Mehmet Bedrettin Kökten’ingenç mimarlara tavsiyesi:
“Bu meslekte bol kitap karıştırsınlar, gezsinler, yorulmadan sorsunlar. Serbest elle, çizgiyle, renkle akademik bir hava içinde çizsinler.”
Ali Rıza Avcan
Restoratör yüksek mimar, ressam, grafik tasarımcısı ve akademisyen Mehmet Bedrettin Kökten, her ne kadar İstanbul‘da doğmuş ve mezarı şimdi doğduğu o kentte olsa da, İzmir için önemli bir isimdir… Facebook’ta halen faal olan kişisel sayfasındaki bilgilere göre 24 Ocak 1922 tarihinde doğmuş ve yaşamının 44 yılını mesleği gereği İstanbul ve yurdun değişik bölgelerinde geçirmiş olmakla birlikte; 1966’dan 2008’e kadar; yani 42 yıl süreyle İzmir‘de yaşamış, böylelikle neredeyse yaşamının yarısını İstanbul‘da, diğer yarısını da İzmir‘de geçirmiş büyük bir değerdir. (1)
Doğup büyüdüğü İstanbul açısından önemi, Milli Eğitim Bakanlığı Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü Anıtlar Şubesi Restorasyon ve Onarım Bürosu ve Vakıflar Genel Müdürlüğü gibi değişik kamu kurumlarında çalıştığı dönemde Osmanlı Dönemi tarihi eserlerinin, özellikle de Bursa‘daki Yeşil Medrese, Muradiye Medresesi, Emir Sultan Külliyesi gibi tarihi eserlerin restorasyonu konusunda ortaya koyduğu son derece başarılı çalışmalardır.
İzmir açısından önemi ise mimarlık eğitimi alanındaki çalışmalarıyla kentin dört bir yanına serpiştirdiği eserlerden ve özellikle İzmir‘deki eski yapılarla eski yaşamı ele alan son derece özgün çizimleridir… Nitekim bugünkü yazımın konusu da bu çizimleri sizlerle paylaşma dileğimdir…
O nedenle sizlere Mehmet Bedrettin Kökten‘in yaşamı, değişik kentlerde mimarlık ve restorasyon alanında neler yaptığı, hangi eserleri ortaya koyduğu ve kişisel özellikleri ile ilgili bilgiler vermeyip bu görevi Prof. Dr. Hikmet Gökmen‘in 1998 yılında Egemimarlık dergisi adına Mehmet Bedrettin Kökten ile yaptığı harika bir röportajın tümünü sizlerle paylaşarak yerine getirmek istiyorum. (2)
İzmir olarak Mehmet Bedrettin Kökten‘den bizlere kalanlar ise başta Kültürpark‘taki çeşme yapısı olmak üzere bugün kızı Hande Kökten‘in oturduğu Karşıyaka‘daki İpek Apartmanı, tasarımını geliştirdiği TC Merkez Bankası İzmir Şubesi binası, İzmir Vakko Mağazası, Egemak Oto Bakım Merkezi ve Tansaş Narlıdere Alışveriş Merkezi ile Uluslararası İzmir Fuarı için hazırladığı T. Emlak Bankası, Suudi Arabistan, Ürdün, Mobil ve Tariş pavyonlarıdır.
Tasarımı Mehmet Bedrettin Kökten tarafından yapılan Kültürpark çeşmesi…
TC Merkez Bankası İzmir Şubesi projesindeki Mehmet Bedrettin Kökten imzalı imaj… (Kaynak: SALT Araştırma Ali Saim Ülgen Arşivi)
Ama sonuçta eğri oturup doğruyu söylememiz gerekirse;
MehmetBedrettin Kökten’in Eski İzmir’e ve bu kentteki kültürel mirasa ilişkin çizimleri bugün itibariyle çok değerli olmakla birlikte; Eski İzmir’den hiçbir izin bırakılmadığı bugünkü İzmir’in estetikten uzak, çarpık yapılaşmasına; özellikle de yapsatçılığa dönüşen mimarlık mesleği adına 1. Kordon, Karşıyaka ve Konak-Üçkuyular hattındaki Çin Sedlerinde ortaya konulan kent suçlarına bakıldığında -ne kadar iyiniyetli olurlarsa olsunlar- bu kötü manzarada mimarların da payı olduğunu kabul edip; şehrin planlanması, rantın kentin egemenleri adına yeniden dağıtılması ve mimari tasarım-uygulamalarında ortaya çıkan işbirliklerinin Koca Sinan’ı bile mezarında ters çeviren kötülükleri beraberinde getirdiğini kabul etmemiz gerekiyor….
İzmir/Kemeraltı Çarşısı, 19. yüzyıl sonu, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
İzmir/Türk Mahallesi, Tilkilik, 19. yüzyıl, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
Bornova’daki Paggy Köşkü, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
Karşıyaka’daki Löhmer Köşkü, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
İzmir/Çakaloğlu Hanı, 18. yüzyıl, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
İzmir/Kızlarağası Hanı, 18. yüzyıl, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
Eski İzmir Postahane (Eski Posta Paket) Binası, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten
İzmir Şehir Tiyatrosu (Eski Türkocağı), 1996, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
İzmir Vakıflar Bankası Binası, 1996, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
İzmir Osmanlı Bankası /Büyük Kardıçalı Hanı, 1996, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
Buca’daki Forbes Köşkü, 1994, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
İzmirli avukat Baha Yörük’ün uzun yıllar yaşadığı Russo Köşkü, 1994, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
Bornova’daki ünlü Pandispanya Köşkü, (Şu sıralar Ege Üniversitesi tarafından kullanılıyor),1994, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
Bornova’daki yıllanmış restorasyon öyküsü ile tanınan Patterson Köşkü, 1994, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten
Bugünlerde “Durmuş Yaşar Köşkü” olarak bilinen Alliotti Köşkü, 1994, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
Karşıyaka’daki Pennetti Köşkü, 1994, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
Karşıyaka’da 1976-1978 döneminde yıkılarak yerine Çağlayan apartmanının yapıldığı ikiz İplikçizade (Alyotti) Köşkü, 1995, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
Buca Guest Evi, 1995, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
Buca’daki Barff Köşkü, 1995, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
Şimdilerde Karşıyaka Öğretmen Evi olarak bilinen Petrocochino Kulübü, 1995, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
Bornova Murad Köşkü, 1995, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
Buca Rees Köşkü, 1995, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
Eski İzmir çizimleri…
TMMOB Mimarlar Odası İzmir Şubesi’nin Egemimarlık dergisinden…
“Tarih İçinde İzmir” serisi, Bedri Kökten Aile Arşivi….
Bugün 9 Eylül 2026… İzmir‘in ve Anadolu‘nun emperyalizmin emrindeki orduların işgalinden kurtuluşunun 104. yılı…
9 Eylül 1922 anısına yapılıp 30 Nisan 1926’da balık yatakları oluşturulsun düşüncesiyle Karaburun açıklarında batırılan 9 Eylül Vapuru… Tarihi, kültürel mirasın balıklar uğruna yok edilmesi…
Aynı zamanda da 9 Eylül 2016 tarihinde kurulup bugüne kadar -bu yazı dahil- 1.082 adet yazının paylaşıldığı Kent Stratejileri Merkezi‘nin 10ncu yaşını doldurup 11’inden gün almaya başladığı bir bir yılın başlangıcı…
Karşınızda 10 yaşını doldurmuş meraklı, öğrenmeye aç ve devamlı doğru bilginin peşinden koşup bunu paylaşmak isteyen yetişkinliğe aday bir çocuk, bir gelecek var!
O nedenle bu bloğun kişisel sahibi olarak kendimi ve asıl sahibi okuyucularımı kutlamam gerekiyor…
10 yıldır devam eden beraberliğimiz çerçevesinde burada toplam 1.081 adet yazıyı kaleme alıp paylaşmışız ve bu paylaşımlar (bu yazıyı kaleme aldığım 8 Eylül 2026 itibariyle) 703.487 kez görüntülenmiş, 503.307 ziyaretçimiz olmuş, yazdıklarımız 620 kez beğenilmiş ve 224 adet yorum yazılmış…
Tabii ki buradaki yazıları paylaştığım Facebook‘taki kişisel hesabımla kurduğum ya da yönettiğim dört ayrı grupta; ayrıca, Kent Stratejileri Merkezi adıyla açtığım X, Linkedin, Instagram ve WhatsApp gibi sosyal medya platformlarında yapılan beğeni ve yorumlar bunun dışında kalmak üzere…
Evet, biliyorum Türkiye gibi bir ülkede ve İzmir gibi bir kentte 9 Eylül 2016’dan bu yana hiçbir yerden mali yardım almadan bağımsız bir tutumla bir kişisel bloğu bu kerte ilgi görecek şekilde ayakta tutup sürdürmek zor bir iş ve bu zor işi başardığımız için hem kendimi hem de okuyucularımı kutlamak istiyorum.
Vittorio Pisani’nin İtalyan hükümetinin siparişi ile yaptığı tablolardan biri… Sırf Yunan’ın yerine İtalyan’ın tercih edilmesi adına…
Bu önemli gün; yani, İzmir‘in işgal edildiği 15 Mayıs 1919 Perşembe ve işgalden kurtulduğu 9 Eylül 1922 Cumartesi günleri itibariyle tarihi gerçeklerden bihaber kişi ya da çevrelerin bilerek ya da bilmeyerek yaptığı bir yanlışlığa dikkat çekerek bu işin hiç de söylendiği gibi olmadığını dile getirmek istiyorum.
Emperyalizmin emrindeki Yunan ordusunun 15 Mayıs 1919 ve izleyen tarihlerde gerek İzmir rıhtımında gerekse diğer Ege kentlerinde ve kasabalarında yaptığı insanlık dışı hareketleri, vahşeti aslında hepimiz biliyor, kabul ediyor ve barıştan yanlıları olarak bu zulüm ve eziyetleri lanetliyoruz…
Ama bir de bakıyoruz ki, işgalin olduğu anlarda aslında orada olmayan, babası İzmir‘deki İtalyan okulunda müdür olarak çalışan İtalyan asıllı ressam ve illüstratör Vittorio Pisani eline paletini ve boyalarını alarak işgalci Yunan Ordusu‘nun yaptığı zalimlikleri resmeden 10 adet tablo yapıyor ve bu tablolardaki öldürme, yaralama, eziyet ve işkence görüntüleri kullanılarak Yunan Ordusu‘nun İzmir‘i işgaline karşı çıkılarak dünya çapında propaganda yapılıyor…
Aynı ressam işgal sonrasında Türkiye‘de iş bulup Tariş gibi kooperatiflerin afiş ve tablolarını yapıp ardından da İtalya‘ya gidiyor ve “La Tribuna Illustrata della Domenica” isimli resimli haftalık derginin kapaklarına o yıllardaki Mussolini İtalyası‘nın havasına uygun militarizm kokan 4.000’den fazla illüstrasyon çiziyor, o günlerde Habeşistan‘a saldıran İtalyan ordusunun kahramanlıklarını resmediyor, ordunun birçok birimi ve özellikle Ulusal Güvenlik Gönüllü Milisleri adına kartpostallar yapıyor, eserleri Jandarma Tarihi Müzesi (Museo Storico dell’Arma dei Carabinieri)’nde sergileniyor ve bu dönemde Mussolini ve taraftarlarıyla başı hiç derde girmiyor. Kısacası o ortamda kendisinden ne isteniyorsa onu yapıyor, İtalyan faşizmine hizmet ediyor…. (1)
Üstüne üstlük o dönemlere Mustafa Kemal Atatürk hayranı olduğu söylenen Kavalalı Mehmet Ali Paşa ailesinden gelen babası Mısır Hıdivi Hüseyin Kamil Paşa, annesi Melek Sultan olan Prenses Kadriye Hussein‘in bu tabloları eklediği ve İtalyanca yazdığı “Lettres D’angora La Sainte” (Mukaddes Ankara’dan Mektuplar) isimli kitabı İtalya‘da yazılıp yayınlanıyor; böylelikle aynı tablolaların propagandasını yapan İtalya destekli ikinci bir isim ortaya çıkıyordu.
Bu iki isme ekleyebileceğimiz üçüncü bir propaganist ise, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Mevlüt Çelebi‘nin 2019 tarihli “Bir İtalyan Gazetecinin Kaleminden İzmir’in İşgali” isimli makalede adı geçen ve İtalya‘nın propagandasını yapmak amacıyla 13 Nisan 1919’da; yani, işgal öncesi İzmir‘e gelen İtalyan gazeteci Ernesto Vassalo ve onun arka arkaya iki gün süreyle Il Tempo gazetesinde, adeta İtalyan ressam ve illüstratör Vittorio Pisani‘nin tablolarını betimlercesine yazdıklarıdır. (2)
Bir yandan İzmir‘de yaşayan İtalyan asıllı ressam ve illüstratör Vittorio Pisani‘nin İzmir‘deki Yunan zulmünü gösteren 10 suluboya tablosu, diğer yanda İtalya‘da yaşayan Prenses Kadriye Hussein‘in bu tablolarla ilgili resimleri ekleyip İtalya‘da yayınlattığı ve 1911’de Tobruk ve Derne‘de işgalci İtalyan ordusuna karşı savaşan Mustafa KemalAtatürk’e hayranlık bahanesiyle servis edilen İtalyanca propaganda kitabı ve en son olarak İzmir‘de İtalya‘nın propagandasını yapması için İtalyan Dışişleri Bakanlığı tarafından gönderildiği diplomatik belgelerle kanıtlanan gazeteci Ernesto Vassalo…
Bu bağlamda İtalya‘nın kendisine verilmeyen İzmir ve çevresinde Yunan ordusunun yaptıklarını sergilemek amacıyla dört bir koldan çalıştığı ve karşı propaganda için her türlü yol ve yöntemi denediği söylenebilir. Çünkü 1917’de henüz 1. Dünya Savaşı devam ederken Fransa‘nın Saint Jean de Maurienne kasabasında, Çarlık Rusyası‘nın onayı alınmak koşuluyla İngiltere ve Fransa arasında yapılan gizli bir antlaşma ile İzmir, Aydın, Konya, Antalya ve çevresi İtalya‘ya vaat edilmekle birlikte; yıkılan Çarlık Rusyası‘nın onayı alınamadığı için bu anlaşma geçersiz sayılmış, bunun üzerine 19 Ocak 1919 tarihinde; yani, İzmir‘in işgalinden 4 ay önce Paris‘te İngiltere, Fransa, ABD ve İtalya‘nın katılımı ile yapılan konferansta İzmirİngiltere‘nin baskısıyla Yunanistan‘a bırakılmış; böylelikle, İtalyanlar konferanstan büyük bir hayal kırıklığı ile ayrılmak zorunda kalmıştır.
Tabii ki bu gelişmelerden ve İtalya‘nın böylesi bir paylaşımdan duyduğu memnuniyetsizliği bilmeyen tarih bilmez kişi ve çevreler önce milliyetçi hislerle ve İtalyanların kendilerine bu şekilde yardımcı olduğunu sanarak yapılan eziyet ve zulmü gösteren tabloları kullanarak aslında gizliden gizliye İtalyanlara yardımcı olmuş, Lozan Antlaşması‘nın 12 ve 13. maddelerine göre askerden arındırmak (silahsızlandırmak) koşuluyla Yunanistan‘a verilen Ege adalarını (Midilli Sakız, Sisam, Nikarya, Limni, Semadirek) sorun ederken Anadolu yarımadasının hemen yanındaki 12 adaları 1912’den itibaren işgal edip 2. Dünya Savaşı‘nın sonuna kadar ellerinde tutan İtalyanlara karşı çıkmamış; böylelikle, savaş sonrasında Mustafa Kemal Atatürk ve Venizelos tarafından oluşturulmak istenen barışçı ortamı torpilleyip iki halk arasında nefret tohumları ekmeye devam etmişlerdir… Kısacası yaşanan küçük sorunları daha fazla önemseyip önceleyerek daha önemli ve büyük bir sorunu görmezden gelerek büyük bir tarihi yanılgıya imza atmışlardır…
İşte bu milliyetçi tutumun bir sonucu olarak, bu 10 değerli suluboya tablo İzmir yerine İstanbul Belediyesi tarafından satın alındığı için İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘ne ait Şişli Atatürk Müzesi‘nde sergilenmektedir. Ama ne yazık ki, o müzede aynı dönemde İstanbul‘u işgal eden emperyalist İngiliz ve Fransız ordularının yapıp eylediklerini ortaya koyan ne bir tablo, ne de bir görsel malzeme ya da belge bulunmamaktadır! Sanki İzmir ve çevresinin işgal edildiği dönemde İstanbul ve yakın çevresi işgal edilmemiş gibi bir tutum içine girilmiştir…
Gelelim İtalyanların 15 Mayıs 1919 öncesinde, özellikle de Antalya ve Kuşadası işgalleri sonrasında İzmir ve çevresini Yunanlılar yerine kendilerinin işgal etmesi için yaptıkları propaganda çalışmalarının tarihi kaynaklarına…
Size bu konuda uzun zamandır okumadığım kalite ve lezzetteki bir kitabı önereceğim: Dokuz Eylül Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Gürhan Yellice‘nin 2. baskısı 2022 Eylül ayında yapılıp Siyasal Kitabevi tarafından yayınlanan 507 sayfalık “Ege Adaları Meselesi 1911-1914” kitabı. (3)
Bu kitabı aynen benim yaptığım gibi ayrıntılı bir şekilde notlar alarak okuduğunuz takdirde İzmir‘in işgal günlerinde İtalya başbakanı olan Vittorio Emanuele Orlando hükümetinin emrindeki İtalyan Ordusu‘nun 1912’de işgal ettiği Osmanlı‘ya ait 12 ada dışında 28 Mart 1919’da Antalya‘yı, 14 Mayıs 1919’da da; yani İzmir‘in Yunan Ordusu‘nca işgalinden tam 1 gün önce Kuşadası‘nı işgal ettiğini dikkate alırsak; İzmir ve çevresinin Yunan Ordusu yerine kendi askerlerince işgal edilmesi için İngiliz-Yunan hükümetleri arasındaki işbirliğini hem diplomatik alandaki girişimler, hem de sahadaki askeri harekatlarla torpilleyip bozmak, bunu yapamadığında da sanki kendisi de işgalci değilmiş gibi diğer bir işgalciyi dünya kamuoyunda kötü göstermek için nasıl propaganda yaptığını, İzmir‘de yaşayan İtalyan asıllı Vittorio Pisani isimli bir ressama bu amaçla tablo siparişi verdiğini, İtalya‘da yaşayan prenses Kadriye Hussein isimli Osmanlı prensesine Atatürk‘e hayranlık adı altında 1921’de nasıl İtalyanca bir kitap yazdırıp ekine bu tabloları eklediklerini, İtalyan bir gazeteciyi adeta casus gibi İtalyan Dışişleri Bakanlığı‘nın bilgisi dahilinde İzmir‘e gönderdiklerini görüp fark etmemiz gerekiyor.
Ama aynı İtalya’nın, aradan geçen 3 yıl 4 ay 16 günlük süre içine Türk Ordusu’nun 1. ve 2. İnönü savaşlarıyla Sakarya Savaşı’nı kazanıp İzmir’i işgalden kurtarınca Torino’da yayınlanan Illustrazione del Popolo (Halkın İllüstrasyonu) dergisinin 1 Ekim 1922 tarihli nüshasının kapağına İzmir‘i terk etmek zorunda kalan Rum ve Ermenilerin rıhtımla kayıklardaki içler acısı haliyle arka planda yanan İzmir‘in illüstrasyonunu koyarak bunu bir trajedi olarak nitelemesi ve dergi kapağının altında “L’immane tragedia di Smirni – Dalla citta in fiamme la popolazione si riversa al porto dove i marinai İtaliani e Francesi attendono strenyamento all’opera di savlataggio”; “Smyrni’nin muazzam trajedisi – Nüfus, yanan şehirden İtalyan ve Fransız denizcilerin kurtarma çalışmalarının bitmesini beklediği limana akın ediyor” notunun eklenmesi suretiyle ikiyüzlü politikasının en iyi örneklerinden birini verdiğini düşünüyorum.
Aslında bizim bugün görüp seyredip okuduğumuz propaganda amaçlı o tablo ve kitaplar aslında o tarihlerde İngiltere ile Yunanistan arasındaki işbirliğini bozup Yunanistan‘ın yerine geçmeyi hayal eden emperyalist İtalya‘nın kötü niyetli çabalarının bu günlere yansıyan kanıtları olarak değerlendirilmeli ve bu değerli tarihi bilgiden dersler çıkarılmalıdır.
Çünkü Kapitalizm ve onun en saldırgan biçimi olarak Emperyalizm, İngiliz, Alman, İtalyan ya da Yunanistan gibi farklı saldırgan ülkeler üzerinden savaş çıkarıyormuş gibi gözükse de her dünya savaşı ya da bugünün yerel savaşlarında uluslararası tekelci sermayeyi temsil eden ülke ve kurumlar kendi aralarında anlaşarak, işbirliği yaparak diğer ulusların halklarını ezip sömürmektedir. O anlamda emperyalizmi düşünüp analiz ederken ABD, İngiltere, Almanya ve İtalya gibi ülkelerden sadece birini birbirleri ile mukayese ederek değil, birbirlerini bütünleyen hegemonyaları itibariyle dikkate almak, bunlardan biri diğerine göre daha iyidir diye birbirinden ayırmamak gerekir.
Tıpkı bugün Trump liderliğindeki ABD‘nin yanına dizilen Avrupa ülkeleriyle petrol baronlarının ve petrol tekellerinin egemen olduğu Arap ülkelerinin birleşerek mazlum İran halkına yaptıkları saldırılarda olduğu gibi…
Evet işgal ve işgallerden doğan ölüm, eziyet, işkence, zulüm, yangınlar ve insanların yurtsuz kalması kötü bir şey olduğu için her zaman ve her koşulda lanetlenmelidir… Ama bütün bu kötülüklerin anası olan tüm emperyalist ülke ve güçleri de birbirlerinden ayırmadan, onlara can suyu sağlayan uluslararası tekelci sermayenin silah şirketlerini unutmadan, her bir tehdit ve tehlikeyi göz ardı etmeden…
(2) Mevlüt Çelebi, “Bir İtalyan Gazetecinin Kaleminden İzmir’in İşgali”, Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi, XIX/Özel Sayı: İzmir’in İşgali, 2019, sh.131-154.
(3) Gürhan Yellice, Ege Adaları Meselesi 1911-1914, Siyasal Kitabevi, 2. Baskı 2022 Eylül, Ankara.
Yararlanılan Kaynaklar
1) Çelebi, Mevlüt, Milli Mücadele Döneminde Türk-İtalyan İlişkileri, Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara, 2002
2) Çelebi, Mevlüt, İtalyan Arşiv Belgelerinde Anadolu’da Yunan Mezalimi (1919-1922), Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara, 2010.
3) Çelebi, Mevlüt, “İtalyan Arşiv Belgelerinde İzmir’in İşgali”, XIV. Türk Tarih Kongresi, (9-13 Eylül 2002), Kongreye Sunulan Bildiriler, III. Cilt, TTK Yayını, Ankara, 2005, ss.45-56.
Evet, bu haftaki yazımıza halk arasında çok kullanılan bir deyimi hatırlatarak; “sade suya tirit işlerle uğraşmak” diyerek başlıyoruz… Bu deyişi tabii ki aynı anlamda “suya sabuna dokunmayan işlerle uğraşmak” şeklinde de söylememiz mümkün…
Bu deyiş, aslında hiçbir şeye karışmayan, sorumluluk almaktan kaçınan ve risk taşımayan önemsiz, etkisiz işleri yapmak ya da derinliği olmayan, baştan savma, boş, özensiz veya göstermelik işler yapmak, sözler söylemek anlamına geliyor…
Bu durum antik Roma‘dan bu yana bilinen ve Latince deyişiyle “panem et circum“; yani, “ekmek ve sirk”anlamına gelen halkın temel ve yapısal sorunlarını çözmek yerine onları eğlence, festival veya geçici yardımlarla oyalama taktiği olarak tanımlanır…
Et ya da kemik suyu ile baharat olmadan tirit yapmak mümkün müdür?
Bu arada şunu söylemek gerekir ki, kökeni Farsça‘ya dayanan “tirit”, kaz, ördek, tavuk, inek ya da koyun etinin ya da kemik suyuna kızartılmış ya da bayat ekmek konularak yapılan baharatlı bir yemektir. Yemeğe tadını veren içine konulan etin suyu ve baharatlar olduğu için varın düşünün et suyu yerine sadece suyun konulduğu bir tiritin ne ölçüde yavan, sası bir şey olduğunu….
Tabii ki et suyu yerine sade suya kızartılmış ya da bayat ekmeğin konulması suretiyle yavan bir yemeğin yapılması gerçeği iki ayrı nedene dayanabilir. Bunlar o yemeği yapanın ya maddi yoksulluğuna; yani et suyu alamayacak kadar fakirliğine ya da bunu düşünemeyecek kadar gerçek çözümden uzak fikri yoksulluğuna bağlanabilir.
İş yapar gibi gözükmek, sonuç alınmayacak beyhude işlerle uğraşmak, insanların gözünü boyamak için büyük laflar edip küçük ve önemsiz işler yapmak, önemli, büyük iş ve sorunları öteleyip insanları sürekli oyalamak ne yazık ki son yıllarda bu tür insanların, yöneticilerin, özellikle de belediye başkanlarının benimseyip uygulamaya çalıştığı bir tutum olmaya başladı…
Son aylarda şiiri, resim ve fotoğraf sanatını ve en son yazımda da CHF/CHPİzmir örgütünün sahip çıkıp koruyamadığı kendisi ile ilgili kültürel mirası hatırlatıp öneriler geliştirmiş olmakla birlikte; asıl konum olan belediyeleri ve belediye başkanlarını unutmuş, onları ihmal etmiş de değilim…
İşte bu anlamda göreve geldiği günden bu yana kameralara gülümseyerek sürekli mutlu olduğu algısını yaratmaya çalışan Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu‘nun sanki büyük sorunları çözüp ihtiyaçları karşılıyormuş gibi bir yanılsamayla sergilediği bazı basit, gereksiz ve önceliksiz işlerini örnekleyerek bunları yaparken nasıl bir çifte standart uyguladığını gösterip kendisine bazı önerilerde bulunmaya çalışacağım.
