TARKEM’in bilinmeyen yüzü…

Ali Rıza Avcan

2012 yılında, aralarında İzmir Büyükşehir ve Konak belediyelerinin de bulunduğu 116 ortağın katılımıyla kurulan Tarihi Kemeraltı İnşaat Yatırım Ticaret Anonim Şirketi, kısa adıyla TARKEM‘in İzmir Büyükşehir Belediyesi Başkan Danışmanı Prof. Dr. İlhan Tekeli tarafından hazırlanan İzmir Tarih Projesi Tasarım Stratejisi Raporu kapsamında, 19 alt bölgeye bölünmüş proje alanındaki sadece ikisinde (Havralar ve Agora) gerçekleştirilecek soylulaştırma faaliyetleri için kurulduğunu biliyoruz.

Soylulaştırma sözcüğünün de, en yakın örneklerini İstanbul Tarlabaşı ve Sulukule projelerinde gördüğümüz gibi, büyük kent merkezlerinde azalan nüfusla birlikte her türlü kentsel faaliyetin gerileyip çöktüğü alanlardaki eski yapıların, TARKEM benzeri büyük inşaat şirketleri tarafından alınması ve o yapılarda oturan yoksul, dar gelirli kesimlerle göçmen ve mültecilerin kentin çeperlerine gönderilmesi suretiyle yenilenmesi ve bu yenilenmiş modern yapıların gelir düzeyi yüksek sınıf ve kesimlere (yüksek ücretli büro çalışanları, sanatçılar, vakıf üniversitesi öğrencileri, yabancı turistler vb.) pazarlanması suretiyle el değiştirmesi anlamına geldiğini de biliyoruz.

Soylulaştırmanın bu anlamda, Filistin’i işgal ederek orada yaşayan Filistinlileri mülteci kamplarında yaşamaya mahkum eden ve onların topraklarına kendi vatandaşlarının yaşadığı yeni yerleşim alanları kuran İsrail’in çabasından farklı olmadığını bilir ve o nedenle de kentin merkezinde yaşayanları yerinden, toprağından eden bu yeni kolonyal hareketle mücadele ederiz.

Zaten bu durum, İzmir Tarih Projesi‘ni hazırlayan Prof. Dr. İlhan Tekeli tarafından yazılan İzmir-Tarih Projesi Tasarım Stratejisi Raporu‘nun 71. sayfasında;

“…Bu tür çöküntü alanlarında soylulaştırmanın (gentrificiation) gerçekleştirilmesi oldukça sık rastlanan bir olgudur. Bu alanda toplumsal yükseliş sağlayacak bir seçiciliğin başlatılması için bu gereklidir. Ama soylulaştırma meslek çevrelerinde geçmiş yıllarda olduğu kadar destek bulmamaktadır. Burada yaşayanların dışsallaştırılması, bölge dışına itilmesi eleştiri konusu olmaktadır. Yaptığımız araştırmada ortaya çıktığı üzere; çöküntü alanı haline gelen mahallelerde yerleşik bir nüfus yoktur. Bu alanların nüfusu çok sık yer değiştiren kiracılardan oluşmaktadır. Gayrimenkul değerleri düşmüştür. Bu nedenle bazı alt bölgelerde bir soylulaşma gerçekleştirilebilir hale gelmiştir.” (1)

Denilerek, projenin soylulaştırma amaçlı olduğu açık bir şekilde itiraf edilmiştir.

İzmir Büyükşehir Belediyesi ve onun başkan danışmanı tarafından hazırlanan soylulaştırma hedefli İzmir Tarih Projesi, ne yazık ki, bu projeyi yürütmek amacıyla kurulan çok ortaklı TARKEM yönetiminin, % 0,83 oranındaki sermaye payına sahip bir şirket sahibinin “FETÖCÜ” olduğunun belirlenmesi üzerine Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu‘nun (TMSF) Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi‘nin 9 Kasım 2016, 9194 sayılı nüshasında yayınlanan 28 Ekim 2016 tarihli ilamıyla dokuz kişiden oluşan kayyum heyetine devredilmesi üzerine 2016 yılından itibaren, bir belediye projesi olmaktan çıkıp kayyum ve valilerin; daha doğru bir anlatımla AKP iktidarının denetimindeki bir projeye dönüşmüştür.

Bizim bu tespitimizi doğrulayan diğer bir gelişme ise, şirket yönetiminin kayyuma devredilmesini yeterli görmeyen AKP iktidarının ve onun İzmir’deki temsilcisi İzmir Valiliği‘nin, şirketi teslim alıp kontrol eden başka bir mekanizmaya başvurarak, şirketin kayyuma teslim edildiği günden tam beş gün sonra projenin İzmir-Tarih Projesi Tasarım Stratejisi Raporu ile ilişkisini kopararak ve “İzmir-Tarih, İzmirlilerin Tarih İle İlişkisini Güçlendirme Projesi” şeklindeki proje ismini “Tarihi Kemeraltı Projesi” şekline dönüştürerek 31 Ekim 2007 tarih, 26686 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan 1 Ekim 2007 tarih, 2007/12668 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile belirlenen Kentsel Yenileme Alanları kapsamında değerlendirmeye başlaması ve bu anlayışla İzmir Valisi Erol Akyıldız‘ın 14 Kasım 2016 tarihli onayı ile İzmir Konak Kemeraltı ve Çevresi Yenileme Alanı İcra Kurulu‘nu kurmuş olmasıdır.

Projenin arkasından dolanarak gerçekleştirilen bu operasyon sayesinde böylelikle proje bir anda, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin projesi olmaktan çıkarak AKP iktidarının ve onun İzmir temsilcisi İzmir Valiliği‘nin, o valilikteki bürokratların kontrol ve yönetiminde “teslim alınmış” bir projeye dönüşmüştür. Bu teslim alış sadece İzmir Valiliği içinde Vali Yardımcısı H. Hüseyin Can‘ın başkanlığında bir İcra Kurulu‘nun oluşturulması ile sınırlı kalmamış, bu kurulun çalışmasını düzenlemek amacıyla Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu Yönergesi adıyla 13 maddeden oluşan bir yönerge hazırlanmış, bu yönergenin 5. maddesine göre oluşturulan Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu‘na 27 kurum ve kuruluşun üye olduğu hükme bağlanmıştır. İzmir Valiliği tarafından Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu‘na üye olması uygun görülen kurum ve kuruluşlar aşağıdaki listede gösterilmiştir.

  1. İzmir Valiliği Avrupa Birliği ve Dış İlişkiler Koordinasyon Merkezi,
  2. Yatırım İzleme ve Koordinasyon Başkanlığı,
  3. İzmir Büyükşehir Belediyesi,
  4. Konak Belediye Başkanlığı,
  5. İl Emniyet Müdürlüğü,
  6. İzmir Defterdarlığı (Konak Milli Emlak Müdürlüğü),
  7. Vakıflar Bölge Müdürlüğü,
  8. Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü,
  9. Gençlik Hizmetleri ve Spor İl Müdürlüğü,
  10. Tapu Kadastro Bölge Müdürlüğü,
  11. İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü,
  12. İl Milli Eğitim Müdürlüğü,
  13. İl Sağlık Müdürlüğü,
  14. İl Gıda, Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü,
  15. Türkiye İş Kurumu İzmir İl Müdürlüğü,
  16. İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü,
  17. Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü,
  18. İzmir Kalkınma Ajansı Genel Sekreterliği,
  19. İzmir Ticaret Odası,
  20. Türkiye Elektrik Dağıtım Anonim Şirketi (TEDAŞ),
  21. Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı,
  22. Tarihi Kemeraltı İnşaat Yatırım Ticaret A.Ş. (TARKEM),
  23. Tarihi Kemeraltı Esnaf Derneği,
  24. İzmir Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği,
  25. TMMOB (Mimarlar Odası, Şehir Plancıları Odası, Harita Mühendisleri Odası İzmir Şubesi),
  26. TÜRSAB İzmir Bölgesel Yürütme Kurulu,
  27. Ege Turistik İşletmeler ve Konaklamalar Birliği (ETİK).

Yukarıdaki listenin incelenmesinden de anlaşılacağı üzere, çoğunluğun İzmir Valiliği denetimindeki kurumlarda olduğu Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu‘nda üye olan İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Konak Belediyesi bundan böyle 27 katılımcıdan sadece ikisi olarak yer almaktadır.

Ama ne hikmetse, gerek Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu‘nun oluşumuna ilişkin 04 Kasım 2016 tarih, 51116657-010-155-9979 sayılı İzmir Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü yazısı, gerekse yönergenin kabulüne ilişkin 26 Aralık 2016 tarih, 51116657-010-194/11567 sayılı ikinci İzmir Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü yazısı (her iki resmi yazı, yazımızın sonuna eklenmiştir) Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu‘nun üyesi olacak Türkiye Mimar Mühendis Odaları Birliği‘ne; yani Mimarlar Odası, Şehir Plancıları Odası ve Harita Mühendisleri Odası İzmir şubelerine gönderilmemiş, o meslek odalarının böylesi bir gelişmeden haberdar olmaları engellenmiştir. Nitekim TMMOB Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi‘ndeki arkadaşlara bu yazıların kendilerine gönderilip gönderilmediğini sorduğumda, Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu‘nun oluşumu ve yönergesi konusunda herhangi bir bilgilerinin olmadığını, Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu‘nun bugüne kadar yaptığı toplantılara katılmadıklarını ve aldığı kararları bilmediklerini öğrendim.

Böylesine tuhaf bir durum karşısında, CİMER kanalıyla İzmir Valiliği’ne gönderdiğim 6 Şubat 2020 tarih, 20000339758 başvuru numaralı yazıyla Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu‘nun kurulduğu tarihten bu yana yaptığı toplantılara kimlerin katıldığını ve bu toplantılarda hangi kararların alındığını sormama ve bu soruya süresi içinde yanıt verilmemesi üzerine, 10 Mart 2020 tarih, 20000632311 başvuru numaralı yazı ile ikinci bir hatırlatma yapmama karşın bu yazıya bugüne kadar herhangi bir yanıt alamadım.

Peki o halde, bu kurul niye kurulup çalıştırılmamıştı ya da yaptığı çalışmalar hakkında bilgi vermekten ısrarla kaçınılıyordu?

Benim anladığım kadarıyla, İzmir Valiliği tarafından proje adı değiştirilerek kurulan Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu, AKP iktidarının proje ve TARKEM üzerinde kurduğu hakimiyeti kamuoyundan gizlemek, proje sanki bu kurul eliyle yürütülüyormuş gibi izlenim vermek amacıyla kurulmuştu. Bütün gizliliğin tek nedeni de buydu…

Nitekim, isim değiştiren proje ile birlikte TARKEM‘in bu şekilde teslim alınması sonrasında TARKEM‘e iktidara yakın kurum ve kuruluşların (İzmir Ticaret Odası, İzmir Ticaret Borsası, Ege İhracatçı Birlikleri, İMEAK Deniz Ticaret Odası, Ege Bölgesi Sanayi Odası, Vakıflar Bölge Müdürlüğü, İzmir Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, İzmir Valiliği İl Yatırımları İzleme ve Koordinasyon Başkanlığı vb.) ortak olması, İl Kültür ve Turizm eski müdürünün TARKEM‘de danışman olarak çalışmaya başlaması da şirketin belediye sularından ayrılarak iktidarın suların seyretmeye başladığının somut delilleriydi. Bunun en son örneği ise, kentteki bütün meslek odalarıyla sivil toplum kuruluşlarının bir kent suçu olarak ilan ettiği Çeşme Projesi‘nin reklamını yapıp bu projeden TARKEM Eşrafının ağzına bir parmak bal çalacağını ifade eden Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy adına Kültür ve Turizm Bakanlığı‘nın TARKEM‘e ortak yapılmış olmasıdır.

Artık bundan böyle TARKEM, arkasına AKP iktidarını ve o iktidarın Valilik başta olmak üzere İzmir’deki destekçilerini alarak içinde bulunduğu kentin kültürel, toplumsal ve siyasal kimliğine yabancılaşmış, İzmir’den çok AKP iktidarının çıkarları doğrultusunda kendi yönetici ve ortaklarının menfaatlerini gözeten bir yapıya bürünmüştür.

Kayyumdan kurtulmak uğruna yaptıkları çalışmaların sonucunda ortaya çıkan bu yeni teslimiyet hali, artık öyle bir bağlılık ya da zorunluluk noktasına gelmiştir ki; TARKEM Eşrafının lideri Uğur Yüce‘nin 27 Haziran 2020 tarihli Ege’deSonSöz mülakatında da ifade ettiği gibi, Bakan Mehmet Nuri Ersoy’a inanmaktan başka bir çareleri kalmamıştır

Eminim ki, bundan böyle İzmir‘i, Kemeraltı Çarşısı‘nı, Basmane‘yi, Kadifekale‘yi seven, bu tarihi, arkeolojik ve kültürel değerleri koruyup kollayan İzmirliler, İzmir Valiliği eliyle kaleyi içeriden fethetmeyi amaçlayan bu yeni AKP hamlesinin farkına varır ve şimdiye kadar belediye himayesindeyken, şimdi yeni bir Truva Atı‘nın içine doluşup iktidar cenahına geçen bu menfaat odağına karşı mücadele eder…

(1) Metindeki koyultmalar tarafımızca yapılmış olup, metinde yapıldığı ifade edilen araştırma, bütün taleplerimize karşın temin edilememiş ve belediyeye ait hiçbir kaynakta yayınlanmamıştır. O nedenle böyle bir araştırmanın yapılıp yapılmadığı belli değildir denilebilir.

Bilgi: Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu‘nun oluşumu ve çalışma yönergesi ile ilgili bilgileri içeren İzmir Valiliği belgelere aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.

UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne girebilmek…

Kemeraltı‘nın, 14 Nisan 2020 tarihinde UNESCO Dünya Miras Komitesi tarafından Dünya Mirası Geçici Listesi‘ne alınmasıyla ilgili olarak, Gümrük Birliği anlaşmasının imzalanması ile birlikte Avrupa Birliği’ne girdik yalanı ile şenlikler yapılıp gün ortasında havai fişekler atılması skandalında olduğu gibi, ortaya yalan, yanlış ve abartılı birçok fikir atılmakta, Kültür ve Turizm Bakanlığı‘nda olduğu söylenen temsilcilik yetkisinin TARKEM‘e verildiği gibi yalanlar atılmakta, Kemeraltı‘nın bu geçici listeye girmesiyle İzmir turizminin gelişeceği gibi hayal mahsulü demeçler verilmekte, gerek İzmir Büyükşehir Belediyesi, gerekse İzmir Valiliği ve TARKEM cephesinden gelen haberlerle gerçeklikle ilgisi olmayan bir algı operasyonu yapılmaktadır.

O nedenle, Dünya Mirası Listesi adında bir listeyi oluşturan UNESCO‘nun niye kurulduğunu, amaç ve hedeflerinin ne olduğunu, söz konusu listenin nasıl oluşturulduğunu ve uygulamanın nasıl gerçekleştiğini açıklayarak yanılgı ve yanıltmalara konu olan hususları açıklığa kavuşturmak isterim…

Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü ya da İngilizce kısaltmasıyla UNESCO (United Nations Educational, Scientific and Cultural Organization), Birleşmiş Milletler‘in özel bir kurumu olarak 1946 yılında kurulmuş ve bu kuruluşun temel belgesi 1945 yılı Kasım ayında Londra’da 44 ülke temsilcisinin katıldığı bir toplantıda kabul edilmiştir. Merkezi Paris’te bulunan ve Genel Konferans, Yürütme Konseyi ve Sekreterlik olmak üzere üç organı olan UNESCO eğitim, bilim ve kültür alanlarındaki amaçlarını kendisine üye olan her devlette kurulan Millî Komisyonlar aracılığıyla gerçekleştirmeye çalışmaktadır.

Dünya Mirası Listesi ise UNESCO tarafından listelenen, özel kültürel veya fiziksel öneme sahip yerlerden (orman, dağ, göl, ada, çöl, anıt, kompleks veya şehir gibi) her birine verilen addır. Genel Kurul tarafından seçilen 21 UNESCO üyesi ülkenin oluşturduğu Dünya Miras Komitesi tarafından yönetilen Uluslararası Dünya Mirası Programı bu listeyi güncellemektedir. Program, insanlığın ortak mirası için kültürel veya doğal öneme sahip alanları listeler, adlandırır ve korur. Listelenen alanlar, bazı koşullar altında Dünya Miras Fonu‘ndan para alabilmektedir. Program, 16 Kasım 1972’de UNESCO tarafından kabul edilen Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme ile kurulmuş ve 17 Aralık 1975’de yürürlüğe girmiştir. Günümüzde 194 devlet tarafından onaylanan sözleşme, en fazla devletin taraf olduğu uluslararası belgeler arasındadır. Sadece Lihtenştayn, Nauru, Somali ve Tuvalu sözleşmenin tarafı değildir.

Sözleşmenin 2005 yılında güncellenen koşullarına göre, aday gösterilen alanların kültürel ve doğal açıdan “üstün evrensel değere” sahip olduğunu gösteren 10 kriterden en az birini karşılaması gerekmektedir. Bu 10 kriteri şu şekilde sıralayabiliriz:

Kültürel Ölçütler

1. “Yaratıcı insan dehasının ürünü olması“,

2. “Belli bir zaman diliminde veya kültürel mekânda, mimarinin veya teknolojinin, anıtsal sanatların gelişiminde, şehirlerin planlanmasında veya peyzajların yaratılmasında, insani değerler arasındaki önemli etkileşimi göstermesi“,

3. “Kültürel bir gelenek veya yaşayan ya da kayıp bir uygarlığın tek veya en azından istisnai tanıklığını yapması“,

4. İnsanlık tarihinin bir veya birden fazla anlamlı dönemini temsil eden yapı tipinin ya da mimari veya teknolojik peyzaj topluluğunun değerli bir örneğini sunması“,

5.Bir veya daha fazla kültürü temsil eden geleneksel insan yerleşimine veya toprağın kullanımına ilişkin önemli bir örnek sunması ve özellikle bu örneğin, geri dönüşü olmayan değişimlerin etkisiyle dayanıklılığını yitirmesi“,

6.İstisnai düzeyde evrensel bir anlam taşıyan olaylar veya yaşayan gelenekler, fikirler, inançlar veya sanatsal ve edebi eserlerle doğrudan veya somut olarak bağlantılı olması“,

Doğal Ölçütler

7.Doğanın bir harikasına veya eşsiz bir güzelliğe ve estetik öneme sahip doğal alanlar olması“,

8.Yaşamış canlıların kalıntıları, devam eden jeolojik olaylar ve yer şekillerinin gelişimi gibi Dünya’nın doğal tarihine ilişkin eşsiz önemde bilgilere sahip olması“,

9. Ekolojik ve biyolojik olarak hâlâ bozulmamış bir karasal, denizel veya tatlı su ekosistemine veya önemli hayvan ve bitki topluluklarına ev sahipliği yapması“,

10. Özellikle tehlikedeki veya bilimsel açıdan önemli bir biyolojik çeşitlilik için en önemli ve en belirgin doğal habitatlara ev sahipliği yapması“.

Türkiye, Sözleşme’ye 14.04.1982 tarih ve 2658 sayılı yasayla katılma kararı almış, bu karar 23.05.1982 tarih ve 8/4788 sayılı Bakanlar Kurulu kararıyla uygulamaya geçmiş ve 14.02.1983 tarih ve 17959 sayılı Resmî Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Türkiye, gerekli belgelerin UNESCO Genel Merkezi’ne sunulmasıyla birlikte 16.03.1983 tarihinde Sözleşme’nin tarafı olmuştur.

1972 Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunması Sözleşmesi’ne göre oluşturulan ve Dünya Mirası Komitesi (DMK) tarafından belirlenen Dünya Mirası Listesi‘nde Dünya Miras Alanı olarak ilan edilen 1.121 miras yer almaktadır. Bunlardan 869 tanesi (% 77,52) kültürel, 213 tanesi (% 19) doğal ve 39 tanesi de (% 3,48) karma (doğal ve kültürel) miraslardır. Bu miras yerlerin 39’u sınıraşan özellikle olup 53 tanesi yok olma tehdidi altındadır. Ülkelere göre bakıldığında ise İtalya ve Çin sahip oldukları (55) Dünya Mirası ile ilk sırada yer almaktadır. Ardından sırasıyla İspanya (48), Almanya (47), Fransa (45), Hindistan (38), Meksika (35), Birleşik Krallık (32), Rusya (29), İran (24), ABD (24), Japonya (23), Brezilya (22), Avustralya (20), Kanada (20) gelmektedir. Türkiye ise bu listenin 16. sırasında 18 miras alanı (16 kültürel, 2 karma) ile yer almaktadır. Komşumuz Yunanistan’ın sahip olduğu miras alanı sayısı da 18’dir.

Türkiye‘nin UNESCO Dünya Mirası Listesi‘nde yer alan miras alanları:

1. Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası (Sivas), 1985,
2. İstanbul’un Tarihi Alanları (İstanbul), 1985,
3. Göreme Millî Parkı ve Kapadokya (Nevşehir), 1985, (Karma Miras Alanı), 
4. Hattuşa: Hitit Başkenti (Çorum), 1986,
5. Nemrut Dağı (Adıyaman), 1987,
6. Hieropolis – Pamukkale (Denizli), 1988, (Karma Miras Alanı), 
7. Xanthos – Letoon (Antalya-Muğla), 1988, 
8. Safranbolu Şehri (Karabük), 1994, 
9. Truva Arkeolojik Alanı (Çanakkale), 1998, 
10. Edirne Selimiye Camii ve Külliyesi (Edirne), 2011,
11. Çatalhöyük Neolitik Alanı (Konya), 2012,
12. Bursa ve Cumalıkızık: Osmanlı İmparatorluğunun Doğuşu (Bursa), 2014, 
13. Bergama Çok Katmanlı Kültürel Peyzaj Alanı (İzmir), 2014,
14. Diyarbakır Kalesi ve Hevsel Bahçeleri Kültürel Peyzajı (Diyarbakır), 2015,
15. Efes (İzmir), 2015,
16. Ani Arkeolojik Alanı (Kars), 2016, 
17. Aphrodisias (Aydın), 2017,
18. Göbekli Tepe (Şanlıurfa), 2018,

Bu listenin incelenmesinden de görüleceği gibi, ülkemizden UNESCO Dünya Mirası Listesi‘ne giren ilk yerler 1985 yılı itibariyle Sivas’taki Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası ile İstanbul’un Tarihi Alanları ve Nevşehir’deki Göreme Millî Parkı ve Kapadokya, 2018 yılı itibariyle son giren yer ise Şanlıurfa’daki Göbeklitepe‘dir.

