Şikayetçi olduğun bir sorunu, önce kendi sorumlu olduğun alanda çözmek…

Ali Rıza Avcan

Georges Politzer‘in “Felsefenin Temel İlkeleri” isimli eserini okuduğum lise yıllarından bu yana toplumsal dinamiklerin ve mücadelelerin sınıfların varlığına ve onlar arasındaki emek-sermaye çelişkisine dayandığını kabul eder, bunun dışında kalan ikinci ya da üçüncü dereceden cinsiyet, milliyet, ırk ve kültür gibi unsurların sınıf mücadelesi kadar belirleyici olmadığını bilirim. Bu durumun ortaya çıkmasında, babamın örgütlü bir demiryolu işçisi olmasının; ayrıca, beslenme uzmanı Osman Nuri Koçtürk gibi antiemperyalist isimlerden aldığı sendika eğitimlerinde öğrendiği şeyleri eve gelip bizlere anlatmış olmasının etkili olduğunu düşünüyorum. ABD Marshall yardımı olarak turuncu renkli peynirleri yiyip süt tozundan yapılma sıvıları içtiğimiz ilkokul eğitimi günlerinde, beslenme uzmanı Osman Nuri Koçtürk‘ün anlattığı ABD‘ni temsil eden kurt ya da tilki ile Türkiye‘yi temsilen trene boş boş bakan ineğin yedikleri besinler nedeniyle birbirlerinden ne kadar farklı olduklarına dair benzetmeyi bir La Fointaine masalı gibi babamdan dinlediğimi hiç unutmam.

Bu anlamda, 1989 ve sonrasında Sovyetler Birliği‘nin çözülmeye başlamasıyla birlikte, çevremdeki çoğu sosyalist, devrimci ya da solcunun o hayal kırıklığı içinde ve inançsızlıkla topu taca atarak ‘çevreci‘ ve ‘feminist‘ olmaya karar verdiği ya da ulusal duygularla şovenist kimlik politikalarına savrulduğu dönemlerde de temel belirleyici olanın sınıflar arası mücadele olduğunu savunmuş, vahşi kapitalizme karşı tarihi, arkeolojik, kültürel ve doğal değerlere sahip çıkarak çevreci olmanın ya da cinsiyet, ırk, yaş, engellilik gibi alt mücadele alanlarının sınıf mücadelesinin içinde yer aldığını savunmuşumdur.

Çünkü cinsiyet, çevre ya da kimlikler üzerinden yapılan mücadelelerin, anti kapitalist mücadele anlayışı çerçevesinde sınıf mücadelesi ile ilişkilendirilip çözümlenmediği takdirde kalıcı olmayacağına ve sonuç alınamayacağına, mücadelenin kitlesel olarak bu alanlara aktarılmasının; hatta işçi sendikalarının bile çevreci, feminist vb. hareketlere dahil olmaları önerilerinin aslında neoliberal kapitalist anlayıştan kaynaklandığına ve o nedenle de, sınıfsal bir temeli olmayan hiç bir toplumsal hareketin başarıya ulaşamayacağına inanırım.

Bugün bu çerçevede, uzun yıllardır kadın mücadelesi adıyla ortaya konulan ve yer yer ya da zaman zaman cinsiyetler arasındaki düşmanlık noktasına kadar gidebilen, kadını hem kendi sınıfından hem de aynı mücadele alanı içinde yer alan diğer sınıf, kesim ve gruplardan yalıtan çalışmaların belediyeler; özellikle de büyükşehir belediyeleri düzlemindeki durumunu ortaya koymaya çalışacağım.

Belediyeler yıllardan bu yana kadınların hak mücadelesine destek vermek, kadın cinayetlerine karşı çıkmak, tüm üretim alanlarında kadın işgücünü öne çıkarmak, kadınları her anlamda özgürleştirip bilinçlendirmek, örgütlemek ya da mevcut kadın örgütlenmesini desteklemek için çok farklı düzeylerde çalışmalar yapıp bunları hazırladıkları tüm resmi belgelerde tanıtım malzemesi olarak kullanmaktadırlar: Bu sene şu kadar kadına eğitim verdik, şu kadar kadın merkezi açtık, şu kadar kadını sığınma evlerimizde ağırladık gibi…

Ama yine de, yapılan çalışmaların sonuçlarına baktığımızda onca toplantı, sempozyum, kongre, konferans, çalıştay, atölye, kurs, gezi ve etkinliğe rağmen bir şeyler eksik kalmakta, kadının kendi ayakları üstünde durarak özgürleşmesi, toplum içinde ön plana çıkması mümkün olmamakta, kadın sorunu tanrılarca görevlendirilen kartalın her gece yediği, Kafkas Dağı’nda zincire vurulmuş Prometheus‘un karaciğeri gibi ertesi gün yeniden oluşup büyümekte ve gelişmekte, onca mücadeleye rağmen kadın cinayetleri daha da artmakta, toplumda kadının adı bir türlü geçmemektedir.

Bu durumun nedenini araştırmak için aklımıza gelen birbirinden farklı sorular sorup onların cevaplarını arayabiliriz: Kadın mücadelesi içinde yer alan kadınlar ve onlara destek olan erkekler bütün bu sonuçsuz mücadeleleri yapıp eylerken yoksa kendi vicdanlarını mı rahatlatıyorlar? Büyük umutlarla seçilen kadın yönetici ve temsilcilerin, elde ettikleri iktidarın güç ve etkisiyle -deyim yerindeyse- ‘erkekleşip‘ karşıtına dönüştüğü bir süreçte, karşıtların çelişki ve birliğini dikkate almayanlar yoksa, aynen kapitalizmin krizleri gibi biteviye sürecek bilindik ve sonuçsuz bir yolculuğa mı çıkıyorlar? Bu mücadelenin en kısa sürede neticelenebilecek en basit ve kolay yol, yöntem ve mücadele alanları yok mudur? Örneğin kadınların ve erkeklerin eşitliğine inanmış, kadın haklarını savunan insanlar, özellikle de siyasetçi ve belediye başkanları kadınlardan yana uygulamaları; örneğin, tüm hizmet birimlerinde aynı sayıda kadın ve erkek çalıştırarak kadının üretim içinde yerini güçlendirme projelerini niye önce kendi parti ya da belediyelerinden başlatamazlar, niye önce kendi evlerinin önünü temizleyip başkalarına örnek olmazlar?

İşte ben de bu sorulara net bir yanıt bulabilmek için 2019 tarihli son yerel seçimlerde CHP‘nin eline geçen İstanbul ve Ankara büyükşehir belediyeleriyle 2009 yılından bu yana CHP‘nin yönetiminde olan İzmir Büyükşehir Belediyesi ile bu belediyelere bağlı olarak içme suyu, kanalizasyon ve ulaşım hizmeti veren kurumların 2009-2020 dönemine ait toplam 191 adet faaliyet raporunu inceleyerek son 22 yıl içinde istihdam ettikleri kadınların sayısı ile yıllar itibariyle bu sayılardaki değişimi inceleyerek hem her birinin bu süre içinde kadın çalışan sayısının artması için ne yaptığını ortaya koymaya, hem de bu üç büyükşehir belediyesini birbirleriyle mukayese ederek CHP ile AKP‘nin bu konudaki politika ve uygulamalarındaki benzerlik ve farklılıkları ortaya koymaya çalıştım:

İstanbul, Ankara ve İzmir büyükşehir belediyelerinin 2009-2020 döneminde çalıştırdığı kadın çalışan sayısı nedir ve bu sayılardaki değişimin kadın mücadelesi ile ilişkisi var mıdır ya da bu gelişimin ülkemizdeki kadın mücadelesine etkisi ne olmuştur?

Ama ondan önce bu üç büyükşehir belediyesinin 2020 yılı itibariyle hizmet verdiği nüfusu, hizmet alanının büyüklüğünü ve çalıştırdığı personel sayılarını ortaya koyup, bu sayılara İstanbul‘da İSKİ ve İETT, Ankara‘da ASKİ ve EGO, İzmir‘de İZSU ve ESHOT gibi belediyeye bağlı kurumların dahil odluğunu, belediye şirketlerinde çalışanların sayısı, genellikle “ticari sır” gerekçesiyle açıklanmadığı için İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘ne ait 28, Ankara Büyükşehir Belediyesi‘ne ait 16 ve İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait 23 şirket personelinin bu verilere dahil olmadığını belirtelim.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (2020) – Nüfus: 15.462.452, Yüzölçümü: 5.461 Km2, Personel Sayısı: 28.307

Ankara Büyükşehir Belediyesi (2020) – Nüfus: 5.663.322, Yüzölçümü: 25.632 Km2, Personel Sayısı: 15.129

İzmir Büyükşehir Belediyesi (2020) – Nüfus: 4.394.694, Yüzölçümü: 11.891 Km2, Personel Sayısı: 11.015

Bu verilerin biraz daha anlam kazanması için hizmet verilen nüfus ile belediye personel sayılarını birbiri ile mukayese etmeye kalktığımızda; nüfusu en fazla olan İstanbul‘da çalıştırılan personel başına 546, nüfusu İzmir‘e göre daha fazla olup, kapsadığı alan dikkate alındığında daha az personel çalıştıran Ankara‘da çalıştırılan personel başına 374, nüfusu ve hizmet ettiği alan Ankara‘ya göre daha az olan İzmir‘de çalıştırılan personel başına 399 kişi düştüğünü söyleyebiliriz.

Üç büyükşehir belediyesi ile bağlı kurumlarında çalışan personel sayısının 2009-2020 dönemindeki gelişimi ise aşağıdaki çizelgede gösterilmiştir.

Grafikten de göreceğiniz gibi İzmir’e göre daha fazla nüfus ve hizmet alanına sahip Ankara Büyükşehir Belediyesi‘nin çalıştırdığı personel sayısı geçtiğimiz yıllarda neredeyse İzmir‘in yarısına yakın olmakla birlikte sayı son yıllarda, özellikle de 2020 yılında büyük oranda artmış ve 2020 yılı itibariyle neredeyse İzmir‘e yaklaşmıştır.

2009-2020 döneminde İstanbul, Ankara ve İzmir büyükşehir belediyeleri ile bu belediyelere bağlı İETT, İSKİ, EGO, ASKİ, İZSU ve ESHOT genel müdürlükleri gibi kurumlarda memur, sözleşmeli personel, kadrolu işçi, geçici işçi, taşeron işçisi ve sözleşmeli sanatçı gibi değişik statülerde çalışanların sayıları ile bunların cinsiyetler arasındaki dağılımını ve yıllar itibariyle gelişimini aşağıdaki üç ayrı tabloda görebilirsiniz:

İSTANBUL: En iyi durumda olan kadın memur ve sanatçılar bile üretim sürecinin içinde yer almamaktadır.

Büyükşehir Belediye Meclisindeki kadın üye oranının % 19,62, AKP‘li kadın üyelerin kendi grupları içindeki oranının % 18,19, CHP‘li kadın üyelerin kendi grupları içindeki oranının % 15,97 olduğu İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile bağlı iki genel müdürlükte (İSKİ, İETT) çalışan kadınların toplam sayısı 2011 yılı endeksi 100 (21.141 çalışan) olarak kabul edildiği takdirde, 2020 yılı itibariyle 134 endeks değeri (28.307) olarak artmış, bu sayı ve değer içindeki kadın çalışan oranının 2010 yılında % 16 iken 2011 yılında % 17, 2012 yılında % 19, 2013 yılında % 19, 2014ve 2015 yıllarında % 18, 2016 yılında % 19, 2017 yılında % 13, 2018 yılında % 19, 2019 ve 2020 yıllarında % 13 olduğu belirlenmiştir.

Kadın çalışanların İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile İETT ve İSKİ genel müdürlüklerindeki durumuna ayrı ayrı baktığımızda ise, İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘nde memur olarak çalışan kadınların 2010-2020 döneminde % 18 ile % 23 arasında bir paya sahip olduğu, 11 yıllık ortalamanın % 21,28 düzeyinde gerçekleştiği, İETT Genel Müdürlüğü‘nde çalışan kadın memurların 2017-2020 döneminde % 25 oranında bir paya sahip olduğu, İSKİ Genel Müdürlüğü‘nde çalışan kadın memurlara ait oranların 2010-2020 döneminde % 27-32 arasında değiştiği, 11 yıllık ortalamanın ise % 30,19 düzeyinde gerçekleştiği görülmüştür.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi açısından ilginç olan bir diğer durum ise ‘Sözleşmeli Sanatçı” olarak istihdam edilen ve çoğu İstanbul Şehir Tiyatroları‘nda çalışan tiyatrocular arasındaki kadın oranının 2011-2020 dönemi itibariyle % 36-43 arasında değişmesi ve 10 yıllık ortalamanın % 38,8 olarak hesaplanmasıdır.

Bu tabloda İstanbul Büyükşehir Belediyesi açısından en olumsuz durum ise gerek belediyede gerekse iki ayrı genel müdürlükte ‘kadrolu işçi‘ ya da ‘geçici işçi‘ olarak çalıştırılanlar arasındaki kadın oranının son derece düşük çıkmasıdır. Bu oranların 2010-2020 dönemindeki ortalamasının ‘kadrolu işçiler‘ için % 9,28, ‘geçici/taşeron işçiler’ için % 14,20 olarak hesaplanması bu durumun en iyi örneğidir.

ANKARA: Kadın her ad ve düzey itibariyle üretim sürecinin dışındadır.

Büyükşehir Belediye Meclisindeki kadın üye oranının % 9,49, AKP‘li kadın üyelerin kendi grupları içindeki oranının % 11,37, tek bir CHP‘li kadın üyenin kendi grubu içindeki oranının % 3,58 olduğu Ankara Büyükşehir Belediyesi ile bağlı iki genel müdürlükte (ASKİ, İETT) çalışanların toplam sayısı 2010 yılı endeksi 100 (4.250 çalışan) olarak kabul edildiği takdirde 2020 yılı itibariyle 356 endeks değeri (15.129) olarak artmış, bu sayı ve değer içindeki kadın çalışan oranının 2011 yılında % 19 iken 2012 yılında % 20, 2013 ve 2014 yıllarında % 18, 2015 ve 2016 yıllarında % 21, 2017 yılında % 17, 2018 ve 2019 yıllarında % 16, çalışan sayısının bir önceki yıla göre % 164,77 oranında arttığı 2020 yılında da % 14 olduğu belirlenmiştir.

Kadın çalışanların Ankara Büyükşehir Belediyesi ile ASKİ ve EGO genel müdürlüklerindeki durumuna ayrı ayrı baktığımızda ise, Ankara Büyükşehir Belediyesi‘nde memur olarak çalışan kadınların 2011-2020 döneminde % 21 ile % 24 arasında değişen bir paya sahip olduğu, 10 yıllık ortalamanın % 22,8 düzeyinde gerçekleştiği, ‘sözleşmeli personel‘ olarak çalışan kadınların devlet memuru kadınlara göre daha fazla oranda olduğu belirlenmiştir. Buna göre, 2011-2020 döneminde ‘sözleşmeli personel‘ olarak çalışan kadınların oranı % 32 ile % 53 arasında değişmiş ve 2011-2020 dönemindeki ortalama değer % 40 olarak bulunmuştur. Ayrıca tablo üzerinde yapılan incelemeler sonucunda, ASKİ Genel Müdürlüğü‘nde çalışan kadın memurların 2017-2020 döneminde % 18, EGO Genel Müdürlüğü‘nde çalışan kadın memurların faaliyet raporlarının yayınlandığı 2018-2020 döneminde % 14 oranında bir paya sahip olduğu, ASKİ‘de ve EGO‘da ‘sözleşmeli personel” statüsünde çalışan kadınların ise faaliyet raporlarının yayınlandığı 2013, 2017, 2018, 2019 ve 2020 yıllarında % 16 ila % 44’e yaklaşan oranlarda istihdam edildiği görülmüştür.

2009-2020 döneminde Ankara Büyükşehir Belediyesi ile ASKİ ve EGO genel müdürlüklerinde çalışanların cinsiyetlerine göre dağılım ve gelişimi gösteren aşağıdaki tabloda, aynen İstanbul ile ilgili tabloda karşımıza çıktığı gibi; yani, ‘kadrolu işçi‘ ve ‘taşeron işçisi‘ olarak tanımlananlar arasındaki kadın çalışan sayısının azlığıdır ve bu durum kadın hakları açısından önemli bir sorundur. Bu oranın 2011-2020 döneminde Ankara Büyükşehir Belediyesi‘nde % 7-11 aralığında, ASKİ Genel Müdürlüğü‘nde % 4-5 aralığında, EGO Genel Müdürlüğü‘nde de % 4 düzeyinde gerçekleşmesi, kadının üretim içindeki yerini geliştirmek açısından üzerinde ciddi ciddi düşünülüp çözümlenmesi gereken önemli bir sorundur.

İZMİR: Çalışan kadın oranı diğer belediyelere göre daha iyi olsa da kadın, üretim sürecinin dışında tutulmaktadır.

Büyükşehir Belediye Meclisindeki kadın üye oranının % 16,48, AKP‘li kadın üyelerin kendi grupları içindeki oranının % 17,03, CHP‘li kadın üyelerin kendi grupları içindeki oranının % 17.70 olduğu İzmir Büyükşehir Belediyesi ile bağlı iki genel müdürlükte (İZSU, ESHOT) çalışanların toplam sayısı 2009 yılı endeksi 100 (8,700 çalışan) olarak kabul edildiği takdirde 2020 yılı itibariyle 172 endeks değeri (15.129) düzeyinde artmış, 2009-2019 döneminde makul düzeyde olan çalışan sayısı artışı 2020 yılında 209 yılına göre % 72,25, bir önceki yıla göre % 39,87 oranında artarak 14.985’e ulaşmıştır. Bu sayı ve değer içindeki kadın çalışan oranının 2009 yılında % 16 iken 2010 yılında % 20, 2011 yılında % % 18, 2012 yılında % 19, 2013 yılında % 20, 2014 yılında % 19, 2015 yılında % 22, 2016, 2017 ve 2018 yıllarında % 16, 2019 yılında % 17, 2020 yılında da yine % 16 oranında olduğu belirlenmiştir.

Kadın çalışanların İzmir Büyükşehir Belediyesi ile İZSU ve ESHOT genel müdürlüklerindeki durumuna ayrı ayrı baktığımızda ise, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nde memur olarak çalışan kadınların 2009-2020 döneminde % 24 ile % 30 gibi diğer iki büyükşehir belediyesinde görülmeyen düzeyde bir paya sahip olduğu, 11 yıllık ortalamanın % 30 düzeyinde gerçekleştiği, ‘sözleşmeli personel‘ olarak çalışan kadınlar da aynı durumun, hatta kadın-erkek eşitliğini yansıtacak ideal durumu yansıtırcasına % 50-51 düzeyinde tekrarlandığı (11 yıllık ortalama 51,55) belirlenmiştir.

Ayrıca tablo üzerinde yapılan incelemeler sonucunda, İZSU ve ESHOT genel müdürlüklerinde çalışan kadın memur oranı ile ‘sözleşmeli personel‘ statüsündeki kadınların, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nde çalışan kadın memurlar ile ‘sözleşmeli personel‘ statüsündeki kadınlar gibi aynı düzeyde (İZSU kadın memur oranı % 27, İZSU sözleşmeli personel’ statüsündeki kadın oranı % 46, ESHOT kadın memur oranı % 22, ESHOT sözleşmeli personel statüsündeki kadın oranı % 38) olduğu görülmüştür.

2009-2020 döneminde İzmir Büyükşehir Belediyesi ile İZSU ve ESHOT genel müdürlüklerinde çalışanların cinsiyetlerine göre dağılım ve gelişimi gösteren aşağıdaki tabloda, aynen İstanbul ve Ankara ile ilgili tablolarda karşımıza çıktığı gibi; yani, ‘kadrolu işçi‘ kategorisi içindeki kadın çalışan oranının hem belediye hem her iki genel müdürlük düzleminde % 0-8 arasında değişen oldukça yetersiz oranı ile “taşeron/şirket işçisi” adıyla çalıştırılan çok fazla sayıdaki işçi kitlesi içindeki kadınların sayı ve oranlarının düzenlenen faaliyet raporlarında belirtilmemiş olması kadın hakları mücadelesi açısından büyük ve önemli bir sorundur.