ÖRNEK 1- “Adil kent, eşit yurttaşlık” sloganı ile yola çıkıp yoksul, dar gelirli halk yerine lüks konut, işyeri ve rezidans sahiplerine hizmet etmek…
Küçük parklar, büyük hizmetler, yanıltılan algılar… Hep birlikte…
Basmane’de, Kadifekale’de, Umurbey’de ve diğer mahallelerde insanlar yeşil alanlar, parklar beklerken gökdelenlere ve özel hastanelere hizmet edecek parklar yapmak…
Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu‘nun göreve geldiğinden bu yana sık sık dile getirdiği “adil kent, eşit yurttaşlık” sloganına aykırı olan 2024, 2025 ve 2026 uygulamaları şu şekilde örnekleyebilirim.
Konak Belediyesi‘nin 1 Nisan 2024- 7 Eylül 2026 döneminde gerçekleştirdiği yeşil alan ve park hizmetlerinin, 2025-2029 Dönemi Stratejik Planı ile 2024 ve 2025 yıllarına ait faaliyet raporlarına baktığımızda oldukça yetersiz olduğunu anlarız. Bu raporlara göre Konak Belediyesi 2024 yılında sadece (1) yeni park (Narin Parkı) yaparken diğer parklardaki rutin park bakım hizmetlerini yürütmüş, 2025 yılında da Hatay semtindeki Murat Reis Mahallesi‘ndeki Mehmet Yüce Sonkut ParkıGençlik Merkezi ve kafeteryası yeniden düzenlerken Basmane‘deki Emir Sultan Mahalle Parkı‘ndaki oyun alanını hizmete açmış ve yine diğer parkların rutin bakım hizmetlerini gerçekleştirmiş. 2026 yılının ilk sekiz ayına kadar yapılan tek park ise Mürselpaşa Bulvarı‘nın kenarındaki Özel Medicana Hastanesi‘nin hemen yanındaki parktır.
Bu arada Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu‘nun TMMOB Mimarlar Odası İzmir Şubesi‘nde sekreter üye olarak görev yaptığı dönemde Folkart‘ın Basmane Çukuru‘na yapacağı gökdelen nedeniyle muhalefet edip Kültürpark Platformu‘nun düzenlediği birçok protesto eylemine destek verip katıldığını; ancak, belediye başkanı olduktan sonra bu tavrın tam da aksi yönde Folkart ve onun sahibi Mesut Sancak‘la iyi ilişkiler geliştirdiğini ve bu olumlu ilişkilerin meyvesi olarak Folkart‘ın 2025 yılı Temmuz ayı başında Konak Belediyesi‘ne 1 adet 2025 model Mercedes Atego marka çöp kamyonu bağışladığını da aklımızda tutmamız gerekir.
Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu‘nun belediye başkanı olmadan önceki ve sonraki iki ayrı tutumu bu şekilde birbirine zıt bir gelişme göstermiş olmakla birlikte; “toplumcu belediyecilik” yaptığını sanarak geliştirdiği “adil kent, eşit yurttaşlık” sloganına aykırı olarak 2026 yılında atılan ilk adımı, Folkart‘ın daha önceleri satış ofisi olarak kullandığı Çınarlı mahallesi 1592 sokak üzerindeki yapıyı, o zamanlar CHP genel başkanı olan Özgür Özel‘in gözüne girmek için yeniden düzenleterek Ferdi Zeyrek Gençlik Merkezi adıyla açmasıydı. Böylelikle dijital dünyayla bağını güçlendirmek isteyen gençlerin 26 katlı Bayraklı 1923, 30 katlı Velux Bay Tower, 25 katlı Nava Konak, 50 katlı 2 Konak ve 50 katlı Yenikonak gibi gökdelenlerle henüz bitmeyen Nevval-Salih İşgören Camii‘nin ortasında kalan bir merkeze geleceği hayal edilmiştir. Hem de bu merkezin hemen arkasındaki 25 katlı Nava Konak gökdeleninin zemin katında açılmış olan (Çınarlı, 1591 sokak No. 97 D.2) belediye şirketi İZBEL‘e ait Yengeç Cafe‘nin şu an itibariyle kapalı olduğunu hatırlayarak.
ÖRNEK 2- Ferdi Zeyrek Gençlik Merkezi’nin mülkiyeti kime aittir?
Ayrıca belediyeye ait İnternet sitesinde adresi “Çınarlı Mahallesi, 1592” olarak belirtilen Konak Ferdi Zeyrek Gençlik Merkezi‘nin, Konak Belediyesi‘nin belediye meclisince görüşülüp onaylanan 2025 yılı faaliyet raporunda “İdarenin Kullanımında Olan Taşınmazlar, Konak Belediyesi Hizmet Binaları” ve “Belediyece Hizmet Binası Olarak Kullanılmak Üzere Kiralanan Taşınmazlar” listelerinde yer almadığı dikkate alındığında, bu binanın ve içinde bulunduğu arsanın kime ait olduğu konusunun bir an önce aydınlatılması gerektiği ortaya çıkmaktadır… (1)
İşte bu nedenle Ferdi Zeyrek Gençlik Merkezi‘nin bulunduğu arsa ile binanın Konak Belediyesi‘ne mi, Folkart‘a mı yoksa belediye şirketlerinden birine mi aittir? Bence bu sorunun, Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu tarafından bir an önce cevaplanarak konunun aydınlatılması, şayet mülkiyet belediyeye ait değilse bu arsa ve binanın kullanımı; hatta yeniden düzenlenmesi için Folkart ile nasıl bir ilişkiye girildiğinin açıklaması gerekmektedir.
Hepimizin bildiği gibi CHP‘li ya da Yeni Partili belediyeler bir süredir AKP iktidarının sürdürdüğü soruşturma ve görevden almalarla muhatap olduklarında mal ve hizmet satın aldıkları yandaş şirketlerin kendilerini destekleyeceğini umdukları için AKP iktidarını destekleyen kişi ve şirketlerle ilişkilerini geliştirdikleri ve bunun en iyi, en somut örneği bir zamanlar birçok CHP‘li, Yeni Partili belediyenin mal ve hizmet almak için sıraya girdiği Aziz İhsan Aktaş ve onun şirketleri olduğu için İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Karşıyaka ve Konak belediyelerinin Folkart ve benzeri diğer AKP‘li şirketlerle geliştirdiği bu tür tehlikeli ilişkilerden uzak durarak kendilerini güvenceye almaları gerektiğini düşünüyorum.
Gökdelenlerin ortasında, niye “Ferdi Zeyrek” adının verildiği belli olmayan bir gençlik merkezi…
Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu‘nun Yenişehir mahallesi Mürselpaşa Bulvarı üzerindeki özel Medicana Hastanesi ile 37 katlı Folkart MİA (Folkart Konak), 38 katlı “Folkart Nova”, 44 katlı Folkart Orion ve 33 katlı “Fors İzmir” isimli gökdelenlerle gelecekte her birinde yeni gökdelenlerin yapılacağı şimdilik boş arsaların ortasında Özel Medicana Hastanesi yöneticileriyle CHP ve İyi Partili yerel siyasetçilerle; ayrıca, hiçbir zaman peşinden ayrılmayan İzmir Gazeteciler Cemiyeti başkanı Dilek Gappi ile birlikte katıldığı şaaşalı bir törenle 6.000 metrekarelik bir park yaptırması halka mı yoksa lüks konut, işyeri, rezidans sahiplerine mi hizmet ettiğini ortaya koymaktadır.
2024 yılında hunharca öldürülen Narin Güran isminin yarattığı popülariteden yararlanarak “Narin” isimli bir park açmak, 2025 yılında bir iki parkta ufak tefek değişiklikler yapmak, 2026 yılında da sermayeye, onun yaptığı özel hastane ve gökdelenlerin çevresini yeşillendirmek, güzelleştirmek; böylelikle o bölgelerdeki rantı ve satış fiyatlarını arttırmak için yapılan gençlik merkezleri, parklar… Beş yıllık hizmet süresinin yarısında ortaya çıkan durum bu! Gökdelenlerle yatıp kalkıp “adil kent, eşit yurttaşlık” demek, diyebilmek…
ÖRNEK 3- Restorasyon projesine aykırı kendi tenteleri göz önündeyken başka tentelere el atmak: Belediye başkanınıntente saplantısı
Konak Belediyesi bir süre önce Basmane Altınpark‘ta “Tarihi Altınpark Kahvehanesi” olarak bilinen tarihi ve tescilli binanın gölge yapan tentelerini “CİMER şikayeti var” diyerek ve yasal olarak böylesi bir şikayetin varlığını mülk sahiplerine resmi yazışmalarla kanıtlaması gerektiği halde mezuata aykırı davranıp mülk sahiplerini yasa dışı bir şekilde uyaran kamu görevlileri eliyle; ama, aslında mülk sahipleri ile Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu arasındaki siyasi düşünce farkı nedeniyle kaldırttı. Ardından da Alsancak‘taki 1440 ve 1441 sokaklarda; yani, Kıbrıs Şehitleri Caddesi‘nin başındaki Konak Belediyesi Türkan Saylan Merkezi‘nin yanındaki ve sokak içindeki kahvehaneler nedeniyle müdavimleri tarafından “Cihangir” olarak adlandırılan yaklaşık 110-120 metre uzunluğundaki 1441 sokakta ve onun bir paralelindeki yürüyerek ortalama 1,5-2 dakikada geçilebilen 1441 sokaktaki tente kirliliğini ortadan kaldırmak için kolları sıvamış ve bunu Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu‘nun ağzından büyük bir müjde olarak duyuruyor!!! Adeta dağ gibi Konak Belediyesi doğura doğura bir fındık faresi doğurmuşcasına… 🙂 Böylelikle o sokakta ekonomik yönden büyük sıkıntılar çeken esnafa yardımcı olmak yerine sanki çok büyük bir iş yapılmış, önemli bir sorun çözülmüş gibi işin özünü, sorunun gerçeğini görmek yerine makyajla uğraşıldığı bir kez daha gösterilmiş…
Aynı belediye başkanı şimdilerde imar mevzuatının İstanbul Kapalıçarşı, İzmir Kemeraltı ve Bursa Ulu Çarşı gibi ticari bölgelerin kendine özgü tarihi özelliklerini dikkate almayan hükümleri nedeniyle yıllardır çalışma ruhsatı alamadığı için geçici (yıllık) çalışma belgesi ile faaliyet gösteren İkiçeşmelik‘teki spotçuları görüntü kirliliği yarattıkları gerekçesiyle kaldırmaya çalışıyor… Gerekçe olarak da o bölgedeki Tarihi Roma Yolu (Via Dora) ve diğer tarihi mekanlarda yapacağı çalışmaları göstermekle birlikte belediye web sayfasını yıllardır işgal eden İkiçeşmelik Projesi (2) dışında buna dair uygulanmaya başlanmış tek bir restorasyon, çevre düzenleme ve turizm projesi olmadığı, o tarihi antik yol üzerinde kurulan Eşrefpaşa Semt Pazarı varlığını halen koruduğu, o pazarın oradan kaldırılmasına ilişkin tek bir karar olmadığı halde…
Sırf makyaj, sırf o zoraki gülümseyen yüze uygulanan dijital müdahaleler gibi insanı aldatan, sade suya tirit uygulamalar yapmak uğruna!
Basmane, Faikpaşa mahallesi, Anafartalar Caddesi No.1 ve 848 adresinde olup tapunun 1533 ada, 8 parselindeki 81 m2’lik kargir Tarihi Altınpark Kahvehanesi tentesinin yasal olmayan yollarla kaldırtılması olayına yeniden geri dönecek olursak;
Bana soracak olursanız, böylelikle o muhteşem binanın ortaya çıkan dış cephesi ile binanın tarihi kimliğini daha rahat algılamaya ve bu kahvenin bulunduğu Altınpark‘ın önemini daha iyi kavramaya başladık.
Hoş, belediye başkanımız göreve geldiği ilk günlerde Altınpark‘ın ve çevresinin yeniden düzenlenmesi konusunda gönül okşayıcı sözler söyleyip ilk iş olarak çevre temizliği yaptırmış olsa da aradan geçen 2 yıl 5 ay 6 günlük süre içinde belediyenin İnternet sitesinde yayınlanan eski projeden (3) farklı yeni bir proje ortaya çıkmadı, tek bir çivi çakılmadı ve Altınpark eskisinden daha kötü bir hale geldi ve çevresindeki çocuk parkı yok edilerek yakındaki bir çay ocağının bahçesi haline geldi… Tabii ki çevresindeki çöp, moloz ve molozlar da cabası…
İzmir’in Kurtuluş Günü olan 9 Eylül 2026, Çarşamba günü Anafartalar Caddesi‘nden geçecek geçit alayı öncesinde Altınpark‘ta kahvaltı yapacak olan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay‘ın Konak Belediyesi‘nin yapamadıklarını görüp Altınpark ve çevresini yeniden eski haline döndürmesi dileğiyle…
Tarihi Altınpark Kahvehanesi’nin kaldırtılan tentesi ile birlikte 2007 yılına ait bir fotoğrafı, Kaynak: 2 Boyutlu İzmir
Tescilli Tarihi Altınpark Kıraathanesi’nin tenteleri söküldüğünde…
Tarihi Altınpark Kahvehanesi’nin yeri, Kaynak: İki Boyutlu İzmir
Ama gelin görün ki, aynı Konak Belediyesi ve onun devamlı gülümseyen belediye başkanı bugünlerde aklını Altınpark ile Alsancak‘ın kıpkısacık 1440 ve 1441 sokaklarındaki tentelere takmış olsa da Tarihi Abacıoğlu Hanı‘nda satın alarak edindikleri ve bu belediye başkanının döneminde “Mutluluk Kahvesi” adını verdikleri yere bırakın takılıp çıkarılabilir portatif tente yapmayı, sabit bir tente yaptırmakta beis görmüyor ve o hanın restorasyon projesine aykırı bir uygulama yaptığı halde bunu görmeyip; ayrıca, büyük bir karmaşa içindeki kendi sorumluluğu altındaki Havra Sokağı‘na girmeye cesaret edemeyip dişine uygun bulduğu Altınpark, Alsancak ve İkiçeşmelik esnafının, buralardaki işyeri sahiplerinin tenteleri ile uğraşıp gücünü göstermeye çalışıyor…
Oysa yapılması gereken vatandaşın tenteler konusunda yaptığı yanlışın belediye tarafından da yapılmaması, tescilli tarihi yapılarda bu hususa titizlikle uyulmasıdır.
Bir çifte standart uygulaması olarak tarihi ve tescilli Abacıoğlu Hanı’ndaki Konak Belediyesi’ne ait Mutluluk Kahvesi’ne sabit saçaklar yapmak….
ÖRNEK 4- Şehir içinde çalışması mümkün olmayan bir işletmeyi kapatmış gibi gösterip faaliyetine izin vermek…
Bir süre önce, daha doğrusu 18 Temmuz 2026 tarihinde, tapunun Kemeraltı, Güzelyurt mahallesi 199 ada, 116 parselinde kayıtlı olup adresi 926 sokak 9 ve 9/A kapı numarası olan kaçak hurda ve atık merkezine giden Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu‘nun gördüğü kötü manzara karşısında esip gürleyip ortalığın temizlenmesini istediğini öğrendiğimiz basına ve sosyal medyaya servis edilen videolarda belediye başkanının bu duruma yüksek sesle isyan ettiğine tanık olmuş ve bu işin geleceği ne olacak acaba diye merak etmiştik. O gün, belediye başkanının esip gürlediği hurda ve katı atık merkezinin kesin olarak kapatılıp söz konusu işyerinin boşaltıldığını düşünüp rahatlamıştık. Her ne kadar basında ve sosyal medyada kapısının mühürlendiğine dair bir fotoğrafa rastlamasak da belediye başkanının yüksek sesle dile getirdiği şikayetler nedeniyle bu işyerinin kapatıldığını düşünmüştük.
Ancak aradan çok kısa bir süre geçtikten sonra 29 Ağustos 2026 tarihinde o sokaktan geçtiğimde kapalı olduğunu umduğum işyerinin açık olduğunu, işyerinin kapalı olduğu izlenimi vermek için kapısının titizlikle kapalı tutulduğuna, aynı düzen ve pislikle çalıştığına, çalışması nedeniyle çevrede büyük hurda ve çöp birikintilerinin oluştuğuna, buradaki hurda ve atıkların transferi için 926 sokakla 922 sokağın kesiştiği köşede bir kamyonun bekletildiğine tanık oldum ve bunu her türlü tehlikeyi göze alarak çektiğim fotoğraflarla belgeledim. Benim fotoğraf çektiğimi gören çalışanlar her ne kadar bana uzaktan tepki gösterseler de bizim gördüklerimizi oradan gelip geçen belediye zabıtalarının da gördüğünü biliyor ve bundan sonraki süreçte cümle alemin bildiği bu gerçeğe son verilerek bu işyerinin şehir dışına çıkarılmasını diliyorum.
Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu‘nun 926 sokak teftişini ister kendisine ait Facebook hesabındaki linkten: https://www.facebook.com/reel/2433610867119436 ya da isterseniz aşağıdaki videodan izleyebilirsiniz…
“2400 yıldır burada çarşı var” ya da “En kadim merkez!” Tarih: 18 Temmuz 2026
926 ve 922 sokağın köşesinde hurda ve katı atık transferi için bekletilen kamyon… Tarih: 29 Ağustos 2026
Kapatıldığı iddia edilen ancak kapatılmayıp faaliyetine gizlice devam eden hurda ve katı atık merkezi: 926 Sokak, No. 9-9A, Tarih: 29 Ağustos 2026
Çevrede yaratılan kirlilik… Tarih: 29 Ağustos 2026
Hazırlanan tirit yemeğinin lezzetli olması için hayata geçirilebilecek öneriler…
Ferdi Zeyrek Gençlik Merkezi, Özel Medicana Hastanesi Parkı, Tarihi Altınpark Kahvehanesi, Abacıoğlu Han Mutluluk Kahvesi ve Kemeraltı 926 sokaktaki atık merkezi gibi örneklerden hareketle Konak Belediyesi‘ne ve onun başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu‘ya şu önerilerde bulunabilirim….
1. Lütfen işyeri tenteleri ya da işyeri kapatma gösterileri gibi küçük, önemsiz ve makyaj niteliğindeki işlerle değil komşu dediğiniz hemşeriler için sorun olan, onların ihtiyaç duyup talep ettiği şeyler konusunda icraatlar yapıp hizmetler üretin…
2. CİMER şikayetlerinin yurttaşa iletilmesinde yasalara aykırı davranmayıp şikayet edilen kişiye yazılı bildirim yapın, şikayet edilmeyen konular hakkında da şikayet varmış gibi davranarak bu tür konularda bilgi sahibi olmayan yurttaşlar üzerinde baskı kurmaya çalışmayın…
3. Vatandaşlardan istediğiniz şeyleri kendi işlerinizde, kendi uygulamalarınızda, kendi tesislerinizde de hayata geçirin ki bu tür konularda çifte standartlı davranmadığınızı gösterin…
4. Soruşturma ve tutuklamalar konusunda kendinizi güvenceye almak için tehlikeli, sakıncalı kişi ve kurumlarla açık ya da gizli işbirlikleri yapmaktan vazgeçin… Ne kadar bu konularda oldukça maharetli olsanız da bu durumun yarın öbür gün o kişi ve kurumların sizi ihbar edip yalancı ya da gizli tanıklıkla sizleri suçlayabileceğini, sizin aleyhinize şeyler söyleyebileceğinizi, ne kadar yetenekli olsanız da her zaman ve koşulda kırk tilkinin kırkının da kuyruğunu bağlayamayacağınızı da hesaba katın… Çünkü siyaset arkadan hançerlenmeye müsait ve uzun soluklu bir iştir…
5. Kemeraltı 926 sokakla Basmane 1308 sokak ve çevresindeki 1. ve 2. sınıf gayrisıhhi müessese niteliğindeki hurda ve katı atık toplama merkezlerinden şikayetçiymişsiniz ya da kapatmışsınız gibi davranmak yerine yetkilerinizi kullanıp onların şehir dışına çıkarılmasını sağlayın…
6. Yaptık dediğiniz şeyleri gerçekten yapın ki yasa dışı işlere göz yumduğunuz söylenmesin…
7. Kentteki hangi kaldırım işgalini bugüne kadar engellediniz veya aldığınız hangi imar kararıyla sorunları çözdünüz de şimdi İkiçeşmelik’deki spotçu esnafın işgallerini esnafa verilen geçici ruhsatları iptal etmek suretiyle imar uygulamalarıyla çözeceksiniz? Geçici süre belgelerini iptal etme tehdidiyle o bölgede hayata geçirilecek bir operasyon çerçevesinde kentin başka bölgelerindeki belgeler iptal edilmezken sırf bu bölgedeki esnafı zor duruma düşürmek amacıyla belgelerini iptal etmeye kalkmak mevzuatla belediyelere tanınan geçici ruhsat verme hakkının kötüye kullanılması anlamına gelecek, verilecek mahkeme kararları hem belediyeyi zor durumda bırakacak hem de bu bölgedeki belediye uygulamalarının uygulanamaz hale gelmesini sağlayacaktır. O nedenle bu tür büyük sorunları tek bir meclis kararıyla ya da çizeceğiniz herhangi bir planla çözme fikrinden vazgeçerek 1593 sayılı Belediye Yasası’nın 69. maddesi ile düzenlenen arsa ve konut ve işyeri üretme görevini üstlenmeli, imara aykırı binalarda faaliyette bulunan esnaflar için imara uygun işyerleri üretmelidir. Aksi takdirde alınan kararlar ve yapılacak uygulamalar, benzer örneklerini yakın zamanda Kemeraltı esnafında gördüğümüz toplumsal itiraz ve isyanlara yol açabilir…
8. Evet işyerlerinin görünümü, temizliği, açıp kapadığı tenteler ve gerçekleştirdiği kaldırım işgalleri önemli bir konudur ama o işyerlerinin bütün ekonomik sıkıntılara rağmen açık kalması, o işyerini çalıştıran esnafla çalışanlarının ekonomik refahı ve o refahın artması daha önemli bir konudur. O nedenle, esnafı ve işyeri sahiplerini zorlayacak, onlardan daha fazla harç ve ücret almayı hedefleyen günübirlik politika ve uygulamalar yerine esnafa destek olacak politikalar geliştirip uygulayın ki esnaf da sizi iyi bir komşu olarak kabul etsin…
Sonuç olarak, Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu‘nun göreve geldiği günden bu yana sürekli olarak komşuları için sade suya tirit yemekler hazırlamak yerine onların sağlıklı beslenmesini sağlayacak yemekler yapmaya başlaması gerektiğini düşünüyorum…
Son haftalarda, biraz da bilip isteyerek resim, şiir ve fotoğraf gibi sanatın farklı alanları üzerine paylaşımlar yapıp hem siyasi anlamda bu gergin, karmaşık ortamda sakinleşmeye hem de tatilde olan arkadaş ve dostlarımı sanatın gönül okşayan güzel duygularıyla mutlu etmeye çalıştım…
Oysa bu süre içinde, Mülkiye‘den mezun olduğum tarihin üzerinden tamı tamamına yarım asır; yani, 50 yıl geçmiş, üstüne üstlük lisans, lisansüstü ve doktora eğitimi sırasında Nermin Abadan Unat, Mümtaz Soysal, Muammer Aksoy, Ahmet Taner Kışlalı, Türker Alkan, Cevat Geray ve Ruşen Keleş gibi bu ülkede siyaset üzerine değerli görüşler üretip yayınlar yapmış; hatta, bizatihi parlamentoya girerek siyaset ve siyasetçinin nasıl olması gerektiğini somut olarak gösteren üstat hocalardan siyaset ve siyaset sosyolojisi üzerine dersler almış, Türkiye‘deki ilk kamuoyu yoklaması ekibinde yer almış ve böylelikle siyaset olgusunun bilimsel açıdan nasıl incelenip değerlendirilebileceğini öğrenmiş; ayrıca, 1999-2014 döneminde büyük boyutlu üç seçim kampanyasını yönetip 2001-2004 yılları arasında kamuoyu yoklamaları yapan bir şirketin üst düzey yöneticiliğini yapmış biri olarak son aylarda CHP ve dolayısıyla Yeni Parti cephesinde yaşananlar hakkında bir şeyler söyleyip bir şeyler yazmak ihtiyacını duymuştum.
1950’li yılların İzmir’i… Kaynak: İzmir Şehri İmar Komisyonu Raporu, 1951
Siyaset sosyolojisi dediğimiz bilim alanıyla ilgilenenlerin görevi…
Çünkü aldığım onca eğitim ve hayata geçirdiğim onca uygulama sonrasında bunu yapmak benim boynumun borcuydu.
Çünkü bilim insanı ya da iyi gazeteci olduklarına inanıp güvendiğim ve değer verdiğim birçok kişi adeta yankı odasına dönen bir ortamda devamlı kendi aralarında paslaşarak içlerindeki öfke ve kini kusmaya, bu ayrılıktan kaynaklanan sorunu kışkırtıp provoke etmeye, mezhepçilik yaparak olayı çarpıtmaya çalıştı. Şu an itibariyle ellerindeki mühimmatın miktarı azalmış olsa da salvolarını halen devam ettiriyorlar. Aynen son ABD-İran savaşında elindeki silah stoku azaldığı için attığı yalanların azalmaya başladığı Trump gibi…
Ben ise bu süreçte söyleyeceklerimin doğru, anlaşılır ve etkili olması için ortalığın durulmasını, taşan derelerin yatağına çekilmesini, her şeyin netleşip bu olumsuz, kötü sürecin belli bir aşamaya gelerek anlaşılır hale gelmesini bekliyorum.
