Sözlük’ten: Kentlileşme*

Prof. Dr.Ruşen Keleş

Kentlileşmenin tanımını, yine Kentbilim Terimleri Sözlüğü‘nde (Keleş, 1998) yer aldığı biçimiyle aktarmaya çalışalım: “Çoğu kez kentleşmeyle karıştırılmakla birlikte ondan ayrı olan ve kentleşme akımı sonucunda, toplumsal değişmenin insanların davranışlarında, ilişkilerinde ve değer yargılarında tinsel (maddi olmayan) ve özdeksel (maddi) yaşam biçimlerinde değişiklikler yaratması süreci“. Nasıl kentleşmeyi salt bir nüfus birikimi süreci olarak algılamak, onun ekonomik özellik ve boyutlarının görmezden gelinmesine yol açıyorsa, kentleşmeyle birlikte insanların tavır ve davranışlarında beklenen değişiklikleri içeren davranışsal yön dikkate alınmadan kentleşme olgusunu incelemek de yeterli olamaz. Kentleşme olgusuna bu yönden bakıldığında görünen odur ki, hızlı göç hareketleri sonucunda kentlere gelen ve çoğu kez kentlerin çeperlerinde gecekondu türü yapılardan oluşan yoksul yörelerde yaşamakta olanlar, köylülük niteliklerini kentte de korumaktadırlar.

Kent 061

Köylülüğün kentte de sürdürülmesi demek, kente göçenlerin tavır ve davranışlarına kentlere özgü niteliklerin yön vermesi beklentisinin gerçekleşmemesi demektir. O halde, tavır ve davranışlara kentlere özgü niteliklerin egemen olması ne anlama gelmektedir? Bunlar genellikle bireylerin genel anlamda dünya görüşleri, eğitime, kültür ve sanata verdikleri değerler, kentte yaşamanın zorunlu kıldığı kurallara uygun davranma, öteki dünya ile ilgili kaygıların giderek ikinci plana atılması, bir başka deyişle dinsel uygulamalarda esnek alışkanlıkların yaygınlaşması, ailenin sahip olduğu çocuk sayısında azalma, giyinme, kuşanma ve yemek yeme alışkanlıklarında daha çok kentlerde rastlanan biçimsel değişmeler, kısaca özdeksel kültür öğelerinin değişikliğe uğraması ve genel olarak “çağdaşlaşma” olarak da adlandırılan tavır, yaklaşım ve davranış değişiklikleri olarak özetlenebilir. Kimi toplumbilimciler kentlileşmeyle kastedilen tavır, davranış ve yaşam biçimi değişiklik beklentilerinin kentsoyluluğa bir özenti anlamına geldiğini düşünürler. BU değişikliklerin kentin ve kentlinin köye ve köylülüğe yeğlenmesi sonucunu doğuracağını ve bir sınıfsal yaklaşımın ideolojik izlerini taşıdığını öne sürerler.

Kent 172Buna karşılık, çağdaşlaşma süreci içinde karşılaştığımız sorunların asıl kaynağının yeterince kentlileşme şansına sahip olmamaktan kaynaklandığı savında olanlar da vardır. Siyasal, toplumsal ve kültürel sorunlarımız, bu yaklaşıma göre, ancak gerçek anlamda kentli olmakla aşılabilir. Bu yaklaşımın en canlı örneklerinden biri genel ve yerel seçimlerde kentlerde ve köylerde oy sandığı başına gitme oranları ve verilen oyların doğrultusudur. Ne var ki, kentlilik, köylülük ile tutuculuk ya da değişimden yana olmak kavramları arasında bir koşutluk aranması durumunda, yanıltıcı sonuçlarla karşılaşmak tehlikesi de vardır. Çünkü değişimden yana olan ve olmayan güçleri, yaşamakta oldukları fiziksel çevreden çok, çalışmakta olup olmamaları, ekonominin hangi kesimlerinde ne olarak çalıştıkları da yakından etkiler. Köy denilen yerleşim yerlerinde yaşamakta oldukları halde değişimden yana ya da sol eğilimli olanlar bulunabileceği gibi, yaşamını kentlerde sürdürdüğü halde, değişim karşıtı tavrını ısrarla sürdürmekte olanlar da vardır.

Kaynak

Keleş, R., (1998) Kentbilim Terimleri Sözlüğü, İmge Kitabevi, Ankara, (2.Baskı), s.80.

 

Kent Sosyolojisi

Kent Sosyolojisi

Hüseyin Bal, Prof. Dr., Süleyman Demirel Üniversitesi Öğretim Üyesi

Sentez Yayıncılık, 2015, 404 sayfa.

Gözden geçirilmiş 7. Baskı.

Fiyatı: 35.-TL.