İstanbul, Ankara ve İzmir büyükşehir belediyelerinde 2009-2021 döneminde çalıştırılan kadın personelin tüm personele oranını ve yıllık gelişimini gösteren yukarıdaki grafikten de anlaşılacağı üzere kadınların belediye içindeki istihdamı İstanbul‘da % 13-19, Ankara‘da % 14-21, İzmir‘de de % 16-22 aralığında olup; çalışan kadın oranı, İstanbul‘un CHP yönetimine geçtiği 2019 yılından sonra % 19’lar düzeyinden % 13’ler düzeyine, Ankara‘nın CHP yönetimine geçtiği 2019 yılından sonra % 17-16’lar düzeyinden % 14 düzeyine indiği, İzmir‘de ise 2015’de sahip olduğu % 22 düzeyinden % 16’lar düzeyine indiği görülecektir. Bu durum, hem kadın çalışanlar hem de kadın haklarını savunduğunu söyleyen CHP açısından ilginç ve vahim bir gelişmeyi ortaya koymaktadır. Böylelikle kadınlar açısından zaten yetersiz olan durum daha da yetersiz hale gelmektedir…

CHP’li belediyeler, kendi parti örgütleri içinde bile % 30 cinsiyet (kadın) kotasına ulaşamadıklarını dikkate aldığımızda, gerçekte % 13-16 aralığında dolaşan kadın çalışan oranını kamuoyunun dikkatinden kaçırmak için zaman zaman üst yönetimde olan ya da belediye meclislerinde görev yapan kadınların daha yüksek olan oranlarını öne çıkarıp bundan kendilerine bir fayda sağlamaya çalışsalar da, % 13-16 düzeyinde dolaşan bu oranlar kadının ekonomik özgürlük ve istihdamına önem verdiği iddialarının ne kadar boş olduğunu ortaya koymaktadır.

‘İçeride’ çalışmak niyeti….

Aslında üst ya da orta düzeyde yönetici kadın sayısının daha fazla olması ve bunun olması gereken bir durummuş gibi öne çıkarılması, yukarıda da sözünü ettiğimiz başka bir sorunlu alanın varlığına işaret etmektedir: Yöneticilerin ya da bizzat kadınların veya onların aile çevresinin ‘içerideki‘ masa başı işleri onlar için daha uygun görmesi… Kadınların dış mekanda yapılan hizmetler yerine iç mekandaki büro işlerine uygun olduklarını varsayan bu anlayış aslında kadın-erkek eşitliğine aykırı korumacı bir zihniyeti yansıtmakta olup; kadının iç mekandaki bürolarda çalıştırılması suretiyle erkekler tarafından sahiplenilip korunması olgusunu ön plana çıkarmaktadır. Hele ki, büroda çalışmak koşulu ya da özlemi ile işe başlayanlar, kent siyasetinde ya da yönetiminde önde gelenlerin karısı, kızı, oğlu, gelini ya da kongre seçimlerinde marjinal değeri olan kıymetli delegeler ise ve bunlar önce işe girmek, işe girdikten sonra da ‘içeride‘ çalışmakla ilgili taleplerini ifade etmişlerse….

Evet, yukarıdaki tablo ve çizelgelerin de ortaya koyduğu gibi, kadınların dış mekan hizmetleri içindeki oranı, iç mekanda çalışan memur, sözleşmeli personel ve sanatçılara göre daha az durumdadır. Her ne kadar park ve bahçe, otobüs, metro, tramvay hizmetlerine alınan bir iki kadın işçi ya da emekçi belediyelerle ilgili reklam ve tanıtımlarda öne çıkarılıp bu hizmetlerde de kadın çalıştırılıyormuş gibi bir algı yaratılmak isteniyorsa da gerçek hiç de öyle değildir.

O nedenle, İstanbul, Ankara ve İzmir büyükşehir belediyelerinin, gerçekleştirdikleri hizmetlerle kent, bölge ve ülke düzlemindeki kadın hakları mücadelesine destek verirken önce kendi çalışanları arasındaki kadın oranlarını arttırmak için çaba göstermesi gerektiğini, bunu başaramadıkları, diğer kişi ve kurumlara iyi bir örnek olamadıkları sürece inandırıcı ve başarılı olamayacaklarını düşünüyorum.

Önce belediyelerdeki kadın çalışan sayısını arttırmak…

Evet, devlet memurları ile ilgili mevzuatta daha fazla kadın memur çalıştırılmasını engelleyen ya da zorlaştıran hükümler olduğunu biliyorum. Ama çoğu açık alanda çalışan kadrolu ya da geçici işçi istihdamında daha fazla kadın işçi çalıştırılmasını, kadınlara pozitif ayrımcılık yapılmasını engelleyen bir hüküm ya da yasal bir düzenleme olmadığı için; ayrıca bu alanlarda zaten memur ve sözleşmeli personelle ilgili alanlardan daha az kadının istihdam edildiği ortada olduğu için bundan sonraki süreçte tüm hizmet alanlarındaki kadın çalışan sayısının arttırılması için özel politika ve stratejiler geliştirilmesini, stratejik planlarla performans programlarına bu durumu net bir şekilde ortaya koyacak hedefler konulmasını, bu hedeflere ulaşılıp ulaşılmadığı ile ilgili izleme, değerlendirme ve müdahale çalışmalarına önem verilmesini öneriyor ve bu hususların takipçisi olacağımızı ifade ediyoruz.

Tarafları bir araya getiren Dolar ya da Avro kardeşliği… (2)

Ali Rıza Avcan

Evet, bugünkü yazımızda diğerlerinden farklı olarak “büyük zarar görerek gerçeğin farkına varmak” anlamına gelen “başına taş düşmek” halini ifade eden bir görselle karşınıza çıktık ve bu üç taşın her birini “Hak“, “Hukuk” ve “Adalet” olarak adlandırdık.

Çünkü, bu taşların, yazımızın önceki bölümünde ayrıntılarıyla anlattığımız İzmir‘in tramvayla olan sergüzeştini anlatan öyküsünün başına, büyük zararlar getirerek düştüğüne ya da düşeceğine inanıyoruz.

Çünkü ‘doğru‘, “yerinde‘, ‘verimli‘ ve ‘etkin‘ belediye hizmet ya da yatırımlarının ‘hukuka uygun‘, ‘yapılabilir‘ ve ‘sürdürülebilir‘ olması, yaşanan bir sorun ya da talebe cevap vermesi durumunda anlamlı olabileceğine; bu koşulların mevcut olmaması durumunda, “başına taş düşme” gibi deyimlerle ifade edilen felaket boyutundaki başarısızlıkların gündeme geleceğini düşünüyor ve bu nedenle bunun aksini yapanları zaman zaman ya da yer yer uyarmak zorunda kalıyorum.

Bu anlamda halen yapılmakta olan Çiğli Tramvayı Projesi ile hazırlıkları sürdürülen Girne Tramvayı Projesi‘nin, iş işten geçtikten sonra “başa taş düşürecek” projeler olduğuna, projenin esası olan düşüncenin hukuken sakat olacağına inanıyorum.

Gelelim, söz konusu iki projenin başına “Hak“, “Hukuk” ve “Adalet” taşlarını düşürecek gerçeklere…

Onuncu Kalkınma Planı 2014-2018

985. Kentiçi toplu taşımada trafik yoğunluğu ve yolculuk talebindeki gelişmeler dikkate alınarak öncelikle otobüs, metrobüs ve benzeri sistemler tercih edilecek; bunların yetersiz kaldığı güzergâhlarda raylı sistem alternatifleri değerlendirilecektir. Raylı sistemlerin, işletmeye açılması beklenen yıl için doruk saat-tek yön yolculuk talebinin; tramvay sistemleri için asgari 7.000 yolcu/saat, hafif raylı sistemler için asgari 10.000 yolcu/saat, metro sistemleri için ise asgari 15.000 yolcu/saat düzeyinde gerçekleşeceği öngörülen koridorlarda planlanması şartı aranacaktır.

On Birinci Kalkınma Planı 2019-2023,

702.1. Kentiçi toplu taşımada trafik yoğunluğu ve yolculuk talebindeki gelişmeler dikkate alınarak öncelikle otobüs, metrobüs ve benzeri sistemler tercih edilecek, bunların yetersiz kaldığı güzergâhlarda raylı sistem alternatifleri değerlendirilecektir.

702.2. Raylı sistemlerin, işletmeye açılması beklenen yıl için doruk saat-tek yön yolculuk talebinin tramvay sistemleri için asgari 7.000 yolcu/saat, hafif raylı sistemler için asgari 10.000 yolcu/saat, metro sistemleri için ise asgari 15.000 yolcu/saat düzeyinde gerçekleşeceği öngörülen koridorlarda planlanması şartı aranacaktır.

On ve On Birinci kalkınma planlarının 985, 702.1 ve 702.2 madde numaralı politika tedbirleri içinde koyu renkle işaretleyip dikkati çekmek istediğimiz bölümleri birleştirmeye kalktığımızda, karşımıza çıkan “Raylı sistemlerin, işletmeye açılması beklenen yıl için doruk saat-tek yön yolculuk talebinin tramvay sistemleri için asgari 7.000 yolcu/saat düzeyinde gerçekleşeceği öngörülen koridorlarda planlanması şartı aranacaktır.” ifadesinin, aslında toplu ulaşım yatırımlarında ülke ve kent düzeyinde verimliliği ve tasarrufu sağlama niyetinin ortaya konduğu görülecektir. Böylelikle daha ekonomik olan lastik tekerlekli toplu ulaşım araçlarının çalışması gereken güzergahlarda, daha pahalı olan tramvay hatları da dahil olmak üzere raylı sistemlerin yapılması engellenerek israfın önüne geçilmesi sağlanacaktır.

30.10.1984 tarih, 3067 sayılı Kalkınma Planlarının Yürürlüğe Konması ve Bütünlüğünün Korunması Hakkında Kanun‘un 1. ve 2. maddeleri uyarınca, Onuncu Kalkınma Planı 2014-2018 TBMM’nin 02.07.2013 tarih, 1041 sayılı; On Birinci Kalkınma Planı 2019-2023 da TBMM’nin 18.07.2019 tarih, 1225 sayılı kararı ile kabul edildiği dikkate alındığında; ayrıca, bu konu ile ilgili olarak hukuk doktrini içinde yapılan tartışmalar çerçevesinde, kalkınma planlarının Türk Anayasa Sistemi içinde kanun olarak kabul edildiği; hatta kanunla Anayasa arasında üstün bir yer işgal ettiği fikrinin kabul gördüğü görülmektedir. (1, 2, 3)

Bu nedenle, beklenen yıl; yani 2030 yılı için doruk/zirve saat-tek yön yolculuk talebinin tramvay sistemleri için asgari/en az 7.000 yolcu/saat düzeyinde gerçekleşeceği öngörülen koridorlarda, yapılan hesapların 7.000 yolcu/saat düzeyinin altında çıkması durumunda o koridora/güzergaha tramvay sistemi yapılamayacak, ilgili belediyeler bu tür yatırımlar için onay isteyemeyecek, onay verecek merkezi yönetim kurumları da onay veremeyecektir. Her iki kalkınma planının getirdiği bu koşul, TBMM tarafından kabul edilen kalkınma planlarının kanun niteliğinde olması nedeniyle hem emredici hem de kısıtlayıcı bir yasal düzenleme olduğu için bu yasal düzenleme hem yerel yönetimleri hem de merkezi yönetim organlarını bağlamaktadır.

Peki bizim ele alıp gündeme getirdiğimiz İzmir tramvay hatlarının UPİ 2030 İzmir Ulaşım Ana Planı‘nda yazılı olan hedef yıl; yani 2030 yılı için doruk/zirve saat-tek yön yolculuk talebinin rakamları nedir?

Söz konusu planın 402 sayfalık sonuç raporunun 63. sayfasındaki “Tablo 9/2. İşletme Türlerine Göre 2030 Hedef Yılı Raylı Sistem Hatlarının Genel Özellikleri” başlıklı tabloda yer alan verilere göre “2030 yılı için doruk/zirve saat-tek yön yolculuk talebi“;

T2 Konak Tramvay Hattı için belirtilmemekle birlikte aynı nitelikte olmayan “2030 Yılı Sabah Zirve Saatte Kesitteki En Yüksek Yolcu Hacmi” karşılığı olarak 1.765 yolcu/saat değerinin yazılı olduğu,

T1 Karşıyaka Tramvay Hattı için belirtilmemekle birlikte aynı nitelikte olmayan “2030 Yılı Sabah Zirve Saatte Kesitteki En Yüksek Yolcu Hacmi” karşılığı olarak T1 Karşıyaka, T3a Çiğli Tramvayı (AOSB) ve T3b Çiğli Tramvayı (Çiğli Merkez) adıyla ayrı ayrı tanımlanıp güzergah olarak yer yer birbiriyle çakışan 3 ayrı tramvay hattının bileşimi için 4.311 yolcu/saat değerinin yazılı olduğu,

T4 Girne Tramvay Hattı için belirtilmemekle birlikte aynı nitelikte olmayan “2030 Yılı Sabah Zirve Saatte Kesitteki En Yüksek Yolcu Hacmi” karşılığı olarak 3.987 yolcu/saat değerinin yazılı olduğu; yani 7.000 yolcu/saat değerinin altındaki değerlerin yazılı olduğu belirlenmiştir. (4)

Şimdi bu durumda, her bir tramvay hattının yapımı için hazırlanan proje dosyalarının, On ve On Birinci kalkınma planlarının gerekli onayı verecek olan merkezi yönetim kurumları açısından emredici koşul niteliğindeki 985, 702.1 ve 702.2. numaralı politika hedeflerine göre kabul görüp onaylanması ve bu onaylara göre tramvay hatlarının yapılması mümkün müdür?

Tabii ki, HAYIR!

Peki, böylesi bir durum yaşanması durumunda siz olsanız ne yaparsınız?

Şayet sınırlı kamu kaynaklarının çarçur edilmemesini ve lastik tekerlekli toplu ulaşım araçlarının yeterli olduğu güzergahlarda tramvay yapılarak kamu kaynaklarının israf edilmemesini istiyorsanız ve elinizdeki kalkınma planları bunu mümkün kılmıyorsa; ne yaparsınız?

Tabii ki, proje dosyalarını inceleyip onaylayan ya da onaylayacak olan merkezi yönetim kurumlarının dikkatini çekip kendilerine kalkınma planları ve yasalarla verilmiş görevleri yapmaları için uyarır, İzmir’deki tramvay hatlarının kalkınma planlarının getirdiği koşullara uygun olup olmadığı hususunu inceleyip araştırmaları için başvuruda bulunursunuz.

Kim bu merkezi yönetim kuruluşları?

Öncelikle Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı Altyapı Yatırımları Genel Müdürlüğü ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Belediyeler Genel Müdürlüğü. Sonrasında da İçişleri Bakanlığı ve sonuç olarak Cumhurbaşkanlığı.

10 Temmuz 2018 tarih, 30474 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan 1 Numaralı Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi‘nin 485. maddesi ve bu maddeye dayanılarak hazırlanan Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı Altyapı Genel Müdürlüğü’nün Görev, Yetki ve Sorumluluklarının Belirlenmesine İlişkin Yönerge‘nin 8. maddesinin (g) fıkrası hükmüne göre, “Kamu kurum ve kuruluşları, belediyeler ve il özel İdareleri tarafından yaptırılacak teleferik, fıniküler, monoray, metro ve şehir içi raylı ulaşım sistemlerinin proje ve şartnamelerini incelemek veya incelettirmek ve onaylamakUlaştırma ve Altyapı Bakanlığı Altyapı Genel Müdürlüğü‘nün görevidir.

Yine aynı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi‘nin 100. maddesinin (b) fıkrası hükmüne göre, “mahalli idare yatırım ve hizmetlerinin kalkınma planları ile yıllık programlara uygun şekilde yapılmasını gözetmekÇevre ve Şehircilik Bakanlığı Yerel Yönetimler Genel Müdürlüğü‘nün, 104. maddesinin (a) ve (b) fıkralarına göre de, “çevresel etki değerlendirmesi ve stratejik çevresel değerlendirme çalışmalarını yapmak ve bu konuda gerekli kararları almak, izlemek ve denetlemek” ve “çevre kirliliğini önleme ve çevre kalitesini iyileştirmeye yönelik ter türlü faaliyet ve tesisi izlemek, gerekli tedbirleri almak ve aldırmak, denetlemek, çevre izni ve lisansı vermekÇevre ve Şehircilik Bakanlığı Çevresel Etki Değerlendirmesi, İzin ve Denetim Genel Müdürlüğü‘nün görev ve yetkisi içindedir.

Bu kurumlar tabii ki bu görevlerini o yıllarda ve halen geçerli kalkınma planı hükümlerini; yani, yapılmak istenen tramvay hattı projesinin güzergahındaki beklenen yıl (2030) için doruk saat-tek yön yolculuk talebinin tramvay sistemleri için asgari 7.000 yolcu/saatin altında kalması durumunda kamu kaynaklarının israfını önlemek ve verimliliği sağlamak amacıyla projelere onay vermeyecekler, verdikleri takdirde de kalkınma planları ile kendilerine verilmiş görev ve yetkiyi kötüye kullanmış ya da görevlerini ihmal etmiş olacaklardır.

Peki, bu durumda ben ne yapmış olabilirim?

Kendini yaşadığı topluma karşı sorumlu hisseden her yurttaşın ya da yaşadığı kenti sevip ona sahip çıkan her hemşerinin yaptığı gibi, 1 Temmuz 2017 tarihinde işletmeye alınan Karşıyaka, temel atma töreni 6 Şubat 2021 tarihinde yapılan Çiğli ve yapımı için hazırlıkları halen devam eden Girne tramvay projelerinin On ve On Birinci Kalkınma Planlarının bu hükümleri karşısındaki durumunu ve bundan sonra ne yapılacağını 23 Ağustos 2021 tarihinde yazdığım dört ayrı dilekçe ile Cumhurbaşkanlığı‘na, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı‘na, İçişleri Bakanlığı‘na ve Sayıştay Başkanlığı‘na sordum.

Amacım, yürürlükteki mevcut hukuk düzeni içinde, hedef yıl 2030 için belirlenen doruk saatte tek yön yolculuk talebinin 7.000 yolcu/gün değerinden az olduğu UPI 2030 İzmir Ulaşım Ana Planı ile ortaya koyulan bu büyük altyapı yatırımlarının, Onuncu Kalkınma Planı‘nın 985 ve On Birinci Kalkınma Planı‘nın 702.1 ve 702.2 numaralı politika hedefleri karşısındaki konumunu sorgulamak, bu projeler için verilen onayların bu hükümlere rağmen nasıl verildiğini ortaya koymaktı.

Gönderdiğim bu dilekçelere önce İçişleri Bakanlığı, sonrasında da Çevre ve Şehircilik Bakanlığı cevap verdi. Daha doğrusu kendileri doğrudan bir cevap vermeyip, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nden temin ettikleri bir belgeyi bana göndermekle yetindiler. Kendilerine telefon açıp sorduğumda da bu cevabın verilmiş olması sonrasında dosyaların kapatıldığını, bu dilekçeler nedeniyle başkaca bir işlem yapmayacaklarını belirttiler. Cumhurbaşkanlığı‘ndan ve Sayıştay Başkanlığı‘ndan ise henüz bir cevap almış değilim.

Peki o halde, yaptığım başvuru üzerine bana gönderdikleri İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin cevap yazısında ne vardı ki, bu dosyaları herhangi bir inceleme ya da araştırma yapmadan kapatmışlardı?

Bu cevabı sizin de görmeniz için, İzmir Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı Eser Atak imzalı tarihsiz ve E-25337150-622.02-381376 sayılı yazıyı aynen yayınlıyorum.

Bu yazının kırmızı çizgiyle çerçevelenmiş alan içindeki ifadesinden de anlaşılacağı üzere;

📌08.08.2018 tarih, 2018/596 sayılı UKOME kararı ile onaylanarak yürürlüğe giren UPİ 2030 İzmir Ulaşım Ana Planı‘nın yapımcısı Boğaziçi Proje Mühendislik A.Ş. tarafından hesaplanıp söz konusu planın 63. sayfasındaki “İşletme Türlerine Göre 2030 Hedef Yılı Raylı Sistem Hatlarının Genel Özellikleri” başlıklı 9/2. tabloda 2030 Yılı Günlük Toplam Yolcu Sayısı, T1 Karşıyaka, T3a Çiğli ve T3b Çiğli Merkez tramvay hatları için toplam olarak (111.816) olarak gösterildiği halde; bu sayının tarafıma gönderilen yazıda (73.394) olarak belirtildiği ortadadır.

