Bir kamu mülkü nasıl özel mülke dönüştürülür?

Ali Rıza Avcan

Bugün size hepinizin gayet iyi bildiği ve önünden binlerce kez geçtiği Kültürpark 9 Eylül Kapısı karşısındaki kamu malı “Basmane Çukuru”nu, 1955-2026 dönemindeki AP‘li, DP‘li, ANAP‘lı, DYP‘li, CHP‘li, DSP‘li, SDHP‘li ya da AKP‘li belediye başkanlarıyla onların yanında saf tutan belediye meclis üyelerinin ve onların işlerini kolaylaştıran gayretkeş hukuk müşavirlerinin, Güçbirliği, ENDA, EGS Holding, KİPA, Tansaş, ŞAMPA, Tetusa ve TARKEM gibi çok ortaklı şirketler eliyle belediyeye ait kamu mallarını yağmalayan İzmir sermaye çevreleriyle el ele vererek nasıl kendi özel mülkleri haline getirdiğinin gerçek öyküsünü anlatmak istiyorum…

Ama ondan önce düne kadar çukurken şimdilerde doldurulduğu için çukur olmaktan çıkan bu yerde 1801 yılında çevredeki Ermeni mahallesinin (Haynots) halkına hizmet vermek üzere inşa edilen Surp Krikor Lusavoriç Ermeni Hastanesi‘nden söz edip bu hastanenin 1922 Büyük İzmir Yangını‘nda yanıp yıkıldıktan sonra geride kalan taş, tuğla, kiremit gibi malzemelerinin yakınlardaki yeni binaların yapımında devşirme malzeme olarak kullanıldığı ifade etmem gerekiyor…

Surp Krikor Lusavoriç Ermeni Hastanesi, 1801-1922

Bugünkü tapu kaydının Konak ilçesi, İsmet Kaptan Mahallesi, 1039 ada, 8 parselinde yer alan bu parsel, 1922 Büyük İzmir Yangını sonrasında Ebniye Kanunu‘nda yapılan değişiklerle sırasıyla Hazine ve İzmir Belediye‘sine devredilen bu yer 1939’dan itibaren Santral Garaj, daha sonra da ESHOT Garajı olarak kullanılmıştır. 1975 yılında Halkapınar‘daki yeni şehirlerarası otobüs garajının yapılması ile birlikte buradaki binalar yıkılıp alan boş bırakılmıştır.

Santral Garaj 1939-1975

Bu arada 1955 yılında Kemal Aru ve ekibinin hazırladığı İzmir‘in ilk kapsamlı nazım imar planında bu parsel ve çevresi, üzerinde ulaşım fonksiyonlarının devam ettiği “Ticaret Alanı” olarak tescillenmiş, İmar ve İskân Bakanlığı tarafından onaylanan 1973 Metropoliten Planı‘nda ise burası “Bölgesel-Kentsel Aktivite Merkezi” ilan edilmiştir.

Yüksel Çakmur yönetimindeki belediye tarafından 20 Ağustos 1991 tarihinde onaylanan 1/5000 ölçekli Nazım İmar Planı ile bölge 3 farklı faza ayrılarak eski garaj arazisi “C Bölgesi” olarak kodlanarak “Otel ve Kongre Merkezi” kullanımına tahsis edilmiştir. Belediyenin o yıllarda açtığı “Kültürpark Mimari Proje Yarışması” ile alanda borsa binaları, otel, açık sergileme ve ticaret merkezleri yapılması fikri hukuki ve mimari bir zemine oturtulmuştur.

İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından 1983 yılında açılan İzmir Basmane Turizm ve Ticaret Merkezi Ulusal Mimari Yarışması’nda 2’ncilik ödülünü kazanan projeye ait maket, Kaynak: SALT Araştırma Arşivi.
Milliyet ve Tercüman gazeteleri, 30 Nisan 1984, Kaynak: SALT Araştırma Arşivi.

1997 yılında İzmir Belediye Başkanı Burhan Özfatura ile Güç Yapı A.Ş. (Güçbirliği Holding) ve EGS Gayrimenkul Ortaklığı arasında imzalanan kat karşılığı inşaat sözleşmesi uyarınca taşınmazdaki belediye hissesinin %100’den %11’e indirildiği kamu malı, 1998 yılının Ekim-Kasım ayları arasında kazılıp sözleşmeyi imzalayan şirketlerin yaşanan ekonomik krizler nedeniyle vaat edilen yapıyı yapamaması üzerine “Basmane Çukuru” adını almış, % 11 olan belediye hissesi ise İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu döneminde taraflar arasında imzalanan bir sözleşme ile % 30’a çıkarılmış ve bu hakkın hukuki altyapısı, alanda yapılacak projede belediyeye ait bağımsız bir Belediye Hizmet Binası (toplam 31 bin 200 metrekare) yapılarak bedelsiz teslim edilmesi ve tapuda belediye adına tescil edilmesi şartına bağlanmıştır.

Zaman içinde içi su ile dolup zengin bir flora ve fauna ile ekolojik bir alana dönüşen çukur için İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer dönemine isabet eden 2021 yılında, 1997 tarihli sözleşmeyi feshedip yüklenici firmaların 8,5 milyon dolarlık teminat mektubunu nakde çevirmek ve arsanın %100 mülkiyetini tamamen belediyeye geri kazandırmak amacıyla tapu iptal ve tescil davası açılıp çukur 2023 yılı sonunda da dolgu ve tesviye çalışması ile tamamen doldurulmuştur.

Basmane Çukuru
Basmane Çukuru’nun çukur olmaktan çıktığı yakın zamanlar…

Ancak İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin “defolu” başkanı Cemil Tugay, 2021 yılında İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nce açılan dava kapsamında üç ayrı uzmanın hazırladığı 22 Temmuz 2024 tarihli bilirkişi raporunda söz konusu taşınmazın %100’ünün belediyeye ait olduğu görüşü belirtilmişken ve bu haliyle “Basmane Çukuru”na ait %100 hissenin belediyeye devri söz konusuyken, 4-5 Kasım 2023 tarihli CHP kurultayının 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu‘na aykırılığı nedeniyle açılan davanın 2 numaralı sanığı olarak kendisini kurtarmak amacıyla İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nin verdiği yetki çerçevesinde TMSF ile yaptığı görüşme ve pazarlıklar sonucunda TMSF, Güçyapı İnşaat Turizm Mühendislik GYO San. ve Tic. A.Ş. ve EGS Gayrimenkul Ortaklığı A.Ş. ile birlikte imzaladığı 16 Ocak ve 10 Eylül 2026 tarihli protokollerle belediyeye ait bu değerli kamu malını Güçbirliği Holding‘e devretmiş, böylelikle 2021 tarihinde açılmakla birlikte AKP‘nin engellemeleriyle duruşmaları devamlı ertelenen davanın önünü keserek taşınmazın %100’ünün İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne devrini engellemiş ve bu çabasının ödülünü 21 Ekim 2026 tarihinde yapılan CHP Kurultayı Davası duruşmasında savcı Ekrem İmamoğlu ve Özgür Çelik‘in de aralarında bulunduğu 9 sanık hakkında cezalandırma talebinde bulunurken Cemil Tugay‘ın da aralarında bulunduğu 3 sanık hakkında beraat istemesi suretiyle almış; böylelikle, hem AKP‘ye geçerek hem de “Basmane Çukuru” gibi değerli bir kamu malını yandaş sermayeye peşkeş çekerek kendisini kurtarma ahlaksızlığını göstermiştir.

Ardından da imzaladığı 16 Ocak ve 10 Eylül 2026 tarihli protokoller uyarınca söz konusu kamu malı Mazhar Zorlu Holding‘in talebiyle TMSF tarafından 2 Aralık 2026 tarihinde yapılacak ihale ile 75 milyon Dolara satışa çıkarılmış ve böylelikle İzmir halkına ait değerli bir kamu malı, konu ile ilgili tüm belediye başkanlarının, özellikle de AKP‘li Cemil Tugay‘la diğer eski belediye başkanlarının, tüm belediye meclisi üyelerinin; özellikle de bugün bu satış kararına timsah gözyaşlarıyla karşı çıkan Yeni Partili belediye meclisi üyelerinin, gayretkeş ve işbirlikçi bürokratların yardım ve katkısı ile özel kişi ve kuruluşlara peşkeş çekilmiş, bir belediye başkanının hapse girmemesi uğruna İzmir halkının cebinden bir değer daha çalınmıştır…

Şimdi sıra geldi bu değerli bu taşınmaz üzerindeki gökdelenin Mesut Sancak, Mehmet Cengiz gibi yandaş inşaat şirket patronlarınca yapılmasına…

Evet izlediğimiz videoda gördüğümüz gibi İzmir‘in dağlarında çiçeklerin yetişmesi gibi hem toplanmayan çöpler, hem de Mehmet Cengiz‘in, Mesut Sancak‘ın ve benzerlerinin gökdelenleri de yeşerir… Kah halkın yanlış siyasi tercihleri nedeniyle, kah kentin yetersiz, oynak siyasetçileri sayesinde…

Kamuoyunu Aydınlatma Platformu (KAP)’unun taşınmazın satışı ile ilgili ihale duyurusu…

Bu kente yerleşip kendimi İzmirli hissettiğim günlerden bu yana İzmir‘in en önemli sorunlarından birinin “Basmane Çukuru” olduğunu önce duydum, ardından gidip görerek geçmişini araştırıp öğrendim…

Daha doğru bir anlatımla, 1922 Büyük Yangını‘ndan sonra bu kentte bırakılıp terk edilen köşk, ev, han, hamam, zeytinlik, bağ, bahçe ve benzerlerinin bir ganimet olarak karmaşa ve kaosun egemen olduğu bir ortamda yağmalanıp soyulmasından bu yana kentteki egemenlerin genlerine işleyen gasp, talan ve vurgun kültürünün İzmir sermayesinin temel özelliklerinden biri olduğunu; o nedenle, sırf “Basmane Çukuru‘nun değil, aynı zamanda İzmir Hilton, Kültürpark, Konak Pier, Kemeraltı-Basmane ve Kadifekale‘den oluşan tarihi kent merkezinin, İnciraltı, Kordon Dolgu Yolu, Turan, Gediz Deltası, Mavişehir, Çeşme yarımadası, Bornova ve Kemalpaşa‘daki zeytinliklerle kiraz bahçelerinin, Aliağa‘daki tarım arazilerine karadüzen fabrikalar yapmak, Bayraklı-Halkapınar-Mersinli-Alsancak-Darağaç bölgesine de art arda gökdelenler dikmek bahanesiyle bu yağma-soygun düzeninin öznesi haline getirildiğine tanık oldum…

Basmane Çukuru ise adeta gözü dönmüş bir delinin gelip burayı kazdığı, daha sonra başka bir delinin gelip burayı doldurduğu lanetli bir yer… 1930 ekonomik buhranında Keynes‘in işsizliğin çözümü için önerdiği gibi birilerinin önce iş makineleri ve işçilerle açıp daha sonra başka birinin yine aynı şekilde belediyeye ait iş makine ve işçilerle doldurduğu devamlı kamu zararı üreten bir yer… Bu gereksiz açma ve kapama işleri şimdiye kadar kim bilir kaça mal oldu, belediye kasasından; yani, bizlerin parasından, kamu kaynaklarından ne kadar harcama yapıldı, bilinmez… Çünkü her zaman olduğu gibi böylesi şeylerin masrafı halka yüklenirken işin gizlisi, ayrıntısı titizlikle halktan gizlenir, saklanır… Nitekim 17 Şubat 2003 tarihinde İzmir Milletvekili Canan Arıtman ve 24 arkadaşı tarafından TBMM Başkanlığı‘na verilen meclis araştırma önergesi de TBMM tarafından kabul edilmemiş ve bundan böyle peşine kimseler düşmemiş…

Bu çukurun var olduğu ya da doldurulmasına rağmen namını sürdürdüğü her zaman ve koşulda asıl sahiplerinin hakkı, ahı ve figanı nedeniyle buranın lanetli olduğuna inandım ve inanıyorum…. Her ne kadar lanet, uğur ya da şans gibi uydurma şeylere inanmasam da…

Çukurun bulunduğu bölgenin bir Ermeni mahallesi; yani, Ermeni diliyle “haynots” ya da “hayatağ” olması, bu mahalledeki evlerin, kiliselerin, hastane ve çocuk yurtlarının yakılıp yok edilmiş, buralarda yaşamış, bu hastanede yatıp iyileşmiş insanların göçmesi ya da ölüp yitmesi sonrasında onların mal ve mülküne ganimet mantığıyla el konulması bence bu lanetin tek nedeni, tek sonucu… Bırakın 1922 yangınını, yangın sonrasında Kültürpark‘ın yapılması amacıyla buraya definecilerle amele ve katırların girdiği dönemde çekilen fotoğrafların arka planındaki birçok tarihi yapının bugün mevcut olmayışı bile aradan geçen 104 yılda birçok şeyin silinip kazınmak suretiyle yok edildiğini gösteriyor… Nitekim o yok edişin laneti de şimdi gelip bizleri bularak birbirimize yalan söylediğimiz, ikili oynayarak dürüstlükten uzaklaştığımız, birbirimizi aldatarak, yalanlar söyleyerek…

İzmir açısından çok önemli ve değerli olan bu kamu malının ilk kez ticari meta olarak görüldüğü 1955’li yıllardan bu yana sürdürülen mücadelenin bu aşamasında;

1) Öncelikle bu taşınmazın bulunduğu Konak ilçe belediye başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu başta olmak üzere tüm Yeni Partili ve CHP’li belediye başkanlarının,

2) İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi ile tüm ilçe belediye meclislerinde Yeni Parti ve CHP temsilcisi olarak görev yapan meclis üyelerinin,

3) Ülke ve İzmir boyutunda siyaset yapan tüm İyi Partili, CHP’li, DEM’li, İyi Partili, TİP’li, TKP’li ve Sol Partili siyasetçilerin,

4) Başta İzmir Barosu olmak üzere tüm meslek odalarıyla vakıf, dernek ve Kültürpark Platformu gibi sivil toplum örgütlerinin,

5) Parti üyesi olan ya da olmayan tüm İzmirlilerin,

Klavye başında tweet atmak, kırmızı karanfil bırakmak, Türkan Saylan Kültür Merkezi‘nin ya da eski Sümerbank‘ın önüne giderek basın açıklaması yapmak gibi etkisi sorgulanan eylemler yapmak yerine İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin TMSF ile yaptığı protokollerle bu protokollerin yapılmasını sağlayan belediye meclisi yetki devir kararının ve 2 Aralık’ta yapılacak ihalenin iptali, 2021 yılında İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nce açılan davanın bir an önce sonuçlanması için hukuki düzlemde etkili girişimlerde bulunması, genel kurul kürsülerinde atılan kahramanlık nutuklarıyla sloganların sahadaki uygulamalarda da gösterilmesi, ilçe belediye meclisleriyle büyükşehir belediye meclisinde görev yapan Yeni Partili ve CHP’li meclis üyelerinin hep birlikte farklı ve etkili direniş eylemleri geliştirerek ve bu konuda basın örgütleri ve basın organları eliyle kampanyalar düzenleyerek AKP‘li İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay‘ın yeni partisi AKP ile birlikte İzmir’e yapacaklarını kötülükleri engelleyip yavaşlatmak, bu sorunu her yer ve koşulda dile getirerek “Basmane Çukuru” mücadelesini İzmir genelinde yayarak kitleşelleştirmesini sağlamak akla gelebilecek ilk öneriler olabilir…

Tabii ki birbirleriyle kavga edip boğuşmayı, belediye meclislerinde halkı oyalayıcı taktikler uygulamayı ve akıttıkları timsah gözyaşlarını bırakmaları koşuluyla…

Gereksiz bir müzeyi kim kurar?

Ali Rıza Avcan

Bugün sizinle birlikte, bir süredir ara verdiğim İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin kültür-sanat politikalarıyla bu çerçevede 1 Nisan 2024 tarihinden bu yana yapıp eyledikleri ya da yapmadıkları, yapamadıkları üzerine söyleşmek istiyorum.

Hatırlayacağınız üzere Tunç Soyer döneminde büyük çabalarla 9 Eylül 1922’nin 100. yılında açılan 100. Yıl Kurtuluş Savaşı Anı Evi‘nin Cemil Tugay tarafından Konak Belediyesi‘ne bedelsiz kiralanması bahanesiyle, hem de 9 Eylül 1922’nin 102. yılında gözden çıkarılıp çalışamaz hale getirildiğini, bu anı evinin geliştirilip bir Kurtuluş Savaşı Müzesi haline getirilmesi gerektiğini 7 Ekim 2024 ve 10 Şubat 2025 tarihli iki ayrı yazımla dile getirmeye çalışmıştım. (1, 2)

Ardından 2026 yılının Mayıs ayında, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin hiçbir plan ve programa dayanmaksızın kültür hizmeti adına açtığı ve ama gerçekte lise ve üniversite öğrencilerinin ders çalışma mekânı olarak kullanılan kütüphaneleri, bu mekânların kapasiteleriyle kendilerine uygun görülen isimleri gündeme getirip tartışmış ve bu bağlamda uygulanabilir makul öneriler geliştirmeye çalışmıştım… (3)

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay ile Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu’nun İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi’nin 9 Eylül 2024; yani 9 Eylül 1922’nin 102. yılında aldığı kararla kullanılmaz hale getirdiği 100. Yıl Kurtuluş Savaşı Anı Evi…

Aynı yılın Temmuz ayında ise Karşıyaka Belediye Başkanı Cevat Durak‘ın 2011 yılında açtığı Hamza Rüstem Fotoğraf Evi Müzesi‘ne ait taşınmazın gerçekte iflas etmiş bir belediye şirketi Kent A.Ş.‘ye devredilmesi nedeniyle kapatıldığını öğrenip aynı müzeyi bir yıl sonra eskisinden daha sapa bir yerde açma vaadinde bulunulduğunu, bu müzedeki özel koleksiyonun sahibi Mert Rüstem dostumuzun müzenin kuruluşunda yapılan protokoller ve söz konusu yerin “müze” statüsünde olması nedeniyle kendisine ait özel koleksiyonu geri alamadığına tanık olmuştuk.

Yapay zeka seçildiği söylenen Karşıyaka Belediye Başkanı Behice Yıldız Ünsal’ın kültür ve sanata düşman politikaları sonucunda kapatılan Hamza Rüstem Fotoğraf Evi Müzesi…

Böylelikle belediyeler tarafından açılan müze ya da anı evlerinin varlığını sürdürmesinin ne kadar pamuk ipliğine bağlı bir konu olduğunu, özellikle de kişilere ait özel koleksiyonlarla açılan belediye müzelerinin, beş yılda bir değişen belediye yönetimleri ve bunun doğal bir sonucu olarak allak bullak hale gelen kültür-sanat hizmetleri nedeniyle ne büyük bir riskle karşı karşıya olduğunu, müzecilik açısından son derece önemli olan kurumsallaşma ve sürdürülebilirlik olgularının bu ve buna benzer tehlike ve risklerle karşı karşıya olduğunu bir kez daha yakından görmüştük.

Ardından geçtiğimiz günlerde “İzmir Kitap Fuarı” adı altında yine birilerini zengin etmek amacıyla düzenlenen ticari faaliyetin tarihi ve doğal özellikleri nedeniyle koruma altındaki Kültürpark‘a ve İzmir‘deki kitapçılara verdiği zararları yerinde görmek amacıyla gittiğim Kültürpark‘ta eski Göl Gazinosu binası yerine inşa edilip İzmir Mutfak Müzesi adı verilen binada dört özel şahsa ait koleksiyondan oluşan geçici sergiyi gezerek aynı tehlike ve risklerin henüz müze olamamış bu girişim için de geçerli olduğunu fark ettim. (4, 5)

Söz konusu sergi, 1937 yılında geleneksel Türk mimarisini çağrıştıran eski Göl Gazinosu‘nun yıkılıp yerine yapılan ve Kültür ve Turizm Bakanlığı‘nca henüz müze ruhsatı verilmeyen soğuk görünümlü kimliksiz binada bulunuyor. Bu durumu en güzel şekilde binanın eski ve yeni halini gösteren aşağıdaki fotoğraflarda görebiliyoruz.

Hepimizin anılarında yer eden güzel duygularla hatırladığı o eski Göl Gazinosu‘ndan bugüne hiçbir şeyin kalmadığı bu yeni mekânda belediye başkanının sınıf arkadaşı ve eşi tarafından düzenlenen İzmir Mutfak Müzesi‘ni “nepotizm” adını verdiğimiz kayırmacılık sisteminin somut bir örneği olarak kabul etmemiz gerekiyor. Çünkü fiziki yapısı ve tarihi kimliği yok edilerek yeniden inşa edilen bu yeni binadaki İzmir Mutfak Müzesi, müzecilik konusunda eğitim alıp başarılı uygulamalar yapmış İzmir’in hak ettiği bir müze küratörü yerine amatör heveslerle işe girişen ve Cemil Tugay‘ın sınıf arkadaşı olması nedeniyle kısmeti açılan bir pratisyen hekimle gıda mühendisi olan eşi tarafından tasarlanıyor.

Aynı zamanda İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait Grand Plaza şirketinde yönetim kurulu üyesi olan pratisyen hekim Nejat Yentürk uzun zamandır yemek kültürü konusunda araştırmalar yapıp bir kitap yayınlamış; ayrıca, 1922 İzmir Yangını fotoğrafları, yemek kültürü ve parfüm gibi konularda koleksiyon sahibi olmakla birlikte; bugüne kadar profesyonel ve kurumsal ölçekte tek bir müze kurmamış ya da müze küratörlüğü yapmamış, gücünü belediye başkanının sınıf arkadaşı olmaktan alan oldukça hevesli bir amatördür.

Evet bugün 31 Aralık 2026 tarihine kadar açık kalacak olan bu sergi için koleksiyon sahipleriyle imzalanan protokollerde, uluslararası müzecilik pratiğinin etik kurallarından biri olan “geçici sergilere verilen özel koleksiyonlar için herhangi bir ücret talep edilmemesi” ilkesine ne ölçüde uyulup uyulmadığını ya da ABD ile Avrupa ülkelerindeki büyük kurumsal sergilerde yapıldığı gibi sergilenen özel koleksiyonlardaki malzemelerin sergi sonrasında daha da artacak değerleri üzerinden satışına belirli bir süre için kısıtlama getiren özel bir hükme protokollerde yer verilip verilmediğini bilmediğimizi de dikkate alarak… Çünkü bu istisnai uygulamanın nedeni, müzelerin, kamuoyu veya vergi dairesi tarafından, yakın gelecekte bir sanat eserini paraya çevirmeyi amaçlayan kâr amacı güden özel bir sanat koleksiyoncusunun fiili pazarlama kolu olarak görülmek istememeleridir. (6)

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin henüz müze olarak çalışma ruhsatı alınmamış bir binada 2 Nisan-31 Aralık 2026 tarihleri arasında açık kalmak üzere dört koleksiyon sahibinden mutfak malzemeleri alarak geçici bir sergi açmış olması belediyeye ait özel bir koleksiyonun henüz oluşturulmadığını, bu amaçla antikacılardan yapılan alımlara belediyenin içinde bulunduğu mali sıkıntılara rağmen devam edildiğini; ancak “İzmir Mutfak Müzesi’ni açtık” diyebilmek ve müze açılışı için zaman kazanmak amacıyla böylesi bir yola gidildiği anlaşılmaktadır.

Hele ki Cemil Tugay‘ın Karşıyaka Belediye Başkanı olduğu dönemde yine aynı sınıf arkadaşlığı çerçevesinde Bostanlı Çatı Kültür Merkezi ile Cordelion Mutfak Sanat Merkezi‘nde düzenlenen sergilerle festival etkinliklerine Cemil Tugay‘ın İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne geçmesi sonrasında aynı kültür ve sanat merkezlerinin fiilen iş yapamaz hale gelmesi, bu çiftin Karşıyaka Belediyesi‘nde danışman ve küratör olarak çalıştığı 2019-2024 döneminde mutfak ve yemek kültürü adına yaptıklarının da kurumsallık ve sürdürülebilirlik ilkelerinden uzak olduğu anlaşılmaktadır.