Fakat bu arada o güne kadar güvenip inandığım; hatta kendisine kefil olduğum birçok ismi sosyal medya arkadaşlığından çıkararak bu tavırları nedeniyle artık onlarla bir ilişkim olmayacağını -ister fark etsinler, ister fark etmesinler- bitirmeye çalışıyorum…
Gündemdeki konu: Kavga eden taraflar, kışkırtanlar ve asıl kararı verecek olan tribünlerdeki izleyiciler…
Rekabeti, mücadeleyi çirkinleştirenler…
Çünkü onların etrafa yaymak istedikleri kötücül enerjilerin muhatabı olmak istemiyorum…
Çünkü benim onlardan beklediğim şey, bu kavgada hangi tarafı tutacakları değil; sahip oldukları bilgi, birikim, deneyim ve becerilerle bu karmaşa üzerine kafa yormaları ve yanlış yola girenlere aklın, bilimin ve doğrunun yolunu göstermeleri; yani, bir tür akil adam olmalarıydı…
Onlar ise kendilerine yakışacak böylesi bir tavrı bırakarak işi daha da kızıştırıp provoke etmeye; hatta, kötülük tohumlarını etrafa saçarcasına kara propaganda yaptılar, yapmaya devam ediyorlar… Aynen habis bir ur, kötülük yayan bir trol, bir savaş kışkırtıcısı gibi…
O isimler yarın öbür gün değişik nedenlerle ortadan kaybolup gitseler bile eminim ki, yaşanan kavganın tüm taraflarına yaptıkları kötülükler nedeniyle devamlı hatırlanıp anılacaklar…
Çünkü nehirler, çaylar, dereler ne kadar hırçın akarsa aksın ya da ne kadar taşarsa taşsın, yarın öbür gün felaket günleri geçtiğinde kendi yataklarına dönüp akmaya devam ederler ve her şey kendi rutini içine girer, iyilik yapan iyilikle, kötülük yapan da kötülükle anılır…
Oysa değişik akademik unvanlarla donanmış bu bilim insanlarının, aklı başında deneyimli gazetecilerin ya da görmüş geçirmiş siyasetçilerin böylesine çirkin bir ağız dalaşına girmeden, ortalığı bulandırmadan, insanları birbirine düşürmeden böylesi bir durumun niçin ortaya çıktığı konusuna odaklanıp nedenlerini araştırması, bu yanlışlıkların hangi yapılanma, düşünce, politika, strateji ve taktikten kaynaklandığını ortaya koyup tartışması, bu sonuçlar üzerinden çözüm odaklı öneriler geliştirmesi gerekirdi. Kendilerinden beklenen açıkçası buydu… Böylelikle geçen haftaki yazımda sözünü ettiğim ABXY oyunundaki hakemin devamlı kazanıp kavgaya tutuşan tarafların kaybetmesi gibi bir oyunun oynanmasını engelleyip tarafların birbirlerine anlayış ve saygı göstermelerini sağlayabilirlerdi.
Yıllarca gizlenip tesadüfen bulunan CHP belgeleri...
Tam bu düşünceler içinde çırpınırken bir akşam Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Cumhuriyet Arşivi‘nde yaptığım rutin taramalar sırasında büyük bir tesadüf eseri karşıma CHF/CHP ile ilgili 330 adet tarihi yazışma çıktı…
Hem de 8 Ocak 2024 tarihine kadar -hangi nedenle olduğunu bilmediğim bir şekilde- gizli tutulup aynı tarih, 97024 sayılı olurla gizli olmaktan çıkarılan 330 adet tarihi yazışma, 330 adet resmi belge…
13.08.1931-09.02.1951 döneminde Ankara‘daki CHF/CHP genel merkezi ile İzmir‘deki CHF/CHP İl Vilayet Heyeti Reisliği arasında gidip gelen ve gün yüzüne çıkmamış 330 adet tarihi yazışmayla inşa edilecek bucak, ocak ve halkodası hazırlanan proje raporları, metraj cetvelleri ve mimari çizimler ve partinin sahip olduğu gayrimenkulleri gösteren diğer belgeler…
İlk yaptığım iş, tabii ki İzmir olarak bilmediğimiz şeyleri bizlere anlatan bu oldukça ilginç belgeleri yıllarına ve konularına göre ayırıp ayrıntısı ile birlikte incelemek ve fihristini çıkarmak oldu…
Belge incelemesinin ilk sonuçları…
Bu şekilde karşıma çıkan bu belgeler, o günkü İzmir‘in merkezinde yer alan Dolaplıkuyu, Kahramanlar, Tepecik, Tilkilik, Pazaryeri, Turan, Çimentepe ve Bayraklı gibi bucaklarla (nahiye) Ödemiş/Birgi, Bayındır/Kalfa köyü, Dikili/Çandarlı, Aliağa, Çeşme, ve Seydiköy gibi -eski deyimiyle- kazalardaki parti merkezleriyle halk odalarının yapılması, onarılması, bu tür yapıların inşa edileceği arsaların kapatılan Türkocakları‘ndan devri ya da satın alınması, diğer yandan da partinin sahip olduğu gayrimenkullerle ilgiliydi.
Bu yazıları okuyup tasnif ederken Cumhuriyet Dönemi‘nin tek partili aşamasını oluşturan süreçte bugün “ilçe” adını verdiğimiz yönetim birimine “kaza”, ilçeye bağlı yönetim birimlerine sırasıyla “kurağı”, Latince‘deki “communis” ya da Fransızca‘daki “commune” sözcüğünden ilhamla “kanon”, “nahiye” ve “bucak” denildiğini, il ya da ilçe yönetim kurullarının da “ilyönkurul” ya da “kazayönkurul” adlandırıldığını öğrendim. Bu anlamda bugünkü Alsancak bölgesiyle Tilkilik ya da Dolaplıkuyu gibi bölgelerin o günlerde “kamun”, “kanon” ya da “bucak” olarak kabul gördüğünü anladım.
Şimdi o belgeleri yakın arkadaşlarımla birlikte tekrardan inceleyip yorumlamaya ve bu belgelerde adı geçen CHF/CHP binalarının yerini bulmaya, değişmiş olan tapu kayıtlarını öğrenmeye çalışıyorum… Belki böylelikle CHF/CHP binalarının İzmir içinde nerelerde bulunduğunu, parti binalarıyla halkodalarının yeri seçilirken nasıl bir seçim yapıldığını, bu tercihlerin iletişim ve örgütlenme üzerindeki etkisini anlayıp çözmeye çalışacağız… Belki de bu bilgileri dijital bir haritaya işleyerek CHF/CHP‘nin o tarihlerde nasıl bir örgütlenme ve iletişim ağı oluşturduğunu görmeye çalışacağız…
Daha önce Mason Locası’na aitken CHP tarafından satın alınan; ancak biriken borçlar nedeniyle 1950’de satılan Alsancak Bucak Merkezi ve Halkodası… Şimdi ise büyük bir tesadüf eseri olarak 862 sokakla Atatürk Bulvarı’nın bulunduğu bu köşede Büyük Mason Locası’nın kunt binası var…
CHP Alsancak Bucak Merkezi ve Halkodası… Kendi tarihini, geçmişini kültürel miras olarak koruyamayan bir siyasi parti…
CHP Alsancak Bucak Merkezi ve Halkodası… Bu mekanda kim bilir kimler konuştu, hangi tiyatro oyunları oynandı?
Bu belgelerin sahibi ne yaptı, ne yapıyor ve ne yapacak?
Ancak şu hususu baştan ifade etmeliyim ki, senelerden beri CHP‘li olmakla övünen, genel ve yerel seçimlerde devamlı olarak ve büyük çoğunlukla CHP‘yi seçen İzmir‘de 1930-1950 döneminde Kemeraltı Beyler sokağında olduğu söylenip elimdeki bu belgelere göre 11 odalı parti malı il merkezinin bugün hangi binaya tekabül ettiği, Demokrat Parti iktidara geldikten sonra Hazine‘ye devredilip 7 Şubat 1955 tarih, 4/4384 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile İzmir Gazeteciler Cemiyeti‘ne satılan 1227 ada, 10 parseldeki CHP binasının nerede olduğu bilinmediği gibi; Dr. Erkan Serçe‘nin 1996 tarihli doktora tezinden hareketle aynı tarihçiye İzmir Büyükşehir Belediyesi ‘nin 150 yıllık kurum tarihi yazdırılmakla birlikte, aynı belediyenin APİKAM kısa adıyla bilinen Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve MüzesiŞube Müdürlüğü ya da doğrudan doğruya CHP il örgütünün kendisi CHP İzmir örgütünün 1923 sonrasındaki tarihini ele alan herhangi bir çalışmayı yaptırmadığı; açıkçası, CHP‘nin, İzmir‘deki kendi tarihine sahip çıkmadığı anlaşılmaktadır.
CHP İzmir il örgütünün ve belediyelerinin kendi tarihlerine yönelik böylesi ilgisizliklerinin yanında sözünü ettiğim bu 222 belgeyi incelediğimde, 1931, 1932 ve 1933 gibi erken tarihlerde adeta sosyal devlet olmanın ön habercisi olarak kentteki dar gelirli işçilerle göçmenlerin yararlanması için kreş yapımlarının düşünülüp bunun içinde girişimlerde bulunulduğunu, bucak merkezi ya da halkodası olarak projesi hazırlanan binalarda daha fazla insanın gelmesi için açık ya da kapalı sinemalara yer verildiğini, yapılan her yapıda muhakkak bir kütüphanenin bulunduğunu ve buralardaki kitap alışverişleriyle ilgili istatistiklerin düzenli olarak tutulduğunu görmek benim için sürpriz niteliğindeki tespitlerdi.
Bu arada, -aynen şimdilerde olduğu gibi- CHF/CHP içinde şimdikilere benzer bazı garip olayların yaşandığını da belirleme imkanına kavuştum. Örneğin Seydiköy‘de emval-i metruke mallarının dağıtımından geriye kalan bir kahvehane binasının 1933 yılında CHF tarafından 6.000 liraya satın alınmasını sağlayacak bir ihalenin açılması için o zamanki CHF genel sekreteri Recep Peker imzasıyla Maliye Bakanı‘na ricada bulunulup bu rica üzerine ihale açılmasına rağmen Seydiköy‘deki CHF‘lilerin kendi aralarında para toplayamaması nedeniyle ihaleye katılan bucak başkanı Mehmet Tevfik‘in bu kahvehaneyi kendi parası ile aldığı ve aynı bucak başkanının bir süre sonra CHF adına tapuya kaydedilen arsanın kendi üzerine geçirilmesi için tapu dava açarak kazandığını belirledim. Böylelikle üst düzeyden gelip giden ricalar sayesinde bu arsayı adrese teslim suretiyle yapılan bir ihalede “kime niyet kime kısmet” ya da “ava giden avlanır” sözlerini doğrularcasına, muhtemelen malını mülkünü geride bırakmak zorunda kalan birine ait emval-i metrukeye haksız bir şekilde el konulması amacıyla yapılan bir operasyon CHF aleyhine sonuçlanmıştır…
İkinci bir örnek olarak, Tire Kazayönkurul Başkanı Giritli Ali‘nin Tire‘ye gelen Yunanlı turistlere işaret parmağı ile polisleri göstermesi nedeniyle arkadaşları tarafından “Yunan casusu” olarak suçlanıp yöneticilikten alındığını anlatmam gerekir. Tabii ki o tür arkadaşların şimdilerde yine kendi kankalarını, kendi yoldaşlarını ağızları köpürerek nasıl suçladıklarını bilip hatırlayarak…
İzmir CHF Tilkilik İdare Heyeti bandosu ile birlikte bayram kortejinde…
Hatası, sevabı ve yanlışlarıyla CHP…
Ama her şeyden önce tek parti iktidarının geçerli olduğu bu dönemde tek parti olmanın avantajını kullanmasını beklediğimiz CHF/CHP teşkilatlarının örgütlenme, yönetici sayı ve kalitesi, mali yapı ve üye sayısı itibariyle oldukça zayıf olduğunu, partinin il merkezindeki nispi gücüne karşılık taşra dediğimiz kaza ve bucaklarda neredeyse var olmadığını, üye sayılarını bile bilmediklerini, örgütlerin toplantı yapmadığını ve dolayısıyla karar almadığını, aidat toplamayıp belediyelerin sağladığı imkanlarla yetindiklerini, yazışmaların aylarca, yıllarca sürüncemede kaldığını, parti bürokrasisinin oldukça zayıf olduğunu, 1936 sonrasında partinin adeta devlete; yani valiliklere bağlanıp “devlet partisi” haline geldiğini gördüm.
Ayrıca bütün bu bilgileri Serap Tabak‘ın Toplumsal Tarih dergisinin 1995 Nisan ayına ait 16. sayısında yayınlanan “Serbest Cumhuriyet Fırkası Denemesinden Önce İzmir’de Cumhuriyet Halk Fırkası 1928-1930” başlıklı makalesiyle Fatih Selçuk‘un “Tek Parti Dönemi’nde İzmir’de Cumhuriyet Halk Partisi: Müfettişlik Raporları Üzerinden Yeni Bir Değerlendirme (1936-1937)” başlıklı makalesini; ayrıca Tülay Aydın‘ın 2018 tarihli “Tek Parti Döneminde CHP’nin Taşra Örgütlenmesi ve Merkez-Taşra İlişkileri (1935-1945)” isimli doktora tezini, Demet Öztekinli Vural‘ın 2017 tarihli “İzmir’de Cumhuriyet Halk Fırkası’nın Kuruluşu ve Teşkilatlanması (1923-1938)” isimli yüksek lisans tezi ile Zeynep Yılmaz‘ın 2019 tarihli “CHP Parti Müfettişlik Raporlarına Göre İzmir (1935-1950)” başlıklı yüksek lisans tezini okumaya başladığımda benim belgelere bakarak gördüğüm birçok hususun o bilimsel çalışmalarda da dile getirildiğini görmekle birlikte 9 Eylül 1923 tarihinde Mustafa Kemal Atatürk tarafından Ankara‘da kurulan Cumhuriyet Halk Fırkası ve dolayısıyla Cumhuriyet Halk Partisi‘nin 1923-2026 dönemindeki tüm İzmir tarihinin bilimsel boyutta ele alınıp incelenmediğini, o tarihlerde kullanılan il binası ile ilçe, bucak ve halkodası olarak kullanılan binaların nerede olduğunun bile bilinmediğini ve bunlara sahip çıkılmadığını fark ettim.
Oysa CHF/CHP binalarının kentin içindeki konumlarının bilinmesi, bu binalara kültürel miras olarak sahip çıkılıp korunması ve bu örgütlenme ağının CHF/CHP‘nin gelişimi açısından yorumlanabilir olması bizlere ne güzel fırsatlar sunar, yapılan doğru ve yanlışları tespit etmemizi ne kadar kolay yakalamamızı sağlardı…
Belki de böylelikle CHF/CHP‘nin geçmişteki tarihi üzerine yerleştireceğimiz günümüz CHP‘sini daha iyi anlamamız, yaşanan bu karmaşa ve kaosun nedenlerini daha rahat bulmamız, tartışıp öneriler geliştirmemiz mümkün olurdu…
Çünkü; “Futura dormit in occultis corridoribus praeteritorum!“;
yani “gelecek, geçmişin gizli kalmış koridorlarında uyur!“
Serbest Cumhuriyet Fırkası (SCF)’nın kurucusu Fethi Okyar’ın 5 Eylül 1930 tarihinde İzmir’e gelişinde onu karşılayan geniş kalabalıklar…
Kıssadan hisse adına uyarı ve öneriler;
Anlaşılan o ki, 2024 yılına kadar gizli tutulan 222 adet belgenin kaleme alındığı 1931-1951 tarihleri arasındaki 20 yıllık sürede önce Cumhuriyet Halk Fırkası, daha sonra Cumhuriyet Halk Partisi denilen siyasi yapılanma, yerel parti örgütlerinin 1936’da valilere bağlanması ile birlikte sahip olduğu örgütsel zayıflıklar nedeniyle adeta devleti “parti devleti” haline getirmek yerine devletin emrine girerek “devletin partisi” haline gelmiş, kent merkezinde bir ölçüde var olmakla birlikte İzmir‘in ilçe ve bucaklarında neredeyse yok hükmünde olan bir siyasi örgüt olarak karşımıza çıkmıştır.
Ama yine de İzmir‘deki CHF/CHP gerçeğinin tarihsel boyutta araştırılarak geçmişten gelen kusur ve kabahatlerle olumlu özelliklerin partinin yaşadığı tüm bölünme, ayrılıp başka bir partiye dönüşme, zayıflayıp etkisizleşme ve kapatılma olaylarındaki etkisinin ortaya konulması gerektiğini düşünüyorum. Bunun da bir tez, bir makale ya da bir proje boyutunda kişisel olarak değil kurumsal olarak ele alınması gerektiğini, geçmişi, bugünü ve geleceği ile birlikte CHP‘nin oluşturacağı disiplinlerarası bilim kurullarıyla hem genel merkez hem de yerel düzlemde kendi kurumsal tarihini yazdırmasını, ayrı bir CHP arşivi ile müzesinin oluşturulmasını öneriyorum.
Yoksa 1930’lı yıllarda yaşanan Serbest Cumhuriyet Fırkası ya da şimdilerde yaşanan Yeni Parti bölünmesi gibi büyük sorunlarda o sorunun nedeni, gelişimi ve sonuçları bilimsel yöntemlerle ortaya konulup irdelenemez ve adı ne olursa olsun her eski ya da yeni parti aynı dalgalanmaları, aynı bölünmeleri yaşar durur…
Aynı parti çatısı altında kalmayı tercih etseniz ya da ayrılıp geçmişe özlemle “yeni” adında bir parti de kursanız; böbürlenerek “kurucu parti” olduğunu söylediğiniz ya da “baba ocağı” olarak adlandırdığınız partinizin geçmişini, tarihini iyi bilip bunu bağımsız bilim insanlarından oluşan bir kurul eliyle kurum tarihinizi kaleme alıp düzenli bir CHP arşivi ile CHP müzesini düzenleyerek kendinize, üyelerinize, seçmenlerinize ve siz oy vermeseler bile tüm bir topluma anlatmak zorundasınız. Bunu yapmadığınız sürece ne siz kendinizi tanıyıp sorunlarınızı çözebilir ne de seçmen çoğunluğuna kendinizi anlatabilirsiniz…
Çünkü geçmişinden ders almayanlar ve o dersleri kulak ardı edenler gelecekte karşılarına çıkacak her şeyi hak ederler…
(1) Günver Güneş, “İzmir Türk Gençler Birliği Mahfeli-Tilkilik Türk Gençler Birliği ve Cumhuriyet Dönemi’nde İzmir’deki İlk Gençlik Dergisi – Türk Gençleri Dergisi”, Kebikeç/20, 2005, sh.91-107
Yararlanılan Kaynaklar
Serap Tabak, “Serbest Cumhuriyet Fırkası Denemesinden Önce İzmir’de Cumhuriyet Halk Fırkası 1928-1930″, Toplumsal Tarih, Nisan 1995, Sayı 16, sh.42-47.
Fatih Selçuk, “Tek Parti Dönemi’nde İzmir’de Cumhuriyet Halk Partisi: Müfettişlik Raporları Üzerinden Bir Değerlendirme (1936-1937)”, Uluslararası Tarih Araştırmaları Dergisi, Cilt 8, Sayı 2, 31 Aralık 2024, sh. 105-154.
Tülay Aydın, “Tek Parti Döneminde CHP’nin Taşra Örgütlenmesi ve Merkez-Taşra İlişkileri (1935-1945)”, Yayınlanmamış doktora tezi, 2018.
Demet Öztekinli Vural, “İzmir’de Cumhuriyet Halk Fırkası’nın Kuruluşu ve Teşkilatlanması (1923-1938)”, Yayınlanmamış yüksek lisans tezi, 2017.
Zeynep Yılmaz, “CHP Parti Müfettişlik Raporlarına Göre İzmir (1935-1950)”, Yayınlanmamış yüksek lisans tezi, 2019.
Günver Güneş, “İzmir Türk Gençler Birliği Mahfeli-Tilkilik Türk Gençler Birliği ve Cumhuriyet Dönemi’nde İzmir’deki İlk Gençlik Dergisi – Türk Gençleri Dergisi”, Kebikeç/20, 2005, sh.91-107.
İzmir‘deki yaşamımın ilk yıllarında; 1999’un Şubat ayı ile 2002’nin Nisan ayı arasındaki 3 yıl 2 aylık sürede önce Prometheus İnsan Kaynakları Danışmanlığı, sonrasında da ND Danışmanlık şirketlerinde Mülkiyeli arkadaşım Nihat Demirkol ile birlikte çalışarak hakkında hiçbir bilgi ve deneyim sahibi olmadığım ve çoğu aile şirketi olup kurumsallaşamamış İzmir ve Ege Bölgesi‘nin özel şirketleri, holdingleri ve patronlarıyla tanıştım.
Bu süre içinde belirttiğim kurum ve kuruluşlara insan kaynakları, yönetim ve eğitim danışmanlığı boyutunda yardımcı oluyor, kurum içi sorunların çözümünü kolaylaştırıyorduk. Böylelikle sevgili hocam Prof. Dr. Mübeccel Belik Kıray‘ın 1972 tarihli “Örgütleşemeyen Kent İzmir” kitabına konu olan İzmir‘in bir türlü sanayi kenti olamaması halinin sonuçlarını yakından görüyor, aile içi ilişkiler nedeniyle kurumsallaşamayan ve İstanbul ya da yabancı sermayenin taşeronu olmak için can atan İzmir sermayesinin özelliklerini öğreniyordum.
Yaptığımız çalışmalardan biri de, özgün formatında yapılan arama konferanslarının kolaylaştırıcılığını gerçekleştirmekti. Üst yönetimi ya işletmede ya da bir konaklama tesisinde iki gün süreyle bir araya getirerek kurumun geçmişi ve bugünü boyutunda geleceğine dair hedef ve amaçların belirlenmesine yardımcı oluyor, kurum kültürünü oluşturan gelenekselleşmiş tutum ve davranışları belirlemeye çalışıyor ve bütün bunları dikkate alarak geleceğe yönelik öngörülerde bulunup öneriler geliştiriyorduk.
Bu sırada iki günlük sıkıcı bir çalışmayı renklendirmek ve kurum içi ilişkilerde büyük bir sorun olan yıkıcı rekabet ve çatışmanın düzeyini belirlemek amacıyla “ABXY oyunu” adını verdiğimiz bir takım oyunu oynuyorduk.
Bu amaçla tüm katılımcıların kendi aralarında gönüllü olarak iki ayrı gruba ayrılmasını istiyor ve her bir grubun kendisine bir isim vermesini isteyerek birbirlerinden ayrı mekanlarda oturmasını sağlıyorduk.
Oyun, üç taraf oynanıyordu: Gönüllü olarak bir araya gelenlerin oluşturduğu birinci ve ikinci grupla iki farklı mekandaki gruplar arasındaki iletişimi sağlayacak biz eğitim danışmanları; yani “hakemler”…. Ayrıca her bir takımın kendi içinden oyunun farklı aşamalarında diğer grup temsilcisiyle görüşecek bir temsilci seçmesini istiyorduk…
Oyunun esası, oyun öncesinde takımlara verilen 13 ayrı pusulanın üstüne 13 ayrı kez birinci takım için “a” ya da “b”, ikinci takım için “x” ya da “z” seçeneklerinden birinin yazılması ve bu şekilde yazılmış pusulaların hakemler tarafından diğer takıma iletilmesi ilkesine dayanıyordu…
Böylelikle oyunun 13 ayrı karar aşamasında birinci ve ikinci takımların aldıkları kararlar üzerinden kendilerine eksi ya da artı puanlar verilmekte; böylelikle, oyunun sonunda en fazla puanı alan takım oyunu kazanmaktaydı… “a”, “b”, “x” ve “y” seçeneklerinin “ax“, “ay”, “bx” ve “by” şeklinde ortaya çıkan bileşimi karşılığında verilen puanlar ise şu şekildeydi:
A + X = (+ 3) (Birinci ve ikinci takımların her birine) A + Y = Birinci takıma (+ 6), İkinci takıma (- 6)
B + X = Birinci takıma (- 6), ikinci takıma (+ 6) B + Y = Birinci ve ikinci takıma (- 3)
Ayrıca takımlara oyunun beşinci karar aşamasında alınan puanın (+) ya da (-) olmasına göre 2 katı, 11 ve 13. karar aşamalarında da alınan puanın (+) ya da (-) olmasına göre alınan puanın karesi miktarında puan verilmekte; böylelikle, oyunun kazanan ve kaybedeni belirlenmekteydi…
Takımlar oyunun ilk 3, 5 ve 6. karar aşamalarından sonra temsilcileri eliyle birbirleriyle görüşüp ortak kararlar alabiliyorlardı.
