Ezan, Çan, Hazzan…

Ali Rıza Avcan

Sanıyorum 1999 yılıydı… Ayfer Atay‘ın Beşiktaş Belediye Başkanı olduğu dönemde yeniden düzenlenen Ortaköy Meydanı bütün İstanbulluların merak ettiği, o nedenle koşa koşa gelip meydanın yeni halini gördüğü günlerdi… Meydanın denizle ve art alanındaki eski Ortaköy yerleşimi ile ilişkisi yeniden düzenlenmiş; böylelikle, Ortaköylüler, Beşiktaşlılar ve tüm İstanbullular için deniz kenarında nefes alınacak güzel bir alan yaratılmıştı…Bu güzelliğin yaratıcısı da ünlü mimar Erhan İşözen‘di…

İşte tam o sıralar Ortaköy‘de üç dini temsil eden birbirine çok yakın üç anıtsal ibadethane; sahildeki muhteşem Ortaköy Camii, onun arkasındaki Aylos Fokas Kilisesi ve hemen yakınındaki Etz Ahayim Sinagogu‘nun bütünlüğü nedeniyle ortaya çıkan “Ezan, Çan, Hazzan” sloganı daha sonra İstanbul‘un Kuzguncuk semtine, daha sonrasında da Antakya‘ya taşınmış, oralarda da denenmişti…

Bu slogan o zamanlar öylesine bir etki yaratmıştı ki, İzmirli müzik sanatçısı Ali Kocatepe mimar Erhan İşözen‘in kendisine getirdiği Beki L. Bahar‘a ait bir şiiri besteleyerek, “Ezan, Çan, Hazan” ismiyle şarkılaştırmış ve Dolmabahçe Sarayı‘nın 150. yıl kutlamalarında TRT Gençlik Korosu, Ferhat Göçer ve Aysun Kocatepe tarafından seslendirilmesini sağlamıştı.

Şarkının son sözleri şu şekildeydi: “O zaman bu zaman yanyana / Üç beş adım arayla / Sevecen bakışır Şehr’i İstanbul’da / Ezan, Çan, Hazan“…

Bu arada bilmeyenler için, “hazan” ya da “hazzan” sözcüğünün  (İbranice: חַזָּן ħazzān, Yidiş: khazn, Ladino: hassan), melodik duaları yöneten, şan sanatı konusunda eğitim almış Yahudi müzisyen ya da koro şefi anlamına geldiğini, “kantor” şeklinde kullanıldığını açıklamak isterim.

Size bu öyküyü durduk yerde niye anlattığımı sorabilir, bu anlattıklarımı nereye, ne şekilde bağlayacağımı merak edebilirsiniz… Açıklayayım efendim.

26 Nisan-10 Mayıs 2022 tarihleri arasında Kemeraltı‘ndaki Etz Hayim Sinagogu Sanat Galerisi‘nde İzmir Seferad Kültür Mirası Festivali, İzmir Musevi Cemaati Vakfı ve Hezarfen Film Galeri desteği ile açılan “Cuma, Cumartesi, Pazar” isimli karma fotoğraf sergisini iki kez gezmiş, Alberto Modiano, Berge Arabian, Emine Ülkerim, Mıgırdiç Arzivyan ve Niko Manginas‘ın Müslümanların “Cuma” günlerindeki “Cuma” namazlarından, Musevilerin “Cumartesi” günleri havra ve sinagoglardaki, “Pazar” günlerinde de Hıristiyanların kiliselerdeki ayinlerinden çekilen, çoğu siyah-beyaz olan fotoğraflarını seyretmiş, birlikte yaşamayı, sevmeyi, diğerini anlamayı hedefleyen sergi manifestosunu okumuştum.

Türkiye’deki azınlık cemaatleri tarafından hazırlandığı anlaşılan “Cuma, Cumartesi, Pazar” isimli karma fotoğraf sergisi, aynı ismi taşıyan Facebook sayfasındaki bilgilere göre 2015 yılından bu yana İstanbul, Beyoğlu Sismanoglio Megaro‘da , 2016 Nisan’da İzmir Ticaret Odası‘nda, 2016 Mayıs’ında Bergama Yabest Sinagogu‘nda, 2016 Kasım ayında Balıkesir Ulusal Fotoğraf Müzesi‘nde, 2016 Aralık ayında Kadıköy Barış Manço Kültür Merkezi‘nde, 2017 Ocak ayında Edirne Büyük Sinagog‘da, 2017 Nisan ayında Yunanistan’ın Atina kentinde, 17-27 Ağustos 2017 tarihlerinde Kınalıada Surp Krikor Lusavoriç Kilisesi‘nde, 2018 Aralık ayında Ulus Özel Musevi Okulları‘nda, 18 Ekim-30 Kasım 2019 tarihlerinde Yunanistan’ın Selanik kentindeki Selanik Erkek Kardeşler Sergi Salonu‘nda, 2019 Aralık ayında Yunanistan’ın Volos kentinde, 21-31 Temmuz 2022 tarihleri arasında Malatya Taş Horan Kilisesi Sanat ve Kültür Merkezi‘nde sergilenmiş. Sergiye açıldığı yerler itibariyle Yunanistan İstanbul Başkonsolosluğu, SEV Vakfı, Ar-Ge Gümrük Müşavirliği gibi kurumlar desteklemiş; ayrıca İstanbul’daki sergiler İstanbul Rum Ortodoks Patriği I. Bartholomeos ve Türk Musevi Cemaati Başkanı İshak İbrahimzadeh tarafından ziyaret edilmiş.

Sözünü ettiğim sergi manifestosu aynen şu şekildeydi:

Birlikte yaşamayı, sevmeyi, diğerini anlamayı, saygı göstermeyi, anlatmayı ve yeni kültürlere tanıtmayı amaçlayan 5 fotoğrafçı, belgesel fotoğraflarla halklar arasındaki bağın daha da kuvvetlenmesine aracılık ediyor. İnançlar insanoğlunun varlığı kadar eskidir ve tüm dünyada olduğu gibi, üzerinde yaşadığımız bu kadim topraklardaki çok renkliliğin de kaynaklarından biridir. Birbirinden farklı uygulamaları, örf ve adetleri olsa da tüm dinlerin mesajı aynıdır: ‘Birliktelik, birbirini sevme, diğerini tanıma ve saygı gösterme.’ Tarih boyunca bu topraklardan geçen birçok kültürün izleri, giderek artan bir hızla yok oluyor. Bu yok oluş ve kayıplar, asırlardır Türkiye’de yaşamış ve yaşamakta olan halklar arasındaki bağların da zayıflamasına neden oluyor. Farklı dinden, mezhepten ve toplumdan beş fotoğrafçı, bu sergide fotoğrafın görsel dili sayesinde ‘diğerini anlamayı ve yeni kültürlere tanıtmayı’ amaçlayarak, halklar arasındaki bağın daha da kuvvetlenmesine aracı olmaya çalışıyor.

Bu manifestoyu okurken, “Ezan, Çan, Hazan” anlayışının “Cuma, Cumartesi, Pazar” üçlemesi için de geçerli olduğunu, tek tanrılı dinlere inanan insanların ibadet ettikleri ibadethaneler ya da günler dikkate alınarak yapılan bu dini içerikli ideolojik çalışmada, “ezan” yerine Müslümanların camiye giderek “Cuma” namazı kılmaları, “hazan” yerine Musevilerin “Cumartesi” günleri dinlenerek, Tevrat okuyarak, havra ya da sinagoglara gidip dua ederek yaptıkları Şabat/Şabbat ibadeti , “çan” yerine Hıristiyanların “Pazar” sabahları kiliselere giderek katıldıkları ayin öncesinde çalınan çanları sembolize eden bir arada olma ve yaşama düşüncesinin Türkiye dışındaki hangi coğrafyalarda kabul görüp uygulandığını, Türkiye‘ye yakın hangi ülkelerde böyle bir anlayışın geçerli olduğunu merak etmeye başlamıştım. Kısacası biz burada, “Ezan, Çan, Hazan” ya da “Cuma, Cumartesi, Pazar” derken; hatta bunun için şarkılar bestelerken başka yerlerde, özellikle bu üç din mensuplarının bir arada olduğu ülkelerde böyle bir şeyin olup olmadığını araştırmanın doğru bir iş olacağını düşünmeye başlamıştım.

Bana göre de bu coğrafya ya da ülkeler, Balkan ülkeleri, özellikle Yunanistan ve Bulgaristan, Ermenistan, Azerbaycan, İran, Irak, Suriye ve de özellikle İsrail idi. Bu amaçla bu ülkelerle yakın ilişkileri olan, sık sık o ülkelere giden ya da oralarda yaşayan arkadaşlarıma, dostlarıma bu durumu sordum. “Ezan, Çan, Hazan” ya da “Cuma, Cumartesi, Pazar” şeklinde ifade edilip sloganlaştırılan bu dinsel içerikli ideolojik yaklaşım oralarda da var mı, onlar da bu üç büyük din arasında bir kardeşlik ilişkisi olduğunu düşünüp buna benzer şeyler yapıyorlar mı ya da onlar da bunun için mücadele ediyor mu diye sorular sordum?

Verilen cevaplar, önceden tahmin ettiğim gibi tümüyle olumsuzdu. Yunanistan‘da milliyetçi güçlerin ortaya koyduğu politikaların Müslüman azınlıkla ilgili uygulamaları zaten biliniyordu; keza Bulgaristan da aynı tepkilerin görüldüğü, Müslümanların dikkate alınmadığı bir ülke olarak biliniyordu. Azerbaycan-Ermenistan gerginliği ya da savaşı zaten doğrudan dinler arasındaki ilişkilere yansıyor, İran‘daki dinsel otorite ABD karşıtlığı olarak somutladığı Hıristiyanlık ve Musevilik konusunda hiçbir tolerans göstermiyor, bu tutum Irak, Suriye, Lübnan gibi ülkelerde de artarak karşımıza çıkıyordu. Filistin ve halkı ise sürekli İsrail bombardımanı altında Musevi kardeşliği gibi hayalleri kuramıyor, “Cuma, Cumartesi, Pazar” sergisini İstanbul‘dan ya da İzmir‘den alıp İsrail‘e götürmek ise kimsenin aklına gelmiyordu.

Velhasıl, “Ezan, Çan, Hazan” ya da “Cuma, Cumartesi, Pazar” şeklinde ifade edilen sloganlar Türkiye’yi çevreleyen hiç bir ülkede hiç kimsenin aklına dahi gelmiyor, uygulamaya fırsat bile bırakılmıyordu.

Peki o halde, bizde; yani Türkiye‘de, dinler arası kardeşlik niye ön plana çıkarılıyor ya da bu kadar fanatik bir hal alıp büyük öfke ve kinlerle savaşa dönüşen bir düşmanlık ortamında gerçek bir kardeşlik, bir arada olma hali sağlanabiliyor mu ya da sağlanabilir mi? Ayrıca bu kardeşlik ya da bir arada olma hali, Türkiye örnek gösterilmek suretiyle bu coğrafyaya yayılabilir mi? Örneğin, İstanbul‘daki Patrik ya da Musevi Cemaati Başkanı azınlık durumunda olmadıkları o ülkelerdeki dini otoritelere çağrı yaparak kendi yaptıklarına benzer çalışmalar yapmalarını istiyor mu? Yoksa, “Ezan, Çan, Hazan” ya da “Cuma, Cumartesi, Pazar” adıyla mekânları ya da günleri birbirinden ayırarak, çoğu kez eski ya da yeni bir ibadethanede yapılan bu tür sanatsal etkinlikler, insanlığı farklı dinler arasında bölerek birbirlerine düşman kılan dini kurumlarla fanatik anlayışların; ayrıca bu kurum ve anlayışları destekleyen çevre ve ülkelerin ülkemizde gerçekleştirmeye çalıştıkları bir PR (halkla ilişkiler) çalışması mıydı?

Evet, böyle düşünerek bu işin ideolojik, siyasi yanına vurgu yaptığımın farkındayım…

Bu basit ve etkileyici sloganların bizi getirdiği bu noktada, eski bir havrada açılan fotoğraf sergisi ile verilmek istenen ve hepimizin kabul ettiği barış, kardeşlik mesajlarının örneğin tüm dünya kamuoyu tarafından üç dinin merkezi olarak kabul edilen Kudüs‘te ve ülkemizi çevreleyen diğer coğrafyalarda niye verilmediğini, o ülke ve coğrafyalardaki üç dini temsil eden kişi ya da kurumların neden böyle bir işe niye soyunmadığını sorarak işin özüne ulaştığımı fark ediyorum.

Evet, bu sloganlar kullanarak hangi sonuca ulaşılmak isteniyor ve bunu yapanlar gerçekten samimi mi ya da aynı dilekler diğer ülke ve coğrafyalardaki başkalarının aklına neden gelmiyor ya da gelse bile dikkate alınmıyor?

Peki o halde, niye ya da neden?

Merbutiyet…

Ali Rıza Avcan

Beni yakından tanıyanlar, özelimle ilgili konu ya da anıları arkadaş ve dostlarım dışında kimseyle paylaşmadığımı, hele hele hiç kaleme alıp yazmadığımı bilirler. Çünkü özelimi oluşturan biricik, benzersiz şeyleri anlatarak ya da yazarak onların tüm sihrini kaybedeceğini; o nedenle, onların benim süsleyip paketlediğim haliyle hafızamda kalmasını, üzerlerindeki tılsımlı örtünün kaldırılmamasını, tüketilip sıradan şeylere dönüşmemesini isterim. Hatta bazen, başkalarının ellerindeki son model fotoğraf makinalarıyla çektiği görünümleri sadece gözlerimle hafızama kaydedip onları tüketmemeye çalışır, en güzel fotoğrafların hafızaya kaydedilmiş o görüntüler olduğuna inanırım. Geçmişte bu kuralımı bozup, o sihirli anıları bir iki kez yanlışlıkla paylaştığımda o dokunulup bozulmamış şeylerin hasar gördüğünü ve geriye tüketilip içi boşaltılmış şeyler kaldığını hissettiğim için o acı denemelerden aldığım derslerle, çok gerekli olmadıkça ya da heyecanlanıp şevke gelmedikçe hiçbir özel anımı paylaşmamaya ya da yazmamaya çalışırım.

Ama bugün sizlerle, kendi kendime verdiğim o sözü bozarak ya da bir istisna kabili diyerek diyerek “merbutiyet” sözcüğü ile kodlayıp paketlediğim özel bir anımı paylaşmak istiyorum.

Mehmet Sadık Öke, Teyzem Latife, Pegasus Yayınları, Nisan 2011

Merbutiyet” sözcüğü Türkçe sözlüklere göre “bağlılık” ya da “ilişkinlik” anlamına geliyor. Elimin altındaki Ferit Develioğlu‘nun Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat‘ına göre sözcüğün aslı “Merbûtiyyet” (ﻣﺮﺑﻮﻃﻴّﺖ) şeklinde yazılıyor ve “merbutluk, bağlılık, eklilik” anlamında kullanılıyor. Bu açıklamada kullanılan “merbût” (مربوط) olma halinin anlamı ise, Arapça “rabt“dan sözcüğünden türeyerek, 1. raptolunmuş, bağlanmış, bağlı, 2. ulaşmış, bitişmiş, bitişik, 3. iliştirilmiş, eklenmiş ve 4. bağlı olarak tanımlanıyor.

Gelelim bu “merbutiyet” ya da “merbutiyyet” kodu ile anlatmak istediğim anıma…

1991’in ilk bahar ayları… İstanbul’dayım… Henüz kamu denetçiliği görevimden ayrılmadığım için gündüzleri Pendik Belediyesi‘ni denetliyor, günün yorgunluğunu ise akşamları arkadaşlarımla değişik yerlerde içip sohbet ederek atıyor; böylelikle İstanbul’un tadını çıkarıyorum….

Bir akşam Nişantaşı’ndaki bir barda çoğunluğunu sanatçıların oluşturduğu arkadaşlarımla sohbet edip içkimizi içerken Osman isimli arkadaşımın arkadaşı Mehmet’le tanıştım… Mehmet temiz yüzlüydü, eğitimli ve varlıklı olduğu beden diline yansıyan tutum ve davranışlarından anlaşılıyordu. Tanışma sırasında mesleğimi sorduğu için sohbetin ilerleyen aşamalarında benden ailesine ait gayrimenkullerin emlak vergileri konusunda yardımcı olmamı istedi. Anlattığına göre ailesinin biri Anadolu, diğeri de Avrupa yakasında olmak üzere iki ayrı tarihi evi vardı ve o evlerin emlak vergilerinin yüksekliği konusunda zorluklar yaşıyor, evlerin tarihi olması nedeniyle vergi istisnası ya da indiriminden yararlanmak istiyordu.

Benim, yardımcı olurum sözüm üzerine hangi gün nerede buluşup önce hangi eve gideceğimizi konuşup sözleştik. Olay günü de buluşup onun arabası ile Avrupa yakasındaki köşke gitmek üzere yola çıktık. Araba Beşiktaş’tan hareketle, Bebek’te içinde lüks konutların bulunduğu sahildeki Ayşe Sultan Korusu‘nun içine girdiğinde göreceğimiz evin basit bir ev olmadığını anlamaya başlamıştım. Araba koru içinde az ilerleyip sola döndüğünde altı kâgir, üstü ahşap bir konağın önünde durmuş ve arabadan inip evin kapısını çalmıştık. Kapıyı beyaz saçlı yaşlı bir kadın açmış ve Mehmet bu yaşlı kadını “annem” diyerek tanıştırmış ve ben de o beyaz saçlı kibar kadının elini öperek halini hatırını sormuştum.