UNESCO tarafından Dünya Mirası Listesi‘ne alınacak aday yerlerin listelendiği Geçici Liste ise, UNESCO tarafından belirlenmiş kriterlerden en az birine sahip olan yerdeki yerel yönetimlerin; örneğin İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin, UNESCO‘nun web sayfasındaki formların doldurulup UNESCO‘ya gönderilmesi ve bu başvuruların UNESCO Dünya Mirası Komitesi tarafından kabul görmesi ile oluşmaktadır. Bu anlamda, UNESCO‘nun Dünya Mirası Listesi‘ne girmenin, aranan kriterler dışında başka bir koşulu olmadığı için kolay olduğu söylenebilir. Bu nedenle bu listede 126 ülkeden 540 yer bulunmaktadır.

Geçici Liste‘de yer alan ülkeleri tek tek incelediğimizde ise, bu 540 yerin % 15,37’sini oluşturan Türkiye‘nin 83 başvuruyla birinci sırayı işgal ettiğini, Türkiye‘yi 60 başvuruyla Çin‘in, 56 başvuruyla İran‘ın, 42 başvuruyla Hindistan‘ın, 41 başvuruyla İtalya‘nın, 37 başvuruyla Fransa‘nın ve 33 başvuruyla Mısır‘ın takip ettiği görülmektedir.

Türkiye, Çin ve İran gibi çok sayıda başvuru yapan ülkelerin, sahip oldukları kültürel ve doğal değerleri UNESCO Dünya Mirası Listesi‘ne dahil ederek korumak istedikleri anlaşılmakla birlikte; çok fazla başvuru yapmanın, hem daha önce Geçici Liste‘ye alınmış hem de alınacak yerlerin seçilme şansını düşürdüğü de dikkate alınmalıdır. Çünkü bu tür seçimlerde sadece kültürel ve doğal değerlerin özelliklerinin değil; aynı zamanda Birleşmiş Milletler ve UNESCO örgütünü oluşturan ülkeler arasındaki ekonomik, siyasal ve kültürel ilişkilerin de etkili ve belirleyici olduğu unutulmamalıdır.

Tarihi Liman Kenti İzmir“in girdiği Geçici Liste hakkındaki bilgiler ise şu şekildedir:

Öncelikle Geçici Liste‘ye giren yer, söylendiği gibi Kemeraltı değil; UNESCO kayıtlarında “The historic port town of İzmir” (Tarihi liman kenti İzmir) şeklinde geçen bölgedir. UNESCO yok olmuş kültürel ve doğal değerleri değil, halen var olup yaşayan değerleri koruduğu için, Geçici Liste‘ye alınan alanın Kemeraltı bölgesini de içine alan eski İzmir Limanı çevresini; yani, Konak Meydanı ve çevresiyle Pasaport ve art alanındaki limanla ilgili eski bölgeyi de kapsadığı düşünülmelidir.

Geçici Liste olarak anılan listede yer alıp asıl listenin hemen önündeki kapıda bekleşip duran kültürel ve doğal alanlarınız ise şunlardır:

UNESCO‘nun geçici listesinde yer alan ülkemizdeki yerlere baktığımızda il başvurunun 1 Şubat 1994 tarihinde Karain Mağarası ile yapıldığını, 25 Aralık 2000 tarihinde 13, 6 Şubat 2009 tarihinde 3, 15 Nisan 2011 tarihinde 2, 13 Nisan 2012 tarihinde 11, 15 Nisan 2013 tarihinde 3, 15 Nisan 2014 tarihinde 13, 13 Nisan 2015 tarihinde 10, 13 Nisan 2016 tarihinde 10, 15 Nisan 2017 tarihinde 3, 2 Mayıs 2018 tarihinde 7, 12.04.2019 tarihinde 1, 14 Nisan 2019 tarihinde 6, toplam olarak 83 yer için başvuru bulunulduğu anlaşılmaktadır.

Geçici Liste‘de yer alan İshak Paşa Sarayı, Sumela Manastırı, Saint Paul Kilisesi gibi asıl listeye kolaylıkla geçmesi mümkün olan yerlerin bile uzun yıllardır bu fırsatı beklediği görülmektedir. Yaptığımız hesaba göre şu anda Geçici Liste‘de olan 83 yer, içinde bulunduğumuz 22 Haziran 2020 tarihi itibariyle ortalama 7 yıl 10 ay 9 günlük bekleme süresi dahilinde asıl listeye alınmayı bekliyorlar ve daha ne kadar bekleyecekleri de bilinmiyor.

Sanırım, “Tarihi Liman Kenti İzmir” adıyla Türkiye’ye ait Geçici Liste‘nin 81. sırasına yerleşen İzmir’in eski liman bölgesi de asıl listeye alınabilmek için uzun bir süre bekleyecek ve asıl listeye alınabilmek için ciddi hazırlıklar yapılması gerekecek.

Tabii ki, asıl listeye alınabilmek için yapılması gereken ev ödevleri de var. Örneğin, asıl listeye alınabilmek için koruma altına alınacak bölgenin UNESCO’unun Dünya Mirası Listesi’nde yer aldığı sürece nasıl yönetileceğini gösteren bir Yönetim Planının hazırlanması ve bunun UNESCO tarafından kabul edilmesi gerekiyor.

Bergama Belediyesi tarafından hazırlanıp kabul edilen “Bergama Çok Katmanlı Kültürel Peyzajı Alan Yönetim Planı 2016-2020” ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı‘nın rehberliğinde İstanbul Tarihi Alanları Alan Başkanlığı tarafından 2018 Mayıs ayında yayınlanan “İstanbul Tarihi Yarımada Yönetim Planı” bunun en yakın ve somut örnekleri.

Her iki plana da baktığımızda, bu tür planlarda alanın özellikleri, Dünya mirası içindeki yer ve önemi, alanların fiziksel, toplumsal, kültürel ve ekonomik analizi, uygulama dönemi ile ilgili olarak belirlenmiş öncelikli temalar, vizyon, misyon, ilke, politika, hedef ve amaçların yer aldığını, bu amaç ve hedeflere nasıl ulaşılacağını gösteren strateji, yöntem, faaliyet ve projelerin belirlendiğini ve buna ilişkin bir eylem planının hazırlandığını, planların ilgili tüm aktörlerin katılımı ile hazırlandığını görüyoruz.

Ayrıca 2010 yılında UNESCO‘nun İstanbul Tarihi Yarımada‘daki çarpık yapılaşma faaliyetleri için yaptığı listeden çıkarma uyarısını ve o uyarı üzerine telaşlanan yetkililerin neler yaptıklarını, bu iş için toplanan İstanbul Arama Konferansı‘nı hatırlayınca UNESCO‘nun hazırlanan yönetim planlarının uygulamasını boş bırakmayarak izlediğini, planın uygulanmaması ve koruma ilkelerinin dikkate alınmaması durumunda listeden çıkarma da dahil neler yapabildiğini de iyi bildiğimiz için, bu işin ciddi bir iş olduğunu, UNESCO ile başlatılan ilişkilerin ülkemizdeki yozlaşmış ilişkilere benzemediğini hatırlatmak isterim. Özellikle de kendisinde bir yetki varmış da bu yetkiyi TARKEM‘e devrediyormuş gibi yalanlar söyleyen siyasetçilere, bürokratlara ve bu yetkiyi alma konusunda pek hevesli olan TARKEM eşrafına…

Evet, UNESCO‘nun Dünya Mirası Listesi‘ne girmek zor ve ciddi bir iştir… Bu zor ve ciddi iş de, ancak uygulanabilir ve sürdürülebilir bir yönetim planı yapıp iyi, doğru ve etkin bir uygulama yapacak yerel yönetimlerin işidir… O nedenle kimsenin başka birini ya da kamuoyunu kandırmak için yalan söylemesine gerek yok… UNESCO, kandırılmaya yatkın ve istekli kurum ve kişilere benzemez… Hele ki Konak Belediyesi gibi işi sıkı tutan yerel yönetimlerin ve Kemeraltı Hayat Platformu gibi sivil toplum örgütlerinin bu konuda bir endişesi, itirazı, bir karşı çıkışı varsa…

Şunu unutmamak gerekir ki; Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgeleri ne soylulaştırma eşrafına, ne esnaflara ve onların örgütlerine, ne sadece belediye ve valiliklere bırakılmayacak kadar değerli tarihi, arkeolojik ve kültürel bir mirastır ve bu özellikleri nedeniyle tüm bir İzmir’e, İzmirliler’e aittir…

(1) http://www.unesco.org.tr/Pages/125/122/UNESCO-Dünya-Mirası-Listesi

Gediz Deltası Sulak Alanı’nı Nasıl Koruruz?

Ali Rıza Avcan

Gediz Deltası Sulak Alanı’nı Nasıl Koruruz” başlıklı sunumumu, 2-4 Ağustos 2019 tarihleri arasında Çiğli Belediyesi tarafından düzenlenen Çiğli Kent Sempozyumu’nda yapmıştım. Belediye tarafından yapılan planlamaya göre, bu sempozyumda sunulan bütün bildirilerin bir kitap olarak yayınlanması öngörülmüştü. Ancak aradan geçen zaman içinde bu yayın yapılamadığı için, Gediz Deltası Sulak Alanı ile ilgili olarak dile getirdiğim konu ve sorunların güncelliğini kaybetmemesi adına yayınlamayı uygun buldum.

Günaydın. Biz, son iki üç senedir bu saatlerde Mavişehir’deki balıkçı barınağında kahvaltı ediyor, kahvaltıyı bitirdikten sonra da Gediz Deltası’na doğru yürüyor, pelikanları ve diğer kuşları seyrediyorduk. Pazar günü, sabahın bu saatlerinde bana bir konuşma yapacağım söylendiğinde, keşke o sahilde, Delta’da olsaydık dedim içimden. Program hazırlanıp kesinleştiği için, başka bir etkinliğin sonrasında Delta’yı içimizde hissetmek, kokusunu almak, kuşların sesini duymak için oraya bir gezi yapmayı diliyorum.

Evet, ismim Ali Rıza Avcan. Sunum öncesinde benimle ilgili fazla bir bilgi verilmedi; çünkü ben kendimi tanıtırım dedim. 64 yaşındayım, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunuyum. 64 yılın üçte birini Ankara’da, üçte birini İstanbul’da, son üçte birini de İzmir’de geçirdim. 1998 yılından bu yana İzmir’de yaşıyorum ve uzunca bir süredir “İzmirliyim”.

Tüm yaşamımı düşündüğümde, bugüne kadar yapmış olmaktan gurur duyup övündüğüm iki ayrıcalığım var;

Birincisi, Türkiye Çevre Vakfı’nın 1981 Anayasası’na çevre koruma ile ilgili hükümlerin konulması amacıyla oluşturduğu çalışma grubunun içinde yer alıp, halen yürürlükte olan Anayasa’ya çevre ilgili hükümlerin konulmasında katkımın bulunmasıdır.

Ama asıl övündüğüm konu, 2015 yılından beri Gediz Deltası’nın savunulması için yapılan hukuki mücadelenin içinde yer almış olmamdır.

Bugün size işte o hukuk mücadelesini, 2015 yılından başlayıp 2019 yılında –şimdilik- bitmiş olan Gediz Deltası Mücadelesini anlatmaya çalışacağım. O mücadelede neler yaptığımızı anlatıp, edindiğimiz deneyimler ışığında bundan sonraki benzer mücadele süreçlerinde neler yapılması gerektiği konusunda değerlendirmeler yapıp öneriler geliştirmeye çalışacağım.

Ama öncelikle bu mücadelede birlikte çalıştığımız Türkiye Mimar ve Mühendis Odaları Birliği’ne (TMMOB), EGEÇEP bileşenlerine, Doğa Derneği’ne, diğer sivil toplum kuruluşlarına, yurttaşlara, avukatlarımıza ve aktivistlere teşekkür etmek isterim.

Gediz Deltası’nı tehdit eden en önemli unsur, 2014 tarihli yerel seçimlerde AKP’nin İzmir Büyükşehir Belediye Başkan adayı olan Binali Yıldırım’ın “Altın Gerdanlık” olarak tanımlayıp belediye başkanı olduğu takdirde yapmayı vaat ettiği İzmir Körfez Geçişi Projesi’ydi. Binali Yıldırım’ın İzmir’le ilgili 35 Mega Projesi arasında birinci sırayı işgal eden İzmir Körfez Geçişi Projesi, İzmir Körfezi’nin bir ucundaki Çiğli’den başlayıp önce bir asma köprü, daha sonra Körfez’in tam ortasında 800 metre uzunluğunda ve ampul şeklinde beton bir ada, en sonunda da deniz altından bir tünelle Körfez’in diğer ucu İnciraltı’nda yüzeye çıkan büyük bir otoyol projesiydi. Bu anlamda büyük bütçeli yapım maliyeti, önerdiği ileri teknoloji ve vaat ettiği muazzam çevre tahribatı itibariyle İzmir’e yapılabilecek en büyük kötülüktü. Diğer yandan, İstanbul-İzmir otoyolunun Çeşme bağlantısını sağlayıp Çiğli, Menemen, Sasalı, Ulukent ve Balçova bölgelerinde yeni yerleşim alanlarının oluşumuna yol açacak büyük bir rant projesinin temel taşıydı. Bu projenin uygulanması sonrasında Menemen’in 2030 yılı nüfusunun 1 milyona varacağı söyleniyordu. Oysa Menemen’in bugünkü nüfusu, nerede ise bunun 5’de ya da 6’da biri düzeyinde. Düşünün bir, bütün bu bölgede alt ve üst geçitlerle, viyadük, köprü, tünel, beton ada ve yeni yollarla yeni bir arsa, arazi yağmasının yaşanacağı…

Bu projenin doğal çevreye vereceği büyük zararların ortaya çıkması üzerine, Türkiye Mimar ve Mühendis Odaları Birliği (TMMOB), EGEÇEP ve Doğa Derneği gibi sivil/demokratik kurumlarla 85 İzmirli yurttaş bir araya gelerek projeyle ilgili ÇED raporunun yürütmesinin durdurulması ve iptali için İzmir 2. İdare Mahkemesi’nde dava açtık.

İzmir Körfez Geçişi Projesi’nin kamuoyunda tartışılmaya başlandığı günlerde, Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na bağlı Ulusal Sulak Alan Komisyonu (USAK), İzmir Körfez Geçişi Projesi’nin yapımını kolaylaştırmak amacıyla Gediz Deltası’ndaki koruma bölgelerinin sınırlarını değiştirerek koruma derecelerini düşürdü. Böylelikle bu bölgelerde İzmir Körfez Geçişi Projesi ile rant amaçlı yeni yapılaşmaların önü açılmış oldu. Bunun üzerine Doğa Derneği ve Avukat Cem Altıparmak’la birlikte İzmir 2. İdare Mahkemesi’nde ikinci bir dava açtık.

İzleyen süreçte bu davalar birbiriyle bağlantılı olarak ilerledi ve sonuçta önce İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgili dava, ardından da Gediz Deltası Sulak Alanı’ndaki koruma altındaki sulak alanlarla ilgili dava bizim lehimize sonuçlandı. Böylelikle hem İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgili ÇED raporu, hem de koruma altındaki sulak alanları tehdit eden Ulusal Sulak Alan Komisyonu kararı iptal edilmiş oldu. İlgili kamu idarelerinin Danıştay düzeyinde yaptığı itirazlar da kabul edilmediği için dava süreçleri şimdilik sonuçlandı. Ama dediğim gibi, şimdilik bitti; yani, yeni bir tehdit yeniden gündeme getirilmediği sürece…

Bu süreçte neler yaşadık? Öncelikle bunları anlatmak istiyorum. Çünkü gelecekteki benzer mücadeleler için yaşadıklarımızdan dersler çıkarmamız gerektiğine inanıyorum.

Bu iki davada temel aldığımız en önemli konulardan bir tanesi, İzmir Körfez Geçişi Projesi’nin İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2009 yılında hazırladığı İzmir Ulaşım Ana Planı’nda (İUAP) yer almayışı idi. Ancak, bizim davaları açtığımız dönemde, sözünü ettiğim İzmir Ulaşım Ana Planı güncelleniyordu ve İzmir Körfez Geçişi Projesi’nden yana olanların, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’ndan alacakları destekle projeyi plana yerleştirmeleri ihtimal dahilindeydi. O nedenle, Ağustos 2015-Şubat 2019 döneminde gerçekleşen İzmir Ulaşım Ana Planı hazırlık çalışmalarına bizzat katılarak İzmir Körfez Geçişi Projesi’nin yeni planda yer almaması için özel bir çaba göstererek başarıya ulaştık. O nedenle, bu mücadelede bize destek veren proje danışmanı Prof. Dr. Haluk Gerçek hocamıza burada bir kez daha teşekkür etmek isterim. İzmir Ulaşım Ana Planı’nın hazırlandığı süreçte kendisiyle el ele verdik ve bilimsel gerekçelerini ortaya koyarak o projeye planda yer vermedik.

Peki, bu mücadele içinde özellikle belediyeler ne yaptılar? Çiğli Belediyesi’ne de buradan söyleyeceklerim var. Çünkü bu mücadele için hiçbir şey yapmadılar. İzmir Büyükşehir Belediyesi zaman zaman projeyi destekleyip zaman zaman tavırsız kaldığı için, hatta üstüne üstlük “bu projeyi önce ben düşündüm, bu proje aslında benimdir” diyen İzmir Büyükşehir Belediye başkanının ağırlığı nedeniyle sessiz kaldılar. İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgili ÇED raporunun eklerini incelediğimizde projeden etkilenen Karşıyaka, Çiğli, Narlıdere ve Balçova belediyelerinin körfez geçişine kâğıt üstünde karşı çıktıklarını, düzenledikleri raporlarda, bu proje İzmir Ulaşım Ana Planı’nda yoktur, o nedenle projenin yapılması mümkün değildir dediklerini gördük. Ama oraya kadar! Ondan sonra tek bir adım atmıyor, yanımızda yer almıyor, itiraz etmiyor, dava açmıyor ya da açtığımız davalara müdahil olmuyorlardı. Sanki projenin yapılacağı yerler kendi sınırları içinde değilmiş, kendilerini bundan etkilenmeyecekmiş gibi… Haliyle o siyasi ortam içinde görüştüğümüz siyasetçiler ve milletvekilleri de pek net bir tavır alamayıp bizleri hayal kırıklığına uğrattılar.  Ama bütün bunlara karşın, sonuçta başarılı olduk. O nedenle, belediyeler cephesinde yalnız bırakıldığımız bu mücadelenin o dönemde Kültürpark mücadelesi ile birlikte İzmir’in en önemli toplumsal mücadelelerinden biri olduğunu söyleyebiliriz.

Peki, bu süreçte biz ne yaptık? Mümkün olduğu kadar toplantılar düzenleyip kamuoyunu, halkı bilgilendirip aydınlatmaya çalıştık. Özellikle İzmir’e Sahip Çık Platformu ile ilçe kent konseylerinde. Ama bu projeye karşı çıkan kent konseyleri, nedense projeyle doğrudan ilgisi olmayan Konak, Buca gibi ilçe kent konseyleriydi. Projeyle doğrudan ilgisi olan Karşıyaka, Çiğli, Narlıdere ve Balçova kent konseyleri ise bu konuyu gündemlerine dahi almadılar.

Mücadele içinde farklı ve yaratıcı pratikler geliştiren Doğa Derneği’ne teşekkür etmemiz gerekiyor. Çünkü Doğa Derneği, mücadele süreci içinde bu projelere karşı çıkışta kamuoyu desteğini sağlamak amacıyla birbirinden farklı ve yaratıcı etkinlikler düzenledi. Örneğin Gediz Deltası Sulak Alanı’nın daha iyi bilinip tanınması için Delta alanındaki okullarla ortak etkinlikler yaptı, broşür ve afişler bastırdı, birçok İzmirliyi kuş gözlemi yapıp Delta’yı daha iyi tanıması için hafta sonu gezileri düzenledi, yerli ve yabancı medyanın ilgisini bu konuya çekmeye çalıştı, Gediz Deltası Sulak Alanı’nın UNESCO’nun Dünya Doğal Mirası Listesi’ne alınması için uluslararası bir kampanya başlattı…

Bu çalışmalar sırasında, çoğu İzmirlinin Delta’dan, oradaki bitki ve hayvan varlığının zenginliğinden habersiz olduğuna tanık olduk. Samimi söyleyeyim ben de, bu kentte 21 yıldır yaşıyor olmama karşın Delta’yı bu kadar ayrıntılı bilmiyor, Delta’da sadece kuşların, böceklerin yaşadığını sanıyordum. Ama bu mücadele nedeniyle Delta’yı dolaştığımda, orada bambaşka bir İzmir olduğunu fark ettim. Örneğin Delta’nın tam ortasında Degaj diye adlandırılan bir bölge var, bilir misiniz o bölgeyi? Ben o bölgeye ilk kez gittiğimde, oranın ve oradaki eski iskele kalıntılarının Osmanlı İzmir’inde Çamaltı Tuzlası’nı işleten İtalyanlar tarafından tuz ihracatı için kullanıldığını öğrendim. Ardından da aynı bölgede 80’li yılların ilk yarısında Arkas Holding’in Ege’nin en büyük yüzer limanını yapacağız iddiasıyla yaptığı beton duvar ve rampaları, elektrik direklerini ve trafo binalarını gördüm. O dönemin gazetelerini taradığımda değerli akademisyen Mehmet Sıkı liderliğinde verilen hukuki mücadele ile oranın Kuş Cenneti ve Ramsar Alanı adlarıyla uluslararası koruma altına alındığını öğrendim. Ayrıca bu örnekten hareketle, bu tür doğal değerlerin tarihin her döneminde yağmalanıp yok edilmek istendiğini bir kez öğrenmiş oldum. O nedenle, Gediz Deltası Sulak Alanı’nın İzmir açısından hayati bir öneme sahip olduğunu düşünüyorum. Hangi dönemde olursa olsun, dün Arkas’ın ya da AKP’nin saldırısından koruduğumuz gibi, bugün ve yarın da başka bir kurum ya da şahsın talan ve yağmasından koruyup kollamamız gerekiyor.

