Faşizm ve ırkçılık insanlık denilen evrensel değeri teslim alırsa…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz bayram günlerinde okuduğum İzmirli usta tiyatro sanatçısı Nedret Güvenç‘in “Kendini Arayan Yıldız” isimli anı kitabında şimdiye kadar haberdar olmadığım Parita gemisiyle ilgili anılara rastladım. Sevgili Nedret Güvenç (1930-2021) kitabında, sürgün gemisinin aç ve susuz yolcularına yardım edemeyişini yaşamı boyunca unutamadığı Parita gemisi ile ilgili 1939 tarihli acı anılarını şu şekilde anlatıyordu:

Savaşın getirdiği tüm yokluklara rağmen, gene de hayat iyi kötü devam ediyordu. Her şeye rağmen mutlu olmaya, küçük küçük mutluluklarla hayatımızı renklendirmeye çalışıyorduk. Ama savaş kendini unutturmuyordu. Ve biz, onlara yardım edemedik, o siyah sürgün gemisindekilere… Hayatım boyunca hiç unutamadım; çünkü unutulur gibi değildi. Bir sabah İzmirliler, körfezin ufka yakın bir noktasında demirlemiş, siyah bir gemi gördüler. O gemi, günlerce orada kaldı durdu, çünkü limana girmesi yasaktı. Almanya’nın kim bilir hangi limanından kalkan bu sürgün gemi, hiçbir ülkenin limanına yanaşamıyordu. Bu yasaklı geminin yolcuları, Naziler tarafından yurtdışına sürülen Alman vatandaşı Yahudilerdi. Doktorlar, profesörler, yazarlar, müzisyenler, çoğu sanatkâr, kadersiz kişiler. Pasaportları yoktu, karaya ayak basmaları kesinlikle yasaktı… İzmir halkı günlerce büyük bir üzüntüyle o kadersiz gemiye baktı durdu. Günlerdir, belki de aylardır yardım almayı umduğu limanları dolaşan gemide, kuşkusuz büyük dramlar, tarifsiz acılar yaşanmaktaydı. Kamaralarından ambarlarına kadar yüzlerce sürgün Yahudi’nin sığındığı o sefalet gemisinde yaşamak bir işkenceydi mutlaka. Hasta yaşlılar, ölümler, ölümler, karnı doymayan bebekler, umutsuz, isyankâr gençler, dünya güzeli genç kızlar, yaşanan umutsuz aşklar, sonsuz hayal kırıklıkları ve bunalımlar, kahrolan anneler, babalar, gittikleri her limandan dışlanan, istenmeyen, kadersiz zavallılar, açlık, sefalet, umutsuzluk, belki de intiharlar ve zillete itilen onurlu, şerefli asil insanlar, utanç, utanç… Aman Yarabbi!.. Bugün artık o çılgın savaşın sonuçlarını biliyoruz ama gene de kazdıkları kuyuya düşen o ifrit Nazilerin inanılmaz aldanışına, içine düştükleri o “Megalo Idea”nın gafletine şaşmamak mümkün değil. İzmir’in zengin Yahudileri ve yardımsever çoğu İzmirliler, günlerce motorlarla gemiye yardım göndermişlerdi. Doktor, ilaç, çeşitli ihtiyaçlar, bol bol su, giysi, yiyecek, sabun ve sevgi… Fötr şapkalı, kalın paltolu, son derece ciddi yüzlü bir Yahudi beyefendi hatırlıyorum. Her gün gemiye malzeme götüren motorların başındaydı. Herhalde çok önceden gemiyle irtibat kuran, onların acı kaderini bilen ve bütün İzmir Yahudilerini ve yardımseverlerini uyaran, gemiye ulaşacak yardımları organize eden oydu. Onun fötr şapkası, kalın paltosu, yorgun ve durgun yüzünden başka hiçbir şey hatırlamıyorum. Ama kahrolduğu belliydi. Öfkesini ve gözyaşlarını içine akıtıyordu kuşkusuz. Sonra bir gün, ufuktaki o siyah gemiyi göremedik. Geldiği gibi sessizce çekmiş gitmiş ümitsiz yolculuğuna doğru. Yıl 1940 mıydı, 4 1 miydi?.. Oldukça eski ve acı bir anı ama unutulur gibi değil…

Nedret Güvenç‘in henüz 9 yaşında bir çocukken farkına vardığı bu gemiyi, talihsiz yolcularını, Alman Faşizminin teslim aldığı devlet görevlilerinin utanç dolu yaklaşımlarını ve onun o yaştaki duygularını okuyup öğrenince ben bu konuyu iyice araştırıp öğrenmeli ve bu insanlık suçunu bugüne taşıyıp hatırlatmalıyım diyerek kolları sıvadım.

Parita Gemisi…

Adolf Hitler ve 1921-1945 döneminde başkanlığını yaptığı Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP)‘nin 30 Ocak 1933 tarihinde iktidara gelmesiyle birlikte Almanya‘da Yahudileri günlük yaşamdan ve toplumdan tamamen dışlamaya yönelik ırkçı siyaseti uygulamaya başlar ve onun yayılmacı emelleri altı yıl sonra başlayan İkinci Dünya Savaşı ile gerçekleşmeye başlar. Ancak bu ırkçı siyaset savaşın başlamasından önce Avrupa‘daki birçok ülkede; özellikle de Alman nüfusunun bulunduğu Avusturya, Macaristan gibi ülkelerle uzun yıllardır Alman etkisindeki Türkiye gibi ülkelerde etkisini göstermeye başlayınca bu ırkçı siyasetten etkilenen ve bunun ileride savaşa yol açacağını öngören Yahudiler tek çıkar yolun İngiliz manda yönetimi altındaki Filistin‘e göç etmek olduğunu anladılar. Ancak manda yönetimi Filistin‘e kabul edilecek göçmen sayısını sınırlamıştı. Bu sınırlı sayı Nazi iktidarının ırkçı siyasetinden kaçmak için çırpınan Avrupa Yahudilerinin kitlesel göçünü karşılamaktan çok uzaktı. Yahudiler o nedenle Filistin‘e yasadışı yollardan göç etmek için tüm koşulları zorlamaya başladılar.

Nazi Almanyası 1938 yılında Çekoslovakya‘yı işgal etti. Yahudilerin yasadışı yollardan Filistin‘e göç etmelerini sağlayan Aliyah Bet örgütü de son dakikada merkezini Çekoslovakya‘dan Paris‘e nakletmeyi başardı. Avrupa Yahudilerini son derece kötü bir geleceğin beklediğini anlayan Aliyah Bet örgütü Nazilerden kaçmak isteyen Yahudileri Filistin‘e taşımayı kabul edecek armatörler aramaya başladı. Mikolos adında Yunanlı bir armatörün Marsilya‘da yaşadığını öğrenen örgüt onunla temasa geçti. Bu armatör Marsilya yakınlarındaki Sete limanında duran Parita ile Romanya Braila limanında demirlemiş Naomi Julia gemileriyle mültecileri Filistin‘e taşıyabileceğini bildirdi. Armatör ağır maddi koşullar ileri sürmesine rağmen Aliyah Bet kendisiyle anlaşmaya vardı.

Şimdi isterseniz Alman Faşizmi tarafından istenmeyip yurt dışı edilen Avrupalı Yahudilerin doluştuğu Parita gemisinin Marsilya‘nın Sete limanından başlayıp Romanya‘nın Köstence (Constanta), İtalya yönetimindeki Rodos adasının Rodos ve Türkiye‘nin İzmir limanlarından sonra karaya oturup dağılmak suretiyle yok olduğu Tel Aviv sahillerinde biten hazin macerasını öğrenmeye başlayalım.

Ama ondan önce Parita gemisinin teknik özellikleri ile yok olmaya giden son seferindeki rotayı daha ayrıntılı olarak inceleyelim:

Parita’nın uzun yolculuğa çıktığı başlangıç noktası: Marsilya, Sete Limanı

Parita’nın Teknik Özellikleri

1881 yılında İngiltere‘de William Gray & Co. Hartlepool firması tarafından inşa edilen Panama bandıralı gemi, yaklaşık 1.300 brüt ton (939 GRT) ağırlığa, 65 m (216 ft) uzunluğa, 9,4 m (31 ft) genişliğe, 13 ft derinliğe ve maksimum 9 knot hıza sahiptir. Blair & Co Ltd., Stockton tarafından sağlanan 80 lbs/sqin basınçta çalışan bileşik bir buhar motoru ve kazanı bulunmaktadır.

1939 yılına kadar “Merannio“, “Bute” ve “City of Cork” adları verilen gemi, aynı yıl Yunanlı armatör Mikolos tarafından satın alınıp “Parita” ismini almıştır. 1939 yılı itibariyle 58 yaşında olan bu eski ve yıpranmış şilep normal koşullarda en fazla 250 yolcu veya kargo taşımaya uygun bir yük gemisiyken, Yahudi mültecilerin Filistin‘e götürülmesi için organize edilen sefer öncesinde Marsilya Limanı‘nda tuvalet, ranza ve mutfak bölümlerinin ilave edilmesi suretiyle 800-860 mülteciyi barındırır bir “yüzen tabut” haline getirilmiştir. (2)

Gemi, 22-23 Ağustos 1939 tarihlerinde Filistin‘de Tel Aviv açıklarında karaya oturduktan sonra zaman içinde parçalanarak kullanılmaz hale gelmiştir.

Parita’nın İzlediği Rota

Parita gemisinin 26 Haziran 1939’da 80 civarındaki mülteci ile Fransa‘nın Marsilya kenti yakınlarındaki Sete Limanı‘ndan hareketle önce Romanya‘nın Köstence (Constanta) Limanı‘na geldiğini, bu limanda aralarında 540 BETAR (3) üyesinin bulunduğu 860 mülteciyi aldıktan sonra önce İtalyanların yönetimindeki Rodos Limanı‘nda, daha sonra 8 -15 Ağustos 1939 tarihleri arasında İzmir Limanı‘na olduğunu ve en sonunda 22-23 Ağustos 1939’da Tel Aviv açıklarında karaya oturduğunu dikkate aldığımızda Aliyah Bet adı verilen bu 74 günlük gizli mülteci seferinde yaklaşık 2.725 deniz millik bir mesafeyi kat ettiğini görürüz.

Yolculuk öncesinde Parita gemisiyle yola çıkacak mülteciler Avrupa‘nın muhtelif yerlerinden Marsilya‘ya getirildiler. Mültecilerin Marsilya‘ya gelmelerini sağlamak için pasaport ve vizeler temin edildi. Yolculuk için de gerekli içme suyu, gıda ve yakıt ikmali yapıldı. Marsilya‘da toplanan mülteciler Sete limanının açığında bekleyen Parita gemisine gece yarısı sandallarla gizlice nakledildi.

Gemi ilk durağı Köstence‘de Polonya, Almanya, Fransa, İsviçre, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg gibi ülkelerden gelen 860 mülteciyi alarak denize açıldı. Yapılan plana göre İngiliz resmi makamlarına yakalanmamak için 6 günlük deniz yolculuğundan sonra gemi açık denizde küçük ve hızlı balıkçı motorlarıyla buluşacak, mülteciler bu motorlara aktarılacak ve gizlice Filistin sahillerine çıkarılacaklardı. Ancak balıkçı motorları buluşma noktasına gelmeyip gemideki gıda stokları tükenince kaptan yardım istedi, ancak bu çağrıya hiç bir yerden cevap vermedi. Bunun üzerine kaptan Rodos‘a gitmeye karar verdi. Rodos‘taki yetkililer geminin su ihtiyacını karşıladıktan sonra kaptana İzmir limanına gitmesini emrettiler.

Parita 8 Ağustos günü suyu, kömürü ve kumanyası tükenmiş bir durumda İzmir limanına ulaştı. Gemide salgın hastalık olabileceğini düşünen Sahil Sıhhiye Müdürlüğü limana giriş iznini vermeyince mülteciler üzerinde “Ekmek, su, alkol istiyoruz” yazılı bir bez afiş hazırladılar. Alkol istemelerinin nedeni gemideki tıbbi müdahalelerde kullanabilmekti. Limana girişte bir Türk savaş gemisi geminin yolunu keserek limana yaklaşmasını önledi. Mülteciler gemiyi durdurma yönünde bir girişim olması halinde direnmeye karar verdiler. Geminin içinde bulunduğu ümitsiz durumdan kamuoyunu haberdar etmek ve duyarlı kılmak için elli mülteci denize atlayıp İzmir sahiline yüzerek çıkmayı teklif etti. Karantina altına alınan mülteciler güvertede çıplak dolaşmakta, elle işaretler yapıp sahile çıkarılmalarını istediklerini ifade etmekteydiler. Liman yetkililerine geminin kumanya almadan hareket etmeyeceğini bildiren kaptan, mülteciler arasında toplanan beş yüz lirayla kumanya ve su alabildi. Kaptanın hareket edeceğini bildirmesine rağmen mültecilerin geminin istim borularını tahrip etmeleri, kaptan ve mürettebata saldırmaları nedeniyle gemi limandan ayrılamadı. Durumu incelemek için gemiye çıkan polislerin ayaklarına kapanan mülteciler “Bizi öldürün, buradan göndermeyin. Bizi karaya çıkarın… Orada öldürün” diye ağlayarak yalvardılar. Geminin sahilden uzakta demirlemesine rağmen mültecilerin feryatları Kordon boyunca yayıldı ve İzmir‘in iç kesimlerinden bile duyuldu. Yolcular ayrıca boş bira şişelerinin içine değişik dillerde yazdıkları mektupları koyup denize atmak suretiyle sahildekilerle iletişim kurmaya, kendilerinin kurtarılması için yardım istemeye çalıştılar.

Bu sırada “Milli Şef” olarak adlandırılan Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, CHP hükümetinin Başbakanı Refik Saydam, Dışişleri Bakanı Ödemiş doğumlu Şükrü Saracoğlu, Milli Savunma Bakanı Serfice doğumlu Naci Tınaz, İçişleri Bakanı Malkara doğumlu Mustafa Faik Öztrak, İzmir Valisi Kuvay-i Milliyeci İbrahim Ethem Aykut, İzmir Emniyet Müdürü Sait Uygur ve CHP İzmir İl Başkanı da Nazif Çağatay‘dı.

Mültecilerin kendi aralarında topladıkları paralarla gemi kaptanına yurtdışından gönderilen para yardımı sayesinde gerekli kumanya temin edilebildi. Son anda Varşova‘dan İzmir‘e gelen bir Yahudi temsilci Türk resmi makamlarıyla görüşüp mültecilerin karaya çıkabilmeleri için izin almaya çalıştı ama başarılı olamadı. İzmir Emniyet Müdürü Sait Uygur kaptana demir alıp İzmir‘den uzaklaşmasını aksi takdirde Türk donanmasına ait bir mayın gemisi tarafından geminin Türk karasularından dışarı çıkartılacağını bildirdi. Bunun üzerine Parita 15 Ağustos günü saat 13.00’de Filistin‘e doğru yol almak üzere İzmir limanından ayrıldı. Her ihtimale karşı iki polis motoru gemiye Yenikale‘ye kadar refakat etti. Geminin limandan ayrılması üzerine Yahudi Yardım Cemiyeti temsilcisi Filistinli gazeteci Eliahu Ben Horin de İzmir‘den Filistin‘e hareket etti.

Parita, İzmir Limanı‘nı terk ettiği 15 Ağustos 1939 tarihinden 7 gün sonra Filistin topraklarına, Tel Aviv açıklarına ulaşır. Bölgeye hakim olan İngilizlerin gelen göçmenleri kabul etmemesi üzerine yolcular geminin yönetimini ele geçirerek karaya oturmasını sağlarlar ve filikalarla sahile çıkmaya çalışırlar. Onlar artık bundan böyle uzun zamandır gelmek istedikleri kendilerine vaat edilmiş kutsal topraklardadır…

Aslında her şey herkesin gözün önünde olmakta, gemilerden inen göçmenler İngiliz polisi tarafından göz altına alınıp göçmen kamplarına götürülmekte ve bütün bunları o çevrede yaşayan Tel Avivliler yakından izlemektedir.

Parita‘nın 8-15 Ağustos 1939 tarihleri arasında İzmir Limanı‘nda kalıp kömür, yiyecek ve su ikmali yaptığı bu süre içinde konuyu haberleştiren İzmir, Ankara, İstanbul gazete ve dergilerinin tutumu iki ayrı grupta değerlendirilebilir.

Birinci grubu gazetelerde CHP‘nin resmi gazetesi olarak bilinen Ulus gazetesi ile neredeyse iktidarın yarı resmi yayın organı olan Cumhuriyet gazetesi; ayrıca, Ramiz ve Cemal Nadir gibi çizerlere ev sahipliği yapan Akbaba ve Karikatür dergileri temsil eder. Bu gruptaki gazete, gazeteci ve çizerler o dönemlerde Alman Faşizminin etkisinde oldukları için bu tür gemilere binip canlarını kurtarmak isteyen, bu arada yardımcı olmadığı için batan ya da torpillenen gemilerde ölen Yahudileri aşağılayarak, onlara “serseri” diyerek o an patronları olan Faşistleri memnun etmeye çalışırlar.

İkinci grubu oluşturan İzmir‘deki Yeni Asır ve İstanbul‘daki Tan gazeteleri ise olaya insani boyutta yaklaşarak gemideki göçmenlere yardımcı olacak, onların halini anlatacak bir yol izlerler. O nedenle Tan gazetesi, İzmirlilerin yakından tanıdığı Uşşakizade ailesinden olup amcası Halit Ziya Uşaklıgil, halaları Latife ve Adviye hanımlar olan 1912 doğumlu İzmirli gazeteci Naci Sadullah (Danış)‘ı uçakla İzmir‘e gönderip, Yahudi göçmenlerle görüşüp röportajlar yapmasını sağlayarak hem bu insanların neden bu duruma düştüklerini ortaya koyup Alman Faşizmini lanetleyerek, hem de onlara yardımcı olmaya çalışarak insani bir tutum alır.

Tan gazetesi muharriri sosyalist gazeteci ve yazar Naci Sadullah tarafından 16, 17, 18 Ağustos 1939 tarihli nüshalarda yayınlanan haberi yazımızın sonuna eklenmiştir. (Söz konusu yazı dizisinin özgünlüğünü korumak amacıyla yer yer karşımıza çıkan yazım ve ifade hataları düzeltilmemiştir.)

Gazeteci Naci Sadullah‘ın Tan gazetesinin 16, 17 ve 18 Ağustos 1939 tarihli nüshalarında yayınlanan haber-röportajı:

İzmir, kente dair kimlik ya da algıyı parlatmak isteyen birilerine göre uzunca bir süredir cumhuriyetin, çağdaşlığın, kurtuluş ve kuruluşun, demokrasi ve barışın, kültür ve sanatın, yaratıcılığın ya da Avrupalı olmanın örneği ya da timsali olarak görülmekle birlikte; aynı zamanda Demokrat Parti (DP)‘nin %61,18, Adalet Partisi (AP)‘nin %55,1, Anavatan Partisi (ANAP)‘nin %39,7 ve son yıllarda “aman AKP gelmesin” belasına Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)‘nin %58,10 oranında; hatta, büyük soyguncu Cem Uzan‘ın partisi Genç Parti (GP)‘nin bile %17,51 oranında oy aldığı uçlar arasında gidip gelen oldukça değişken bir kent olarak 1939 yılının Ağustos ayında limana gelip sığınmak isteyen Parita gemisindeki göçmen Yahudiler için söylediği, yazıp çizdiği itibariyle; ayrıca, gemidekiler arasında herhangi bir salgın belirtisi olmamakla birlikte göçmenlerin karaya çıkışlarının engellenmesi, en azından salgın hastalık kaygısıyla karantinaya alınmaması veya Yahudi göçmenlere Ege adalarından gelen Yunanlı göçmenlere yapıldığı gibi yardım edilip kamplara alınmamış ya da kara yoluyla Filistin‘e gönderilmemiş olması nedeniyle, tiyatro sanatçısı Nedret Güvenç‘le Tan Gazetesi muhabiri Naci Sadullah‘ın hissettiklerinin aksine iyilik ve merhametten uzak bir şekilde insanlık suçunun işlendiği bir kenttir.

Parita gemisinin İzmir Limanı‘nda bulunduğu süre içinde CHP‘li İsmet İnönü hükümetinin bakanlarıyla kentin valisi ve emniyet müdürü gibi kamu görevlilerinin insanlıktan uzak tutumunu etkileyen diğer bir neden de, Türkiye‘de yaşayan herkesin soyu sopu itibariyle Türk yapılmaya çalışıldığı bu dönemde yürürlüğe giren 28 Haziran 1938 tarih, 3519 sayılı Pasaport Kanunu ile 29 Haziran 1938, 3529 sayılı Ecnebilerin Türkiye’ye İkamet ve Seyahatleri Hakkında Kanun‘a göre pasaportsuz, vesikasız, uygunsuz ve geçersiz pasaport veya vesikalarla Türkiye Cumhuriyeti sınırlarına gelen yabancıların geriye çevrilmesini mümkün kılıp “dilenci ve serseri takımından olan” yabancıların usulüne uygun pasaport ve vesikalar ibraz etseler bile Türkiye‘ye giremeyeceklerini; ayrıca, yabancılara bir yıl süreyle ikamet izni verilmesini “Türk ırkından olma” koşuluna bağlayan ırkçı 3, 4 ve 8. madde hükümleridir.

Evet, Almanya ve İtalya gibi ülkelerde ortaya çıkıp Avrupa ülkelerine yayılan ırkçı Faşist anlayışın, kendini tarafsız ilan etse bile ruhen Avrupa‘daki Faşist çetelerin etkisindeki Türkiye‘de yürürlüğe sokulan yeni ırkçı kanunlarla Türk soyundan gelmeyenlerin bu ülkede yaşayıp barınması zorlaştırılırken bunun üstüne üstlük bir gemi dolusu “yurtsuz” ve “serseri” Yahudi göçmene insanlık ve demokrasi adına yardım edilmesi o tarihlerdeki ülkedeki ve İzmir‘deki kamuoyu için kabul edilecek bir şey değildi… Her ne kadar 9 yaşındaki Nedret Güvenç‘in hafızasına insanlık adına utanılacak bir hatıra olarak kazınsa ya da Naci Sadullah isimli anti-faşist gazeteciyi rahatsız etse bile…

…………………………………………………………………………………………………………………………………………….

(1) Nedret Güvenç, Kendini Arayan Yıldız,  Ayizi Yayınları,  sh.62-64.

(2) Category:Parita (ship, 1881), https://commons.wikimedia.org/wiki/Category:Parita_(ship,_1881)

(3) BETAR, 1923 yılında Ze’ev Jabotinsky tarafından kurulan, revizyonist Siyonist ideolojiye dayalı uluslararası bir Yahudi gençlik hareketidir. Gençleri İbranice eğitimiyle yetiştirmeyi, askeri disiplin aşılamayı ve Filistin topraklarına göçü (Aliya) teşvik etmeyi amaçlamıştır.