Daha sonradan öğrendiğime göre, kapıyı açıp bizi karşılayan o yaşlı kadın, Mustafa Kemal Atatürk‘ün eşi Latife Hanım‘ın kız kardeşi Vecihe İlmen‘in kızı Ayşe Gülümser Öke‘ydi. O akşam eve gelip evdeki kitap ve ansiklopedilerden bakıp öğrendiğime göre, Ayşe Gülümser Öke, Vecihe ve Hayri İlmen‘in kızı olup Prof. Dr. Nevzat Öktem Öke ile evliydi.

Mehmet’in beni aldığı salon ise başımı döndürecek şekilde antika eşyalarla doluydu. Soluduğum eski eşya kokusu ile kendimi bir müzede gibi hissetmeye başlamıştım. Tavanlara kadar uzanan büyük boy aynaları, büyük büfeler, bu büfeler içinde, daha sonra Mehmet’in büyük dedesi olduğunu öğrendiğim Abdülhamit‘in seraskeri Cihan Mehmet Rıza Paşa‘nın üniformalı resminin basılı olduğu antika yemek takımı, kristal avizeler ve de diğer antika mobilyalar… Hepsi baş döndürecek kadar eski, etkileyici ve büyüleyici idi.

Bu eşyaları göstermekten zevk aldığı anlaşılan Mehmet, babası Prof. Dr. Nevzat Öktem Öke‘nin “Es Seyid El Sammani” olarak tanımlanan peygamber sülalesinden geldiğini anlatıyor, o tarihlerde tanınmış bir müzayedeci olan Raffi Portakal‘ın bu antika eşyaları alıp müzayedeye koymak için ailenin peşinde olduğunu söylüyordu.

O büyük salonda beni en fazla etkileyen yer, deniz tarafındaki pencerenin önündeki büyük siyah piyano ve o piyanonun üstüne yerleştirilmiş iki büyük fotoğraftı. Fotoğraflardan birincisi Mustafa Kemal Atatürk‘e aitti ve kendisi tarafından imzalanmıştı. İkincisi ise Latife Hanım tarafından 1930 yılında; yani boşanma tarihi olan 5 Ağustos 1925’den sonra, boşanmış bir kadın olarak imzalanarak kız kardeşi Vecihe Hanım‘a armağan edilmiş bir fotoğraftı. Fotoğrafın altında o anda not alamadığım ama daha sonra öğrendiğim beni fazlasıyla etkileyen şu hitap yazılıydı:

“Vecihe, vazifeye merbutiyet, insana bazı acı dakikalar yaşatsa dahi, hayatın en büyük zevkidir. Seni küçüklüğünden beri daima muhabbetle takip eden ablanın bu sözünü unutma. Latife”

İşte o andan itibaren, anlamını hiç bilmediğim bu “merbutiyet” sözcüğü hafızama kazındı ve bugüne kadar bu hatırayı bana devamlı anımsatan anahtar bir sözcük oldu. Bu sözcük nerede karşıma çıksa ilk aklıma gelen şey, o piyano, o fotoğraf ve o imzalı ithaf yazısıydı.

Bu sözcük aynı dönemlerde Latife Hanım tarafından kullanıldığı gibi değişik yerlerdeki konuşmalarında Mustafa Kemal Atatürk tarafından da sıklıkla kullanılan bir sözcüktü.

Örneğin, 21 Aralık 1919 tarihinde Kayseri’den ayrılırken yaptığı konuşmada “…Gayemiz, şiddet-i merbutiyetin yüreklerimize bahsettiği hiss-î iftihar ile seyahatimize devam ederken, arkamızda da Anadolu’nun bütün teheyyücat-ı vatan-perverânesini nefsinde en güzel temsil ve tecelli ettirmiş kuvvetli, zeki, muktedir, samimi bir merkez-i faaliyet mevcut olduğunu daima düşünerek müftehir olacağız.” (1)

1922 yılında İzmir’de yaptığı bir basın toplantısında, “Hukuk-u medeniyede, aile hukûkunda tâkip edeceğimiz yol, ancak medeniyet yolu olacaktır. Hukukta idâre-i maslahat ve hurâfelere merbûtiyet, milletleri uyandırmaktan men eden en ağır kâbustur. Türk milleti, üzerinde kâbus bulundurmaz.” (2)

TBMM’nde yaptığı bir konuşmada, “Meclisinizde temessül ve tecelli eden kudreti milliyemiz makamı hilâfet ve saltanatı ecnebi tazyikinden kurtaracak ve Devleti Osmaniye’yi inhilâl ve esaretten tahlis edecek tedabiri ittihaz eyliyecektir ve istiklâli tammesi şart olan makamı hilâfete merbutiyeti vicdaniyeleriyle müftehir ve müteselli olan âlemi İslâmiyet ile yaşamak kabiliyetini nefsinde gören bir milletin esir olamıyacağına kanaatle harekâtımızı hatve, hatve takibeden bütün cihanı medeniyet ve insaniyetsizlere zahîr olacaktır.” demektredir (3)

Benim o ithaf yazısını okuduğum tarihten bu yana, yazının içindeki “merbutiyet” sözcüğünden bu kadar etkilenmiş olmamın ve bugüne kadar unutmayışımın nedeni de, sanırım Latife Hanım‘ın bu ifadeyle, evliliği süresince yaşadığı acı ve zorlukları hayatın en büyük zevki haline dönüştürme çabasından kaynaklandığını tahayyül etmemdir. Evet, Latife güçlü bir kadın olmasına rağmen, Mustafa Kemal‘in eşi olarak yaşadığı zorlukları ifade etmeye çalışmakta; hatta bu zorlukların verdiği acıyı zevke dönüştürmüş olması nedeniyle -bana göre- gizliden gizliye gururlanmakta ve kız kardeşine öğüt vermektedir. Bence böylesine güçlü bir kadının, kardeşine tavsiyede bulunurken kendi hayat tecrübesi dışındaki bir takım genel doğruları değil; bir abla olarak kendi yaşadığı, belki de kardeşi Vecihe‘nin tanık olduğu acı ve zorluklar üzerinden tavsiyede bulunması söz konusudur.

Evet, ben böyle düşünüyorum ya da öyle olduğunu tahayyül ediyorum… Hakkında yazılan birçok yazı ve kitapta baskın kişiliği, huyu suyu hakkında olumlu ya da olumsuz birçok şey söylenip yazılmış olsa da, içinde “merbutiyet” sözcüğü geçen bu ithaf yazısında, kendince bir kadın duyarlılığını hissediyor ve acı çeken bir kadının kardeşi olan başka bir kadına verdiği kadınca bir uyarının yer aldığına inanıyor ya da inanmak istiyorum.

Bu güzel tesadüfün sonucu ne oldu derseniz, Uşşakizade ailesine ait her iki tarihi yapının emlak vergilerinin tahakkukunda indirim yapılmasını sağlayarak, sanki o eski insanlardan kalan şeylerin korunmasına katkıda bulunarak vazifemi yapmışım gibi bir huzur duyduğumu ve o güzel insanların kullandığı o güzel “merbutiyet” sözcüğünü unutulmamak üzere kalbime gömdüğümü söyleyebilirim.

—————————————————————————————————

(1) https://www.denizpostasi.com/index.php/kayseri/20-gundem-haberleri/3357-atatuerk-uen-kayseri-ye-gelisinin-94-y-ldoenuemue

(2) KARAL (Ord. Prof.), Enver Ziya. Fatih ÖZDEMİR (Ed.). Atatürk’ten Düşünceler (kitap). Ankara: ODTÜ Yayıncılık. s. 89. ISBN 975-7064-12-2 1922-03, Atatürk’ün İzmir basın toplantısı

(3) TBMM Zabıt Ceridesi, 1336, s.30.

“Müslüman mahallesinde salyangoz satmak”…

Ali Rıza Avcan

Bugünkü yazıma başlık olarak seçtiğim “Müslüman mahallesinde salyangoz satmak” deyişinin anlamını bir Ekşi Sözlük yazarı, “kötü pazarlama planlaması sonucunda yanlış pazar seçimi” olarak açıklıyor. Bulabildiğim diğer İnternet kaynaklarında da bu deyişin aynı anlama gelebilecek “Hıristiyan mahallesinde şıra satmak” ya da “körler mahallesinde ayna satmak” şeklinde değişik biçimlerine rastlıyoruz.

Bu deyişlerde yer alan “Müslüman“, “Hıristiyan” ya da “kör” sözcükleri aslında bazı inanç sahiplerini ya da dezavantajlı grupları ötekileştirip ayrıştıran bir özelliğe sahip olmakla birlikte; gerçek yaşamda var olan, o nedenle de etik anlamda uygun görülmemekle birlikte, öncelikle bu deyişlerle anlatılmak istenen toplumsal olguların dikkate alınması gerektiğini düşünüyorum.

Toplumsal yaşamdaki gerçekliklerden süzülüp gelen bu deyişlerin bugünkü toplumsal koşullarda çağrışımlarla oluşan diğer bir anlamı ise, hepimizin bildiği gibi “yanlış yerde yanlış iş yapmak” anlamına geliyor.

Bu bağlamda bugünkü yazımda, “yanlış yerde yanlış iş yapanKonak Belediyesi‘ni ve bu belediyenin yoğunlukla Afrikalılarla Suriyelilerin yaşadığı Basmane, Akıncılar Mahallesi 1298 sokakta, o binanın eskiden silâhhane olduğu iddiasıyla restore ettikten sonra Konak Sanathane Gösteri Sanatları Merkezi ismini verdikleri mekânın açılışını, o çevrede yaşayıp çoğunluğunu Afrikalı ve Suriyeli mülteci, göçmen ve sığınmacıların oluşturduğu yoksul mahalle halkı yerine şehrin lüks ve mutena semtlerinde yaşayan zengin, varlıklı ve mevki sahibi kişileriyle siyasetçi, bürokrat, akademisyen ve gazetecilerinin davetli olduğu içkili bir kokteyl ve film gösterisi şeklinde yapmış olmasını ele alıp tartışmak istiyorum.

Bu açılışla ilgili Konak Belediyesi haber bülteni ve bu bülten üzerinden türetilen yerel basın haberlerine baktığımızda;

Konak Belediyesi‘nin 200 yıllık eski bir silâhhane binası ile bahçesini restore edip Sanathane Gösteri Sanatları Merkezi adıyla hizmete açtığını, açılışı yapılan bu binada belediyenin Kent Tarihi Birimi‘nin de yer alacağını, söz konusu merkezin açılışına ev sahibi Konak Belediye Başkanı Abdül Batur’un yanı sıra İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer ve eşi İzmir Köy-Koop Birlik Başkanı Neptün Soyer‘in, CHP İzmir İl Başkanı Deniz Yücel‘in ve il yöneticilerinin, siyasi parti ilçe başkanlarının, İzmir İl Kültür ve Turizm Müdürü Murat Karaçanta‘nın, İzmir Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Dilek Gappi‘nin, İzmir Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği Başkanı Zekeriya Mutlu‘nun, Konak Belediyesi meclis üyeleriyle Yunanistan İzmir Başkonsolosu Despoina Balkiza‘nın, basın temsilcileriyle gazeteci, akademisyen, oyuncu ve yönetmenlerin, birlik, oda ve dernek başkanlarının, sivil toplum ve demokratik kitle örgütleri temsilcileriyle sanatseverlerin katıldığını, kısa film gösterimiyle başlayan açılış töreninin sunumunun Mülkiyeliler Birliği Derneği İzmir Şubesi Başkanı ve tiyatro sanatçısı Nazlı Kayı tarafından gerçekleştirildiğini öğreniyoruz.

Konak Belediye Başkanı Abdül Batur‘un yaptığı açış konuşmasında, tarihi bir binayı daha kente kazandırmaktan onur duyduklarını, yerel yönetim olarak koruma ve işlevlendirme bilinciyle çalışmalarını yürüttüklerini, ‘Birlikte Konak’ diyerek çıktıkları yolda Basmane’yi, özellikle de bu bölgeyi İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer önderliğinde, hemşehrileriyle birlikte yaşatma kararı aldıklarını, 1800’lü yıllarda konut olarak inşa edilen, yakın geçmişte silah imalâthanesi olarak kullanıldığı için bölge halkı tarafından Silâhhane olarak adlandırılan iki katlı tarihi binayı, belediyenin çabaları sonucu kültür ve sanat merkezi olarak kente kazandırdıklarını, Silâhhane isminin hiç hoş çağrışım yapan bir isim olmadığını, o nedenle bu mekânı Silâhhaneden Sanathane‘ye dönüştürdüklerini, Sanathane’nin bir dönemin unutulmaz etkinliği açık hava sinemalarının nostaljisini yaşatacağını, Sanathane’nin bir dönemin unutulmaz etkinliği açık hava sinemalarının nostaljisini yaşatacak şekilde tasarlandığını ve buranın bundan böyle kentin yeni buluşma mekânlarından biri olacağını belirtmiş.

Şimdi gelelim bu “creme de la creme“, Türkçesi ile “kaymağın kaymağı” katılımcılarla yapılan açılış törenine ve bu törene konu olan mekânın özelliklerine….

18. yüzyılda mı yoksa 19. yüzyılda mı yapılmış?

1. Binanın girişine asılmış tabelada 1900’lü yılların başında, Konak Belediye Başkanı Abdül Batur‘un açış konuşmasıyla basına servis edilen bültende 1800’lü yılların başında yapıldığı söylenen bu bina, belgesi ile kanıtlanmış bir silâhhane; yani silahların depolandığı bir yer değil. Çoğu kez tarihi mekânların restore edilip işlevlendirilmesi sırasında bu tür öykülendirmeler yapılsa bile, bunun böylesi bir askeri yapıda tarihi gerçeklere ve bu gerçekleri kanıtlayan belgelere dayandırılması hepimizin beklediği bilimsel bir koşuldur. Bu koşul yerine getirilmediği takdirde sayın Osman Kocaoğulları gibi, daha önce o bölgede yaşamış eski Basmaneliler’in tanıklıklarına itibar etmemiz gerekiyor.

İş makinası ile yapılan kazı…

2. Bildiğim kadarıyla, söz konusu yapının bahçesini bir açık hava sinemasının eğimine kavuşturmak amacıyla Konak Belediyesi Koruma Uygulama ve Denetim Bürosu‘nca (KUDEB) izin verilen kazının, toprak altındaki tarihi ve arkeolojik değerlere hasar verecek şekilde iş makinası ile yapılması nedeniyle, bu durum çevrede yaşayanlar tarafından fotoğraflanmış ve İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından da İzmir 1 Numaralı Anıtlar Bölge Kurulu‘na bildirilmiş durumda.

3. Söz konusu binada ve bahçesinde eski bir açık hava sinemasını hayal edip tasarlamak kendi içinde güzel, nostaljik ve övülecek bir iş olmakla birlikte; bölgenin içinde bulunduğu durum, o bölgede yaşayan insanların kültürleri, gelenekleri, tutum ve alışkanlıkları dikkate alınmadan, o bölgede yaşayanların görüş, düşünce ve önerileri alınmadan; asıl önemlisi onların aktif katılımı sağlanmadan, tasarım ve uygulamayı onlarla birlikte yapmadan, sanki Basmane eskilerin Basmanesiymiş gibi hesapsız kitapsız bir işe girişmek, o bölgede yaşayan ya da çalışanların beğeni ve tercihleri dışında sinema tarihinin kült filmlerinden medet umup ortalıkta Şarlo taklitleri dolaştırarak, üstenci bir anlayışla “bakın ben sizleri de düşünüp ne yaptım, gelin bununla oynayın” dercesine yapılmış yanlış bir iştir. Daha doğrusu, kendi hemşehrisini dikkate almadan, onun katılımını sağlamadan o eski köhnemiş belediyecilik anlayışıyla kotarılmış kötü bir iştir. O nedenle, bu işin anlatıldığı şekilde sürdürülmesi de mümkün değildir.

Tabii ki, bu iş bu kafayla yapılmaya devam edilirse, pek de uzak olmayan bir gelecekteki hazin sonunu hep birlikte izlemek bizlere sevinç değil, acı verecektir.

4. Aşağıdaki Facebook paylaşımı, İzmir sivil toplum camiasında neredeyse herkesin tanıdığı, Selluka çiçeğinin annesi diyebileceğimiz, yetiştirdiği Selluka çiçeklerinin tohumlarını ya da yaptırdığı Selluka kolonyalarını ben dahil herkese armağan eden, Selluka çiçeğinin eskiden olduğu gibi evlerimizin bahçe ya da duvarlarını sarması için büyük çaba gösteren, Selluka Kültür Sanat Derneği olarak İzmir Valiliği ile birlikte Selluka Plaketi ve Belgesi uygulamasını başlatan ve Atölye Su‘nun sahibi Pelin Uğur‘a ait.