Uluslararası Müzeler Konseyi (ICOM) müzeyi somut ve somut olmayan mirası araştıran, toplayan, koruyan, yorumlayan ve sergileyen, bütün bunları yaparken kâr amacı gütmeyen, toplumun hizmetinde olan kalıcı bir kurum olarak tanımlıyor. O nedenle bir müze kendisinin ya da başkalarının koleksiyonlarını “bakın, bakın benim ne güzel cicilerim var!” mantığı ile sergilemeyip aynı zamanda kendi konusu ile ilgili araştırmalar yapar, bunun için malzeme ve bilgi toplar, bağışçılarıyla ilişkilerini yönetir, bulup topladığı bilgi ve malzemeleri korur, tarihi, toplumsal, ekonomik ve kültürel bağlamı içinde yorumlayıp sergiler, bu amaçla eğitimler düzenler.

Oysa İzmir Mutfak Müzesi‘nin sahibi İzmir Büyükşehir Belediyesi bugüne kadar bırakın somut olmayan miras bağlamında mutfak ya da yemek kültürü envanteri hazırlamamış, İzmir‘le ilgili yerel gastronomi ürünleri için şimdiye kadar Türk Patent ve Marka Kurumu‘ndan alınan toplam 38 coğrafi işaretten 2 tanesi Bornova, 2 tanesi Menderes, 1 tanesi Karabağlar, 1 tanesi Kınık, 1 tanesi Seferihisar belediyeleri tarafından alındığı halde İzmir Büyükşehir Belediyesi 2016 yılında sadece tek bir ürün (Çeşme Kavunu) için coğrafi işaret almış, bu ürünlerden sadece Bergama Kozak Çam Fıstığı, Avrupa Komisyonu tarafından korumalı menşe adı (PDO) statüsüyle AB Coğrafi İşaret Sicili‘ne kaydedilmiş, diğerleri için böyle bir sicil kaydı yapılmamış, coğrafi işaret almış ya da almamış gastronomi ürünlerinin korunması için herhangi bir çalışma, araştırma ya da yayın yapmamıştır.

Bir yanda gerçek bir ihtiyaç olarak ortada duran Kurtuluş Savaşı ve Ege Medeniyetleri Müzesi, diğer yandan da sınıf arkadaşının oyalanması için kolların sıvandığı İzmir Mutfak Müzesi…

Anımsayacak olursanız büyükşehir belediyesi eski başkanı Tunç Soyer‘in hizmet döneminde şair, yazar ve gazeteci Sunay Akın, Kültürpark‘taki eski Göl Gazinosu‘nda balmumu heykel müzesi kurmak istemiş; ancak bu hayalini Soyer‘in başkanlık döneminde gerçekleştirememişti.

Anlaşılan o ki, bu örnekte de görüldüğü gibi Kültürpark‘taki eski Göl Gazinosu geçmişte ve günümüzde yeni yeni müzeler açmak hayalini kuranları kışkırtan, onları baştan çıkaran bir özelliğe sahip olmuştur!

Ülkemizdeki mevcut mutfak müzelerine baktığımızda en büyük ve önemli müzenin Türk-Osmanlı mutfak kültürünün merkezi konumunda olan Topkapı Sarayı‘ndaki Matbah-Amire akla gelir. Padişah dışında her gün 4.000 ila 15.000 kişiye yemek pişirilen bu mutfaktaki dev bakır kazanlar, tombak yemek kapları, sürahi ve ibrikler, yaklaşık 10.700 parça Çin ve Japon porseleninden oluşan Çin dışındaki en büyük ve kesintisiz koleksiyon, zehir sezen Celadonlar ve mücevherli porselenler insanın aklını alan bir zenginliğe sahiptir.

Diğer önemli mutfak müzelerinin ise her biri ayrı bir yemek kültürüne sahip bölgede konumlanmış olan ve hepsi o illerin büyükşehir belediyelerine ait koleksiyonlara sahip Gaziantep‘teki Emine Göğüş Mutfak Müzesi, Şanlıurfa‘daki Hacıbanlar Evi Mutfak Müzesi, Antakya-Hatay‘daki Antakya Mutfak Müzesi ve Kahramanmaraş‘taki Dulkadiroğlu Tematik Mutfak Müzesi‘dir. Geriye kalan müzeler ise Aydın ve Kuşadası‘ndaki Oleatrium Zeytin ve Zeytinyağı müzeleri, Afyonkarahisar‘daki Sucuk Müzesi, Kars‘taki Boğatepe Peynir Müzesi, İstanbul/Esenyurt‘taki Pelit Çikolata Müzesi‘dir.

Mutfak müzelerinin yurdumuzdaki coğrafi dağılımına bakıldığında her birinin ayrı tarihi bir döneme ya da o il ya da bölgede var olup diğerlerinden farklılıklar gösteren ayrı bir yerel yemek kültürünü temsil ettiği görülür. Özellikle de Gaziantep, Şanlıurfa, Antakya-Hatay ve Kahramanmaraş‘taki mutfak müzeleri itibariyle…

Ama İzmir‘de bu anlamda Ege ve Akdeniz mutfağından ayrı ve farklı bir İzmir Mutfağı olmadığı için bu kültürü ortaya çıkarıp yaşatmak ve korumak adına bir müze açmak, “Kurtuluş’un ve Kuruluş’un Kenti” olarak adlandırılan İzmir‘de halkın uzun yıllardır talep ettiği bir Kurtuluş Savaşı Müzesi ya da Ege Denizi kıyılarında ortaya çıkan uygarlıkları vurgu yapacak bir Ege Uygarlıkları Müzesi gibi asıl ihtiyaçların dikkate alınmadığını göstermektedir.

O nedenle İzmir‘de, İzmir‘in de içinde yer aldığı Ege ya da Akdeniz mutfağından ayrı, ondan farklı bir mutfak/yemek kültürü olmadığı; ayrıca, İzmir‘de Müslüman Türk, Rum, Ermeni, Yahudi, Levanten mutfaklarıyla göçmen Girit ve Balkan kültürlerinden oluşan kozmopolit bir mutfak ve yemek kültürü olduğu; ayrıca, bu kültürlerin Ege ya da Akdeniz mutfağı kültürlerinden farkı olmadığı için sırf bunun için ayrı bir İzmir Mutfak Müzesi‘nin kurulmasına gerek olmadığını düşünüyorum.

Hepimizin bildiği gibi İzmir‘de yemek ve mutfak kültürü üzerine araştırmalar yapan birçok kurum ve kişi bulunmaktadır. Bunlardan ilk aklıma gelenler Ege, İzmir Ekonomi, Yaşar ve İzmir Katip Çelebi üniversitelerinin gastronomi ve mutfak sanatları bölümlerinde, Dokuz Eylül Üniversitesi Bergama ve Efes meslek yüksek okullarının aşçılık programı ile turizm ve otel işletmeciliği bölümleriyle Bakırçay Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü‘nde yemek ve mutfak kültürü üzerine çalışan birçok akademisyen, bilim insanı ve uzman bulunduğu halde; ayrıca, İzmir‘in basılı ve dijital gazete ve dergileri üzerinden tanıdığımız Ahmet Uhri, Nedim Atilla, Betül Öztürk gibi birçok isim yemek ve mutfak kültürü üzerine çalışıp yayınlar yaptığı, değişik kurumlarda projeler yürüttüğü halde İzmir Mutfak Müzesi‘nin tasarımında sadece Nejat ve Aybala çiftinden yararlanılmış olması böyle bir çalışmanın çok disiplinli yanıyla demokratik katılım özelliğini zedeleyen bir durum yaratmıştır.

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin tüm sergi ve müzeleri için tek bir katalog dahi düzenlenmemekte, bir kurumsal müze/sergi için büyük bir eksiklik oluşturan bu durum müze/sergi salonunun duvarlarına yerleştirilen panolardaki uzun yazılarla giderilmeye çalışılmaktadır. Oysa okuma alışkanlığının olmadığı ve bu durumun sosyal medya sayesinde daha da kötü hale geldiği bir toplumda sergiyi açıklamaya çalışan bu uzun yazıların tümü okunsa bile okuma süresi çok uzun olacağı ve bu da müze ya da sergi ziyaretçilerinde bıkkınlık ve yorgunluk yaratacağı için sergi ya da müzelerde ziyaretçiyi okuma tembelliğine sürükleyen, küratörün de işini basitleştirip fazla emek harcamamasına neden olan uzun yazılı açıklamalardan vazgeçilmesi uygun olacaktır.

Öte yandan uzun süredir İzmir‘de faaliyet gösteren Arkas Sanat Merkezi ve Folkart Galery gibi sanat kurumlarının tüm sergilerinde önceden hazırlanmış sergi/müze katalogları ziyaretçileri beklerken İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin tüm müze ve sergilerinde “kurumsal sergi/müze” olmanın koşulu olan kataloglar -ne yazık ki- hazırlanmamaktadır. Hazırlansa bile, APİKAM‘ın düzenlediği “İzmir Fotoğrafhanesi” sergisinde olduğu gibi küratör tarafından hazırlanıp İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nce basılan katalog sergi küratörünün eseriymiş gibi sunulmaktadır. Oysa o sergi İzmir Büyükşehir Belediyesi gibi büyük bir kuruma ait ise o kataloğun ya da kitabın da o kuruma ait olduğu bilinmeli ve tanıtımı kurum yöneticilerince yapılmalı, sergi küratörünün kitabıymış gibi küratörün kişisel reklamının malzemesi olarak kullanılmamalıdır.

Kıssadan hisse adına;

Şayet sınıf arkadaşlığı ilişkilerine önem veren bir belediye başkanı iseniz ve bu arkadaşlardan biri yemek ve mutfak kültürü konusunda kendince araştırmalar yapıp kitaplar yazıyorsa, bu amaçla koleksiyon sahibi olup diğer koleksiyon sahipleri ve müzayede kurumlarıyla ticari ilişkiler kuruyorsa sırf onu memnun etmek için adeta bir çocuğun eline verilen oyuncakla oyalayıp eylemek için; ayrıca, arkadaşınızın koleksiyonundaki bazı malzemeleri sergileyerek bu malzemelerin piyasa değerini arttırmak istiyorsanız onun elindeki koleksiyon parçalarına göre sergi ve müzeler kurmasını sağlar; böylelikle, sahip olduğunuz kısıtlı kamu kaynaklarını arkadaş hatırına israf eder durursunuz…

Bir de belediye başkanı olmadan önce, özellikle de hazırladığınız seçim beyannamesinde belediye müze ve sergileri konusunda herhangi bir öngörüde bulunmamışsanız, üstüne üstlük göreve geldikten sonra belediyelerin anayasası niteliğindeki stratejik planla yıllık performans programlarında mutfak müzesi benzeri müzeler kuracağınızı belirtmemişseniz, bunun dışında belediyenin kültür ve sanat politikaları ile ilgili temel bir belgenin yokluğunu göreve geldiğiniz tarihten 2 yıl 1 ay 6 gün sonra fark edip 6-7 Mayıs 2026 tarihlerinde İzmir Kültür Politikaları adıyla bir çalıştay düzenleyip orada konuşulanları yine aradan 4 ay 21 gün geçmiş olmasına rağmen halen İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür Politikaları Belgesi haline dönüştürememiş ve bu belgeyi kamuoyu ile paylaşmamışsanız;

Emin olun, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay‘ın ve belediyede önemli görevlere getirdiği sınıf arkadaşlarıyla onların eşlerinin aday gösterilmeyip ya da seçimi kazanamayıp belediyeden ayrılmak zorunda kaldığı günün hemen ertesinde, aynen kendisinin 100. Yıl Kurtuluş Savaşı Anı Evi‘ne yaptığı gibi ya o müzenin kapısına kilit vurulur ya da adı değiştirilip başka bir müzeye dönüştürülür; böylelikle “bir heves, bir kalas” mantığıyla yapıp eylediklerinin üstü bir kalemde çizilip unutulur…

Belki de bir önceki belediye başkanının başına geldiği gibi hakkınızda soruşturmalar açılıp ağır cezalarla ödüllendirilirsiniz ve böylelikle hem kendinizin, hem de değer verdiğiniz aile büyüklerinizin adı bu kötü olaylardan etkilenir…

Çünkü belediye başkanlarıyla onlara yakın liyakatsiz ekiplerin, tıpkı Tunç Soyer ve ekibinin başına gelenlerde olduğu gibi, hem kendi adlarını hem de ürettikleri hizmetleri kurumsallaştırıp sürdürülebilir hale getirebilmesi öylesine kolay acemi amatörlerin işi değildir…

…………………………………………………………………………………………………………………………………………….

(1) Ali Rıza Avcan, “Kurtuluş Savaşı 100. Yıl Anı Evi, yok edilmeyip geliştirilmeli ve bir müze haline getirilmelidir!”, Kent Stratejileri Merkezi, 7 Ekim 2024, https://kentstratejileri.com/2024/10/07/kurtulus-savasi-100-yil-ani-evi-yok-edilmeyip-gelistirilmeli-ve-bir-muze-haline-getirilmelidir/

(2) Ali Rıza Avcan, “Kurtuluşun ve Kuruluşun Kenti İzmir’deki 100. Yıl Kurtuluş Savaşı Anı Evi Sergisi’nin Başına Gelenlerin Gerçek Nedeni”, Kent Stratejileri Merkezi, 10 Şubat 2025, https://kentstratejileri.com/2025/02/10/kurtulusun-ve-kurulusun-kenti-izmirdeki-100-yil-kurtulus-savasi-ani-evi-sergisinin-basina-gelenlerin-gercek-nedeni/

(3) Ali Rıza Avcan, “Kütüphane mi yoksa etüt merkezi mi?”, Kent Stratejileri Merkezi, 4 Mayıs 2026, https://kentstratejileri.com/2026/05/04/kutuphane-mi-yoksa-etut-merkezi-mi/

(4) “İzmir Mutfak Müzesi ile yemek kültürüne yolculuk“, İzmir Büyükşehir Belediyesi, 6 Nisan 2026, https://www.izmir.bel.tr/tr/Haberler/izmir-mutfak-muzesi-ile-yemek-kulturune-yolculuk/58322/156

(5) “İzmir Mutfak Müzesi Açılışa Doğru Sergisi”, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür Sanat Şube Müdürlüğü, https://kultursanat.izmir.bel.tr/event/izmir-mutfak-muzesi-aclsa-dogru-sergisi/6c42f24c-82ac-471c-835d-cc1f9af29c91

(6) Michel Duffy, “Lending Art and Collectibles to Museums”, Merrill A Bank of America Company, September 9, 2026, https://www.ml.com/articles/lending-art-and-collectibles-to-museums.html

“İzmir’de Kültürün Rotası Çiziliyor, İzmir Büyükşehir Belediyesi“, https://www.izmir.bel.tr/tr/Haberler/izmir-de-kulturun-rotasi-ciziliyor/58567/156

“Başkan Tugay: Kültür bir hak, aynı zamanda kalkınmadır, İzmir Büyükşehir Belediyesi“, 7 Mayıs 2026, https://www.izmir.bel.tr/tr/Haberler/baskan-tugay-kultur-bir-hak-ayni-zamanda-kalkinmadir/58565/156

Yararlanılan Kaynaklar

(1) 21.07.1983 tarih, 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu, 23.07.1983 tarih, 18113 sayılı Resmi Gazete,

(2) Özel Müzeler ve Denetimleri Hakkında Yönetmelik, 22.01.1984 tarih, 18289 sayılı Resmi Gazete,

(3) Müzeler İç Hizmetler Yönetmeliği, Kültür ve Turizm Bakanlık makamının 30.04.1990 tarih, 1578 sayılı onayı ile yürürlüğe girmiştir.

(4) Askeri Müzeler Yönetmeliği, 30.09.1984 tarih, 18531 sayılı Resmi Gazete,

(5) Milletlerarası Müzeler Konseyi (İCOM) Türkiye Milli Komitesi Yönetmeliği, 11.12.1970 tarih, 13691 sayılı Resmi Gazete,

(6) Ulusal Müze Başkanlıklarının Kuruluş ve Görevleri Hakkında Yönetmelik, 11.11.2005 tarih, 25990 sayılı Resmi Gazete,

(7) İzmir Büyükşehir Belediyesi 2025-2029 Dönemi Stratejik Planı,

(8) İzmir Büyükşehir Belediyesi 2025 ve 2026 yılları performans programları,

(9) Antakya Ticaret ve Sanayi Odası Mutfak Müzesi Projesi, Cilt 1-2, Antakya 2011.

(10) Priscilla Mary Işın, “40 Yıllık Hayalim Şimdi Gerçekleşiyor”, Şubat 2018, Nadir Kitap, https://www.nadirkitap.com/mary-isin-ropartaji-blog15.html

(11) Nuray Pehlivan, “Koleksiyoner Aybala Yentürk: Koleksiyonculukta ‘istifleme’ yoktur”, Gazete Duvar, 21 Haziran 2021, https://www.gazeteduvar.com.tr/koleksiyoner-aybala-yenturk-koleksiyonculukta-istifleme-yoktur-haber-1525572

İyi bir araştırmacı olabilmek…

Ali Rıza Avcan

Eski adıyla Mekteb-i Mülkiyye, yeni adıyla Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi‘ndeki lisans eğitimini 1976’da bitirerek “ben artık 1976 mezunu bir Mülkiyeliyim” deme hakkına kavuşmakla birlikte; henüz taze, toy, yeni bir mezun olma utangaçlığıyla bu ifadeyi yıllarca söyleyemediğimi hatırlıyorum. Ama artık aradan 50 yıl geçtikten sonra Mülkiye camiasının gelenekleri çerçevesinde, önümüzdeki 4 Aralık 2026 tarihinde Siyasal Bilgiler Fakültesi ile Mülkiyeliler Birliği Genel Merkezi‘nin ortaklaşa düzenleyeceği etkinlikte 50. mezuniyet plaketini alacak kocamış bir “abi” olarak eskidiğimi; ancak, bu arada o yıllarda bilim adına öğrendiğim neredeyse her şeyin geçersiz hale geldiğini görüp çaresizlik hissetmeye başlamıştım.

Eski adıyla Mekteb-i Mülkiyye, yeni adıyla Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi…

Kendimi artık büyümüş; hatta, kocamış hissettiğim ve aradan geçen 50 yılın muhasebesini yaptığım son günlerde bir de karşıma sevgili Haydar Bayak kardeşimin oğlu ile birlikte çekildiği bir fotoğraf çıkmaz mı!!! Sevgili Haydar‘ın oğlu Rüzgar, Mülkiye‘ye kaydını yaptırdıktan sonra taze bir Mülkiyeli, daha yerinde bir isimle “tüllâbın” yeni bir üyesi olarak babasını almış bizim okulun önünde fotoğraf çektirmiş, Haydar da bunu Facebook‘ta paylaşmış ve oğlu Rüzgar iyi bir seçim yaptığı için yüzlerce kutlama mesajı almıştı… Kendisini ve babasını kutladıktan sonra düşündüm ki; bir yanda okula girişinden bu yana 54, mezuniyetinden bu yana 50 yıl geçip tüm yapamadıklarına rağmen övünüp böbürlenen biri var, diğer yanda da taptaze, “0 kilometre” yeni, genç bir umut olarak esecek yeni bir Rüzgar var… O nedenle Rüzgar‘ın devamlı esmesini; hatta bir fırtınaya dönüşerek bizlerin yapamadığını yapmasını diledim…

Bu arama bütün bu eskime, yıllanıp demlenme ve hatta daha da ileriye giderek bir dinozor gibi çöp kutusuna atılma hallerine rağmen bir Mülkiyeli olarak “Önce Türkiye, Önce Dünya, Sonra Mülkiye” anlayışını devam ettirmekten, onca eziyet, haksızlık ve kötülüklere rağmen omurgalı bir insan evladı olarak bu sloganı, dünyanın ve Türkiye‘nin daha da kötüleşen durumuna rağmen tüm yaşamım boyunca hayata geçirmiş olmaktan kıvanç duyuyor ve seviniyorum…

Evet, şimdi yarım asırlık kocamış bir Mülkiyeli olarak aynı yıl mezun olan arkadaşlarımla birlikte 4 Aralık 2026 tarihinde yapılacak kutlamalara hazırlanıyor, 1975-1976 dönemindeki toplumsal olaylarda arkadaşlarımızın yaralanıp ölmesi nedeniyle yapamadığımız geleneksel “İnek Bayramı” nedeniyle düzenleyemediğimiz “Kazgan” dergisini çıkarmaya çalışıyoruz. Aradan 50 yıl geçtikten sonra arkadaşlarımın desteği ile hazırlanması görevini üstlendiğim bu yıllıkta 50, 55’lik yıllık anılarımızı hatırlayıp birbirimize anlatmaya çalışıyor, unuttuğumuz birçok şeyi hep birlikte hatırlıyoruz. Hem de öğrencilik yıllarında bizi birbirimizden ayıran kamplaşma, ayrılık ve çatışmalara rağmen… İşte bu anlamda, bugün önce sizlerle paylaştığım iki anımı benden sonra gelecek yeni Rüzgar‘ların iyi bir araştırmacı olması için, fark etmeden katıldığım ülkemizdeki ilk kamuoyu araştırması üzerinden bilgiler verip önerilerde bulunmaya çalışacağım.

Bu bağlamda bugün size “bilgiye yolculuk” anlamında 51 ve 54 yıllık iki anımı anlatmak istiyorum:

İlk anım 1972 yılı ile ilgili… Üniversitenin 1. sınıfı ve Büyük Anfi‘deki ilk derslerimizden biri… Sevgili hocam Muammer Aksoy bize “üniversite” sözcüğünün etimolojik kökenini ve ne anlama geldiğini anlatıp bize üniversite ve üniversiteli olma bilinci kazandırmaya çalışıyor…

Büyük bir kütüphanede kitap raflarının önünde duran bir kadın ve bir erkeğin tasviri. Kadın, kitaplara bakarken düşünceli bir ifade takınmış; erkek ise rafların arasında duruyor ve düşünceli görünümde. Arka planda, masalarda çalışan insanlarla dolu geniş bir kütüphane alanı var.
Bilgiyi aramak, araştırmak ve bulmak…

O ilk derste “üniversite” sözcüğünün anlamını kavratmak için kullandığı bir metafor vardı: Büyük, binlerce kitabı barındıran bir kütüphane… Şöyle demişti bize: “Çocuklar kendinizi aynen Batı ülkelerindeki kütüphaneler gibi büyük, binlerce, milyonlarca kitabın olduğu bir kütüphanede hayal edin… Ve bir üniversiteli olarak aradığınız kitabın o müthiş büyük kütüphanenin hangi rafında olduğunu düşünün… Evet çocuklar, üniversiteli olmak demek, aradığınız kitaba; yani bilgiye nerede ne şekilde ulaşabileceğinizi, bunun yolunu yöntemini bilmektir”…

Ve ben de adeta kulağıma küpe ettiğim bu metafor üzerinden bir araştırma öncesinde o araştırma ile elde edeceğim bilgiye o kütüphanenin hangi rafında olduğunu önceden bildiğim kitabı edinerek ulaşmaya çalışır, bilgiye ulaşmanın da ayrı yetenek ve beceri gerektirdiğini düşünürüm..

