Ali Rıza Avcan
Yolunuz eğer Kemeraltı‘ndaki Hisarönü Camii yakınlarındaki Mirkelamoğlu Han‘a düşerse, ayrıca gezip öğrenmeniz gereken bu tarihi hanın hemen girişinde eski plak ve kasetler satan, tabelasında “45’lik Plak Evi” yazılı ufak bir dükkanla karşılaşırsınız. Dükkana girdiğinizde de karşınıza gözlüklü, beyaz saçlı, samimi ve konuşkan biri; Birol Üzmez isimli bir sanatçı çıkar. Kendisi aslen Bolu, Akçakoca doğumlu olmasına rağmen kendini “Zonguldaklı“, özellikle de “Kdz. Ereğlili” sayar.
O nedenle, gayet iyi kullandığı sosyal medya hesaplarında o coğrafyadaki geçmişine, gençliğine, yapıp eylediklerine, hangi sanatçılarla tanıştığına, akrabalarına ve hatta yengelerine ilişkin bol bol bilgi ve fotoğraf bulup, adeta onun yaşamını ayrıntılarıyla öğrenip ezberlemeye başlarsınız…

“45’lik Plak Evi” adını verdiği o ufacık dükkan ise adeta eski plak tutkunlarıyla kaset meraklılarının ve koleksiyoncuların Kabe‘si gibidir. Yurtiçi ya da dışından gelip dükkanı tesadüfen bulanlar ya da adresi bildiği için nokta atışıyla gelenler onun müşterileridir ve o müşterilerle çektiği fotoğrafları muhakkak sosyal medyasında kullanır, bizler de o sayede o Kabe‘ye kimlerin gidip kutsandığını öğreniriz. Bu fotoğraflar diğer yandan da Birol‘ün müşteri profilini de gösteren en önemli göstergelerden biridir…
Dükkanın içinde, çoğunlukla karşısındaki beton seki üzerinde oturup onun ısmarladığı çayların eşliğinde ve vitrindeki eski zamanlarda hepimizin bilip sevdiği sanatçıların plak ve resimlerini seyredip şarkılarını dinlediğimiz keyifli söyleşilerde; kâh Zonguldak, Kdz. Ereğli günlerine gider, kâh İzmir‘deki kültürel mirasın durumunu tartışıp bir şeyler yapmaya, çözümler bulmaya çalışırız. O, adeta bölgedeki elimiz ayağımız, gelişmeleri ilk öğrendiğimiz insandır. Kardıçalı Han‘daki yangını telefonla ilk ondan öğrenir ya da o an bizlere lazım olan bir görseli yerine gidip fotoğraflamasını rica ettiğimiz, bu konularda aklımıza gelen ilk isimdir.

Kdz. Ereğli denince benim için de akan sular durur… Çünkü üniversite birinci sınıfta ders kitabı olarak okuduğum “Ereğli, Ağır Sanayiden Önce Bir Sahil Kasabası” isimli muhteşem kent monografisi nedeniyle haberdar olup dördüncü ve beşinci sınıflarda sevgili hocam Prof. Dr. Nermin Abadan Unat sayesinde tanıyıp daha sonraki yıllarda komşum oolan sevgili Prof. Mübeccel Belik Kıray‘ı ve ardından da İçişleri Bakanlığı denetçisi olduğum 1984 ve 1989 yıllarında iki ayrı kez denetlediğim Zonguldak, Kozlu, Çatalağzı, Armutlu, Kilimli, Hisarönü (Filyos), Alaplı, Ormanlı, Gülüç ve Kdz. Ereğli belediyelerini, bu süre içinde kaldığım TKİ ve Ereğli Demir Çelik misafirhanelerini, kentin altındaki maden ocaklarının neden olduğu “tasman” adı verilen çökmeleri, iki kez kömür ocaklarına inişimi ve bana armağan edilen dökme demirden mamul fener taşıyan madenci heykelini, Kozlu Belediyesi‘nin büyük saygı duyduğum muhasibi Çoşkun Bey‘i, görevden ayrıldıktan sonra Alaplı ve Gülüç belediyelerine danışmanlık yaptığım o güzel ve zorlu günleri anımsarım… İşte o duyduğum saygı ve unutamadığım anılar nedeniyle Birol‘la sık sık uğrar, okuduklarım ya da yaşadıklarım üzerinden Zonguldak ve çevresi ile ilgili söyleşir, bilmediklerimi ondan öğrenmeye çalışırım.

