakın bloklar arasında yürümek isteyen insanları, kediler, köpekler bile güvenlik elemanlarının denetimindeki kapılar dışında bu alana giremez ya da girse bile çıkamaz hale gelmiştir.

Artık iş başa düşmüş ve belediyenin kendi üzerine düşeni yapması, bu alanın bakım, onarım, temizlik ve güvenliğini sağlamasının zamanı gelmiştir. Nitekim 2017 yılında İZSU tarafından yapılan geniş tarama ve temizlik çalışması bu tür hizmetlerin bilinen tek bir örneğidir.

Ama şimdilik öncelik burada değil, yeni lüks yapılaşmaların halen devam ettiği ve buradaki lüks konutları alanların yeni yeni yerleştiği Peynircioğlu Deresi‘nin ikinci etabında; yani, Soyak Mavişehir Konutları‘nın (1.568 konut), Soyak Mavişehir Optimus Gold‘un (1.109 konut), Park Yaşam Mavişehir Evleri‘nin (537 konut), Mavişehir Sedef Sitesi‘nin, Albayrak Evleri‘nin (536 konut) ve Öğünç Sitesi‘nin bulunduğu, binlerce lüks konutun inşa edildiği bölgededir. Ayrıca burada derenin güneyinde olduğu gibi inşaat firmalarının önceden yaptığı bir rekreasyon alanı da bulunmamaktadır. O nedenle, tüm İzmir halkının vergileriyle gerçekleştirilip yapılmakta olan daire fiyatlarını yükseltecek yeni bir belediye operasyonuna ihtiyaç vardır. Hem de “Halk Park” adıyla yapılacak yeni bir rekreasyon çalışmasıyla…

2017 yılında başlayıp 2018 yılında bitirilen, ihale duyurusunda 66.500 metrekare olduğu belirtilmekle birlikte gazete haberlerinde 100.000 metrekare olarak yazılan ve 2017/60923, 2017/193670 ve 2018/103055 numaralı ihale dosyaları ile toplam 9.812.700.-TL‘ya yaptırılan Halk Park‘ın ortasından geçen Peynircioğlu Deresi, zemin ve kıyısındaki betonarme kaplamanın üstüne yerleştirilen taşlarla eski doğal haline benzetilmek istenmiştir. Diğer yandan da savunma sanayi, tekstil, inşaat, medya, lojistik, şeker sanayi ve turizm gibi birçok sektörde faaliyette bulunup Seferihisar‘daki Teos Village Tatil Köyü ile Yeni Şafak gazetesinin sahibi olan iktidara; özellikle de Tayyip Erdoğan‘a yakın Albayraklar Grubu‘nun yaptığı Albayrak Evleri‘nin ayağına kadar yeşil alan düzenlemesi yapan İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin bu parkın açılışı ile ilgili haberinde aynen şunlar söylenmektedir:

“İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından Mavişehir’deki yaklaşık 100 dönümlük arazi üzerine kurulan Halkpark’ta, İngiltere’nin başkenti Londra’daki ünlü Hyde Park’ta olduğu gibi, halkın kendini ifade edebileceği serbest kürsü ve yazı duvarları bulunuyor. 7’den 70’e her yaş grubuna uygun aktivite ve spor alanlarıyla İzmirlilerin nefes alacağı yeni buluşma mekanı modern ve yenilikçi düzenlemesi ile dikkat çekiyor. Halk Park’ta 66 bin 500 metrekare yeşil alanın dışında 3 adet ayrı çocuk oyun alanı ve bir tanesi ileri yaş olmak üze 2 tane kondisyon alanı yer alıyor. Bunların yanı sıra parkta ücretsiz wifi erişimi, karavan kafe, 2 adet su duvarı ile 3 adet yaya köprüsü de bulunuyor.  Ayrıca Büyükşehir Belediyesi, tasarladığı çim dinlenme alanlarıyla da İzmirlilere keyifli bir güneşlenme olanağı da sağlıyor. Halk Park’a farklı türlerde 931 ağaç, 18 bin çalı, 5 bin yer örtücü ve sarılıcı bitki dikildi.”

Yapılan ya da yapılmakta olan lüks konutların değerlerini artıran bu yatırımın toplam tutarı bilinmemekle birlikte bunun milyonları bulduğu; böylelikle, bu parkın çevresindeki her bir sitedeki binlerce lüks konutun değerine değer katıldığı hepimizce bilinmektedir.

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin kentin sahildeki mutena semtlerine buna benzer yatırımlar yapmasını eleştirip “ben ön sıralar yerine arka sıralara hizmet edeceğim” söylemi ile göreve gelen Tunç Soyer ise, Avrupa Birliği‘nin sekiz ayrı kent (Vallodolid-İspanya, Liverpool-İngiltere, Mantova-İtalya, Ludwigsburg-Almanya, Medellin-Kolombiya, Chengdu-Çin, Binh Dinh-Quy Nhon-Vietnam ve İzmir-Türkiye) için hazırladığı 14 Milyon Avro tutarındaki Horizon 2020 Programı‘ndan URBAN GreenUP stratejisi kapsamında sağlanan 2.236.000 Avro düzeyindeki maddi destek çerçevesinde, Peynircioğlu Deresi’nin birinci bölümündeki çalışmaların devamı olarak derenin denize ulaştığı 2. bölümdeki çalışmayla devam etmiş; 2018/246265 ve 2018/343187 no’lu ihalelerle uygulama projeleri hazırlanan iş, 18 Ekim 2019 tarihinde 11.349.000.- TL‘lık ihale bedeli ile Murat Batuğhan Eroğlu‘na ihale edilmiş ve 3 Temmuz 2020 tarihinde bitirilmesi gerektiği halde 2020 yılının Ekim ayı içinde bitirilerek 17 Ekim 2020 tarihinde düzenlenen tören ile İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer tarafından açılmış; böylelikle Peynircioğlu Deresi’nin her iki bölümünde Avrupa Birliği‘nin Horizon 2020 Programı‘na göre “kesintisiz bir ekolojik koridor” oluşturulduğu iddia edilmiştir.