Gelelim ikinci anıya… Yıl 1976… Mülkiye‘deki lisans eğitiminin üçüncü yılında, Siyaset ve İdare Bölümü‘nün başarılı bir öğrencisiyim… Hem derslerimi, hem de hocalarımı seviyor, ders saatleri dışındaki zamanı hocalarımla geçirerek normal eğitime ek yeni şeyler öğrenmeye çalışıyorum…

O anlamda sevip saydığım hocalarımdan biri de Siyasal Davranış dersime gelen ve beni bir anne gibi sevip sahiplenen Siyasal Davranış Kürsüsü başkanı Prof. Nermin Abadan Unat‘tı…

Eğitim döneminin ikinci sömestrinde Nermin Hoca bana “Milliyet gazetesi adına bir araştırma yapacağız. Bu araştırmada saha elemanı olarak çalışmak ister misin” diye sorduğunda balıklama bu işin içine atlamış ve oluşturulan iki saha ekibinden birinin sorumluluğunu üstlenmiştim.

Eski bir Milliyet gazetesi başlığı, tarih ve sayfa bilgileriyle birlikte kamuoyu anketi duyurusu.
Milliyet Gazetesi: 26 Eylül 1975

Milliyet Gazetesi adına yapılacak araştırmanın konusu ise 12 Ekim 1975 tarihinde yapılacak olan kısmi senato ve milletvekilliği seçimlerinde 7 adet senatörün seçileceği Ankara iliyle sınırlıydı. Gazetenin sağlayacağı 34.000.- liralık destek karşılığında bizler de Ankara kent merkezi ile ilçe ve köylerde anketler yaparak hangi partinin hangi oranda oy alabileceğini belirlemeye çalışacaktık.

1973 yılı verilerine göre Ankara ilinde 786.398 adet seçmen olduğu için 1/1000 oranında katmanlı tesadüfi örnek yöntemiyle toplam 787 seçmen üzerinde yüz yüze görüşme tekniği ile anket çalışması yapılacaktı. 787 seçmenin ne kadarının köylü, ne kadarının kasabalı, ne kadarının gecekondu ve ne kadarının da büyük kentli olması gerektiği istatistiksel verilerden yararlanılarak saptandı. Daha sonra da anketçiler olarak köylere, kasabalara ve mahallelere dağıldık.

Yapılan hesaplara göre 1975 yılının Eylül ayı içinde 787 anketten, 477’sini Ankara‘nın merkez ilçelerinde, 89’unu merkez-dışı ilçelerinde olmak üzere 566’sını Ankara kent merkezindeki 4 ilçe ve 11 mahallede, 221’ini de Güdül, Ayaş ve Şereflikoçhisar‘ın 13 köyünde yapacaktık.

Hiç unutmam ben saha çalışma ekibinin sorumlusu olarak Ankara kent merkezindeki Etlik mahallesine gitmeden önce o mahallede direniş komitesi kurup mahalleyi faşistlerden koruyan devrimci arkadaşlara giderek izin istemek zorunda kalmıştım. Tabii ki Mülkiyeli bir öğrenci olarak istediğim bu izin sonucunda o mahallede anket yapmamız mümkün olmuş, o devrimci arkadaşlar da yaptığımız çalışmalara yardımcı olmuşlardı.

Köylerde yaptığımız çalışmalardan hatırladığım diğer bir anım ise Şereflikoçhisar‘ın bir köyünde yaptığımız çalışmayla ilgilidir. O gün hiç unutmam, yanımdaki hocam Ahmet Taner Kışlalı ile birlikte dolaşıp anket yapacak birilerini ararken bir sürü köpeği saldırıp paçamı dişleyerek ısırmaya çalışmıştı. Ben tabii ki beklemediğim bu saldırı nedeniyle paniklemiş haldeyken sevgili Ahmet Taner, “Ali Rıza çömel ve hareketsiz kal” diyor, bir yandan da köpeğin sahibini bulmaya çalışıyordu. Nihayet köpeğin sahibi kadın gelip olaya müdahale ettiğinde köpeği uzaklaştırılabilmiş ve ben de yaşadığım şoktan kurtulmuştum.

Bir grup insanın açık bir alanda, uzakta hayvan sürüsüyle sohbet ettiği bir siyah beyaz fotoğraf.
Köylerdeki anket çalışması: Serap Balaman, Ahmet Akal, Necdet Akyıldız ve Dr. Doğu Ergil…

Anket çalışması sırasında tanışıp birlikte çalıştığım değerli bir insan da, sosyal antropoloji alanındaki çalışmalarıyla tanınan Prof. Dr. Ali Rıza Balaman ve onun kızı Serap Balaman‘dı.

Saha çalışmasının başarıyla bitmesi sonrasında bizleri evlerimize göndermeye kalktıklarında ise araştırmanın bundan sonraki aşamalarına da katılmak istediğimi söyleyerek hem bu verilerin üzerinde sırayla (0) ve (1) yazılı veri kartlarının nasıl işlendiğini, bu kartların o tarihlerde büyük bir dolap hacmindeki ODTÜ bilgisayarlarına nasıl yüklenip dakikalar sonrasında traktör denilen yazıcılardan uzun şeritler halinde çıktığını, bu verilerin farklı değişkenleri dikkate alarak nasıl tablo haline getirildiğini ve nasıl yorumlanması gerektiğini öğrenmiş, böylelikle daha sonraları faşistlerce öldürülen ODTÜ Bilgisayar Bölümü yöneticisi Necdet Bulut ile tanışıp birlikte çalışma fırsatını yakalamıştım.

Bütün bu çalışmaların sonuçları ise Milliyet Gazetesi‘nin 26 ve 27 Eylül 1975 tarihlerinde “Kim Kime Niçin Oy Veriyor? Milliyet’in 1975 kısmi Senato ve Milletvekilliği Seçimleriyle İlgili Kamuoyu Anketi, 29 Eylül Günü Başlıyoruz” şeklindeki duyurusuyla 29 Eylül-11 Ekim 1975 tarihleri arasında 11 bölüm halinde kamuoyu ile paylaşılmıştı.

Tarih 13 Ekim 1973, Milliyet gazetesi manşeti; CHP ve AP sonuçlarıyla ilgili tablo ve açıklamalar.

Yaşamımın daha sonraki yıllarında her aşamasına katıldığım bu araştırmanın Türkiye‘de bilimsel yöntemlerle yapılan ilk kamuoyu yoklaması olduğunu öğrenip daha bir sevinmiş, daha bir onurlanmıştım.

Ardından 4. sınıfta yine hocam Nermin Abadan Unat‘ın lisans ödevi olarak verdiği “Çocuğun Politik Sosyalizasyonu” araştırmasını yine bu kamuoyu yoklamasında öğrendiklerimi tekrarlayarak, bu kez Ankara‘nın Abidinpaşa, Yenimahalle, Kızılay Devlet mahallesi ve Çankaya‘daki 4 ilkokulda toplam 282 beşinci sınıf öğrencisine anket uygulayarak tekrarlamış; böylelikle araştırma örnekleminden tasarımına, saha uygulamasından yorum ve değerlendirme aşamalarına kadar tüm bir araştırmanın aşama ve yöntemlerini öğrenmiştim.

Nitekim bu ilk bilgi ve deneyimler yaşamımın daha sonraki evrelerinde çok işe yaramış, ülkemizin Sonar K, PR Medya, Stratejipoll ve Etik Araştırma gibi araştırma şirketlerinde araştırma tasarımı, özellikle de derinlemesine görüşme yöntemleriyle çalışmalar yaparak iyi bir araştırmacı olmanın keyfini yaşamış, ancak bugünkü bazı kamuoyu araştırması şirketleri gibi sonuçlar üzerinde manipülasyonlara başvurduklarında da istifa ederek ayrılmayı kendime ilke edinmiştim.

Kıssadan hisse niyetine;

Bizlerin o tarihlerde bilim adına, barış, özgürlükler, demokrasi ve tüm insanlık değerleri adına öğrendiğimiz adeta her şey kuralsızlığın, gerçek dışılığın geçerli olduğu günümüzde tümüyle yok edilmiş ya da etkisiz kılınmış olsa da doğru bilgiye ulaşmanın akılcı ve bilimsel yöntemleri iyi ki değişmiyor, değiştirilemiyor…

İşte o nedenle ne mutlu bize, bizlere, ne mutlu bu bilinçle yetişmiş insanlara, Mülkiyeli büyüklerime ve kardeşlerime demekten kendimi alamıyorum….

Mehmet Bedrettin Kökten’in İzmir çizimleri…

Ali Rıza Avcan

Restoratör yüksek mimar, ressam, grafik tasarımcısı ve akademisyen Mehmet Bedrettin Kökten, her ne kadar İstanbul‘da doğmuş ve mezarı şimdi doğduğu o kentte olsa da, İzmir için önemli bir isimdir… Facebook’ta halen faal olan kişisel sayfasındaki bilgilere göre 24 Ocak 1922 tarihinde doğmuş ve yaşamının 44 yılını mesleği gereği İstanbul ve yurdun değişik bölgelerinde geçirmiş olmakla birlikte; 1966’dan 2008’e kadar; yani 42 yıl süreyle İzmir‘de yaşamış, böylelikle neredeyse yaşamının yarısını İstanbul‘da, diğer yarısını da İzmir‘de geçirmiş büyük bir değerdir. (1)

Doğup büyüdüğü İstanbul açısından önemi, Milli Eğitim Bakanlığı Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü Anıtlar Şubesi Restorasyon ve Onarım Bürosu ve Vakıflar Genel Müdürlüğü gibi değişik kamu kurumlarında çalıştığı dönemde Osmanlı Dönemi tarihi eserlerinin, özellikle de Bursa‘daki Yeşil Medrese, Muradiye Medresesi, Emir Sultan Külliyesi gibi tarihi eserlerin restorasyonu konusunda ortaya koyduğu son derece başarılı çalışmalardır.

İzmir açısından önemi ise mimarlık eğitimi alanındaki çalışmalarıyla kentin dört bir yanına serpiştirdiği eserlerden ve özellikle İzmir‘deki eski yapılarla eski yaşamı ele alan son derece özgün çizimleridir… Nitekim bugünkü yazımın konusu da bu çizimleri sizlerle paylaşma dileğimdir…

O nedenle sizlere Mehmet Bedrettin Kökten‘in yaşamı, değişik kentlerde mimarlık ve restorasyon alanında neler yaptığı, hangi eserleri ortaya koyduğu ve kişisel özellikleri ile ilgili bilgiler vermeyip bu görevi Prof. Dr. Hikmet Gökmen‘in 1998 yılında Egemimarlık dergisi adına Mehmet Bedrettin Kökten ile yaptığı harika bir röportajın tümünü sizlerle paylaşarak yerine getirmek istiyorum. (2)

İzmir olarak Mehmet Bedrettin Kökten‘den bizlere kalanlar ise başta Kültürpark‘taki çeşme yapısı olmak üzere bugün kızı Hande Kökten‘in oturduğu Karşıyaka‘daki İpek Apartmanı, tasarımını geliştirdiği TC Merkez Bankası İzmir Şubesi binası, İzmir Vakko Mağazası, Egemak Oto Bakım Merkezi ve Tansaş Narlıdere Alışveriş Merkezi ile Uluslararası İzmir Fuarı için hazırladığı T. Emlak Bankası, Suudi Arabistan, Ürdün, Mobil ve Tariş pavyonlarıdır.

Tasarımı Mehmet Bedrettin Kökten tarafından yapılan Kültürpark çeşmesi…
TC Merkez Bankası İzmir Şubesi projesindeki Mehmet Bedrettin Kökten imzalı imaj… (Kaynak: SALT Araştırma Ali Saim Ülgen Arşivi)

Ama sonuçta eğri oturup doğruyu söylememiz gerekirse;

Mehmet Bedrettin Kökten’in Eski İzmir’e ve bu kentteki kültürel mirasa ilişkin çizimleri bugün itibariyle çok değerli olmakla birlikte; Eski İzmir’den hiçbir izin bırakılmadığı bugünkü İzmir’in estetikten uzak, çarpık yapılaşmasına; özellikle de yapsatçılığa dönüşen mimarlık mesleği adına 1. Kordon, Karşıyaka ve Konak-Üçkuyular hattındaki Çin Sedlerinde ortaya konulan kent suçlarına bakıldığında -ne kadar iyiniyetli olurlarsa olsunlar- bu kötü manzarada mimarların da payı olduğunu kabul edip; şehrin planlanması, rantın kentin egemenleri adına yeniden dağıtılması ve mimari tasarım-uygulamalarında ortaya çıkan işbirliklerinin Koca Sinan’ı bile mezarında ters çeviren kötülükleri beraberinde getirdiğini kabul etmemiz gerekiyor….

…………………………………………………………………………………………………………………………………………….

(1) https://www.facebook.com/bedri.kokten

(2) Hikmet Gökmen, “Bedri Kökten”, Egemimarlık Dergisi, 95/1, 25. sh.14-18

Mehmet Bedri Kökten‘i ve eserlerini daha iyi tanımak için yararlanılabilecek diğer kaynaklar:

1) Mehmet Bedrettin Kökten, https://www.izmir-smd.org.tr/Uyeler/8/Mehmet-BedrettinKokten-1921—2008-

2) Ömer Durmaz, “Bedri Kökten”, https://cts.gov.tr/article/9248

3) İpek Apartmanı, https://izmirkentbellegi.yasar.edu.tr/ipek-apartmani/

4) Sanatçı Bedri Kökten, https://www.izmirsanatdefteri.com.tr/tr/sanatci-bedri-kokten/51

5) Türk reklamcılığının gelişimine katkı sağlayanlar, Reklaminsan, Türk Reklamcılar Ansiklopedisi, https://reklaminsan.com/turk-reklamciliginin-gelisimine-katki-saglayanlar/genclere-tavsiyem-bu-meslekte-bol-kitap-karistirsinlar-gezsinler-yorulmadan-sorsunlar-serbest-elle-cizgiyle-renkle-akademik-bir-hava-icinde-cizsinler

Kadifekale’den İzmir, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
İzmir Saat Kulesi, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
Belhomme Köşkü (Bornova Belediyesi Atatürk Kitaplığı), Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
Buca’daki Gavrilli (Pengelli?) Köşkü’nün restorasyon öncesindeki hali, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten, 1998….
İzmir, Rıhtım Caddesi, 20. yüzyıl başı, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
İzmir/Rum Mahallesi, Alsancak, 19. yüzyıl, Çizim: MehmetBedrettin Kökten…
İzmir/Kemeraltı Çarşısı, 19. yüzyıl sonu, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
İzmir/Türk Mahallesi, Tilkilik, 19. yüzyıl, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
Bornova’daki Paggy Köşkü, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
Karşıyaka’daki Löhmer Köşkü, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
İzmir/Çakaloğlu Hanı, 18. yüzyıl, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
İzmir/Kızlarağası Hanı, 18. yüzyıl, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
Eski İzmir Postahane (Eski Posta Paket) Binası, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten
İzmir Şehir Tiyatrosu (Eski Türkocağı), 1996, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
İzmir Vakıflar Bankası Binası, 1996, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
İzmir Osmanlı Bankası /Büyük Kardıçalı Hanı, 1996, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
Buca’daki Forbes Köşkü, 1994, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
İzmirli avukat Baha Yörük’ün uzun yıllar yaşadığı Russo Köşkü, 1994, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
Bornova’daki ünlü Pandispanya Köşkü, (Şu sıralar Ege Üniversitesi tarafından kullanılıyor),1994, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
Bornova’daki yıllanmış restorasyon öyküsü ile tanınan Patterson Köşkü, 1994, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten
Bugünlerde “Durmuş Yaşar Köşkü” olarak bilinen Alliotti Köşkü, 1994, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
Karşıyaka’daki Pennetti Köşkü, 1994, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
Karşıyaka’da 1976-1978 döneminde yıkılarak yerine Çağlayan apartmanının yapıldığı ikiz İplikçizade (Alyotti) Köşkü, 1995, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
Buca Guest Evi, 1995, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
Buca’daki Barff Köşkü, 1995, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
Şimdilerde Karşıyaka Öğretmen Evi olarak bilinen Petrocochino Kulübü, 1995, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
Bornova Murad Köşkü, 1995, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…
Buca Rees Köşkü, 1995, Çizim: Mehmet Bedrettin Kökten…

Eski İzmir çizimleri…

TMMOB Mimarlar Odası İzmir Şubesi’nin Egemimarlık dergisinden…

“Tarih İçinde İzmir” serisi, Bedri Kökten Aile Arşivi….

Bedri Kökten’in 8 yaşındayken çizdikleri…

Sümerbank ve Ziraat Bankası için yapılanlar…

Yaşamımızdaki 104. ve 10. yılların değeri…

Ali Rıza Avcan

Bugün 9 Eylül 2026… İzmir‘in ve Anadolu‘nun emperyalizmin emrindeki orduların işgalinden kurtuluşunun 104. yılı…

9 Eylül 1922 anısına yapılıp 30 Nisan 1926’da balık yatakları oluşturulsun düşüncesiyle Karaburun açıklarında batırılan 9 Eylül Vapuru… Tarihi, kültürel mirasın balıklar uğruna yok edilmesi…

Aynı zamanda da 9 Eylül 2016 tarihinde kurulup bugüne kadar -bu yazı dahil- 1.082 adet yazının paylaşıldığı Kent Stratejileri Merkezi‘nin 10ncu yaşını doldurup 11’inden gün almaya başladığı bir bir yılın başlangıcı…

Karşınızda 10 yaşını doldurmuş meraklı, öğrenmeye aç ve devamlı doğru bilginin peşinden koşup bunu paylaşmak isteyen yetişkinliğe aday bir çocuk, bir gelecek var!

O nedenle bu bloğun kişisel sahibi olarak kendimi ve asıl sahibi okuyucularımı kutlamam gerekiyor…

10 yıldır devam eden beraberliğimiz çerçevesinde burada toplam 1.081 adet yazıyı kaleme alıp paylaşmışız ve bu paylaşımlar (bu yazıyı kaleme aldığım 8 Eylül 2026 itibariyle) 703.487 kez görüntülenmiş, 503.307 ziyaretçimiz olmuş, yazdıklarımız 620 kez beğenilmiş ve 224 adet yorum yazılmış…

Tabii ki buradaki yazıları paylaştığım Facebook‘taki kişisel hesabımla kurduğum ya da yönettiğim dört ayrı grupta; ayrıca, Kent Stratejileri Merkezi adıyla açtığım X, Linkedin, Instagram ve WhatsApp gibi sosyal medya platformlarında yapılan beğeni ve yorumlar bunun dışında kalmak üzere…

Evet, biliyorum Türkiye gibi bir ülkede ve İzmir gibi bir kentte 9 Eylül 2016’dan bu yana hiçbir yerden mali yardım almadan bağımsız bir tutumla bir kişisel bloğu bu kerte ilgi görecek şekilde ayakta tutup sürdürmek zor bir iş ve bu zor işi başardığımız için hem kendimi hem de okuyucularımı kutlamak istiyorum.

Vittorio Pisani’nin İtalyan hükümetinin siparişi ile yaptığı tablolardan biri… Sırf Yunan’ın yerine İtalyan’ın tercih edilmesi adına…

Bu önemli gün; yani, İzmir‘in işgal edildiği 15 Mayıs 1919 Perşembe ve işgalden kurtulduğu 9 Eylül 1922 Cumartesi günleri itibariyle tarihi gerçeklerden bihaber kişi ya da çevrelerin bilerek ya da bilmeyerek yaptığı bir yanlışlığa dikkat çekerek bu işin hiç de söylendiği gibi olmadığını dile getirmek istiyorum.

Emperyalizmin emrindeki Yunan ordusunun 15 Mayıs 1919 ve izleyen tarihlerde gerek İzmir rıhtımında gerekse diğer Ege kentlerinde ve kasabalarında yaptığı insanlık dışı hareketleri, vahşeti aslında hepimiz biliyor, kabul ediyor ve barıştan yanlıları olarak bu zulüm ve eziyetleri lanetliyoruz…

Ama bir de bakıyoruz ki, işgalin olduğu anlarda aslında orada olmayan, babası İzmir‘deki İtalyan okulunda müdür olarak çalışan İtalyan asıllı ressam ve illüstratör Vittorio Pisani eline paletini ve boyalarını alarak işgalci Yunan Ordusu‘nun yaptığı zalimlikleri resmeden 10 adet tablo yapıyor ve bu tablolardaki öldürme, yaralama, eziyet ve işkence görüntüleri kullanılarak Yunan Ordusu‘nun İzmir‘i işgaline karşı çıkılarak dünya çapında propaganda yapılıyor…

Aynı ressam işgal sonrasında Türkiye‘de iş bulup Tariş gibi kooperatiflerin afiş ve tablolarını yapıp ardından da İtalya‘ya gidiyor ve “La Tribuna Illustrata della Domenica” isimli resimli haftalık derginin kapaklarına o yıllardaki Mussolini İtalyası‘nın havasına uygun militarizm kokan 4.000’den fazla illüstrasyon çiziyor, o günlerde Habeşistan‘a saldıran İtalyan ordusunun kahramanlıklarını resmediyor, ordunun birçok birimi ve özellikle Ulusal Güvenlik Gönüllü Milisleri adına kartpostallar yapıyor, eserleri Jandarma Tarihi Müzesi (Museo Storico dell’Arma dei Carabinieri)’nde sergileniyor ve bu dönemde Mussolini ve taraftarlarıyla başı hiç derde girmiyor. Kısacası o ortamda kendisinden ne isteniyorsa onu yapıyor, İtalyan faşizmine hizmet ediyor…. (1)

Üstüne üstlük o dönemlere Mustafa Kemal Atatürk hayranı olduğu söylenen Kavalalı Mehmet Ali Paşa ailesinden gelen babası Mısır Hıdivi Hüseyin Kamil Paşa, annesi Melek Sultan olan Prenses Kadriye Hussein‘in bu tabloları eklediği ve İtalyanca yazdığı “Lettres D’angora La Sainte” (Mukaddes Ankara’dan Mektuplar) isimli kitabı İtalya‘da yazılıp yayınlanıyor; böylelikle aynı tablolaların propagandasını yapan İtalya destekli ikinci bir isim ortaya çıkıyordu.

Bu iki isme ekleyebileceğimiz üçüncü bir propaganist ise, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Mevlüt Çelebi‘nin 2019 tarihli “Bir İtalyan Gazetecinin Kaleminden İzmir’in İşgali” isimli makalede adı geçen ve İtalya‘nın propagandasını yapmak amacıyla 13 Nisan 1919’da; yani, işgal öncesi İzmir‘e gelen İtalyan gazeteci Ernesto Vassalo ve onun arka arkaya iki gün süreyle Il Tempo gazetesinde, adeta İtalyan ressam ve illüstratör Vittorio Pisani‘nin tablolarını betimlercesine yazdıklarıdır. (2)

Bir yandan İzmir‘de yaşayan İtalyan asıllı ressam ve illüstratör Vittorio Pisani‘nin İzmir‘deki Yunan zulmünü gösteren 10 suluboya tablosu, diğer yanda İtalya‘da yaşayan Prenses Kadriye Hussein‘in bu tablolarla ilgili resimleri ekleyip İtalya‘da yayınlattığı ve 1911’de Tobruk ve Derne‘de işgalci İtalyan ordusuna karşı savaşan Mustafa Kemal Atatürk’e hayranlık bahanesiyle servis edilen İtalyanca propaganda kitabı ve en son olarak İzmir‘de İtalya‘nın propagandasını yapması için İtalyan Dışişleri Bakanlığı tarafından gönderildiği diplomatik belgelerle kanıtlanan gazeteci Ernesto Vassalo…

Bu bağlamda İtalya‘nın kendisine verilmeyen İzmir ve çevresinde Yunan ordusunun yaptıklarını sergilemek amacıyla dört bir koldan çalıştığı ve karşı propaganda için her türlü yol ve yöntemi denediği söylenebilir. Çünkü 1917’de henüz 1. Dünya Savaşı devam ederken Fransa‘nın Saint Jean de Maurienne kasabasında, Çarlık Rusyası‘nın onayı alınmak koşuluyla İngiltere ve Fransa arasında yapılan gizli bir antlaşma ile İzmir, Aydın, Konya, Antalya ve çevresi İtalya‘ya vaat edilmekle birlikte; yıkılan Çarlık Rusyası‘nın onayı alınamadığı için bu anlaşma geçersiz sayılmış, bunun üzerine 19 Ocak 1919 tarihinde; yani, İzmir‘in işgalinden 4 ay önce Paris‘te İngiltere, Fransa, ABD ve İtalya‘nın katılımı ile yapılan konferansta İzmir İngiltere‘nin baskısıyla Yunanistan‘a bırakılmış; böylelikle, İtalyanlar konferanstan büyük bir hayal kırıklığı ile ayrılmak zorunda kalmıştır.

