Yaya hakları mücadelesinde “beklemek” yerine “talep etmek”…

Ali Rıza Avcan

12 Ekim 1988 tarihinde Avrupa Parlamentosu tarafından kabul edilen ‘Yaya Hakları Bildirgesi“, (The European Charter of Pedestrians’ Rights) -tüm yetersizliklerine karşın- bu alanda çalışan kurum ve kişilerin temel aldığı uluslararası bir belgedir.

2018 yılı Nisan ayında İzmir’de kurduğumuz Yaya Derneği’nin tüzük ve ‘Kuruluş Bildirisi‘ gibi temel belgelerinin düzenlenmesinde bile bu bildirgede yazılı olan hakları temel alıp; bu hakların, geniş kitleler tarafından bilinmesi ve öğrenilip benimsenmesi için çaba göstereceğimizi ifade etmiştik. 

Sözkonusu belge, imzalayan ülkelerin uymak zorunda oldukları uluslararası bir sözleşme niteliğinde olmadığı için, Avrupa Parlamentosu üyesi ülkeleri bile bağlamamakta, bildirgede yazılı hakların herhangi bir ülke tarafından ihlali durumunda bile herhangi bir yaptırım gücüne sahip bulunmamakta; bu nedenle de, başta Avrupa ülkeleri olmak üzere tüm ülkelere örnek olma niyetinden kaynaklanan çetrefilli dili nedeniyle sadece bir temenni ya da tavsiye belgesi olma özelliğine sahiptir. 

Türkçe’ye en doğru çevirisi yakın dostlarım Doç. Dr. İbrahim Alper Arısoy ve çevirmen Nuray Önoğlu tarafından yapılan bildirgede sayılan hakların talep edilmesinden çok, varlığından ya da var olduğundan söz edilmesi; hatta bildirgenin 3. maddesini oluşturan, “Çocuklar, yaşlılar ve engelliler, kentlerin toplumsal ilişkileri kolaylaştıran, mevcut zaaflarını daha da kötüleştirmeyen yerler olmasını bekleme hakkına sahiptir.” ifadesinde görüldüğü gibi hakkın talep edilmesinden çok beklenmesinden söz edilebilmektedir.

Bu bildirgenin kabulünün üzerinden tamı tamamına 30 yıl geçmiş ve bu uzun sürede kentler ve kent içi ulaşım konularında yaya hakları ile ilgili birçok gelişme ve değişiklik olmasına karşın; bu bildirgenin içerik olarak aynen kalması; hatta belgeyi oluşturan ülke, siyasi parti ve parlamenterler tarafından büyük ölçüde unutulması, daha doğrusu şimdilik lazım olmayışının anlaşılması ya da önem ve önceliğini kaybetmiş olması nedeniyle bir köşeye konmuş olması da bambaşka bir gerçektir.

Avrupa Birliği ya da parlamentosu, 1988 yılından bu yana ‘kent hakkı‘ ile yakından ilgili bu hak kategorisini geliştirmek, oluşturduğu bildirgede yazılı olan hakların uygulanmasını beklemek yerine, talep eden zorlayıcı bir tavır geliştirme konusunda yeni çalışmalar yapmak yerine; yaya haklarını unutmaya, unutturmaya ya da ‘kentsel hareketlilik’, ‘sürdürülebilir hareketlilik’ gibi yeni kavramlarla kentleri şekillendiren motorlu taşıt araçlarının egemenliğini başka bir şekilde sürdürmeye aday elektrik otobüs, otomobil ve hibrit araç gibi yeni kazanç yol ve yöntemlerini desteklemekte, radikal bir karar alıp otomotiv ve akaryakıt şirketlerinin egemenliğinden çıkmayı gerektirecek yeni politika ve stratejiler geliştirmekten uzak durmaktadır.

Florian Thein
Fotoğraf: Florian Thein, “Yaya”

Nitekim, Avrupa Parlamentosu milletvekili Michail Tremopoulos‘un 2 Şubat 2010 tarihinde Avrupa Komisyonu’na yönelttiği aşağıdaki sorular da bu gerçeği yansıtmaktadır:

12 Ekim 1988’de Avrupa Parlamentosu bir Avrupa Yaya Hakları Bildirgesini kabul etti. Yirmi yıl sonra, bu bildirge hükümlerinin çoğu, bazı üye devletlerde ölü bir mektup olarak kalmıştır.

Bu konularla ilgili hiçbir Avrupa mevzuatı bulunmamakta ve sonuç olarak AB, yayaların sadece birkaç santim genişliğinde kaldırımlara sahip yollar gibi yayaların yaşamını tehlikeye sokan projelere destek vermektedir. Kentsel Hareketlilik Üzerine Avrupa Eylem Planı bile yaya güvenliği konularında çok az söz söylemektedir. Komisyonun sivil toplum örgütleri tarafından yapılan şikayetlere yanıtı, ise bu sorunların ulusal ve bölgesel yetkililerin görev alanına girdiği şeklindedir.

Yukarıdakiler ışığında Komisyon şu soruları yanıtlamalıdır:

1. Komisyon, yaya haklarının mevcut hukuk rejimlerindeki düzeyini koruma çalışmalarının tatmin edici olduğunu düşünmekte midir?

2. AB tarafından ortaklaşa finanse edilen sürdürülebilir hareketliliği teşvik edecek kampanyaların yayaların haklarına ve güvenliğine ilişkin bölümleri, hangi üye ülkede hangi ölçüde uygulanmaktadır?

3. Komisyon, yol güvenliği, iklim ve insan haklarıyla ilgili Avrupa politikalarının değerlendirilmesinde, üye devletlerdeki yayaların haklarının korunma düzeyini dikkate almakta mıdır?

4. Yunan belediyeleri yaya dostu bir ortam yaratmak için gerekli olan sürdürülebilir kentsel hareketlilik projelerini sundular mı?

5. Komisyon, yukarıda belirtilen Avrupa Yaya Haklar Bildirgesi’ne dayanarak yayaların haklarını korumaya yönelik öneride bulunmayı amaçlamaktadır mıdır?”

(Bu sorulara ait linkle verilen yanıtın linkini aşağıda bulabilirsiniz)

Kısacası, aradan geçen 30 yılın sonunda Avrupa Parlamentosu şimdi haklarla ve onların mücadelesiyle değil; yaya haklarını ihlal eden hükümet ve belediyelerle daha fazla ticaret yapmanın peşindedir.

Dan Cronin
Fotoğraf: Dan Cronin, “Yayalar”

Belki de, ‘yaya hakkı” adıyla tanımlanan hak kategorisinin, Henri Lefebrvre ve David Harvey‘den kaynaklanan Marksist ‘şehir hakkı‘ ya da ‘kent hakkı‘ ile yakın ilişkisi, bu iki hak kategorisinin birbiriyle ilişkilendirilmesi suretiyle kızıllaşması muhtemel ‘yaya hakkı‘ kavramının elden çıkması ihtimali bu ihmalkarlığın ya da gözden düşmenin en temel, en belirleyici nedenidir.

