Sözlük’ten: Türkiye’de Kentleşme (2)*

Prof. Dr. Ruşen Keleş

1. Bölüm: https://kentstratejileri.com/2018/06/02/sozlukten-turkiyede-kentlesme-1/

Hızla artan nüfusun konut, eğitim, sağlık, ulaşım, imar ve planlama, yol, meydan, otoğark, altyapı, yeşil ve açık alan ve çevre kirlenmesini önleme gibi hizmet gereksinmelerini karşılama yükü, ilke olarak, kent yönetimlerinin sorumluluğu altındadır. Çok az sayıda kentimiz böyle bir yükün altından kendi olanaklarıyla kalkabilecek durumdadır. Kentleşmenin hızı, görev ve kaynak paylaşımındaki dengesizliği artırmakta, kent yönetimlerini giderek devlete daha bağımlı duruma getirmektedir.

ff51c60ac27508f79de73ce4137d1626

Makro-ekonomik boyutları açısından bakıldığında, kentleşmeyle birlikte yoksulluğun azalmadığı, hatta arttığı gözlemleniyor. Günümüzde,, artık salt gecekondular değil, kentlerin çöküntü bölgelerine sıkışıp kalmış, “kentsel dönüşüm” adıyla yürütülen müdahaleler sonucunda ortaya çıkmış olanlar da yoksulluk yuvalarında yaşayanlara ekleniyor. Gelir dağılımındaki artan dengesizliklerin oluşmasında, sanayileşmeyi, yoksulluğun giderilmesini ve emekçinin korunmasını göz ardı eden liberal politikalarda direnmenin önekli payı olduğu görmezden gelinemez.

Kuşkusuz, bu tür bir kentleşmenin maddi olmayan, ekonomi dışı yönleri de göz ardı edilemeyecek ölçüde önemlidir. Bu bağlamda üzerinde durulması gereken birkaç nokta vardır. Birincisi, kentleşmenin, bugünkü biçimiyle, insanların tavır ve davranışlarında kentliliğe özgü değişikliklere yol açmadığıdır. Gerçek davranış değişikliklerinin itici gücü tam istihdam koşulları, verimli bir çalışma ortamı ve çağdaş bir eğitimdir. BU koşullardan hiçbirinin yeterince var olmadığı kentsel ortamlarda, köyden kente göç etmiş olanlar, kaçınılmaz olarak köylülüklerini kentlerde de sürdürürler. Türkiye’^de olan da budur.

İkinci önemli nokta şudur: Toplum, görsel iletişim araçlarının ve yazılı basının da düzenli dürtüsü ile öz değerlerinden hızla koparılıp uzaklaştırılmaktadır. Bu olumsuz değişimden en büyük payı alanlar kentler ve kentlilerdir. Yerleşik ulusal ve evrensel değerlerin yerini, tüketim artışına dayalı, küresel sermayenin karlılığını çoğaltan etkinliklere yöneliş almaktadır. Rant arayışları içinde kültür, tarih, doğa, mimarlık ve sanat değerlerinin paraya dönüştürülmesi kural; korunmalarıysa, neredeyse istisnai bir durum olmaktadır. Değer dizgelerinde olagelen değişimler kent kimliklerindeki yozlaşmanın temel nedenini oluşturmaktadır. Kentlerin beş yıldızlı otellerle, gökdelenlerle, gereksiz sayıda alışveriş merkezleriyle, alt ve üst geçitlerle doldurulması, küreselleşme tutkusunun kentlere yansıyan sonuçlarındandır. Bu koşullar altında, yalnız kentler kimliklerini yitirmekle kalmamakta, eko-sistemin dengesi de bozulmaktadır.

Son bir nokta da, merkezi ya da yerel yönetimlerde atama ya da seçim yöntemleriyle görev alanların, kentleşmeyi dolaysız ya da dolaylı olarak  etkileyen değişmeler karşısındaki tavırlarıdır. Kentleri yönetenlerin devleti yönetenlerden farklı olması toplumbilimsel yönden olanaksızdır. Çoğunun tavır ve davranışlarında tam anlamıyla kentlileşmiş olmayışın açık belirtileri kentleşmeyi olumsuz olarak etkilemektedir. Kentleşmeyle ilgili karar, eylem ve işlemlerine her zaman hukukun üstünlüğü, demokrasi ve insan hakları gibi ülkelerin yön verdiğini söylemek kolay değildir. Türkiye’de kentleşme politikalarının başarısına olumsuz etki yapan etmenlere, düzenli kent gelişmesini ve imarını planlı çalışmalara konu yapmayı, bir başka deyişle planı “kökü dışarıda” ve “modernist” bir araç olarak değerlendiren küreselleşme yanlısı yarım aydınların tavırları da eklenmelidir.

Screenshot_20180515-151313_2

Kentleşmenin hızının yavaşlatılması, bölgeler arasındaki dengesizliğin azaltılması, kırsal alanlardaki çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi ve benzeri politika önlemlerinin planlı dönem boyunca düzenli olarak uygulama şansı bulamamış olmasında, Türkiye’de kentleşmenin ulusal ve bölgesel kalkınma planları çerçevesinde ele alınmıyor olmasının payı büyüktür. Atılan adımlarda, farklı plan dönemlerinde farklı yaklaşımlar benimsenmiş, istikrar sağlanamamıştır.