Dava süreçlerinde çok ilginç olaylar yaşadık. Açtığımız iki davada İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bize yardımcı olmasını, davaya müdahil olmasını bekledik.  Özellikle ikinci dava, yani koruma altındaki sulak alanların sınırlarının daraltılması, niteliklerinin düşürülmesi ile ilgili davada kulağımıza bir haber geldi; İzmir Büyükşehir Belediyesi bu davaya müdahil oldu şeklinde. Sevindik, tamam dedik, durumu fark ettiler ve bizimle beraber davranacaklar dedik. Gittik, ilgili avukat arkadaşla konuştuk ve gördük ki tam aksi yönde müdahil olmuşlar. Bildiğiniz gibi, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin Gediz Deltası Sulak Alanı’nda Çiğli Atıksu Arıtma Tesisi var. Meğer o tesisin sulak alanın iç kısımlarına doğru daha da genişletilmesi için müdahil olmuşlar. Bırakın oradan çıkmayı, daha da genişletmek amacıyla davaya katılmak istemişler. Hedefledikleri bölge Ramsar Sözleşmesi ile belirlenen bölgenin içinde, korunan çayırlıkların içinde. Fecaat bir durum yani… Biz sevinirken birden üzüldük. Neyse mahkeme onların talebini reddetti de, bu yeni sorundan –şimdilik- kurtulmuş olduk.

Bu iki dava nedeniyle birçok bilim insanı ile dürüst akademisyenle tanıştık. Çünkü her iki davada da bilimsel durumun belirlenmesi amacıyla iki ayrı bilirkişi heyeti oluşturuldu. Bilirkişi heyetlerinin oluşturulması sırasında dava ettiğimiz kurumlar, bu bölgenin korunması için daha önce çaba göstermiş Mehmet Sıkı, Ortaç Onmuş gibi değerli bilim insanlarını reddettiler. Ama ona rağmen kabul gören o bilirkişilerle iyi ilişkiler kurduk, onları gezdirdik, onlara sahayı tanıttık. Onlar gerçekten bir iki tanesi hariç olmak üzere çok iyi raporlar hazırladılar. Bu arada hem ulusal basını, hem de uluslararası basını Doğa Derneği’nin organizasyonuyla Delta’da gezdirdik. Onlara binlerce flamingoyu, onların çiftleşme danslarını gösterdik. Onların bizim davamızı kamuoyuna aktarmaları sayesinde mücadeleyi kazandık diye düşünüyorum.

Bu mücadele sırasında hepimizin müştereği olan doğal, tarihi, arkeolojik ya da kültürel değerlerin korunması için ne kadar fazla ve etkili ulusal ya da uluslararası anlaşma, sözleşme yapılmış olsa da, saldırıp yağmalayanın kural, kaide tanımaz vahşi saldırıları karşısında bu önlemlerin beklediğimiz kadar etkili olmadığını, biz ne kadar azimli, heyecanlı ve inatçı olsak da bu mücadelenin bir sınırının olmadığını anladık. Çünkü iktidar gücünü elinde bulunduran, ondan nemalananların heveslerini kırmamız ya da engellememiz –ne yazık ki- her an, her koşulda mümkün değil.

Mücadele sırasında, Doğa Derneği’nin önerisi üzerine biz Gediz Deltası Sulak Alanı’nı daha iyi korumak amacıyla UNESCO’nun Dünya Doğal Mirası Listesi’ne aldırtabilir miyiz, bunu nasıl ve kimlerle yapabiliriz diye de düşünmeye başladık. Çünkü Gediz Deltası Sulak Alanı UNESCO’nun aradığı 4 koşulu tam anlamıyla karşılıyordu. Aranan tüm koşulların mevcut olduğunu görünce, Doğa Derneği’nin başlattığı bir kampanyayla, Gediz Deltası Sulak Alanı UNESCO’nun Dünya Doğal Mirası Listesi’ne dahil edilmelidir demeye başladık. Tabi ki, İzmir Körfez Geçişi Projesi’ne sahip çıkan eski belediye başkanı Aziz Kocaoğlu döneminde, belediyenin desteği olmadan bunu kabul ettirmenin pek de mümkün olmadığını biliyorduk… Ama şimdi artık bu konu, yeni belediye başkanı Tunç Soyer’in de seçim bildirgesinde yer alan bir konu.

Bizim mücadeleyi sürdürdüğümüz dönemde Çiğli Belediyesi’nin de içinde yer aldığı ve Bakanlar Kurulu kararıyla kurulmuş olan İzmir Kuş Cenneti’ni Koruma ve Geliştirme Birliği (İZKUŞ), birtakım sudan gerekçelerle dağıtıldığını görerek bu bölgenin sahipsiz bırakılmak istendiğini bir kez daha anlamış olduk.

Konuşmamı sonunda, Gediz Deltası Sulak Alanı’nı sürdürülebilir bir şekilde korumak için Çiğli Belediyesi’nin üzerine düşen büyük bir görev olduğunu hatırlatmak istiyorum. Ama bu görev sadece Çiğli Belediyesi’nin değil, arkadaşımın da söylediği gibi Gediz Nehri’nin çıktığı Kütahya’dan başlayarak çevresindeki tüm belediyelerin görevi. Geçtiğimiz yıllarda bu görevi valiliklere verdiler, ama beceremediler. Şimdi belediyeler Gediz Nehri Havzası’nı belki biraz daha iyi, daha etkili bir şekilde koruyabilirler. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2015-2019 hizmet döneminde hazırlanan Gediz-Bakırçay Havzası Strateji Belgesi bağlamında Gediz Deltası’nın İzmir il sınırları içindeki kısmını korumak için öncelikle Menemen ve Çiğli ilçe belediyeleri ile İzmir Büyükşehir Belediyesi arasında ortak bir proje geliştirilebilir. Çiğli Belediyesi’nin halen hazırlamakta olduğu stratejik planın ve beş yıllık uygulamasının bize bu konuda büyük imkânlar sunması mümkündür. Tabi ki, bu tür birlik ve beraberliklerin içine merkezi yönetimi de dahil etmek koşuluyla… Çünkü işin başarısını garanti etmek; en azından, çalışmayı engellememelerini önlemek amacıyla çalışmalara onları da dahil etmek gerekiyor.

Bundan sonraki süreçte Gediz Deltası Sulak Alanı ile Gediz Nehri Havzası’nı koruma mücadelesini kurumsallaştırıp sürdürülebilir kılmak amacıyla, sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte gönüllü desteğinin öncelikle Çiğli, ardından da İzmir ölçeğinde oluşturulup geliştirilmesini öneriyorum. Bu anlamda, Gediz Deltası Gönüllüleri gibi sivil bir oluşumun, sivil bir örgütlenmenin sağlanması gerekir diye düşünüyor ve böylesi güçlü bir örgütlerin benzer sorunların yaşanacağı zamanlarda sahip olduğu güçlü kamuoyu baskısı ile benzeri saldırı ve yağma girişimlerinin önünü keseceğini varsayıyorum.

Son olarak Delta ile ilgili son izlenim ve önerimi de sizlerle paylaşmak istiyorum.

Gediz Deltası sadece yüzlerce bitki ve hayvanla güzel doğa manzaralarından oluşan bir yer değil, Delta içinde yaşayan, çalışan insan, hayvan ve bitkilerin bütünlüğünde Dünya çapında büyük, önemli bir ekosistemdir. Bu ekosistem içinde küçük ve büyükbaş hayvan besleyen, bitkisel üretim yapan, balık avlayan yüzlerce insan bulunmaktadır. Ayrıca Çamaltı Tuzlası’ndaki kamulaştırmalar nedeniyle buraları terk edip hak arayan yüzlerce eski çiftçi de sesini duyurma çabasındadır.

Delta’da yaptığımız incelemeler sırasında getirdiği kamyonetin arkasına sahilden topladığı tonlarca deniz börülcesini atıp giden insanlara rastladık. Kendilerine sorduğumuzda ise topladıkları deniz börülcelerini Alsancak’taki lokantalara, restoranlara sattıklarını söylediler. Şimdi yarın öbür gün Alsancak’ta ya da kentin başka bir yerindeki lokantada deniz börülcesi yediğinizde aklınıza eminim Gediz Deltası ve onu oluşturan deniz börülcesi tarlaları gelecektir. Korunan bölgeyi dolaştığımızda karşımıza çıkan ev ve çiftlik kalıntıları bir dönemler buralarda düzenli tarım yapıldığını gösteriyor. Karşınıza çıkan hayvan damlarında büyük ve küçükbaş hayvanların beslendiğini; hatta yer yer otlamak amacıyla çayırlara salındıklarını görüyorsunuz. Bölge içindeki insanları ve o insanların tarımsal faaliyetleriyle yaşayan, canlı bir bölge niteliğinde odluğu için bundan sonraki süreçte bu insanları, balıkçıları, tarım yapanları, hayvan besicilerini bu alanın zarar görmemesi koşuluyla oranın kullanıcısı ya da paydaşı olarak kabul etmek, onlarla birlikte işbirliği içinde çalışmak, o bölgeyi planlarken onların fikirlerini almak gerekebilir. O nedenle, bundan sonraki çalışmalarda bu düşüncenin dikkate alınmasını öneriyorum ve bu sunumu da Doğa Derneği’nin düzenlediği kampanyanın filmleri ile bitirmek istiyorum eğer izniniz olursa.

Beni dinlediğiniz için tekrar teşekkür ediyorum ve mücadeleye destek veren tüm kurum ve kişilere tekrar tekrar teşekkür ediyorum. Sağ olun.

Soru ve Cevaplar

Ali Rıza Avcan: Evet, ilk konuşmamda unuttuğum bir şey var. Leukai diye bir antik kent var Gediz Deltası’nın tam ortasında. Üzerinde kuğu betimli parası olan bir kent… Parası olan bir kent olduğu için pek dikkate almamazlık edemiyorsunuz. Antik dönemde parası olmak, parayı darp ediyor olmak kentin büyüklük ve önemini göstermesi açısından çok önemli. Kent kurulduğunda Leukai bir adanın üstünde yer alıyormuş. Daha sonra etrafı dolduğu için ada olmaktan çıkmış. Yani, Gediz Deltası sadece doğal değerleri koruyan bir yer değil, aynı zamanda tarihi, arkeolojik değerleri de barındırıp koruyan bir yer. Bunu gözden uzak tutmamak lazım… Belki araştırılırsa başka şeyler de ortaya çıkar.

Sivil toplum açısından da şöyle bir uyarı yapmak istiyorum, sunumda ikinci bir davadan bahsettim. Sulak alanların sınırlarını değiştiren ve niteliklerini düşüren bir Ulusal Sulak Alan Komisyonu kararının iptali ile ilgili bir davayı anlatıp o davayı kazandığımızdan söz ettim. O davaya konu olan kararı kim almıştı? O kararı bakanlığın bürokratları ile birlikte hepimizin yakından tanıdığı iki sivil toplum kuruluşunun temsilcileri imzalamıştı. Yani kararın altında hepimizin tanıdığı iki sivil toplum kuruluşunun imzası vardı.  Hem de Türkiye’de Ramsar Sözleşmesi ile korunan alanlardan sorumlu olması için İsviçre’deki Ramsar Örgütü tarafından görevlendirilen WWF Doğal Hayatı Koruma Vakfı Türkiye ile merkezi Ankara’da olan Doğa Araştırmaları Derneği. Bu iki dernek Gediz Deltası’ndaki sulak alanların sınırlanması, niteliklerinin düşürülmesi sağlayan ve oralarda yapılaşmanın önünü açan kararın altına birlikte imza atmışlardı. Ben özellikle o iki kuruluşu, özellikle de Doğal Hayatı Koruma Vakfı Türkiye’yi (WWF) İsviçre’deki Ramsar Örgütü’ne şikâyet ettim. Ramsar Örgütü ile karşılıklı yazışmalarımız oldu, mahkeme kararlarıyla aldıkları kararı yolladık. Bu kötü örnek sayesinde, sivil toplum mücadelesini hukuka ve etik değerlere uygun yapanlarla yapmayanlar arasındaki farkı yakından görmüş olduk. Bu iki örgüt attıkları imza için dönüp de özür bile dilemediler. Sadece ve sadece yetki sahibi olmadığını iddia ettikleri arkadaşlarının orayı imzaladığından söz edip suçu o kişilerin üzerine yıkmaya çalıştılar. Bu durum haliyle medyaya da yansıdı. O haberi yazıp paylaşan gazeteci arkadaşımız bugün aramızda. O nedenle, evet biz orayı korurken yerel yönetimlerin, iktidarın yani devletin, yerel yönetimlerin yanında, sivil toplumun da desteğini almalıyız demek istiyorum. Ama bunu söylerken de, o doğal değeri korumayı gerçekten isteyenlerle istemeyenler arasındaki ayrımın da farkında olmalıyız diye düşünüyorum.

Bilinçsiz tarımsal ilaçlamadan kaynaklanan kirlenme… Evet, Kütahya’dan başlayıp İzmir Körfezi’ne dökülen büyük bir nehirden bahsediyoruz. Kütahya’dan bu tarafa gelinceye kadar evsel ve sınai atıklarla kirlenen bir nehirden bahsediyoruz. Ona rağmen yer yer ve zaman zaman temiz kalabilen ya da yoğun bir şekilde kirlenen bir nehirden bahsediyoruz. Eda Acara’nın da belirttiği söylediği gibi, Çiğli ve Menemen belediyeleri Gediz Nehri Havzası’nın kendi sınırları içindeki alt bölümünü ele almak üzere, aynen bu haftanın başında yaptığımız Kültürpark Arama Konferansı ya da çalıştayı gibi bir tartışma ortamını oluşturmalıdır. Bence iki belediyenin işbirliği ile yapılmalıdır bu çalışma… Türkiye’de ve İzmir’de ilk defa göreceğimiz yepyeni bir çalışma yöntemiyle, işbirliği içinde hayata geçirilmeli bu proje… Ama sadece İzmir’le yetmiyor, çalışma alanını geriye doğru uzatıp Kütahya’ya kadar götürmemiz gerekiyor. Elimde, Doğa Derneği’nin hazırladığı yönetim planı var. Bir zamanlar Avrupa Birliği’nin desteği de alınarak hazırlanmış. Şu an itibariyle güncelliğini yitirdiği söylenemez. Ziyaretçilerin nasıl kabul edileceğini, ziyaretçi kapasitesinin ne olduğunu, havzanın nasıl yönetileceğini gösteren bir yönetim planı… Öncelikle böyle bir plan, yani Çiğli Belediyesi Stratejik Planı’nın bir bileşeni olarak Gediz Deltası Sulak Alanı ile ilgili ayrı bir stratejik planının, bir eylem planının, bir ziyaretçi planının, bir yönetim planının hazırlanması gerekiyor. Ama tabi ki, sadece Çiğli Belediyesi olarak değil, valilik, merkezi yönetim, sivil örgütlenme bağlamında oluşturulacak bir otoritenin, bir beraberliğin kararı olarak hazırlanmalı böyle bir plan…

Kaçak avcılık sorulan sorulardan bir tanesi… Kuş Cenneti’nde kaçak avcılığın önlenmesi ve denizin çekilmesi konusu demiş Meral Danış arkadaşımız. Evet, kaçak avcılık var. Balık avcılığında da var, diğer hayvan türlerinde de var. Bunu önlemek her şeyden önce orada yaşayanlarla birlikte çalışıp örgütlenmekle mümkün, orayı gerçek anlamda yönetmekle mümkün. Yönetmediğiniz takdirde orayı bilmiyorsunuz, oraya giremiyorsunuz, orayı kontrol edemiyorsunuz anlamına gelir. O yüzden İZKUŞ benzeri bir örgütlenmeyi öncelikle tekrar dayatmamız ve gerçekleştirmemiz gerekiyor, Teşekkür ederim.

3. Oturum’da Ayşe Baysal ve Levent Kahraman’a sorduğunuz soru:

Salondan (Ali Rıza Avcan): Bugünkü oturumun başlığı “Herkes İçin Erişilebilir Kent”. Bana göre erişilebilir olmak sadece engellilerle ilgili bir konu değil. Dün burada sunum yapan, Yaya Derneği’nin kurucu başkanıyım. Yaya hakları ile ilgilenmeye başladığımızda ilk önce yaya haklarının ne olduğunu araştırmaya başladık. Konuya başlangıçta sadece yaya hakları olarak bakmakla birlikte, araştırıp öğrendikçe asıl üzerinde durmamız gereken konunun kent ya da şehir hakkı ile ilgili olduğunu fark ettik. O nedenle kamusal alanlardaki insanın varlığını sadece engelliler üzerinden okumak, sadece kadınlar üzerinden okumak, sadece yaşlılar üzerinden okumak ve bunların birbirleriyle olan ilişkilerini düşünmemek bana yanlış geliyor. Öyle bir duruma geldik ki, bir bisiklet yolunda bir yaya olarak yürümeye başladığımızda ki ben bunu, Gediz Deltası’nda bilirkişilerle birlikte tek yürüyebileceğimiz yer olan bisiklet yolunu kullandığımızda, oradan gelip geçen bisikletli arkadaşların bizlere ettiği küfürler sayesinde fark ettim. Yani bisikletli arkadaşlarımızın bir kısmı, bizlerin vergileriyle yapılan yolu sadece kendisine ait bir yol olarak görüp, aynen araba sahibinin motosikletliye ya da kendisine yaptığı gibi davranarak, orayı sahiplenerek sergiliyorlar. Aslında kamusal alanı kullanan bütün bireyler sağlıklı olsun, engelli olsun, kadın olsun, çocuk olsun, genç olsun, yaşlı olsun, işportacı olsun, seyyar satıcı olsun birbirimizin oradaki varlığına tahammül etmek zorundayız ve orayı birlikte kullanıp birlikte olmayı öğrenmek zorundayız. Engelli ile olan ilişkimizi de bu boyutta düşünmek istiyorum. Sadece engelli için değil, kamusal alanı kullanan insan olarak düşünmemiz gerektiğini vurgulamak istiyorum.

Eğer Sayın Ayşe Baysal tuvaletlerden bahsetmeseydi ben bu konuya girmeyecektim aslında; ama biraz önce siz konuşurken 2018 Engelsiz İzmir Kongresi’nin web sayfasına baktım. Bugüne kadar İzmir’de 46 yere yıldız verildiğini gördüm. Eğer 2018’den bu yana bu listeye yenileri eklenmedi ise. İlk beş yıldız verilen yer de, sizin söylediğiniz gibi İzmir Metrosu. Ben bu ödüllendirmeye itiraz ediyorum; çünkü diğer dezavantajlı gruplar için tuvaletleri olmayan bir Metro bana göre yıldızı hak eden bir yer olmamalı. Bunun sıkıntısını hem kendim yaşadığım hem de başkalarında gördüğüm için Metronun hem sağlıklı bireyler, hem de engelli bireyler için tuvalet ihtiyacını karşılamadığını düşünüyorum. Örneğin Halkapınar’da tuvalet sorunu ile karşılaştığınızda gerek otobüs bölümünde, gerekse Metro bölümünde bize oradaki caminin tuvaletini gösteriyorlar. İzmir bu anlamda özellikle yaşlılar, hastalar, çocuklar için tuvalet sıkıntısı yaşayan bir kent. O nedenle tuvaleti olmayan bir yere, 1. sırada beş yıldız vermeyi ben doğru bulmadığımı ifade etmek istiyorum.

İkinci bir konuyu Sayın Levent Kahraman’a sormak isterim. Sosyal kooperatifleri kendisinden dinledik, diğer kooperatiflerden ayıran farkları da öğrendik bu sayede. Ama ben mesela o konuşurken sosyal kooperatifin bir vakıftan ya da dernekten; yani, gönüllü çalışılan diğer örgütlerden farkını pek anlayamadım ki ben de şu anda bir sosyal kooperatifin projesini yürüten biriyim. Eğer toplumsal bir hizmet yapılıyorsa, kamu yararına bir çalışma yapılıyorsa niye vakıf kurulmuyor, niye dernek kurulmuyor? O vakfa, derneğe bağlı işletme üzerinden yapılmıyor da kooperatif üzerinden yapılıyor. Uzun yıllar özel sektöre, şirketlere, holdinglere danışmanlık yapan biri olarak kooperatifleşmenin şu sıralarda adeta bir moda akım haline geldiğini, herkesin kooperatifleşmekten söz ettiğini görüyorum. Ama ne yazık ki, hem belediyeler, hem dernekler, hem de kooperatifler kooperatif olmaktan çıkıp çoğu kez şirketleşiyor. Hepsine şu öneriliyor; kurumsal olun, şu belgeleri hazırlayın, planlı çalışın. Yani şirketler için yapılan şeyler, bugün derneklerden bekleniyor, kooperatiflerden bekleniyor, belediyelerden bekleniyor. O nedenle kooperatiflere şüpheyle yaklaşıyorum, Bence zaman bunun en iyi ilacı. Bizim gençliğimizdeki kooperatifler şu an itibariyle yok ne yazık ki. O eski anlayışla kurulan TARİŞ yok veya etkili değil, diğer kalkınma kooperatifleri güçlü değil. Ama Tire Süt Kooperatifi’nde olduğu gibi karşımıza bazen kooperatif değil de, adeta çok ortaklı şirketler çıkıyor. Bunları da dikkate almak lazım, kendileri açıklarsa sevineceğim. Teşekkür ediyorum.

Gediz Nehri, Havzası, Deltası ve İzmir Körfezi ile Bir Bütündür… (2)

Ali Rıza Avcan

Yazımızın birinci bölümünde Gediz Nehri‘nin, Gediz Nehri Havzası‘nın, Gediz Deltası ya da Gediz Deltası Sulak Alanı‘nın ve İzmir Körfezi‘nin ekolojik özellikleri konusunda bilgiler vererek aslında bu dört değerin tek bir bütünü oluşturan eşsiz bir ekosistem olduğunu, o nedenle de birbirlerinden koparılarak ele alınamayacağını anlatmaya çalıştık.

Bugünkü bölümde ise bu ekosistemin bir bütün olarak nasıl ele alınabileceğini, bu amaçla kimlerle ne şekilde neler yapılabileceğini tartışmaya çalışıp ortaya çıkan değerlendirmeler üzerinden öneriler geliştirmeye çalışacağız.