Anlaşıldığı kadarıyla bu bildirge, bir zamanlar ‘Doğu Bloku’ olarak adlandırılan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği ve bağlaşıklarının oluşturduğu ülkeler topluluğunda ortaya çıkan o meşhur turuncu devrimlerin öncesinde, sınıf mücadelesi yerine bireyin insan hakları üzerinden bir soğuk savaş aleti yaratmak isteyen Batı’nın; daha doğrusu kapitalist sistemin oluşturduğu bir tavsiyeler; daha doğrusu beklentiler belgesidir. 

İşte bütün bu nedenlerle, 1988 yılının soğuk savaş rüzgarları içinde bir mücadele yöntemi olarak şekillendirilip liberal insan hakları savunucularının eline verilen ‘Yaya Hakları Bildirgesi‘nin, kentteki kamusal alanlara sahip çıkan ‘kent hakkı‘ boyutunda; ‘bekleyen‘ değil; ‘talep edip zorlayan‘ bir dille demokratikleştirilmesi ve ‘yaya hakları‘ kavramını motorlu taşıt araçlarının kentteki sürdürülebilirliği ve hareketliliği üzerinden okumaya kalkışan Walk21 gibi yönetişimci uluslararası kuruluşların etkisinin yok edilmesi, kentteki kamusal alanları kamusal yarar kriteri üzerinden koruyacak ‘yaya hakkı‘ savunucularının yapacağı mücadelenin en önemli hedefi olmalıdır.

http://www.europarl.europa.eu/sides/getDoc.do?pubRef=-//EP//TEXT+WQ+E-2010-0203+0+DOC+XML+V0//EN

http://www.europarl.europa.eu/sides/getAllAnswers.do?reference=E-2010-0203&language=EN

Ben bir ‘katılım’ gazisiyim…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz Cumartesi günü Seferihisar’daki Teos Yazarlar Evi’nde İzmir Dayanışma Akademisi üyesi Prof. Dr. Melek Göregenli’nin “Yerel Yönetim Politikalarında Sosyal Adaletin İnşası” başlıklı sunumunu dinledim, sorular sordum ve tartışmalara katıldım.

Bu sunum öncesi ve sonrasında bir kez daha gördüm ki, şu aralar herkes, özellikle böylesi önemli bir toplantıya gelmeyen belediye başkan aday adayları ve onları destekleyenler ya da yardım edenler,  ‘ortak akıl’, ‘ekip çalışması’ ya da ‘katılım’ gibi bazı sihirli sözcükleri kullanıp, kendisinin ya da desteklediği adayın yönetime gelmesi durumunda herkesin, özellikle de meslek odalarıyla sivil toplum kuruluşlarının fikirlerini alarak yönetime ortak edeceklerini, böylelikle başarılı bir ekip çalışması çerçevesinde ortak aklı yaratacaklarını ifade ediyorlar.

Çünkü, bu sihirli sözcüklerin herkesi; özellikle de, sol, sosyal demokrat, sosyalist ya da komünist; kısacası, katılımcı demokrasi ve çoğulculuktan yana herkesi etkilediğini tahmin edip daha fazla oy alacaklarını düşünüyorlar.

Bense, yıllardır belediyelerin katılımcı süreç adı altında düzenlediği yüzlerce toplantı, çalıştay, atölye ve benzerine katılıp o etkinliklerin aktörü haline gelmiş biri olarak, bu söylenenlere artık inanmıyor ve ikna olmuyorum. O nedenle de, artık o tür etkinliklere; özellikle de o etkinliklerde “bir bilen” tarafından  önceden hazırlanıp önümüze konulan ve bizim oradaki varlığımızla zımni bir şekilde onaylanıp meşrûlaşan “kuramsal çerçeve“lerin ve bunun gerçekleşmesi için düzenlenen “katılım ayinleri“nin kendisini fazlasıyla önemseyen bir unsuru olmak için değil,; katılıma olan inancını yitirmiş bir “katılım gazisi” olarak, sadece orada ne olup bittiğini, seçilip davet edilen konuklarla neler yapılmak istendiğini görüp öğrenmek için gidiyorum.

Çünkü, “Katılım Kabusu” isimli değerli kitabın yazarı Marcus Miessen’in de dediği gibi “Kararların alındığı masaya oturamıyoruz, ama otursak bile büyük mutabakatın dayattığı kararları onaylamamız bekleniyor. “Katılım” son yıllarda demokrasinin her kapıyı açan sihirli kelimesi. Kavramın eleştiriden yoksun, naif ve romantik kullanımı, kararlarının sonuçlarının sorumluluğundan kaçmak isteyen siyasetçilerin ekmeğine yağ sürüyor. “Katılım” yoluyla, nereye varacağı baştan belli olan kararlara katılmamız, çevre ve yaşamlarımızla ilgili yanlış politikaları onaylamamız ve meşrulaştırmamız bekleniyor.

gezi2013

Ayrıca, bir zamanlar Kemalist, Atatürkçü, sosyal demokrat, seküler, ilerici ya da solcu olarak tanımlanan kesimlerin büyük bir heyecanla katıldığı miting, yürüyüş ve protesto gibi toplumsal etkinliklerde kitleleri coşturup herkesi tek bir amaç çevresinde birleştiren Türk bayrağı, İstiklal marşı ve Mustafa Kemal Atatürk’ün ad ya da resimleri gibi ulusal simgelerle Anıtkabir’i ziyaret etme gibi kitlesel eylemlerin sahip olduğu vurucu etkinin, şimdi bu muhalif kesimlerin dışındaki MHP ve AKP gibi iktidar kesimleri tarafından da bilinçli bir şekilde sıkça kullanılmasıyla birlikte o eski vurucu etkisini kaybetmesinde olduğu gibi; ‘ortak akıl’, ‘ekip çalışması’ ve ‘katılım’ gibi sözcüklerin de artık o sözcüklerin anlam ve uygulamasına inanmayan insan ve kesimler tarafından kullanılıyor olması nedeniyle çoğu insan için özel bir anlamının kalmadığını, etkisini yitirdiğini görüyor ve düşünüyorum.

Şimdi neredeyse herkes katılım, ekip çalışması ve ortak akıl gibi demokratik yöntemlere önem verdiğini, ne yapacaksa katılım süreci içinde oluşacak ortak akla göre hareket edeceğini ya da tüm çalışmalarını ekip halinde gerçekleştireceğini söyleyerek, bir başkasının söylediklerini tekrarlayarak birbirine benzemeye başlıyor.