Melih Ersoy (Derleyen), Kentsel Planlama, Ansiklopedik Sözlük, Ninova Yayıncılık, Nisan 2016 (2. Baskı), s. 447-449

Sözlük’ten: Türkiye’de Kentleşme (1)*

Prof. Dr. Ruşen Keleş

Nüfus artışı, kentleşme ve ekonomik gelişme her ülkede gem geniş fırsatların yaratılmasına yol açar, hem de çözümü kolay olmayan ve pahalı sorunlar doğurur. Yerel kamu hizmetlerindeki tıkanıklıkların birçoğunun temelinde hızlı kentleşmeden doğan ya da kentleşmeyle birlikte çözümü zorlaşan sorunlar, bütün ülkeleri ilgilendirmekle birlikte, kaynakları kıt olan az gelişmiş ülkelerin bunlardan daha çok etkilenmekte olduğu açıktır. Bunun nedeni, hem iki kümede yer alan ülkeler arasında ekonomik olanaklar ve gelişme düzeyi açısından göze çarpan farklılıklarda, hem de nüfus artışı ve kentleşme hızlarının, gelişmiş ve sanayileşmiş olan ülkelerde bir dengeye ve dinginliğe varmış olmasında aranmalıdır. Bu yönden bakıldığında, acaba Türkiye’de nasıl bir görünüm karşısında kalırız? 1950’de % 18,5 olan kentsel nüfusumuz, 2010 yılında % 75’e varmıştır. Kentsel nüfusun % 80’i, nüfusu 100 binin üzerinde olan 61 kentte yaşıyor. 10 binden fazla nüfusu olan kentlerin sayısı 500’ü geçmiş durumda.

1332327277_1_7286

Bilindiği gibi, kentsel nüfus doğumlarla ölümler arasındaki farkın, yani doğal nüfus artışının miktarı ile kırsal alanlardan kentlere olan göçlerle artar. Artan kent nüfusu içinde doğal artışların ve göçün payları, sırasıyla % 40 ve % 60 dolaylarındadır. Ailelerin doğurganlık eğilimlerinin kentlerde de yüksek düzeyde seyretmesi göç etmeninin payını göreceli olarak azaltmaktadır. Ülkemizde kentleşmenin özellikleri yukarıda belirtilenlere ek olarak şu noktalarda toplanabilir:

1. Kentsel nüfusun artışı daha çok büyük kentler doğrultusundadır. Orta büyüklükteki kentlerin durumu ise durağandır.

2. Köylerden kentlere olan nüfus akınlarının dada çok ülkenin gelişmiş bölgelerine yöneldiği dikkat çekmektedir. Marmara, Ege, Güney Anadolu ve hatta İç Anadolu bölgeleri göçten çok daha büyük pay almaktadırlar. Karadeniz ve Doğu Anadolu kentleşmede geri kalan bölgelerdir. Güneydoğu’daki kimi büyük kentlerin daha da büyümesi ise, son on on beş yılda rastlanan yeni bir gelişmedir.

3. Kentleşme özellikle büyük kentlerimizin kendi iç bünyelerinde özümsenmesi gereken eşitsizlikler nedeniyle gerilimler yaratılmasına yol açmaktadır. Göreceli yoksunluğun bu türlü sorunların doğmasında önemli payı vardır.

4. Son olarak, Türkiye’de kentleşme, birçok az gelişmiş ülkede olduğuna benzer biçimde, ekonomik anlamda da sağlıksız ve çarpık bir nitelik taşıyor. Bir başka deyişle, köyünden kalkıp kente gelenler işsiz ya da gizli işsiz olarak kalmakta: kentle ve ekonomiyle bütünleşme şansını elde edememektedirler. Günümüzde oranı % 15’e yaklaşmış olan açık işsizlerin büyük çoğunluğunun kentlerde yaşamakta olduğunu biliyoruz. Çalışıyor gibi görünüp, gerçekte az ya da eksik çalışan gizli işsizlerin de eklenmesiyle bu oran çok daha yükselebilir.

carpik-kentlesme-1500x750

Bütün bu nedenler kentleşme ve göçten kaynaklanan ekonomik ve toplumsal sorunların, esas olarak kentleşmenin yukarıda belirtmeye çalıştığımız özelliklerinden doğduğunu göstermeye yeter. Kırsal alanların yoksulluğunu ve o yörelerdeki işsizliği kentlere taşımakta olan bir sağlıksız kentleşme, kentlerde karşılaşılan ekonomik ve toplumsal sorunların başlıca kaynağıdır. Öte yandan, unutmamak gerekir ki, ekonomik, toplumsal, kültürel, yönetimsel ve çevreyle ilgili sorunlar birbirlerinden kesin çizgilerle ayrılamazlar. Bu sorunlar iç içe olan sorunlardır. Tek bir bağımsız değişken değil, fakat kentleşmenin tüm özelliklerinin bileşiminden oluşan bir “bileşik bağımsız değişkenler demeti” tüm kentleşme sorunlarının ortaya çıkmasına katkıda bulunur ve boyutlarının büyümesine yol açar. Dolayısıyla, kentleşmenin ve göçün yarattığı sorunların nedenleri aranırken tek boyutlu bakış açılarından uzakta durmakta yarar vardır.

