Hukuka saygı adına…

Son üç gündür İzmir’in 30 ilçe belediyesinin, İnternet sayfası ve sosyal medya hesapları üzerinden ne ölçüde şeffaf olduğunu, ellerindeki bilgi ve belgeleri halkla ne ölçüde paylaştıklarını gösteren bir yazı dizisini sizlerle paylaştım.

Bu çalışma, 30 ilçe belediyesinin İnternet sayfası ile sosyal medya hesaplarının ayrıntılı bir şekilde incelenip analiz edilmesini sağlarken, aynı zamanda İnternet sayfalarının ya da sosyal medya hesaplarının kıyısında köşesinde kalmış bazı iyi, güzel, doğru ve yanlış bilgi ve paylaşımlara da ulaşmamı sağladı.

Bu tespit, analiz ve karşılaştırma çalışmalarını yürütürken karşılaştığım ilginç ve olumsuz konulardan biri de, bir süre önce şiddetle karşı çıkıp itiraz ettiğimiz Mehmet Cengiz‘e satılan arsa payı satışıyla ilgili bir “haber“den kaynaklanıyordu.

Bildiğiniz gibi, bir süre önce Karşıyaka Belediyesi Mavişehir‘de kendisine ait bir arsa payını, alınan meclis kararına aykırı bir şekilde, Karşıyaka Belediye Encümeni‘nin kararıyla ve arsanın diğer maliki Mehmet Cengiz‘in kendilerine verdiği değerleme raporunu temel alarak, belediye tarafından belirlenmiş 32 milyon liralık bedel yerine 20 milyon liraya -bir çırpıda- Mehmet Cengiz‘e satmış, meclis kararına aykırı olan encümen kararı nedeniyle dönüp belediye meclisinin onayını bile almamıştı.

Belediye, A3 Haber İnternet gazetesinin bu konuyu gündeme getirmesi üzerine, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu‘nun Mehmet Cengiz‘i gündeme getirdiği günlerde yapılan bu satış işleminin aynı zamanda, CHP’li bir belediye açısından siyasi bir skandal olduğunu dikkate almadan kendini savunmaya çalışmış, arsa maliklerinin fiyatta anlaşamamaları üzerine konunun mahkeme kararı ile çözümleneceğini ve mahkemelerin de emlak vergisi bildirimlerindeki düşük rakamları dikkate alması nedeniyle böyle bir karar aldıklarını ifade ederek kendini haklı çıkarmaya çalışmıştı.

Ama ortada, milletin namusu ile pek bir ilgilenen ve bu nedenle de büyük çoğunluğunu CHP’li yurttaşların oluşturduğu büyük bir kitlenin açık bir şekilde nefret ettiği yandaş müteahhit Mehmet Cengiz‘e 20 milyon bedelle satılan; daha doğrusu hediye edilen bir arsa payı ve Mehmet Cengiz‘e arsa payını satmış olma gerçeği vardı.

Olayın gündeme geldiği günlerde belediye kurumsal bir açıklama yapmamış, ya kendilerine yakın gördükleri televizyonlara giderek ya da kendilerine yakın gazetelere demeç vererek olayı geçiştirmeye çalışmış, hayret edilecek bir şekilde kendilerini sosyal medya üzerinden savunmaya çalışmışlardı.

Bugün sizinle paylaşacağım İnternet sayfası ise o günlerden kalma bir sayfa… O günlerde, sahip olduğu hukuki bilgisi ile belediye başkanının yanında durup onu savunan, A3 Haber İnternet gazetesini arayarak gazeteci arkadaşlarımızı ikna etmeye çalışan hukukçu bir belediye meclisi üyesi Murat Aydın‘ın konuyla ilgili bir açıklamasının olduğu bir sayfa…

Bu açıklama, fazla sorun çıkarmasın düşüncesiyle belediye İnternet sayfasının “Haberler” bölümünde bir habermiş gibi yayınlanmış olmakla birlikte; bir belediye meclisi üyesinin düşünceleri, kendisinin de görev yaptığı belediyenin İnternet sayfasında haber olarak verilmesi doğru olmadığı; ayrıca, belediyeyi ilgilendiren bu tür konularda belediyeyi temsil etme ve onun adına görüş belirtip açıklama yapma yetkisi belediye başkanında olduğu için, herhangi bir meclis üyesine ait görüşlerin haber olarak belediyeye ait resmi İnternet sayfasında da yayınlanmış olması, pek rastlanmayan garip bir durum…

Şayet böylesi bir hukuki açıklama yapmak gerekli ise, o zaman belediye başkanına ya da belediye başkanına bağlı hukuk işleri müdürlüğünün ne gereği var diye düşünmekten de kendimizi alamayız…

Karşıyaka Belediye Meclisi üyesi Murat Aydın‘ın açıklamasının bulunduğu bu sayfayı görüp hayretlere düştüğüm ilk anlarda, önce İzmir’de tanıdığım ve güvendiğim hukukçu arkadaşlarımı arayarak kendisi hakkında bilgi almaya çalıştım. Görüştüğüm hemen herkes kendisinin iyi bir hukukçu olduğunu ve İzmir Barosu ile iyi ilişkileri olduğunu anlattı.

Ama kendisi bir hukukçu olarak büyük bir yanlış yapmış ve resmi bir kurum olan Karşıyaka Belediyesi‘ne ait İnternet sayfası üzerinden tartışma konusu olan olayı hukuki olarak açıklıyorum gerekçesiyle, olay hakkındaki hoşnutsuzluğunu sosyal medyada ifade eden partili arkadaşlarına ayar vererek onları uyarmaya çalışmıştı.

Murat Aydın’ın arsa payı satışı ile ilgili açıklamasının son kısmını oluşturan ve belediye ait İnternet sayfasında halen bulunan “Partili Olma Sorumluluğu” başlıklı metin aynen şu şekilde:

Partili Olma Sorumluluğu

Benim için kişisel olarak en üzücü olan kısım ise bazı partililerin tavrı oldu.

Daha önce kamu görevlisi olduğum için aktif siyasetin içinde olmadım. Bazıların söylediği gibi “babadan, deden CHP’li” de değilim. Parti üyesi olalı iki yıldan az zaman oldu. Ama benim bildiğim örgütlü mücadele, yol arkadaşlığı, partilinize yönelik bir itham yapılınca; önce gerçeği öğrenmek, yapılan itham doğru ise yol arkadaşınızla hesaplaşmak, itham gerçek değilse yanında durup omuz vermektir.

Yukarıda açıklamaya çalıştığım konular gündeme gelince sosyal medyada bazı partililerin hiçbir araştırmaya girişmeden, gerçeği sorgulamadan, önceden kalma kızgınlıklarından kaynaklanan nedenlerle yapılan saldırının içinde oldular.

Anladığım kadarıyla örgütlü mücadele, yol arkadaşlığı konusunda benim inandığım doğrular bazıları için doğru değil.

Ama ne yapalım Nazım ustanın dediği gibi;

“Yürümeyenleri boş sokaklar gibi arkada bırakarak” ve “yolunda pusuya yattıklarını, arkadan çelme attıklarını bilerek” ve de “bir mavzer gözü gibi karanlığın gözüne bakarak” yürümeye devam etmek gerek.

O halde biz de öyle yapalım.”

Bu durum, benim bugüne kadar CHP’li, AKP’li, MHP’li ya da diğer partilere mensup belediyeler dahil ilk kez karşılaştığım bir durum…

Belediyeye ait resmi ve kurumsal İnternet sayfası üzerinden partililere nasıl davranmaları gerektiği konusunda uyarılar yapmak!

Açıkçası, belediyeye ait resmi İnternet sitesinde “haber” adı altında kendisine sayfa tahsis edilen hukukçu bir belediye meclisi üyesi, bu olay hakkındaki hoşnutsuzluğunu sosyal medya üzerinden ifade eden CHP’li arkadaşlarına uyarılar yapıyor, onların bir partili olarak nasıl davranması gerektiğini belirtiyor…

Şimdi bu durumda Karşıyaka Belediye Başkanı Cemil Tugay‘a şu soruları sormak gerekiyor:

1. Karşıyaka Belediyesi’ne ait resmi İnternet sitesinde CHP’lilerin nasıl davranması gerektiğini ifade eden bu metnin hukuka ve yürürlükteki yasa ve yönetmeliklere aykırı olduğunu bilmiyor musunuz?

2. Bu ifadelerin yer aldığı bir metnin İnternet sayfasına konulması konusunda sizin bilginiz var mı ya da bu metin sizin talimatınızla mı İnternet sayfasına konuldu?

3. Hadi diyelim ki, belediye meclisi üyesi Murat Aydın hızını alamayıp CHP’li muhalifler hakkındaki görüşlerini söyledi ya da yazdı. Siz ya da basın danışmanınız bu haber metnini görmedi mi, bu bölümü buradan kaldıralım, hem hukuki anlamda hem de etik olarak uygun olmaz demedi mi?

4. Diğer partilerin; özellikle de AKP’nin ya da MHP’nin yönetimindeki belediyelerde böyle uygulamalar olması durumunda ne düşünür ve ne söylersiniz? Onlar için uygun görmediğinizi siz kendi belediyenizde nasıl yaparsınız?

5. Belediyeye ait İnternet sayfasında, “haber” adı altında Murat Aydın‘a verdiğiniz sayfa gibi diğer belediye meclisi üyelerine de sayfa tahsis etmeyi düşünüyor musunuz?

6. Karşıyaka Belediyesi meclis üyesi Murat Aydın‘a sağladığınız olanak çerçevesinde uyardığı CHP’liler çıkıp başka bir CHP’li belediyenin resmi İnternet sayfası üzerinden “haber” adı altında cevap vermeye, kendilerini savunmaya ve tartıştığımız konularda bilgiler vermeye kalksalar ne düşünür ve ne yapardınız?

Çünkü bizler, sade yurttaşlar olarak belediyelerin İnternet sayfalarında bu tür partililer arasındaki anlaşmazlıkları ve uyarı yazılarını değil; belediye hizmetleriyle ilgili bilgi, belge ve haberlerin yer almasını, belediyeye ait resmi İnternet sayfalarının hukuki bir şekilde tasarlanıp kullanılmasını istiyoruz…

Cevaplarınızı, her zaman yaptığınız gibi sosyal medya ya da kişisel Messenger hesabı üzerinden değil; belediyenizin kurumsal iletişim kanalları üzerinden vermenizi; böylelikle bu tür gelişmelerin bir ibret notu olarak tarihe geçmesini sabırsızlıkla bekliyoruz…

Yazıya konu olan İnternet sayfası ve bu sayfa ile ilgili linkin yayından kaldırılması ihtimali nedeniyle hazırladığımız imajlar aşağıda bilginize sunulmuştur:

https://karsiyaka.bel.tr/karsiyaka-belediye-meclis-uyesi-av-murat-aydinin-aciklamasidir

Şeffaflık ve İzmir belediyeleri (3)

Ali Rıza Avcan

Bugün, İzmir’deki 30 ilçe belediyesinin İnternet sayfası ile sosyal medya kanalları düzeyindeki şeffaflılığı ile ilgili yazı dizimizin sonuncusunu yayınlıyorum. Bugünkü bölümde şeffaflık olgusu açısından çok önemli olan ‘mali şeffaflık’ ile yapılan ya da yapılacak faaliyet ve projeleri gösterip bilgi veren ‘uygulamaya yönelik şeffaflık‘ konularında tespitler yapıp, 30 ilçe belediyesinden hangilerinin bu konuda iyi ya da kötü olduğunu belirlemeye çalışacağız.

Bugün ele alacağımız ilk konu, mali konularla ilgili bilgi ve belgelerin belediyelerin İnternet sayfalarıyla sosyal medya kanallarında yurttaşları bilgilendirmek amacıyla paylaşılıp paylaşılmadığına ilişkin olup bu durumu önceden belirlediğimiz 9 ayrı alt kriter çerçevesinde değerlendireceğiz.

Ancak bu değerlendirmeden önce yapmamız gereken ilk açıklama, Bayındır, Beydağ, Çeşme, Dikili, Foça, Güzelbahçe, Karaburun, Kınık, Kiraz ve Seferihisar gibi nüfusu 50.000’i aşmamış belediyelerde stratejik plan ile performans programlarının düzenlenmesi yasal bir zorunluluk olmadığı için onların mali şeffaflıkla ilgili değerlendirmelerinde bu hususu özel olarak dikkate almamız gerekliliğidir.

Bütün bu açıklamalar çerçevesinde, İzmir’deki ilçe belediyeleri arasında mali yönden en şeffaf belediyenin, kendi ölçeğinde sadece iç ve dış denetim raporlarını yayınlamadığı için bir not eksiği olan Narlıdere Belediyesi olduğunu söyleyebiliriz.

Karabağlar Belediyesi ise yıllık gelir ve gider bütçesi ile 1 aylık bütçe gerçekleşmelerini gösteren raporu ve yıllık kesin hesapları yayınlamadığı için 5 puanla ikinci sıradadır.

Üçüncü gruptaki Balçova, Bayraklı, Konak, Menderes, Ödemiş ve Urla belediyelerinin hepsinde stratejik plan, performans programı ve faaliyet raporları yayınlandığı halde Balçova, Bayraklı, Konak ve Urla belediyelerinde bütçe, Menderes ve Ödemiş belediyelerinde kurumsal mali durum ve beklentiler raporu yayınlanmamıştır. Bu grupta bulunan tüm belediyelerde yayınlanmayan belgeler ise aylık bütçe gerçekleşmesi raporu, kesin hesap ve iç/dış denetim raporlarıdır.

Sekiz mali şeffaflık kriteri açısından 3 olumlu puanı olan gruptaki Buca, Çiğli, Gaziemir, Karşıyaka, Kemalpaşa, Menemen, Seferihisar ve Torbalı belediyelerinden sadece Seferihisar‘ın nüfusunun henüz 50.000’i geçmediği dikkate alındığında; hepsinin stratejik planıyla performans programının bulunduğu, tüm belediyelerin faaliyet raporlarının yayınlandığı, Seferihisar Belediyesi hariç tüm belediyelerde bütçenin ve kesin hesabın yayınlanmadığı; ayrıca hiçbir belediyenin aylık bütçe gerçekleşme raporları ile kurumsal mali durum ve beklentiler raporunu ve iç/dış denetim raporlarını yayınlamadığı belirlenmiştir. Seferihisar Belediyesi Sayıştay tarafından denetlendiği 2009 denetim raporunu yayınlamakla birlikte her yıl belediye meclisince yapılan denetimlerin raporlarını yayınlamamaktadır.

Bornova, Dikili, Güzelbahçe, Selçuk ve Tire belediyelerinden oluşan grupta her bir belediyenin sekizde bir oranında olumlu şeffaflık puanına sahip olduğu, nüfusu 50.000’den fazla olan Bornova ve Tire‘de stratejik planla performans programlarının yayınlanmasına rağmen faaliyet raporlarının yayınlanmadığı, nüfusu 50.000’i aşmadığı için stratejik planla yıllık performans programı hazırlamayan Dikili, Güzelbahçe ve Selçuk belediyelerinde ise faaliyet raporlarının yayınlandığı, sadece Selçuk Belediyesi‘nde aylık bütçe gerçekleşme raporunun yayınlanıp diğerlerinde yayınlanmadığı, yine aynı şekilde sadece Dikili ve Güzelbahçe belediyelerinde kurumsal mali durum ve beklentiler raporunun yayınlanıp diğer belediyelerin hiçbirinde yayınlanmadığı; ayrıca bu grupta bulunan tüm belediyelerin İnternet sayfalarında bütçe, kesin hesap ve iç/dış denetim raporlarının yayınlanmadığı görülmüştür.

Nüfusları 50.000’nin altında kaldığı için stratejik planla yıllık performans programına sahip olmayan Beydağ, Çeşme, Foça ve Karaburun belediyelerinin bütçeleriyle aylık gelir-gider gerçekleşme raporlarını, kurumsal mali durum ve beklentiler raporlarını, kesin hesaplarını ve iç/dış denetim raporlarını İnternet sayfalarında yayınlamadığı, bu grupta bulunan Aliağa Belediyesi‘nin ise sadece faaliyet raporunu yayınlayıp geriye kalan 7 mali belgenin yayınlamadığı belirlenmiştir.

Bayındır, Bergama, Kınık ve Kiraz belediyeleri ise hiçbir mali belgesini İnternet sayfasında yayınlamamaktadır.

Belediyelerin yapacakları ya da yaptıkları projelerle ilgili bilgilerin verilmesi eskiden çok daha yaygınken son yıllarda bunun yerini zabıta, sağlık, evlenme, imar gibi rutin hizmetlerin aldığı, faaliyet ya da proje gibi büyük boyutlu yatırımlar hakkında bilgi vermekten kaçınıldığı görülmektedir.

Nitekim ‘uygulama ile ilgili saydamlık‘ kriterlerini kullanarak yaptığımız araştırmada sırasında Aliağa, Bayraklı, Bornova, Gaziemir, Karabağlar, Konak, Menderes, Menemen ve Narlıdere belediyelerinin hem gerçekleştirilen hem de devam etmekte olan faaliyet ve projeler hakkında bilgi verdiği, Balçova ve Seferihisar belediyelerinin sadece gerçekleştirilen faaliyet ve projeler hakkında bilgi verdiği, geriye kalan 19 belediyenin (Bayındır, Bergama, Beydağ, Buca, Çeşme, Çiğli, Dikili, Foça, Güzelbahçe, Karaburun, Karşıyaka, Kemalpaşa, Kınık, Kiraz, Ödemiş, Selçuk, Tire, Torbalı, Urla) hem gerçekleştirilen hem de devam eden faaliyet ve projeler hakkında bilgi vermekten kaçındığı belirlenmiştir.

Bu tutumda bu tür faaliyetlerin genellikle uzun sürmesi ya da yapılan işin genellikle öngörülen sürenin çok üstündeki bir sürede bitirilmesi ya da bitirilememesi durumunda bu sorunun kamuoyu ile paylaşılmasının tehlikeli olacağı konusundaki yaklaşımın etkili olduğu düşünülebilir.

