Bulutlarda Yaşanmazmış

Kitabın Adı: Bulutlarda Yaşanmazmış, Deniz Lisesi’nden TKP’ye 1967-1994

Yazarı: Reşit Sermet Elçi

Yayınlayan: Verita Yayınları

2. Baskı, İstanbul, Mart 2018, 358 sayfa

r_sermet_elci_bakirkoyluler_derneginde_imza_gununde_h201911_fce38

Yazarı Hakkında: Reşit Sermet Elçi, 1953’te Malatya’da doğdu, İzmir Karşıyaka’da büyüdü. 1967’de Deniz Lisesi’ne girdi, 1970’te disiplin kurulu kararı ile okuldan atıldı.. 1971’de İzmir Atatürk Lisesi’ni bitirdikten sonra 1976’da Ege Üniversitesi Mimarlık Bölümü’nden mimarlık diploması aldı. 1979’da TKP ile tanıştı. Mimarlar Odası İzmir Şube Sekreterliği, TBKP İstanbul Teknik Elemanlar Üst Komitesi üyeliği ve Üsküdar İlçe Başkanlığı’na seçildi. 1994’de dünyaya, ülkeye ve olaylara siyasetler üstü bakmak gerektiğine karar verdi.

Mimarlık mesleğine 40 yılı aşkın süredir devam ediyor.


Kitabın Tanıtımından:

Sınıf arkadaşım 7148 Sermet Elçi;

Yeni ve gelecek nesilleri, eski ve ağır bedeller ödenmiş derslerden yararlandırmak amacında iken, siyasi anılarda pek görülmeyen bir üslup ile içinde yer aldığı ailesini de yazarak, aslında aileden kopuk anıların olamayacağını gözler önüne seriyor.

Ayrıca bu anılarda, yakın zamanlarda adı konup tanımlanmış ‘mahalle baskısı’ndan önce, ülkemiz- de ayrışmanın en can alıcı şekilde yaşandığı 70’li yıllarda bile aslında mahalle dayanışmasının var olduğuna ve yaşandığına tanık olacaksınız.

İnsanlar çeşitli zamanlarda bilerek veya bilmeyerek, isteyerek veya istemeyerek bir yol ayrımına geliyorlar. Bunların başta gelenlerinden biri, belki de birincisi; büyüdükleri aile ortamı, anne, baba ve sevdikleri büyüklerinin öğrettikleri veya öğretemedikleri, sevdikleri veya sev(e)medikleri ilk öğretmenleri nedeniyle geldikleri; okur yazar olma ya da olmadan yaşamak yol ayrımıdır. Sermet Elçi’nin nasıl bir tercihte bulunduğunu, çok zor yaşanır ve yazılır anılarını okuyarak göreceksiniz.”

7075, Ali Çubuk

Bulutlarda Yaşanmazmış

 

Hataylı bir ailenin erkek çocuğu olarak Malatya’da doğmak, “Karşıyakalı” bir çocuk olarak yetişmek, ele avuca gelmez bir Deniz Lisesi öğrencisi olmak, askerlikten vazgeçme niyetiyle eve ilk gelişte üniformaya gösterilen ilgi nedeniyle yola devam kararını almak, “devrimci olmayı öğrenmek“, okuldan atılmak, baba gözetiminde lise öğrencisi olmak, çizim yeteneğini fark etme sonrasında mimar olmaya karar vermek ve mimar olmak, inşaatlar yapmak, mimarlar odasıyla tanışmak, hem mimar hem oda yöneticisi olmayı birlikte yürütmek, TKP’li olup solda birliği savunmak, oda düzeyinde mücadele etmek, parti yöneticisi olmak, hayal kırıklıkları sonrasında sorgulamaya başlamak ve bulutlardan aşağılara inmek, “dünyaya, ülkeye ve olaylara siyasetler üstü bakmaya” niyet etmek…

Anlatımı son derece akıcı, bir çırpıda okunabilecek, bunu yaparken kendi yaşam öykünüzle mukayeseler yapabileceğiniz, İzmir ve İstanbul’da mimarlar odası düzleminde verilen ve halen devam eden bir yaşam ve siyaset mücadelesinin öyküsü…  

Hemen alınıp okunması ve 27 yıllık özel bir dönemi bir TKP’linin gözüyle anlatan bu güzel anı kitabının en yakın arkadaş ve dostlara önerilmesi dileğiyle…

 

Tutku, Değişim ve Zarafet – 1950’li Yıllarda İstanbul

Ali Rıza Avcan

“1955, Ankara” doğumlu biri olarak kendimi hem Ankaralı, hem baba memleketimin Şile olması nedeniyle İstanbullu, hem de son 20 yılımı İzmir’de yaşamış olmam nedeniyle İzmirli hissederim.

O nedenle, bu üç coğrafyanın bileşimi ile ortaya çıkan bir zenginliğe sahip olduğumu düşünürüm.

İstanbul’u çocukluğumun yaz tatilleri nedeniyle tanımaya başladım. Her sene en az bir ayın geçirildiği Heybeliada, Fatih, Eyüp ve Üsküdar’ın Kısıklı ve Fıstıkağacı semtleriyle Şile ve Ağva coğrafyası bende yoğun akrabalık ilişkilerinin zenginleştirdiği anılar bırakmıştır.

Heybeliada‘da Deniz Harp Lisesi‘nde öğretmenken lojmanlarda, emeklilik sonrasında da İnönü köşkünün hemen yanındaki kubbeli muhteşem köşkü alıp orada yaşayan Sabri amcam ve Neziha yengem, oğulları, gelinleri ve torunlarıyla bizi İstanbul’da karşılayan ilk akrabalarımız olurdu.

Ardından o tarihlerde İstanbul İtfaiye Müdürü olan ve Independenta tankerinin yandığı o meşhur İstanbul yangınında günlerce eve uğramayan Tarık Özavcı ve Nezihe halam bizi Fatih‘deki merkez itfaiye binasının üstündeki lojmanda ağırlardı. Geceleri uykumun arasına giren itfaiye sirenleri bu misafirliklerden hatırladığım şeylerdendir.