Kaynaklar

01. Rıfat N. Bali, “Yahudi Mültecileri Filistin’e Taşıyan Parita Gemisinin Serüveni”, Tarih ve Toplum Dergisi, Ekim 2011, Sayı 214, Shf. 196-202, www.rifatbali.com/images/stories/dokumanlar/parita_gemisinin_seruveni.pdf

02. Avlaremoz, “8 Ağustos 1939: Nazilerden Kaçan Yahudileri Taşıyan Parita Gemisi İzmir Limanı’na Alınmadı”, Marksist.org, https://www.avlaremoz.com/yahudileri-tasiyan-parita-gemisi-izmir-limanina-alinmadi/

03. Nedret Güvenç, Kendini Arayan Yıldız, Ayizi Yayınları, Shf. 62-64,

04. “1933 Alman Bilim İnsanlarının Türkiye’ye Göçü”, Holocaust Encylopedia, https://encyclopedia.ushmm.org/asset/10363

05. “Serseri yahudiler nihayet İzmirden hareket ettiler”, Ulus Gazetesi, 15 Ağustos 1939, Shf. 2,

06. “Jewish and Israeli History and Culture, Israeli and International Art”, October 29, 2014, Kedem Auction House, https://www.kedem-auctions.com/en/auction-41-jewish-and-israeli-history-and-culture-israeli-and-international-art

07. Aliyah Bet – Photograph, Holocaust Encylopedia, https://encyclopedia.ushmm.org/content/en/gallery/aliyah-bet-photographs

08. Avlaremoz, “Roni Margulies ile Ailem ve Diğer Yahudiler Üzerine Söyleşi”, 16 Eylül 2018, https://www.avlaremoz.com/roni-margulies-ile-ailem-ve-diger-yahudiler-uzerine-soylesi/

09. “8 Ağustos 1939: Nazilerden kaçan Yahudileri taşıyan Parita gemisi İzmir Limanına alınmadı, Artı Gerçek, 8 Ağustos 2021, https://artigercek.com/guncel/8-agustos-1939-nazilerden-kacan-yahudileri-tasiyan-parita-gemisi-izmir-limanina-alinmadi-173526h

10. Oğuz Makal, “Oppenheimer: Fırtınanın savurduğu adam”, Duvar Gazetesi, 13 Ağustos 2023, https://www.gazeteduvar.com.tr/oppenheimer-firtinanin-savurdugu-adam-makale-1632355

11. “Türkiye Sularında Yaşanan Trajik Sonuçlanan Kurtuluş Denemeleri, Türk Yahudileri, https://www.turkyahudileri.com/content_page.php?lang=tr&page=turiye-sularinda-yasanan-trajik-sonuclanan-kurtulus-denemeleri&category=

12. Işıl Demirel, “Struma’dan Bugüne Mülteci Politikaları”, AltÜst Dergisi, 04 Nisan 2020, https://www.altust.org/2020/04/strumadan-bugune-multeci-politikalari/

13. Çiğdem Mater, “Salvador ve Struma, hatırlanması gereken ölülerdir…”, T24, 24 Şubat 2024, https://t24.com.tr/yazarlar/cigdem-mater/salvador-ve-struma-hatirlanmasi-gereken-olulerdir,43690?_t=1780415790890

14. “Simon Brod, the Jewish Agency representative in Istanbul, and Mr. Beretta, a local official, gret transport of Jewish refugees from Transnistria, who have just arrived aboard the SS Bellacita“, United States Holocaust Meorial Museum, https://collections.ushmm.org/search/catalog/pa1074994

15. Avi Beto, “Kayades Nasıl Kayades Oldu?“, https://www.academia.edu/44665862/KAYADES_NASIL_KAYADES_OLDU_III

Benim rehberim ve pusulam Tülin Öngen’dir…

Ali Rıza Avcan

Tülin Öngen benim kadim dostumdur.

Tülin Öngen, araya uzun zaman ve uzaklıklar girse de dostluğun kaldığı yerden devam ettiği güzel örneklerden biridir…

Tülin Öngen, o sımsıcak sarıp sarmalayan dostluğu ve düşünceleriyle benim Marksist sınıf kuramı, işçi sınıfı ve sınıf mücadelesi gibi konularda güvendiğim tek kaynak, tek pusulamdır.

1977-1981 döneminde ben Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi‘nde yüksek lisans ve doktora öğrencisi, o ise hazırladığı doktora tezini bölüm başkanı Prof. Dr. Cahit Talas‘a kabul ettirmeye çalışan bir asistan iken başlayan arkadaşlığımız, onun Basın Yayın Yüksek Okulu‘ndaki odasında yaptığımız söyleşiler ve Aşağı Ayrancı, Tirebolu Sokak‘ta birbirine çok yakın iki komşu olarak yaptığımız karşılıklı ziyaretlerle gelişmiş, ben 1981’de Ankara‘yı terk edip önce İstanbul‘a, daha sonra 1998’de İzmir‘e yerleştikten sonra onun “sarı zarflı” bir 1402’lik olarak üniversiteden ihraç edildiği, bu nedenle küçük kızı Evren‘le birlikte büyük zorluklar yaşayıp mücadeleler vererek ayakta kalmaya çalıştığı ve tekrar okula döndüğü dönemde araya giren uzaklıklar nedeniyle gevşemiş olmakla birlikte, onun emekli olup İzmir‘e gelmesi ile birlikte yeniden kaldığı yerden devam ederek gelişmiş; böylelikle, onun beni koruyup kollayan bir dost olduğunu anlamam mümkün olmuştu.

Tülin Öngen ayrıca İzmir‘e geldiğimde öğrendiğim bilgilere göre, 1930’lu, 1940’lı yıllarda İzmir Kız Lisesi‘nden mezun olan Prof. Nermin Abadan Unat, Prof. Dr. Mübeccel Belik Kıray, Prof. Dr. Mübahat Kütükoğlu, Prof. Dr. Zeynep Korkmaz ve Cevriye Artuk gibi İzmir Kız Lisesi‘nin yetiştirip bilim dünyasına armağan ettiği mücadeleci “Bilim Amazonları“ndan biriydi.

Sanırım 2012 yılının kışıydı… Lokantası yakın dostum Ayfer Aksüyek Yiğitler tarafından işletilen Kemeraltı Birinci Beyler Sokağı‘ndaki TAKSAV binasında Marksizm konusunda bir eğitim semineri düzenlenecek ve bu seminere eğitimci olarak Tülin Öngen katılacaktı. Hemen gidip kaydımı yaptırdım ve eğitim öncesinde benim adımı Tülin‘e vermemelerini rica ettim. Böylelikle eğitim sırasında tam karşısına oturarak ona yıllar sonra hoş bir sürpriz yapacaktım.

Nitekim tasarladığım o hoş sürprizi gerçekleştirerek yeniden bir araya geldik. Çünkü okuldan emekli olduktan sonra Narlıdere‘de bir ev alarak İzmir‘e yerleşmiş ve Dokuz Eylül Üniversitesi‘nde misafir öğretim üyesi olarak doktora öğrencilerine danışmanlık yapmaya başlamıştı.

Bu sefer sıra bendeydi Tülin‘e rehberlik yapma konusunda. Çok fazla insanı tanımadığı İzmir konusunda acemiydi ya da tanıştığı insanlar yer yer onu hayal kırıklığına uğratıyor ve Ankara‘da onu besleyen düşünce temelli ilişki ve etkinlikleri arayıp bulamadığı için de her geçen gün İzmir‘e küsüyor, İzmir‘den uzaklaşıyordu. O nedenle Tülin‘i önce yakın dostum Ayfer‘le ve diğer arkadaşlarımla tanıştırdım ve İzmir‘in içinde ya da yakın çevresinde onunla birlikte geziler yaparak Seferihisar, Çeşme, Urla ve Demircili gibi yerleri tanıyıp İzmir‘i sevmesini sağlamaya çalıştım.

Onun gidişinden sonra da oluşturduğum “Kent Stratejileri Merkezi” isimli bu blogda onun 25 Şubat 2011 tarihinde Birgün Gazetesi‘nde yayınlanan “Faşizmi Anlama Kılavuzu” başlıklı bir yazısıyla 2015 yılının Kasım ayında Redaksiyon Kitap Yayınları‘ndan Gamze Yücesan Özdemir‘in sunum yazısıyla takdim edilen “Türkiye’nin Son 10 Yılına Sınıfsal Bakış” isimli kitabının tanıtım yazısını paylaşarak onun gidişiyle oluşan boşluğu yapıp eyledikleriyle doldurmaya çalıştım. (1), (2)

Bu arada onun o güne kadar tüm yazıp çizdiklerini yeniden okuyarak ya da Marksizm konusundaki diğer kitap ve dergilerle güncel tartışmaları dikkate alarak onunla konuşmaya, bilmediklerimi öğrenmeye çalışıyor, özellikle bana “devrimci“, “solcu” diye tanıtılan; ama, aslında neoliberal solda yer alıp kimlik politikası ya da hak savunuculuğu yapan anlı şanlı profesörlerin post modern, post Marksist ve post yapısalcı yorumlarının kafamı karıştırdığı konularda onun Ortodoks düşüncelerinin bir pusula gibi bana yön vermesini sağlamaya çalışıyordum.

Ama bu keyifli dönem, -ne yazık ki- fazla sürmedi. Çünkü her geçen gün İzmir‘le ilgili hayal kırıklığı sonucunda hem Bilgi Üniversitesi‘nde öğretim görevlisi olan kızı Evren‘in yanında, hem de İstanbul‘da onu entelektüel anlamda besleyecek ortamın içinde olmak istiyordu. O nedenle kısa bir süre içinde İstanbul‘a taşındı. Taşınırken kendisine yardımcı olmaya çalıştım ve böylelikle İstanbul‘a götürmek istemediği dolap ve kilimlerle babaannesine ait otantik giysileri; ayrıca, kendisine ait 1979 tarihli “Türkiye Tarımında Üretimin Toplumsal Yapısı” başlıklı doktora tezinin aslı başta olmak üzere diğer öğrencilerine ait doktora tezleri (Betül Karagöz: Mutlakiyetçi Devlet’ten Hukuk Devleti’ne, Hukuk Devletinden Dünya Sistemine: Sivil Uygarlığın Kurumsallaşma Süreci, Mustafa Bayram Mısır: Kapitalizm, Devletler ve Egemenlik: Egemenlik Kuramının Tarihsel Maddeci Bir Eleştirisi, Betül Karagöz: Yeni Dünya Düzeni’nde Kültür Olgusu: Ulusal-Uluslararası-Ulusötesi Kültür ve Güç İlişkileri, R. Berker Bank: Poulantzas’ın Kapitalist Devlet Kuramı) bana bıraktı. Şimdi her sabah yataktan kalktığımda onun bana verdiği doktora tezlerinden oluşan kitaplık rafına, başka bir anlamda da Tülin‘e “günaydın!” diyerek güne başlıyorum.

Evet, biliyorum; Tülin Öngen sahip olduğu Ortodoks Marksist görüş ve düşüncelerle benim “post-modern“, “post-Marksist” ve “post-yapısalcı” sapmalar karşısında düştüğüm her kararsızlıkta kendime pusula yaptığım, doğru ile yanlışı ayırt etmek amacıyla görüşlerine başvurduğum gerçek, kadim dostlarımdan biridir. Ayrıca kendisi Ankara‘da yaşadıklarımızın yanında İzmir‘de armağan ettiği o güzel, keyifli günler, o günlerde birlikte gerçekleştirdiğimiz gezi ve söyleşiler için kendisine teşekkür borçlu olduğum bir değerdir.

Geçtiğimiz günlerde İmge Yayınevi “Tülin Öngen’e Armağan” olmak üzere “Prometheus’un İzinde Günümüzde Devlet ve Sınıflar” adıyla yeni bir kitap yayınladı.

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Mehmet Yetiş ve Tijen Demir tarafından derlenen bu kitap, “Devlet Tartışmaları“, “Sınıf Tartışmaları: Klasik Sorunlar” ve “Sınıf Tartışmaları: Güncel Sorunlar” başlığını taşıyan üç ayrı bölüm altında tanıdığımız ya da tanımadığımız 14 ayrı akademisyenin makalesinden oluşuyor. Makale yazarlarını ve makale başlıklarını kitaptaki sırasına göre şu şekilde listeleyebiliriz:

Evet, Taner Timur‘dan iki yıl ders alıp kitaplarını okuduğum, Ali Murat Özdemir‘i Tülin‘in tavsiyesi üzerine öğrenip neredeyse tüm kitaplarını aldığım, tanışıp söyleşmek istediğim eşi Gamze Yücesan-Özdemir‘i bugüne kadar yapıp eyledikleri ile takdir edip sevgili hocam Prof. Dr. Ruşen Keleş‘le yaptığı ortak çalışmalar nedeniyle kıskandığım, İzzettin Önder Hoca‘yı yaptığı değerli araştırma ve çalışmalar nedeniyle tanıdığım, Tülin‘ın kızı Evren Hoşgör‘ü Montly Review ve Redaksiyon gibi dergilerdeki makaleleriyle, R. Berker Bank‘ı da Tülin‘in bana verdiği doktora tezini okuduğum için biliyor; ancak, geriye kalan diğer 7 yazarı pek bilmediğim için hem tanıdıklarımın, hem de tanımadıklarımın Tülin Öngen için hazırladığı bu armağanları, sadece başlangıçtaki Tülin Öngen‘le ilgili iki bölümü okumuş kadim bir dostu olarak adeta janjanlı ambalaj kağıtlarıyla paketlenmiş hediye paketlerinin açılışı gibi merakla bekliyorum.

İşte o nedenle kitabın ilk makalesi olarak 39. sayfayla izleyen sayfalardaki R. Berker Bank‘ın “Kapitalist Devletin Tarihsel Gelişimi ve Kuramsal Tartışmalar” ile okumaya başlıyorum….

ISBN:9786256455771, Basım Tarihi:2026-05

Baskı:1, Sayfa Sayısı:432

Boyut:135×210, Kapak:Karton, Kağıt:Kitap Kağıdı,

Orjinal Dili:Türkçe, Yayın Dili:Türkçe

Derleyenler: Mehmet Yetiş, Tijen Demir

Yayın Yönetmeni: Şebnem Çiler Tabakçı

Grafiker: Selda Kahveci

Kitabın Tanıtım Metninden:

(1) Tülin Öngen, “Faşizmi Anlama Kılavuzu”, Kent Stratejileri Merkezi, 1 Mayıs 2017, http://www.kenstratejileri.com/2017/05/01/fasizmi-anlama-kilavuzu/

(2) Ali Rıza Avcan, “Türkiye’nin Son 10 Yılına Sınıfsal Bakış”, Kent Stratejileri Merkezi, 7 Ocak 2017, http://www.kentstratejileri.com/2017/01/07/türkiyenin-son-10-yilina-sinifsal-bakis/

Darağacı belleğini utandıran büyük adaletsizlikler…

Ali Rıza Avcan

2024 yılının Nisan ayından bu yana “Darağacı hatırlıyor ve unutmuyorum” adı verilen çalışma kapsamında; eskilerin Darağaçı, yenilerin Umurbey dediği geniş bölgedeki eski fabrika, atölye, işletme, depo, antrepo ve sundurma gibi üretim mekanlarında işletme sahibi, yönetici, mühendis, memur ve işçi olarak çalışmış olanların o dönemde ve o üretim süreçleri içinde edindikleri anıları “emeğin miras hakkı” boyutunda belirleyerek ortaya çıkarmaya çalışıyorum….

Bu çerçevede, o bölgede yaşanan grevler, direnişler, dayanışma eylemleri, çatışmalar, toplumsal ve ekonomik krizlerle dünya ve ülke düzeyinde gerçekleşen büyük altüst oluşlarının etkilerini öğrenmek ve bu şekilde öğrendiklerimi hatırlatıp unutturmamak için elimden geleni yapmaya çalışıyorum.

Çalışmaya ilk önce İzmir Elektrik Fabrikası, İzmir Sümerbank Basma Sanayi İşletmesi ve Alsancak Limanı, daha sonra Darağacı mahallesi genelinde derinlemesine araştırma ve görüşmeler yaparak başlamakla birlikte; İzmirlilerin “Liman Arkası” dediği bölge işletmelerinde çalışan ya da o işletmelerde çalışıp mahallede yaşayanların kapitalist üretim ilişkilerinden kaynaklanan anılarını ortaya çıkarıp o döneme ait bilgi, belge ve objeleri belirlemeye çalışıyorum.

Darağacı ve Gomel Yağ Fabrikası…

Bölge ile ilgili çalışmanın ilk başında hem arşiv belgelerini tarayarak hem de sokak sokak, cadde cadde dolaşarak yerinde yaptığımız tespitler sonucunda bölgede İzmir‘in ve Ege Bölgesi‘nin sanayileşme tarihiyle yakından ilgili birçok fabrikaya, atölyeye rastlamıştım. İzmir Havagazı Fabrikası, İzmir Elektrik Fabrikası, İzmir Sümerbank Basma Sanayi İşletmesi, Şark Sanayi bunların en bilinenleri olmakla birlikte yerleşimin tam ortasında oldukça büyük bir parseli işgal edip bugün üretimi durdurup buradaki üretim araçlarını Aliağa Organize Sanayi Bölgesi‘ne taşımakta olan Bağ Yağları A.Ş., daha doğrusu eski adıyla Gomel yağ fabrikası, özellikle de bu fabrikanın 1967-1970 döneminde ihraç ettiği 530 tonluk zeytinyağının içine “motoryağı” denilen “parafin likit” karıştırılması ile ilgili soruşturma ve davalar sırasında yaşanan adaletsizlikler bugün unutulmaya yüz tutmaya başlamış olsa bile İzmir‘deki egemen güçlerin desteği ile organize edilen bu adaletsizliği, söz konusu fabrika şu sıralarda sökülüp yok edilmekte olsa bile insan sağlığını dikkate almayan vahşi kapitalizmin sahtekarlıklarından kaynaklanan bu kötülüğün unutulmayıp devamlı hatırlanması gerekmektedir.

Ben bu skandalı ilk öğrendiğimde, Kudüs‘ün İsrail tarafından işgal edildiği 5-10 Haziran 1967 tarihli Altı Gün Savaşı‘nın ve ardından gelen olayların ülkemiz kamuoyunda, özellikle de MHP, Ülkü Ocakları gibi milliyetçi-mukaddesatçı kesimlerde yarattığı infial nedeniyle Gomel Yağ Fabrikasının sahibi Yahudi iş adamlarının linç edildiği bir pogrom olduğunu sanmıştım.

Ancak daha sonra yaptığım okuma ve araştırmalar sırasında Bağ Yağları Türk A.Ş. isimli şirketin İzmir Musevi Cemaati Başkanlığı da yapmış olan Manisalı Bohor Avram Gomel tarafından kurulduğu, şirketin 19.07.1955 tarih, 4/5559 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile kurulduğu, Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi kayıtlarına göre de şirketin adını 02.01.1959 tarihinde Bağ Yağları San. ve Tic. A.Ş. şeklinde değiştirdiği bilinmekle birlikte; şirketin kamuoyu tarafından Gomel Yağ Fabrikası olarak bilindiğini öğrenmiş,

Bağ Yağları Türk Anonim Şirketi’nin kuruluşuna izin veren Celal Bayar imzalı 19.07.1955 tarih, 4/5559 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı.

Söz konusu şirketin 23 Mayıs 1967 tarihinde 530 ton ağırlığındaki zeytinyağını İzmir Çıkış Gümrüğü‘nde yapılması gereken laboratuvar tahlilinden kaçırarak Yunan bandıralı Pirofus gemisiyle İtalya‘ya ihraç ettiğini; ancak, gönderilen zeytinyağında insan sağlığı açısından tehlikeli parafin likit isimli mineralin (makine yağı) belirlenmesi üzerine bu ürünün İtalyan şirketi Sairo tarafından geri gönderilmesi suretiyle başlayan Gomel Zeytinyağı Skandalı muhakemesinde ilk incelemeyi yapan İzmir Birinci Sorgu Hakimi Abdullah Vedat Altuna‘nın suçluların yargılandığı dönemde değişik makamlara gönderdiği yüzlerce uyarı yazısı ve ayrıca kaleme aldığı “Adalet İstiyorum” isimli kitapta anlattığı şekilde büyük bir hukuk skandalının yaşandığını anlamaya başlamıştım.

Abdullah Vedat Altuna ve kitabı…

İsterseniz zeytinyağı ve adalet skandalı olarak nitelenen bu olayları tarih sırasına göre tek tek hatırlayalım:

1928 yılında Bağ Yağları Türk A.Ş. adıyla kurulup 02.01.1959 tarihinde Bağ Yağları San. ve Tic. A.Ş. adını alan Gomel‘lere ait şirket ile birlikte çalıştığı ihracat şirketi Zikna Kolektif Şirketi 23 Mayıs 1967 tarihinde İzmir Alsancak Limanı‘ndan ayrılan Yunan Bandıralı Pirofus (?) gemisiyle 530 ton ağırlığındaki zeytinyağını Napoli Limanı‘nda teslim edilmek üzere İtalyan şirketi S.A.I.R.O. (Società Anonima Italiana Raffinazione Olii) adına ihraç eder.

530 ton zeytinyağını teslim alan İtalyan firması Sairo yağı analiz için laboratuvara gönderdiğinde yağın içinde insan sağlığını tehlikeye atacak derecede mineral yağ (makine yağı) ve likit parafin bulunduğunu belirleyerek Türkiye‘yi insan sağlığını tehdit eden bir ülke olarak ilan eder ve 530 tonluk zeytinyağını geri gönderir.

Böylelikle Türkiye 1967 yılından başlayarak 32 yıl süreyle yurtdışına zeytinyağı ihraç edemez hale gelir ve bu nedenle gazeteci Şükran Soner 21 Ağustos 1967 tarihli Cumhuriyet gazetesinde zeytinyağı satışlarının 1966 yılına göre yarı yarıya azaldığını yazar.

Bunun üzerine geri gelen tağşişli zeytinyağı ile ilgili soruşturmalar İzmir Birinci Sorgu Hakimi Abdullah Vedat Altuna tarafından yapılır ve bu çerçevede Adli Tıp Kurumu‘nun 04.11.1967 tarih, 300/10842 sayılı kararı ile zeytinyağların insan sağlığına zararlı olduğu belirlenir.

İzmir Birinci Sorgu Hakimi Abdullah Vedat Altuna tarafından yapılan soruşturmanın sonuçlanması üzere önce sadece Gomel şirketi ortağı Sami Gomel, daha sonra Abdullah Vedat Altuna‘nın uyarısı üzerine Zikna Kolektif Şirketi ortakları hakkında İzmir 5. Sulh Ceza Mahkemesi‘nde dava açılır, bu dava açılırken bu tür suçlarda genellikle asliye ceza mahkemelerinin tercih edilmesi gerektiği halde daha az cezalarla ilgili suçlara bakan sulh ceza mahkemesinde dava açılarak İzmir 5. Sulh Ceza Mahkemesi‘nin 25.12.1967 tarihinde sanıklar hakkında beraat kararı vermesi sağlanır.

Makine yağı karıştırılmış zeytinyağının ihraç edilmek istendiği İtalyan S.A.İ.R.O şirketi rafinerisi…

Ayrıca dava konusu olan zeytinyağların Osman Kibar‘ın belediye başkanı olduğu İzmir Belediyesi eliyle tekrar kullanılmak üzere Bağ Yağları şirketine verilerek firmanın zarara uğraması önlenir.

Satışa arz edip İtalya‘daki Sairo firmasına ihraç ettikleri zeytinyağına (likit parafin) madeni yağ karıştırmaktan sanık Sami Gomel, Reşat Gomel ile bunların dahili zeytinyağı alım ve satımında ortakları Zikna Kolektif Şirketi ortakları Moiz Neon, Nesim Neon, Moiz Azikri ve diğer sanıklar Mehmet Kemal Özsaran, Mustafa Çetin ve Ramazan Fahrettin Işığan hakkında İzmir 1. Ağır Ceza Mahkemesi‘nde açılan kamu davasının sonunda 01.11.1968 tarihinde sanık Sami Gomel, Reşat Gomel, Maiz Neon, Nesim Neon, Moiz Arzriki ve Ramazan Fahrettin Işığan‘ın beraatlerine, sanık Mustafa Çetin‘in suç delillerini yok etmek ve adli mercileri yanıltmak suçlarından TCK‘nun 296/1. maddesi gereğinde 15 gün hapsine ve sanık Mehmet Özsaran‘ın da sabit görülen fiilinden TCK‘nun 395 ve 80. maddeleri gereğince takdiren ve teşdiden 10 ay 15 gün hapis ve 1.750 lira ağır para cezasıyla mahkumiyetine, dava konusu 35 varil zeytinyağının müsadere ve imhasına karar verilir ve asıl suçlular yerine keşfedilen şahıslara verilen oldukça az olan cezalar için Cumhuriyet Savcılığı bu kararı temyiz etmez.