SONUÇ OLARAK

Üç gündür bölüm bölüm yayınladığımız 4 ana kriterle 26 alt kriteri tek bir tabloda bir arada göstermeye kalktığımızda ise,

26 kriterden 17’sine olumlu yanıt veren Konak ve Karabağlar belediyelerinin ilk sıraları işgal ettiği,

26 kriterden 15’ine olumlu yanıt veren Narlıdere Belediyesi‘nin üçüncü sırayı işgal edip onu 14 olumlu puan alan Seferihisar ve Bayraklı belediyelerinin takip ettiği,

Diğer belediyelerin ise, 26 tam puan üzerinden Menderes ve Balçova belediyelerinin 12, Karşıyaka ve Ödemiş belediyelerinin 11, Bornova, Buca, Çiğli, Gaziemir ve Menemen belediyelerinin 10, Tire Belediyesi‘nin 9, Selçuk Belediyesi‘nin 8, Urla, Dikili ve Kemalpaşa belediyelerinin 7, Aliağa, Çeşme, Güzelbahçe ve Torbalı belediyelerinin 6, Foça Belediyesi‘nin 4, Bayındır ve Kiraz belediyelerinin 3, Bergama, Beydağ ve Karaburun belediyelerinin 2, Kınık Belediyesi‘nin ise 1 puan alarak sıralandığı görülmektedir.

Bu veriler ışığında 30 ilçe belediyesi genelinde şu sonuçlar çıkarılabilir:

1. İzmir’deki 30 ilçe belediyesinin İnternet sayfası ve sosyal medya kanalları düzlemindeki şeffaflığıyla ilgili bir yazının başında olmasa bile sonunda belirtilmesi gereken en önemli hususlardan biri, bu 30 ilçe belediyesinin kurduğu ya da ortak olduğu toplam 51 şirketin şeffaflıkla hiçbir ilgisinin bulunmadığı, belediyelerin tümü tam anlamıyla şeffaf olsa bile bilanço, kar-zarar cetveli, hizmet maliyetleri, alımlar ve çalışan personel sayısı gibi en temel bilgilerin bile bir sır gibi saklandığı, şirketlerin belediye başkanlarının her türlü şeyi yapabileceği bir yan cebi vaziyetinde olduğu ve bu nitelikleri nedeniyle bu yazı dizisinin dışında kaldıkları bilinmelidir.

2. Büyükşehir, büyükşehire bağlı ilçe, il, ilçe ve belde belediyeleri; yani tüm belediyeler ellerindeki tüm belge ve bilgileri büyük bir gayretle İnternet siteleri ya da sosyal medya kanalları ile yayınlayıp % 100 şeffaf olsalar bile, yayınlanan bilgi ve belgelerde kullanılan dilin, konunun uzmanları dışındaki kişiler tarafından anlaşılamaması nedeniyle şeffaflık dediğimiz açıklığın sağlanması mümkün olmayacaktır. Bunun nedeni ise, bu belgelerde kullanılan bürokratik yazışma dili ile bilerek ve isteyerek yaratılan jargon ve kodlamalardır. Böylelikle bilgiye sahip olanla bilgiyi talep eden arasında yaratılan parazitli ortam nedeniyle bilgi ya da belge paylaşılsa bile şeffaflık sağlanamamaktadır.

Bunun en iyi örneği, geçtiğimiz yıllarda Kültürpark‘taki İZFAŞ‘a ait binanın bir çırpıda Tınaztepe Üniversitesi‘ne üç yıl süreyle bedelsiz tahsis edilmesi olayında görüştüğümüz gibi, bazı belediye meclisi üyelerinin kendi önlerine gelen gündem maddesinde sadece ada ve parsel numaralarının yazılı olması nedeniyle kabul oyu verdikleri karardaki yerin İZFAŞ binası olduğunun farkında olmadıklarını belirterek kendilerini savunmaya kalkmış olmalarıdır.

3. Yaptığımız araştırma sonucunda şeffaflığı engelleyen diğer bir hususun da, İnternet sayfalarının labirenti andıran tasarımından kaynaklandığını, kullanıcı dostu olmayan bu tasarımlar sayesinde bizim bile bazı bilgi ve belgelere ulaşmakta zorluk yaşadığımızı söyleyebilirim. Bu sorunu aşmak için de her İnternet sitesinde bir ‘site haritası’nın bulunması ya da belediyelere ait İnternet sayfalarının bazı bilgi ve belgeler için standart hale getirilmesi düşünülebilir.

4. Seferihisar Belediyesi 2018 yılında Uluslararası Şeffaflık Derneği ile yaptığı bir çalışma sonucunda Türkiye’de ilk kez “Şeffaf Belediyecilik Ödülü” almış olmakla birlikte; o tarihten bu yana şeffaflık konusundaki performansında düşüş olduğu, bu ortak çalışma sonrasında İnternet sayfasına konulan “Mal Varlığı Bildirimleri” bölümünde belediye başkanına ait mal bildirimi yerine belediye memurlarının mal bildiriminin bulunduğu, Kurumsal Şeffaflık Bülteni‘nin 2018 Kasım-Aralık ayından sonra hazırlanıp yayınlanmadığı, “İş İlanları” bölümünün kullanım dışı olması nedeniyle boş olduğu, 2018 yılında Uluslararası Şeffaflık Derneği tarafından hazırlanıp “Şeffaf Belediyecilik Ödülü“ne temel olan şeffaflık raporunun yayınlanmadığı, “Seferihisar Ortak Akıl Platformu” sayfasının ise çalışmadığı belirlenmiştir.

5. İzmir’deki 30 ilçe belediyesine ait İnternet sayfası ve sosyal medya kanalları üzerinde yaptığımız araştırmanın genel sonuçları olarak;

a) Belediye üst yönetimini oluşturan kamu görevlileriyle belediye meclisi üyelerinin niteliklerini ortaya koyan kişisel bilgilerine; özellikle de yurttaşların o görevlilere ulaşımını sağlayacak iletişim bilgilerine yer verilmediği,

b) Meclis kararlarında ya da karar özetlerinde anlaşılır bir dilin kullanılmadığı, karara esas olan komisyon ya da bilirkişi raporu gibi belgelerin eklenmediği,

c) Çoğunlukla encümen kararlarının paylaşılmadığı,

d) İhale duyuruları yayınlamakla birlikte çoğunlukla ihale kararlarının ya da bazı ihale kararlarının yayınlanmadığı,

e) Çoğu belediyede hazırlanan ya da değiştirilen imar planlarıyla ilgili duyuruların paylaşılmadığı,

f) Çoğu belediyenin yıllık gelir ve gider bütçesi ile bütçenin ayılık gerçekleşmesini gösteren raporları ve kesin hesapları yayınlamadığı,

g) Tüm belediyelerin belediye meclisi tarafından hazırlanıp kabul edilen denetim raporunu yayınlamadığı,

h) Çoğu belediyenin Sayıştay raporlarını yayınlamaktan kaçındığı,

ı) Belediyeler tarafından gerçekleştirilen büyük boyutlu faaliyet ve projelerle ilgili bilgilerin verilmediği, verilse bile işle ilgili bilgiler yerine büyük, gözalıcı fotoğraflara yer verildiği,

i) Çoğu belediye İnternet sitesinde, ‘SSS‘ imi ile gösterilen “Sık Sorulan Sorular” bölümünün bulunmadığı görülmüştür.

Varın artık gerisini siz düşünün…

Yararlanılan kaynaklar:

Avcı, M.; Mali Saydamlık: “Türkiye’de Büyükşehir Belediyeler Uygulaması“, Yayınlanmamış Doktora Tezi, 2015, Zonguldak.

Aydın, A.H.; Çamur, Ö.; Koçar, H.; “Belediyelerde Şeffaflık – Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi Örneği“, Kamu Yönetiminde Değişimin Yönü ve Etkileri (Kayfor 13 Bildiri Kitabı), s. 424-437.

Gezici, Z.; “Kent Yönetiminde Şeffaflık“, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Aralık 2017, İstanbul.

Kalkan, A.; Alparslan, A.M.; “Şeffaflık, İletişim ve Hesap Verebilirliğin Yerel Yönetim Başarıların Etkileri“, Sosyal ve Beşeri Bilimler Dergisi, C.1, S.1, 2009, s. 25-40.

Yavuz, S.; “Türkiye’de Büyükşehir Belediyelerinde Gerçek Zamanlı Mali Saydamlık Endeksi Önerisi ve Uygulama“, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ocak 2020, Ankara.

Yerel Şeffaflık Sistemi Analizi, Uluslararası Şeffaflık Derneği

Yerel Yönetim Şeffaflık Taahhütnamesi, Uluslararası Şeffaflık Derneği

Şeffaflık ve İzmir belediyeleri (2)

Ali Rıza Avcan

Şeffaflık ve İzmir belediyeleri” başlıklı yazı dizimizin dün yayınlanan ilk bölümünde ‘şeffaflık‘ olgusunun katılımcı ve çoğulcu demokrasi açısından önemini ve katılım olgusunun temeli olan bilgi edinme ya da bilgiye erişim hakkı ile ilişkisini ortaya koyarak, İzmir’in 30 ilçe belediyesinin, İnternet sayfaları ve sosyal medya kanalları düzleminde ne kadar şeffaf olduklarını belirlemek amacıyla dört ana ve 26 alt düzeyde belirlediğimiz şeffaflık kriterleri hakkında bilgi vermeye çalışmıştık.

Yazı dizimizin bugünkü ikinci bölümünde ise ilçe belediyelerinin bu 4 ayrı ana kriterden ilk ikisi; yani, kurumsal düzeydeki şeffaflık ile karar süreçleri ile ilgili şeffaflık anlamında ne ölçüde şeffaf olduğunu ya da olmadığını belirlemeye çalışacağız.

Yazımızın ilk bölümündeki açıklamalardan da anımsayacağınız gibi, 4 ana kriterin ilki ‘Kurumsal Saydamlıkla İlgili Kriterler‘ boyutunda, o kentte yaşayanların belediye başkanı ile belediye meclisi üyelerini yeterince tanıması; özellikle de kendilerine kolaylıkla ulaşabilmeleri için iletişim bilgilerinin paylaşılıp paylaşılmadığına bakacağız. O nedenle belediye başkanlarıyla başkan yardımcılarının ve meclis üyelerinin kişisel özellikleri (Doğum yeri, yılı, eğitim düzeyi, medeni durumu, mesleği, iletişim bilgileri vb.) ile ilgili bilgilerin İnternet sayfalarında yazılı olup olmadığına; ayrıca belediye yapılanması ile ilgili örgüt çizelgesinin ve bu çizelge içinde yer alan birimlerin görev, yetki ve sorumluluklarını gösteren yönetmeliklerin paylaşılıp paylaşılmadığına baktığımızda:

Belediyelerin, belediye başkanları üzerinden tanıtıldığı, belediye başkanları dışındaki belediye başkan yardımcısı gibi diğer üst yöneticilerle belediyelerin karar organı olan belediye meclisi üyelerinin sanki hiç yokmuşlar gibi ihmal edilip unutulduğu, belediyelere ait her türlü basılı malzeme ile ekran görüntülerinde belediye başkanı fotoğraflarının boy boy yer aldığı bir ortamda belediye başkan yardımcıları ve belediye meclisi üyeleri kendilerine ne ölçüde yer bulmakta, belediyenin karar organı meclis üyelerine ne ölçüde saygı duyulmaktadır acaba?

Bu sorulara en iyi yanıtın verildiği bu ilk kategoride beş alt kriterden dördüne olumlu yanıt veren Çiğli Belediyesi‘nin kurumsal saydamlık anlamında en önde geldiğini; bu belediyeye ait İnternet sayfasında sadece meclis üyeleri ile bilgilerin paylaşılmadığını, garip bir durum olarak kayyum yönetiminde olduğu için antidemokratik bir yapılanmaya sahip olduğunu düşündüğümüz olan Urla Belediyesi‘nde, bu antidemokratik yaklaşım nedeniyle fiilen görev yapamayan belediye meclisi üyeleriyle ilgili ayrıntılı bilgilere yer verildiğini görüyoruz.

Ama her şeye rağmen hiç bir ilçe belediyesinde vatandaşın belediye başkanından ayrı olarak oy verip seçtiği belediye meclisi üyeleri hakkında ayrıntılı bilgi edinip onlara ulaşması mümkün görülmemektedir.

Beş ayrı alt kriterden üçüne olumlu yanıt veren Aliağa, Balçova, Bayraklı, Bornova, Karabağlar, Karşıyaka, Buca, Menderes ve Seferihisar belediyelerinde, Aliağa hariç belediye başkanı hakkında ayrıntılı bilgilere yer verildiği, sadece Aliağa ve Menderes belediyelerinde belediye başkan yardımcıları hakkında bilgi verildiği, bu grupta meclis üyeleri hakkında bilgi veren hiç bir belediyenin olmadığı, Menderes hariç tüm belediyelerin örgüt çizelgesini paylaştığı ve yine tüm belediyelerin kurumsal yönetmeliklerini yayınladığı anlaşılmaktadır.

Beş ayrı alt kriterden ikisine olumlu yanıt veren Bayındır, Bergama, Dikili, Güzelbahçe, Konak, Narlıdere, Ödemiş, Selçuk, Tire ve Urla belediyelerinden oluşan üçüncü grupta ise sadece Urla Belediyesi‘nde, muhtemelen belediye başkanı yerine atanan kayyumun kaymakam olması nedeniyle belediye başkanı ile ilgili kişisel bilgilere yer verilmediği, sadece Bergama, Dikili ve Selçuk belediyelerinde belediye başkan yardımcılarıyla ilgili kişisel bilgilere yer verildiği, Urla hariç hiç bir belediyede meclis üyeleriyle ilgili kişisel bilgilerin bulunmadığı, Bayındır, Güzelbahçe, Konak ve Tire belediyelerine ait İnternet sitelerinde örgüt çizelgesinin bulunduğu, Narlıdere, Ödemiş ve Urla belediyelerine ait İnternet sitelerinde kurumsal yönetmeliklerin barındırıldığı belirlenmiştir.

Beş ayrı alt kriterden sadece birine olumlu yanıt veren Beydağ, Çeşme, Foça, Gaziemir, Karaburun, Kemalpaşa, Kınık, Kiraz, Menemen ve Torbalı belediyelerinin oluşturduğu son grupta, sadece Gaziemir ve Kemalpaşa belediyelerine ait İnternet sitelerinde belediye başkanlarının kişisel özelliklerine ait bilgilerin bulunmadığı, tüm belediyelerin İnternet sayfalarında başkan yardımcılarıyla belediye meclis üyelerine ait kişisel bilgilere yer verilmediği, sadece Gaziemir Belediyesi‘ne ait İnternet sayfasında örgüt çizelgesinin yer aldığı ve yine sadece Kemalpaşa Belediyesi‘nin İnternet sayfasında kurumsal yönetmeliklerin var olduğu belirlenmiştir.

Belediyelerdeki şeffaflık konusunda kullanacağımız ikinci ana kriter ise, ‘Karar Süreçleri İle İlgili Kriterler“‘ olup; bu ana kriterin altında da belediye meclisi ve encümeni kararlarıyla ihale kararları ve imar planı ile ilgili kararların ‘askıya çıkarılma‘ olarak ifade edilen duyurularıyla ilgili 11 ayrı alt kriter bulunmaktadır.

İzmir’deki 30 ilçe belediyesine ait İnternet sayfalarını bu 11 ayrı alt kriter açısından incelediğimizde ise aşağıdaki şu sonuçlara ulaşılmaktadır:

11 alt kriterden oluşan bu kategoride en iyi durumda olan belediyenin 9 olumlu yanıt itibariyle Konak Belediyesi olduğu, bu sırayı 7 olumlu yanıta sahip Karabağlar ve Seferihisar belediyelerinin takip ettiği görülmektedir. Konak Belediyesi‘nin bu kategorilerdeki olumsuz yanı ihaleleri canlı yayınlamayışı ve ihale kararlarını duyurmayışıdır. Karabağlar Belediyesi belediye meclisi komisyon kararlarıyla belediye encümeni ve ihale kararlarını,; ayrıca ihaleleri canlı olarak yayınlamamaktadır. Seferihisar Belediyesi ise meclis kararlarıyla ihaleleri canlı yayınlamamakta, encümen kararlarını paylaşmamaktadır.

Karar süreçlerinin şeffaf olup olmadığını gösteren 11 kriterden 5’ini olumlu yanıtlayan Ödemiş, Bayraklı, Karşıyaka ve Tire‘den oluşan üçüncü grupta ise Ödemiş, Bayraklı ve Tire belediyelerinin kararın tümünü yayınlamadığı, sadece Bayraklı Belediyesi‘nin görüşme tutanaklarını yayınladığı, komisyon raporlarının ise sadece Bayraklı ve Tire belediyeleri tarafından yayınlandığı görülmüştür. Meclis görüşmelerini canlı yayınlayan tek belediye Karşıyaka, belediye encümeni kararlarını tek yayınlayan belediye Tire, ihale duyurularıyla imar planı değişikliklerini tek yayınlamayan belediye Karşıyaka Belediyesi olup; hiç bir belediye ihaleleri canlı yayınlamamakta ve sonuçlarını duyurmamaktadır.

Aslında ihalelerin hem ihale duyurusu hem de ihale sonucu gösteren karar olarak yayınlanmamış olması ya da bazı ihale duyurularıyla kararlarının yayınlanıp bazılarının yayınlanmamış olması bu konularda şeffaf olmayan belediyelerdeki yolsuzlukların halk tarafından bilinmemesine ve bu suçların üstüne gidilmesini engellemektedir. O nedenle ihale duyurularıyla kararlarını gizleyip yayınlamayan belediyeler özel bir şekilde izlenmeli, bu belediyelerle ilgili her türlü öncelikle değerlendirilmelidir.

Bu durum halkın, adını andığımız tüm belediyelerde çok önemli konularda bilgi edinme ya da bilgiye erişim hakkının bulunmadığını ve belediye yönetimi ile ilgili konularda edindiği bilgiler çerçevesinde yönetime katılımının söz konusu olamayacağını, belediye başkanı, meclisi ve encümeninin denetiminde olan karar alma süreçlerinde yer almasının ya da o süreçlere etki etmesinin hem kağıt üstünde hem de fiilen mümkün olmadığını net bir şekilde ortaya koymaktadır.