Sonuçta yine aynı oyunun kurallarına göre her iki grup da (+ 40) puanın üzerine çıkarsa, hakemin payını paylaşmakta, İki grup da (+ 40)’ın altında eşit ve pozitif puana sahipse, paylarının ½’sini geri almakta, bir grup diğerinden fazla pozitif puana sahipse, diğer grubun payını hakemle birlikte almakta, her iki grup da sıfır veya negatif puanda ise ortaya konan ödülün tamamını hakem kazanıyordu…
Buraya kadar çok masum bir oyunu şirket ve holdinglerin üst düzey yöneticilerine oynatıp onların eğlenmesini sağladığımız sanılabilir…
Oysa durum hiç de öyle değildi… Çünkü böylesi bir oyunu oynatarak o şirket ya holdingin kurum kültürü içinde rekabetin ne anlama geldiğini, bu çekişme ve yarışın kurallara dayanıp dayanmadığını ya da vahşi, kırıp dökücü bir düzeyde olup olmadığını belirleyip ölçmek isterdik… Tribünlerdeki holigan rekabetinin şirket kültürüne ne ölçüde yansıdığını görmek isterdik…
Ve çoğu kez o yıkıcı, bölücü rekabet daha grupların oluşması aşamasında ortaya çıkıyor, şirket içindeki mevcut iletişimsizlik ya da çatışmalar grupların ayrılması sırasında ortaya çıkıyor, kurum içi rekabet grupları oyun grubu olarak kendini tekrarlıyordu…
Buna bir de grupların kazanmasına ya da kaybetmesine odaklı bir rekabet eklenince gruplar arasındaki rekabet vur-kır-dök-öldür boyutuna geliyor, kurumun ortak amaçları ve etik kuralları unutuluyordu.
Hiç unutmam, bir keresinde kurduğumuz iki ayrı grubun oyunun asıl amacından haberdar olmadıkları aşamada her iki gruptaki yöneticilerden sorumlu olan üst yöneticiyi oyun dışına alarak oyunu izlemesini ve oyunun temel amacını anlamasını arzulamış ve gruplar arasındaki rekabetin doruklara çıktığı bir anda “haydi Berrin Hanım, siz de oyuna katılabilirsiniz” dediğimde o deminden beri yanımda durup oyunun asıl amacını anlayıp daha mutedil bir tutum beklediğim Berrin Hanım‘ın adeta bir kaplan gibi davrandığına, grup oyuncularını daha saldırgan olmaya yüreklendirdiğine tanık olmuş ve açıkçası hayal kırıklığına uğramıştım…
Oysa oyunun temel amacı böylesine yıkıcı, kırıcı, dökücü vahşi rekabet yerine önceden hep birlikte belirlenip kabullenilen kurallara, özellikle de o kurumun ortak amacına hizmet eden kurallara ve etik değerlere dikkat edilmesini, bireysel rekabet yerine kurumsal rekabete dikkati çekmek, böylesine bir rekabetin gerçekleşmesi durumunda maçı rakibin kazanacağını göstermekti…
Böylesi bir sonucu ise şu sıralar dikkatli bir şekilde kullanmaya çalıştığım Claude isimli yapay zeka uygulamasının bu oyun için dile getirdiği ifadelerle dile getirebiliriz:
“Gruplar birbirini yıpratırken, asıl kazanan aradaki hakem olur.”
“Kural tanımaz rekabetin sonunda ipi göğüsleyen taraf, iki grup değil hakemdir.”
“Taraflar birbirine girerken, oyunun kazananı üçüncü taraf olan hakemdir.”
“Vahşi rekabetin görünmeyen galibi, iki grup arasında gidip gelen hakemdir.”
“Gruplar çatışmanın içinde kaybolurken süreci yöneten üçüncü taraf kazanır.”
“Aslında bu oyunda kazanan, rekabet edenler değil, rekabetten beslenen aracı figürdür.”
“İki taraf birbirini tüketirken, kazanan aradaki sessiz hakemdir.”
“Rekabetin ateşi yükseldikçe, zaferi kazanan üçüncü el olur.”
“Tarafların kavgası, hakemin zaferine dönüşür.”
“Savaş, her iki tarafın da kaybettiği bir oyundur.”
Sonuç niyetine;
Bugün sizlere yıllar öncesinde şirket ve holdinglerdeki rekabet kültürünün ne düzeyde olduğunu belirlemek amacıyla oynattığımız eski bir takım oyununu, sanki bu oyunu sizlere de oynatacakmış gibi niye böylesine ayrıntılı olarak anlattım dersiniz?
Yıkıcı ve vahşi rekabetin olduğu yerde kazananın rakip; yani oyunumuzdaki “hakem” olduğunu niye söyleyip durdum?
Yoksa benim bu oyunumu şu günlerde bana ihtiyaç duymadan ve sonucunu düşünmeden oynuyor musunuz?
Ortalığı karıştırmak isteyenlerin sahanın içinden ya da kenarından büyük hırs ve kötü niyetle dile getirdikleriyle, her gün her gün yazılı ve görsel medyada ya da sosyal medyada yazıp çizip söylediklerimizle o vahşi ve yıkıcı rekabeti körüklüyor, içinden çıkılmaz hale mi getiriyoruz yoksa?
Yoksa bu oyunu bizler her gün oynuyor muyuz?
Oyunun sonunda kimin kazandığını düşünüyor muyuz ve bunun farkında mıyız?
Karşıyaka Belediyesi‘ne ait Hamza Rüstem Fotoğraf Müzesi‘nin belediyece kapatılması olayına gerek İzmir‘deki gerekse diğer kentlerdeki anlı şanlı fotoğraf dernekleriyle fotoğraf sanatçılarından ve kendisini “fotoğrafçı” olarak takdim edip ekmek parasını fotoğraftan çıkaranların sosyal medyada kaleme aldıkları bir iki cılız paylaşım dışında tek bir ses çıkarmadığı bu günlerde fotoğraftan söz etmek ne ölçüde doğrudur bilmiyorum; ama, bugün size Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonu (TFSF)‘nun 2020 yılında gündeme getirdiği “hayattan fotoğraf hikayeleri” projesinden söz ederek söz konusu federasyon kapsamındaki 33 fotoğraf derneğine üye fotoğrafçıların 10 ana, 86 alt tema altında ortaya koyduğu 1.041 adet fotoğraf hakkındaki görüş, düşünce ve önerilerimi paylaşmak istiyorum.
Ama ondan önce, 1928-1940 döneminde Lucien Vogel tarafından Fransa‘da yayınlanan VUDergisi, daha sonra 1936 yılında yayınlanmaya başlayıp foto muhabirlerinin dergisi olarak ünlenen Life Magazine Dergisi‘nin gündeme getirdiği bu uygulama ülkemizde Şevket Rado tarafından 1956-1992 döneminde yayınlanıp çocukluk ve gençlik döneminde ailece abone olup İran Şahı‘nın eşi Farah Diba‘dan, yine aynı şahın çocuk vermiyor gerekçesi ile boşadığı Mahzun Prenses Süreyya‘dan haberdar olduğumuz HayatMecmuası tarafından ülkemize taşındığını ifade etmeliyim.
Türkiye’de 6 Nisan 1956’da Life Dergisi’nin adını örnek alarak yayına başlayan HayatMecmuası‘nın o tarihlerde yayın yapan gazete ve dergilerin aksine güçlü bir fotoğrafçı kadrosu vardı ve matbaası kaliteli fotoğraflar basabilecek ileri tekniğe sahipti. Ancak yayın hayatı boyunca dünyada ve memlekette olup bitenlerin sadece görünen yanlarıyla ilgilenerek sadece “spot haber” ve “cemiyet” fotoğrafları yayınlamakla yetindi. Batıdaki benzerlerinin yaptığı gibi, ele aldığı konuya derinlemesine bakabilen, meselenin görsel analizini yapabilen ve fotoğrafçının tanıklığını yaratıcı bir fotografik hikaye haline getirebilen metinli haberleri izleyiciye ulaştıran bir gelenek yaratamadı.
1928-1956 tarihleri arasındaki dönemde fotoğrafın sinemayı ya da gelişmekte olan televizyonu çağrıştırırcasına bir hikaye anlatıcısı olarak kullanıldığı bu uygulamada gerçek dünyadaki olaylar, toplumsal sorun ve değişimler çekilen fotoğraflarla bir belgesel tadında anlatılır. Bir aile ya da kişinin sabahtan akşama kadar devam eden normal, kurgulanmamış kendiliğinden gelişen günlük yaşamının dile getirildiği böylesi bir anlatıda fotoğraf karesine giren insan ya da toplumların gelişip birbirlerinden farklılaşmaları sergilenerek bunun duyumsanması istenir. Böylelikle hem kişisel hem de kolektif toplumsal hafıza bir seri fotoğraf ile sergilenmiş olur.
Tam da bu tarihlerde dünyaca ünlü İngiliz yazar Virginia Woolf‘ün bir kadının sadece bir günlük parti hazırlığıyla sokak yürüyüşlerini bilinç akışı tekniğiyle zihinsel bir detaya dönüştürdüğü 1925 tarihli Mrs. Dalloway isimli romanı ile diğer bir İrlandalı yazar James Joyce‘un 1922 yılında yayınlanan ünlü romanı Ulyses de bu tekniğin aynı tarihlerde bir edebiyat türü olarak romanda uygulanmış örnekleridir.
Bir kişinin, ailenin ya da onları çevreleyen toplumun yaşadıklarıyla yaşamlarındaki değişimi en iyi şekilde hepimizin evindeki aile albümlerinden izlesek de fotoğrafçının bir kişi, bir aile, bir grup ya da topluluğun hikayesini önceden hiçbir kurgu yapmaksızın dile getirmeye çalışması gerçekte yüz yüze yapılan geleneksel röportajın fotoğrafa yansıtılmış halidir. Bunun bir adım ötesinde ise hepimizin bir dönemler müptelası olduğu fotoromanlar ve fotoromanları yayınlayan -yine- Hayat Mecmuası karşımıza çıkar.
Bu vesileyle bir süredir eski eşya satıcılarından bulduğu fotoğraflar üzerinden fotoğraflarda gördüğü kişiler arasındaki ilişkileri bir arkeolog titizliğiyle araştırıp gerçek aile hikayelerini keşfedip bu hikayeleri ailenin aranıp bulunan bireyleri üzerinden günümüze taşıyıp canlandıran Facebook‘taki Sahibini Arayan Fotoğraflar sayfasının sahibi sevgili İlhan Arga‘ya da koskocaman bir selam yollamaktan kendimi alamıyorum…
Anlatmaya çalıştığım bütün bu bilgiler çerçevesinde Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonu‘nun 2018-2020 döneminde kadınları, engellileri, sanatçıları, emekçileri, LGBTİ bireyleri, doğal yaşamı ve benzerlerini 10 ana ve 86 alt tema çerçevesinde ele alan toplam 1.041 adet fotoğraf üzerinden geliştirdiği “Memleketimden Görsel Hikayeler” (Visual Stories From My Hometown) isimli projede yer alan fotoğrafları kendi bağlamları içinde söz konusu federasyonun web sayfasında görebileceğinizi düşünüyorum. (https://mgh.tfsf.org.tr)
Editörlüğünü Özcan Yurdalan, Aykan Özener ve Yusuf Aslan‘ın, proje koordinatörlüklerini ise Sefa Ulukan ile Ünal Özfuçucu‘nun yaptığı bu proje kapsamında sergilenen toplam 1.041 fotoğrafın arasında fotoğraf sanatı açısından çok değerli eserler bulunmakla birlikte kanaatime göre bilinen bir hikayeyi fotoğraflarla anlatma çabası nedeniyle anlatının bağlacı olarak kullanılan çoğu fotoğrafın fotoğraf sanatı açısından aranan estetik ve teknik özellikleri taşımadığı kanaatindeyim.
Ayrıca proje kapsamında 10 ana, 86 adet alt tema kullanılmasına karşın bu temalar altında düzenlenen başlıkların toplumca bilinen ve diğer yarışma ya da çalışmalar kapsamında sıklıkla ele alınan konulardan oluştuğu, Vu ya da Life dergilerinde olduğu gibi toplumun bilmeyip merak ettiği, fotoğrafa baktığında yeni bilgiler edindiği, haber değeri itibariyle çarpıcı, etkileyici; hatta şok edici başlıklardan oluşmadığını düşünüyorum.
O nedenle 1-14 arasında fotoğraftan oluşan her bir fotoğraf setindeki tüm fotoğrafları paylaşmak yerine bu 1.041 fotoğraf arasında diğerlerine göre daha iyi, daha etkileyici, daha çarpıcı, hikayeyi asıl anlatan olanları seçerek bunlar için yazılan hikayeleri paylaşmayı tercih ettim.
Şimdi isterseniz çalışma kapsamında ele alınan 10 tema ile bu temalar altında ele alınan 86 temayı sıralayalım:
Şimdi gelelim seri fotoğraflar içinden benim seçtiklerime ve onların hikayelerine…
I- TOPLULUKLARA BAKAN HİKAYELER
A) KHK’dan Kültürhane’ye
İzmir Akdeniz Akademisi Akademi Kurulu üyesi ve KHK mağduru sevgili arkadaşım Ulaş Bayraktar… Onun sayesinde ünlü ressam Gustav Klimt’in Viyana Üniversitesi için yaptığı üç resmin; “Felsefe”, “Tıp” ve “Hukuk” isimli tavan resimlerinin hangi koşullarda yapıldığını ve yok oluş hikayesini öğrenmiştim… Fotoğraf: A. Öner Kurt
HİKAYESİ: “Mersin Üniversitesinde görev yaparken “Bu suça ortak olmayacağız!” başlığıyla yayınlanan bildiriye imza attıkları gerekçesiyle bir gecede işsiz kalan üç akademisyen, yaşamlarını sürdürebilmek amacıyla Kültürhaneyi kurdular.
Serdar Ulaş Bayraktar, Ayşe Gül Yılgör, Galip Deniz Altınay ve onlara katılan barış gönüllüsü feminist Nalan Turgutlu Bilgin tarafından kurulan Kültürhane’yi birçok insan maddi, manevi dayanışmasıyla destekledi. Kültürhane, kafe, kütüphane ve etkinlik mekanı olarak çalışmaya başladı. Kısa sürede her yaştan insanların kendini ait hissettiği bir kültür, eğitim ve yaratı alanı olarak başka bir dünyanın mümkün olduğuna dair ipuçları verdi.”
B) Boyoz’un İzmir’i
Fotoğraf: Arzu Altıer, Ahmet Serdar Turan
HİKAYESİ: “Farklı kültürlerin yaşadığı İzmir’de boyoz sadece ortak bir kültürün ürünü değil, bir tutkudur. İspanyolca’da küçük somun anlamına gelen ’bollos’15. yy. da İspanya’dan İzmir’e göç eden Sefarad Musevileri’nin birlikte getirdikleri lezzetli bir atıştırmalık. Boyoz İzmir’e geldikten sonra bir dönem Basmane’deki Musevi evlerinde yapılan bir tür sebzeli çörek olarak kalmış. 1940’lı yıllarda Avram Usta boyozu ticari bir ürüne dönüştürmüş. Fırınlardaki Türk ustalar ise daha seri ve ince açılan ‘Balkan açkısı’ hamur tekniğini uygulayarak günümüzdeki yeni biçimini ve tadını kazandırmışlar.”
C) Kimsenin Hatırlamadığı Sessiz Bir Şarkı
Fotoğraf: Nimet Gönenç Çınaroğlu
HİKAYESİ: “Babası, dedesi, dedesinin dedesi ve onun da dedesi gibi Sarkis Teke de Talaslı. İlk nefesini çektiği yer burası, dedesinden sürgün hikayeleri dinlediği, yollarda ölüp gidenleri düşündüğü yer burası. Talas. Sarkis’in dedesi Zimbad Bey, Balkan Harbi gazisi. Dokuz yıl askerlik yapmış, dizindeki mermi yarasıyla evine dönmüş. 1915’te “asker ailelerine dokunulmayacak” diyen kanundan faydalanarak Talas’ta kalabilmişler.
1957 doğumlu Sarkis’in gençliği zor koşullarda geçmiş. Kaybedeceği bir şey kalmayınca sarılmış bıçağa. “Kabadayı demek mafya demek değil” diyor. Haksızlık etmek için değil, haksızlığa uğramamak için… Sarkis bir dönem İstanbul’da da yaşamış ama hep doğup büyüdüğü yere, Talas’a ait kalmış. İçinde kimsenin bilmediği sessiz bir şarkıyla…”
D) 4-148
Eski adıyla “Cibin“, yeni adıyla “Saylakkaya“, bir dönem Kemeraltı’nda “Ayzeradant” (Sahleray dilinde Bilgelik Tapınağı) isimli sanat galerisini açıp işleten üretken sanatçı sevgili Nihat Özdal’ın; ayrıca, bildiğim kadarıyla Ermeni asıllı Sabiha Gökçen’in köyüdür. Fotoğraf: Raziye Köksal Kartal, Emel Karakozak, Tuncay Doğruluk.
HİKAYESİ: “Saylakkaya (Cibin), Şanlıurfa Halfeti’ye bağlı bir köy. 1915 yılında tehcir kararıyla birlikte bu köyde yaşayan Ermeniler evlerini terk ederek Halep civarına gitmek zorunda kalırlar. Yolun zorluklarını ve tehlikelerini gören bazı aileler kızlarını güvendikleri Müslüman komşularına emanet ederler. Yaklaşık otuz kadar Ermeni kızı Cibin’de büyür ve Müslüman erkeklerle evlendirilir. Şu an bu kızlardan hiçbiri hayatta değil ancak çocuklarının ve torunlarının bazıları Cibin’de yaşamaya devam ediyor. Bugünkü Saylakkayalılardan birçoğunun annesi, büyük annesi Ermeni ve bunu açıkça ifade ediyorlar.
Hakob Grigoryan Ermenistan’da yaşayan Cibin kökenli bir Ermeni. 52 yaşında, evli, iki çocuğu var. Hakob Grigoryan Türkçe biliyor, Erivan’daki stüdyosunda düğün, vaftiz, doğum günü fotoğrafları çekiyor.
Dedesinden dolayı geçmişe ve Cibin’e büyük ilgi duyan Hakob Bey 2018 yılı Ekim ayında “emanet kızlar”ın çocukları ve torunlarıyla geçmişin izlerini sürmek için Cibin’e gitti. Ailesini hatırlayanlarla görüştü ve anılarını kaydetti.
Biz de onun hikayesini Cibin’de ve Ermenistan’da izlerken geçmişteki acıların halklar arasındaki diyaloğa engel olmadığını gördük.“
II- SANATLI HAYATLAR
A) Başlangıç Parmaklar
Fotoğraf: Özgür Yurdusev
HİKAYESİ: “Ali Şentürk Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Heykel Bölümünü bitirmiş. Aynı yıl aynı okul ve bölümde yüksek lisans yapmış. Ankara’da yaşıyor. ODTÜ Müzik ve Güzel Sanatlar Bölümünde heykel dersleri veriyor.
ODTÜ ve evinin salonunu dönüştürdüğü atölyesinden bizlere hiç fark etmediğimiz kelimeleri gönderiyor. Parmak izi gibi işliyor içinden geçenleri, ince ince.“
B) Hayatın Provası
Fotoğraf: Jülide Fırat
HİKAYESİ: “İlker Erçman, altı yıl önce İstanbul’dan Bodrum’a gelip yerleşmiş bir tiyatro insanı. Yirmi yıldır çocuklara, gençlere ve yetişkinlere drama dersleri veriyor, oyunlar sahneliyor. Oğlum Ege de dört yaşından beri onun öğrencisi. Altı yıl boyunca aksatmadan drama derslerine katıldı, oyunlarda rol aldı. Bu sayede son yıllarda tiyatro ve İlker hayatımızın parçası oldu.
İlker’e göre drama eğitimi çocukları daha yaratıcı kılıyor, fikir sahibi olmalarını sağlıyor, vizyonlarını genişletiyor, yaratıcı bireyler olarak hayata hazırlanmalarını sağlıyor. İlker, bu sayede çocukların konuşan, sorgulayan bireyler olacaklarını söylüyor.
Yaratıcı drama eğitiminin pedagojik temelleri 1982’de Prof. Dr. İnci San ile tiyatro sanatçısı Tamer Levent tarafından atılmış. MEB 2000 yılında drama derslerini 4. sınıftan 8. sınıfa kadar seçmeli ders olarak koymuş. Drama, 2007 yılında ilköğretim ders programlarına da seçmeli ders olarak girmiş. Şu anda ise devlet okullarının müfredatında böyle bir seçmeli ders yok.
İlker’in hikayesinde tanıklık ettiğim bu süreci anlatmaya çalıştım. Drama-çocuk-tiyatro ilişkisini yıllardır sürdüren İlker’in tutku ve heyecanını fotoğraflarla görünür hale getirmek istedim.
III- HAYATA KARIŞAN HİKAYELER
A) Bayram’ın Ocağı
Fotoğraf: Yusra Seven
HİKAYESİ: “Bayram Deder yıllar önce memleketi Mardin‘den İzmir Kadifekale’ye taşınır. İlkokul mezunudur. Hiçbir işte uzun süre çalışamaz, bir mesleği ve birikimi yoktur. Yedi yıl cezaevinde kalır. Çıktıktan sonra da bir iş bulamaz ve tarihi Kadifekale’de derme çatma bir çay ocağı açar.
Mahallede görüp aşık olduğu Emine ile evlenirler. Oğulları Eyüp ve Emir doğar.
Bayram her sabah çay ocağını kurmak için Kadifekale’den geçerken mahallesinin kentsel dönüşümle ortadan kalkmasını izler.“
VII- DEĞİŞENLERE BAKANLAR
A) Sümerbank’ın Çığlığı
Fotoğraf: M. Turhan Keskin
HİKAYESİ: “Genç cumhuriyetin ekonomik kalkınma için başlattığı ilk projelerden biri Nazilli Sümerbank Basma Fabrikasıdır.
SSCB’den karşılığı narenciye olarak ödenmek üzere alınan 7 milyon TL krediyle kurulan Fabrikada 120 kadar Sovyet mühendis ve montör çalışır.
Birinci 5 yıllık kalkınma planında yer alan Fabrikada üretim 9 Ekim 1937 tarihinde başlar.
Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası çağdaş bir üretim modeline sahiptir. Araştırma laboratuvarları, okulu, hastanesi, kreşi, sosyal tesisleri, sanat ve spor imkanları vardır. Çalışanların ekonomik ve sosyal hakları oldukça iyidir. İşçilere her yıl ürettikleri mamullerden verilir.
Fabrika açıldıktan bir yıl sonra 8,5 milyon metre basma üretmiştir. Yıllarca kadın, erkek, çocuk herkes bu fabrikada üretilen rengarenk basmalardan dikilmiş elbiseler, entariler giyer.
Zaman içinde fabrika değişen koşullara uygun biçimde yenilenmez, üretim düşer ve özelleştirme furyası başlayınca da elden çıkarılır. Daha sonra, çeşitli teşvikler verilmesine rağmen, küresel ekonominin dayattığı rekabet koşulları aleyhine işler.
Fabrikanın basma üretimi 2002 yılında 2,3 milyon metreye düşer. 31 Temmuz 2003’te zarar ettiği gerekçesiyle kapatılır, 66 yıl süren üretim serüveni son bulur.
Makinaların çoğu hurda niyetine satılır, kalanlar çürümeye terk edilir.
Buna rağmen bugün bile Fabrikada bir sanayi müzesini donatacak değerde birçok malzeme, makina ve doküman kenarda köşede atılmış vaziyette duruyor.
Şevket Süreyya Aydemir, Nazilli Basma Fabrikasının açılışında makinaların sesini dinleyen Atatürk’ün “İşte bu musikidir, sanayinin musikisi.” dediğini aktarır.
“Sanayinin musikisi”, 67 yıl sonra artık sessiz bir çığlığa dönmüştür.“
VIII- EMEK HİKAYELERİ
A) Lagün Parmaklıkları
Fotoğraf: İbrahim Şan Yödek
HİKAYESİ: “Çukurova Dalyanı, Adana’nın Yumurtalık Lagünü’nde denize açılan ağzında kilometrelerce uzanan kamış setlerden oluşur.
Akdeniz balıkları yumurtlama öncesinde yemlenmek için bu Lagüne girerler. Kaptan Fethi Aydan ve ekibindeki Hüseyin Aydan, Muhsin Aydan ile Ömer Yıldırım için de yoğun çalışma günleri bu dönemde başlar. Karada hazırladıkları onar metre uzunlukta yüz elli kilo ağırlıktaki kamış parmaklıkları dalyan ağzına sererler.
Bu parmaklıklar üremek için açık denize çıkmak isteyen balıkları hapseder. Balıklarla birlikte beş adam da aylarca lagün parmaklıklarının arkasında kalır.
Karada ve deniz içindeki hat boyunda birer kulübeleri vardır. Lagün parmaklıklarını döşedikten sonra deniz içindeki hat boyu kulübesine yerleşirler. Oldukça sağlıksız ve ağır koşullarda gece gündüz çalışırlar. Sürekli lagün parmaklıklarını kontrol eder, gerekli müdahaleleri yapar ve avlanırlar.
Beş ay süren bu dönemin ardından şubat yaklaşırken kamış setler sökülür. Balıklar açık denize kavuşurken dalyan adamları da evlerinin yolunu tutar.“
IX- TOPRAĞIN SESİ
A) Doğaya Dönüş
Bir tanıdık tarım dostu: Abdullah Aysu… Fotoğraf: Gülgün Taşkın, Elif Kaya, İlknur Gülle
HİKAYESİ: “Dünyanın birçok yerinde uzun süredir GDO’lu ve hibrit tohumlarla üretim yapılıyor. Tarlalarda tarım ilaçlarının kullanılması insan sağlığını olumsuz etkilerken doğal dengeyi de bozuyor.
Doğal dengeyi yeniden kurmak, toprak verimliliğini sürdürebilmek, temiz tarım ürünleriyle daha çok kişinin tanışmasını sağlamak ve gelecek nesillere sağlıklı bir doğa bırakabilmek için alternatif tarım uygulamalarının ve yerel tohum derneklerinin faaliyetleri büyük önem taşıyor.