📌Bu durumda şayet T3a-T3b Çiğli Tramvay Hattı‘nın günlük toplam yolcu sayısı (73.394) ise, UPİ 2030 İzmir Ulaşım Ana Planı‘na göre birbirine eklenecek biri yapılıp işletmeye açılmış, diğeri de henüz yapım aşamasında olan iki ayrı (Karşıyaka, Çiğli) tramvay hattında taşınacak toplam yolcu sayısı olarak bildirilen (111.816) sayısından T3a-T3b Çiğli Tramvay Hattı‘na ait (73.394) yolcu sayısını çıkardığımızda geriye kalan (38.422) yolcu sayısının T1 Karşıyaka Tramvay Hattı‘na ait günlük toplam yolcu sayısı olduğu gibi bir sonuca ulaşırız ki, bunun da doğru olmayacağı ayan beyan ortadadır.

📌Onuncu ve On Birinci Kalkınma Planlarında raylı sistem (tramvay) yatırımlarının yapılabilmesi için, beklenen yıl (2030) için doruk saatte tek yön yolculuk talebinin asgari 7.000 yolcu/saat olması koşulu getirildiği halde; söz konusu cevap yazısında Karşıyaka Tramvay Hattı için ifade edilen “Sabah zirve saatte toplam taşınan yolcu 9.274 yolcu/saat iken” bölümünde bunun “çift yöndeki yolculuk talebi” mi; yoksa, “tek yöndeki yolculuk talebi” mi olduğu hususunun açık ve kesin bir şekilde belirtilmediği;

📌Cevap yazısının Çiğli Tramvay Hattı ile ilgili paragrafının son bölümünde yer alan “tek yön yolcu sayısı 2.598 yolcu/saat-yön-kesit değerine ulaşacağız” ifadesinde, “zirve saatte” bölümü yazılmamış olmakla birlikte; bu bilginin eksikliğine rağmen belirtilen (2.598) yolcu/saat değerinin On Birinci Kalkınma Planı‘nın 702.2 nolu politika hedefinde bir koşul olarak yazılı olan asgari limitin altında kalması nedeniyle dikkate alınmadığı ya da doğru olup olmadığının araştırılmadığı;

📌Aynı cevap yazısının Girne Tramvay Hattı ile ilgili paragrafında ise, aynen UPİ 2030 İzmir Ulaşım Ana Planı‘nın 63. sayfasındaki tabloda yazılı olan değerlerin tekrarlandığı; yani, bu hatta beklenen 2030 yılı için doruk saat-tek yön yolculuk talebinin asgari 7.000 yolcu/saatlik limitin altında kaldığı söylenerek kalkınma planındaki koşula uyulmadığı hususunun açık ve net bir şekilde ikrar edildiği belirlenmiştir.

Sonuç olarak…

İzmir Büyükşehir Belediyesi, İzmir‘deki Karşıyaka, Çiğli ve Girne Tramvay Hatlarının yapımı ile ilgili projelerin hazırlık ve uygulama aşamalarında, Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı Altyapı Genel Müdürlüğü, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Yerel Yönetimler Genel Müdürlüğü, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Çevresel Etki Değerlendirmesi, İzin ve Denetim Genel Müdürlüğü ile İçişleri Bakanlığı İller İdaresi Genel Müdürlüğü ve Mülkiye Teftiş Kurulu Başkanlığı ise projelerin kalkınma planlarına uygunluğunu izleyip denetlerken, projelerin çevresel etkilerini ortaya koyan Çevre Etki Değerlendirme ya da Proje Tanıtım Dosyalarını onaylarken ve projelerin onaylanması aşamasında kendi görev ve yetkilerini kullanmayarak, benim başvuru örneğimde ortaya çıktığı gibi kullanmaktan kaçınarak hem mevcut hukuk kurallarına aykırı davranmakta, hem de kamu kaynaklarının israfına yol açarak verimlilik, yerindelik, şeffaflık gibi ilkelere uymamaktadır.

Karşıyaka ve Konak tramvay projelerinin belediye bütçesinden sağlanan kaynaklar dışında 165 Milyon Euro tutarındaki finansmanını sağlayan Dünya Bankası‘nın alt kuruluşu IFC (Uluslararası Finans Kuruluşu) ve ING Bank gibi yabancı bankalar, AFD (Fransız Kalkınma Ajansı) gibi yabancı kalkınma ajansları ile 2013-2021 döneminde yapılan Altı (6) ayrı ihale çerçevesinde İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nce ihale tutarı üzerinden kendilerine toplam 1.558.607.546,94 TL. (*) tutarında ödeme yapılan şirketlerin ve devlet müteahhitlerinin (Pandora belgeleri skandalında adı geçen Gülermak A.Ş., (5) Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi ve Ankara Ticaret Odası kayıtlarında adına rastlamadığımız Al-Ga İnşaat A.Ş., Proto Mühendislik A.Ş., toma üreticisi ve TÜMAD isimli madencilik şirketinin Balıkesir, Madran Dağı‘ndaki altın madeniyle çevreyi kirlettiği Nurol Holding‘e bağlı Nurol İnşaat A.Ş. ve “yerli ve milli tramvay” yaptığını iddia eden Almanya merkezli Bozankaya A.Ş.) AKP’nin merkez ve CHP’nin yerel bürokrasisiyle birlikte oluşturduğu işbirliği sayesinde, yapılan ya da yapılacak tramvay projelerinin kalkınma planlarına ya da diğer mevzuata aykırı bile olsa nasıl yapılabilir hale getirildiği kolaylıkla tahmin edilebilir… Hele ki elinizde, iktidarda olsun ya da olmasın her düzeydeki siyasi parti, grup, kesim ve şahısla iyi ve makbul ilişkiler geliştirmiş, o nedenle de her kapıyı açabilecek vazgeçilmez ve göz ardı edilemez becerikli bürokratlarınız varsa…

Evet, böylelikle İzmir‘deki tramvay öyküsünün sonuna geldik ve Türkiye‘nin Uluslararası Şeffaflık Derneği‘nin düzenlediği Yolsuzluk Algısı Endeksinde niye yıllardır arka sıralarda yer aldığının nedenlerinden sadece birini, bu öykünün bize verdiği esinle bir kez daha anlamaya başladık…

Böylelikle On ve On Birinci Kalkınma Planlarındaki yapım koşulu dikkate alınmadan; diğer bir anlatımla hukuka aykırı bir şekilde yapılan ya da yapılacak tramvay projeleri için, kamu kaynaklarının israf edilmemesi ve ulaşımda verimliliğin sağlanması adına müdahale etmesi gereken Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı bürokrasisinden bir fayda gelmeyeceğini, bu bakanlıklarda çalışan ve “AKP’nin adamları” olarak bilinen bürokratların böylesi bir hukuksuzluk karşısında “duymam, görmem, konuşmam” diyen o ünlü üç maymunun rolünü oynamaya hevesli olduklarını; böylelikle bu tür büyük bütçeli yatırım projelerinin kabulü ve onaylanması konusunda CHP’li belediyelerdeki bürokrasi ile işbirliği yaptıklarını anlamış olduk…

Şimdi tek umudumuz, belediyenin kaybolan tabloları konusunda olduğu gibi kamu kaynaklarının israfının önlenmesi konusunda hassas davranacağını umduğumuz Sayıştay Başkanlığı‘nda…


(*) Burada yazılı olan tutar, sadece 2013-2021 döneminde 4734 sayılı Devlet İhale Kanunu kapsamında yapılan Altı (6) ihale sonucunda imzalanan iş yapım sözleşmelerindeki miktarların toplamı olup, % 20 iş artışı ve fiyat farkı gibi nedenlerden kaynaklanan ek ödemeler ile kamulaştırma, altyapı yatırımları ve proje değişiminden kaynaklanan harcamalar bu tutarın dışındadır.

Kaynaklar

(1) Turgut Tan, Planlamanın Hukuku Düzeni, TODAİE Yayınları, Ankara,1976, sh.102.

(2) Lütfü Duran, İdare Hukuku Ders Notları, İstanbul Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 1982, Sh. 487-488.

(3) Denizer Şanlı, Planlama Yetkisinin Analizi, Ankara Barosu Dergisi, Yıl: 67, Sayı: 3, Yaz 2009, sh. 47-58.

(4) UPİ 2030 İzmir Ulaşım Ana Planı, İzmir Büyükşehir Belediyesi Yayını, Ocak 2019, sh. 63.

(5) https://www.artihaber.com/manset/3612/iste-pandoranin-sohretleri.

İzmir Tramvayı konusunda daha önce yazdığım yazılar

https://kentstratejileri.com/2017/07/22/cigli-tramvayi-1/

https://kentstratejileri.com/2017/08/01/cigli-tramvayi-2/

https://kentstratejileri.com/2021/08/16/kentsel-adalet-ve-esitlik-anlayisiyle-plan-ve-programlara-aykiri-isler/

https://kentstratejileri.com/2021/08/17/kentsel-adalet-ve-esitlik-anlayisiyle-plan-ve-programlara-aykiri-isler-2/

Tarafları bir araya getiren Dolar ya da Avro kardeşliği… (1)

Ali Rıza Avcan

2020 Yolsuzluk Algı Endeksi‘ni hazırlayan Uluslararası Şeffaflık Derneği (Transparency International), dünya ülkeleri ile ilgili yolsuzluk algısının, bir önceki yıla benzer bir seviyede geliştiğini belirterek 2020 yılında, dünya ülkelerinin üçte ikisinin başarıyı simgeleyen 100 rakamına göre 50 puanın altında kaldığını, bu sıralamada 88 puan alan Danimarka ve Yeni Zelanda‘nın birinciliği paylaştığını, bu iki ülkeyi 85’er puanla Finlandiya, Singapur, İsveç ve İsviçre‘nin takip ettiğini, Almanya‘nın 2019’da olduğu gibi 80 puanla 8’inci sırada yer aldığını, 40 puan alıp 180 ülke arasında 86. sırayı işgal eden Türkiye ile aynı puanı paylaşan ülkelerin ise, Trinidad ve Tobago, Doğu Timor, Fas, Hindistan ve Burkina Faso olduğunu duyurdu.

Söz konusu endeksi ayrıntılı bir şekilde incelediğimizde ise, Türkiye‘nin Ekonomik ve İşbirliği Kalkınma Teşkilatı (OECD) ülkeleri arasında da sondan üçüncü sırada yer aldığı görüyoruz.

Türkiye‘nin küresel sıralamada, ekonomik, sosyal ve politik istikrarsızlıkların yoğun olduğu ve henüz demokrasi ile tanışamamış birçok ülkenin gerisinde kalışı, sadece 2020 yılına ait bir durum olmayıp; bu sıralamadaki yeri ve puanı 2012 yılından bu yana hızlı bir biçimde düşmekte ve son 8 yıl içinde en çok gerileyen 5 ülke arasında yer alıyor.

İnternet gazetelerinden ulaştığım bilgilere göre Alman DW Ajansı‘na açıklamalarda bulunan Uluslararası Şeffaflık Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Daniel Eriksson, “Dünyanın üçte ikisinde yolsuzluğun olduğu söylenebilir” değerlendirmesinde bulunarak “Derecelendirmeyi yaparken öncelikli olarak rüşvet, zimmete para geçirme ve adam kayırmanın ülkelerde ne kadar yaygın olduğunu inceleyen endeks, söz konusu ülkelerde yolsuzlukla mücadele yasalarının olup olmadığını ve bu yasaların uygulanıp uygulanmadığını da dikkate alıyor…. Toplumlar demokratikleştikçe, açıklaştıkça, şeffaflaştıkça, yolsuzlukla mücadele etme kabiliyetleri de artıyor. Görüyoruz ki düşünce özgürlüğünün altını oyan, insan haklarını ihlal eden bazı ülkelerde yolsuzlukla mücadele kabiliyeti de çok düşük” değerlendirmesinde bulunmuş.

Birinci ve ikinci adımlar – Halka sorulmadan yapılan işler: Konak ve Karşıyaka Tramvay Projeleri….

Aziz Kocaoğlu zamanında tartışmalarla başlayıp Tunç Soyer döneminde sessiz sedasız devam eden İzmir Tramvayının aslında hazin bir hikayesi vardır…

İzmir Tramvayı (İzmirTram) olarak adlandırılan Karşıyaka ve Konak tramvay hatları, İzmir Büyükşehir Belediyesi şirketi İzmir Metro A.Ş.‘ne bağlıdır. 26 Şubat 2014 tarihli ihale sonrasında yapılan Mavişehir-Alaybey güzergâhında 15 istasyonu kapsayan 9,6 km uzunluğundaki (T1) Karşıyaka Tramvayı deneme amaçlı ön işletim için Aralık 2016’da, tam zamanlı işletim için de 1 Temmuz 2017’de, Fahrettin Altay-Halkapınar güzergâhında 20 istasyonu kapsayan 12,4 km uzunluğundaki (T2) Konak Tramvayı ise denetim amaçlı ön işletim 24 Mart 2018, tam zamanlı işletim için de 2 Temmuz 2018 tarihinde açılıp işletmeye alınmıştır. (1)

Bu iki tramvay hattı, 2007-2009 döneminde Pamukkale Üniversitesi tarafından hazırlanan 2009 tarihli İzmir Ulaşım Planı ile plan sonrasında gerçekleştirilen çalışmalarla İzmir kent merkezine önerilen 5 ayrı tramvay hattının ikisi olup diğerleri ise sırasıyla Buca, Bornova ve Narlıdere-Urla tramvayu hatlarıdır. Yapılan ilk analizlere göre 10 km uzunluğundaki Konak (Fahrettin Altay-Alsancak) hattında günlük yolcu taşıma kapasitesinin 84.960 yolcu/gün, 19 km uzunluğundaki Karşıyaka (Alaybey-Sasalı Doğal Yaşam Parkı) hattında günlük yolcu taşıma kapasitesinin yine aynı şekilde 84.960 yolcu/gün olduğu hesaplanmıştır. (2)

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin “İzmir Büyükşehir Belediyesi: Tramvay için hazırız, ucuz dış kredi onayı bekliyoruz” başlıklı 28 Kasım 2012 tarihli haberi ile TMMOB Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi Ulaşım Komisyonu‘nun Ağustos 2014 tarihli İzmir Tramvayı İnceleme Raporu‘ndaki bilgilere göre, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından İzmir Ulaşım Ana Planı doğrultusunda hazırlanan Karşıyaka ve Konak Tramvay Projeleri için Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı Altyapı Yatırımları Genel Müdürlüğü‘ne (DLH), proje raporu, teknik çizimler albümü ve fizibilite etüdünün onaylanması için 03.09.2010, 04.03.2011 ve 14.06.2011 tarihlerinde başvuruda bulunulmuş ve adı geçen genel müdürlük, 21.03.2012 tarihinde Konak Tramvay Projesinde hedef yıl için İzmir Ulaşım Ana Planı’nda öngörülen (zirve saatte 15.522 Yolcu/Yön/Saat) yolculuk değerini yeterli görerek bu projeye ait fizibilite etüdü ve güzergâh avan projelerini uygun gördüğünü bildirmiş, Karşıyaka Tramvayı Projesinin de yeterli yolcu taşımasına sahip fizibil bir proje olduğunu öngörüp projeleri onaylamıştır.

İzmir Büyükşehir Belediyesi kaynaklı bu haber metninden de anlaşılacağı üzere, bakanlık onayının verildiği aşamada Konak Tramvay Projesi için tek yönde “zirve saatte yolcu/yön/saat” yolculuk kestirimleri belli olduğu halde, Karşıyaka Tramvay Projesi ile ilgili yolculuk kestirimleri; Karşıyaka hattındaki tramvaya ne miktarda talep olacağı hususu belli değildir. (3, 4)

Anlaşılan odur ki, bu iki ayrı tramvay projesinden biri kentin tam ortasından geçen güzergahı nedeniyle hesaplanmış sayıda yeterli yolculuk talebine sahipken diğerinde; yani Karşıyaka Tramvay Projesinde, yolculuk talepleri hesaplanmamış olmasına rağmen yeterli yolculuk taşımasına sahip fizibil/yapılabilir bir proje olduğuna karar verilmiştir.

Karşıyaka Tramvay Projesi‘nin onayı aşamasında yolculuk taleplerinin hesaplanmamış olması ise, söz konusu hattın işletmeye açılmasından ortaya çıkan yetersiz yolculuk talepleri nedeniyle, bu açığı gidermek amacıyla İzmir Ulaşım Ana Planı‘nda olmayan yeni bir tramvay projenin daha ortaya çıkmasına neden olmuştur: Çiğli Tramvayı Projesi.

Üçüncü adım – İzmir Ulaşım Ana Planı’nda olmayan yeni bir proje: Çiğli Tramvay Hattı

İzmir Ulaşım Ana Planı‘nın 2019 tarihli güncellemesinden önceki 2009 tarihli İzmir Ulaşım Planı İzmir Tramvay Hatları Ön Etütleri Taslak Raporu ile Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı Altyapı Yatırımları Genel Müdürlüğü‘nden alınan 2012 tarihli onaylar sırasında gündemde olmamakla birlikte Karşıyaka tramvayının işletmeye alındığı 11 Nisan 2017 tarihinden bir yıl sonra bu hattın devamıymış gibi takdim edilip yapılmasına karar verilen Çiğli Tramvay Projesi‘nin Çevre ve Şehircilik Bakanlığı‘nca onaylanmış 2017/Temmuz tarihli Proje Tanıtım Dosyası‘nda, Ataşehir-Çiğli İZBAN-Çiğli Bölge Eğitim Hastanesi-Ata Sanayi Sitesi-Katip Çelebi Üniversitesi-Atatürk Organize Sanayi Bölgesi-Ataşehir güzergâhında 2 ayrı etapta yapılacak 11 km uzunluğundaki projeye dair birçok teknik bilgi ayrıntısı sıralanmakla birlikte sözleşme bedeli şimdilik 414.182.814.- TL. olan böylesi büyük bir projede önceden hesaplanıp bilinmesi gereken “beklenen yıl için doruk saat-tek yön yolculuk talebi” ile ilgili tek bir veriye yer verilmemiş, bunun yerine “Proje etüt çalışmaları devam etmektedir, bu nedenle yolculuk sayıları öngörüleri yapılmamıştır.” ifadesi kullanılarak bu güzergahta niye lastik tekerlekli toplu ulaşımdan vaz geçilerek tramvay hattı yapılmasına karar verildiğinin gerekçesini oluşturan veriler projeyi onaylayacak ilgili kurumlarla kamuoyunun bilgisinden kaçırılmıştır. (5)

Böylesi bir operasyon sonrasında güncellenen 2019 tarihli İzmir Ulaşım Ana Planı’nda, temelde birbirinden iki ayrı proje olan Karşıyaka ve Çiğli Tramvay projelerine ait veriler, Çiğli hattındaki yolculuk talebi yetersizliğini Karşıyaka hattından gelecek yolculuk talebi fazlalığıyla telafi etmek ya da her iki hattaki mevcut yetersizliği gizlemek düşüncesiyle birbiriyle çakışan üç ayrı hattaki [Mavişehir-Alaybey hattındaki Karşıyaka Tramvayı, Katip Çelebi Üniversitesi-Atatürk Organize Sanayi Bölgesi-Alaybey hattındaki Çiğli Tramvayı (AOSB) ve Katip Çelebi-Çiğli-Alaybey hattındaki Çiğli Tramvayı (Çiğli Merkez)] veriler birbirlerinin üstüne çakıştırılarak ya da birleştirilerek tek kalemde ifade edilmiş; böylelikle, sanki Karşıyaka Tramvay Projesi‘nin onaylandığı tarihte Çiğli Tramvay Hattı ile ilgili bölüm de bu projeye dahil edilmiş gibi bir algı yaratılmış, birbiri ile çakışan bu üç hattaki 2030 yılı günlük toplam yolcu sayısı 111.816, 2030 yılı saatlik toplam yolcu sayısı 14.129 ve 2030 yılı sabah zirve saatte kesitteki en yüksek yolcu hacmi 4.311 belirtilmiştir. (6)

Peki, Çiğli Tramvay Projesi durduk yerde niye yapılıyor?

Çünkü Karşıyaka Tramvay Hattı ile ilgili yolculuk talepleri proje kararı verilirken hesaplanmadığı için hat işletmeye alındıktan sonra bu hattaki yolculuk yapan yolcu sayısının, işletme masraflarını karşılayamayacak kadar yetersiz olduğu görüldü ve bu sorunu çözmek için hattın daha fazla yolcunun geleceği düşünülen Çiğli’ye kadar uzatılmasına karar verildi. Ama ne yazık ki, bu hat da aynen Karşıyaka Tramvay Projesi’nde yapıldığı gibi yolculuk kestirimleri/öngörüleri yapılmadan projelendirildi. Geçtiğimiz yıllarda yazdığımız değişik yazılarda da belirttiğimiz gibi, tercih edilen hattaki yolculuk talepleri dikkate alınmadığı için Çiğli Tramvay Projesi de hem de kendi güzergahında, hem de Karşıyaka Tramvay Projesi güzergahında talep ettiği sayıda yolcuyu bulamayacak gibi gözüküyor..