Mahkemelerin aldığı bu kararlar üzerine başta İzmir Birinci Sorgu Hakimi Abdullah Vedat Altuna ve onun harekete geçirdiği isimlerin Adalet Bakanlığı‘na ilettiği yoğun şikayetler üzerine kararların yazılı emir yoluyla bozulması için dosyalar Yargıtay I. ve II. Ceza Daireleri‘ne tevdi edilmiş ve her iki dairenin verdiği kararlarla her iki hüküm sanıklar aleyhine bozulur.

Yine aynı şekilde Yüksek Savcılar Kurulu da İzmir eski savcı yardımcıları kararları temyiz etmeyen Kazım Sağbili, Yahya Yahyaoğlu ve Bekir Altınok hakkında disiplin işlemine mahal bulunmadığına karar verir.

Bu hikaye sonucunda başımıza gökten düşen üç elmanın da suçlusu olarak ilan edilen Abdullah Vedat Altuna‘ya ise söz konusu davalarla ilgili sorunları anlattığı kitabı konuyla ilgili herkese göndermesi nedeniyle Yüksek Hakimler Kurulu‘nun kararlarıyla iki kez kınama cezası verilip bu cezalara yaptığı itirazlar da aynı şekilde reddedilir ve bu cezalara ek olarak Ordu Sorgu Hakimliği‘ne sürgün edilir.

Bu davalarda Gomellerin avukatlığını yapan Nuri Nencan ise Abdullah Vedat Altuna‘nın kendisine hakaret ettiği ya da duruşmalara katılanların Abdullah Vedat Altuna lehine tezahürat yaptığı iddiasıyla davalar açmış, ekonomik gücünün sınırlı olması nedeniyle avukat tutamayan Abdullah Vedat Altuna‘yı 10 ayrı avukat (Orhan Etemoğlu, Nedim Kılınçoğlu, Necdet Öklem, Mehmet Ali Tuna, Burkay Aynak, Baykut Aktan, Ramiz Sevinç, Kemal Alev, Yaşar Teksen, Ferudun Manastır, Adnan Uras) tutarak bezdirip saf dışı tutmak için elinden geleni yapar.

1967-1978 döneminde ülke gündemini meşgul eden bu davalarda beraat eden sanıkların Yahudi olmasını ve Süleyman Demirel yönetimindeki hükümetle Osman Kibar yönetimindeki İzmir Belediyesi ve Şevket Filibeli yönetimindeki İzmir Ticaret Odası tarafından desteklenmesini, İzmir Ticaret Odası tarafından İtalya‘dan geri dönen zeytinyağına İzmir Ticaret Odası tarafından olumlu rapor verilerek yeniden sanıklara iade edilmesini, “Mason” ya da “Dönme” oldukları söylenen asıl suçluların ülkedeki ve İzmir‘deki egemen güçler tarafından korunarak onlara mal satan küçük esnafın cezalandırılmasını, suçlu bulunanlara az cezalar verilmesini, hukuka aykırı davaların savcı ve hakimlerinin cezalandırılmamasını gerekçe gösteren Milliyetçi Hareket Partisi ve lideri Alpaslan Türkeş, onun yönetimindeki Ülkü Ocakları; ayrıca, 25 Mayıs 1969 tarihinde Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) başkanlığını kazanan Necmettin Erbakan‘ın temsil ettiği “Milli Görüş Hareketi“ni destekleyen siyasi çevrelerle Millet Partisi (MP) ve onların yönetimindeki gazete ve dergiler Türkiye‘deki bu gelişmelerle 5-10 Haziran 1967 tarihlerinde gerçekleşen “Altı Gün Savaşı” sonucunda Kudüs‘ün İsrail tarafından işgal edilmesini birbirleriyle ilişkilendirerek İzmir Birinci Sorgu Hakimi Abdullah Vedat Altuna‘yı, kendisi bu tür siyasi fikirlere sahip olmasa da destekleyerek, hakkında yazılar yazarak, davalarına katılarak yanında olduklarını göstermişler ve bu suretle İsrail‘den yana olduğuna inandıkları AP hükümetini sıkıştırmaya çalışmışlardır.

Bu çalışmalara bir de, davanın uyuşmazlık mahkemesi ölçeğinde sonuçsuz kalması ile suçun işlendiği 1967’yi izleyen 32 yıllık süre içinde Türkiye‘nin zeytinyağı ihraç edemez hale düşmesi eklenince ilk başta adaletsizliklerle malul olan bir dava zaman içinde giderek egemen güçlerce engellenen siyasi bir davaya dönüşmüştür.

İhraç için sırasını bekleyen zeytinyağı varilleri…

Satışa sunulan zeytinyağına parafin likit karıştırarak halk sağlığını tehlikeye düşüren sanık Moiz Reşat Gomel ve suç ortakları hakkında önce 24.02.1972 tarihinde İzmir Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi‘nce, daha sonra 07.05.1973 tarihinde İzmir 1. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından görevsizlik kararı verilmesi üzerine dava dosyasına bakacak mahkemenin olumsuz görev uyuşmazlığı çerçevesinde hangi mahkeme olduğunun belirlenmesi için dosya Yargıtay Ceza Genel Kurulu‘na sevk edilir.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu‘nun 25.06.1973 tarihli kararı ile askeri mahkeme kararı kaldırılır ve söz konusu dosya anlaşmazlığın uyuşmazlık mahkemesince çözümlenmesi için 09.01.1974 tarihinde askeri savcılığa gönderilmekle birlikte anayasal bir kuruluş olan uyuşmazlık mahkemesi ile ilgili kanun henüz çıkarılmadığı için uyuşmazlık mahkemesinin vereceği karar, bir anlamda “çıkmaz ayın son çarşambasına” bırakılmış olur.

Cumhuriyet Senatosu Malatya Üyesi Hamdi Özerin‘in verdiği yazılı soru önergesine, Adalet Bakanı İsmail Müftüoğlu tarafından verilen 16.04.1976 tarihli cevapta uyuşmazlık mahkemesinin kurulmasına ilişkin kanun tasarısının halen Millet Meclisi İçişleri Komisyonu‘nda olduğu belirtildiğinden; söz konusu anlaşmazlığının Uyuşmazlık Mahkemesi‘nin kurulduğu 12 Haziran 1979 tarihi sonrasında ele alınıp alınmadığı, şayet ele alınmışsa ne zaman ve hangi koşullarla bir karara bağlandığı -ne yazık ki- bilinmemektedir.

Kısa adıyla “Gomeller” olarak bildiğimiz Bağ Yağları San. ve Tic. A.Ş. ile Zinka Kolektif Şirketi (Nesim Nahon, Moiz Azikri ve Moiz Naon) tarafından gerçekleştirilen zeytinyağı skandalı ile ilgili olarak TBMM‘nde İstanbul milletvekili Emin Sungur‘un 23.10.1975 tarihli soru önergesi ile Cumhuriyet Senatosu Erzurum üyesi Hilmi Nalbantoğlu ve İzmir üyesi Necip Mirkelamoğlu‘nun yaptığı gündem dışı konuşmalarla Ankara üyesi Hıfzı Oğuz Bekata‘nın yazılı soru önergesine rağmen biz bu dava ile ilgili olarak 1976 sonrasında ne yapıldığını halen bilmediğimiz gibi söz konusu davanın toplumun egemen çevreleri tarafından hayata geçirilen her türlü baskı, yıldırma, ceza, sessiz kalma, unutturma, üstünü örtme; hatta çarpıtma çabası ile gündemden düşürüldüğünü, işin içine devlet yönetimiyle adalet teşkilatında, toplum içinde ve basın dünyasında etkili ve yetkili olan valilerin, belediye başkanlarının, meslek odası yöneticilerinin, İzmir‘deki Mason localarıyla Musevi cemaatinin, Yeni Asır merkezli yerel basının; kısacası güç ve iktidar sahibi herkesin bu hukuksuzluğa açık ya da kapalı şekilde destek vermek suretiyle suçlu konumuna düştüğü bu davada yaşanan en ilginç gelişme ise gençlik lideri Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan‘ın ölüme mahkum edildikleri gerekçeli kararda yazılı olan gerekçelerdir.

Gazeteci Uğur Mumcu‘nun “Suçlular ve Güçlüler” isimli kitabında, Tuğgeneral Ali Elverdi, Hakim Albay Ahmet Tetik, Hakim Yarbay Mehmet Turan‘ın birlikte imzaladıkları Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan‘ın ölüm cezasına çarptırıldıkları kararın 10 ve 11. sayfalarında Ali Elverdi‘nin ifadesiyle, “sınıf çelişkilerinin, sosyal adalet ilkelerini zedeleyici intiba ve kanaat yaratan Şellefyan ortaklıklarının, Gomel zeytinyağı skandalının, bu konuda adalet cihazının şaibe altında kalması ve kitlesel öfkeyi tahrik eden emeksiz kazanç, vurgun ve devlet eliyle fert zengin etme politikasının” solcular tarafından propaganda konusu olarak kullanılmasının bu ölüm cezasının gerekçelerinden biri olarak gösterildiğini yazar.

Oysa belgelerle kanıtlı bütün gerçekler, Gomel zeytinyağı skandalı ile ilgili propagandanın sadece solcular tarafından değil, solcuların yanında bizzat başbakanın “bana sağcılar cinayet işliyor dedirtemezsiniz” sözünü söylediği bir ortamda MHP ve Ülkü Ocakları‘yla yeni yeni palazlanmaya başlayan Milli Görüş Hareketi tarafından Yahudi aleyhtarlığı, hatta daha da ileriye giderek Siyonizm karşıtlığı çerçevesinde propaganda konusu yapıldığını göstermektedir.

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan: Deniz Gezmiş’in zeytinyağı eylemleri sırasında uğradığı Ayvalık’tan babası Cemil Gezmiş’e gönderdiği kartpostal…

Agit Cihan, Deniz Gezmiş‘le Türkiye Milli Talebe Federasyonu (TMTF)‘nun zeytinyağı ve zeytinyağı skandalı ile olan ilişkisini “Devrim’in Önsözü Deniz Gezmiş” isimli kitabında şu şekilde anlatıyor:

1967 yılının “Ağustos sonunda İstanbul ve Ankara’daki öğrenci gençlik örgütleri ortaklaşa bir kampanyayla Marmara ve Ege’de zeytin üreticilerine ‘Zeytinyağı Skandalı’ diye bilinen ve zeytinyağı yerine margarin vb. yağların tüketimini teşvik eden firmalara hükümetin desteğini anlatan bir kampanya düzenlerler. Bu kampanya çerçevesinde Deniz’in de içinde bulunduğu on kişilik bir öğrenci heyeti, 10 günde 50 civarında köy ve 4 kasabada zeytinyağı üreticileriyle görüşüp konferanslar düzenlemeyi planlamışlardır. Bu çerçevedeki ilk konferans 1 Eylül’de Edremit’te bir sinema salonunda yapılır. Konferansta konuşmacılar margarin gibi diğer yağların zeytinyağı ile kıyaslandığında ne kadar sağlıksız olduğunu aktardıktan sonra, bu işin arkasında özellikle Amerika’nın ve diğer emperyalistlerin etkili olduğunu; hükümetin ve ilgili bakanlık yöneticilerinin de büyük ölçüde suçlu olduklarını anlatırlar. Zeytinyağı üreticilerinin örgütlenerek ürünlerine sahip çıkmalarını, margarin tekelleriyle mücadele etmelerinin önemini anlatırlar.

Deniz de; Güre, Zeytinlik, Kızıl Keçeli köylerinde halka konuşur, propaganda ve örgütlenme faaliyetleri yürütür. 3 Eylül’de Ayvalık ve köylerinde toplantılar ve konuşmalar yapılır.

11 Eylül’de bir basın toplantısı yapan heyet, izlenimlerini açıklar:

Halk, Ticaret ve Sağlık Bakanlıkları’nı suçlu buluyor. Küçük müstahsil bir araya gelemediği için margarincilerle başa çıkamamaktan şikayetçi. Bu arada karışık yağ ihraç eden firmanın halk arasına saldığı ajanlar, firma sahiplerini acındırmaya ve pişmanlık duyduklarını yaymaya çalışıyor.

Halkın anlatılan gerçekleri çok iyi kavradığını, bu işte Amerika’nın soya üretimi nedeniyle baş rolü oynadığını kabul edip meselenin özünü anladıklarını açıklayarak; Ayvalık ve Burhaniye’de konuşmaları engellemek için oyunlar tezgahlandığını da ekliyorlar”

Bu anlatımdan da görüleceği gibi solcular; özellikle de Türkiye Milli Talebe Federasyonu (TMTF) öncülüğündeki Deniz Gezmiş ve arkadaşları Gomeller davasının açılıp sürdürüldüğü tarihlerde ABD tekelleri tarafından dayatılan margarin karşısında zeytinyağının yaşadığı tehlikelerle yaşanan sorunları görüyor ve halkı aydınlatmaya çalışarak bu konuda da bir mücadele hattı yaratmaya çalışıyordu.

Sonuç olarak;

Bugün yine İzmir‘in; özellikle de bugünlerde pek bir moda olan Darağacı bölgesinin hafızasında yer almakla birlikte unutturulmak istenen bir adalet skandalını ele alarak bazıları için rahatsız edici olacak gerçeği ortaya çıkarmaya çalıştım.

Üniversite yıllarında bu ülkenin önemli bilim insanlarından ciddi bir hukuk eğitimi alıp bu bilgiyi yaşamımın nedeni olan mücadele çerçevesinde açtığım ya da müdahil olarak katıldığım çeşitli davalardaki uygulamalarla zenginleştirmiş olmakla birlikte ben de bir hukuk gazisiyim. FETÖ olarak kısaltılan Fethullah Gülen Çetesi tarafından 1991 ve 2025 yıllarında iki kez devlet memurluğundan atılmış biri olarak mahkemelerin, hakimlerin, baroların, tüccar olan ya da olmayan avukatların içinde bulunduğu çaresizliği, kötü durumu en iyi bilenlerden, adaletsizliği en derininden tatmış biriyim. Çünkü bütün hayatım boyunca ilk sorgu hakimi olarak müfettişlik yapıp binlerce insana “ananın adı, babanın adı nedir?” sorusu ile başlayan incelemeler ve soruşturmalar yapmış olmama, sanık olarak kendimi kah savunmuş, kah şikayetçi ve müdahil olarak davalar açıp kazanmış ya da kaybetmiş olsam da adaletsizlik karşısında duyulan öfkeyi yakından tanıyor, biliyorum… Adliye binalarında avukat, savcı ve hakimler tarafından kullanılan ayrıcalıklı kapılar yerine halka açık kapılardan girip çıktığım, avukat savcı ve hakimlere tahsis edilen ayrıcalıklı tuvaletlerden yararlanamadığım, arkadaşım ya da dostum olan avukatlar sayesinde bazı dava dilekçeleri ya da hukuki danışmalar için para ödememiş olsam da mahkeme veznelerine emekli maaşımdan arttırdığım binlerce lirayı ödemiş biri olarak adaletsizliğin ne büyük bir haksızlık olduğunu iyi biliyorum… O nedenle de, avukatların söylediklerini dinleyip kitaplardan öğrenip önceki dava belgelerini örnek alarak ulaştığım “avukat yarısı” unvanıyla artık kendi dilekçemi yazar, kendi davamı kendim açar ve takip eder hale geldim…

Benim özel yaşamımda deneyimlediğim bu adaletsizlikler dışında ülkenin ve halkın geleceğini etkileyen Gomel Zeytinyağı Skandalı gibi genel ve büyük suçlarda, dava zamanaşımı süreleri dolmuş olsa bile bu tür hukuki yolsuzlukların hukuk tarihini araştırmayı kendine dert edinen hukukçu ve tarihçiler tarafından, tüm belge ve dosyalara ulaşılarak; hatta, davanın taraflarıyla sözlü tarih çalışmaları yapılarak bir örnek olay ya da moda deyimiyle bir “case” boyutunda araştırılıp yayınlanmasını diliyor; böylelikle, benim yarım yamalak ortaya çıkardığım bu hukuk skandalının, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan‘ın çizdiği adalet yolunda yenilerini önlemek amacıyla kayıt altına alınıp hatırlanmasını diliyorum.

Tüm toplumcu hukukçuların, tarihçilerin ve onların demokratik meslek örgütlerinin bu tür davaları kendilerine sorun edinip bir an önce işe başlaması dileğiyle… Emin olun ben de sizlere elimden geldiğince yardımcı olur, hukuksuzluğun dünya yüzünden kalkması için gönüllü olarak katkıda bulunmaya çalışır, birlikte sonuca ulaşmaya çalışırım…

İşte o nedenle de İzmir Birinci Sorgu Hakimi Abdullah Vedat Altuna‘nın bundan 59 yıl önce haykırdığı gibi “Adalet istiyorum” diye haykırıp size söz veriyorum…

Yararlanılan Kaynaklar

01) Homel, https://tr.wikipedia.org/wiki/Homel, Gomel, https://en.wikipedia.org/wiki/Gomel

02) Bohor Avram Gomel, Ekşi Sözlük, https://eksisozluk.com/bohor-avram-gomel–7050290

03) Zeytinyağı skandalı, Ekşi Sözlük, https://eksisozluk.com/zeytinyagi-skandali–7704669

04) Erol Şaşmaz, Gomel Yağ Fabrikası (Bağ Yağları), Darağacı, Konak Merkez, https://www.erolsasmaz.com/?oku=2028

05) İzmir Kültür Envanteri, https://kulturenvanteri.com/yer/gomel-yag-fabrikasi/#17.1/38.435692/27.157311

06) 19.07.1955 tarih, 4/5559 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı, Devlet Arşivleri Başkanlığı Cumhuriyet Arşivi, Fon: 30-18-1-2, Kutu: 140, Gömlek: 67, Sıra: 18.

07) “1967 Zeytinyağı Skandalı: Gomel ve Zigna Olayı”, Olmada, 21 Mayıs 2026, https://olmada.com/1967-zeytinyagi-skandali/

08) Taylan Köken, “Taam-müt, Zeytin Hasadı, https://www.zeytinhasadi.org/taam-m%C3%BCt-taylan-k%C3%B6ken

09) Remzi Cengiz, “Demokrasi İçin Birlik Dayanışma, https://www.facebook.com/groups/DemBir Day/posts/2563206324015721/

10) Akın Yakan, “Ceza Hâkiminin Beraat veya Mahkûmiyet Kararı, Hukuk Hâkimini Bağlar mı?”, https://akinyakan.av.tr/ceza-hakiminin-beraat-veya-mahkumiyet-karari-hukuk-hakimini-baglar-mi/

01) Uğur Mumcu, Suçlular ve Güçlüler, UMAG Vakfı Yayınları, 29. Baskı, Ekim 1996, İstanbul, Sf.164-165

02) Avram Galanti, Türkler ve Yahudiler, Gözlem Gazetecilik, 1995-İstanbul, sf. 124, 128-129.

03) Agit Cihan, Devrimin Önsözü Deniz Gezmiş, Yeni Dönem Yayıncılık, Mayıs 2010, İstanbul, Sf.76-77

01) Vedat Altuna, “Yahudi soygunculara dur diyecek ses yok mu?”, Yeniden Milli Mücadele Dergisi, 28 Temmuz 1970, Sayı 26, Sf. 2

02)Türkiye’yi Kimler Soyuyor, Bir Hakimin İfşaatı”, Yeniden Milli Mücadele Dergisi, Yıl 1, Sayı 16, 19 Mayıs 1970, , Sf. 6

03) Milletin Sesi: Gomeller Davası Uyumamalı,, Yeniden Milli Mücadele Dergisi, Yıl 2, 13 Temmuz 1971, Sayı 76, Shf. 2

03) Cihan Devrim Avunduk, “Zeytinyağından para kazanmak istiyorsan zeytinyağı satmayacaksın“, Apelasyon Dergisi, Sayı 64, Ağustos 2020, https://apelasyon.com/yazi/64/zeytinyagindan-para-kazanmak-istiyorsan-%E2%80%98zeytinyagi%E2%80%99-satmayacaksin

04) Cihan Devrim Avunduk, “Olan tüketiciye oluyor, Apelasyon Dergisi, 12 Ağustos 2020, https://apelasyon.com/yazi/65/olan-tuketiciye-oluyor

01) Tayfur Göçmenoğlu, “Eflatun Nuri’nin anısına“, 9 Eylül Gazetesi, 03.10.2017, https://www.dokuzeylul.com/eflatun-nurinin-anisina

02) Yusuf Besalel, “Cumhuriyet tarihinde Yahudiler ve meslekleri“, Bianet Gazetesi, 04 Ağustos 2014, https://bianet.org/yazi/cumhuriyet-tarihinde-yahudiler-ve-meslekleri-157563

03) “Altuna’nın kaderi”, Van Bölge Gazetesi, 01.05.2017, https://www.bolgegazetesivan.com/altunanin-kaderi

04) Nuri Nencan, “Yağ Skandalları, Haber Türk Gazetesi, https://www.haberturk.com/yazarlar/nuri-nencan/1179190-yag-skandallari

05) Selahaddin E. Çakırgil, “Necmeddin Erbakan siyasi arenada…, Fikriyat Gazetesi, 28 Ocak 2020, https://www.fikriyat.com/yazarlar/selahaddin-e-cakirgil/2020/01/28/necmeddin-erbakan-siyas-arenada

06) Dr. Hüseyin Kami Büyüközer, “Helal ve Tayyib Derdi Size Nasıl Hasıl Oldu, GİMDES, https://www.gimdes.org/helal-ve-tayyib-derdi-sizde-nasil-hasil-oldu.html

07) “Zeytinyağında 32 yıllık lekeyi unutturan başarı”, Hürriyet Gazetesi, 04 Temmuz 1999, https://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/zeytinyaginda-32-yillik-lekeyi-unutturan-basari-39089358

08) Rıfat Özer, “Zeytin, Ege’de SonSöz, 06.09.2020, https://www.egedesonsoz.com/zeytin/amp

09) Osman Ayvazoğlu, “Fener Rum Patrikhanesinin İhanet Programı”, Yedi Kıtada Haber Gazetesi, 08.10.2020,

10) “Gomeller” Davası Olmayan Mahkemede, Bizim Anadolu Gazetesi, 22 Ekim 1975

11) “Karışık zeytinyağı ihraç eden Gomeller için de “Tevkif” kararı verildi”, Hürriyet Gazetesi, 27 Kasım 1967,

12) Nedim Atilla, “Zeytinyağındaki sahtekarların geliri kokain kaçakçıları kadar…”, Ege’de SonSöz, 07.02.2016,

13) Şükran Soner, “Zeytinyağı satışları yarı yarıya azaldı, Cumhuriyet gazetesi, 21 Ağustos 1967

01) TBMM Cumhuriyet Senatosu Tutanak Dergisi, C 21, T. 14, B. 52, 24.4.1975, Perşembe, Shf. 656-659, https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/CS__/t14/c021/cs__14021052.pdf

02) TBMM Cumhuriyet Senatosu Tutanak Dergisi, C 29, T. 16, B. 2, 02.11.1976, Salı, Shf. 104-106, http://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/CS__/t16/c029/cs__16029002.pdf

03) TBMM Cumhuriyet Senatosu Tutanak Dergisi, C. 44, T. 7, B. 3, 9.11.1967 Perşembe, Shf. 49-52, https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/CS__/t07/c044/cs__07044003.pdf

04) TBMM Cumhuriyet Senatosu Tutanak Dergisi, C 66, T. 19, B. 102, 17.08.1971, Salı, Sf. 626, www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/CS__/t10/c066/cs__10066102.pdf

02) TBMM Tutanak Dergisi, Dönem 3, Cilt 18, Toplantı 2, 174. Birleşim, 07.10.1971 Perşembe, sf. 256, 273-274, www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/MM__/d03/c018/mm__03018174.pdf

03) TBMM Tutanak Dergisi, Dönem 4, Cilt 14, Toplantı 3, 38. Birleşim, 13.01.1976, Salı, sf. 366-368, www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/MM__/d04/c014/mm__04014fih.pdf

04) TBMM Tutanak Dergisi, Dönem 3, Cilt 13, Toplantı 2, B. 06.04.1971 tarihli 91. Birleşimden 2.6.1971 tarihli 106. Birleşime kadar, sf.21,

Kendi yaptığını yıkıp yok etmek: temel şehircilik dersleri

Ali Rıza Avcan

Eski adıyla Mülkiye, yeni adıyla Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi‘nden mezun olduğum 1976 yılını izleyen 1977-1980 döneminde aynı fakültenin yüksek lisans ve doktora eğitimini sürdürdüğüm için zorunlu askerlik yükümlülüğümü tecil ettirmiş ve 1981 yılı başında sayısı bu şekilde artan asker adaylarına kısa dönem askerlik imkanı tanınması üzerine dört aylık kısa dönem askerlik uygulamasının ikinci dönemine isabet eden 1981 Temmuz-Kasım ayları arasında Tokat kent merkezinin yakınında yeni açılmış olan Tokat 48. Piyade Eğitim Taburu‘nda, er olmanın tüm zorluk ve saçmalıklarını yaşayarak askerlik hizmetini yerine getirmeye çalışmıştım.