Yerel Tohum Derneği’nin Marmaris Temsilciliği bölgede sağlıklı ve sürdürülebilir tarımın yaygınlaşması için çalışan, yerel tohumların korunmasını hedefleyen, üreticileri bir araya getiren ve Yerel Tohum Temiz Gıda Pazarı’nı proje olarak önüne koyan bir kuruluş.
Derneğin geniş bir çalışma alanı var. Faaliyetlerine dernek temsilcileri Pınar Ünlü, Sema Güner, Güzin Şahin Görgülü, Oya İşleyen ve Tuğçe Kalkus’un yanı sıra çok sayıda gönüllü katılıyor.“
Sonuç yerine;
Kısa adları AFAD, ANFAD, BANFAD, BASAF, E-FOT, FOTOGEN, FOTOFORUM, FSK, GAFSAD, İFSAK, İFOD, KASK, KONFAD, MFD ve ZEYFOD olan 15 fotoğraf kulübünün oluşturduğu Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonu‘nun 20. yüzyılın ilk yarısında geçerli olan kişisel ya da toplumsal bir hikayeyi fotoğraflarla anlatma uygulamasını bugüne taşırken sinema ve televizyonla sosyal medya ve yapay zekanın gelişip fotoröportajı çekici olmaktan çıkardığı 21. yüzyılın koşul ve olanakları ile kısıtlılıklarının dikkate alınmadığı “Memleketimden Görsel Hikayeler” isimli proje çalışmasının fotoğraflarını izlerken aynı anda İzmir‘de bir fotoğraf müzesinin kapatıldığını aklımızda tutarak değerlendirmenizi diler, keşke bu temalar arasına bir de fotoğraf müzesinin kapatılış hikayesi eklenseydi diyerek dile getirmeye çalıştığım bir hayıflanmayı eklemek isterim…
Şu sıralarda bir endüstriyel miras ürünü olarak sabunun İzmir‘deki tarihi ile bunun insan, hayvan ve bitki sağlığıyla ilişkisi çerçevesinde İzmir‘deki hamam, hastane, karantina ve tebhirhane gibi tarihi yapıların; ayrıca, alkol ve kolonya gibi diğer temizlik malzemelerinin geçmişi ile ilgili yoğun bir çalışmanın içine girdiğimi ifade etmek isterim.
“Çankırı Çarşısı No. 1 ve 6. Hafif zeytinyağı içeren özel saf sabun üreticisi. 1876 Atina Olimpiyatları’nda ilk gümüş madalya. Zeytinyağı vb. tüccarı. Komiser.“
Uzun bir çalışma süresini kapsayacak böylesi bir gayretin içine neden girdiğimi soracak olursanız, bu nedenleri birbirinden farklı beş madde halinde sıralayabilirim:
1) “Emeğin miras hakkı” anlayışından hareketle 2025 yılı Nisan ayından bu yana İzmir Liman Arkası Bölgesi‘nde “Daraağaç’ı hatırlıyor ve unutmuyorum!” başlığıyla yürüttüğüm çalışmalar sırasında karşıma daha önceden bilmediğim yeni sabun fabrikalarıyla zeytinyağı ve sabun fabrikalarında kullanılan büyük kazanları üreten Demosthenis Issigonis‘e ait döküm fabrikası hakkında yeni bilgilere ulaşmış olmam,
2) Yakın zaman önce bir vakıf malı olduğu için İzmir Vakıflar Bölge Müdürlüğü‘ne devredilen Namazgah Hamamı‘nın 2019 yılında İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından Artı 3 Mimarlık bürosuna yaptırılan restorasyonunda tarihi bir hamamın geleneksel çalışma sistemi dikkate alınmayıp hamama ısıtma amacıyla doğal gazın bağlanması suretiyle o yapının bundan böyle klasik Osmanlı tarzı bir hamam olarak kullanılır olmaktan çıkarılması,
3) 2025 yılı içinde Basmane, Anafartalar Caddesi üstündeki Kıllıoğlu Hacı İbrahim Vakfı Hamamı‘nın bir “Osmanlı Hamamı” olarak bilinen tarihi kimliği ve bir vakıf malı olması nedeniyle İzmir Vakıflar Bölge Müdürlüğü‘ne devredilme riski dikkate alınmaksızın Konak Belediyesi tarafından İzmir Valiliği Yatırımları İzleme Koordinasyon Başkanlığı (YİKOB)‘ndaki Emlak Vergisi Fonu‘ndan alınan milyonlarca liranın harcanması suretiyle tarihi geçmişi ve kimliği dikkate alınmaksızın metal yoğun bir şekilde restore edilmesi,
4) İlk kez 2015 yılında, o tarihlerde Konak Belediyesi ARGE Müdürü olarak görev yapan sevgili dostum mimar Mihriban Yanık ve yıkım firması sahibi Gencol Özbüker ile birlikte içine girip tüm bölüm ve katlarını dolaşarak tanıştığım, ayrıca sağa sola saçılmış değerli tarihi Marsilya kiremitlerini elime alıp incelediğim; ancak, o tarihten 2026’ya kadar devam eden uzun bir süreçte koruma adına etrafı çelik perdelerle çevrelenerek adeta teslim alınan yapıya önünden her geçişte büyük bir saygıyla selam veriyor, tarihi yapının bu büyük ilgisizlik ve sevgisizlik sonucunda ne zaman tam anlamıyla yıkılacağını merak ediyordum.
Bu tarihi yapı en nihayetinde 5 Mayıs 2026 tarihinde yapılan ihale çerçevesinde Konak Belediyesi‘nin İzmir Valiliği Yatırımları İzleme Koordinasyon Başkanlığı (YİKOB)‘ndaki emlak vergisi fonundan aldığı kamu kaynaklarıyla “Hamdi Dalan Sabun Müzesi” olarak restore edilmeye başlandı ve Dalan ailesi mensuplarının da yer aldığı görkemli bir törenle restorasyonuna başlandı. Ancak söz konusu törende yapılan konuşmalarla gazete ve sosyal medyaya servis edilen haberleri okuduğumuzda Konak Belediyesi‘nin bir zamanlar Paleologos ailesi ile onu izleyen Aydınlı Ömer Muharrem firmasınca kullanılan 863 ve 864 sokakların kesiştiği köşedeki bu tarihi sabunhane binasını sadece Dalan ailesiyle ilişkilendirdiğini, binanın Dalanlar öncesindeki 16. yüzyıla kadar uzanan uzun ve zengin tarihi ile ilgilenmediğini anladım.
Çünkü Dalan ailesiyle ilgili anıları daha önceden okuduğum için firma kurucusu Hamdi Dalan‘ın üvey babası ile birlikte bir süre bu binadaki Ömer Muharrem Sabun Fabrikası‘nda işçi olarak çalıştığını, binayı ancak burada kullanılan geleneksel sabun teknolojisinin terkedilip daha büyük boyutlu sınai üretime geçilen 1960’lı yılların başında satın aldığını biliyordum. o nedenle binanın sadece 1961 sonrasındaki tarihinin Hamdi Dalan boyutunda ticari bir şirketle ilişkilendirilip daha zengin olan 100 yıllık tarihi geçmişin dikkate alınmadığını gösteren bu restorasyon ve müze kurma girişiminin nedenini düşündüğümde ise bunun sadece ve sadece Dalan firmasının ürettiği malların KemeraltıÇarşısı gibi kentin en büyük ve önemli ticari merkezindeki reklamı, tanıtımı ve daha fazla satılması açısından önemli olduğunu düşündüm.
5) Tarihi boyunca büyük salgınlarla boğuşup büyük nüfus kayıplarına uğrayan İzmir‘de insan, hayvan ve bitki sağlığı konusunu sabunu, zeytinyağını, hamamı, karantina hizmetlerini, “Uyuz Hamamı” da denilen tebhirhaneyi, hastaneyi ve diğer temizlik malzemelerinin bütününde göremeyip ve bunları birbirleriyle ilişkilendirmeyip sabunun İzmir tarihini sadece Dalan sabunları üzerinden ele alarak asıl sabun üretici ve tüccarlarına haksızlık yapılması.
Sabunun İzmir tarihine dair: Boğos Tatikyan’dan sabun ve yağ satan Yahudiler, Ömer Muharrem antetli haberleşme evrakı ve İzmir’e özgü “Garantile” damgasını yiyen sabunlar…
Söz konusu tarihi yapıların tahsis şekli, restorasyon ve kullanım şekli ile karşılaşılabilecek olası riskler konusundaki görüş, düşünce, eleştiri ve endişelerimi ifade ederek bunun bir sonucu olarak önereceğim çözüm yolları konusunda bilgi vermeden önce sabunun İzmir‘in 19-20. yüzyıllardaki tarihi içindeki yeri ve önemi ile ilgili olarak yaptığım çalışmanın ilk bilgilerini sizlerle paylaşmak isterim:
Baştan belirtmeliyim ki, bütün bu bilgileri, Garanti Bankası‘na ait SALT Araştırma arşivindeki 1854-1948 dönemine ait binlerce sayfalık 48 adet tarihi ticaret yıllığındaki bilgilerle Charles Edward Goad‘a ait 1905 yılı sigorta planlarının (10) ve (11) numaralı paftalarını ayrıntılı bir şekilde tek tek inceleyerek edindim.
İğneyle kuyu kazmak tabirini haklı çıkarak şekilde 19 ve 20. yüzyılları kapsayan aşağı yukarı 100 yıllık bir dönemde farklı firma ve kişilere ait bu yıllıklarda yer alan İzmir‘le ilgili bölümleri bir köşeye ayırıp her bir bölümdeki sabun üreticileri ile tüccarları ortaya çıkarmak oldukça vaktimi aldı. Böylelikle İzmir‘deki hangi sabun imalatçısı ya da tüccarının o tarihlerde hangi adreste bulunduğunu öğrenip faaliyette oldukları yerleri 1905 yılı sigorta paftalarında aradığımda adeta o sabunhaneyi ziyaret edip sahipleriyle tanışmış, orada çalışan işçilerle sohbet etmiş gibi sevindiğimi hissettim. Tabii ki, Goad tarafından sigorta riski görülmeyen Darağaç, Mersinli gibi bölge ve mahallelerin planları elimde olmadığı için onların yerini tespit etmem mümkün olmadı.
İnanmayacaksınız ama bu sayede Kemeraltı Çarşısı‘nda sabun imal eden toplam 11 sabunhanenin yerini öğrenip biri sokak, diğeri de cadde olmak üzere iki adet Sabunhane adını almış işlek yolun olduğunu fark etmiş oldum. Hem de hiç ummadığım yerlerde…
G. E. Goad’ın 1905 tarihli sigorta planlarının (10) ve (11) numaralı paftalarında bulunan 11 adet sabun fabrikasının yeri… İşaretlemede kullanılan rakamlar aşağıdaki sıralamadaki rakamlarla aynıdır…
1. Tarihi Ali Paşa Caddesi (863 sokak) ile Mekteb sokağın (864) kesiştiği köşede yer alıp bugün Hamdi Dalan Sabun Müzesi adıyla restore edilmekte olup Paleologos Kardeşler‘e ait sabun fabrikası,
2. Tarihi Gözlemeciler Çarşısı (876 sokak) içindeki Alexandros Isrek‘a ait sabun fabrikası,
3. Tarihi Keten Çarşısı (866 sokak) içindeki sabun fabrikası,
4. Tarihi Taşçılar Çarşısı (871 sokak) içindeki Abdulkadir Efendi‘ye ait sabun fabrikası,
5. Tarihi Vakıf Hoca Sokak (865 sokak) içindeki Paleologos Kardeşler‘e ait ikinci sabun fabrikası,
6. Tarihi Vakıf Hoca sokak (865) ile Sabunhane sokağın (867) sokağın köşesinde kalıp şimdilerde mülkiyet sahibi mimar Salih Seymen tarafından restore edilen binada faaliyette bulunan Katzanopoulos‘a ait sabun fabrikası,
7. Tarihi Vakıf Hoca sokak (865) içindeki K. Sepetçioğlu‘na ait sabun fabrikası,
8. Kemahlı İbrahim Efendi‘ye ait Kemahlı Han‘ın yanındaki K. Sepetçioğlu‘na ait sabun fabrikası,
9. Tarihi Kemeraltı Caddesi (Anafartalar) üstünde ve Başoturak (Başdurak) Camii‘nin kuzeydoğusundaki Christos Pavlidis‘e ait sabun fabrikası,
10. Kestanepazarı Camii‘nin güneybatısındaki Sandıkçılar Çarşısı‘ndaki (878 sokak) P. Ksanthopoulos‘a ait sabun fabrikası,
11. Tarihi Çekmececiler Çarşısı‘ndaki (892 sokak) Aristidis Kyriakides‘e ait sabun fabrikası.
Cumhuriyet öncesinde Kemeraltı dışındaki tek sabun fabrikası ise Darağaç bölgesinde önce A. Petit, daha sonra Louis Cousinery tarafından işletilen bu fabrika sonraları Şark Sanayi işletmesine dönüşerek İzmir‘in en büyük ve önemli dokuma tesislerinden biri haline gelmiştir. Cumhuriyet döneminde ortaya çıkan ikinci bir sabun fabrikası ise muhtemel bir Yahudi olan Politi Robeno‘ya ait Mersinli-Bornova Caddesi No.9-13’de bulunan fabrikadır.
1882-1948 dönemi ticaret yıllıklarına göre İzmir‘de sabun üretimi ve satışı yapan kişi sayısı toplam (73) olup bunların çoğunluğu Cumhuriyet öncesinde Rumlardan, sonrasında ise Müslüman Türk ve Yahudilerden oluşmuştur.
Bazı İzmirli sabun üreticilerinin 1881-1948 döneminde faaliyette oldukları yıllar…
Cumhuriyet öncesinde çoğunluğunu Rum üretici ve tüccarların oluşturduğu isimler arasında Hacı Ali, Baltacılar Çarşısı‘ndaki Tahsin Efendi ile Taşçılar Çarşısı‘ndaki Abdülkadir Efendi gibi tek tük Müslüman Türklere ve tek Ermeni üretici olarak da Agop Alpiar‘a rastlanmaktadır.
Bu sabun üreticilerinin büyüklük ve süreklilik itibariyle önde gelenleri ise İzmir‘de, özellikle de Küçük Menderes Havzası‘ndaki geniş tarım arazileriyle ve Kraemer Palas gibi değerli gayrimenkulleriyle tanınan Seydiköylü Rum Fotiadis ailesiyle asıl üretim merkezleri Urla olan Paleologos ailesidir.
Fotiadis ailesi bu işe 1869 yılında kurduğu şirketle Keresteciler Caddesi (871 sokak) No. 65 adresindeki fabrikada başlamış ve sonrasında kurulan fabrikaları Joseph, Basille ve Constantine Fotiadis tarafından yönetilmiştir. Bugün Hamdi Dalan Sabun Fabrikası adıyla restore edilmekte olan binayı uzun yıllar kullanıp sonrasında Aydınlı Ömer Muharrem‘e satan Paleologoslar (Nicholas, Pericles, Konstantin, Michel) ise 1881’den 1921’e kadar birden fazla fabrikada yürüttükleri sabun üretimi ile İzmir‘in önde gelen sabun üreticisi ve tüccarlarından biri olmuştur.
Cumhuriyet sonrasında ise ortaya Yahudi ve Müslüman Türk üretici ve tüccarlar çıkar. Aydınlı Ömer Muharrem, muhtemelen Aşkenaz Yahudisi olan İstanbul merkezli Lipowitz Kardeşler, Ali Muhsin Kibar ve en nihayetinde Körfez’in kıyısındaki Turyağ fabrikasının sabunları ortaya çıkar. Ancak 2. Dünya Savaşı’nın zorlu koşulları ve Varlık Vergisi gibi ayrımcı politikalar sonucunda Yahudi üreticiler sabun piyasasından çekilmek zorunda kalır ve tüm üretim/satış Müslüman Türklerin eline geçer… Böylelikle İzmir’deki sabun da uluslaşma süreci ile birlikte Türkleşip Müslümanlaşmıştır…
Hele ki aradan uzun yıllar geçmiş olmasına karşın Türkiye‘nin 2025 yılı itibariyle sabunun da dahil olduğu temizlik ürünleri için 626 Milyon dolar ithalat yaptığını dikkate aldığımızda… (7)
Hamdi Dalan Sabun Müzesi Restorasyonu…
Gelelim bugün kentin içindeki tek sabun fabrikası olarak bilinen ve yakın zamanda başlayan restorasyonunun bitişiyle birlikte Hamdi Dalan Sabun Müzesi adıyla kullanılacak tarihi yapının geçmişine…
Konak Belediyesi‘nin Dalan ailesi ile yaptığı protokol çerçevesinde binayı 29 yıl gibi oldukça kısa bir süre kullanma koşuluyla restore etmeye başladığı, tapunun Ahmetağa mahallesi 227 ada, 7 parseliyle Konak mahallesi 864 sokak No.6-8 adresindeki 366 metrekarelik parseldeki yapı, Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu (GEEAYK)‘nun 20.6.1981 tarih, 2954 sayılı ve Tabiat ve Kültür Varlıkları Yüksek Kurulu (TKVYK)‘nun 17.7.1987 tarih, 3509 sayılı kararları ile tescillenip koruma altına alınmış olup George Edward Goad tarafından 1905 yılında hazırlanan İzmir sigorta planlarının 11. paftasında Paleologos Kardeşler tarafından işletilen bir sabun fabrikası olarak işaretlenmiştir. (1)
O nedenle İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait İzmir Visit isimli turizm portalında belirtildiği gibi buradaki sabun fabrikası 1941 yılında Hamdi Dalan tarafından kurulmamış; aksine, Hamdi Dalan 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bu binada sürdürülmekte olan sabun üretimini, binayı satın aldığı 1961 yılından başlayarak sürdürmüştür. (2)
Diğer yandan İnternetteki Dalan Kimya Endüstri Anonim Şirketi‘ne ait web sayfasının “Hikayemiz – Tarihçe” bölümünde firmanın kurucusu Hamdi Dalan‘ın bu işe ilk kez 1941 yılında İzmir Agora Namazgah semtinde başladığı belirtilmekle birlikte (3) hem bu ilk üretim mekanının bugün nerede olduğu belirtilmemekte, hem de aile üyeleri Akın Dalan ve Dide Dalan tarafından yapılan yayın ve söyleşilerde Hamdi Dalan‘ın aynı binadaki Ömer Muharrem‘e ait tarihi sabunhane binasında üvey babası ile birlikte işçi olarak çalıştığı, 1961 yılında söz konusu fabrikanın iş göremez hale gelmesi üzerine binayı Ömer Muharrem firmasından satın alarak işe başladığı anlatılmaktadır. (4) (5)
İşte o nedenle İzmir‘deki sabun tarihini yeniden ve doğru bilgilerle yazılarak Hamdi Dalan‘a mutena bir yer verme yanlışından vazgeçilmeli, söz konusu binaya bu tür yanlış ve çarpıtılmış bilgiler nedeniyle Hamdi Dalan Sabun Müzesi yerine İzmir Sabun Müzesi adı verilmelidir.
Sabunun İzmir‘deki macerasına ait bütün bu bilgileri 1881-1948 yılları arasında farklı kişi ve kurumlarca bazı yıllarda düzenli, bazı yıllarda da aralıklarla yayınlanan ve Annuail Orient olarak adlandırılan Osmanlı ile diğer Ortadoğu ülkelerinde faaliyette bulunan firmaların tanıtımını yapmak amacıyla yayınlanan ticaret yıllıklarından edindiğimi dikkate almanızı rica edeceğim.
Bunun dışında ayrıca, İzmir‘de şu anda faaliyette bulunan Ticaret Odası, Ticaret Borsası gibi kurumların arşivlerinde o dönemlere ait herhangi bir bilgi ve belgenin bulunmadığını, o nedenle bu fabrikaların ne miktarda üretim yaptıklarına, ürettikleri sabunun ne kadarının satıldığına, yurtdışından ne miktarda sabun ithal edildiğine ve benzerlerine ilişkin üretim ve ticaretle ilgili bilgi ve istatistiklere ulaşmanın mümkün olmadığını ifade etmek zorundayım… Ancak 2012 yılında yapılmış bir araştırma sayesinde 1 okka sabunun İzmir’deki satış fiyatının 1. Dünya Savaşı sırasında nasıl arttığını sizlere aktarmak isterim:
Temmuz 1914’de 7, Ocak 1917’de 32, Eylül 1917’de 75, Ocak 1918’de 140 ,Eylül 1918’de 140 kuruş… Yani 4 yıl içinde % 2000’lik bir artış ve kuvvetle muhtemel bütün arayışlara rağmen zor bulunan kıt bir mal!!! (6)
Konuya daha geniş bir açıdan bakabilmek…
Zeytin, zeytinyağı, sabun üretim ve ticareti açısından böylesine zengin bir kentte bugüne kadar sevgili Levent Köstem tarafından açılan Urla‘daki Zeytinyağı Müzesi dışında insan, hayvan ve bitki sağlığını bir bütün halinde; yani, zeytin-zeytinyağı-sabun-hamam-karantina-tebhirhane-salgın hastalıklar-sanitasyon-hastane kavramlarının bütünlüğü içinde ele alan bir girişim olmamış, İzmir‘de İzmir‘le ilgisi ve tarihi bir geçmişi olmayan maske ve radyo müzesi gibi yerler açılmasına rağmen İzmir‘i İzmir yapan bu temel mal ve hizmetler konusunda hiç kimse kılını kıpırdatmamıştır.
Şimdi ise 19. yüzyılın ikinci yarısında yapıldığı bilinen; ancak son yıllardaki ihmalkarlık nedeniyle adeta yok olmakta olan tarihi sabunhane binasında 1961’den sonra faaliyet gösteren bir sabun firma ve markasının ilk kurucusunun adıyla restorasyon yapılarak Hamdi Dalan Sabun Müzesi adıyla anılacağı söylenmekte ve böylelikle Dalan marka sabunlarla diğer ürünlerin Kemeraltı Çarşısı gibi merkezi ve kalabalık bir ortamda reklam, tanıtım, satış ve pazarlamasına belediye eliyle katkıda bulunulmaktadır.
Bu bağlamda İzmir‘deki hiçbir kamu kurumu ve özel şahsın elinde, TCDD 3. Bölge Müdürlüğü‘ne ait TCDD İzmir Müzesi‘ndeki tıbbi malzemeler ve sevgili dostum Orhan Beşikçi‘nin sık sık sözünü ettiği “Doktor Vagonu” ile eski adıyla Memleket Hastanesi, yeni adıyla İzmir Atatürk Eğitim Hastanesi‘ndeki sayılı tıbbi malzeme dışında İzmir‘deki insan, hayvan ve bitki sağlığı ile hijyenin tarihsel geçmişini kapsayan ciddi bir koleksiyon mevcut olmadığı halde; bir kısım belediye görevlisinin “hadi gidelim müze açalım” hevesi ve “İzmir’deki antikacıları ve koleksiyoncuları dolaşıp alışveriş yaparak müzeyi dolduralım” heyecanıyla yaptıkları bu tür girişimlerin kamu yararından çok özel çıkarlara hizmet ettiğine inanıyorum.(8)
O nedenle halen restore edilmekte olan tarihi binanın yukarıdaki görselde de belirtildiği gibi “Konak Belediyesi Hamdi Dalan Sabun Müzesi” adıyla düzenlenmesi durumunda sadece Dalan Sabun Fabrikası olarak kullanıldığı 1961 sonrası için değil, aynı zamanda 19 ve 20. yüzyıllar İzmir‘inde bu binada sırasıyla sabun üreten Nicholas Paleologos ile Ömer Muharrem ile İzmir‘deki diğer sabun fabrikalarının da dikkate alınması ve sabun dışında sabunla bağlantılı “zeytin”, “zeytinyağı”, “kostik”, “hamam”, “tebhirhane”, “karantina”, “hastane”, “salgınlar”, “bulaşıcı hastalıklar”, “hayvan” ve “bitki sağlığı” gibi konularla; hatta, Polonya‘nın Bydgoszcz kentindeki Museum of Soap and History of Dirt Müzesi gibi sabunun ortadan kaldırdığı kirin oluşum ve giderilmesi konusuyla ilişkilendirilerek bu bütünlüğe kavuşturulması yerinde olacaktır.
Tarihi bir binanın önceki sahiplerini dikkate almayıp; hatta, onları yok sayarak son sahibi ve onun ismi/markası öne çıkarılarak restore edilmesi, aynen Havra Sokağı‘ndaki Politi Şaraphane‘sinin binaya daha sonra uygun görülen daha yeni ve daha kısa bir süre kullanılan “Akıncı Pasajı” adıyla restore edilmesinde olduğu gibi kültürel ayrımcılık ve asimilasyondan başka bir şey değildir…
Bütün bu bilgi, değerlendirme ve yorumların özet ve sonucu olarak;
📌Sabun, İzmir‘ endüstri ve ticaret tarihi açısından çok önemli bir tüketim malıdır.
📌O nedenle İzmir‘deki sabun üretim ve ticaret önemli tarihi aktörleri barındıran zengin bir kaynaktır ve sadece 1961 sonraki üretim-satış faaliyetleri açısından düşünülüp bu zengin geçmiş görmezden gelinemez.
📌İzmir‘in sabun tarihi bütün gerçekleri ile yazılıp belgelenmelidir.
📌Ayrıca İzmir‘de sabun tarihi ile ilgili bir sergi ya da müze düzenleneceği zaman bu çalışma sabun tarihinin her dönem ve aktörünü temsil edecek şekilde ve İzmir‘e özgü üç boyutlu nesnelerle görsellerin bir bütünlük içinde kullanılması suretiyle yapılmalı ve bunun için sağdaki soldaki antikacılarla koleksiyonculardan malzeme toplamak yerine önceden kamusal zengin bir koleksiyonun oluşturulması gerekmektedir…
📌İzmir‘in sabun tarihi ile ilgili bir sergi ya da müze düzenleneceği zaman konuya insan, hayvan ve bitki sağlığını esas alan daha geniş bir açıdan bakılarak ve çalışmanın odağına sabunun konulması suretiyle sabunun ilgili olduğu hamam, karantina, tebhirhane, hastane, sanitasyon ve diğer temizlik malzemeleri gibi alanların da dikkate alınması sağlanmalıdır.