Türkiye’de kentleşmenin nedenleri, doğurduğu sorunların niteliği ve uygulanan kentleşme politikaları kentleşmenin özelliklerinden ayrı olarak düşünülemez. Tüm bu boyutlar göz önünde tutulduğunda, ülkemizde kentleşmenin kime ne kazandırmakta olduğu sorusu haklı olarak sorulabilir. Hızlı bir sanayileşmeyi ulusal kalkınma politikasının hedefi yapmış olan ülkelerde köyden kente göç kentlerde yaratılan iş olanakları yardımıyla özümsenir ve beslenir. Böylesi bir kentleşmeyi sağlıklı bir gelişmenin sonucu olarak değerlendirmek yanlış olmaz.

Dd2ELRdV4AAYosd

Ne yazık ki, ülkemizin kentleşmesi bu özelliğe sahip değil. Uluslararası işbölümünün gerekli kıldığı ve uluslararası sermayenin belirlediği doğrultuda, ulusal kalkınma politikamızın öncelikli hedefi artık ciddi bir sanayileşmeyi gerçekleştirmek değil. Ekonominin büyümesi geniş ölçüde mali araçlardan yararlanarak birtakım piyasa oyunları oynanmasına, bir başka deyişle para hareketlerine bağlı duruma getirilmiş bulunuyor. İşgücünün kesimler arasındaki dağılımında dikkat çeken belirgin değişme, artışın imalat sanayinde değil, hizmet kesimlerinde olmasıdır. Buna karşın, büyük kent merkezlerinde bile açık işsizlik oranlarının yüksekliği, sağlıklı bir ekonomik temele dayanmayan, ulusal ekonomiye yük olan bir kentleşme biçimiyle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Kuşkusuz, böyle bir kentleşme, kırsal alanların yoksulluğunu kentlere taşıyan, maliyeti yüksek, yapay ve sağlıksız bir kentleşmedir.

Devam Edecek…

Melih Ersoy (Derleyen), Kentsel Planlama, Ansiklopedik Sözlük, Ninova Yayıncılık, Nisan 2016 (2. Baskı), s. 447-449

 

 

 

Sözlük’ten: Yeni-Liberal Kentleşme Kavramı ve Politikaları (2)*

Zeynep Günay

İlk bölüm: https://kentstratejileri.com/2018/05/23/sozlukten-yeni-liberal-kentlesme-kavrami-ve-politikalari-1/

Devam…

Yeni-liberal kentleşme sürecinin iki temel özelliği kentler arası rekabet ve bu rekabetin bir parçası haline gelen küresel kültür ve toplumdur. Guy Debord, 1970’lerde yazdığı Gösteri Toplumu (Le Société du Spectacle) başlıklı kitabında yeni düzenin kentinde mekânı bir sahne dekoru olarak betimlemektedir. 1970’lerde reddedilen bu tanım, 1980’lerden sonra yaşanan ekonomi-politik süreçler ve bu süreçlerin kentsel ve toplumsal etkileri sonucunda kabul görmüştür. Debord’a göre, gösteri, metanın toplumsal yaşamı tümüyle işgal etmeyi başardığı andır ve görülen dünya, metanın dünyası olmuştur. Donald Haider’in “mekânların savaşı (place wars) olarak betimlediği kentler arası rekabet, kentlerin daha fazla yatırım çekmek amacı ile kendilerini “satmaları (city selling)”, “pazarlamaları (urban marketing)” anlamını taşımaktadır. David Harvey’e göre kentler, üretim merkezi olarak rollerini tanımlamak (turizm ve kültür odaklı aktiviteler, programlar gibi), belli merkezlerde toplanmaya meyilli hükümet fonlarından pay almak (olimpiyat oyunları, Avrupa Kültür Başkenti etkinlikleri gibi), kentsel işlevleri kontrol etmek veya yönlendirmek (finans merkezi, moda merkezi, kültür merkezi gibi) için rekabet etmektedir.

AngelaMcRobbie6

Henri Lefevbre, 1974 tarihinde yazdığı Mekânın Üretimi (The Production of Space) başlıklı kitabında kapitalist büyüme ile mekân arasında bağlantı kurarak, kapitalizmin başarısının mekânın gücünü keşfetmesine bağlı olduğunu belirtmektedir. Kapitalizmin varlığının mekân üretimine bağlı molduğu gibi, neoliberalizm de ekonomi-politik süreçlerin mekânda dönüşüm yaratmak için rolünü karakterize etmektedir. Neoliberalizm, mekânı Lefebvre’in betimlediği gibi “ayrıcalıklı araç (priviledged instrument)” olarak kullanan ekonomi-politik yeniden yapılandırma stratejilerini temsil etmektedir. Neil Brenner ve Nic Theodore’un vurguladığı gibi, 21. yüzyılda kent neoliberalleşmemekte; yerine, neoliberalleşme kentleşmektedir. Çağlar Keyder de benzer bir yaklaşımla bu süreçte ulusal ekonomilerin kentleri değil, kentlerin ulusal ekonomileri taşımalarının söz konusu olduğunu belirtmektedir. Bu anlamda mekân ve dolayısıyla kent, küreselleşmeyi biçimlendiren insan ve sermaye akışının merkezindedir ve kentsel mekâna odaklanma ile belli mekânlarda yaratılan sosyal ve ekonomik yapılanmalar değer kazanmakta, ulusal ekonominin ise değeri ve önemi azalmaktadır.