Havza yapısı

O nedenle öncelikle elimizde mevcut olanları belirleyip masanın üstüne koyalım isterseniz:

I – Gediz Ekosistemi bileşeni olarak:

1) Gediz Nehri,

2) Gediz Nehri Havzası,

3) Gediz Deltası ya da Gediz Deltası Sulak Alanı,

4) İzmir Körfezi.

II – Gediz Ekosistemi sorunları olarak:

1) Yeraltı ve yer üstü su kaynaklarının yoğun bir şekilde talan edilip kirlenmesi,

2) Verimli tarım topraklarının kirlenip imara açılmalar nedeniyle azalması ve tuzlanması,

3) Ekosistemdeki tarım ve hayvancılık faaliyetlerinin çevre kirliliğinden olumsuz bir şekilde etkilenmesi,

4) Ekosistemdeki çevre kirliliğinin toplum sağlığını olumsuz yönde etkilemesi.

III – Gediz Ekosistemi’nden sorumlu kurum ve kuruluşlar olarak:

1) Tarım ve Orman Bakanlığı: (Su Yönetimi Genel Müdürlüğü, Balıkçılık ve Su Ürünleri Genel Müdürlüğü, Bitkisel Üretim Genel Müdürlüğü, Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü, Hayvancılık Genel Müdürlüğü, Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü, Türkiye Su Enstitüsü, Orman Genel Müdürlüğü, Tarım ve Kırsal Kalkınmayı Destekleme Kurumu),

2) Çevre ve Şehircilik Bakanlığı: (Çevresel Etki Değerlendirmesi, İzin ve Denetim Genel Müdürlüğü, Çevre Yönetimi Genel Müdürlüğü, Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğü, Koruma Kurulu Müdürlükleri),

3) Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı: (Kalkınma Ajansları Genel Müdürlüğü, Sanayi Bölgeleri Genel Müdürlüğü),

4) Sağlık Bakanlığı: (Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü, Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü),

5) İl valilikleri: Kütahya, Manisa, Aydın, Uşak, Denizli ve İzmir valilikleri,

6) Büyükşehir Belediyeleri: Aydın, İzmir ve Manisa Büyükşehir Belediyeleri,

7) Gediz Ekosistemi içinde yer alan 22 adet ilçe belediyesi: Manisa/Ahmetli, Akhisar, Alaşehir, Demirci, Gölmarmara, Gördes, Köprübaşı, Kula, Salihli, Sarıgöl, Saruhanlı, Şehzadeler, Selendi, Turgutlu, Yunusemre, İzmir/Foça, Menemen, Çiğli, Kemalpaşa, Kütahya/Gediz, Şaphane ve Pazarlar,

8) Organize Sanayi Bölgeleri: Çiğli Atatürk, Kemalpaşa, Bağyurdu, Turgutlu, Manisa, Akhisar, Menemen, Kula, Demirci Organize Sanayi Bölgeleri.

IV – Gediz Ekosistemi ile ilgili çalışmalara yardımcı olabilecek kurum ve kuruluşlar: Üniversiteler, meslek odaları, ticaret borsaları, ziraat odaları, tarım kooperatifleri, çevre koruma ve ekoloji ile ilgili sivil toplum kuruluşları (Doğa Derneği, EGEÇEP, Ekoloji Birliği vb.)

1) Ege Belediyeler Birliği: Aralarında Gediz Nehri Havzası‘nda bulunan İzmir Büyükşehir, Çiğli, Foça, Kemalpaşa, Kütahya/Gediz, Şaphane, Manisa/Demirci, Selendi, Kula, Sarıgöl, Alaşehir, Salihli, Ahmetli, Turgutlu, Köprübaşı, Gördes, Akhisar, Marmara, Saruhanlı, Manisa Büyükşehir, Yunusemre, Kütahya/Gediz, Şaphane ve Pazarlar belediyelerinin de bulunduğu toplam 121 il, ilçe ve belde belediyesi.

2) Ege Ekonomiyi Geliştirme Vakfı (EGEV): İzmir, Afyon, Aydın, Denizli, Muğla, Manisa, Kütahya, Çanakkale, Balıkesir ve Uşak valilikleri.

3) Kalkınma Ajansları: İzmir Kalkınma Ajansı, Güney Ege Kalkınma Ajansı (Aydın, Denizli, Muğla), Zafer Kalkınma Ajansı (Afyonkarahisar, Kütahya, Manisa, Uşak),

4) Diğer mahalli birlikler: Menemen Sol Sahil Sulama Birliği, Menemen Sağ Sahil Sulama Birliği, Katı Atık Birlikleri (Manisa İli Çevre Hizmet Birliği (MEÇEB), Turgutlu, Ahmetli İlçe ve Belde Belediyeleri Katı Atık Bertaraf Tesisi Birliği, İl Özel İdaresi, Salihli Belediyesi ve Belde Belediyeler Katı Atık Bertaraf Tesis Birliği, Kula İlçesi Belediyeleri Çevre Birliği, Akhisar, Gördes, Gölmarmara, Soma Kırkağaç İlçe ve Belde Belediyeleri Birliği AKÇEB + SOMKIRÇEB, İl Özel İdaresi, Demirci, Selendi, Köprübaşı İlçe ve Belde Belediyeleri Birliği, Uşak İli Sürdürülebilir Çevre Yönetimi Belediyeler Birliği, Kütahya İli Yerel Yönetimler Katı Atık Bertaraf Tesisleri Yapma ve İşletme Birliği)

V – Gediz Ekosistemi için şimdiye kadar yapılan işler: Gediz Ekosistemi ile ilgili olarak yapılan araştırma ve planlama çalışmalarını ise şu şekilde sıralayabiliriz:

1) Gediz Havzası Koruma Eylem Planı, 2015,

2) Gediz Nehir Havzası Yönetim Planı, Kasım 2018,

3) Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi, Ağustos 2015,

4) Gediz Havzası Hassas Su Kütleleri İyileştirme Eylem Planı, 2015,

5) Gediz Havzası Nehir Havza Yönetim Planın Yeraltı Suları Veritabanı, Kasım 2018,

6) Gediz Nehri Havza Yönetim Planı Yerüstü Suları Veritabanı, Kasım 2018,

7) Gediz Deltası Sulak Alan Yönetim Planı, Mart 2007.

Yukarıdaki uzun listeden de görülebileceği gibi, Gediz Ekosistemi olarak adlandırdığımız sistemle ilgili sorunlar ve bu sorunların çözümü konusunda görevli, yetkili ve sorumlu olanlar o kadar çok olmasına karşın; bugüne kadar yapılıp ortaya çıkan somut çalışma -ne yazık ki- çok azdır. Gediz Ekosistemi‘ndeki bileşenleri birbirinden ayırarak yapılan uzun araştırmalar sonucunda ortaya konulan stratejik planlarla eylem planlarında hedef ve amaç olarak belirtilip altı üst düzey yetkililer tarafından mühürlenip imzalanan birçok hedef ve amaca bugün itibariyle ulaşılamadığı, bir anlamda planlama aşamasının sonrasına geçilemediği görülmektedir.

Bu çerçevede Gediz Nehri Havzası ile ilgili sorunların çözümü önce valiliklere bırakılmış, bunun başarısız olduğu görüldüğünde ise iş havza planı boyutunda tümüyle merkezi yönetim temsilcilerinden oluşan kurum ve kurullara (Tarım ve Orman Bakanlığı’na bağlı Havza Yönetimi Daire Başkanlığı, Su Yönetimi Koordinasyon Kurulu, Havza Yönetimi Merkez Kurulu, Havza Yönetim Heyetleri ve İl Su Yönetimi Koordinasyon Kurulları) bırakılmış, Gediz Deltası Sulak Alanı‘ndaki koruma bölgeleri İzmir Körfez Geçişi Projesi gibi büyük rant projelerine açılmış, sulak alan içindeki koruma bölgeleri sırf bu amaçla daraltılmış ve yapılaşmaya uygun hale getirilmiş, İzmir Körfezi‘nin temizliği ile ilgili “İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi“ne ise başlanmamıştır.

Kısacası Gediz Nehri, Gediz Nehri Havzası, Gediz Deltası ve İzmir Körfezi için söylenenler, verilen sözler şu an itibariyle yerine getirilmemiş, Gediz Ekosistemi hızlı bir şekilde kirlenmeye devam etmiştir.

Şimdi bu durumda, yukarıda tek tek belirttiğimiz faktörleri dikkate alarak ne yapılabiliriz?

1. Öncelikle Gediz Nehri Havzası gibi tüm havzalarda sadece merkezi yönetime görev, yetki ve sorumluluk veren, belediyeleri, üniversiteleri, sivil toplumu istendiği takdirde davet edilen kurum ve kuruluş mertebesine koyan yasal düzenlemeler en kısa sürede demokratikleştirilerek bu tür havza planlamalarında ve uygulamalarında oraları kirletenlerin ya da kirletilmesini önleyecek olanların sürece dahil edilmesi sağlanmalıdır. Çünkü bugüne kadarki uygulama, “ben her şeyi bilirim ve yaparım” diyen merkezi yönetim kurumlarının başarısızlığını net bir şekilde ortaya koymuştur.

2. İkinci olarak Gediz gibi kaynağı, yatağı, çevresindeki havzası, döküldüğü alan ve ulaştığı yer itibariyle özel bir ekosistem olan değerlerin parçacı bir anlayış yerine tüm parçaları hep bir arada ele alan bütüncül bir şekilde ele alınması, planlanması, uygulamanın bu planlamaya göre yapılması ve uygulamanın izlenerek her yıl düzenlenecek raporlarla kamuoyunun bilgisine sunulması gerekir.

Bu bağlamda Gediz Ekosistemi‘nin bir parçası olan Gediz Deltası‘nı ya da Gediz Nehri Sulak Alanı‘nı UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi‘ne dahil etmek çözüm olmayacak, söz konusu delta nehrin devamlı getirdiği kirlilikle bir Dünya Mirası olma özelliğini koruyamayacaktır. Yapılan başvuru ile Delta’nın Geçici Liste’ye alınması mümkün olmakla birlikte, Geçici Liste’de kaldığı süre içinde; hatta asıl listeye alınsa bile asıl listede bulunduğu süre içinde Gediz Nehri’ndeki kirlenme önlenemediği takdirde Gediz Nehri Sulak Alanı‘nın listelerden çıkarılması ihtimali her an için mümkün olabilecektir. Bu konuya geçmişten verilebilecek en iyi örnek, UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi‘nde yer alan İstanbul Tarihi Yarımada‘daki çarpık yapılaşma üzerine 2010 yılında UNESCO‘nun, İstanbul Tarihi Yarımada‘sının listeden çıkarabileceğini belirtmesi üzerine bölgenin korunması konusuna daha fazla önem ve öncelik verilmesidir.

3. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in, seçim öncesinde yayınladığı “Çok Renk, Çok Ses, Çok Nefes” isimli seçim bildirgesinin “Demokrasi” başlığını taşıyan bölümünde yazılı olan bir açılımı vardı. Tunç Soyer o bildirgede, “Merkezi hükümet ile İzmir Vizyon Ortaklığı kuracağız” diyerek AKP iktidarına bir başka deyişle birlikte çalışma çağrısı yapıyordu. Bu çağrıyı ve özellikle de “İzmir Vizyon Ortaklığı” sözcüğünü şu sıralar pek dile getirmese de; hem seçim döneminde, hem de sonrasında yaptığı sözlü açıklamalarda İzmir’in çıkarı için merkezi yönetimle birlikte çalışabileceğini, bu konuda ortak projeler geliştirebileceğini söylediğini hatırlıyoruz.

Bu nedenle, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in seçim öncesi ve sonrasında dile getirdiği “İzmir Vizyon Ortaklığı” önerisi bağlamında Gediz Nehri‘nin, Gediz Nehri Havzası‘nın, Gediz Deltası‘nın ve İzmir Körfezi ile ilgili her düzeydeki çalışma ya da projenin merkezi hükümetle belediyelerin işbirliği; özellikle de Tunç Soyer‘in başkanı olduğu İzmir Büyükşehir Belediyesi ve Ege Belediyeler Birliği‘nin katıldığı bir işbirliği içinde birlikte gerçekleştirilmesi, bunun için girişimde bulunulması, merkezi iktidar temsilcileriyle görüşüp ortak projeler geliştirilmesi; böylelikle Gediz Ekosistemi‘nin bir bütün olarak ele alınması mümkün değil midir?

Ayrıca, Kemalpaşa Belediyesi‘nin 2020-2024 dönemi Stratejik Planı’nda bir hedef olarak belirlediğimiz; merkezi yönetim kurumlarının Gediz Nehri Havzası‘nın korunması konusundaki yetersizliği nedeniyle, havzada yer alan belediyeler arasında ve İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Çiğli, Kemalpaşa ve Menemen belediyelerinin öncülüğünde havza sorunlarını merkezi yönetim ile birlikte çözmek üzere bir Gediz Nehri Havzası Belediyeler Birliği kurmak mümkün değil midir?

Şayet bu yapılamazsa bile, bu dört bileşenin her biriyle ilgili ayrı ayrı faaliyet ya da projelerde diğer bileşenlerin de dikkate alınması, birbirleriyle ilişki ve etkileşimlerinin sorgulanması; örneğin, Gediz Deltası‘nın UNESCO‘nun Dünya Mirası Listesi‘ne alınması için girişimde bulunulurken, aslında bunun Gediz Nehri Havzası ile Deltası‘ndaki çevre kirliliği giderilmeden yapılmak istenmesinin yanlış olduğunun görülüp belirtilmesi; böylesi bir girişimde bulunulurken hem havzadaki hem de deltadaki çevre kirliliğinin giderilmesi için merkezi yönetime ortak çalışma çağrısının yapılması, bunun için gayret gösterilmesi, bu konuda -en azından- İzmir kamuoyundan destek istenmesi mümkün değil midir?

Kısacası, Gediz Ekosistemi‘ni oluşturan bileşenlerin biri için tek başına çalışmaya karar verilmesinden önce, merkezi yönetimle birlikte çalışma için bütün yolların, çarelerin tüketilip; yanıt alınmaması ya da çağrının kabul edilmemesi durumda “Ben uğraştım; ama, olmadı. Böylelikle günah da benden gitmiş oldu” demek ve bu konuyu İzmir kamuoyuna anlatmak, o kadar mı zor acaba?

Ayrıca, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından, ÇED Raporu onaylanmış “İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi“ne bir an önce başlanması suretiyle İzmir Körfezi‘ndeki mevcut su akıntısıyla kalitesinin arttırılması suretiyle körfezin temizlenmesi sağlanmalıdır.

Yararlanılan Kaynaklar

1. Gediz Havzası Hassas Su Kütleleri İyileştirme Eylem Planı,

2. Gediz Havzası Koruma Eylem Planı Kitapçığı, T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü.

3. Gediz Havzası Koruma Eylem Planı- Proje Nihai Raporu, T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü & TUBİTAK MAM, Kasım 2013, Gebze, Kocaeli.

4. Gediz Havzası Nehir Havza Yönetim Planın Yeraltı Suları Veritabanı, T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü & TUBİTAK MAM, Kasım 2018, Gebze, Kocaeli.

5. Gediz Nehir Havzası Yönetim Planı, T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü, Kasım 2018.

6. Gediz Nehri Havza Yönetim Planı Yerüstü Suları Veritabanı, T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü & TUBİTAK MAM, Kasım 2018, Gebze, Kocaeli.

7. Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi, İzmir Büyükşehir Belediyesi & Ege Üniversitesi & İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü, Ağustos, 2015, İzmir.

8. Ulusal Havza Yönetim Stratejisi 2014-2023, T. C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı, 2014.

9. Ulusal Su Planı 2019-2023, T.C. Tarım ve Orman Bakanlığı.

10. İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi ÇED Raporu, 2013.

11. İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi ÇED Raporu, 2016.

12. Su Yönetimi Koordinasyon Kurulu’nun oluşumu ile ilgili 2012/7 sayılı Başbakanlık Genelgesi, 20.03.2012 tarih, 28239 sayılı Resmi Gazete.

13.Tarım ve Orman Bakanlığı’nın Havza Yönetimi Merkez Kurulu, Havza Yönetim Heyetleri ve İl Su Yönetimi Koordinasyon Kurullarının Teşekkülü, Görevleri, Çalışma Usul ve Esaslarına Dair Tebliği, 18.01.2019 tarih, 30659 sayılı Resmi Gazete.

Gediz Nehri, Havzası, Deltası ve İzmir Körfezi ile Bir Bütündür… (1)

Ali Rıza Avcan

Gediz Nehri, havzası, deltası ve İzmir Körfezi uygarlık tarihi, kültürü, coğrafyası, doğası ve barındırdığı insan toplulukları itibariyle birbirine bağlı bir bütündür…

Ayrıca Anadolu‘yu Anadolu, Ege‘yi Ege, İzmir‘i de İzmir yapan önemli bir değerimizdir…

Bu gerçeği; daha doğrusu Gediz Nehri‘nin, çevresindeki Gediz Nehri Havzası‘nın, Gediz Nehri Deltası‘nın ve İzmir Körfezi‘nin birbirine bağlı ve birbirini bütünleyen bir ekosistem olduğunu 2015-2019 döneminde mücadelesini verdiğimiz İzmir Körfezi Geçiş Projesi ve Gediz Deltası Sulak Alanı koruma bölgelerinin daraltılıp koruma derecelerinin düşürülmesi girişimini davalar açıp önlediğimizde anlamış; bunlardan sadece birini ya da ikisini ele alıp bir çalışma yapmanın, korumanın ya da onların korunması için mücadele etmenin doğru olmadığını görmüştüm.

Oysa son günlerde belediyelerden; özellikle de İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nden bu ekosistemin sadece bir kısmını oluşturan Gediz Deltası ya da Gediz Deltası Sulak Alanı‘nın UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi‘ne alınması ya da bir rekreasyon alanı olarak düzenlenmesi, insanların bu bölgeyi ziyaret etmesi için hem bütünün parçalarından hem de bütünden ayrı bir şekilde görüşler, düşünceler ve projeler geldiğini duyuyor, okuyoruz.

Gediz Deltası UNESCO yolunda“, “Gediz Deltası’nda doğa gezi rotaları , kuş gözlem kuleleri, bisiklet yolları, interaktif oyun/eğitim alanları yapacağız” gibi söylemlerin de gösterdiği gibi, bir bütünü oluşturan parçalar arasından ‘en göz önünde‘ ve ‘kolay‘ olanını seçip, parçacı bir anlayışla onu öne çıkarmak, zor olan parçaları diğer bir köşede unutmak ya da göz ardı etmek sosyal demokrat popülizm anlayışının son örneği olarak karşımıza çıkıyor.

İşte o nedenle, Gediz Deltası‘nda yapılmak istenenleri bir köşeye koyarak, bütünü oluşturan Gediz Nehri‘ni, Gediz Nehri Havzası‘nı, Gediz Deltası‘nı ya da başka bir deyişle Gediz Deltası Sulak Alanı‘nı ve son olarak İzmir Körfezi‘ni tek tek ele alıp tanıyalım ve bu dört parçanın oluşturduğu bütünle ilgili yapımı yürek isteyen zor öneriler geliştirmeye çalışalım düşüncesiyle iki bölümden oluşan bu yazı dizisini hazırlamak istedim.

I – GEDİZ NEHRİ VE GEDİZ NEHRİ HAVZASI

Kütahya il sınırları içindeki Murat ve Şaphane dağlarından doğup Foça ve Çamaltı Tuzlası arasındaki Agriya Körfezi‘nden İzmir Körfezi’ne dökülen 401 kilometre uzunluğundaki Gediz (Hermos) Nehri, çevresindeki 17.500 kilometrekare büyüklüğündeki havzası ile Önasya’nın önemli yerleşim bölgelerinden biridir. Havzadaki ekonomik faaliyetler, coğrafi alanın 1/3’ünü oluşturan merkez ova ve deltada meydana gelip, nüfusun büyük çoğunluğu, endüstriyel faaliyetlerle sulamalı tarımın yapıldığı ovalarda ve deltada yaşamaktadır.

Nehrin yatağı ve denizle buluştuğu nokta, getirdiği alüvyonun İzmir Limanı‘na giriş-çıkış yapan gemilerin yolunu doldurması nedeniyle 1886 yılında değiştirilip bugünkü konumuna getirilmiştir.

Gediz Nehri Havzası ise kuzeyde Kuzey Ege ve Susurluk havzalarının güney sınırını oluşturan Kara, Dumanlı, Kılıç, Karaoğlan, Demirci, Simav; doğuda Murat, Koca, Kışla, Umurbaba, Uysal; güneyde Çal, Çulha, Bozdağ, Çatma, Çallıbaba, Mahmut, Nif ve Yamanlar dağlarının su ayrım hattına ve batıda Ege Denizi’ne kadar uzanmaktadır.

Havzada yer alan ovalar Gediz’in yukarı havzasında nehir boyunca dar bir şerit halinde, orta ve aşağı havzada ise oldukça geniş olarak yer almaktadır. Bu ovaların en önemlileri Adala, Ahmetli, Menemen, Akhisar, Selendi, Kapaklı, Alaşehir ve Üzümlü Ovaları’dır. Bunlar genelde doğu batı yönündeki dağlar arasında uzanmakla beraber değişik yönlerde, özellikle kuzey güney yönünde uzanan ovalar da vardır. Mevcut ovaların yukarı havzalarda 400–600 m arasındaki yüksekliği (Selendi Ovası 415 m, Üzümlü Ovası 625 m) batıya doğru gittikçe devamlı şekilde azalmaktadır. Bu yükseklik orta havzada ve özellikle Salihli’den sonra 100 m civarında olmasına rağmen akar suyun ağzına yakın yerlerde ve Menemen Ovası’nda 2,5 m’yi bulmaktadır.

Havzanın temel su kaynağı olan Gediz Nehri birçok yan dere ile birleştikten sonra Manisa ve Menemen ovalarını sulayarak denize dökülmektedir. Gediz Nehri kuzeyden Selendi, Kocaçay (Deliniş), Demrek (Demirci) ve Kum Çayı’nı, güneyinden Alaşehir ve Nif (Kemalpaşa) çaylarını da alır; bunların dışında Kurşunlu, Tabak, Sart, Gencer, Yeniköy, Karaçalı, Irlamaz ve Keçili gibi yan dereler de kendisine bağlanır.