Bugün ele aldığımız kurumsal ve karar süreçleri ile ilgili şeffaflık kriterlerinin de gösterdiği gibi 30 ilçe belediyesinden hiç birinde 16 kriterin tümüne olumlu yanıt veren verilmesi mümkün gözükmemektedir.

Bugün ele aldığımız toplam 16 kriterden 11’ine olumlu yanıt veren Konak Belediyesi başı çekerken Konak Belediyesi’ni 10 kritere olumlu yanıt veren Karabağlar ve Seferihisar belediyeleriyle 8 kritere -yani yarısına- olumlu yanıt veren Bayraklı ve Karşıyaka belediyeleri izlemektedir. Ancak bu durum bile 30 ilçe belediyesinin ‘kurumsal‘ ölçekte ve ‘karar süreçleri‘ itibariyle istenen düzeyde şeffaf olmadığını, bu konularla ilgili bilgi ve belgeleri halkla paylaşmadığını göstermektedir.

Yarın: mali konularla yapılacak ya da yapılan büyük iş ve faaliyetler konusundaki şeffaflık ne düzeyde?

Devam Edecek…

Şeffaflık ve İzmir belediyeleri (1)

Ali Rıza Avcan

Uluslararası Şeffaflık Derneği‘nin, “kararların, kurallar ve düzenlemeler doğrultusunda alınması ve uygulanması, alınan kararlardan etkileneceklerin bilgiye erişiminin sağlanması ve bu bilginin de ulaşılabilir, anlaşılır ve somut olması prensibidir.” diye tanımladığı şeffaflık olgusu, temsili demokrasinin temel uygulaması olan genel ve yerel seçimlerle belirlenmiş temsilcilerin, o temsilcileri seçen halkın izleyip denetleyebilmesi açısından oldukça önemlidir.

Seçimlerde verdiği oyla belediye başkanını ve belediye meclis üyelerini seçen yurttaşların, kendi vekillerinin seçim sonrasındaki karar ve uygulamalarını izleyip değerlendirebilmesi için, vekillerin aldığı ya da alacakları kararlarla yaptıkları ya da yapacakları uygulamalar hakkında önceden bilgi sahibi olması, sahip olduğu bu bilgilerle verilen/verilecek ya da yapılan/yapılacak uygulamaların doğru, yerinde ve sonuç alıcı olup olmadığı konusunda kanaat sahibi olması gerekmektedir. Bu bir anlamda vekillerin, seçmenin çıkarları doğrultusu çalışıp çalışmadığının izlenip denetlenmesi anlamına da gelmektedir.

Bu çerçevede şeffaflık ilkesinin ‘katılım‘, ‘bilgi edinme‘ ya da ‘bilgiye erişim‘ hakları ile de ilişkisi olduğu; günümüzde tüm inandırıcılığını kaybetmiş olan temsili demokrasinin yerine koymaya çalıştığımız katılımcı ve çoğulcu demokrasinin, ‘şeffaflık‘, ‘katılım‘, ‘bilgi edinme‘ ya da ‘bilgiye erişim‘ haklarının varlığı ve bu varlık içinde karşılıklı olarak birbirlerini etkileyip beslemesi durumunda gelişip güçlenebileceği söylenebilir.

Şeffaflık olmadan bilgiye erişim ya da bilgi edinme hakkının yaşam bulması ya da bilgiye erişim ya da bilgi edinme hakkının olmadığı bir ortamda sahici ve etkili bir katılımın gerçekleşmesi mümkün değildir. Bu nedenle, bilgiye erişim, bilgi edinme ve katılım hakkının temeli ya da ana kaynağı bilgiye ulaşma konusundaki şeffaflıktır diyebiliriz…

Şeffaflık açısından önemli olan diğer bir husus da, kamu yönetimi ile ilgili bu bilgilerin ‘düzenli‘, ‘anlaşılabilir‘, ‘tutarlı‘ ve ‘güvenilir‘ bir şekilde kamuoyuna aktarılmasıdır. Arada sırada düzensiz yapılan bilgilendirmeler, teknik ya da mesleki bir dille yapılan anlaşılamayan açıklamalar, birbiri ile ya da diğer bilgi kaynaklarıyla uyuşmayan bilgilerin bu anlamdaki şeffaflığın kapsamına girmesi mümkün değildir.

Katılımcı ve çoğulcu demokrasi açısından çok önemli olan şeffaflık ilkesinin belediyeler düzleminde, özellikle de İzmir’deki 30 ilçe belediyesindeki uygulama pratiği nedir? Belediyeler bilgi vermek, tanıtım yapmak ve yönetsel bir araç olarak kullanmak amacıyla tasarlayıp yayına koydukları İnternet siteleri ve sosyal medya kanalları ölçeğinde ne ölçüde şeffaftır? Şeffaf olma adına ne yapmaktadırlar? İsterseniz, gelin bu soruların yanıtlarını her bir belediyenin İnternet sayfasıyla sosyal medya kanallarını inceleyerek ortaya koymaya çalışalım.

Ama ondan önce sahip oldukları bilgi ve belgeleri anlaşılır bir dil ve yöntemle nasıl paylaştıklarını ortaya koymak amacıyla önceden belirlediğimiz şeffaflık kriterleri hakkında bilgi verelim:

Belediyelerdeki şeffaflık kriterlerinin neler olabileceği konusunda değişik kurum ve kişilerin yaptığı çalışmalar olmakla birlikte; bu kriterlerin belediyelerde belge üzerinde yapılan incelemeler, belediye İnternet sitelerinde yapılan incelemeler, hemşehrilerin yaptığı başvurular üzerinden gerçekleştirilen incelemeler gibi farklı şekil ve düzlemleri bulunmaktadır. Örneğin, Uluslararası Şeffaflık Derneği‘nin, ilgili belediyenin talebi üzerine yaptığı değerlendirmelerde kullandığı kriterlerin temeli mahallinde belge üzerinde yapılan incelemelerle belediye görevlileri ve yurttaşlarla görüşmelere dayanmaktadır. Bizim bugün yapmaya çalışacağımız inceleme ise İnternet sayfalarıyla sosyal medya kanallarının tasarım ve uygulaması üzerinden yapılan tespitlere dayanmaktadır.

2020 yılı Ağustos ayı içinde İzmir’deki 30 ilçe belediyesine ait İnternet sayfaları ve sosyal medya kanalları üzerinden yaptığımız incelemede başlıca 4 ana kriter ve bu kriterlere bağlı toplam 26 kriter dikkate alınmıştır.

Bu 4 ana kriterle toplam 26 alt kriteri şu şekilde açıklayabiliriz.

I. ANA KRİTER: KURUMSAL ŞEFFAFLIK – Bu bölümde, belediyenin kurumsal yapısı hakkında bilgi verilip verilmediğine ve hemşehrilerin belediye üst yönetimine kolaylıkla ulaşıp ulaşmadığını gösteren bilgilerin olup olmadığına bakılmaktadır.

1. Belediye başkanı ile ilgili kişisel bilgiler: Belediye başkanının kişisel özellikleri (Doğum yeri, yılı, eğitim düzeyi, medeni durumu, mesleği, iletişim bilgileri vb) ile ilgili bilgilerin var olup olmadığı,

2. Belediye başkan yardımcılarıyla ilgili kişisel bilgiler: Başkan yardımcılarının kişisel özellikleriyle (Doğum yeri, yılı, eğitim düzeyi, medeni durumu, mesleği, iletişim bilgileri vb) ilgili bilgilerin var olup olmadığı,

3. Belediye meclisi üyeleriyle ilgili kişisel bilgiler: Belediye meclisi üyelerinin kişisel özellikleriyle (Doğum yeri, yılı, eğitim düzeyi, medeni durumu, mesleği, iletişim bilgileri vb) ilgili bilgilerin var olup olmadığı,

4. Örgüt şeması: Belediye örgüt yapısını gösterir çizelgenin var olup olmadığı,

5. Kurumsal yönetmelikler: Belediye meclisi tarafından kabul edilen yönetmeliklerin var olup olmadığı dikkate alınmıştır.

II. ANA KRİTER – KARAR SÜREÇLERİ İLE İLGİLİ ŞEFFAFLIK – Belediye başkanı, meclisi, encümeni ve ihale komisyonu gibi karar organlarının aldığı kararların yayınlanıp yayınlanmadığı,

6. Belediye meclisi gündem duyurusu: Belediye meclisi gündemlerinin yayınlanıp yayınlanmadığı,

7. Belediye meclisi kararları: Belediye meclisi kararlarının yayınlanıp yayınlanmadığı,

8. Belediye meclisi karar özetleri: Belediye meclisi karar özetlerinin yayınlanıp yayınlanmadığı,

9. Belediye meclisi görüşme tutanağı: Belediye meclisi görüşmelerinin tümünü gösteren görüşme tutanağın yayınlanıp yayınlanmadığı,

10. Belediye meclisi komisyon raporları: Belediye meclisi kararlarına dayanak olan komisyon raporlarının yayınlanıp yayınlanmadığı,

11. Belediye meclisi toplantısının canlı yayınlanması: Belediye meclisi toplantılarının canlı yayınlanıp yayınlanmadığı ve buna ilişkin videoların kayıtlı olup olmadığı,

12. Belediye encümeni kararları: Encümen kararlarının yayınlanıp yayınlanmadığı,

13. İhale duyurusu: İhalelere ilişkin tüm ilanların yayınlanıp yayınlanmadığı,

14. İhale kararı: Yapılan tüm ihale kararlarının yayınlanıp yayınlanmadığı,

15. Canlı ihale yayını: İhalelerin canlı olarak yayınlanıp yayınlanmadığı ve buna ilişkin videoların kayıtlı olup olmadığı,

16. Askıdaki imar planı duyuruları: İmar planı yapım ve değişiklikleriyle ilgili ilanların yayınlanıp yayınlanmadığı dikkate alınmıştır.

III. ANA KRİTER – MALİ ŞEFFAFLIK – Gelir ve giderle ilgili bilgi ve belgelerin yayınlanıp yayınlanmadığı,

17. Stratejik plan: Dört yıllık stratejik plan belgesinin yayınlanıp yayınlanmadığı,

18. Performans programı: Yıllık performans programının yayınlanıp yayınlanmadığı,

19. Faaliyet raporu: Belediye başkanı tarafından hazırlanan faaliyet raporunun hazırlanıp hazırlanmadığı,

20. Bütçe: YIllık bütçelerin yayınlanıp yayınlanmadığı,

21. Aylık bütçe gerçekleşme raporu: Bütçenin aylık gerçekleşmesini gösteren raporun yayınlanıp yayınlanmadığı,

22. Kurumsal mal durum ve beklentiler raporu: Kurumsal mali durum ve beklentiler raporunun yayınlanıp yayınlanmadığı,

23. Kesin hesap: Belediyenin yıllık kesin gelir ve gider hesaplarını gösteren raporun yayınlanıp yayınlanmadığı,

24. İç ve dış denetim raporu: Belediye meclisi, İçişleri Bakanlığı ve Sayıştay tarafından hazırlanan denetim raporlarının yayınlanıp yayınlanmadığı dikkate alınmıştır.

IV. ANA KRİTER – UYGULAMA İLE İLGİLİ ŞEFFAFLIK – Belediyenin yapmayı hedeflediği ve yaptığı büyük proje ve faaliyetler hakkında bilgi verilip verilmediği,

25. Gerçekleştirilen projeler: Hizmet dönemi içinde gerçekleştirilip bitirilen projeler hakkında bilgi verilip verilmediği,

26. Devam eden projeler: Hizmet dönemi içinde halen devam etmekte olan projeler hakkında bilgi verilip verilmediği dikkate alınmıştır.

Önceden belirlenmiş bu kriterler dikkate alınarak yapılan değerlendirmelerde, her bir kriterin varlığı (1), yokluğu ise (0) değeri ile belirlenmiş, yerleşik nüfusu 50.000’e ulaşmadığı için stratejik plan ve performans programı hazırlama zorunluluğu bulunmayan belediyelerde bu değerlendirme (0) üzerinden yapılmıştır.

Bu değerlendirmeler öncesinde söylenmesi gereken diğer bir husus ise, Urla Belediyesi’ne 18 Aralık 2019 tarihi itibariyle kayyum atanması nedeniyle birçok şeffaflık kriteri açısından dezavantajlı bir durumda olduğunun hatırlatılması ve değerlendirmenin bu durum dikkate alınarak yapılması gereğidir.

Şeffaflık konusunda unutulmaması ve yapılacak değerlendirmelerde özel olarak ele alınması gereken bir ilçe belediyesi, 2108 yılında Uluslararası Şeffaflık Derneği ile ortak çalışmalar yapıp şeffaflık konusunda özel bir rapor hazırlatan ve Türkiye’de ilk kez Şeffaf Belediyecilik Ödülü‘nü alan Seferihisar Belediyesi‘dir. O nedenle Seferihisar Belediyesi’nin şeffaflık düzeyi bu çalışmalar nedeniyle daha dikkatli bir şekilde ele alınacak ve daha önce yapılan bu çalışmaların bugünkü şeffaflık düzeyine etki edip etmediği araştırılacaktır.

Devam Edecek…

Akdeniz; ama…

Ali Rıza Avcan

Ticaret dünyasının diliyle aklı başında, itidalli ve basiretli bir tüccarın ya da iş adamının bilmediği bir yerde yeni bir iş yeri açmaya kalktığında ilk yapacağı iş, iş yerinin faaliyette bulunacağı yerdeki mevcut ve olası rakiplerini öğrenmek, o yerde aynı işi yapan kimlerin olduğunu belirleyip onların kendisinden önce neler yaptığını ya da yapabileceğini öğrenmek ve kendi açacağı iş yerinin özellikleriyle mevcut iş yerlerinin özellikleri arasında bir mukayese yaparak onlardan farklı bir hizmet sunmaya çalışmaktır.

Bu bağlamda, 2019 yerel seçimleri sırasında en önemli projesinin Akdeniz kentleri arasında bir birlik oluşturmak olduğunu söyleyen İzmir Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Tunç Soyer‘e bu düşüncesinin yapılabilirliği ve sürdürülebilirliği konusundaki ciddi kaygılarımı içeren bir raporu, o tarihlerde hep yanında olup yardımcı olan Nezih Öztüre eliyle iletmiş ve vereceği tepkiyi merakla beklemiştim.

Zira Tunç Soyer‘in sözünü ettiği bir Akdeniz kentleri arasında bir birlik oluşturması fikri, Avrupa Birliği‘nin bir Güney Projesi olarak 2008 yılında Fransa Cumhurbaşkanı Nicholas Sarkozy‘nin öncülüğünde kurulan Akdeniz İçin Birlik (Union for the Mediterranean) örgütü, Akdeniz’e kıyısı olsun ya da olmasın 48 ülkeyi kapsayacak şekilde 2008 yılında kurulmuş ve aradan geçen sürenin sonunda Akdeniz dünyasındaki büyük anlaşmazlıklar nedeniyle başarısız bir proje olarak anılmaya başlamıştı. Ama yine de bu birlik varlığını koruyor ve İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin Katı Atık Entegre Projesi‘nin finansmanı bu birlik tarafından karşılanıyordu.

Öte yandan Akdeniz’e kıyısı olan ülkeler ve o ülkelerde yaşayan halklar; özellikle Avrupa Kıtası halklarıyla Araplar, Filistinliler, Museviler ve Türkler arasında yaşanan büyük sorunlar böylesi bir birliğin etkili bir şekilde çalışmasını engelliyordu.Üstüne üstlük Türkiye’nin Kıbrıs, Doğu Akdeniz ve Libya konusunda İsrail, Fransa, Mısır gibi ülkelerle yaşadığı sorunlar İzmir merkezli bir birliğinin yaşama geçmesini, Ankara’nın buna izin vermesini engelliyordu. O nedenle kendisine Dışişleri Bakanlığı’ndaki Akdeniz İçin Birlik çalışmalarıyla ilgili birim yetkilileriyle ya da İzmir’de yaşayan eski büyükelçi Ertuğrul Apakan ile görüşerek bilgi almasını önermiştim.

“Akdeniz İçin Birlik” Örgütü Üye Ülkeleri

Bir süre sonra Tunç Soyer‘in, Nezih Öztüre üzerinden verdiği cevabı, “ben bütün bunların hepsini biliyorum” şeklindeydi ve anlaşıldığı kadarıyla bu konunun tartışmaya açılmasından yana değildi.

Bunun üzerine, zamanında yapılması gereken uyarıyı yapmış olmanın rahatlığıyla olası gelişmeleri izlemeye karar verdim.

Beklediğim gelişmelerin ilki, 10 Nisan 2019 tarihinde Akdeniz’deki 6 kentin yöneticilerine; Barselona Belediye Başkanı Ada Colau‘ya, Beyrut Belediye Başkanı Jamal Itani‘ye İskenderiye Valisi Dr. Abd El Aziz Konsowa‘ya, Marsilya Belediye Başkanı Jean-Claude Gaudin‘e, Selanik Belediye Başkanı Yannis Butaris‘e ve Venedik Belediye Başkanı Luigi Brugnaro‘ya davet mektuplarının yazılmasıydı.

Tunç Soyer imzalı bu mektuplarda “Dört buçuk milyon nüfusu ile İzmir, Türkiye’nin batı sahilindeki en büyük, tüm ülkenin ise üçüncü büyük kentidir. Batı Anadolu’da uzanan kökleri sayesinde zenginleşen kent, yüzyıllardır Akdeniz’in ana limanlarından biri olarak işlev görmektedir. Bu tarihsel nedenlerle, batı ile doğu arasında köprü kuran bu bölgede kentimiz kültürlerin çeşitliliğine şahitlik etmiştir. İzmir limanı, diğer Akdeniz limanlarına benzer şekilde sadece uluslararası ticaret merkezi olarak işlev görmemiş; aynı zamanda pek çok kültürün uyumlu bir şekilde bir arada yaşamasına da olanak sağlamıştır. Bu çeşitlilik, Türkiye’nin diğer illerinden gelen ve diğer Akdeniz ile Avrupa ülkelerinden birçok insana yuva olan İzmir’de günlük yaşamın temelini oluşturmaya devam etmektedir. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı olarak öncelikli sorumluluklarımızdan birinin doğal bir liman olma özelliğimizi daha da güçlendirmek olduğuna inanmaktayım. Bu, kuşkusuz ekonomik ve kültürel açıdan Akdeniz kentlerinin çok yönlü ve ikili işbirliğini gerektirmektedir.” denilmekte ve bu mektupların sonu, “Lütfen bu mektubumu Akdeniz ligi ruhuyla gelecekteki işbirliğimiz için bir iyi niyet ifadesi olarak addedin. Yakın gelecekteki olası diyalogumuz ve işbirliğimiz üzerine bilgi paylaşımında bulunmak üzere sizinle en kısa sürede şahsen buluşmayı içtenlikle umuyorum.” şeklinde bitmekteydi.