Tabii ki bu gelişmelerden ve İtalya‘nın böylesi bir paylaşımdan duyduğu memnuniyetsizliği bilmeyen tarih bilmez kişi ve çevreler önce milliyetçi hislerle ve İtalyanların kendilerine bu şekilde yardımcı olduğunu sanarak yapılan eziyet ve zulmü gösteren tabloları kullanarak aslında gizliden gizliye İtalyanlara yardımcı olmuş, Lozan Antlaşması‘nın 12 ve 13. maddelerine göre askerden arındırmak (silahsızlandırmak) koşuluyla Yunanistan‘a verilen Ege adalarını (Midilli Sakız, Sisam, Nikarya, Limni, Semadirek) sorun ederken Anadolu yarımadasının hemen yanındaki 12 adaları 1912’den itibaren işgal edip 2. Dünya Savaşı‘nın sonuna kadar ellerinde tutan İtalyanlara karşı çıkmamış; böylelikle, savaş sonrasında Mustafa Kemal Atatürk ve Venizelos tarafından oluşturulmak istenen barışçı ortamı torpilleyip iki halk arasında nefret tohumları ekmeye devam etmişlerdir… Kısacası yaşanan küçük sorunları daha fazla önemseyip önceleyerek daha önemli ve büyük bir sorunu görmezden gelerek büyük bir tarihi yanılgıya imza atmışlardır…

İşte bu milliyetçi tutumun bir sonucu olarak, bu 10 değerli suluboya tablo İzmir yerine İstanbul Belediyesi tarafından satın alındığı için İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘ne ait Şişli Atatürk Müzesi‘nde sergilenmektedir. Ama ne yazık ki, o müzede aynı dönemde İstanbul‘u işgal eden emperyalist İngiliz ve Fransız ordularının yapıp eylediklerini ortaya koyan ne bir tablo, ne de bir görsel malzeme ya da belge bulunmamaktadır! Sanki İzmir ve çevresinin işgal edildiği dönemde İstanbul ve yakın çevresi işgal edilmemiş gibi bir tutum içine girilmiştir…

Gelelim İtalyanların 15 Mayıs 1919 öncesinde, özellikle de Antalya ve Kuşadası işgalleri sonrasında İzmir ve çevresini Yunanlılar yerine kendilerinin işgal etmesi için yaptıkları propaganda çalışmalarının tarihi kaynaklarına…

Size bu konuda uzun zamandır okumadığım kalite ve lezzetteki bir kitabı önereceğim: Dokuz Eylül Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Gürhan Yellice‘nin 2. baskısı 2022 Eylül ayında yapılıp Siyasal Kitabevi tarafından yayınlanan 507 sayfalık “Ege Adaları Meselesi 1911-1914” kitabı. (3)

Bu kitabı aynen benim yaptığım gibi ayrıntılı bir şekilde notlar alarak okuduğunuz takdirde İzmir‘in işgal günlerinde İtalya başbakanı olan Vittorio Emanuele Orlando hükümetinin emrindeki İtalyan Ordusu‘nun 1912’de işgal ettiği Osmanlı‘ya ait 12 ada dışında 28 Mart 1919’da Antalya‘yı, 14 Mayıs 1919’da da; yani İzmir‘in Yunan Ordusu‘nca işgalinden tam 1 gün önce Kuşadası‘nı işgal ettiğini dikkate alırsak; İzmir ve çevresinin Yunan Ordusu yerine kendi askerlerince işgal edilmesi için İngiliz-Yunan hükümetleri arasındaki işbirliğini hem diplomatik alandaki girişimler, hem de sahadaki askeri harekatlarla torpilleyip bozmak, bunu yapamadığında da sanki kendisi de işgalci değilmiş gibi diğer bir işgalciyi dünya kamuoyunda kötü göstermek için nasıl propaganda yaptığını, İzmir‘de yaşayan İtalyan asıllı Vittorio Pisani isimli bir ressama bu amaçla tablo siparişi verdiğini, İtalya‘da yaşayan prenses Kadriye Hussein isimli Osmanlı prensesine Atatürk‘e hayranlık adı altında 1921’de nasıl İtalyanca bir kitap yazdırıp ekine bu tabloları eklediklerini, İtalyan bir gazeteciyi adeta casus gibi İtalyan Dışişleri Bakanlığı‘nın bilgisi dahilinde İzmir‘e gönderdiklerini görüp fark etmemiz gerekiyor.

Ama aynı İtalya’nın, aradan geçen 3 yıl 4 ay 16 günlük süre içine Türk Ordusu’nun 1. ve 2. İnönü savaşlarıyla Sakarya Savaşı’nı kazanıp İzmir’i işgalden kurtarınca Torino’da yayınlanan Illustrazione del Popolo (Halkın İllüstrasyonu) dergisinin 1 Ekim 1922 tarihli nüshasının kapağına İzmir‘i terk etmek zorunda kalan Rum ve Ermenilerin rıhtımla kayıklardaki içler acısı haliyle arka planda yanan İzmir‘in illüstrasyonunu koyarak bunu bir trajedi olarak nitelemesi ve dergi kapağının altında “L’immane tragedia di Smirni – Dalla citta in fiamme la popolazione si riversa al porto dove i marinai İtaliani e Francesi attendono strenyamento all’opera di savlataggio”; “Smyrni’nin muazzam trajedisi – Nüfus, yanan şehirden İtalyan ve Fransız denizcilerin kurtarma çalışmalarının bitmesini beklediği limana akın ediyor” notunun eklenmesi suretiyle ikiyüzlü politikasının en iyi örneklerinden birini verdiğini düşünüyorum.

Aslında bizim bugün görüp seyredip okuduğumuz propaganda amaçlı o tablo ve kitaplar aslında o tarihlerde İngiltere ile Yunanistan arasındaki işbirliğini bozup Yunanistan‘ın yerine geçmeyi hayal eden emperyalist İtalya‘nın kötü niyetli çabalarının bu günlere yansıyan kanıtları olarak değerlendirilmeli ve bu değerli tarihi bilgiden dersler çıkarılmalıdır.

Çünkü Kapitalizm ve onun en saldırgan biçimi olarak Emperyalizm, İngiliz, Alman, İtalyan ya da Yunanistan gibi farklı saldırgan ülkeler üzerinden savaş çıkarıyormuş gibi gözükse de her dünya savaşı ya da bugünün yerel savaşlarında uluslararası tekelci sermayeyi temsil eden ülke ve kurumlar kendi aralarında anlaşarak, işbirliği yaparak diğer ulusların halklarını ezip sömürmektedir. O anlamda emperyalizmi düşünüp analiz ederken ABD, İngiltere, Almanya ve İtalya gibi ülkelerden sadece birini birbirleri ile mukayese ederek değil, birbirlerini bütünleyen hegemonyaları itibariyle dikkate almak, bunlardan biri diğerine göre daha iyidir diye birbirinden ayırmamak gerekir.

Tıpkı bugün Trump liderliğindeki ABD‘nin yanına dizilen Avrupa ülkeleriyle petrol baronlarının ve petrol tekellerinin egemen olduğu Arap ülkelerinin birleşerek mazlum İran halkına yaptıkları saldırılarda olduğu gibi…

Evet işgal ve işgallerden doğan ölüm, eziyet, işkence, zulüm, yangınlar ve insanların yurtsuz kalması kötü bir şey olduğu için her zaman ve her koşulda lanetlenmelidir… Ama bütün bu kötülüklerin anası olan tüm emperyalist ülke ve güçleri de birbirlerinden ayırmadan, onlara can suyu sağlayan uluslararası tekelci sermayenin silah şirketlerini unutmadan, her bir tehdit ve tehlikeyi göz ardı etmeden…

…………………………………………………………………………………………………………………………………………….

(1) Ali Rıza Avcan, “İzmir’in Unutulan Sanatçıları 20 – Vittorio Pisani”, Kent Stratejileri Merkezi, 29 Kasım 2023, https://kentstratejileri.com/2023/11/29/izmirin-unutulan-sanatcilari-20-vittorio-pisani/

(2) Mevlüt Çelebi, “Bir İtalyan Gazetecinin Kaleminden İzmir’in İşgali”, Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi, XIX/Özel Sayı: İzmir’in İşgali, 2019, sh.131-154.

(3) Gürhan Yellice, Ege Adaları Meselesi 1911-1914, Siyasal Kitabevi, 2. Baskı 2022 Eylül, Ankara.

Yararlanılan Kaynaklar

1) Çelebi, Mevlüt, Milli Mücadele Döneminde Türk-İtalyan İlişkileri, Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara, 2002

2) Çelebi, Mevlüt, İtalyan Arşiv Belgelerinde Anadolu’da Yunan Mezalimi (1919-1922), Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara, 2010.

3) Çelebi, Mevlüt, “İtalyan Arşiv Belgelerinde İzmir’in İşgali”, XIV. Türk Tarih Kongresi, (9-13 Eylül 2002), Kongreye Sunulan Bildiriler, III. Cilt, TTK Yayını, Ankara, 2005, ss.45-56.

Sade suya tirit işlerle uğraşmak..

Ali Rıza Avcan

Evet, bu haftaki yazımıza halk arasında çok kullanılan bir deyimi hatırlatarak; “sade suya tirit işlerle uğraşmak” diyerek başlıyoruz… Bu deyişi tabii ki aynı anlamda “suya sabuna dokunmayan işlerle uğraşmak” şeklinde de söylememiz mümkün…

Bu deyiş, aslında hiçbir şeye karışmayan, sorumluluk almaktan kaçınan ve risk taşımayan önemsiz, etkisiz işleri yapmak ya da derinliği olmayan, baştan savma, boş, özensiz veya göstermelik işler yapmak, sözler söylemek anlamına geliyor…

Bu durum antik Roma‘dan bu yana bilinen ve Latince deyişiyle “panem et circum“; yani, “ekmek ve sirk” anlamına gelen halkın temel ve yapısal sorunlarını çözmek yerine onları eğlence, festival veya geçici yardımlarla oyalama taktiği olarak tanımlanır…

Et ya da kemik suyu ile baharat olmadan tirit yapmak mümkün müdür?

Bu arada şunu söylemek gerekir ki, kökeni Farsça‘ya dayanan “tirit”, kaz, ördek, tavuk, inek ya da koyun etinin ya da kemik suyuna kızartılmış ya da bayat ekmek konularak yapılan baharatlı bir yemektir. Yemeğe tadını veren içine konulan etin suyu ve baharatlar olduğu için varın düşünün et suyu yerine sadece suyun konulduğu bir tiritin ne ölçüde yavan, sası bir şey olduğunu….

Tabii ki et suyu yerine sade suya kızartılmış ya da bayat ekmeğin konulması suretiyle yavan bir yemeğin yapılması gerçeği iki ayrı nedene dayanabilir. Bunlar o yemeği yapanın ya maddi yoksulluğuna; yani et suyu alamayacak kadar fakirliğine ya da bunu düşünemeyecek kadar gerçek çözümden uzak fikri yoksulluğuna bağlanabilir.

İş yapar gibi gözükmek, sonuç alınmayacak beyhude işlerle uğraşmak, insanların gözünü boyamak için büyük laflar edip küçük ve önemsiz işler yapmak, önemli, büyük iş ve sorunları öteleyip insanları sürekli oyalamak ne yazık ki son yıllarda bu tür insanların, yöneticilerin, özellikle de belediye başkanlarının benimseyip uygulamaya çalıştığı bir tutum olmaya başladı…

Son aylarda şiiri, resim ve fotoğraf sanatını ve en son yazımda da CHF/CHP İzmir örgütünün sahip çıkıp koruyamadığı kendisi ile ilgili kültürel mirası hatırlatıp öneriler geliştirmiş olmakla birlikte; asıl konum olan belediyeleri ve belediye başkanlarını unutmuş, onları ihmal etmiş de değilim…

İşte bu anlamda göreve geldiği günden bu yana kameralara gülümseyerek sürekli mutlu olduğu algısını yaratmaya çalışan Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu‘nun sanki büyük sorunları çözüp ihtiyaçları karşılıyormuş gibi bir yanılsamayla sergilediği bazı basit, gereksiz ve önceliksiz işlerini örnekleyerek bunları yaparken nasıl bir çifte standart uyguladığını gösterip kendisine bazı önerilerde bulunmaya çalışacağım.

Küçük parklar, büyük hizmetler, yanıltılan algılar… Hep birlikte…
Basmane’de, Kadifekale’de, Umurbey’de ve diğer mahallelerde insanlar yeşil alanlar, parklar beklerken gökdelenlere ve özel hastanelere hizmet edecek parklar yapmak…

Konak Belediyesi‘nin 1 Nisan 2024- 7 Eylül 2026 döneminde gerçekleştirdiği yeşil alan ve park hizmetlerinin, 2025-2029 Dönemi Stratejik Planı ile 2024 ve 2025 yıllarına ait faaliyet raporlarına baktığımızda oldukça yetersiz olduğunu anlarız. Bu raporlara göre Konak Belediyesi 2024 yılında sadece (1) yeni park (Narin Parkı) yaparken diğer parklardaki rutin park bakım hizmetlerini yürütmüş, 2025 yılında da Hatay semtindeki Murat Reis Mahallesi‘ndeki Mehmet Yüce Sonkut Parkı Gençlik Merkezi ve kafeteryası yeniden düzenlerken Basmane‘deki Emir Sultan Mahalle Parkı‘ndaki oyun alanını hizmete açmış ve yine diğer parkların rutin bakım hizmetlerini gerçekleştirmiş. 2026 yılının ilk sekiz ayına kadar yapılan tek park ise Mürselpaşa Bulvarı‘nın kenarındaki Özel Medicana Hastanesi‘nin hemen yanındaki parktır.

Bu arada Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu‘nun TMMOB Mimarlar Odası İzmir Şubesi‘nde sekreter üye olarak görev yaptığı dönemde Folkart‘ın Basmane Çukuru‘na yapacağı gökdelen nedeniyle muhalefet edip Kültürpark Platformu‘nun düzenlediği birçok protesto eylemine destek verip katıldığını; ancak, belediye başkanı olduktan sonra bu tavrın tam da aksi yönde Folkart ve onun sahibi Mesut Sancak‘la iyi ilişkiler geliştirdiğini ve bu olumlu ilişkilerin meyvesi olarak Folkart‘ın 2025 yılı Temmuz ayı başında Konak Belediyesi‘ne 1 adet 2025 model Mercedes Atego marka çöp kamyonu bağışladığını da aklımızda tutmamız gerekir.

Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu‘nun belediye başkanı olmadan önceki ve sonraki iki ayrı tutumu bu şekilde birbirine zıt bir gelişme göstermiş olmakla birlikte; “toplumcu belediyecilik” yaptığını sanarak geliştirdiği “adil kent, eşit yurttaşlık” sloganına aykırı olarak 2026 yılında atılan ilk adımı, Folkart‘ın daha önceleri satış ofisi olarak kullandığı Çınarlı mahallesi 1592 sokak üzerindeki yapıyı, o zamanlar CHP genel başkanı olan Özgür Özel‘in gözüne girmek için yeniden düzenleterek Ferdi Zeyrek Gençlik Merkezi adıyla açmasıydı. Böylelikle dijital dünyayla bağını güçlendirmek isteyen gençlerin 26 katlı Bayraklı 1923, 30 katlı Velux Bay Tower, 25 katlı Nava Konak, 50 katlı 2 Konak ve 50 katlı Yenikonak gibi gökdelenlerle henüz bitmeyen Nevval-Salih İşgören Camii‘nin ortasında kalan bir merkeze geleceği hayal edilmiştir. Hem de bu merkezin hemen arkasındaki 25 katlı Nava Konak gökdeleninin zemin katında açılmış olan (Çınarlı, 1591 sokak No. 97 D.2) belediye şirketi İZBEL‘e ait Yengeç Cafe‘nin şu an itibariyle kapalı olduğunu hatırlayarak.

Ayrıca belediyeye ait İnternet sitesinde adresi “Çınarlı Mahallesi, 1592” olarak belirtilen Konak Ferdi Zeyrek Gençlik Merkezi‘nin, Konak Belediyesi‘nin belediye meclisince görüşülüp onaylanan 2025 yılı faaliyet raporunda “İdarenin Kullanımında Olan Taşınmazlar, Konak Belediyesi Hizmet Binaları” ve “Belediyece Hizmet Binası Olarak Kullanılmak Üzere Kiralanan Taşınmazlar” listelerinde yer almadığı dikkate alındığında, bu binanın ve içinde bulunduğu arsanın kime ait olduğu konusunun bir an önce aydınlatılması gerektiği ortaya çıkmaktadır… (1)

İşte bu nedenle Ferdi Zeyrek Gençlik Merkezi‘nin bulunduğu arsa ile binanın Konak Belediyesi‘ne mi, Folkart‘a mı yoksa belediye şirketlerinden birine mi aittir? Bence bu sorunun, Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu tarafından bir an önce cevaplanarak konunun aydınlatılması, şayet mülkiyet belediyeye ait değilse bu arsa ve binanın kullanımı; hatta yeniden düzenlenmesi için Folkart ile nasıl bir ilişkiye girildiğinin açıklaması gerekmektedir.

Hepimizin bildiği gibi CHP‘li ya da Yeni Partili belediyeler bir süredir AKP iktidarının sürdürdüğü soruşturma ve görevden almalarla muhatap olduklarında mal ve hizmet satın aldıkları yandaş şirketlerin kendilerini destekleyeceğini umdukları için AKP iktidarını destekleyen kişi ve şirketlerle ilişkilerini geliştirdikleri ve bunun en iyi, en somut örneği bir zamanlar birçok CHP‘li, Yeni Partili belediyenin mal ve hizmet almak için sıraya girdiği Aziz İhsan Aktaş ve onun şirketleri olduğu için İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Karşıyaka ve Konak belediyelerinin Folkart ve benzeri diğer AKP‘li şirketlerle geliştirdiği bu tür tehlikeli ilişkilerden uzak durarak kendilerini güvenceye almaları gerektiğini düşünüyorum.

Gökdelenlerin ortasında, niye “Ferdi Zeyrek” adının verildiği belli olmayan bir gençlik merkezi…

Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu‘nun Yenişehir mahallesi Mürselpaşa Bulvarı üzerindeki özel Medicana Hastanesi ile 37 katlı Folkart MİA (Folkart Konak), 38 katlı “Folkart Nova”, 44 katlı Folkart Orion ve 33 katlı “Fors İzmir” isimli gökdelenlerle gelecekte her birinde yeni gökdelenlerin yapılacağı şimdilik boş arsaların ortasında Özel Medicana Hastanesi yöneticileriyle CHP ve İyi Partili yerel siyasetçilerle; ayrıca, hiçbir zaman peşinden ayrılmayan İzmir Gazeteciler Cemiyeti başkanı Dilek Gappi ile birlikte katıldığı şaaşalı bir törenle 6.000 metrekarelik bir park yaptırması halka mı yoksa lüks konut, işyeri, rezidans sahiplerine mi hizmet ettiğini ortaya koymaktadır.

2024 yılında hunharca öldürülen Narin Güran isminin yarattığı popülariteden yararlanarak “Narin” isimli bir park açmak, 2025 yılında bir iki parkta ufak tefek değişiklikler yapmak, 2026 yılında da sermayeye, onun yaptığı özel hastane ve gökdelenlerin çevresini yeşillendirmek, güzelleştirmek; böylelikle o bölgelerdeki rantı ve satış fiyatlarını arttırmak için yapılan gençlik merkezleri, parklar… Beş yıllık hizmet süresinin yarısında ortaya çıkan durum bu! Gökdelenlerle yatıp kalkıp “adil kent, eşit yurttaşlık” demek, diyebilmek…

Konak Belediyesi bir süre önce Basmane Altınpark‘ta “Tarihi Altınpark Kahvehanesi” olarak bilinen tarihi ve tescilli binanın gölge yapan tentelerini “CİMER şikayeti var” diyerek ve yasal olarak böylesi bir şikayetin varlığını mülk sahiplerine resmi yazışmalarla kanıtlaması gerektiği halde mezuata aykırı davranıp mülk sahiplerini yasa dışı bir şekilde uyaran kamu görevlileri eliyle; ama, aslında mülk sahipleri ile Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu arasındaki siyasi düşünce farkı nedeniyle kaldırttı. Ardından da Alsancak‘taki 1440 ve 1441 sokaklarda; yani, Kıbrıs Şehitleri Caddesi‘nin başındaki Konak Belediyesi Türkan Saylan Merkezi‘nin yanındaki ve sokak içindeki kahvehaneler nedeniyle müdavimleri tarafından “Cihangir” olarak adlandırılan yaklaşık 110-120 metre uzunluğundaki 1441 sokakta ve onun bir paralelindeki yürüyerek ortalama 1,5-2 dakikada geçilebilen 1441 sokaktaki tente kirliliğini ortadan kaldırmak için kolları sıvamış ve bunu Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu‘nun ağzından büyük bir müjde olarak duyuruyor!!! Adeta dağ gibi Konak Belediyesi doğura doğura bir fındık faresi doğurmuşcasına… 🙂 Böylelikle o sokakta ekonomik yönden büyük sıkıntılar çeken esnafa yardımcı olmak yerine sanki çok büyük bir iş yapılmış, önemli bir sorun çözülmüş gibi işin özünü, sorunun gerçeğini görmek yerine makyajla uğraşıldığı bir kez daha gösterilmiş…

Aynı belediye başkanı şimdilerde imar mevzuatının İstanbul Kapalıçarşı, İzmir Kemeraltı ve Bursa Ulu Çarşı gibi ticari bölgelerin kendine özgü tarihi özelliklerini dikkate almayan hükümleri nedeniyle yıllardır çalışma ruhsatı alamadığı için geçici (yıllık) çalışma belgesi ile faaliyet gösteren İkiçeşmelik‘teki spotçuları görüntü kirliliği yarattıkları gerekçesiyle kaldırmaya çalışıyor… Gerekçe olarak da o bölgedeki Tarihi Roma Yolu (Via Dora) ve diğer tarihi mekanlarda yapacağı çalışmaları göstermekle birlikte belediye web sayfasını yıllardır işgal eden İkiçeşmelik Projesi (2) dışında buna dair uygulanmaya başlanmış tek bir restorasyon, çevre düzenleme ve turizm projesi olmadığı, o tarihi antik yol üzerinde kurulan Eşrefpaşa Semt Pazarı varlığını halen koruduğu, o pazarın oradan kaldırılmasına ilişkin tek bir karar olmadığı halde…

Sırf makyaj, sırf o zoraki gülümseyen yüze uygulanan dijital müdahaleler gibi insanı aldatan, sade suya tirit uygulamalar yapmak uğruna!

Basmane, Faikpaşa mahallesi, Anafartalar Caddesi No.1 ve 848 adresinde olup tapunun 1533 ada, 8 parselindeki 81 m2’lik kargir Tarihi Altınpark Kahvehanesi tentesinin yasal olmayan yollarla kaldırtılması olayına yeniden geri dönecek olursak;

Bana soracak olursanız, böylelikle o muhteşem binanın ortaya çıkan dış cephesi ile binanın tarihi kimliğini daha rahat algılamaya ve bu kahvenin bulunduğu Altınpark‘ın önemini daha iyi kavramaya başladık.