2018-2020 döneminde Peynircioğlu Deresi‘nin iki ayrı bölümünde açılan altı ayrı ihale ile toplam 21.516.700.- TL.‘ya ihale edilerek yapılan iş ve imalatların ne ölçüde ekolojik bir koridor yarattığı konusu da ayrı bir sorunu oluşturmaktadır. Çünkü önce dere tabanı ile kıyısının betonlanması ardından da bu beton kesitin taş döşenerek doğal bir görünüm kazandırma çabası kendini kandırmanın dışında halkı kandırmanın, bu konuda açıkça yalan söylemenin diğer bir yoludur.

Betonlama suretiyle insanın ve her türlü canlının toprakla ilişkisini koparmanın ve dereyi dere olmaktan çıkararak onu beton bir kanala dönüştürmenin ekoloji ile hiçbir ilişkisi bulunmamakta; aksine bu şekilde çevreye, doğaya ve doğadaki ekolojik bütünlüğe büyük bir zarar verilmektedir.

Açılışı 17 Ekim 2020 tarihinde yapılan çevre düzenlemesinin 13 Aralık 2019 tarihinde çekilen aşağıdaki fotoğrafları bu bölgedeki toprağın, dere yatağının ve kıyısının ne ölçüde doğal halinden koparılarak nasıl betona, taşa, fayansa, plastiğe gömüldüğünün en net kanıtlarını oluşturmaktadır. Aynı şey, “Doğal Esaslı Çözümler Projesi” kapsamında “Halk Park, İzmir’in Hyde Park’ı olacak” şeklinde tanıtımı yapılan 2017-2018 yapımı Halk Park‘ın yapımında da gerçekleştirilmiş; böylelikle Peynircioğlu Deresi’nin büyük bir kısmı doğal olmayan malzemelerin kullanımı suretiyle ekolojik niteliğini kaybetmiştir.

Oysa belediye çıkışlı bültenlere dayanarak haberlerine “İzmir’e beton kullanılmayacak proje“, “Peynircioğlu Deresi’nde ezber bozan ıslah projesi“, “Peynircioğlu Deresi’nde ezber bozan dönüşüm” gibi başlıklar atarak yalanı çoğaltan gazeteciler inşaatın sürdüğü dönemde gelip bakmış olsalardı, derenin her santimetrekaresinin betonla kaplandığını ve sonrasında doğal görünüm vermek için taşlarla örtüldüğünü, yüksek karbon salınımı ile üretilen ve kullanım açısından sakıncalı olan bol sayıdaki büyük granit blokları görürler, bu projenin de diğer projeler gibi çevreye, doğaya, ekolojiye zarar veren bir proje olduğunu anlarlardı.

Açılışı 17 Ekim 2020 tarihinde yapılan Peynircioğlu Deresi Çevre Düzenlemesi çalışmalarını 20 Ekim 2020; yani aradan üç gün geçtikten sonra ziyaret ettiğimizde ise 17 Ekim 2020 tarihli tören sırasında çekilen fotoğraflarda bakımlı gözüken alanın kirlilik, bakımsızlık ve düzensizlik içinde olduğu, gölet ve kanaldaki su yüzeyinin çöp, yosun, atık inşaat malzemeleri ve planktonlarla kaplı olduğu görülmekte…

20 Ekim 2020 tarihli fotoğrafların gösterdiği gibi, bundan böyle ekolojik bir koridor olacağı söylenen gölet ve kanal iki gün içinde çöp ve inşaat atıklarıyla kirlenmiş, inşaat sırasında kullandığı anlaşılan köhne bir sal sahile terk edilmiş, yazın güneş altında kızacağı, kışın da yağmurdan ıslanıp soğuk olacağı için kimselerin oturmak istemeyeceği bol sayıdaki pahalı granit oturma elemanları ile donatılmış vaziyetteydi. Hatta yeşil alana dikilmek amacıyla Bitkisan A.Ş.‘den satın alındığı anlaşılan gövde çevresi 25-30 santimetrelik Akkavak (Populus alba) fidanlarına ait çok sayıdaki plastik barkod fişleri ortaya saçılmış vaziyetteydi. O barkod fişlerinden birini kanıt olarak alıp cebimize koymak da bize nasip oldu….

Peynircioğlu Deresi çevresindeki yeşil alan düzenlemeleri için 2018-2020 döneminde yapılan toplam 21.516.700.-TL‘lık harcamaya, ihalesi 20 Ağustos 2020 tarihinde yapılan 2020/417569 ihale kayıt numaralı “Mavişehir Kıyı Rehabilitasyonu Yapılması” ile ilgili ihalenin de 32.561.055.-TL‘lık harcama. ile sonuçlandığını dikkate aldığımızda; “ben ön sıralara değil, arka sıralara hizmet götüreceğim” iddiası ile seçilen bir belediye başkanının iki yıl gibi kısa bir süre içinde, % 20 iş ilavesi ya da malzeme fiyat farkı gibi olasılıkları dikkate almadan tek bir mahalle için toplam 58.485.085.-TL‘lık hizmet götürdüğünü tespit ettiğimizde aşağıdaki sonuçlara ulaşmamız kolay olacaktır:

1. İzmir Büyükşehir Belediyesi aynen Aziz Kocaoğlu döneminde olduğu gibi, yoksul ve dar gelirli insanların yaşadığı bölge ve mahalleler yerine daire fiyatlarının 17-18 milyona kadar çıktığı kentin mutena semti Mavişehir bölgesine, asıl olarak o bölgedeki mal sahiplerinin yapması gereken lüks yatırımlar yapmaya devam etmekte, “Katılımcı Bütçe” anlayışı çerçevesinde kentin değişik bölge ve mahalleleri; özellikle de yoksul ve dar gelirlilerin oturduğu yerleşimlerle üst gelir gruplarının oturduğu bölge ve mahalleler arasında ihtiyaç, sorun, önem ve öncelikleri dikkate alan adil, dengeli ve eşit hizmetler sunmamaktadır.

2. Peynircioğlu Deresi‘nde derenin doğal halinden alınıp beton bir kanala dönüştürülmesi suretiyle yapılan yeşil alan düzenlemelerinin doğa, çevre koruma, iklim değişikliği politikaları ya da ekolojik koridor yaratma gibi hedef ve amaçlarla hiçbir ilgisinin bulunmadığı görülmektedir.