Yaşamımın boşuna geçmiş dört ayı olarak kabul ettiğim bu dönemde 3.000’e yakın insanın saçları kazınmış, üzerlerine oturmamış asker elbiseleriyle bir önceki dönemden artakalan kullanılmış askeri botları giydiği, her günün sabah kahvaltısı ve öğle yemeği sonrasında ve kızgın güneşin altında eğitim denilen akıl dışı şeylerin tekrarlandığı, akşam yemeğinden sonra saat 10.00’da yatmaya zorlandığı; böylelikle özgür insan aklının zor, baskı, disiplin, otorite ve düzen anlayışıyla sindirilmek istendiği bir süreci yaşıyorduk.

Bu akıl almaz dönemde yaşadığım en büyük zorluk, Temmuz ve Ağustos aylarının kızgın güneşi altında saatlerce süren, o nedenle çoğu insanın bayılıp kaldığı, yüz, ense ve kulaklarımızdaki derinin soyulup yaraya dönüştüğü, buna karşı çıkanların bulunduğumuz alanın hemen yanındaki tepeye koşar adım çıkmakla cezalandırıldığı eğitim çalışmalarıydı.

İşte bu zorluğu yaşamış biri olarak, bir süre sonra kurulacağı duyurulan yemekhane mangasının şanslı erlerinden biri oldum. Böylelikle, eğitim alanındaki işkenceden kurtulmuş oluyor, bundan böyle mutfak ve yemekhanede, daha doğrusu güneşten uzak kapalı mekanlarda çalışıp askerlik adına öğretilen saçma sapan konulardan uzak kalacaktım.

Artık bundan böyle sabah çok erken saatlerde mutfağa gelip aşçılara yardımcı oluyor ve askerlerin yemekhaneye gelişinden önce salonu temizleyip düzenliyor, gidişinden sonra salonu yeniden temizleyip düzenliyor ve bu işlemi her gün kahvaltı, öğle ve akşam yemekleri itibariyle üç kez tekrarlıyorduk. Ancak 3.000 kişilik yemekhanedeki masa ve sandalyelerle masa üzerine konulan çatal, kaşık, bıçak, tabak, bardak ve sürahi gibi gereçleri düzenleme konusunda şöyle bir sıkıntı yaşıyorduk:

Tabur komutanlarıyla askerler dahil herkesin her an Genelkurmay’dan gelecek denetim ekibini beklemesi nedeniyle her şeyin mükemmel olmasını istedikleri bir süreçte, yemekhane salonu ile masaların üzerine yerleştirilen gereçlerin düzenli ve tamam olması konusunda hassasiyet gösteriyor ve bu nedenle biz askerlerin her gün kullandığı çatal, kaşık, tabak gibi malzemelerin yanında uygun görülmediği için kullanamadığımız bıçak, cam bardak ve sürahi gibi “lüks” malzemeleri de dahil ediyorduk.

Gelmesinden korkulan Genelkurmay denetim ekibinin beklendiği anlar…

Masalara yerleştirilen malzemelerin düzenlenmesi ise hizalamayı sağlamak amacıyla yemekhane salonunun başından sonuna doğru çekilen iplerle yapılıyor ve oldukça dikkatli bir şekilde yapılan bu çalışma sonucunda aynı hizadaki sandalyelerle masaların üstündeki bütün tabak, çatal, kaşık, bıçak, bardak, sürahi gibi malzemeler aynen askerlerin eğitim ya da tadat alanında hizaya girmesi gibi hizaya giriyordu.

Ancak genelkurmay denetim ekibinin o yemekten önce gelmeyeceğinin anlaşılması üzerine askerlerin yemekhaneye gelmesinden 5-10 dakika önce iple hizaya soktuğumuz bütün “lüks” malzemeleri toplayarak saatlerce özene bezene hazırladığımız düzeni bozuyor, bütün o “gereksiz” malzemeleri bir sonraki düzenlemede kullanmak üzere depolara yerleştiriyorduk.

Genelkurmay denetim ekibinin gelmeyeceğinin anlaşıldığı vakitlerdeki boş vermişlik…

Bu durum bir, iki ya da üç gün devam edince pek bir rahatsızlık hissedilmese de haftalar hatta, aylarca sürünce uzun süre içinde kendi yaptığımızı kendimiz, kendi ellerimizle yok ettiğimiz için hepimiz yaptığımız işe yabancılaşmaya başlamış, o nedenle de komutana giderek bu işten affımızı ister hale gelmiştik.

Neyse ki ısrarlı taleplerimin kabulü sonucunda, mutfak ve yemekhane mangasındaki görevime son verilerek Eylül ve Ekim aylarının nispeten daha serin ikliminde yeniden eğitim alanına çıkmak nasip olmuş, açıkçası yemekhanedeki saçmalıklar yerine eğitim alanındaki saçmalıklara razı olmaya başlamıştım.

İlk gençlik yıllarımda yaşayarak öğrendiğim bu ilginç hayat dersi; yani, “kendi yaptığını yıkıp yok etmek” şeklinde ifade edilebileceğim durum her zaman gündemimde kalmış ve tüm yaşamım boyunca böylesi bir duruma düşmemek benim temel yaşam ilkelerimden biri olmuştur.

Böylesi bir duyarlılık çerçevesinde yaptığım işler nedeniyle her zaman yakın durup sempati beslediğim şehir ve bölge plancılarının, özellikle de piyasada ve belediyelerde çalışan şehir ve bölge plancılarının kendilerinden istenen konularda büyük bir heyecanla hazırladıkları planları yine aynı şekilde bir süre sonra yine kendi müşteri ve yöneticilerinden gelen yeni talepler doğrultusunda değiştirmek zorunda kalmaları; hatta, tümüyle yok etmeleri “kendi yaptığını yıkıp yok etme” sıkıntısının bu meslek kolu itibariyle ne ölçüde geçerli ve yaygın olduğu kanaatine ulaşmamı sağlamıştır.

Son yıllarda uzunca bir süredir bu şekilde düşünmekle birlikte, bu düşüncenin samimi bir şekilde şehir ve bölge plancılarının içinden, kendi camialarındaki bilgili, deneyimli bir şehir plancısından gelmesi üzerine ben de sessiz kalıp kenarda kalmayı değil, yeniden yerleşim uzmanı-şehir plancısı ve sosyal uzman olarak tanıdığım sayın V. Senihi Kitapçı‘nın değerli düşüncelerini kelimesi kelimesine sizlerle paylaşmayı arzuladım:

V. Senihi Kitapçı

Türkiye’de “şehir plancısı” unvanı ile diploma alıp, mesleki yaşama başlayan ilk meslektaşlarımızdan bu yana yaklaşık 60 yıl kadar bir zaman geçti. O günden bugüne şehir planlama lisans eğitimi almış meslektaşlarımızın, kentlerin planlanmasında (imar planı yapım sürecinde) yer alma oranları giderek arttı. Şehir plancıları, başlıca mesleki etkinlik alanı olan imar planlarının serbest şehircilik hizmetinde hakim konuma gelmişlerdir. Aynı şekilde merkezi yönetimin planlama ile ilgili birimlerde de nicelik ve yetkiler açısından da etkili durumdadırlar. Yerel yönetimlerde bazı büyük belediyelerde nicelik ve yetki konusunda etkin olsalar da yüzlerce küçük ve taşra belediyelerinde plancının adı yoktur. Şehir ve bölge planlama bölümü enflasyonuna rağmen akademik personel sayısı içerisinde de şehir plancısı lisans diplomalı akademisyenlerin payı önemlidir. Günümüz için gerek kamuda gerekse özel bürolarda imar planları ve üst ölçekli planların yapım süreçlerinde, şehir planlama lisans eğitimi alarak hizmet üretenlerin etkinlik oranlarının zaman içerisinde %0’dan yükselerek, sırasıyla %70 ve %90’a ulaştığını belirlemek abartı olmayacaktır. Ancak 50 yılı aşkın bir sürede ulaşılan bu oranlar, niceliksel artışlar şehir planlama alanı ve mesleği için bir başarı öyküsünü mü anlatmaktadır?

Yukarıda anlatılanlar hep nicelik artışlarıdır. Şehir plancılarının her alandaki nicelik artışı bir nitelik artışı, bir sıçrama oluşturmuş mudur? Bu bildirinin temel konusu bu nicelik artışının bir nitelik değişimi getirip getirmediği ve mesleğimizin ilgi ve üretim alanı olan planlar ile kentlerin durumuna ilişkin bir muhasebe yapmaktır. Bugün ülkede “şehir plancısı” lisans diploması olan 10.000’i aşkın kişi var iken ve mesleki her alanda etkin olan ve yetkili konumlarda bulunan meslektaşlarımız var iken şehirler niçin bu denli “kötü” durumda? Şehir planlama bu konuda neden başarısız? Bu kötülük ve başarısızlıkta “şehir planlama”nın ve şehir plancılarının rolü ne kadar? Kuşkusuz, şehir plancılarının ve “şehir planlama”nın bu kötülükte hiçbir payı yok diyecek kimse olamaz. Ancak, bu pay ne kadar ve bu kötü gidişin nedenleri nelerdir; kötü gidiş mevcut gidişat ve yaklaşımlarla durdurulabilecek mi; sorumlular kimlerdir, vb. soruların yanıtlarını arayarak bu muhasebeyi yapmak gerekiyor.

Bu bildiride alt ölçekli planlar yapılırken ve uygulanırken fiilen geçersiz kılınan ve şehirler üzerinde birçok açıdan etkisiz ve aslında imar planlarından pek de farkı olmayan üst ölçekli planlar konusunu tartışmayı dağıtmamak adına değerlendirme dışı bırakıyorum. Konuyu, mesleğimizin birincil ilgi alanı olan şehirle ve onu şekillendiren “imar planları” (uygulama ve nazım) ile sınırlıyorum. Kuramsal olarak ne ad yakıştırırsak yakıştıralım, ülkemize özgü, kapsamı, biçimi ve yöntemi yasa ve yönetmeliklerle belirlenmiş, kısıtlanmış bir “imar planlama” süreci şehirlerimizi ve mesleğimizi şekillendiriyor. Bu şekillendirme öyle bir boyuta vardı ki; şehir planlama eğitimi de fiilen bir imar planlama eğitimine dönüştü. O kadar ki; öğrenci projeleri bile yasayla tanımlanan gösterim esaslarıyla yapılır oldu. Üniversiteler, imar plancısı ve emlakçı yetiştiren meslek yüksek okulları haline geldi.

Şehirleri planlamak, planlı, yaşanabilir, sürdürülebilir, insani ihtiyaçları karşılayan, mekânın orada yaşayanlara huzur ve keyif verdiği, hizmetlerin eşitçe erişilebilir olduğu, kent yoksulları ve mülksüzlerin ihmal edilmediği, rantın değil, rasyonel aklın ve bilimsel-teknik bilginin yön verdiği şehirler oluşturmak konusunda Türkiye en başarısız örneklerden biri oldu. Bu başarısızlığa dışsal birçok sebep sayılabilir. En başta kentsel toprak üzerindeki özel mülkiyet ve bu mülklerde oluşan rantın nerdeyse tamamının arsa sahiplerine gittiği bir yasal sistem ve mülkiyet düzeni geliyor. Sonrası buna bağlı karar mekanizmalarının ve rant gelirlerinin de bir payandası olduğu sosyo-ekonomik sistem, kısaca bize özgü bir kapitalizm. Bu bildirinin konusu ise “şehir planlama” öğretisinin, mesleki konumuz olan planların ve şehir plancılarının bu başarısızlıktaki etkilerini, payını irdelemek olmalıdır. Zira bizim düzeltebileceğimiz, düzeltilebilmesine önayak olabileceğimiz, toplumsal bilince kazandırabileceğimiz kısım burasıdır. Bu çabaya girişmek için önce zorunlu bir kabulle başlamak gerekiyor; Başarısız olduk! Türkiye’deki “şehir planlama” üstüne düşeni yapamadı, yapamıyor! Yanlışlarda ısrar etmek, dışsal faktörleri suçlu ilan ederek bu yanlışlardan azade tutulmak doğru değildir, bilimsel değildir.

Şehirlerinin mekânsal gelişimini belirlemek, yönlendirmek adına “imar planları” adı verilen ve kentin 15-20 yıl sonrasına ilişkin öngörü ve hayalimizi yansıtan iki boyutlu renkli bir resim çiziyoruz. Bunun önünde yazıldıktan sonra gerek plan aşamasında gerekse sonrasında kimsenin sayfasını açmadığı, standart formatta etüt-araştırma adında usulden bir rapor hazırlıyoruz. Bir de plan notları, plan hükümleri, plan kararları adı altında pek çoğu zaten yasa ve yönetmeliklerde de olan hususlar ile standart gösterim teknikleri nedeniyle çizimlerde gösteremediğimiz hususları ve de yapılaşmaya ilişkin kısıtları ya da planının kısıtlılıklarını aşacak hususları yazdığımız, nedense bu birçok farklı başlık altında toplanmış yazılardan oluşan formatı da kattığımız bu bütüne PLAN adını vererek mesleğimizi icra ediyoruz. Ancak bütün bunlar yani 15-20 yıllık öngörüler, planlar hayata bir türlü geçemiyor. Sürekli olarak plan değişiklikleri, ilave planlar, revizyon planları ile yap boz, yeniden yap boz halleriyle oyalanılıyor.

Şehirlerin imar planları onları mamurlaştırmadı. Aksine sürekli yıkılıp, yapılan, yarı imarlaşmış, makroformsuz bir şekilde her yöne salkım saçak genişleyen, bu saçaklanma ve genişleme nedeniyle işletme maliyeti normalin 3-5 katı olduğundan bir türlü yeterli hizmet alamayan, sosyal ve teknik altyapısı asla yeterli düzeylere ulaşamayan, uydurma da olsa projeksiyon nüfuslarının birkaç katı alanı imara açılmış, buna rağmen konut fiyatları ve kiraları bir türlü makul seviyelere inmeyen, mülksüzler, kent yoksulları ve dar gelirlilere asla uygun çözümler sunamayan, ucube yapılarla dolu, idari binaları sürekli yer değiştiren, merkezleri işlevlerini kaybedip, çöküntü alanlarına dönüşen, ideal anlamıyla bir şehir olamayan, bina yığınlarıyla dolu, insan değil otomobil öncelikli tasarlanmış, en küçük yerleşimleri bile erişilebilir olmaktan çıkmış, çirkin yerleşim alanları oluştu.

yeniden yerleşim uzmanı-şehir plancısı ve sosyal uzman V. Senihi Kitapçı…

Sit alanları koruma planları ise koruduklarını iddia ettikleri kentsel sit alanlarını, 50 yıl içerisinde harbelerle dolu çöküntü alanlarına dönüştürdü. Korunan kentsel sit alanlarındaki bahçeler, eskiyi taklit eden yeni binalarla doldu, kentlerin tarihi dokuları kayboldu, kadim parsel izleri ifraz, tevhit ve terklerle yok oldu. Korunan binalar korunamadı ve yıkıldı. Konut alanlarının içindeki yaşamlar ve yaşanmışlıklar yok oldu. Eski sahipleri kentsel sit alanlarını terk etti. Koruma ve yenileme için turizm dışında bir çözüm geliştirilemedi; konut alanları pansiyonlar, oteller, kafeler bölgelerine evrildi. Korunan değerin ne olduğu unutuldu. Kültürel değerin sadece yapı kültüründen ibaret olduğunu sanan bir anlayışla yapıldı planlar. Kentsel sitler, harabe kentler oldular.

İmar planı denen iki boyutlu resimler asla bir plan olamadılar. Olamazlardı da. İçerisinde zaman boyutu olmayan bir tasvire, projeye plan demek haksızlıktı. İmar planı yapım süreci tamamlanıp da onu hayata geçirecek idareye teslim edildiğinde içerisinde t1., t2., t3., … tn yılda, ayda, günde ne yapılacağına ilişkin hiçbir bilgi olmadığından, o tasarımın, tasvirin gerçekleşmesini, hayat geçmesini beklemek saflık olurdu. İmar planları, zaman boyutu içermediği için asla gerçek bir plan olamadı. Eksiklikleri sadece zaman boyutu değildir. 15-20 Yıllık bir süreçte gerçekleşecek bir projenin 15-20 yıllık bir ekonomik, kaynak-bütçe planlamasının da gerçekçi bir biçimde hazırlanması ve yaptırımlı uygulama esaslarının olması gerekirdi. Zaman boyutu ve ekonomik boyutu olmayan tasvirlere, resimlere plan adını vererek kendimizi kandırdık. İmar planları, Türkiye’nin şehirleri, şehirleşmesi için gerçek bir çare-yöntem değildi, olamadı.

 18.07.2021

Planlamanın Birikimi, Zemini ve Ufku Temalı 9. Türkiye Şehircilik Kongresi için hazırlanmış bildiri özetidir. 

Evet, sonuç olarak bundan 46 yıl önce Tokat‘ta yaşanan bir asker hikayesi ile başlayıp bölge ve şehir plancılarının yürütmeye çalıştıkları mesleğin tuhaflıkları nedeniyle somutlamaya çalıştığım o garip durum sanki Eski Yunan mitolojisine göre Kafkas dağının tepesinde ciğeri her gün bir kartal tarafından gagalanıp yenen “Zincire Vurulmuş Prometheus” gibi insanlığa ateşi armağan eden bir kahramanın çektiği acı, ızdırap ve çaresizliği simgeleyip kendisini bu durumdan kurtaracak Herakles‘ini beklemektedir.

Bilgi için:

https://urbanismturkey.blogspot.com/2022/09/turkiyede-sehir-planlama-paradigmasinin.html

İZKA: İzmir’in kalkınmasını planlamak mı; yoksa, hafızayı zorlayarak kentin algısını değiştirmek mi?

Ali Rıza Avcan

Ülke kalkınmasını, 30 Eylül 1960 tarih ve 91 sayılı kanunla kurulan Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) eliyle ülke bütününde ve merkezi ölçekte planlamayı sağlayan, bunu yaparken bölgeler arası eşitsizlikleri gidermeyi amaçlayan 20 yıllık başarılı bir planlama uygulaması, -ne yazık ki- 12 Eylül Faşist Cunta Dönemi‘nin altyapısını hazırlayan 24 Ocak 1980 kararlarıyla ortaya çıkan özelleştirmeci neoliberal dönüşüm fırtınası sonucunda DPT‘nin 2011 yılında kapatılması ile son bulmuş, onun yerine tüm bir ülke, İstatistiki Bölge Birimleri Sınıflandırması (İBBS) adı verilen Avrupa Birliği (AB) şablonlarıyla 26 ayrı bölgeye ayrılmış ve her bir bölgenin başına o bölgeden sorumlu 26 kalkınma ajansı kurulmuştur.

26 Kalkınma Ajansı Bölgesi

Bu kapsamda tüm bir ülke tarihi, coğrafi, ekonomik, kültürel ve toplumsal geçmişleri ve bunun sonucunda ortaya çıkan farklılıkları dikkate alınmadan gelişigüzel bir şekilde sanki hepsi aynı özellikteymiş gibi 26 ayrı bölgeye ayrılmış, bu kapsamda kendi içinde bir bütünlüğe sahip olan Ege Bölgesi birbirleriyle ilişkileri gözetilmeksizin üç alt bölgeye (İzmir, Kütahya-Afyonkarahisar-Manisa-Uşak ve Muğla-Aydın-Denizli) ayrılarak eskiden adeta Ege Bölgesi‘nin merkezi olan İzmir‘in Ege Bölgesi ile olan tüm ilişki ve etkileşimi koparılmıştır.

Bu durumu ilk yıllarda hararetle alkışlayan Ege Bölgesi Sanayi Odası (EBSO) ve İzmir Ticaret Odası (İZTO) gibi değişik sektörleri temsil eden meslek kuruluşlarının baronları geçen zaman içinde hata yaptıklarını anlamaya ve bu konuyu sık sık dile getirmeye başlamış, Ege Ekonomisini Geliştirme Vakfı (EGEV) gibi tüm Ege Bölgesi‘ni ilgilendiren kurumlar sırf bu nedenle iş yapamaz hale gelmiş, Gediz, Bakırçay ve Büyük Menderes gibi nehir havzalarının tek bir otorite eliyle yönetilip çevre sorunlarından arındırılması mümkün olmamıştır.

İzmir ilini oluşturan 30 ilçeyi kapsayan İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) görev alanı…

Türkiye‘de kurulan ilk kalkınma ajansı sıfatına sahip İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA), faaliyete geçtiği 2006 sonrasında ülke gerçek ve geleneklerine yabancı kadro ve yöntemlerle İzmir‘i kalkındırmak gibi bir iddia ile yola çıkıp adeta suya yazarcasına üç ayrı bölge planı hazırlayıp bunlara dayanak olan analiz ve araştırmalar yaptığı, asıl kaynağını belediyelerden sağladığı finans gücü ile bazı projeleri desteklediği halde aradan geçen 20 yılın sonunda ilk yıllardaki gayret, heyecan ve çalışkanlığını bir köşeye koyarak; bir anlamda kendi asli görevine verdiği önem ve ağırlığı azaltarak gökdelenlerin üst katlarındaki lüks ofislerde kendisine yeni çalışma alanları, yeni uğraşlar bulmaya başlamış, kentin kalkınmasına verdiği destekten çok kentin geçmişine dair hangi kitabı çıkardığı, hangi toplantıyı yaptığı, hangi sergiyi açtığı ile anılır olmuştur.