Hoş, belediye başkanımız göreve geldiği ilk günlerde Altınpark‘ın ve çevresinin yeniden düzenlenmesi konusunda gönül okşayıcı sözler söyleyip ilk iş olarak çevre temizliği yaptırmış olsa da aradan geçen 2 yıl 5 ay 6 günlük süre içinde belediyenin İnternet sitesinde yayınlanan eski projeden (3) farklı yeni bir proje ortaya çıkmadı, tek bir çivi çakılmadı ve Altınpark eskisinden daha kötü bir hale geldi ve çevresindeki çocuk parkı yok edilerek yakındaki bir çay ocağının bahçesi haline geldi… Tabii ki çevresindeki çöp, moloz ve molozlar da cabası…

İzmir’in Kurtuluş Günü olan 9 Eylül 2026, Çarşamba günü Anafartalar Caddesi‘nden geçecek geçit alayı öncesinde Altınpark‘ta kahvaltı yapacak olan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay‘ın Konak Belediyesi‘nin yapamadıklarını görüp Altınpark ve çevresini yeniden eski haline döndürmesi dileğiyle…

Tarihi Altınpark Kahvehanesi’nin kaldırtılan tentesi ile birlikte 2007 yılına ait bir fotoğrafı, Kaynak: 2 Boyutlu İzmir
Tescilli Tarihi Altınpark Kıraathanesi’nin tenteleri söküldüğünde…
Tarihi Altınpark Kahvehanesi’nin yeri, Kaynak: İki Boyutlu İzmir

Ama gelin görün ki, aynı Konak Belediyesi ve onun devamlı gülümseyen belediye başkanı bugünlerde aklını Altınpark ile Alsancak‘ın kıpkısacık 1440 ve 1441 sokaklarındaki tentelere takmış olsa da Tarihi Abacıoğlu Hanı‘nda satın alarak edindikleri ve bu belediye başkanının döneminde “Mutluluk Kahvesi” adını verdikleri yere bırakın takılıp çıkarılabilir portatif tente yapmayı, sabit bir tente yaptırmakta beis görmüyor ve o hanın restorasyon projesine aykırı bir uygulama yaptığı halde bunu görmeyip; ayrıca, büyük bir karmaşa içindeki kendi sorumluluğu altındaki Havra Sokağı‘na girmeye cesaret edemeyip dişine uygun bulduğu Altınpark, Alsancak ve İkiçeşmelik esnafının, buralardaki işyeri sahiplerinin tenteleri ile uğraşıp gücünü göstermeye çalışıyor…

Oysa yapılması gereken vatandaşın tenteler konusunda yaptığı yanlışın belediye tarafından da yapılmaması, tescilli tarihi yapılarda bu hususa titizlikle uyulmasıdır.

Bir çifte standart uygulaması olarak tarihi ve tescilli Abacıoğlu Hanı’ndaki Konak Belediyesi’ne ait Mutluluk Kahvesi’ne sabit saçaklar yapmak….

Bir süre önce, daha doğrusu 18 Temmuz 2026 tarihinde, tapunun Kemeraltı, Güzelyurt mahallesi 199 ada, 116 parselinde kayıtlı olup adresi 926 sokak 9 ve 9/A kapı numarası olan kaçak hurda ve atık merkezine giden Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu‘nun gördüğü kötü manzara karşısında esip gürleyip ortalığın temizlenmesini istediğini öğrendiğimiz basına ve sosyal medyaya servis edilen videolarda belediye başkanının bu duruma yüksek sesle isyan ettiğine tanık olmuş ve bu işin geleceği ne olacak acaba diye merak etmiştik. O gün, belediye başkanının esip gürlediği hurda ve katı atık merkezinin kesin olarak kapatılıp söz konusu işyerinin boşaltıldığını düşünüp rahatlamıştık. Her ne kadar basında ve sosyal medyada kapısının mühürlendiğine dair bir fotoğrafa rastlamasak da belediye başkanının yüksek sesle dile getirdiği şikayetler nedeniyle bu işyerinin kapatıldığını düşünmüştük.

Ancak aradan çok kısa bir süre geçtikten sonra 29 Ağustos 2026 tarihinde o sokaktan geçtiğimde kapalı olduğunu umduğum işyerinin açık olduğunu, işyerinin kapalı olduğu izlenimi vermek için kapısının titizlikle kapalı tutulduğuna, aynı düzen ve pislikle çalıştığına, çalışması nedeniyle çevrede büyük hurda ve çöp birikintilerinin oluştuğuna, buradaki hurda ve atıkların transferi için 926 sokakla 922 sokağın kesiştiği köşede bir kamyonun bekletildiğine tanık oldum ve bunu her türlü tehlikeyi göze alarak çektiğim fotoğraflarla belgeledim. Benim fotoğraf çektiğimi gören çalışanlar her ne kadar bana uzaktan tepki gösterseler de bizim gördüklerimizi oradan gelip geçen belediye zabıtalarının da gördüğünü biliyor ve bundan sonraki süreçte cümle alemin bildiği bu gerçeğe son verilerek bu işyerinin şehir dışına çıkarılmasını diliyorum.

Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu‘nun 926 sokak teftişini ister kendisine ait Facebook hesabındaki linkten: https://www.facebook.com/reel/2433610867119436 ya da isterseniz aşağıdaki videodan izleyebilirsiniz…

“2400 yıldır burada çarşı var” ya da “En kadim merkez!” Tarih: 18 Temmuz 2026
926 ve 922 sokağın köşesinde hurda ve katı atık transferi için bekletilen kamyon… Tarih: 29 Ağustos 2026
Kapatıldığı iddia edilen ancak kapatılmayıp faaliyetine gizlice devam eden hurda ve katı atık merkezi: 926 Sokak, No. 9-9A, Tarih: 29 Ağustos 2026
Çevrede yaratılan kirlilik… Tarih: 29 Ağustos 2026

Ferdi Zeyrek Gençlik Merkezi, Özel Medicana Hastanesi Parkı, Tarihi Altınpark Kahvehanesi, Abacıoğlu Han Mutluluk Kahvesi ve Kemeraltı 926 sokaktaki atık merkezi gibi örneklerden hareketle Konak Belediyesi‘ne ve onun başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu‘ya şu önerilerde bulunabilirim….

1. Lütfen işyeri tenteleri ya da işyeri kapatma gösterileri gibi küçük, önemsiz ve makyaj niteliğindeki işlerle değil komşu dediğiniz hemşeriler için sorun olan, onların ihtiyaç duyup talep ettiği şeyler konusunda icraatlar yapıp hizmetler üretin…

2. CİMER şikayetlerinin yurttaşa iletilmesinde yasalara aykırı davranmayıp şikayet edilen kişiye yazılı bildirim yapın, şikayet edilmeyen konular hakkında da şikayet varmış gibi davranarak bu tür konularda bilgi sahibi olmayan yurttaşlar üzerinde baskı kurmaya çalışmayın…

3. Vatandaşlardan istediğiniz şeyleri kendi işlerinizde, kendi uygulamalarınızda, kendi tesislerinizde de hayata geçirin ki bu tür konularda çifte standartlı davranmadığınızı gösterin…

4. Soruşturma ve tutuklamalar konusunda kendinizi güvenceye almak için tehlikeli, sakıncalı kişi ve kurumlarla açık ya da gizli işbirlikleri yapmaktan vazgeçin… Ne kadar bu konularda oldukça maharetli olsanız da bu durumun yarın öbür gün o kişi ve kurumların sizi ihbar edip yalancı ya da gizli tanıklıkla sizleri suçlayabileceğini, sizin aleyhinize şeyler söyleyebileceğinizi, ne kadar yetenekli olsanız da her zaman ve koşulda kırk tilkinin kırkının da kuyruğunu bağlayamayacağınızı da hesaba katın… Çünkü siyaset arkadan hançerlenmeye müsait ve uzun soluklu bir iştir…

5. Kemeraltı 926 sokakla Basmane 1308 sokak ve çevresindeki 1. ve 2. sınıf gayrisıhhi müessese niteliğindeki hurda ve katı atık toplama merkezlerinden şikayetçiymişsiniz ya da kapatmışsınız gibi davranmak yerine yetkilerinizi kullanıp onların şehir dışına çıkarılmasını sağlayın…

6. Yaptık dediğiniz şeyleri gerçekten yapın ki yasa dışı işlere göz yumduğunuz söylenmesin…

7. Kentteki hangi kaldırım işgalini bugüne kadar engellediniz veya aldığınız hangi imar kararıyla sorunları çözdünüz de şimdi İkiçeşmelik’deki spotçu esnafın işgallerini esnafa verilen geçici ruhsatları iptal etmek suretiyle imar uygulamalarıyla çözeceksiniz? Geçici süre belgelerini iptal etme tehdidiyle o bölgede hayata geçirilecek bir operasyon çerçevesinde kentin başka bölgelerindeki belgeler iptal edilmezken sırf bu bölgedeki esnafı zor duruma düşürmek amacıyla belgelerini iptal etmeye kalkmak mevzuatla belediyelere tanınan geçici ruhsat verme hakkının kötüye kullanılması anlamına gelecek, verilecek mahkeme kararları hem belediyeyi zor durumda bırakacak hem de bu bölgedeki belediye uygulamalarının uygulanamaz hale gelmesini sağlayacaktır. O nedenle bu tür büyük sorunları tek bir meclis kararıyla ya da çizeceğiniz herhangi bir planla çözme fikrinden vazgeçerek 1593 sayılı Belediye Yasası’nın 69. maddesi ile düzenlenen arsa ve konut ve işyeri üretme görevini üstlenmeli, imara aykırı binalarda faaliyette bulunan esnaflar için imara uygun işyerleri üretmelidir. Aksi takdirde alınan kararlar ve yapılacak uygulamalar, benzer örneklerini yakın zamanda Kemeraltı esnafında gördüğümüz toplumsal itiraz ve isyanlara yol açabilir…

8. Evet işyerlerinin görünümü, temizliği, açıp kapadığı tenteler ve gerçekleştirdiği kaldırım işgalleri önemli bir konudur ama o işyerlerinin bütün ekonomik sıkıntılara rağmen açık kalması, o işyerini çalıştıran esnafla çalışanlarının ekonomik refahı ve o refahın artması daha önemli bir konudur. O nedenle, esnafı ve işyeri sahiplerini zorlayacak, onlardan daha fazla harç ve ücret almayı hedefleyen günübirlik politika ve uygulamalar yerine esnafa destek olacak politikalar geliştirip uygulayın ki esnaf da sizi iyi bir komşu olarak kabul etsin…

Sonuç olarak, Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu‘nun göreve geldiği günden bu yana sürekli olarak komşuları için sade suya tirit yemekler hazırlamak yerine onların sağlıklı beslenmesini sağlayacak yemekler yapmaya başlaması gerektiğini düşünüyorum…

…………………………………………………………………………………………………………………………………………….

(1) Konak Belediyesi 2025 Yılı Faaliyet Raporu, İzmir, 2026, Sh. 43-48

(2) Tarihi ve Çevre Projeleri, İkiçeşmelik Çeşmesi, https://www.konak.bel.tr/tr/projeler/tarihi-ve-cevre-projeleri/ikicesmelik-cesmesi

(3) Tarihi ve Çevre Projeleri, Altınpark ve Çevresi, https://www.konak.bel.tr/tr/projeler/tarihi-ve-cevre-projeleri/altinpark-ve-cevresi

Yıllarca gizli kalmış belgelerin ışığında CHF/CHP’nin İzmir halleri…

Ali Rıza Avcan

Son haftalarda, biraz da bilip isteyerek resim, şiir ve fotoğraf gibi sanatın farklı alanları üzerine paylaşımlar yapıp hem siyasi anlamda bu gergin, karmaşık ortamda sakinleşmeye hem de tatilde olan arkadaş ve dostlarımı sanatın gönül okşayan güzel duygularıyla mutlu etmeye çalıştım…

Oysa bu süre içinde, Mülkiye‘den mezun olduğum tarihin üzerinden tamı tamamına yarım asır; yani, 50 yıl geçmiş, üstüne üstlük lisans, lisansüstü ve doktora eğitimi sırasında Nermin Abadan Unat, Mümtaz Soysal, Muammer Aksoy, Ahmet Taner Kışlalı, Türker Alkan, Cevat Geray ve Ruşen Keleş gibi bu ülkede siyaset üzerine değerli görüşler üretip yayınlar yapmış; hatta, bizatihi parlamentoya girerek siyaset ve siyasetçinin nasıl olması gerektiğini somut olarak gösteren üstat hocalardan siyaset ve siyaset sosyolojisi üzerine dersler almış, Türkiye‘deki ilk kamuoyu yoklaması ekibinde yer almış ve böylelikle siyaset olgusunun bilimsel açıdan nasıl incelenip değerlendirilebileceğini öğrenmiş; ayrıca, 1999-2014 döneminde büyük boyutlu üç seçim kampanyasını yönetip 2001-2004 yılları arasında kamuoyu yoklamaları yapan bir şirketin üst düzey yöneticiliğini yapmış biri olarak son aylarda CHP ve dolayısıyla Yeni Parti cephesinde yaşananlar hakkında bir şeyler söyleyip bir şeyler yazmak ihtiyacını duymuştum.

1950’li yılların İzmir’i… Kaynak: İzmir Şehri İmar Komisyonu Raporu, 1951

Çünkü aldığım onca eğitim ve hayata geçirdiğim onca uygulama sonrasında bunu yapmak benim boynumun borcuydu.

Çünkü bilim insanı ya da iyi gazeteci olduklarına inanıp güvendiğim ve değer verdiğim birçok kişi adeta yankı odasına dönen bir ortamda devamlı kendi aralarında paslaşarak içlerindeki öfke ve kini kusmaya, bu ayrılıktan kaynaklanan sorunu kışkırtıp provoke etmeye, mezhepçilik yaparak olayı çarpıtmaya çalıştı. Şu an itibariyle ellerindeki mühimmatın miktarı azalmış olsa da salvolarını halen devam ettiriyorlar. Aynen son ABD-İran savaşında elindeki silah stoku azaldığı için attığı yalanların azalmaya başladığı Trump gibi…

Ben ise bu süreçte söyleyeceklerimin doğru, anlaşılır ve etkili olması için ortalığın durulmasını, taşan derelerin yatağına çekilmesini, her şeyin netleşip bu olumsuz, kötü sürecin belli bir aşamaya gelerek anlaşılır hale gelmesini bekliyorum.

Fakat bu arada o güne kadar güvenip inandığım; hatta kendisine kefil olduğum birçok ismi sosyal medya arkadaşlığından çıkararak bu tavırları nedeniyle artık onlarla bir ilişkim olmayacağını -ister fark etsinler, ister fark etmesinler- bitirmeye çalışıyorum…

Gündemdeki konu: Kavga eden taraflar, kışkırtanlar ve asıl kararı verecek olan tribünlerdeki izleyiciler…

Çünkü onların etrafa yaymak istedikleri kötücül enerjilerin muhatabı olmak istemiyorum…

Çünkü benim onlardan beklediğim şey, bu kavgada hangi tarafı tutacakları değil; sahip oldukları bilgi, birikim, deneyim ve becerilerle bu karmaşa üzerine kafa yormaları ve yanlış yola girenlere aklın, bilimin ve doğrunun yolunu göstermeleri; yani, bir tür akil adam olmalarıydı…

Onlar ise kendilerine yakışacak böylesi bir tavrı bırakarak işi daha da kızıştırıp provoke etmeye; hatta, kötülük tohumlarını etrafa saçarcasına kara propaganda yaptılar, yapmaya devam ediyorlar… Aynen habis bir ur, kötülük yayan bir trol, bir savaş kışkırtıcısı gibi…

O isimler yarın öbür gün değişik nedenlerle ortadan kaybolup gitseler bile eminim ki, yaşanan kavganın tüm taraflarına yaptıkları kötülükler nedeniyle devamlı hatırlanıp anılacaklar…

Çünkü nehirler, çaylar, dereler ne kadar hırçın akarsa aksın ya da ne kadar taşarsa taşsın, yarın öbür gün felaket günleri geçtiğinde kendi yataklarına dönüp akmaya devam ederler ve her şey kendi rutini içine girer, iyilik yapan iyilikle, kötülük yapan da kötülükle anılır…

Oysa değişik akademik unvanlarla donanmış bu bilim insanlarının, aklı başında deneyimli gazetecilerin ya da görmüş geçirmiş siyasetçilerin böylesine çirkin bir ağız dalaşına girmeden, ortalığı bulandırmadan, insanları birbirine düşürmeden böylesi bir durumun niçin ortaya çıktığı konusuna odaklanıp nedenlerini araştırması, bu yanlışlıkların hangi yapılanma, düşünce, politika, strateji ve taktikten kaynaklandığını ortaya koyup tartışması, bu sonuçlar üzerinden çözüm odaklı öneriler geliştirmesi gerekirdi. Kendilerinden beklenen açıkçası buydu… Böylelikle geçen haftaki yazımda sözünü ettiğim ABXY oyunundaki hakemin devamlı kazanıp kavgaya tutuşan tarafların kaybetmesi gibi bir oyunun oynanmasını engelleyip tarafların birbirlerine anlayış ve saygı göstermelerini sağlayabilirlerdi.

Tam bu düşünceler içinde çırpınırken bir akşam Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Cumhuriyet Arşivi‘nde yaptığım rutin taramalar sırasında büyük bir tesadüf eseri karşıma CHF/CHP ile ilgili 330 adet tarihi yazışma çıktı…

Hem de 8 Ocak 2024 tarihine kadar -hangi nedenle olduğunu bilmediğim bir şekilde- gizli tutulup aynı tarih, 97024 sayılı olurla gizli olmaktan çıkarılan 330 adet tarihi yazışma, 330 adet resmi belge…

13.08.1931-09.02.1951 döneminde Ankara‘daki CHF/CHP genel merkezi ile İzmir‘deki CHF/CHP İl Vilayet Heyeti Reisliği arasında gidip gelen ve gün yüzüne çıkmamış 330 adet tarihi yazışmayla inşa edilecek bucak, ocak ve halkodası hazırlanan proje raporları, metraj cetvelleri ve mimari çizimler ve partinin sahip olduğu gayrimenkulleri gösteren diğer belgeler…

İlk yaptığım iş, tabii ki İzmir olarak bilmediğimiz şeyleri bizlere anlatan bu oldukça ilginç belgeleri yıllarına ve konularına göre ayırıp ayrıntısı ile birlikte incelemek ve fihristini çıkarmak oldu…

Bu şekilde karşıma çıkan bu belgeler, o günkü İzmir‘in merkezinde yer alan Dolaplıkuyu, Kahramanlar, Tepecik, Tilkilik, Pazaryeri, Turan, Çimentepe ve Bayraklı gibi bucaklarla (nahiye) Ödemiş/Birgi, Bayındır/Kalfa köyü, Dikili/Çandarlı, Aliağa, Çeşme, ve Seydiköy gibi -eski deyimiyle- kazalardaki parti merkezleriyle halk odalarının yapılması, onarılması, bu tür yapıların inşa edileceği arsaların kapatılan Türkocakları‘ndan devri ya da satın alınması, diğer yandan da partinin sahip olduğu gayrimenkullerle ilgiliydi.

Bu yazıları okuyup tasnif ederken Cumhuriyet Dönemi‘nin tek partili aşamasını oluşturan süreçte bugün “ilçe” adını verdiğimiz yönetim birimine “kaza”, ilçeye bağlı yönetim birimlerine sırasıyla “kurağı”, Latince‘deki “communis” ya da Fransızca‘daki “commune” sözcüğünden ilhamla “kanon”, “nahiye” ve “bucak” denildiğini, il ya da ilçe yönetim kurullarının da “ilyönkurul” ya da “kazayönkurul” adlandırıldığını öğrendim. Bu anlamda bugünkü Alsancak bölgesiyle Tilkilik ya da Dolaplıkuyu gibi bölgelerin o günlerde “kamun”, “kanon” ya da “bucak” olarak kabul gördüğünü anladım.

Şimdi o belgeleri yakın arkadaşlarımla birlikte tekrardan inceleyip yorumlamaya ve bu belgelerde adı geçen CHF/CHP binalarının yerini bulmaya, değişmiş olan tapu kayıtlarını öğrenmeye çalışıyorum… Belki böylelikle CHF/CHP binalarının İzmir içinde nerelerde bulunduğunu, parti binalarıyla halkodalarının yeri seçilirken nasıl bir seçim yapıldığını, bu tercihlerin iletişim ve örgütlenme üzerindeki etkisini anlayıp çözmeye çalışacağız… Belki de bu bilgileri dijital bir haritaya işleyerek CHF/CHP‘nin o tarihlerde nasıl bir örgütlenme ve iletişim ağı oluşturduğunu görmeye çalışacağız…

Daha önce Mason Locası’na aitken CHP tarafından satın alınan; ancak biriken borçlar nedeniyle 1950’de satılan Alsancak Bucak Merkezi ve Halkodası… Şimdi ise büyük bir tesadüf eseri olarak 862 sokakla Atatürk Bulvarı’nın bulunduğu bu köşede Büyük Mason Locası’nın kunt binası var…
CHP Alsancak Bucak Merkezi ve Halkodası… Kendi tarihini, geçmişini kültürel miras olarak koruyamayan bir siyasi parti…
CHP Alsancak Bucak Merkezi ve Halkodası… Bu mekanda kim bilir kimler konuştu, hangi tiyatro oyunları oynandı?

Ancak şu hususu baştan ifade etmeliyim ki, senelerden beri CHP‘li olmakla övünen, genel ve yerel seçimlerde devamlı olarak ve büyük çoğunlukla CHP‘yi seçen İzmir‘de 1930-1950 döneminde Kemeraltı Beyler sokağında olduğu söylenip elimdeki bu belgelere göre 11 odalı parti malı il merkezinin bugün hangi binaya tekabül ettiği, Demokrat Parti iktidara geldikten sonra Hazine‘ye devredilip 7 Şubat 1955 tarih, 4/4384 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile İzmir Gazeteciler Cemiyeti‘ne satılan 1227 ada, 10 parseldeki CHP binasının nerede olduğu bilinmediği gibi; Dr. Erkan Serçe‘nin 1996 tarihli doktora tezinden hareketle aynı tarihçiye İzmir Büyükşehir Belediyesi ‘nin 150 yıllık kurum tarihi yazdırılmakla birlikte, aynı belediyenin APİKAM kısa adıyla bilinen Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi Şube Müdürlüğü ya da doğrudan doğruya CHP il örgütünün kendisi CHP İzmir örgütünün 1923 sonrasındaki tarihini ele alan herhangi bir çalışmayı yaptırmadığı; açıkçası, CHP‘nin, İzmir‘deki kendi tarihine sahip çıkmadığı anlaşılmaktadır.

CHP İzmir il örgütünün ve belediyelerinin kendi tarihlerine yönelik böylesi ilgisizliklerinin yanında sözünü ettiğim bu 222 belgeyi incelediğimde, 1931, 1932 ve 1933 gibi erken tarihlerde adeta sosyal devlet olmanın ön habercisi olarak kentteki dar gelirli işçilerle göçmenlerin yararlanması için kreş yapımlarının düşünülüp bunun içinde girişimlerde bulunulduğunu, bucak merkezi ya da halkodası olarak projesi hazırlanan binalarda daha fazla insanın gelmesi için açık ya da kapalı sinemalara yer verildiğini, yapılan her yapıda muhakkak bir kütüphanenin bulunduğunu ve buralardaki kitap alışverişleriyle ilgili istatistiklerin düzenli olarak tutulduğunu görmek benim için sürpriz niteliğindeki tespitlerdi.