Çiğli Tramvayı Hattı’nı hangi şirket yapıyor?

Evet, yazının bundan sonraki bölümünde anlatacaklarımla ilgili olarak bu sorunun cevabına dikkatinizi çekmek istiyorum.

Evet, bu sorunun cevabı olarak 13 Kasım 2020 tarihinde yapılan ihale sonucunda Çiğli Tramvay Hattı yapımının, iktidara yakın durup onun işlerini diğer 5 büyük yandaş şirketle birlikte yapan Nurettin Çarmıklı‘ya ait Nurol İnşaat ve Ticaret A.Ş.‘a verildiğini ve Nurol Holding bünyesindeki TÜMAD Madencilik A.Ş.‘nin ihalenin yapıldığı tarihlerde Balıkesir Madra Dağı‘nda altın madeni çalışmalarını başlatarak doğal çevreye zarar vermeye başladığını hatırlatmak istiyorum. Ayrıca Nurol Holding‘in, ülke mali kaynaklarının kayırma suretiyle tahsis edildiği diğer yandaş şirketlerle birlikte Osmangazi Köprüsü ile Gebze-İzmir Otoyolu‘nun işletmesine ortak olduğunu, bu sıfatla bu köprüleri kullananlardan yüksek düzeyde geçiş ücreti alarak (Osmangazi Köprüsü için 147,50 TL.-468.50 TL.; Gebze-İzmir Otoyolu için 367.-TL.-1.165.-TL. arası) kamu kaynaklarını sömürdüğünü ifade etmek istiyorum.

Dördüncü adım – Sırada Girne Tramvayı var…

Derken, İzmir Büyükşehir Belediyesi 14 Ağustos 2021 tarihinde yayınladığı “Örnekköy’e de tramvay hattı geliyor” başlıklı haberiyle, kent içi trafiğe nefes aldırmak amacıyla Bostanlı İskele ile Örnekköy Kentsel Dönüşüm Bölgesi arasında yapılacak 5 kilometrelik tramvay hattının mühendislik ve mimarlık projeleri hizmetlerinin elde edilmesi ve ÇED raporunun alınması ile ilgili ihale ile ilgili ön değerlendirmenin 20 Ağustos 2021 tarihinde yapılacağını duyurdu.

Yapılan duyuruya göre, yapılacak hattan nüfusun yoğun olduğu Bayraklı‘nın Soğukkuyu mahallesi ile Karşıyaka‘nın Örnekköy, İmbatlı ve Postacılar mahalleleri halkı yararlanacak; ayrıca, Böylelikle Kuzey İZBAN hattı, Karşıyaka Tramvayı, Karşıyaka ve Bostanlı iskeleleri arasındaki ulaşım birbiriyle entegre edilerek deniz ulaşımı güçlendirecektir.

Elektronik Kamu Alımları Platformu (EKAP) kayıtlarına göre 2021/433021 ihale numaralı “Örnekköy, Yeni Girne Ana Hat Arası Tramvay Hattı Uygulamaya Esas Kesin Projeleri Hazırlanmasına Ait Danışmanlık Hizmet Alımı İşi“nin, 4734 sayılı Kanunun 5. bölümünde yer alan “belli istekliler arasında ihale usulü” ile yapılan ihalesinin ön değerlendirmesi 20 Ağustos 2021 tarihinde yapılmasına ve o tarihten bu yana 3 ay 5 gün geçmiş olmasına karşın bu ihaleye kimlerin katıldığına ve ihaleyi hangi gerekçeyle kimin kazandığına dair sonucun halen açıklanmadığı belirlenmiştir.

2019 tarihli İzmir Ulaşım Ana Planı‘nda, Karşıyaka ilçesinde 2030 hedef yılı itibariyle ilçenin kuzey kesimlerinden Karşıyaka‘nın merkezine doğru oluşacak yolculuk talebinin Girne Bulvarı‘nda toplulaşmasıyla bu aks üzerinde tramvay hattı olarak planlanmak üzere bir ana omurga hattın oluşturulduğu, T4-Girne Tramvay Hattı‘nın yaklaşık 5 km uzunluğunda olup üzerinde 11 istasyonun yer alacağı, güzergahın Bostanlı İskele Tramvay Durağı‘ndan başlayıp Girne Bulvarı‘na kadar Karşıyaka ve Çiğli Tramvay hatları ile aynı güzergahı kullanacağı, Girne ve devamında Yeni Girne Caddesi üzerinden Soğukkuyu ve Onur mahallelerine ulaşan hattın, Akın Kıvanç Sokak ile 7334 sokak kesişiminde son bulacağı, Soğukkuyu ve Onur mahalleleri içerisindeki güzergahının proje aşamasında yapılacak etütlerle yeniden değerlendirileceği, söz konusu hattın 2030 verilerine göre günlük toplam 64.127 yolcu/gün taşıyacağı, sabah zirve saatte iki yönde taşınacak yolcu sayısı toplam 8.103 yolcu/saat iken tek yönde en yüksek kesitteki yolcu değerinin 3.987 yolcu/saat-yön-kesit olacağı belirtilmektedir.

Ancak bu hattın yönü, muhtemelen 2021 yılında temelleri atılan Örnekköy Kentsel Dönüşüm Bölgesi‘nin bölgesel rantını arttırmak amacıyla; ayrıca, bu proje İzmir Ulaşım Ana Planı‘nın 2026-2030 dönemine ait uzun vadeli yatırımlarından biri iken kısa vadeli yatırımlarla ilgili 2021-2022 dilimine çekilerek ve Bayraklı ilçesine bağlı Onur Mahallesi‘nden alınarak Karşıyaka ilçesine bağlı Örnekköy Mahallesi‘ne verilmiş; böylelikle planın hazırlandığı süreçte yapılan tüm bilimsel araştırma ve analizler bir köşeye konularak ve bu bölge ile ilgili plan bütünlüğü bozularak Onur mahallesinde oturup çalışanların aleyhine, Örnekköy Kentsel Dönüşüm Bölgesi‘nde yaşayacak ve çalışacakların lehine ve hiçbir bilimsel araştırma ve analiz yapılıp makul bir gerekçe gösterilmeden planda esaslı bir değişiklik yapılmış; böylelikle bir kez daha kentsel adalet ve eşitlik anlayışına aykırı bir politika sergilenmiştir.

Yazımızın bir sonraki ve sonuncu bölümünde İzmir‘deki tramvay projeleri ile ilgili bu adımları, bugünkü yazımın giriş bölümüyle bağlantılı olarak, neden ayrıntılı bir şekilde anlattığımı ve bu neden çerçevesinde geçtiğimiz günlerde merkezi ve yerel yönetimler düzeyinde yaşadığım akıl almaz olayları ve işbirliklerini sizlerle paylaşmak istiyorum…

Kaynaklar

(1) UPİ 2030 İzmir Ulaşım Ana Planı, Ocak 2019, İzmir, sh.63, İzmir Metro Stratejik Planı 2020-2024, 2019, İzmir, Sh.4

(2) İzmir Ulaşım Ana Planı İzmir Tramvay Hatları Ön Etütleri Taslak Raporu, İzmir Büyükşehir Belediyesi Ulaşım Dairesi Başkanlığı Ulaşım Koordinasyon Müdürlüğü, Aralık 2009, sh.12, 18)

(3) İzmir Tramvayı İnceleme Raporu, TMMOB Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi Ulaşım Komisyonu, Ağustos 2014, sh.13, 18.

(4) İzmir Büyükşehir Belediyesi: https://www.izmir.bel.tr/tr/Haberler/izmir-buyuksehir-belediyesi-tramvay-icin-haziriz-ucuz-dis-kredi-onayi-bekliyoruz/8974/156 (Tarih: 25.11.2021)

(5) Çiğli Tramvay Hattı (Karşıyaka, Ataşehir-Çiğli, Katip Çelebi Üniversitesi Güzergahı, 11 km) Proje Tanıtım Dosyası, Evtek Proje Müh. Mim. Har. Sond. Çevre Dan. Mak. Ltd. Şti., Temmuz 2017, İzmir, sh. 16)

(6) UPİ 2030 İzmir Ulaşım Ana Planı, Ocak 2019, İzmir, sh.63

Devam Edecek…

“Kendine müslüman”

Ali Rıza Avcan

Türkçe’de, sıkça kullanılan bir deyiş var: “Kendine Müslüman“.. Kişinin bencillik halini tanımlayıp her şeyi kendi çıkarları üzerinden anlayıp davranan kişi anlamına geliyor… Uludağ Sözlük‘te yer alan bir entryde “kendini düşünüp, kendi bireysel avantajını kollayan ve başkalarını hiçe sayıp haklarını gözardı eden kişiler için insafı hatırlatma üzere hafif uyarı tadında kullanılan deyim” şeklinde tanımlanıyor.

Deyimin farklı anlamlarını bulmak amacıyla İnternette yaptığım taramalar sırasında bir de aynı ismi taşıyan bir pop şarkısının olduğunu ve bu şarkıyı söyleyen farklı sanatçıların, “İnsafın kurusun be hey kendine Müslüman, Hasedimden öldüm artık, Gel, unuttum ne halt ettiysen, Dön bana her şeyi yakıp” diyerek giden sevgiliyi geri çağırdıklarına tanık oldum.

Öncelikle kendini ya da kendisinin bulunduğu grubu, topluluğu düşünüp her şeyi kendi çıkarı üzerinden gören bu bencil bireysel tutum, tabii ki sadece tek tek insanlar için değil; aynı zamanda o insanların oluşturduğu grup ve topluluklar için de geçerli olabilir: “Önce ben” düşüncesinin, “önce biz” düşüncesine dönüşmüş haliyle…

Bu tutum; yani insanın önce kendini ya da mensup olduğu grubu, topluluğu düşünmesi, kendini, kendinden yana olanları ya da kendisi gibi olanları kayırması, her şeyi kendisi ya da kendisinin çoğulu olan “biz” üzerinden düşünmesi bir noktaya, bir dereceye kadar olağan ve doğru olmakla birlikte; diğer insan, grup ya da toplulukların bir arada olduğu dayanışmaya, işbirliğine dayalı birlikteliklerde ortaya çıktığında bu durum olumlu olmaktan çıkıp olumsuz bir durum, rahatsızlık, uyumsuzluk, hatta çatışmaya kadar gidebilir. Belli bir amaç, belli bir hedef için bir araya gelmiş toplulukları bölen, öteleyen ya da parçalayan bir nedene dönüşebilir.

Son yıllarda izlediğim ya da bizzat katılıp içinde yer aldığım tüm antikapitalist kent mücadeleleriyle çevre hareketlerinde gözüme çarpan ve mücadeleye katılanların kaynaşıp birleşmesini engelleyen; ayrıca bu grup ya da topluluklar içinde yer almayanların dışarda durmasını sağlayan bu tutum beni fazlasıyla rahatsız ediyor ve bence ortak mücadelemize zarar veriyor.

1. Muhalif olarak gördüğü merkezi ya da yerel iktidarla ilgili mücadelelere katılıp kendi ideoloji, düşünce grubu ya da siyasetinin neden ya da ortak olduğu kent ve çevre suçlarıyla ilgili mücadelelere katılmayıp dışarda kalmak.

Aynen, başta İzmir Kent Konseyi olmak üzere birçok kent konseyi ile CHP örgütünün ve CHP’linin İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin sorunlu yaklaşımından kaynaklanan Kültürpark Mücadelesi‘ne yabancı kalması ya da ilgi duysa bile partiden atılırım, yalnız kalırım ve belediyelerde iş bulamam gibi kaygılarla uzak durması gibi…

2. Kendi yaşadığı kent, mahalle, semt, köy, bölge ya da çevre içindeki sorunlarla ilgili mücadelelere katılıp ve sanki başka yerlerde başka sorunlar yaşanmıyormuş gibi diğer kent ve çevre mücadelelerine ilgi göstermezken sanki tüm dünyayı kurtarıyormuş gibi davranmak.

Aynen, Çeşme Yarımadası‘nda yaşayan birçok örgüt, grup ya da kişinin, AKP iktidarı tarafından dayatılan Çeşme Turizm Projesi‘ne karşı çıkıp diğer kent ve çevre sorunlarına ya da aynı projeden beslenen TARKEM‘in Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerindeki soylulaştırma girişimlerine karşı çıkmayıp suskun kalması gibi…

3. Dernek, vakıf, platform benzeri mücadele düzlemlerinde bazı kişi ya da grupların kendi grubunun egemen olması için çaba göstermesi nedeniyle diğer görüş, düşünce, ideoloji ve siyasettekilerin ayrılması nedeniyle o düzlemin giderek o özel grubun örgütüne dönüşüp etkisizleşmesi.

Aynen, antikapitalist kent ya da çevre mücadelesinde, yürüttükleri mücadelenin kuram ve pratiği açısından belirgin bir fark olmayan grup ya da kişilerin gidip birbirinden farklı çevre örgüt ve grupları kurmalarında olduğu gibi… Bu bağlamda, İzmir’de çevre mücadelesi denilince akla ilk gelen Ege Çevre Platformu (EGEÇEP) ya da İzmir Yaşam Alanları (İYA) örneğinde olduğu gibi, aralarındaki tek fark, birinin dünya, bir diğerinin ülke, diğer birinin de İzmir genelinde mücadele ediyor olması mıdır? Bunların birbirlerinden ayrı mücadele ediyor olmalarının temel nedeni ve farklılıkları nedir?

4. Toplumsal mücadelenin hukuksal boyutunda yardımcı olan önce gelen hukukçu ve avukatların çevresinde o hukukçu ve avukatların kişisel tercihlerine göre gruplaşmak.

Aynen, halen devam etmekte olan Çeşme Turizm Projesi mücadelesinde gördüğümüz gibi, ayrı avukatların çevresinde oluşan davacı gruplaşmalarının ayrı ayrı davalar açıp ayrı ayrı bilirkişi ücretleri ödemesinde olduğu gibi…

5. Toplumsal mücadele ile ilgili eylemlerde ortak mücadele konusundan çok katılımcı sayısı, çok fazla sayıdaki pankart, broşür, afiş ve bayrak gibi rekabetçi yöntemlerle kendi grupsal kimlik ve ağırlığını öne çıkaracak şekilde propaganda yapmak.

Aynen, örgütler, gruplar ve kişiler arasındaki bu rekabetçi tutumlar nedeniyle bu rekabetin dışında kalan sade yurttaşların ne yapacağını bilememesi ve kendini bu mücadelenin dışında hissetmesi gibi…

6. Mücadeleye katılan kurum, kuruluş, grup ya da kişilerin, içinde bulundukları ya da bağlı oldukları ortamdaki siyasi, yönetsel vb. değişimlere bağlı olarak bazen mücadeleye katılması bazen de mücadeleden çekilmesi ya da mücadele içinde pasifleşmesi.

Aynen, bir zamanlar AKP iktidarının İzmir Körfez Geçiş Projesi‘ne karşı çıkmayıp üstüne “bu projeyi ilk önce ben düşünmüştüm” diyerek sahip çıkan İzmir Büyükşehir Belediyesi eski başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun yine bir AKP projesi olan Çeşme Turizm Projesi‘ne vatan, millet edebiyatı ile karşı çıkıp bilirkişi incelemesinin yapıldığı etkinliğe katılmasında ya da yerel iktidarın kanatları altında koltuk, köşe, makam, mevki ve çıkar elde edip yeni ufuklara yelken açan ya da toplumsal mücadelenin başarısız olması için mücadele eden eski ya da yeni meslek odası yöneticilerinde olduğu gibi…

Tabii ki ortak amaç ya da hedef için örgütlenen her düzeydeki toplumsal mücadelede, bu mücadeleye katılan farklı kişi, grup, küme, topluluk, kurum ve kuruluşlar itibariyle farklılıkların olması ve bunların mücadele içinde kendilerini sergileyip ifade etmesi olağan ve beklenen bir şeydir; ama bir noktaya kadar doğal karşılanan bu durumun, ortak mücadelenin konu, amaç ve hedefini geride bırakmaması ya da daha çok öne çıkarak ona zarar vermemesi gerekir.

Ortak mücadelede kısa günün kârı anlayışıyla hareket edenlerin diğer kişi, grup, topluluk, kurum ve kuruluşlara gol atıp öne geçme çabası gün gelir ki, sizin orada yalnız kalmanıza ve ortak mücadeleyi uzaktan izlemesine de neden olabilir… Ya da bir ad altında başaramadığınızı başka bir ad altında denemeye kalkarak ve bu arada gittikçe küçülerek kendinizi tekrarlamaya başlar durursunuz…

Evet, kentlerdeki antikapitalist mücadeleyle doğadaki ekolojik çevre mücadele anlayış ve pratikleri bir ve bütündür. Bu bütünlük, mücadelenin ortak hedef ve amaçları doğrultusunda ve katılımcıların “ben” ya da “biz” algısından çok ortak hedef ve amacın öne çıkarılması suretiyle daha da sağlamlaştırılıp sürdürülebilir. Bu konuda üretilebilecek en sağlıklı ve doğru politika ise, değişik topluluk, grup, kurum, kuruluş ve kişileri bir araya getiren ortak mücadele platformunun eşit paydaşlık anlayışı çerçevesinde herkese açık bir şekilde; yani, şeffaf bir şekilde örgütlenmesi, katılımcı kurum, kuruluş ve kişilerin net bir şekilde bilinmesidir.

BİZ BİLİRİZ, SİZ DİNLEYİN…

Alı Rıza Avcan

Zirve sözcüğü… Türkçe sözlüklere göre bir şeyin benzerlerine göre “en üstte“, “en tepede” bulunma halini ifade ediyor… Bu anlamda, benzerlerinden farklı olarak en üstteki uç noktayı anlatıyor…

Geçen hafta iki gün süreyle katıldığım UCLG 4. Kültür Zirvesi de işte bu anlamda, dünyada yapılan kültürle ilgili diğer toplantıların üstünde; yani, onlardan daha önemli, daha büyük ve kapsayıcı olduğunu iddiasında. Çünkü, kesin bir sayı ve liste vermeseler de dünyadaki 240.000 civarındaki kent ve yerel yönetimin dünya çapındaki çatı örgütü olduğu iddiasındaki UCLG; yani Birleşmiş Kentler ve Yerel Yönetimler Örgütü, hem dünya çapında örgütlenmenin boyutu, hem de 2004 yılındaki kuruluşunu izleyen dönemde en fazla sayıda kent ve yerel yönetimin kendisine üye olması nedeniyle, kendi yaptığı toplantıları önemseyip bu toplantıların benzerlerinin üstünde, zirvesinde olduğunu söylüyor.

Zirve olmayan zirve…

Oysa 9-11 Eylül 2021 tarihlerinde gidip izlediğim UCLG İzmir Kültür Zirvesi‘nde böyle büyük, önemli ve zirvede olma gibi bir durumun söz konusu olmadığını, yapılan toplantının ele alınan konular, bizzat gelip katılan konuşmacı, izleyici sayısı ve teknik aksaklıklarla dolu organizasyonun kalitesi açısından pek de zirvede olmadığını gördük. Konuşmacı ve izleyici sayısı açısından az katılımlı bulduğumuz, katılımcı noksanlığının belediye çalışanları ve ihaleyle iş verilen firma personeli ile tamamlanmaya çalışılan bu toplantıda, Covit 19 Pandemisinin dünya çapında oluşturduğu olumsuz koşulların etkili olduğunu bilmemize karşın; 240.000 civarında üyesi olduğu söylenen ve Birleşmiş Milletler, UNDP, UNESCO ve ICOMOS gibi uluslararası kuruluşların partneri durumundaki böylesi büyük bir örgüte yaraşan ve bu niteliğiyle zirvede yer alan bir toplantıyla karşılaşmadık.

Amaç, Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerini ayakta tutabilmek…

Düzenlenen zirvenin ele aldığı konu, adından da belli olacağı gibi kültürdü. Özellikle de kültürün, (UN) Birleşmiş Milletler‘in küresel kalkınma ağı oluşturmak amacıyla kurduğu Uluslararası Kalkınma Programı (UNDP) eliyle dünya çapındaki yoksulluğu ortadan kaldırmak, gezegeni korumak ve tüm insanların barış ve refah içinde yaşamasını sağlamak amacıyla 2016 yılında duyurduğu 17 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefi’yle ilişkisini kurup, ‘sürdürülebilir kalkınmanın temel bir boyutu olarak‘ bu hedeflerin etkinliğini arttırmak amacıyla konuşmalar yapılıp örnekler verildi.