(4) İbrahim Mert Öztürk, Hamdi Dalan ve Dalan Sabun Fabrikası, Bilkent Üniversitesi, 2023
(5) Dide Dalan, Babalar Sabun Kokar, Görsel Basım, İzmir-2006.
(6) Filiz Çolak, “İşgal yıllarında İzmir iktisadi bölgesinde fiyat hareketleri”, Turkish Studies – International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, Volume 7/4, Fall 2012, p. 1269-1280, ANKARA-TURKEY
Toplumla ilgili her bilgi asıl olarak kamusal; yani kamuya aittir.
O nedenle, kamuya ait her türlü bilginin kamu yararı çerçevesinde şeffaf bir şekilde yeniden dönüp dolaşıp kamuya ulaşabilmesi için karşılık düşünülmeksizin herkese ulaşması gerekir…
Hele ki kamu kaynaklarının kullanımı suretiyle elde edilen her tür ve düzeydeki kamusal bilginin…
“Yan cebe koymak”
Örneğin üniversite öğrencilerinin kamu kaynaklarını kullanarak yaptıkları yüksek lisans ve doktora tezlerinin başarılı olması durumunda bu başarı, bir kamu kurumu olan üniversite tarafından öğrenciye verilen kamusal bir unvanla; yani “master”, “Dr.” ya da “PhD” unvanlarıyla ödüllendiriliyorsa bu tezlerin kamuya açıklanması, tez sahipleri tarafından yayından alıkonulmaması gerekir. Çünkü kamu kaynaklarını kullanarak ve her biri kamu görevlisi olan hocalarından destek alarak başarılı bir tez yazmışlarsa şayet bunun karşılığını zaten kamu tarafından kendilerine verilen unvanları alıp isimlerinin başına yerleştirdiklerinde ve bu unvanlar sayesinde başka birçok işte başarıya ulaştıklarında alacaklardır.
Yine aynı durum, üniversite öğretim üyelerinin üniversitelerdeki döner sermayeler ya da TUBİTAK, Avrupa Birliği, kalkınma ajansları ve benzerlerinden aldıkları fonlarla yürüttükleri araştırma projeleri için de geçerlidir. Çünkü üniversite öğretim üyeleri; kendi uzmanlık alanlarında bilimsel araştırmalar yapmak, lisans ve lisansüstü düzeyindeki öğrencilere ders verip onları yetiştirmek ve akademik dünyaya veya topluma yönelik danışmanlık ve hizmet görevlerini yerine getirmekle yükümlü olan akademisyenler; yani, kamu kaynaklarını kullanan ve kamu gücüne sahip kamu görevlileridir.
İşte o nedenle, üniversitelerde çalışan akademisyenlerin çalıştıkları kamu kurumlarında kamu kaynaklarını kullanarak yaptıkları çalışmalarda ya da üniversitelerden izin alarak üniversite dışında yapacakları tüm araştırma çalışmalarından bir bedel, bir karşılık almaması, kamusal bir hizmeti ticarileştirmemesi gerektiğini düşünüyorum. Hele ki çevremdeki çoğu öğretim üyesinin unvanları öğretim görevlisinden profesöre doğru yükseldikçe artan ücretleri çerçevesinde fatura ya da makbuz vermeksizin veya imza atmaksızın aldıklarıyla ya da bir “kazan-kazan” harikası olarak icat edilip hem üniversiteye hem de kendilerine büyük kazançlar sağlayan döner sermaye organizasyonlarıyla bilimin ticaretini yapan zengin bir tacire dönüştüklerini gördükçe…
Buna bir de üniversiteler; yani kamu kaynakları üzerinden bilgi üretmesi beklenen kurumlarda yapılan her düzeydeki araştırmaları üniversite ya da özel yayınevlerinin yayını olarak satılmasını, üniversite mensubu olmadığımız için eski tarihli tezlere ulaşamadığımızı; hatta, Ege Üniversitesi Kütüphanesi girişinde yaşadığım gibi sade bir yurttaş olarak kütüphaneye alınmadığı, üniversitelerce kamu kaynaklarının kullanımı suretiyle abone olunan yerli ve yabancı dijital veri tabanlarına bunun kaynağını sağlayan kamunun bir bireyi olarak ulaşamadığımı da eklersek üniversitelerce bilgi üretimi ve yayını konusundaki sorunun ne kadar büyük ve vahim olduğunu daha iyi anlarız.
Tabii ki, bu bağlamda üniversitelerdeki kamu görevlilerini; yani, akademisyenleri sadece öğrencilere ders veren insanlar olarak görmeyip onların ayrıca bilimsel çalışmalar yapmaları gerektiğini, sadece öğrenci ile uğraşanların bilimsel anlamda akademisyen niteliğinde olmayıp birer “okutman” olacaklarını, onlara bir “bilim insanı” olarak değil de bir “öğretmen” olarak yaklaşmak gerektiğini unutmamak koşuluyla…
Ayrıca üniversitelerde görev yapan öğretim üyeleriyle dernek, vakıf, gazete gibi kurumların TUBİTAK, UNDP, Avrupa Birliği fonları ve yabancı büyükelçiliklerin kaynaklarıyla uluslararası tekeller ve bankalar tarafından desteklenen birtakım yabancı vakıflarla AKP hükümetinin güdümündeki kalkınma ajanslarından proje karşılığında fon temin eden bu tür bilimsel araştırmalarda yer alarak sahip oldukları kamusal bilgiyi ticari anlamda pazarladıklarını, böylelikle sahip oldukları kamusal bilgi ve uzmanlığı kendi şahsi çıkarları için kullandıklarını düşünüyorum.
Çünkü “parayı veren düdüğü çalar” deyişinin bir kez daha doğru olduğunu kanıtlayan böylesi durumlarda ve benim de bugüne kadar tanık ya da taraf olduğum birçok benzer olayda parayı veren kurumlar zaten kendi gündemlerinde olan konuların kendilerinin istediği şekilde işlenip kendilerinin istediği sonuçlara ulaşmasını istedikleri ve bu sonuçları kamuoyuna sanki kamunun görüşüymüş gibi takdim etmek istedikleri için para vererek ya da değişik çıkarlar sağlayarak satın aldığı üniversiteyi ve onun akademisyenlerini bilimi özelleştirme anlamında kendilerine bağlayıp onları kullanmaktadır. Böylelikle birer kamu kurumu olan üniversiteler bu tür özel yöntemlerle ve ihale açmaya hiç gerek duyulmaksızın kendiliğinden özelleştirilmekte, buna baştan teşne olarak üniversite yöneticileri ve akademisyenleri ise artık kamunun değil, kendilerini satın alan sermayenin, uluslararası tekellerin emrine girmektedir:
“Benden ne yapmamı istiyorsan yapayım, ne dememi istiyorsan diyeyim… Kısaca toplumun değil senin emrindeyim!”
Bütün bu anlattıklarıma örnek olarak size kısa zaman önce arkadaşlarımla birlikte yaşadığım iki ayrı olayı anlatmak isterim:
2024 yılının Nisan ayından bu yana hiçbir belediye, fon, vakıf, şirket, ajans ve benzerinden para almadan ya da başka bir menfaat temin etmeksizin tam anlamıyla gerçek ve bağımsız bir gönüllülük anlayışıyla yürütmeye çalıştığım “emeğin miras hakkı” boyutundaki “Darağaç’ı hatırlıyor ve unutmuyorum” başlıklı çalışmanın çıktısı olarak ortaya konulabilecek İzmir Alsancak Limanı‘nın tarihsel gelişimi bağlamında geleceği ile ilgili öneriler boyutunda kamu yararını önceleyen olası değerlendirme ve yorumlarımızın daha önce kendilerinin açıkladığı limanın özelleştirilmesini öngören değerlendirme ve yorumlarla örtüşmeyeceğini; hatta, ters düşeceğini anlayan İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA)‘nın ya da Evrensel Gazetesi aracılığıyla gündeme getirmeye çalıştığım 2001 İzmir Sümerbank Fabrikası Direnişi‘nin gündeme gelmesi nedeniyle tüyleri diken diken olan AKP güdümündeki İzmir Katip Çelebi Üniversitesi yönetici ve akademisyenlerinin çalışmaya ortak olma fikrinden vazgeçtiklerini hatırladığımızda bu çalışmayla ortaya çıkacak yeni bilgileri sahiplenip kontrol edemeyeceklerini anlayan iktidardaki egemen güçlerin ve onların emrindeki kurumların sahip oldukları kamu kaynaklarını ya da olanaklarını bizlerden esirgeyerek nasıl engelleyici bir tutum içine girdiklerini çok açık ve net bir şekilde görüp tanık olma fırsatını yakalamıştım.
Kamu parası ile pazarlık: İzmir Alsancak Limanı ile ilgili sonuçlar bizim istediğimiz şekilde olursa…
Daha önce de birçok kez tanık olup yaşayarak edindiğim bütün bu deneyimler sonucunda; yazıma konu yaptığım “bilginin kamusal olmaktan çıkarılması” denilen şeyin aslında Kapitalist sistemin bir sonucu olarak bilginin herkesin erişebileceği ortak bir değer olmaktan çıkıp özelleştirilerek metalaştırılması ve sosyal medya eliyle dijital yankı odalarında manipüle edilmesi anlamına geldiğini söylemeye çalışıyorum. Böylelikle aslında hepimize ait olması gereken bilgi, özellikle de son günlerin flaş konusu yapay zeka uygulamalarıyla uluslararası bilim tekellerinin eline geçip büyük kitlelerin ve ezilen sınıfların yönetilip susturulması için kullanılan bir güç kaynağı olarak kullanılabilmektedir.
Bilginin Kapitalist sistem içinde toplumun ortak bir değeri olmaktan çıkıp geniş kitleleri ezip sömürme sürecinde kullanılan kullanışlı bir aparata dönüştürülmesinin temel dinamiklerini şu şekilde açıklayabilirim:
1. Bilginin özelleştirilip metalaşması: Bilgi birikimi açık erişimden çok şirketler tarafından patentlenip dijital dünyadaki telif duvarları (paywalls) arkasında saklanan ve özel veri tabanlarında korunan ticari bir mala dönüşmesi.
2. Gerçek-Ötesi (Post-Truth) Dönem: Çoğunlukla Batı ülkelerinin üniversitelerinden kaynaklanıp kendi ülkesinin kültürel hegemonyasının yaygınlaşmasına hizmet eden “bilimsel” etiketli liberal bilgi ve düşüncelerin, “model”, “yaklaşım” ve “düşünce sistemi” gibi adlar altında ihraç edilen ve genellikle geri kalmış ya da gelişmekte olan ülke akademisyenlerinin can-ı gönülden kabullenip sanki yeni bir moda, yeni bir bilimsel katkıymış gibi kabul edip yaygınlaştırması sayesinde bu bilgi ve düşüncelerin yabancı olduğu topraklarda adeta “gerçek ötesi” ya da “gerçek dışı” bir etkiye sahip olduğu görülmektedir.
“Paran kadar bilgi…”
Bunun sonucu olarak ülkemiz ya da bize benzer ülke üniversitelerinin akademisyenleri sözlerine kendi görüş ve düşüncelerini açıklayan anlatımlarla başlamak yerine “şu şöyle söyler, bu böyle söyler” gibi söylemlerle o yeni moda (!) ya da katkının (!) gönüllü elçisi olarak kültürel hegemonyanın misyonerliğine soyunur. Aynen Britanya ve Hollanda kaynaklı “simit/gevrek ekonomisi” ya da “döngü ekonomisi” veya “döngüsel kültür” kavramlarının 2024’den bu yana İzmir‘deki bazı belediyelerde yaşama geçirilmesi için sergilenen olağanüstü gayretlere rağmen başarılı olamayışında ya da bir zamanlar “göç” dediği olguya batıda yeni çıkan moda düşünceleri tercüme ederek ülkemiz akademyasına armağan etmekle ünlü şehir plancısı ustamızın şimdilerde “göç” yerine “devinim, devinim” demeye başlamasında olduğu gibi…
Diğer yanda ise yeni yeni öğrendiğimiz sosyal medya algoritmaları ve reklam odaklı medya çalışmaları, doğrulanmış kamusal bilginin önüne kişisel önyargılarla duygusal manipülasyonları çıkararak ortak akla dayalı kamusal alanı zayıflatıp parçalayabilmektedir.
Bunun en iyi örneğini ise parti içi demokrasi süreçleriyle ilgili büyük bir politik sorunun nedenini ve niçinini araştırmadan koskoca bir siyasi partinin bölünmesi için oyunbozanların değirmenine su taşıyıp çaba harcayan sosyal medya aktörlerinin tavrında izleyebiliriz… Böylelikle koskocaman üniversite hocalarının ya da asıl görevi haber vermek olan gazetecilerin bu karmaşık, kaotik kulvarda bazen nefret suçu işleyerek bazen mezhepçilik yaparak bizlere parmak sallayan gerçek-ötesi bir tutumla ve kendilerini paralarcasına ortaya koyduğu performanslarda bu gerçek-ötesi duygusal manipülasyonu gayet iyi gözleyebiliyoruz.
3. Dijital Eşitsizlik: Bilgiye ulaşmak için gereken dijital altyapı ve araçlar eşitsiz dağıldığında, bazı insanlar, gruplar, sınıflar ve ülkeler dijital bilgiyi rahatlıkla üretip paylaşamadıklarında kamusal bilgi aynen Google, Microsoft, Meta gibi ulus-ötesi güçler eliyle belirli bir kesimin elinde toplanıp tekelleşiyor ve onlardan ayrı, bağımsız bir bilgiyi elde etmek, o bilgiyi üretip zenginleştirmek mümkün olmanın dışına çıkıyor.
Akademik bilginin bu şekilde özelleştirilmesi aslında kamu kaynaklarıyla gerçekleştirilen bilimsel araştırmaların küresel yayıncılık tekelleri tarafından ticari metaya dönüştürülerek bu bilgilerin “paywall” (ödeme duvarı) denilen ve kısaca “ödeme yap-bilgiyi al” şeklindeki bir mekanizmanın arkasına saklanması sürecidir. Bilginin toplum yararına serbestçe yayılması ilkesini doğrudan tehdit eden bu duruma literatürde “Akademik Kapitalizm” adı verilmektedir.
Bilginin metaya dönüşmesi sürecinde karşılaşılan yapısal sorunları ve bu duruma karşı geliştirilen direniş modellerini ise şu şekilde özetleyebilirim:
Sürecin Temel Mekanizmaları
Ücretsiz Emek ve Hak Devri: Akademisyenlerin kamu bütçesiyle yaptıkları araştırmalarla yazdıkları yazdıkları makaleler dergilere ücretsiz gönderilmesine ve bu makaleleri hakem olarak inceleyip yayınlanmasını sağlayan hakemlere hiçbir ödeme yapılmamasına rağmen yayın aşamasındaki tüm telif hakları yayıncı şirkete devredilmektedir.
Çifte Faturalandırma (Yayın Duvarları): Büyük yayıncı şirketler, kamunun finanse ettiği bu makaleleri içeren dergileri yine kamuya ait üniversite kütüphanelerine fahiş abone ücretleriyle geri satmaktadır.
Açık Erişim Paradoksu (APC Ücretleri): Bilgiyi halka açmak isteyen alternatif “Açık Erişim” (Open Access) modellerinde ise bu kez makale yayınlama ücreti (APC) devreye girmektedir. Çünkü bu modelde yer almak isteyen yazarlar makalelerini ücretsiz erişime açtırmak için yayıncılara yazı başına binlerce dolar ödemek zorunda kalmaktadır.
Ortaya Çıkan Yapısal Sorunlar
Bilgi Eşitsizliği: Zengin batı üniversiteleri tüm veri tabanlarına abone olabilirken, gelişmekte olan ülkelerdeki araştırmacılar ve bütçesi yetersiz üniversiteler güncel bilimsel literatüre erişememekte ve bu bilgiden üniversite dışındaki kurum ve şahıslar yararlanamamaktadır.
Piyasa Odaklı Araştırmalar: Üniversitelerdeki akademisyenlerin bilimsel başarısının kriteri ticari dergilerdeki atıf endekslerine bağlandığı için, toplumsal fayda sağlayan ancak ticari getirisi olmayan yerel konular fonlanmamakta ve araştırılmamaktadır.
Tekelleşme: Küresel akademik yayıncılık pazarı, kâr oranları teknoloji devlerini bile geride bırakan Hachhette, Penguin, Random House, Harper Collins ve Macmillan gibi birkaç büyük oligopol şirketin elinde toplandığı için bu yayınevlerinin çıkardığı yayınlardaki bilginin yayınların yüksek bedelleri nedeniyle kamuoyunun bilgisine sunulması mümkün olmamaktasdır.
Bu Özelleştirmeye Karşı Alternatif Direnişler
Korsan Bilim Radikalizmi:Alexandra Elbakyan tarafından kurulan Sci-Hub ile Anna’s Archive gibi uluslararası gölge kütüphaneler, paralı telif duvarlarını aşarak milyonlarca akademik makaleyi tüm dünyaya tamamen ücretsiz ve yasa dışı olarak açıp mevcut statükoyu sarsmaya başlamakla birlikte bu girişimin hukuki temelleri zayıf olduğu için bu platformların aynen Julian Assange‘ın başına gelenler olaylarda olduğu gibi engellenmesi her an için mümkündür.
Türkiye gibi bilgi kaynakları sınırlı ülkelerde ve kurumlarda formal erişim modellerinin zayıflığı gayriresmi paylaşım ağları sayesinde giderilebilir. Rusya‘dan Brezilya‘ya, Hindistan‘dan Güney Afrika‘ya uzanan örneklerde öne çıkan sorun, yalnızca ücretsiz bir şekilde “kitap indirmek” değil; pahalı abonelik sistemlerinin dışında kalan öğrencilerin, benim gibi araştırmacıların ve bağımsız okurların bilgiyle kurduğu zorunlu ilişki biçimidir. Gölge kütüphaneler bu nedenle sadece korsan arşivler değil, küresel bilgi eşitsizliğinin semptomlarıdır.
Bunun nedeni ise akademik yayıncılığın ekonomisinde yatmaktadır. Büyük yayıncılar, üniversitelerin, kamu fonlarının ve akademisyen emeğinin ürettiği bilgiyi paketleyip tekrar aynı kurumlara satıyor. Araştırmanın önemli bölümü kamu kaynaklarıyla destekleniyor; makaleyi akademisyen yazıyor; hakemliği çoğu zaman yine akademisyenler ücretsiz yapıyor, editoryal prestiji üniversite sistemi sağlıyor. Sonra erişim çoğu zaman abonelik ya da makale işlem ücreti üzerinden yeniden fiyatlandırılıyor. Bu yapı uzun süredir “bilgi kapitalizminin” en tuhaf döngülerinden biri olarak eleştiriliyor. (1)
Açık Bilim ve Plan S: Avrupa başta olmak üzere birçok küresel fon sağlayıcı, kamu desteği alan tüm araştırmaların anında ve tamamen ücretsiz olarak açık erişimli dergilerde yayınlanmasını zorunlu kılan Plan S adlı kurallar sistemini uygulamaya sokmak için girişimlerde bulunmaktadır.
Bu anlamda Açık Bilim adındaki küresel hareket, bilimsel araştırmalarla veri ve yayınların herkes tarafından ücretsiz ve engelsiz bir şekilde erişilebilir olmasını, cOAliton S ise 12 Avrupa ülkesindeki ulusal araştırma ajanslarıyla fon veren kuruluşlar tarafından 2018 yılında kurulan bir konsorsiyum olarak kamu kaynaklarıyla desteklenen tüm akademik araştırmaların derhal ve tamamen açık erişimli olmasını, açık lisanslamayı, yazarların telif haklarını ellerinde bulundurmasını ve sadece belirli makaleleri açık erişimli yapan “hibrit” dergileri yasaklamayı hedeflemekte, bu amaçla açık erişimli dergiler çıkarmayı, açık arşivler düzenlemeyi ve dönüşümsel anlaşmalar yapılmasını önermektedir. (2)
Ülkemizde ise TÜBİTAK-ULAKBİM bu süreci Open Access (Açık Erişim) boyutunda desteklemek amacıyla Türkiye genelinde DergiPark altyapısını ve açık bilim projelerini yürütmektedir.
Kurumsal Arşivler: Üniversitelerin, kendi bünyelerinde üretilen makalelerin ilk taslaklarını (pre-print) kendi açık dijital depolarında saklama ve halka açma eğilimi hızla yaygınlaşmaktadır.
Kamusal bilgi önündeki duvarları aşmak…
Evet, bütün bu bilgi ve açıklamalardan da anlaşılacağı üzere; bir zamanlar kamuya ait olup herkesin o günlerde bugüne göre daha kolay ulaşabildiği kamusal bilgi üzerindeki devletin ve sermayenin hegemonyasını yıkmak, kamusal bilgi önüne örülen duvarları aşmak ya da zayıflatmak amacıyla yine sistem içinden gelen direnme noktaları inşa edilmekle birlikte; bu mücadeleyi sadece bilgiye ulaşıp üretmek isteyen araştırmacılara bırakmak yeterli ve anlamlı olmadığı için kamunun; yani toplumun tümünü ilgilendiren bu tür saldırıların yine aynı toplum tarafından fark edilip bilinmesi için bu alanda yeni yeni mücadele hatlarının oluşturulması, büyük bilişim tekelleri tarafından saldırıya uğrayan Sci-Hub ya da Anna’s Archive gibi alternatif korsan bilim platformlarının çoğaltılarak desteklenmesi gerekmektedir.
Mücadeleyi kazanan eminim ki açık, bağımsız ve özgür kamusal bilgiye sahip çıkanların olacaktır!
Geçtiğimiz hafta kaleme aldığım yazıda İzmirli yazar, gazeteci ve siyaset insanı Bezmi Nusret Kaygusuz ile eşi Devlet Kaygusuz‘un, 2024 yılında yaptığım iki ayrı denemede başarısız olup 2026 yılında Dr. Metin Özer‘in yardımıyla Kokluca Mezarlığı‘nda bulduğum mezarlarından hareketle hem Kokluca Mezarlığı‘nın içler acısı hâl-i perişanını, hem de bu tür mezarlıklar hakkındaki gözlemlerimi sıralayarak İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nce yürütülen mezarlık hizmetlerinin hukuki alt yapısını irdelemiş ve uygulamadan kaynaklanan sorunları bir sonraki yazıda ele alacağımı belirtmiştim.
Kokluca Mezarlığı…
2000-2015 döneminde Karayolları 2. Bölge Müdürlüğü‘nde teknisyen olarak çalıştıktan sonra istifa ederek 2015 seçimlerinde CHP milletvekili adayı, 2019 ve 2024 yerel seçimlerinde de yine aynı partiden Menemen belediye başkan aday adayı olmakla birlikte partisince aday gösterilmemesi nedeniyle önce İzmir Büyükşehir Belediyesi Gediz Şube Müdürü, daha sonra Mezarlıklar Dairesi Başkanı olarak görevlendirilen, buna ilave olarak 1 Ocak 2025 tarihinde ikinci görev olarak Tarım Dairesi Başkanlığı‘na atanan ve bütün bu görevlendirmelerin ödülü olarak önümüzdeki yıllarda yapılacak seçimlere katılması da kuvvetle muhtemel Ali Kemal Elitaş‘a bağlı olarak faaliyet gösteren üç şube müdürlüğünün (Mezarlıklar Defin, Bakım ve Onarım Hizmetleri Şube Müdürlüğü, Mezarlıklar Destek Hizmetleri Şube Müdürlüğü ve Mezarlıklar Plan ve Yapım Şube Müdürlüğü) 2025-2029 dönemi itibariyle politika, öncelik, strateji, amaç, hedef ve faaliyetlerini gösteren İzmir Büyükşehir Belediyesi Stratejik Planı‘na göre;
Gün geçtikçe artan yaşlılık oranı ve iç göç nedeniyle büyük bir yeni mezarlık alanları bulma sorunu ile karşı karşıya kalan İzmir‘de, Emlak ve İstimlak Dairesi Başkanlığı‘nın verdiği bilgiye göre toplam 1.880 adet mezarlık (1) olmasına karşın, bu mezarlıkların isim ve özellikleriyle kullanım durum ve kapasitelerini gösteren belediye kaynaklı resmi bir bilgiye ulaşmak -ne yazık ki- mümkün olmamaktadır.
I- Birisi yalan söylüyor: Toplam mezarlık sayısı 1.047 mi, 1.880 mi; yoksa. 2.019 mu?
İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 2025-2029 dönemi stratejik planında yazılı bilgilere göre 2024 yılı sonu itibariyle belediye 1.880 adet mezarlığın mülkiyetine sahip olmakla birlikte (1); aşağı yukarı bir yıl sonra; yani, 29 Aralık 2025 tarihinde yayınlanan bir belediye haberinde (2) bu sayının 139 fazlasıyla 2.109 olarak belirtilmesi nedeniyle 2024 ile 2025 arasındaki bir yıllık bir süre içinde mevcut mezarlık sayısının nasıl olup da birden 139 adet artarak 2.109’a ulaştığı izaha muhtaç bir konudur. Aksi takdirde mezarlık hizmetlerini yürüten Mezarlıklar Dairesi Başkanlığı‘nın başka bir belediye birimi olan Emlak ve İstimlak Dairesi Başkanlığı‘nca 2024 yılı sonunda belirtilen sayının dışında kalan bir kısım mezarlığı mülkiyetine sahip olmadan fiili olarak kullandığı sonucuna ulaşırız ki, bu da İzmir gibi bir kentte karşılaşmayı hiç istemediğimiz bir işgal durumu ile karşı karşıya olduğumuzu gösterir.