Eyüp Kırkmerdiven‘de Piyer Loti Kahvesi‘ne yakın oturan ve bana hep “soyum sopum” diye hitap eden Semiha Halise halam, eşi Fehmi enişte ve oğlu Metin abi ise beni hem Eyüp‘ün hem de Haliç‘in o büyüleyici atmosferine sokan akrabalarımdı.

Üsküdar‘ın Kısıklı semtinde oturan Saime halam, Emin eniştem, kuzenlerim Vecdi abi ve Şeyma abla ise o çevredeki ahşap evleri ve tarihi Üsküdar-Kısıklı tramvayını hatırlamama neden olurlar.

Net bir şekilde hatırladığım diğer bir anı ise, hangi yıl olduğunu bilmediğim bir tarihte Galata Köprüsü’nün Eminönü’ne yakın kısmında köprüye Haliç yönünde n bağlı ve etrafı brandalarla kaplı “Deniz Müzesi” adı verilen bir teknede sergilenen “Yaşar” isimli foka aittir. 

istanbul-un-1950-ve-1960-lardaki-nostaljik-710785_5014_9_bBabamın Şile‘deki, eski adı Heciz, yeni adı Yeşilvadi olan köyü ise bende unutulmaz anılar bırakmıştır. Aziz amcamın mandaları, mandaların çektiği arabalar, harmanda bindiğim düvenler, meşe ormanlarının içinde Güzin abla ile bana saldıran boğa, geceleri tüm bir köy halkının el birliği ile soyduğu mısır koçanı tepeleri, köy gençlerinin yaptığı mehtap yürüyüşleri, Pazar günleri köye gelen Migros kamyonu ve beraberinde getirdiği özlemle beklenen beyaz ekmek “francala“, Neriman yengemin benim için bahçedeki fırında yaptığı “esmer ekmek“, biz gelmeden önce babanemin özenle hazırladığı Çerkez peynirleri ve yoğurtlar, evin bahçesinde kilimlerle yaptığımız çadır-evler, hafta sonlarında Şile’den dönen Zeki Müren‘e el sallamak amacıyla evin önündeki uzun bekleyişlerimiz, çevredeki Darlık, Avcıkoruve Ömerli köylerine yaptığımız akraba ziyaretleri, çoğu kez hafta sonu gittiğimiz Şile‘nin Kumbaba plajı… 

Dönüşte de tüm haşmetiyle bizi karşılayan Haydarpaşa Garı ve Anadolu Ekspresi‘yle kompartımanının içinden seyrettiğim Erenköy, Suadiye, Göztepe civarındaki yeşillikler içindeki güzel köşkleri hatırlarım…

Bu yıllarda -ne yazık ki- hiçbir şekilde İstanbul’u bir bütün olarak öğrenemedim… Belleğimde hep bölük pörçük, sadece gidilen yerlere ilişkin anılar ve mekan kırıntıları oluştu…

Ama daha sonra 1981 yılında İstanbul’a yerleşince tüm bir İstanbul’u öğrenmek için özel çaba gösterdim. Yürüyüp seyrederek, fotoğraflayıp okuyarak; hatta aynı yere defalarca giderek, örneğin Arkeoloji Müzesi için dört ayrı hafta sonunu ayırarak öğrenmeye çalıştım İstanbul’u… Böylelikle hem ayrıntıları hem de bu ayrıntılar üzerinden tüm bir İstanbul’u öğrenmem, puzzle’ın parçalarını birleştirmem mümkün oldu…

O nedenle, daha sonraki yıllarda yurt içinden ya da dışından gelen birçok arkadaşımı, dostumu İstanbul’u gezdirme, anlatma ve öğretme fırsatını yakaladım.

1990’lı yıllarda ise, Bahçelievler Belediye Başkanı Saffet Bulut‘un danışmanlığını yaptığım dönemde inceleme amacıyla onlarca dosya içinde teslim edilen 1940-1970 dönemi Hilmi Şahenk fotoğrafları ile o dönem İstanbulu’nu tüm ayrıntılarıyla öğrenme fırsatını bulmuştum.

Bu hafta sonu, Güven Gürkan Öztan ve Serdar Korucu‘nun yakın zamanda yayınlanan “Tutku, Değişim ve Zarafet, 1950’li Yıllarda İstanbul” isimli kitabını İzmir’deki kitapçılarda zorlukla edindikten sonra sayfalarını karıştırmaya başladığım Basmane Garı’ndaki küçük çay bahçesinde, arka planda Zeki Müren’in “Geceler” isimli o ünlü şarkısını dinlerken yine aynı duyguları hissederek çocukluğumun ve yetişkinliğimin o eski İstanbulu’na gittim ve kitaba konu olan 1950’li yılların İstanbulu ile ilgili kıyısından köşesinden birçok anıya sahip olduğumu fark ederek yılbaşı tatilinde bu güzel kitabı okumaya karar verdim.

_210025

Tutku, Değişim ve Zarafet – 1950’li Yıllarda İstanbul

Yazarlar: Güven Gürkan Öztan – Serdar Korucu

Doğan Yayıncılık, Aralık 2017, 459 sayfa

Yazarlar Hakkında

Güven Gürkan Öztan
İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü bitirdi. 2009 yılında “Türkiye’de Çocukluğun Politik İnşası” adlı doktora tezi ile İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde doktorasını tamamladı. Tezi, 2011 yılında aynı adla kitaplaştı. Türkiye’de resmi ideoloji, milliyetçi akımlar, milliyetçilik-toplumsal cinsiyet ilişkisi, azınlıklar, çocukluk ve militarizm konuları başta olmak üzere makaleleri Toplum ve Bilim, Toplumsal Tarih, Doğu-Batı, Dipnot, Düşünen Siyaset, Eğitim-Bilim-Toplum, Praksis, Mülkiye Dergisi, Redaksiyon, Ayrıntı gibi dergilerde yayımlandı. İnci Ö. Kerestecioğlu’yla birlikte Türk Sağı: Mitler, Fetişler ve Düşman İmgeleri adlı derlemeye imza attı. 2014 baharında Türkiye’de Militarizm: Zihniyet, Pratik ve Propaganda adlı kitabı yayımlandı. Halen İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Siyaset Bilimi Anabilim Dalı’nda öğretim üyesi olarak çalışan Güven Gürkan Öztan, BirGün gazetesi köşe yazarı ve Tarih Vakfı Yönetim Kurulu üyesidir.