Anthony Giddens ve Edward Soja’nın modernite okuması üzerinden neoliberalleşmenin kentleşmesi bağlamında çıkarımlar yapmak mümkündür. Neoliberal kentleşme mekânsal olarak bir “esneklik kenti” ve küresel başkentlerin ve kimliklerin oluşturduğu “kozmopolis/evrensel-kent” imajı yaratmaktadır. BU imaj önce birleştirici, sonra ayırıcıdır; mekânsal anlamda benzeştiren ve aynı zamanda farklılaştıran bir biçim almaktadır. Endüstri kentinden hizmet kentine geçişte, hızlı ve yerel müdahaleler ve öncü proje modelleri ile yerel sorunlara çözüm getirilmektedir. Güven ilişkilerine ve kişisel bağlantılara dayalı yerel ilişkiler sistemi ile tanımlanmış alışkanlıklar çerçevesinde yeni gruplar oluşmaya; sosyal farklılaşma mekânda da teşvik edilmeye başlamaktadır. Bu müdahale ve modellerin odağını özelleştirilmiş kamusal kentsel hizmetler, elit tüketime dayalı yeni özelleştirilmiş mekânlar ve yığılma bölgeleri, rekabet edebilme kapasitesi artırmak ve yatırım çekmek için kentsel konut pazarı ve gayrimenkul sektöründe yer bulan büyük ölçekli projeler ve kültürel etkinlikler oluşturmaktadır. Sonuçta, kişisel olan, topluluk deneyimi haline gelmekte, standart tüketim modelleri, standart yaşam biçimleri ve tüketici toplum oluşmaktadır. Edward Soja bu kentleri de benzeşimler toplumunun egemenliğinde yaratılan kentliliğin taklidi “simsiteler /benzeşim-kentler” olarak tanımlamaktadır. Bu durumda, küresel/neoliberal kenti “tüketen” ve “kullanan” kesim, küresel kenti yaratanlar olurken, Neil Smith’in “küresel kent stratejisi” olarak tanımladığı gibi, toplumun diğer kesimi bu oluşumun dışında kalmaktadır. Kentsel mekân kutuplaştırılan ve ötekileştirilen bir biçim alırken, bazı bölgeler ve kentler diğerlerine göre daha fazla sermaye birikimi için seçilmektedir; çünkü Çağlar Keyder’in belirttiği gibi sermaye, beğenmediği yerleri durağanlığa, dışlanmaya mahkum etmektedir.

Jamie Peck ve Adam Tickell’in “yıkım ve yeniden inşa süreci” olarak tanımladığı bu durum, küresel ve yerel arasında gerilim yaratmaktadır; ekonomi-politik mekânın yapılanması ve “mekân-yapma (place-making)” eğilimleri ile yerellik, küreyerel (glocalized) kapitalizmin bir parçası haline gelmektedir. David Harvey’in “küreselleşmenin mekânsal biçimlenmesi (spatial organizastion of capitalism)” olarak tanımladığı bu süreçte küresel kent sistemi ise değişen ekonomik, kültürel ve politik süreçlerin etkisi ile güç kazanan birkaç dünya kenti tarafından yönlendirilmektedir. Harvey, Molotch’un tasvir ettiği gibi, kenti sadece bir “büyüme makinesi (growth machine)” olarak gören yaklaşım çerçevesinde kentler arası rekabette ekonomik yeniden yapılandırma yeterli olmamakta, kentlerin sahip olduğu yerel ve ayırt edici kültürü ve özellikleri, yeni yatırımları çekmek amacı ile metalaşmakta ve yeniden biçimlendirilmektedir.

Kaynak

Günay, Z. (2010) Neoliberal Kentleşme ve Tarihi Çevrenin Sürdürülebilirliği: Sürdürülebilir Kentsel Koruma Modeli, Yayınlanmamış Doktora Tezi, İTÜ Fen Bilimleri Enstitüsü, İstanbul, Aralık 2010.

Melih Ersoy (Derleyen), Kentsel Planlama, Ansiklopedik Sözlük, Ninova Yayıncılık, Nisan 2016 (2. Baskı), s. 492-495

4678940481_86725851d5_o
Afişe Sergisi

 