3. Yapılan yatırımların malzeme ve işçilik açısından kalitesizliği, harcanan onca paraya karşın açılış töreninden iki üç gün sonra ortaya çıkmakta, yapılan milyonluk ödemelerle ortaya çıkan manzaranın kıyaslanması sayesinde yapılan harcamanın israf boyutlarında olduğu ortaya çıkmaktadır.

4. Asıl önemlisi, her iki park ya da yeşil alan yapımının, gazeteci arkadaşımız Hayrullah Yıldırım‘ın geçtiğimiz günlerde A3 Haber‘de yayınlanan haberinde de ortaya çıktığı gibi, her iki yeşil alan düzenlemesini şirketinin genel müdürü Ömer Cihat Akay‘ı AKP İzmir İl Başkanı, eşi Melek Eroğlu‘nu 2019 tarihli son yerel seçimde AKP Konak Belediye Başkan adayı yapmış Cemer Kent Ekipmanları San. Tic. A.Ş. ile Cemer İnşaat‘ın sahibi Fuat Eroğlu‘nun yeğeni Murat Batuğhan Eroğlu‘na yaptırmak suretiyle CHP’li belediye eliyle AKP’yi besleme politikasının her iki hizmet döneminde de geçerli olduğunun ortaya çıkmasıdır.

(1) Ayşe Yarıcı, “Kentimizde Su Taşkınlarının Meydana Geliş Sebepleri ve Çözümler”, TMMOB İzmir Kent Sempozyumu, s. 347-361

(2) https://www.mavisehir1.com/sayfalar/kurumsal/sunum – Tarih: 22.10.2020

İşbirliği; ama kimlerle ve nasıl?

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz günlerde İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nin, Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer‘in hizmet dönemine isabet eden 15 Nisan 2019-18.09.2020 tarihleri arasındaki dönemde aldığı toplam 1.645 adet kararı ve bu kararın eki komisyon raporlarını inceledim.

Böylesine uzun ve yorucu bir çalışmayı yapmamın temel nedeni ise, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 1 yıl 5 ay, 3 günlük; başka bir deyişle, toplam 518 günlük hizmet süresinde hangi resmi, özel ve sivil kurum ya da kuruluşla birlikte çalışma kararı aldığını ya da yardımcı olduğunu, bu yardım ya da işbirliği ilişkisini nasıl kurgulandığını ortaya koyabilmekti.

Bu çalışmanın sonuçlarını sizinle paylaşmadan önce söylemeliyim ki; Seferihisar Belediye Başkanı iken En Şeffaf Belediye Ödülü‘nü alıp 2019 seçimleri öncesinde Uluslararası Şeffaflık Derneği‘nin Şeffaflık Taahhütnamesi‘ni imzalayan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer‘in hizmet döneminde, birlikte çalışma ya da işbirliği yapma kararı alınan veya yardım edilen kurum ve kuruluşlarla imzalanan protokollerin hiç biri ne belediye meclisi kararı ne de komisyon raporunun eki olarak paylaşılmamış durumda. O nedenle, değişik kurum ve kuruluşlarla imzalanan protokollerin şeffaf olmadığını, bu metinlerdeki düzenlemelerin kamuoyu tarafından bilinmediğini söyleyebiliriz.

Böylesi bir çalışmayı yapmamın çıkış noktası olarak da, İzmir Büyükşehir Belediyesi 2020-2025 Dönemi Stratejik Planı‘yla birlikte 30 ilçe belediyesine ait stratejik planların eş zamanlı olarak hazırlandığı süreçte, İzmir Büyükşehir Belediyesi Özel Kalem Müdürlüğü tarafından tüm ilçe belediyelerine gönderilen 7 Ağustos tarih, 46407285-602.04.99-E187139 sayılı bir yazıyı gösterebilirim.

Bizzat İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer tarafından imzalanan bu yazıda her ilçe belediyesinden, 2020-2025 hizmet döneminde kendi ilçesinde yapacağı projeler hakkında bilgi istenmekte ve doğrudan doğruya İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılmasını arzuladıkları projelerle İzmir Büyükşehir Belediyesi ile birlikte yapılması istenen işbirliği projeleri ile ilgili önerileri sorulup, üç grup halinde hazırlanacak bu proje önerilerinin 19 Ağustos 2019 tarihine kadar yazılı olarak bildirilmesi ve 29 Ağustos 2019 tarihinde İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı ile tüm ilçe belediye başkanlarının katılacağı toplantıda sunulması isteniyordu.

O tarihlerde, Kemalpaşa Belediyesi‘nin 2020-2025 Dönemi Stratejik Planı‘nın hazırlığına eğitim ve planlama süreçleri boyutunda danışmanlık yaptığım için, kısa bir süre içinde gerçekleştirilen yoğun bir çalışma sonucunda 2020-2025 döneminde İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Kemalpaşa Belediyesi‘nin işbirliği içinde yapabileceğini düşündüğümüz 16 büyük proje önerisini hazırlayarak bu projelerin ayrıntılarını belirtilen süre içinde yazılı olarak İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne göndermiş ve 29 Ağustos 2019 tarihinde yapılan büyük toplantıda bu projeler Kemalpaşa Belediye Başkanı Rıdvan Karakayalı ve Belediye Başkan Yardımcısı Arzu Külahçıoğlu Altıntoz tarafından, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer‘le diğer ilçe belediye başkanlarına sunulmuştu.

Ardından da Kemalpaşa Belediyesi 2020-2025 Dönemi Stratejik Planı‘nın kabul edildiği tarihe kadar, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne sunulan 16 büyük proje önerisinden hangisinin kabul edildiği konusunda ısrarlı bir takip yapmış; ancak, hem İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin hem de Kemalpaşa Belediyesi‘nin stratejik planlarının kabul edildiği tarihe kadar önerdiğimiz projelerden hangisinin ortak proje olarak kabul gördüğünü öğrenmemiz mümkün olmamıştı.

Uzun yıllardır büyükşehir belediyeleri ile ilçe belediyeleri ya da birbirine komşu ilçe belediyeleri arasında yapılabilir ve sürdürülebilir işbirliği projelerinin hayata geçirilmesini; böylelikle, belediyeler arasında birlikte iş yapma alışkanlığı ve kültürünün gelişebileceğini savunan biri olarak anlattığım sürecin başlangıcını oluşturan 7 Ağustos 2019 tarihli yazı ve bu yazıda dile getirilen proje talebi beni fazlasıyla heyecanlandırıp umutlandırmakla birlikte; bunun onaylanan stratejik planlara yansıtılamaması, bir o kadar üzmüş ve hayal kırıklığı yaşatmıştı.