Serdar Korucu
İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi’nde felsefe eğitimi aldı. TV8’de başladığı meslek hayatını Skyturk, Business Channel, 6News, Cem TV, TRT1, TRT2 ve A Haber’de haber merkezi ve haber program bölümlerinde editör-yapımcı-danışman olarak sürdürdü. Beş yıldır CNN Türk’te editör olarak çalışıyor. Radikal, Bianet, Agos, Avlaremoz ve BirGün’e dezavantajlı gruplar özelinde insan hakları haberleri ve röportajları yapan, Atlas dergisine dosyalar hazırlayan Serdar Korucu’nun yazıları Express, AltÜst, Taraf ve Milliyet Kitap ekinde de yayımlandı. Korucu’nun, 2009 yılında Yabancı Gazetecilerin Gözüyle Kürt Sorunu, 2013’te Suriye Yerle Bir Olduktan Sonra, 2014’te Aris Nalcı’yla birlikte hazırladığı 2015’ten 50 Yıl Önce, 1915’ten 50 Yıl Sonra: 1965, iki ciltlik Patriklik Fotoğrafçısı Dimitrios Kalumenos’un Objektifinden 6-7 Eylül 1955 ve 2016’da Misafir adlı kitapları yayımlandı.

Kitap Hakkında:

Tutku, Değişim ve Zarafet, İstanbul’un 1950’li yıllarına, Türkiye insanının mutlu hatıralarına dokunuyor. Değişimin başladığı, Osmanlı’nın hâlâ hatırlandığı, kentin hüznüne rağmen insanların kendini tatlı bir huzura bıraktığı zamanlar. Siyah beyaz fotoğraflarda kalmış unutulmaz yıllar… 

Elinizdeki kitap işte bu zamanın insanlarının ve gündelik hayatının izini sürüyor. İnsan hikâyelerini, gündeliğin ritmini, parıltılı yaşamlardan şehre tutunamayanlara uzanan geniş bir yelpazeyi konu alıyor. Kimi zaman İstanbul’un varsıl yüzünü anlatırken kimi zaman merceğini şehrin kuytu köşelerine çeviriyor. 

Adadaki görkemli konaklardan gecekondu mahallelerine, plaj eğlencelerinden iş cinayetlerine, modaevlerinden batakhanelere uzanıyor. İmar harekâtı ile değişen şehrin topografyasına yine dönemin İstanbullusunun gözlerinden bakıyor. Yeni gelen vapurlarla heyecanlanıyor, şehrin artan trafiğinde saç baş yoluyor, troleybüste gezip son kalan arnavut kaldırımlarını arşınlıyor. 

1950’lerde çocuk oluyor, genç kadın oluyor, hasta oluyor, işçi oluyor, patron oluyor. Her birinde zarafet ile tutkuyu değişim rüzgârlarına yelken yapıyor. 

Güven Gürkan Öztan ve Serdar Korucu, eski ile yeninin, yoksulluk ile zenginliğin, mütevazılık ile şatafatın çok kutupluluğu arasında adeta yeniden şekillenen İstanbul’un 1950’li yıllarının izini sürüyorlar; 

tutkunun, değişimin, zarafetin ve bolca hayal kırıklığının…

DR-GFWVX4AAeRNO

İçindekiler

Başlarken: Eski ile yeninin, zenginlik ile yoksulluğun bir aradalığı… Amerikanlaşma… Dönüşen kültürel kimlik… Hem vali hem belediye başkanı: Fahrettin Kerim Gökay… İmar operasyonları…

İstanbul’da yaz: Zevk ve kahır – İstanbul’un sayfiyeleri… Barakalar görkemli yazlıklara karşı… Artan bisiklet sorunu… İstanbul’un kuğu misali sayfiye vapurları… Plaj kültürünün dönüşümü… Susuzluk çilesi… Parklar ve bahçeler… UNutulmaz yaz kampları…

İstanbul’da eğlence ve sanat alemi – Rock’n roll… Gazinolar… Beyoğlu’nun olmazsa olmazları… Eğlence turizmi… Yılbaşı partileri… Ses yarışmaları, açılışlar, düğünler… “Orduya şükran1 konserleri… Sinemaya aşık şehir… İstanbul Sergisi…

Nadir zevkler, özel lezzetler – İçkiyle anılan semtler… Meyhanelere mühür… Demlenme kültürü… Şarap kalitesini yükseltme çabaları… Likör ikramı geleneği… Lokanta kültüründe değişim… Kulüp ve otel mutfakları…

İstanbul’da şıklık ve güzellik tutkusu –  Modada dönüm noktası… Marilyn Monroe gibi olmak… Menderes modası… Zeki Müren mağazası… Meşhur Beyoğlu terzihaneleri… Gazeteleri süsleyen krem reklamları… Kolonya tutkusu…

Hem zaruret hem marifet: İstanbul’da alışveriş – Günlük alışveriş… Balığın bol olduğu yıllar… Dar Gelirlinin dostu makarna… Mutfağın yeni baştacı margarin… Seyyar satıcılar… Marka rekabeti… Migros Türkiye’de… Geleneksel tatlardan yeni lezzetlere…

1950’lerde İstanbul’da çocuk olmak – Okuma zevki… Çocuk dergileri… Çocuklar ve sinema… İstanbul’da çocuk parkları… Toplu sünnet törenleri…

Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi: 1950’lerin İstanbulu’nda sağlık – Yeni hastaneler, yeni okullar… Veremle mücadele… İşçi hastaneleri… Süreyyapaşa İşçi Sanatoryumu… Ortadoğu’nun en büyük sivil hastanesi… Ailelerin korkusu rüyası çocuk felci…