Sözlük’ten: Kentleşme politikaları*

Prof. Dr. Ruşen Keleş

Kentleşme Politikası (policy) mı, yoksa Kentleşme Politikaları mı demenin, daha doğru olacağının tartışmasını daha sonraya bırakarak, bu terimlerin ilkinden ne anlamak gerektiğini, Kentbilim Terimleri Sözlüğü’ndeki biçimiyle tanımlamayı deneyelim (Keleş, 1998); “Kırsal alanlardan kentlere akının hızını, biçimini, bölgeler arasındaki dağılışını, uzun dönem için ülkenin kalkınmasına yardım edecek biçimde etkilemeyi ve köylerde, kentlerde yarattığı sorunların çözümünü amaçlayan ilke ve önceliklerle ilgili eşgüdümlü önlemlerin tümü” kentleşme politikası (yöneltisi) olarak tanımlanmaktadır. Bu tanımın içinde yer alan her öğe ayrı ayrı kentleşme politikalarının (yöneltilerinin) konusu olacak önemdedir. Çünkü örneğin sağlıklı bir kentleşme politikası, kırsal alandaki ve tarım kesimindeki yaşama, çalışma ve verimlilik koşullarından yola çıkmak zorundadır. Öte yandan, çağdaş bir kentleşme politikası kaçınılmaz olarak nüfusun ve ekonomik etkinliklerin ülkenin coğrafyasına dağılış biçimini ilgi alanı içinde tutmadan edemez. Bölgeler arasındaki dengesizliklerin azaltılması ya da giderilmesi her yerde dayanışmacı bir toplum felsefesinin ayrılmaz öğesidir. Kentleşmeyi salt bir nüfus devinimi olarak görmenin yeterli olmadığına daha önce değinmiştik. Kentleşme ile kalkınma, aralarında zorunlu bir ilişki kurulması gereken değişkenlerdir. Kentleşmeyi işleyimleşmeye (sanayileşme) dayanan sağlıklı bir kalkınma politikasının konusu durumuna getirmek de kentleşme politikasının önemli bir öğesidir. Son olarak, konut ve arsa politikaları, bunlara bağlı olarak kamusal kararlarla yaratılan kentsel rantların paylaştırma biçimine yön vermesi istenen kurallar kentleşme politikasının temelini oluşturur. Görüldüğü gibi, kentleşme politikası denildiğinde, tek bir politikadan söz etmeye olanak yoktur. Birden çok kentleşme politikası olduğunun kabulü daha gerçekçi görünmektedir.

Kent 237

Kentleşme politikası nüfusun ve ekonomik etkinliklerin ülke yüzeyindeki dağılış biçimine ve kentlerin sayısının artışına ve alan ve nüfus olarak büyümelerine ilişkin ilke ve amaçları gerçekleştirecek politika almaşıkları birkaç noktada özetlenebilir: Birincisi, kentleşmenin kendiliğinden oluşumuna ve seyrine seyirci kalmak, tüm gelişmeleri istem ve sunum yasalarının etkileşimine terk etmektir. Bırakınız yapsınlar-bırakınız geçsinler (laissez-faire, laissez passer) yaklaşımını yansıtan bu politika tercihi, 21. Yüzyıl başlangıcında yeryüzünde bütün gücüyle esen liberalleşme rüzgarlarına karşın çok az sayıda ülkede resmi bir politika olarak uygulama olanağı bulmaktadır. Yaşadığımız yüzyılın yeni liberal anlayışlarının gereği olarak, devletler kentleşme olgusu karşısında yansız bir tavır almak yerine, sermayeyi temsil eden sınıflardan yana tavır koyarak kentsel gelişmeyi bilinçli olarak sermayenin kısa ve uzun erimdeki çıkarları doğrultusunda etkilemeye katkıda bulunmaktadırlar.

Kent 238

Kentleşme politikasının ikinci türü, köyden kente olan göçleri yavaşlatmak ya da durdurabilmek amacıyla, tarımsal gelişmeyi hızlandırmak, kırsal alanlardaki yaşam ve çalışma koşullarını iyileştirerek nüfusu köylerden kentlere doğru itmekte olan nedenlerin varlığına son vermektir. Kimi totaliter ülkelerde, köylüyü köyünde tutabilmek amacıyla zorlayıcı önlemlere başvurulduğu görülmüştür. İş güç sahibi olmayanların büyük kentlere akını önlenmek istenmiştir. Büyük kentlerde yerleşmenin “vize” almaya bağlı duruma getirilmek istenmesinde başarı sağlanabilmiş değildir. Türkiye’de 1982 Anayasası’nın 23. maddesinde yer alan yerleşme özgürlüğüne, “düzenli ve sağlıklı kentleşmeyi gerçekleştirmek” amacıyla yasayla sınırlama getirilebilmesinin öngörülmüş olması da böyle bir anlayışın sonucudur. Kimi ülkelerde, toprak reformu ve toplum kalkınması gibi dayanışmacı, toplumsal adaletçi ve katılımcı yöntemlerle kırsal alanlardaki yaşam koşullarını iyileştirme denemeleri yapılmıştır. Bu tür uygulamalara, Hindistan’dan, İsrail’den, Hollanda’dan ve başka ülkelerden örnekler verilebilir. Kentlerin sağladığı olanaklarla kırsal alanların çekici yönlerini birleştirmeyi, bir başka deyişle, kentte arananları köylünün ayağına götürmeyi amaçlayan köy-kent, tarım kenti ve benzeri yerleşim modelleri de aynı amaçlarla tasarlanmış modellerdir.

Kaynak:

Keleş, R. (1998) Kentbilim Terimleri Sözlüğü, İmge Kitabevi, Ankara, (2. Baskı)


* Melih Ersoy (Derleyen), Kentsel Planlama, Ansiklopedik Sözlük, Ninova Yayıncılık, Nisan 2016 (2. Baskı), s. 213

 

Sözlük’ten: Kentlileşme*

Prof. Dr.Ruşen Keleş

Kentlileşmenin tanımını, yine Kentbilim Terimleri Sözlüğü‘nde (Keleş, 1998) yer aldığı biçimiyle aktarmaya çalışalım: “Çoğu kez kentleşmeyle karıştırılmakla birlikte ondan ayrı olan ve kentleşme akımı sonucunda, toplumsal değişmenin insanların davranışlarında, ilişkilerinde ve değer yargılarında tinsel (maddi olmayan) ve özdeksel (maddi) yaşam biçimlerinde değişiklikler yaratması süreci“. Nasıl kentleşmeyi salt bir nüfus birikimi süreci olarak algılamak, onun ekonomik özellik ve boyutlarının görmezden gelinmesine yol açıyorsa, kentleşmeyle birlikte insanların tavır ve davranışlarında beklenen değişiklikleri içeren davranışsal yön dikkate alınmadan kentleşme olgusunu incelemek de yeterli olamaz. Kentleşme olgusuna bu yönden bakıldığında görünen odur ki, hızlı göç hareketleri sonucunda kentlere gelen ve çoğu kez kentlerin çeperlerinde gecekondu türü yapılardan oluşan yoksul yörelerde yaşamakta olanlar, köylülük niteliklerini kentte de korumaktadırlar.