Yazarı Hakkında: Hüseyin Bal, lisans öğrenimini İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde tamamladı (1977). Yüksek lisansını Dokuz Eylül Üniversitesi Eğitim Bilimleri Bölümü’nde  (1989), doktorasını Ege Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde (1993) gerçekleştirdi. 1997 yılından bu yana çalıştığı Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde 2005 yılında profesör oldu. Halen aynı üniversitenin Fen Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü Kurumlar Sosyolojisi Anabilim Dalında görev yapmaktadır. Kent, hukuk, suç, nitel yöntem, dini gruplar ve iletişim üzerine dersler vermekte, bu alanlarla ilgili kitapları ve makaleleri bulunmaktadır.

Kitapları: Yerel Yönetim Üzerine Araştırmalar (1994), Turizmin Kırsal Toplumda Aile İçi İlişkilere Etkisi (1995), Alevi-Bektaşi Köylerinde Toplumsal Kurumlar (1997), Kentsel Yapı ve Kentlileşme Süreci (2003), Çocuk Suçluluğu (2004), John Dewey’in Eğitim Felsefesi ve 1924 Raporunun Türk Eğitim Sistemine Etkileri (2010), Bilimsel Araştırma Yöntem ve Teknikleri (2012), Din Sosyolojisi (2014), Bahailik ve Bahai Grupların Nitelikleri (2015), Hukuk Sosyolojisi (2015), Bilgi Sosyolojisi (2015), Nitel Araştırma Yöntem ve Teknikleri (2016), İletişim Sosyolojisi (2016), Suç Sosyolojisi (2016), Sosyolojide Yöntem ve Araştırma Teknikleri (2017).

Kitabın Tanıtımından:Kent Sosyolojisi, Batıda 19. Yüzyılın sonunda ortaya çıktı ve böylece sosyoloji bilimlerden büyük ölçüde farklı olduğumu gösterme imkanı buldu. Çağdaş kent sosyolojisinin merkezi sorusu yeni kent toplumunun yapısal özelliklerini anlamaktır. Şüphesiz sosyologların kullandıkları yönteme göre kenti algılama biçimi değişmekte, dikkat edilen olgular farklılaşmaktadır.

Bir sosyolog özel bir ilgi ve süreklilik içinde, belli bir kavramsal dizge ve yöntemi seçerek kentte yaşayan sosyal grupları, bunların birbirleriyle ilişkilerini, kentsel değerleri, kurumları ve çeşitli tipteki örgütleri, kentsel değerlerle ve kentin morfolojik (maddi) yapısıyla bütünleşme sorunlarını, endüstrileşmenin etkilerini, kent toplumunun, yerel, ulusal ve uluslar arası ilişkilerini vb. konuları araştırabilir.


0000000634859-1

Hüseyin Bal‘ın bir ders kitabı olarak hazırladığı anlaşılan Kent Sosyolojisi kitabı kent ve kent türleri, kentleşme, kentlileşme, göç olgusu, kent kuramları, kent ve mekan, kentsel toplumsal hareketler, kentsel siyaset ve yerel yönetim ve eski Türk toplumlarında kent gibi alt başlıklarda kent sosyolojisinin bileşenleri ele alarak inceliyor.

Kentlileşemeden Kentleşmek…

Burcu Taner Karatay

Bir kent düşünün ki, gülümseme adıyla birlikte anılan bir şairi, şehir hatları vapurunda henüz fidanken darağacına yollanan üç genç için bir ağıt yazmış olsun. Rivayetse de, gerçekse de insan o vapura, Karşıyaka-Konak vapuruna bindiğinde buna inanmak istiyor.

Bir kent düşünün ki, son yıllarda dozunu iyice söylem zorbalığının ve gövde gösterisi şeklinde yaşatılan erilliğin kıyısında bile, sorsanız hala “Tepeden tırnağa kadındır, naiftir, ne olursa olsun bir Amazon prensesidir” denebilen.

Bir kent düşünün ki…

Böyle başlayan onlarca cümle kurulur İzmir için. Ankara ve İstanbul’un keşmekeşini yaşamadan kentte olmayı isteyenlerin son yıllarda iyice rağbet ettiği söylenen İzmir…

Gerçekten öyle mi? Yani gerçekten kentleşme, kent kültürü ve kent estetiği deyince bu iki metropolün karşısına gönül rahatlığıyla çıkarabileceğimiz bir kent mi İzmir?

Teoride de, pratikte de yanıtları var.

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden, nam-i diğer Mülkiye’den Prof. Dr. Ruşen Keleş, “Kent ve Kültür Üzerine” adlı makalesinde kentsel yaşamla uygarlık arasında yakın bir ilişki olduğunu anımsatır ve Latin dillerinde uygarlık (civilization) ve kent (city, civitas), Arapçadaki medeniyet, medeni ve kent (medine) gibi sözcükler arasındaki köken benzerliğine dikkat çeker.