Bu arada, -aynen şimdilerde olduğu gibi- CHF/CHP içinde şimdikilere benzer bazı garip olayların yaşandığını da belirleme imkanına kavuştum. Örneğin Seydiköy‘de emval-i metruke mallarının dağıtımından geriye kalan bir kahvehane binasının 1933 yılında CHF tarafından 6.000 liraya satın alınmasını sağlayacak bir ihalenin açılması için o zamanki CHF genel sekreteri Recep Peker imzasıyla Maliye Bakanı‘na ricada bulunulup bu rica üzerine ihale açılmasına rağmen Seydiköy‘deki CHF‘lilerin kendi aralarında para toplayamaması nedeniyle ihaleye katılan bucak başkanı Mehmet Tevfik‘in bu kahvehaneyi kendi parası ile aldığı ve aynı bucak başkanının bir süre sonra CHF adına tapuya kaydedilen arsanın kendi üzerine geçirilmesi için tapu dava açarak kazandığını belirledim. Böylelikle üst düzeyden gelip giden ricalar sayesinde bu arsayı adrese teslim suretiyle yapılan bir ihalede “kime niyet kime kısmet” ya da “ava giden avlanır” sözlerini doğrularcasına, muhtemelen malını mülkünü geride bırakmak zorunda kalan birine ait emval-i metrukeye haksız bir şekilde el konulması amacıyla yapılan bir operasyon CHF aleyhine sonuçlanmıştır…

İkinci bir örnek olarak, Tire Kazayönkurul Başkanı Giritli Ali‘nin Tire‘ye gelen Yunanlı turistlere işaret parmağı ile polisleri göstermesi nedeniyle arkadaşları tarafından “Yunan casusu” olarak suçlanıp yöneticilikten alındığını anlatmam gerekir. Tabii ki o tür arkadaşların şimdilerde yine kendi kankalarını, kendi yoldaşlarını ağızları köpürerek nasıl suçladıklarını bilip hatırlayarak…

İzmir CHF Tilkilik İdare Heyeti bandosu ile birlikte bayram kortejinde…

Ama her şeyden önce tek parti iktidarının geçerli olduğu bu dönemde tek parti olmanın avantajını kullanmasını beklediğimiz CHF/CHP teşkilatlarının örgütlenme, yönetici sayı ve kalitesi, mali yapı ve üye sayısı itibariyle oldukça zayıf olduğunu, partinin il merkezindeki nispi gücüne karşılık taşra dediğimiz kaza ve bucaklarda neredeyse var olmadığını, üye sayılarını bile bilmediklerini, örgütlerin toplantı yapmadığını ve dolayısıyla karar almadığını, aidat toplamayıp belediyelerin sağladığı imkanlarla yetindiklerini, yazışmaların aylarca, yıllarca sürüncemede kaldığını, parti bürokrasisinin oldukça zayıf olduğunu, 1936 sonrasında partinin adeta devlete; yani valiliklere bağlanıp “devlet partisi” haline geldiğini gördüm.

Ayrıca bütün bu bilgileri Serap Tabak‘ın Toplumsal Tarih dergisinin 1995 Nisan ayına ait 16. sayısında yayınlanan “Serbest Cumhuriyet Fırkası Denemesinden Önce İzmir’de Cumhuriyet Halk Fırkası 1928-1930” başlıklı makalesiyle Fatih Selçuk‘un “Tek Parti Dönemi’nde İzmir’de Cumhuriyet Halk Partisi: Müfettişlik Raporları Üzerinden Yeni Bir Değerlendirme (1936-1937)” başlıklı makalesini; ayrıca Tülay Aydın‘ın 2018 tarihli “Tek Parti Döneminde CHP’nin Taşra Örgütlenmesi ve Merkez-Taşra İlişkileri (1935-1945)” isimli doktora tezini, Demet Öztekinli Vural‘ın 2017 tarihli “İzmir’de Cumhuriyet Halk Fırkası’nın Kuruluşu ve Teşkilatlanması (1923-1938)” isimli yüksek lisans tezi ile Zeynep Yılmaz‘ın 2019 tarihli “CHP Parti Müfettişlik Raporlarına Göre İzmir (1935-1950)” başlıklı yüksek lisans tezini okumaya başladığımda benim belgelere bakarak gördüğüm birçok hususun o bilimsel çalışmalarda da dile getirildiğini görmekle birlikte 9 Eylül 1923 tarihinde Mustafa Kemal Atatürk tarafından Ankara‘da kurulan Cumhuriyet Halk Fırkası ve dolayısıyla Cumhuriyet Halk Partisi‘nin 1923-2026 dönemindeki tüm İzmir tarihinin bilimsel boyutta ele alınıp incelenmediğini, o tarihlerde kullanılan il binası ile ilçe, bucak ve halkodası olarak kullanılan binaların nerede olduğunun bile bilinmediğini ve bunlara sahip çıkılmadığını fark ettim.

Oysa CHF/CHP binalarının kentin içindeki konumlarının bilinmesi, bu binalara kültürel miras olarak sahip çıkılıp korunması ve bu örgütlenme ağının CHF/CHP‘nin gelişimi açısından yorumlanabilir olması bizlere ne güzel fırsatlar sunar, yapılan doğru ve yanlışları tespit etmemizi ne kadar kolay yakalamamızı sağlardı…

Belki de böylelikle CHF/CHP‘nin geçmişteki tarihi üzerine yerleştireceğimiz günümüz CHP‘sini daha iyi anlamamız, yaşanan bu karmaşa ve kaosun nedenlerini daha rahat bulmamız, tartışıp öneriler geliştirmemiz mümkün olurdu…

Çünkü; “Futura dormit in occultis corridoribus praeteritorum!“;

yani “gelecek, geçmişin gizli kalmış koridorlarında uyur!“

Serbest Cumhuriyet Fırkası (SCF)’nın kurucusu Fethi Okyar’ın 5 Eylül 1930 tarihinde İzmir’e gelişinde onu karşılayan geniş kalabalıklar…

Anlaşılan o ki, 2024 yılına kadar gizli tutulan 222 adet belgenin kaleme alındığı 1931-1951 tarihleri arasındaki 20 yıllık sürede önce Cumhuriyet Halk Fırkası, daha sonra Cumhuriyet Halk Partisi denilen siyasi yapılanma, yerel parti örgütlerinin 1936’da valilere bağlanması ile birlikte sahip olduğu örgütsel zayıflıklar nedeniyle adeta devleti “parti devleti” haline getirmek yerine devletin emrine girerek “devletin partisi” haline gelmiş, kent merkezinde bir ölçüde var olmakla birlikte İzmir‘in ilçe ve bucaklarında neredeyse yok hükmünde olan bir siyasi örgüt olarak karşımıza çıkmıştır.

Ama yine de İzmir‘deki CHF/CHP gerçeğinin tarihsel boyutta araştırılarak geçmişten gelen kusur ve kabahatlerle olumlu özelliklerin partinin yaşadığı tüm bölünme, ayrılıp başka bir partiye dönüşme, zayıflayıp etkisizleşme ve kapatılma olaylarındaki etkisinin ortaya konulması gerektiğini düşünüyorum. Bunun da bir tez, bir makale ya da bir proje boyutunda kişisel olarak değil kurumsal olarak ele alınması gerektiğini, geçmişi, bugünü ve geleceği ile birlikte CHP‘nin oluşturacağı disiplinlerarası bilim kurullarıyla hem genel merkez hem de yerel düzlemde kendi kurumsal tarihini yazdırmasını, ayrı bir CHP arşivi ile müzesinin oluşturulmasını öneriyorum.

Yoksa 1930’lı yıllarda yaşanan Serbest Cumhuriyet Fırkası ya da şimdilerde yaşanan Yeni Parti bölünmesi gibi büyük sorunlarda o sorunun nedeni, gelişimi ve sonuçları bilimsel yöntemlerle ortaya konulup irdelenemez ve adı ne olursa olsun her eski ya da yeni parti aynı dalgalanmaları, aynı bölünmeleri yaşar durur…

Aynı parti çatısı altında kalmayı tercih etseniz ya da ayrılıp geçmişe özlemle “yeni” adında bir parti de kursanız; böbürlenerek “kurucu parti” olduğunu söylediğiniz ya da “baba ocağı” olarak adlandırdığınız partinizin geçmişini, tarihini iyi bilip bunu bağımsız bilim insanlarından oluşan bir kurul eliyle kurum tarihinizi kaleme alıp düzenli bir CHP arşivi ile CHP müzesini düzenleyerek kendinize, üyelerinize, seçmenlerinize ve siz oy vermeseler bile tüm bir topluma anlatmak zorundasınız. Bunu yapmadığınız sürece ne siz kendinizi tanıyıp sorunlarınızı çözebilir ne de seçmen çoğunluğuna kendinizi anlatabilirsiniz…

Çünkü geçmişinden ders almayanlar ve o dersleri kulak ardı edenler gelecekte karşılarına çıkacak her şeyi hak ederler…

…………………………………………………………………………………………………………………………………………….

(1) Günver Güneş, “İzmir Türk Gençler Birliği Mahfeli-Tilkilik Türk Gençler Birliği ve Cumhuriyet Dönemi’nde İzmir’deki İlk Gençlik Dergisi – Türk Gençleri Dergisi”, Kebikeç/20, 2005, sh.91-107

Yararlanılan Kaynaklar

Serap Tabak, “Serbest Cumhuriyet Fırkası Denemesinden Önce İzmir’de Cumhuriyet Halk Fırkası 1928-1930″, Toplumsal Tarih, Nisan 1995, Sayı 16, sh.42-47.

Fatih Selçuk, “Tek Parti Dönemi’nde İzmir’de Cumhuriyet Halk Partisi: Müfettişlik Raporları Üzerinden Bir Değerlendirme (1936-1937)”, Uluslararası Tarih Araştırmaları Dergisi, Cilt 8, Sayı 2, 31 Aralık 2024, sh. 105-154.

Tülay Aydın, “Tek Parti Döneminde CHP’nin Taşra Örgütlenmesi ve Merkez-Taşra İlişkileri (1935-1945)”, Yayınlanmamış doktora tezi, 2018.

Demet Öztekinli Vural, “İzmir’de Cumhuriyet Halk Fırkası’nın Kuruluşu ve Teşkilatlanması (1923-1938)”, Yayınlanmamış yüksek lisans tezi, 2017.

Zeynep Yılmaz, “CHP Parti Müfettişlik Raporlarına Göre İzmir (1935-1950)”, Yayınlanmamış yüksek lisans tezi, 2019.

Günver Güneş, “İzmir Türk Gençler Birliği Mahfeli-Tilkilik Türk Gençler Birliği ve Cumhuriyet Dönemi’nde İzmir’deki İlk Gençlik Dergisi – Türk Gençleri Dergisi”, Kebikeç/20, 2005, sh.91-107.

ABXY Oyunu…

Ali Rıza Avcan

İzmir‘deki yaşamımın ilk yıllarında; 1999’un Şubat ayı ile 2002’nin Nisan ayı arasındaki 3 yıl 2 aylık sürede önce Prometheus İnsan Kaynakları Danışmanlığı, sonrasında da ND Danışmanlık şirketlerinde Mülkiyeli arkadaşım Nihat Demirkol ile birlikte çalışarak hakkında hiçbir bilgi ve deneyim sahibi olmadığım ve çoğu aile şirketi olup kurumsallaşamamış İzmir ve Ege Bölgesi‘nin özel şirketleri, holdingleri ve patronlarıyla tanıştım.

Bu süre içinde belirttiğim kurum ve kuruluşlara insan kaynakları, yönetim ve eğitim danışmanlığı boyutunda yardımcı oluyor, kurum içi sorunların çözümünü kolaylaştırıyorduk. Böylelikle sevgili hocam Prof. Dr. Mübeccel Belik Kıray‘ın 1972 tarihli “Örgütleşemeyen Kent İzmir” kitabına konu olan İzmir‘in bir türlü sanayi kenti olamaması halinin sonuçlarını yakından görüyor, aile içi ilişkiler nedeniyle kurumsallaşamayan ve İstanbul ya da yabancı sermayenin taşeronu olmak için can atan İzmir sermayesinin özelliklerini öğreniyordum.

Yaptığımız çalışmalardan biri de, özgün formatında yapılan arama konferanslarının kolaylaştırıcılığını gerçekleştirmekti. Üst yönetimi ya işletmede ya da bir konaklama tesisinde iki gün süreyle bir araya getirerek kurumun geçmişi ve bugünü boyutunda geleceğine dair hedef ve amaçların belirlenmesine yardımcı oluyor, kurum kültürünü oluşturan gelenekselleşmiş tutum ve davranışları belirlemeye çalışıyor ve bütün bunları dikkate alarak geleceğe yönelik öngörülerde bulunup öneriler geliştiriyorduk.

Bu sırada iki günlük sıkıcı bir çalışmayı renklendirmek ve kurum içi ilişkilerde büyük bir sorun olan yıkıcı rekabet ve çatışmanın düzeyini belirlemek amacıyla “ABXY oyunu” adını verdiğimiz bir takım oyunu oynuyorduk.

Bu amaçla tüm katılımcıların kendi aralarında gönüllü olarak iki ayrı gruba ayrılmasını istiyor ve her bir grubun kendisine bir isim vermesini isteyerek birbirlerinden ayrı mekanlarda oturmasını sağlıyorduk.

Oyun, üç taraf oynanıyordu: Gönüllü olarak bir araya gelenlerin oluşturduğu birinci ve ikinci grupla iki farklı mekandaki gruplar arasındaki iletişimi sağlayacak biz eğitim danışmanları; yani “hakemler”…. Ayrıca her bir takımın kendi içinden oyunun farklı aşamalarında diğer grup temsilcisiyle görüşecek bir temsilci seçmesini istiyorduk…

Oyunun esası, oyun öncesinde takımlara verilen 13 ayrı pusulanın üstüne 13 ayrı kez birinci takım için “a” ya da “b”, ikinci takım için “x” ya da “z” seçeneklerinden birinin yazılması ve bu şekilde yazılmış pusulaların hakemler tarafından diğer takıma iletilmesi ilkesine dayanıyordu…

Böylelikle oyunun 13 ayrı karar aşamasında birinci ve ikinci takımların aldıkları kararlar üzerinden kendilerine eksi ya da artı puanlar verilmekte; böylelikle, oyunun sonunda en fazla puanı alan takım oyunu kazanmaktaydı… “a”, “b”, “x” ve “y” seçeneklerinin “ax“, “ay”, “bx” ve “by” şeklinde ortaya çıkan bileşimi karşılığında verilen puanlar ise şu şekildeydi:

A + X = (+ 3) (Birinci ve ikinci takımların her birine) A + Y = Birinci takıma (+ 6), İkinci takıma (- 6)

B + X = Birinci takıma (- 6), ikinci takıma (+ 6) B + Y = Birinci ve ikinci takıma (- 3)

Ayrıca takımlara oyunun beşinci karar aşamasında alınan puanın (+) ya da (-) olmasına göre 2 katı, 11 ve 13. karar aşamalarında da alınan puanın (+) ya da (-) olmasına göre alınan puanın karesi miktarında puan verilmekte; böylelikle, oyunun kazanan ve kaybedeni belirlenmekteydi…

Takımlar oyunun ilk 3, 5 ve 6. karar aşamalarından sonra temsilcileri eliyle birbirleriyle görüşüp ortak kararlar alabiliyorlardı.

Sonuçta yine aynı oyunun kurallarına göre her iki grup da (+ 40) puanın üzerine çıkarsa, hakemin payını paylaşmakta, İki grup da (+ 40)’ın altında eşit ve pozitif puana sahipse, paylarının ½’sini geri almakta, bir grup diğerinden fazla pozitif puana sahipse, diğer grubun payını hakemle birlikte almakta, her iki grup da sıfır veya negatif puanda ise ortaya konan ödülün tamamını hakem kazanıyordu… 

Buraya kadar çok masum bir oyunu şirket ve holdinglerin üst düzey yöneticilerine oynatıp onların eğlenmesini sağladığımız sanılabilir…

Oysa durum hiç de öyle değildi… Çünkü böylesi bir oyunu oynatarak o şirket ya holdingin kurum kültürü içinde rekabetin ne anlama geldiğini, bu çekişme ve yarışın kurallara dayanıp dayanmadığını ya da vahşi, kırıp dökücü bir düzeyde olup olmadığını belirleyip ölçmek isterdik… Tribünlerdeki holigan rekabetinin şirket kültürüne ne ölçüde yansıdığını görmek isterdik…

Ve çoğu kez o yıkıcı, bölücü rekabet daha grupların oluşması aşamasında ortaya çıkıyor, şirket içindeki mevcut iletişimsizlik ya da çatışmalar grupların ayrılması sırasında ortaya çıkıyor, kurum içi rekabet grupları oyun grubu olarak kendini tekrarlıyordu…

Buna bir de grupların kazanmasına ya da kaybetmesine odaklı bir rekabet eklenince gruplar arasındaki rekabet vur-kır-dök-öldür boyutuna geliyor, kurumun ortak amaçları ve etik kuralları unutuluyordu.

Hiç unutmam, bir keresinde kurduğumuz iki ayrı grubun oyunun asıl amacından haberdar olmadıkları aşamada her iki gruptaki yöneticilerden sorumlu olan üst yöneticiyi oyun dışına alarak oyunu izlemesini ve oyunun temel amacını anlamasını arzulamış ve gruplar arasındaki rekabetin doruklara çıktığı bir anda “haydi Berrin Hanım, siz de oyuna katılabilirsiniz” dediğimde o deminden beri yanımda durup oyunun asıl amacını anlayıp daha mutedil bir tutum beklediğim Berrin Hanım‘ın adeta bir kaplan gibi davrandığına, grup oyuncularını daha saldırgan olmaya yüreklendirdiğine tanık olmuş ve açıkçası hayal kırıklığına uğramıştım…

Oysa oyunun temel amacı böylesine yıkıcı, kırıcı, dökücü vahşi rekabet yerine önceden hep birlikte belirlenip kabullenilen kurallara, özellikle de o kurumun ortak amacına hizmet eden kurallara ve etik değerlere dikkat edilmesini, bireysel rekabet yerine kurumsal rekabete dikkati çekmek, böylesine bir rekabetin gerçekleşmesi durumunda maçı rakibin kazanacağını göstermekti…

Böylesi bir sonucu ise şu sıralar dikkatli bir şekilde kullanmaya çalıştığım Claude isimli yapay zeka uygulamasının bu oyun için dile getirdiği ifadelerle dile getirebiliriz:

“Kural tanımaz rekabetin sonunda ipi göğüsleyen taraf, iki grup değil hakemdir.”

“Vahşi rekabetin görünmeyen galibi, iki grup arasında gidip gelen hakemdir.”

“Gruplar çatışmanın içinde kaybolurken süreci yöneten üçüncü taraf kazanır.”

“İki taraf birbirini tüketirken, kazanan aradaki sessiz hakemdir.”

“Tarafların kavgası, hakemin zaferine dönüşür.”

“Savaş, her iki tarafın da kaybettiği bir oyundur.”

Sonuç niyetine;

Bugün sizlere yıllar öncesinde şirket ve holdinglerdeki rekabet kültürünün ne düzeyde olduğunu belirlemek amacıyla oynattığımız eski bir takım oyununu, sanki bu oyunu sizlere de oynatacakmış gibi niye böylesine ayrıntılı olarak anlattım dersiniz?

Yıkıcı ve vahşi rekabetin olduğu yerde kazananın rakip; yani oyunumuzdaki “hakem” olduğunu niye söyleyip durdum?

Yoksa benim bu oyunumu şu günlerde bana ihtiyaç duymadan ve sonucunu düşünmeden oynuyor musunuz?

Ortalığı karıştırmak isteyenlerin sahanın içinden ya da kenarından büyük hırs ve kötü niyetle dile getirdikleriyle, her gün her gün yazılı ve görsel medyada ya da sosyal medyada yazıp çizip söylediklerimizle o vahşi ve yıkıcı rekabeti körüklüyor, içinden çıkılmaz hale mi getiriyoruz yoksa?

Yoksa bu oyunu bizler her gün oynuyor muyuz?

Oyunun sonunda kimin kazandığını düşünüyor muyuz ve bunun farkında mıyız?

Biraz akıl, biraz izan*…

…………………………………………………………………………………………………………………………………………….

(*) Anlayış, anlama ve kavrama yeteneği…

Memleketimden görsel hikayeler 2018-2020

Ali Rıza Avcan

Karşıyaka Belediyesi‘ne ait Hamza Rüstem Fotoğraf Müzesi‘nin belediyece kapatılması olayına gerek İzmir‘deki gerekse diğer kentlerdeki anlı şanlı fotoğraf dernekleriyle fotoğraf sanatçılarından ve kendisini “fotoğrafçı” olarak takdim edip ekmek parasını fotoğraftan çıkaranların sosyal medyada kaleme aldıkları bir iki cılız paylaşım dışında tek bir ses çıkarmadığı bu günlerde fotoğraftan söz etmek ne ölçüde doğrudur bilmiyorum; ama, bugün size Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonu (TFSF)‘nun 2020 yılında gündeme getirdiği “hayattan fotoğraf hikayeleri” projesinden söz ederek söz konusu federasyon kapsamındaki 33 fotoğraf derneğine üye fotoğrafçıların 10 ana, 86 alt tema altında ortaya koyduğu 1.041 adet fotoğraf hakkındaki görüş, düşünce ve önerilerimi paylaşmak istiyorum.

Ama ondan önce, 1928-1940 döneminde Lucien Vogel tarafından Fransa‘da yayınlanan VU Dergisi, daha sonra 1936 yılında yayınlanmaya başlayıp foto muhabirlerinin dergisi olarak ünlenen Life Magazine Dergisi‘nin gündeme getirdiği bu uygulama ülkemizde Şevket Rado tarafından 1956-1992 döneminde yayınlanıp çocukluk ve gençlik döneminde ailece abone olup İran Şahı‘nın eşi Farah Diba‘dan, yine aynı şahın çocuk vermiyor gerekçesi ile boşadığı Mahzun Prenses Süreyya‘dan haberdar olduğumuz Hayat Mecmuası tarafından ülkemize taşındığını ifade etmeliyim.

Türkiye’de 6 Nisan 1956’da Life Dergisi’nin adını örnek alarak yayına başlayan Hayat Mecmuası‘nın o tarihlerde yayın yapan gazete ve dergilerin aksine güçlü bir fotoğrafçı kadrosu vardı ve matbaası kaliteli fotoğraflar basabilecek ileri tekniğe sahipti. Ancak yayın hayatı boyunca dünyada ve memlekette olup bitenlerin sadece görünen yanlarıyla ilgilenerek sadece “spot haber” ve “cemiyet” fotoğrafları yayınlamakla yetindi. Batıdaki benzerlerinin yaptığı gibi, ele aldığı konuya derinlemesine bakabilen, meselenin görsel analizini yapabilen ve fotoğrafçının tanıklığını yaratıcı bir fotografik hikaye haline getirebilen metinli haberleri izleyiciye ulaştıran bir gelenek yaratamadı.

1928-1956 tarihleri arasındaki dönemde fotoğrafın sinemayı ya da gelişmekte olan televizyonu çağrıştırırcasına bir hikaye anlatıcısı olarak kullanıldığı bu uygulamada gerçek dünyadaki olaylar, toplumsal sorun ve değişimler çekilen fotoğraflarla bir belgesel tadında anlatılır. Bir aile ya da kişinin sabahtan akşama kadar devam eden normal, kurgulanmamış kendiliğinden gelişen günlük yaşamının dile getirildiği böylesi bir anlatıda fotoğraf karesine giren insan ya da toplumların gelişip birbirlerinden farklılaşmaları sergilenerek bunun duyumsanması istenir. Böylelikle hem kişisel hem de kolektif toplumsal hafıza bir seri fotoğraf ile sergilenmiş olur.

Tam da bu tarihlerde dünyaca ünlü İngiliz yazar Virginia Woolf‘ün bir kadının sadece bir günlük parti hazırlığıyla sokak yürüyüşlerini bilinç akışı tekniğiyle zihinsel bir detaya dönüştürdüğü 1925 tarihli Mrs. Dalloway isimli romanı ile diğer bir İrlandalı yazar James Joyce‘un 1922 yılında yayınlanan ünlü romanı Ulyses de bu tekniğin aynı tarihlerde bir edebiyat türü olarak romanda uygulanmış örnekleridir.