Kent 061

Köylülüğün kentte de sürdürülmesi demek, kente göçenlerin tavır ve davranışlarına kentlere özgü niteliklerin yön vermesi beklentisinin gerçekleşmemesi demektir. O halde, tavır ve davranışlara kentlere özgü niteliklerin egemen olması ne anlama gelmektedir? Bunlar genellikle bireylerin genel anlamda dünya görüşleri, eğitime, kültür ve sanata verdikleri değerler, kentte yaşamanın zorunlu kıldığı kurallara uygun davranma, öteki dünya ile ilgili kaygıların giderek ikinci plana atılması, bir başka deyişle dinsel uygulamalarda esnek alışkanlıkların yaygınlaşması, ailenin sahip olduğu çocuk sayısında azalma, giyinme, kuşanma ve yemek yeme alışkanlıklarında daha çok kentlerde rastlanan biçimsel değişmeler, kısaca özdeksel kültür öğelerinin değişikliğe uğraması ve genel olarak “çağdaşlaşma” olarak da adlandırılan tavır, yaklaşım ve davranış değişiklikleri olarak özetlenebilir. Kimi toplumbilimciler kentlileşmeyle kastedilen tavır, davranış ve yaşam biçimi değişiklik beklentilerinin kentsoyluluğa bir özenti anlamına geldiğini düşünürler. BU değişikliklerin kentin ve kentlinin köye ve köylülüğe yeğlenmesi sonucunu doğuracağını ve bir sınıfsal yaklaşımın ideolojik izlerini taşıdığını öne sürerler.

Kent 172Buna karşılık, çağdaşlaşma süreci içinde karşılaştığımız sorunların asıl kaynağının yeterince kentlileşme şansına sahip olmamaktan kaynaklandığı savında olanlar da vardır. Siyasal, toplumsal ve kültürel sorunlarımız, bu yaklaşıma göre, ancak gerçek anlamda kentli olmakla aşılabilir. Bu yaklaşımın en canlı örneklerinden biri genel ve yerel seçimlerde kentlerde ve köylerde oy sandığı başına gitme oranları ve verilen oyların doğrultusudur. Ne var ki, kentlilik, köylülük ile tutuculuk ya da değişimden yana olmak kavramları arasında bir koşutluk aranması durumunda, yanıltıcı sonuçlarla karşılaşmak tehlikesi de vardır. Çünkü değişimden yana olan ve olmayan güçleri, yaşamakta oldukları fiziksel çevreden çok, çalışmakta olup olmamaları, ekonominin hangi kesimlerinde ne olarak çalıştıkları da yakından etkiler. Köy denilen yerleşim yerlerinde yaşamakta oldukları halde değişimden yana ya da sol eğilimli olanlar bulunabileceği gibi, yaşamını kentlerde sürdürdüğü halde, değişim karşıtı tavrını ısrarla sürdürmekte olanlar da vardır.

Kaynak

Keleş, R., (1998) Kentbilim Terimleri Sözlüğü, İmge Kitabevi, Ankara, (2.Baskı), s.80.

 

Sözlük’ten: Kentleşme*

Ruşen Keleş

Kentleşme, tıpkı gelişme, büyüme, çağdaşlaşma gibi bir değişim sürecini anlatan bir kavramdır. Bu niteliğiyle, ‘kentleşme’den kent olmayan yerleşim yerlerinin kent olarak tanımlanabilecek yerleşim yerleri durumuna gelmeleri sürecini anlamak gerekir. Kentbilim Terimleri Sözlüğü‘nde, kentleşme şöyle tanımlanmıştır: “İşleyimleşmeye (sanayileşmeye) ve ekonomik gelişmeye koşut olarak kent sayısının artması ve kentlerin büyümesi sonucunu doğuran, toplum yapısında artan oranda örgütleşmeye, uzmanlaşmaya ve insanlar arası ilişkilerde kentlere özgü değişikliklere yol açan bir nüfus birikimi süreci” (Keleş, 1998). Bu tanım da göstermektedir ki, kentleşme durağan değil, devingen bir toplumsal olgudur. Tanımın içinde yer alan öğelerden her birinin, belli bir zaman dilimi içinde nereden nereye gelmiş oldukları, kentleşmenin hızını, yönünü ve özelliklerini belirler. Kentleşmenin tarımsal üretimden daha ileri bir üretim düzeyine geçiş olarak tanımlanması, onun ekonomik niteliğinin ağır basmakta olduğunu gösterir. Bu geçiş süreci içinde, üretim etkinliklerini denetleme işlevi giderek artan oranda kentlerde toplanır; kentler alan olarak genişler ve nüfusunun yoğunluğu da artar. Genellikle benimsenen tanım çerçevesinde kent sayılan yerlerin sayısı da çoğalır.