Evet, Pelin Uğur her zaman olduğu gibi derin anlayış, tahammül ve nezâketini koruyarak o akşam yaşadıklarının kendisinde yarattığı hayal kırıklığını bizlerle paylaşıyor. Hele ki Sanathane denilen yapının yer aldığı Akıncı Mahallesi‘nin komşusu Hurşidiye Mahallesi‘nin muhtarı Enis İpek ile birlikte yaşadığı “yassah hemşerim” muamelesini bütün zerâfetiyle anlatarak bu durumun çirkinliğini ortaya koyuyor. Bu kentte bilinen ve tanınan bir sivil toplum örgütü başkanı ve sanatçı ile aynı bölgedeki bir mahalle muhtarının yaşadığı zorbalığı bize anlatıyor. Anlaşılan o ki, kendisi ve Hurşidiye Mahallesi Muhtarı Enis İpek, içerde sunulan içkili kokteyl eşliğinde kentin “creme de la creme” tabakasının (gerçi film ve fotoğraflara baktığımızda, katılanların çoğunun “creme” tadında değil de, düştüğü her yere yapışan “gelée” kıvamında olduğunu görsek de) ağırlandığı bir açılış törenine uygun görülmemişler, ellerinde davetiye olmadığı gerekçesiyle içeri alınmamışlar.

Bu durum, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu‘nun muhtarlarla yaptığı toplantılarda demokrasinin bel kemiği ilan ettiği bir mahalle muhtarının, içerideki CHP il ve ilçe yöneticileri rağmen alınmayışı yereldeki CHP örgütlerinin, belediye başkanlarının ve partililerin demokrasiden ne olduğunu net bir şekilde ortaya koymaktadır.

Tabii ki bu durum, işin sosyal medyaya yansıyan ve o nedenle bizim bildiğimiz yanı. Bunun dışında muhtemelen karşılaştığı ret muamelesini sosyal medyaya yansıtmayan, o nedenle yaşadıkları bu tatsız muameleden haberimizin olmadığı başkaları da olabilir.

Yassah hemşerim

Yapılanın ne ölçüde çirkin, açıklanamaz kötü bir davranış olduğunu görüp anlayabiliyor musunuz? Kim, kimi kimin malına hangi gerekçeyle almama aymazlığını gösteriyor?

5. Son olarak Mülkiyeliler Birliği‘nin değişik şubelerinde değişik kademelerde görev yapmış 46 yıllık bir Mülkiyeli ve İstanbul Mülkiyeliler Vakfı‘nın kurucu üyesi olarak Mülkiyeliler Birliği İzmir Şubesi Başkanı Nazlı Kayı‘nın, üstlendiği görevin onursal önemi, ağırlığı ve ciddiyeti itibariyle bu gösterinin sunuculuk hizmetini yapmış olmasını yadırgıyorum. Sevgili arkadaşımız Nazlı Kayı‘nın kendisi özgün bir tiyatro sanatçısı olmakla birlikte; bu etkinliğe bir “sunucu” olarak değil de, Mülkiyeliler Birliği İzmir Şubesi Başkanı olarak davet edilerek İzmir Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Dilek Gappi gibi protokola ait ön sıralara oturmasını ve bizleri orada layıkıyla temsil etmesini beklerdim.

Sonuç olarak bu işin bu mekânda başarıyla yürüyüp yürümeyeceğini, belediyenin önümüzdeki zaman içindeki performansı gösterecek… Konak Belediyesi‘nin yanlış yerde yanlış hedef kitle seçimi ile yaptığı bu yanlış işin uygulaması, Kent Tarihi Birimi görevlisi Teodora Hacudi ile danışman olarak istihdam edildiği anlaşılan Nesim Bencoya‘ya teslim edilmiş olsa da; “Müslüman mahallesinde salyangoz satmak” ya da “Hıristiyan mahallesinde üzüm şerbeti satmak” veya “körler mahallesinde ayna satmak” olarak da adlandırılabilecek bu işin gelecekteki başarısını o bölgeye yaşayan hemşehrilerin; yani iç ya da dış göçle gelip bu bölgeye yerleşen ve büyük bir yoksullukla orada tutunmaya çalışan insanlar; yani oranın halkı belirleyecek….

Tabii ki, bu arada başka bir “salyangoz” temsilcisinin, başka bir soylulaştırma çabasıyla Basmane‘deki Pazaryeri Mahallesi‘nden bir Cittaslow Metropol yaratmak hayalini de unutmamak koşuluyla… O nedenle, her ikisine de şimdiden “haydi hayırlısı” diyelim…

Biz yazının sonu niyetine “hayırlısı olsun” diyerek sözümüzü bağlamış olsak da, bu yazıyı yazdığımız 7 Ağustos 2022, Pazar günü, sevgili dostumuz Orhan Beşikçi‘nin verdiği bilgiye göre Konak Belediyesi tarafından açılışı yapılan “Sanathane” isimli binanın hemen yakınında, Kadın Müzesi‘nin karşısında ve Belediye Başkanı Abdül Batur tarafından makam binası olarak kullanılması nedeniyle halkın kullanımına kapatılan Nebahat Tabak Basmane Semt Merkezi‘nin hemen yanında konut olarak tasarlanmış tek katlı tarihi İzmir evi, 7 Ağustos 2022, Pazar günü sevgisizlik ve ilgisizlik nedeniyle yanarak büyük ölçüde tahrip olmuştur.

Şayet bu yangın daha büyük ve güçlü olmuş olsaydı, yanan evin çevresinde Konak Belediyesi‘nce daha önceden restore edilmiş olan 3 ayrı binanın yanması da gündeme geleceği için, mevcut olanı restore edip kullanmanın dışında bu tür tarihi, kültürel değerlerin yangın, deprem, sel ve benzeri yıkımlardan nasıl korunacağı konusunun da gündeme getirilip, gerekli önlemlerin zamanında alınması gerektiğini ilgililere hatırlatmak isteriz.

Klasik bir İzmir sorusu: Kimin eli kimin cebinde?

Ali Rıza Avcan

Şimdilerde yolu Basmane 9 Eylül Meydanı’na düşenler, meydanın deniz tarafındaki yapı bloğunda kırık bir diş gibi büyük bir boşlukla karşılaşırlar. Bu boşlukta, 30 Ekim 2020 tarihli Sisam Depremi’nin İzmir’de yarattığı etkiler nedeniyle 3 Şubat-21 Kasım 2021 tarihleri arasında yıkılan ve var olduğu zamanlarda “Cam Bina” olarak adlandırılan Konak Belediyesi hizmet binası bulunmaktaydı. 1965’de ESHOT binası olarak hizmet vermeye başlayıp 2021’de Konak Belediyesi hizmet binası olarak yıkılan ve 56 yıllık bu süre içinde kamu binası olarak kullanılan yapının hemen yanındaki 1041 ada, 15 ve 17 parsellerdeki binaların da kamulaştırılarak yıkılması suretiyle ortaya çıkan geniş alanda Konak Belediyesi‘nin yeni hizmet binasının yapılacağı söyleniyor.

Yıkılan Konak Belediyesi Hizmet Binası – “Cam Bina”
Bina yıkılmadan önce verilen en son poz…

Konak Belediyesi’ne ait İnternet sayfasındaki 2 Aralık 2021 tarihli ve “Konak Belediyesi’nin Yeni Bina Projesi Görücüye Çıkmış” başlıklı habere göre yapılacak yeni binanın eskisinin üç katı büyüklükte olmasına karar verilmiş ve belediye başkanı Abdül Batur o tarihte bu yeni hizmet binası ile ilgili olarak şunları söylemiş:

Avan projeyi her zaman olduğu gibi önce meclis üyesi arkadaşlarımızla ve kamuoyuyla paylaşmayı planlamıştık. Bugün ilk sunumu sizlere gerçekleştiriyoruz. Yılbaşından sonra, uygulama projeleri de bittikten sonra ihaleye çıkacağız. İhaleye çıktıktan sonra ne olacağını bilmiyoruz. Çünkü ülkede şu an yaşanan ekonomik kriz ve belirsizlik gerçekten çok sıkıntılı. Dolar bir gün iniyor bir gün çıkıyor. İnşaat maliyetleri aldı başını gidiyor. Geçtiğimiz günlerde belediyelerin çıktıkları ihalelerde veya kamunun çıktığı ihalelerde maalesef katılım sağlanmamaya başlandı. Ama bu gerekçe değil, biz hazırlığımızı yapıp ihalemize çıkacağız. Bu avan projemiz. Genel anlamda cephesiyle ve diğer yapı elemanlarıyla ortaya çıkan bir çalışma. Kısa süre içinde tamamlayıp hayata geçirmek en büyük ideallerimizden bir tanesi. Konak’ın böyle bir hizmet binasına gerçekten ihtiyacı var. Arkadaşlarımız süratle bu konuyu takip ediyorlar, Konak’ımıza hayırlı olmasını diliyorum.

Konak Belediyesi Yeni Hizmet Binası Görseli
KOnak Belediyesi Yeni Hizmet Binası Görseli

Şimdi o tarihten bu yana 8 ay 2 gün geçmiş ve yıkılan binaların bıraktığı boşlukta tek bir çivi çakılmamış durumda. Açıkçası bu işle ilgili ihale de duyurulmuş değil. Bunun gerekçesini sorduğumuzda ise, belediye başkanının yukarıdaki demecindekilere benzer bahanelerin öne sürüleceğini tahmin ediyorum. Evet, ekonomik sıkıntının bu boyutlara ulaştığı bir ülke ve kentte böylesi büyük bir projeyi hayata geçirmek için hem ülke hem de belediye koşulları uygun olmayabilir, belediyenin kasasındaki para da azalmış olabilir, maaşların ödenmesinde sıkıntılar yaşanabilir; ama, diğer yandan da büyük iddialarla açıklanmasına karşın Konak Belediyesi‘nin maliyeti her geçen gün artan bir barınma sorunu ile karşı karşıya olduğu da bir gerçek. O nedenle görselleri basınla paylaşılan bu yeni binanın temelinin ne zaman atılıp ne zaman bitirileceği, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde de olduğu gibi şimdilik meçhul… Anlaşılan o ki, bu binanın yapımı başka bir bahara kalacak…

Ayrıca şimdiye kadar gördüğümüz kadarıyla belediye hizmet binamız yıkıldı diye daha önce halkın hizmetinde olan birçok tarihi binaya; örneğin bir zamanlar semt halkının rahatça girip çıkabildiği Basmane Semt Merkezi‘ne Konak Belediyesi Özel Kalem Müdürlüğü‘nce el konulmuş olduğu için bu binanın Basmane içindeki toplumsal etkisi yok olmuş durumda. Böylelikle her bir müdürlük için ayrı bir mekan yaratılarak belediyenin kendi içindeki bütünlüğü her geçen gün parçalanmış oluyor. Böylelikle belediye sınırları içindeki insanlar her istediklerinde belediyeye ya da semt merkezlerine gelip gidemiyorlar ve hatta hangi müdürlüğün nerede olduğunu bile bilmiyorlar.

Üstüne üstlük belediyenin de yerim yok bahanesiyle çok ilginç binaları büyük tesadüflerle kiraladığını görüyoruz. Örneğin geçtiğimiz günlerde Konak Belediyesi’nin 2022 Yılı Performans Programı’nı incelerken belediye hizmet binası olarak kullanılmak amacıyla kiralanan bir bina karşımıza çıktı.

Söz konusu 2022 Yılı Performans Programı’nın 14. sayfasında yer alan “Belediyemizce Hizmet Binası Olarak Kullanılmak Üzere Kiralanan Taşınmazlar” başlıklı listenin 13. sırasında yer alan Güneşli Mahallesi, Eski İzmir Caddesi No.23/B adresindeki 459,09 m²’lik daire ile Güneşli Mahallesi, 526 sokak No.7/9 adresindeki 103,75 m²’lik 37 nolu, 147,4 m²’lik 41 nolu ile 134,65 m²’lik 42 nolu dubleks daireler.

Konak Belediyesi’nin verdiği bilgi ve 2 Aralık 2020 tarihli Sabah Gazetesi‘ndeki “Belediye de bunu yaparsa” başlıklı haberdeki bilgilere göre Eşrefpaşa Yağhaneler 526 sokakta bulunan 42 dairelik Esila Park Apartmanı‘ndaki diğer daire sahiplerinden işyeri olma onayı alınmaksızın Konak Belediyesi tarafından kiralanan toplam 844,89 m² büyüklüğündeki dairelerde İmar ve Şehircilik Müdürlüğü, Hukuk İşleri Müdürlüğü, Emlak ve İstimlak Müdürlüğü, Kentsel Tasarım Müdürlüğü, Plan ve Proje Müdürlüğü ile Park ve Bahçeler Müdürlüğü‘nce hizmet vermektedir.

Sabah Gazetesi aynı haberinde Esila Park Apartmanı‘ndaki 42 daireden 21’inin Konak Belediyesi‘ne ait olduğunu iddia etmiş olmakla birlikte; Konak Belediyesi‘ne ait 2022 Yılı Performans Programı‘nda belediye mülkü olarak gösterilen taşınmazlar arasında böyle bir kayda rastlanmamaktadır.

Peki o halde, kiralanan bu daireler kimden ya da kimlerden kiralanmıştır?

11 Kasım 2020-10 Kasım 2023 dönemini kapsayan 2 yıl için kiralanmış bu taşınmazların sahibi kısa adıyla Cemer İnşaat, uzun adıyla Cemer İnşaat Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi olarak bildiğimiz ve ortakları AKP İzmir İl yönetiminde yer alan bir şirket ile Boral Mimarlık Bürosu.

Çoğumuzun, belediyelere yaptığı ya da sattığı çocuk oyun parkları nedeniyle tanıyıp bildiği Cemer Kent Ekipmanları Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi’nin kardeş şirketi olan Cemer İnşaat Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi’nin tek ortağı; yani, sahibi ise Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi kayıtlarına göre Mustafa Eroğlu. Diğer bir deyimle, 2019 Mahalli İdareler Seçimlerinde AKP’nin Konak Belediye Başkan Adayı ve aynı zamanda şu aralar AKP İzmir İl Başkan Danışmanı olarak görev yapan mimar Melek Eroğlu’nun akrabası, kuvvetle muhtemel kayınbiraderi.

Boral Mimarlık Bürosu‘nun sahibi ise Nazlı Boral isminde serbest bir mimar.

Böylesi tuhaf bir duruma daha önce İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin Mavişehir Peynircioğlu Deresi çevresindeki yeşil alan ve park yapım ihalelerinde tanık olmuştuk. Söz konusu parkın 1. kısım inşaatı işi Aziz Kocaoğlu zamanında aynı aileden Murat Batuğhan Eroğlu’na, 2. kısım inşaatı işi de Tunç Soyer zamanında ilginç bir tesadüfle yine aynı şahsa; yani Murat Batuğhan Eroğlu’na verilmişti. Böylelikle eski ve yeni belediye başkanlarının Eroğlu ailesi ile birlikte çalışma konusunda ne kadar hevesli olduklarını görmüştük.

Şimdi birileri çıkıp mevcut yasalar çerçevesinde belediyenin açtığı tüm ihalelere değişik parti ve siyasi görüşlerden herkesin katılabileceğini ve ihaleyi kazanma konusunda herkesin eşit hakka sahip olduğunu söyleyerek benim bu yorumuma itiraz edebilir.

Evet, Anayasa ve yasalar itibariyle herkes eşittir ve isteyen herkes eğer şartlar uygunsa ihalelere katılıp kazanabilir ya da kaybedebilir. Ama diğer yandan kiralama gibi işlemlerin, genellikle herhangi bir ihale açılmaksızın iki taraf arasında yapılan pazarlıkla yapıldığını, belediye tarafından beğenilip seçilen taşınmazın ve sahibinin de çok kolay bir şekilde tercih konusu olabileceği, taşınmaz sahibinin demokratik bir şekilde ihaleye katılıp karşımıza çıkması gibi bir sürprizin söz konusu olmayacağını dikkate aldığımızda karşılaştığımız bu durumun daha da ilginç bir hal alacağı kesindir.

Esila Park Apartmanı
Esila Park Apartmanı

Ama AKP’nin bütün büyük ihaleleri istediği şirket ya da kişilere verdiğini; özellikle de “Beşli Çete” olarak adlandırdığımız yandaş grubun bu konuda büyük bir ayrıcalığa sahip olduğunu düşündüğümüzde, yakın zamanlarda kendi genel müdürü Cihat Akay’ı AKP İzmir il başkanı yapma becerisini göstermiş Eroğlu şirketler grubundan gelen AKP Konak Belediye Başkan Adayı Melek Eroğlu ile yakın akrabaları olan yeğen ya da kayınbiraderlere CHP’li belediyeler ve başkanları tarafından gösterilen bu tuhaf ilginin nedenini anlamakta zorluk çekiyorum. Özellikle de siyasi açıdan ve belediye hizmet binası olmaya uygun binlerce başka binanın bulunduğu Konak ilçesi itibariyle….