Gediz Nehri Havzası’nda doğal göl sayısı yok denecek kadar azdır. Havzada yer alan en önemli doğal göl, Akhisar’ın yakınındaki Gölmarmara’dır.

Havzada toplam 5 baraj ve 2 gölet bulunmaktadır. Havzadaki en büyük baraj 1.022 milyon m3 depolama kapasitesiyle Demirköprü Barajı’dır. Barajın üzerine enerji üretmek üzere HES kurulmuştur. Gördes ve Küçükler barajları içme suyu elde etmek amacıyla da kullanılmakta, diğer barajlar sulama, taşkın koruma ve enerji üretimi amaçlıdır. Demirköprü, Afşar, Buldan ve Gördes barajları Manisa’da, Küçükler Barajı ise Uşak’ta yer almaktadır.

Gediz Nehri Havzası sınırları içinde Manisa, İzmir, Uşak, Kütahya, Denizli, Balıkesir ve Aydın illeri yer almaktadır. İllerin havza sınırları içerisinde kalan alanlarının büyüklüğü aşağıdaki tabloda gösterilmiştir. Buna göre havza topraklarının % 64’ü Manisa ili sınırları içinde bulunmaktadır.

Nehrin havzası içindeki başlıca yerleşimlerin (Manisa/Ahmetli, Akhisar, Alaşehir, Demirci, Gölmarmara, Gördes, Köprübaşı, Kula, Salihli, Sarıgöl, Saruhanlı, Şehzadeler, Selendi, Turgutlu, Yunusemre, İzmir/Foça, Menemen, Çiğli, Kemalpaşa, Kütahya/Gediz, Şaphane, Pazarlar) 2019 yılı toplam nüfusu 1.945.833 olup; buna Gediz Nehri‘nin döküldüğü İzmir Körfezi kenarındaki Karşıyaka, Bayraklı, Konak, Karabağlar, Balçova, Narlıdere, Güzelbahçe ve Urla ilçelerinin nüfuslarını da eklediğimizde, havzada yer alan toplam 30 ilçede yaşayan toplam nüfusun 3.686.366 olduğunu görürüz.

Gediz Nehri Havzası‘nın % 52’sini tarımsal alanlar, % 45’ini de orman ve yarı doğal alanlar oluşturmaktadır.

Gediz Nehri Havzası içerisinde önemli oranda organize sanayi bölgesi olup bunlar Turgutlu, Manisa, Akhisar, Kemalpaşa, Bağyurdu, Menemen, Çiğli, Kula ve Demirci’de yer almaktadır. Gediz Nehri hem bu önemli sanayi bölgelerinden hem de yerleşimlerden doğrudan ya da atık su arıtma tesislerinden gelen kontrolsüz atıklar; ayrıca, tarımsal arazilerin yoğun ve bilinçsiz bir şekilde ilaçlanıp gübrelenmesi (Fosfat, Azot), yer altı suyunun kaçak kuyularla yoğun bir şekilde kullanılması, jeotermal kaynaklardan, madenlerden, balık çiftliklerinden ve zeytinyağı üretim tesislerinden gelen atık suların yer üstü su kaynaklarına karışması suretiyle önemli ölçüde kirlenmiştir. Bu çerçevede Gediz Nehri Havzası‘ndaki yer üstü ve yer altı sularıyla toprağın büyük baskı ve risk altında olduğu söylenebilir. TUBİTAK‘ın 2018 tarihli araştırmaları ve bu araştırmalar sonucunda ortaya konulan rapor, plan ve programlar bu yoğun ve yaygın kirlenmeyi açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Gediz Nehri’nin Önemli Bir Kolu: Nif (Kemalpaşa) Çayı

TUBİTAK‘ın bu araştırmalar kapsamında düzenlediği listelere göre yeraltı suyu kaynakları, nehrin doğduğu kaynaktan İzmir Körfezi‘ne doğru ilerlediğimizde Gökçeören, Beyler, Salihli, Kestelli, Ahmetli, Karaselendi, Yüreğil, Akhisar, Mecidiye, Palamut, Büknüş, Manisa, Veziroğlu, Çepnibektaş, Kemalpaşa, Yukarıkızılca, Çambel ve Menemen yerleşimlerinde “Önemli Baskı Altında“, Gökçeören, Salihli, Belenkaya, Poyrazdamları, Kestelli, Ahmetli, Selendi, Yüreğil, Akhisar, Mecidiye, Palamut, Büknüş, Manisa, Veziroğlu, Çepnibektaş, Kemalpaşa, Yukarıkızılca, Çambel ve Menemen yerleşimlerinde de “Yüksek Risk Altında“dır. (s.187-189)

Miktar açısından baskı altında olan yeraltı suyu kütleleri
Yeraltı suyu kütleleri risk haritası

Yer altı sularıyla ilgili baskı ve risklerin aynısı yer üstü suları için de geçerlidir. Aşağıdaki haritanın incelenmesinden de anlaşılacağı üzere değişik baskı ve risk noktalarının kirlettiği sular tüm bir Gediz Nehri boyunca akarak Gediz Deltası‘na ulaşmakta ve oradan da İzmir Körfezi’ne boşalmaktadır.

2018 yılında TUBİTAK tarafından yapılan araştırma, plan ve programların da ortaya koyduğu gibi, onca yolu katedip körfeze karışan bu milyonlarca metreküp suyun içinde bol miktarda Azot, Fosfat, Sodyum, Nikel, Kurşun kaynaklı kirleticiler ve ağır metaller bulunmakta, bu maddeler içme ve tarımsal sulama yoluyla bitki ve hayvanlarla milyonlarca insanın sağlığını tehdit etmektedir.

Gediz Havzası’nda evsel, endüstriyel ve tarımsal faaliyetlerden kaynaklanan baskılar

II – GEDİZ DELTASI YA DA GEDİZ DELTASI SULAK ALANI

Gediz Deltası, Gediz Nehri‘nin binlerce yılda şekillendirdiği 40.000 hektarlık yüz ölçümü ile Türkiye’nin en büyük deltalarından biridir. Gediz Deltası günümüzde Karşıyaka Mavişehir’in yanı başından başlayarak Foça Tepeleri’ne kadar uzanan geniş bir kıyı şeridini içine almaktadır. Delta flora ve fauna olarak zengin bir tür çeşitliliğine sahip olup, doğal yaşamın sürdürülebilirliliği bakımından son derece önemlidir. Gediz Deltası, ülkemizin 14 Ramsar alanından biri olmakla birlikte başta flamingolar olmak üzere kuş çeşitliliği bakımından en zengin sulak alanlarımızdan birisidir.

Gediz Deltası, tuzlu, tatlı ve acı su ekosistemlerini bir arada barındırmaktadır. Deniz sınırının büyük kısmı deniz börülceleri ve midye kabukları ile kaplı kum bantlarından oluşmaktadır. Kum bantlarının ardında lagünler veya geniş tuzcul kıyı çayırları uzanır. Tuzcul alana tatlı su girişinin yüksek olduğu noktalarda küçük sazlık alanlar ve kındıra otlarıyla kaplı geçici sulak çayırlar bulunur. Tepeler genellikle garig (kısa boylu dikenli çalı toplulukları) ile örtülüdür. Bunun dışındaki alanlarda geniş tarım alanları, ağaçlandırma sahaları ve bahçeler bulunmaktadır.

III – İZMİR KÖRFEZİ

İzmir Körfezi, toplam 200 km2’lik alanı, 11.5 milyar m3’lük su kapasitesi ve 464 kilometrelik kıyı şeridi uzunluğu ile Akdeniz’in en büyük doğal körfezlerinden biridir. İzmir, yaklaşık 88.000 ha’lık alanı ile Körfez etrafındaki en büyük yerleşim bölgesidir

İzmir KörfeziKaraburun Yarımadası‘ndaki Kanlıkaya Burnu ile Foça‘daki Aslan Burnu arasındaki 13 deniz mili açıklıktan başlar. Körfez şekil konum itibarıyla üç kesime sahiptir. Birincisi “iç körfez” olarak adlandırılan ve Çiğli‘deki Ragıp Paşa Dalyanı ile Yeni Kale Burnu arasında kalan kısımdır. İkincisi “orta körfez” olarak nitelendirilen ve Çiğli‘deki Çamaltı Tuzlası ile Güzelbahçe arasındaki bölümdür. Üçüncüsü ise bu alanın batısında kalan “dış körfez“dir. 

İzmir Körfezi‘nde yer alan Uzunada, Türkiye’nin en büyük dördüncü adasıdır. Körfez içerisinde konumlanan diğer başlıca adalar Hekim Adası ve Karantina Adası‘dır. Foça açıklarında yer alan Foça Adaları, dokuz ada ve kayalıktan oluşmaktadır. Bunların en büyüğü Orak Adası‘dır. Büyükada, Karaburun kıyılarında bulunan birkaç adadan biridir.

Körfeze dökülen on yedi akarsu mevcuttur. Bunların en büyükleri Gediz Nehri ve Meles Çayı‘dır. Körfezin kuzeydoğusunda körfeze boşalan Gediz Nehri‘nin önünde taşıdığı alüvyonlarla oluşan Gediz Deltası yer almaktadır.

Körfez, konumu sayesinde şiddetli rüzgârlardan korunaklıdır (Karaburun Yarımadası‘ndaki Akdağ, kuzeyde Yamanlar Dağı ve güneyde Balçova tepeleri rüzgârı kesmektedir). Dış körfez rüzgâra açık daha geniş ve daha derindir. 

2000’li yılların başına kadar Akdeniz’de, kirliliğin en yoğun biçimde yaşandığı noktalardan biri olan İzmir Körfezi, 2000 yılında Büyük Kanal Projesi’nin devreye sokulması ile düzelme sürecine girmiştir. Körfez’de gerçekleştirilen kirlilik izleme çalışmalarının sonuçları da yakın zamana kadar bunu destekler nitelikteydi. Ancak, bölgede gerçekleştirilen son örneklemelerin sonuçları, önceki yıllarda ekosistemde gözlenen düzelme sürecinin kesintiye uğradığını; hatta aksi yönde bir geriye dönüşün başladığı izlenimini doğurmaktadır. Özellikle iç körfez istasyonlarında tespit edilen tür sayısındaki düşüş ve kirlilik oldukça dikkat çekicidir. Kısacası Büyük Kanal Projesi ile İzmir İç Körfez’de bazı fiziko-kimyasal parametreler açısından yıllar içinde düzelmeler gözlense de, ekolojik anlamda iç körfez için ekolojik kaliteden bahsetmek mümkün görünmemektedir.

Bunun en önemli nedeni de, hem körfeze boşalan aşırı derecede kirlenmiş nehir, çay ve derelerin getirdiği çökeltiler, hem de körfezde her geçen gün artan sığlaşma nedeniyle körfezden çıkan suyun miktar ve hızındaki azalmadır.

Genel olarak yüzey akıntıları körfezin içinden dışarıya doğru olup körfezin kuzey tarafında daha şiddetlidir. Yüzey akıntıları 5-7 cm/s civarlarında olup rüzgarın etkisiyle 10-15 cm/s düzeylerine çıkabilmektedir. Ortalama su seviyesinden 10 m derinlikteki akıntılar körfezin içine doğrudur ve Yenikale önlerinden iç körfeze girer. Ortalama su seviyesinden 10 m derinlikteki akıntılar iç körfezde güneye doğru döner ve topoğrafyanın etkisiyle siklonik bir yapı sergiler. Ortalama su seviyesinden 10 m derinlikteki akıntıların hızları ise 5-7 cm/s düzeyindedir.

İzmir Limanı ve Körfezi Rehabilitasyon Projesi

İzmir Körfezi‘nin su sirkülasyonunu artırmak ve su kalitesini iyileştirmek zaman zaman uygulanan projeler kısmi iyileşmeler sağlamış olmakla birlikte 2012 yılında Ulaştırma Bakanlığı‘na bağlı TCDD Genel Müdürlüğü ile İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne bağlı İzmir Su ve Kanalizasyon İdaresi (İZSU) Genel Müdürlüğü‘nün birlikte geliştirdiği “İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi” kapsamında Alsancak Limanı‘nın genişletilmesi ve İzmir Körfezi‘ndeki su akıntıların arttırılması suretiyle su kalitesinin yükseltilmesi amaçlanmıştır. Bu proje ile ilgili 2013 tarihli ilk ÇED raporu 2016 yılında güncellenmiş ve 2017 yılında kabul edilmiştir.

TCDD ve İZSU’nun işbirliği içinde yapılacak olan bu büyük proje ile ilgili ÇED Raporu’na göre, Alsancak Limanı ve çevresi ile Körfez içinde yer alan Liman Yaklaşım (Navigasyon) ve Akıntı İyileştirme (Sirkülasyon) Kanalı taramasında toplam 9,5 milyon m2‘lik alanda 46.990.000 m3 miktarında dip taraması yapılırken 12 kilometre uzunluğunda, 250 metre genişliğinde ve -17 metre derinliğinde Liman Yaklaşım (Navigasyon) Kanalı ile 13,5 kilometre uzunluğunda, 250 metre genişliğinde ve -8 metre derinliğinde Akıntı İyileştirme (Sirkülasyon) Kanalının açılması ve dip taraması ile çıkarılan malzeme ile Körfez’in kuzeyinde iki adet doğal yaşam adası yapılacak, Alsancak Limanı‘ndaki işlerle Liman Yaklaşım (Navigasyon) Kanalının TCDD, Akıntı İyileştirme (Sirkülasyon) Kanalının da İZSU tarafından üstlenilecektir.

Durum bu olmakla birlikte, Alsancak Limanı‘ndaki tarama ve inşaat işleriyle Liman Yaklaşım (Navigasyon) Kanalı‘nın yapımına Alsancak Limanı‘nın Türkiye Varlık Fonu‘na devredilmesi nedeniyle başlanmamıştır. İzmir Büyükşehir Belediyesi ise, ÇED Raporu’nun onaylanmadığı dönemde devamlı olarak “Ankara bizim projemizi engelliyor” diyerek siyasi çıkışlar yapmasına karşın, projeye ÇED Raporu’nun onaylandığı tarihten bu yana başlanmamış; böylelikle İzmir Körfezi‘nin temizlenmesi bir başka bahara kalmıştır.

Yararlanılan Kaynaklar

1. Gediz Havzası Hassas Su Kütleleri İyileştirme Eylem Planı,

2. Gediz Havzası Koruma Eylem Planı Kitapçığı, T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü.

3. Gediz Havzası Koruma Eylem Planı- Proje Nihai Raporu, T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü & TUBİTAK MAM, Kasım 2013, Gebze, Kocaeli.

4. Gediz Havzası Nehir Havza Yönetim Planın Yeraltı Suları Veritabanı, T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü & TUBİTAK MAM, Kasım 2018, Gebze, Kocaeli.

5. Gediz Nehir Havzası Yönetim Planı, T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü, Kasım 2018.

6. Gediz Nehri Havza Yönetim Planı Yerüstü Suları Veritabanı, T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü & TUBİTAK MAM, Kasım 2018, Gebze, Kocaeli.

7. Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi, İzmir Büyükşehir Belediyesi & Ege Üniversitesi & İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü, Ağustos, 2015, İzmir.

8. Ulusal Havza Yönetim Stratejisi 2014-2023, T. C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı, 2014.

9. Ulusal Su Planı 2019-2023, T.C. Tarım ve Orman Bakanlığı.

10. İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi ÇED Raporu, 2013.

11. İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi ÇED Raporu, 2016.

Devam Edecek…

Önemli/öncelikli ya da mecburi/ihtiyarî…

Ali Rıza Avcan

Bir zamanlar iyi tasarlanmış bir belediye kanunu vardı. Cumhuriyet’in ilk yıllarında, muhtemelen Fransa ya da İsviçre kanunlarından örnek alınarak hazırlanmış, 1 Eylül 1930 tarihinden 3 Temmuz 2005 tarihine kadar tam 75 yıl süreyle uygulanmış, kendi bütünlüğü içinde iyi hazırlanmış bir kanundu 1580 sayılı Belediye Kanunu.

5393 sayılı yeni Belediye Kanunu’nun kabulü ile birlikte yürürlükten kalkan bu kanunun 15. maddesine göre belediyelerin listelenmiş toplam 82 adet görevi vardı. Bu görevlerin yanında, kanunun 19. maddesinin 1. fıkrasına göre, belediyelerin kendilerine kanunun yüklediği görev ve hizmetleri yerine getirdikten sonra, belde sakinlerinin yerel ve ortak nitelikte ihtiyaçlarını karşılamak üzere yapacakları görevleri de vardı.

1580 sayılı Belediye Kanunu’nun 16, 17 ve 18. maddeleri de belediyelerin yıllık gelir miktarlarına göre bu 82 adet görevden hangilerinin hangi belediyeler için zorunlu, hangileri için “ihtiyarî” (isteğe bağlı) olduğunu belirler, belediyelerin hangi zorunlu vazifeler için bütçelerine gelirlerinin % 10’una kadar ödenek koymaları gerektiğini; ayrıca, aynı kanunun 118. maddesinin 3. fıkrasında ise belediyelerin; zorunlu görevleri yerine getirmedikçe, isteğe bağlı görevleri için bütçeye ödenek koymalarının olanaklı olmadığını belirtirdi.

1580 sayılı Belediye Kanunu bu hükümlerle, belediyenin üstlendiği görevlerle belediyenin yıllık gelirleri arasında haklı olarak doğrudan bir bağlantı kurar, geliri yeterli olmayan belediyelerin ya da zorunlu hizmetleri yerine getirmemiş belediyelerin “ihtiyarî” (isteğe bağlı) görevleri yapmasını önlerdi. Kanunun 16. maddesinde yazılı yıllık gelirle ilgili kriterler kanunun uygulandığı 75 yıllık süre içinde güncellenmediği için, bu maddenin geçen zaman içinde anlamını yitirdiği bilinmekle birlikte; madde hükmünü bu şekilde düzenleyen yasa koyucunun belediyelerin gelirleri ile görevleri arasındaki dengeyi gözeten akılcı bir çözüme başvurduğu söylenebilirdi.

Ancak 2005 yılında yürürlüğe giren 5393 sayılı yeni Belediye Kanunu, bir önceki kanunun öngördüğü bu dengeyi ortadan kaldırarak, zorunlu ya da isteğe bağlı diye ikiye ayırdığı tüm görevlerin büyük-küçük, zengin-fakir her belediye tarafından yapılmasının önünü açmış oldu. Böylelikle maddi sıkıntı içinde olan ya da yıllık gelirleri yıldan yıla azalan belediyeler bile zorunlu ya da isteğe bağlı hizmet ayrımını bir köşeye bırakarak mali yapıyı zorlayan israf niteliğinde işler yapmaya başladılar, ödenemeyecek ölçüde büyük borçların içine girdiler.

Oysa her işin bir önemli ve öncelikli, bir de önemsiz ve önceliksiz yanı vardır. Örneğin Corona-19 virüsünün pandemi boyutunda tüm yerleşimleri tehdit ettiği bu günlerde belediyelerin sağlık, çevre koruma, sosyal yardım ve güvenli gıda hizmetleri önem ve öncelik açısından daha bir öne çıkmışken; eğlenceye, festivale, havai fişeklere, yeni yol, köprü, tünel, otopark ve bisiklet yollarına kaynak ayrılması koşulların gerektirdiği bir önem ve önceliğe sahip olmadığı için geri plana düşmüştür, yaşanan kritik durum nedeniyle önem ve önceliğini kaybetmiştir diyebiliriz.

Sağlığın, çevre koruma, sosyal yardım ve güvenli gıda hizmetlerinin önem ve öncelik açısından ön plana çıktığı bugünlerde, yürürlükte olmasa bile belediye kaynaklarının yerinde ve akılcı kullanımı için bizlere doğru ipuçları veren eski 1580 sayılı Belediye Yasası hükümleri çerçevesinde;

1. Kente yağan her yağmur sonrasında ortaya çıkan su baskını görüntülerinin nedeni olan arıtma tesislerinin yetersizliği ile bu tesislerden kaynaklanan kötü kokuların yok edilmesi amacıyla kentin atıksu (kanalizasyon) ve yağmur suyu sistemi ile arıtma sisteminin gelişip güçlendirilmesine,

2. ÇED raporu 2016 yılında onaylanmış olmasına karşın proje uygulamasına henüz başlanmayan İZSU ve TCDD ortaklığındaki “İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi” kapsamında iç körfezdeki akıntıların güçlendirilmesi suretiyle deniz suyu kalitesinin arttırılmasına,

28 Nisan 2018 tarihli gazete haberi…

3. Gediz Deltası Sulak Alanı‘nın UNESCO‘nun Dünya Doğal Mirası Listesi‘ne alınmasına ilişkin başvuru işlemlerine önem ve öncelik verilmesine karşın, hem Gediz Nehri çevresindeki 17.500 km2‘lik Gediz Nehri Havzası‘nın hem de bu nehrin İzmir Körfezi ile buluştuğu Gediz Nehri Sulak Alanı‘ndaki aşırı kirlenmenin, Gediz Nehri‘nin doğup geldiği Kütahya, Manisa ve İzmir illeri kapsamında ortadan kaldırılması amacıyla nehir boyundaki belediyelerle işbirliği içinde çalışılmasına,

Gediz nehri…

4. İçme suyu şebekesinde % 30’lara varan büyük orandaki su kaybının giderilerek şebekedeki asbest boruların kaldırılmasına,

Bir an önce yenilenmesi gereken altyapı hizmetleri…

5. Sosyal hizmet ağındaki yoksul ve dar gelirlilerle ilgili bilgilerin salgının getirdiği yeni gelişmeler boyutunda güncellenerek genişletilmesine,

Sosyal yardımlarla azdırılan yoksulluk ve eşitsizlik…

6. Salgın döneminde önemi daha fazla ortaya çıkan gıda lojistiği (sebze ve meyve hali, semt ve mahalle pazarları) halkın gerçek ihtiyaçları doğrultusunda yeniden düzenlenmesine,

Semt pazarları ve gıda güvenliği !!

Önem ve öncelik verilmeli, önceliği ve önemi olmayan hizmet ve yatırımlardan ivedilikle vazgeçilmesi, kamu kaynaklarının önem ve önceliği olan işler için yerinde, etkin ve verimli bir şekilde kullanılması sağlanmalıdır.