Artık temsili demokrasinin yetersizliklerini gören geniş kitlelerin talepleriyle şekillenen zamanın  ruhu bunu istiyor. Şimdinin moda olan sözcük, deyim ya da yöntemleri bundan böyle bunlar…

O nedenle, kimin gerçekten katılım, ekip çalışması ve ortak akıldan yana olduğunu bilmek, kimin samimi olduğunu kestirmek, bütün bu kavramları somut bir şekilde hayata geçirmediğimiz sürece mümkün değil.

O nedenle şimdi artık adayların ya da destekçilerinin seçim çalışmalarını iyi bir ekip çalışması ile yürütüp yürütmediklerine, farklı düşünceleri temsil edenlerden oluşturdukları iyi bir ekiple çalışıp çalışmadıklarına, seçmenin karşısına tek başına mı yoksa ekipleriyle birlikte mi çıktıklarına, büyükşehir ve ilçe belediye başkanı adayları arasında işbirliği olup olmadığına, aday olanların daha önce bu tür benzeri katılım süreçleri içinde yer alıp almadığına, çalıştığı örgüt ya da üyesi olduğu siyasal partinin görüşlerini eleştirel bir bakışla sorgulayıp sorgulamadığına bakmamız gerekiyor. Böylelikle söylediklerini yapma, hayata geçirme kapasitesine sahip olup olmadığını sorgulamamız gerekiyor.

Katılım 006

Tabii ki bütün bunları yaparken, Marcus Miessen‘in de belirttiği gibi mutabakat temelli katılımın sınırlılıklarını ve tuzaklarını sergileyerek, mevcut protokollerle kendini bağlamayan, çelişkiden korkmayan, tam tersine çelişkiyi doğurgan gören, alana yaratıcı akıl ve değişim iradesi taşıyan, günümüzde yaygın bir davranış türü olan sinik normalliği bozmak adına bütün karar alma süreçlerinde ve bilgi alanlarında olayın dışında kalıp ‘dışarıdan düşünen’, huzur ve istikrar bozucu; daha doğrusu, oynanan oyunun kurallarını tartışıp değiştirmeye kalkan gerçek ‘oyunbozanların‘, çağrılmamış ve davetsiz yabancıların gerçek değişime yol açabileceğini de dikkate alarak…

O nedenle, artık herkesin diline pelesenk olan “gelin katılın, birlikte yönetelim” gibi şeyleri söyleyenlere, “tamam anladım; ama, bunu nasıl, kimlerle ve ne şekilde yapacaksın?” diye sorup bu konuları ciddi bir şekilde düşünüp düşünmediğini sorgulayıp samimiyetini anlayalım derim…

“Şeyh uçmaz, müridi uçurur”: Azizname

Ali Rıza Avcan

Medhiyye‘ ya da günlük kullanımdaki şekliyle ‘methiye‘ sözcüğü, ‘övme‘, ‘övgü’, ‘birinin üstün özelliklerini (meziyetlerini) dile getirme‘, ‘bir şeyi veya kimseyi övme‘ anlamındaki ‘medh‘ kökünün sonuna nisbet eki getirilerek türetilmiş ve genellikle Divan Edebiyatı’nda kullanılmış bir anlatım tarzına verilen addır.

Sözcüğün Batı dillerindeki karşılığı, ‘methiye‘ anlamına gelen ‘Eulogy” ve ‘güzelleme‘ anlamına gelen ‘ode‘, bu alanda tanınmış en ünlü şair ise Horatius’tur.

Doğu ile ilgili tarihi kaynaklardan öğrendiğimize göre, sultan, halife, melik, padişah, vezir ve şeyhülislam gibi iktidar sahibi güçlü kişileri övüp methetme; yani onlar adına methiye yazma geleneği Sasani İmparatorluğu döneminde İran’da başlamış, Sasani hükümdarları, saraylarında bulundurdukları şairlere verdikleri ‘caize’ karşılığında kendilerini ya da yaptıkları işleri öven kasideler, methiyeler yazdırmıştır.  Bu gelenek, Gazneliler, Emeviler, Abbasiler, Selçuklu, Anadolu Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluğu dönemlerinde devam etmiş; böylelikle, iktidar sahiplerinin şiirin değişik formlarıyla güzellenip yüceltilmesi, saltanatlarının güzel sanatlar yoluyla meşrulaştırılması sağlanmıştır. Bu çerçevede Fuzuli, Cevri, Nedim, Nef’i,  Nâbi ve Şeyh Gâlib gibi hepimizin adını bildiği ünlü şairlerin, kendi devirlerindeki iktidar sahiplerini övüp methederek yazdıkları gazel, kaside, ve divanlarla onlara hizmet ettiklerini söyleyebiliriz.

2011_07-08_Sultan_Swag_06

Tabii ki böylesine bir geleneğin imparatorluklar çağının bitmesiyle, sultan, melik, padişah, vezir ve şeyhülislamların iktidar sahnesinden çekilmesiyle sona erdiğini düşünmek ya da iddia etmek, ne yazık ki mümkün değildir. Tarihin her devrinde olduğu gibi iktidar sahiplerine karşı çıkıp onları eleştiren ya da hicveden şairler, yazarlar olduğu gibi; onlardan aldıkları ödül, armağan ya da ücret karşılığında; bunu yapan sanatçılar da olmuştur. Değişen sadece bu ilişkinin biçimi olmuş, güzellenenle güzelleyen arasındaki menfaat ilişkisi hep aynı kalmıştır.

Genel durum bu olmakla birlikte, yerel yönetimlerde belediye başkanları düzleminde güzellemeler yapmak, adlarına methiyeler düzmek olayı belediyecilik tarihimizde pek karşımıza çıkan bir uygulama olmamıştır. Nitekim, geçmişte hepimizin yaptıkları nedeniyle sevip saygı duyduğu birçok belediye yöneticisi ya da başkanı adına; örneğin Ankara’nın efsane belediye başkanları Vedat Dalokay ve Ali Dinçer, İstanbul’un unutulmaz ismi Ahmet İsvan, toplumcu belediyeciliğin ünlü adları Aliağa Belediye Başkanı Hakkı Ülkü, Fatsa Belediye Başkanı Fikret Sönmez, Gültepe Belediye Başkanı Aydın Erten ve diğerleri adına güzellemeler yapmak, methiyeler yazmak hiç kimsenin aklına gelmemiş, onlar hafızalarda kalan saygın anılarıyla Türk belediyecilik tarihinin seçkin köşelerine yerleşmişlerdir.