Bu nedenle de Konak Belediyesi’nin siyasi açıdan başka bir taşınmaz bulup orayı kiralaması o kadar mı zordu diye sormak isterim… Ardından da, hepimizin lanet okuduğu “Beşli Çete” mensupları, özellikle de Mehmet Cengiz isimli yandaş müteahhit bu ihalelere girmeye kalksa ya da kiralanacak binanın sahibi ya da ortağı olarak karşımıza çıksa, Konak Belediyesi’ndeki CHP’li belediye başkanı ile meclis üyelerinin ne yapacaklarını merak ediyorum…

Narlıdere’nin taşını toprağını betona çevirip Konak belediye başkanı olma becerisini gösteren Abdül Batur ve ekibinin, yarın öbür gün kazara İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu takdirde neler yapabileceğini, kimlerle işbirliği içinde hangi kent suçlarının altına imza atacağını düşünün bir…

Bence bu garip tesadüfü ve geleceğe dair tercihlerimizi ciddi ciddi bir kez daha düşünmemiz dileğiyle…

Çok bilinmeyenli bir denklem… (2)

Ali Rıza Avcan

7 Temmuz 2022 tarihli ve “Çok bilinmeyenli bir denklem…” başlıklı yazımda, Altay Spor ve Eğitim Vakfı tarafından görevlendirilen bir ekip marifetiyle Türkçe’ye çevrilip 2022 Nisan ayında Yakın Kitabevi tarafından yayınlanan Georges Poulimenos’a ait “Smirna Seyahat Rehberi 1922” isimli kitabın 4. sayfasındaki “Konak Belediyesi’nin katkılarıyla” ifadesine açıklık kazandırmak amacıyla, söz konusu kitabın yayına hazırlanıp bastırılması için Konak Belediyesi bütçesinden ne miktarda ödeme yapıldığını öğrenmek amacıyla Bilgi Edinme Hakkı ve mevzuatı çerçevesinde CİMER aracılığıyla sorduğum soruya Konak Belediye Başkanlığı’nın verdiği cevabı ele almış ve söz konusu cevap yeterince açık olmadığı için ikinci bir soruyla işin ayrıntısını öğrenmeye çalışacağımı belirtmiştim.

Altay Futbol Takımı

Ama isterseniz benim ilk kez ne sorduğum ve bu soruya ne cevap aldığımı hatırlatarak yola devam edelim:

14 Haziran 2022 tarihinde 2202720522 başvuru numarasıyla “Georges Poulimenos’a ait “Smirna 1922 Rehber” isimli kitabın tercümesi ve basımı için ne miktarda ödeme yapıldığı hususunu İzmir’in Konak Belediye Başkanlığı’ndan öğrenmek istiyorum.” diyerek başvurumu yaptım.

4 Temmuz 2022 tarihinde Konak Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü‘nden gelen cevap ise aynen şu şekildeydi: “14/06/2022 Tarih ve 2202720522 sayılı evrağınıza cevaben Sayın: İsmi Gizli Smirna 1922 Rehber isimli kitap Altay Spor Eğitim Vakfı  bünyesinde yer alan Altay Tarih Araştırmaları Merkez’ince tercüme ettirilip Yakın Kitabevi tarafından basılmıştır. Baskı ve Tercüme için Belediyemizce  herhangi bir ödeme yapılmamıştır. Bilginize

Altay Futbol Takımı

Bu cevap üzerine 13 Temmuz 2022 tarihinde 2203141361 kayıt nosu ile sorduğum ikinci soru ise şu şekildeydi:

Konak Belediye Başkanlığı’na,

İzmir, Konak Belediye Başkanlığı’na hitaplı 14.06.2022 tarih, 2202720522 sayılı bilgi edinme talebiyle, Georges Poulimenos’a ait “Smirna 1922 Rehber” isimli kitabın tercümesi ve basımı için ne miktarda ödeme yapıldığı hususunun bildirilmesini istemiş olup; bu soruya karşılık Konak Belediye Başkanlığı tarafından gönderilen cevapta, “Smirna 1922 Rehber” isimli kitabın Altay Spor Eğitim Vakfı bünyesinde yer alan Altay Tarih Araştırmaları Merkez’ince tercüme ettirilip Yakın Kitabevi tarafından basıldığı, baskı ve tercüme için belediyece herhangi bir ödeme yapılmadığı bildirilmiştir.

Ancak 2022 yılı Nisan ayında Yakın Kitabevi tarafından basılan “Smirna 1922 Rehber” isimli kitabın başında yer alıp sayfa numarası verilmemiş olan dördüncü sayfada Konak Belediyesi’nin ismi ve logosuna yer verilip bunun altında da “Konak Belediyesi’nin değerli katkılarıyla” ifadesi yer aldığı; ayrıca, 8 Nisan 2022 tarihinde Altay Spor Kulübü binasında yapılan kitap tanıtım toplantısında, kitabın yazarı George Poulimenos’un, kendisine verdikleri “büyük destekler” için Konak Belediye Başkanı Abdül Batur’a teşekkür ettiği belirlenmiştir.

Bu durumda,

1) Günümüz koşullarında kitapçılarda 120.-TL’sına satılmakta olan ve bu özelliği ile ticari bir meta olan söz konusu kitabın 4. sayfasında yazılı olan “değerli katkılarıyla” ifadesiyle, kitap tanıtım toplantısında yazarın dile getirdiği “…ve tabii ki Konak Belediyesi’ne ve Belediye Başkanına teşekkür etmek istiyorum, bu kitabın hazırlanması için büyük destek verdi.” (https://www.youtube.com/watch?v=dlxvsyFo3co&t=2s) ifadesinin ne anlama geldiğini, bu ifadelerle anlatılmak istenen katkı ya da desteklerle neyin ifade edilmek istendiğini,

2) Baskısı ve tercümesi için hiçbir ödeme yapılmadığı belirtilen bu ticari metanın yayınlanması için hangi amaçlarla katkı ya da destek sağlandığı,

3) Kitapçılarda 120.-TL’ya satılmakta olan “Smrina 1922 Rehber” isimli kitapta Konak Belediyesi’nin ismi ile logosunun yer alması için herhangi bir onay verilip verilmediği ve bunun doğal bir sonucu olarak, bu isim ve logonun telif hakkı için belediyeye herhangi bir ödeme yapılıp yapılmadığı,

Hususlarının Bilgi Edinme Hakkı ve mevzuatı çerçevesinde tarafıma bildirilmesini rica ederim.

Ali Rıza AVCAN
Kent Stratejileri Merkezi

29 Temmuz 2022 tarihinde; yani benim başvurumdan 16 gün sonra şahsi elektronik posta adresime gelen CİMER başlıklı resmi cevap ise şu şekildeydi:

Sayın Ali Rıza Avcan 13/07/2022 tarih ve 2203141361 sayılı yazınıza cevaben

Altay Vakfı Yönetimi Altay Tarih Araştırmaları Merkezi Yönetim Kurulu Üyeleri Konak Belediye Başkanlık Makamı ziyaretlerinde Smirna 1922 Rehber isimli kitap projelerinden bahsetmiş olup Konak Belediye Başkanımızı, yazarın da katılacağı kitap tanıtım etkinliğine davet etmişlerdir.

Kendilerine kurum olarak İzmir ile ilgili yayınlarını önemsediğimizi ve Başkanımız’ın programına uyması durumunda katılımının mümkün olabileceği iletilmiştir.

Altay heyeti de bu manevi destek ve tanıtım toplantısına katılımları için konak belediyesine ve konak belediye başkanı sayın mimar Abdül Batur’a, yayınlanacak olan kitapta teşekkür etmek istediklerini ifade etmişlerdir.

Bu teşekkür için belediyemiz tarafından herhangi bir ödeme yapılmadığı gibi belediyemize de herhangi bir ödeme yapılmamıştır. Bilginize.”

Gördüğünüz gibi Altay Spor Kulübü‘nün bir yan kuruluşu olan Altay Spor ve Eğitim Vakfı yönetim kurulu üyeleri (Başkan Cihangir Marmara, İsmail Celal Kiter, Cüneyt Oğuz, Ercüment Atik, Hasan Tahsin Karahan, Nedim Ekmekçiler, Uğur Parıldak, Levent Veral, Tanıl Adalı) söz konusu kitap yayınlanmadan önce Konak Belediye Başkanı Abdül Batur‘u ziyaret ediyorlar ve bu ziyarette yayınlayacakları kitaptan söz ederek bu kitap için verdikleri manevi destek için kitapta kendilerine teşekkür etmek istediklerini söyleyerek, belediye başkanını kitabın tanıtımı için yapacakları toplantıya davet ediyorlar. Konak Belediye Başkanı Abdül Batur da belediye olarak İzmir’le ilgili yayınları önemsediklerini belirterek programının uygun olması durumunda kitap tanıtım toplantısına katılacağını belirtiyor.

Senaryo aynen böyle… Bir spor vakfı yönetimi, bir belediye başkanını ziyaret ederek yayınlayacakları kitaptan söz ediyor ve bu kitap için verdikleri manevi destek için kitapta kendilerine teşekkür edeceklerini söyleyerek belediye başkanını kitabın tanıtım toplantısına davet ediyorlar….

Aynı vakıf yönetim kurulu üyeleri daha sonra gelip vakfın tarih birimi tarafından çıkarılan kitabın 4. sayfasına, teşekkür etmeyi unutarak o belediyenin logosunu koyarak “Konak Belediyesi’nin katkılarıyla” ifadesini yazıyorlar… Böylelikle teşekkür yerine “manevi” katkı gündeme geliyor ve okuyucu açısından kitabın Konak Belediyesi’nin katkılarıyla yayınlandığı algısı yaratılarak ticari bir mal piyasaya sürülüyor…

Şimdi CİMER kanalıyla kitaba katkıda bulunan diğer bir şirkete, İzmir Büyükşehir Belediyesi şirketi İzenerji‘ye aynı soruyu sorsak muhtemelen aynı senaryonun ürünü olan benzeri bir cevabı alırız…

Böylelikle sanki Konak Belediyesi ile İzmir Büyükşehir Belediyesi şirketi İzenerji‘nin büyük katkıları ile yayınlanmış bir kitap algısı yaratılıyor oluyor… Tabii ki kitabın kamuoyunda çok daha fazla ses çıkarması ve satması için…

Şimdi bu olay nedeniyle yıllar önce yaşadığım başka bir olay aklıma geldi…

Hatırladığım kadarıyla Ebruli Turizm‘in düzenlediği 2008 yılbaşı organizasyonu nedeniyle Balıkesir Edremit’teki Manastırhan Oteli‘nde birlikte kaldığımız sürede Konak Belediye Başkanı Muzaffer Tunçağ‘a, o tarihlerde ressam Ümran Baradan‘a ait olan Konak Varyant’taki Çocuk Müzesi‘nin önüne Konak Meydanı’ndan görülecek şekilde asılan “T.C. Konak Belediyesi Çocuk Müzesi” tabelasını gündeme getirip özel bir şahsa ait olan bu binaya asılan tabeladaki “T.C. Konak Belediyesi” ibaresi için kendilerinin izin verip vermediklerini sormuştum. Muzaffer Tunçağ ise bıkkın bir yüz ifadesiyle bu durumun farkında olduğunu ama önleyemediğini söyleyerek mevcut durumu kabullendiğini göstermişti.

Bir spor vakfı, belediyeden resmi bir şekilde onay almadan yayınladığı kitabın 4. sayfasında belediyenin isim ve logosunu kullanıyor ve verilen cevaptaki “teşekkür etmek” kelimesi yerine, “değerli katkılar“dan, kitabın yazarı da yaptığı konuşmada “büyük destekten” söz ediyor. Böylelikle bu “destek“, “teşekkür” ya da “katkı” sayesinde yayınlanan bir kitap Konak Belediyesi ile İzmir Büyükşehir Belediyesi şirketinin adı altında yayınlanıp kamuoyunda daha fazla ses getiriyor ve yazarına daha fazla para kazandırıyor.

Şimdi sorduğumuz cevap karşılığında bize anlatılan bu olayın, 2008 yılında yaşadığım “T.C. Konak Belediyesi” olayı ile büyük benzerlikler gösterdiğini düşünüyorum. O eski olayda olduğu gibi şimdi aynı belediye, telif hakkı kendisine ait resmi ve kurumsal bir değere sahip çıkmayıp, onun olur olmaz bir şekilde; daha doğrusu ticari amaçlarla kullanılmasına ilgisiz kalıyor ya da ticari amaçlarla kullanılmasını kolaylaştırıyor. Oysa Konak ilçesinde yaşayan seçmenler, seçtikleri belediye başkanı ve meclis üyelerinin yaşadıkları Konak ilçesine ve ona ait tüm değerlere sahip çıkıp korumasını ve özel amaçlar doğrultusunda kullanılmamasını beklerken, onlar belediyenin anahtarı ya da kimliği olarak nitelenebilecek ad ve logosunun bu şekilde, hiç bir kural ve yönteme bağlı kalınmaksızın gelişigüzel bir şekilde ticari amaçlarla kullanılmasına göz yumuyorlar.

Anlaşılan o ki, Konak Belediyesi cephesindeki çok bilinmeyenli denklemi çözmek, benim açık ve net bir şekilde sorduğum sorulara verilen kaçamak yanıtlarla yine mümkün olmadı…

“Mukayyet” ya da “vasi” olmak…

Ali Rıza Avcan

Daha çok eski kuşakların kullandığı “mukayyet olmak” sözcük grubu, Türkçe’de “gözetmek” ya da “korumak” anlamına gelmekte. Arapça “kayd” sözcüğünden türeyen “mukayyed” sözcüğünün anlamı ise, Ferit Develioğlu‘nun “Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat‘ında “(المقيّد) 1. kayıtlı, bağlı, bağlanmış. 2. ayağında zincir ve pranga bulunan. 3. bir işe ehemmiyet (önem) veren. 4. kaydolunmuş, deftere geçirilmiş.” şeklinde açıklanmakta.

Ben bugünkü yazımda, bu sözcüğün iki farklı anlamını bir araya getirerek, “ayağında zincir ya da pranga bulunanın gözetilip korunması” anlamında kullanıp, buna örnek olduğunu düşündüğüm yaşadığım ya da tanık olduğum dört, beş olayı sizinle paylaşmak istiyorum. Çünkü uzunca bir süredir karşıma çıkan bu sıkıntılı halin; bu yazıda ele alacağım “gözetme” ya da “koruma” sözcüklerinin bir adım ötesindeki “vesayet altına alma” ya da “vesayet altına girme” durumuna dönüşebileceğini; böylelikle, birilerinin başka birilerinin gözetim ya da koruması altında vesayet altına alınabileceğini düşünüyorum.

Bu durumla ilgili olarak karşılaştığım ilk örneğin, üniversitelerde yazılan yüksek lisans ve doktora tezlerinde danışman hoca ya da kürsü başkanlarına gösterilen “aşırı nezaket“in bir ürünü olduğunu söyleyebilirim. Tezi yazan öğrencinin, tezin başında yer alıp çoğu kez “teorik çerçeve” olarak adlandırılan ve tez konusu ile ilgili olarak daha önce kimin ne yapıp ne söylediği ile ilgili bölümde, muhakkak tez danışmanı ya da kürsü başkanından söz etmesi, onun bir kitap ya da makalesine atıf yapması zorunluluğu, bu “hoca vesayeti” çerçevesinde böyle bir şeyi yapılmadığı takdirde, tezin kabul görmeyeceği gerçeği, eğitimini bu düzeyde yapmış olanların kabullenip uyguladığı bir gerçektir.

Yani ayağında zincir ya da pranga olan tez öğrencisiyle onun yazdıklarına onay verecek olan tez hocası, danışmanı ya da kürsü başkanı arasındaki vesayet ilişkisi olayında olduğu gibi…

Bu sorunla ilgili olarak dikkatimi çeken ikinci örneğin, televizyonlardaki tartışma programları olduğunu söyleyebilirim. AKP’nin iktidara geldiği 2000’li yıllarda iktidara yakın televizyonların tartışma programlarında konuşmacıların arasına adeta bir “komiser” gibi yerleştirilenlerin muhalif konuşmacılara ayar vermeye çalıştığını, söylenecek aykırı bir sözü olanları engellemeye çalıştığını ya da CNNTürk‘teki programında Diyarbakır Barosu başkanı rahmetli Tahir Elçi‘yi sorduğu soruları cevaplamaya zorlayarak kamuoyu önünde linç etmeye kalkan program sunucusu Ahmet Hakan‘ın yaptıklarını hatırlıyorum. O yıllarda televizyon kanallarına çıkarılan muhalifleri bu şekilde susturmak ya da tehdit etmek mümkün olmakla birlikte; günümüzde buna gerek bile kalmadığı; adeta bütün konuşmacıların iktidara yakın ve iktidarı savunan kişilerden seçildiğini görüyoruz. Şimdi, artık eskiden olduğu gibi konuşmacıları izleyip gözetleyen, onları bir şekilde vesayet altına alanlara gerek kalmamış, konuşmacılar adeta sunucu ile birlikte bir koro gibi iktidarı güzellemeye başlamışlar, hatta kendi aralarındaki rekabet çerçevesinde, iktidarı en fazla güzelleyip yağlayan kim olacak yarışına girmişlerdir.

Aslında bu da bir tür, RTÜK, suç icat eden cumhuriyet savcıları, AKP’li troller ve dışarıdaki silahlı çetelerle ayağına zincir ya da pranga vurulmak istenen dürüst konuşmacı ile onu övecek ya da linç ederek yok edecek sunucu ve diğer konuşmacıların yer aldığı kötü bir filmin senaryosudur…

Daha sonrasında da üçüncü bir örneğe, İzmir Akdeniz Akademisi‘nin geçmiş yıllardaki sempozyumlarında, Akademi‘nin onursal başkanlığını yapan Prof. Dr. İlhan Tekeli’nin sempozyum öncesi ve sırasındaki tutum ve davranışlarıyla tanık oldum.