Bugün bu mektupların gönderilişinden bu yana tam tamına 1 yıl 4 ay 9 gün geçti ve ortada bu kentlerin yöneticileri tarafından cevaplanmış tek bir mektup bile yok…

Üstüne üstlük mektup gönderilen Beyrut kenti, yakın bir zamanda büyük bir felaketle adeta yok olacak düzeye geldiği halde, davet mektubunun gönderildiği İzmir‘den bu kente uzanmış tek bir yardım eli, tek bir ilgi, tek bir mesaj da yok…

Şimdi de okuduğumuz gazetelerle izlediğimiz İnternet sayfalarından İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan‘ı ziyaret ederek kendisini 9-13 Eylül 2020 tarihleri arasında yapılacak “Akdeniz” temalı 89. İzmir Enternasyonal Fuarı‘na davet ettiğini öğreniyor ve ister istemez pandeminin kontrolden çıkma ihtimalinin yüksek olduğu günlerde yapılacak bu fuara bu kentlerin ya da kent yöneticilerinin katılıp katılmayacağını merakla bekliyoruz.

Ayrıca Akdeniz’e kıyısı olan ülkelerde kullanılan dilleri öğretmek amacıyla kurulduğu söylenen Akdeniz Dilleri Merkezi‘nde, Arapça, Fransızca, İtalyanca, Yunanca ve İspanyolca ile ilgili eğitim verileceğini öğrenmekle birlikte; bu dillere kentimizde ve Akdeniz’e kıyısı olan İsrail’de, Lübnan ve Suriye’de yüzyıllardır konuşulan kadim diller İbranice ile Ladino ve Ermenice‘nin niye dahil edilmediğini; ayrıca, bu yeni dil eğitim merkezi ile şimdilik sonuçsuz kalan Akdeniz kentleri birliği girişimi arasında nasıl bir bağ kurulduğunu da merak etmekteyiz.

Ama her şeyden önemlisi; Covit19 salgınının hem ülkemizde hem de kentimizde yeniden artmaya başladığı, bu nedenle, 18 Ağustos 2020 tarihi itibariyle 65 yaş üstü gruba yeni kısıtlamaların getirildiği bir kentte, beş gün de olsa büyük kalabalıkları bir araya getiren fuar, konser ve eğlence organizasyonunda ısrar etmenin nedenini de merak etmekteyiz…

İşte o nedenle;

Şimdi içinde bulunduğumuz bu koşullarda halkın sağlığı mı daha önemli; yoksa ticaret, kazanç ve eğlence mi? diye sormaktan kendimizi alamıyoruz.

Tabii ki bu sorunun, tarihe örnek olacak insani sorumluluk duygusuyla cevaplanması koşuluyla…

Başarısız bir projenin ardından söylenmesi gerekenler…

Ali Rıza Avcan

31 Temmuz ile 1 ve 2 Ağustos 2020 tarihlerinde , A3 Haber sitesinde, yazılarını ilgiyle okuduğum gazeteci Serdar Öztürk’ün, “Kent Konseyleri Dosyası” başlıklı birbirini izleyen üç ayrı yazısını okudum.

Söz konusu yazılarda Karşıyaka Belediye Başkanı Şebnem Tabak‘ın hizmet döneminde Karşıyaka Kent Meclisi ve Konak Belediye Başkanı Hakan Tartan‘ın hizmet döneminde Konak Kent Konseyi’nde görev yapmış Doç. Dr. Metin Erten’in kent konseyleri ile ilgili değerlendirmelerini bir kez daha okuma olanağına kavuşmuş olduk.

Bu söyleşi üzerine Metin Erten tarafından dile getirilen fikirlerin ne ölçüde yanlış, eksik ve yetersiz olduğunu ifade etmenin artık bir zorunluluk haline geldiğini düşünerek, 4 Ağustos 2020 tarihinde “Ağaçların yerine ormanı görebilmek”, 6 Ağustos 2020 tarihinde de “Toplumsal mücadele, dürüst ve doğru olmamızı gerektirir” başlıklı yazıları sizlerle paylaştım.

Bugün ise, aynı söyleşide dile getirilen diğer görüşleri ele alıp bu konuyla ilgili yazılarıma son vermek istiyorum.

Kent konseylerine sade yurttaşların ve eski belediye başkanlarının katılamadığı iddiası

A3 Haber sitesinin kent konseyleri konusunda uzman olduğu gerekçesiyle görüştüğü Metin Erten, eski belediye başkanlarıyla bakanların ve bu alanda çalışmış uzmanların kent konseylerinde çalışamadıklarını ifade etmektedir:

İzmir için şöyle somutlaştırayım. Bu konuda tarihe geçmiş dört kişi bu kentte yaşıyor. Osman Özgüven, Bülent Baratalı, Hakkı Ülkü ve Şebnem Tabak. Bu kişiler yönetmeliğe göre konsey üyesi değiller. Bu işin tarihini oluşturmuşlar ama şimdi bir konseye gidip düşüncelerini anlatamıyorlar. Bu yanlış. Karşıyaka Kent Meclisi tüzüğünü hazırlarken de bunu düşünmüş ve alanında uzman olan insanların başka hiç kurumun temsilcisi olmalarına gerek kalmadan doğrudan kent meclisine üye olmalarını sağlamıştım. “Uzmanlar” diye bir grup oluşturmuştum. Bir eski bakanımız vardı örneğin. O, bu gruptan meclis üyemiz olmuştu. Çok önemli katkılar yapmıştı. Şimdi siz o eski bakana “sen burada üye olamazsın, kentinle ilgili bir şey söyleyemezsin, sen git kendine bir dernek bul, orası adına toplantılarımıza katıl” diyemezsiniz, dememelisiniz. O zaman, onun da orada olabileceği bir yapı oluşturmanız gerek.Metin Erten, 31 Temmuz 2020, A3 Haber

Oysa bireylerin ve eski belediye başkanlarının kent konseylerine katılması, yasal olarak mümkün olup bunu yasaklayan ya da engelleyen bir mevzuat düzenlemesi bulunmamaktadır.

8 Ekim 2006 tarih, 26313 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan Kent Konseyi Yönetmeliği’nin “meclisler ve çalışma grupları” başlığını taşıyan 12. maddesine göre kent konseyi tarafından kurulabilen meclislere ve çalışma gruplarına üye olan bireyler, yine aynı yönetmeliğin “kent konseyi üyeliği” başlığını taşıyan 8. maddesinin (g) fıkrası hükmüne göre, “kent konseyince kurulan meclis ve çalışma gruplarının birer temsilcisi” olarak kent konseyi genel kuruluna katılabilir. Bu madde düzenlemesinden de anlaşılacağı üzere, kent konseylerinde asıl çalışma alanını oluşturan meclislerin ve çalışma grubu temsilcilerinin kent konseyi genel kuruluna katılmaları mümkün olup, yasal düzenlemede “başkan” yerine “temsilci” denilmesi de meclis ya da çalışma grubu başkanı olmayan herhangi bir katılımcının da genel kurula katılmasının yolunu açmıştır.

Ayrıca, değişik kent konseylerinin örgütlenme çizelgelerine baktığımızda eski belediye başkanlarının; hatta valilerin, milletvekillerinin kent konseyleri ile ilişkisini kurabilecek yapılanmalara izin verildiği görülecektir. Örneğin İzmir Kent Konseyi Çalışma Usul ve Esasları Hakkındaki Yönerge‘nin 18. maddesinin “Danışma Kurulu” başlıklı 2. fıkrası hükmüne göre, “İzmir Kent Konseyi Yürütme Kurulu tarafından oluşturulan Danışma Kurulu, geçmişte görev yapmış belediye başkanları, milletvekilleri, il genel meclisi üyeleri, belediye çalışanları, geçmişte görev almış kent konseyi yöneticileri, ihtisas sahipleri ve kanaat önderlerinden oluşur. Söz konusu danışma kurulu 6 ayda bir çağrılır.” Yine aynı şekilde, kent konseyleri arasında örnek olarak gösterilen Nilüfer Kent Konseyi Çalışma Yönergesi‘nin “Kent Konseyi Üyeliği” başlığını taşıyan 8. maddesinin (ı) fıkrası hükmüne göre “geçmiş dönemlerde görev yapmış Nilüfer Belediye Başkanları, Nilüfer Kent Konseyi Başkanları ve Nilüfer Kent Konseyi Genel SekreterleriNilüfer Kent Konseyi Genel Kurulu‘nun üyesidir.

Noterlerin kent konseylerine katılımı sorunu

Noterlerin katılımı yasanın iyi hazırlanmadığının bir göstergesidir aslında. Ben bir noterin ya da kurumunun bugüne dek çıkıp kent ile ilgili bir öneride bulunduğunu duymadım. Tarih boyunca tek bir örnek yokken, yasaya “noterler mutlaka olacak” denmesi ne kadar anlamlıdır bilmiyorum…Metin Erten, 1 Ağustos 2020, A3 Haber

Vikipedi’nin verdiği bilgilere göre; “Türkiye Noterler Birliği, Anayasa’nın 135’inci maddesine göre Noterlik Kanunu hükümlerine göre kurulmuş olup, kamu kurumu niteliğinde tüzel kişiliğe sahip bir meslek kuruluşudur. Bu Kanun’da gösterildiği şekilde devletin idari ve mali denetimine t​​abidir. Birliğin merkezi Ankara’dadır.” Bu anlamda Türkiye Noterler Birliği ile Birliğe bağlı Noter Odası temsilcilerinin, kent konseylerine katılan TMMOB, Türkiye Barolar Birliği, Türk Tabipler Birliği, Türk Dişhekimleri Birliği ve Türk Eczacıları Birliği gibi kent konseylerine katılması mümkündür.

Adalet Bakanlığı’nın 2020 yılı verilerine göre Türkiye’de toplam 2.061, İzmir’de de 89 adet noter bulunmakta olup; kent konseylerinin bu noterlere ulaşması, onların katılımını özendirmesi durumunda noterlerin de bir meslek kuruluşu olarak kent konseylerinde daha etkin bir şekilde çalışması mümkün hale gelebilir. Aksini savunmak ise hem demokrasi hem de katılımcı yaklaşım açısından sorunlu bir tutum olacaktır.

Katılımcıları “belirlemek” ve bunu yaparken ayrımcılık yapmak

A3 Haber sitesinin Metin Erten ile yaptığı söyleşiden Karşıyaka Kent Meclisi‘nin oluşumunda katılımcıların belediye başkanı ile kendisi tarafından belirlenmesinin doğru bir iş olarak yorumlandığını görüyoruz.

“Bir anımla sorunun yanıtını vermek istiyorum. Karşıyaka Kent Meclisi tüzüğünü hazırlıyorum. Belediye başkanımız Şebnem Tabak’la görüşüyoruz sık sık. İş meclis genel kurulunun kimlerden oluşacağına geldi. Odasındayız ve başkaları da var. “50 kişi yeter” diyen de çıktı, “700-800 kişi olsun” diyen de. Ama ben buraya gelmeden önce dersimi çalışmış ve Sayın Hakkı Ülkü’ye sormuşum, “sizde neden 200 kişiydi” diye. Yanıtı çok basit ve etkiliydi. “Bu insanları toplayacağımız en büyük salonumuz 200 kişilikti de ondan”. 50 çok azdı ama 800 kişiyi toplayacak salonumuz da yoktu. Ben 270 önermiştim. Öyle de yapıldı. Ama yukarıda da söylediğim gibi 15 sayfalık dernek listesini ve bin 500 STK’nın arasından rakamı neye göre eksiltecektik. (Konak Kent Konseyinde rakam 4 bin civarındaydı) Her türlü hemşeri derneğini dışarıda bıraktık, listenin yarısı silindi. Her engelli grubunda yalnızca birini aldık, liste yine azaldı. Kahvehane açmak için kurulan dernekleri sildik, liste azaldı. Ama yine çoktu. Bu kez bu derneklerin ne kadar etkinlik yaptıklarını, çalışma alanlarını inceledik. Çok etkinlik yapan, üreten, koşturan dernekleri bulduk. Sonunda bin 500 rakamını 30 dernek, 8 sendika ve 25 odaya kadar düşürdük. “Biz neden orda yokuz” diyen de çıkmadı. Sonuç olarak, her konsey kendi rakamını, kendi ölçütünü kendisi bulacaktır. Kimisi sayı çokluğundan ötürü birilerini eleyecek, kimisi de kentinde zaten 3-5 tane dernek olduğu için hepsine “katılın” diyecektir.” Metin Erten, 2 Ağustos 2020, A3 Haber

Oysa halkın belediye yönetimine katılımı için kurulduğu söylenen alternatif bir meclise kimlerin gireceğinin belediye başkanı ya da onun belirlediği bir sekreter tarafından belirlenmesi ile aynı işin Fransa Kralı XVI. Louis ya da Kardinal Richelieu tarafından yapılması arasında hiçbir fark yoktur. Aslında bu örneği vererek yapılanın doğru olduğunu savunmanın da katılımcı ve çoğulcu demokrasi anlayışıyla hiçbir ilgisi bulunmamaktadır.

Bu çerçevede böyle bir şey yaptığınızda size şu soruları sorarlar;

  • Hemşehri derneklerini niye dışarıda bıraktınız?
  • Engelli derneklerinden sadece birini niye seçtiniz?
  • Derneklerin ne ölçüde etkin olduğunu o derneklere üye ya da yönetici olmadan nasıl ölçtünüz?
  • Bu ölçme ve değerlendirme sırasında kullandığınız kriterler neydi?
  • Böyle bir şeyi yapma konusunda kendinizi nasıl yetkili gördünüz?
  • Böyle yaparak aslında temsili demokrasinin yozlaşmış bir örneğini daha yeniden üretmiş olmadınız mı?

Bence bu kadar demokrasiden, katılımcı anlayıştan, çoğulculuktan, örgütlenme ve kendini ifade etme özgürlüğünden uzak kalmış, zamanında yaptığı yanlışları bugün sanki bir meziyetmiş, olumlu bir deneyimmiş gibi anlatıp yaptığı iyi, güzel, yanlış ve eksik işlerin özeleştirisini yapmayan; bu nedenle de İzmir Kent Konseyi başkanlığı için kendisine davet yapılmadığı için küsen insanlara bu işin erbabı, uzmanı, en iyi bileni unvanlarını dağıtırken daha dikkatli davranmamız, geçmişte yapılan işlerin içindeki doğru, iyi ve anlamlı olanları seçip geleceğe taşımamız gerektiğini kendisine yeniden hatırlatmamız gerekiyor…

Toplumsal mücadele, dürüst ve doğru olmamızı gerektirir…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz haftanın son günlerinde, A3 Haber sitesinde yazılarını ilgiyle okuduğum gazeteci Serdar Öztürk’ün, “Kent Konseyleri Dosyası” başlıklı birbirini izleyen üç ayrı yazısını okudum.

Söz konusu yazılarda Karşıyaka Belediye Başkanı Şebnem Tabak‘ın hizmet döneminde Karşıyaka Kent Meclisi ve Konak Belediye Başkanı Hakan Tartan‘ın hizmet döneminde Konak Kent Konseyi’nde görev yapmış Doç. Dr. Metin Erten’in kent konseyleri ile ilgili değerlendirmelerini bir kez daha okuma olanağına kavuşmuş olduk.

Bu söyleşi üzerine Metin Erten tarafından dile getirilen fikirlerin ne ölçüde yanlış, eksik ve yetersiz olduğunu ifade etmenin artık bir zorunluluk haline geldiğini düşünerek, “Ağaçların Yerine Ormanı Görebilmek” başlıklı ilk yazımı, 4 Ağustos 2020 tarihinde sizlerle paylaştım.

Bugün ise, 2 Şubat 2018 tarihinde yazdığım “Karşıyaka Kent Meclisi Hakkında Yazılmayanlar” başlıklı eski bir yazıda dile getirdiklerimi, o zaman yazmadığım bilgileri de ekleyerek hatırlatmak istiyorum.

Çünkü, gazeteci Serdar Öztürk‘le söyleşen Metin Erten, söyleşinin farklı yerlerinde Karşıyaka Kent Meclisi tüzüğünün kendisi tarafından hazırlandığını iddia ederek tüzüğün hazırlanmasında emeği geçen ben dahil birçok arkadaşımıza haksızlık yapmakta ısrar ederek toplumsal mücadele etiğinin en önemli ilkelerinden biri olan dürüstlük ilkesiyle birlikte iş yapma kültürüne aykırı davranıyor.

Üstüne üstlük bunu ilk kez de yapmıyor. 2004 tarihli “Karşıyaka Kent Meclisi, Kent Yönetimine Bir Katılım Deneyimi” isimli kitabıyla başlattığı bu tutumu ısrarlı bir şekilde devam ettirdiği görülüyor. Hem de 2014 tarihli Karşıyaka Belediye Başkanlığı seçim kampanyası sırasında karşılaştığımızda kendisini uyardığım ve 2 Şubat 2018 tarihli “Karşıyaka Kent Meclisi Hakkında Yazılmayanlar” başlıklı yazımda anlattığım halde…

Gelelim bu doğru olmayan beyanların kaynağı olan 2000 yılındaki gelişmelere…

1999 yılında Mülkiyeliler Birliği İzmir Şubesi’nin uyguladığı sosyal sorumluluk projesi çerçevesinde, sevgili Mülkiyeli dostum Mete Hüsünbeyi ile birlikte, 7 mahalleden oluşan Alsancak bölgesinin sorunlarını belirleyip çözümünü kolaylaştırmak amacıyla başlattığımız çalışmalar kapsamında, o bölgede faaliyet gösteren ya da bulunan tüm meslek odası, dernek, vakıf ve sendikalarla sivil yurttaşları bir araya getirerek Alsancak Sivil Katılım Platformu adıyla faaliyet gösterecek bölgesel bir örgütlenmeyi gerçekleştirmiştik.