Ama yine de 2020 yılının başından bu yana hem ilçe belediyelerindeki hem de İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ndeki arkadaş ve dostlarımla görüşerek, 7 Ağustos 2019 tarihli yazıdaki eşit ortaklar olarak birlikte iş yapma düşüncesinin 2020 yılı içinde hayata geçip geçmediğini öğrenmeye çalıştım.

Sözünü ettiğim uzun ve yorucu araştırmayı ise, işte bu sözünü ettiğim ilgi ve merakla, acaba benim bilip öğrenemediğim bir işbirliği, birlikte çalışma girişimi var mı düşüncesiyle başlattım.

İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nin 15 Nisan 2019 tarihi ile 18 Eylül 2020 tarihleri arasında aldığı toplam 1.645 adet kararın ve eklerinin incelenmesi sonucunda ulaştığım sonuçları şu şekilde özetleyebilirim:

İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi 15 Nisan 2019-18 Eylül 2020 tarihleri arasında toplam 79 kurum ya da kuruluşla birlikte çalışma, işbirliği yapma ya da yardım yapma kararı almıştır.

Alınan 79 meclis kararı ile ilgili kurum ve kuruluşlarla bu kurumların kaç kez yardım aldığı ya da birlikte çalışma protokolü düzenlendiği; ayrıca her bir kurum türünün, toplam içindeki oranı aşağıdaki tabloda gösterilmiştir.

Tablonun ayrıntılı incelenmesinden de anlaşılacağı üzere, en fazla işbirliği protokolü düzenlenen ya da yardım yapılan kurum % 17,75 oranıyla tarımsal kalkınma kooperatifleri, % 15,20 oranıyla ilçe belediyeleri, % 10,15 oranıyla vakıflar ve % 8,87 oranıyla üniversiteler olmuş, onları % 7,59 oranıyla dernekler ve kamu kurumları, % 5,06 oranı ile mesleki ve teknik Anadolu liseleri izlemiştir.

1. En fazla yardım ya da işbirliğine mazhar olan kurumlar

2019 ve 2020 yılları içinde yardım alan ya da işbirliği protokolü imzalayan resmi, özel ve sivil kurum ve kuruluşların yardım alma ya da işbirliği yapma sıklığı, başkanlığını Neptün Soyer‘in yaptığı S.S. İzmir Tarımsal Kalkınma ve Diğer Tarımsal Amaçlı Kooperatifleri Birliği; yani kısa adıyla İzmir Köy-Koop, aynı şekilde yönetim kurulu başkanlığını Mustafa Tunç Soyer‘in yaptığı Tarihi Kemeraltı Yatırım İnşaat Ticaret A.Ş.; yani kısa adıyla TARKEM A.Ş. ve genel müdürlük görevi İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer‘in danışmanı Güven Eken tarafından yapılan ve eski adı İzmir Turizm Tanıtım Vakfı olup yakın zamanda İzmir Vakfı olarak değiştirilen vakıf için diğer kurum ve kuruluşlara göre daha fazladır. Bu 3 kurum, 2019 ve 2020 yıllarında diğer kurum ve kuruluşların aksine bir kez değil, iki kez yardım almışlar ya da kendileriyle 2 kez işbirliği protokolü imzalanmış, geriye kalan 74 kurum ya da kuruluşa ise sadece birer kez yardım yapılmış ya da işbirliği protokolü imzalanmıştır.

2. Tarım sektörüne yapılan yardımlar

2019 ve 2020 yılları içinde tarım sektörü içinde yer alan ziraat odası, kooperatif birliği, tarımsal sulama ve tarımsal kalkınma kooperatifi gibi kurumlara yapılan yardımları ya da bu kurumlarla yapılan protokolleri incelediğimizde, gerçekleştirilen toplam 79 yardım ya da protokolden 22’sinin; yani % 27,84’ünün tarım sektörüne yönelik olduğu görülür.

22 yardım ya da işbirliği protokolü içindeki dağılıma baktığımızda ise en fazla yardımın tarımsal kalkınma kooperatiflerine (14 adet, % 17,75) yapıldığını; bunu 3’er yardımla (% 3,79) sulama kooperatifleriyle tarım birliklerinin izlediğini, bunun dışında kalan 2 ayrı ziraat odasına da (Bergama, Kemalpaşa) iyi tarım uygulamaları ve erken uyarı sistemi kurulması konusunda yardımcı olunduğu belirlenmektedir.

Hangi tarımsal kalkınma kooperatiflerine yardım yapıldığı araştırıldığında ise, Bergama‘daki 4, Ödemiş‘teki 3, Kınık‘taki 2, Kiraz, Aliağa, Beydağ, Seferihisar ve Torbalı‘daki 1’er kooperatife yardım yapıldığı ya da protokol imzalandığı, İzmir’in tarımsal ilçeleri olarak bilinen Tire, Torbalı, Selçuk, Urla, Çeşme, Karaburun, Menderes, Güzelbahçe, Kemalpaşa, Menemen, Dikili, Bayındır ve Gaziemir‘deki tarımsal kalkınma kooperatiflerine şimdiye kadar herhangi bir şekilde yardım yapılmadığı ya da işbirliği protokolü imzalanmadığı görülmektedir.

2020 yılı içinde Tarımsal kalkınma kooperatiflerine yapılan yardımların genel şekli 3 ya da 6 ton büyüklüğündeki sabit süt soğutma tankının temini şeklinde olup (7 adet: Kozak Çamavlu, Kiraz Çömlekçi, Beydağ, Bıçakçı, Göbeller, Bergama Tırmanlar ve Ödemiş Yılanlı TKK); bazı kooperatiflerde (Aliağa TKK), kooperatifin daha önce başka kurumlarla yaptığı protokollerde kooperatif olarak gerçekleştiremediği bakım, onarım ve işletme işlerinin yapılması ya da Seferihisar Doğanbey TKK’ne sağlanan ayrıcalıkta olduğu gibi büyük maliyetli olduğu bilinen bir meyve ve sebze kurutma tesisi kurulması şeklinde gerçekleşmiştir. Yapılan yardımların diğer biçimleri de tarım makinesi temini (Yayakent, Bergama Örenli, Ödemiş Yılanlı TKK), İZKA proje desteği çerçevesinde karma yem üretim tesisi inşaatı (Karakızlar TKK), mevcut mandıranın revizyonu (Kınık Karadere TKK) ve mevcut taş sistem un değirmeninin revizyon, bakım, onarım ve işletilmesi (Ödemiş Demircili TKK) şeklinde gerçekleşmiştir.