Ama, “tuzun kokup” insanlık, iyilik ve etik değerler gibi birçok şeyin altüst olduğu günümüz koşullarında belediye başkanlarına da bir hâl oldu ve o eskinin kendini anlatmaktan hicap duyan mütevazi belediye başkanları yerine, daha henüz hayattayken ve görevlerinin başındayken şehvetli bir arzuyla kendilerini öven ya övdüren belediye başkanlarıyla karşılaşmaya başladık. 

Bu aşırı kibirli ve narsistik tutumun ilk örneğini, iki yıl önce babasının yaşam öyküsünü anlatmak bahanesiyle kendi başarılarını anlatmaya kalkan Karşıyaka Belediye Başkanı Hüseyin Mutlu Akpınar‘ın yazdığı, daha doğrusu yazdırdığı kitabıyla görüp yadırgadık. Bu şaşkınlık içinde kitapta anlatılmayan şeyleri görüp çarpıtılarak aktarılan birçok şeyi okuyup anlamaya çalışırken, bu çabanın Doğan Medya Grubu’nun başarılı belediye başkanlarının öykülerini anlatan bir kitap serisin oluşturma girişiminin ilk adımı olduğunu öğrendik. Böylelikle arkadan başka belediye başkanlarına ait kitapların gelmesini bekledik. Ancak geçen zaman içinde, söylendiği gibi ne Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen kendi öyküsünü yazdı, ne de diğerleri. Bu girişim böylelikle, sadece Hüseyin Mutlu Akpınar’ı mutlu eden tek bir kitabı kalmış oldu. Daha doğrusu, biz öyle olduğunu sanıyorduk.

Sonrasında ise, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun danışmanı Prof. Dr. İlhan Tekeli’nin ilk yazıp çizdiklerinden ‘İzmir Yönetişim Modeli’ olarak bildiğimiz; ancak daha sonra Aziz Kocaoğlu’nun 2004-2018 döneminde yaptıklarının bir çuval içine doldurularak ‘İzmir Modeli’ olarak pazarlanmaya başlandığı son 3-4 aylık süre içinde İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin iki ayrı seride toplam yedi ciltten oluşan bir kitap hazırladığını duyduk. Beş tanesi doğrudan doğruya İzmir Büyükşehir Belediyesi, ikisi de aynı belediyenin İzmir Akdeniz Akademisi  Şube Müdürlüğü tarafından.

İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından hazırlanan beş ciltlik ilk kitap serisi hem İnternet ortamında e-kitap olarak paylaşıldı hem de binlerce adet basılarak dağıtıma hazırlandı. İzmir Akdeniz Akademisi tarafından basılan iki ciltlik ‘İzmir Modeli’ kitabının ikinci cildini önce İnternet ortamından, basılı nüshasını da 15-17 Kasım 2018 tarihleri arasında Ahmet Adnan Saygun Kültür Merkezi‘nde yapılan Yerel Yönetimler, Demokrasi ve İzmir Sempozyumu sırasında temin ettik.

Ancak, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından yayınlanıp uzunca bir süredir dağıtımı bekletilen ‘İzmir Modeli’ isimli 1. kitap serisinin basılı nüshalarına, İzmir Akdeniz Akademisi tarafından çıkarılan 2 ciltlik ‘İzmir Modeli’ isimli kitap serisinin, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun “başarılarla dolu yaşam öyküsüne” ayrıldığını duyduğumuz 2. cildi henüz basılıp teslim alınmadığı için ulaşamamıştık.

Ancak şimdi o beklenen kitap; yani, Aziz Kocaoğlu’nun “başarılarla dolu yaşam öyküsü” ile ilgili 2. cilde, 2-3 gün önce İnternet ortamından ulaşabildik.

Hem de bu hayatta başka hiçbir belediye başkanına nasip olmayacak şekilde, şehir ve bölge planlama disiplinin ülkemizdeki duayeni olarak bilinen Prof. Dr. İlhan Tekeli tarafından kaleme alınmış bir methiye şeklinde…

Evet, Prof. Dr. İlhan Tekeli tarafından yazılmış bir Aziz Kocaoğlu methiyesi; başka bir deyimle, geçmişteki sultan, melik, padişah, vezir ve şeyhülislamları kıskandıracak tarzda yazılan bir ‘Azizname’ şekliyle…

Resim1

Artık bundan böyle ve bir an önce bu kitabı okuyup, bizim de içinde bulunduğumuz bu İzmir ortamında Aziz Kocaoğlu isimli bir belediye başkanının, bizlere fark ettirmeden ve haber vermeden ‘Aziz Kocaoğlu Belediyeciliği’ olarak neler yaptığını, neleri başardığını öğrenmemiz gerekiyor.

Tabii ki, başının üstündeki akademik hâle ile dolaşıp herkesi ikna eden bir danışmanın ne işlere yaradığını bir kez daha görüp fark etmek dileğiyle…

Aynen o ünlü, “şeyh uçmaz, müridi uçurur” deyişinde olduğu gibi…

Can alıcı sorular…

Ali Rıza Avcan

Bugün, 12 Kasım 2018. Bu tarihten 4 ay 9 gün sonra, 31 Mart 2019, Pazar günü tüm ülkede yerel yönetim seçimleri yapılarak 2019-2024 döneminde görev yapacak yeni belediye başkanı, meclis üyesi ve muhtarlarımız belirlenecek.

Yüksek Seçim Kurulu’nun yaklaşan seçimler nedeniyle aldığı 23.10.2018 tarih, 1036 sayılı karara göre;

Aday olmak isteyen hâkim ve savcılarla yüksek yargı organları mensuplarının, yüksek öğretim kurumlarındaki öğretim elemanlarının, Yükseköğretim Kurulu ile Radyo ve Televizyon Üst Kurulu üyelerinin, kamu kurumu ve kuruluşlarının memur statüsündeki görevlileri ile yaptıkları hizmet bakımından işçi niteliği taşımayan diğer kamu görevlilerinin, subay ile astsubayların, siyasi partilerin il, ilçe yönetim kurulu başkan ve üyeleri ile kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ile sendikaların, kamu bankaları ile üst birliklerin ve bunların üst kuruluşlarının ve katıldıkları teşebbüs veya ortaklıkların yönetim ve denetim kurullarında görev alanların en geç 1 Aralık 2018 Cumartesi günü saat: 17.00’ye kadar 2839 sayılı Kanunun 18. maddesi uyarınca görevlerinden ayrılma isteğinde bulunması, kamu görevlilerinden emeklilik dilekçesi verip aday olacakların en geç 1 Aralık 2018 Cumartesi tarihinden geçerli olmak üzere emeklilik isteğini belirten dilekçelerini en geç 1 Aralık 2018 Cumartesi günü saat: 17.00’ye kadar vermeleri gerekiyor.