Aşağıda tek tek saydığımız 17 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefi‘nin, 2030 yılına kadar UNDP‘nin politika ve finansmanına rehberlik edeceği söyleniyor:

‘Yoksulluğa son’, ‘Açlığa son’, ‘Sağlıklı ve kaliteli yaşam’, ‘Nitelikli eğitim’, ‘Toplumsal cinsiyet eşitliği’, ‘Temiz su ve sanitasyon’, ‘Erişilebilir ve temiz enerji’, ‘İnsana yakışır iş ve ekonomik büyüme’, ‘Sanayi, yenilikçilik ve altyapı’, ‘Eşitsizliklerin azaltılması’, ‘Sürdürülebilir şehirler ve topluluklar’, ‘Sorumlu üretim ve tüketim’, ‘İklim eylemi’, ‘Sudaki yaşam’, ‘Karasal yaşam’, ‘Barış, adalet ve güçlü kurumlar’, ‘Amaçlar için ortaklıklar’ şeklinde formüle edilen bu 17 hedefin, kullandığı yaklaşım, yöntem ve dil ile neoliberal küreselleşme söyleminin henüz çökmediği 2016 yılında kapitalizmin neoliberal anlayışı ve diliyle geliştirildiği ortadadır.

Ama bütün bu hedeflerin dünyadaki tüm ülke ve kentler için her zaman geçerli olmadığı, UNDP tarafından hazırlanan bu şablonun dünyanın her ülke ya da kentinde geçerli olmadığı bilinmekte. Örneğin, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 2020-2024 dönemini kapsayan Stratejik Planı‘nın hazırlık aşamasında bu şablonu esas alan danışmanların, UNDP‘nin Afrika‘daki bazı ülkeler için önerip Türkiye ve İzmir için geçerli olmayan “Açlığa son” hedefinin plana konulması girişimine nasıl karşı çıkıp itiraz ettiğimi ve sonuçta bu hedefin stratejik planda yer almadığını o dönemde yazdığım yazılardan hatırlayacaksınız. 2016 yılından bu yana değişen dünya koşulları içinde küreselleşme iddiasının iflas edip dağılması, ortaya çıkan yeni sorunlar ve dünya halklarının yeni talep ve karşı çıkışları uluslararası sermayenin çıkarlarını korumak amacıyla geliştirilen bu hedeflerin uygulamasını zorlaştırmış, 2030 yılını hedefleyen bu şablonun geçerliğini ortadan kaldırmıştır.

İşte bu nedenle, UNDP‘nin işbirliği yaptığı UCLG, uzun bir süredir sahip olduğu gücü kullanarak tüm dünya ülkelerine, özellikle de az gelişmiş ülkelere önerilen Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri‘nin yaygınlaşıp kabul görmesi için kültürü kavramsal ölçekte ele alıp destek vermeye çalışmakta, bu şablonun uygulamasını kültür eliyle mümkün kılmaya çalışmaktadır. Bunu yapmanın en iyi ve bilinir yöntemi ise, UCLG‘ye üye olan kent ve yerel yönetimlerde bu hedeflere uygun görülen başarılı uygulamaların, diğer kent ve yerel yönetimlere örnek gösterilmesidir. Böylelikle bu 17 hedefin geçerlik ve uygulanabilirliği, örnek gösterilen bu başarılı örnekler üzerinden kanıtlanmaya, diğer kentleri ve yerel yöneticileri bu şekilde ikna edilmeye çalışılmaktadır. Aynen bisiklet kullanımıyla bisikletli yaşam tarzının, bisikletin yaygın bir şekilde kullanıldığı Hollanda kentleri üzerinden örnek gösterilmesi suretiyle bisikletle ilgili her türlü teknoloji, finansman ve malzemenin bizim gibi ülkelere ihraç edilip kazanç kapısı yapılmasında olduğu gibi…

Zirve, katılımcıyı dikkate almayan antidemokratik bir süreçte gerçekleşmiştir: dinle ve onayla

Evet, 9-11 Eylül 2021 tarihleri arasında bu kentte, bu kentin geleceğini değiştireceği iddia edilen uluslararası bir toplantı yapıldı… Bizim, her gün değişen zirve programı üzerinde yaptığımız incelemeye göre bu zirvede toplam 135 kişi konuşacaktı. Ama bu konuşmacılardan bir kısmı zirveye katılmadığı için konuşmadı, çok fazla sayıdaki konuşmacı odasından çıkıp İzmir‘e gelmeyi göze alamadığı için online katılımı tercih etti, bizzat gelip konuşanlar ise kendilerini izleyenlerin sorular sorarak katılmasının mümkün olmadığı bu toplantıda söyleyeceklerini söyleyip ayrıldılar. O nedenle bize sadece onların söylediklerini dinlemenin düştüğü bu organizasyonun tartışmaya izin vermeyen yapısıyla antidemokratik bir iktidar alanı yarattığını söyleyebilirim: İşine geliyorsa gel, dinle ve git…

Aslında bu tür uluslararası toplantıların, önceden hazırlanmış belirli konuşma ve metinlerin dinleyici ve medya eliyle dünya kamuoyuna sunulmasından başka bir görevinin olmadığını düşünüyorum. Bu zirve sayesinde akademisyenlerle uzman ve teknokratların yerel ya da merkezi yönetimi elinde tutan iktidar sahipleriyle birlikte hazırladıkları hazır reçete niteliğindeki raporların okunup konuşulması şeklinde gerçekleşen ve böylelikle küresel düzeyde uzlaşmanın sağlandığı algısının yaratıldığı bu tür uluslararası toplantıların aslında küresel güçlerin işini kolaylaştıran platformlar olduğu bir kez daha ortaya çıktı. UCLG tarafından dördüncü kez yapılan İzmir Kültür Zirvesi de, UCLG‘nin daha önce hazırlayıp duyurduğu 2018 tarihli “Kültür ve Barış Deklarasyonu“, 2019 tarihli “Kültürün Geleceği Manifestosu” ve 2020 tarihli “Roma Şartı” gibi, UNDP‘nin 2016 tarihli Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerini destekleyen bir yapıya sahipti.

UCLG içindeki gruplaşmalar zirveye nasıl yansıdı?

Bu zirve sırasında, bütün oturumlara katılıp tüm konuşmacıları izlemeye çalışırken fark ettiğimiz ve giderek araştırıp öğrenmeye çalıştığımız diğer bir konu ise UCLG içindeki örgütsel iklimle ilgiliydi. Bu çerçevede, UCLG adı verilen bu uluslararası kuruluşun kendi içindeki iktidar ve rekabet alanları ve Türkiye‘nin bu iklim içindeki yeri neydi? gibi sorular sorarak cevaplarını bulmaya çalıştık.

Evet, UCLG büyük ölçüde Latin kökenli İtalya, Fransa, İspanya, Portekiz ve Güney Amerika ülkelerinin egemenliği altındaydı. Örgütün merkezi bile İspanya‘nın Barcelona kentindeydi. İzmir‘de yapılan zirvenin oturumları arasındaki molalarda bile Türk sanatçıların icra ettiği Flamenko danslarını seyretmemiz de işin cabasıydı…

Ancak, 2013-2017 döneminde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş‘ın UCLG genel başkanı olması ile başlayan süreçte, Türkiye‘nin UCLG içinde; özellikle de İsrail’deki kentlerin ve yerel yönetimlerin üye olmadığı Doğu Akdeniz ve Ortadoğu bölgesi olarak tanımlanan UCLG-MEWA içinde etkin olmasını sağlamış gözüküyordu. UCLG-MEWA‘nın yıllık faaliyet raporları ise Türkiye’nin ve AKP‘li belediye başkanlarının bu durumdan memnun olduğunu kanıtlıyordu. AKP‘nin Türkiye‘nin Avrupa yerine içinde Arap ülkelerinin çoğunlukta olduğu bir bölgede yer almasından rahatsız olmadığı; aksine bu bölgedeki Arap ülkeleriyle ortak bir anlayış ve dil geliştirdiği görülüyordu. Örneğin Türk ve Arap belediye başkanları konuşmalarında “cinsiyetler arası eşitsizlik” derken, diğer ülke temsilcilerinin UNDP‘nin 17 hedefinden biri olan “Toplumsal cinsiyet eşitsizliği” kavramını kullanması bu farklılığı net bir şekilde ortaya koyuyordu.

Bu durum en iyi şekilde İzmir Büyükşehir Başkanı Tunç Soyer‘in adeta gösteriye dönüşen üç dilli açılış konuşması ile başlayan açılış oturumunda konuşan Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, UCLG Eş Başkanı Konya Büyükşehir Belediye Başkanı Uğur İbrahim Altay ve UNDP Türkiye Büyükelçisi Louisa Vinton‘un dile getirdiği yerele, ulusala ve uluslararasına bakışla ilgili yaklaşımla beden ve söylem dilinde ortaya çıktı.

Kültürsüz bir gelişme mümkün müdür?

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in zirve açılış konuşması ile zirve sonunda “Kültür İnsanlığın Geleceğini Kuruyor” başlığıyla açıklanan ortak metinde savaşın, kaosun, karmaşanın kültürü olmadığı, kültür eksikliğinin olması durumunda ilerlemenin olmayacağı ve böylelikle sanatın bilimden, bilimin siyasetten ve siyasetin de gerçek hayattan ayrılacağı, daha kötüsü kültürsüz bir ilerlemenin bencil ve ataerkil aklı güçlendirip yücelteceği iddia edilip parlak ve güzel sözlerle soyut kültür övgülerinin yapıldığını görüyoruz. Konuşma ve bildiri metninde yer alan bu ifadelerle dünyada bir kültürsüzlük halinin olabileceği ima edilerek o durumda ilerleme olsa bile bunun kötü bir şey olduğu anlatılmaya çalışıldı.

Şimdi gerçekten düşünmek gerekir; bir toplumun kültürsüz olması mümkün müdür?

Bu tez, kendilerini uygarlığın merkezi olarak ilan edip dünyadaki birçok ülkeyi her anlamda sömürüp bugün bunu çok farklı boyutlarda sürdüren Batı’nın, Avrupa‘nın tezi değil midir? Bu tavır, kültürsüz ilan ettikleri toplumlara kendi kültürlerini götürüp kabul ettirme derdindeki Batı’nın geleneksel tavrı değil midir? Hele ki bugün İtalya, İspanya ve Fransa üzerinden bir sektör olarak ihraç ettikleri kültürel hegemonyayı düşündüğümüzde…

Oysa birlikte yaşayan her insan grubunun bir araya gelişinden kaynaklanan kültür, bir arada olma halinin kendiliğinden ortaya çıkardığı değerlerin bir türevidir. Çünkü kültürün kaynağı insanın kendisidir. Bu anlamda, insanın ve beraberliğinin olduğu her yer ve zamanda kültür vardır, gelişir ve o beraberliği daha da güçlendirir. Kültür yoktur, kültürsüzlük hali vardır ya da kültürsüzlük halinde ortaya çıkan toplumsal ilerleme kötüdür, sakattır demek de aslında insanların ve toplumların kültürle kurdukları diyalektik birliği bilmemek anlamına gelir. Aksi takdirde o ünlü Alman ya da Fransız veya İspanyol kültürlerinin ataerkil ve bencil bir güçle defalarca dünyayı nasıl kana buladığını izah etmek güç olur… Hele ki Hitler, Franco, Salazar ve Mussolini faşizmi koşullarında Guernica‘da, Katalonya‘da, Auschwitz-Birkenau‘da, Srebrenitsa‘da ve Cezayir‘de ortaya çıkan barbarlık örneklerinde olduğu gibi…

“İzmir dünyanın her köşesinde çoğaltılabilecek bir örnektir”… Gerçekten mi?

UCLG İzmir Kültür Zirvesi sonrasında, zirve öncesinde düzenlendiği anlaşılan “Kültür İnsanlığın Geleceğini Kuruyor” başlıklı bir bildiri yayınlandı. Bu bildiride kültürün, UNDP tarafından 2016 yılında formüle edilen Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri açısından ne derece önemli olduğu anlatılıp; bu hedeflere ulaşmada ne derece etkili olduğu belirtildikten sonra, “İzmir, dünyanın her köşesinde çoğaltılabilecek bir örnektir” cümlesi ile sonuçlanıyor.

Şimdi durup düşünmek gerekir; İzmir, gerçekten dünyanın her köşesinde çoğaltılabilecek bir örnek midir? Bu yargıya kim, nasıl varmıştır?

Evet, İzmir tarihin ilk çağlarından beri uygarlığın merkezidir ve tarihi, toplumsal, kültürel ve doğal değerleri ile zaten iyi bir örnektir. Ancak bu kentteki mevcut yerel hizmetler itibariyle, -ne yazık ki- iyi bir örnek değildir. Bunu en iyi şekilde İzmir‘de yaşayan ya da çalışan insanlar yakından bilmekte ve daha iyi bir kamu hizmeti talep etmektedir.

Bu anlamda, İzmirlinin bu tür övgülere karnı toktur ve aldanmaz. Çünkü yaşadığı kentin ne durumda olduğunu, hangi sorunları yaşadığını birebir bilmektedir. Ayrıca ancak dünyada İzmir’den daha kötü durumda olan kentler ve insan yerleşimleri için örnek olabileceğini bilir… Örneğin UCLG-MEWA bölgesindeki çoğu Arap ya da Afgan kentleri gibi…

Zirve kaç paraya mal oldu?

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin, özellikle de şirketlerinin hesapları şeffaf olmadığı için, UCLG İzmir Kültür Zirvesi için belediye bütçesinden, şirketlerden ya da başka kaynaklardan kaç para harcandığını bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey ise, Folkart denilen yandaş şirketin bu etkinliğin sponsoru olduğu… Aynen 90. İzmir Enternasyonal Fuarı‘nda olduğu gibi…

Ama yine de ulaşabildiğim kaynakları kullanarak İnternete düşmüş harcama bilgilerini derlemeye çalıştım.

Bu çalışma sonucunda İnternete düşmüş 13 ayrı ihaleden 7’sinin sözleşme bedellerinin belli olduğunu, İZFAŞ ya da İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılan bazı harcamaların ise belli olmadığını, yapılan ihale duyurularına göre yapılan harcamanın toplam olarak 1.687.850.-TL. düzeyinde gerçekleştiğini gördüm. Tabii ki bu listeye girmeyip ilk aklıma gelen zirve programı baskısı, gala yemeği, sanatçı ücretleri, iletişim, kırtasiye ve elektrik masrafları, afiş ve billboard masrafları, yapılan haberlerin bir ilan olduğunu söyleyen Hürriyet gibi gazetelerle Haber Türk gibi televizyonlara ödenen paraların ne kadar olduğunu, ne yazık ki bilmiyoruz.

Bütün bu tespit ve analizler sonucunda yapacağımız tek değerlendirme;

9-11 Eylül 2021 tarihleri arasında, dördüncü kez yapılan UCLG İzmir Kültür Zirvesi, ne kadar büyük bir kuruluş tarafından organize edilmiş, ne kadar fazla konuşmacı ve katılımcıya yer vermiş ve ne kadar önemli konular ele alınmış olsa da; temsil ettikleri kentlerde ve yerel yönetimlerde yaşayan ya da çalışan insanların, halkların görüş, düşünce, öneri, eleştiri ve taleplerini dikkate almadan yapılan, ‘katılımcı‘ adı verilen izleyiciye söz hakkı verilmeyen anti demokratik bir toplantı olmuştur. Bu nedenle de demokrasi, kültür ve daha birçok güzel bir şey için yapılabilir, uzun erimli ve olumlu bir etkisi olmayacaktır. Bu zirvenin bizde bıraktığı tek izlenim şu olmuştur:

Biz düşündük, uygun görüp yazdık, itirazsız dinleyin ve koşulsuz kabul edin!

UCLG İZMİR Kültür zirvesi bağlamında kültür emperyalizmi…

Ali Rıza Avcan

Kültür emperyalizmi, kapitalizmin emperyalizm aşamasında Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği ülkeleri gibi eskinin sömürgeci devletlerinin, kendilerine ait uluslararası tekellerle birlikte kendi ideoloji ve değerlerini başka ülkelerin halkları üzerinde etkin ve egemen kılmak için yaptıkları çalışmaların bütünüdür. Batı kültürü ve yaşam tarzı olarak bilinen bu ideoloji ve değerlerin, egemenlikleri altındaki tüm ülkelerde kültürel bir hegemonya olarak yaygın ve etkin hale gelip kabul görmesi, onların bu ülkelerdeki sömürü düzenini hem meşru kılar, hem de kolaylaştırıp ‘sürdürülebilir‘ kılar.

Kapitalizm bu hegemonyayı eskiden silahlı kuvvetleri, kendi ülkesinin kurum ve kuruluşları eliyle yapardı. Şimdilerde ise, bu eski yöntem ve araçlar, yerine ve zamanına göre halen kullanılıyor olsa da, ülkelerin üye olması yoluyla mutabakat üreten uluslararası kuruluşlar bunu daha kolay bir şekilde yapmaktadır. Birleşmiş Milletler, UNESCO, UNDP, Dünya Bankası, IMF, ILO, Dünya Ticaret Örgütü ve Avrupa Merkez Bankası gibi ülkelerin üye olarak söz ve karar sahibi olmak için mücadele ettikleri uluslararası kuruluşlar, emperyalist ülkelerin ellerindeki kültürel hegemonya, güçlü finans kaynakları, ileri teknoloji ve fiziki zor gibi imkanları kullanarak öne çıkıp belirleyici oldukları ve bu suretle Batı kültürünün yayılıp güçlenmesinde işe yarayan örgütlere dönüşmüştür.

240.000’e yakın kent ve yerel yönetimin üye olduğu söylenen UCLG kısa adıyla tanıdığımız Birleşmiş Kentler ve Yerel Yönetimler örgütü de bu misyonu başarıyla yerine getiren kuruluşlardan biridir. Yönetiminde zaman zaman gelişmekte olan ya da gelişmemiş ülkelerin temsilcileri yer alsa da, kumanda odasındaki direksiyonun genellikle ve ağırlıklı olarak İspanya, Fransa ve İtalya gibi Güney Avrupa ülkelerinde olduğu, Batı dışındaki diğer ülkelerden gelebilecek itiraz ve dirençlerin oluşturulan yedi ayrı bölge örgütü içinde çözümlendiği, bu durum nedeniyle adeta Avrupa Birliği‘nin Güney Avrupa, Akdeniz ve özellikle Güney Amerika‘ya yönelik politika, strateji ve projelerini izleyip şekillendiren büyük ve güçlü uluslararası bir kuruluştur. UCLG‘nin 5 Mayıs 2004 tarihinde Paris‘te kurulup merkez ofisi olarak İspanya‘nın Barselona kentini seçmiş olması bile bu iddianın en iyi kanıtıdır.

Nitekim Türkiye başka birçok uluslararası kuruluşta Avrupa ülkesi sayılırken, UCLG‘de Doğu Akdeniz ülkesi sayılarak Filistin, Suudi Arabistan, Afganistan ve İran gibi Ortadoğu ülkelerinin üye olduğu UCLG-MEWA bölgesine dahil edilerek Avrupa‘da olmanın avantajını kullanmaması, belki de Doğu Akdeniz ve Ortadoğu ülkelerine örnek ya da lider olması istenmiş olabilir. UCLG-MEWA merkez ofisinin İstanbul‘da olması da bu iddianın önemli bir kanıtıdır.