Oysa kalkınma ajansları; bağlı olduğu Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın söylemine göre “1 ve 4 numaralı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi çerçevesinde kamu kesimi, özel kesim ve sivil toplum kuruluşları arasındaki işbirliğini geliştirmek, kaynakların yerinde ve etkin kullanımını sağlamak ve yerel potansiyeli harekete geçirmek suretiyle Cumhurbaşkanınca belirlenen politikalarla uyumlu olarak bölgesel gelişmeyi hızlandırmak, gelişmenin sürdürülebilirliğini sağlamak, bölgeler arası ve bölge içi gelişmişlik farklarını azaltmak üzere kurulmuşlardır.

Bu doğrultuda, kalkınma ajanslarının temel faaliyetleri:

  • Yerel yönetimlerin plânlama çalışmalarına teknik destek sağlamak,
  • Bölge plân ve programlarının uygulanmasını sağlayıcı faaliyet ve projelere destek olmak; bu kapsamda desteklenen faaliyet ve projelerin uygulama sürecini izlemek, değerlendirmek ve sonuçlarını Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı‘na bildirmek,
  • Bölge plân ve programlarına uygun olarak bölgenin kırsal ve yerel kalkınma ile ilgili kapasitesinin geliştirilmesine katkıda bulunmak ve bu kapsamdaki projelere destek sağlamak,
  • Bölgede kamu kesimi, özel kesim ve sivil toplum kuruluşları tarafından yürütülen ve bölge plân ve programları açısından önemli görülen diğer projeleri izlemek,
  • Bölgesel gelişme hedeflerini gerçekleştirmeye yönelik olarak kamu kesimi, özel kesim ve sivil toplum kuruluşları arasındaki işbirliğini geliştirmek,
  • Bölgesel gelişmeye yönelik ajansa tahsis edilen iç ve dış kaynaklı fonları, bölge plân ve programlarına uygun olarak kullanmak veya kullandırmak,
  • Bölgenin kaynak ve olanaklarını tespit etmeye, ekonomik ve sosyal gelişmeyi hızlandırmaya ve rekabet gücünü artırmaya yönelik araştırmalar yapmak, yaptırmak, başka kişi, kurum ve kuruluşların yaptığı araştırmaları desteklemek,
  • Bölgenin iş ve yatırım imkânlarının, ilgili kuruluşlarla işbirliği halinde ulusal ve uluslararası düzeyde tanıtımını yapmak veya yaptırmak,
  • Bölge illerinde yatırımcıların, kamu kurum ve kuruluşlarının görev ve yetki alanına giren izin ve ruhsat işlemleri ile diğer idarî iş ve işlemlerini, ilgili mevzuatta belirtilen süre içinde sonuçlandırmak üzere tek elden takip ve koordine etmek,
  • Yönetim, üretim, tanıtım, pazarlama, teknoloji, finansman, örgütlenme ve işgücü eğitimi gibi konularda, ilgili kuruluşlarla işbirliği sağlayarak küçük ve orta ölçekli işletmelerle yeni girişimcileri desteklemek,
  • Türkiye’nin katıldığı ikili veya çok taraflı uluslararası programlara ilişkin faaliyetlerin bölgede tanıtımını yapmak ve bu programlar kapsamında proje geliştirilmesine katkı sağlamak,” (1)

olarak belirlenmiştir.

Bütün bu görevler çerçevesinde, İZKA‘nın ve İZKA dışındaki İstanbul ve Ankara ajanslarının görevli oldukları bölgelerin kalkınıp gelişmesiyle halkın refahının artmasında ne ölçüde etkili olduğu konusunu ele alacak olursak; ajansların kurulduğu günden bu yana üç büyük kentin nereden gelip nereye gittiğini en iyi şekilde 2003 yılında DPT, 2011 yılında Kalkınma Bakanlığı, 2017 yılında Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı tarafından hazırlanıp kısa adıyla SEGE olarak anılan 2003, 2011 ve 2017 yıllarına ait “İllerin ve Bölgelerin Sosyo-Ekonomik Gelişmişlik Sıralaması Araştırması” sonuçlarında görürüz:

Kalkınma ajansları sonrasında İstanbul, Ankara ve İzmir’in gelişmişlik endekslerindeki ciddi düşüşler..

Yukarıdaki tablonun incelenmesinden de anlaşılacağı üzere, bölgesel kalkınmayı sağlayacağı iddiasıyla 2006 yılından itibaren kurulmaya başlanan kalkınma ajanslarının her biri ayrı bir istatistiki bölge birimi olan İstanbul, Ankara ve İzmir açısından pek hayırlı olmamış, gelişmişlik düzeyi açısından ülkenin ilk üç gelişmiş ilindeki gelişmişlik düzeyleri 2003 yılına göre artacağına azalmıştır.

Diğer yandan tabii ki ajansın bu 20 yıllık faaliyetini değerlendirirken 2016’dan başlayıp 2023’e kadar devam eden 8 yıllık bir dönemde İZKA içindeki FETÖ örgütlenmesi nedeniyle doktoralı genel sekreterin görevden alınıp mahkum edilmesini, birçok görevlinin KHK‘lerle görevden uzaklaştırılmış olmasını, danışma kurulunun dağıtılmasını, ajans içinde FETÖ operasyonlarıyla soruşturmalarının yapıldığını ve bu süre içinde İZKA‘nın fiilen çalışamaz hale geldiğini de unutmamak gerekir. (3)

İZKA gelirlerinin % 60’ını belediyeler karşılıyor…

İZKA‘nın 2008-2025 dönemine ait gelir-gider bütçeleriyle kesin hesapları ve faaliyet raporlarını incelediğimizde, bu 18 yıllık sürede tahsil edilen toplam 1.326.493.961,06 kuruşluk gelirin İzmir‘in kalkınmasını planlayıp izlemek, ölçmek ve değerlendirmek açısından son derece yetersiz olduğunu; ayrıca, bu gelirin %50 ila % 60 arasında değişen büyük bir diliminin aslında merkezi yönetimden değil İzmir belediyelerinden gelen paylardan oluştuğunu, merkezi yönetimle meslek odalarından gelen payların ise son derece yetersiz olduğunu görür; böylelikle, İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA)‘nın bu geliri kullanarak verdiği maddi destekler açısından başarıya ulaşmasının mümkün olmadığını; özel sektörle ve yerel yönetimlerin İZKA tarafından hazırlanan her türlü plan, program, strateji, analiz ve araştırmayı pek de dikkate almadığını anlarız.

Her beş yılda bir hazırladığı bölge kalkınma planının hazırlık sonrasındaki uygulamasını izleyip ölçmesi ve değerlendirmesi gereken İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA)‘nın bu çalışmaları yapmadığı yayınladığı faaliyet raporlarından anlaşıldığı için, hazırladığı planın bölge kalkınmasındaki yer ve etkisiyle İzmirlinin refahının artmasında, kentin yurtiçi ve dışı rakipleri karşısındaki yerinin güçlenmesinde, istihdam, işsizlik, yoksulluk ve çevre sorunları gibi toplumsal sorunların çözümlenmesinde ne ölçüde katkıda bulunduğu ile hazırlanan bölge planlarıyla diğer politika, strateji, plan, program, araştırma ve analizlerin özel sektör ve yerel yönetimler tarafından ne ölçüde dikkate alındığı ya da onların girişimlerine ne ölçüde yön verdiği belirlenerek bunlarla ilgili bilgilerin kamuoyu ile paylaşması gerekmektedir.

İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA), mevzuatla belirlenen temel faaliyetleri çerçevesinde bütün bu görevleri yapması gerektiği halde yapmayıp 2019 yılından başlayarak İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin bu amaçla kurduğu Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi (APİKAM)‘la işbirliği yapmak yerine adeta onun önüne geçip onun görevini yaparcasına arkeoloji, tarih, kültür ve sanat gibi konularda konferanslar, sempozyumlar, sergiler düzenlemeye başlamış, “Hafıza İzmir” adını verdiği çalışma alanı çerçevesinde kentin tarihi ile hafızasını ele alan yayınlar yapmaya başlamıştır.

İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) ile İzmir Katip Çelebi Üniversitesi (İKÇÜ) İzmir Hafıza Atölyesi konusunda birlikte çalışma kararı alıyorlar…

İçinde bulunduğumuz 2026 yılı itibariyle 20 yaşını dolduran İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA), İzmir‘in kalkınıp gelişmesini sağlayacak onca görevi varken yedi yılı kapsayan 2019-2026 faaliyet döneminde kentin kalkınıp gelişmesi ile ilgisi olmayan 20 tarih araştırmasını yayınlamayı, bu yaparken de BASİFED, Türkerler İnşaat, İzmir Ticaret Odası, İzmir Büyükşehir Belediyesi gibi kurumlardan sponsorluk katkısı almayı adeta kendisinin ilk işi olarak kabul etmiş ve bu durum şu an itibariyle öyle bir noktaya gelmiştir ki, bu kentte bu işi yapması temel görevi olan İzmir Büyükşehir Belediyesi Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi (APİKAM) Şube Müdürlüğü son yıllarda tek bir ulusal ya da uluslararası projeyi hayata geçirmeyip tek bir ciddi yayın yapmazken “yeni ve güncel standartlara uygun bir arşiv yazılımı” sağlamak amacıyla İZKA‘nın kapısını çalmak zorunda kalmıştır. (2)

İzmir Büyükşehir Belediyesi Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi (APİKAM) Şube Müdürlüğü ile birlikte yapılan tek işbirliği ise, İZKA‘nın yayın ilkeleri arasında “…daha önce herhangi bir yayınevi tarafından kitap olarak basılmamış olmak kaydıyla” şeklinde bir ilke kararı olduğu halde Prof. Dr. Ömer Faruk Huyugüzel‘in 2000 yılında Kültür Bakanlığı tarafından yayınlanmış olan “İzmir Fikir ve Sanat İnsanları (1850-1950)” isimli kitabının bu yayın kuralına aykırı olarak 2025 yılında ikinci bir yayınevi olarak basılması suretiyle gerçekleşmiştir.

2000’de Kültür Bakanlığı tarafından basılan aynı kitap 2025’de İZKA tarafından yeniden basılmış…

Kentin tarihine ve hafızasına yönelik araştırma ve yayınlar yapmak tabii ki biz araştırmacılar açısından arzulanıp memnuniyetle karşılanan çalışmalar olmakla birlikte; bu kentte faaliyette bulunan tüm resmi, özel, sivil kurum ve kuruluşlar arasında asıl görevi kentin geçmişini araştırıp bunu belgeleyip arşivleyecek kurumlar; örneğin, biraz önce de belirttiğim gibi APİKAM ya da üniversiteler varken ilk görevi kent ile ilgili kalkınma dinamiklerini planlayıp izlemek ve denetlemek olan bir kuruluşun, İzmir açısından çok önemli bu görevi bir köşeye bırakarak adeta yöneticilerin kişisel merak ve ilgilerini tatmin edercesine bir tarih kurumuna dönüşmesi yadırganacak bir tutum olarak kabul edilmelidir.

İZKA, “Hafıza İzmir adını verdiği tema çerçevesinde yürüttüğü bu çalışmaları, AKP iktidarı tarafından 2010 yılında kurulan ve 2017 yılında İzmir Valiliği ile Türk Tarih Kurumu tarafından ortaya atılan İzmir‘in 25 Mart 1081 tarihinde Orta Asya bozkırlarından çıkıp gelen kara yağız Türkmen beyi Çaka Bey tarafından fethedildiği iddiasını, yaptığı araştırma ve yayınlarla destekleyen İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi ile birlikte yapmaya çaba göstermekte, bu amaçla Mart 2025’de söz konusu üniversite ile “Hafıza İzmir Atölyesi” isimli atölye çalışmasının başlatılması için protokoller imzalamaktadır.. (4)

Evet, böylelikle anlaşılmaktadır ki; 2006 yılında İzmir‘in kalkınıp gelişmesi konusunda görevlendirilmekle birlikte geldiğimiz 20 yılın sonunda bu alanda başarılı olamadığı bilinen bir ajans, üst yönetiminde yer alan Birlik Vakfı, İlim Yayma Cemiyeti ve MÜSİAD gibi örgütlerle birlikte adeta kendilerini inandırmak istercesine Çaka Bey efsanesinin peşinden gitmekte, bu çerçevede İzmir‘in kent tarihi ve hafızasında yer alan kişi ve kurumları seçerek kamuoyu oluşturmaya başlamış; böylelikle Dr. Yasin Kayış ve Eyüp Şahin gibi emekli polis ve öğretmenlere, Ali Birinci gibi Türk Tarih Kurumu‘nun eski başkanlarına, Ömer Faruk Şerifoğlu gibi Zaman Gazetesi‘nin kültür sayfasından sorumlu sanat tarihçilerine, Enver Olgunsoy gibi iş insanlarına, Serhat Başar gibi belediye memurlarına kendi bilgi ve uzmanlık alanları dışında araştırma ve yayınlar yaptırarak ya da Prof. Dr. Ömer Faruk Huyugüzel gibi isimlere kendi koyduğu yayın kurallarını çiğneyerek ikinci bir kez yayın imkanı vermek suretiyle gelir temin etmenin yolunu bulmuştur.

Bütün bunları yaparken devamlı aynı isimlerle onların öğrencilerine büyük bütçeler ayırarak yürütülen tarih/hafıza projelerinin, kapsadığı sekiz antik yerleşim itibariyle hazırlandığı anlaşılan “İzmir Zaman Makinesi” (https://izmirtimemachine.com/) isimli dijital haritalama çalışmasının, 15, 16 ve 17 Mayıs 2026 tarihleri itibariyle aktif olmadığı görülen “İzmir Kent Kimliği Dijital Arşivi”nin (www.izmirkentkimligiarsivi.com) ve İZKA kültür yayınlarının künyesinde yazılı olan yasaklamaya rağmen müellifleri tarafından sahaflarda ya da müzayedelerde satılıyor olmasının İzmir‘in kalkınması ve İzmirlinin refah düzeyinin yükselmesi açısından nasıl bir fayda sağlayacağı hususunun dikkate alınmadığı anlaşılmaktadır.

“Öteki/İzmir” sergisi ile ilgili iki ayrı kartın önlü arkalı yüzleri… Ne yazık ki, sergide fotoğrafları sergilenen sanatçıın adıyla ilgili tek bir bilgi yok!

Tarihi kayıtlara göre 1895’de Halifi Politi‘ye ait şarap fabrikasının faaliyette olduğu Havra Sokak‘taki tarihi “Politi Şaraphanesi“nin 2023-2024 döneminde TARKEM tarafından yürütülen restorasyonu sırasında binanın kültürel kimliğini; yani, hafızasını yok etmek amacıyla, o dönemdeki tüm uyarılarımıza rağmen daha sonraları kullanılan “Tarihi Akın Pasajı” adının kullanıldığını hatırlayacak olursak; 20 Nisan-20 Mayıs 2026 tarihleri arasında bu tarihi mekanda “Hafıza İzmir” temalı “Öteki İzmir” adıyla bir fotoğraf sergisi düzenleyen İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA)‘nın yapının gerçek kimliğine duyacağı saygı nedeniyle sergi ile ilgili tüm duyuru, afiş, davetiye ve diğer belgelerde “Politi Şaraphanesi” adını kullanacağını ummak iyi niyetli bir beklentiydi.

İyi niyetli beklentim bu şekilde olmakla birlikte; söz konusu sergiyi gezdiğim gün Havra Sokağı‘ndaki gürültücü kalabalığın arasından sıyrılıp sokağa bakan kapıyı açarak içeri girdiğimde genç bir müzeci arkadaşa teslim edilen sergiyle ilgili -tüm örnekleri yukarıdaki fotoğraflarda görülen- basılı belgelerde mekân adının “Tarihi Akın Pasajı” olarak yazıldığını, İZKA gibi kentin hafızasına önem verdiğini söyleyen resmi bir kurum ait serginin, bu serginin İzmir hafızasında yer etmesini sağlayacak olan sergi kataloğuna sahip olmadığını ve asıl önemlisi, “Tarihi Akın Pasajı” adının yazılı olduğu tüm basılı belgelerde sanata ve sanatçıya saygının gereği olarak içeride fotoğrafları sergilenen fotoğraf sanatçısı Emin Araç‘ın isminin yazılmadığını gördüm.

Ardından durup bütün bu gördüklerimi düşünmeye başladığımda ise;

İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA)‘nın İzmir’in kalkınması işle ilgili asıl görev ve faaliyetleri dışında kalıp 2019’den sonra başlattığı kültür yayıncılığı ile 2025 yılından sonra geliştirdiği “Hafıza İzmir” temalı çalışmalara baktığımızda işin özünde yaptığı ya da yapmaya çalıştığı işi ciddiye alma gibi kurumsal bir tutumla demokratik ve katılımcı bir yönetim anlayışının olmayışı nedeniyle kentin hafızası ile ilgili en ufacık bir sergi organizasyonunda bile söylemle eylem arasındaki farklılıkları yakalamanın kolay olduğunu fark ettim.

Diğer yandan, toplumsal hafızanın unutulan ya da unutturulan yanlarını sadece araştırma ve yayınlar yaparak hatırlamanın yeterli olmadığını, bu tür çalışmalarla elde edilen bilgi ve anıların demokratik bir ortamda öğrenilip yaygınlaşması ve geniş toplum kesimlerince sahiplenilmesi gerektiğini düşünmeye başladım.

Ama böylesi bir çalışmayı layıkıyla yapmaya kalktığımızda ise yaşadığımız kent, bırakın hafızayı canlandırmak, onun yok edilmek ya da yeniden şekillendirilmek istendiği, bunun üzerine yeni yeni öykülerin yazıldığı, örneğin fethedilmiş olması uygun görüldüğü için gavurluğu yerine fetih ile kazanılmış bir Türk-İslam kenti olarak nitelenecek bir yerdi…

Çünkü onlara göre hafıza iyi şeyleri hatırlayıp kötü şeyleri unutmalıdır! Örneğin 1923 sonrasında “gavur İzmir” sıfatının yeniden şekillendirilmek istendiği toplumsal bir ortamda tüm cadde, sokak ve mahalle isimlerinin neden numaralandırıldığını, zorla ya da gönüllü olarak gidenlerin geride bıraktıklarının bir çırpıda emval-i metruke adıyla kimler tarafından kapışılıp paylaşıldığını, mezarlık ve ibadethanelerin neden bir çırpıda yok edilip görünmez kılındığını bilmek, bu konuların ayrıntılarını hatırlamak tehlikeliydi!

Çünkü hafızasını büyük ölçüde yitirmiş böylesi bir kentte, 5-6 Eylül olaylarının, 1967’de yaşanan Gomel skandalının, 2000’li yılların başında özelleştirilip haraç mezat satılan Sümerbank ve TEKEL‘i hatırlamanın ne ölçüde tehlikeli olduğu biliniyor, işte o nedenle yeniden restore edilen tarihi Tekel Sigara Fabrikası‘na bile “Kültür Sanat Fabrikası” adıyla yeni bir elbise biçiliyordu…

Kısacası bu kentin hafızası ile oynamak kimilerine göre tehlikeli, riskli bir konuydu… İşte o nedenle bu konu iktidarın emrindeki bir kalkınma ajansı ve üniversite eliyle kontrol altında tutulmalı, hafızanın nerede başlayıp nerede biteceği baştan bilinmeli, örneğin İzmir Alsancak Limanı‘nın satılacağı günlerde Pandora’nın Kutusu açılmamalıydı…

Aksi takdirde, İZKA yetkililerinin 2025 yılında eski Darağaç, yeni Umurbey mahallesi fabrikalarında çalışmış olanların kolektif hafızasını “emeğin miras hakkı” boyutunda ortaya çıkarıp toplumsal ilişkiler ağı sayesinde canlandırmayı hedeflediğimiz araştırma projesine ilk başta olumlu yaklaşıp birlikte çalışma önerisinde bulunmalarına rağmen proje çıktıları itibariyle özelleştirilecek Alsancak Limanı konusunda ne diyeceğimizi bilemedikleri ve bizim söyleyeceklerimizin kendi özelleştirmeci politikaları ile çelişeceğini sezmeleri üzerine bir süre sonra “bu çalışma bizim önceliklerimiz arasında bulunmuyor” gerekçesiyle bizimle birlikte çalışma fikrinden vazgeçtiklerinde yaşadığımız gibi bir durumla karşılaşabilirsiniz…

“Karayağız Türkmen Beyi Çaka Bey” ve triumvira….

Çünkü merkezi iktidarının bir taşra kuruluşu olan İZKA açısından, temsil ettiği AKP iktidarının çıkarları dikkate alındığında “Hafıza İzmir“in de bir sınırı vardır ve bu sınırları zorlayan araştırma ve yayınlar hiçbir şekilde desteklenemez!

İşte o nedenle tüm mevzuat hükümleri İzmir‘in kalkınması ve İzmirlinin refah düzeyinin artması için İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA)‘na görevler verip onları yerine getirilmesini bekliyorsa da, Türk Tarih Kurumu (TTK), İzmir Katip Çelebi Üniversitesi (İKÇÜ) ve İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) gibi iktidarın ideolojik üstyapı kurumlarının hep birlikte fethedilmiş bir İzmir algısı ya da tasavvuru yaratması iktidar açısından daha da önemlidir… İşte o nedenle de İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) hafıza ile ilgili tehlikeli sularda bırakın İzmir‘e yeni bir kimlik, yeni bir elbise biçsin ve bunun farkında olanlarla olmayanlar onun bu misyonuna yardımcı olsunlar…

İşte bütün bu nedenlerle ve sonuç olarak;

İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) yasal olarak görevi olmayan ve İzmir açısından herhangi bir önceliği bulunmayan kültür yayıncılığı yerine bir an önce sağlıklı, doğru, etkili ve sonuç alıcı bölge planlarının hazırlanması, izlenip ölçülmesi ve değerlendirilmesi ile temel faaliyetlerine ağırlık vererek İzmir‘in kalkınması ve İzmirlinin refahının artması için çalışmalı, bunun için çaba harcamalıdır derim…

…………………………………………………………………………………………………………………………………………….

İZKA hakkında daha önce yazdıklarım: https://kentstratejileri.com/2020/10/09/dokum-dokum-dokulen-bir-ajans-izmir-kalkinma-ajansi/

(1) Kalkınma Ajansları, https://www.sanayi.gov.tr/bolgesel-kalkinma-faaliyetleri/kurumsal-yapilar/01129b

(2) İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Dairesi Başkanlığı Kent Arşivi ve Müzeler Şube Müdürlüğü’nün İzmir Kalkınma Ajansı Genel Sekreterliği’ne hitaplı 07.07.2025 tarih, E-41204635-622.99-2596313 sayılı yazısı.