İstanbul’un karanlık yüzü – Şehrin emniyet meselesi… Kadınlara yönelik şiddet ve taciz… Sarıyerli Sevim… Salacak canavarı… Zamane hırsızları… Çocuk hırsızlar… Esrar tekkesi… Karakol halleri… Batakhaneler ve randevuevleri…

Politik karşılaşmaların kenti İstanbul – Aşk-nefret ilişkisi: Türkiye-Yunanistan… YUnan kral ve kraliçesi İstanbul’da… Muhafazakarların “Ayasofya Camii” rüyası… İlk “fetih” filmi… Fetih kutlamaları… Devrim kanunlarına muhalefet… 50’li yıllarda İstanbul’da işçi hareketleri…

1950’lerde İstanbul’da gayrimüslim olmak – 6-7 Eylül… Korunmasız kalan İstanbullu gayrimüslimler… İmar hareketine kurban giden kiliseler… Neve Şalom… İstanbul’dan İsrail’e göç… “Vatandaş Türkçe konuş” yeniden… Olaylı Ermeni patriği seçimi… Türklüğü aşağılama…

1950’lerde Müslümanların İstanbulu – 1950’lerin gözde Müslüman ibadethanesi… Marmara Denizi’ne düşen Karaköy mescidi… Ramazan ayında İstanbul… Ramazan alışverişi… Kurban Bayramı macerası…

İstanbullunun çilesi: Yollar ah yollar – Tramvaylar gidiyor otobüsler geliyor… Toplu taşıma sorunu… Anadolu hattı ve hazin akıbeti… Arabalı vapurlar… Asma köprü sevdası… Banliyö hattı… Yerin altında seyahat denemeleri…

İkamet ve yeniden imar arasında yaman çelişki – Günah keçisi gecekondular… Gecekondu yıkımları… Ev sahipleri ile kiracılar arasında bitmeyen mücadele… Kapıcı ücretleri… Kabristanlarda peyzaj… İstanbul’da imar seferberliği… Yüksekkaldırım’ın kaybolan merdivenleri…

Kaynakça

 

İzmir, İstanbul olmasın !

Ali Rıza Avcan

İzmir kamuoyu bir süredir sosyal medyada yazarak ya da katıldığı toplantılarda sorular sorarak uyarı dolu bir itirazı dile getirmeye ve sesini her geçen gün yükseltmeye çalışıyor:

İzmir, İstanbul olmasın!

Bana göre, bir kentin geleceğine yönelik böylesi bir talebin, İstanbul gibi başka kötü bir örnek üzerinden ifade edilip bir haykırışa dönüşmesinin tek bir anlamı var.

Kent 085

İzmir’i İzmir yapan değerlerimiz yok edilmesin, vahşi kapitalizmin yıkıma ve yok etmeye odaklı rant hırsı bu kenti de, İstanbul’da olduğu gibi yok edip kaosa sürüklemesin… 

İzmir’i İzmir yapan Kadifekale, Konak’taki Saat Kulesi, Nesim Levi’nin Tarihi Asansörü, Behçet Uz’un kente armağan ettiği Kültürpark, Gediz Nehri’nin ortaya çıkardığı eşsiz Gediz Deltası ve Kuş Cenneti, kentin soluk aldığı tek yeşil alan İnciraltı, kenti çevreleyen diğer tepelerin aksine yeşillikler içindeki Yamanlar, İzmir Körfezi ve onun çocukları İmbat ya da Meltem rüzgarları, Gediz Deltası’nın sakini flamingolar ve diğer kuşlar gibi değerler yok edilmesin, Körfez’den Bornova’ya doğru esen rüzgarlar Bayraklı’daki gökdelenlerle kesilmesin, Basmane Çukuru’na yapılacak Folkart gökdeleni Kadifekale ile yarış etmesin demek isteniyor…

İzmir İstanbul olmasın!” denirken aslında bu kente İstanbul’dan ya da başka bir yerden kimse gelmesin denmek istenmiyor. Bu nedenle Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) verilerine göre 2008-2016 döneminde İstanbul’dan İzmir’e gelip yerleşmiş toplam 116.154 kişiye* (2008: 9.819, 2009: 10.574, 2010: 11.177, 2011: 11.339, 2012: 11.179, 2013: 12.355; 2014: 16.458, 2015: 16.129, 2016: 17.124) ve bundan sonra gelecek olanlara oturun oturduğunuz yerde, buraya gelmeyin denmiyor. İzmirli bu konuda da memleket şovenizmi yapmıyor, geleni geldiği yere göre ötekileştirip yabancılamıyor.

Çünkü İzmir, tarih boyunca yurt içinden ve dışından, karadan ya da denizden gelen göç dalgalarıyla beslenip güçlenmiş, bu nedenle çok kültürlü, çok dinli ve dilli olmayı becerebilmiş kadim bir kenttir. 

Dorların akınlarıyla dönüşüp gelişen bir İon kenti, Perslerin, Arapların, Selçukluların, ada Rumlarının, Avrupa kökenli Levantenlerin, Osmanoğulları’nın, İspanya’dan yola çıkan Yahudilerin, Balkan, Girit, en son Doğu ve Güneydoğu Anadolu; hatta Suriye halklarının göçleriyle dönüşüp gelişen, Ekrem Akurgal‘ın deyişiyle uygarlığın beşiği olan bir kenttir…

Yeter ki kendisinin tahammül edebileceği, kaldırabileceği, içine alıp özümleyebileceği kadar insanın gelmesi koşuluyla….

Aksi takdirde; yani haddinden fazla nüfusun göç edip gelmesi durumunda kendisine ait özellikleri koruyamayacak kadar narin, hassas bir kenttir…

Bu anlamda İzmir’in, “İstanbul” denilirken anladığı şey, bu kentte yaşayanlara ve onların yaşam tarzına saygı duymayan, büyük hırs ve rantların insanın gözünü döndürdüğü vahşi kapitalist kent anlayışı ve onun uygulamasıdır…

Kentte yaşayanların önem verdiği doğal, tarihi, kültürel, arkeolojik ve yaşamsal değerlere önem vermeyen, küreselleşme adına ya da marka kent olmak uğruna onları yok edip yerine dünyanın her kentinde karşımıza çıkan standartları koyan, toprağı, suyu, havayı ve her canlıyı sahiplenip mala dönüştürülecek meta gözüyle bakan anlayışa karşı çıkılıyor…

O nedenle “İzmir, İstanbul olmasın!” deniliyor….