Bu bağlamda UCLG, kurulduğu 2004 yılından bu yana Batı‘nın, özellikle de Avrupa Birliği ülkelerinin ortak kültürünü değişik biçimler altında tüm dünya kentleriyle yerleşimlerinde egemen kılmaya çalışıyor. Özellikle de yönetiminde etkin olan İspanyol, Fransız ve İtalyanlarla birlikte Latin kültürünün egemen olduğu ve dünya çapındaki toplumsal hareketlerin merkezi konumundaki Güney Amerika ülkelerinde…

İşte bu çaba çerçevesinde, 2020 yılında Roma Belediyesi ile UCLG Kültür Komitesi‘nin bir araya gelerek, Covid 19 salgınının kısıtlı koşullarında geliştirdiği 2020 Roma Şartı metni, 8 kişilik komitenin hazırladığı taslağın 44 uzman ile yapılan görüşmeler çerçevesinde Mexico City, Buenos Aires, Lizbon, Barselona ve İzmir gibi 23 şehrin, UCLG‘nin partneri durumundaki UNESCO ile 12 sivil kurumun onayı alınarak hazırlanmıştır. Tabii ki onayını aldıkları kentlerin halklarına ve onların temsilcilerinden oluşan meclislerine sormak, onların görüşünü almak hiç kimsenin aklına gelmemiş, böylelikle hazırlanan metnin toplumsal kabulü ve bilinirliği sağlanmamıştır. Aynen İzmir‘in, daha önce duyurulan CittaSlow ilkelerine aykırı bir şekilde Metropol Cittaslow olarak ilan edilmesinde olduğu gibi…

Anlayacağınız, çoğunluğunu İtalyan, İspanyol ve Fransız kurum ve uzmanlarının hazırladığı 2020 Roma Şartı, tepeden inme bir şekilde önümüze konulmuş durumdadır…. Hem de, amiyane deyimle, “yerseniz” değil, “yemek zorundasınız” diyerek…

2020 Roma Şartı, kültürü değerlerin bir ifadesi, paylaştığımız farklılıkları nasıl ele alıp öğrendiğimiz ortak, yenilenebilir bir kaynak olarak tanımlıyor. Bizlerin bu farklılıkları tanımamızı ve onlarla yakından ilgilenmemizi öneriyor. Bu bağlamda kucaklayıcı, demokratik ve sürdürülebilir bir şehrin bu süreci kolaylaştırıp güçlendirdiğini söylüyor. Kültürel demokrasi doğrultusunda gayret gösteren bir şehrin, şehirde yaşayan ya da çalışanların kültürel kökenlerini keşfetmesini, kültürel ifade yolları yaratmasını, kültürlerin ve yaratıcılığın paylaşılmasını, şehrin kültürel kaynakları ile mekanlarının keyfinin çıkarılmasını ve son olarak şehrin ortak kültürel kaynaklarının korunmasını desteklemek suretiyle görevini en iyi şekilde yapabileceğini ifade ediyor. Bir “şart” olarak dile getirilen bu koşulları da en iyi şekilde aşağıdaki döngü içinde görebiliyoruz(*)

Yedi sayfadan oluşan metni okuduğumuzda yazılanların kültürel haklar konusunda yeni ve farklı bir şey getirmediğini, bu konularla ilgilenenlerin her zaman ifade ettikleri hususları tekrarlandığını görüyoruz. Ama bir yandan da kültürel haklar konusunda yayınlanan her bildiri, her karar ya da eylemin bu alanı kendine ait olan gören güçlere, ellerindeki iktidarı tazeleme fırsatı verdiğini de biliyor ve bu çabayı, Covid 19 salgınının hepimizi bunalttığı günlerde, bir grup insanın yazıp çizdiği şeylerin toplumsallaşmasını sağlayacak müzakere (sorma, görüş alma ve tartışma) boyutlarını göz ardı ederek gerçekleştirilen bir girişim olarak niteliyoruz.

2020 Roma Şartı, “Kültürel Haklar ve Topluluklar” başlığı altında Zirve’nin ikinci günü (10 Eylül 2021) 15.30-17.00 saatleri arasında Roma Belediyesi Diplomatik Danışmanı Luca Trifone‘nin oturum başkanlığında Barselona Kent Konseyi Kültürden Sorumlu Belediye Başkan Yardımcısı Jordi Marti, Meksiko Kenti Kültürden Sorumlu Meclis Üyesi Vannesa Bohorquez, Malmö Belediyesi Kültür Kurulu Başkanı Frida Trollmyr ve Bilgi Üniversitesi Sanat ve Kültür Yönetimi Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Asu Aksoy tarafından ele alınıp değerlendirilecek. Oturumun açılış konuşmaları ise Birleşmiş Milletler Kültürel Haklar Özel Raportörü Karima Bennoune ve Roma Şartı Öncüsü Luca Bergamo tarafından yapılacak.

(*) Görseldeki ve Türkçe metin içindeki yazım ve çeviri hataları, 2020 Roma Şartı metnini Türkçe’ye çeviren İzmir Büyükşehir Belediyesi İzmir Akdeniz Akademisi’ne aittir.

Her derde deva bir kültür zirvesi…

Ali Rıza Avcan

Bugün, yakın bir arkadaşım önümüzdeki Perşembe, Cuma ve Cumartesi günleri İzmir’de yapılacak UCLG İzmir Kültür Zirvesi’nin tanıtımı amacıyla İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından cadde ve sokaklardaki billboardlara yapıştırılan “Tarımın Geleceği İzmir’de” afişinin fotoğrafını gönderdi.

Tasarımında, her zaman gördüğümüzün aksine, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer yerine bir çiftçiye yer verilen bu afişi görünce ister istemez uluslararası düzeyde kültürle ilgili kavramların tartışılacağı bir zirve organizasyonunun nasıl olur da tarımın geleceği ile ilişkilendirilebileceğini şaşkınla düşünüp durdum. Hem de Folkart gibi uzunca bir süredir bu kente musallat olmuş yandaş bir inşaat şirketinin ana sponsorluğunda yapılan bir zirvenin…

Evet, uzun boylu düşündüğümüzde kültürün ve kültürle ilgili kavramların, olsa olsa ikinci ya da üçüncü dereceden tarımla ilgilendirilebileceğini, tarımın da kendi içinde geleneksel bir kültüre sahip olduğunu bilmekle birlikte; Türkiye ve İzmir boyutunda tarımın ve tarımla ilgili kırsal kültürün çöktüğü bir ortamda, özellikle de kırsal kültürle ilgili konu ve kavramların ele alınmayacağı uluslararası bir zirvede tarımın geleceğinin nasıl belirleneceğini merak edip durdum…

İşte bütün bu nedenlerle, 9-11 Eylül 2021 tarihleri arasında İzmir‘de yapılacak UCLG Kültür Zirvesi ile bu zirveyi düzenleyen UCLG hakkında aşağıdaki açıklamaları yapmanın yararlı olacağını düşündüm.

UCLG; yani Türkçe’siyle Birleşmiş Kentler ve Yerel Yönetimler Örgütü dünyadaki tüm kentlerin ve o kentleri yöneten yerel yönetimlerin üye olduğu uluslararası bir kuruluş. Kesin bir sayı verilmese de 240.000’in üstünde yerel yönetimin bu örgüte üye olduğu söyleniyor.

UCLG, 5 Mayıs 2004 tarihinde Paris’te gerçekleştirilen bir törenle, o tarihe kadar yerel yönetimler alanında faaliyet gösteren üç ayrı uluslararası kuruluşun birleşmesiyle kurulmuş:

1) Merkezi Hollanda’da olan Uluslararası Yerel Yönetimler Birliği (IULA, International Union of Local Authorities),

2) Merkezi Fransa’da bulunan Birleşmiş Kent Örgütleri (UTO, United Towns Federation) ve

3) Dünyadaki büyükşehir belediyelerinin üye olduğu Metropolis örgütü.

Bu üç kuruluştan Uluslararası Yerel Yönetimler Birliği (IULA)’nin Doğu Akdeniz ve Ortadoğu Bölge Teşkilatı olan IULA-EMME’yi ve bu örgütün o tarihlerdeki yöneticisi Sadun Emrealp’i, biz İzmirliler 2006 yılı öncesinde Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı‘nın (UNDP) liderliğinde İçişleri Bakanlığı ve İzmir Büyükşehir Belediyesi ile birlikte oluşturdukları ortaklık çerçevesinde başarılı çalışmalar yapan İzmir Yerel Gündem’21 nedeniyle tanırız. Ayrıca 2000 yılında proje koordinatörlüğünü yaptığım İzmir 1. Sivil Toplum Kuruluşları Fuarı ile İzmirli büyük bilim insanı Prof. Dr. Mübeccel Belik Kıray‘a adadığımız Uluslararası Sivil Toplum Kuruluşları Sempozyumu‘nu İzmir Büyükşehir Belediyesi Yerel Gündem’21 ve İZFAŞ A.Ş. olarak IULA-EMME ile birlikte yaptığımızı hatırlatmak isterim.

UCLG kendi içinde 7 ayrı alt bölgeye ayrılmakta; ayrıca büyükşehir belediyelerinin üye olduğu Metropolis adında özel bir bölümü bulunmakta. Bu yedi bölge şu şekilde sıralayabiliriz:

1. UCLG-Afrika, Afrika ülkelerini,

2. UCLG-ASPAC, Asya-Pasifik ülkelerini,

3. CEMR, Avrupa ülkelerini,

4. UCLG-EuroAsia, Avrasya,

5. UCLG-MEWA, Ortadoğu ve Batı Asya ülkelerini,

6. UCLG-FLACMA, Güney Amerika ülkelerini,

7. UCLG-North America, Kuzey Amerika ülkelerini kapsar.

Türkiye, sanıldığının aksine Avrupa ülkeleri kapsayan CEMR bölgesinde değil, Ortadoğu ve Batı Asya ülkelerini kapsayan UCLG-MEWA bölgesinde diğer 15 ülke (Filistin, Suriye, İran, Irak, Suriye, Katar, Ürdün, Lübnan, Bahreyn, Kuveyt, Umman, Suudi Arabistan, Yemen, Birleşik Arap Emirlikleri, Afganistan) ile bir aradadır.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi eski başkanı Kadir Topbaş, 2013 ve 2015 yıllarında iki kez UCLG Genel Başkanı olarak seçilip görev yapmış, kural olarak üçüncü bir kez seçilmesi mümkün olmadığı için yeniden aday olamamıştır.

Ayrıca Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi eski başkanı BDP‘li Gülten Kışanak da, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu ile birlikte 2015-2016 döneminde UCLG-MEWA‘nın eş başkanlığını yapmıştır.

UCLG’nin bugünkü başkanı ise Fas’ın El Hoceima Belediye Başkanı Mohamed Boudra, eş başkanı ise Konya Büyükşehir Belediyesi‘nin AKP’li Başkanı Uğur İbrahim Altay’dır.

Türkiye’nin üyesi olduğu UCLG-MEWA bölgesinin yürütme kurulunda Türkiye, Filistin, Lübnan, Ürdün, Afganistan ve İran’dan 32 üye bulunmakta, 11 kişilik yönetim kurulu ise Filistin Yerel Yönetimler Birliği başkanı Musa Hadid, Bani Naim Belediye Başkanı Ali Manasrah (Filistin), Nili Belediye Başkanı Zahra Amhadi (Afganistan), Chark Zahle Belediyeler Birliği Başkanı Rafic Deb

ess (Lübnan), Tahran Belediye Başkanı Piruz Hanachi (İran), Asira Al Shamaliya Belediye Başkanı (Filistin) ile Türkiye’den Balıkesir Büyükşehir Belediyesi‘nin AKP’li Başkanı Yücel Yılmaz, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin CHP’li Başkanı M. Tunç Soyer, Mersin Büyükşehir Belediyesi‘nin CHP’li Başkanı Vahap Seçer, Sancaktepe Belediyesi‘nin AKP’li Başkanı Şeyma Döğücü, Türkiye Belediyeler Birliği ile Gaziantep Büyükşehir Belediyesi‘nin AKP’li başkanı Fatma Şahin’den oluşmaktadır.

Merkezi İstanbul’da bulunan UCLG-MEWA’nın Genel Sekreteri Mehmet Duman, Genel Koordinatörü ise Salim Korkmaz’dır.

Her yıl dünyanın değişik kentlerinde toplantılar yapan ya da diğer uluslararası kuruluşlara destek veren UCLG, 2015 yılından bu yana kültür zirveleri düzenlemektedir. Bu bağlamda ilk kültür zirvesi 18-20 Mart 2015 tarihlerinde “Kültür ve Sürdürülebilir Kentler” temasıyla İspanya’nın Bilbao kentinde, ikincisi 10-13 Mayıs 2017 tarihlerinde “Açık Kayıt” temasıyla Güney Kore’nin Jeju kentinde, üçüncüsü 3-5 Nisan 2019 tarihlerinde “Sürdürülebilir Kalkınmada Kültürün Rolüne İlişkin Eylemlere Öncülük Eden Şehirler” temasıyla Arjantin’in Buenos Aires kentinde düzenlenmiş ve her bir toplantıya 500 kişinin katılması hedeflenmiş. Yine aynı şekilde 500 katılımcının hedeflendiği ve temasıyla organize edilen dördüncü kültür zirvesi “Kültür: Geleceğimizi Kurarken” temasıyla bu kez de 9-11 Eylül 2021 tarihleri arasında İzmir’de yapılacak.

İzmir Kültür Zirvesi adı verilen ve üç günlük sürede 1 açılış, 1 kapanış, 4 genel ve 18 paralel oturumda gerçekleştirilecek uluslararası toplantıya, her geçen gün güncellenen program taslağın en son haline göre UCLG ve bileşenleri hariç 93 ulusal ve uluslararası kuruluştan 38’i Türk olmak üzere 138 kişi katılıp oturum başkanı, açılış konuşmacısı ya da konuşmacı olarak görev alacak.

Zirve’ye katılacağı duyurulan kentlerden biri, “Katılımcı Bütçe” uygulaması ile dünya çapında ünlenen Brezilya’nın Porto Alegre kenti olduğu için bu kent ile İzmir arasında bir ilişki ve iletişimin kurulması, halkın belediye yönetimine gerçek ve aktif katılımını talep eden bizler açısından önemli olacak.

Kent Stratejileri Merkezi’nin bir ekip olarak izleyeceği Zirve’ye Türkiye’den katılanların 9’u belediye başkanı, 6’sı odak oturum konuşmacısı, 5’i akademisyen, 5’i, belediye çalışanı, 2’si UCLG-MEWA görevlisi, 2’si özel şirket yetkilisi, 2’si uluslararası kuruluş temsilcisi, 1’i vali, 1’i bakanlık temsilcisi, 1’i İZKA görevlisi, 1’i şehir plancısı ve 1’i de sanatçı olup aralarında ulusal ya da uluslararası boyutta kültürle ilgilenip bu alanda uzmanlığı bulunan üç kişi (Doç. Dr. Serhan Ada, Prof. Dr. Asu Aksoy ve Prof. Dr. Şebnem Yücel) bulunuyor. Bunların da kültür ve kavramları üzerine düşünüp dünya çapında eserler veren ve bu nedenle “kültür insanı” olarak tanıdığımız Cengiz Bektaş, Bozkurt Güvenç, Enis Batur gibi isimlerle kıyaslanması dahi mümkün olmaz.   

Bu anlamda söz konusu Zirve‘nin iki önemli toplantısında, diğer konuşmacılardan farklı olarak iki ayrı konuşma yapacak olan Serhan Ada ile çalıştığı Bilgi Üniversitesi‘nden arkadaşı Asu Aksoy‘un, Aziz Kocaoğlu‘nun İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu 2009 yılında İzmir Büyükşehir Belediye Başkan Danışmanı İlhan Tekeli tarafından Havagazı Kültür Merkezi‘nde yapılan o ünlü ve vukuatlı Kültür Çalıştayı’nda da hem düzenleyici hem de konuşmacı olarak yer aldıklarını anımsamakta yarar var diye düşünüyorum.

Henüz kesinleşmemiş zirve programına göre 24 oturumda kavramsal boyutta kültürün kültürel miras, sürdürülebilir kalkınma, yaratıcı ekonomi, Covid 19, iklim krizi, kent diplomasisi, toplumsal cinsiyet eşitliği, sürdürülebilir turizm, Kültür2030, 2020 Roma Şartı, kentsel planlama ve tasarım, sakin şehir ve metropol ile ilişkileri üzerine konuşmalar yapılacak. Bu çerçevede çok fazla sayıdaki konuşmacı nedeniyle konuşulan konuların gerek katılımcılar gerekse izleyiciler düzleminde tartışılması gündeme gelmeyecek.

Programdaki konu ve konuşmacılara bakıldığında zirvede özel olarak ülkemizin ya da İzmir’in ele alınmayacağı, zirvenin o nedenle sadece İzmir’in geleceğini değil, kültür boyutunda dünyadaki kentlerin ve diğer yerleşimlerin geleceğini belirleme gibi bir hedefe sahip olduğu anlaşılıyor.

Ama İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer, bu zirvenin tanıtımı amacıyla para vererek ya da vermeyerek yaptığı tüm tanıtımlarda, konuşmalarda ve sokaklardaki billboardlara astırdığı afişlerde sürekli olarak bu zirvenin İzmir’le ilgili olduğu gibi bir algı yaratmaya çalışıyor. Oysa zirve programı ayrıntılı bir şekilde incelendiğinde de görüleceği gibi, Zirve’nin İzmir’le doğrudan bir ilgisi gözükmüyor. Sadece UCLG adı verilen bu büyük uluslararası kuruluş, dünyanın değişik kentlerinde yaptığı kültür zirvelerinden dördüncüsü bu kez İzmir’de yapıyor. Daha önce İspanya’nın Bilbao, Güney Kore’nin Jeju ve Arjantin’in Buenos Aires kentlerinde yapılan kültür zirveleri, zirve sonrasında yayınlanan raporların da gösterdiği gibi özel o kentlerle ilgili olmadığı gibi, bu kez yapılacak zirve de İzmir’in geleceğini gideceği ile filan uğraşmayacak, odağında sadece İzmir olmayacak…

Çünkü İzmir gibi uygarlığın merkezi olan kadim bir kentin geleceğini, Dünya’nın dört bir yanından gelen yabancılara katılan bir avuç belediye başkanı, akademisyen ve belediye görevlisinin belirlemesi ya da belirlemeye kalkması 9 Eylül‘le simgelenen bağımsızlık ve özgürlük idealine aykırıdır.

O nedenle, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin ev sahipliğinde düzenlenen bu uluslararası zirvede, ‘sürdürülebilir kalkınma‘, ‘sürdürülebilir turizm‘ ve ‘yönetişim‘ gibi neoliberal kavramlar boyutunda Dünya Bankası, Fransız Kalkınma Ajansı, Fransa Dışişleri Bakanlığı, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı gibi kapitalizmin uluslararası kuruluşlarıyla partner olarak işbirliği yapan ve yönetiminde yer alan Fransız, İspanyol ve İtalyanlarla birlikte Avrupa Birliği‘nin politikaları savunan UCLG‘nin İzmir‘e önericeği her şeyin, kültürel emperyalizmin yeni bir boyutu olduğu bilinmeli ve İzmir, 9 Eylül ruhuyla kendi geleceğini kendisi belirlemelidir.

Aklımıza ne gelirse ya da elimizde ne varsa…

Ali Rıza Avcan

İnsan mekânla ilişkisini, mekân içinde yolunu kaybedip kaybolmayı da dahil ettiğimiz bir süreçte onu tanıyıp öğrenerek kurar.

Böylesi bir ilişkinin kurulması için, önce mekânın kendine özgü niteliklerinin hem kendi bütünlüğü içinde hem de diğer mekanlardan ayrıksılığı ile belirlenmesi ve belirlenen bu özelliklerin kişisel ve toplumsal hafızaya yerleşmesi gerekir.

Karmaşa, kaos, gürültü ve kalabalığın egemen olduğu eski bir Doğu çarşısına gittiğimizde ya da genellikle aynı tür ağaçların bulunduğu bir orman köşesine düştüğümüzde bulunduğumuz yeri belirleyebilmek için öncelikle o mekânın özellik ve farklılıklarının ayırdında olmamız gerekir. Mekân içindeki belirgin, ayırt edici özellikler nedir? Bu özellikler nasıl bir dağılım gösteriyor? Birbirlerinden farklı mı yoksa diğer mekanlardaki özelliklere mi benziyor? Benzeri diğer mekanlardan farklı olduğu noktalar ne? Ben bu mekânın neresindeyim ve onunla nasıl ilişki kuruyorum? gibi…

Yukarıda anlatmaya çalıştığım bu tanıyıp öğrenme süreci, İzmir Tarihi Kemeraltı Çarşısı örneğinden hareket ederek; yani Çarşı‘yı ilk kez görüp tanımaya kalktığım 1997-98 yılları itibariyle anlatmaya kalkarsam; İzmir Tarihi Kemeraltı Çarşısı‘nı daha önce görüp öğrendiğim benzerleri; yani, İstanbul Kapalıçarşı, Bursa Ulu Çarşı ve Halep Ulu Çarşısı ile karşılaştırdığımı, çarşıyı eski bildiğim kapalı çarşılar üzerinden okuyup anlamaya çalıştığımı, oradan farklı olarak şu var ya da yok diyerek mukayese ederek öğrendiğimi söyleyebilirim.

Gidip geleceğim yol ve yerleri biraz biraz öğrendikten sonra da kendime cami ya da hanları nirengi noktası olarak seçip onun sağında, bunun solunda diye çıkarımlar yaptığımı; ayrıca Kemeraltı ile ilgili harita ve krokilerden yararlandığımı hatırlıyorum.