O nedenle, yakın ve uzak çevremizde büyükşehir, il ve ilçe belediye başkanlıklarıyla belediye meclisi üyeliği ve mahalle muhtarlıklarına aday olan ya da aday olacağını bildiğimiz birçok aday adayı ile karşılaşıyor ve verdikleri bu kararın gerekçelerini kendilerinden öğreniyoruz.

Gazete, dergi, televizyon ve sosyal medyada ise, kendiliğinden ya da birilerinin desteği ile ortaya çıkan bu aday adaylarının, seçildikleri takdirde nasıl bir program çerçevesinde ne yapmak istediklerinden çok; isimlerinin siyaset alanındaki ağırlığına göre şanslarının ne olacağına, hangisinin parti genel merkeziyle ilişkisinin güçlü ve etkili olduğuna ya da genel başkanları tarafından hangi gerekçelerle tercih edileceklerine ilişkin haber, yorum, değerlendirme ve paylaşımlara rastlıyoruz. 

Seçimlere doğru gittiğimiz bu süreçte biz de, karşımıza çıkan İzmir aday adaylarına sorulması gereken can alıcı sorulardan oluşan bir seçim rehberi hazırlamayı uygun gördük. Böylelikle bu aday adayları ya da adayların hazırlayacakları seçim bildirgelerine yardımcı olmayı ya da hiç gündeme getirmeyi tercih etmediklerini konuları gündeme getirecek bir tür “turnosol kağıdı” hazırlamayı uygun gördük.

43831545872_74aec8c982_o

İzmir ve ilçeleri özelinde hazırladığımız ve gelecek günlerde bunlara yeni sorular eklemeyi düşündüğümüz can alıcı ve hınzır sorular şu şekilde:

1. Yerel yönetimlerde başkan ya da meclis üyesi olmayı arzularken, başka bir belediye başkanının vesayeti ya da kefilliği altında olmayı demokratik buluyor musunuz?

2. Çoğulcu ve katılımcı demokrasi adına belediyelerin karar alma, uygulama, izleme, değerlendirme ve denetleme süreçlerine demokratik meslek örgütü, dernek, vakıf, sendika, kooperatif, platform gibi sivil oluşumlarla yurttaşları aktif, etkin ve sonuç alıcı bir şekilde katmak için ne yapmayı düşünüyorsunuz?

3. Kentteki cadde, sokak, meydan, kaldırım, meydan, park, iskele, köprü gibi kamusal alanlara o alanlardan yararlananlar adına sahip çıkılması ve bu alanların daha da arttırılması için ne yapmayı düşünüyorsunuz?

4. Önceliği motorlu taşıt araçları yerine yayalara veren bir kent planlaması anlayışını savunuyor musunuz?

5. Hazırlanan her düzeydeki planın, belediye yönetimleri tarafından kamu yararını dikkate almaksızın sık sık değiştirilmesi konusunda ne düşünüyorsunuz ve bunun böyle olmaması için ne yapmayı öneriyorsunuz?

6. Kentteki önemli kamusal alanların özelleştirme, soylulaştırma, el koyma, işgal ve kiralama gibi yöntemlerle yağmalanması konusunda ne düşünüyorsunuz?

7. Belediye yatırımlarının kentin tüm bölge, semt ve mahalleleri arasında adil ve dengeli bir şekilde dağıtılması konusunda ne düşünüyor ve öneriyorsunuz?

8. Onayları Ankara’dan verilen rant amaçlı projeler için, “yetki bizde değil, yapacak bir şeyimiz yok” şeklinde mazeret üretmenin dışında ne yapmayı düşünüyorsunuz?

9. İzmir Körfez Geçişi Projesi, Kültürpark Projesi, İzmir-Tarih Projesi, İzmir-Deniz Projesi ve İstinye Park gibi halkın yararına olmayan, tarihi, kültürel ve doğal değerlere zarar veren projeler hakkında ne düşünüyorsunuz?

10. Belediyelerin belediye olmaktan çıkarak şirketleşmesi konusunda ne düşünüyorsunuz?

11. İzmir kent içi ulaşımının daha kolay, konforlu ve ucuz olması için ne yapmayı düşünüyorsunuz?

12. İzmir’in önemli bir transfer merkezi olmasına neden olan göçmen, mülteci ve sığınmacılarla ilgili bir politikanız, stratejik tercihiniz ve eylem planınız var mı?

13. İzmir’in yeniden Ege Bölgesi’nin merkezi haline gelerek üretici bir kent olabilmesi için ne yapmayı düşünüyor ve öneriyorsunuz?

14. Kentteki yoksulluğu azaltmak için bol bol sosyal yardım yapmak dışında bir öneriniz var mı?

15. Kadınlar, engelliler, gençler, yaşlılar, çocuklar, LGBTİ bireyler, Romanlar, Kürtler, emekçi sınıflar, işçiler, evsizler ve benzerleri için ne yapmayı düşünüyorsunuz?

16. Belediyenin yaptığı tarımsal destekler konusunda, halen uygulanmakta olan Dünya Bankası’nın neoliberal modeli dışında, tarımdaki sömürü ve yoksullaşmaya karşı çıkan bir öneriniz var mı?

17. Kültür ve sanatın, ulusal ve uluslararası bilgi, birikim ve deneyim çerçevesinde yerel kaynaklarla gerçekleştirilip kurumsallaşması amacıyla, dışarıdan gelenlerin taşıdığı suyla döndürülmeye çalışılan değirmen modeli yerine ne yapmayı öneriyorsunuz?

Bu soruları, aklımıza gelen her yeni konuda çoğaltıp arttırmak mümkün… Sağlık alanında, eğitim konusunda, kentteki gerilim ve uyum gibi sorunlarda bu soruları daha ayrıntılı hale getirerek çoğaltmak mümkün…

Oy Kullanma 01

Sanırım önümüzdeki günlerde adayların kimliği netleştikçe, sayıları arttıkça onların bizi değil, bizlerin onları yönetip sorguladığımız bir sürece gireceğiz…

Tabii ki oy verme dışındaki tüm karar verme güç ve iradesinin bizde olduğu bilinciyle…

Ayrıca şimdilik aklımıza gelen bu soruları daha da zenginleştirip çoğaltmak dileğiyle…

Küçük ve güzel bir öneri…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz hafta Alsancak’ta oturan eski bir dostumdan, sağını solunu düzeltip resmi bir kuruma verilecek şekle dönüştürmem dileğiyle bir dilekçe taslağı teslim aldım.

Çok imzalı ortak bir dilekçe olarak hazırlanan bu taslaktaki anlatım, söylendiği gibi oturup esaslı bir düzeltme yapmayı gerektirecek kadar bozuktu. Özellikle de okuyanın kolayca anlamasını engelleyecek yanlışlık ve tekrarlarla doluydu.