2009 yılında İzmir Büyükşehir Belediyesi eski başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun danışmanı Prof. Dr. İlhan Tekeli tarafından kurulan İzmir Akdeniz Akademisi‘nin düzenlediği sempozyumlarda, sayın Tekeli‘nin sempozyum konusu ve konuşmacıları belirleme yetkisi dışında adeta konuşmacıların anlattıkları şeyleri belirleyen akademik vesayetine tanık olup; aksini yapanların ya da o “Tekeli cemaati“ne kabul edilmeyenlerin şikâyet ve sızlanmalarını sık sık dinledim. Sempozyumun bir gün öncesinden sayın Tekeli‘ye ait academia.edu sayfasında yayınlanan açılış konuşması metni ile belirlenen teorik çerçevenin sempozyum süresince yapılan konuşmalara şekil ya da ilham verdiğine sık sık tanık oldum. Tabii ki, bu sempozyumlarda, Prof. Dr. Şengül Hablemitoğlu gibi bu çerçeveyi dikkate almayan; hatta ele alınan konunun ya da yöntemin yetersizliğini net bir şekilde ortaya koyan konuşmalar da yapıldı; ama o cesur konuşmacıları, izleyen diğer sempozyum ve etkinliklerde bir daha göremez olduk. Üstüne üstlük her sempozyumda sayın Tekeli‘nin bütün konuşmacıları notlar alarak titizlikle izlediğini ve sempozyumun sonunda yaptığı kapanış konuşmasında, şayet o oturumda aykırı muhalif sesler çıkmışsa onları da kendi tezini doğrulayacak şekilde kullandığına tanık olduk. Böylelikle akademik vesayetin, tez yazma aşaması dışındaki cemaatleşmiş başka bir türünü de sayın Tekeli sayesinde görüp öğrenmiş olduk.

Yani ayağında zincir ya da pranga olan konuşmacıyla onun söylediklerine onay verecek olan Akademi başkanı arasındaki vesayet ilişkisinde olduğu gibi…

Ardından, tam da Georges Poulimenos isimli Yunan yazarın “Smirna Seyahat Rehberi 1922” isimli kitabını okuyup analiz ettiğim dönemde, İstanbullu Rum yazar Yorgos Theotokas‘ın İstos Yayınları‘ndan çıkan, Aralık 2021 baskısı “Leonis, Bir Dünyanın Merkezindeki Şehir İstanbul 1914-1922” isimli romanını okumaya başladım. Ancak 320 sayfalık bu romanın başında, çevirmenin 15 sayfalık açıklaması dışında, hiç de alışık olmadığımız bir şekilde İstanbul’daki Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü (IFEA) ile Türk, Osmanlı, Balkan ve Merkezi Asya Araştırmaları Merkezi‘ne (CETOBaC) bağlı olarak çalışan tarihçi Nikos Sigalas‘a ait 37 sayfalık “Gerçeklik Potansiyeli Taşıyan Bir Ütopya Leonis ya da Genç Yorgos Theotokas’ın İstanbulu” başlıklı koskocaman bilimsel bir makaleyi okumak zorunda kaldım. Romanı yayına hazırlayan Anna Maria Aslanoğlu ve Seçkin Erdi adeta romanı okumadan önce bu makaleyi okumamız konusunda bizi zorluyor, romanı bu makaleyi okuduğumuz takdirde daya iyi anlayıp yorumlayabileceğimizi bizim adımıza düşünüyordu. Bu ise hem yazar hem de okuyucu adına büyük bir haksızlıktı. Tabii ki okuyuculardan bir kısmı romanı okumadan önce ya da okuduktan sonra yazar ve dönemi hakkında tercih ettikleri başka kaynaklara başvurup ek bilgiler edinebilirlerdi; ama, yayına hazırlayanların uygun görüp önümüze koydukları bir makaleyi, kitap bedeline dahi edilen sayfaların maliyetini de dikkate alarak -belki de- hiç tercih etmeyebilir, böylelikle de bu makalenin sahibine yeni okuyucular olarak dahil edilmezdik.

Yani ayağında zincir ya da pranga olan yazar ya da okuyucuyla onun yazdıklarına onay verip kitabı basacak olan yayıncı arasındaki vesayet ilişkisinde olduğu gibi…

Son olarak da, sosyolog İrfan Özet‘in 2022 yılında yayınlanan “İzmir Duvarı, Laik Mahallede İktidar ve Kültür Savaşı” isimli kitabında rastladım aynı duruma. Kitabın ön yüzünde kitabın ve yazarın ismi ile kitabı yayınlayan İletişim Yayınları‘nın logosu basılı olmakla birlikte; toplam 309 sayfa olan kitabın başında Reyhan Ünal Çınar ile Tanıl Bora‘nın 25 sayfalık “Kulturkampf/Kültür Savaşı ve AKP İktidarı” başlıklı korsan makalesini okumak zorunda kaldım. İzmir’le ilgili böylesi yeni ve bence önemli bir araştırma kitabının başına niye kitabın yazarı dışındaki iki ayrı kişinin birlikte yazdığı bir makale eklenir, açıkçası anlamış değilim… Yoksa kitabın yazarı, aynı kitabın editörü tarafından bu makalede yer alan konuları, kitabın içinde ele alıp irdeleyecek kadar bilgili, deneyimli ve tecrübeli mi bulunmamıştı ya da makalede yazılı olan yorum ve değerlendirmeleri araştırma metninde kullanmak mı istememişti? Tanıl Bora ve arkadaşı bu makaleyi kendisine ait olmayan bu kitapta değil de, herhangi bir dergide, örneğin her zaman yazdığı Birikim‘de ya da kendi kitaplarında yayınlayamazlar mıydı?

Açıkçası bu olayda da yazara ve okura büyük bir haksızlık yapıldığını düşünüyorum. Evet, kitabın başında yazarın güvendiği, saygı duyduğu, ele aldığı konuların uzmanı olan birinin bir giriş yazısı yazması bilinen ve beklenen bir davranıştır. Ama bu yazının, başka bir yazarla birlikte yazılan 25 sayfalık bir makaleye dönüşmesi de garip, beklenmeyen bir durumdur. Şayet benim gibi Tanıl Bora yazılarını okumak istemeyen biri, belki bu makalede kitabın konusu ile ilgili bir şey vardır düşüncesiyle makaleyi okumak zorunda kalıyorsa; ortada para verip kitabı satın alan okurun kandırılması, en azından istismar edilmesinden rahatlıkla söz edilebilir. Hele ki, Tanıl Bora gibi, söz konusu makalede AKP dönemini analiz ederken kendisinin ve Birikim Dergisi/İletişim Yayınları grubunun yaptıklarından; özellikle de Ergenekon davaları, 2010 Anayasa Referandumu sırasında ortaya koydukları, “yetmez ama evet” tavrı konusunda tek bir sözcük bile etmeyen biri yıllar önce söyleyip haklı çıkmadığı birçok konuda, bu yazarın kitabının başına koyduğu makale ile kendini aklayıp haklı çıkarmaya çalışıyorsa…

Burada yazara da bir çift sözüm olacak…. Kapağında sadece kendi isminin yer aldığı, kendisine ait bir kitapta editör de olsa başka bir yazara ait uzun bir makalenin eklemesine izin vermiş olması, aslında İzmir ölçeğinde ele alıp araştırdığı önemli bir konuda sanki başka birinin yorum ya da desteğine ihtiyacı varmış gibi bir durumun ortaya çıkmasına neden olmaktadır.

Yani ayağında zincir ya da pranga olan yazar ya da okuyucuyla onun yazdıklarına onay verip kitabı basacak olan yayıncı arasındaki vesayet ilişkisinde olduğu gibi…

Bu arada söylemeden geçmeyeyim; söz konusu kitabın İrfan Özet‘e ait 269 sayfalık bölümünü halen okuyorum ve okumam bittiği zaman kendimce bir değerlendirmesini yapıp sizlerle paylaşacağım…

Tasarım, restorasyon ve işletme: kim tarafından ve nasıl?

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz günlerde basına ve sosyal medyaya düşen haberlerden, Basmane, Pazaryeri Mahallesi’nin önemli kültürel değerlerinden biri olan ve 2017 yılında TARKEM tarafından satın alınıp İzmir Büyükşehir Belediyesi ile işbirliği çerçevesinde restore edilecek olan tarihi Tevfik Paşa Konağı’nın, aradan geçen beş yılın sonunda Yaşar Üniversitesi İç Mimarlık ve Çevre Tasarımı Bölümü öğrencileri tarafından yeniden tasarlandığını öğrendik.

Tevfik Paşa Konağı
Tevfik Paşa Konağı

Anafartalar Caddesi ile 945. Sokağın kesiştiği noktada ve Hatuniye Meydanı’na egemen bir konumda olan konak, yaklaşık 100 yıl önce Tevfik Paşa ailesine aitti. Yapının daha sonra Tevfik Paşa Oteli, Akseki Oteli olarak hizmet verdiğini ve son olarak da Paşa Oteli ismini aldığını, bugün yapının altında faaliyet gösteren kasapların kiralarını TARKEM’e ödediğini biliyoruz.

Yapının hangi tarihlerde kim tarafından yapıldığı kesin olarak bilinmemekle birlikte; bu boyuttaki bir yapının inşa edildiği tarihlerde yoldan geçen herhangi bir yapı kalfası ya da çırağına teslim edilmeyeceği de ayrı bir gerçek. Ancak binanın yeni sahibi olan TARKEM, bu bina için değişik tarihlerde bu bina ile projeler hazırlayarak bunları haber metni, 2 ya da 3 boyutlu mimari çizimler ve videolar şeklinde kamuoyuna duyurmuş olmakla birlikte; bu kez de binanın iç tasarımını Yaşar Üniversitesi’nin öğrencilerine teslim etmiş gözüküyor.

Paşa Oteli’nden manzaralar
Paşa Oteli’nden manzaralar

Hem de ticarethane özelliği öne çıkan bir vakıf üniversitesinin “öğrenci” olarak değil de, “müşteri” olarak gördüğü öğrencileri tarafından… Başka bir anlatımla, eski mimarlar loncası ustalarının henüz icazet verip kuşak sarmadığı çıraklar tarafından…

Evet, bizim öğrenciliğimizde de hocalarımız bizim ayaklarımızın üstünde durup güven duygumuzun gelişmesi için değişik konularda görev, yetki ve sorumluluk veriyorlardı; ama, toplumun önüne çıkacak, kamuya ait önemli işlerde bizleri yalnız bırakmayarak kendi adlarıyla bilgi, birikim ve deneyimlerini de ortaya koyarak, o işi birlikte yaptığımızı vurgulayarak bizleri cesaretlendiriyorlardı….

Evet, öğrencilerin coşkusu, dinamizmi, genç ve yaratıcı fikirleri her zaman için önemlidir ve bundan azami ölçüde yararlanmak doğru ve yerindedir… Ama bu güzel meziyetler tecrübe dediğimiz deneyim ve birikimle birleşmediği takdirde bir mimarın ya da inşaat ustasının yaptığı önemli bir sivil yapıyla ilgili tasarım ve iç mimarlık düzenlemelerinin o deneyim ve birikimden yoksun insanlara verilmesi doğru ve yerinde değil; hatta bir özel üniversite öğrencisine/müşterisine yapılacak büyük bir kötülüktür, yanlış bir eğitim anlayışıdır… İşte o nedenle, bu anlayış ve uygulamalar sayesinde bir süre sonra özgüven patlaması yaşayan kötü mimar ve yapılarla karşı karşıya kalmamız da mümkündür…

Bu konuda bilgi, birikim ve deneyim sahibi olduğunu bildiğimiz Prof. Dr. Emel Kayın da Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale gibi tarihi alanlarda yapılacak tarihi otel restorasyonlarında bütünlüklü bir bakış açısının benimsenmesi gerektiğini söyleyip, tek tek yapı başına çözüm önerenleri uyarmaktadır:

Ortak bir hikâyesi bulunan tarihi otellerin ayrı projeler dâhilinde ele alınmak yerine her hikâyenin ötekine eklemlendiği bütünlüklü bir kurguyla ele alınmalarının daha doğru olduğunu düşünüyorum. Basmane Meydanı ve Konak Meydanı yönündeki tarihi otellerin sağlıklaştırma ya da dönüşüm  kararlarının ‘bütünlüklü’ ve ‘herkes için adil’ bir  yaklaşımla ele alınması gerektiğine inanıyorum. Meydanlar ya da sokaklar ölçeğinde yürütülen koruma çalışmalarının da elbette çevreleri açısından  yararları var; nasıl yapıldığına bağlı; iyi kurgulanırsa çevrede yarattığı değişim diğer alanlara sıçrayabilir; aksi takdirde ise bir yarılma yaratır. Bölgeyi ansızın ortaya çıkan fikir ya da talep yağmurlarından korumak, sahne ışıklarının bu alana yönlenmesine  bağlı biçimde varlık bulan parlak beyanlara itidalli bir biçimde yaklaşmak, bölgede  yaşayanlarla  birlikte sağlıklı bir gelişim sürecini başlatmaya cesaret etmek gerekiyor.” (*)

Ayrıca günümüzde bu otelde çoğunluğunu Afrikalı göçmen, mülteci ve sığınmacıların yaşadığını bildiğimiz için, bu yapı restore edilip başka amaçlarla kullanıldığı takdirde kentsel adalet ve eşitlik adına hem bu yapıda hem de çevredeki yapılarda yaşayan yoksul, dar gelirli insanların nereye gidip nasıl yaşayacağı da planlanmalı, İzmir Büyükşehir Belediyesi 2020-2024 Dönemi Stratejik Planı hükümleri çerçevesinde fırsat verilmeyecek olan bu tür “soylulaştırma” girişimlerine fırsat verilmemelidir.

(*) Paşa Konağı Oteli, Seyyahname, http://www.postseyyah.com/pasa-konagi-oteli-2/

Eşitsizliğin ve adaletsizliğin asıl kaynağı…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz aylarda; daha doğrusu 11-12 Mayıs 2022 tarihlerinde İzmir Büyükşehir Belediyesi Kent Tarihi ve Tanıtımı Dairesi Başkanlığı tarafından, Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi’nde düzenlenen “Kent, Mekân ve Toplumsal Eşitsizlikler Sempozyumu“na katılmış, bu çerçevede hem İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin şirketi Grand Plaza A.Ş.‘de yönetim kurulu üyesi, hem de Fransa’daki Paris 8 Üniversitesi‘nde akademisyen olarak çalışan Prof. Dr. Ayşen Uysal‘ın beraberinde getirdiği 5 Fransız akademisyeni, hem de İzmir ve Ankara’daki üniversitelerde çalışan ya da KHK ile ihraç edilen akademisyenleri dinleme fırsatını yakalamıştım.

Söz konusu sempozyumun ikinci günündeki ilginç bir oturum da İzmir Büyükşehir Belediyesi Kentsel Adalet ve Eşitlik Şube Müdürü Yelda Şimşir, Sosyal Yardımlar Şube Müdürü Bekir Ünal, Toplum Sağlığı ve Eğitim Şube Müdürlüğü görevlileri Tülin Ünal ve Eren Korkmaz‘ın şube müdürlüğü olarak bugüne kadar yaptıkları hizmetlerle ilgili bilgiler i dinlediğimiz bölümdü. Bu bölümde ayrıca kendisini İzmir’deki mülteci, göçmen ve sığınmacılarla ilgili çalışmaları nedeniyle tanıdığımız sevgili dostum Mete Hüsünbeyi de konuşup hem mülteci, göçmen ve sığınmacılarla ilgili hukuki bilgiler vermiş hem de yaptığı çalışmalar sırasında tanık olduğu sorunları bizlerle paylaşmıştı.

Açık söylemek gerekirse bu bölümdeki konuşmalarda yaptıkları hizmetlerin tanıtımını; hatta reklamını yapan şube müdürleri ve görevliler karşısında kendimi belediyelerin faaliyet raporlarını okuyor gibi hissetmiştim. Aslında konuşmacıların, böylesi bir sempozyuma katılanların bu konularda ön bilgileri olduğunu düşünerek en azından sözlü olarak aktardıkları bu bilgileri yazılı bir metin ya da broşür şeklinde dağıtarak yönelteceğimiz sorularla yapacağımız tartışmaların düzey ya da kalitesine katkıda bulunmalarını beklerdim.

Bu bölümün sonunda bizlere; yani dinleyicilere verilen soru sorma fırsatı sayesinde, konuşmasında daha çok mülteciler, kadınlar, engelliler ve diğer etnik, cinsel, dini kimlik gruplarıyla ilgili hizmetlerini anlatan Kentsel Adalet ve Eşitlik Şube Müdürü Yelda Şimşir‘e, bir belediyenin her şeyden önce kendi ürettiği bütçeler ve hizmetler ölçeğinde adil olup hemşehrilerine eşit davranması gerektiği düşüncesiyle, ‘katılımcı bütçe‘ kavramı çerçevesinde yapılan kamu yatırımlarıyla gerçekleştirilen hizmetlerin kentin değişik ilçe, bölge, semt, mahalle ve hatta sokakları ölçeğinde izlenip izlenmediğini, bunun için ayrı bir politika, plan ve strateji olup olmadığını sormuştum.