Ayrıca İzmir Büyükşehir Belediyesi mezarlık hizmetleriyle ilgili tüm verilere yer verilmesi gereken açıkveri portalında (3), İstanbul ve Ankara belediyelerine ait açık veri portallarının aksine belediye mülkiyetinde olan ya da belediyece ölü gömme hizmetlerinde kullanılan mezarlıklar ve mezarlık hizmetleriyle ilgili herhangi bir veriye yer verilmediği, böylelikle, belediyenin yürüttüğü mezarlık hizmetleri konusunda resmi belgelere yansıyan ya da basına servis edilen yalan yanlış bilgiler dışında doğru bir bilgiye ulaşmanın mümkün olmadığı görülmektedir.
Bunun dışında İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait 2023, 2024, 2025 ve 2026 yılları bütçe eklerindeki mezarlık tarifeleri ile 2024 ve 2025 yıllarına ait faaliyet raporlarında gerçekleştirilen mezarlık hizmetleriyle ilgili çok az bilgiye ulaşabildim.
İnternette tesadüfen bulduğum ve İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin CBS (Coğrafi Bilgi Sistemi) web servislerinden biri olan “Mezarlık Bilgi Sistemi Mobil” servisine ait olduğu anlaşılan bir linkte ise ilçeler itibariyle listelenen toplam 1.047 mezarlığın isimleri hakkında bilgi sahibi olabildim (4) ve ardından da bu bilgileri kullanarak bu mezarlıkların sayısıyla temel inanç sistemleri arasındaki dağılımını ilçelere göre gösteren “İzmir Mezarlıkları Listesi” ile bu listeyi dikkate alarak düzenlediğim “İzmir Mezarlıkları” isimli tabloyu hazırladım.
İzmir mezarlıklarının ilçelere göre dağılımı: 2023-2026 Dönemi
Yazıya eklediğim bu liste ve tabloların incelenmesinden de anlaşılacağı üzere; toplam sayısının 2.109 mı yoksa 1.880 mi ya da 1.047 mi olduğunu bilemediğimiz mezarlıkların çoğunu Müslüman mezarlıkları oluşturmakta olup; geriye kalan 5 Hıristiyan ve 2 Musevi mezarlığı Bayraklı, Bornova, Buca ve Karabağlar gibi tarihi ilçelerde yer almakta ve Cumhuriyet öncesinde var olduğunu bildiğimiz diğer Müslüman, Ermeni, Rum, Hıristiyan ve Musevi mezarlıklarının (Sulu mezar, Maşatlık, Damlacık, Sinan Dede, Eşrefpaşa, Kanlı Dere, Paşa, UluMezarlık vb.), Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında okul, yol ve park yapmak gibi gerekçelerle yok edildiği anlaşılmaktadır. Tümüyle yok edilen Ermeni mezarlıkları konusundaki tek istisna ise Ödemiş Birgi‘de koruma altına alınan küçük Ermeni mezarlığıdır.
İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 25 Aralık 2025 tarihli haberinde (2) İzmir‘deki mezarlıkların toplam 23 milyon metrekarelik bir alanı kapladığı belirtildiğinden bu alanın 11 milyar 906 milyon 850 bin metrekare büyüklüğündeki İzmir il alanının % 0,20’sine tekabül ettiği bilinmelidir. Ancak belediyece dile getirilen bu alan büyüklüğünün, sayısı 1.880 veya 1.047 ya da 2.109 olarak dile getirilen mezarlıkların hangisine tekabül ettiğini bilmediğimiz için kendilerini başarılı göstermek amacıyla verilerle kolaylıkla oynayan bir belediye yönetiminin verdiği bu bilgiye de güvenmemiz doğru olmayacaktır.
II- 2025 Yılında kullanılan mezarlıklar ve defin işlemleri
Toplam sayısı belediyenin verdiği bir bilgiye göre 2.109, başka bir bilgiye göre 1.880 olan mezarlıklardan hangilerinin dolu, hangilerinin boş olup günümüz itibariyle defne açık olduğu bilinmemekle birlikte; İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 2025 yılı faaliyet raporunda yer alan aşağıdaki tabloda yazılı verilerden anlaşıldığı üzere, 2025 yılında defne açık olan 1.007 mezarlığa 30 ilçe itibariyle toplam 30.062 ölü defnedilmiş olup 24 ilçedeki 1.036 defin katlı mezara, 30 ilçedeki 9.387 definde de “üstü gömü” şekli uygulanmıştır.
2025 yılında kullanılan belediye mezarlıklarıyla ilgili veriler…
III- Kapasitesini doldurmuş tek hayvan mezarlığı….
İnsan ölülerinin gömüldüğü mezarlıklar dışında 2016 yılında açılan Menemen, Seyrek‘teki 4.000 kapasiteli bir hayvan mezarlığı kapasitesini çoktan doldurmuş olup İnternet’teki Ekşi Sözlük portalinde yazılı olan yorumlarda tesis yetkililerine teslim edilen hayvan cesetlerinin topluca bilinmeyen bir yere gömüldüğü ifade edilmektedir.(5)
IV- Kremasyon yani ölü yakma…
1930 tarih, 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu‘nun 224, 225 ve 226. maddelerine göre Türkiye‘de isteyen şahısların öldükten sonra “Kremasyon” adı verilen bir işlemle yakılması ve bunun için de kanunun “ihrak (yakma) fırını” olarak tanımladığı tesislerin belediyelerin talebi ve Sağlık Bakanlığı‘nın izni vermesi suretiyle yapılması mümkün olduğu halde cesedini yaktırmak isteyenlerin kullanabileceği ölü yakma tesisleri 1930 yılından bu yana ülkenin genelinde hayata geçirilmediği gibi İzmir‘de de yapılmamıştır. Bugün bu tür talepler olduğu takdirde ceset birtakım şirketler tarafından yurt dışına çıkarılarak kremasyona izin veren yabancı ülkelerde yapılmaktadır.
V- Hukuki altyapıdaki sorunlar
Ülkemizde mezarlıkların yapımını ve işletilmesini düzenlemek üzere TBMM tarafından kabul edilmiş iki kanun, bakanlar kurulunca kabul edilmiş bir tüzük ve yine bakanlar kurulunca kabul edilmiş bir adet yönetmelik olmasına; ayrıca bu mevzuat düzenlemelerine göre belediyelerce düzenlenmiş yönetmelikler düzenlenip uygulanmakla birlikte 2010 tarihli “Mezarlık Yerlerinin İnşaası ile Cenaze Nakil ve Defin İşlemleri Hakkında Yönetmelik” ile belediyelerin yönetmeliklerinde 1930 tarih, 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu ile 1931 tarihli “Mezarlıklar Hakkında Nizamname“ye aykırı hükümlere yer verildiği görülmüştür.
1930 tarihi Belediye Mezarlıkları Nizamnamesi‘nin ikinci sınıf mezarları düzenleyen 20. maddesinin (b) fıkrasında bu konuda temel inanç sistemlerine göre herhangi bir ayrım yapılmaksızın her bir ölü için 3m X 1,50m = 4,50 m2 boyutlarında mezarlık yapılmasını öngörüp bu rakamların bakanlar kurulu, bakanlıklar ya da belediyeler tarafından değiştirilebileceğine dair ilişkin bir hükme yer verilmediği halde gerek Bakanlar Kurulu‘nca 2010 yılında kabul edilen yönetmelikle İzmir ve İstanbul büyükşehir belediyelerine ait yönetmeliklerde bu boyutların çok altında kalan rakamlara yer verilmesi; ayrıca İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘ne ait yönetmelikte tüm mezar yerlerinin boyutu 1,20m X 2,20m = 2,64m2 olarak belirlendiği halde ekalliyet (azınlık) mezarlıklarında bu boyutların TC vatandaşı olanlar arasında ayrımcılık yapmak suretiyle 1m X 2m = 2 m2 olarak belirlenmesi yapılan hukuksuzlukların en iyi örnekleridir.
VI- Mezarlıkların Coğrafi Bilgi Sistemi (CBS)’ne kaydedilmesi….
Kent içindeki mezarlıkların ve o mezarlıklar içindeki mezarların online haritalara işlenmesi, mezarlığa ulaşımın haritalanması ve mezarların halihazır haliyle fotoğraflanması suretiyle daha iyi yönetilmesini hedefleyen çağdaş sistemler ne yazık ki İzmir‘de tam anlamıyla uygulanmamaktadır.
Nitekim bu yetersizliğin en iyi örneğini belediyenin resmi belgeleri ortaya koymaktadır. İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait 2025 yılı Faaliyet Raporu‘nda yıl sonu itibariyle 126 mezarlığın coğrafi mezarlık sistemine kaydedildiği belirtilmekle birlikte; (6) 7 Temmuz 2026 tarihinde yaptığım tespite göre İzmir’deki belediye mülkiyetindeki 1.880 mezardan sadece 106’sının; yani, % 5,64’ünün 2013 yılında kurulan İzmir Mezarlık Bilgi Sistemi‘ne dahil edildiği, 13 yıldır CBS‘ne kaydı yapılmayan diğer mezarlıklar konusunda ise bilgi sahibi olmanın mümkün olmadığı görülmektedir.
VII- Nüfus ve mezarlık projeksiyonlarının yapılması gerekliliği…
Bir kentteki mezarlık hizmetlerinin daha iyi, yeterli, sağlıklı ve etkin hale getirilebilmesi amacıyla o kentin ölüm ve doğum istatistikleriyle yurtiçi ve dışı göç verilerinin; ayrıca, bu verilerin kullanılması suretiyle hazırlanacak geleceğe yönelik nüfus projeksiyonlarının dikkate alınması, mezarlık hizmetleriyle ilgili politika ve öncelikler, amaç, hedef, strateji ve faaliyetlerin yöneticilerin sürelerini aşıp kurumsallaşabilmesi için sürdürülebilirliği sağlayan plan ve programların hazırlanması gerekir.
Oysa İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin mezarlık hizmetlerini ele alan araştırmamız kapsamında hiçbir resmi belediye belgesinde bu tür çalışmaların yapılarak “şeffaflık ilkesi” uyarınca kamuoyu ile paylaşıldığına dair herhangi bir bilgiye rastlanmamıştır.
VIII- İzmir’deki mezar ücretleri Ankara ve İstanbul’dan daha pahalı…
İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 2023, 2024, 2025 ve 2026 yıllarına ait mezarlık tarifesini İstanbul ve Ankara‘nın aynı yıllarına ait tarifeleri ile karşılaştığımıza karşımıza gelir ortalaması İstanbul ve Ankara‘ya göre daha düşük olan İzmirliler için oldukça pahalı bir tarife çıkar. Hem gerçekleştirilen tüm mezarlık hizmetleri için yüksek rakamların belirlenmesi hem de bu rakamların her yıl büyük oranlarda arttırılması nedeniyle Ankara, İstanbul ve İzmir arasındaki en pahalı mezar yerinin İzmir‘de olduğunu söyleyebiliriz.
Ayrıca İzmir tarifesine ek olarak İstanbul tarifesinde de bir film stüdyosuna dönüştürülen mezarlıklarda çekilen filmler için ayrı bir ücret tarifesinin düzenlendiği, filmlerde rol alan imamlar, şoförler, cenaze araçları ve benzerleri için ücret alındığı görülmektedir.
Ankara, İstanbul ve İzmir mezarlık tarifelerinin 2024-2026 dönemindeki artış oranları…
2023-2026 döneminde hazırlanan dört ayrı ücret tarifesindeki yıllık artış oranlarının Ankara‘da 2024 yılında % 41,27, 2025 yılında % 175,72, 2026 yılında % 41,27, İstanbul‘da 2024 yılında % 54,04, 2025 yılında % 65,11, 2026 yılında % 112,99 olmasına karşın İzmir‘de 2024 yılında % 98,19, 2025 yılında % 124,78, 2026’da da % 96,35 düzeyinde gerçekleşmiş olması örnektir.
Bu şekilde her yıl daha pahalı tarifeler hazırlanmasının nedeni, 2025-2029 dönemi İzmir Büyükşehir Belediyesi Stratejik Planı‘nın hazırlığı için düzenlenen PESTLE Analizi‘nde “yeni mezarlık alanlarının oluşturulmasında yaşanan bürokratik izin sıkıntısı ve bunun il genelinde yarattığı mezarlık alanı eksikliği” şeklinde tanımlanan tehdidin karşılanması için dile getirilen “Yaşanan sıkıntıların kamuoyunca bilinirliğinin arttırılması, defin, aile kabri vb. ücretlerin kademeli olarak yükseltilmesiyle elde edilen gelirlerin yeni mezarlık alanlarının oluşturulmasında kamulaştırma alternatiflerine katkı sağlaması” ifadesiyle ortaya konulduğu, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin bu amaçla ve bu kafa yapısıyla her yıl neredeyse ülkedeki pahalılıktan daha fazla, ekteki mezarlık tarifesinin incelenmesinden anlaşılacağı üzere % 300’lere, % 400’lere varan artış oranlarında “daha da pahalı” mezarlık tarifeleri hazırladığı söylenebilir.
Oysa İzmir‘de yüksek rakamlarla ücretlendirilen birçok hizmet Ankara ve İstanbul‘da ücretsiz sağlanmakta, 5393 sayılı Belediye Kanunu kentin farklı sosyo-ekonomik düzeylerindeki bölgeleri için farklı tarife bedellerini içeren tarifeler hazırlanmasına izin verirken ve bu uygulama Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından Ankara‘da hayata geçirilirken İzmir‘de, kentin farklı bölgelerinde, özellikle ulaşılması hayli zor olan mezarlıklarında bile aynı yüksek rakamlarla hizmet verilmesine devam edilmektedir.
İşte bu nedenle, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin sosyal belediyecilik yapmak yerine adeta bir emlak komisyoncusu gibi arsa ve arazi değerlerini dikkate alarak tarife hazırladığı söylenebilir.
Bu konuda ortaya çıkabilecek itirazları ortadan kaldırmak amacıyla 2023, 2024 ve 2025 yıllarında her üç büyük kentte uygulanan mezarlık tarifeleriyle bu tarifelerdeki makul ve astronomik artış oranlarını gösteren tabloları incelemeniz dileğiyle yazıma ekledim. İsteyen ya da itiraz etmek isteyen herkes bu tarifeleri inceleyerek bilgi sahibi olabilir ya da itirazının geçerli olmadığını fark eder.
IX- Mezarlık bakım hizmetlerinin hukuk dışı bir şekilde özelleştirilmesi…
Mezarlıklardaki mezar bakımlarının mezar yeri sahipleri ya da onların varisleri tarafından yapılmasını beklemekle birlikte tek tek her mezarda tapuya kaydedilen bir mülkiyet hakkının bulunmadığını dikkate aldığımızda bu işin bir yandan da o mezarlığın yönetimi konusunda görevli, sorumlu ve yetkili belediyeler tarafından yapılması gerektiğine inanırım. O nedenle belediyelerin mezarlık duvarı, mezarlık yolları ve ağaçlandırma çalışmaları kadar her bir mezarın bakım, temizlik ve onarımından da sorumlu olduğunu, bu durumu yasal olarak engelleyen bir durum olmadığını ve bunu gerçekleştirmeleri gerektiğini düşünürüm.
Oysa bugün, başta İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘nin mevzuata aykırı Cenaze ve Defin Hizmetleri Yönetmeliği olmak üzere yönetmelikler konulan hükümlere göre belediyeden çalışma izni almak koşuluyla mezarlıklarda resmi olarak çalıştırılan “mezar bakıcıları” ya da benim İzmir’in Kokluca Mezarlığı’nda bizzat görüp tanık olduğum kadarıyla İstanbul’daki gibi bir düzenlemeye başvurulmaksızın birtakım şahısların “mezar bakıcısı” olarak çalıştırıldığını görüyoruz. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin sessiz ya da pasif kalması nedeniyle Kokluca‘da görüp tanık olduğum bu hukuksuz istihdam olayında, yakınlarına ait mezarların her daim bakımlı ve temiz kalmasını; hatta yeşillendirilmesini isteyen bazı yurttaşlar, mezarlık içinde dolaşan ve kendilerini mezarlardan sorumlu gören bu tür insanlara her ay belirli bir parayı; örneğin 1.000, 2.000 ve hatta 3.000 lirayı ödeyerek vergisiz, makbuzsuz bir şekilde hizmet alıyorlar. Bakım işleminin 10, 20 ve hatta daha fazla mezar için yapıldığını düşündüğümüzde mezarlıkları yönetmekle görevli belediyelerin bu tür insanlara kolayına yeni bir işkolu ve yeni bir gelir kapısı yarattığını anlıyoruz. Hem de adeta belediyeye ait mezarlık bakım hizmetlerinin bu tür insanlara ihale edilmesini esas alan bir tür özelleştirme yöntemi ile…
Bu kazanç sahipleri bakımını ve temizliğini yaptıkları mezarların o vaziyette kalması için gerektiğinde diğer bakımlı mezarlardan malzeme çalıp, yeşillendirdikleri mezarları eşeleyen köpeklerin insanları ısırdığı iddiasıyla köpekleri belediye eliyle toplatıp yok etmeye çalışıyorlar. Böylelikle bir zamanlar dua etmek için ellerinde su bidonlarıyla dolaşan çocukların yasaklanması sonrasında aslında aynı işi yapan yetişkinler bu yeni yöntemle mezarlıkları parsellemiş oluyorlar.
X- Yeni gelenlere yer açmak için kaybettirilen mezarlar… Mezarlıklardaki yer kapma oyunu…
Mezarlıklar başlangıçta aynen kentlerde olduğu gibi kendine özgü bir imar planıyla düzenlenmiş olmasına karşın çoğu kez hatırlı, gönüllü tanıdıkların, arkadaşların ya da kentin zengin, itibarlı kişilerinin cenazelerini en iyi mezarlığa ve o mezarlığın da en görünür yerine defnetmek amacıyla mezarlıkta daha önce yapılmış yollar bozulmakta, mezarlar arasındaki mesafeler geçişi zorlaştıracak şekilde daraltılmakta; hatta yeni mezar yerleri açabilmek amacıyla mevcut mezarlar tahrip edilmektedir.
Nitekim İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 14 Kasım 2013 tarih, 05.1311 sayılı meclis kararı ile kabul edilen yönetmeliğinin 5. maddesinin (i) fıkrasına göre 5 yıl boyunca inşası yapılmayan ya da kaybolan mezarlardan müdüriyetin sorumlu olmayacağı; yani mezarlık gömünün yapıldığı tarihten itibaren 5 yıl içinde beton dökülerek şekillendirilmediği takdirde müdüriyetin; yani, belediyenin sorumlu olmayacağı ifade edilerek aslında “ben bu işi yapamıyorum” demekten başka bir anlama gelmemektedir. Ayrıca, belediyeler tarafından yönetilip belediyelerin sorumluluğunda olan bir mezarlıkta o mezarlıktan sorumlu olan kamu otoritesinin “kaybolan mezarlardan” söz etmesi, soruyorum size ne anlama gelmektedir? O müdüriyetin yönetimi ya da işletimi altındaki bir mezarlıkta “kaybolan mezarlardan” söz etmek açıkçası “ben işimi iyi yapamadığım ya da işimi iyi niyetle yapmadığım için benim yönettiğim mezarlıkta mezarlar kaybolabilir” anlamına gelmektedir. Bu ifade açıkçası savcıların, o müdüriyetten sorumlu belediye başkanlarının ve İçişleri Bakanlığı Mülkiye Müfettişlerinin sorup sorgulayacağı bir suç itirafından başka bir şey değildir!
O nedenle söylemeliyim ki, bu anlayış çerçevesinde bir gün herkes bir yakınına ait mezarı bu suç kokan yaklaşım ve ifadeler nedeniyle kaybedebilir ve karşısında sorumlu olarak kimseyi bulamayabilir….
Ayrıca A. Buğra Tokmakoğlu‘nun Ege Telgraf Gazetesi‘nin 23 Mayıs 2012 tarihli nüshasında yayınlanan “Mezarlık fırsatçıları” başlıklı haberinde de anlatıldığı şekilde Kokluca Mezarlığı‘ndaki ada ve parsel kayıtlarının güncellenmesi sırasında bazı mezarların kaçak durumuna düşmesi nedeniyle bu kayıtların düzeltilebileceğini söyleyen dolandırıcıların ortaya çıkması mezarlıkların bu kötü durumu üzerinden suç işlemenin ne kadar kolay olduğunu göstermektedir. (7)
XI- Mezarlıkta ticaret yapmak…
Mezarlıklar içinde ticaret yapmak yasak olmasına rağmen Kokluca Mezarlığı‘na yaptığımız ziyaretlerde Hocazade Camiisi Kuran Kursu ile bağlantılı olduğunu düşündüğüm seyyar satıcıların cami yakınında konfeksiyon ürünleri sattığına tanık olmuştum. Kuran kursuna gelir temin etmek amacıyla yapılan bu satışların engellenmesi, ziyaretçilerin işportacıların vereceği rahatsızlıktan uzak tutulması, mezarlıklara bir ticarethane kimliği kazandırma çabasından uzaklaşılması doğru ve yerinde olacaktır.
XII- Mezarlıklardaki ölüler arasındaki sınıf mücadelesi
Kokluca Mezarlığı şu an itibariyle İzmir‘in en eski ve itibarlı mezarlıklarından biri olarak İzmir‘in VİP mezarlığı gibidir… Kokluca isimli bir Rum köyünün Rum Ortodoks mezarlığı iken 1930’lu yıllarda Müslümanların kullanımına açılmış olmakla birlikte neredeyse İzmir‘in Karacaahmet‘i ayarındadır… O nedenle Behçet Uz, Ekrem Akurgal, Sait Altınordu, Ayla Dikmen, İhsan Alyanak, Ayşe Mayda, Rakım Elkutlu, Süleyman Ferit Eczacıbaşı, Şeref Bakşık, Vahap Özaltay ve Şerif Remzi Reyent gibi İzmir‘in tanınmış ekabir isimleri bu mezarlıkta yatıp girişteki anayolun kenarındaki bakımlı ve ihtişamlı mezarlarından bizlere “Merhaba! beni görmeden geçme ve güçlü olduğum günleri hatırla!” dercesine bizleri karşılarlar. Yoksul, dar gelirli, kimsesizler ve emekliler ise mevzuat hazretlerinin emri gereğince mezarlığın görünmez köşelerine atılır ve mezarlık dolup gömüye kapatıldığında bile ilk hatırlı-gönüllü birinin ölümünde yerinden kaldırılarak yeni misafirini ağırlamaya hazır halleriyle adeta mezarlıklardaki sınıf ayrımının göstergesi olarak varlıklarını korurlar.
Çünkü toplumdaki sınıf ayırımını birebir yansıtan mezarlıklarda ölülerin sınıf mücadelesi yapmasına imkan yoktur. Aynen egemen ideolojiyle, sarı sendikalarla, gerici eğitimle, devletin ideolojik aygıtlarıyla ve toplumun afyonu olarak nitelenen dini inançlarla uyutulup sersemletilen işçi sınıfının ne yapacağını bilmeyişi gibi…
Yakın bir zaman önce belediye başkanının sınıf arkadaşı olarak belediyede çalışan bir tanıdığımın ölen kayınvalidesinin daha önce ölmüş kayınbabasının yanına yatırılması için mezarlığa giren belediyeye ait iş makinalarının o eski mezarlığın yanındaki çukuru nasıl doldurup da bir mezar yeri hazırladığına tanık olan biri olarak, mezarlıkların asıl sahibinin, aynen içinde bulunduğumuz toplum gibi egemenler, zenginler ve iktidar sahipleri olduğuna, ölseler bile sipariş ettikleri mezarlarla bu gücü sergilemeye çalıştıklarına inanıyor ve bir zamanlar “anahtarlarının sayısını bilmiyor” denen İzmir‘in en zengin gayrimenkul sahibi Şerif Remzi Reyent‘in Kokluca Mezarlığı‘ndaki o muhteşem ama bakımsız mezarını gördükçe, “dünyada mekan, ahrette iman” deyişinin ironisi olarak sahip olduğum sınıf bilinciyle keyif alıyorum.
Kokluca Mezarlığı’ndaki tescilsiz ve çevresindeki diğer mezarlara göre zemin seviyesinde kalan Osmanlı mezar taşları….
XIII- Kültürel miras olarak mezarlıklar
Birçok mezarlıkta, özellikle tarihi mezarlıklarda Osmanlı dönemine ait sarıklı, süslemeli mezar taşı bulunmasına karşın bunların özelliklerine ve tescillendiğine dair bilgilere rastlamayız. Oysa bir çok defineci ve tarihi eseri kaçakçısı için değerli olan ve dipleri define var denilerek eşelenip kazılan bu eserlerin kendi özgün mekanlarında sergilenerek bazen karşımıza çıktığı gibi kendi kendi ruhlarından koparılarak mezarlığın ya da kazı alanlarının bir köşesinde sergilenmesi yönteminden vazgeçilmesi gerekmektedir.
Mezarlıkları korumak keşke toplanıp resim çektirmek ve beyanat vermek kadar kolay olsaydı… Hem de özenle korumadıklarını bile bile…
Öneriler
Şimdi gelelim İzmir Büyükşehir Belediyesi Mezarlıklar Dairesi Başkanlığı tarafından yürütülen mezarlık hizmetleri konusundaki tespitlerimizle bu tespitler karşısında gerçekleştirilmesini arzuladığımız öneriler konusuna:
1. Sağlıklı bir envantere duyulan ihtiyaç: Acil olarak kentteki tüm mezarlıkların ve mezarların doğru, basit ve anlaşılır bir envanterinin hazırlanarak kamuoyu ile paylaşılması sağlanmalıdır.