2004-2007 yılları arasında genel koordinatör olarak görev yaptığım İzmir Tarihi Kemeraltı Esnaf Derneği‘ndeki çalışmalarım sırasında ise, o koskocaman fiziki mekanı insanlarıyla; o insanların arkadaşlık ve dostluk boyutunda acı, sevinç, hüzün ve dramlarıyla öğrenmem mümkün oldu. O nedenle, bugün ölmüş olsa da her gördüğümde Şükrü Tül anısına sırtını sıvazladığım “Uzun Apo” lakaplı Boşnak Abdullah Ruhcan ile bugünlerde eski havasında olmayan bir zamanların havalı ‘Prenses‘ini hiç unutmam ya da dükkanını kapayıp giden veya vefat eden esnaflar birdenbire karşıma çıkacakmışlar gibi hissederim.

Tarihi Kemeraltı Çarşısı‘nı tanıyalı aradan 24 yıl geçmiş olsa da, oraya gittiğim her gün o koskocaman labirent içinde yeni bir bilmeceyi çözercesine yeni öğrendiğim yerler olduğunu, ben burayı daha önce neden fark etmemişim diye kendi kendime kızarken bugün de yeni bir yerin farkına vardım diye sevindiğimi, kendi sırlarını kolay kolay ele vermeyen ve onları öğrenmek için çaba ve emek isteyen bu Çarşı‘yı her geçen gün daha fazla sevdiğimi biliyorum. O nedenle, bazı arkadaşlarımın söylediği gibi Çarşı içinde dolaştığımda gözlerim daha fazla parlayıp heyecanlanıyorum… Evet, ben de bu durumu biliyor ve o nedenle kendilerini bu Çarşı‘dan sorumlu görüp de; o sorumluluğu “esnaf kurnazlığı” ya da “sınıf atlama gayreti” ile yerine getirmeyip kendisini eskiden “esnaf“, şimdi ise “yatırımcı” olarak görenleri zaman zaman Çarşı‘nın ruhu adına sert bir şekilde eleştiriyor, onlara bu işin doğrusunu ve makulünü göstermeye çalışıyorum. Sanki Çarşı‘nın sahibi benmişim gibi…

Gelelim bugünkü yazımızın konusuna….

Bugünkü yazımda, Kemeraltı‘nda yürüyerek, bisiklete binerek ya da arabayla girip çıkarak o mekânı kullanan herkesin şikayetçi olduğu çarşı zeminin içler acısını ele almak istiyorum…

Bu konuda bir şeyler söyleyebilmek için de bazı doğru tespitleri yeniden hatırlamamız gerekiyor. Bu tespitleri şu şekilde sıralayabiliriz:

1. Tarihi Kemeraltı Çarşısı, geleneksel ticaret kültürü ile ekonomik faaliyetlerin tarih boyutunda bir araya geldiği üstü açık bir alışveriş merkezidir.

2. Tarihi Kemeraltı Çarşısı, değişik işkollarındaki esnafın belirli bölgelerde kümelendiği, bu bölgelerin ticaretin farklı yapısı nedeniyle zemini ve yapılarıyla birlikte zaman içinde birbirinden farklılaştığı ve her bir bölgenin çevresindeki diğer bölgelerle özel ilişkiler geliştirip bütünleştiği tarihi bir çarşıdır.

3. Tarihi Kemeraltı Çarşısı, Kemeraltı Koruma Amaçlı İmar Planı ile koruma altına alınmış özel bir bölgedir. O nedenle, bu büyük bölge içindeki cadde, sokak ve yapılar kadar bunları çevreleyen yol, meydan, cadde ve sokak zeminlerinin özgünlüklerini koruyacak şekilde ve özel bir ilgiyle korunması gerekir.

Elimde, İzmir Tarih Projesi kapsamında eski adı Embarq, yeni adı WRI Türkiye olan ve sivil toplum kuruluşu kimliğiyle Avrupa Birliği proje ve mali kaynaklarının pazarlamasını yapan kurumun, 2018 yılında Fia Foundation isimli İngiltere kaynaklı yabancı bir finans kurumundan elde ettiği bir fonla İzmir Büyükşehir Belediyesi adına yaptığı; ancak o yıllarda dikkate alınıp uygulanmadığı için bugün itibariyle unutulan “İzmir Tarih Sürdürülebilir Ulaşım Projesi” adındaki araştırma raporu var. Bu araştırma raporu, Kemeraltı Çarşısı‘ndaki ulaşımı sürdürülebilir boyuta taşıma iddiasında olmakla birlikte; bozuk, karmaşık ve düzensiz olduğunu ifade ettiği çarşı zemini ile ilgili olarak ayrıntılı bilgiler vermemektedir. Örneğin Kemeraltı Çarşısı‘ndaki tarihi dönemlerdeki özgün yer kaplamasının ne olduğuna, bugün gördüğümüz değişik kalitedeki birbirinden farklı zemin döşemelerinin ne zaman yapıldığına, ne ölçüde kullanışlı olduğuna, değişik tür zemin kaplamalarının çarşının hangi bölgelerinde ne kadar yer kapladığına ve kullanıcı memnuniyetine dair tek bir bilgi bu araştırma raporunda bulunmamaktadır… Oysa bu çalışma o tarihlerde Kemeraltı Çarşısı‘nda uygulamaya konulacak Kemeraltı Yayalaştırma Projesi için yürünebilirliğin arttırılması amacıyla bir şeyler yapma iddiasındaydı…

Günümüzde Kemeraltı Çarşısı‘nda, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin son günlerde uzatmalı bir şekilde yaptığı 848 (İkinci Beyler) Sokak ile Havra Sokak‘ta kullanılan zemin kaplama malzemesi dahil 6 çeşit malzeme kullanılmış durumda. Yol, meydan ve kaldırımlardaki yürüyüş zeminlerinin çoğunluğunu bitüm esaslı asfalt oluşturmakla birlikte geriye kalan tüm zeminlerin granit parke, beton parke, mineralli parke, kilitli beton parke ve kayrak taşı ile kaplı olduğunu görülmektedir.

848 (2. Beyler) ve Havra sokaklarının yeni zemin döşemesi

Anafartalar Caddesi ve Hisarönü dışında kalan çoğu cadde ve sokağın döşemesi: bitümlü asfalt…

Kilitli parke döşemeler… Belirli yerlerde…

Hisarönü çevresi için uygun görülen zemin döşemesi…

Çok az yerde karşımıza çıkan doğal granit parke döşeme… Ama eski değil, yeni ve özensiz…

Anafartalar Caddesi zeminini kaplayan desenli, beton parke…

Bu konuda Dokuz Eylül Üniversitesi tarafından hazırlanmış Kemeraltı Koruma Amaçlı İmar Planı ile notlarına baktığımızda bugüne kadar “şu bölgede, şu cadde ve sokaklarda şu şekilde malzeme kullanılacak, şu şu malzemeler kullanılmayacak“, “kullanılacak malzemelerin özellikleri şunlar olacak” şeklinde tek bir kuralın oluşturulmadığını, Koruma Kurulu‘nun aldığı kararlarda zemin uygulamasında genellikle doğal malzemenin seçilmesi konusunda görüş belirtmekle birlikte bu doğal malzemelerin neler olduğu ve hangi özellikleri taşıması gerektiği konusunda bir standardın belirlenmediğini görüyoruz. Anlaşılan o ki, Kemeraltı Çarşısı‘ndaki zemin döşemesi için eskinin özgün doku ve malzemeleri önceleyen net, ayrıntılı bir karar, kural ya da standart bulunmamakta. O nedenle de, zaman zaman yapılan zemin yenilemelerinde projeyi hazırlayan mühendisin aklına ne gelirse ya da o sıralarda hangi malzemeler üretilip piyasada satılıyorsa o malzemelerin kullanıldığını görüyoruz. Aynen 848 (2. Beyler) ve Havra sokaklarının yakın zamanda yenilenen zeminlerinde olduğu gibi…

Bu vesileyle geçtiğimiz yıllarda, daha doğrusu Muzaffer Tunçağ’ın Konak Belediye Başkanı olduğu 2004-2008 döneminde benim de tanık olduğum Hisarönü çevresinin doğal granit parke ile kaplanması üzerine çevre esnafların, “kadınların topuklu ayakkabıları bu taşlara uygun değil, o nedenle parkeleri kaldırın” talebi üzerine parke taşlarının arasına beton dolgu yapılarak zeminin düzleştirildiğini hatırlıyorum…

Ayrıca yakın zamanda kent gözlemcisi dostum Orhan Beşikçi‘nin Anafartalar Caddesi‘nin Basmane bölümündeki yol yapım çalışmaları sırasında görüp fotoğrafını çektiği üstü yeni malzemelerle kapatılmış eski parke taşlarını da hatırlamadan da geçmeyelim…

Evet, insanların bu tür tarihi merkezlerde rahat yürüyebilmesi için zemin malzemesi seçiminde dikkatli olmalıyız; ama bunu yaparken de, ince topuklu ayakkabıları mı, yoksa alışageldiğimiz yürüyüş ayakkabılarını mı dikkate almamız gerekiyor? Böylesi bir soru ya da sorunla karşılaştığımızda buna vermemiz gereken cevap tabii ki, o çevre ya da bölgenin kendine has döşeme malzemesini tercih etmemiz şeklinde olacaktır. Ancak, Cici Park’ın karşısındaki eski Roma yolunu koruma konusunda yıllardır tek bir adım atmayan, o yolun değerli taşları üzerinde semt pazarı kurulmasına ses çıkarmayan belediye yönetimlerinin ya da kurul üyelerinin Kemeraltı zemininin kendine özgün malzemelerle döşenmesi konusunda hassas olmasını ne kadar bekleyebilir, ne kadar onlardan bir şeyler isteyebiliriz?

CHP’nin Aşil topuğu: oybirliği

Ali Rıza Avcan

Aşil (Akhilleus), Homeros’un M.Ö. 720’de yazdığı on altı bin dizelik İlyada (Iliás) destanının yarı tanrı kahramanlarından biridir. Annesi Thetis tanrı, babası da ölümlü bir kraldır. Söylencelere göre Aşil‘e ne ok ne de mızrak işler. Nedeni de annesinin onu ölümsüzlük nehri Styx‘de yıkamasıdır. Ancak Truva savaşının önemli kahramanlarından olan Aşil, bu savaşta, “ölümlü erkeklerin en güzeli” olarak bilinen Truvalı prens Paris‘in attığı zehirli okun topuğuna saplanması nedeniyle ölür. Çünkü annesi onu kutsal nehirde yıkarken topuğundan tutmuş, o nedenle de topuğuna su değmemiştir. O nedenle, bu söylenceden hareketle herkesin ya da her kurumun Aşil’in topuğu gibi en zayıf olduğu bir noktanın var olduğu ve önemli olanın o noktayı fark edip bilmek olduğu söylenir.

Diğer yandan da İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer‘in 2019 Mart seçimlerinden bu yana dile getirdiği başka bir sözcük var: “İzmir Vizyon Ortaklığı

İzmir Vizyon Ortaklığı“, Mustafa Tunç Soyer‘in seçim broşürünün Demokrasi başlıklı bölümünde “Merkezi hükümet ile İzmir Vizyon Ortaklığı” kuracağız” şeklinde tanımlanıp bunun nasıl sağlanacağı belirtilmemekte. O nedenle, seçim döneminden bu yana bu “İzmir Vizyon Ortaklığı“, ortaklığın diğer tarafındaki merkezi yönetim istemediği sürece nasıl sağlanacak, şayet kurulursa nasıl yürütülecek, ilçe belediyeleri ile eşit paydaş olarak böylesi bir ortaklığı kuramayan İzmir Büyükşehir Belediyesi bunu merkezi yönetim düzeyinde nasıl sağlayacak şeklinde sorular sorup bu ortaklığın gelecek günlerde ne şekilde somutlanacağını merak edip durduk.

Çünkü İstanbul ve Ankara büyükşehir belediye başkanları merkezi hükümet ile; daha doğrusu partili Cumhurbaşkanı ile açık bir çatışmaya girerken bunun tam tersini yapan Mustafa Tunç Soyer bu ortaklığı böylesi bir çatışmaya girmeden ve kendini teslim etmeden nasıl kuracak ve sürdürecekti, hep bunu merak ettik.

Evet, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, İstanbul halkını arkasına alıp açık ve net bir şekilde “Kanal İstanbul’a Hayır” derken bu proje için belediyenin de katılımıyla seçim öncesi kurulmuş oluşumlardan ayrılıyor, Kanal İstanbul‘un yapılamayacağını göstermek amacıyla toplantılar düzenleyip raporlar yayınlıyordu. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş ise daha yavaştan ve derinden gidip, seçilmemesi için açılan davalarla uğraşıyor, adeta “yeniden belediyecilik” sloganına sahip çıkarcasına Ankara‘daki imar yolsuzlukları hakkında işlemler yapıyor, Melih Gökçek‘in israf projeleri hakkında bilgi veriyor ve iktidarla arasına mesafe koyuyordu.

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer ise büyükşehir belediye başkanlarının Cumhurbaşkanı ile yaptıkları ilk görüşmede, diğer belediye başkanlarından çok farklı davranışı ve manalı bakışlarıyla öne çıkıyor, basın uzun süre bu “aşk dolu” bakışı eleştiriyordu. Anlaşılan o ki, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer‘in iktidarla/Saray’la bir sorunu yoktu ve seçim döneminde adeta bir işbirliği mesajı gibi yinelediği “İzmir Vizyon Ortaklığı“nı oluşturmak derdindeydi.

İktidar cephesi ise, aynen Aziz Kocaoğlu‘nun Aşil topuğu olarak nitelenebilecek 397 yıllık dava dosyasının seçim öncesinde artık bundan böyle işe yaramayacağı düşüncesiyle kapatılması sonrasında yeni belediye başkanının zayıf olduğu Aşil topuğunu arıyordu. Kıbrıslı gazeteciyle yapılan görüşme, kayyuma bırakılan belediyeler, İzmir parası İZCOİN ve bayrağı iddiası, HDP ile yakın ilişkiler, belediye binasının gökkuşağının renklerine boyanması, Pagos ve Agamemnon gibi Grek kökenli eski yer isimlerinin kullanılması merakının didiklenişi hep bu arayışın ilk aşamalarıydı. Ama bir yandan da CHP üst yönetiminin büyük proje onayları için kendilerine gelip Saray ve bürokrasisi düzeyinde destek arayacaklarını, buna mahkum olduklarını da biliyorlardı. Bunun ilk denemesi Buca metrosunun onayı ile ortaya çıktı. Ardından da yabancı bankalardan alınacak kredilerin Hazine tarafından onaylanması olayları ile devam etti.

Bu arada, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin projesi olan İzmir Tarih Projesi ve onun başrol oyuncusu TARKEM, önce kayyum operasyonu, ardından da İzmir Ticaret Odası, İzmir Borsası gibi iktidarın dümen suyundaki meslek odalarıyla İzmir Valiliği‘nin ve İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü‘nün şirkete ortak olması, TARKEM‘in UNESCO süreçleri üzerinden Kültür ve Turizm Bakanlığı‘nın ahlaksız teklifleriyle teslim alınması, alan başkanlığına eski bir bakanlık görevlisinin atanması suretiyle proje ve o projenin as oyuncusu TARKEM, belediyenin projesi ve şirketi olmaktan çıkarak iktidarın dümen suyuna girdi. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer‘in TARKEM yönetim kurulu başkanı olması bile bu fetihçi hareketin sonuç almasını engelleyemedi.

Ama bütün bunların yapılabilmesi için hem İzmir Büyükşehir Meclisi‘nde hem de ilçe belediye meclislerinde iktidardaki CHP ile muhalefetteki AKP arasında uyumlu bir çalışmanın olduğuna, çoğu kararın oybirliği ile alındığına dair bir algının yaratılması gerekiyordu. İzmir’de birbirleriyle iyi anlaşan, işi gerçek siyasi mücadeleye götürmeyen; o nedenle de belediye meclisi toplantıları sonrasında kol kola giren bu iki taraf arasındaki barış, işbirliği ve hatta uzlaşma havası, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin Ankara‘daki işlerini kolaylaştırıyor, böylelikle usta bir şekilde oluşturulan bağlılık ilişkisi üzerinden belediye yönetiminin iktidarın dümen suyuna girmesi mümkün oluyordu.

Bu arada İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer, sorun olarak tanımlanan birçok konuda iktidarı üzmemek için net bir tavır sergilemiyor; iktidar destekçisi Vestel Holding‘in Pasaport‘taki gökdelenine karşı çıkan meslek odalarıyla sivil toplum örgütleri ve sivil yurttaşlar için “istemezükçüler yatırımcıyı ürkütüyor” deyip topu Konak Belediye Başkanı Abdül Batur‘un üstüne atmaya çalışıyor, “Çeşmenin Kanal İstanbulu” olarak adlandırılan Çeşme Turizm Projesi hakkında olumsuz tek bir söz etmiyor, bir yandan kem küm ederken söylemek istediklerini kendisine yakın meslek odalarıyla kent konseylerine söyletmeye, kendisi de suret-i haktan görünmeye çalışıyordu.

Bu pasifist ve oportünist politikanın; daha doğrusu teslim olmuşluğun doruk noktası, 30 Ekim 2020 tarihli Sisam Depremi sonrasında İzmir’de yıkılan binalara imar mevzuatı ve planına aykırı olarak verilmek istenen ayrıcalıklar konusunda yaşandı. İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi AKP Grubu’nun marifetiyle, hem merkezi hem de yerel yönetimlerin yıkılan binalarla ilgili sorumluluğunu unutturup gündeme getirmemek amacıyla Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı arasında kurulan “Kutsal İttifak” sayesinde tüm ilçelerin belirli alanlarında oluşturulan (K) bölgelerinde yıkılan bina sahiplerine mevzuata ve imar planına aykırı ayrıcalıklar tanındı.

İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi AKP Grubu, bu harika formülün kendileri tarafından önerilip tüm taraflar arasında uzlaşma sağladıklarını belirterek belediye meclisi salonundaki CHP‘li üyelere dönüp “Söyleyin odalarınıza, bu anlaşmayı mahkemeye giderek bozmasınlar” ya da “gelin bu mecliste odalara karşı bir duruş sergileyelim” diye bağırarak tüm üyelerin bu “kutsal ittifak“a bağlı kalmasını istediler. Böylelikle TMMOB‘ne bağlı Mimarlar Odası ile Şehir Plancıları Odası İzmir şubelerini, CHP‘li meclis üyeleri üzerinden teslim almaya çalıştılar. Çünkü İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nde Cumhur İttifakı ile Millet İttifakı‘na dahil siyasi partiler arasında kurulmuş bu sahte uzlaşma, artık bundan böyle ellerindeki en büyük güç, en büyük kozdu… Artık bundan böyle yereldeki iktidarın sahibi CHP‘yi zor duruma düştüğünde destekleyip esir alma ve yönetmenin zevkini yaşıyorlardı…

İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘ndeki CHP‘li, AKP‘li, MHP‘li ve İyi Partili meclis üyeleri arasındaki bu “oybirliğine bağlı kalma” taktiği, en çarpıcı şekilde İzmir Ticaret Odası Başkanı Mahmut Özgener‘in ortak olduğu bir arsada tüm meclis üyelerinin oybirliği ile yapılan plan değişikliği ile ortaya çıkan “kent suçu” nedeniyle o oylamaya katılmayan CHP‘li meclis üyesi Taner Kazanoğlu‘nun önce o karara itiraz etmesi, ardından da itirazının kabul edilmemesi üzerine mahkemeye gitmesi üzerine yaşanmış, AKP‘li meclis üyeleri Taner Kazanoğlu‘nu adeta CHP‘li üyelere şikayet ederek onun da “oybirliği“ne bağlı kalmasını talep etmiştir. CHP Grubu ilk başta Taner Kazanoğlu‘nu meclis üyesinin özgür ve bağımsız iradesine saygı duyma gerekçesiyle savunmakla birlikte; itirazının reddedildiği daha sonraki toplantıya katılmayışı nedeniyle Grup Sözcüsü Nilay Kökkılınç tarafından kararın itirazı yapan Taner Kazanoğlu‘nun yokluğunda alındığı belirterek bir anlamda eleştirilmiştir. Böylelikle, CHP’yi teslim almakta kullanılan “oybirliğine bağlı kalma” taktiği, onun yokluğunda oybirliği ile alınmış kararla kendini bağlı hissetmeyip özgür iradesi ile hareket eden CHP‘li meclis üyesinin uyarılmasını talep etme noktasına kadar getirilmiştir.