3821-330-tfsf-OJXQd
Fotoğraf: Cengiz Çırpan, “Bursa Yamaç Evler

Demografik, ekonomik ve sosyo-kültürel boyutlarıyla kentleşme belli bir süre içindeki değişmeyi anlatmaktadır. Bir ülkenin kentleşme düzeyi ya da kentleşme oranı, belli bir tarihteki kentleşme durumunu durağan olarak anlatmakta olmasına karşın; kentleşme hareketi, belli bir süreci ve o süre içinde kentleşme oranındaki değişmeyi simgelemektedir (Keleş, 2010).

Geçmiş yüzyıllar içinde, sömürgecilik hareketleri, kaynakları sömürülen az gelişmiş ülkelerin kimi kentlerinin yapay olarak ve alabildiğine büyümesine yol açan etkiler yapmıştır. Güneydoğu Asya’nın ve Latin Amerika’nın kimi kentleri, bu sömürü ilişkileri sonucunda, dışarıya kaynak aktaran araçlar durumuna gelmişlerdir. BU işlev nedeniyledir ki, Hongkong, Shangai, Calcutta, Bombay, Buenos Aires ve Rio de Janeiro gibi gelişmekte olan ülkelerin kentleri, yerli ve yabancı iş adamlarının yığıldığı, ekonomik gelişme düzeylerinin başa çıkabileceğinden daha büyük anakentler olmuşlardır. Kimi yazarlar böyle bir kentleşmeyi “bağımlı kentleşme” olarak adlandırmışlardır. Benzer bir durum, bir tür yeni sömürgecilik ilişkilerinin ve küreselleşmenin sonucu olarak günümüzde de kentleşmenin oluşumunu büyük ölçüde etkilemektedir. Sermaye hareketlerinin önündeki bütün engelleri her çareye başvurarak kaldırma çabaları ve küreselleşme, kültür, tarih, doğa ve çevre değerlerini yok etmek bahasına da olsa, kentlerin yapay bir biçimde alabildiğine büyümesine yol açmaktadır. Örneğin, “İstanbul’u pazarlamak“tan söz edenler ve İstanbul’un bir dünya kenti olması özlemini besleyenler için, kentin büyümesine dolaylı ya da dolaysız yöntemlerle sınır koymaya gerek yoktur.

Öte yandan, günümüzde, kentleşme gelişmiş ve sanayileşmiş ülkelerde ve gelişmekte olan ülkelerde benzer koşullar altında gerçekleşmiyor. Az gelişmiş ülkelerin kentleşmesinde dikkatimizi çeken özellik, o ülkelerden çoğunda kentleşmenin ciddi bir sanayileşmeye dayanmaksızın gerçekleşmekte olmasıdır. Bunun sonucu olarak, çalışan nüfusun daha çok ekonomik gelişme açısından büyük katkıları olmayan hizmet dallarında yığılması ya da işsizlerin ve gizli işsizlerin ekonominin belirleyici özelliği durumuna gelmesidir. Bu yönden, geçmiş yüzyılların kentleşmesiyle, günümüzde az gelişmiş ülkelerde gözlemlediğimiz kentleşme türleri birbirlerinden kesin çizgilerle ayrılabiliyor.

Gelişmekte olan ülkelerde kentleşmenin daha çok köylerden kentlere yönelen göçlerle beslendiği kanısı yaygındır. Bununla birlikte, kentlerin nüfusça büyümesinin ardında göçten başka etmenlerin de bulunduğuna ilişkin değerlendirmeler görmezden gelinemez. Bunların başında da, kentlerin nüfusunun doğal artışlar sonucunda da artmayı sürdürmekte olması gelmektedir. Kentleşmeyle birlikte ailelerin edinme eğiliminde oldukları çocuk sayısında bir azalma olacağı beklentisi çoğu kez gerçekleşmemekte, çok sayıda çocuk sahibi olma eğilimi kentte de varlığını sürdürmektedir. Sağlık koşullarındaki iyileşmenin de etkisiyle ortalama ömrün uzaması, ölüm oranlarının azalması, göçün kentleşmedeki payının giderek azalmasına yol açmaktadır.