Bir kişinin, ailenin ya da onları çevreleyen toplumun yaşadıklarıyla yaşamlarındaki değişimi en iyi şekilde hepimizin evindeki aile albümlerinden izlesek de fotoğrafçının bir kişi, bir aile, bir grup ya da topluluğun hikayesini önceden hiçbir kurgu yapmaksızın dile getirmeye çalışması gerçekte yüz yüze yapılan geleneksel röportajın fotoğrafa yansıtılmış halidir. Bunun bir adım ötesinde ise hepimizin bir dönemler müptelası olduğu fotoromanlar ve fotoromanları yayınlayan -yine- Hayat Mecmuası karşımıza çıkar.

Bu vesileyle bir süredir eski eşya satıcılarından bulduğu fotoğraflar üzerinden fotoğraflarda gördüğü kişiler arasındaki ilişkileri bir arkeolog titizliğiyle araştırıp gerçek aile hikayelerini keşfedip bu hikayeleri ailenin aranıp bulunan bireyleri üzerinden günümüze taşıyıp canlandıran Facebook‘taki Sahibini Arayan Fotoğraflar sayfasının sahibi sevgili İlhan Arga‘ya da koskocaman bir selam yollamaktan kendimi alamıyorum…

Anlatmaya çalıştığım bütün bu bilgiler çerçevesinde Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonu‘nun 2018-2020 döneminde kadınları, engellileri, sanatçıları, emekçileri, LGBTİ bireyleri, doğal yaşamı ve benzerlerini 10 ana ve 86 alt tema çerçevesinde ele alan toplam 1.041 adet fotoğraf üzerinden geliştirdiği “Memleketimden Görsel Hikayeler” (Visual Stories From My Hometown) isimli projede yer alan fotoğrafları kendi bağlamları içinde söz konusu federasyonun web sayfasında görebileceğinizi düşünüyorum. (https://mgh.tfsf.org.tr)

Editörlüğünü Özcan Yurdalan, Aykan Özener ve Yusuf Aslan‘ın, proje koordinatörlüklerini ise Sefa Ulukan ile Ünal Özfuçucu‘nun yaptığı bu proje kapsamında sergilenen toplam 1.041 fotoğrafın arasında fotoğraf sanatı açısından çok değerli eserler bulunmakla birlikte kanaatime göre bilinen bir hikayeyi fotoğraflarla anlatma çabası nedeniyle anlatının bağlacı olarak kullanılan çoğu fotoğrafın fotoğraf sanatı açısından aranan estetik ve teknik özellikleri taşımadığı kanaatindeyim.

Ayrıca proje kapsamında 10 ana, 86 adet alt tema kullanılmasına karşın bu temalar altında düzenlenen başlıkların toplumca bilinen ve diğer yarışma ya da çalışmalar kapsamında sıklıkla ele alınan konulardan oluştuğu, Vu ya da Life dergilerinde olduğu gibi toplumun bilmeyip merak ettiği, fotoğrafa baktığında yeni bilgiler edindiği, haber değeri itibariyle çarpıcı, etkileyici; hatta şok edici başlıklardan oluşmadığını düşünüyorum.

O nedenle 1-14 arasında fotoğraftan oluşan her bir fotoğraf setindeki tüm fotoğrafları paylaşmak yerine bu 1.041 fotoğraf arasında diğerlerine göre daha iyi, daha etkileyici, daha çarpıcı, hikayeyi asıl anlatan olanları seçerek bunlar için yazılan hikayeleri paylaşmayı tercih ettim.

Şimdi isterseniz çalışma kapsamında ele alınan 10 tema ile bu temalar altında ele alınan 86 temayı sıralayalım:

01. Topluluklara Bakan Hikayeler: “Mahalle”, “Kırım’dan Uzakta”, “Nogay Çayı”, “KHK’dan Kültürhane’ye”, “Sabırtaşı”, “Kimsenin Hatırlamadığı Sessiz Bir Şarkı”, “4-148”, “Siyah Kelebekler”, “Boyoz’un İzmir’i”.

02. Gökkuşağı Hikayeleri: “Muamma”, “Yedi Renk”.

03. Sanatlı Hayatlar: “Hayatın Provası”, “Gecelere Ritim Tutanlar”, “Umar’ın Seçimi”, “Sabri Şenevi Sineması”, “Operadan Sonra”, “Tayyib Bey ve Kutsal Hanım”, “Cengiz Usta ve Oğlu”, “Başlangıç Parmaklar”.

04. Kadınlar Vardır: “Aşk”, “Vazgeçmeyenler”, “Düğün Yemekçisi”, “Frig Erguvanından Gordions’a”, “Lastikçi Fatoş”, “Madam Megi”, “Eşe Abla”, “Köy Doktoru”, “Hayallere Uçuran Kadın”, “Son Kare”, “İki Teker Bir Hayat”, “Pazarın Modacısı”, “Portakal Kabuğunda Saklı Hayatlar”, “İçimizden Biri”, “Deve Giydiren”.

05. Hayata Karışan Hikayeler: “El Alemi”, “Melek”, “Selim ile Aşkar”, “Denizde Rüzgarla”, “İki Ara Bir Oda”, “Mazı’nın Kalesi”, “Bayram’ın Ocağı”, “Öteki Yarın”, “Balıkçı İbrahim”, “Direniş”.

06. Geçmişten Gelen: “Atla Yaşamak”, “Bıçağın İki Yüzü”, “Ateş, Kömür ve Duman”, “Suf-i”, “Koşan”, “Gülay Usta’nın Demirle Dansı”, “Osman Amca’nın İki Cebi”, “Bir Tornavida, Bir Pense: Ekmek Parası”, “Sayadaki Yaşamlar”, “Bir Küçük Esnaf”, “Kaybolan Zamanlar”, “Kocabıyık Orhan”, “Bakırı Aydınlığa Kavuşturan Adam”, “Atölyeden Müzeye”.

07. Değişenlere Bakanlar: “Sümerbank’ın Çığlığı”, “Kazdağları’nın Terk Edilmiş Kuleleri”, “Işık Gölü ve İnsanları”, “Attuda”, “Bizim Sokak”, “Manda Yoksa Süt de Yok”, “Bayramların Kentsel Dönüşümü”, “Hurdalık Günlüğü”, “Çevre Adamı”, “Kaybolan Kaldırımlar”, “Taş Fırın”, “Müze Çarşı”, “Konur No. 8”.

08. Emek Hikayeleri: “Erkek Pazarı”, “Sürgün”, “Yüksekten Bakanlar”, “Dalyan’ın Bayram’ı”, “Lagün Parmaklıkları”.

09. Toprağın Sesi: “Evrenin Göçü”, “Doğaya Dönüş”, “Sürmeli’de Organik Tarım”, “Atalık Tohum”.

10. Engelleri Aşmak: “Perspektif”, “Yalnız Değilsiniz”, “Servet ve Sude’nin Dünyası”, “Sonbahar Çiçekleri”, “Oya Yaşayacak”, “Hasan”.

Şimdi gelelim seri fotoğraflar içinden benim seçtiklerime ve onların hikayelerine…

İzmir Akdeniz Akademisi Akademi Kurulu üyesi ve KHK mağduru sevgili arkadaşım Ulaş Bayraktar… Onun sayesinde ünlü ressam Gustav Klimt’in Viyana Üniversitesi için yaptığı üç resmin; “Felsefe”, “Tıp” ve “Hukuk” isimli tavan resimlerinin hangi koşullarda yapıldığını ve yok oluş hikayesini öğrenmiştim… Fotoğraf: A. Öner Kurt

HİKAYESİ: “Mersin Üniversitesinde görev yaparken “Bu suça ortak olmayacağız!” başlığıyla yayınlanan bildiriye imza attıkları gerekçesiyle bir gecede işsiz kalan üç akademisyen, yaşamlarını sürdürebilmek amacıyla Kültürhaneyi kurdular.

Serdar Ulaş Bayraktar, Ayşe Gül Yılgör, Galip Deniz Altınay ve onlara katılan barış gönüllüsü feminist Nalan Turgutlu Bilgin tarafından kurulan Kültürhane’yi birçok insan maddi, manevi dayanışmasıyla destekledi. Kültürhane, kafe, kütüphane ve etkinlik mekanı olarak çalışmaya başladı. Kısa sürede her yaştan insanların kendini ait hissettiği bir kültür, eğitim ve yaratı alanı olarak başka bir dünyanın mümkün olduğuna dair ipuçları verdi.”

Fotoğraf: Arzu Altıer, Ahmet Serdar Turan

HİKAYESİ: “Farklı kültürlerin yaşadığı İzmir’de boyoz sadece ortak bir kültürün ürünü değil, bir tutkudur. İspanyolca’da küçük somun anlamına gelen ’bollos’15. yy. da İspanya’dan İzmir’e göç eden Sefarad Musevileri’nin birlikte getirdikleri lezzetli bir atıştırmalık. Boyoz İzmir’e geldikten sonra bir dönem Basmane’deki Musevi evlerinde yapılan bir tür sebzeli çörek olarak kalmış. 1940’lı yıllarda Avram Usta boyozu ticari bir ürüne dönüştürmüş. Fırınlardaki Türk ustalar ise daha seri ve ince açılan ‘Balkan açkısı’ hamur tekniğini uygulayarak günümüzdeki yeni biçimini ve tadını kazandırmışlar.”

Fotoğraf: Nimet Gönenç Çınaroğlu

HİKAYESİ: “Babası, dedesi, dedesinin dedesi ve onun da dedesi gibi Sarkis Teke de Talaslı. İlk nefesini çektiği yer burası, dedesinden sürgün hikayeleri dinlediği, yollarda ölüp gidenleri düşündüğü yer burası. Talas. Sarkis’in dedesi Zimbad Bey, Balkan Harbi gazisi. Dokuz yıl askerlik yapmış, dizindeki mermi yarasıyla evine dönmüş. 1915’te “asker ailelerine dokunulmayacak” diyen kanundan faydalanarak Talas’ta kalabilmişler.

1957 doğumlu Sarkis’in gençliği zor koşullarda geçmiş. Kaybedeceği bir şey kalmayınca sarılmış bıçağa. “Kabadayı demek mafya demek değil” diyor. Haksızlık etmek için değil, haksızlığa uğramamak için… Sarkis bir dönem İstanbul’da da yaşamış ama hep doğup büyüdüğü yere, Talas’a ait kalmış. İçinde kimsenin bilmediği sessiz bir şarkıyla…”

Eski adıyla “Cibin“, yeni adıyla “Saylakkaya“, bir dönem Kemeraltı’nda “Ayzeradant” (Sahleray dilinde Bilgelik Tapınağı) isimli sanat galerisini açıp işleten üretken sanatçı sevgili Nihat Özdal’ın; ayrıca, bildiğim kadarıyla Ermeni asıllı Sabiha Gökçen’in köyüdür. Fotoğraf: Raziye Köksal Kartal, Emel Karakozak, Tuncay Doğruluk.

HİKAYESİ: “Saylakkaya (Cibin), Şanlıurfa Halfeti’ye bağlı bir köy. 1915 yılında tehcir kararıyla birlikte bu köyde yaşayan Ermeniler evlerini terk ederek Halep civarına gitmek zorunda kalırlar. Yolun zorluklarını ve tehlikelerini gören bazı aileler kızlarını güvendikleri Müslüman komşularına emanet ederler. Yaklaşık otuz kadar Ermeni kızı Cibin’de büyür ve Müslüman erkeklerle evlendirilir. Şu an bu kızlardan hiçbiri hayatta değil ancak çocuklarının ve torunlarının bazıları Cibin’de yaşamaya devam ediyor. Bugünkü Saylakkayalılardan birçoğunun annesi, büyük annesi Ermeni ve bunu açıkça ifade ediyorlar.

Hakob Grigoryan Ermenistan’da yaşayan Cibin kökenli bir Ermeni. 52 yaşında, evli, iki çocuğu var. Hakob Grigoryan Türkçe biliyor, Erivan’daki stüdyosunda düğün, vaftiz, doğum günü fotoğrafları çekiyor.

Dedesinden dolayı geçmişe ve Cibin’e büyük ilgi duyan Hakob Bey 2018 yılı Ekim ayında “emanet kızlar”ın çocukları ve torunlarıyla geçmişin izlerini sürmek için Cibin’e gitti. Ailesini hatırlayanlarla görüştü ve anılarını kaydetti.

Biz de onun hikayesini Cibin’de ve Ermenistan’da izlerken geçmişteki acıların halklar arasındaki diyaloğa engel olmadığını gördük.“

Fotoğraf: Özgür Yurdusev

HİKAYESİ: “Ali Şentürk Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Heykel Bölümünü bitirmiş. Aynı yıl aynı okul ve bölümde yüksek lisans yapmış. Ankara’da yaşıyor. ODTÜ Müzik ve Güzel Sanatlar Bölümünde heykel dersleri veriyor.

ODTÜ ve evinin salonunu dönüştürdüğü atölyesinden bizlere hiç fark etmediğimiz kelimeleri gönderiyor. Parmak izi gibi işliyor içinden geçenleri, ince ince.“

Fotoğraf: Jülide Fırat

HİKAYESİ: “İlker Erçman, altı yıl önce İstanbul’dan Bodrum’a gelip yerleşmiş bir tiyatro insanı. Yirmi yıldır çocuklara, gençlere ve yetişkinlere drama dersleri veriyor, oyunlar sahneliyor. Oğlum Ege de dört yaşından beri onun öğrencisi. Altı yıl boyunca aksatmadan drama derslerine katıldı, oyunlarda rol aldı. Bu sayede son yıllarda tiyatro ve İlker hayatımızın parçası oldu.

İlker’e göre drama eğitimi çocukları daha yaratıcı kılıyor, fikir sahibi olmalarını sağlıyor, vizyonlarını genişletiyor, yaratıcı bireyler olarak hayata hazırlanmalarını sağlıyor. İlker, bu sayede çocukların konuşan, sorgulayan bireyler olacaklarını söylüyor.

Yaratıcı drama eğitiminin pedagojik temelleri 1982’de Prof. Dr. İnci San ile tiyatro sanatçısı Tamer Levent tarafından atılmış. MEB 2000 yılında drama derslerini 4. sınıftan 8. sınıfa kadar seçmeli ders olarak koymuş. Drama, 2007 yılında ilköğretim ders programlarına da seçmeli ders olarak girmiş. Şu anda ise devlet okullarının müfredatında böyle bir seçmeli ders yok.

İlker’in hikayesinde tanıklık ettiğim bu süreci anlatmaya çalıştım. Drama-çocuk-tiyatro ilişkisini yıllardır sürdüren İlker’in tutku ve heyecanını fotoğraflarla görünür hale getirmek istedim.

Fotoğraf: Yusra Seven

HİKAYESİ: “Bayram Deder yıllar önce memleketi Mardin‘den İzmir Kadifekale’ye taşınır. İlkokul mezunudur. Hiçbir işte uzun süre çalışamaz, bir mesleği ve birikimi yoktur. Yedi yıl cezaevinde kalır. Çıktıktan sonra da bir iş bulamaz ve tarihi Kadifekale’de derme çatma bir çay ocağı açar.

Mahallede görüp aşık olduğu Emine ile evlenirler. Oğulları Eyüp ve Emir doğar.

Bayram her sabah çay ocağını kurmak için Kadifekale’den geçerken mahallesinin kentsel dönüşümle ortadan kalkmasını izler.“

Fotoğraf: M. Turhan Keskin

HİKAYESİ: “Genç cumhuriyetin ekonomik kalkınma için başlattığı ilk projelerden biri Nazilli Sümerbank Basma Fabrikasıdır.

SSCB’den karşılığı narenciye olarak ödenmek üzere alınan 7 milyon TL krediyle kurulan Fabrikada 120 kadar Sovyet mühendis ve montör çalışır.

Birinci 5 yıllık kalkınma planında yer alan Fabrikada üretim 9 Ekim 1937 tarihinde başlar.

Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası çağdaş bir üretim modeline sahiptir. Araştırma laboratuvarları, okulu, hastanesi, kreşi, sosyal tesisleri, sanat ve spor imkanları vardır. Çalışanların ekonomik ve sosyal hakları oldukça iyidir. İşçilere her yıl ürettikleri mamullerden verilir.

Fabrika açıldıktan bir yıl sonra 8,5 milyon metre basma üretmiştir. Yıllarca kadın, erkek, çocuk herkes bu fabrikada üretilen rengarenk basmalardan dikilmiş elbiseler, entariler giyer.

Zaman içinde fabrika değişen koşullara uygun biçimde yenilenmez, üretim düşer ve özelleştirme furyası başlayınca da elden çıkarılır. Daha sonra, çeşitli teşvikler verilmesine rağmen, küresel ekonominin dayattığı rekabet koşulları aleyhine işler.

Fabrikanın basma üretimi 2002 yılında 2,3 milyon metreye düşer. 31 Temmuz 2003’te zarar ettiği gerekçesiyle kapatılır, 66 yıl süren üretim serüveni son bulur.

Makinaların çoğu hurda niyetine satılır, kalanlar çürümeye terk edilir.

Buna rağmen bugün bile Fabrikada bir sanayi müzesini donatacak değerde birçok malzeme, makina ve doküman kenarda köşede atılmış vaziyette duruyor.

Şevket Süreyya Aydemir, Nazilli Basma Fabrikasının açılışında makinaların sesini dinleyen Atatürk’ün “İşte bu musikidir, sanayinin musikisi.” dediğini aktarır.

“Sanayinin musikisi”, 67 yıl sonra artık sessiz bir çığlığa dönmüştür.“

Fotoğraf: İbrahim Şan Yödek

HİKAYESİ: “Çukurova Dalyanı, Adana’nın Yumurtalık Lagünü’nde denize açılan ağzında kilometrelerce uzanan kamış setlerden oluşur.

Akdeniz balıkları yumurtlama öncesinde yemlenmek için bu Lagüne girerler. Kaptan Fethi Aydan ve ekibindeki Hüseyin Aydan, Muhsin Aydan ile Ömer Yıldırım için de yoğun çalışma günleri bu dönemde başlar. Karada hazırladıkları onar metre uzunlukta yüz elli kilo ağırlıktaki kamış parmaklıkları dalyan ağzına sererler.

Bu parmaklıklar üremek için açık denize çıkmak isteyen balıkları hapseder. Balıklarla birlikte beş adam da aylarca lagün parmaklıklarının arkasında kalır.

Karada ve deniz içindeki hat boyunda birer kulübeleri vardır. Lagün parmaklıklarını döşedikten sonra deniz içindeki hat boyu kulübesine yerleşirler. Oldukça sağlıksız ve ağır koşullarda gece gündüz çalışırlar. Sürekli lagün parmaklıklarını kontrol eder, gerekli müdahaleleri yapar ve avlanırlar.

Beş ay süren bu dönemin ardından şubat yaklaşırken kamış setler sökülür. Balıklar açık denize kavuşurken dalyan adamları da evlerinin yolunu tutar.“

Bir tanıdık tarım dostu: Abdullah Aysu… Fotoğraf: Gülgün Taşkın, Elif Kaya, İlknur Gülle

HİKAYESİ: “Dünyanın birçok yerinde uzun süredir GDO’lu ve hibrit tohumlarla üretim yapılıyor. Tarlalarda tarım ilaçlarının kullanılması insan sağlığını olumsuz etkilerken doğal dengeyi de bozuyor.

Doğal dengeyi yeniden kurmak, toprak verimliliğini sürdürebilmek, temiz tarım ürünleriyle daha çok kişinin tanışmasını sağlamak ve gelecek nesillere sağlıklı bir doğa bırakabilmek için alternatif tarım uygulamalarının ve yerel tohum derneklerinin faaliyetleri büyük önem taşıyor.

Yerel Tohum Derneği’nin Marmaris Temsilciliği bölgede sağlıklı ve sürdürülebilir tarımın yaygınlaşması için çalışan, yerel tohumların korunmasını hedefleyen, üreticileri bir araya getiren ve Yerel Tohum Temiz Gıda Pazarı’nı proje olarak önüne koyan bir kuruluş.

Derneğin geniş bir çalışma alanı var. Faaliyetlerine dernek temsilcileri Pınar Ünlü, Sema Güner, Güzin Şahin Görgülü, Oya İşleyen ve Tuğçe Kalkus’un yanı sıra çok sayıda gönüllü katılıyor.“

Sonuç yerine;

Kısa adları AFAD, ANFAD, BANFAD, BASAF, E-FOT, FOTOGEN, FOTOFORUM, FSK, GAFSAD, İFSAK, İFOD, KASK, KONFAD, MFD ve ZEYFOD olan 15 fotoğraf kulübünün oluşturduğu Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonu‘nun 20. yüzyılın ilk yarısında geçerli olan kişisel ya da toplumsal bir hikayeyi fotoğraflarla anlatma uygulamasını bugüne taşırken sinema ve televizyonla sosyal medya ve yapay zekanın gelişip fotoröportajı çekici olmaktan çıkardığı 21. yüzyılın koşul ve olanakları ile kısıtlılıklarının dikkate alınmadığı “Memleketimden Görsel Hikayeler” isimli proje çalışmasının fotoğraflarını izlerken aynı anda İzmir‘de bir fotoğraf müzesinin kapatıldığını aklımızda tutarak değerlendirmenizi diler, keşke bu temalar arasına bir de fotoğraf müzesinin kapatılış hikayesi eklenseydi diyerek dile getirmeye çalıştığım bir hayıflanmayı eklemek isterim…

https://mgh.tfsf.org.tr/tr/anasayfa

Sabunun İzmir’deki eski ve zengin tarihini onun içinde yer almayan bir markayla temsil etmeye kalkmak…

Ali Rıza Avcan

Şu sıralarda bir endüstriyel miras ürünü olarak sabunun İzmir‘deki tarihi ile bunun insan, hayvan ve bitki sağlığıyla ilişkisi çerçevesinde İzmir‘deki hamam, hastane, karantina ve tebhirhane gibi tarihi yapıların; ayrıca, alkol ve kolonya gibi diğer temizlik malzemelerinin geçmişi ile ilgili yoğun bir çalışmanın içine girdiğimi ifade etmek isterim.

“Çankırı Çarşısı No. 1 ve 6. Hafif zeytinyağı içeren özel saf sabun üreticisi. 1876 ​​Atina Olimpiyatları’nda ilk gümüş madalya. Zeytinyağı vb. tüccarı. Komiser.“

Uzun bir çalışma süresini kapsayacak böylesi bir gayretin içine neden girdiğimi soracak olursanız, bu nedenleri birbirinden farklı beş madde halinde sıralayabilirim:

1) “Emeğin miras hakkı” anlayışından hareketle 2025 yılı Nisan ayından bu yana İzmir Liman Arkası Bölgesi‘nde “Daraağaç’ı hatırlıyor ve unutmuyorum!” başlığıyla yürüttüğüm çalışmalar sırasında karşıma daha önceden bilmediğim yeni sabun fabrikalarıyla zeytinyağı ve sabun fabrikalarında kullanılan büyük kazanları üreten Demosthenis Issigonis‘e ait döküm fabrikası hakkında yeni bilgilere ulaşmış olmam,

2) Yakın zaman önce bir vakıf malı olduğu için İzmir Vakıflar Bölge Müdürlüğü‘ne devredilen Namazgah Hamamı‘nın 2019 yılında İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından Artı 3 Mimarlık bürosuna yaptırılan restorasyonunda tarihi bir hamamın geleneksel çalışma sistemi dikkate alınmayıp hamama ısıtma amacıyla doğal gazın bağlanması suretiyle o yapının bundan böyle klasik Osmanlı tarzı bir hamam olarak kullanılır olmaktan çıkarılması,

3) 2025 yılı içinde Basmane, Anafartalar Caddesi üstündeki Kıllıoğlu Hacı İbrahim Vakfı Hamamı‘nın bir “Osmanlı Hamamı” olarak bilinen tarihi kimliği ve bir vakıf malı olması nedeniyle İzmir Vakıflar Bölge Müdürlüğü‘ne devredilme riski dikkate alınmaksızın Konak Belediyesi tarafından İzmir Valiliği Yatırımları İzleme Koordinasyon Başkanlığı (YİKOB)‘ndaki Emlak Vergisi Fonu‘ndan alınan milyonlarca liranın harcanması suretiyle tarihi geçmişi ve kimliği dikkate alınmaksızın metal yoğun bir şekilde restore edilmesi,

4) İlk kez 2015 yılında, o tarihlerde Konak Belediyesi ARGE Müdürü olarak görev yapan sevgili dostum mimar Mihriban Yanık ve yıkım firması sahibi Gencol Özbüker ile birlikte içine girip tüm bölüm ve katlarını dolaşarak tanıştığım, ayrıca sağa sola saçılmış değerli tarihi Marsilya kiremitlerini elime alıp incelediğim; ancak, o tarihten 2026’ya kadar devam eden uzun bir süreçte koruma adına etrafı çelik perdelerle çevrelenerek adeta teslim alınan yapıya önünden her geçişte büyük bir saygıyla selam veriyor, tarihi yapının bu büyük ilgisizlik ve sevgisizlik sonucunda ne zaman tam anlamıyla yıkılacağını merak ediyordum.