3. Derneklere yapılan yardımlar ya da derneklerle imzalanan protokoller

Yardım yapılan ya da işbirliği protokolü imzalanan 6 dernek arasındaki en ilginci, geçtiğimiz günlerde kamuoyunu fazlasıyla meşgul eden dinci ve siyasi bir dernek olarak tanınan Hatuniye İlim Yayma ve İsrafı Önleme Derneği ile Türkiye sermayesinin amiral gemisi TÜSİAD‘dır.

4. Meslek odalarıyla imzalanan protokoller

2019 ve 2020 yılları içinde beş meslek odasıyla birlikte çalışma protokolü imzalanmış olup bunlar sırasıyla İzmir Barosu, Veteriner Hekimler Birliği İzmir Şubesi, TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası İzmir Şubesi, TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası İzmir Şubesi ve İzmir Kitap ve Kırtasiyeciler Esnaf Odası‘dır.

5. İlçe belediyelerine yapılan yardımlar

Belediyelerle yapılan yardımların şekil ve miktarı ise oldukça ilginçtir. Ödemiş, Menemen, Tire, Kınık ve Torbalı gibi tarımsal ilçelerde “alaçık” olarak tanımlanan ve daha çok tarımsal ürünün satışının yapıldığı üstü kapalı, etrafı açık yapıların inşaatı İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından üstlenilirken, geriye kalan Kemalpaşa, Bergama, Dikili, Aliağa, Gaziemir, Menderes, Selçuk, Çeşme, Urla, Karaburun, Güzelbahçe, Seferihisar ve Bayındır için böyle bir yardımın yapılmadığı görülmektedir.

Merkezde yer alan ilçe belediyelerinde ise yardımın boyutu ve miktarı değişmekte; ya yarım kalan inşaatların hakediş bedellerinin ödenmesi ya da spor tesislerinin yapılması veya ortak eğitim programları düzenlenmesi için yardım yapılmakta ya da işbirliği protokolü düzenlenmektedir. Balçova ve Gaziemir‘de futbol sahası zeminin yenilenmesi ve tartan pistin yapımı için, Narlıdere‘de ortak mesleki eğitim ve gençlik faaliyetlerinin düzenlenmesi, Konak ve Karabağlar‘da yapılan semt merkezi inşaatı ve sosyal tesis ikmal inşaatı ihale bedelinin % 60’ının ödenmesi, Foça‘da üç adet umumi tuvaletin yapılması, Tire‘de mülkiyeti Tire Belediyesi‘ne ait binanın kütüphane olarak kullanılması amacıyla bakım ve onarımının yapılması bu tür yardımların başlıca örnekleridir.

Sonuç olarak…

Bütün bu araştırma ve incelemeler sonucunda, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin yardım yapacağı ya da işbirliği protokolü imzalayacağı kurum, kuruluş ve kişilerle ilgili temel bir politikasının, bu politikası çerçevesinde belirlenmiş öncelikli konu ve stratejilerinin olmadığı, yapılacak yardımlarla işbirliği protokolleri için yıllık bir eylem plan ve programı hazırlanmadığı, yardım yapmak ya da işbirliği protokolü yapmak için başvuran kurum ve kuruluşların nasıl seçileceğine dair kriterlerin belli olmadığı, toplam 518 günlük hizmet süresinde yapılan yardımların ya da imzalanan protokollerin, yardım alan ya da protokol imzalayan kurum ya da kuruluş yöneticilerinin kişisel ya da siyasi düzeyde belediye üst yönetimi ile ne ölçüde yakın olduklarına göre belirlendiği anlaşılmıştır.

Ayrıca Ağustos 2019 tarihli Özel Kalem Müdürlüğü yazısında sözü edilen işbirliği projeleri için herhangi bir kararın alınmadığı, yapılacak işbirliği çalışmalarında tarafların eş değerde olmasını sağlayacak ve işbirliği girişimlerinin yapılabilir ve sürdürülebilir olması için herhangi bir modelleme çalışmasının yapılmadığı, ilçe belediyelerine yapılan yardımlarda her zaman olduğu gibi “büyük abi” istediği takdirde, “küçük kardeş“e yardım eder ilişkisinin geçerli olduğu, bu çerçevede muhalif partilere ait belediyelere genellikle yardım yapılmadığı ya da daha küçük ölçekte tutulduğu, İzmir Büyükşehir Belediyesi ile ilçe belediyelerinin “eş ortak” olarak kabul edileceği demokratik, eşitlikçi ve adil bir işbirliği modelinin geliştirilip uygulanmadığı, birini diğerinden fazla kayıran bir sistemin ortaya çıkmaması için tüm ilçe belediyelerini kapsayan adil ve şeffaf bir eylem planı ile programının hazırlanmadığı görülmektedir.

Anlaşılan o ki, hem diğer resmi, özel ve sivil kurum ve kuruluşlarla hem de ilçe belediyeleriyle eş ortak olarak işbirliği içinde çalışıp birlikte iş yapma kültürünü geliştirmek hedefi başka bir bahara kalmıştır…

Özet olarak, belediyelerin elindeki kamu kaynaklarının aynen eski İstanbul ve Ankara büyükşehir uygulamalarında olduğu gibi, din, dil, ırk ve mezhep ayrımı gibi yasal olmayan nedenlerle birtakım vakıf, dernek, kurum ve kişilere aktarılarak israfına neden olmamak için;

1) Belediyelerce yapılacak yardım ya da işbirliği çalışmaları için önceden birtakım kriterlerin belirlenmesi ve bu kriterlerin kamuoyu tarafından bilinmesi,

2) Yapılan yardım miktarı ile imzalanan işbirliği protokollerinin şeffaflık, bilgi edinme ve bilgiye ulaşım hakkı uyarınca kamuoyuna duyurulması, protokollerde kullanılan dilin basit, anlaşılır bir hale getirilerek anlaşılmayan, eksik kalmış ve yanlış anlamalara yol açacak hiçbir noktanın bırakılmaması,

3) Yardım ya da işbirliği talebi ile başvuran kurum ya da kişilerin belirli periyotlarla halka duyurulması,

4) Değişik resmi, özel ve sivil kurum ve kuruluşlara tek yanlı olarak yardım yapmak yerine birlikte iş yapmayı sağlayacak işbirliği modellerinin geliştirilip uygulanması sağlanmalı;

Böylelikle yardım ya da işbirliği yapma konusunda herkese örnek olabilecek demokratik bir adım atılmalıdır.