Kent 235
Havadan Delhi, Hindistan

Kentleşme söz konusu olduğunda çoğu kez kullanılan “çarpık“, “sağlıksız” ve “dengesiz” kentleşme terimleri üzerinde de kısaca durmakta yarar vardır. BU sıfatlarla kentleşmenin anlatılmak istenen özellikleri birkaç noktada toplanabiliyor. İlk bakışta değer yüklü sözcükler olarak görünmelerine karşın, kentleşmenin gelişmekte olan ülkelerde ve Türkiye’de taşıdığı özellikler açısından bakıldığında, bu niteliklerle şu noktaların anlatılmak istendiği görülür: Kentleşme, ekonominin köyden kente göçenleri özümseme gücünden daha hızlı ilerlemekteyse, burada bir çarpıklık var demektir. Bunun belirtileri, kente göç edenlerin işsiz kalmaları, ya da verimli olmayan ayak işlerinde çalışmalarıdır. Öte yandan, kentleşme, kamu yönetimlerinin de katkısıyla yükselen arsa değerlerinin kimi toplum kümelerince paylaşıldığı bir rant yaratma ve paylaştırma düzeni yaratmışsa, burada da çarpık ve sağlıksız bir durum karşısında bulunuluyor demektir. Üçüncü olarak da, anakentlerde, varsıl ve yoksul semtlerde yaşayanlar ölçünleri birbirleriyle kıyaslanması olanaksız kamu hizmetlerinden yararlanmak zorunda kalıyor ve her gün kendi göreceli yoksunluklarının ayırdına biraz daha çok varıyorlarsa, bundan doğan sosyo-kültürel ve psikolojik sonuçlar karşısında, kentleşmenin çarpık, sağlıksız ve dengesiz olmadığından söz edilemez. Son olarak da, nüfus ve ekonomik etkinlikler, yatırım olanaklarına koşut olarak, daha çok gelişmiş bölgelerde toplanıyor ve kan yitiren bölgeler kentleşmeyle birlikte ekonomik az gelişmişliğe mahkum duruma geliyorlarsa, yine burada da dengesiz ve sağlıksız bir kentleşmeden söz etmek abartma olmaz. Sonuç olarak, bu nitelikleri taşıyan kentleşme türlerine çarpık, sağlıksız ya da dengesiz kentleşme denilmesi bir değer yargısı yapmanın ötesinde, gerçeğin anlatımı olarak adlandırılabilir.

Kaynaklar

Keleş, R. (1998). Kentbilim Terimleri Sözlüğü, s. 80;

Keleş, R. (2010). Kentleşme Politikası, İmge, Ankara, (11.Baskı), s. 28


.

* Ersoy, M. (Der.) (2016) Kentsel Planlama, Ansiklopedik Sözlük, Ninova Yayıncılık, s. 212

 

Kent Sosyolojisi

Kent Sosyolojisi

Hüseyin Bal, Prof. Dr., Süleyman Demirel Üniversitesi Öğretim Üyesi

Sentez Yayıncılık, 2015, 404 sayfa.

Gözden geçirilmiş 7. Baskı.

Fiyatı: 35.-TL.


Yazarı Hakkında: Hüseyin Bal, lisans öğrenimini İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde tamamladı (1977). Yüksek lisansını Dokuz Eylül Üniversitesi Eğitim Bilimleri Bölümü’nde  (1989), doktorasını Ege Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde (1993) gerçekleştirdi. 1997 yılından bu yana çalıştığı Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde 2005 yılında profesör oldu. Halen aynı üniversitenin Fen Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü Kurumlar Sosyolojisi Anabilim Dalında görev yapmaktadır. Kent, hukuk, suç, nitel yöntem, dini gruplar ve iletişim üzerine dersler vermekte, bu alanlarla ilgili kitapları ve makaleleri bulunmaktadır.

Kitapları: Yerel Yönetim Üzerine Araştırmalar (1994), Turizmin Kırsal Toplumda Aile İçi İlişkilere Etkisi (1995), Alevi-Bektaşi Köylerinde Toplumsal Kurumlar (1997), Kentsel Yapı ve Kentlileşme Süreci (2003), Çocuk Suçluluğu (2004), John Dewey’in Eğitim Felsefesi ve 1924 Raporunun Türk Eğitim Sistemine Etkileri (2010), Bilimsel Araştırma Yöntem ve Teknikleri (2012), Din Sosyolojisi (2014), Bahailik ve Bahai Grupların Nitelikleri (2015), Hukuk Sosyolojisi (2015), Bilgi Sosyolojisi (2015), Nitel Araştırma Yöntem ve Teknikleri (2016), İletişim Sosyolojisi (2016), Suç Sosyolojisi (2016), Sosyolojide Yöntem ve Araştırma Teknikleri (2017).

Kitabın Tanıtımından:Kent Sosyolojisi, Batıda 19. Yüzyılın sonunda ortaya çıktı ve böylece sosyoloji bilimlerden büyük ölçüde farklı olduğumu gösterme imkanı buldu. Çağdaş kent sosyolojisinin merkezi sorusu yeni kent toplumunun yapısal özelliklerini anlamaktır. Şüphesiz sosyologların kullandıkları yönteme göre kenti algılama biçimi değişmekte, dikkat edilen olgular farklılaşmaktadır.

Bir sosyolog özel bir ilgi ve süreklilik içinde, belli bir kavramsal dizge ve yöntemi seçerek kentte yaşayan sosyal grupları, bunların birbirleriyle ilişkilerini, kentsel değerleri, kurumları ve çeşitli tipteki örgütleri, kentsel değerlerle ve kentin morfolojik (maddi) yapısıyla bütünleşme sorunlarını, endüstrileşmenin etkilerini, kent toplumunun, yerel, ulusal ve uluslar arası ilişkilerini vb. konuları araştırabilir.


0000000634859-1

Hüseyin Bal‘ın bir ders kitabı olarak hazırladığı anlaşılan Kent Sosyolojisi kitabı kent ve kent türleri, kentleşme, kentlileşme, göç olgusu, kent kuramları, kent ve mekan, kentsel toplumsal hareketler, kentsel siyaset ve yerel yönetim ve eski Türk toplumlarında kent gibi alt başlıklarda kent sosyolojisinin bileşenleri ele alarak inceliyor.