O nedenle Bayraklı’da, “Basmane Çukuru“nda ya da kentin başka yerlerinde kente tepeden bakan gökdelenlerin yapılmasın deniliyor,

Kent halkının tercihleriyle hak, hukuk ve adalete aykırı tüm yapılaşmaların engellenmesi isteniyor….

Kent halkının özgürlüğüne, alışkanlıklarına, yaşam tarzına müdahale edecek hiç bir şey istenmiyor…

Ramsar Sözleşmesi ile korunan doğal alanlara, İnciraltı’na ve İzmir Körfezi’ne zarar verecek olan İzmir Körfez Geçişi Projesi yapılmasın deniliyor…

Belediyeler ve tüm kamu hizmetleri neoliberal politikalarla özelleştirilmesin ve ticarileştirilmesin deniliyor…

İzmir 143

Bu kentin ve halkının tarihin ilk çağlarından bu yana geliştirip hoşnut olduğu her şeye saygı gösterilsin, buradakiler değil; buraya gelenler buranın özelliklerine ve kurallarına uysun deniliyor…

Kısacası köy, kasaba ya da şehir; bu kenti ne şekilde algılarsanız algılayın; İzmir, İzmir gibi var olsun ve yaşasın isteniyor….


* Geçtiğimiz günlerde İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, 2016 yılında toplam 16.000 beyaz yakalının İstanbul’dan İzmir’e göç ettiğini ifade ederek, artık İzmir’den İstanbul’a yönelik beyin göçünün ters döndüğünü iddia etti. Oysa Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TUİK) resmi verileri, 2016 yılında İstanbul’dan İzmir’e toplam 17.124 kişinin göç ettiğini ortaya koyuyor ve bu sayı içindeki beyaz ya da mavi yakalıların sayısını vermiyor. O nedenle ifade edilen rakamın hangi kaynağa dayanılarak ifade edildiği bilinmediği gibi; hepimizin güvendiği resmi kaynak, bunun yaşlısı, genci ve çocuğu, evlisi, bekarı, beyaz ya da mavi yakalısıyla toplam olarak 17.124 kişi olduğunu söylüyor. Tabii ki göç eden 17.164 kişiden 16.000’inin beyaz yakalı olduğunu iddia etmek gibi bir ciddiyetsizliğe düşmemek koşuluyla…

 

Göç, Kentleşme ve Aidiyet Ekseninde Esenler’i Anlamak

Bugün sizlerle İstanbul, Esenler Belediyesi‘ne bağlı Esenler Şehir Düşünce Merkezi‘ne ait bir yayını paylaşmak istiyorum. Bunu yaparken de, Esenler ilçesini göç, kentleşme ve aidiyet olguları üzerinden anlayıp çözümlemeyi hedefleyen bu “diğer mahalle” yayınının, amaç, içerik ve sonuçları itibariyle “bizim mahalle“deki belediyelere de örnek olmasını diliyorum.

Televizyonlardan, özellikle de CNNTürk’deki tartışma programlarından tanıdığımız iktidar yanlısı Prof. Dr. Mazhar Bağlı yönetimindeki Esenler Şehir Düşünce Merkezi tarafından 2012 yılında yayınlanan bu kitap toplam 250 sayfadan oluşuyor.

Editör Murat Şentürk tarafından düzenlenen bu kitapta sekiz akademisyen, gazeteci ve araştırmacıya ait sekiz bilimsel makalede bulunuyor. Kitapta yer alan makaleleri ve yazarlarını şu şekilde sırayabiliriz:

1.BÖLÜM – Kent ve Aidiyet

Şehir Dönüştürür, İhsan Aktaş

Yaralı Bellek: Kent ve Unutma, Dilaver Demirağ

Demokratik Bir Kent Kültürü İnşası, Ümit Kurt

Bir İstanbul Distopyası: İstanbul’un Sınıfsal ve Kimliksel Dönüşümü Bağlamında Karşı-Kentler, Folyo-Yaşamlar ve Yok Mekanlar, Ahmet Özcan

2.BÖLÜM – Göç ve Kentleşme

İstanbul’da Göç, Yoksulluk ve Kentsel Dönüşüm, Murat Şentürk

Göçün Mekanı: Esenler ve Mekanın Değişimi, Hasan Taşçı

Esenler’de Yaşamak, Memlekette Ölmek: Göç ve Kente Uyum Sürecinde Hemşehrilik, Yusuf Adıgüzel

Esenler’de Yoksul Gençlerin Mekanları: Hal, Tekstil Atölyeleri ve Kafeler, Ömer Miraç Yaman. 

Esenler Şehir Düşünce Merkezi‘nin bu yayın dışında “Kentsel Yaşam ve Sürdürülebilirlik“, “Herkes İçin Dost Kentler“, “Kentler ve Sosyal Politikalar“, “Teori ve Pratik Arasında Mekan“, “Modernite ve Mimari“, “Kamusal Alan ve Toplum“, “Sürdürülebilir Bir Şehir Kentsel Dönüşüm“, “Şehir Üzerine Düşünceler-1“, “Şehir Şiirleri Antolojisi“, “Geleceğin Şehri” gibi yayınlanmış kitapları, 10 sayı yayınlanmış Şehir ve Düşünce isimli bir dergisi ile 2012, 2013 ve 2014 yıllarda değişik konularda düzenlediği atölye çalışmaları da bulunuyor. 

Bugün burada tanıtımını yaptığımız “Göç, Kentleşme ve Aidiyet Ekseninde Esenler’i Anlamak” isimli yayınla diğer yayınları Esenler Şehir Düşünce Merkezi‘ne ait http://www.sehirdusunce.com isimli İnternet sitesinden indirmeniz mümkün.