Önemli Not: İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nin 2019 ve 2020 yılları içinde resmi, özel ve sivil kurum ve kuruluşlara yardım yapılması ya da bu kurum ve kuruluşlarla işbirliği protokolü imzalanmasına ilişkin kararlarının tarih ve sayısıyla yardım ya da protokolün konuları aşağıdaki linke eklenmiş PDF formatındaki dosyada görülebilir.

Sosyal yardım anlayışındaki büyük kırılma…

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi 2020 Eylül ayı olağan toplantısında, Sosyal Hizmetler Dairesi Başkanlığı’nın “acil” notuyla meclis gündemine taşıdığı Başkanlık önerisini kabul ederek, dini ve siyasi kimliğiyle tanıyıp bildiğimiz Hatuniye İlim Yayma ve İsrafı Önleme Derneği ile ‘birlikte çalışma‘nın önünü açmış oldu.

Böylelikle ilk kez, yemek yardımı yaparak sempati kazanan dini ve siyasi bir dernek eliyle, AKP’nin yoksulluğu yeniden üreterek geniş kitleleri kendine bağımlı hale getiren merhamet, acıma ve hayırseverlik temelli himayeci (klientalist) sosyal yardım anlayışı, CHP yönetimindeki İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin sosyal yardım hizmetlerine dahil edilerek hak temelli sosyal politikalardan uzaklaşılmış oldu. Daha doğrusu, CHP’li belediyelerin her geçen gün himayeci (klientalist) sosyal yardım anlayışına dönüşen uygulamaları bu kırılma ile birlikte önemli bir darbe aldı.

Neden derseniz, İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nin 18 Eylül 2020 tarih, 754 sayılı kararı ile kabul edilen ortak kullanım ve hizmet protokolü uyarınca uzun yıllardır sıcak yemek yardımı yapan İzmir Büyükşehir Belediyesi, bundan böyle aynı yardımı Hatuniye İlim Yayma ve İsrafı Önleme Derneği ile birlikte aynı mekânda yapacak.

Hatuniye Camii ve Ortak Kullanım ve Hizmet Protokolü’ne konu olan bina

Konunun ayrıntısına girip İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin durduk yerde dinci siyasi bir dernekle niye böyle bir işbirliğine gittiğini anlamak için, İzmir Büyükşehir Belediyesi İle Hatuniye İlim Yayma ve İsrafı Önleme Derneği Tarafından Yürütülecek Ortak Kullanım ve Hizmet Protokolü olarak adlandırılmış metni incelemeye başlayabiliriz.

Ama daha önce her iki tarafın; yani hem İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin hem de Hatuniye İlim Yayma Derneği‘nin bu protokol öncesinde neler yaptığına bir bakalım.

Uzun yıllardan bu yana sosyal yardım adı altında çok değerli hizmetler veren İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 2019 yılı Faaliyet Raporu kayıtlarına göre;

2019 yılı içinde Eşrefpaşa Hastanesi Başhekimliği eliyle okul ve mahallelerde gezici diş ve sağlık taramaları yaparak 1.120 adet diş fırçası ve macun seti dağıtmış, Eşrefpaşa Hastanesi’nde görevli sağlık personeli eliyle binlerce hastanın teşhis ve tedavisini yapmış, evde bakım hizmetleri kapsamında 113 kişiye psikolojik, 205 kişiye ev temizliği, 215 kişiye kişisel bakım desteği vermiş, toplum sağlığı eğitimleri düzenlemiş, 1.130 çölyak ve fenilketonüri hastasına 3.390 adet gıda paketi dağıtmış, dini bayramlarda 45.014 vatandaşa toplu yardım yapmış, muhtaç durumda olan 946 vatandaşa 2.242.760., TL tutarında nakdi yardımda bulunmuş, ayni yardım kapsamında 46.219 kişiye gıda paketi, 457 kişiye malzeme, 361 kişiye yakacak malzemesi vermiş, 600 hükümlünün çay ve şeker ihtiyacı karşılanmış, 50.777 öğrenciye malzeme yardımı yapmış, 504 engelli vatandaşa malzeme vermiş, kentsel olanaklara erişimi kısıtlı 1.443 kadın için kent ve körfez turları düzenlemiş, 80.760 kişiye çorba, 814.540 kişiye pide, 2.540.368 kişiye yemek ve 247.033 kişiye kumanya vermiş, 154.482 çocuğa 12.814.544 litre, 121.601 Suriyeli çocuğa da 972.808 litre süt yardımı yapmış, kadın, genç, çocuk, engelli, yoksul, dar gelirli ve dezavantajlı birçok gruba değişik kategorilerde hizmetler sunmuştur.

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 2020 yılı Performans Programı‘na baktığımızda ise, 2020 yılı içinde 60.000 kişiye 18.000.000.- TL tutarında nakdi, 60.000 kişiye gıda, 650 kişiye malzeme, 150.000 öğrenciye giyecek ve kırtasiye, 500 kişiye ayni, 1.250 kişiye düşük proteinli ve glutensiz gıda ve 57.000 kişiye engelli yardımı yapılmasının hedeflendiği; ancak bu hedeflerin, yaşanan Pandemi nedeniyle çok daha büyük boyutlara ulaştığı görülmektedir.