Bu meraklı ve müziksever “Zonguldaklı” arkadaşım, aynı zamanda iyi bir fotoğraf sanatçısıdır. Yazının başlığında da belirttiğim gibi bana göre İzmir‘deki fotoğrafın ustalarından biridir. Çünkü diğer bir sevdiğim fotoğrafçı Sebastião Salgado gibi fotoğraf konusu olarak maden ocaklarında çalışan kendisine yakın hissettiği işçileri, emekçileri tercih eder ya da Basmane, Tepecik gibi kentin çökmekte olan mahallelerindeki göçmenleri, zanaatkârları, Romanları ve seks işçilerini, onların kaldığı mekanlarla bekar odalarını belgesel tadında kendine konu yapar…
O yüksek, ulaşılmaz konu ve kişilerin değil; sıradan insanların, kömür karasına bulanmış işçilerin, şen şakrak çingenelerin, bir köçeğin, süslenip püslenip seks objesine dönüşen Roman kızlarının, çalışan çocukların halini belgeselci tadında ortaya koyar… O nedenle fotoğraflarında olan biteni tüm gerçekliğiyle ortaya koyan, fotoğrafa yansıttığı insanlarla özel bir bağ kuran, onları eleştirip değiştirmekten ve yargılamaktan kaçınan bir yan vardır… Özellikle renge bulanmamış siyah-beyaz fotoğraflarında…
Çünkü o, okullarda, akademilerde fotoğraf eğitimi almış, tezler yazmış bir sanatçı değil; zaman zaman kurslara gitmiş olsa da merakı ve emeği ile bu noktaya gelmiş, kendi kendini yetişirmiş, bunu yaparken de kendisi gibi fotoğraf sanatçılarını örgütlemeye çalışmış bir “alaylı“, bir fotoğraf emekçisidir.
Fotoğraf sanatçısı Birol Üzmez‘in yaşam öyküsü ile hangi sergilere katılıp hangi ödülleri kazandığını yazıya eklediğim dosyadan öğrenebilirsiniz.,
Şimdi gelelim Birol Üzmez‘in koleksiyonlarından sizin için seçtiğim o güzel fotoğrafları izlemeye….
I- “Madenciler” Serisi…







II- “Mortakya-Roman Kahramanları” Serisi…










III- “Basmane-Tilkilik”, “Aile Evleri” Serisi…







IV- “Bandolar” Serisi…





V- “Gördes” Serisi…




Sonuç yerine;
Sevgili Birol zaman zaman benim yazılarımla ortaya koyduğum muhalif tavrımı, Türkçe’nin eleştiri ile ilgili sınırlarını zorlayarak yazdıklarımı beğenmeyip uygun bir dille beni uyarsa da; aslında ben de aynı tavrın, bu kez hiçbir sözcüğe gerek duymaksızın aynı sorun ve şikayetlerin onun fotoğraflarında gizli olduğunu görüyor ve bundan keyif alıyorum… Kâh faytonu kendi gücüyle çekmeye çalışan Roman faytoncunun insanüstü çabasında, kâh gülen Roman kadının ağzındaki sağlıksız dişlerde, kömür karası yüzün arkasından bakan madencilerin parlayan gözlerinde, “V” işareti yapan baretli işçinin zafer dolu yüzünde, asık yüzlü sevimli çocuğun havaya kaldırdığı madenci kazmasında, kahraman asker çeşmesine sevgilisi gibi sarılan Roman kızında, Tire‘yi işgal eden Yunan ordusundan geri kalan müzik aletlerini kullanarak bando kuran müzisyenlerin gülen yüzlerinde o sessiz, dile getirilmeyen isyanı, insanları uyaran itirazı, muhalefeti görüyorum hep…
O; yani, Birol Üzmez, diğerlerinin yaptığı gibi yapıp eylediklerini herkese beğendirmek amacıyla ürettiği görüntüleri nostaljik geçmişin özlem dolu histerisiyle sarıp sarmalayarak, onu süsleyip püsleyerek ya da tatlandırıp yumuşatarak değil; çoğu insanın görmek istemediği gerçeği insanların gözünün içine sokarak, kendini yerine koyduğu sıradan insanların derdini anlatarak yapmayı seviyor… Fotoğrafın kendi özgün dilinde, hiçbir dijital numaraya başvurmaksızın çıplak gerçeği apaçık ortaya koyuyor… Bu durumu zaman zaman kendisi kabul etmese bile…
İnsana, iyi ki böylesine fotoğrafçılar, böylesine sanatçılar var dedirtiyor…
Evet, bu haliyle aramızda kalıp yaşayan, çoğu kez eski plak satıcısı bir esnaf olarak görülen Birol Üzmez bana göre fotoğrafa canlılardan yana bir görev, bir sorumluluk yükleyen iyi bir fotoğraf sanatçısı, usta bir fotoğrafçı… Üstüne üstlük kendi kendini yetiştirmiş, “alaylı” bir değer…. O nedenle ona dair hangi fotoğrafı gördüysem alıp hemen saklıyorum…