***

Bugün birçok belediye, belediye başkanı ya da belediyeyi yönetmekle görevli, yetkili ve sorumlu olanlar genellikle yönetiminden sorumlu oldukları yerleri/mekânları edindikleri ezberler, görüp duydukları  bilgiler ve havayı soluyarak hissettikleri şeylerle yönetmeye, yönlendirmeye çalışıyor. 

Çoğu belediye başkanının aklına belediye olarak tek başına, üniversitelerle ya da özel araştırma kuruluşlarıyla birlikte yönettikleri kentin bugünü ve geleceği üzerine araştırmalar yapmak, kenti masanın üstüne koyarak onu anlamaya, kentteki gelişmeleri günü gününe öğrenmek gelmiyor. Çünkü onlar kenti bilip tanıdıklarını sanıyorlar ve o nedenle de çoğu kez sahip oldukları yanlış ya da yetersiz bilgilerle kötü yönetiyorlar.

İşte bu anlamda Esenler Belediyesi‘nin 2012 yılında Esenler’i anlamak, Esenler’i göç, kentleşme ve aidiyet üzerinden sorgulamak için yaptığı bu çalışmayı ve yayını önemsiyor ve bütün belediyelere örnek olmasını öneriyorum.

O belediye ya da bu belediye, o siyaset ya da bu siyaset önemli değil. Önemli olan bu ihtiyacı birinin fark etmiş ve yerine getirmiş olması. 

Bu anlamda belki birileri çıkabilir ve üniversiteler bu konuda araştırmalar yapıyor, yüksek lisans ya da doktora tezleri yaptırıyor, o nedenle kentle ilgili yeteri kadar araştırma yapılıyor  diyebilir. Ama bu konuyu da biraz araştırdığımızda bu tür çalışmaların da yetersiz olduğunu söyleyebilirim. Örneğin Yüksek Öğretim Kurumu’nun (YÖK) İnternet sayfasındaki Tez Merkezi’ne baktığımızda 1986-2017 dönemindeki 31 yıl içinde “Karşıyaka” adının geçtiği toplam 41 adet yüksek lisans ve doktora tezinin yazıldığını, 10’u doktora, 31’i yüksek lisans tezi olan bu çalışmaların 6’sının mimarlık, 6’sının şehircilik ve bölge planlama, 4’ünün eğitim ve öğretim, 3’ünün biyoloji, 3’ünün peyzaj mimarlığı, 2’sinin hemşirelik, 2’sinin halk sağlığı, 2’sinin sosyoloji, 2’sinin maden mühendisliği, 2’sinin jeoloji mühendisliği ile ilgili olduğu; geriye kalan 9’unun da her biri birer tane olmak üzere iç mimari ve dekorasyon, psikoloji, coğrafya, maden mühendisliği, ulaşım, jeofizik mühendisliği, endüstri mühendisliği, mikrobiyoloji, ziraat ve hukuk üzerine olduğu görülür. BU demektir ki sayıları şu an itibariyle beş olan İzmir üniversiteleriyle başka kentlerdeki üniversitelerin Karşıyaka ile ilgili yazdırdıkları tezlerin sayısı, yıl başına 1,32 tanedir. Bu durum tüm Karşıyaka ve özellikle de “yüksek lisans tezi” yazdığını söyleyen belediye başkanı için yüz karası bir durumdur.

KapakVelhasıl adı ne olursa olsun ya da kim, hangi parti ya da belediye yaparsa yapsın yaşadığımız kentlerin yöneticileri, belediyeleri, Esenler Belediyesi‘ne bağlı Esenler Şehir Düşünce Merkezi‘nin yaptığı gibi içinde yaşadığımız kentlerin mevcut durumu ve gelişimiyle ilgili araştırmalar yaparak ya da yaptırarak ve bunları yayınlayıp yurttaşları ile paylaşarak kentin bugününü ve geleceğini bilimsel kriterlere göre planlamalı, bütün politika, strateji, ve uygulamalarını bu çözümlemeler çerçevesinde düzenlemelidir.   

 

Ya bizim başımıza da gelseydi…

Ali Rıza Avcan

Dün ve bugün, okuduğumuz gazetelerde, seyrettiğimiz televizyonlarda ve takip ettiğimiz sosyal medya ortamında İstanbul’da meydana gelen aşırı yağışlar sonucunda oluşan ilginç manzaraları, metro merdivenlerinde oluşan şelaleleri, içinde insanların yüzdüğü büyük su birikintilerini, o birikintiler içindeki araçları, azgın suların aktığı otoyolları, kapanan tünelleri, sel sularının metroyu işgalini ve insanların çektiği büyük sıkıntıları görme fırsatımız oldu.

Bir kent için, o kentte yaşayan insanlar için oldukça kötü, acıklı ve düşündürücü olan bu görünümlere sosyal medyada, fırsat bu fırsattır diye siyaset üzerinden, çarpık kentleşme ve yapılaşma üzerinden, plansız ve programsız çalışılmış olması üzerinden eleştiriler yaptık ve bu eleştirilerinizi zeki, yaratıcı esprilerle süslemeye çalıştık. Böylelikle neredeyse gizliden gizliye “15 Temmuz Destanı“nın rövanşını almaya çalıştık… Hatta, “İstanbul’da olunca afet, İzmir’de olunca rezalet” diyen ironi dolu mesaj yazanlarımız bile oldu…

istanbul_sel

Bütün bu eleştirileri yazmamız, yaratıcı esprileri yapmamız bizim doğal bir hakkımızdı.

Çünkü ortaya çıkan bu kötü manzara, o kent ve orada yaşayanlar için bir yıkım olmakla birlikte; o kentin nasıl yönetildiğini, kentin doğasına, insanına ve gelişimine hangi açıdan ve hangi amaçla bakıldığını, yapılan onca yeni yol, köprü ve tünel üzerinden geliştirilen büyük bir propagandanın nasıl kof bir şey olduğunu ortaya koyuyor ve bizim muhalefetimizi güçlendiriyordu.

Velhasıl, İstanbul daha önceki yönetimlerde olduğu gibi, AKP’nin belediye yönetiminde olduğu son 20 yılda da kötü yönetilmiş, mevcut kötülüklere daha büyük boyutlu yeni kötülükler ilave edilmiş, koskoca bir doğa harikası yerleşimden insan aklı ve eliyle koskocaman bir dere, koskocaman bir göl, koskocaman bir kaos yaratılmıştı.