Bu tarihi yapı en nihayetinde 5 Mayıs 2026 tarihinde yapılan ihale çerçevesinde Konak Belediyesi‘nin İzmir Valiliği Yatırımları İzleme Koordinasyon Başkanlığı (YİKOB)‘ndaki emlak vergisi fonundan aldığı kamu kaynaklarıyla “Hamdi Dalan Sabun Müzesi” olarak restore edilmeye başlandı ve Dalan ailesi mensuplarının da yer aldığı görkemli bir törenle restorasyonuna başlandı. Ancak söz konusu törende yapılan konuşmalarla gazete ve sosyal medyaya servis edilen haberleri okuduğumuzda Konak Belediyesi‘nin bir zamanlar Paleologos ailesi ile onu izleyen Aydınlı Ömer Muharrem firmasınca kullanılan 863 ve 864 sokakların kesiştiği köşedeki bu tarihi sabunhane binasını sadece Dalan ailesiyle ilişkilendirdiğini, binanın Dalanlar öncesindeki 16. yüzyıla kadar uzanan uzun ve zengin tarihi ile ilgilenmediğini anladım.

Çünkü Dalan ailesiyle ilgili anıları daha önceden okuduğum için firma kurucusu Hamdi Dalan‘ın üvey babası ile birlikte bir süre bu binadaki Ömer Muharrem Sabun Fabrikası‘nda işçi olarak çalıştığını, binayı ancak burada kullanılan geleneksel sabun teknolojisinin terkedilip daha büyük boyutlu sınai üretime geçilen 1960’lı yılların başında satın aldığını biliyordum. o nedenle binanın sadece 1961 sonrasındaki tarihinin Hamdi Dalan boyutunda ticari bir şirketle ilişkilendirilip daha zengin olan 100 yıllık tarihi geçmişin dikkate alınmadığını gösteren bu restorasyon ve müze kurma girişiminin nedenini düşündüğümde ise bunun sadece ve sadece Dalan firmasının ürettiği malların Kemeraltı Çarşısı gibi kentin en büyük ve önemli ticari merkezindeki reklamı, tanıtımı ve daha fazla satılması açısından önemli olduğunu düşündüm.

5) Tarihi boyunca büyük salgınlarla boğuşup büyük nüfus kayıplarına uğrayan İzmir‘de insan, hayvan ve bitki sağlığı konusunu sabunu, zeytinyağını, hamamı, karantina hizmetlerini, “Uyuz Hamamı” da denilen tebhirhaneyi, hastaneyi ve diğer temizlik malzemelerinin bütününde göremeyip ve bunları birbirleriyle ilişkilendirmeyip sabunun İzmir tarihini sadece Dalan sabunları üzerinden ele alarak asıl sabun üretici ve tüccarlarına haksızlık yapılması.

Sabunun İzmir tarihine dair: Boğos Tatikyan’dan sabun ve yağ satan Yahudiler, Ömer Muharrem antetli haberleşme evrakı ve İzmir’e özgü “Garantile” damgasını yiyen sabunlar…

Söz konusu tarihi yapıların tahsis şekli, restorasyon ve kullanım şekli ile karşılaşılabilecek olası riskler konusundaki görüş, düşünce, eleştiri ve endişelerimi ifade ederek bunun bir sonucu olarak önereceğim çözüm yolları konusunda bilgi vermeden önce sabunun İzmir‘in 19-20. yüzyıllardaki tarihi içindeki yeri ve önemi ile ilgili olarak yaptığım çalışmanın ilk bilgilerini sizlerle paylaşmak isterim:

Baştan belirtmeliyim ki, bütün bu bilgileri, Garanti Bankası‘na ait SALT Araştırma arşivindeki 1854-1948 dönemine ait binlerce sayfalık 48 adet tarihi ticaret yıllığındaki bilgilerle Charles Edward Goad‘a ait 1905 yılı sigorta planlarının (10) ve (11) numaralı paftalarını ayrıntılı bir şekilde tek tek inceleyerek edindim.

İğneyle kuyu kazmak tabirini haklı çıkarak şekilde 19 ve 20. yüzyılları kapsayan aşağı yukarı 100 yıllık bir dönemde farklı firma ve kişilere ait bu yıllıklarda yer alan İzmir‘le ilgili bölümleri bir köşeye ayırıp her bir bölümdeki sabun üreticileri ile tüccarları ortaya çıkarmak oldukça vaktimi aldı. Böylelikle İzmir‘deki hangi sabun imalatçısı ya da tüccarının o tarihlerde hangi adreste bulunduğunu öğrenip faaliyette oldukları yerleri 1905 yılı sigorta paftalarında aradığımda adeta o sabunhaneyi ziyaret edip sahipleriyle tanışmış, orada çalışan işçilerle sohbet etmiş gibi sevindiğimi hissettim. Tabii ki, Goad tarafından sigorta riski görülmeyen Darağaç, Mersinli gibi bölge ve mahallelerin planları elimde olmadığı için onların yerini tespit etmem mümkün olmadı.

İnanmayacaksınız ama bu sayede Kemeraltı Çarşısı‘nda sabun imal eden toplam 11 sabunhanenin yerini öğrenip biri sokak, diğeri de cadde olmak üzere iki adet Sabunhane adını almış işlek yolun olduğunu fark etmiş oldum. Hem de hiç ummadığım yerlerde…

G. E. Goad’ın 1905 tarihli sigorta planlarının (10) ve (11) numaralı paftalarında bulunan 11 adet sabun fabrikasının yeri… İşaretlemede kullanılan rakamlar aşağıdaki sıralamadaki rakamlarla aynıdır…

Kemeraltı Çarşısı‘ndaki sabun fabrikalarını (sabunhane) sıralamaya kalkarsak;

1. Tarihi Ali Paşa Caddesi (863 sokak) ile Mekteb sokağın (864) kesiştiği köşede yer alıp bugün Hamdi Dalan Sabun Müzesi adıyla restore edilmekte olup Paleologos Kardeşler‘e ait sabun fabrikası,

2. Tarihi Gözlemeciler Çarşısı (876 sokak) içindeki Alexandros Isrek‘a ait sabun fabrikası,

3. Tarihi Keten Çarşısı (866 sokak) içindeki sabun fabrikası,

4. Tarihi Taşçılar Çarşısı (871 sokak) içindeki Abdulkadir Efendi‘ye ait sabun fabrikası,

5. Tarihi Vakıf Hoca Sokak (865 sokak) içindeki Paleologos Kardeşler‘e ait ikinci sabun fabrikası,

6. Tarihi Vakıf Hoca sokak (865) ile Sabunhane sokağın (867) sokağın köşesinde kalıp şimdilerde mülkiyet sahibi mimar Salih Seymen tarafından restore edilen binada faaliyette bulunan Katzanopoulos‘a ait sabun fabrikası,

7. Tarihi Vakıf Hoca sokak (865) içindeki K. Sepetçioğlu‘na ait sabun fabrikası,

8. Kemahlı İbrahim Efendi‘ye ait Kemahlı Han‘ın yanındaki K. Sepetçioğlu‘na ait sabun fabrikası,

9. Tarihi Kemeraltı Caddesi (Anafartalar) üstünde ve Başoturak (Başdurak) Camii‘nin kuzeydoğusundaki Christos Pavlidis‘e ait sabun fabrikası,

10. Kestanepazarı Camii‘nin güneybatısındaki Sandıkçılar Çarşısı‘ndaki (878 sokak) P. Ksanthopoulos‘a ait sabun fabrikası,

11. Tarihi Çekmececiler Çarşısı‘ndaki (892 sokak) Aristidis Kyriakides‘e ait sabun fabrikası.

Cumhuriyet öncesinde Kemeraltı dışındaki tek sabun fabrikası ise Darağaç bölgesinde önce A. Petit, daha sonra Louis Cousinery tarafından işletilen bu fabrika sonraları Şark Sanayi işletmesine dönüşerek İzmir‘in en büyük ve önemli dokuma tesislerinden biri haline gelmiştir. Cumhuriyet döneminde ortaya çıkan ikinci bir sabun fabrikası ise muhtemel bir Yahudi olan Politi Robeno‘ya ait Mersinli-Bornova Caddesi No.9-13’de bulunan fabrikadır.

1882-1948 dönemi ticaret yıllıklarına göre İzmir‘de sabun üretimi ve satışı yapan kişi sayısı toplam (73) olup bunların çoğunluğu Cumhuriyet öncesinde Rumlardan, sonrasında ise Müslüman Türk ve Yahudilerden oluşmuştur.

Bazı İzmirli sabun üreticilerinin 1881-1948 döneminde faaliyette oldukları yıllar…

Cumhuriyet öncesinde çoğunluğunu Rum üretici ve tüccarların oluşturduğu isimler arasında Hacı Ali, Baltacılar Çarşısı‘ndaki Tahsin Efendi ile Taşçılar Çarşısı‘ndaki Abdülkadir Efendi gibi tek tük Müslüman Türklere ve tek Ermeni üretici olarak da Agop Alpiar‘a rastlanmaktadır.

Bu sabun üreticilerinin büyüklük ve süreklilik itibariyle önde gelenleri ise İzmir‘de, özellikle de Küçük Menderes Havzası‘ndaki geniş tarım arazileriyle ve Kraemer Palas gibi değerli gayrimenkulleriyle tanınan Seydiköylü Rum Fotiadis ailesiyle asıl üretim merkezleri Urla olan Paleologos ailesidir.

Fotiadis ailesi bu işe 1869 yılında kurduğu şirketle Keresteciler Caddesi (871 sokak) No. 65 adresindeki fabrikada başlamış ve sonrasında kurulan fabrikaları Joseph, Basille ve Constantine Fotiadis tarafından yönetilmiştir. Bugün Hamdi Dalan Sabun Fabrikası adıyla restore edilmekte olan binayı uzun yıllar kullanıp sonrasında Aydınlı Ömer Muharrem‘e satan Paleologoslar (Nicholas, Pericles, Konstantin, Michel) ise 1881’den 1921’e kadar birden fazla fabrikada yürüttükleri sabun üretimi ile İzmir‘in önde gelen sabun üreticisi ve tüccarlarından biri olmuştur.

Cumhuriyet sonrasında ise ortaya Yahudi ve Müslüman Türk üretici ve tüccarlar çıkar. Aydınlı Ömer Muharrem, muhtemelen Aşkenaz Yahudisi olan İstanbul merkezli Lipowitz Kardeşler, Ali Muhsin Kibar ve en nihayetinde Körfez’in kıyısındaki Turyağ fabrikasının sabunları ortaya çıkar. Ancak 2. Dünya Savaşı’nın zorlu koşulları ve Varlık Vergisi gibi ayrımcı politikalar sonucunda Yahudi üreticiler sabun piyasasından çekilmek zorunda kalır ve tüm üretim/satış Müslüman Türklerin eline geçer… Böylelikle İzmir’deki sabun da uluslaşma süreci ile birlikte Türkleşip Müslümanlaşmıştır…

Hele ki aradan uzun yıllar geçmiş olmasına karşın Türkiye‘nin 2025 yılı itibariyle sabunun da dahil olduğu temizlik ürünleri için 626 Milyon dolar ithalat yaptığını dikkate aldığımızda… (7)

Gelelim bugün kentin içindeki tek sabun fabrikası olarak bilinen ve yakın zamanda başlayan restorasyonunun bitişiyle birlikte Hamdi Dalan Sabun Müzesi adıyla kullanılacak tarihi yapının geçmişine…

Konak Belediyesi‘nin Dalan ailesi ile yaptığı protokol çerçevesinde binayı 29 yıl gibi oldukça kısa bir süre kullanma koşuluyla restore etmeye başladığı, tapunun Ahmetağa mahallesi 227 ada, 7 parseliyle Konak mahallesi 864 sokak No.6-8 adresindeki 366 metrekarelik parseldeki yapı, Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu (GEEAYK)‘nun 20.6.1981 tarih, 2954 sayılı ve Tabiat ve Kültür Varlıkları Yüksek Kurulu (TKVYK)‘nun 17.7.1987 tarih, 3509 sayılı kararları ile tescillenip koruma altına alınmış olup George Edward Goad tarafından 1905 yılında hazırlanan İzmir sigorta planlarının 11. paftasında Paleologos Kardeşler tarafından işletilen bir sabun fabrikası olarak işaretlenmiştir. (1)

O nedenle İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait İzmir Visit isimli turizm portalında belirtildiği gibi buradaki sabun fabrikası 1941 yılında Hamdi Dalan tarafından kurulmamış; aksine, Hamdi Dalan 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bu binada sürdürülmekte olan sabun üretimini, binayı satın aldığı 1961 yılından başlayarak sürdürmüştür. (2)

Diğer yandan İnternetteki Dalan Kimya Endüstri Anonim Şirketi‘ne ait web sayfasının “Hikayemiz – Tarihçe” bölümünde firmanın kurucusu Hamdi Dalan‘ın bu işe ilk kez 1941 yılında İzmir Agora Namazgah semtinde başladığı belirtilmekle birlikte (3) hem bu ilk üretim mekanının bugün nerede olduğu belirtilmemekte, hem de aile üyeleri Akın Dalan ve Dide Dalan tarafından yapılan yayın ve söyleşilerde Hamdi Dalan‘ın aynı binadaki Ömer Muharrem‘e ait tarihi sabunhane binasında üvey babası ile birlikte işçi olarak çalıştığı, 1961 yılında söz konusu fabrikanın iş göremez hale gelmesi üzerine binayı Ömer Muharrem firmasından satın alarak işe başladığı anlatılmaktadır. (4) (5)

İşte o nedenle İzmir‘deki sabun tarihini yeniden ve doğru bilgilerle yazılarak Hamdi Dalan‘a mutena bir yer verme yanlışından vazgeçilmeli, söz konusu binaya bu tür yanlış ve çarpıtılmış bilgiler nedeniyle Hamdi Dalan Sabun Müzesi yerine İzmir Sabun Müzesi adı verilmelidir.

Sabunun İzmir‘deki macerasına ait bütün bu bilgileri 1881-1948 yılları arasında farklı kişi ve kurumlarca bazı yıllarda düzenli, bazı yıllarda da aralıklarla yayınlanan ve Annuail Orient olarak adlandırılan Osmanlı ile diğer Ortadoğu ülkelerinde faaliyette bulunan firmaların tanıtımını yapmak amacıyla yayınlanan ticaret yıllıklarından edindiğimi dikkate almanızı rica edeceğim.

Bunun dışında ayrıca, İzmir‘de şu anda faaliyette bulunan Ticaret Odası, Ticaret Borsası gibi kurumların arşivlerinde o dönemlere ait herhangi bir bilgi ve belgenin bulunmadığını, o nedenle bu fabrikaların ne miktarda üretim yaptıklarına, ürettikleri sabunun ne kadarının satıldığına, yurtdışından ne miktarda sabun ithal edildiğine ve benzerlerine ilişkin üretim ve ticaretle ilgili bilgi ve istatistiklere ulaşmanın mümkün olmadığını ifade etmek zorundayım… Ancak 2012 yılında yapılmış bir araştırma sayesinde 1 okka sabunun İzmir’deki satış fiyatının 1. Dünya Savaşı sırasında nasıl arttığını sizlere aktarmak isterim:

Temmuz 1914’de 7, Ocak 1917’de 32, Eylül 1917’de 75, Ocak 1918’de 140 ,Eylül 1918’de 140 kuruş… Yani 4 yıl içinde % 2000’lik bir artış ve kuvvetle muhtemel bütün arayışlara rağmen zor bulunan kıt bir mal!!! (6)

Zeytin, zeytinyağı, sabun üretim ve ticareti açısından böylesine zengin bir kentte bugüne kadar sevgili Levent Köstem tarafından açılan Urla‘daki Zeytinyağı Müzesi dışında insan, hayvan ve bitki sağlığını bir bütün halinde; yani, zeytin-zeytinyağı-sabun-hamam-karantina-tebhirhane-salgın hastalıklar-sanitasyon-hastane kavramlarının bütünlüğü içinde ele alan bir girişim olmamış, İzmir‘de İzmir‘le ilgisi ve tarihi bir geçmişi olmayan maske ve radyo müzesi gibi yerler açılmasına rağmen İzmir‘i İzmir yapan bu temel mal ve hizmetler konusunda hiç kimse kılını kıpırdatmamıştır.

Şimdi ise 19. yüzyılın ikinci yarısında yapıldığı bilinen; ancak son yıllardaki ihmalkarlık nedeniyle adeta yok olmakta olan tarihi sabunhane binasında 1961’den sonra faaliyet gösteren bir sabun firma ve markasının ilk kurucusunun adıyla restorasyon yapılarak Hamdi Dalan Sabun Müzesi adıyla anılacağı söylenmekte ve böylelikle Dalan marka sabunlarla diğer ürünlerin Kemeraltı Çarşısı gibi merkezi ve kalabalık bir ortamda reklam, tanıtım, satış ve pazarlamasına belediye eliyle katkıda bulunulmaktadır.

Bu bağlamda İzmir‘deki hiçbir kamu kurumu ve özel şahsın elinde, TCDD 3. Bölge Müdürlüğü‘ne ait TCDD İzmir Müzesi‘ndeki tıbbi malzemeler ve sevgili dostum Orhan Beşikçi‘nin sık sık sözünü ettiği “Doktor Vagonu” ile eski adıyla Memleket Hastanesi, yeni adıyla İzmir Atatürk Eğitim Hastanesi‘ndeki sayılı tıbbi malzeme dışında İzmir‘deki insan, hayvan ve bitki sağlığı ile hijyenin tarihsel geçmişini kapsayan ciddi bir koleksiyon mevcut olmadığı halde; bir kısım belediye görevlisinin “hadi gidelim müze açalım” hevesi ve “İzmir’deki antikacıları ve koleksiyoncuları dolaşıp alışveriş yaparak müzeyi dolduralım” heyecanıyla yaptıkları bu tür girişimlerin kamu yararından çok özel çıkarlara hizmet ettiğine inanıyorum.(8)

O nedenle halen restore edilmekte olan tarihi binanın yukarıdaki görselde de belirtildiği gibi “Konak Belediyesi Hamdi Dalan Sabun Müzesi” adıyla düzenlenmesi durumunda sadece Dalan Sabun Fabrikası olarak kullanıldığı 1961 sonrası için değil, aynı zamanda 19 ve 20. yüzyıllar İzmir‘inde bu binada sırasıyla sabun üreten Nicholas Paleologos ile Ömer Muharrem ile İzmir‘deki diğer sabun fabrikalarının da dikkate alınması ve sabun dışında sabunla bağlantılı “zeytin”, “zeytinyağı”, “kostik”, “hamam”, “tebhirhane”, “karantina”, “hastane”, “salgınlar”, “bulaşıcı hastalıklar”, “hayvan” ve “bitki sağlığı” gibi konularla; hatta, Polonya‘nın Bydgoszcz kentindeki Museum of Soap and History of Dirt Müzesi gibi sabunun ortadan kaldırdığı kirin oluşum ve giderilmesi konusuyla ilişkilendirilerek bu bütünlüğe kavuşturulması yerinde olacaktır.

Tarihi bir binanın önceki sahiplerini dikkate almayıp; hatta, onları yok sayarak son sahibi ve onun ismi/markası öne çıkarılarak restore edilmesi, aynen Havra Sokağı‘ndaki Politi Şaraphane‘sinin binaya daha sonra uygun görülen daha yeni ve daha kısa bir süre kullanılan “Akıncı Pasajı” adıyla restore edilmesinde olduğu gibi kültürel ayrımcılık ve asimilasyondan başka bir şey değildir…

Bütün bu bilgi, değerlendirme ve yorumların özet ve sonucu olarak;

📌Sabun, İzmir‘ endüstri ve ticaret tarihi açısından çok önemli bir tüketim malıdır.

📌O nedenle İzmir‘deki sabun üretim ve ticaret önemli tarihi aktörleri barındıran zengin bir kaynaktır ve sadece 1961 sonraki üretim-satış faaliyetleri açısından düşünülüp bu zengin geçmiş görmezden gelinemez.

📌İzmir‘in sabun tarihi bütün gerçekleri ile yazılıp belgelenmelidir.

📌Ayrıca İzmir‘de sabun tarihi ile ilgili bir sergi ya da müze düzenleneceği zaman bu çalışma sabun tarihinin her dönem ve aktörünü temsil edecek şekilde ve İzmir‘e özgü üç boyutlu nesnelerle görsellerin bir bütünlük içinde kullanılması suretiyle yapılmalı ve bunun için sağdaki soldaki antikacılarla koleksiyonculardan malzeme toplamak yerine önceden kamusal zengin bir koleksiyonun oluşturulması gerekmektedir…

📌İzmir‘in sabun tarihi ile ilgili bir sergi ya da müze düzenleneceği zaman konuya insan, hayvan ve bitki sağlığını esas alan daha geniş bir açıdan bakılarak ve çalışmanın odağına sabunun konulması suretiyle sabunun ilgili olduğu hamam, karantina, tebhirhane, hastane, sanitasyon ve diğer temizlik malzemeleri gibi alanların da dikkate alınması sağlanmalıdır.

………………………………………………………………………………………………………………………………………

(1) Müge Çiftyürek, Türkiye’de Sabunhaneler, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2021-Denizli.

(2 Hamdi Dalan Sabun Fabrikası, https://www.visitizmir.org/tr/destinasyon/11520

(3) Dalan-Hakkımızda, https://www.dalan.com.tr/hakkimizda/

(4) İbrahim Mert Öztürk, Hamdi Dalan ve Dalan Sabun Fabrikası, Bilkent Üniversitesi, 2023

(5) Dide Dalan, Babalar Sabun Kokar, Görsel Basım, İzmir-2006.

(6) Filiz Çolak, “İşgal yıllarında İzmir iktisadi bölgesinde fiyat hareketleri”, Turkish Studies – International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, Volume 7/4, Fall 2012, p. 1269-1280, ANKARA-TURKEY

(7) Mert Davut, “Temizlik ve kişisel bakım ürünleri ihracatı geçen yıl 3,3 milyar doları buldu”, Haber Türk Gazetesi, 18.02.2026, https://yerel-haberler.haberturk.com/ankara-haberleri/temizlik-ve-kisisel-bakim-urunleri-ihracati-gecen-yil-3-3-milyar-dolari-buldu-40591878

(8) “Türkiye’nin ilk ve tek hastane müzesi İzmir’de”, Yeni Asır Gazetesi, 6 Mart 2018, https://www.yeniasir.com.tr/sarmasik/2018/03/06/turkiyenin-ilk-ve-tek-hastane-muzesi-izmirde

Sabun Müzesi, http://www.sabunmuzesi.com.tr

Kaynaklar