(3) Ahmet Bayram, “Firari FETÖ hükümlüsü eski İZKA Genel Sekreteri Can, Manisa’da yakalandı“, Anadolu Ajansı, 7.8. 2023, https://www.aa.com.tr/tr/gundem/firari-feto-hukumlusu-eski-izka-genel-sekreteri-can-manisada-yakalandi/2963139

(4)İZKA’dan İKÇÜ’ye ‘Hafıza İzmir Atölyesi’, İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi (İKÇÜ) ile İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) arasında, “Hafıza İzmir Atölyesi” kurulumuna ilişkin iş birliği protokolü imzalandı“, 7 Mart 2025, https://ikcu.edu.tr/Haber/17992/i-zka-dan-i-kc-u-ye-hafiza-i-zmir-ato-lyesi, https://izka.org.tr/hafiza-izmir-atolyesi-imza-toreni-gerceklestirildi/, https://ikcu.edu.tr/Haber/18189/ikcu-den-kulturel-mirasin-korunmasina-katki-hafiza-izmir-atolyesi-basliyor

İzmir Körfezi dip çamurundaki tehlikeli ağır metalleri unutmak…

Ali Rıza Avcan

Uzun zaman oldu Gediz Nehri Ekosistemi; yani, nehri, havzası, deltası ve denize döküldüğü İzmir Körfezi ile ilgili yeni bir yazıyı kaleme almayalı…

Oysa bir zamanlar, özellikle de Gediz, “İzmir Körfez Geçişi Projesi” gibi büyük bir saldırı altındayken birbirini izleyen onlarca yazıyı kaleme almış, Kütahya‘nın Murat ve Şaphane dağlarından doğup Foça yakınlarındaki Agriya Körfezi‘nden Ege‘ye; yani, İzmir Körfezi‘ne dökülen bu efsanevi nehri, eskilerin adlandırmasıyla Hermos‘u adeta milim milim anlatmaya çalışmış, açılan davalarda müdahil olup verilen mücadeleye katkıda bulunmaya çalışmıştım.

Tabii ki bu mücadeleye destek olması için kamu, özel ve sivil kurumlarca yazılmış binlerce sayfalık kitap, rapor, plan ve programları okuyarak en önemsiz bir konuda bile bilgi edinmeye çalışmış ve bu şekilde öğrendiklerimi başkalarına anlatarak ya da yazarak paylaşmaya çalışmıştım.

Aynı tehlike bugün de gündemde… Gediz, korunup yönetilmesi ile ilgili beceriksizlikler, kötü niyetli girişimler ve koyu bir cehalet nedeniyle yine kirlenip kapkara akıyor, çevresini, deltasını ve İzmir Körfezi‘ni kirletiyor, İzmir, ülkemiz ve dünyamız için büyük bir çevre sorunlarına yol açıyor…

Manisa yakınlarında Gediz (Hermos) Nehri, Fotoğraf: Sebah & Joaillier, 1890’lar
1860-1901 yılları arasında 16 kez taşan Koca Hermos yolları, ovayı ve her yeri işgal etmiş vaziyette…

Çünkü Gediz adını ağzına alan herkes, her grup, oluşum, platform, kurum, kuruluş ya da işletme aynen körlerin dokundukları fili kendilerince tarif ettikleri gibi Gediz‘i bir bütün olarak göremeyip kendi açısından, kendi çıkarı doğrultusunda, kendi meşrebince tanımlıyor ve kendini de ona göre konumluyor. Bu grup ve oluşumların bir kısmı doğrudan doğruya nehirle ilgileniyor, diğer bir kısmı sırf deltaya, deltadaki kuşlara yoğunlaşıyor, sona kalan bir grup ise sorunun sonuç kısmını oluşturan körfezdeki çamurla uğraşıyor.

Bu anlamda hiçbir kamu kuruluşuyla özel ya da sivil kuruluşun aklına korunup savunulacak çevrenin birbirine eklemlenmiş bütünlüğü üzerinden mücadeleyi bütünleştirmek gelmiyor…

Buna merkezi yönetim denilen AKP‘nin denetimindeki bakanlıklar, genel müdürlükler dahil olduğu gibi yerel yönetim denilen CHP denetimindeki belediyeler, meslek odaları, çevre örgütleri de dahil…

Böyle bir şeye gerek duymadıkları gibi bu konuda bireysel ölçekte çalışıp başarılar elde etmiş bilim insanlarına, uzmanlara, çevrecilere de saygı duymuyor, soruna adeta “bu iş bizim işimizdir, bizden sorulması gerekir” anlayışıyla yaklaşıyorlar.

O nedenle yıllarını deltanın korunmasına, Kuş Cenneti‘ne vermiş değerli bir bilim insanının uyarılarına, işi sırf proje yapıp para kazanmak olan bir derneğin dünden haberi olmayan delta gözlemcisi yüksek perdeden ayar vermeye kalkıyor, bunu yaparken de 2019’da başvurdukları UNESCO‘dan neden ses gelmediğini ya da o dernek kurucusunun belediye başkan danışmanı sıfatıyla “dereler körfezi temizliyor; o nedenle, İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi‘ne gerek yok” deyip belediye başkanını ikna etmesi üzerine İZSU-TCDD ortaklığı ile gerçekleştirilmekte olan önemli ve yararlı bir projeden vazgeçilmesi nedeniyle bugün karşı karşıya kaldığımız sorunları açıklamaya kalkmıyor.

İşte o nedenle Gediz, bu tür kurum, kuruluş, grup ve kişilerin her biri için derlemek istediği kendi toplumsal rantını, proje gelirlerini ilgilendiren, böylesi bir ilgi oluşmadığı takdirde unutulan, ihmal edilen ya da başına ne gelirse gelsin ilgilenilmeyen bir değer olarak kalıyor…

İşte o nedenle Gediz Nehri Ekosistemi‘nin, Gediz Nehri, Gediz Nehri Havzası, Gediz Deltası Sulak Alanı ve İzmir Körfezi ile bir bütün olduğunu, bununla ilgili mücadelenin de ayrı ayrı değil, bir bütün olarak verilmesi gereğini hatırlatmak için bu yazıyı kaleme aldım.

Gediz Nehri Havzası

Bilindiği üzere Gediz Nehri Ekosistemi,

1) Kütahya’nın Murat ve Şaphane dağlarından doğup 6 il valiliği ile 3 büyükşehir, 19 büyükşehir ilçesi ve 3 ilçe belediyesinin yer aldığı toprakları geçip Foça yakınlarındaki Agriya Körfezi’nden İzmir Körfezi’ne dökülen 401 km uzunluğundaki Gediz (Hermos) Nehri,

2) 17.500 km² büyüklüğündeki Gediz Nehri Havzası,

3) Havza içinde bulunan 5 baraj (Demirköprü, Gördes, Küçükler, Afşar, Buldan) ve2 gölet,

4) 40.000 hektar büyüklüğündeki Gediz Deltası Sulak Alanı ile

5) Gediz Nehri’nin döküldüğü 200 km²’lik büyüklükteki ve 11,5 milyar m³’lük su kapasitesiyle 464 km’lik kıyı şeridine sahip İzmir Körfezi,

Aslında birbirinden ayrılması mümkün olmayan Gediz Nehri Ekosistemi’nin birbirini tamamlayan, bir bütün olarak ele alınması gereken parçalarıdır.

Böylesine büyük bir ekosistemden sorumlu kamu kurum ve kuruluşlarını tek tek tespit etmeye kalktığımızda ise karşımıza Tarım ve Orman Bakanlığı’na bağlı 9, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na bağlı 5, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’na bağlı 2, Sağlık Bakanlığı’na bağlı 2 genel müdürlük, 6 valilik, 3 büyükşehir belediyesi, 19 büyükşehir ilçe belediyesi, 3 ilçe belediyesi, 3 kalkınma ajansı, 9 adet organize sanayi bölgesi, İzmir Kuş Cenneti‘ni koruma ve geliştirmeden sorumlu İZKUŞ isimli bir belediyeler birliği, Ege Bölgesi valiliklerinin kurduğu 1 vakıf, 2 sulama birliği, 8 katı atık birliği; toplam olarak 73 adet kamu kurum ve kuruluşu çıkmaktadır.

Gediz Nehri Havzası adına yapılan bilimsel araştırmalarla planlama çalışmalarını incelemeye kalktığımızda ise karşımıza üniversitelerin yaptığı yüzlerce araştırma, tez ve makale dışında kamu kurum ve kuruluşlarınca hazırlanmış;

  1. Gediz Havzası Koruma Eylem Planı,
  2. Gediz Nehir Havzası Yönetim Planı,
  3. Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi,
  4. Gediz Havzası Hassas Su Kütleleri İyileştirme Eylem Planı,
  5. Gediz Havzası Nehir Havza Yönetim Planı Yeraltı Suları Veritabanı,
  6. Gediz Nehri Havza Yönetim Planı Yerüstü Suları Veritabanı,
  7. Gediz Deltası Sulak Alan Yönetim Planı gibi onlarca çalışma ve binlerce sayfa çıkacaktır.

Sayısı oldukça fazla kurum ve kuruluşların hazırladığı bu resmî belge, rapor, plan ve programlarla uygulamalardan görülebileceği gibi, Gediz Nehri Ekosistemi’ndeki bileşenlerini birbirinden ayırarak yapılan tüm çalışmalarda, ortaya konulan hedef ve amaçlara bugün itibariyle ulaşılamamış ve ulaşmak için de çözüm odaklı hiçbir çalışma yapılmamıştır.

Bu çerçevede Gediz Nehri Havzası ile ilgili sorunların çözümü öncelikle valiliklere bırakılmış olmakla birlikte 6 il valisinin yaptığı çalışmaların başarısız olduğu görüldüğünden iş Tarım ve Orman Bakanlığı’na bağlı kurum ve kurullara (Havza Yönetimi Daire Başkanlığı, Su Yönetimi Koordinasyon Kurulu, Havza Yönetimi Merkez Kurulu, Havza Yönetim Heyetleri, İl Su Yönetimi Koordinasyon Kurulları) bırakılmış ve onlar da alandaki yerel yönetimlerle sivil toplumun desteğini almadan sırf kendi güçleriyle çözmek yoluna gittiklerinden Gediz Nehri Havzası ile İzmir Körfezi’nin temizliğinde başarılı olunamamıştır.

İşte o nedenle Gediz Nehri, kapladığı tüm havza alanındaki kolları ile birlikte sürekli kirlenmekte ve bu önlenemeyen kirliliği akıttığı İzmir Körfezi’ni kirleterek büyük bir çevre sorununa neden olmaktadır.

Uzun süredir Gediz Nehri Ekosistemi üzerine birçok çalışma yapılmış olmakla birlikte;

1) İzmir Körfezi için hayati önemde olan İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi’nin süresi içinde etkin bir şekilde uygulanmamış olması.

2) İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi gibi büyük projelerde nehrin kirleten özelliğiyle körfeze tehlikeli ağır metalleri taşıyan yapısının dikkate alınmaması nedeniyle nehrin körfezi kirletmesi önlenmediği sürece körfezde yapılacak her çalışmanın sürdürülebilir olmadığı hususunun dikkate alınmaması,

3) DSİ tarafından Gediz Nehri üzerinde yapılan çalışmalarda nehrin yer yer beton kaplı bir kanala dönüştürülmesi,

4) Gediz Nehri Ekosistemi‘nin yönetiminde sadece merkezi yönetimin görevli, yetkili ve sorumlu kılınması nedeniyle nehrin geçtiği bölgede faaliyette olan; hatta kirleten konumundaki yerel yönetimlerle sivil toplumun dikkate alınmaması, yönetimde katılımcılığın sağlanamaması,

5) Ülke yönetimindeki kutuplaşma siyasetinin sonucu olarak merkezi yönetimle yerel yönetimler arasında ortaya çıkan kopukluk ve mücadelelerin birlikte iş yapma kültürünün gelişmesini engellemesi. 

6) Gördes Barajı ile bağlaşığı olan diğer barajların yaşadığı sorunların henüz çözümlenmemiş olması.

Deniz dibinden çıkarılan çamurun ağır metal içerip içermediği hususu bilinmeden, bunun için ÇED raporu hazırlanmadan yapılan çalışmalar…

2016 tarihli İzmir Limanı ve Körfezi Rehabilitasyon Projesi‘nin ortaklarından TCDD Genel Müdürlüğü, aradan geçen 10 yıllık süre içinde işletmekte olduğu İzmir Alsancak Limanı‘nın özelleştirilip satılması nedeniyle hem limanın yeni rıhtımlarla genişletilmesi hem de büyük gemilerin limana girişini sağlayacak olan navigasyon kanalının derinleştirilmesi işinden çekilmiş; böylelikle, söz konusu proje, hem projenin bütünlüğü hem de hedeflerinin bundan böyle gerçekleşmeyecek olması nedeniyle kadük; yani, işlevsiz hale düşmüştür.

Oysa 2872 sayılı Çevre Kanunu ile 29.07.2022 tarih ve 31907 sayılı Resmi Gazete‘de yayımlanan “Çevresel Etki Değerlendirmesi Yönetmeliği“nin 19. maddesinin (b) fıkrası hükmüne göre 15 Ağustos 2016 tarihli ÇED raporuna göre proje ortaklarından TCDD Genel Müdürlüğü‘nün nihai ÇED raporunda yazılı taahhütlerine uymaması durumunda verdiği sözlere uyması için bir defaya mahsus olmak üzere ve bir yılı aşmamak üzere süre verilmesi, bu sürenin sonunda taahhüt edilen hususlara uymadığı takdirde tüm proje ortaklarına ait yatırımın durdurulması gerekmektedir. Yine aynı madde hükmüne göre yükümlülükler yerine getirilmedikçe durdurma kararının kaldırılmayıp 2872 sayılı Çevre Kanunu‘nun ilgili hükümlerine göre işlem yapılması gerekir.

Projenin diğer ortağı İzmir Büyükşehir Belediyesi ise proje sanki devam ediyormuş gibi iddia ettiği 47 milyon metreküplük dip çamurunun çıkarılmasından kendini görevli sayarak işi yapmaya devam etmektedir.

Oysa 2016 tarihli ÇED raporuna göre İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin doğal yaşam adaları yapımında kullanacağı tarama malzemesinin miktarı 14.438.000 metreküp dip çamuru olup bunu da toplam 2,57 yılda (937 günde) yapması gerekmekteydi. (4)

Bu çerçevede İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 3 Mart 2026 tarihli ve “Körfez’den 1 milyon ton çamur çıkarıldı” haberini dikkate aldığımızda çıkarılan çamur miktarının 2016 yılından bu yana geçen 10 yıllık sürede hedeflenenin çok gerisinde kaldığı; ayrıca, çıkarılan dip çamuru bugüne kadar yapay yaşam adalarının yapımında kullanılmadığına göre tehlikeli ağır metallerle yüklü 1 milyon metreküp dip çamuruna ne yapıldığı, ne şekilde nereye götürüldüğü veya nereye döküldüğü de cevaplanması gereken diğer bir önemli konudur.

Üstüne üstlük Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı‘nın yapay yaşam alanı olarak adlandırılan adaların yapımını, sanki proje TCDD Genel Müdürlüğü‘nün taahhüt ettiği görevleri yerine getirmediği bir durumda getiriyormuş gibi 28 Kasım 2025 tarihinde proje kapsamından çıkardığını bildiğimiz bir durumda…

Bence bu konudaki en önemli sorun, 3 Mart 2026 tarihli belediye haberine göre deniz dibinden çıkarıldığı söylenen 1 milyon metreküp hacmindeki dip çamurunun, Gediz Nehri‘nin İzmir Körfezi‘ne taşıdığı cıva, kurşun, kadmiyum ve arsenik gibi tehlikeli ağır metaller açısından ne ölçüde kirli olduğu hususudur.

Çünkü, İZSU-TCDD işbirliğinde gerçekleştirilmek üzere 2013-2016 döneminde hazırlanan “İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon ProjesiTCDD Genel Müdürlüğü ile İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nce yapılacak dip taraması ile ortaya çıkacak çamurun Gediz Nehri‘nin körfeze taşıdığı tehlikeli kurşun, cıva, kadmiyum ve arsenik gibi ağır metallerle ne ölçüde kirlendiğini belirleyip bunların nasıl imha edileceğini gösteren ayrı bir Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) raporu hazırlanmadığı için halen devam etmekte olan tarama çalışmalarına bir an önce son verilmesi gerekmektedir.

Oysa aynı konu İzmit Körfezi tabanından çıkarılan dip çamurunun çevresinde geniş tarım arazileriyle mera alanlarının bulunduğu boş taş ocaklarına atıldığı iddiasıyla İzmit Büyükşehir Belediyesi için gündeme getirilmekte, bu çalışmaları dikkatle izleyen CHP Kocaeli İl Örgütü ise bu şekilde çıkarılan dip çamurunun boş taş ocaklarına atılması ile ilgili işlemlerin ÇED sürecinden geçip geçmediğini, bunun için ÇED raporu alınıp alınmadığını sorup sorgulamaktadır. (1, 2, 3)

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ise kendisine verilen yetkiler çerçevesinde, yine kendisi tarafından hazırlanacak Ekolojik Değerlendirme Raporu‘nun bitmesini beklemeksizin -belki de dip çamurunun ağır metaller itibariyle taşıdığı riskleri dikkate alarak- dip çukurunun kullanımına konu olacak yapay doğal yaşam adaları uygulamasından vazgeçmiştir.

İzmir Büyükşehir Belediyesi ise bir yandan proje ortağı TCDD Genel Müdürlüğü projeden çekilirken, diğer yandan da 1 milyon metreküp dip çamuruyla bugüne kadar hangi yapay adayı yaptığını gösterememekte; böylelikle, Foçalı balıkçılarla Foça Tarih ve Doğa Talanına Hayır Platformu‘nun çamurun Foça yakınlarındaki balık yataklarına atıldığına ilişkin iddialara yanıt verememektedir.

Sonuç niyetine…

1) Gediz Nehri, Gediz Nehri Havzası, havza içindeki baraj ve göletler, Gediz Deltası Sulak Alanı ve İzmir Körfezi’nden oluşan Gediz Nehri Ekosistemi’nin bugünküne göre daha iyi yönetilip ekosistemin daha iyi korunması, mevcut çevre sorunlarının acilen çözümlenmesi amacıyla merkezi yönetimin yerel kuruluşlarınca yerine getirilen planlama, yönetim ve denetleme çalışmalarının, işin içine havzadaki yerel yönetimlerle sivil toplum kuruluşlarının da dahil edildiği bir yönetim modeliyle güçlendirilip geliştirilmesi gerekmektedir.

2) Bilimin ve uygulamadan kaynaklanan pratiklerin bugün bize dayattığı bu gerçekler çerçevesinde, havza alanındaki merkezi idare kuruluşlarıyla tüm yerel yönetimleri ve sivil toplum kuruluşlarını bir araya getiren bir Gediz Nehri Ekosistemi Koruma Birliği’nin oluşturulması ve bunu sağlayacak hukuki yapılanmanın gerçekleştirilmesi için İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi’nce öneri niteliğinde karar verilerek girişimde bulunulması yerinde olacaktır.

…………………………………………………………………………………………………………………………………………….

(1) Dilara Polat, “Dip çamuru temizliği gündem oldu. CHP sordu: ÇED raporu sürecinden geçti mi?”, Kocaeli Gazetesi, 14 Kasım 2023, https://www.kocaeligazetesi.com.tr/haber/17633749/dip-camuru-temizligi-gundem-oldu-chp-sordu-ced-surecinden-gecti-mi

(2) “CHP’den dip çamuru projesine suç duyurusu“, Bağımsız Kocaeli Gazetesi, 20 Aralık 2023, https://www.bagimsizkocaeli.com.tr/siyaset/chpden-dip-camuru-projesine-suc-duyurusu-h208392.html

(3) “Büyükşehir dip çamuru iddialarına cevap verdi”, 14 Kasım 2023, https://www.ozgurkocaeli.com.tr/haber/17636509/buyuksehir-dip-camuru-iddialarina-cevap-verdi

(4) ÇED raporu, Sh. 209

Kütüphane mi; yoksa, etüt merkezi mi?

Ali Rıza Avcan

Ülkemiz arkeolojisinin duayeni rahmetli Ekrem Akurgal‘a göre uygarlığın merkezi olup nüfusu Helenistik dönemde 100.000’e dayanan antik Smyrna kenti, 20 bin kişilik tiyatrosu, 12.000-14.000 parşömen ruloyu (kitabı) barındıran Ephesus‘daki Celcius, 16 kitap rafına sahip Sultanhisar‘daki Nysa Akharaka ve İskenderiye Kütüphanesi ile rekabet eden dört büyük odalı Bergama kraliyet kütüphaneleri ile tanınmasına rağmen; bugünkü 4,5 milyonluk devasa nüfusuna göre kültür ve sanat altyapısı açısından geri kalmış, sağda solda yapılanların da da artan nüfusa göre yetersiz kaldığı ve iyi yönetilmediği; ayrıca, yapımı kolay olduğu için çoğu kez kapalı salonlardan çok açık yazlık amfitiyatrolara sahip bir kent…

Sultanhisar, Nysa, Akharaga Kütüphanesi…

Bu durumu İzmir tiyatrolarını ele aldığımız 12 Ağustos 2024 tarihli ve “İzmir tiyatrosunun unutulup dile getirilmeyen gerçekleri” başlıklı yazıda dile getirmeye çalışmış, 2023 yılı TÜİK verilerine göre İzmir‘de 64 tiyatro salonu varken aşağı yukarı aynı nüfusa sahip Atina‘da bu sayının 2,5 kat fazlasıyla 152 olduğunu belirtmiştik. (1)

Bu yazıyı yazmadan önce yaptığımız araştırmalarda ise 5 milyon 700 bin nüfusa sahip Barcelona’da 40 halk kütüphanesine ek olarak 200’den fazla belediye kütüphanesi ve 13 gezici kütüphane olduğunu, 3 milyon 638 bin nüfusa sahip Atina’da ise 71 adet belediye kütüphanesi olduğunu öğrendik. (2)(3)

Tiyatro salonu ve izleyicisi açısından yaptığımız bu kıyaslama elbette ki diğer kültür ve sanat etkinlikleriyle bilimsel çalışmalar açısından da geçerliydi…Sinema ve konser salonları, kütüphaneler açısından da aynı durum söz konusuydu…

İzmir’deki halk kütüphaneleriyle üniversite, belediye ve özel kütüphaneleri dile getirdiğimiz 14 Mart 2017 tarihli ve “Daha sağlıklı ortamlarda kitap okuyup ders çalışmak…” başlıklı bir başka yazımızda ise İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA)‘nın 2012 yılı verilerine göre okullardaki kütüphaneler dışındaki toplam kütüphane sayısının 70’e ulaştığını, bunun 38’inin halk kütüphanelerine ait olduğunu, kütüphanelerden yararlananların sayısının ise 2011 yılı itibariyle 303.094’e ulaştığını belitmişiz. (4)

Ve aradan, kütüphanelerle ilgili bütün bu sayıların artan nüfusa göre daha da arttığı koskocaman bir 9 yıl daha geçmiş durumda…. Geçmiş olmasına geçmiş; ama, bu arada konu ile ilgili resmi istatistikleri hazırlayıp kamuoyu ile paylaşması gereken Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), İzmir Büyükşehir Belediyesi ve Kültür ve Turizm Bakanlığı ile İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) gibi resmi kurum ve kuruluşların İzmir‘deki tüm kütüphanelerle ilgili verileri bir arada gösteren istatistikleri hazırlamadıklarını, kamuoyunu bu konuda aydınlatmadıklarını görüyoruz…

Örneğin Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) hazırladığı resmi istatistiklerde sadece halk kütüphaneleriyle eğitim kurumlarına ait kütüphanelerle ilgili verileri belirtirken üniversitelere, belediyelere, vakıf, sendika, dernek gibi resmi, özel ve sivil kurumlara ait kütüphanelerle ilgili verileri vermiyor. Daha önceki yıllarda her bir üniversite kütüphanesi ile ilgili verileri derleyip paylaşan Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK) artık bundan böyle bu bilgileri kamuoyu ile paylaşmıyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı sadece halk kütüphaneleriyle ilgili istatistikleri düzenliyor, bölge planını hazırlayan İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) bu plan için hazırladığı mevcut durum analizinde bile sadece halk kütüphaneleriyle ilgili verileri kullanıyor. Belediyeler ise kendi kütüphaneleriyle ilgili verileri, işlerine yarayacak bazı bilgileri aradan cımbızlayarak sadece reklam amacıyla kullanıyor. İşte tam da bu durumda kimsenin aklına, İzmir‘deki bütün kütüphanelerle ilgili bilgileri bir araya getirip mevcut durumu görmek, bu rakamları İzmir‘in geleneksel rakibi olan Atina, Marsilya ve Barcelona gibi kentlerdeki kütüphanelerle mukayese ederek bu konuda bir yol haritası hazırlamak gelmiyor, hiçbir kurum ya da kuruluş böylesi bir plan ve programı hazırlamayı yapmayı düşünmüyor.