Ancak bu doğal yıkımı siyaset üzerinden okumaya, rant ve beton odaklı kentleşmeyi AKP’nin kötü yönetimi üzerinden değerlendirip eleştirmeye kalktığımızda bunun sadece AKP ile değil; aynı zamanda diğer partilerin yönetiminde olduğu belediyeler için de genelleştirmenin doğru olacağını düşünüyorum. 

Çünkü aldığımız haberlere göre, aşırı yağıştan kaynaklanan doğal yıkımın kötü sonuçları sadece AKP’li belediyelerin olduğu ilçelerde değil; CHP’nin uzun yıllardır yönetiminde olduğu Silivri, Kadıköy gibi yerlerde de ortaya çıkmış, tüm bir kent bu yağışla felç olmuş, yaşanabilir bir kent olmaktan çıkmıştır.

O nedenle bu sorun karşısında hemen belediyelerin hangi parti kadroları tarafından yönetildiğine değil; partilerin gün geçtikçe birbirine benzemeye başlayan çarpık, yanlış kentleşme politika ve stratejileri açısından bakmak gerektiğini düşünüyorum.

Örneğin, aynı ölçüdeki yağış dün İstanbul’a değil de, İzmir’e yağmış olsaydı acaba ne olurdu? diye sorsaydık eğer…

Bu soruya şayet, “İstanbul’dakinden farklı bir sonuç olurdu, insanlar bu doğal yıkımdan hiç etkilenmezlerdi, aynı manzaralar ortaya çıkmazdı” diyorsanız ben de size 3-4 Kasım 1995 tarihinde toplam 61 insanın öldüğü büyük sel yıkımını bir köşeye koyarak, 25 Kasım 2013 tarihinde İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin aşırı yağışlar nedeniyle taşan Yeşildere kenarındaki merkez itfaiye ve AKS 110 binasının sel suları altında kaldığını, Üçyol-Üçkuyular arasındaki metro hattının son duraklarında zaman zaman zeminden çıkan yer altı suyunu ve bu kentin kıyısında köşesinde bizi bekleyen benzeri sorunları hatırlatmak isterim.

izmir_sel_28742

İşte o nedenle, aynı yıkımın yarın öbür gün İzmir’i de tehdit edebileceğini, aynı manzaralarla İzmir’de de karşılaşabileceğimizi düşünerek buna neden olan çarpık ve plansız kentleşme, betona, talana ve ranta dayalı yapılaşmaya dur dememiz, yetersiz altyapıya sahip bölgelerde yüksek yapılara izin vermememiz, özellikle gevşek zeminlerde kurulu olan Mavişehir, Atakent, Bostanlı, Bayraklı ve Halkapınar yerleşimlerinde de aynı yıkımı yaşayabileceğimizi akıldan çıkarmamamız gerekiyor.

En azından tanık olup gördüğümüz kötü şeylerden ders çıkararak gerek önlemleri almamız dileğiyle…

İlya’nın Bostanı’ndan Kuzguncuk Kent Bostan/Park Projesi’ne..

Kuzguncuk, İstanbul Üsküdar’da, Boğaz kenarına kurulmuş bir semttir. Şimdilerde popülaritesi gitgide artıyor ve özellikle hafta sonları fazla sayıda insanı kendine çekiyor. Sınırları içinde Ermeni ve Rum kiliseleri, sinagog ve cami var ve bu yönü ile dinlerin kardeşliğini de simgeliyor. Birçoğu restore edilmiş kâgir ve ahşap evler fotoğrafçıların öyle çok ilgisini çekiyor ki mahalleye fotoğraf turları düzenleniyor. Gelin-damat fotoğraf çekimleri için de çok tercih ediliyor ve bu zaman zaman mahallede hoşnutsuzluk yaratacak kadar aşırı oluyor. Eskiden çok sayıda gayrimüslimin ikamet ettiği mahallenin ıslah edilmiş deresinin üzerinde geniş bir cadde var. Bu caddenin her iki tarafında yaşlı çınar ağaçları yeşile hasret İstanbulluların hayranlığını arttırıyor. Yaz aylarında çınarların arasındaki ıhlamurların kokusu her yanı sarıyor.

kuzguncuk

İstanbul’un birçok semtinden daha yeşil, daha serin ve daha hayat dolu olan bu mahallenin ortasında bir de tarihi bostan bulunuyor. Mahalleyi daha yeşil, daha ferah yapan unsurlardan biri elbette bu bostanın varlığıdır. Çünkü 16 bin 445 metrekarelik bir alanı kaplıyor.

Kuzguncuk Bostanı, nam-ı diğer İlya’nın Bostanı mahallenin eski sakinlerinin hakkında birçok hikâye anlattığı ve hep bostan olarak kullanılmış olduğu söylenen çok önemli bir kültür varlığıdır. Kuzguncuklular çok uzun yıllar rant tehlikesi ile karşı karşıya olan bostanları için mücadele etti. Bu günlerde ortalık sakin ve mücadele bitmiş gibi görünse de aslında herkes yapılaşma tehdidinin sona ermediğini düşünüyor. İlya’nın Bostanı konusunda herkes hala çok hassas. Mahallede bostana yapılacak herhangi bir müdahale karşısında direnecek çok sayıda insan var ve bostan koruma mücadelesi, geçmişte nasıl ebeveynlerden çocuklara geçtiyse, bundan sonra da o çocuklardan kendi çocuklarına aktarılarak devam edeceğe benziyor.

Bostan mücadelesini uzun uzun yazmayacağım. En son Üsküdar Belediyesi vakıflara ait olan bostanı kiraladı ve Kuzguncuklular Derneği ile birlikte bir proje oluşturarak bunu hayata geçirdi. Bu projeyi kimi çok beğendi, kimi ise beğenmedi, kimi eleştirdi, kimi “Bundan daha iyisi olamazdı” dedi. Ancak herkes yapılaşmaya açılmamış olmasından memnun oldu ve bu noktada eleştirenler bile eleştirilerini sineye çekti. Asıl önemli olan bostanın yeşil kalmasıydı.