Kentler ve demokrasi arasındaki ilişkiyi de gözden geçiren Keleş, “Kent havası insanı gerçekten özgürleştiriyor mu?” sorusuna ise “Konuşması, yazması, örgütlenmesi, tepkilerini dile getirmesi yasaklanmış bir insan kentte oturuyor olsa da özgür sayılmaz. Devletin hak ve özgürlükler konusunda duyarlı olmadığı bir toplumda kent insanı nasıl özgür olabilir” sorusuyla karşılık verir.

Ve çok güzel, hatta bazı sosyal bilimcilerin “leziz” diyebileceği bir tanımlama yapar: “kentlileşemeden kentleşmek”.

tumblr_mor80btfri1qm7ipro1_500

Siz kentte geçirdiğimiz bir günü gözünüzün önüne getirin. Ben ise kendimden yola çıkarak anlatmaya çalışayım. Bir sabah otobüse bindiğinizde şoförün yandaki kadın şoförün duyması imkânsızken, yolcuların duyabileceği şekilde “Hadi, hadi ilerle de makyajını sonra yaparsın, siz ancak trafiği kilitlersiniz” demesi kent kültürü kavramından bağımsız mıdır?

Ya da metroda, İzban’da yürüyen merdivendesiniz. Merdivenin sol tarafını tüm cüssesiyle tıkayan insanı uyardığı için “Madem yürüyeceksin merdivene git” diye azarlanan başka birine belki siz de denk gelmişsinizdir.

Yağmurlu bir günde duraktaki insanları ıslatarak kendine dünyanın en sadist eğlencesini bulmuş insan cinsini nereye koyacaksınız?

Peki, işgal edilen kaldırımlardan dolayı yol ortasında yürümek zorunda kalıp, karşıdan hızla gelen şoförün fırçasını yemeyen, medeniyetsiz ilan edilmeyen var mı?

İşgal edilen kaldırımlar demişken… Engellilerin ulaşım hakkını gasp edip, ne yaptığını ancak bebek arabası kullanmak zorunda kalınca anlayıp pişman olan ancak maalesef çocuk büyüyünce hepsini unutan en az bir kişi tanımaz mısınız?

Bu ve buna benzer yüzlerce örneğin sadece mağduru değiliz tabii, yeri geldiğinde gayet güzel bir biçimde failiyiz de. Buna da bir mim koymak gerek.  

Kent ve onun kültürü, orada yaşayanların, yani bizim toplamımız ise; sorumluluktan kaçamayız.

Yukarıdaki örnekler gündelik hayat içinde konforumuza dokunduğunu düşündüğümüz örnekler. Zarar verilen heykelleri, her yıl bir yere dikilen “rant anıtlarını”, plastik çimlerde oynamak zorunda kalan çocukları, çevre tahribatını vesaire saymıyoruz zaten.

Çok güzel bir kültür tanımı var, bir Fransız düşünüre ait imiş: “Her şey unutulduğu zaman belleklerde ne kalıyorsa ona verilen isimdir.

İzmir için düşünelim. Saat Kulesi dememek için insanüstü yaratıcılıkta olmak gerek değil mi?

Unutulup gidenler kadar bilinçli unutturulanları da katalım. Bu kentte unutturulmaya çalışılan tüm renkleri hatırlamaya çalışalım. Levantenleri mesela, onların özel mutfaklarını. En özel eğlenceleri olan Hıdrellez’lerini bile yoksulluktan dolayı sosyal medya fotoğrafı için mahalleye akın edenlere meze yapmak zorunda kalan Romanları ya da…

Söz uzar, yazı bitmez.

Bizler bir kent düşünemiyoruz.

Ancak bir kent düşleyebiliyoruz.

resim1

Zaten Attila İlhan da o vapura binemiyor artık. Dalgaların, martıların selamladığı bir kıyıdaki büstünden karşıya bakıyor. Manzarası belli. Bir ağıt yakıyor belki, yine bir “Mahur Beste”. Biz sıradan fanilerden şanslı olan tüm şairler gibi isyanını küfre değil şiire (d)okuyor.

Külliyatında erişemeyeceğimiz bir İzmir şiiri yazıyor o kıyıda belki. Biz plazalarda sentetik yoğunluklarla boğuşurken, adına AVM denen “tüketim tapınaklarında” kredi kartlarını mutluluk anahtarı zannederken ve aşağılara ayak basar basmaz kaldırımın o kötü yapılmış taşına basıp çamur banyosu yaparken…

Kenti kent yapan her şeyi Körfez’de yüzmek gibi özlerken…