Varsa yoksa şurada şu kütüphaneyi, burada bu kütüphaneyi açtık diyerek ya da en büyüğünün kendisine ait olduğunu iddia ederek elde herhangi bir plan, program olmadan kendi reklamlarını yapmaya çalışıyorlar…

Hem de gelecekte nerede, ne büyüklükte bir kütüphane açacaklarını ve bu kütüphaneleri nasıl daha iyi yönetebileceklerini bilmedikleri böylesi bir ortamda kamu yöneticilerinin, belediye başkanlarının kendi koltuklarını korumak için insanların gözünün içine baka baka yalan söylediklerine tanık oluyoruz…

İçinde 170.000.000 basılı ve elektronik kitapla süreli yayın bulunduran British Library….

Gelelim doğru ve geçerli istatistiki bilgilerine sahip olmadığımız kütüphaneleri kendi içlerinde kime ait olduklarına ve hangi kurum ya da kuruluş tarafından yönetildiklerine göre altı gruba ayırabiliriz:

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK)‘nun 2024 yılı verilerine göre İzmir‘in 30 ilçesinden Güzelbahçe hariç olmak üzere 29 ilçesinde bulunan toplam 44 halk kütüphanesindeki kitap sayısı 673.226, yararlanan kişi sayısı 883.147, kayıtlı üye sayısı da 285.197 olup; bunların en büyüğü İzmir Atatürk İl Halk Kütüphanesi‘ndeki kitap sayısı 65.942, okuyucu sayısı 123.348, üye sayısı 60.486 ve ödünç alınan materyal sayısı da 36.474’tür.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK)’nun 2024 yılı verilerine göre;

a) Resmi okullarda 954 kütüphane, bu kütüphanelerde 1.611.963 kitap, 8.394 süreli yayın, 1.144 CD, 644 DVD, 7.069 afiş, atlas, harita vb., 208 bilgisayar, 54 etkileşimli tahta, 61 satranç masası, 289 zeka oyunu,

b) Özel okullarda 954 kütüphane, bu kütüphanelerde 1.171.923 kitap, 9.243 süreli yayın, 12.089 CD, 6.360 DVD, 9.110 afiş, atlas, harita vb., 2 bilgisayar, 1 etkileşimli tahta, 20 zeka oyunu,

c) Özel kurslarda 401 kütüphane, bu kütüphanelerde 35.954 kitap, 1.700 adet süreli yayın, 1.640 CD, 677 DVD, 1.271 afiş, atlas, harita vb., 2 bilgisayar olmak üzere;

Toplam 1.784 kütüphane, bu kütüphanelerde 2.819.840 kitap, 19.337 süreli yayın, 14.873 CD, 7.681 DVD, 17.450 afiş, atlas, harita vb., 212 bilgisayar, 55 etkileşimli tahta, 61 satranç masası, 309 zeka oyunu bulunmaktadır.

İzmir Atatürk İl Halk Kütüphanesi…

Bakanlık, genel müdürlük, yargı ve denetim kurumları, bağımsız kuruluşlar, başkanlıklar gibi merkezi yönetim kurum ve kuruluşlarının İzmir il birimlerindeki kütüphanelere; örneğin, İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA)‘na ya da İzmir Liman Başkanlığı‘na veya TCDD 3. Bölge Müdürlüğü‘ne ait hiçbir istatistiki veri bulunmamakta ya da bulunmasına rağmen yayınlanmamaktadır.

İzmir‘deki Ege, Dokuz Eylül, İzmir Katip Çelebi, İzmir Demokrasi, İzmir Yüksek Teknoloji, İzmir Bakırçay üniversiteleri gibi devlet üniversiteleriyle İzmir Ekonomi, Yaşar, Tınaztepe ve İzmir Konak Meslek Yüksekokulu gibi özel vakıf üniversitelerine ait kütüphanelere ait kütüphanelerin istatistikleri -ne yazık ki- bulunmamakta ya da bulunsa dahi kamuoyu ile paylaşılmamaktadır.

Ancak İzmir Konak Meslek Yüksekokulu Kütüphane ve Dokümantasyon Birimi Sorumlusu sayın Mehmet Erken‘in, Tınaztepe Üniversitesi haricindeki diğer (8) sekiz üniversitenin 2025 yılı faaliyet raporlarını dikkate alarak düzenlediği bilgi notunu dikkate alarak hazırladığım aşağıdaki tablo sayesinde İzmir’de bulunan 6 devlet, 2 özel üniversitenin sahip olduğu basılı kitap, dergi ve tez sayısı ile elektronik kitap, dergi, tez, multimedya materyali, veri tabanı ve kullanıcı sayılarını öğrenmemiz mümkün olmaktadır.

Ancak tabloyu daha ayrıntılı incelediğimiz takdirde merkezi olarak Yüksek Öğrenim Kurumu (YÖK)‘na bağlı olmasına rağmen üniversitelerin kütüphane istatistikleri konusunda tanımlar ve kavramlar konusunda bir standart oluşturmadığını, çoğu üniversitenin kütüphaneleri ile ilgili olarak olarak farklı kavram ve tanımları kullandığı, bu sakıncayı ortadan kaldırmak için doğru, güvenilir ve geçerli merkezi bir veri seti oluşturmadığı görülecektir. (5)

Yeni açılan İzmir Büyükşehir Belediyesi Kütüphanesi: Kültürpark Hasan Ali Yücel Kütüphanesi

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait İzmir Açık Veri setinde (6) “İzmir Büyükşehir Belediyesi Kütüphaneleri Bilgileri” ve “Kütüphaneler” başlığıyla iki ayrı sayfa bulunmakla birlikte bu bölümlerde sadece ilçe belediyeleriyle halk kütüphanelerine ait isimlerle adres bilgileri yazılı olduğundan İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait temel verileri öğrenmek mümkün olmamaktadır.

2025 yılı sonunda İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür, Sanat ve Sosyal İşler Dairesi Başkanlığı tarafından çıkarılan 2025 Yılı Bülteni (7) sadece (9) (Kent kütüphanesi, Şato Kütüphanesi, adı daha önce Buca Yahya Kemal Beyatlı Kütüphanesi olan Buca Kadın ve Çocuk Kütüphanesi, Konak Metro Kütüphanesi, Işılay Saygın Çocuk Kütüphanesi, Menemen Gençlik Kütüphanesi, Kültür 68 Kütüphanesi, İlber Ortaylı Kütüphanesi, Araştırma Kütüphanesi) kütüphane ile (2) gezici kütüphanenin adresleri, bu kütüphanelerin çalışma saatlerinin verilmesiyle yetinilmekte, kütüphanelerdeki kitap, elektronik kitap ve malzeme sayılarıyla okuyucu, üye ve emanet verilen kitap ve malzeme sayıları verilmemektedir.

Ancak İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin daha sonraki tarihlerde düzenlemekle birlikte 5 Nisan 2026 tarihinde açılan Hasan Ali Yücel Kütüphanesi‘ni bu açıklamaya dahil etmediği anlaşılan “Kütüphanelerimiz” başlıklı bilgi notu ve kütüphanelerin açıldığı tarihlerdeki belediye ve gazete haberlerinden İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 1 Mayıs 2026 tarihi itibariyle 2 gezici kütüphaneye ek olarak toplam 10 adet sabit kütüphaneye sahip olduğunu, hem belediye hem de gazete haberlerinden bazı kütüphanelerdeki Türkçe ve İngilizce kitap sayılarıyla elektronik kitap, dergi ve sesli kitap sayılarını, bu arada Buca Yıkıkkemer‘deki kütüphanenin adından Yahya Kemal Bayatlı isminin kaldırılarak yerine “Buca Kadın ve Çocuk Kütüphanesi” adının verildiğini görerek elde ettiğimiz bu bilgi kırıntıları çerçevesinde aşağıdaki tabloyu düzenleyebildim.

Ancak bu tablonun incelenmesinden de anlaşılacağı üzere, Burhan Özfatura döneminde 1’i, Aziz Kocaoğlu döneminde 1’i, Tunç Soyer döneminde 4’ü, son belediye başkanı Cemil Tugay döneminde de şu ana kadar 4’ü açılmış olan bu kütüphanelerden yararlanan okuyucu sayılarıyla üye olanlara ve ödünç alınan malzemelere ait sayıların; yani, büyük harcamalarla kütüphane olarak düzenlenen mekanların gerçekten kütüphane mi, yoksa çoğu kez görüp tanık olduğumuz gibi öğrencilerin ders çalışma yeri olarak mı kullanıldığını öğrenmemiz mümkün olmadı.

Ayrıca kütüphaneleri İzmir’in sadece Konak, Buca ve Menemen ilçelerinde yoğunlaşıp, diğer 27 ilçeyi gezici kütüphanelerle idare etme dışında bu kütüphanelerdeki 66.893 düzeyindeki toplam kitap sayısının İzmir Atatürk İl Kütüphanesi’ndeki (65.942) kitaplar kadar olması da bu kütüphanelerin coğrafi dağılımındaki eşitsizlik kadar bilginin kent içindeki dağılım ve paylaşımındaki diğer bir adaletsizlikle yetersizliği göstermesi açısından son derece anlamlıdır diye düşünüyorum. Örneğin Kültürpark‘ın ortasında birbirinden 50 metre uzaklıktaki iki ayrı mekana birbirlerinden hiçbir farkı olmaksızın 20.000 iki ayrı kütüphane açmak yerine bu kütüphanelerden biri niye Bergama‘ya, diğeri de niye Selçuk‘a ya da belediye kütüphanesinin bulunmadığı bir ilçeye yapılmadı diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

O nedenle de İzmir Büyükşehir Belediyesi kütüphanelerini hem sahip oldukları malzemeler hem de kütüphane yatırımlarının adil bir şekilde kent içine dağıtılmaması nedeniyle yetersiz; hatta kötü buluyorum.

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne bağlı ilçe belediyelerine ait kütüphaneler konusu ise daha karmaşık ve anlaşılmazdır. Bu karmaşık ve sorunlu durum, 9-10 Mayıs 2025 tarihleri arasında İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Türk Kütüphaneciler Derneği (TKD) tarafından düzenlenen “Belediye Kütüphaneleri İzmir Bölge Semineri”nde İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Kütüphanecilik ABD Başkanı Prof. Dr. Mehmet Ali Akkaya tarafından sunulan “İzmir’de Belediye Kütüphaneleri Hizmeti” başlıklı sunum dosyasındaki ayrıntılı bilgilerle ortaya konulmuştur. (8)

Bu tür kütüphanelerin en önemlisi ve bilineni 2009 yılı itibariyle 670.000 adet kitap, 4.800 adet dergi ve 7.400 adet gazeteyi barındırdığı söylenen Milli Kütüphane Vakfı‘nın yönetiminde yetersiz hizmetler veren İzmir Milli Kütüphanesi‘dir. Bu tür kütüphanelerin diğer bir örneği de TMMOB Mimarlar Odası İzmir Şubesi‘nin, bir zamanlar birlikte çalışma onuruna kavuştuğum Prof. Dr. Gürhan Tümer adına oluşturduğu kütüphane olup İzmir‘de bu tür kütüphanelerden kaç adet olduğu ve her birinin özellikleri -ne yazık ki- bilinmemektedir.

Bütün bu inceleme ve araştırmalar sonucunda vardığımız nokta ise İzmir‘deki tüm kütüphanelerin sayısı ile bu kütüphanelerdeki basılı ve elektronik yayınlarla diğer malzemelerin; ayrıca bu kütüphanelerden yararlanan insanların sayısı ile üye sayılarının ve ödünç alınan yayın ya da malzeme sayısının kesin olarak bilinmediği, bu konuda ne İzmir Valiliği ne de İzmir Büyükşehir Belediyesi ya da İzmir‘in her alandaki kalkınmasını planlayıp programlaması için kurulan İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) tarafından güvenilir ve geçerli bir istatistiğin kamuoyu ile paylaşılmadığı gerçeğidir.

Ancak temel anlamda bilinen bir gerçek vardır ki; o da İzmir‘de kapladığı alan, barındırdığı basılı ve elektronik yayın, sahip olduğu malzeme, üye yaptığı kişi, çalıştırdığı kütüphane görevlisi sayısı itibariyle en büyük olan kütüphaneler sırasıyla Ege ve Dokuz Eylül Üniversitesi kütüphaneleri ile İzmir Atatürk İl Halk Kütüphanesi olduğu gerçeğidir.

Bir belediye başkanı düşünün ki, yönettiği 10 ayrı kütüphanedeki toplam kitap sayısı, İzmir Kültür ve Turizm İl Müdürlüğü tarafından yönetilen tek bir kütüphanedeki; İzmir Atatürk İlk Halk Kütüphanesi‘ndeki kitapların sayısına denk gelsin, üniversite kütüphanelerindeki ya da İzmir Milli Kütüphanesi‘ndeki kitap sayılarının yanına bile yaklaşamasın, mekan büyüklüğü açısından da Ege ve Dokuz Eylül Üniversitesi kütüphanelerinin büyüklüğüne dahi ulaşamasın ve sonra çıkıp meydana, “Gençler, İzmir’in en büyük kütüphanesini Kültürpark’ta sizler için açtık” desin ve bu ifadeyi Instagram’daki kendi şahsi hesabına taşısın….

Buna en hafif ifadeyle “başkan sen hayal mi görüyorsun?” sorusunu sorarlar, en ağır ifadeyle de “sen bir yalancısın!” derler…

Evet, yalancıdır; çünkü hem kendisine ait hem de diğer resmi kurum ve kuruluşlara ait kütüphanelerle ilgili veriler, bizler bu verileri Atina ya da Barcelona‘daki kütüphane verileri ile kıyaslayıp kültür, sanat ve bilim altyapısı itibariyle ne kadar geride olduğumuzu anlayıp başkalarına anlatmayalım isterler…

Diğer yandan İzmir‘deki kütüphanelerin araştırmacıların, bilim insanlarının, bir konuyu merak edip okumak isteyenlerin mekanı değil, evinde, yurdunda çalışacak yer bulamadığı için gelip buralardan yararlanan öğrenciler tarafından adeta bir etüt merkezi olarak kullanıldığını bilirler…

Geçtiğimiz haftalarda Şato Kütüphanesi‘nde, İlber Ortaylı Kütüphanesi‘nde ve Hasan Ali Yücel Kütüphanesi‘ne yaptığım ziyaretler ve kütüphane görevlileriyle yaptığım görüşmeler sonucunda buraların bir kütüphane olarak değil, bir ders çalışma yeri, bir etüt merkezi olarak kullanıldığını gösterdi.

Evet, bu kentte eğitim gören öğrencilerin ders çalışma yeri bulma konusunda büyük bir ihtiyaçları var ve bu ihtiyaç İzmir Milli Kütüphane dahil olmak üzere -ne yazık ki- etüt merkezleri tarafından değil kütüphaneler tarafından karşılanıyor. O nedenle herhangi bir kütüphaneye araştırma yapmak, kütüphane kaynaklarından yararlanmak amacıyla gittiğinizde tüm masaların ders çalışan öğrenciler tarafından işgal edildiğini görüp çalışacak masa bulamıyorsunuz.

Kütüphane dediğin…

O nedenle kentteki tüm resmi, özel ve sivil kuruluşların bir an önce bir araya gelerek kentteki kütüphane ve etüt merkezi ihtiyacını karşılamak amacıyla bir uygulama planı-programı hazırlayarak ve el ele vererek yola koyulmaları gerekiyor…

Ayrıca kütüphane kurmanın sadece kitap ve dergileri alıp raflara dizmek olmadığını bilerek üyelik ve okuma kulüpleri eliyle yakın çevrelerindeki çocukları, gençleri, kadınları ve yetişkinleri örgütlemeleri, okunacak malzeme sayısı ile birlikte okuyucu sayısını da arttırmaları gerekiyor…

Kütüphaneler raflardaki kitapların tozlandığı yerler değil, kitapların sürekli okunduğu ve bilgi yönetimi açısından daha fazlasının talep edildiği, uzmanları tarafından yönetilen yerler olmalıdır…

Özel teşekkür: Bu yazının hazırlanması aşamasında değerli katkılarını aldığım İzmir Konak Meslek Yüksekokulu Kütüphane ve Dokümantasyon Sorumlusu Mehmet Erken‘e teşekkür etmek isterim

……………………………………………………………………………………………………………………………

(1) Avcan, Ali Rıza, “İzmir tiyatrosunun unutulup dile getirilmeyen gerçekleri”, Kent Stratejileri Merkezi, 12.08.2024, https://kentstratejileri.com/2024/08/12/izmir-tiyatrosunun-unutulup-dile-getirilmeyen-gercekleri/

(2) https://www.shbarcelona.com/blog/en/libraries/

(3) https://www.xo.gr/dir-az/L/Libraries-Municipal-Libraries/Athens/?lang=en

(4) Avcan, Ali Rıza, “Daha sağlıklı ortamlarda kitap okuyup ders çalışmak, Kent Stratejileri Merkezi, https://kentstratejileri.com/2017/03/14/daha-saglikli-ortamlarda-kitap-okuyup-ders-calismak/

(5) “Üniversiteler”,

(6) İzmir Büyükşehir Belediyesi Kütüphaneleri Bilgileri https://acikveri.bizizmir.com/dataset/izmir-buyuksehir-belediyesi-kutuphaneleri-bilgileri , Kütüphaneler, https://acikveri.bizizmir.com/dataset/kutuphaneler

(7) İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür, Sanat ve Sosyal İşler Dairesi Başkanlığı 2025 Yılı Bülteni,

(8) Akkaya, M. A., “İzmir’de Belediye Kütüphaneleri Hizmeti“, Belediye Kütüphaneleri İzmir Bölge Semineri, 9-10 Mayıs 2025, Powerpoint sunum dosyası, İzmir.

Kamu malı mı; yoksa, halkın ya da İzmir’in malı mı?

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz günlerde belediye başkanımızın direniş adını verdiği garip bir eylemle militanlaştığı; ancak, o kadar kararlı gözükmesine rağmen işin nihayetinde azmini, mücadele direncini göstermek için ölüm orucuna başlayamadığı bir eylemle karşı karşıya kaldık…

Bu eylem sırasında belediye mülklerine vakıflar eliyle el konulmasını sağlayan kanun meclisten geçerken meclise uğramayıp kürsüye çıkmayan, söz konusu yasanın kabul edilmemesi için kendisine verilmiş muhalefet görevini yerine getirmeyip ret oyu vermeyen tüm İzmir milletvekillerinin, kanun çıktıktan sonra başlarına gelecekleri öngörüp politik bir mücadele hattı örgütlemeyen CHP yönetici ve üyelerinin, göze girmek isteyen belediye memur ve işçileriyle, onların sarı sendikalarının, CHP virüsü bulaşmış meslek odalarıyla İzmir Barosu‘nun ve CHP kuyrukçuluğu ile malul bazı sol parti ve kesimlerin belediyeden alınan Tuzakoğlu Un Fabrikası‘nın önünde gördük…

İzmir’in, halkın kahramanı!” Yeltsin’in yaptığı gibi tankların üstüne çıkamasa da polis panzerlerinin üstüne çıkmayı ve ölümüne mücadele edeceğini gösteren ölüm orucunu başlatamayan şehr-i eminimiz!

Toplanıp toplanıp nutuk atan belediye başkanının dizinin dibinden ayrılmayıp ardından da “harç bitti, yapı paydos!” anlayışıyla direnişi bir anda kesip geldikleri yerlere döndüler… Ardından da büyük laflarla başlayıp amacına ulaşmayan bu garip eyleme “Şanlı İzmir direnişi” adını verdiler.

Çünkü mülkiyetini bırakmak istemedikleri bina, bütün o şanlı direnişe rağmen düşman güçler tarafından işgal edilmiş, direnip yenilenlere ise cephe gerisine çekilmekten başka bir şey kalmamıştı!

Bu sözde direniş sırasında oraya gelip birikenlerin sık sık dile getirdikleri ya da kendi medyalarında çarşaf çarşaf yazılan sözler ise şu şekildeydi:

İzmirlinin malını kurban etmeyeceğiz!

İzmirlinin hakkını sonuna kadar savunacağız!

İzmir’in hakkını yedirmeyiz!

İzmir boyun eğmez

Şimdi aradan makul bir süre geçtikten sonra hamaset kokan bu sözleri okuyup tekrar tekrar düşündüğümüzde, insanın aklına, “neden bunca sözden sonra orada kalıp direnmeye devam etmediniz?“, hatta direnişi bir adım öteye taşıyarak “madem bu kadar kararlıydınız; neden, ölüm orucuna filan durmadınız?” diye sormak geliyor…

Tabii ki bu soruların muhatapları şimdi ortada olmadığına, kısa bir süre direnişe benzer eylemler yapıp cenk meydanını terk ettiklerine göre onlara bundan böyle şu soruları sorabiliriz:

Daha fazla düşündükçe, daha fazla merak ettikçe bu sorular çoğalır gider…

Hepimizin hatırlayacağı gibi, İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi, Meslek Fabrikası olarak kullandığı Tuzakoğlu Un Fabrikası‘nı 25 Kasım 2021 tarih, 1358 sayılı kararıyla, Mevlüt Adıgüzel tarafından kurulup bugünkü mütevellisinde yönetim kurulu başkanı olarak kızı Ebru Adıgüzel Tunaboylu ile yönetim kurulu başkan yardımcısı olarak damadı Erdem Tunaboylu ve İsmail Nalbant, Ayşe Adıgüzel, Özlem Sıkıcan ve Osman Mehmet Erduğan gibi isimlerin bulunduğu Adıgüzel Eğitim, Kültür, Araştırma, Yardımlaşma ve Sağlık Vakfı‘na tahsis ettiği halde, bu karar AKP‘li ve MHP‘li meclis üyelerinin açtığı dava sonucunda yeniden İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne verilmiştir; böylelikle, CHP yönetimindeki İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 5 yıl önce bu binayı “İzmir’in malı” olarak görmeyip bu binanın –İzmir‘de değil- İstanbul‘daki özel bir vakfa tahsis edilmesi konusunda herhangi bir itirazının olmadığı anlaşılmıştır.

Gelelim her iki tarafın; yani AKP iktidarının ve CHP‘li belediyelerin uzun yıllardır hepimizin malı olan değerleri özelleştirme, ihale, kamulaştırma gibi yöntemlerle yandaşlarına, sermaye kesimlerine satma ve verme konusunda yapıp eylediklerine;

AKP iktidarı, hepimizin bildiği gibi iktidarda olduğu 24 yıllık süre içinde kamu mallarını özelleştirme, ihale, tahsis, kamulaştırma ve acele kamulaştırma gibi değişik yöntemlerle kendi yandaşlarına, kendisine finans kaynağı olan şirket ve holdinglere verdi, dağıttı, paylaştırdı. Bu konuda farklı bir görüşümüz ya da endişemiz yok, hepimiz fikir birliği içindeyiz. Üstüne üstlük bu yağma, soygun düzeni halen de devam ediyor. Bu kez de mahkemeler, vakıflar ve tapu üçlüsünün komplolarıyla Osmanlı vakıflarını hortlatıp kentlerde yeni gelir kaynakları, yeni rant kapıları arayarak elindekini daha da büyütmeye çalışıyor.