Alsancak Sivil Katılım Platformu, katılımcısı 76 meslek odası, dernek, vakıf, sendika ve sivil yurttaşla birlikte Alsancak Bölgesi’nin sorunlarını belirleyip çözme konusunda başarılı çalışmalar yapmaya başladığımızda, bu durum bölgede yaşayan ya da çalışan insanlarla belediye yönetimi tarafından fark edilmiş ve Konak Belediye Başkanı Erdal İzgi, belediye olarak bu platformun üyesi olmak istediklerini belirtmişti. Bu isteğin platform katılımcıları tarafından uygun görülmesi üzerine, beraberliğimizi Alsancak Bölge Kurulu adıyla sürdürmeye başlamıştık.

Başlangıçta Alsancak Sivil Katılım Platformu, sonrasında Alsancak Bölge Kurulu adıyla yaptığımız başarılı çalışmaların bir sonucu olarak, platformun kurucu ve sözcüsü kimliğimle İzmir Yerel Gündem 21 Yürütme ve Kolaylaştırıcı Kurulu’nun 21 üyesinden biri olarak çalışmaya başlamış; böylelikle, Alsancak’ta yaptığımız çalışmaları İzmir bütünü ile ilişkilendirme olanağına sahip olmuştuk.

Alsancak bölgesinde yaptığımız çalışmalardan ve elde ettiğimiz sonuçlardan haberdar olan diğer bir ilçe belediye başkanı ise Karşıyaka Belediye Başkanı Şebnem Tabak‘tı. İşte tam da bu aşamada, Karşıyaka Belediye Başkanı Şebnem Tabak‘tan, kendisine tanınan kontenjan çerçevesinde Karşıyaka Kent Meclisi üyesi olarak görevlendirildiğimi ve bu oluşumla ilgili tüzüğün hazırlık çalışmalarına katkıda bulunmamı rica eden bir davet aldım. Bu davete olumlu cevap vermem sonrasında yeni tanıştığım Metin Erten ve avukat Ayten Tekeli (Ünal) ile birçok kez bir araya gelerek yeni oluşturulacak Karşıyaka Kent Meclisi tüzük taslağını hep birlikte hazırladık. Bu çalışmalara zaman zaman eski Konya senatörü sevgili büyüğümüz Erdoğan Bakkalbaşı da  katılarak bizlere yardımcı olmuştu.

Bu tüzük taslağı çalışmaları sırasında, önümüze konulan metindeki bazı bölümlere karşı çıkmış ve bunlar yerine daha demokratik düzenlemeler yapılmasını talep etmiştim. Karşı çıkıp yeniden düzenlenmesini talep ettiğim konular şu şekildeydi:

1. Kent meclisinin sürdürülebilirliği ve kurumsallaşması açısından, belediye başkanının kent meclisi başkanı olmamasını; şayet böyle bir tercih yapıldığı takdirde belediye başkanının ilk mahalli idareler seçiminde yeniden seçilememesi durumunda kent meclisinin yeni belediye başkanı tarafından kolaylıkla kapatılabileceğini,

2. Kent meclisine katılabilme konusunda, “Karşıyaka’da yaşıyor olma” koşulunun getirilmesi nedeniyle, Karşıyaka’da iş yeri sahibi olan ya da çalışanların dışarıda bırakılmasının antidemokratik bir uygulama olacağını,

3. Karşıyaka Kent Meclisi‘ne katılacak olanların, söz konusu söyleşide de itiraf edildiği gibi antidemokratik bir şekilde belediye başkanı ile konsey sekreteri tarafından ya da Karşıyaka Kent Meclisi üye sayısının % 25,93’ünü oluşturan 70 üyesinin mahalle muhtarları tarafından belirlenmeyip demokratik çoğulculuk ilkesi uyarınca, katılımcıların özgür tercihlerine bırakılmasını ve katılımcılar arasında ayrım yapılmaması gerektiğini,

4. Kent meclisinin belediye yönetimine gerçek anlamda yardımcı olabilmesi için, kent meclisi ile belediye arasındaki ilişkinin, merkezi yönetimle yerel yönetimler arasındaki vesayet ilişkisine benzer hiyerarşik bir düzlemde değil, yerel özerkliğe vurgu yapacak şekilde belediye başkanı, belediye meclisi ve yönetiminin yer almadığı özerk bir yapıya sahip olmasının daha doğru olacağını savunarak sert tartışmalar yaptığımızı hatırlıyorum.

Hatta bu tartışmalar sırasında, Özgürlük ve Dayanışma Partisi’nin (ÖDP) 18 Nisan 1999 tarihli yerel seçimleri için hazırladığı seçim bildirgesinden alıntılar yaparak, ÖDP’li olduğunu bildiğim Ayten Tekeli (Ünal)‘yi ikna etmeye çalıştığımı bile hatırlıyorum.

Ancak belediye başkanının kent meclisi başkanı olması ve belediye meclisi üyeleriyle il genel meclisi üyelerinin kent meclisine dahil edilmesi konusunda Karşıyaka Belediye Başkanı Şebnem Tabak ile Metin Erten arasında önceden oluşmuş bir görüş birliğinin olduğunu fark etmem üzerine, muhalefet şerhimi kayıt altına alarak hazırlanan tüzük taslağının 6 Şubat 2000 tarihinde yapılacak ilk toplantıda katılımcıların görüşüne sunulması konusunda görüş belirttim.

Şimdi geriye doğru bakıp Karşıyaka Kent Meclisi‘nin üç yıllık öyküsünü değerlendirmeye kalktığımızda, muhalefet şerhimin gerekçelerini oluşturan kaygılarımda haklı olduğumu, söz konusu tüzüğün “Genel İlkeler” başlığını taşıyan 2. maddesinin 14. fıkrasında “kurum olarak tarafsız, özerk bir yapı oluşturmak, toplumun genel ortak çıkarlarını korumak” bir ilke olarak kabul edilmiş olmakla birlikte; belediye başkanı ile belediye meclisi üyelerinin kent meclisinin “doğal üyeleri” olarak kabul görmesi, meclis katılımcılarının belediye başkanı, meclis sekreteri ve mahalle muhtarları tarafından belirlenmesi, ayrıca kent meclisi sekreterinin doğrudan doğruya belediye başkanı tarafından atanması gibi antidemokratik düzenlemeler nedeniyle kent meclisinin sürdürülebilirliğini sağlayacak önlemleri almayıp gerekli düzenlemeleri yapmayan; böylelikle varlığı, kurucusu olduğu belediye başkanının hizmet süresiyle sınırlı Karşıyaka Kent Meclisi‘ni belediyenin bir birimine dönüştüren tüzük düzenlemeleri ve uygulamaları nedeniyle meclisin varlığını sürdüremediğini anlıyorum.

6 Şubat 2000, Pazar günü saat 13.00’de Karşıyaka Nikah Sarayı’nda yapılan ilk toplantıda tüzüğün, üyeleri seçimle belirlenecek bir komisyon tarafından son kez değerlendirilmesi istendiğinden, katılımcılar arasında bu kurula katılacaklar için bir seçim yapılmış ve bu seçim sonucunda ortaya şöyle bir tablo çıkmıştı:

Yılmaz Yılmaz (Belediye meclisi üyesi) 70 oy, Erdoğan Bakkalbaşı (Konya eski senatörü) 61 oy, Metin Erten 60 oy, Ayten Tekeli (Avukat) 57 oy, Ali Rıza Avcan 55 oy, Seher Bülbül (KESK Eğitim Sen temsilcisi) 52 oy, Gürbüz Özler 52 oy, Sevim Çeliker (Tuna Mahallesi Muhtarı) 48 oy, Sedat Demirer 40 oy, Sadiye Ateş (ÖDP temsilcisi) 40 oy ve  Atakan Kıryaşaroğlu (Avukat, LDP Belediye Başkan Adayı) 21 oy. 

Aday olan Rafet Aksoy ve Kerem Ali Sürekli ise seçim öncesi adaylıktan  çekildiklerini belirtmişlerdi.

7-16 Şubat 2000 tarihleri arasında bu kurul tarafından son şekli verilen tüzük, Karşıyaka Kent Meclisi‘nin 17 Şubat 2000 tarihli ikinci toplantısında katılımcıların görüşüne sunularak kabul edilmişti.

Ancak kabul edilen tüzükte gerek hazırlanış aşamasında, gerekse kabulü sonrasında bütün uyarılarıma karşın anti demokratik hükümlere yer verilmiş olması ve böylesi antidemokratik bir yapılanmanın içinde yer almak istemeyişim nedeniyle bir süre sonra Karşıyaka Belediye Başkanı Şebnem Tabak‘a bilgi vererek meclis üyeliği görevimden ayrıldığımı hatırlıyorum. 

Ayrıca bu ayrılışla birlikte, Karşıyaka’da yaşayan ya da Karşıyaka’yı sevip kendini Karşıyakalı hissedenlere, Karşıyaka Kent Meclisi üyeliğinden ayrılış gerekçemi belirten mesajlar gönderdiğimi de hatırlıyorum. Örneğin, elimdeki 6 Temmuz 2000 tarihli faks metninden Hürriyet Gazetesi Ege Bölge Temsilci Yardımcısı gazeteci Deniz Sipahi’ye gönderdiğim tüzük metni ile, Karşıyaka’da ikamet ediyor olma koşulu dikkate alınarak hazırlanan 270 kişilik Karşıyaka Kent Meclisi üye listesine Karşıyaka’da iş yeri olan ya da çalışanların üye olamaması hususu ile tüzükte “geçici üye” olarak tanımlanan ve toplam üye sayısının % 25,93’ünü oluşturan 70 üyenin mahalle muhtarları tarafından belirlenecek olmasının antidemokratik olduğunu; ayrıca, Karşıyaka Kent Meclisi‘nin görev süresinin belediye başkanının görev süresiyle eş tutulmasının bu meclisin devamı ve kurumsallaşması açısından sakıncalı bulduğumu belirterek kurulan meclisin daha demokratik, katılımcı ve çoğulcu olması için çaba gösterdiğimi ve bunu sağlamak amacıyla Karşıyakalılar düzleminde bir kamuoyu oluşturmaya çalıştığımı hatırlıyorum.

Şimdi geçmişe dair bütün bu bilgilere rağmen, “Karşıyaka Kent Meclisi Tüzüğünü ben hazırladım” demek, bunu yazdığımız kitaplarda dile getirmek, yaptığımız söyleşilerde ifade etmek ne ölçüde doğrudur, ne ölçüde gerçeklere uymaktadır?

Çünkü Karşıyaka Kent Meclisi Tüzüğü anlattığım gerçeklerde birlikte olduğumuz kişilerin tanıklığı ile doğrulanacak ölçüde, tek bir kişi tarafından değil;, aralarında benim de bulunduğum, Yılmaz YılmazErdoğan BakkalbaşıMetin ErtenAyten Tekeli (Ünal)Seher Bülbül, Gürbüz ÖzlerSevim ÇelikerSedat DemirerSadiye Ateş ile  Atakan Kıryaşaroğlu‘ndan oluşan 11 kişilik bir ekip tarafından hazırlanıp, Karşıyaka Kent Konseyi‘nin 17 Şubat 2000 tarihli ikinci toplantısında hazır bulunanların oy birliği ile kabul edilmiştir.

Şimdi aradan 20 yıl geçtikten sonra bu konuyu yeniden niye gündeme getiriyorsun diye bir soru sorduğunuzda da; bu soruyu, benim bu haklı tepkime neden olan “Karşıyaka Kent Meclisi Tüzüğünü ben yazdım” şeklindeki gerçeklikle ilgisi olmayan ifadenin, ilk kez Metin Erten‘in 2004 tarihli “Karşıyaka Kent Meclisi, Kent Yönetimine Bir Katılım Deneyimi” isimli kitabında yazılması ve 31 Temmuz-2 Ağustos 2020 tarihleri arasında üç gün süreyle A3Haber‘de yayınlanan “Kent Konseyleri Dosyası” başlıklı söyleşide yeniden dile getirilmiş olmasıdır diye yanıtlayabilirim.

Bu nedenle ilk kez 2004 yılında yazılıp bütün uyarılarıma karşın halen söylenmekte olan bu yanlış beyanın kent konseylerinin geçmişi ile ilgili tarihi kayıtlara girmemesi için yaptığımız bu itirazın ilk nedeni, kent konseyleri gibi kentin halkın talepleri doğrultusunda daha iyi, daha demokratik, daha katılımcı ve çoğulcu bir anlayışla yönetilmesi için yapılan çalışmalarda yer alanların hangi ahlaki ilke ve kurallara uyması gerektiğini yeniden hatırlatıp, bunların en başında yer alanın ‘doğruluk‘ ve ‘dürüstlük‘ olduğunu bir kez daha ifade etme isteğimdir.

Diğer bir nedeni ise, kent konseyleri de dahil olmak üzere; ülkeyi ya da kentleri ilgilendiren bu tür gönüllü çalışma alanındaki faliyetin ‘bireysel‘ değil; bir ekip ya da takım çalışması olarak yapılması gerektiğini hatırlatmış olma isteğimdir.

O nedenle, Karşıyaka Kent Meclisi tüzüğünü hazırlayan ve isimleri yukarıda belirtilen 11 kişilik ekipte yer alan herkesi, sade bir ekip üyesi olarak hatırlayıp onlara teşekkür etmemiz gerekmektedir.

Ayrıca, eğrisiyle doğrusuyla o günün koşullarında böyle bir çalışmayı gerekli görüp bizleri özendiren Karşıyaka Belediyesi eski başkanı Şebnem Tabak‘a, ona destek veren meclis üyelerine ve -bugün var olmasa da- Karşıyaka Kent Meclisi çalışmalarına katılan herkese, bir Karşıyakalı olarak teşekkür etmemiz gerekmektedir.

Çağımız artık bu tür “ben yaptım” söylemleri yerine, birlikte iş yapmayı öne çıkaran “biz yaptık” diyen dayanışmacı kültürü önemsiyor ve öne çıkarıyor…

İnsanlar artık, aynen 2013 tarihli Gezi Parkı Direnişi‘nde görüp yaşadıklarımız gibi; anti-kapitalist kent mücadelesinin, merkezi ya da yerel iktidar tarafından şekillendirilen ve kimin katılacağına güç sahiplerinin karar verdiği ‘fikir kulüpleri‘ üzerinden değil; dürüst, tutarlı insanların yer aldığı, somut ihtiyaç ve sorunların konuşulup tartışıldığı, kendisinin nasıl düşünüp yaşayacağı, ne giyip ne söyleyeceği gibi şeylerin dikte edilmediği, dayanışma ile büyüyüp özgürleşeceği bir ortamda yapılmasını istiyor, talep ediyor…

Önemli Not: A3Haber tarafından Metin Erten’le yapılan söyleşiye dair değerlendirmelerimiz değişik yazı başlıkları altında devam edecektir…

Ağaçların yerine ormanı görebilmek…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz haftanın son günlerinde, A3 Haber sitesinde yazılarını ilgiyle okuduğum gazeteci Serdar Öztürk’ün, “Kent Konseyleri Dosyası” başlıklı birbirini izleyen üç ayrı yazısını okudum.

Söz konusu yazılarda Karşıyaka Belediye Başkanı Şebnem Tabak‘ın hizmet döneminde Karşıyaka Kent Meclisi ve Konak Belediye Başkanı Hakan Tartan‘ın hizmet döneminde Konak Kent Konseyi’nde görev yapmış Doç. Dr. Metin Erten’in kent konseyleri ile ilgili görüş, düşünce ve değerlendirmelerini bir kez daha dinleme olanağına kavuşmuş olduk.

Bu çerçevede bu söyleşiyi okurken, keşke kent konseyleri gibi önemli bir konuyu tek bir kişiden değil de; değişik yer, zaman ve düzlemlerde bu konuyla ilgilenmiş, bu alanda çalışıp konuya farklı açılardan yaklaşan birbirinden farklı görüş sahiplerini bir araya getiren daha demokratik bir söyleşi ortamı yaratılsaydı diye düşünmekten de kendimi alamadım.

Örneğin böyle bir dosya açarak konunun Türkiye ölçeğinde ele alınıp tartışılması benden istenmiş olsaydı, uzun yıllar Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nda (UNDP), Türkiye Yerel Gündem 21 Programı ile Kent Konseyleri ile ilgili projeden sorumlu olmak üzere Demokratik Yönetişim Programları Direktörü olarak görev yapıp, şu an bu projenin Kurumsal Koordinatörü olarak görev yapan Birleşmiş Kentler ve Yerel Yönetimler Orta Doğu ve Batı Asya Teşkilatı‘nda (UCLG-MEWA) Genel Koordinatör olarak çalışan Dr. Leyla Şen’in, kent konseyleri uygulaması konusunda başarılı uygulamalar yapması nedeniyle birçok kent konseyi tarafından örnek alınan Bursa, Nilüfer Kent Konseyi başkanı Neslihan Binbaş’ın ve şu an İzmir’de fiili olarak görev yapan herhangi bir kent konseyi başkanının; hatta bilerek ve isteyerek kent konseyi kurmamış bir belediye başkanının içinde yer aldığı demokratik bir tartışma ortamını oluşturarak değişik fikirlerin tartışılması için elimden geleni yapardım diye düşünüyorum.

Gelelim üç yazıdan oluşan dizide kent konseyleri için söylenenleri ele alıp değerlendirmeye….

Kent konseyleri, iddia edilenin aksine bir fikir kulübü değildir…

Gazeteci Serdar Öztürk, “kentte yönetime katılmak nedir?” diye soruyor… Cevaplayan Metin Erten ise bu soruya söyleşinin farklı yerlerinde şu karşılıkları veriyor:

Kentte yönetime katılmak, kentle ilgili bir karar alınmadan önce (vurgulamak istiyorum, “karar alınmadan önce”) bununla ilgili olarak insanların fikirlerini söyleyebilmeleridir. Bu fikrini söyleme örgütlü yani kurumsal olursa ideal olur elbette. “ …….