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin yaptığı sosyal yardımlara, burada gündeme getirmediğimiz Konak, Karşıyaka, Karabağlar, Bornova gibi 30 ilçe belediyesinin yaptığı sosyal yardımları da eklediğimizde; belediyelerin yaptığı sosyal yardımların, bu kentte değişik resmi, özel ve sivil kurum ve kuruluşlar kişiler tarafından yapılan sosyal yardımlar arasındaki en büyük dilimi oluşturduğunu düşünebiliriz.

1989 yılında kurulan Hatuniye İlim Yayma ve İsrafı Önleme Derneği ise, İnternet sitesindeki kendi anlatımlarına göre sahip olduğu 10 metrekarelik büro, bir soğukhava deposu, Hatuniye Camii avlusunda üstü örtülmüş yemek masaları ve 6 personel ile birlikte fakir, fukara, kimsesiz, evsiz, garip, yardıma muhtaç kişilere, aile reisinin öldüğü, evi terk ettiği ya da cezaevine düştüğü ailelerle aile reisinin çalışamayacak kadar hasta olduğu durumlarda ailelerle göçmen, mülteci ve sığınmacılara yemek, barınma, temizlik (banyo), eğitim bursu, kira, su, elektrik, erzak ve giysi yardımı yapmakta, her gün 300 ila 500 kişiye sabahları çorba, öğlenleri de yemek dağıtmaktadır.

Dernek ayrıca, A3 Haber İnternet gazetesi yazarı Hayrullah Yıldız arkadaşımızın haberiyle gündeme getirdiği şekilde, 2015 öncesinde Kestanepazarı Öğrenci Derneği‘nin müdürlüğü ile Hatuniye İlim Yayma ve İsrafı Önleme Derneği‘nin kurucu başkanlığını yapıp şu sıralar derneğin danışmanı olarak çalıştığı söylenen Nuri Akay‘ın “Allah’a Yakarış”, “Oruç“, “Kurban”, “Kenzü’l-Arş Duası”, “Hatıralar”, “Stres”, “Zamanı Durduramayız” ve “Nasıl Yaşamalıyız” isimli dini kitaplarını yayınlayıp ücretsiz olarak dağıtıyor.

Hatuniye İlim Yayma ve İsrafı Önleme Derneği yayını olarak dağıtılan Nuri Akay kitapları

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin sağladığı büyük boyuttaki sosyal yardımların miktarı ile Hatuniye İlim Yayma ve İsrafı Önleme Derneği‘nin sağladığı sosyal yardımların miktarını birbiriyle kıyaslamak anlamlı olmamakla birlikte; çok fazla sayıdaki insana büyük miktarlarda yardımda bulunan İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin bile, aynen Pandemi döneminde yapılan yardımlar gibi, yer yer ya da zaman zaman desteğe ihtiyaç duyduğu durumlar olabilir ve bu durumların yaşanması durumunda yardım yapan diğer kurum ve kişilerden destek alması; hatta onlarla işbirliği yapması gerekebilir.

Ama böylesi bir işbirliğinde neden sadece Hatuniye İlim Yayma ve İsrafı Önleme Derneği ile birlikte çalışmak tercih edilir ve böyle bir işbirliğine diğer kurum ya da şahıslar dahil edilmez?

Gelelim söz konusu ortak kullanım ve hizmet protokolünü inceleyip değerlendirmeye…

İzmir Büyükşehir Belediyesi 1. Hukuk Müşavirliği‘nin görüşü alınarak hazırlanan protokolde toplam 17 madde yer alıyor.

Protokol, Sayıştay‘ın belediyelerin derneklere yaptığı her tür nakdi ya da ayni yardımı kamu zararı olarak niteleyip tazmin ettirmesi nedeniyle oldukça dikkatli bir şekilde hazırlanmış. O nedenle, Hatuniye İlim Yayma ve İsrafı Önleme Derneği‘ne tek yanlı olarak ayni ya da nakdi yardım yapılması yerine, bu yardımın “ortak kullanım ve birlikte iş yapma” adı altında kamufle etmesi hedeflenmiş.

Buna göre, İzmir Büyükşehir Belediyesi ve Hatuniye İlim Yayma ve İsrafı Önleme Derneği, belediye mülkiyetindeki Fettah (Akıncı) Mahallesi 945 Sokak 39 numaradaki binayı birlikte kullanacakmış ve belediyeye ait yardımlar belediye görevlileri, derneğe ait yardımlar ise dernek görevlileri tarafından yapılacakmış gibi bir senaryo hazırlanmış. Hatta binada kullanılan elektrik ve su bedellerinin dernek tarafından ödeneceği şeklinde bir hüküm getirilerek bu konularda dahi derneğe yardım yapılmadığı gibi bir izlenim yaratılmaya çalışılmış.

Fettah Mahallesi, 945 Sokak No.39 adresindeki İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait bina

İzmir Büyükşehir Belediyesi sanki bu bina dışında başka bir yerde ya da gezici araçla bu yardımları yapamazmış gibi…. Derneğin ve belediyenin yardım yapabilmesi için illa ki bu binada bir arada olmaları ve yardımı birlikte yapmaları gerekliymiş gibi…

Oysa biz biliyoruz ki, yemek yardımlarını yapabilmek için bu tür mekana ihtiyacı olan kurum, bunca geniş ve büyük imkanlara sahip olan belediye değil, dernektir… Böylelikle derneğin çıkarları doğrultusunda ve hem belediyeyi hem de derneği zor duruma düşürmeyecek bir formül hayata geçirilmiş oluyor…

Anlayacağınız, belediyelerin derneklere yardım yapmasını engelleyen hukukun ve mevzuatın arkasından dolanılarak bulunan bu formül çerçevesinde, İzmir Büyükşehir Belediyesi Truva Atı‘nın kendisi olmuş, dernek ise o atın içine gizlenip Truva’yı fethedecek Odysseus ve askerleri olmuş vaziyette…

Yapılan ortak kullanım ve hizmet protokolünün amacı ya da konusu ise, “hafta içi/sonu, ihtiyaç sahibi vatandaşlar için sıcak yemek hizmetleri sunulması, Ramazan aylarında bölgede iftar organizasyonlarının düzenlenmesi gibi hizmetlerin yürütülmesi…. dernek ya da belediye tarafından tespit edilmiş bölgede yaşayan ihtiyaç sahibi vatandaşlardan İzmir Büyükşehir Belediyesi Sosyal Yardım Yönetmeliği ile ilgili kanun, yönetmelik kriterlerine göre yardım almaya kazananların belediyenin sosyal yardımlarından yararlanması” olarak belirlenmiş olup; sıcak yemek hizmeti sunulması ve iftar organizasyonlarının düzenlemesi dışında kalıp “gibi” sözcüğü ile tanımlanan hizmetlerin neler olacağı ise, ne yazık ki henüz belli değil.