Aldığım cevap ise, böylesi önemli bir görevi sürdüren belediye yöneticisi açısından oldukça şaşırtıcıydı: “Bu konu belediyenin bütçe şubesi ile ilgili olduğu için, bu soruyu onlara sorup onlarla konuşmak gerekir

Bu sempozyumla ilgili videolar aradan iki ay geçmiş olmasına karşın henüz İzmir Akdeniz Akademisi ile ilgili Youtube hesabında yayınlanmadığı için bu bölümle ilgili görüntüleri sizlerle paylaşamıyorum; ama en azından sempozyumu benimle birlikte izleyen diğer katılımcıların tanık olduğu bu cevap, soruyu cevaplayan şube müdürü açısından, İzmir Büyükşehir Belediyesi gibi birçok belediyede karşımıza sıklıkla çıkan bir savunma refleksiyle ya da “eldeki topu hemen başka bir birine atmak” suretiyle; hem bu konu hakkında yeterince bilgi sahibi olunmadığını, hem de ‘katılımcı bütçe‘ ya da adil, eşit bir hizmet siyaseti konusunda gerçekte hiçbir şeyin yapılmadığını ortaya konuyor, kentsel adalet ve eşitlik denilince soruna sadece insan hakları ve kimlik politikaları açısından bakıldığını ortaya koyuyordu. Örneğin ilgili şube müdürlüğünün kurulduğu 2020 yılı Ağustos ayından bu yana geçen 2 yıl içinde, bir takım toplantılar, etkinlikler ve suya yazılan projeler yapılacağına İzmir’e özgü bir katılımcı bütçe çalışmasının ön çalışmaları çerçevesinde belediye hizmet ve yatırımlarının kent bütünündeki ilçe, bölge, semt, mahalle, cadde ve sokaklar düzlemindeki dağılım ve yoğunluğunu gösteren araştırmalar yapılarak bir harita hazırlanır, bu haritada en fazla adaletsizliğe ve eşitsizliğe uğrayan ilçe, bölge, mahalle ve sokaklar üzerinden bir önceliklendirme yapılarak bu alanlarda öncelikle mahalle örgütlenmesinin adımları atılır ve halkın, belediye teknokratlarının ve meclis üyelerinin aktif ve gerçek katılımıyla ilk ‘katılımcı bütçe‘ denemeleri yapılabilirdi. Böylelikle de kentsel eşitsizliğe ve adaletsizliğin kaynaklarından biri olan İzmir Büyükşehir Belediyesi, başka kurum ve kuruluşlardan kaynaklanan adaletsizlik ve eşitsizlikler yerine öncelikle kendi eksiklik ve yanlışlıklarını ele alarak sorunun kendisi ile ilgili bölümü konusunda çözüm odaklı girişimlerde bulunabilirdi.

Bunun üzerine Kentsel Adalet ve Eşitlik Şube Müdürü Yelda Şimşir hakkında daha fazla bilgi edinmek, kişisel olarak hangi özelliklere sahip olduğunu anlamak için Linkedin isimli web portalinde kendisi tarafından düzenlenen; yani Kişisel Verilerin Korunması Kanuna’na göre paylaşabilir bilgilerle dolu sayfasına baktım. Oradan gördüğüm kadarıyla Yelda Şimşir, 2006 Haziran-Ağustos arasındaki 3 aylık sürede Greenpeace isimli uluslararası çevre örgütünün, daha çok Kıbrıs Şehitleri Caddesi‘nde ya da Karşıyaka İskele Önü‘nde gördüğümüz yüz yüze bağış toplayan gönüllüsü olarak çalışmış, Ağustos 2006-Haziran 2008 döneminde iki ayrı reklam ajansında metin yazarı, 2008 Ekim-Mayıs 2016 döneminde İzmir Büyükşehir Belediyesi Kadın Danışma Merkezi ve Kadın Sığınma Evi‘nde sosyolog, Mayıs 2016-Ağustos 2020 döneminde Agora Birlikte Yaşama Merkezi‘nde sosyolog ve proje sorumlusu, 2020 Ağustos tarihinden bu yana da İzmir Büyükşehir Belediyesi Kentsel Adalet ve Eşitlik Şube Müdürü olarak çalışmış, İzmir Anadolu Lisesi (2002), Hacettepe Üniversitesi Sosyoloji Bölümü (2006) mezunu, yüksek lisansını 2015 yılında “İnsan İlişkileri” konusunda yapmış genç bir belediye çalışanıydı. Hazırladığı yüksek lisans tezini incelemek amacıyla Yükseköğretim Kurulu‘nun (YÖK) ülkemizde yapılmış tüm yüksek lisans, doktora, tıpta uzmanlık, sanatta yeterlik, diş hekimliği uzmanlık, tıpta yan dal uzmanlık ve eczacılıkta uzmanlık tezlerini gösteren Tez Merkezi’nde aramakla birlikte bulamadık.

Lisans ve yüksek lisans düzeyinde sosyoloji ve halkla ilişkiler konusunda eğitim almış genç bir şube müdürünün yönettiği Kentsel Adalet ve Eşitlik Şube Müdürlüğü ile ilgili yönetmelik ya da yönergeleri araştırdığımda ise Sosyal Projeler Dairesi Başkanlığı Çalışma Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik hükümleri dikkate alınarak hazırlanmış olan “Sosyal Projeler Dairesi Başkanlığı Kentsel Adalet ve Eşitlik Şube Müdürlüğü Çalışma Usul ve Esasları Hakkında Yönerge“ye rastladım. Dört bölüm ve toplam 14 maddeden oluşan söz konusu yönergenin 5. maddesine göre, Kentsel Adalet ve Eşitlik Şube Müdürlüğü‘nün görev, yetki ve sorumlulukları şu şekilde belirlenmiş:

a) Müdürlük faaliyetlerini, Belediye Başkanının gözetimi ve denetimi altında, kanun, tüzük,
yönetmelik, yönerge, genelge, emir, çalışma plan ve programlarına uygun olarak yürütmek,

b) İzmir şehrinde yaşayan tüm insanlar için temel insan hakları ve sosyal adalet değerleri olarak; özgürlük, birbirine saygı, eşitlik ile kentlilerin bireysel ve topluluklar olarak haysiyetlerini sağlamaya ve korumaya yönelik faaliyetler yürütmek,

c) Kentin bütününde toplumsal barışın tesisi için insan hakları, sosyal adalet ve bir arada yaşam kültürünün oluşmasını teşvik ederek, insan haklarına etkili ve eşit erişimin mümkün olduğu, kültürler arası etkileşimin olumlu ve hızlandırıcı etkilerini öne çıkartan çok yönlü bir şehir modeli için çalışma yürütmek,

ç) Çeşitliliğe, çoğulculuğa ve katılıma değer veren bir anlayışla insanların her türlü farklı özellikleri bakımından, bireyler ve kentsel topluluklar olarak veya sosyo-ekonomik durumlarından bağımsız olarak ayrımcılığa uğramamasını sağlamaya yönelik çalışmalar yapmak,

d) Güçlü bir kent kimliği ve kent aidiyeti teşvik etmek amacıyla, hak temelli savunuculuk ile ayrımcılık ve nefret söylemi karşıtı, diyaloga dayalı bilinç geliştirme çalışmaları yürütmek, e) İzmir şehrinde yaşayan tüm insanların ve bilhassa farklı kırılganlıklara sahip grupların kamusal hizmete eşit erişimini ve fırsat eşitliğini artıran çalışmalar yürütmek,

f) Müdürlük çalışma alanı kapsamında, ihtiyaç analizleri, politika geliştirme, eğitim, kitle iletişim araçları ile kampanya oluşturma faaliyetleri, kapasite güçlendirme çalışmaları ve sosyo-kültürel aktiviteler düzenlemek, bu alana ilişkin projeler hazırlamak ve uygulamak, g) Kapsayıcı kent politikalarını desteklemek amacıyla üniversiteler, meslek odaları, sivil toplum kuruluşları, kamu kurum ve kuruluşları ile iş birliği halinde ortak çalışmalar yürütmek,

ğ) İnsan hakları ve ayrımcılıkla mücadele alanındaki uluslararası ağlara katılıma yönelik çalışmalar yürütmek,

h) İnsan hakları ve ayrımcılıkla mücadele konularında farkındalığa yönelik her türlü çalışmalarda belediye içi koordinasyonu sağlamak.”

Bu görev, yetki ve sorumluluk listesinden de anlaşılacağı üzere, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin kentsel eşitlik ve adaletten anladığı şey, “temel insan hakları, sosyal adalet ve bir arada yaşam gibi değerler çerçevesinde özgürlük, birbirine saygı, eşitlik ile kentlilerin bireysel ve topluluklar olarak hassasiyetlerini sağlamak ve korumak“tan ibarettir. Bu iki kavramdan anladıkları ya da anlatmak istedikleri tek şey, hak, insan hakları, hak temelli savunuculuk, sosyal adalet, bir arada yaşam gibi neoliberal kapitalist anlayışın; daha doğrusu jargonun bataklık kurutan değil, bataklığın sürdürülebilirliğini sağlayan, başka bir anlatımla sosyal demokrasinin çaresizlik değirmenine su taşıyan kavram ve hedeflerdir. Çünkü kentsel adaletin ve eşitliğin kaynağındaki kapitalizmle ya da kapitalist sistemle bir dertleri, bir sorunları yoktur. Sadece onun sonucu olarak ortaya çıkan yoksulluk, eşitsizlik, adaletsizlik gibi toplumsal sorunlarla “mış gibi yapıp” oyalanmak derdindedirler. Örneğin belediye meclisinin verimli bir karar makinesi gibi ürettiği sayısı binleri aşan parsel bazlı imar kararlarıyla yarattığı rant odaklı adaletsizlik ya da eşitsizlikler, Kapitalist Kent’in yarattığı olumsuzluklar onların umurunda değildir. Yine belediye yönetiminin aldığı kararlarla kentin mutena semti Mavişehir‘e ve benzerlerine milyonlarca liralık belediye yatırımı yapılırken diğer semt ve mahallelerin bu yatırımlardan yararlanmaması onlar için dert bile değildir. Aynı şekilde son günlerde İzmir‘de artan kiralarla yaratılan eşitsizliği ve adaletsizliği işin odağına alıp bunu önlemek ya da yok etmek onların gündeminde bulunmamaktadır. Onlar toplumsal sorunları vahşi kapitalist sisteme, sınıf mücadelesine, üretimdeki artı-değere, arsa ve arazi üzerinden yaratılan kentsel ranta ve mülkiyet ilişkilerine, soylulaştırmaya dayandırmayıp; daha doğrusu, sorunun etrafından dolanıp geçmek isteyen ve sermayenin bağışladığı fon ve projelerle “sahibinin/sermayenin sesi” rolünü oynayan sol neoliberallerin hak ve kimlik politikalarıyla işi idare edip öncelikle kendilerinden para aldıkları sermayeyi, feministleri, etnik milliyetçileri, tekke, zaviye ve cemaatleri sivil toplum kuruluşu olarak niteleyenleri memnun etmek derdindedirler. Çünkü asıl sorunu çözmeye; yani, bataklığı kurutmaya niyetleri yoktur.

Bu bağlamda 13 yıldır belediyede çalışıp sosyolog unvanına sahip olan bir şube müdürünün, “şehir/kent hakkı” ve ‘katılımcı bütçe‘ kavramlarından, ‘katılımcı bütçe‘ uygulamasını ilk kez ortaya koyan Porto Alegre kentinden, David Harvey‘in 1988 yılında yazdığı Sosyal Adalet ve Şehir (Social Justice and the City) adındaki eserinden ya da İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘nin uygulamaya başladığı katılımcı bütçe anlayışından “o konu, bütçe şube müdürlüğünü ilgilendiriyor” diyecek kadar haberinin olmadığı söylenemez; hele hele ki, aslen kendi görevi olup bütçe birimleri ile birlikte çalışarak ortaya koyması gereken öncelikli ve önemli bir yöntemi başkasının görevi olarak düşünmesi hiç mi hiç kabul edilemez.

O nedenle, belediyeler ve özellikle de İzmir Büyükşehir Belediyesi şayet kentsel adalet ve eşitlik uğruna gerçekten bir şeyler yapma niyetindeyse; öncelikle kentsel adalet ve eşitliğe aykırı rant odaklı imar uygulamalarından, seri şekilde kent suçu işlemekten, neoliberal hak ve kimlik politikalarından vazgeçerek yoksulluğun, eşitsizliğin ve adaletsizliğin kaynağı olan emek-sermaye çelişkisiyle mülkiyet ilişkilerine odaklanması, öncelikle kendisinin yarattığı eşitsiz ve adaletsiz uygulamalardan vazgeçmesi, kentin değişik ilçe, bölge, semt, mahalle ve sokakları düzleminde halka karar verme ve uygulamaya müdahale etme hakkı veren katılımcı bütçe uygulamalarını başlatması, tüm yönetici ve çalışanlarını, yaraya merhem olmayan gerçeklikten uzak bu yanlış neoliberal politika, uygulama ve söylemden vazgeçirerek eğitilip bilinçlendirmesi gerekmektedir.

Ama bütün bu yazıp çizip yaptığımız hatırlatmalardan sonra belediyelerde sık sık karşımıza çıkarılan başka bir mazereti duyar gibiyim: “Ama bize bu görevleri verdiler, biz de o görevleri layıkıyla yapmak zorundayız

………………………………………………………………………………………………………………………………………………..

Katılımcı bütçe‘ konusunda daha fazla bilgilenmek isteyenler için:

1) Tarso Geneo, Ubiratan de Souza, “Porto Alegre: Özgün Bir Belediyecilik Deneyimi“, WALD Dünya Yerel Yönetim ve Demokrasi Akademisi Vakfı Yayını, 1994, İstanbul.

2) Ahmet Arslan, “Yerel Yönetimlerde İyi Yönetişim Aracı Olarak Katılımcı Bütçeleme, Belediyeler İçin Bir Model Önerisi“, Nobel Yayınları, Ekim 2019, İstanbul.

3) Dr. Mehmet Koçdemir, “Katılımcı Bütçeleme, Yerel Yönetimlerin Yasal Düzenlemeleri Çerçevesinde Dünya Örneklerinin Analizi“, Gazi Kitabevi, 2022.

4) Katılımcı Bütçe İle Başka Bir Şehir Mümkün, Bir Meta Olarak Şehrin Alternatifleri, Katılımcı Bütçe, Şişli Belediyesi Yayını, 2021, İstanbul.

5) https://kentstratejileri.com/2017/01/28/katilimci-demokrasi-anlayisinda-butceleme-katilimci-butceleme/

6) https://kentstratejileri.com/2017/01/29/katilimci-demokrasi-anlayisinda-butceleme-katilimci-butceleme-2/

7) https://kentstratejileri.com/2017/07/08/kentlerde-de-adalet/

8) https://butcesenin.istanbul/katilimci-butce-nedir

Ruhu kaçmış yollar…

Ali Rıza Avcan

Demiryolcu kültürü” ile yetişmiş bir “demiryolcu çocuğu“yum. O nedenle, 18 yaşını bitirene kadar şehirlerarası otobüslere hiç binmedim. Bir demiryolcu işçisinin çocuğu olarak, bana verilen permi ile demiryolunun gittiği her yere ücret ödemeksizin gidip gelebiliyor, sadece önceden yer numarası almak zorunda kalıyordum.

Yaptığım demiryolu yolculukları ile ilgili çocukluk ve gençlik anılarımda bir kompartımana yerleşmiş dört kişilik aile olarak, Doğu’dan gelip tarihi Ankara Garı‘ndan kalkan Bağdat Ekspresi ya da Tatvan Ekspresi ile yapılan Ankara-İstanbul yolculuklarında, Eskişehir‘e her yaklaşmamızda pencerelerden sarkıp Eskişehir simidi, bozası ya da salebi alma telaşının bizi sardığını, kışsa kapalı, yazsa açık vagon penceresinden geçtiğimiz yerlerdeki yerleşimleri, dağları, tepeleri, akarsuları, köprüleri titizlikle izleyip coğrafya kitapları ve atlaslarla öğrendiklerimizle doğrulama hevesimizi, tünellere; özellikle de Ankara-Adana arasındaki, Bağdat Demiryolu Hattı’nı yapan Alman mühendislerle binlerce demiryolu işçisi tarafından 20 yılda açılan toplam 37 adet Toros Tüneli‘nin uzunluğunu sayı sayarak hesapladığımızı, buharlı lokomotiflerin olduğu dönemlerde pencereden sarkarak dışarıya baktığımızda kömür tozu ile kararan ellerimizle yüzümüzün annemin yanına aldığı sabunlu bezlerle sildiğimizi, bulunduğumuz trenle geçtiğimiz yerler arasında kurduğumuz bağlantılar nedeniyle adeta göçmen kuşların hafızasına benzer bir yol belleği oluşturduğumuzu ve aynı yollardan bir kez daha geçtiğimizde belleğimizdeki o bilgilerin teker teker sökülüp döküldüğünü hatırlıyorum.

18 yaşımı doldurup permi hakkımı kaybetmemle birlikte ben de şehirlerarası yolculuklarımı otobüslerle yapar hale gelmiştim. Bindiğim ilk yolculuk ise Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi‘ne ön kaydımı yaptırmak amacıyla Ankara‘dan İzmir‘e yaptığım otobüs yolculuğu idi. Kesin kaydımı daha sonra Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi‘ne yaptırmakla birlikte, ön kaydın yapılması sırasında bana verilen Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi rozetini hala saklarım. Ankara Otobüs Terminali‘nden, İstanbul Haydarpaşa ya da Topkapı Otobüs Terminali‘nden binip Ankara, İstanbul ya da İzmir‘e yaptığım yolculukları; böylelikle bu kez de otobüs yolları güzergahındaki yerleşimleri ve doğayı öğrenmemi ve her bir ayrıntının hafızama kazınmasını sağlamıştı.