Kentte yönetime katılım böyle bir şey. Kenti yönetenlerin kentle ilgili önemli bir kararı almadan önce kentlilerle bunu paylaşmaları. Kentteki kurumların ve sokaktaki kentlilerin örgütlenmiş olarak bunu tartışmaları. Bir görüş oluşturmaları.” ……

Kenttekiler; kentle ilgili bir konuda karar alınmadan önce fikirlerini söylerlerse, bunu söyleyecekleri bir yapı, oluşum olursa bu yönetime katılmak olur. Bu işin püf noktası fikir, öneri üretmektir. Yalnızca şikâyet etmek, “olmaz” demek yönetime katılmak değildir.” …..

Hepimizin bilmesi gereken şey, kenti yönetenin belediye başkanı ve meclisi olduğudur. Yani karar veren yer orasıdır. Konsey öneri üretir. Yaptığı her öneri belediye başkanının hoşuna gitmeyebilir. O da bu öneriyi yerine getirmez. Getirmek zorunda da değildir zaten. Konseyin görevi “ne yapsak da belediye başkanını rezil etsek” değildir. Konseyin görevi “ne yapsak da belediye başkanının şakşakçılığını yapsak” da değildir. Konseyin görevi kenti için öneri üretmektir. Konsey üretir, kenti yönetenlere sunar. Önerileri yerine getirip getirmemek kenti yönetenlerin sorumluluğundadır. Konsey, belediye başkanının önünde, arkasında, yanında, karşısında değildir. Ne başkana karşıdır, ne onun elemanıdır. Burada herkesin bulunduğu yeri bilmesi önemlidir. Aradaki işleyiş konseyden başkana doğru da olmayabilir. Belediye başkanı da konseyden görüş oluşturulmasını isteyebilir.

Gördüğünüz gibi “kentte yönetime katılmak”, sorunun sistemle, demokrasi ile, siyasetle ilgisi ortaya konulmadan, sadece kentte yaşayanların, yaşadıkları kentle ilgili bir karar alınmadan önce fikirlerini söylemeleri şeklinde tanımlanıyor ve konu orada bitiyor. Üstüne üstlük, “kenti yönetenlerin kentle ilgili önemli bir karar almadan önce kentlilerle bunu tartışmaları” denilerek önemsiz kararlar kapsam dışında bırakılıyor. Yönetime katılmak sadece fikirleri söylemek düzeyinde bırakılıp daha ötesi tümüyle iktidarı elinde tutan yönetime bırakılıyor:

Fikrini söyle ve git. Gerisi bana/bize ait…

Anlaşılıyor ki, soruları yanıtlayan Metin Erten‘in katılımdan, katılımcı demokrasiden anladığı sadece bu! “Gerisini biz belediye başkanı ile bir araya gelip halledelim; listeye kimlerin girip giremeyeceğini onunla belirleyelim… Ondan sonra da yaptığımızı “herkesi kentin yönetimine kattık” diyerek lanse edebilelim…

Katılım türleri….

Kent konseylerini düşünürken kapitalizmi, siyaseti, ideolojiyi, demokrasiyi ve kent hakkını unutmamak…

Bence bu garip durum, “kentte yönetime katılım” olgusunun durduk yerde neden ortaya çıktığı sorusunun sorulmayışından kaynaklanıyor.

O halde şimdi biz bu soruyu soralım: Sahi, şu ‘yönetime katılmak’, ‘kentte yönetime katılmak’ denen şey niye, ne zaman ve ne şekilde ortaya çıktı? Buna niye gerek duyuldu?

Evet, antik Yunan ve Roma site yönetimlerinde, oy kullanma hakkına sahip soylu erkeklerin Bouleuterion adı verilen bugünün kent meclislerine benzer yerlere giderek, kölelere ya da kadınlara danışmadan kentle ilgili kararlar almalarına ‘doğrudan demokrasi’ diyoruz; ama diğer yandan da bunun soylu ve varlıklı erkeklerden oluşan seçkin bir grubun demokrasisi olduğunu da biliyoruz.

1789 Fransız Devrimi ile birlikte, halkın seçilmiş temsilcilerinin kent meclisleriyle parlamentolarda halkın çıkarlarını korumak için görev almaları fikri, demokrasinin tarihsel bir aşaması olarak ‘Temsili Demokrasi‘nin kapısını açmakla birlikte, geçen zaman içinde bu model bozulmaya, başlangıçtaki amaç ve hedefinden uzaklaşmaya; hatta yozlaşmaya başlıyor. Böylelikle, -aynen Karşıyaka’da yaşadıklarımızda olduğu gibi- yurttaşların önüne hiç tanıyıp bilmedikleri insanlar çıkarılıp, “bundan böyle oylarınızla bu kişileri temsilci olarak seçeceksiniz, bizim belirlediğimiz bu kişiler sizin temsilcileriniz olacak” deniliyor. Böylelikle yurttaş ya da kentli, ambargo konulmuş iradesi ile aslında hiç tanımadığı adayları milletvekili, belediye başkanı ve belediye meclisi üyesi olarak seçmeye başlıyor.

Temsili demokrasi‘ adı verilen bu aldatıcı oyunun, kapitalist sistemin emrindeki ‘oyunbozanlar‘ ve ‘hilekârlar‘ eliyle yozlaşmaya başlaması ve seçilen vekillerin ‘halkın temsilcisi olma‘ niteliğini kaybetmesi nedeniyle, o vekillerin oluşturduğu parlamentolarla belediye meclislerine alternatif oluşturmak üzere mahalle, semt; hatta sokak düzleminde kendiliğinden örgütlenmeler ortaya çıkmaya başlıyor.

O nedenle, Fatsa (1979) örneğinden yola çıkarak İstanbul Ümraniye 1 Mayıs (1977), Gazi (1995), Güzeltepe, Nurtepe Çayan (1977) gibi gecekondu mahallelerinde yaşayan dar gelirli, yoksul insanlar değişik devrimci grupların rehberliğinde hem sahip oldukları yasal hakları, hem de sivil itaatsizlik, direniş gibi değişik mücadele yol ve yöntemlerini kullanarak, çoğunlukla mahalle muhtarlıklarını devre dışı bırakarak ya da mahalle muhtarları ile birlikte hemşehrilik ve mezhepçilik gibi geleneklerle mücadele ederek kendi öz örgütleri olan mahalle komitelerini, halk meclislerini kurmaya başlamışlar, temsili demokrasinin yetersizliklerini kendi güç ve eylemleriyle aşmaya çalışmışlardır. Bu anlamda gerektiğinde yasaların dışına çıkılarak ve direniş hakkının kullanılması suretiyle kendiliğinden başlayan bu girişimler, kent yönetimine katılım anlayışının düzen dışı ilk örneklerini oluşturmuştur.

Kentlerde ve mahallelerde kendiliğinden gelişen ve zaman içinde devrimci hareketin etkisine giren bu tepkisel uygulamalardan etkilenen CHP’li bazı belediye başkanları ise, kendi beldelerinde bu tür oluşumların önünü açıp kendi yerel güçleriyle ilişkilendirmeye çalışmışlar; bu nedenle başkanı oldukları oluşumlara, temsilci olma niteliğini kaybetmiş mevcut belediye meclisi üyeleriyle il genel meclisi üyelerini de dahil ederek; hatta bu oluşumların tüzüklerini bile hazırlayarak halk meclisi (Dikili, 1983), kent parlamentosu (Aliağa, 1994), kent senatosu (Urla, 1997) ve kent meclisi (Karşıyaka, 2000) adıyla belediye meclisi dışında ikinci bir meclis kurmuşlardır. Bugün ise bu oluşumların hiçbirinden herhangi bir iz ya da kalıntı dahi kalmamıştır. Hatta o kentlerde yaşayan çoğu insanın, özellikle de gençlerin yaşadıkları kentte bir vakitler böyle bir şeyin yaşandığından bile haberi yoktur.

Bunu daha da ileri tarihlere götürmeye kalktığımız takdirde, 1994-1997 döneminde mahallelerde yaşayan ya da çalışan insanların gönüllü olarak katılıp çalıştıkları Semt Danışma Merkezleri (SEDAM) eliyle mahalle ve sokak komitelerinin oluşumunu özendirip onlarla birlikte çalışan Saffet Bulut başkanlığındaki İstanbul, Bahçelievler Belediyesi uygulaması da, ilginç bir örnek olarak tarihe geçirmemiz gerekir.

Ayrıca bu tür özgün girişimlerin arasına, Yerel Gündem 21 Programının devam ettiği 1999-2001 döneminde, İzmir, Alsancak bölgesinde bulunan ya da faaliyet gösteren 76 adet meslek odası, dernek, vakıf ve sendikayla yurttaşların, aralarına herhangi bir belediyeyi almadan ya da belediyenin denetimine girmeden oluşturduğu Alsancak Sivil Katılım Platformu’nu da dahil etmemiz gerekir.

Ele aldığımız bütün bu toplumsal muhalefet hareketlerinde, temsili demokrasinin iflası sonucunda ortaya çıkan tabandan gelen halk taleplerinin etkisi olmakla birlikte; merkezi yönetimin de, 1996 yılında İstanbul’da yapılan Habitat II İnsan Yerleşimleri Birleşmiş Milletler Konferansı çerçevesinde, mahallelerde ve kentlerde kendiliğinden gelişip ortaya çıkan ve müesses nizamın geleceği açısından tehdit oluşturan bu hareketleri kontrol altına alıp, Dünya Bankası, IMF, Dünya Ticaret Örgütü, Avrupa Kalkınma Bankası, Uluslararası Kalkınma Programı gibi uluslararası kurumların önerdiği ‘yönetişim‘ temelli bir yapıya dahil etme çabaları yoğunlaşmış, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) ile imzalanan İşbirliği Anlaşması ile kabul edilen 1997 tarihli Türkiye Yerel Gündem 21 Programı bu kaygı ve kontrol çabasının bir ilk ürünü olarak hizmete sokulmuştur.

Devletin, halkın kent yönetimine katılımı konusunda attığı bu adımın arkasında yatan asıl neden, kentin yönetimine katılım konusunda kendiliğinden ortaya çıkıp gittikçe güçlenen toplumsal muhalefeti kontrol altına alıp kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirme isteğidir. Devlet ayrıca bu hamle ile belediyeler tarafından geliştirilen ve kendilerine halk parlamentosu, meclisi, kurultayı ya da senatosu adını veren oluşumların önünü kesip onları da kontrol altına almak arzusundadır. Bu anlamda devlete göre en iyi çözüm 1997 yılındaki koşullara göre valilik, kaymakamlık ve belediyelerin yönetim ve denetiminde olan Yerel Gündem 21 ya da kent konseyleri gibi, toplumsal mücadele yerine uzlaşıp anlaşmayı hedefleyen oluşumlara izin verip teşvik etmektir.

Çünkü Henri Lefebre’in 1968 Öğrenci Ayaklanmaları sırasında geliştirdiği ‘şehir hakkı’ kavramı ya da David Harvey’in 2008 yılında “Şehir hakkı şehir kaynaklarına bireysel olarak erişme özgürlüğünden çok fazlasıdır: şehri değiştirerek kendimizi değiştirme hakkıdır. Dahası, bireysel değil ortak bir haktır çünkü bu dönüşüm kaçınılmaz olarak şehirleşme süreçlerini yeniden şekillendirecek kolektif bir gücün uygulanmasına dayanır. Şehirlerimizi ve kendimizi yapma ve yeniden yapma özgürlüğü, iddia ediyorum, insan haklarımız içinde en kıymetli ve en ihmal edilmiş bir haktır.” şeklinde tanımladığı ‘kent hakkı’, toplumsal muhalefet içinde yer edinip etkili olmaya başlamış; böylelikle yönetime katılma kavramının aslında ‘yönetişim’, ‘sürdürülebilir kentleşme’, ‘uzlaşma’ gibi kavramlar yerine ‘kent hakkı’ ve ‘hak temelli mücadele’ gibi temel olgu ve kavramlarla ilişkili olduğu ortaya çıkmıştır.

Bu anlamda halkın kent yönetimine katılması amacıyla, neoliberal hegemonyanın uluslararası kurumları tarafından geliştirilip 1997-2006 döneminde uygulanan Türkiye Yerel Gündem 21 Programı, ‘Kentine Sahip Çıkmak’, ‘Çözümde Ortaklık’ ve ‘Aktif Katılım’ ilkeleri çerçevesinde çalışmaya başlamış ve bu programın örnek gösterilen en iyi uygulaması İzmir Yerel Gündem 21 çalışmaları olmuştur.

Ancak bu program tüm ülke genelinde bir yandan başarılı, diğer yandan de yetersiz bulunduğu için Türkiye Yerel Gündem 21 Programı, 2009 yılının Ekim ayında uygulanmaya başlayan “Kent Konseylerinin Güçlendirilmesi ve Yerel Demokratik Yönetişim Mekanizmaları Olarak İşlev Görmelerine Yönelik Eğitim ve Kapasite Geliştirme Desteği Sağlanması” başlıklı devam projesi ile kent konseylerine dönüştürülmüş; böylelikle “Gelin, Birlikte Yönetelim” sloganıyla kentin ‘yerel yönetişim anlayışı’ çerçevesinde belediye, valilik ve sivil toplum işbirliği içinde birlikte yönetileceği iddia edilmiştir.

Bu bağlamda, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) ile imzalanan İşbirliği Anlaşması kapsamında UCLG-MEWA koordinatörlüğünde başlatılan devam projesi, aynen Türkiye Yerel Gündem 21 Programında olduğu gibi neoliberal ideolojinin bir iktidar ve güç aracı olarak önerdiği ‘yönetişim’ anlayışının yerel düzeydeki uygulaması olarak çalışmaya başlamış; ama gerçekte kentleri başkaları yönetmiştir.

Bunun en iyi örneğini ise, Prof. Dr. İlhan Tekeli tarafından ‘İzmir Yönetişim Ağı’ adıyla oluşturulan sistem içindeki, ‘iyi yönetişim’ ilkelerine aykırı uygulamalar oluşturmuştur:

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP), ‘yönetişim‘ kavramını, “bir toplumun siyasi, ekonomik ve sosyal işlerini kamu, özel sektörle ve gönüllü sektörle ilişkiler bağlamında yürütmek için kullandığı değerler, politikalar ve kurumların oluşturduğu bir sistem” olarak tanımlamış olmakla birlikte; İzmir Kent Konseyi içinde yer alması gereken özel sektör temsilcileri 2009 yılında İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından kurulan İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu‘na (İEKKK) alınarak İzmir Kent Konseyi‘nin sadece İzmir Valiliği, İzmir Büyükşehir Belediyesi ve sivil toplum temsilcilerinin yer aldığı eksik ve sakat bir yapı olarak bir yanda bırakılması, kentle ilgili önemli kararların ise İzmir Kent Konseyi yerine, üyelerinin çoğunu sermaye temsilcilerinin oluşturduğu İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu‘nda (İEKKK) görüşülüp karara bağlanması, esasen bu Kurul’un başkanı olması gereken İzmir Kent Konseyi başkanına bu Kurul’da İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in onayı ile bir adet katılımcı koltuğunun verilmesi ise kara mizah düzeyindeki çarpıklığın en iyi örneğidir.

İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu (İEKKK)

Bugün itibariyle hem Türkiye Yerel Gündem 21 Programı hem de Kent Konseyleri uygulaması Türkiye ölçeğinde başarısızlığa uğramıştır. Çünkü temel amacı halkın kent yönetimine gerçek ve aktif katılımını sağlamak değil; bu alanda ortaya çıkabilecek olası bağımsız girişimleri engelleyip önlemektir. Bunu gerçekleştirmek amacıyla önerdikleri model ise ülke koşullarına uygun olmadığı için geri tepmiş, kent konseyleri yanlış, yetersiz ve sorunlu yapı ve işleyişleriyle yerel ölçekte yönetişimi sağlayamamış, gerçek katılım konusunda halkı aldatan bir engel olarak zaten zayıf olan etkilerini her geçen gün kaybetmeye başlamıştır.

Merkezi yönetim bu engelleyip önleme çabasında kendince başarılı olmuştur. Çünkü AKP iktidarının son yıllarında özgürlükçü politikalar yerine güvenlik odaklı politika ve uygulamalara odaklanması nedeniyle, belediyelerin kent konseyleri dışında başka bir örgütlenme yoluna gidemeyeceği; daha doğrusu, gitmesine izin verilmeyeceği, halkın da kent konseyleri dışında yapacağı girişimlerin, bir resmi kurum olarak belediyelerle birlikte ilişkiye geçemeyeceği bir korku ikliminde toplumun içinden çıkıp gelişecek muhalefetin yerel yönetimlerle birlikte hareket edemeyeceği ortadadır.

Ezcümle, A3 Haber sitesinde yayınlanan söyleşide yer alan “kentte yönetime katılma” konusunda ormanın bütünü yerine tek tek ağaçları görmeyi tercih eden yorum ve değerlendirmeler, ‘kapitalist kent’, ‘temsili demokrasi‘, ‘katılımcı demokrasi‘, ‘çoğulcu demokrasi‘, ‘küreselleşme’, ‘yönetişim’, ‘neoliberalizm’, ‘kentsel toplumsal hareketler’, ‘düşünce özgürlüğü ve örgütlenme hakkı‘ ve ‘kent hakkı’ gibi can alıcı kavramlarla ifade edilen çağdaş düşünce ve uygulamalarla herhangi bir ilişki kurmadığı ya da kuramadığı için; ayrıca, bir kent konseyinin 2,5-3 yıl kent konseyi başkanı olmadan çalışması ya da iki ayrı kent konseyi başkanlığının aynı kişi tarafından yürütülmesi gibi gerek içinde yaşadığımız İzmir’de, gerekse ülke düzeyinde yaşanan garip olay ve sorunlara değinmediği için ve olayı sadece ‘fikir sorulan’ bir düşünce kulübü boyutunda ele alıp bıraktığı için oldukça yanlış, eksik, yüzeysel ve yetersizdir.