Dilekçenin konusu ise, Alsancak’taki Kıbrıs Şehitleri Caddesi ile çevre sokaklarda zaman zaman tek başına, zaman zaman da bir araya gelerek grup oluşturan genç ve yetişkinlerin yaptığı sokak müziği ile küçük çocukların önlerine koydukları plastik kova, bidon ya da boya kutusu gibi ses veren nesnelere elleriyle vurarak biteviye yaptıkları ritmik müziğin çevre esnafı ile konut sakinlerinde yarattığı bıkkınlık ve şikayetle ilgiliydi. Dilekçe, bu şikayet çerçevesinde sokak müzisyenlerinin yasaklanarak o çevreden uzaklaştırılmasını talep ediyordu.

Dilekçenin altında ise “KIBRIS ŞEHİTLERİ CADDESİ VE ALSANCAK MAHALLESİ SAKİNLERİ” şeklinde imza yerine geçen bir ifade bulunmaktaydı.

056

Benim böylesi bir dilekçeyi düzelterek bu girişime katılmam, bir kent ve yaya hakları savunucusu olarak mümkün değildi. Üstüne üstlük, Yaya Derneği‘nin kurucu üyesi ve kurucu başkanı olarak böyle bir talebe sahip çıkıp destek vermem de olanaksızdı. O nedenle, söz konusu dilekçeyi düzeltmedim ve geri yollamadım.

Böyle bir şeyi yapmamakla birlikte, gerek İzmir’de, gerekse diğer büyük kentlerde sokak müziği yapan; bunu yaparken iyisiyle kötüsüyle bizlerle müzik üzerinden iletişim kuran bu çocuk, genç ve yetişkinlere nasıl sahip çıkılabileceğini; onlarla belediye zabıtaları, diğer yayalar, işyeri sahipleri ve mahalle halkı arasındaki bu sorunlu ilişkiyi nasıl sağlıklı bir hale getirebileceğimizi düşünmeye başladım.

Evet, onların bazen çıplak insan sesleri, bazen müzik aletleri, bazen de her ikisini kullanarak kentin cadde ve sokaklarında, vapur, metro ve trenlerinde, kısacası kamusal alanlarda müzik yapmaları güzel bir şeydi ve bu durum şimdiye kadar beni hiç rahatsız etmemişti.

Ama rahatsız olanlar da olabilirdi. Örneğin hastalar, uyuyan çocuklar ya da aynı bıktırıcı ezgiyi, yüksek volümlü müziği saatlerce dinlemek zorunda kalanlar bundan rahatsız olabilirlerdi.

Örneğin, mahalle aralarında yapılan düğünlerde gecenin geç saatlerine kadar yüksek sesle müzik yapılması nedeniyle ben de zaman zaman şikayetçi oluyordum. Bu bakış açısıyla, başkalarının başka nedenlerle şikayetçi olmalarını da doğal karşılıyorum.

O nedenle, Kıbrıs Şehitleri Caddesi ile yakınındaki diğer sokaklarda, kaldırımlarda, yürüyüş alanlarında, bu kamusal alanların yönetiminden görevli, yetkili ve sorumlu olan İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Konak Belediyesi‘nin, hepimizin bilip tanıdığı İzmir Müzisyenler Derneği ve Sokak Sanatçıları Derneği gibi gönüllü örgüt ve sanatçılarla bir araya gelerek bu konuları tartışabileceklerini, ortak çözümler bulabileceklerini düşünmeye başladım.

Bu fikrimi de, geçtiğimiz günlerde Alsancak’taki “Kahveler sokağı“nda rast geldiğim Konak Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü görevlisi tiyatro sanatçısı sevgili Orçun Masatçı ile paylaştım.

Buradan da, İzmir Müzisyenler Derneği‘nden sevgili Oktay Çaparoğlu ile Sokak Sanatçıları Derneği‘nden sevgili Kubilay Mutlu‘ya seslenip bu düşüncemi onlarla da paylaşmak istiyorum…

Melih Erşahin 02
Fotoğraf: Melih Erşahin

Bu düşüncenin bir ilk adımı olarak da, İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Konak Belediyesi‘nin kültür ve sanatla ilgili görevlilerinin; ayrıca, her iki belediyenin kent konseyinde çalışan arkadaşlarımızın düzenleyeceği atölye ya da çalıştay şeklinde düzenleyeceği bir toplantı ile bu sorunu hep birlikte, işbirliği ve dayanışma içinde nasıl çözebileceğimizi tartışmaya başlayalım derim…

Çünkü kamusal mekanları kullanmaları nedeniyle ‘yaya’ olan ve bu nedenle de 1988 tarihli Avrupa Yaya Hakları Bildirgesi‘ndeki haklarla ‘Kent Hakkı‘ndan kaynaklanan haklara sahip olan sokak müzisyenlerine sahip çıkmak, onların kamusal mekanlardaki varlığı korumak biz kentlilere düşen bir görevdir diye düşünüyorum.

Çünkü, kentlerin, asıl olarak yayalara ait olduğunu biliyorum!

Yaya kimdir? (3)

Ali Rıza Avcan

Kentlerdeki kamusal mekânları kullanan yayaların, trafik levhalarındaki grafik çizimlerden farklı olarak kim olduğu sorusunu ortaya atıp, yayayı yaşı, cinsiyeti, medeni durumu, sağlığı ile bedensel ve ruhsal yetkinliğinden kaynaklanan kişisel kimliği ya da kullandığı araç dışında sahip olduğu ekonomik, toplumsal ve kültürel özellikleriyle ortaya çıkan sınıfsal aidiyeti üzerinden tanımlamaya kalktığımdan bu yana kendimi yol, kaldırım, meydan ve parklarda gördüğüm her insan ve hayvana daha yakın hissetmeye başladım.

Yol, kaldırım yapan veya temizleyen işçilere ya da çöp toplayıcılarına rastladığımda, onlara daha yüksek bir duyarlılıkla selam verip “kolay gelsin” diyor, sahilde oltalarıyla balık avlayanları gördüğümde onlar adına umutlanıyor, Kordon’da ya da diğer açık alanlarda para kazanmak amacıyla birşeyler satmaya çalışan kent yoksullarını anlayışla karşılıyor, sokak müzisyenlerinin zabıta takibinden nasıl kurtulabileceklerini düşünüyorum…

İşportacılar 002

Çünkü bana göre onlar, logo, amblem, sembol gibi şeylerle aşırı basitleştirilip kalıplaştırılan ya da yalıtılıp steril hale getirilen tasarımlar dışında daha gerçek, daha sahici canlıları; dokunup konuşabildiğimiz insan ve hayvanları ifade ediyor artık.

O nedenle şimdi yayaları o grafik tasarımlar üzerinden değil; onların toplumsal ilişkileri, sınıfsal aidiyetleri ve sahip oldukları kültürel zenginlikleri üzerinden anlayıp yakınlık kurmaya çalışıyorum.