1978-1991 döneminde bir denetim elemanı olarak tüm ülkedeki belediyeleri denetlediğim süreçte ise neredeyse tüm ülkedeki yolları ve envai çeşit otobüs firmasını ve kıyıda köşede kalmış yolları tanıma fırsatına sahip oldum. İçinde her türlü müziğin bas bas çalınıp sigaraların fosur fosur içildiği, namaz vakitleriyle iftar ya da sahurda mola verip bizleri yoldan alıkoyan, mazot sıkıntısı nedeniyle zabıta ya da jandarma zoruyla binmek zorunda kaldığım, ayakkabısını çıkaran yolcuları kötü kokuyu takip edip ihbar ettiğimiz, birbirine galiz küfürlerle sataşıp hakaret etmekle birlikte bunu hiçbir şekilde kavgaya dönüştürmeyen Lüleburgazlı, Çorlulu “uygar Romanları daha yakından tanıdığım, yol kenarlarında saatlerce beklediğimiz otobüslerle geçtiğimiz her yolu, o yol üzerindeki her şeyi görme, öğrenme ve hafızama kaydetme şansım oldu. Böylelikle, “memleketimden insan manzaraları” düzeyinde tüm bir Anadolu’yu ve oralarda yaşayan ya da çalışan Anadolu, Ege ve özellikle de Trakya insanını daha iyi tanıyıp öğrenme fırsatına sahip oldum.

Böylelikle yol boyunca gördüklerimi hafızamdaki bilgilerle birlikte değerlendirerek “Malatya’ya yaklaşıyoruz“, “şimdi birazdan Tuz Gölü yakınından geçeceğiz“, “Karacabey’e yaklaşıyoruz, birazdan atları ve haraları görürüz” ya da “önümüzde Susurluk var, oradaki molada ayran içeriz” deme şansım oldu.

Bu çerçevede yaptığım tüm yolculuklarda oturduğum otobüs, araba ya da tren koltuğu ile gözümün önünden geçip giden mekânlar arasında ilişki kurup, o gelip geçici olma hali içinde beynimdeki yol haritası ile kendi varlığımı doğruluyor; böylelikle yolculuk yaptığımı daha iyi kavrayabiliyordum.

Karıştığı bir düello nedeniyle Torino Kalesi’ne hapsedilen ünlü Fransız yazar Xavier de Maistre, 42 gün kaldığı hücresinde bir odada bile yolculuk yapılabileceği düşüncesiyle “Odamda Yolculuk” isimli kitabını yazmış olsa da; ben, yolculuğun kişi ve mekân arasındaki ilişki, zaman ve yer itibariyle değiştiği takdirde yolculuk yapılabileceğine inanıyorum.

O nedenle, 2021 yılının Kasım ayında özel bir araçla yaptığım İzmir-İstanbul-İzmir yolculuğu ile 2022 yılının Temmuz ayında otobüs ve minibüsle yaptığım İzmir-İznik-İzmir yolculuğu sırasında içinden geçip gittiğimiz mekânla ilgili izlenim ve düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Emek zamanının düzenlenmesi ve kullanımı

Evet, son iki yolculukta diğerlerinden farklı olarak ilk dikkatimi çeken şey, yolların benim bildiğim eski yollar olmadığıydı. Muhakkak ki, kullandığım; daha doğrusu kullanarak tükettiğim otoyollar yeni teknolojilerle yapıldığı için haliyle eski yollardan ya da otoyollardan farklıydı; örneğin, son teknoloji ile donanmış araçlarda navigasyon ekranı denilen araçla, kullandığın aracı eşzamanlı olarak bulunduğun alanın haritası içinde gösterip gidebileceğin değişik güzergahları farklı rota tercihleri içinde kullanmanı sağlayan teknolojiyi emrine sunuyor, yol ve araç güvenliği açısından yeni teknolojik hizmetler veriliyor; ama, çok daha fazla benimsediği dakik olup belirlenen süre sonunda varış noktasına ulaşma çabasıyla başlangıç ve bitiş noktaları arasındaki yolculuk süresini en düşük değere indirmeyi hedefliyor; böylelikle arada kalan her şeyin; yani, önceden bilip tanıdığımız eski hafıza mekânlarını dikkate bile almıyordu. Çünkü yasal hızın maksimum değerlere çıkarıldığı bu yeni otoyollar, toplumsal üretim ve tüketimi arttırmak amacıyla kullanılan sermayenin yeni mekânlarıydı. Daha bilindik bir uygulamayla, yüksek geçiş ücretlerinin araç sahiplerinden ya da devletten tahsil edildiği, itfaiye, ambulans gibi kamusal araçların bile ücret ödemeden geçemediği, üretimdeki emek zamanının yeniden ayarlanmasını sağlayan mekanizmalardan sadece biriydi. O nedenle, yeni yapılan otoyollar çoğu kez yolculuğun algılanıp kavranmasını sağlayan çevredeki bilindik nirengi noktalarının dışından geçiyor, bir yerden bir yere gitmeyi en kısa sürede gerçekleştirerek, yolculuğu, üretim bandındaki işçinin kafasını döndürüp başka bir şeyi görmesini engelleyen hız gibi, başka bir şeyle ilgilenmeye fırsat bırakmayan transit bir geçişe dönüştürüyordu. Anlaşılan o ki, tek amaç maksimum hızla en kısa sürede varış noktasına ulaşmaktı. Nitekim yeni yapılan otoyolların medyadaki tanıtımlarında yolun uzunluğundan çok, bu yolda kaç saat yolculuk yapılacağı öne çıkartılarak tüm yolcular ve araçlar bu tür otoyollara çekilmek isteniyordu. Bu durum, özellikle şehirlerarası otobüs firmaları açısından daha bir önem kazanıyor; böylelikle, benim bir süre önce gerçekleştirdiğim İzmir-Bursa ya da Bursa-İzmir arasındaki yolculukta olduğu gibi, yolculuk süresini 3,5 saate indirmek uğruna içinde tuvaleti bile olmayan otobüslerle mola verilmeden yapılıyor, ancak tanık olduğum şekilde, yolcuların genel talebi ve sonunda hepimizin isyan etmesi nedeniyle ihtiyaç molası vermek zorunda kalınıyordu.

Bu bağlamda, yolculuk süresinin maksimum hızla en kısa süreye indirilmesinin nedeni, Karl Marx‘ın deyişiyle, mekânsal sınırları aşma ve mekânı zaman ile birlikte yok etme çabası içinde, emek zamanının düzenlenip kullanılması isteğinden başka bir anlama gelmiyordu.

Yeni otoyollar: Yok mekânlar

Yeni yollarla ilgili ikinci bir tespitim de, yolun adeta bitmeyen bir hortumun ya da tünelin içinde yolculuk yaptığımızı hissettiren devam edip giden bıktırıcı yanıydı. Evet, sağınızdaki ya da solunuzdaki bariyerler, otoyol yapıları nedeniyle yolun hemen yakınındaki yakın çevre dışında yolun dış çevresindekileri göremiyor, gittiğiniz güzergâhın neresinde olduğunuzu sadece aracınızın navigasyon aracı ya da telefonunuzdaki “haritalar” uygulamasıyla belirliyorsunuz. Kendinizi, adeta bir bilinmezde ya da yok mekânda hareket edip başka bir bilinmeze ya da yok mekâna ulaşmak ister gibi hissediyorsunuz. İşte o nedenle, kısa mesafeler bile gözünüzde bıktırıcı bir uzunluğa sahip oluyor. Bu duruma bir de hep aynı mağaza ve markaların yer aldığı, bir örnek inşa edilmiş “Oksijen” isimli mola yerlerini ilave ettiğinizde, kendinizi karmaşık ve birbirini tekrarlayan bir labirentin içinde yolunu bulmaya çalışan laboratuvar faresi gibi; hatta, Kafka‘nın o meşhur hamamböceği gibi hissetmeye başlıyorsunuz.

Bu durumu bir de, 1 Temmuz 2022 tarihinden sonra otoyollardaki maksimum seyir hızının 120 km/saat hızdan 130-140 km/saat hıza yükseltildiği halini düşündüğümüzde ve insanın yok mekânla ilişkisinin daha sorunlu hale geleceğini, otoyolların sürücüler için hızla geçilen bir tünele ya da yarış pistine dönüşeceğini dikkate aldığımızda, insani olmayan bu hissizlik ve tatminsizlik halinin daha büyük bir sıkıntıya; hatta içinde bulunduğu mekâna yabancılaşmasına yol açacağı düşünülebilir…

Aynen Paul Virilio‘nun “Hız ve Politika” isimli eserinde anlattığı gibi, yeni otoyollardaki arttırılmış hız, savaştaki piyade güçlerinin karşı cephenin top atışı sonrasında, bir sonraki top atışına kadarki kısa sürede hızla koşarak ölüme karşı kazandığı bir zafer gibidir. “Hız en mutlak anlamıyla kazanılmış Zaman’dır., çünkü doğrudan doğruya Ölüm’den çekilip alınan insan zamanı haline gelmiştir.” (1)

Virilio‘ya göre, “yeni küresel haberleşme teknolojisinde öne çıkarılan şey, artık mekan değil, zamandır. Daha doğrusu, “hızlandırılmış zaman”dır. Hızlandırılmış zamanın doğrudan çıktısıysa “hızlandırılmış gerçeklik” olgusunda karşılığını bulmaktadır. Buna bağlı olarak, dünyasal zamanı ve mekanı kavrayışın temelinde, “etkin bir varoluş”tan ziyade, bir “tele-varoluş” eğilimi yatmaktadır. “Tele-varoluş” perspektifinden bakıldığında, modern dönemlere özgü “geçmiş, şimdi ve gelecek” şeklinde belirlenmiş olan üçlü süre sınıflaması, dünyasal hakikati tanımlamaya yetmemektedir. Çünkü modern sonrası bu yeni dönemde, hem yoğunlaştırılmış, hem de hızlandırılmış bir gerçeklik sunumunun etkisi, hız duyumuyla birlikte, dünyasal zaman ve mekanın doğallığını parçalamış, gerçekliği salt bir zaman ve mekan dışılık düzlemine indirgemiştir.” (2)

Bu konunun diğer bilim insanlarınca nasıl ele alındığını, nasıl analiz edildiğini merak ettiğimizde ise mekânla beden arasındaki ilişkiyi mimari açıdan inceleyen Dervişoğlu‘nun, hızın ve teknolojik gelişmelerin yolculuklarla ilgili zihinsel haritalar üzerindeki olumsuz etkisini,

Teknolojik gelişmelerle kazanılan hız, zamansal mesafeleri ortadan kaldırmakla beraber mekân imgesini de küçültmektedir. Artık coğrafi uzaklıkların gerçekliği ortadan kalkmıştır.

Mekânı araçlarla deneyimleyen beden, hız ve yalıtımla, hem çok fazla görselle karşılaşmasıyla hem de hareketli bedeninin edimlerinin azalması nedeniyle mekânı tamamlanmamış algıyla kavramaktadır. Daha yüksek hızla varılan her durumda mekânsal deneyimin değeri aynı şekilde farklılaşmaktadır.” şeklinde yorumladığını (3),

Mekânın aşırı hızla ilişkisini hızlandırılmış trenler üzerinden inceleyen Özaydın Çat‘ın ise, “modern öncesi dönemde bir değer olan zamanın modern dönemde nicelleştiği söylenebilir. Postmodern dönem gelindiğinde ise üretim ve tüketim faaliyetlerine etki eden hız nedeniyle zamanın “kazanılan” ya da “kaybedilen” bir değer haline geldiği söylenebilir.” diyerek, bu sorunu benim gibi hızlandırılmış otoyollar üzerinden değil, yüksek hızlı trenler üzerinden ele alıp; modern zamanlarda bir değer olarak kabul edilen zamanın postmodern zamanlarda üretim ve tüketim faaliyetlerine etki etmesi nedeniyle “kazanılan” ya da “kaybedilen” bir değer haline geldiğini, postmodernizm ile küreselleşmenin etkisi altındaki hızlı bireyinin ise mekan ile kurduğu geçici, yüzeysel ilişki içinde yaşadığı bir “mekân-zaman sıkışması” sorunu olarak tanımladığını görüyoruz (4).

Bilim dünyası bu sorunu, zaman-mekân sıkışması içindeki “tamamlanmamış algı” olarak tanımlamış olsa da, David HarveyPostmodernliğin Durumu” isimli eserinde, bizlerin daha önceki yolculuk deneyimleriyle oluşturduğumuz zihinsel haritaları allak bullak eden bu durumun telafisi için geliştirilen dört ayrı stratejiden söz etmektedir:

1)İlk savunma hattı, yorgun, bitkin, her şeyden usanmış bir sessizliğe çekilmek ve her şeyin ne kadar engin, kavranamaz ve bireysel ya da kolektif kontrolün dışında olduğu türünden ezici bir duygu karşısında boyun eğmektir.

2)İkinci tür tepki, sanki hiçbir engelle karşılaşmadan yokuş aşağı giden bir aracın rahatlığıyla dünyanın karmaşıklığının yadsınması ve son derece basitleştirilmiş retorik önermeler aracılığıyla temsil edilmesi eğilimidir.

3) Üçüncü tür tepki, politik ve entelektüel hayat açısından bir ara kovuk bulma ve bir yandan büyük anlatıları reddederken bir yandan da sınırlı mücadelenin olanaklılığını savunan bir tavır benimseme yönündedir.

4) Dördüncü tür tepki, zaman-mekan sıkışması kaplanın sırtından düşmemek için onu yansıtacak ve umulur ki denetim altına alacak bir dil ve bir imgeler bütünü inşa etmektir.” (5)

Bol miktarda “Oksijen”…

Yeni otoyollarla ilgili üçüncü ve son tespitim ise, yolların kenarına belirli aralıklarla küçük ya da orta büyüklükte bir AVM olarak yerleştirilip 5 yandaş firmadan biri olan Nurol Holding‘e ihale edilen “Oksijen” isimli alışveriş mekânlarıdır. Anadolu Ajansı‘nın 30 Temmuz 2020 tarihli haberine göre bu tesislerden sorumlu Otoyol İşletme ve Bakım A.Ş. Genel Müdürü Alp Gürdil, İstanbul-İzmir otoyolunda sayısı 33’ü bulan bu mekânların yaklaşan Kurban Bayramı tatilinde 250.000 kişi tarafından ziyaret edileceğini söylemekte; böylelikle hedeflenen tüketici kitlesinin kendileri açısından ne kadar önemli olduğunu ortaya koymaktadır.

Aslında böylesi bir durumla ilk kez bundan 5-6 yıl önce yeni yapılmış Ankara Tren Garı‘nda karşılaşmış, çocukluğumun ve gençliğimin geçtiği eski tarihi gar binası yerine yapılan yeni gara gittiğimde o mekânı bir gardan çok büyük bir AVM olarak algılamış ve bu durumu bilet aldığım gişe görevlisiyle paylaşarak onun da aynı görüşte olduğunu görmüştüm. Evet gerçekten de yeni yapılan Ankara Tren Garı AVM’ye benzeyen o koskoca yapı içinde ufak bir yere sıkıştırılmış, geri kalan büyüklüğe ise bol sayıda markalı büyük mağazalar yerleştirilmiş ve hepsi de müşterilerini bekliyordu.

Bu durum otoyol boyunca açılmış “Oksijen” isimli bu tüketim mekanlarının aynı zamanda sermayenin mekânları olduğunu; her ne kadar otoyolda varılacak noktaya maksimum hızla en kısa sürede gitmek asıl hedef olmakla birlikte; yolculuk yapanların kişisel ihtiyaçlarını karşılarken bile alışveriş yapmalarının istendiği anlaşılmaktadır.

Sonuç olarak,

Sermaye trenle, özel araçla ya da şehirlerarası otobüslerle yapılan hızlandırılmış yolculukların mekânı olarak otoyolların yüksek teknolojilerle yapılıp kullanılmasında olduğu gibi, hem toplumsal üretim zamanını yeniden düzenlemeyi, hem de yolculuk sırasındaki tüketimi yeni tür AVM’lerle arttırmayı amaçlayıp örgütlese de; ayrıca, bu konuyla ilgilenen bilim insanları bu sorunun aşılması için bize değişik yöntemleri önerse bile bizim bildiğimiz o eski yollar var olduğu sürece yeni yapılmış paralı otoyollardan gitmeyip parasız o eski yollara keyifle dalıp gitmenin şimdilik mümkün olduğunu düşünüyorum. Aynen İzmir-İstanbul-İzmir yolculuğunu birlikte yaptığım sevgili arkadaşım Feride Adıgüzel‘in -yanlışlıkla yapsa bile- Yalova yakınlarında ruhu kaçmış yeni otoyoldan eski bir yola girip beni çayır çimenle, ağaç, toprak ve gübre kokusuyla, ev ve insanlarla; yani, bir yolu yol yapan o ruhla bir araya getirip mutlu etmesinde olduğu gibi…

………………………………………………………………………………………………………………………………………………..