Önemli Not: A3Haber tarafından Metin Erten’le yapılan söyleşiye dair değerlendirmelerimiz değişik yazı başlıkları altında devam edecektir…

Bir kenti bilerek ve hissederek analiz etmek…

Ali Rıza Avcan

Evet, şanslı biriyim… Daha doğrusu uzun bir süredir ilgilendiğim; o nedenle, ilgi duyduğum mesleki konuların odağını oluşturan ‘kent ve kente dair her şey‘le ilgili eğitimimde ve meslek yaşamımda işinin ustası bilim insanlarıyla tanışmış, birlikte çalışmış ve uygulama içinde onlardan çok şey öğrenmiş olduğum için kendimi şanslı gören biriyim…

Bu çerçevede, üniversitedeki ilk yılımda bana sosyolojinin ne olduğunu, ne işe yaradığını ve sosyolojik araştırmaların nasıl yapılacağını öğreten rahmetli hocam İbrahim Yasa, iyi ki bize ders kitabı olarak yine sosyolojinin diğer bir efsane ismi, Mübeccel Belik Kıray‘ın 1964 tarihli “Ereğli: Ağır Sanayiden Önce Bir Sahil Kasabası” kitabını tavsiye edip okutmuş; böylelikle, Cumhuriyet Dönemi’nde küçük bir köyken büyük bir sanayi kentine dönüşen Karadeniz Ereğli gibi önemli bir yerleşimin nüfus, sosyoekonomik yaşam, gelir farklılıkları ve tüketim normları, aile yapısı ve aile içi ilişkiler, eğitim, boş zaman uğraşları, iletişim, mülkiyet yapısı, din ve dünya görüşü, sanayi ve yerleşimin yakın çevre ile ilişkileri gibi her yönüyle nasıl incelenip analiz edileceğini öğrenmişim diye düşünüyorum.

Üniversite birinci sınıfta karşıma çıkan bu şans, üniversite öğretimimin izleyen yıllarında diğer bir değerli hocam Nermin Abadan Unat sayesinde devam etmiş; üçüncü ve dördüncü sınıflardaki siyaset bilimi ve sosyolojisi derslerinde, İzmir Kız Lisesi’nden sınıf arkadaşı olan Mübeccel Belik Kıray‘ı derslerimize getirip bizlerle tanıştırması sayesinde dünyaya bakışımızı şekillendiren değişik konularda bilgilenmemiz mümkün olmuştu.

Soldan sağa: Nermin (Süleymanoviç) Abadan Unat, Türkan (Özer) Erkin, Günseli Tamkoç, Perihan Perçin, Nerime Elbe ve Mübeccel (Belik) Kıray. İzmir, Bozyaka Hatırası, 1939 (Olcay Akkent’in arşivinden)

Nitekim daha sonraki mesleki ve özel yaşantımda bir kente ilk kez gittiğimde, sadece o kentle ilgili yayınları ve resmi istatistikleri değil; onun yanı sıra, o kentte yaşayan ve çalışanların oluşturduğu toplumsal yaşamı, bu yaşama ilişkin değişik katman ve dinamikleri anlamaya çalışmış, her biri hakkında inceleme, araştırma ya da planlama çalışmaları yaptığım İstanbul Bahçelievler, Şişli, Bursa Osmangazi, İzmir Aliağa, Torbalı, Bayraklı, Balçova, Çiğli, Güzelbahçe, Kemalpaşa, Aydın Kuşadası ve Muğla Marmaris gibi ilçelerle Bayraklı Turan gibi mahallelerde öncelikle o yerleşimlerin sokaklarını dolaşmış, kahvehane, işlik ve meydanlarında yöre insanlarıyla konuşup sohbet etmiş, onlarla birlikte iş yapıp onları anlamayı denemiş, kentin arkeolojisi, kentteki sokak hayvanlarıyla çöp kutularının durumu, insanların seçtiği giysi rengi ve tarzları, kentin yerleşim düzeni, cadde ve sokaklarıyla yapı özellikleri gibi kendimce anlamlı birçok ipucunu değerlendirerek o kenti ve o kentte yaşayanları, onları bir araya getiren dinamikleri anlamaya çalışmıştım.

Belki inanmayacaksınız ama bir kentin nasıl okunup analiz edileceği konusunda hocam Mübeccel Belik Kıray‘la kurduğum bu şanslı ilişki, 1983-1991 döneminde yaşadığım İstanbul, Yeşilyurt’ta kendisiyle komşu olmam ve sahildeki Yeşilyurt Spor Kulübü tesislerindeki her karşılaşmamızda yaptığımız keyifli sohbetlerle devam etmişti.

Ben bu şanslı ilişkiyi, 1997-1998 yıllarında yerleştiğim İzmir’de de devam ettirmeye çalışmış, İzmir Yerel Gündem 21 Yürütme Kurulu üyesi olarak önerip İzmir Yerel Gündem 21, IULA-EMME ve İZFAŞ ortaklığı çerçevesinde 2000 yılında gerçekleştirdiğimiz 1. Sivil Toplum Kuruluşları Fuarı ve Uluslararası Sivil Toplum Kuruluşları Sempozyumu‘nda, İzmir’e gelemeyecek kadar hasta olması nedeniyle kendisi adına İzmir’e gelen değerli hocam Nermin Abadan Unat‘a, İzmir’in vefa borcu olarak verdiğimiz plaketle devam ettirmiş ve plaket töreninde kürsüden herkese gösterdiğim 1972 tarihli “Örgütleşemeyen Kent – İzmir’de İş Hayatının Yapısı ve Yerleşme Düzeni” isimli o muhteşem araştırma kitabı ile sürdürmüş, İzmir’in sevgili hocamıza vefa borcunu ödemek istediğini ifade etme şansını yakalamıştım.

Girit kökenli bir aileden gelip 1940’de İzmir Kız Lisesi’nden, 1944’de Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Felsefe bölümünden mezun olup “Ankara’da Tüketim Normları” ile ilgili doktorasını Behice Boran‘ın danışmanlığında yapan Mübeccel Belik Kıray‘ın 1950 yılında Sosyal Antropoloji alanında yeni bir doktora çalışması ile sonuçlanan Amerika Birleşik Devletleri’ndeki bilimsel çalışmaları sonrasında, 1959 yılında Türkiye’ye dönüp yeni kurulan ODTÜ Sosyoloji Bölümü’nün oluşumuna emek verdiği ve uzun bir süre bu bölümün başkanlığını yaptığı konuyla ilgili herkes tarafından bilinir ve o nedenle Türkiye’de akademik anlamda sosyolojinin köşe taşlarından biri olarak kabul edilir.

Öğrencisi Hatice Kurtuluş‘un anlatımına göre, Mübeccel Belik Kıray’ın “Türkiye üzerine yaptığı toplumbilimsel çalışmalardaki derinlikli ve katmanlı kavrayışında, çoğu kez yanlış yorumlandığı gibi Chicago Okulu’nun pozitivizmi değil, sosyal antropolojiden gelen ampirik araştırmaya yatkınlığı belirleyici olacaktır. Bu nedenle Kıray’ın toplumbilimsel araştırmaları, sosyolojide pozitivist geleneğin temel metodolojik sorunu olan, yüzeyin betimlenmesi yoluyla “genellemelere” ulaşan klasik betimlemelerden çok farklı bir ampirik boyuta sahiptir. Kıray’ın araştırma sorunsalının belirlenmesinden, ampirik araştırmayı kurgulama ve analizi içeren tüm düzeylerde; sahada elde edilecek verilerden çok daha geniş bir tarihsel perspektifle hareket edilmektedir. Üstelik sadece üretim ilişkileri gibi tarihsel olumsal faktörleri değil, coğrafi (mekânsal), kültürel olumsallıkları ve dışsal dinamikleri analizine dahil eden bir metodolojik perspektife sahiptir. Bu basit bir tarih bilgisini analizine katmak değildir. Toplumsal olguyu ortaya çıkaran katmanların derinlemesine analizine dayanır. Kıray’ın Ereğli, İzmir ve Adana gibi makro ölçekli çalışmaları ve mikro ölçekteki pek çok çalışması, yukarıda sözü edilen metodolojik gerilimden uzak Türkiye’yi kavramaya yönelik özgünlükler barındıran bir sosyolojik araştırma yöntemine sahiptir.” (1)

Mübeccel Belik Kıray 1967-1968 yıllarında, aralarında Şerif Mardin, Ruşen Keleş, Cevat Geray, Oğuz Arı, Ergun Özbudun, Deniz Baykal, Şefik Uysal, Emre Kongar ve Çiğdem Kağıtçıbaşı gibi değerli bilim insanlarının da bulunduğu Türk Sosyal Bilimler Derneği ile birlikte yaptığı araştırmalar sonucunda “Örgütleşemeyen Kent, İzmir’de İş Hayatının Yapısı ve Yerleşme Düzeni” isimli o muhteşem kitabı 1972 yılında yayınlar.

Bence, İzmir üzerine yapılan araştırmaların miladı olan bu çalışma, hem nicel hem de nitel araştırma yöntemlerinin bir arada kullanıldığı, iki ayrı saha çalışmasının tarih ve arşiv çalışmalarıyla desteklenmesi nedeniyle, o tarihten bu yana İzmir üzerine söz söylemeye kalkacak herkesin öncelikle okuyup anlaması gereken ilk kaynaktır.

Ancak bundan da önemlisi, aynen Karadeniz Ereğli üzerine yaptığı çalışmadaki gibi bir kentin sadece resmi yayın ve istatistikler, gazete arşivleri, belediye haber bültenleri ya da yaygın kent söylemleri üzerinden değil; bunlarla birlikte, o şehrin tarihsel ve mekânsal katman ve dinamiklerini derinlemesine araştırıp ortaya koyarak, o dinamiklerin kaynağı olan kentlilerle bir araya gelerek, kentin özünde yatanı fark edip yaşayarak analiz edilmesi gerektiğini ortaya koymuştur.

Bir kentin sadece kuru, soyut ve yüzeysel veriler ve o kente yakıştırılan yaygın sıfat ve yakıştırmalar üzerinden değil; bunlarla birlikte o kenti oluşturan tüm katmanlardaki bileşenlerin, kentin tarihi ve mekânsal boyutları çerçevesinde çözümlenmesi gerekliliğini, sevgili hocam Mübeccel Belik Kıray‘ın söyleyip eyledikleri üzerinden vurgulamaya çalışmamın asıl nedeni ise, salgın nedeniyle uzun bir süre sonra ilk kez gittiğim Alsancak’taki Yakın Kitabevi raflarında görüp aldığım E. Fuat Keyman‘la Berrin Koyuncu-Lorasdağı‘nın 2020 yılı Haziran ayında Metis Yayınları arasından çıkan “Sekiz Kentin Hikâyesi, Türkiye’de Yeni Yerellik ve Yeni Orta Sınıflar” isimli yeni kitabının İzmir’le ilgili “Ne Anadolu Sermayesi, Ne İstanbul Burjuvazisi: İzmir” başlıklı bölümünde yaptığı vahim yanlışlar ve yüzeysel analizlerle ilgili olduğunu ifade etmek isterim.

Aslında biri Sabancı, diğeri Hacettepe Üniversitesi öğretim üyesi olan bu iki akademisyen, benzeri bir çalışmayı bundan 10 yıl önce de yapmışlar, 292 sayfalık “Kentler – Anadolu’nun Dönüşümü, Türkiye’nin Geleceği” ismini verdikleri bir kitapla Kayseri’den Çorum ve Gaziantep’e, Konya’dan Diyarbakır’a, Bolu’dan Denizli’ye, Şanlıurfa’dan Eskişehir’e, Adıyaman’dan İzmir’e açılan yelpazede 11 Anadolu kentini mercek altına alıp o kentlerle ilgili değerlendirmeler yaparak İzmir’i de “mazereti olmayan kent” olarak tanımlamışlardı. Şimdi ise Adıyaman, Çorum ve Bolu’yu dışarıda bırakarak Kayseri, Konya, Gaziantep, İzmir, Denizli, Eskişehir, Diyarbakır ve Şanlıurfa üzerine değerlendirmeler yapıp bu kentlerin gelecekleri ile ilgili beklentilerini ortaya koyuyorlar.

Açık söylemek gerekirse 2020 baskılı yeni kitabın, “Giriş, Yirmi Birinci Yüzyılda Türkiye’de Kentlere ve Kent Yönetimine Eleştirel Bir Bakış” bölümü ile yaşadığım kent İzmir’le ilgili, “Ne Anadolu Sermayesi, Ne İstanbul Burjuvazisi: İzmir” dışındaki bölümlerini okumadım. O nedenle yapacağım değerlendirmelerin sadece “Giriş” bölümü ile İzmir’le ilgili bölümde yazılı olanlarla sınırlı olduğunu belirtmem gerekiyor.

2020 tarihli kitabın iki yazarı, kitabın “Giriş” bölümünde temel amaçlarının “Türkiye’de kentleri ve kent yönetimini, mekân ile sermaye arasında kurulan ilişkiyi, sermayenin yükselişinin beraberinde getirdiği orta sınıflaşmayı ve orta sınıflaşmanın kültürel ve sosyal hayattaki izlerini Konya, Kayseri, İzmir, Eskişehir, Denizli, Gaziantep, Diyarbakır, Şanlıurfa olmak üzere sekiz kentin hikâyesi üzerinden ‘yeni yerellik’ bağlamında incelemek” olduğunu belirtiyorlar. (2)

Ancak kendi görüş, düşünce, eleştiri ve değerlendirmelerime geçmeden önce 2010 tarihli “Kentler: Anadolu’nun dönüşümü, Türkiye’nin Geleceği” isimli kitabın değerlendirmesini yapan Sosyolog Zafer Çelik‘in İdealkent Dergisi’nin Mayıs 2010 sayısında yayınlanan kitap eleştirisinden önemli bir bölümü sizlerle paylaşmak istiyorum:

Yazarlar, neo-liberal küreselleşmeci bir teorik bakış ile –rekabetçilik, girişimcilik, bireysel başarıya vurgu vb.- küreselleşme ve Avrupalılaşma süreçlerinin kentler üzerinde olumlu etkisi olduğunu vurgulamaktadırlar. Ekonomik ve kentsel mekânda yürüyen mücadelelere/çatışmalara metinde hiç değinilmemektedir. Dahası, kentsel mekânda dönüşüm sürecinde bir mücadele yaşandığına ve küreselleşmenin olumsuz etkilerine ilişkin en küçük bir ima bile yoktur. Küreselleşme ve Avrupalılaşma herkese refah ve saadet getiren ve getirmesi beklenen bir süreç olarak tanımlanmaktadır. Neo-liberal küreselleşmenin etkileri üzerine yapılan birçok çalışma, durumun hiç de bu çalışmada ifade edildiği gibi herkese refah, saadet ve mutluluk getirmediğini göstermektedir. Çalışma, yöntem olarak kentsel aktörlerin görüşlerine değindiğinden, kentsel aktörlerin bu süreçten etkin faydalanıyor olmalarını herkesin faydalandığı şeklinde yorumlamakta ve kentsel dönüşüm sürecinde yaşanan mücadeleleri ihmal etmektedir. Dahası, daha önce de bahsedildiği üzere metin, kentsel mekânın dönüşümünü açıklamaktan çok kentlerin ekonomik dönüşümünü açıklamaktadır. Kentsel mekânın ne şekilde dönüşüm yaşadığı sorusunun cevabı bu çalışmada yer almamaktadır.” (3)

Evet, paylaştığım alıntının da ortaya koyduğu gibi, her iki yazarın ilgilendiği konular, bardağın boş tarafındaki ihtiyaç ve sorunlardan çok ele alıp analiz etmeye çalıştıkları kentlerdeki küreselleşmeyi destekleyen olumlu gelişmelerdir. O nedenle, neo-liberal küreselleşmeci yaklaşımların gözden düşüp sorgulandığı günümüz koşullarında yaptıkları analiz ve değerlendirmelerde çoğu kez, resmi kurumların mevcut ihtiyaç ve sorunları dikkate almadan ürettiği belge, yayın, rapor ve istatistikleriyle haber bültenlerini tercih etmekte, bu bilgilerin doğruluğunu ve geçerliliğini sorgulayıp eleştirmeye kalkmaksızın kente dair kendi beklentileri üzerinden değerlendirmeler yapıp o kentlerdeki toplumsal ihtiyaç ve sorunlardan uzak durduklarını görmekteyiz.

Örneğin 2020 basımı “Sekiz Kentin Hikâyesi, Türkiye’de Yeni Yerellik ve Yeni Orta Sınıflar” isimli kitabın İzmir’le ilgili bölümünde kaynak olarak gösterdikleri bilgilerin çoğunu İzmir Büyükşehir Belediyesi, İzmir Kalkınma Ajansı ve Türkiye İstatistik Kurumu gibi resmi kuruluşların derleyip duyurdukları veriler oluşturmaktadır. Kente ilişkin analizlerde dikkate alınan en yeni bilimsel yayın ise, 2010 tarihli “İzmir’i Anlamak” isimli derlemedeki makalelerdir. Anlaşılan o ki, İzmir üzerine araştırmaların miladı olan “Örgütleşemeyen Kent İzmir, İzmir’de İş Hayatının Yapısı ve Yerleşme Düzeni” isimli araştırmadan söz etmek, analizi o tarihten 2020’ye taşımak akıllarına bile gelmemiştir. Bu bağlamda yazarlar, kente yönelik göç, mülteci ve sığınmacılar, gelir dağılımı, işsizlik, yoksulluk, soylulaştırma ve çarpık yapılaşma gibi el yakan konulara girmekten hoşlanmamakta, geleceğe yönelik olumlu yorumlarla “Tarihte Bayrağı Olan Nadir Şehir: İzmir” başlıklı makaleyi yazan tarihçi gibi kentin kalbi aşk ve heyecanla atan yöneticilerini etkilemeye çalışmaktadırlar.

Ayrıca hem ilk hem de ikinci kitapta es geçilen diğer bir konu, küreselleşme-yerelleşme boyutunda etkili olan Avrupa Birliği şablonları nedeniyle İzmir’in tarihi, ekonomik, toplumsal ve kültürel boyutta bağlı olduğu Ege Bölgesi bütününden koparılarak ayrı bir kalkınma bölgesi olarak güçsüz ve yalnız bırakılmasıdır.

Gelelim kitaptaki önemli yanlışlıklara;

Nitekim, EXPO 2015 hedefine ulaşmış ve organizasyona evsahipliği yapmıştır” (4)

Doğrusu: EXPO 2015 organizasyonu İzmir’in tüm çabalarına rağmen İzmir’de değil, Milano’da yapılmıştır.