O anlamda seyyar satıcıların ya da işportacıların yaptığını, eskiden olduğu gibi mekân sahibi esnafların savunduğu gibi disiplin altına alınması gereken marjinal bir faaliyet olarak değil; yoksunlukları nedeniyle işyeri sahibi olamayan ve bunun doğal bir sonucu olarak ya kendi ya da diğer bir işyeri sahibi adına çalışan kent yoksulları olarak görüyorum.

Sokak köpeklerinin düşman olarak bellediği çöp toplayıcısı kadın, erkek ve çocukları; hatta çöp arabasının içinde annesi ile birlikte dolaşan bebekleri ise kent yaşamından çekilip gitmesi gereken marjinal sektörün aktörleri olarak değil; her geçen gün sermayenin egemenliğine giren katı atık toplama işinin son neferleri ya da o şirketler adına çalışmak zorunda kalan işçiler, emekçiler olarak görüyorum. Aynen, “sözleşmeli tarım” yöntemiyle yoksullaşan köylülerde, tarım üreticilerinde olduğu gibi…

Balıkçılar 001

Evet, kamuya ait sokak, cadde, kaldırım, meydan, iskele, köprü ve parklarda yürüyen, koşan, oturup eğlenen, seyyar aracı ile dolaşıp satış yapan ya da birşey üreten, çöp toplayan, malını serip satmaya çalışan, tek başına ya da karısı ve çocuğu ile birlikte gelip saatlerce salladığı oltanın ucundaki umudu bekleyen, desteklediği siyasi bir parti, kişi ve grup ya da toplumsal protesto eylemlerine katılan, o nedenle defalarca tacizkâr polis aramalarıyla atılan gaz fişeklerine maruz kalan, piknik yapıp dinlenen, büyük bir keyifle uzanıp etrafı seyreden, yatıp uyuyan, saatlerce arkadaşını, eşini ya da sevgilisini bekleyen; velhasıl, hemen herkes, kentte yaşayan herkes bu anlamda yayadır, yaya olmanın rahatlığını, özgürlüğünü, tadını çıkaran bir canlıdır! 

Bu anlayışa göre en azından, 2017 yılına ait verilerine göre toplam nüfusu 80.810.525 kişi olan Türkiye’de, TÜİK’in 2018 yılı Eylül ayı verilerine göre 22.796.221 adet motorlu taşıt araç sahibi ile yine Emniyet Genel Müdürlüğü’nün 2017 yılı sonu verilerine göre 28.181.830 adet sürücü belgesi sahibinden arta kalan “motorlu taşıt aracı sahibi olmayan” toplam 58.014.304 kişinin ya da “sürücü belgesi sahibi olmayan” toplam 52.628.695 kişinin büyük olasılıkla yaya olduklarını kabul etmemiz mümkün olacaktır. 

Türkiye’de bugüne kadar yayaların toplumsal, ekonomik ve kültürel boyutlarıyla ilgili herhangi bir araştırma yapılmamış olmamakla birlikte; yaya olmanın ön koşulunun “motorlu taşıt aracı sahibi olmamak” ya da “motorlu taşıt aracı kullanmamak” olduğunu düşündüğümüzde Türkiye nüfusundan artakalan 58 milyon kişinin taksiye, dolmuşa, otobüse, herhangi bir toplu ulaşım aracına ya da eşinin dostunun arabasına binme fırsatı dışında genel olarak yaya olduğunu söyleyebiliriz.

Ama yine de başka amaçlarla yapılan bazı araştırmalardaki yayaların sosyo-ekonomik özellikleri ile ilgili veriler, bize bu konuda bazı ipuçları verebilir. Örneğin, aynı bölgedeki yayalarla bisikletlilerin aylık gelirlerini birbiri ile karşılaştırma olanağını veren ve WRI Türkiye tarafından İzmir Büyükşehir Belediyesi adına yapılan “İzmir Tarih Sürdürülebilir Ulaşım Projesi” kapsamında, Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerindeki 2.142 adet yaya, 288 adet bisikletli, 686 hanehalkı ve 663 adet işyeri çalışanı olmak üzere toplam 3.779 kişiyi kapsayan alan araştırması sonucunda; bisikletlilerin % 40’ının 2.000 TL veya altında aylık gelire sahip olduğu ortaya çıkarken, bu oranın yayalarda % 51 düzeyinde olması, yayaların genel olarak bisiklet ya da motorlu taşıt aracı sahiplerine göre daha az gelir sahip olduğu öngörüsünü doğrulayan bir sonuç olarak yorumlanabilir. (1)

Toplayıcılar 027Sonuç olarak, iki haftadır devam ettirdiğimiz bu yazı dizisinin sonunda kentte yaşayan ya da çalışan; hatta bir şekilde uzun ya da kısa bir süre için o kente konuk olanların bulvar, cadde, sokak, kaldırım, meydan, köprü, iskele, kıyı şeridi ve park gibi o kentteki kamu alanlarını kullanmak suretiyle yaya olma vasfını kazandıklarını, bu nedenle yayalara ait haklarla kent hakkı arasında doğrudan bir ilişkinin kurulmasına neden olduklarını, kamusal alanların kullanıcısı olan yayalara ait hakların önce ünlü Fransız sosyolog ve felsefeci Neo-Marksist Henri Lefebvre, daha sonra yine ünlü bir İngiliz coğrafyacı ve antropolog Marksist David Harvey tarafından ortaya atılıp farklı şekillerde tanımlanan “şehir hakkı” ya da “kent hakkı“nın bir çeşidi, bir alt türü olduğunu söyleyebiliriz.


(1) İzmir Tarih Sürdürülebilir Ulaşım Projesi, WRI Türkiye, İzmir Büyükşehir Belediyesi sh.40

Yaya kimdir? (2)

Ali Rıza Avcan

2018 yılının Şubat-Nisan ayları arasındaki dönemde, kurmak üzere yola çıktığımız Yaya Derneği’nin tüzüğünü ve kuruluş  bildirisini hazırlarken, ‘yaya‘ sözcüğü ile anlatmak istediğimiz şeyin ne olduğunu ve bu kategoriye kimlerin girdiğini ya da girebileceğini uzun uzun görüşüp tartışmıştık.

Bu tartışmalarda, ‘yaya‘yı cinsiyeti ya da cinsel tercihi, gençliği, yetişkinliği ve yaşlılığı gibi yaş dönemleri, engelli olup olmadığı gibi özellikleri, hasta ya da sağlıklı olması, ağır yük taşıması, birlikte olduğu eş, sevgili, arkadaş, bebek, çocuk ve diğer aile bireyleriyle birlikte ya da bisiklet kullanıp kullanmadığı üzerinden tanımlamaya çalışmış, bu tanıma kentte yaşayan sokak hayvanlarını da dahil etmiş; böylelikle bütün bu kavram, sıfat ve olguların ‘yaya‘yı oluşturan temel bileşenler olduğuna karar vermiştik. Nitekim hazırladığımız kuruluş bildirisinde de aynen şu ifadeleri kullanmıştık.