2. Tüm mezarlık ve mezarların CBS’ne aktarılması: Yine acil olarak, tüm mezarlıklarla mezarların Coğrafi Bilgi Sistemlerine (CBS) aktarılarak her bilgisayar kullanıcısının bu bilgilere kolaylıkla ulaşması sağlanmalıdır.
3. Mezar bakım ve onarımlarının bizzat belediyeler tarafından yapılması: Mezarların temizlik, bakım ve onarımı yeni icat edilen ve belediye personeli özelliklerine sahip olmayan “mezar bakıcıları” yerine bizzat belediyeler tarafından yapılmalıdır.
4. Tüm belediye yönetmeliklerinin yasa ve tüzük hükümlerine uygun hale getirilmesi: Başta İzmir ve İstanbul büyükşehir belediyelerinin mezarlık yönetmelikleri olmak üzere mevzuata aykırı tüm belediye yönetmeliklerinin 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu ile 3998 sayılı Mezarlıkların Korunması Kanunu‘na; ayrıca 1931 tarihli Belediye Mezarlıkları Nizamnamesi hükümlerine uygun hale getirilmesi sağlanmalıdır.
5. Defin işlemlerinin mevzuat hükümleriyle planlara göre yapılması: Mezarlıklardaki defin işlemleri hatır gönül tanıdık işine göre değil; mevzuatın belirlediği yöntemlere ya da mezarlık gömü planlarıyla belirlenmiş düzene göre yapılmalı, bu uğurda mezarlık imar planları bozulmamalıdır.
6. Mezarlıklardaki tarihi eserlerin yerinde tescillenmesi: Tüm mezarlıklardaki tarihi mezar taşlarının kendi özgün yerinde korunmak suretiyle tescillenmesi sağlanmalıdır.
7. Mezarlıkların ticari faaliyetlerden arındırılması: Hiçbir mezarlıkta ticarete konu olacak faaliyetlere izin verilmemeli, mezarlıkların zaten var olan kargaşasına bir de bunun kargaşası, bunun kaosu eklenmemelidir.
8. Mezar yerlerinin değişik bahanelerle değiştirilmemesi: Mezarlıklardaki mezar yerlerinin inşaatları yapılmadı ya da uzun zamandır ziyaret edilmedi gibi gerekçelerle değiştirilerek başkalarına mezar yeri açma çabasından vazgeçilmesi gerekmektedir.
9. Mezarlık hizmetlerinin bir sosyal yardım hizmeti olarak kabul edilmesi: Mezarlık tarifelerinin mezarlıkların bulunduğu bölge ve mahallelerin sosyo-ekonomik gelişmişlik düzeyleri dikkate alınarak düzenlenmesi ve tarife değerlerinin emlak komisyoncusu zihniyetiyle değil gömü sahiplerinin ekonomik düzeylerine göre belirlenmesi, asıl olarak tüm mezarlık hizmetlerinin tüm ölüler için eşit, adil bir sosyal hizmet olarak sunulması sağlanmalıdır.
10.Hayvan Mezarlığı ve Kremasyon: Kapasitesi dolmuş olan hayvan mezarlığının daha genişletilerek yapımı ve işletilmesi yasal olarak mümkün yakma fırını (kremasyon) uygulamasının bir an önce başlatılması sağlanmalıdır.
Başka bir yazıda, başka bir konuda buluşmak üzere…
14) Siren Bora, “İzmir’de Yahudi Mezarlıkları, Tarihçe, Kitabeler ve Smyrna Agorası’nda Yer Alan Yahudi Mezar Taşları”, 2017, Smyrna/İzmir Kazı ve Araştırmaları II, İzmir 2017, sh.45-67.
15) Rakel Mizrahi, İzmir Yahudi Mezarlıkları, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, DEÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2019-İzmir,
İzmirli yazar, gazeteci ve siyasetçi Bezmi Nusret Kaygusuz (1890-1961) üzerine 17 Haziran ve 29 Temmuz 2024 tarihlerinde iki ayrı yazı yazmıştım.
Bu yazılarda, Bezmi Nusret Kaygusuz‘un yaşamı üzerine bilgiler verip bir yazar ve gazeteci olarak yazıp çizdiklerini, Osmanlı Demokrasi Partisi genel sekreteri olarak İttihatçılara karşı yapıp eylediklerini ve onların hışmına uğradığında ne zorluklar yaşadığını anlatarak hayattayken ailesi ile birlikte yaşadığı evi 3 Temmuz 2024’de Ballıkuyu‘da arayıp bulduğumuzu, 26 Temmuz 2024’de eşi Devlet Hanım‘la yan yana yattığı Kokluca Mezarlığı‘ndaki kabrini ise tüm aramalarımıza rağmen bulamadığımızı anlatarak bir sonraki aramada bulup çekeceğimiz mezar fotoğraflarını sizlerle paylaşmayı vaat etmiştim.
Değişik tarihlerde Bezmi Nusret Kaygusuz…
Urla Özbek’te Bezmi Nusret Kaygusuz’un oğlu Bezmi Nusret ve eşi Vesile Kaygusuz’la birlikte… Soldan sağa Erol Şaşmaz, Orhan Beşikçi, Bezmi Kaygusuz, APİKAM görevlisi Selin Ezelçakar, Ali Rıza Avcan ve Vesile Kaygusuz…
Mezar yerini bulup fotoğrafını çekme vaadi verdiğim bu yazılar sonrasında Bezmi Nusret Kaygusuz‘un oğlu Bezmi Nusret ile eşi Vesile Kaygusuz‘a ulaşıp 4 Eylül 2024 tarihinde Urla Özbek‘teki evlerinde ziyaret ederek, mezarların bulunması için 7 Temmuz 2024 tarihinde CİMER üzerinden başvuruda bulunup İzmir Büyükşehir Belediyesi Mezarlıklar Dairesi Başkanı Ali Kemal Elitaş ile görüşerek kendisinden yardım istememize; ayrıca, Urla Özbek ziyaretinden sonra Kokluca‘ya 11 Eylül 2024’de bir kez daha gidip geniş bir alanı saatlerce aramamıza rağmen tahrip edilen mezarlıktaki büyük tahribat nedeniyle yan yana yattığı söylenen Bezmi Nusret Kaygusuz ile eşi Devlet Kaygusuz‘a ait mezarı bulamamıştık.
Ancak aradan iki yıl geçtikten sonra sevgili Dr. Metin Özer, 14 Mayıs 2026 tarihinde İzmir Life dergisinin Mayıs/Haziran 2026 tarihli sayısında yayınlanan “Müellif ve gazeteci Bezmi Nusret Kaygusuz’un mezarı Kokluca’da bulundu” başlıklı yazısını göndermesi üzerine hem bu habere fazlasıyla sevinmiş hem de Dr. Metin Özer‘le birlikte yeniden Kokluca‘ya gidip mezarın yerini iyice öğrenmeye karar vermiştim.
Kokluca Mezarlığı’nda yan yana iki mezar: Hüseyin Bezmi Kaygusuz ve Devlet Kaygusuz…
Kokluca Mezarlığı’nın bugünkü perişan hali…
Nitekim 26 Haziran 2026 tarihinde Orhan Beşikçi ve Dr. Metin Özer‘le birlikte üçüncü kez Kokluca Mezarlığı‘na giderek onun rehberliğinde yan yana yatan iki değerli insanın mezarlarını bularak önceki ziyaretlerimizde bu mezarları nasıl olup da görmediğimizi anlamaya ve hem mezarları hem de çevresini temizleyerek fotoğraf çekilebilir bir hale getirmeye çalıştık. Çünkü mezarların çevresi oralarda yatan büyüklerimize, bu kentin geçmişini oluşturan değerli isimlere saygısızlık oluşturacak şekilde oldukça tahrip edilmiş, birçok mezar ve mezar taşı parçalanmıştı. Sonuçta sağdan soldan bulduğumuz sular ve malzemelerle mezarları biraz olsun temizleyip fotoğraf çekilebilir hale getirdik.
Böylelikle 29 Temmuz 2024 tarihinde verdiğim bir sözü, değerli Dr. Metin Özer‘in rehberliğinde bularak ve fotoğraflarını çekerek yerine getirebilmiş, bu kentin unutulmuş bir değerine vazifemi yerine getirebilmiştim. O nedenle başta Dr. Metin Özer olmak üzere Orhan Beşikçi, Erol Şaşmaz ve Anadolu Üniversitesi araştırma görevlisi Murat Kaya‘ya bu konuda yaptıkları yardım ve katkılar için teşekkür etmek isterim.
Bu ziyaret sonrasında ise her mezarlık ziyareti sonrasında görüp tanık olduğum bu tür kötü manzaralarla ölüm ve bir toprak parçasına gömülmek gibi konularda, bu ülke ve kentte bir mezar yeri sahibi olmak ya da olamamak üzerine, bunun bir hak olup olmadığı üzerine düşünmeye, araştırmaya ve kendimce bir sonuca ulaşmaya çalıştım… Tabii ki ben bunları düşünürken sizlerin de “hayatta olanımıza mı sahip çıktık da, ölümüze ve mezarına sahip çıkalım?” şeklindeki uyarı ve itirazlarınızı da duyar gibi oldum…
Şimdi isterseniz, Kokluca‘yı üç kez ziyaret edip her seferinde hayal kırıklığına uğramış biri olarak düşündüklerimi sizlerle paylaşmak istiyorum….
Ölmek, bir mezar sahibi olabilmek ve bunu bir hak olarak koruyabilmek…
Her ölümlü canlının vakti zamanı geldiğinde ölüp dünyayı terk edeceği hepimizin bildiği; ancak, bir yandan da korkup çekindiği bir olgudur…
İşte o nedenle hukuki anlamda gerçek kişilerin kişiliğini sona erdiren bu durum, “yolun sonuna gelip var olduğu iddia edilen öte dünyaya geçme halinin” gereği olarak dünyadaki birçok inanç sistemince insanları ölümle korkutup yola getirmek, o inanca inanıp iman göstermeleri için kullanılmıştır. Böylesi bir korkutmadan muaf olan canlılar ise ölme ile korkutulamayan bitki ve hayvanlardır!
İnsanoğlu için ölüp yok olmanın zorluğu bir yana öldükten sonra geriye kalan cansız bedene ne yapılacağı da ayrı bir sorundur. Cesedi alıp istediğimiz dağda bayırda toprağa mı gömelim yoksa yakıp küllerini havaya mı savuralım? Cesedin defnedildiği yeri bir ziyaretgâha mı çevirelim; yoksa unutup gidelim mi?
Anlaşılan o ki, Hindistan, Bangladeş ve Pakistan gibi nüfusu fazla, insan başına düşen toprağı az toplumlarda bir de mezarlar için yer aramayalım, değerli topraklarımızı mezarlıklarla doldurmayalım denilerek cesetlerin odun yığınlarının üstünde yakılıp kutsal Ganj nehrine serpilmesi, tek tanrılı dinlerin çıktığı Ortadoğu ülkelerinde ise genellikle bol bol bulunan ve kullanılmayan çöl toprağına gömme usulü kabul edilmiş…
Ölünün toprağa gömüldüğü ülke ve inançlarda ise gömü yeri ölenin ölüm amacına ve şekline, mensup olduğu toplumsal sınıf ve ilişkiye göre sıradan mezar formundan başlayıp oldukça süslü lahit (sanduka), hazire, türbe, şehitlik ya da anıt mezarlar (mozole) oluşturularak, bunların başına ölenin toplumsal statüsünü simgeleyen mezar taşları dikilerek geride kalanların kullanabileceği hafıza mekânları yaratılmış, yoksul ve kimsesiz olanlar ise bu sistemin dışında tutularak mezarlıklardaki en değersiz bölümlere defnedilerek gözden uzak tutulmuş, dünyevi gücü tehdit eden mezar ve mezarlıklar ise tahrip edilerek ya da tümden yok edilerek toplumun hafızasından çıkarılmak istenmiştir.
Aynen Cumhuriyet öncesinde İzmir‘de bulunan büyük Ermeni, Ortodoks ve Yahudi mezarlıklarının eğitim, sağlık, güvenlik gibi kamusal hizmetlere tahsis edilmek suretiyle yok edilmesi ya da küçültülerek kent dışına çıkarılmasında olduğu gibi… Ya da İzmir, Bornova‘daki Kokluca Mezarlığı‘nın ilk önce yakındaki eski Rum köyü Kokluca (Koukloutzas)’nın mezarlığı olmasına karşın daha sonraki yıllarda Müslüman mezarlığına dönüştürülmesinde olduğu gibi…
Kokluca Müslüman Mezarlığı içinde bulduğumuz Rumca yazılı lahit parçası (11.09.2024): “Anastasias Hadzhi Grousalis anıtı, Ioannou Usalof tarafından Aedion anısına kurulmuştur.“
Ölüm, tarih boyunca kültür ve sanatta sanatçıya ilham veren, daha doğrusu onu anlayıp ehlileştirebilmek için ele alınan ezeli ve ebedi olgulardan biri olmuş, bu çerçevede;
Müzikte Mozart‘ın Requiem, Chopin‘in Marche Funèbre (Cenaze Marşı), Samuel Barber‘in Yaylı Çalgılar için Adagio isimli eserleri hep ölümün ötesini, kabullenmeyi veya kaybın acısını anlatan en güçlü eserler olarak klasik müzik tarihinin başyapıtları olmuş,
Resimde Michalengo‘nun Defin Töreni, Pablo Picasso‘nun Guernica, Jacques-Louis David‘in Marat’nın Ölümü isimli tabloları ölüm ve yaşamın geçiciliğini en iyi anlatan tablolar olarak kabul edilmiş,
Edebiyatta ise ölüm, ölmek ve mezar gibi kavramlar değişik yazarlar tarafından farklı şekillerde yorumlanarak; örneğin ünlü Türk romancı Adalet Ağaoğlu ölmeye yatarak, Brezilyalı roman ve söz yazarı Paulo Cuelho “Veronika ölmek istiyor” diyerek, Fransız yazar, şair, müzisyen, şarkıcı, gazeteci, senarist, oyuncu, eleştirmen, çevirmen ve maden mühendisi Boris Vian mezarlara tükürerek, korku, doğaüstü kurgu, gerilim, polisiye, bilimkurgu ve fantezi türlerinde eserler üreten Amerikalı yazar, senarist ve yapımcı Stephen King hayvan mezarlıklarını gündeme getirerek, İtalyan yazar Umberto Eco ise Prag Mezarlığı isimli romanında Siyon belgesi protokollerinin ortaya çıkışını ele alarak apayrı bir ölüm ve mezar edebiyatı yaratmış; böylelikle edebiyatı, müziği ve resim sanatı ile birlikte ölüm ehlileştirip korkulan bir şey olmaktan çıkarılmak istenmiş; ancak, evcilleşen hayvan ve bitkiler gibi ölümü teslim alan bir sonuca ulaşılamamıştır.
Mezarlıkların korkulan değil, güven duyulan bir yaşam döngüsü parkına dönüştürülmesi…
İnsanoğlu ölümü, öteki dünyayı ve yaşamın geçiciliği gibi kendisini korkutan olguları müzikte, resimde ve edebiyatta ele alıp işleyerek adeta onlara meydan okumuş ya da onun teslim olmayışı karşısında bir tür kabullenme içine girmiştir.
Ama bu korkuları en iyi, en somut şekilde hissedip yüzleştiğimiz yerler ise hep mezarlıklar olmuştur. İşte o nedenle geceleri mezarlıkların kenarından geçmek istemeyiz, psikologların “tafefobi” adını verdikleri bir duygu ile ölümden, özellikle de diri diri gömülmekten korkarız. Bu korkumuzu kontrol altında tutup bir mezarlığı ziyaret etmek istediğimizde ise o ölüler diyarında kendimizi yalnız, güçsüz ve terk edilmiş hisseder, o dünyadan çıktığımızda ise adeta “şükür ki içerde kalmadım” dercesine kendimizi ferahlamış, rahatlamış hissederiz.
Gömülmek ya da gömülememek, ziyaret edilmek ya da edilmemek…
İşte, tam da bu nedenle; yani insanların mezarlıklarda tedirgin olmaması, ölüm algısını normalleştirerek kendini güvende hissedebilmesi için mezarlığı ziyaret eden her insan için görünür, bilinir, önceden tahayyül edilebilir ve güvenilebilir bir mekâna dönüştürülmesi gerekir. O nedenle; hem ölenlere saygı duymanın gereği, hem de onları ziyarete gelenlerin Brezilya‘nın gecekondu mahallesi favelaların, İstanbul Tarlabaşı‘ndaki dar sokakların ya da çoğu İzmirlinin korktuğu için gitmediği Kadifekale‘nin aksine kendilerini güvenli bir ortamda hissedebilmesi için mezarlıkların temiz ve bakımlı olmasına, öngörülenin dışında bir şey barındırmamasına, düzenli ana ve ara geçişlerle çekingenlik ve korku hissinin azaltılmasına, böylelikle mekânın estetik, huzurlu ve saygı duyulan bir yaşam döngüsü parkına dönüştürülmesi sağlanmak istenir.
Şimdi isterseniz 2024 yılından bu yana Bezmi Nusret Kaygusuz‘un mezarını bulmak üzere üç kez gidip ziyaret ettiğim Bornova Kokluca Mezarlığı özelinde İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin yürüttüğü mezarlık hizmetlerini ele alıp ilk adım olarak bu hizmetlerin hukuki altyapısını hazırlayan İzmir Büyükşehir Belediyesi Mezarlıklar Şube Müdürlüğü Mezarlık ve Defin Hizmetleri Yönetmeliği‘ni evrensel insan haklarına ve mevzuata aykırı özelliklerini ortaya koymaya başlayalım:
Sonuç olarak;
İzmir Büyükşehir Belediyesi mezarlık yönetmeliği yürürlükteki mevzuata aykırıdır…
Ülkemizdeki cenazelerin mezarlıklara defni ve mezarlıkların yönetimi konusunda işlev gören 2 ayrı yasa (1930 tarihli Umumi Hıfzısıhha Kanunu ve 1994 tarihli Mezarlıkların Korunması Hakkında Kanun), 1 adet nizamname/tüzük (1931 tarihli Belediye Mezarlıkları Nizamnamesi) ve belediyelerin kendilerine ait özel yönetmelikler bulunmaktadır. Bu durumun İzmir‘deki örneğini ise İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nin 14 Kasım 2013 tarih, 05.1311 sayılı kararı ile kabul edilen İzmir Büyükşehir Belediyesi Mezarlıklar Şube Müdürlüğü Mezarlık ve Defin Hizmetleri Yönetmeliği oluşturmaktadır. Pratikte uygulamayı ise hem bu yasal düzenlemeler hem de idari ve adli yargının aldığı kararlar yönlendirmektedir.
Mezarlıklarla ilgili mevcut mevzuat düzenlemeleriyle bunların pratikteki uygulamasında gündeme gelen “Mezar Yeri Kullanım Hakkı” ise ilgili belediye tarafından belirlenen bir bedel karşılığında, mevzuatın öngördüğü sınırlar çerçevesinde, hakka konu mezar yerini kullanma yetkisi veren bir hak olarak tanımlanmaktadır. Ancak bu hak teoride ve uygulamada bir mülkiyet hakkı olarak değil, sui generis (kendine özgü) bir kullanma hakkı olduğu, mevzuatın mümkün kıldığı kişilere ilgili belediye biriminin düzenlediği ya da onayladığı bir sözleşme ile devredilebileceği bilinmelidir. (1)
İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından mevcut mezarlıklar mevzuatına dayanılarak hazırlanması gereken 2013 tarihli yönetmeliğini hukuki yönden değerlendirmeye kalktığımızda ülkemizdeki idare hukuku ilkelerinden biri olan normlar hiyerarşisi ilkesi uyarınca yönetmeliklerin, yasama organı kabul edilen yasalarla Bakanlar Kurulunca çıkarılan tüzüklere (nizamnamelere) aykırı olması mümkün olmadığından İzmir Büyükşehir Belediyesi ya da herhangi başka bir belediye tarafından normlar hiyerarşisinin üst basamaklarında olan 1593 ve 3998 sayılı yasalarla Belediye Mezarlıkları Nizamnamesi‘ne aykırı yönetmelik düzenleyemeyeceği; ayrıca bu üst hukuki düzenlemelerde bulunmayan ya da bu düzenlemelerin izin vermediği konularda herhangi bir düzenleme yapılamayacağını bilmemiz gerekmektedir.
Belediye Mezarlıkları Nizamnamesi’ne aykırı düzenlemeler…
1) 1931 tarihli Belediye Mezarlıkları Nizamnamesi‘nin 20. maddesinin (A) ve (B) fıkralarına göre ikinci sınıf mezarlıklarda kişi başına 3m X 1,50m = 4,50 m2, aile mezarlıkları için en çok 3m X 4m = 12 m2 yer tahsis edilmesi gerektiği; ayrıca söz konusu nizamnamede bu miktarın altında ya da üstünde kalan büyüklükte bir alanın tahsis edilmesini mümkün kılan bir düzenleme bulunmadığı halde İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait yönetmeliğin 6. maddesinde ikinci sınıf mezarlık alanlarının 1,60 metrekareye indirildiği görülmektedir.
Kokluca Mezarlığı’ndaki mezarların son hali… 26 Haziran 2026
Kokluca Mezarlığı, aksi gibi 27 Mart 2025 tarihinde İzmir Büyükşehir Belediyesi Mezarlıklar Dairesi Başkanı Ali Kemal Elitaş ve Bornova Belediye Başkanı Ömer Eşki tarafından incelenip “Sevdiklerimizi anma yerlerini saygı, düzen ve özenle korumaya devam ediyor, her ayrıntıya önem veriyoruz.” mesajı verilmiş. (2)
Ayrımcı bir yönetmelik düzenlemesi…
2) 1931 tarihli Belediye Mezarlıkları Nizamnamesi‘nde “azınlıklar” ya da “gayrimüslimler” için ayrı bir hukuki düzenleme bulunmadığı halde İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin, 14 Kasım 2013 tarih, 05.1311 sayılı meclis kararı ile kabul edilen yönetmeliğin 6 ve 10. maddelerinde ayrımcı bir tutumla “Türk İslam” mensubu mezarlıklarıyla “azınlık” mezarlıklarının ayrı ayrı ele alındığı görülmektedir.
Bu yönetmeliğin dayanağı olarak gösterilen 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıha Kanunu‘nun mezarlıklarla ilgili 211 ilâ 234. maddeleri arasında ve 3998 sayılı Mezarlıkların Korunması Hakkında Kanun‘da; ayrıca, 1931 tarihli Belediye Mezarlıkları Nizamnamesi‘nde azınlıklarla azınlık olmayanlar şeklinde bir ayrım bulunmadığı halde yönetmeliğin 6 ve 10. maddelerinde durduk yerde azınlık mezarlarıyla gayrimüslim mezarlığını gündeme getirmek kime ne kazandırmıştır bilemem ama azınlıkların ya da gayrimüslimlerin Müslümanlardan fiziki yapı; yani, en ve boy itibariyle farklı boyutta olabileceği kaygısının da bulunmadığı böylesi bir durumda Türk vatandaşı olan yurttaşların bir kısmını böylesine ötekileştiren bu politikanın bir hukuk metnine yansıtılmasının evrensel insan hak ve değerlerine aykırı olması nedeniyle en kısa sürede yönetmelik metninden çıkarılması sağlanmalıdır.
Mezarlara sahip çıkmayan fırsatçı bir yönetmelik…
3) 1931 tarihli Belediye Mezarlıkları Nizamnamesi‘nde inşası yapılmayan ya da kaybolan mezarlar konusunda belediyenin sorumlu olmayacağına ilişkin bir hüküm olmadığı halde İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 14 Kasım 2013 tarih, 05.1311 sayılı meclis kararı ile kabul edilen yönetmeliğin 5. maddesinin (i) fıkrasına göre 5 yıl boyunca inşası yapılmayan ya da kaybolan mezarlardan müdüriyetin sorumlu olmayacağının belirtilmiştir.
İşin hukuki durumu bu şekilde….
İzmir Büyükşehir Belediyesi Mezarlıklar Dairesi Başkanlığı‘nın fiili uygulamalarını ve bu uygulamalardan kaynaklanan sorunlarla bu sorunların çözümü için önerdiğimiz düşünceleri ise gelecek haftaki yazımda dile getireceğimi ifade ederek bu sıcak havalarda herkese iyi okumalar diliyorum…
Cansu Dönmez, Kültürel İnşanın Mekânsal İzleri, Mezarlıklarda Toplumsal Cinsiyet İzleri, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Balıkesir Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Balıkesir-2025.
Nurbanu Özkartal, Kentsel Yeşil Doku İçerisinde Mezarlıkların Yeri, Önemi. ve Planlama Kriterleri – İzmir Kenti Örneği, Süleyman Demirel Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü Peyzaj Mimarlığı ABD, Isparta-2016.
Özge Uçar Çığşar, Mezarlık Bekçisi (Kısa Film), Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tez Raporu, Beykent Üniversitesi Lisansüstü Eğitim Enstitüsü Sinema-TV Anasanat Dalı, İstanbul-2020.
Rakel Mizrahi, İzmir Yahudi Mezarlıkları, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Arkeoloji Anabilim Dalı, İzmir-2019.
Sümeyye Karadavut, Mezarlıkta statü, kimlik, cinsiyet – Gölbaşı Mezarlığı, Yayınlanmamış yüksek lisans tezi, Kırıkkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kırıkkale-2025.
Varlık Dergisi, “Öteki Kimlikler ve Türkiye’nin Yas Tutan Mezar Taşları“, Sayı 1329, 2018 Haziran.