Bu tür bir yerelde kalkınma modelinin ‘İzmir modeli’ olarak sunulduğu ve Sudan gibi ülkeler tarafından örnek alındığı söyleniyor” (5)

Doğrusu:İzmir Modeli‘ denilen kavram, Aziz Kocaoğlu döneminin son yıllarında (2018-2019) ortaya atılmış olmakla birlikte; bırakın Sudan’ı, İzmir’de bile uygulanmamaktadır.

Ayrıca yazılanlardan anlaşıldığı kadarıyla kentlerle ilgili analizlerin 2019 yılında hazırlanıp yayınevine teslim edildiği, bu nedenle 2020 yılının Haziran ayında yayınlanan kitaptaki çoğu bilginin bugün itibariyle eskiyip güncelliğini yitirdiği görülmektedir.

Yazımızın asıl amacını oluşturan bir kenti tarihsel ve mekansal boyutta tüm katmanlarıyla derinlemesine analiz etmek ya da onu hissedip ruhuna dokunabilmek konusuna geri döndüğümüzde ise, kitapta yer alan İzmir’le ilgili değerlendirmelerin resmi veriler ışığında zaten kamuoyunca bilinen ve tartışılan konular olduğunu, kente ilişkin birçok tespit ve değerlendirme alanının yazarların kentin ruhunu oluşturan sorun, ihtiyaç ve dinamiklerden uzak durması, bu ruhu fark edip algılamaması nedeniyle es geçildiğini, yazılıp çizilenlerin bütüncül bir anlayışla ele alınmadığını anlıyoruz.

O nedenle Mübeccel Belik Kıray imzalı sosyolojik araştırmaların ortaya koyduğu gibi, kentlere yönelik doğru, geçerli ve sağlıklı analizlerin sadece resmi kurumların yayın ve istatistikleri ya da kurumsal görüşleri gibi kuru bilgilerin kullanıldığı yüzeysel araştırmalarla değil; bunların yanı sıra, o kentte yaşayan ve çalışanlarla yapılan nicel ve nitel araştırmalarla (gözlem, derinlemesine görüşmeler, odak grup görüşmeleri, olay analizleri vb.) sosyal antropolojinin gereği olarak bu verilerin tarihsel ve mekânsal ölçekte çok katmanlı ve derinlikli değerlendirilmesiyle yapılabileceğini hatırlatmak istiyorum.

Bu anlamda, tam 48 yıl önce nitel ve nicel araştırma yöntemlerinin birlikte kullanımı suretiyle elde edilen verilerin tarihsel ve mekânsal dinamiklerin ışığında, derinlemesine analizi suretiyle yapılan 1972 tarihli “Örgütleşemeyen Kent İzmir: İzmir’de İş Hayatının Yapısı ve Yerleşme Düzeni” araştırmasıyla ortaya konulan mükemmelliğin, 2010 tarihli “Kentler: Anadolu’nun Dönüşümü, Türkiye’nin Geleceği” ya da 2020 tarihli “Sekiz Kentin Hikâyesi, Türkiye’de Yeni Yerellik ve Yeni Orta Sınıflar” isimli kitaplar dahil yakın zamanda yapılan hiçbir yeni araştırma ile aşılamadığı; bu nedenle, nüfusu 4,5 milyona yaklaşan İzmir’in gelecekteki yol haritasını doğru çizebilmek amacıyla bu boyut ve kalitede yapılacak yeni araştırmalara ihtiyaç duyulduğu söylenebilir.

(1) Kurtuluş, H.; “Mübeccel B.Kıray’ın Ardından…” Bilim ve Gelecek Dergisi, 01.12.2007.

(2) Keyman E.F., Koyuncu-Lorasdağı, B.; Sekiz Kentin Hikâyesi, Türkiye’de Yeni Yerellik ve Yeni Orta Sınıflar, Metis Yayınları, Haziran 2020, s.16

(3) Çelik, Z.; “Kentler: Anadolu’nun Dönüşümü, Türkiye’nin Geleceği“, İdealkent Dergisi, S.1, Mayıs 2010, s.154-159

(4) Keyman E.F., Koyuncu-Lorasdağı, B.; Sekiz Kentin Hikâyesi, Türkiye’de Yeni Yerellik ve Yeni Orta Sınıflar, Metis Yayınları, Haziran 2020, s.140

(5) Keyman E.F., Koyuncu-Lorasdağı, B.; Sekiz Kentin Hikâyesi, Türkiye’de Yeni Yerellik ve Yeni Orta Sınıflar, Metis Yayınları, Haziran 2020, s.141


TARKEM’in bilinmeyen yüzü…

Ali Rıza Avcan

2012 yılında, aralarında İzmir Büyükşehir ve Konak belediyelerinin de bulunduğu 116 ortağın katılımıyla kurulan Tarihi Kemeraltı İnşaat Yatırım Ticaret Anonim Şirketi, kısa adıyla TARKEM‘in İzmir Büyükşehir Belediyesi Başkan Danışmanı Prof. Dr. İlhan Tekeli tarafından hazırlanan İzmir Tarih Projesi Tasarım Stratejisi Raporu kapsamında, 19 alt bölgeye bölünmüş proje alanındaki sadece ikisinde (Havralar ve Agora) gerçekleştirilecek soylulaştırma faaliyetleri için kurulduğunu biliyoruz.

Soylulaştırma sözcüğünün de, en yakın örneklerini İstanbul Tarlabaşı ve Sulukule projelerinde gördüğümüz gibi, büyük kent merkezlerinde azalan nüfusla birlikte her türlü kentsel faaliyetin gerileyip çöktüğü alanlardaki eski yapıların, TARKEM benzeri büyük inşaat şirketleri tarafından alınması ve o yapılarda oturan yoksul, dar gelirli kesimlerle göçmen ve mültecilerin kentin çeperlerine gönderilmesi suretiyle yenilenmesi ve bu yenilenmiş modern yapıların gelir düzeyi yüksek sınıf ve kesimlere (yüksek ücretli büro çalışanları, sanatçılar, vakıf üniversitesi öğrencileri, yabancı turistler vb.) pazarlanması suretiyle el değiştirmesi anlamına geldiğini de biliyoruz.

Soylulaştırmanın bu anlamda, Filistin’i işgal ederek orada yaşayan Filistinlileri mülteci kamplarında yaşamaya mahkum eden ve onların topraklarına kendi vatandaşlarının yaşadığı yeni yerleşim alanları kuran İsrail’in çabasından farklı olmadığını bilir ve o nedenle de kentin merkezinde yaşayanları yerinden, toprağından eden bu yeni kolonyal hareketle mücadele ederiz.

Zaten bu durum, İzmir Tarih Projesi‘ni hazırlayan Prof. Dr. İlhan Tekeli tarafından yazılan İzmir-Tarih Projesi Tasarım Stratejisi Raporu‘nun 71. sayfasında;

“…Bu tür çöküntü alanlarında soylulaştırmanın (gentrificiation) gerçekleştirilmesi oldukça sık rastlanan bir olgudur. Bu alanda toplumsal yükseliş sağlayacak bir seçiciliğin başlatılması için bu gereklidir. Ama soylulaştırma meslek çevrelerinde geçmiş yıllarda olduğu kadar destek bulmamaktadır. Burada yaşayanların dışsallaştırılması, bölge dışına itilmesi eleştiri konusu olmaktadır. Yaptığımız araştırmada ortaya çıktığı üzere; çöküntü alanı haline gelen mahallelerde yerleşik bir nüfus yoktur. Bu alanların nüfusu çok sık yer değiştiren kiracılardan oluşmaktadır. Gayrimenkul değerleri düşmüştür. Bu nedenle bazı alt bölgelerde bir soylulaşma gerçekleştirilebilir hale gelmiştir.” (1)

Denilerek, projenin soylulaştırma amaçlı olduğu açık bir şekilde itiraf edilmiştir.

İzmir Büyükşehir Belediyesi ve onun başkan danışmanı tarafından hazırlanan soylulaştırma hedefli İzmir Tarih Projesi, ne yazık ki, bu projeyi yürütmek amacıyla kurulan çok ortaklı TARKEM yönetiminin, % 0,83 oranındaki sermaye payına sahip bir şirket sahibinin “FETÖCÜ” olduğunun belirlenmesi üzerine Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu‘nun (TMSF) Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi‘nin 9 Kasım 2016, 9194 sayılı nüshasında yayınlanan 28 Ekim 2016 tarihli ilamıyla dokuz kişiden oluşan kayyum heyetine devredilmesi üzerine 2016 yılından itibaren, bir belediye projesi olmaktan çıkıp kayyum ve valilerin; daha doğru bir anlatımla AKP iktidarının denetimindeki bir projeye dönüşmüştür.

Bizim bu tespitimizi doğrulayan diğer bir gelişme ise, şirket yönetiminin kayyuma devredilmesini yeterli görmeyen AKP iktidarının ve onun İzmir’deki temsilcisi İzmir Valiliği‘nin, şirketi teslim alıp kontrol eden başka bir mekanizmaya başvurarak, şirketin kayyuma teslim edildiği günden tam beş gün sonra projenin İzmir-Tarih Projesi Tasarım Stratejisi Raporu ile ilişkisini kopararak ve “İzmir-Tarih, İzmirlilerin Tarih İle İlişkisini Güçlendirme Projesi” şeklindeki proje ismini “Tarihi Kemeraltı Projesi” şekline dönüştürerek 31 Ekim 2007 tarih, 26686 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan 1 Ekim 2007 tarih, 2007/12668 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile belirlenen Kentsel Yenileme Alanları kapsamında değerlendirmeye başlaması ve bu anlayışla İzmir Valisi Erol Akyıldız‘ın 14 Kasım 2016 tarihli onayı ile İzmir Konak Kemeraltı ve Çevresi Yenileme Alanı İcra Kurulu‘nu kurmuş olmasıdır.

Projenin arkasından dolanarak gerçekleştirilen bu operasyon sayesinde böylelikle proje bir anda, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin projesi olmaktan çıkarak AKP iktidarının ve onun İzmir temsilcisi İzmir Valiliği‘nin, o valilikteki bürokratların kontrol ve yönetiminde “teslim alınmış” bir projeye dönüşmüştür. Bu teslim alış sadece İzmir Valiliği içinde Vali Yardımcısı H. Hüseyin Can‘ın başkanlığında bir İcra Kurulu‘nun oluşturulması ile sınırlı kalmamış, bu kurulun çalışmasını düzenlemek amacıyla Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu Yönergesi adıyla 13 maddeden oluşan bir yönerge hazırlanmış, bu yönergenin 5. maddesine göre oluşturulan Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu‘na 27 kurum ve kuruluşun üye olduğu hükme bağlanmıştır. İzmir Valiliği tarafından Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu‘na üye olması uygun görülen kurum ve kuruluşlar aşağıdaki listede gösterilmiştir.

  1. İzmir Valiliği Avrupa Birliği ve Dış İlişkiler Koordinasyon Merkezi,
  2. Yatırım İzleme ve Koordinasyon Başkanlığı,
  3. İzmir Büyükşehir Belediyesi,
  4. Konak Belediye Başkanlığı,
  5. İl Emniyet Müdürlüğü,
  6. İzmir Defterdarlığı (Konak Milli Emlak Müdürlüğü),
  7. Vakıflar Bölge Müdürlüğü,
  8. Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü,
  9. Gençlik Hizmetleri ve Spor İl Müdürlüğü,
  10. Tapu Kadastro Bölge Müdürlüğü,
  11. İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü,
  12. İl Milli Eğitim Müdürlüğü,
  13. İl Sağlık Müdürlüğü,
  14. İl Gıda, Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü,
  15. Türkiye İş Kurumu İzmir İl Müdürlüğü,
  16. İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü,
  17. Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü,
  18. İzmir Kalkınma Ajansı Genel Sekreterliği,
  19. İzmir Ticaret Odası,
  20. Türkiye Elektrik Dağıtım Anonim Şirketi (TEDAŞ),
  21. Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı,
  22. Tarihi Kemeraltı İnşaat Yatırım Ticaret A.Ş. (TARKEM),
  23. Tarihi Kemeraltı Esnaf Derneği,
  24. İzmir Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği,
  25. TMMOB (Mimarlar Odası, Şehir Plancıları Odası, Harita Mühendisleri Odası İzmir Şubesi),
  26. TÜRSAB İzmir Bölgesel Yürütme Kurulu,
  27. Ege Turistik İşletmeler ve Konaklamalar Birliği (ETİK).

Yukarıdaki listenin incelenmesinden de anlaşılacağı üzere, çoğunluğun İzmir Valiliği denetimindeki kurumlarda olduğu Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu‘nda üye olan İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Konak Belediyesi bundan böyle 27 katılımcıdan sadece ikisi olarak yer almaktadır.

Ama ne hikmetse, gerek Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu‘nun oluşumuna ilişkin 04 Kasım 2016 tarih, 51116657-010-155-9979 sayılı İzmir Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü yazısı, gerekse yönergenin kabulüne ilişkin 26 Aralık 2016 tarih, 51116657-010-194/11567 sayılı ikinci İzmir Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü yazısı (her iki resmi yazı, yazımızın sonuna eklenmiştir) Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu‘nun üyesi olacak Türkiye Mimar Mühendis Odaları Birliği‘ne; yani Mimarlar Odası, Şehir Plancıları Odası ve Harita Mühendisleri Odası İzmir şubelerine gönderilmemiş, o meslek odalarının böylesi bir gelişmeden haberdar olmaları engellenmiştir. Nitekim TMMOB Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi‘ndeki arkadaşlara bu yazıların kendilerine gönderilip gönderilmediğini sorduğumda, Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu‘nun oluşumu ve yönergesi konusunda herhangi bir bilgilerinin olmadığını, Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu‘nun bugüne kadar yaptığı toplantılara katılmadıklarını ve aldığı kararları bilmediklerini öğrendim.

Böylesine tuhaf bir durum karşısında, CİMER kanalıyla İzmir Valiliği’ne gönderdiğim 6 Şubat 2020 tarih, 20000339758 başvuru numaralı yazıyla Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu‘nun kurulduğu tarihten bu yana yaptığı toplantılara kimlerin katıldığını ve bu toplantılarda hangi kararların alındığını sormama ve bu soruya süresi içinde yanıt verilmemesi üzerine, 10 Mart 2020 tarih, 20000632311 başvuru numaralı yazı ile ikinci bir hatırlatma yapmama karşın bu yazıya bugüne kadar herhangi bir yanıt alamadım.

Peki o halde, bu kurul niye kurulup çalıştırılmamıştı ya da yaptığı çalışmalar hakkında bilgi vermekten ısrarla kaçınılıyordu?

Benim anladığım kadarıyla, İzmir Valiliği tarafından proje adı değiştirilerek kurulan Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu, AKP iktidarının proje ve TARKEM üzerinde kurduğu hakimiyeti kamuoyundan gizlemek, proje sanki bu kurul eliyle yürütülüyormuş gibi izlenim vermek amacıyla kurulmuştu. Bütün gizliliğin tek nedeni de buydu…

Nitekim, isim değiştiren proje ile birlikte TARKEM‘in bu şekilde teslim alınması sonrasında TARKEM‘e iktidara yakın kurum ve kuruluşların (İzmir Ticaret Odası, İzmir Ticaret Borsası, Ege İhracatçı Birlikleri, İMEAK Deniz Ticaret Odası, Ege Bölgesi Sanayi Odası, Vakıflar Bölge Müdürlüğü, İzmir Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, İzmir Valiliği İl Yatırımları İzleme ve Koordinasyon Başkanlığı vb.) ortak olması, İl Kültür ve Turizm eski müdürünün TARKEM‘de danışman olarak çalışmaya başlaması da şirketin belediye sularından ayrılarak iktidarın suların seyretmeye başladığının somut delilleriydi. Bunun en son örneği ise, kentteki bütün meslek odalarıyla sivil toplum kuruluşlarının bir kent suçu olarak ilan ettiği Çeşme Projesi‘nin reklamını yapıp bu projeden TARKEM Eşrafının ağzına bir parmak bal çalacağını ifade eden Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy adına Kültür ve Turizm Bakanlığı‘nın TARKEM‘e ortak yapılmış olmasıdır.

Artık bundan böyle TARKEM, arkasına AKP iktidarını ve o iktidarın Valilik başta olmak üzere İzmir’deki destekçilerini alarak içinde bulunduğu kentin kültürel, toplumsal ve siyasal kimliğine yabancılaşmış, İzmir’den çok AKP iktidarının çıkarları doğrultusunda kendi yönetici ve ortaklarının menfaatlerini gözeten bir yapıya bürünmüştür.

Kayyumdan kurtulmak uğruna yaptıkları çalışmaların sonucunda ortaya çıkan bu yeni teslimiyet hali, artık öyle bir bağlılık ya da zorunluluk noktasına gelmiştir ki; TARKEM Eşrafının lideri Uğur Yüce‘nin 27 Haziran 2020 tarihli Ege’deSonSöz mülakatında da ifade ettiği gibi, Bakan Mehmet Nuri Ersoy’a inanmaktan başka bir çareleri kalmamıştır

Eminim ki, bundan böyle İzmir‘i, Kemeraltı Çarşısı‘nı, Basmane‘yi, Kadifekale‘yi seven, bu tarihi, arkeolojik ve kültürel değerleri koruyup kollayan İzmirliler, İzmir Valiliği eliyle kaleyi içeriden fethetmeyi amaçlayan bu yeni AKP hamlesinin farkına varır ve şimdiye kadar belediye himayesindeyken, şimdi yeni bir Truva Atı‘nın içine doluşup iktidar cenahına geçen bu menfaat odağına karşı mücadele eder…

(1) Metindeki koyultmalar tarafımızca yapılmış olup, metinde yapıldığı ifade edilen araştırma, bütün taleplerimize karşın temin edilememiş ve belediyeye ait hiçbir kaynakta yayınlanmamıştır. O nedenle böyle bir araştırmanın yapılıp yapılmadığı belli değildir denilebilir.

Bilgi: Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu‘nun oluşumu ve çalışma yönergesi ile ilgili bilgileri içeren İzmir Valiliği belgelere aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.