Bu nedenle Bizler, Yaya Derneği kurucuları olarak, yaya öncelikli kent tasarımı talep ederken, bir lüks ya da ikincil bir hak talebinde bulunmuyoruz. Kent içindeki her kadının, erkeğin, yaşlının, engellinin, çocuğun ve bebeğin, hastanın, ağır yük taşımak zorunda olanların, kenti bizimle paylaşan hayvan dostlarımızın kentte bağımsız hareket edebileceği sokaklar, caddeler, meydanlar ve parklar istiyoruz.

Ardından da tasarımcı arkadaşların hazırladığı görsellerde, özellikle de derneğin logosunda ‘yaya’nın nasıl ifade edileceğini hararetli bir şekilde tartışmıştık: ‘Yaya’ bir kadın mı yoksa bir erkek mi; yoksa her ikisinin yer aldığı bir grafikle mi ifade edilmeliydi? Peki, bu arada LGBTİ bireyleri unutacak mıydık? Kadın ve erkeğin arasına çocuk alırsak aile kurumunu mu kutsayacaktık? Kadın ve erkek arasındaki eşitsizliği, önerilen cinsiyetsiz çizimlerle ortaya koymak ne ölçüde doğruydu? Bütün bu çizimlerde engellileri nereye koyacaktık? Grafiklerle ortaya koyulan bütün bu figürleri hangi mekanda gösterecektik? Kaldırımda mı, yolda mı; yoksa kaldırımdan yola adım atarken mi?

Resim1

Günlerce süren bu tartışmalar sırasında hep bir şeylerin unutulduğunu ve hazırlanıp önümüze konulan amblem, logotype ya da logoların bizlerin düşüncelerini büyük ölçüde biçimlendirip şekillendirdiğini hissetmeye başlamıştım. Ancak, henüz ne ben, ne de arkadaşlarım, yayanın ve yaya haklarının dünü, bugünü ve geleceği konularını yeterince araştırıp bilgi sahibi olmadığımız için bu eksikliği kendimce adlandıramamış, hissettiklerimi net bir şekilde ortaya koyamamıştım. 

Ancak ‘yaya’; kamusal mekanlardaki kadındır, erkektir, yaşlıdır, engellidir, çocuktur, bebektir, hastadır, ağır yük taşıyandır, kenti bizimle paylaşan hayvan dostlarımızdır; kısacası “yaya herkestir” derken; ‘yaya‘ kavramını sadece ve sadece kimlikler ve onun kamusal alanlardaki yürüyüşü üzerinden tanımlayarak fazlasıyla steril hale getirdiğimizi, kentin cadde, sokak, kaldırım, meydan ve parklarında görüp konuştuğumuz, dokunup hissettiğimiz; hatta zaman zaman yaşamın akışı içinde aynı şeyleri yaparak onlardan biri olduğumuz bu insanları, sadece kimlikleri üzerinden tasarlanan nesneler olarak görmeye başladığımızı, onlarla kamusal mekânlar arasında, orada bulunup kullanmaktan kaynaklanan ekonomik, toplumsal ve kültürel ilişki ve etkileşimin dikkate alınmadığını düşünmeye başlamıştım.

Ancak ‘yaya‘ olma halinin toplumsal, ekonomik ve kültürel yanıyla yaya hakları konusunda, ülkemizde yapılmış herhangi bir araştırma ve yayın bulunmadığı; ayrıca, insan hakları, hukuk, felsefe ve sosyoloji gibi toplumsal bilimlerle ilgilenen bilim insanları bu konularda çalışmalar yapmayı kendileri açısından önemli ve öncelikli görmedikleri için ilk elden başvurup okuyabileceğim tek bir yayına ulaşamadım. Çünkü ‘yaya‘ ile ‘kent‘ ya da ‘mekan‘ arasındaki ilişkiyi sorgulayan çoğu araştırma ve yayın, konuyu daha çok kent ya da bölge planlama disiplini içinde ele alıyor ya da yayanın bizim kentlerimizdeki durumunu, çoğu kez Avrupa ya da ABD kaynaklı yayınlardan atıflar yaparak okuyup anlatmaya çalışıyordu.

Bu tartışma ve değerlendirmeler sonrasında, yaptığım araştırma ve gözlemler dışında işin uzmanı olduğunu varsaydığım arkadaş ve dostlarımla  yaptığım görüşmeler sonrasında, grafik tasarımcının yaratıp önümüze koyduğu bu ‘steril yaya’ları ete kemiğe büründürmek için onları içinde bulunup oturdukları, yürüdükleri, çalışıp ürettikleri, eğlenip dinlendikleri, hep birlikte yürüyüp ya da toplanıp toplumsal etkinliklere katıldıkları kamusal mekânlarla ilişkileri boyutunda ele almanın daha doğru olduğunu anlamaya başlamıştım.

Tahtakale 004

Hele ki, cadde, sokak ve meydanlarındaki karmaşa, kalabalık, kaos ve düzensizliğin Avrupa ya da ABD kentlerine göre daha baskın ve yaygın olduğu, yaşamın dışarıda; yani çalışma, gezme, eğlenme ve dinlenme gibi insanlık hallerinin sokakta yaşandığı, iş yerlerinin devamlı olarak cadde, sokak ve kaldırımları işgal ettiği, işportacılarla seyyar satıcıların kentin cadde, sokak ve çarşılarını kendi iş yeri olarak gördüğü, mahalle halkının vakitlerini evlerinin önündeki merdiven ve alanlarda geçirdiği  bizim gibi Akdeniz ya da Doğu kentlerinde bunun daha önemli ve gerekli olduğunu, bu nedenle de kamusal mekânları bu şekilde canlılıklarını koruyarak savunmanın yaşamsal bir sorun olduğunu anlamaya başlamıştım.

Evet, ‘yaya‘ları ve onların haklarını savunup koruyalım; yani, onların cadde, sokak, meydan, köprü, iskele, park gibi kamusal alanlara canlılık veren varlıklarını koruyarak, sokak müzisyeni, dilenci, işportacı, seyyar satıcı ve çöp toplayanlar gibi sokağı sokak yapan insanları da kendi varlık nedenleri içinde kabul edip onları yok etmek için zabıta önlemlerine başvuranlara karşı çıkarak, ülkemizin ve kentlerimizin bir Akdeniz ve Doğu ülkesi ya da kenti olduğunu bilerek…

Devam Edecek…