(1) Paul Virilio, Hız ve Politika, Metis Yayınları, Kasım 1998, İstanbul, s.27

(2) Hüseyin Köse, “Virilio ve Hızlandırılmış Hakikat, Yeni Düşünceler Dergisi, Yıl 1, Sayı 1, Haziran 2005, s.229-238

(3) Dervişoğlu, E. (2008) “Mekân ve Beden İlişkisi: Mekânın ‘Bedenle Kavrayış’ Üzerinden Değerlendirilmesi“, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Teknik Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, s.50

(4) Özaydın Çat, B. (2015)”Mekân ve Beden İlişkisi: Mekânın ‘Bedenle Kavrayış’ Üzerinden Değerlendirilmesi” Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Teknik Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, s. XXVII

(5) Harvey, D. (1996) Postmodernliğin Durumu, Metis Yayınları, İstanbul, s.383-384

Okunmasında yarar görülen kaynaklar

1) John Urry, Mekânları Tüketmek, Ayrıntı Yayınları, 2015, İstanbul.

2) David Harvey, Postmodernliğin Durumu, Metis Yayınları, Aralık 2012, İstanbul.

3) Paul Virilio, Hız ve Politika, Metis Yayınları, Kasım 1998, İstanbul.

Çok bilinmeyenli bir denklem…

Ali Rıza Avcan

Tüm belediyeler ve bugünkü yazımızın odağına oturtacağımız Konak Belediyesi de bir kamu kurumudur. Kamunun yararını gözeterek kamu hukuku çerçevesinde görev yapan bir kamu tüzel kişisidir. O nedenle de, belediyelerin ve özelinde Konak Belediyesi‘nin kamu yararını gözeterek hizmet etmesini bekleriz. Nitekim son aylarda Konak Belediyesi tarafından hazırlanan 1/1000 ölçekli Gültepe ve Beştepeler imar planı düzenlemelerinin İzmir 4. İdare Mahkemesi tarafından iptal edilme gerekçelerinden biri de, söz konusu mahkeme kararında planların düzenlenmesinde Konak Belediyesi‘nce kamu yararı ilkesinin dikkate alınmayışı ile ilgili olduğu gözlerden kaçmamıştır.

Bu anlamda bir kamu kurumu olan belediyelerin ve özelinde Konak Belediyesi‘nin kamu yararını gözeterek gerçekleştireceği tüm kamu hizmetlerinde kamu zararına yol açmaması, kamuya; yani bizlere ya da topluma ait olan kamu kaynaklarını, kamu zararına neden olmamak için ‘yerinde‘, ‘tasarruflu‘, ‘etkili‘ ve ‘verimli‘ kullanması gerekir.

10 Aralık 2003 tarih, 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu‘nun “Tanımlar” başlıklı 3. maddesinin (g) fıkrasına göre, “kamu kaynağı” sözcüğü “borçlanma suretiyle elde edilen imkânlar dahil kamuya ait gelirler, taşınır ve taşınmazlar, hesaplarda bulunan para, alacak ve haklar ile her türlü değerleri” kapsamaktadır. Bu çerçevede borçlanma suretiyle elde edilenler de dahil olmak üzere kamuya ait her türlü gelirler, taşınır ve taşınmaz mallar, hesaplarda bulunan para, alacak ve haklar, kamu mülkiyetindeki her türlü bilgi, belge, fikir ve sanat eserleri bir değer, bir kamu kaynağı olarak kamu kurumlarına, özelimizde belediyelere ve Konak Belediyesi‘ne aittir.

Hangi değerlerin fikir ve sanat eseri olduğu ise, 5 Aralık 1951 tarih, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu‘nun 2, 3, 4, 5, 6 ve 7. maddelerinde ayrıntılı olarak gösterilmiştir. Bu kanunun “güzel sanat eserleri” başlıklı 4. maddesine biraz daha ayrıntılı bakıldığı takdirde, her türlü grafik eserin; yani, belediyelere ait logoların hem 5018, hem de 5846 sayılı kanunlarla korunan ilgili kamu kurumuna ait fikir ve sanat eserlerinden olduğunu görürüz. (1)

Bu nedenle kamu kurum ve kuruluşlarının görsel kimliğini gösteren isim, marka ve logoların kullanımı, kamu kurum ve kuruluşlarının önceden belirlediği esas ve usuller çerçevesinde, özel izne tabi olup, aklına gelen herkes tarafından rahatlıkla kullanılamaz. Özellikle de bir takım kurum, kuruluş ve kişilerin para kazanmasına, kar elde etmesine ya da farklı bir şekilde menfaat temin etmesine dayalı ticari mal ve hizmetler söz konusu olduğunda. O nedenle kurumsal kimliği oluşmuş kurum ve kuruluşlarda o kuruma ait görsel kimliğin kim ya da kimler tarafından nasıl kullanılacağı, bu konudaki izin ve uygulamaların nasıl yapılacağı özel yönetmelik, yönerge ya da genelgelerle düzenlenir. Bunun en iyi örneği de Marmara Üniversitesi Kurumsal İletişim Koordinatörlüğü tarafından hazırlanan 2018/01 sayılı iç genelgedir. (2)

Bu konudaki diğer bir iyi örnek ise, Kültür ve Turizm Bakanlığı‘na aittir. Söz konusu bakanlık kendisine ait İnternet sitesinin “Site Kullanım Koşulları (Yasal Uyarı)” başlıklı bölümünde;

Bu İnternet Sitesi içeriğinde yer alan tüm eserler (yazı, resim, görüntü, fotoğraf, video, müzik vb.) Kültür ve Turizm Bakanlığı’na (Bakanlık) ait olup, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu kapsamında korunmaktadır. Bu hakları ihlal eden kişiler, 5846 sayılı Fikir ve Sanat eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan hukuki ve cezai yaptırımlara tabi olurlar. Bakanlık ilgili yasal işlem başlatma hakkına sahiptir.” şeklinde bir uyarıya yer verilmektedir. (3)

Ayrıca 10 Ocak 2015 tarih, 29232 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan “Ticari Reklam ve Haksız Ticari Uygulamalar Yönetmeliği“nin “Tanımlar” başlığını taşıyan 4. maddesine göre, “örtülü reklam” sözcüğü, “Reklam olduğu açıkça belirtilmeksizin yazı, haber, yayın ve programlarda, mal veya hizmetlere ilişkin isim, marka, logo ya da diğer ayırt edici şekil veya ifadelerle ticaret unvanı ya da işletme adlarının reklam yapmak amacıyla yer almasını ve tanıtıcı mahiyette sunulmasını” anlamına geldiğini belirtip; aynı yönetmeliğin 6. maddesinin 4. fıkrasına göre, “Herhangi bir mecrada yayınlanan yazı, yayın ve program ile özdeşleşmiş bir başlık, logo, set veya müziğin bir reklamda kullanılması halinde, söz konusu mesajın reklam olduğu tüketiciler tarafından kolaylıkla fark edilebilir olmalıdır.” demektedir.

Kamu kurumu“, “kamu yararı“, “kamu kaynağı“, “kamu zararı“, “kamu hizmeti“, “kamu hukuku” ve “kamu malı” gibi sözcüklerin anlamı ve kamusal alandaki kullanımları ile ilgili açıklamalardan sonra gelelim işin Konak Belediyesi ile ilgili yanına…

Bildiğiniz gibi geçtiğimiz aylarda Yunan yazar George (Yorgo) Poulimenos tarafından yazılan “Smirna, Seyahat Rehberi 1922” isimli kitabın Türkçe’ye çevrilmesinden sonra Altay Spor Eğitim Vakfı bünyesinde faaliyet gösteren Altay Tarih Araştırmaları Merkezi tarafından Yakın Yayınları‘na bastırılarak tanesi 120 liradan satışa sunulmuştu. Yazarın İzmir‘de olduğu 8 Nisan 2022 tarihinde Altay Spor Kulübü‘nde, Konak Belediye Başkanı Abdül Batur‘un katılımıyla bu kitabın tanıtım toplantısı düzenlenmiş, ardından da Yakın Kitabevi‘nde bir imza günü düzenlenmişti.

Sonrasında da, 18 Mayıs 2022 tarihli “1922 İzmir: cennet mi; yoksa, cehennem mi?“, 31 Mayıs 2022 tarihli “Προσθήκη: Σμύρνη 1922, Παράδεισος ή Κόλαση?” ve 13 Haziran 2022 tarihli “işgal ve savaşlar şehrin, uygarlığın ve insanlığın düşmanıdır…” başlıklı üç ayrı yazı ile kitap ve yazarı hakkındaki görüşlerimi sizlerle paylaşmıştım.

Birbiri ile bağlantılı bu üç yazı sonrasında artık bu kitap hakkında yazılacak tek bir satır kitabın reklamı olur düşüncesiyle yazılarıma ara vermiştim ki, aklıma birden bu kitabın baş kısmında Konak Belediyesi‘ne ait logo ile “Konak Belediyesi’nin değerli katkılarıyla” ifadesine yer verilen tam bir sayfanın Konak Belediyesi‘ne; yani bizim ödediğimiz vergi ve ücretlerle oluşan kamu kaynakları açısından kaç paraya mal olduğunu öğrenme fikri geldi. Evet, Konak Belediyesi bu ifade karşılığında kitabın çevirisine ve basımına acaba kaç lira harcamıştı?

Daha önce Konak Belediyesi‘ne giderek elden verdiğim 7 Şubat 2020 tarihli dilekçeye verilen cevabın, ilgili servisteki görevlilerden aldığım bilgiye göre Konak Belediye Başkan Yardımcısı Mehmet Yunak tarafından el konulup tarafıma gönderilmediğini bildiğim için bu kez Konak Belediyesi yerine Bilgi Edinme Kanunu ve Bilgi Edinme Hakkı çerçevesinde CİMER kanalıyla soru sormayı tercih ettim. CİMER‘i tercih etmemin diğer bir nedeni de, sonrasında yapılan birtakım dedikodularda ifade edildiği gibi Konak Belediyesi‘ni şikayet etmek değil, Konak Belediyesi tarafından bilinip de kamuoyu tarafından bilinmeyen bir konudaki doğru bilgiye ulaşma isteğiydi.

14 Haziran 2022 tarihinde 2202720522 başvuru numarasıyla “Georges Poulimenos’a ait “Smirna 1922 Rehber” isimli kitabın tercümesi ve basımı için ne miktarda ödeme yapıldığı hususunu İzmir’in Konak Belediye Başkanlığı’ndan öğrenmek istiyorum.” diyerek başvurumu yaptım.

4 Temmuz 2022 tarihinde Konak Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü‘nden gelen cevap ise aynen şu şekildeydi: “14/06/2022 Tarih ve 2202720522 sayılı evrağınıza cevaben Sayın: İsmi Gizli Smirna 1922 Rehber isimli kitap Altay Spor Eğitim Vakfı  bünyesinde yer alan Altay Tarih Araştırmaları Merkez’ince tercüme ettirilip Yakın Kitabevi tarafından basılmıştır. Baskı ve Tercüme için Belediyemizce  herhangi bir ödeme yapılmamıştır. Bilginize

Evet, bana verdikleri cevapta “biz bu kitabın baskı ve tercümesi için herhangi bir ödeme yapmadık” diyorlardı. Bu arada ayrıca ve özellikle de şunu belirteyim ki, bu soruyu sorarken CİMER‘e kimliğimle ilgili tüm bilgileri verdim ve bu bilgilerin soruyu cevaplayacak olan diğer tarafça bilinmemesi için herhangi bir talepte bulunmadım. Oysa bana verilen cevapta “İsmi gizli” gibi anlamsız ve yakışıksız bir ifade bulunmakla birlikte, soruyu soranın ben olduğumu cümle aleme ve Konak Belediye Başkanı Abdül Batur ile Kültür ve Sosyal İşler Müdürü Abdullah Tunalı‘ya buradan açıkça duyuruyor ve demokratik haklarımı sonuna kadar kullandığım için gizlenmeyi de hiç düşünmüyorum.

Ama söz konusu kitabın numaralanmamış baştan dördüncü sayfasında Konak Belediyesi logosuyla “Konak Belediyesi” isminin altında yazılmış olan “Konak Belediyesi’nin değerli katkılarıyla” ifadesiyle, “biz belediye olarak bu kitabın tercümesine ve baskısına ödeme yapmadık” ifadesini bir araya getirip anlamakta bayağı bir zorlanıyorum. Ben bu kitabın tercümesine ve baskısına katkıda bulunmadım derken, o kitabın tanıtım toplantısında o belediyenin başkanı cism-i gövdesiyle yer alıp konuşmuş olması ile söz konusu kitabın ilk sayfalarından birinde “değerli” olduğu söylenen katkılardan söz edilmiş olmasını bir araya getirip yorumlamakta zorlanıyorum. Kitaba yazılanla bana verilen cevap arasında, açıklanmadığı ya da açıklamaktan kaçınılan üçüncü bir nokta olduğunu tahmin ettiğim için bu çok bilinmeyenli denklemin kolaylıkla çözülemeyeceğine inanıyorum.

Yazarın İzmir‘de bulunduğu üç günlük konaklama bedeli belki bu “değerli katkı” çerçevesinde Konak Belediyesi‘nce ödenmiştir diyeceğim; ama, bu harcamanın, konuyla hiç ilgisi olmayan bir arkadaşım tarafından fazlasıyla ödendiğini de biliyorum. Diğer yandan da, bu kitabın Altay Spor Eğitim Vakfı‘na verilen telif hakkı çerçevesinde tercüme edilip basılması dışında başka bir harcama kalemi olabilir de, ben mi bilmiyorum diye düşünmekten de kendimi alamıyorum. Belki de, çoğu belediyede olduğu gibi yaptığı katkıların bedelini bir belediye şirketine ya da belediye ile devamlı iş yapan bir kuruma ve şahsa ödetmiş olabilir diye düşünüyorum… Ara ara da, bütün iyi niyetimle belki belediye başkanının bu kitabı yayına hazırlayıp basanların sırtını sıvazlayıp başarılar dilemesi anlamına geliyor olabilir diye düşünmekten de kendimi alamıyorum…

Sahi, hem kitapta hem de aşağıdaki Youtube linkindeki videoda George (Yorgo) Poulimenos tarafından dile getirilen Konak Belediyesi’nin verdiği “değerli katkılar” ya da teşekküre konu olan “destekler” nedir ki; bir koskocaman beyaz sayfada yazılma ihtiyacı duyulmuş, kitabın tanıtım toplantısında George Poulimenos tarafından ifade edilmiştir? Bu ifadeler, bana CİMER kanalıyla verilen cevap sonrasında ne anlama gelmektedir? Yoksa bu kitabın ilk sayfalarına bir belediyenin adını ve logosunu koyup katkıda bulunduğu ya da destek verdiği gibi bir izlenim yaratılarak o kitabın daha çok satması, daha çok okunması, daha fazla değer kazanıp kamuoyunda daha fazla ses getirmesi için “örtülü reklam” mı yapılmıştır? Bilemiyorum…

Video 7 dakika 45 saniye – George Poulimenos: “…ve tabii ki Konak Belediyesi’ne ve Belediye Başkanına teşekkür etmek istiyorum, bu kitabın hazırlanması için büyük destek verdi.” (Çeviri: Teodora Hacudi)

Ama bunun da, yukarıda yazıp çizdiğimiz kanunlar, yönetmelikler çerçevesinde mümkün olmadığını, kamuya ait isim ve logoların “örtülü reklam” şeklinde gelişigüzel kullanılamayacağını, bunun önceden belirlenmiş kurallar çerçevesinde izin alınarak ve bedeli ödenmek suretiyle yapılabileceğini, bir belediye başkanının bu mevzuat hükümlerini dikkate almaksızın böyle bir şeye izin ya da onay vermeyeceğini biliyor; daha doğrusu, tahmin ediyorum.

CİMER kanalıyla bana gönderilen, “baskı ve tercüme için herhangi bir ödeme yapılmamıştır” cevabıyla,

Yoksa, koskocaman boş bir sayfanın alt kısmına yerleştirilen ve “değerli” olarak nitelendirilen katkı sözcüğü ile başka bir “şey” mi anlatılmak isteniyor ya da,

Böyle bir katkı, gerçek anlamda hiç yapılmamış ama yapılmış gibi bir ifade mi kullanıldı demek isteniyor, inanın hiç anlamıyorum…

Şimdi buradan açık açık yazıyorum ki, aklımı karıştıran bu durumla ilgili yeni soruları Konak Belediyesi’nin 2020-2024 Dönemi Stratejik Planı‘nın 2. sayfasında Konak Belediyesi‘nin temel değeri olarak yazılmış olan “şeffaf ve hesap verebilir yönetim anlayışı” çerçevesinde, yine aynı şekilde CİMER kanalıyla Konak Belediye Başkanlığı‘na soracağım ve verdikleri cevabı da burada sizlerle paylaşacağım…

Sanırım bu kez şimdiye kadar yazılıp söylenenlerle uyuşan, birbirini bütünleyen doğru yanıtları verirler…

Hep birlikte göreceğiz…

…………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………

(1) Pehlivan, S. (2020) “Devlet Kurumlarında Görsel Kimlik: Türkiye Cumhuriyeti Bakanlık Logolarında Dönüşüm“, Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, Ekim 2020, Cilt 19, Sayı 26, s.2191-2203

(2) https://kurumsaliletisim.marmara.edu.tr/koordinatorluk/kurumsal-logo-kullanim-usul-ve-esaslari-ic-genelgesi (Erişim Tarihi: 06.07.2022)

(3)https://pgm.ktb.gov.tr/TR-136926/site-kullanim-kosullari-yasal-uyari.html#:~:text=1.%20Bu%20İnternet%20Sitesinde%20yer,Kullanım%20Koşulları”%20kabul%20edilmiş%20sayılır. (Erişim Tarihi: 06.07.2022)