Ayrıca bu düzenlemeden de görüleceği gibi, derneğin yardım yaptığı kişilerin, mevcut mevzuat çerçevesinde belediye yardımlarından da yararlanması mümkün olabilecek; böylelikle yardım yapılan kişiler düzleminde derneğin yardım yaptığı kişilerin belediyeye transferi suretiyle derneğin üstündeki mali yük hafifletilmiş olacaktır.

Protokolde açıklaması yapılmadığı için anlaşılamayan konulardan biri de, ortak kullanım ve hizmet konuları, Protokol’ün 3. maddesinde, “sıcak yemek hizmetleri sunulması ve Ramazan aylarında bölgede iftar organizasyonlarının düzenlenmesi gibi hizmetlerin sunulması” olarak tanımlandığı halde; 4. maddede sözü edilen “ortak hizmet projeleri”nin ne olduğu, bu projelerle neyin kastedildiği konusudur. Bu anlamda, 3. maddede sayılan hizmetler dışında kalan başka hizmetler de “ortak hizmet projeleri” altında düzenlenip yapılabilecek midir? Bu da, yapılan düzenleme içinde pek belli değildir.

Söz konusu Protokol’ün ilginç bir düzenlemesi de, 10. madde içinde gizlidir. Bu düzenlemeye göre Hatuniye İlim Yayma ve İsrafı Önleme Derneği, mülkiyeti İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait olup derneğe kiralanmayan binanın içinde tek başına yürüteceği hizmet ve etkinliklerde, İzmir Büyükşehir Belediyesi sorumlu olmayacaktır. Hem de mülkiyetinin kendisine ait olduğu ve söz konusu dernekle birlikte kullandığı bir mekanda!

Anlaşılan o ki, belediye bu mekanda dernek tarafından tek başına yapılan etkinliklerde bir sorun olması durumunda sorumlu olmaktan, kendisine hesap sorulmasından kurtulmak istemektedir… Protokol düzenlemesi bu şekilde olmakla birlikte, gerçekte; yani herhangi bir şikayet, olay tespiti ya da dava sürecinde bu sorumluluktan kaçınma hali ne ölçüde geçerli ve etkili olacaktır, o da belli değil… Örneğin kamu (belediye) mülkiyetinde olan bu binada belediyeden izin alınarak yapılan dernek etkinliklerinde, Anayasa’ya ya da Cumhuriyet Halk Partisi‘nin savunduğu laiklik anlayışına veya parti politikalarına aykırı konuşma ya da etkinlikler düzenlendiğinde belediye buna nasıl engelleyecek ve tepki verecektir; daha doğrusu, bırakın o etkinliğe izin vermeyi, etkinliklerde neler yapıldığından haberi dahi olacak mıdır? İktidarın etkisindeki İzmir Valiliği ile ona bağlı Emniyet ve Müftülük gibi kuruluşların önceden tahmin edilebilir tavrı karşısında nasıl bir tepki gösterecektir?

İzmir Büyükşehir Belediyesi 1.Hukuk Müşavirliği‘nin hukuki görüşü çerçevesinde düzenlenen Ortak Kullanım ve Hizmet Protokolü‘nün (söz konusu hukuki görüş ve protokol yazımızın sonundaki linkten indirilebilir) incelenmesinden de anlaşılacağı üzere İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait bir bina, İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Hatuniye İlim Yayma ve İsrafı Önleme Derneği tarafından ortaklaşa kullanılacaktır.

Peki, böylesine bir ortak kullanım gereği hem belediye hem de dernek açısından hangi somut ihtiyaçtan kaynaklanmaktadır? Bu ihtiyacın, dernek açısından daha uygun bir mekan arayışından kaynaklandığını tahmin edebilmekle birlikte, buna benzer bir ihtiyacın belediye açısından mevcut olup olmadığı hususu şüphelidir…

Belediye bu mekanı gerçekten böylesi bir ihtiyacı olduğu için mi; yoksa, derneğin bu mekandan yararlanmasını kolaylaştırmak amacıyla mı kullanır gözükmeyi tercih etmektedir?

Bu anlamda böylesi bir mekan, oradaki derneğin varlığı yanında belediyenin ihtiyacı için yeterli olacak mıdır?

Öte yandan, belediye kendi mülkiyetindeki bir binayı sosyal yardımlar yaptığı için bir derneğe kullandırırken, başka bir binasını, örneğin Konak’taki ya da Halkapınar’daki hizmet binalarının bir kısmını, Alevi, Ortodoks ya da başka bir inançtan yurttaşlarımızın kendi aralarında kurdukları başka bir dernek eliyle başka bir yer talebinde bulunması durumunda kullandıracak mıdır?

Bu tür sorulara verilecek yanıtlar, belediyenin bu tür konularda ne ölçüde samimi olduğunu anlamak açısından tabii ki de önemlidir.

Yoksulu daha yoksul yapan hayırseverlik politikaları

Ayrıca böylesi bir ortak kullanımın belediyeye sağlayacağı yarar ya da getireceği artı değer ne olacaktır? Belediye böylelikle, zaten tek başına yaptığı yardımların dışında ilave olarak fazladan nasıl bir yarar sağlayacaktır? Derneğin yardım ettiği ya da etmediği insanlara kendi eliyle ulaşabilmesi için dernekten yazılı bilgi alması ya da muhtarlar eliyle çevrede bir araştırma yapması veya muhtarlara danışması o kadar mı zordur?

Ama bütün bu soru ve cevaplardan çok daha önemli olansa; CHP’nin hak temelli olduğu söylenen sosyal politikalarındaki himayeci (klientalist) kırılma ve bu kırılmaya karşı, CHP’nin sosyal politikalarını şekillendiren ekipten tek bir kişinin çıkıp yapılanları eleştirmemesi ve yapanları uyarmamasıdır.