İzmir Tarih Projesi başarılı mı; yoksa başarısız mı? (2)

Ali Rıza Avcan

İsterseniz işe, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2004-2012 dönemiyle İzmir Tarih Projesi’nin uygulandığı 2012-2020 döneminde söz konusu projenin uygulama alanı olan Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerinde hangi iş, proje ve yatırımları yaptığını incelemekle başlayalım:

Panoromix, Flickr

I. İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılan iş, proje ve yatırımlar

Bizim arşiv bilgilerimizle konuyla yakından ilgili arkadaşlarımızın verdikleri bilgiler çerçevesinde İzmir Büyükşehir Belediyesi Tarihsel Çevre ve Kültür Varlıkları Şube Müdürlüğü‘nün (hani şu “yaptığımız iş, proje ve yatırımlar kamuoyunu ilgilendirmez” diyen birimin) İzmir Tarih Projesi kapsamında yaptıklarını ya da yapmadıklarını aşağıdaki iki ayrı tabloda görebiliriz. Ancak bu iş, proje ve yatırımların ayrıntılarına hem ilgili birimin bilgi vermekten kaçınması hem de bilgi sahibi olmamız için bizi yönlendirmeye çalıştığı kendisine ait www.izmirtarih.com.tr isimli web sayfasını her açışımızda karşımıza çıkan “site teknik zorluklarla karşılaşıyor” mesajı nedeniyle öğrenmemiz mümkün olmadı.

İlk tablomuz, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından 2004-2012 döneminde Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerinde yapılan iş, proje ve yatırımlarla ilgili:

Bu tablonun incelenmesinden de görüleceği gibi toplam 25 iş, proje ve yatırımdan 4’ü (Aziz Vukolos Kilisesi Çevresi 1281 Sokak Sağlıklaştırma ve Bölge Otoparkı Projesi, Aziz Vukolos Kilisesi Çevresi ve Bağlantılarının İyileştirilmesi Projesi, Ege Medeniyetleri Arkeoloji ve Tarih Parkı ve Kemeraltı Çarşısı Üst Örtü Uygulaması) hem 2004-2012 hem de 2012-2020 döneminde yapılamamış, geriye kalan 21 iş, proje ve yatırım hayata geçirilerek kullanıma açılmıştır.

İzmir Tarih Projesi‘nin uygulandığı 2012-2020 döneminde ise, İzmir Büyükşehir Belediyesi Tarihsel Çevre ve Kültür Varlıkları Şube Müdürlüğü tarafından kamuoyuna açıklanan iş, proje ve yatırımların sayısı 25’den 21’e inmekle birlikte bunların da büyük bir kısmının henüz proje fikri ya da proje aşamasında olduğu, işe, projeye ya da yatırıma henüz başlanmadığı görülmektedir.

Bu çerçevede, İzmir Büyükşehir BelediyesiTarihsel Çevre ve Kültür Varlıkları Şube Müdürlüğü‘ne ait www.izmirtarih.com.tr isimli web sayfasında isimleri verilen 21 adet proje, iş ya da yatırımdan sadece 6 tanesinin araştırmayı yaptığımız tarih itibariyle tamamlandığını, 1 tanesinin devam ettiğini, 2 tanesinin akıbeti hakkında bilgi sahibi olmadığımızı, 11 tanesinin ise henüz yapım aşamasına dahi gelmediğini belirleme imkanımız oldu.

Bu rakamları 2004-2012 döneminde yapılan iş, proje ve yatırımlarla karşılaştırmaya kalktığımızda ise; ilk sekiz yıllık 2004-2012 döneminde 21 adet iş, proje ya da yatırım yapıldığı halde, İzmir Tarih Projesi’nin uygulandığı ikinci sekiz yıllık 2012-2020 döneminde toplam 6 iş, proje ya da yatırımın yapıldığı, kamuoyuna açıklanan çoğu çalışmanın henüz yapılmadığı ve halkın kullanımına açılmadığı görülür.

Fotoğraf: Fikret Ercan, Flickr

II. TARKEM A.Ş. tarafından yapılan iş ve yatırımlar

İzmir Tarih Projesi‘nin İzmir Büyükşehir Belediyesi dışındaki tek uygulayıcı birimi olan TARKEM‘in 2012-2020 döneminde neler yaptığını ise hem kendi web sayfasından hem de 2013, 2014, 2015, 2016, 2017 ve 2018 yıllarına ait 6 ayrı faaliyet raporundan öğrenmemiz mümkün.

TARKEM A.Ş., bu dönemde yapacağı her bir iş için ayrı ayrı toplam 6 şirket (Orkem A.Ş., Yurokem A.Ş., Alkem A.Ş., Karkem A.Ş., Netkem A.Ş. ve Bilkem A.Ş.) kurup adeta bir şirketler topluluğuna ya da holdinge dönüşmüş durumda. Sekiz yıllık süre içinde kendisi dışında 6 ayrı anonim şirketin kurulmuş olması ise, adeta her bir iş, proje ve yatırım için ayrı bir şirket kurulduğunu ya da gelecek dönemde Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerinde yapmayı planladığı kargo (Karkem A.Ş.), bilgi işlem (Bilkem A.Ş.) ve kablosuz İnternet (Netkem A.Ş.) hizmetlerinin kurumsal altyapısını hazırladığını ortaya koymaktadır.

Bu çerçevede, TARKEM A.Ş.‘nin kendisine ait web sayfası ve yayınlarıyla duyurduğu toplam 12 kalem iş, proje ya da yatırımı şu şekilde sıralayabiliriz:

Bu tablonun incelenmesinden de anlaşılacağı üzere, TARKEM A.Ş.‘nin içinde bulunduğumuz tarih itibariyle bitirilip işletmeye alınmış herhangi bir gayrimenkul projesi bulunmamakta olup; projelerin çoğunun 2021 yılında bitirilmesi hedeflenmektedir.

TARKEM A.Ş.‘e ait faaliyet raporlarıyla bu raporlara ekli bilançoların incelenmesi sonucunda da, 2017 yılında 4.685.000.- TL., 2018 yılında da 5.235.000.- TL. değerinde iki ayrı gayrimenkul alımının yapıldığı belirlenmiştir. Bu harcamalar muhtemelen satın alma yoluyla edinilen “Mavi Kortejo” binası ile 442 Sokak ofisleri için yapılmış olabilir.

Dalan Sabunhanesi, Panoramix, Flickr

III. İzmir Valiliği tarafından yapılan iş ve yatırımlar

İzmir Valiliği‘ne bağlı birimler tarafından 2004-2012 ve 2012-2020 dönemlerinde Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerinde gerek doğrudan gerekse kendisine bağlı diğer resmi, özel ve sivil kuruluşlar eliyle yaptırdığı iş, proje ve yatırımları öğrenmemiz -ne yazık ki- mümkün olmamıştır.

Bunun tek istisnası, 25.12.2018 tarihinde başlayıp halen devam etmekte olan “Mavi Kortejo” isimli tarihi yapının restorasyonudur. Mülkiyeti satın alma suretiyle TARKEM‘e geçen Konak İlçesi, Hatuniye Mahallesi 380 Ada, 1 parselde bulunan tarihi yapının İzmir Valiliği Yatırım İzleme ve Koordinasyon Başkanlığı yönetimindeki Emlak Vergisi Restorasyon Fonu‘ndan temin edilen ve değerli arkadaşımız Ertuğrul Susup tarafından fotoğrafı çekilen inşaat mahallindeki tabeladan gördüğümüz kadarıyla 300 gün içinde Kerte İnşaat Sanayi Ticaret Limited Şirketi‘ne yaptırılan işin ilk keşif bedeli, 881.000.- TL.’dır.

Fotoğraf: Ertuğrul Susup, “Mavi Kortejo” restorasyonu

Ayrıca İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA)‘ya ait web sayfasından, TARKEM A.Ş.’nin çalıştığı binada faaliyet gösterip onun yan kuruluşu gibi çalışan İzmir Kent Değerlerini Koruma ve Geliştirme Derneği‘ne TR31/18/KV02/0001 kod numaralı “Yenilikçi Öğrenme Merkezi Projesi” için -miktarını öğrenemediğimiz- yardım yapıldığı öğrenilmiştir.

Bunun dışında İzmir Valiliği‘nin, valilik birimleri ya da valiliğe bağlı İzmir İl Yatırımları İzleme ve Koordinasyon Başkanlığı olarak 2004-2012 ve 2012-2020 dönemlerinde gerek doğrudan yatırım, gerekse diğer resmi kurum ve kuruluşlarla ortağı olduğu TARKEM‘e hibe, yardım, fon payı ödemesi ve benzeri şekillerde transferler yaparak gerçekleştirdiği iş, proje ve yatırımlar konusunda bilgi edinmemiz mümkün olmamıştır.

Fotoğraf: Eddie Girdner, Flickr

IV. İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) tarafından yapılan iş, proje ve yatırımlar

2004-2012 ve 2012-2020 dönemlerinde Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerindeki yapılan iş, proje ve yatırımlar için İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) tarafından değişik kurum, kuruluş ya da şahıslara yapılan desteklerin adı, niteliği ve yapılan yardımın miktarı ajansın sorduğumuz sorulara yanıt vermemesi nedeniyle öğrenilememiş; sadece ajansa ait web sitesi kayıtlarından 2012-2020 döneminde iki ayrı sivil toplum örgütüyle Konak Belediyesi’ne Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerinde yapılacak projeler için 4 kez mali destekte bulunulduğu belirlenmiştir:

1) 2012 Yılı Doğrudan Faaliyet Desteği kapsamında Konak Belediyesi‘ne “İzmir Kültür Turizminin Geliştirilmesine Yönelik 960 Sokak Sağlıklaştırma ve Kentsel Tasarım Projesi” için yapılan yardım,

2) 2017 Kültür Varlıklarının Korunması ve Yaşatılması Mali Destek Programı kapsamında İzmir Kent Değerlerini Koruma ve Geliştirme Derneği‘ne “Yenilikçi Öğrenme Merkezi Projesi” için TR31/18/KV02/0001 kaydı ile yapılan yardım,

3) 2017 Kültür Varlıklarının Korunması ve Yaşatılması Mali Destek Programı kapsamında İzmir Musevi Cemaati Vakfı‘na “Etz Hayim Sinagogu Restorasyonu” için TR31/18/KV02/0007 kaydı ile yapılan yardım ve

4) 2018 Fizibilite Destek Programı çerçevesinde İzmir Musevi Cemaati Vakfı’na ikinci kez yapılan “İzmir Tarihi Kemeraltı Musevi Kültür ve İnanç Turizmi Noktası Fizibilitesi” için TR31/18/F2D/0009 kayıt numaralı yardım.

Fotoğraf: Emre Karayazı, Flickr

V. Konak Belediyesi tarafından yapılan iş ve yatırımlar

Konak Belediyesi tarafından 2004-2012 ve 2012-2020 dönemlerinde Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerinde gerçekleştirilen iş, proje ya da yatırımlar aşağıdaki iki ayrı tabloda gösterilmektedir.

Bu tabloların incelenmesinden de anlaşılacağı üzere, Konak Belediyesi’nin 2004-2012 döneminde Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerinde yaptığı iş, proje ve yatırımların toplam sayısı 28 olup bunların tümü tamamlanmıştır.

Oysa aynı belediye İzmir Tarih Projesi‘nin uygulandığı 2012-2020 döneminde sadece 2 iş, proje ve yatırım yapabilmiş, 2 proje de halen yapılmamış iş olarak beklemededir.

VI. İzmir Ticaret Odası tarafından yapılan iş, proje ve yatırımlar

İzmir Ticaret Odası yönelttiğimiz sorulara yanıt vermemiş olmakla birlikte; İzmir Tarih Projesi‘nin uygulandığı 2012-2020 döneminde yaptığı bilinen tek iş, İzmir Vakıflar Bölge Müdürlüğü ile yapılan protokol çerçevesinde Başdurak Camisi‘ni restore ettirmesi ve cami altındaki dükkanları yeniden düzenlemesidir.

VII. İzmir Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından yapılan iş, proje ve yatırımlar

İzmir Vakıflar Bölge Müdürlüğü, yönelttiğimiz sorulara yanıt vermemiş olmakla birlikte hem 2004-2012 hem de 2012-2020 döneminde yaptığı belli başlı işler kendi sorumluluğu altındaki Konak, Kemeraltı, Salepçioğlu, Hisarönü ve Şadırvan Camisi gibi irili ufaklı ibadethanelerde yaptığı restorasyonlarla sınırlıdır.

Fotoğraf: Emre Karayazı, Flickr

ÖZET OLARAK…

İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından 2012 yılından bu yana uygulanmakta olan İzmir Tarih Projesi‘nin uygulandığı sekiz yıllık sürede, bütüncül bir yaklaşım içinde Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerinde kentsel çöküşü ortadan kaldırıp canlılığı sağlama konusundaki amaç ve hedefine ulaşıp ulaşmadığını ortaya koymak amacıyla yaptığımız inceleme ve araştırmalar sonucunda;

A. Proje uygulama alanı olarak belirlenen Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerinin toplumsal, ekonomik ve kültürel alandaki kentsel canlılığını sağlayacak yerleşik nüfusun, Konak ilçesine ait diğer mahallelerdeki nüfus azalışından daha fazla olduğu, % 35,82 oranındaki yerleşik nüfus azalışının bölgedeki kentsel çöküşü daha da arttırdığı, İzmir Tarih Projesi‘nin de bu çöküşü engelleyemediği; daha doğrusu yaptığı planlama çalışmaları ve uygulamalar itibariyle böylesi bir sorunun varlığından haberdar dahi olmadığı, bu sorunun çözümlenmesi için inceleme ve araştırmalar yapmayarak, politika, strateji ve projeler geliştirmeyerek seyirci kaldığı ortaya çıkmıştır.

B. Proje uygulama alanı olarak belirlenen Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerinin hem kentin bütünlüğü hem de bölgenin kendi içindeki bütünlüğünü gözeterek yeniden tasarlanması hedefi ile ilgili olarak; 2004-2012 döneminde yapılan iş, proje ve yatırımların 2012-2020 döneminde yapılan iş, proje ve yatırımlara göre çok daha fazla olduğu, 2004-2012 döneminde çok daha fazla sayıda önemli çalışmalar yapan Konak Belediyesi‘nin, 2014-2019 döneminde görev yapan eski belediye başkanı Sema Pekdaş zamanında bu bölgeyi İzmir Büyükşehir Belediyesi ile TARKEM‘e devredip kendini rahat hissetmesi nedeniyle, İzmir Tarih Projesi‘nin uygulandığı 2012-2020 döneminde elini ayağını Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale‘den çektiği söylenebilir.

C. İşin asıl ilginci ise, Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerini iktidarın denetimindeki TARKEM‘e havale eden ya da TARKEM üzerinden eski il müdürlerine ekmek kapısı yaratacak şekilde ya da kamu kaynaklarını TARKEM‘e tahsis ederek yönetmeye çalışan tüm resmi kurum ve kuruluşların, bu bölgede yapılan iş, proje ve yatırımlar konusunda bilgi vermekten kaçınan ketum tutumunun, bu bölgelerdeki rant amaçlı çalışmaları perdeleyip gizleme çabalarından başka bir şey olmadığı anlaşılmıştır. Çünkü, Emlak Vergisi Restorasyon Fonu ile İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) fonları gibi belediye gelirlerinden kaynaklanan ya da belediyelere ait kamusal varlıklarla idari yetkilerin ihale mevzuatı dışındaki en kolay ve sorunsuz kullanımı, bu kaynakların özel bir şirket olup merak edilen her şeyin “ticari sır olması” ya da “Bilgi Edinme Hakkı Kanunu dışında kalması” gibi yasal gerekçelerle korunup kollanan TARKEM‘e transferiyle istenildiği şekilde kullanılması mümkün olabilir. Aynen yasal olarak yapılması mümkün olmayan birçok iş, proje ve yatırımın kamu denetimi dışında olan belediye şirketleri eliyle yapılmasında olduğu gibi…

Fotoğraf: ShaunM, Flickr

Şimdi bu durumda, İzmir Tarih Projesi‘nin 2020 yılı itibariyle ne durumda olduğunu belirleyip ortaya koymak amacıyla derleyip toparladığımız bu bilgiler eksikse ya da yanlışsa, şayet ilgili resmi kurum ve kuruluşlarla TARKEM‘in bu konuda herhangi bir itirazı varsa, biz de onlara şeffaf olma adına “hodri meydan!” deyip; 2004-2012 ve 2012-2020 dönemlerinde Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgeleri için iş, proje ve yatırım anlamında ne yaptıklarını, bu işlerin hangi yöntemle kim için kime yaptırıldığını, yapılan iş, proje ve yatırımların hangi tarihte başlayıp bitirildiğini, o iş, proje ve yatırımlar için toplam olarak ne kadar harcama yapıldığını açıklamaya, bizleri Açık Kapı, HİM ve CİMER gibi uzun zamandır maksada hizmet etmeyen iletişim kanallarıyla uğraştırmamaya çağırıyoruz…

İzmir Tarih Projesi, başarılı mı; yoksa başarısız mı? (1)

Ali Rıza Avcan

Dünyadaki gelişmiş her ülkede, İzmir Tarih Projesi gibi tüm bir kenti ilgilendiren büyük projelerin, projenin başlangıçtaki amaç ve hedeflerine ulaşıp ulaşmadığı belirli periyotlarda araştırılıp ortaya konulur ve bunu belgelemek amacıyla faaliyet raporları yayınlanır. Bizde ise, aradan koskocaman bir sekiz yıl geçmiş olmasına, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin üst yönetimi değiştiği ve proje geçen süre içinde evrilip başka bir içerik ve sahiple yola devam ettiği halde böyle bir yönteme başvurulmamakta, projenin başarısı ya da başarısızlığının muhasebesi yapılmamaktadır.

Bugün ve yarın yayınlayacağımız iki ayrı yazıda, ısrarlı bir şekilde bizden saklanan bilgilere rağmen, elimizdeki bilgi ve belgelerle; ayrıca, bu konu ile ilgili arkadaş ve dostlarımızın verdiği bilgi ve belgelere dayanarak bir durum muhasebesi yapıp projenin başarılı olup olmadığını ortaya koymaya çalışacağız..

Bir kenti sermayeye teslim edilen büyük projeler üzerinden kapitalist kente dönüştürme isteğinin İzmir’deki en önemli ve vahim örneği, İzmir Büyükşehir Belediyesi Başkan Danışmanı Prof. Dr. İlhan Tekeli tarafından tasarlanıp tartışmasız bir şekilde kabul edilen İzmir Tarih – İzmirlilerin Tarih İle İlişkisini Güçlendirme Projesi‘dir.

2012 yılından bu yana sekiz yıldır uygulanan bu büyük proje çerçevesinde, proje uygulama alanında yer alan Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerini bütüncül bir anlayış içinde canlandırıp cazibe merkezi haline getirme görevi, CHP’li İzmir Büyükşehir ve Konak belediyeleriyle iyi ilişkiler kuran her siyasi görüşten İzmirli iş adamıyla siyasetçi ve milletvekillerinin; bunlara ek olarak, mimarlık, inşaat ve hukuk gibi farklı alanlarda isim yapmış şirketin oluşturduğu ‘itinayla seçilmiş 116 ortağın” kurduğu TARKEM Tarihi Kemeraltı İnşaat Yatırım Ticaret Anonim Şirketi ile bu şirkete sivil toplum niteliği kazandırıp kamuoyunda sempati yaratmak amacıyla, İzmir’de yaşayan bir kısım Musevi kanaat önderini fahri üye yaparak oluşturulan İzmir Kent Değerlerini Koruma ve Geliştirme Derneği‘ne teslim edilmiştir.

İzmir Tarih Projesi’nin müellifi Prof. Dr. İlhan Tekeli, 2012 yılında hazırladığı İzmir-Tarih Projesi Tasarım Stratejisi Raporu‘nun Giriş bölümünde aynen şunları yazmış:

“İzmir Büyükşehir Belediyesi, Fevzi Paşa Bulvarı’nın güneyindeki 1. derece, 2. derece ve 3. derece arkeolojik ve kentsel sit alanları ve Kadifekale kentsel dönüşüm projesinden oluşan 248 hektarlık bir alanda, İzmirlilerin tarihle ilişkisini güçlendirecek İzmir-Tarih Projesi’nin geliştirilmesi konusundaki çalışmaları başlatmış bulunuyor. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin böyle bir projeyi gündemine almış olmasının değişik nedenleri bulunmaktadır. Bunlar şöyle sıralanabilir:

İzmir Büyükşehir Belediyesi ve Konak Belediyesi bu alanda uzun süredir planlar hazırlıyor, bu planların uygulanmasında aktif rol alıyorlar. İzmir Büyükşehir Belediyesi; kamulaştırmalar yaparak, arkeolojik kazıları finanse ederek, bu alanın Helenistik ve Roma tarihi mirasının gün yüzüne çıkmasını sağlıyor ve önemli tarihi ve mimari değeri olan yapıların restorasyonunu gerçekleştirerek, yeni sosyal işlevler kazanmasını sağlıyor. İzmir Büyükşehir Belediyesi Tarihsel Çevre ve Kültür Varlıkları Şube Müdürlüğü bu alan için planlar hazırlayarak bu alanlardaki gelişmeyi yönlendirmeye ve denetlemeye çalışıyor.

İzmir’in tarihle ilişkisinin korunması ve güçlendirilmesi konusundaki var olan bu ilgi sadece ilgili belediyelerin yönetimleriyle sınırlı kalmamaktadır. Son otuz yıl içinde üniversiteler, meslek odaları ve sivil toplum kurumları toplumda İzmir’in tarihine sahip çıkılması konusunda yaygın sayılabilecek bir bilinçlenme gerçekleştirilmiş bulunmaktadır. Kemeraltı, İzmir kamuoyunda korunması, sahip çıkılması gereken bir değer olarak yerini almıştır. 30 yıllık bir çabadan sonra, ulaşılan bu yeni bilinç ve bilgi düzeyinde, yapılanların değerlendirilmesi gerekmektedir.