Bu arada, uyum içinde çalışıp “oybirliği” ile karar alma taktiğinin etkili olup sonuç aldığı iki güzel örneği de geçtiğimiz günlerde yaşadık:

Bunlardan ilki, İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nin 12 Temmuz 2021 tarihli olağan Temmuz ayı toplantısı birinci birleşiminde konuşan CHP üyesi Şerif Sürücü‘nün;

Arkadaşlar, İzmir’de çıkarsınız, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ni kazanırsınız. Nasıl yöneteceğinizi siz belirlersiniz. Şu an Sayın Tunç Bey, Büyükşehir Belediye Başkanı. Her yiğidin yoğurt yiyişi ayrıdır arkadaşlar. Her yiğidin yoğurt yiyişi ayrıdır. O açıdan Sayın Başkan’ın yoğurt yiyişi böyle. Yaptığı çok demokratik. Yani siz “oybirliği” ile geçiriyoruz diyorsunuz. Benim açımdan sizin oybirliği çok önemli değil ki. Biz bir Cumhuriyet Halk Partisi olarak, biz Millet İttifakı olarak, biz geçiriyoruz kardeşim, biz yapıyoruz. Ama Tunç Başkan, çok demokratik olduğu için size söz veriyor, size hak veriyor. Konuşmalarınızı öne alıyor. Ama ne olur yani biraz da siz de bunun önemini, bunun ehemmiyetini lütfen siz de anlayın…

şeklinde konuşup; belediye meclisinde her ne yapılıyorsa bunun iyilik ve güzelliğini Tunç Soyer‘e bağlayan, bu nedenle belediye meclisinde oybirliği yapmanın gereksiz olduğunu ifade eden, belediye meclisinin kurumsal kimliği ile muhalefetin gerekliliğini pek de dikkate almayan konuşmasıydı.

CHP’li meclis üyesi Şerif Sürücü‘nün bu konuşmasının, toplantıya başkanlık yapan Tunç Soyer tarafından dikkate alınıp uyarılmaması üzerine aynı meclisin 14 Temmuz 2021 tarihinde gerçekleşen ikinci birleşiminde söz alan AKP Grup Sözcüsü Hakan Yıldız‘ın, Şerif Sürücü‘nün konuşmasında yaptığı saygısızlığı, özellikle de oybirliği yapmanın gereksiz olduğunu ifade eden söylemi nedeniyle kendisini uyarmayan Tunç Soyer‘in bu tutumu nedeniyle, daha önce gündemin okunması yerine gündem madde başlıkları üzerinden görüşme yapılması ile ilgili uzlaşmadan vazgeçtiklerini belirtmesi üzerine, görüşmelere 15 dakika ara verilmiş ve bu ara sırasında CHP grubunun geri adım atması üzerine, verilen ara sonrasında hem Meclis Başkan Vekili Mustafa Özuslu, hem de İyi Parti Grup Başkan Vekili Kemal Sevinç‘in konuşmaları ile adeta Şerif Sürücü adına özür dilenmesi suretiyle gündemin madde başlıkları üzerinden görüşülmesi ile ilgili uzlaşmanın devamı sağlanmıştır.

Hakan Yıldız (AKP Grup Sözcüsü): Bu konuyu, usul noktasında geçtiğimiz aylarda tartışmıştık ve ilkesel olarak madde başlıkları noktasında bir anlaşmamız vardı; ancak geçtiğimiz mecliste yaşanan bir ifadeden dolayı Ak Parti Grubu ve Cumhur İttifakı olarak, biz, madde başlıkları halinde değil, gündemin okunarak oylanması noktasında, gündeme geldiği şekliyle okunarak oylanması ve meclisin devam etmesi noktasındaki irademize geri dönüyoruz. Çünkü sayın başkan, geçtiğimiz mecliste, grubumuzu ve ittifak ortağımızı, Milliyetçi Hareket Partisi’ni de katarak bir ifade kullanıldı. Bir meclis üyemiz, aynen şu ifadeyi kullandı, dedi ki; “Sayın Tunç Soyer, size söz vererek, demokratik olarak bir tavır ortaya koyuyor ve bizim açımızdan oybirliği yapmanızın hiçbir değeri yok, önemi yok. Biz, bütün bu kararları Millet İttifakı olarak zaten oyçokluğuyla alıyoruz ve alırız.” Doğal olarak bugün, bizim oyumuza ihtiyaç yoksa bu noktada da biz, bu konuya oybirliği yapmıyoruz. Bu şekilde ilkesel kararımızı geri çekiyoruz. Biz, o gün şunu beklerdik; sayın Şerif Bey’in bu ifadesini kullandığında, belki konuşmasının etkisiyle, hitabetin etkisiyle yapmış olabilirdi; ama sayın Tunç Soyer, meclisi yönetiyordu ve düzeltme yapabilirdi. Bu meclisin iradesini, hakkını teslim edebilirdi. Şimdi, genelge çok açık. Zaten söz hakkını da Tunç Soyer bize vermiyor. Tunç Soyer’in bize verdiği bütün söz hakkı yok. Meclisin 11. maddesi diyor ki; “Gündemle ilgili noktalarda, gruplar adına 10’ar dakika konuşulur. Gündeme esas döndüğünüzde, ihtisas komisyonu kararları ile ilgili de 20’şer dakika konuşma yapılır. Diğer üyeler de 10’ar dakikayı geçmemek kaydıyla konuşma yapar.” Yani iktidara ve muhalefete kaçar dakika bu anlamda konuşma hakkının verildiği, ilgili önergenin 11. maddesinde açık şekilde yazıyor. Biz, Ak Parti Grubu ve Cumhur İttifakı olarak, Milliyetçi Hareket Partisi’yle beraber kararların % 98’ini oybirliği yaptık, yapmaya devam etme irademizi bu güne kadar da sürdürdük. Bugün de esasında gündeme gelen maddenin büyük bir bölümünde oybirliği ile geliyoruz; ama madem bizim oyumuz kıymetsiz ve değersiz, madem demokratik olarak Tunç Soyer Bey, bize lütufta bulunup söz hakkı veriyor, bunu kabul etmemiz mümkün değil. O yüzden Sayın Cumhuriyet Halk Partisi grup sözcüsünün ortaya koyduğu önergeyi kabul etmiyoruz. Yasanın açık olan hükmü diyor ki… “Daha sonra gündem maddeleri sırasıyla okunur.” Biz, bu noktadaki tek tek okunarak oylanması noktasında irademize geri dönüyoruz. Teşekkür ederim.

Çarpıcı olayların ikincisi ise, İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nin olağan Ağustos ayı 3. toplantısında yaşanmış, AKP Grubu’nun ısrarla takip ettiği Bornova ve Urla‘daki iki ayrı imar değişikliği, ısrarın devam etmesi üzerine görüşmelere 15 dakika ara verilmesi ve yine bu ara sırasında CHP grubunun geri adım atması suretiyle AKP Grubu‘nun istediği şekilde oylanıp kabul edilmiştir.

Ardından da İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 25 Haziran 2021 tarihli “Depremzedeler kredi sözleşmesinin onayını bekliyor” (https://www.izmir.bel.tr/tr/Haberler/depremzedeler-kredi-sozlesmesinin-onayini-bekliyor/45186/156) başlıklı haberinde İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer‘in ifadeleri olarak yer verilen,

Dünya Bankası’yla 250 milyon dolarlık bir kredi ile ilgili 30 yıl vadeli 5 yıl ödemezsiz çok önemli yol aldık. 2 yılda yapılacak kredi müzakerelerini 4,5-5 ayda tamamladık. Bu rakamı da 330 milyon dolara çıkardık. 7 bin ila 10 bin konutu yapabilecek bir mali kaynağı yarattık. İki aydır Sayın Cumhurbaşkanımızın onayında bekliyor. Bir an önce bu kaynağın aktarılması lazım ki çalışmaya başlayalım.

söylemi ile 17 Ağustos 2021 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan CHP İzmir Milletvekili Mahir Polat‘ın “İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin depremzedeler için yarattığı 330 milyon dolarlık krediyi Cumhurbaşkanı onaylamıyor” iddiası üzerine 19 Ağustos 2021 tarihinde AKP İzmir İl Merkezi‘ndeki makamında AKP İl Başkanı Kerem Ali Sürekli, CHP İzmir İl Başkanı Deniz Yücel, İzmir Büyükşehir Belediyesi Başkan Vekili Mustafa Özuslu, İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi AKP Grup Başkan Vekili Özgür Hızal, İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi AKP Meclis Üyesi Hakan Yıldız, AKP İzmir İl Başkan Yardımcısı İsmail Çiftçioğlu ile bir araya gelip ortak bir görüşme yapan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer‘in toplantı sonrasında

Gündemimizde Dünya Bankası’ndan gelmesi beklenilen 340 milyon dolarlık kentsel dönüşüm kredisiyle ilgili çalışma vardı. Bunu tekrar gözden geçirdik. Bununla ilgili Dünya Bankası ile üç-dört aydır süren bir müzakere süreci vardı. Hazine Bakanlığı ve İller Bankası ile görüşmelerimiz de devam etti. Bir mutabakat söz konusu oldu ama henüz imzalanmış bir sözleşme yok. Dünya Bankası Türkiye temsilcisiyle mutabakata vardık ama Hazine Bakanlığı’nın onayı ve garantisi olması gerekiyor. Bu süreç devam ediyor… Bu süreci hızlandıracak adımları beraber atacağız. Hem İller Bankası hem Hazine Bakanlığı bürokratlarının Büyükşehir bürokratlarıyla birlikte çalışmasını ve bu süreci sonlandırmasını canı gönülden arzu ediyoruz. Vatandaşlarımızın yaşadığı mağduriyetleri gidermek için el birliğiyle çalışacağız ve bunu Sayın Cumhurbaşkanımıza da arz edeceğiz. Olumlu bir sonuç da alacağımızı düşünüyorum.” diyerek (https://www.izmir.bel.tr/tr/Haberler/dunya-bankasi-ndan-alinacak-kentsel-donusum-kredisi-icin-isbirligi-karari/45417/156)

geri adım attığı ve kredi onayının henüz Cumhurbaşkanlık makamına sunulmadığını itiraf ettiği görülmektedir.

Verdiğimiz bütün bu örneklerden de anlaşılacağı üzere, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer‘in merkezi yönetimle; daha doğrusu Cumhurbaşkanlığı ve bakanlıklar; daha doğrusu iktidar cephesindeki işler konusunda etkin, net, tutarlı, ön alan, atak, kararlı ve azimli bir tavrı, yaklaşımı bulunmamaktadır.

Çünkü siyasi anlamda zengin bir birikim ve deneyime sahip olmadığı gibi İzmir‘in sorunlarını etkin siyasi bir liderlik boyutunda takip edememekte, “İzmir Vizyon Ortaklığı” diyerek yola çıktığı merkezi yönetimle ilişkilerinde korkak, sinik ve her an geri çekilebilecek ya da suçu bir başkasının sırtına yükleyebilecek bir tutum sergilemektedir. Onun bu tavrı ise, işte tam da bu noktada CHP‘nin ya da Tunç Soyer‘in Aşil topuğu olarak algılanıp tüm ciddi sorunlarda belediye başkanını köşeye sıkıştırma, ezme, sindirme ve böylelikle dediğini yaptırma taktiği olarak kullanılmaktadır.

Oysa İzmirli, kentin çıkarları ve demokrasinin gerekleri doğrultusunda doğruları söyleyip savunan, tutarlı davranıp azimle mücadele eden bir belediye başkanı, aynen Ekrem İmamoğlu‘nun halkı örgütleyip arkasına alarak büyük bir cesaretle haykırdığı “Kanal İstanbul’a Hayır!” itirazında olduğu gibi, “Çeşme Turizm Projesi’ne Hayır” ya da “İzmir İstanbul Olmasın!” diyebilen cesaretli ve mücadeleci bir belediye başkanı istiyor….

Kentsel adalet ve eşitlik anlayışıyla plan ve programlara aykırı işler… (2)

Ali Rıza Avcan

16 Ağustos 2021 tarihinde yayınladığımız “Kentsel adalet ve eşitlik anlayışıyla plan ve programlara aykırı işler…” başlıklı yazımız sonrasında, düşünce, öneri ve uyarılarına her zaman değer verdiğimiz değerli bir ulaşım uzmanından; İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı rahmetli Ahmet Piriştina‘nın ulaşım danışmanı Yüksek Şehir Plancısı Erhan Öncü‘den Örnekköy Tramvay Projesi ile ilgili önemli bir açıklama, daha doğrusu yakıcı bir uyarı geldi.

Erhan Öncü‘nün yazımızı paylaştığımız Kent Stratejileri Merkezi isimli Facebook sayfasındaki paylaşımı aynen şu şekildeydi:

10. Kalkınma Planı ve en günceli 11. Kalkınma Planının ilgili maddesi olan 702.2.’de “Raylı sistemlerin, işletmeye açılması beklenen yıl için doruk saat-tek yön yolculuk talebinin tramvay sistemleri için asgari 7.000 yolcu/saat, hafif raylı sistemler için asgari 10.000 yolcu/saat, metro sistemleri için ise asgari 15.000 yolcu/saat düzeyinde gerçekleşeceği öngörülen koridorlarda planlanması şartı aranacaktır.” şeklinde raylı sistemlerin nerelere yapılacağı açıkça belitilmektedir.

Açıldığı yıldan daha sonrasında bile (2030’da) sadece 3.987 yolcu/saat-yön-kesit talep tahmin edilen yolcu talebi karşısında bu yatırım kararı gereksiz, lüks ve yanlış bir karardır. Otobüslerle çok kolayca karşılanabilecek bu yolculuk talebi için tramvay yapmaya kalkmak Rize valisinin makam aracı gibi bir çözüm olacaktır…

Bu açıklama üzerine konunun dikkatimizden kaçan bu yönü ile ilgili olarak hemen bir araştırma yaparak işin ayrıntısını öğrenmeye çalıştık.

Evet, 2019-2023 döneminde uygulanmak üzere hazırlanıp Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 18.07.2019 tarih, 1225 sayılı kararı ile kabul edilen On Birinci Kalkınma Planı‘nın 179. sayfasında 702.2. numaralı tedbir olarak aynen şu hüküm yer alıyordu:

702.2. Raylı sistemlerin, işletmeye açılması beklenen yıl için doruk saat-tek yön yolculuk talebinin tramvay sistemleri için asgari 7.000 yolcu/saat, hafif raylı sistemler için asgari 10.000 yolcu/saat, metro sistemleri için ise asgari 15.000 yolcu/saat düzeyinde gerçekleşeceği öngörülen koridorlarda planlanması şartı aranacaktır.

Bu hükmün ortaya çıkması üzerine, 5108 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu‘nun 9. maddesine göre yürürlükteki kalkınma planları ile Cumhurbaşkanlığı programı ve orta vadeli planda yazılı hükümlerin dikkate alınarak hazırlaması gereken İzmir Büyükşehir Belediyesi Stratejik Planı 2020-2024 ile 2021 Yılı Performans Programı‘na baktım. Amacım, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait stratejik planda ve proje ihalesinin yapılacağı yıla ait 2021 Yılı Performans Programı‘nda Örnekköy ya da Girne Tramvay Hattı Projesi ile ilgili herhangi bir hedef ya da hükmin var olup olmadığını belirlemekti.

İzmir Büyükşehir Belediyesi Stratejik Planı 2020-2024‘deki toplu ulaşımla ilgili “Yaşam Kalitesi” başlıklı hedef kartında herhangi bir faaliyet ya da projenin ismi verilmeden sadece “Tramvay Projeleri” şeklinde, her yöne çekilebilecek muğlak bir ifade kullanıldığından bu projeler arasında Örnekköy ya da Girne Tramvay Projesi‘nin yer alıp almadığını kesin olarak belirleyemedim.

İzmir Büyükşehir Belediyesi 2021 Yılı Performans Programı‘nı incelediğimde ise, “Deniz Ulaşım Hizmetleri İle Raylı Sistem Ağının Genişletilmesine Yönelik Faaliyetleri Yürütmek” başlıklı performans hedefi içinde, “Banliyö ve Raylı Sistemler Müşavirlik ve Proje Hizmetleri” işi için 30 Milyon liralık bir harcamanın öngörüldüğünü, 20 Ağustos 2021 tarihinde yapılacak ihale ile ilgili harcamaların muhtemelen bu bölümden yapılacağını anladım.

Şimdi gelelim Onur Mahallesi ya da Örnekköy Kentsel Dönüşüm Alanı ile Bostanlı İskele Durağı arasında 2030 yılı itibariyle taşınması öngörülen yolcu sayılarına…

İşi özetleyecek olursak;

📌 On Birinci Kalkınma Planı bu konuda asgari 10.000 yolcu/saat sınırını getirdiği için yapılacak bilimsel ölçümler sonucunda bulunacak rakamın bu sayının altında kaldığı takdirde o yatırımı yapamayacağımızı biliyoruz.

📌 2019 yılında kabul edilen İzmir Ulaşım Ana Planı bu sayının 2030 yılında işletmeye alınmasını öngördüğü Onur Mahallesi-Bostanlı İskele Durağı arasındaki Girne Tramvay Hattı için 3.987 yolcu/saat olacağını söylüyor.

📌 Yapılacağı İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer tarafından duyurulan Bostanlı İskele Durağı-Örnekköy Kentsel Dönüşüm Alanı arasındaki Örnekköy Tramvay Hattı‘nın ise 1 saatte kaç adet yolcu taşıyacağı henüz hesaplanmış değil; yani bilinmiyor. Üstüne üstelik 18 hektarlık kentsel dönüşüm alanının birinci etabında yapılan 130 konut ile 13 işyerinin teslimi ile ikinci etabındaki temel atma töreni henüz çok yeni bir tarihte; 13 Mart 2021 tarihinde yapılmışken ve bu alandaki tüm konutların hangi tarihte ikamete açılacağı bilinmezken…

Diğer yandan tramvay hattının Bayraklı ilçesine bağlı Onur ve Postacılar mahalleleri güzergahından alınıp kaydırıldığı Karşıyaka‘ya bağlı Örnekköy mahallesinin 2020 yılı nüfusu 23.778, Bayraklı‘nın Umut (15.937) ve Postacılar (12.765) mahalleleri nüfusu toplam olarak 28.702 iken…

Daha önceki Konak, Karşıyaka ve Çiğli tramvayı projelerinden de bildiğimiz gibi, İzmir Büyükşehir Belediyesi bu işler için hazırlanan ÇED raporlarıyla proje tanıtım raporlarına yolcu talebi ya da kestirimi olarak tanımlanan bu rakamları koymayıp hesaplamanın daha sonra yapılacağını belirterek Kalkınma Planlarının getirdiği sınırlamayı aşmakta, böylelikle hiç de gerekli olmayan israf niteliğindeki lüks yatırımlara imza atmaktadır. Bakalım bu yeni durumda, yani Örnekköy Tramvay Hattı Projesi ile ilgili ÇED raporuna ya Proje Tanıtım Dosyasına, İzmir Ulaşım Ana Planı‘nda gösterilen bir saatte taşınacak yolcu sayısı ile ilgili veriyi koyacaklar mı, koymayacaklar mı yoksa her zaman yaptıkları gibi “bu etütler halen yapılmaktadır” diye yazıp bu kalkınma planının getirdiği hükme aykırı bir işlem mi yapacaklar; bekleyip göreceğiz…

Proje etüt çalışmaları devam etmektedir, bu nedenle yolculuk sayıları öngörüleri yapılmamıştır.” (1)

Bu arada, Türkiye‘yi bir ortak olarak değil de mal ve hizmet satılacak bir müşteri olarak gören Avrupa Birliği Türk Delegasyonu‘nun ve bu delegasyon içinde yer alan kalkınma ajanslarıyla yabancı bankaların boş durmayıp İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer‘e bu tür projelerle finansman kaynaklarını satarak başarılı oldukları da anlaşılmaktadır.

Şimdi bu durumda bize düşen de;

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 26 Ağustos 2021 tarihinde yapılacağı ihale sonrasında Bostanlı İskele Durağı-Örnekköy Kentsel Dönüşüm Alanı arasındaki yolcu kapasitesinin yatırım kararının alınacağı tarih itibariyle en az 10.000 yolcu/saat olup olmadığına bakmak ve şayet bulunacak rakam 10.000 yolcu/saat altında çıkarsa bu yatırımın, On Birinci Kalkınma Planı‘nın 702.2 sayılı tedbir hükmü uyarınca israfa yol açacak gereksiz, yanlış ve lüks bir yatırım olması nedeniyle yapılamayacağını, bu hattaki toplu ulaşımın eskiden olduğu gibi lastik tekerlekli araçlarla yapılması gerektiğini ifade etmek olacaktır.

(1) İzmir Büyükşehir Belediyesi Çiğli Tramvayı Proje Tanıtım Dosyası, Temmuz 2017, İzmir, sayfa 16