Proje biteli bir kaç sene oldu. Projeden hemen önce, vakıflar bostanı açık arttırma ile kiraya çıkardığı günlerde, mahalle halkı bostanda olmak, bostanı yalnız bırakmamak için orada ekim dikim faaliyetlerine başlamıştı. Çok ilgi çekmişti bu tarım işleri. Herkes bir parça toprak çevirip ekip biçmişti. Çamurdan bir ocak yapılmıştı. O ocakta çay demlenmiş, çorba kaynatılmış, pişi kızartılmış ve hep beraber yenmişti. Hıdırellezlerde kocaman ateşler yakılmıştı. Dev bir kompost açılmış, organik atıklar o komposto taşınmıştı. Kompostta kendiliğinden dev balkabaklarının çıktığını gözlerimizle görmüştük. Bostanın etrafını çevreleyen kırık dökük çitlerden hayvanlar girebiliyordu bostana, bizlerse neresi bize yakınsa oradan içine dalıveriyorduk. O günlerde çok güzel şeyler yaşadık. Bir sürü dostluklar kurduk. Pek çok şey paylaştık, pek çok şey öğrendik. Sonra her şey değişti.

İlya’nın Bostanı, kiralama işlemi netleştikten sonra dernek ve belediyenin ortak çalışmasıyla, mahallede yaşayanların da fikri alınarak, bir park-bostan haline getirildi. Bu proje elbette bostanın göbeğine yapılacak dev bir bina ile kıyaslanamaz. Bu yüzden hemen herkes projeye “olur” verdi. Açıkçası geri alınabilir malzemelerle yapılmış bir projeye çok da itiraz etmemek gerekir. Zira her şey bir gecede sökülebilir ve her şey bir gecede eski haline getirilebilir.

ilya-bostan-01

Ekim alanı olarak kullanılan kısım, yani bostan kısmı, 115 eşit, muntazam dikdörtgen parsele ayrıldı. Bunun 50 adedi mahalleliye ayrıldı ve her sene kura çekilerek parselleri kimin kullanacağı belirleniyor. Geri kalan parseller okullara, bilgi evlerine veriliyor. Her şeyin çok muntazam, askeri nizamda olduğu parsellerin arasında yollar oluşturuldu, musluklar takıldı, çalı heykellerden bir göbek bile yapıldı.

Her şey düzgün görünüyor. Bostanın ahşap bir kapısı var. Etrafı kafes çitlerle çevrili. Bu demir kafesler topraktan başlıyor ve insan boyunu aşıyor. Artık köpekler her daim kapalı tutulması istenen kapıdan içeriye giremiyor. Kapının açık olduğu anı yakalamaları lazım. Çitler zaten geçit vermiyor. Çöp konteynırlarının etrafında karnını doyuran kediler arabalar geldiğinde bostana kaçamıyor. Geçenlerde sırf bu sebepten kedi yavrularının ezildiğini gördüm. Özellikle hafta sonları insan ve araba sayısı mahallenin kaldırabileceği rakamların üstüne çıkınca hayvanların hayatı iyice zorlaşıyor. Artık ateş yakmamız imkânsız. “Hadi çorba kaynatalım hep beraber içelim.” diyemeyiz. İzin alma bir tarafa artık o ruh da yok. Eskiden film gösterimleri yapılırdı. Şimdi bunun için izin almak ve hatta gösterilecek filmleri bile onaylatmak zorunluluğu var. En kötüsü, bana en acı vereni ise kaybettiğimiz bitki örtüsü. Bostan artık bir cazibe merkezi. Mahalleye prestij sağlıyor. Ev fiyatları yükseliyor, her geçen gün yeni bir yeme-içme mekânı açılıyor. İnsanlar hala çayını alıp içinde piknik yapabiliyor. Ama yürüyüş alanlarına tuhaf bir şey döşediler. Taş desen taş değil, mıcır desen mıcır değil. Kahverengi, köpük gibi bir tuhaf taş. Ekim alanlarına da içinde ağaç kabukları olan bir malzeme ile yol yapıldı. Mıcırla karışık bir şey. İnsan sayısı da artınca ekim alanlarının arasında bitki yeşermez oldu. Önceden, daha bir kaç mevsim önce torbalarca ebegümeci, ısırgan toplardım bostandan. Şimdi nadir olarak rastlıyorum. Üst sekilerde, müdahale edilmemiş alanlarda hala labadaya rastlanıyor neyse ki. Ama asıl büyük alanda hindiba bile açmaz oldu.

dsc00938

Kuzguncuk Bostanı İlya’nın Bostanı değil artık. Adı üstünde, bir kent projesi oldu. Bostan vasfı bir hatırayı sürdürüyor. Ağaçlar hala var. Ama ekosistem değişti ve değişmeye de devam edecek. Ebegümeci de olsa kaybettiğimiz, bir şeyi kaybettiğimiz, bir şeyi yok ettiğimiz düzenlemelerin bir tarafının hata, eksik ve yıkım içerdiğini düşünüyorum. Sınırlar önce yaşamlarımızda başlıyor. Sınırlar içinde hareket ediyor, kendi alanımızı yok ederek koruyor, oralarda başka bir şeyin yaşamasına izin vermiyoruz. Düzeni seviyoruz. Düzensizliğe ve doğal olana katlanamaz hale getirildik. Bostan konusunda bu sebeplerden dolayı üzüntü duyuyorum. Hayvanlar ve bitkiler için üzülüyorum. Sonra dönüyorum, buna da şükür diyorum. Derken bir kedi eziliyor, yine hatırlıyorum ve üzülüyorum. Sonra eski otları hatırlıyorum. Salyangozların iyice azaldığını fark ediyorum. Yok edilen Kuzey Ormanları’ndan kaçan ve denizi yüzerek geçen yaban domuzunun bostanda saklandığı günleri düşünüyorum. Şimdi gelse o domuz, bostana giremez. Belki de otların kokusu yok olduğu için bostana girmek bile istemez.