Bu çabalarla bazı binalar tek olarak korunmaktadır ama genel olarak bölgenin kentin tümü içindeki kayıp süreci devam etmekte ve bölge geçiş bölgesi olma niteliğini değiştirecek bir canlılık gösterememektedir. Bu alanın koruma ve gelişme bütünlüğünü sağlayacak biçimde yeniden tasarlanması konusundaki gereksinim kendisini hissettirmeye başlamıştır. İşte bu talebe cevap vermek üzere İzmir Büyükşehir Belediyesi İzmir-Tarih Projesi’ni başlatmıştır.(1)

Bu uzun alıntıdan da görüleceği gibi projenin en büyük iddiası, 1982-2012 yılları arasındaki 30 yıllık sürede İzmir Büyükşehir ve Konak belediyeleriyle meslek odalarının, sivil toplum kuruluşlarının ve üniversitelerin proje alanında yaptığı çalışmaların belirli bir fayda sağladığı kabul edilmekle birlikte; bölgenin kentin tümü içindeki kayıp olma sürecinin devam etmesi ve bir geçiş bölgesi olma niteliğini değiştirecek bir canlılığa sahip olmaması nedeniyle, proje alanının koruma ve gelişme bütünlüğünü sağlayacak biçimde yeniden tasarlanması, bölgenin bütüncül bir anlayışla canlandırılarak bir cazibe merkezi haline getirilmesidir.

Şimdi bu iddianın ortaya atıldığı tarihten bu yana geçen sekiz yılın sonunda bu iddiayla beslenen hedef ve amaçların ne kadarının gerçekleştirilip gerçekleşmediğini ortaya koymamız ve bu veriler üzerinden projenin başarılı olup olmadığını tartışmamız gerekiyor.

Örneğin projenin uygulandığı sekiz yıllık 2012-2020 dönemi ile proje öncesindeki sekiz yılı kapsayan 2004-2012 döneminde proje alanında (Kemeraltı, Basmane, Kadifekale) iş/yatırım yapan İzmir Büyükşehir Belediyesi, Konak Belediyesi, İzmir Valiliği İl Yatırım İzleme ve Koordinasyon Başkanlığı, İzmir Kalkınma Ajansı, İzmir Ticaret Odası, Vakıflar Bölge Müdürlüğü ve TARKEM‘in neler yaptığını ya da yapamadığını birer birer ortaya koyup, 2004-2012 döneminde mi, yoksa 2012-2020 döneminde mi daha fazla iş yapıldığını ortaya koymaya çalışarak hangi dönemdeki çalışmaların daha başarılı olduğunu ortaya koyalım.

İzmir Tarih Projesi Alt Bölgeleri

Proje alanındaki toplumsal canlılığı sağlayacak nüfus, 2012-2019 döneminde düzenli olarak azalmaktadır.

Ama isterseniz ondan önce İzmir Tarih Projesi‘nin uygulandığı 2012-2020 döneminde projenin uygulandığı alanda yaşayan nüfusun gelişimine bir bakalım. Çünkü tüm bilimsel çalışmaların da ortaya koyduğu gibi, nüfusun gelişimi ve kalitesi, bir toplumun gelişimini, sürekliliğini ve canlılığını sağlayan, onu ayakta tutan önemli unsurlardan biridir.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2009-2019 dönemini kapsayan verilerine göre Konak ilçesindeki 113 mahallenin nüfusu 2009 yılından bu yana vahim bir şekilde her yıl düzenli olarak azalmaktadır. Konak ilçesi nüfusunun her geçen yıl düzenli azaldığını ortaya koyan aşağıdaki tablo verilerine göre 2009-2019 döneminde nüfustaki azalış toplam % 14,49’u bulmuş, 441.112 olan ilçe nüfusu 2019 yılı itibariyle 351.572’ye inmiştir.

Ama işin asıl ilginç yanı, İzmir Tarih Projesi‘nin uygulandığı 45 mahalledeki yerleşik nüfustaki azalışın, Konak ilçesi genelindeki azalıştan çok daha fazla olmasıdır. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre bu 45 mahallenin nüfusu 2009 yılında 75.485, 2012 yılında 62.324 iken 2019 yılında 48.449 olmuş, azalış % 35,82 gibi olağanüstü bir düzeye ulaşmış, projenin uygulandığı sekiz yıllık süre içinde bırakın nüfusta bir artış ya da sabitlenmeyi, proje alanındaki nüfusun bu düzeyde azalması ile birlikte bölge tüm canlılığını yitirerek çökmeye devam etmiş; böylelikle, İzmir Tarih Projesi bölgede canlılığı sağlama hedefine ulaşamamış ve proje alanında soylulaştırma amaçlı yatırım yapmak isteyenlerin ellerini ovuşturup sevinecekleri düzeylere ulaşmıştır.

Ayrıca bu dönemde, başta İzmir Büyükşehir ve Konak belediyeleri ile İzmir Valiliği olmak üzere hem Konak ilçesi genelinde hem de İzmir Tarih Projesi uygulama alanındaki yerleşik nüfusun düzenli ve vahim azalışına çare olmak üzere hiç bir politika, strateji ve proje geliştirmediği ve uygulamadığı görülmüştür.

İzmir Tarih Projesi’nin, uygulandığı sekiz yılın sonunda gerçekleştirdiği işler itibariyle başarısı

Gelelim, her biri sekiz yıldan oluşan 2004-2012 ve 2012-2020 dönemlerinde Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerinden görevli, sorumlu ve yetkili resmi kurum ve kuruluşlarla TARKEM tarafından yapılan yatırım ya da işlerin tek tek belirlenip mukayese edilmesine…

Resmi kurum ve kuruluşlardan kastımız ise sırasıyla İzmir Büyükşehir Belediyesi, Konak Belediyesi, İzmir Valiliği İl Yatırım İzleme ve Koordinasyon Başkanlığı, İzmir Kalkınma Ajansı, İzmir Ticaret Odası, Vakıflar Bölge Müdürlüğü‘dür.

Amacımızı, bu resmi kurum ve kuruluşlarla TARKEM‘in her biri sekiz yıldan oluşan 2004-2012 ve 2012-2020 dönemlerinde proje uygulama alanı olarak tanımlanan Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerinde kaç adet hangi nitelikte iş ya da yatırımı hangi yöntemle, hangi tarihler arasında hangi maliyetlerle yaptığını belirleyip ortaya koymak olarak belirledik.

Kemeraltı Yenileme Bölgesi – Mahalleler

2020 yılı başında böylesi bir çalışmayı yapabilmek amacıyla önce bilebildiğimiz kadarıyla her iki dönemde yapılan iş ve yatırımları kendi özel arşivimizi, ilgili kurum ve kuruluşların web siteleriyle basılı yayınlarını, özellikle de İzmir-Tarih Projesi Tasarım Stratejisi Raporu‘nu, bu iş ve yatırımlarla ilgili gazete haberlerini, belediyelerin performans programlarıyla faaliyet raporlarını tarayarak, zaman zaman bu konularla ilgili uzman arkadaşlarımıza danışıp yardım alarak bu iki ayrı dönemde bu kurum ve kuruluşlar tarafından yapılan iş ya da yatırımları belirlemeye çalıştık.

Ardından da değişik kaynakları kullanarak derlediğimiz bu bilgileri ilgili kurum ve kuruluşlara doğrulatmak amacıyla dilekçeler yazarak, CİMER, HİM ve Açık Kapı gibi resmi iletişim kanallarını kullanarak resmi kurum ve kuruluşlara doğrulatmaya çalıştık. Resmi kurum ve kuruluşlara gönderdiğimiz yazılarda 2004-2012 ve 2012-2020 dönemlerinde yaptıkları iş ya da yatırımların adını, adresini, mülkiyet ve tapu bilgilerini, yaptıkları iş ya da yatırımın niteliğini, işe başlama ve bitirme tarihlerini, yapılan işin finansman kaynağını ve yapılan toplam harcama miktarı sorduk.

Bunu yaparken TARKEM‘in 2012-2020 döneminde yaptıklarını ve yapacaklarını gerek kendisine ait web sayfası gerekse hazırladığı faaliyet raporları sayesinde ayrıntılı bir şekilde bildiğimiz için onlardan herhangi bir bilgi talebinde bulunmadık. Ayrıca bir ticari şirket olarak 4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu kapsamında olmadıkları için istediğimiz bilgileri “ticari sır” olarak niteleyip yanıt vermeyecekleri ihtimalini de dikkate aldık.

Aşağı yukarı 3-4 ay süren yüz yüze görüşme, telefon etme, yeniden bilgi talebinde bulunma ya da hatırlatmalar yaparak takip ettiğimiz yazılarımıza -ne yazık ki- cevap alamadık… Hem de istisnasız tüm resmi kurum ve kuruluşlardan…

İzmir Büyükşehir Belediyesi Tarihsel Çevre ve Kültür Varlıkları Şube Müdürlüğü, 7 Şubat 2020 tarihli HİM başvurumuza bu tür konuların kamuoyu ile ilgisinin olmadığı iddiası ile bilgi vermekten kaçınıp bizi teknik arızalar nedeniyle doğru dürüst çalışmayan kendi web sitesindeki bayat ve yanıltıcı bilgilere yönlendirmeye kalktı…

İzmir Valiliği İl Yatırımları İzleme ve Koordinasyon Başkanlığı 6, 15 ve 27 Şubat 2020 tarihlerinde Açık Kapı ve CİMER eliyle yaptığımız ısrarlı çabalarımıza karşın zaman zaman İzmir Tarih Projesi ile ilgilerinin olmadığını, zaman zaman da bu bilgilerin bulunmadığı kendi web sayfalarına yönlendirmeye kalkarak ısrarlı bir şekilde bilgi vermekten kaçındı…

İzmir Kalkınma Ajansı 5 Şubat 2020 tarihli bilgi edinme talebimize cevap vermedi…

Vakıflar Bölge Müdürlüğü ise 7 Şubat 2020 tarihli bilgi edinme talebimize cevap dahi vermedi…

İzmir Ticaret Odası ise 5 Şubat 2020 tarihli başvurumuza cevap olarak gönderdiği e-postanın ekine cevap metnini eklemekten ısrarlı bir şekilde kaçındı…

7 Şubat 2020 tarih, 16877 kayıt numaralı dilekçe ile başvurduğumuz Konak Belediyesi ise sorduğumuz sorulara yanıt vermiş olsa da, 10 Mart 2020 tarihinde ilgili servisle yaptığımız telefon görüşmesinde düzenlenen cevap yazısına Özel Kalem Müdürü Mehmet Yunak tarafından el konulduğunu öğrendik. Nitekim Konak Belediyesi‘nden de 7 Şubat 2020 tarihinden bu yana bir cevap alamadık…

Özet olarak resmi olarak başvurduğumuz tüm resmi kurum ve kuruluşlar sorduğumuz sorulara cevap vermekten ısrarla kaçındı…

Fotoğraf: Luís Ferreira, Flickr

O nedenle şimdi sadece belediye yayınlarıyla web sayfalarındaki eksik, yanlış ve bayat bilgiler; ayrıca kendi arşivimizdeki bilgilerle konu ile ilgisi olan arkadaşlarımızın verdiği bilgiler çerçevesinde 2004-2012 dönemi ile 2012-2020 döneminde Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgesinde iş ve yatırım anlamında neler yapıldığını ortaya koymaya çalışacağız. Tabii ki bilgi vermekten ısrarla kaçınan bu kurum ve kuruluşlarının savunma niteliğinde söyleyecekleri “bütün bu bilgiler yanlış. Bize gelip sorsalardı biz onlara doğru bilgi verirdik” sözlerini ciddiye almayıp kulak ardı ederek…

Devam Edecek…

Enginarın bile kalbi var…* (1)

Ali Rıza Avcan

2017 yılının Nisan ayında Urla’da yapılacak enginar festivali nedeniyle iki ayrı bölümden oluşan bir yazı yazarak Urla sakız enginarının geleceği hakkındaki görüşlerimi paylaşmış ve buna ilişkin önerilerde bulunmuştum.

Şimdi ise aradan üç yıl geçti…

Bu üç yıl içinde Urla’nın ünlü  Sakız enginarına 2018 yılında İzmir Ticaret Borsası tarafından coğrafi işaret alınması ve enginarla ilgili “Enginar Kalbi Olan Lezzet ve Sağlık Sebzesi” isimli yayının yapılması dışında dişe dokunur tek bir şey yapılmadı…

Urla cephesinden gelen haberler aynı… Üç yıl önce o zamanın Urla Belediye Başkanı Sibel Uyar‘ın “yetiştiriyoruz ama satamıyoruz” sözünü şimdi yeni yüzler, yeni isimler söylüyor… Bu kez de üretici ve köylünün satamadığı enginarı alıp sosyal yardım paketlerine dahil eden İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in eşi Neptün Soyer, “Kargo fiyatları o kadar yüksek ki e-ticaret yaparken biz de size bunları daha uygun fiyata yollamak isteriz,tabii bir de vergi!!!” diyerek satış aşamasındaki çözülmemiş sorunlardan söz ediyor…

Enginar - Sibel Uyar

Yapılan festivaller, yemek yarışmaları enginarın daha fazla tüketilmesine neden olsa da bir sebzenin üretimden başlayıp satışa kadar devam eden macerası yapılabilir ve sürdürülebilir bir şekilde irdelenip planlanmadığı için Urla enginarı, dün olduğu gibi bugün de sahipsiz… Tabii ki köylüsü, yetiştiricisi de…

Sorun sadece erkeklerden ya da kadınlardan kooperatifler kurmakla, enginarı yetiştirmekle bitmiyor… Üretimi ve tüketimi kapsayan süreç bütün yönleriyle algılanıp yönetilmediği için pastoral keyiflerle sürdürülen üretim satışın soğuk yüzüyle kendine geliyor… Hem de her üretim sezonunun bitiminde…

İşte o nedenle enginarı dünya, Türkiye ve İzmir ölçeğinde, özel olarak da Çeşme Yarımadası’nı oluşturan  Çeşme, Urla ve Karaburun boyutunda yeniden ele almak, konuyu güncel bilgi ve sorunlar çerçevesinde yeniden araştırıp analiz etmek istiyoruz. 

Enginar - Neptün Soyer

Enginar (Cynara cardunculus L.), marul, yerelması ve hindiba gibi birçok türü kapsayan Compositae (Asteraceae=Bileşik çiçekliler) familyasının bir üyesidir. Anavatanı Akdeniz havzası ve Kıbrıs adası olan enginar bitkisine Eski Yunan’da Ankinara, Roma İmparatorluğu döneminde Cardius adı verilmiş, Sicilyalılar da bu bitkiyi Yabani Diken olarak anmışlardır.

M.Ö. 65-8 yılları arasında yaşamış olan Romalı şair Quintus Horatius Flaccus şiirinde mitolojik bir öykü anlatmaktadır. Öyküye göre Zinari (Cynar) Adası’nda yaşayan güzel bir kız olan Cynara’yı kardeşi Poseidon’u ziyaret eden baştanrı Zeus görür ve beğenerek yanında Olympos’a götürür; ancak annesine veda etmeden ölümlüler dünyasından tanrıların yanına giden genç kız bir ara izinsiz olarak adasına geri döner ve buna çok kızan Zeus tarafından enginara dönüştürülerek yeryüzüne geri gönderilir. (1) Botaniğin babası kabul edilen Yunan filozofu Teophrastus (M.Ö. 371-287), Mısır Kralı Ptolemy’nin ordusundaki askerlere cesaret ve güç için enginar yemelerini önerdiğini belirtir. O günden bu güne enginar aynı zamanda ilaç sanayiinde kullanılan bir bitkidir.  

Ortaçağ’da enginar kullanımı ile ilgili pek bilgi olmamasına karşın, 15. yüzyılda enginarın Sicilya ve Nepal’e getirildiğine dair bilgilere rastlanmaktadır. 16. yüzyılda Fransa’ya giren enginar, buradan Almanya ve İngiltere’ye yayılmış ve 17. yüzyılda Amerika kıtasına götürülmüştür.

Enginarın İngiltere yolculuğu, VIII. Henry‘in sofrasında yer alarak aristokratik bir besin olmasıyla başlamıştır. “Tam altı kez evlenen ve üç çocuk sahibi VIII. Henry’nin enginara olan düşkünlüğü çevresinde yanlış anlaşılarak enginarın afrodizyak bir bitki olduğu söylencesi İngiltere’de yayılmıştır… Hem kadın hem de erkek için uyarıcı nitelikte olduğuna inanılan enginar 16. yüzyılda Avrupa’nın birçok ülkesinde kadınlara yasaklanmıştır.(2)

Ama yasak kadınları çok fazla etkilememiş olmalı ki; 1948 yılında Kaliforniya’da yapılan Enginar Festivali’nde “Enginar Kraliçesi” olarak seçilen Norma Jeane Mortenson, daha sonra Marilyn Monroe olacak ismiyle 20. yüzyılın en ünlü seks sembollerinden biri olmuştur.

California Enginar Kraliçesi
1948 Kaliforniya Enginar Kraliçesi Norma Jeane Mortenson (Marilyn Monroe)

Enginar, genellikle taze ve pişirilerek tüketilen ve insan sağlığı ve beslenmesi açısından son derece önemli olan bir sebzedir. Kendine özgü lezzeti ile birçok sebze ile birlikte pişirilerek yemek, salata, çorba şeklinde özellikle Akdeniz mutfağında kullanılmaktadır. Sirkeli ya da közlenmiş konserveleri ile enginarın yıl boyunca kullanımı da mümkündür. Besin değeri oldukça yüksek olan enginarın, 100 gramı yaklaşık 7,8 gr karbonhidrat, 2,3-3 gr protein, 0,5-2 gr şeker ve 0,2-0,3 gr yağ içermektedir. 100 gr taze enginarın, bitki ve kültür koşullarına göre değişebilmekle birlikte, % 10-12’si kuru madde ve % 88-90’ı ise sudur. Ayrıca 2,4 gr lif, 0,8 gr kül, 310 mg Potasyum (K), 69 mg Fosfor (P), 51 mg Kalsiyum (Ca), 30 mg Sodyum (Na), 11 mg Demir (Fe), 1,0 mg Niasin (Vitamin B3), 150 mg Vitamin A, 8 mg Vitamin C, 0,7 mg Vitamin B6, 0,08 mg Tiamin (Vitamin B1) ve 0,05 mg Riboflavin (vitamin B2) içerdiği belirtilmektedir. Bu besleyici özelliklerinin yanında, enginarın sağlık açısından safra sıvısı oluşumunu teşvik etmesi, Kolesterol ve Trigliserit seviyelerini düşürmesi, koruyucu kolesterol (HDL) seviyesini arttırması, sindirimi kolaylaştırması ve antioksidan özelliğinin olması gibi yararlı yönleri bulunmaktadır.

1988 yılında Federal Almanya’da kurul kararı ve Fransız Kodeksinin 10. basımıyla tıp alanında kullanılan bitkiler arasına alınmıştır. Enginarın tıbbi özellikleri arasında idrar söktürücülüğü, böbrek taşı düşürücü etkisi, üre ve Kolestrol içeriği ile şeker hastalarına iyi gelmesi, sarılık tedavisinde ve vücuttaki ödemin gidermesi olumlu etkileri olarak sayılabilir. Alman araştırmacı Hans Wohlmuth’un 2003 yılında yayınlanan makalesinde, enginar içeriğinde bulunan Kafeik asit, bunun türevleri olan Klorejenik asit ve Cynarin’in yanı sıra, Glikozid türevi olan Cynaropicrin ile önemli bir tıbbi bitki olduğu ve Luteolin içeriği ile antioksidan özelliğe sahip olduğu ifade edilmektedir.

İnsan sağlığı açısından oldukça önemli bir yer teşkil etmesinin yanı sıra enginar tüketimi istenilen seviyelere ulaşamamıştır. Kişi başına yıllık enginar tüketimi Dünya genelinde 1,07 kg olup; bu değer İtalya’da 8,55 kg, İspanya’da 5,39 kg, Cezayir’de 2,53 kg, Arjantin’de 2,4 kg, Mısır’da 2,16 kg ve ABD’de 0,63 kg’dır. Türkiye‟de bu alandaki istatistiki bilgilere ulaşılamamakla birlikte enginar üretimi ve tüketimi büyük ölçüde Ege ve Marmara Bölgesi ile sınırlıdır. (3)

Ağırlıklı olarak gıda amaçlı kullanılmasına rağmen enginar kozmetik, içki, yem ve boya sanayinde de kullanılmaktadır. Enginar bitkisinin diğer alanlardaki kullanımı aşağıdaki şekilde özetlenebilir.

images copyTarla atığı olarak kalan gövdenin büyükbaş hayvanların besini olarak ve kâğıt yapımında selülozik madde olarak kullanımı,

images copyTohum ve yapraklarından elde edilen Fenolik bileşiklerin Antipotoksik, Klerifilik, Diüretik, Hipokolostrometik ve Antilipidemik olarak tıbbi alanlarda kullanımı,

images copyEnerji üretiminde biyokütle olarak kullanımı.

Enginarın Dünya Üretimi İçindeki Yeri

Dünya Gıda Örgütü (FAO) verilerine göre, 2018 yılında dünyada 1.273.690 dekar alanda toplam 1.678.872 ton enginar üretimi gerçekleştirilmiştir. Yine aynı verilere göre dünya enginar üretimi 2000 yılı üretimi 100 kabul edilirse, 2001-2003 dönemi ile 2005 yılındaki gerilemeler hariç 2004 yılından itibaren her yıl düzenli olarak artarak 2018 yılı itibariyle % 26,17 oranında artmıştır.

Dünya Gıda Örgütü (FAO) verilerine göre 2018 yılı itibariyle dünyada enginar yetiştiren toplam 32 ülke bulunmakta ve bunların içinde 100.000 tonun üzerinde üretim yapan 6 ülke toplam enginar üretiminin ¾’ünü (% 78,14) karşılamaktadır. 

Dünya Enginar Üretim Haritası 2016
2016 Yılı itibariyle enginar üretimi yapan ülkeler

Enginar üretiminde önde gelen ilk beş ülke, 389.813 ton üretim ve % 23,22 üretim payı ile İtalya, 323.866 ton üretim ve % 19,30 üretim payı ile Mısır, 208.463 ton üretim ve % 12,42 üretim payı ile İspanya, 154.552 ton üretim ve % 9,21 üretim payı ile Peru, 124.659 ton üretim ve % 7,43 üretim payı ile Cezayir, 110.657 ton üretim ve % 6,60 üretim payı ile Arjantin’dir.

Türkiye ise 2014 yılından bu yana 32.701 tonla 39.477 ton arasında gidip gelen üretimiyle 32 ülke arasında düzenli olarak 11. sıradadır.

Enginar Dünya Üretimi

Aynı verileri kullanarak enginar üretimi yapan her bir ülkenin üretim alanı büyüklüğünü ve dekar başına verimliliği araştırdığımızda ise en fazla dikim alanına sahip olan ülkenin verimlilik oranı oldukça düşük (0,97 ton/da) olmasına karşın 401.750 dekar ile İtalya olduğunu, İtalya’yı 172.870 dekar ve 1,87 ton/da verimlilik ile Mısır’ın ve 155.750 dekar ve 1,33 ton/da verimlilik ile İspanya’nın izlediğini görürüz.

Türkiye ise 30.650 dekarlık üretim alanı ile bu 32 ülke arasında yine 11. sırada, 1,28 ton/da verimlilik ile 18. sıradadır.

Diğer ilginç bir gelişme ise, 2000-2018 döneminde bu 32 ülkenin ortalama üretim verimliliği 1,01 ton/dekardan hareketle 1,31 ton/dekara ulaştığı halde 2000 yılında 1,31, 2001 yılında 1,32 ton/dekar olan Türkiye verimlilik ortalamasının 2015-2018 döneminde 1,28 ton/dekara sabitlenip 2018 yılı itibariyle dünya ortalamasının gerisinde kalması, 2019 yılında da ani bir sıçrama yapıp 1,35 ton/hektara çıkmış olmasıdır.

Enginarın Türkiye Üretimi İçindeki Yeri

Enginar, Antik dönemlerden bu yana Akdeniz havzasında bilinen ve kullanılan bir bitki olmakla birlikte, Türkiye’ye gelişi 1492 yılında İspanya’dan kovulan Yahudiler aracılığıyla olmuş ve ilk olarak Ortaköy’de yetiştirilmiştir. Daha sonraları Bayrampaşa enginar yetiştiriciliğinin merkezi konumuna ulaşsa da İstanbul’da enginarın ilk yetiştirildiği yer Ortaköy’dür. (4) Çeşme yarımadasında ekimi yapılmakta olan Sakız cinsi enginarın ise 1940’lı yıllarda Sakız adasından getirilip Kemer’deki bahçelerde yetiştirildiği bilinmektedir.

Türkiye’de geleneksel enginar üretimi yoğun olarak İzmir, Aydın, Manisa, Bursa, Sakarya, Antalya, Bolu, Adana ve Muğla illerinde yapılmaktadır.

Türkiye’de yetiştiriciliği yapılan başlıca iki yerli enginar çeşidi mevcuttur: “Sakız” ve Bayrampaşa”. Ege bölgesinde; özellikle de Çeşme yarımadasında yetişen “Sakız” çeşidi erkenci özelliği nedeniyle taze tüketime yönelik üretilirken, geçci bir yerli çeşit olup Marmara bölgesinde; özellikle de Bursa çevresinde yetişen “Bayrampaşa” enginarı genellikle sanayiye (konserve) yönelik üretilmektedir. Bu iki yaygın üretilen çeşide ek olarak “Kıbrıs karası“, konservecilikte kullanılmak için mini (bebek) enginar, Opal F1, Jade ve Starline F1 gibi bazı yabancı hibrit sanayi çeşitlerinin de üretilmeye başlandığı görülmektedir. İtalya, İspanya ve Fransa gibi ülkelerde yetiştiriciliği yapılan “Liscio Sardo”,  “Masedu”, “Violette de Provence”, “Violette de Corse” ve “Tudela” gibi erkenci özelliğe sahip olan enginar çeşitlerinde de yıldan yıla geççilik özelliği gösteren ve yaprak ve baş şekillerinde değişimlerle kendini gösteren benzer durumlar görülmektedir. Bu değişim oranı plantasyon yaşlandıkça daha da artmaktadır. (5)

Ülkemizdeki enginar üretimi, 2019 yılı itibariyle 28.732 dekar alanda yetiştirilen 39.071 ton enginar üretimiyle sınırlıdır.

Enginar Türkiye Üretim

Türkiye’nin 2000-2019 dönemindeki üretim rakamlarına bakıldığında ise;

Ekim yapılan arazi miktarının 2000 yılından sonraki 20 yıllık dönemde % 59,17 oranında arttığı, ekim yapılan arazi miktarının 2018 yılında maksimum düzeye (29.574 dekar) çıktığı, 2000 yılında 100 olan artış endeksinin ise 2019 yılı itibariyle 154,63 düzeyine yükseldiği,

Enginar üretiminin aynı dönemde % 59,47 oranında arttığı, en fazla üretimin 39.071 ton ile 2019 yılında gerçekleştirildiği, 2000 yılında 100 olan artış endeksinin 2019 yılı itibariyle 159,47 düzeyine yükseldiği,

Üretimdeki ortalama verimin ise dönemin ilk dilimi olan 2000, 2001 ve 2002 yıllarında 1,30-1,32 ton/dekar düzeyinde olan başarısını, 2006 yılında 1,19 ton/dekara ulaşan genel bir gerilemeden sonra 2019 yılında gerçekleşen 1,35 ton/dekar düzeyindeki verimlilikle yeniden yakaladığı görülecektir.

Ülkemizde 2000-2018 döneminde üretilen enginar miktarının dünya enginar üretimi içindeki payı incelediğimizde ise söz konusu dönemde Türkiye’de üretilen enginarın dünya üretiminin % 1,84’ü ile % 2,80’ünü karşıladığını, dünya üretimi içindeki payın en fazla olduğu yılın 2005 yılında üretilen 36.000 ton (% 2,80) enginar ile gerçekleştiğini söyleyebiliriz.

Türkiye’de enginar üretiminin yapıldığı belli başlı iller 2004 yılı itibariyle Adana, Antalya, Aydın, Balıkesir, Bursa, İzmir, Manisa, Muğla olup, 2004-2019 döneminde bu illere Ankara, Bolu, Çanakkale ve Sakarya illeri katılmıştır.

Enginar İller Harita
Türkiye’de enginar ekimi yapılan iller

Ülkemizde enginar ekimi yapılan arazilerin büyüklüğü ile bu üretimden elde edilen enginar miktarını 2004 ve 2019 yılları itibariyle gösteren aşağıdaki grafiklerden de görüleceği gibi 2004-2019 yılları arasındaki dönemde;

2004 yılı itibariyle Türkiye’de ekim yapılan arazinin % 85,20’sine sahip olan Bursa (% 44,00) ve İzmir‘in (% 41,20) ağırlığı geçen süre içinde azalarak % 52,34’e inmiş, bu dönemde devreye giren Aydın‘ın 2004 yılında % 3,52 olan payı 2019 yılında % 16,82’ye, Sakarya‘nın ise 2005 yılında % 0,07 olan payı 2019 yılında % 13,15’e yükselmiştir.

İller Arası Ekim Alanı Dağılımı

Yine aynı şekilde, 2004 yılı itibariyle Türkiye üretiminin % 86,03’üne sahip olan Bursa (% 41,05) ve İzmir‘in (% 44,98) ağırlığı geçen süre içinde azalarak % 49,18’e inmiş, 2004 yılında % 4,46’lık bir paya sahip olan Aydın 2019 yılındaki % 19,07’lik pay ve 2005 yılında % 0,05’lik bir paya sahip olan Sakarya 2019 yılında % 14,15’lik pay ile enginar üretiminin üçüncü ve dördüncü aktörü haline gelmiştir. Bu nedenle bundan böyle ülke içindeki enginar üretiminde eskilerin ikili rekabeti yerine, çok oyunculu rekabetin izlenmesi mümkün hale gelmiştir.  

İller Arası Üretim Miktarı

Ülkemiz açısından en ilginç noktalardan biri,  onca değerli enginar türüne sahip olmamıza rağmen “taze/soğutulmuş”, “dondurulmuş” ve “sirkesiz-konserve (dondurulmadan)” olarak ithal edilen enginar için ödenen bedelin ihraç edilen enginar için alınan bedelden çok daha fazla olmasıdır.

Enginar Türkiye Üretim & Tüketim & İthalat & İhracat

2007-2019 döneminde ülkemizde üretilip tüketilen enginar miktarları ile yapılan ithalat ve ihracatı gösteren tablonun incelenmesinden de anlaşılacağı üzere üretim 13 yıldan oluşan bu dönemde % 15,57 oranında artarken tüketim % 28,21 oranında artmış; üretim ile tüketim arasındaki büyük fark ise 2013 yılındaki % 531,52 oranındaki anormal artış dışında, yine de büyük miktardaki % 318,19 oranında artmıştır.

Türkiye’nin 2007-2016 dönemindeki enginar ithalat ve ihracat rakamlarına baktığımızda bu dönem içinde “taze/soğutulmuş”, “dondurulmuş” ve “sirkesiz, konserve edilmiş (dondurulmadan)” edilmiş halde ihraç ettiğimiz enginar miktarından çok daha fazla enginarı ithal ettiğimiz ortaya çıkmaktadır.

Enginar Dış Alım Grafik
Enginar dış alım fiyatlarının gelişimi (Kg/USD) 

Enginar Dış Satım Grafiği
Enginar dış satım fiyatlarının  gelişimi (Kg/USD)

İthal ve ihraç edilen enginarın Amerikan Doları üzerinden ifade edilen değerlerini gösteren tablonun incelenmesinden de anlaşılacağı üzere; 2019 yılında ihraç edilen toplam 104,476 ton enginar için 340.674 Amerikan Doları kazanılırken aynı yıl ithal edilen toplam 6.924.379 ton enginar için bu tutarın sekiz buçuk kat daha fazlası ile 2.895.796 Amerikan Dolarının ödendiği görülmektedir.

Son yedi yıla (2014-2020) ait enginar ithalat ve ihracatının hangi ülkelere yapıldığına baktığımızda ise, Türkiye’nin 2019 yılı itibariyle KKTC (77,07), Mısır (% 18,67), Peru (% 3,80)  ve İtalya’dan (% 0,46) enginar aldığı, ihraç ettiği az miktardaki enginarı ise çoğunlukla Avrupa Birliği ülkeleriyle (Birleşik Krallık, Yunanistan, Romanya, Almanya, İsviçre ve diğerleri) ABD, Afganistan, KKTC ve Avustralya gibi irili ufaklı 35 ayrı ülkeye gönderdiği görülmektedir.

Enginar 008

İthalat ve ihracattaki alım ve satış fiyatları ise 2019 yılı itibariyle; ithalatta “taze/soğutulmuş” enginarda 0,42 USD/Kg, “dondurulmuş” enginarda 1,49 USD/Kg,  “sirkesiz, konserve edilmiş (dondurulmamış)” enginarda 2,27 USD/Kg iken, ihracatta “taze/soğutulmuş” enginarda 1,62 USD/Kg, “dondurulmuş” enginarda 2,50 USD/Kg, “sirkesiz, konserve edilmiş (dondurulmamış)” enginarda 3,61 USD/Kg olarak gerçekleşmiştir.

(*) Jean-Pierre Jeunet‘in 2001 yapımı Amélie filminde başrol oyuncusu Audrey Tautou‘nün ünlü repliği: “siz bir sebze bile olamazsınız monsieur Colignon, çünkü enginarın bile bir kalbi vardır!


(1) Ahmet Uhri, Boğaz Derdi, Arkeolojik, Arkeobotanik, Tarihsel ve Etimolojik Veriler Işığında Tarım ve Beslenmenin Kültür Tarihi, Ege Yayınları, 2011, İstanbul, s. 333.

(2) Ahmet Uhri, A.g.e. s.33

(3) Ateş Tekdal, Bazı Yerli Enginar Çeşitlerinin Döllenme Biyolojileri ve Tohum Verimleri Üzerine Araştırmalar, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İzmir, 2018, s. 2.

(4) Ahmet Uhri, A.g.e. s.334

(5) Dursun Eşiyok, Enginar Yetiştiriciliği ve Enginar Çeşitleri, Enginar Kalbi Olan Lezzet ve Sağlık Sebzesi, İzmir Ticaret Borsası, 2018, İzmir, s. 22.

Devam edecek…

“Kamuoyunu ilgilendirmeyen…”

Ali Rıza Avcan

Zorlu günlerin içinden geçiyoruz… Hepimiz kendimizce önlemler alıp bu beladan uzak durmaya çalışıyoruz… Dışarıdaki işlerimize son verip, dükkanlarımızı kapatıp, yakınlarımızdan uzak durup hem virüsün ilerlemesine hem de ona yenilmemeye çalışıyoruz…

Kamusal düzeydeki bu seferberliğe katılıp destek verenlerden biri de, İzmir’in tarihi kent merkezindeki Kemeraltı Çarşısı’nı uzun yıllardır kapitalizmin yeni Kabe’si AVM’lere karşı ayakta tutmaya çalışan iş yeri sahipleri ve o iş yerlerinde çalışanlar…

Kemeraltı’nı Kemeraltı yapan o iş yeri sahipleri ve çalışanları şimdi salgın nedeniyle ekmek kapılarını açamıyor, kazandıklarını evlerine götüremiyor ve bu olumsuz durumun nereye kadar devam edeceğini hesaplamaya çalışıyor… Ama bu arada çalışıp kazanamadıkları halde kiralarıyla elektrik ve su faturaları gelmeye devam ediyor… Zaten borç içindeler, zaten ödemelerini zamanında yapamıyorlar… Şimdi ise asıl büyük tehlike gelip dayatmış durumda… Durum daha da kötüye giderse iş yerlerini ya satacaklar ya da şayet bulurlarsa birilerine devredecekler…

Düne kadar herkesin; özellikle de Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgesinin gelecekteki toplumsal, ekonomik ve kültürel rantları nedeniyle ortalarda dolaşan, medyada boy boy gözüken valiler, vali yardımcıları, kaymakamlar, bakanlar, milletvekilleri, yerel siyasetçiler, belediye başkanları, onların genel sekreterleri, İzmir sermayesinin yağmacı temsilcileri, o temsilcilerin şirketi TARKEM‘ciler -ne yazık ki- şimdi ortada yoklar… Hiç biri “kötü gün dostu” olarak esnafın içinde bulunduğu durumla ilgilenmiyor, halini hatırını sormuyor, neye ihtiyacın var diye yakınlık göstermiyor…

Bu durum öyle bir hale geliyor ki; seçildiğinin hemen ertesinde bütün bu kurum ve çevrelerin ilgisine mazhar olan İzmir Tarihi Kemeraltı Esnaf Derneği Başkanı Semih Girgin bile isyan ediyor… Facebook’ta yazdığı kişisel mesajında dükkanlarını kapattıkları tarihten bu yana aranmadıklarını, kendileri ile ilgilenilmediğini, sorunlarına çare bulunmadığını söyleyip haykırıyor, adeta isyan ediyor…

İzmir Tarihi Kemeraltı Esnaf Derneği Başkanı Semih Girgin bu duruma isyan ederken Kemeraltı Hayat Platformu sözcüsü Cem Ceylan ise “Kemeraltı’nda Birlik ve Dayanışma Günleri“, “Biz Bize Yeteriz” ve “Kemeraltı Esnafı Kimsenin Umurunda Değil” sloganları ile yola çıkıp Kemeraltı Çarşısı’nın asıl sahibi ve  dostunun yine Kemeraltı esnafının kendisi olduğunu hatırlatıyor…

Kemeraltı’nda çalışan ve yaşayanlar böylesi tepkiler ortaya koyarken, Kemeraltı Çarşısı’ndan sorumlu olan kamu görevlileri; İzmir Valiliği, İzmir Büyükşehir ve Konak belediyeleri, İzmir Ticaret Odası, İzmir Esnaf ve Sanatkar Odaları Birliği ve bu birliğe bağlı onlarca meslek odası neredeler ve ne yapıyorlar? Esnafın kendi içinde bir dayanışma ağı, bir yardımlaşma çabası başlatmayı düşünüyorlar mı? Belli değil…

780x411-1584913971266

Bu sorumluluktan aslan payını alması gereken İzmir Büyükşehir Belediyesi ise garip işlerle uğraşıyor…

Bu durumun en son örneğini sizlerle paylaşmak isterim: 

2012 yılında Prof. Dr. İlhan Tekeli tarafından hazırlanan “İzmir Tarih – İzmirlilerin Tarihle İlişkisini Güçlendirme Projesi“ni 8 uzun yıldır sürdüren İzmir Büyükşehir Belediyesi, tüm İzmir’i, bu ülkeyi seven herkesi ve tüm dünyayı ilgilendiren Kemeraltı gibi tarihi, ekonomik ve kültürel bir zenginlikle ilgili çalışmalarının, “kamuoyunu ilgilendirmediğini” belirten resmi bir yazının altına imza atıyor. 

2012 yılında İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından uygulamaya konulan “İzmir Tarih – İzmirlilerin Tarihle İlişkisinin Güçlendirilmesi Projesi, 2012 öncesindeki son 30 yılda İzmir Büyükşehir ve Konak belediyelerinin Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerinde yürüttüğü çalışmalarının bölgesel gelişme bütünlüğü ve canlılık açısından yetersiz olduğu iddia etmekte ve bundan böyle TARKEM‘le işbirliği yapıldığı takdirde bunun başarılabileceğini söylemektedir.

Söz konusu projenin iddia ve hedefi bu olmakla birlikte; 2012 yılından sonraki 8 yıllık sürede İzmir Büyükşehir ve Konak belediyeleriyle İzmir Valiliği ve TARKEM gibi kurumların yaptığı; daha doğrusu yapabildikleri ortada… Çıplak gözle görülen ve belgelere yansıyan gerçeklere göre 2012-2020 döneminde başta TARKEM olmak üzere tüm kamu kurum ve kuruluşları tarafından Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerinde yapılan işlerin sayısı ve bütçesi, 2004-2012 döneminde yapılanların çok çok gerisinde… Yani bu verilere göre TARKEM odaklı proje, vaat ettiği bölgesel gelişme bütünlüğü ve canlılık açısından iddia ettiğinin aksine başarısız bir durumda…

Bizler bu 8 yıllık sürede bir arpa boyu bile yol alınamadığını bilmekle birlikte; İzmir Tarih Projesi‘nin uygulama alanı içinde 2004-2012 dönemindeki 8 yıllık sürede kamu kurum ve kuruluşlarınca yapılanlarla 2012-2020 döneminde yine aynı alanda aynı kurumlara ilave olarak TARKEM tarafından yapılan işleri mukayese eden bir tablo hazırlayarak bu tablodaki verileri İzmir Valiliği, İzmir Büyükşehir ve Konak belediyeleri, İzmir Ticaret Odası ile Vakıflar Bölge Müdürlüğü‘ne teyit ettirmek amacıyla CİMER, Açık Kapı ve HİM gibi değişik iletişim kanalları üzerinden sorular sorduk.

3 Ocak 2020 tarihinden bu yana sürdürdüğümüz bu çalışmaların bugünkü aşamasında İzmir Valiliği, özellikle de İzmir Valiliği İl Yatırımları İzleme ve Koordinasyon Başkanlığı, İzmir Büyükşehir ve Konak belediyeleri, Vakıflar Genel Müdürlüğü ısrarlı bir şekilde bilgi vermekten kaçındı, bu konuda yapılanların kamuoyu tarafından bilinmesini istemedi.

Bu çerçevede 20 Şubat 2020 tarihinde CİMER kanalıyla İzmir Büyükşehir Belediyesi Tarihsel Çevre ve Kültür Varlıkları Şube Müdürlüğü‘ne gönderdiğimiz bilgi talebine 7 Nisan 2020 tarihinde gelen cevabi yazıyı kelimesi kelimesine sizinle paylaşmak isterim:

Belediyemizce yürütülmekte olan İzmir Tarih Projesi kapsamında gerçekleştirilen her bir iş kalemi adına detaylı bilgilerin talep edildiği ilgi dilekçeniz incelenmiştir. Resmi Gazete’de 24.10.2003 tarihinde yayınlanan 4982 sayılı Bilgi Edinme Kanununun 25. maddesinde “Kurum ve Kuruluşların, kamuoyunu ilgilendirmeyen ve sadece kendi personeli ile kurum içi uygulamalarına ilişkin düzenlemeler hakkındaki bilgi veya belgeler, bilgi edinme hakkının kapsamı dışındadır. Anacak, söz konusu düzenlemeden etkilenen kurum çalışanlarının bilgi edinme hakkı saklıdır” ifadeleri yer almaktadır.

Söz konusu maddeye istinaden ilgi dilekçenizde talep edilen ve erişebileceğiniz hususlara İzmir Tarih Projesinin Facebook, Instagram ve Twitter sosyal medya hesaplarından @ibbizmirtarih kullanıcı adını takip ederek ve izmirtarih.com.tr web sitesinden ulaşılabilmektedir. Konu hakkında bilgi edinilmesini rica ederim.

Evet, aynen aktardığım cevap yazısından da gördüğünüz gibi, 2004-2012 döneminde İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerinde yapılan işlerle 2012-2020 döneminde İzmir Tarih Projesi kapsamında aynı bölgede yapılan işlerin adını, başlama ve bitiş tarihlerini, finansman kaynaklarını, yapılış yöntemlerini ve harcama tutarlarını sormak, İzmir Büyükşehir Belediyesi yetkililerine göre “kamuoyunu ilgilendirmeyen” işler olarak nitelenip bu konuda bilgi verilmesinden kaçınılmaktadır.

Ayrıca uzun zamandır güncellemedikleri için bugün itibariyle eskiyen, bu nedenle de güvenilir olmayan; ayrıca bilgi vermekten çok göz boyamayı hedefleyen web sitesi ve sosyal medya bilgilerine yönlendiren bir çarpıtma marifetiyle…

91652609_836571523487183_5200228453604917248_o

Evet, herkesin açık ve net bir şekilde gördüğü gibi hizmet binası Kemeraltı, 2. Beyler Sokak’ta olan İzmir Büyükşehir Belediyesi Tarihsel Çevre ve Kültür Varlıkları Şube Müdürlüğü‘nün yeni müdiresi ile personeli, Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale’de yaptıkları hizmetlerle ilgili bilgilerin “kamuoyunu ilgilendirmediği” fikrindedir…

Şimdi bu çerçevede sormak gerekir, Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgeleri ile ilgili kendi çalışmalarının kamuoyunu ilgilendirmediği söyleyen İzmir Büyükşehir Belediyesi yetkilileri, niye Kemeraltı Çarşısı ile onun esnaf ve çalışanlarının içinde bulunduğu sıkıntı ve gelecek kaygıları ile ilgilensin ki?