Henüz ülke yönetimini ele geçiremeyen CHP ve onun belediyeleri ise kendi beceriksiz yönetimleri ya da iktidarın kendilerini zorlamaları sonucunda içine düştükleri büyük borçları ödemek ya da kendi siyasi güçlerini beslemek adına belediyelerin elinde bulunan değerleri, onların da kamu malı olduğuna bakmaksızın belediye şirketleri eliyle özelleştirmeye, satıp savmaya çalışıyor; böylelikle iktidara giden yoldaki engelleri elindeki bu büyük mali güçle aşmaya çalışıyor.

CHP ve CHP‘liler bunu yaparken İzmir‘i gibi kendisinin kalesi olarak gördüğü büyük kentlerde, o kentlerin büyük iç ve dış göçlerle oluştuğunu dikkate almaksızın ve “ya AKP burayı da ele geçirirse” korkusu ya da paranoyası ile o kentte yaşayanların tümünü kendi arkasında tutmaya, bu tehdit sayesinde seçmenlerini bir arada tutup arttırmaya çalışıyor.

Bunu yaparken “öz be öz İzmirli olmak” ya da “yedi kuşaktır İzmirli olmak” ayrımını şovenist bir toplumsal histeri ile kışkırtmaya, İzmir‘deki her şeyi; her malı, her alışkanlığı, her tutum ve davranışı altında yatan kültürel zenginliği dikkate almaksızın bu kibirli “İzmirli olma” hali üzerinden tanımlamaya, kentteki her şeyin –Meslek Fabrikası dahil- İzmirlilere ait olduğunu iddia etmeye, İzmirli kızları güzel bulmaya, İzmir gevreğini ya da boyozunu yüceltmeye, İzmirli kadınları “Çağdaş cumhuriyetçi kadınlar” ya da “Ata’nın kızları” olarak tanımlamaya, bunu yaparken de İzmirlilerle İzmirli olmayan ya da kendini İzmirli olarak tanımlamayan Mardinli, Diyarbakırlı, Trabzonlu, Konyalı ve Erzurumlu vb. gibi hemşeri grupları arasında kendilerini daha üste taşımak suretiyle tehlikeli ayrımcılık oyunları oynamaya çalışıyor. Hatta bir adım daha atarak, İzmir‘in büyük bir ülkenin 81 ilinden sadece biri olduğunu unutarak İzmir‘de toplanan vergi gelirlerinin sosyo-ekonomik dengesizlikleri gidermek amacıyla diğer iller adına harcanmayıp kendisi için harcanmasını istiyor.

Bir kentte yaşayanları siyaset eliyle böylesine ayrıştırıp kendi aralarında birbirlerine karşı kışkırtıp tahrik eden bir “İzmir şovenizmi” yaratmanın en doğal sonucu da, o kentte yaşayanların bir süre sonra birbirlerine rahatlıkla “ya sev ya terket!” diyebilecekleri küçük faşist mekanlar yaratmaya benzer. Aynen Hitler‘in saf ırk olarak nitelediği Almanları “biz” olarak öne çıkarırken o ırkdan gelmediğini iddia ettiği çingeneleri, Slav halklarını ve benzerlerini “onlar” ya da “ötekiler” olarak yaftalayıp düşman olarak ilan etmesinde olduğu gibi…

Evet, 10 gün süreyle Meslek Fabrikası önünde toplaşanlar en sonunda “hiçbir yere” gitmediler… Çünkü Balkanlar’dan, Anadolu’dan, Girit ve diğer Ege adalarından gelip bu coğrafyada kentin hemşehrisi olarak bir araya gelen çoğunluk bu sahte mücadelenin arkasında durmadı…

CHP‘nin, CHP‘li belediyelerin ve onun beceriksiz, yeteneksiz ve defolu belediye başkanları, 10 günlük sahte ve geçici direniş kahramanları ne yaparsa yapsın, böylesi bir duruma düşmemesi, bu kentin hemşehrilerinin aşırı siyasi kutuplaşmalarla birbirine düşürülmemesi, AKP iktidarının bilerek ve isteyerek yaptığı aynı hatanın tekrarlanmaması, halkın “bizler” ve “onlar” şeklinde düşman kamplara ayrılmaması gerektiğini düşünüyor ve CHP‘nin iktidara gelmesi durumunda neler olabileceğini düşünüp öngören akl-ı selim sahibi insanlar olarak kendilerinin böylesine tehlikeli bir oyunu bırakmalarını öneriyorum.

Yoksa bile isteye halkı birbirine karşı düşürürler ya da pılıyı pırtıyı toplayıp geldikleri yere dönerler… Çünkü görüldü ki, 10 gün süreyle Meslek Fabrikası önünde toplaşanlar en sonunda yerlerinde kalmadıkları, kalamadıkları gibi “hiçbir yere” gitmediler, gidemediler… Çünkü asırlardır Balkanlar‘dan, Anadolu‘dan, Girit, Midilli ve diğer Ege adalarından gelip bu coğrafyada kentin hemşehrisi olarak bir araya gelen çoğunluk, bu timsah gözyaşlarıyla dolu sahte mücadelenin arkasında durmadı…

Fotoğrafın ustası: Birol Üzmez (siyah-beyaz seri)

Ali Rıza Avcan

Yolunuz eğer Kemeraltı‘ndaki Hisarönü Camii yakınlarındaki Mirkelamoğlu Han‘a düşerse, ayrıca gezip öğrenmeniz gereken bu tarihi hanın hemen girişinde eski plak ve kasetler satan, tabelasında “45’lik Plak Evi” yazılı ufak bir dükkanla karşılaşırsınız. Dükkana girdiğinizde de karşınıza gözlüklü, beyaz saçlı, samimi ve konuşkan biri; Birol Üzmez isimli bir sanatçı çıkar. Kendisi aslen Bolu, Akçakoca doğumlu olmasına rağmen kendini “Zonguldaklı“, özellikle de “Kdz. Ereğlili” sayar.

O nedenle, gayet iyi kullandığı sosyal medya hesaplarında o coğrafyadaki geçmişine, gençliğine, yapıp eylediklerine, hangi sanatçılarla tanıştığına, akrabalarına ve hatta yengelerine ilişkin bol bol bilgi ve fotoğraf bulup, adeta onun yaşamını ayrıntılarıyla öğrenip ezberlemeye başlarsınız…

45’lik Plak Evi” adını verdiği o ufacık dükkan ise adeta eski plak tutkunlarıyla kaset meraklılarının ve koleksiyoncuların Kabe‘si gibidir. Yurtiçi ya da dışından gelip dükkanı tesadüfen bulanlar ya da adresi bildiği için nokta atışıyla gelenler onun müşterileridir ve o müşterilerle çektiği fotoğrafları muhakkak sosyal medyasında kullanır, bizler de o sayede o Kabe‘ye kimlerin gidip kutsandığını öğreniriz. Bu fotoğraflar diğer yandan da Birol‘ün müşteri profilini de gösteren en önemli göstergelerden biridir…

Dükkanın içinde, çoğunlukla karşısındaki beton seki üzerinde oturup onun ısmarladığı çayların eşliğinde ve vitrindeki eski zamanlarda hepimizin bilip sevdiği sanatçıların plak ve resimlerini seyredip şarkılarını dinlediğimiz keyifli söyleşilerde; kâh Zonguldak, Kdz. Ereğli günlerine gider, kâh İzmir‘deki kültürel mirasın durumunu tartışıp bir şeyler yapmaya, çözümler bulmaya çalışırız. O, adeta bölgedeki elimiz ayağımız, gelişmeleri ilk öğrendiğimiz insandır. Kardıçalı Han‘daki yangını telefonla ilk ondan öğrenir ya da o an bizlere lazım olan bir görseli yerine gidip fotoğraflamasını rica ettiğimiz, bu konularda aklımıza gelen ilk isimdir.

Adres: “45’lik Plak Evi”, 914 Sokak, No.10 Mirkelam Han, Kemeraltı-Konak, İzmir

Kdz. Ereğli denince benim için de akan sular durur… Çünkü üniversite birinci sınıfta ders kitabı olarak okuduğum “Ereğli, Ağır Sanayiden Önce Bir Sahil Kasabası” isimli muhteşem kent monografisi nedeniyle haberdar olup dördüncü ve beşinci sınıflarda sevgili hocam Prof. Dr. Nermin Abadan Unat sayesinde tanıyıp daha sonraki yıllarda komşum oolan sevgili Prof. Mübeccel Belik Kıray‘ı ve ardından da İçişleri Bakanlığı denetçisi olduğum 1984 ve 1989 yıllarında iki ayrı kez denetlediğim Zonguldak, Kozlu, Çatalağzı, Armutlu, Kilimli, Hisarönü (Filyos), Alaplı, Ormanlı, Gülüç ve Kdz. Ereğli belediyelerini, bu süre içinde kaldığım TKİ ve Ereğli Demir Çelik misafirhanelerini, kentin altındaki maden ocaklarının neden olduğu “tasman” adı verilen çökmeleri, iki kez kömür ocaklarına inişimi ve bana armağan edilen dökme demirden mamul fener taşıyan madenci heykelini, Kozlu Belediyesi‘nin büyük saygı duyduğum muhasibi Çoşkun Bey‘i, görevden ayrıldıktan sonra Alaplı ve Gülüç belediyelerine danışmanlık yaptığım o güzel ve zorlu günleri anımsarım… İşte o duyduğum saygı ve unutamadığım anılar nedeniyle Birol‘la sık sık uğrar, okuduklarım ya da yaşadıklarım üzerinden Zonguldak ve çevresi ile ilgili söyleşir, bilmediklerimi ondan öğrenmeye çalışırım.

Karadeniz Ereğli, 1930’lu yıllar…

Bu meraklı ve müziksever “Zonguldaklı” arkadaşım, aynı zamanda iyi bir fotoğraf sanatçısıdır. Yazının başlığında da belirttiğim gibi bana göre İzmir‘deki fotoğrafın ustalarından biridir. Çünkü diğer bir sevdiğim fotoğrafçı Sebastião Salgado gibi fotoğraf konusu olarak maden ocaklarında çalışan kendisine yakın hissettiği işçileri, emekçileri tercih eder ya da Basmane, Tepecik gibi kentin çökmekte olan mahallelerindeki göçmenleri, zanaatkârları, Romanları ve seks işçilerini, onların kaldığı mekanlarla bekar odalarını belgesel tadında kendine konu yapar…

O yüksek, ulaşılmaz konu ve kişilerin değil; sıradan insanların, kömür karasına bulanmış işçilerin, şen şakrak çingenelerin, bir köçeğin, süslenip püslenip seks objesine dönüşen Roman kızlarının, çalışan çocukların halini belgeselci tadında ortaya koyar… O nedenle fotoğraflarında olan biteni tüm gerçekliğiyle ortaya koyan, fotoğrafa yansıttığı insanlarla özel bir bağ kuran, onları eleştirip değiştirmekten ve yargılamaktan kaçınan bir yan vardır… Özellikle renge bulanmamış siyah-beyaz fotoğraflarında…

Çünkü o, okullarda, akademilerde fotoğraf eğitimi almış, tezler yazmış bir sanatçı değil; zaman zaman kurslara gitmiş olsa da merakı ve emeği ile bu noktaya gelmiş, kendi kendini yetişirmiş, bunu yaparken de kendisi gibi fotoğraf sanatçılarını örgütlemeye çalışmış bir “alaylı“, bir fotoğraf emekçisidir.

Fotoğraf sanatçısı Birol Üzmez‘in yaşam öyküsü ile hangi sergilere katılıp hangi ödülleri kazandığını yazıya eklediğim dosyadan öğrenebilirsiniz.,

Şimdi gelelim Birol Üzmez‘in koleksiyonlarından sizin için seçtiğim o güzel fotoğrafları izlemeye….

Birol Üzmez, “Madenciler”, 1989-1993
Birol Üzmez, “Madenciler”, 1989-1993
Birol Üzmez, “Madenciler”, 1989-1993
Birol Üzmez, “Madenciler”, 1989-1993
Birol Üzmez, “Madenciler”, 1989-1993
Birol Üzmez, “Madenciler”, 1989-1993
Birol Üzmez, “Madenciler”, 1989-1993
Birol Üzmez, “Ege Mahallesi (Mortakya)”, 2006-2008
Birol Üzmez, “Ege Mahallesi (Mortakya)”, 2006-2008
Birol Üzmez, “Ege Mahallesi (Mortakya)”, 2006-2008
Birol Üzmez, “Ege Mahallesi (Mortakya)”, 2006-2008
Birol Üzmez, “Ege Mahallesi (Mortakya)”, 2006-2008
Birol Üzmez, “Ege Mahallesi (Mortakya)”, 2006-2008
Birol Üzmez, “Ege Mahallesi (Mortakya)”, 2006-2008
Birol Üzmez, “Ege Mahallesi (Mortakya)”, 2006-2008
Birol Üzmez, “Basmane, Tilkilik”
Birol Üzmez, “Basmane, Tilkilik”
Birol Üzmez, “Basmane, Tilkilik”
Birol Üzmez, “Basmane, Tilkilik”
Birol Üzmez, “Basmane, Tilkilik”
Birol Üzmez, “Basmane, Tilkilik”
Birol Üzmez, “Basmane, Tilkilik”
Birol Üzmez, “Basmane, Tilkilik”
Birol Üzmez, “Basmane, Tilkilik”
Birol Üzmez, “Tire Bandosu”
Birol Üzmez, “Tire Bandosu”
Birol Üzmez, “Tire Bandosu”
Birol Üzmez, “Tire Bandosu”
Birol Üzmez, “Tire Bandosu”
Birol Üzmez, “Eski Gördes, Nisan/2026”
Birol Üzmez, “Eski Gördes, Nisan/2026”
Birol Üzmez, “Gördes Evleri”, Nisan/2026
Birol Üzmez, “Nuh’un kayığı”, Eski Gördes Nisan/2026

Sonuç yerine;

Sevgili Birol zaman zaman benim yazılarımla ortaya koyduğum muhalif tavrımı, Türkçe’nin eleştiri ile ilgili sınırlarını zorlayarak yazdıklarımı beğenmeyip uygun bir dille beni uyarsa da; aslında ben de aynı tavrın, bu kez hiçbir sözcüğe gerek duymaksızın aynı sorun ve şikayetlerin onun fotoğraflarında gizli olduğunu görüyor ve bundan keyif alıyorum… Kâh faytonu kendi gücüyle çekmeye çalışan Roman faytoncunun insanüstü çabasında, kâh gülen Roman kadının ağzındaki sağlıksız dişlerde, kömür karası yüzün arkasından bakan madencilerin parlayan gözlerinde, “V” işareti yapan baretli işçinin zafer dolu yüzünde, asık yüzlü sevimli çocuğun havaya kaldırdığı madenci kazmasında, kahraman asker çeşmesine sevgilisi gibi sarılan Roman kızında, Tire‘yi işgal eden Yunan ordusundan geri kalan müzik aletlerini kullanarak bando kuran müzisyenlerin gülen yüzlerinde o sessiz, dile getirilmeyen isyanı, insanları uyaran itirazı, muhalefeti görüyorum hep…

O; yani, Birol Üzmez, diğerlerinin yaptığı gibi yapıp eylediklerini herkese beğendirmek amacıyla ürettiği görüntüleri nostaljik geçmişin özlem dolu histerisiyle sarıp sarmalayarak, onu süsleyip püsleyerek ya da tatlandırıp yumuşatarak değil; çoğu insanın görmek istemediği gerçeği insanların gözünün içine sokarak, kendini yerine koyduğu sıradan insanların derdini anlatarak yapmayı seviyor… Fotoğrafın kendi özgün dilinde, hiçbir dijital numaraya başvurmaksızın çıplak gerçeği apaçık ortaya koyuyor… Bu durumu zaman zaman kendisi kabul etmese bile…

İnsana, iyi ki böylesine fotoğrafçılar, böylesine sanatçılar var dedirtiyor…

Evet, bu haliyle aramızda kalıp yaşayan, çoğu kez eski plak satıcısı bir esnaf olarak görülen Birol Üzmez bana göre fotoğrafa canlılardan yana bir görev, bir sorumluluk yükleyen iyi bir fotoğraf sanatçısı, usta bir fotoğrafçı… Üstüne üstlük kendi kendini yetiştirmiş, “alaylı” bir değer…. O nedenle ona dair hangi fotoğrafı gördüysem alıp hemen saklıyorum…

Herkesin hayalindeki sevgili….

Ali Rıza Avcan

Bugün size, 1922’den bu yana kendini İzmir‘de güçlü hisseden her şahıs ve kurumun sahip olmak için birbiriyle didişip mücadele ettiği, devrimci sloganlar atıp uğruna nöbetler tuttuğu, bir zamanlar kentin zengin ve muktedirleri arasındaki rekabetin öznesiyken şimdilerde bir adım daha öteye geçerek özel mülkiyeti kutsayan kapitalist devletin kurumları arasındaki paylaşımın nesnesi haline dönüşen bir yapının,

Kentin hafızasını oluşturan diğer önemli birçok tarihi yapı; özellikle Yıldız Sineması ile Bıçakçı, Mirkelam ve Çakaloğlu hanları kendi haline bırakılırken, 2024’de kamulaştırılmasına karar verilip henüz kamulaştırılmayan Kardıçalı Han yangın ve yağmalarla yok edilirken,

Eski Surp Lusavoriç Ermeni Hastanesi‘nin yıkılmasıyla ortaya çıkan “Basmane Çukuru“, kamu malı olduğuna bakılmaksızın bizzat belediye başkanınca AKP yönetimindeki TMSF‘ye ikram edilirken,

Kentsel rant uğruna Kemeraltı‘ndaki Kaplanpaşa ya da Salepçioğlu hanları İzmir Vakıflar Bölge Müdürlüğü‘nün özelleştirme operasyonu çerçevesinde yıkılıp yok edilirken ses çıkarmayanların,

Vakıflar Genel Müdürlüğü‘nün belediye mülklerine el koymasını mümkün kılan kanun tasarısının görüşülüp kabul edildiği 20 Kasım 2025 tarihli TBMM görüşmelerine CHP‘nin 138 milletvekilinden 86’sının; yani % 62’sinin katılmadığı; örneğin İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait meslek fabrikası binasının İzmir Vakıflar Bölge Müdürlüğü‘nce el konulmasına karşı çıkıp timsah gözyaşları döken Murat Bakan, Sevda Erdan Kılıç, Seda Kaya Ösen, Rıfat Nalbantoğlu, Tuncay Özkan, Mahir Polat, Rahmi Aşkın Türeli ve Deniz Yücel gibi görevini yerinde ve zamanında yapmayan milletvekillerinin,

Şimdilerde hep bir ağızdan attıkları “Meslek Fabrikası İzmir halkının malıdır” sloganları ve kendilerini “solcu“, “sosyalist“, “devrimci” ya da “demokrat” olarak tanımlayan bazı muhalif gruplarla meslek odalarının CHP‘nin ve onun “pazarlamacı” belediye başkanının peşine takılarak sergiledikleri beraberlik çerçevesinde gelişen mülkiyet odaklı küçük burjuva hareketine konu olan tarihi yapının, kendisi kadar ilginç başka bir hikayesinden söz edeceğim.

Tuzakoğlu Un Fabrikası…

Ben, bu yapıyı sonradan kondurulan adlarıyla değil; tarihsel kaynaklardan aldığı adıyla, daha doğrusu Osmanlı‘nın İstibdat Dönemi‘ne isabet eden H. 21.06.1323 (23.08.1905) tarihinde II. Abdülhamit‘e başvurarak “mutasarrıf oldukları miri arazi üzerine inşa edecekleri fabrika” için izin isteyen Osmanlı tebaasındaki Nevşehirli (muhtemelen Karaman Rumu) Yovan Tuzakoğlu (Γιουβάν Τουζάκογλου) ve Vasil İstefanadi (Βασίλ Στεφανάδη)’nin adlarını anmak suretiyle “Tuzakoğlu Un Fabrikası” olarak adlandıracağım.

Osmanlı arşivlerine göre Yovan Tuzakoğlu ile Vasil İstefanadi saraydan aldıkları izin üzerine H. 14.04.1324 (07.06.1906) tarihinde ikinci bir dilekçe yazarlar İstanbul‘a…. Bu dilekçelerinde de fabrikalarında kullanılmak üzere Avrupa‘dan getirtecekleri aletler için gümrük resminden istisna edilmelerini talep ederler.

Söz konusu dilekçeye ne şekilde cevap verildiği belli olmamakla birlikte tarihi kayıtlarda 1908’den itibaren fabrikanın çalışmaya başladığı söylenmektedir.

Osmanlı arşiv belgelerine baktığımızda 1906-1922 döneminde Darağaç‘daki bu büyük un fabrikası ile ilgili başka bir belgeye rastlanmamakla birlikte; o tarihlerde “Dakik” adı verilen bu un fabrikalarının 1. Dünya Savaşı sırasında orduya verilen unların arasına daha fazla kazanç elde etme niyetiyle darı karıştırılması üzerine askeriyenin duruma el koyarak fabrikaları kuşatıp faaliyetlerine son verdiğine dair arşiv belgelerine de rastlamaktayız.

Bu çerçevede, 1906-1922 dönemindeki arşiv kayıtlarında bu fabrika ile ilgili herhangi bir belgeye rastlamamakla birlikte; İzmir‘in 9 Eylül 1922’deki kurtuluşundan tam 3 ay 12 gün sonra 21.12.1922 tarihinde düzenlenmiş yeni bir arşiv belgesi karşımıza çıkar. Eski yazıyla kaleme alınmış bu belgenin konusu, arşiv özetinde “3. Süvari Fırkası Komutanı iken fırkanın lağvı ile terhis edilen Albay İbrahim’in emval-i metrukeden İzmir’deki Tuzakoğlu Un Fabrikası’nın kendisine verilmesi isteği olarak yazıldığı için bu isteğe ne şekilde bir cevap verildiği hususunu bugün burada sizlerle paylaşarak o tarihlerde emval-i metruke olarak nitelenen bu binanın 1922 sonu itibariyle ilk müşterisinin bir ulusal kahraman olarak ortaya çıkması sizleri hem şaşırtabilir hem de emval-i metruke; yani, sahipsiz olduğu iddia edilen mal ve mülklere ganimet uygulaması ile el konulmasının nasıl bir yağma ve soyguna dönüştüğünü gösterir…

Albay Halil İbrahim Çolak…

Evet, bir “İttihatçı” olarak Balkan savaşlarıyla Ulusal Kurtuluş Savaşı‘nda büyük yararlıklar gösteren, Karakol Teşkilatı‘nda çalışıp iki suikast düzenleyen, Kuva-yı Seyyare‘nin komutanı olarak Yozgat ve Düzce isyanlarının bastırılmasında başarılı olup 2. İnönü ve Sakarya savaşlarıyla Büyük Taarruz‘da yönettiği süvari fırkası ile zaferler kazanan, 12 Eylül 1922’de albaylığa terfi edilip 14 Eylül 1922’de ikinci kez emekli edilen, komutasındaki süvari fırkası ise 15 Eylül 1922’de lağvedilerek 1. Ordu emrine verilen, 4 Eylül 1922’de Kiraz‘ın, 5 Eylül 1922’de Ödemiş ve Tire‘nin, 7 Eylül 1922’de Torbalı‘nın, 8-16 Eylül 2022 tarihleri arasında da Urla, Seferihisar ve Çeşme‘nin kurtuluşunda önemli görevler yaptığı için bugün Torbalı Kent Müzesi önünde heykeli, Seferihisar‘da büstü bulunan Albay Halil İbrahim Çolak (1880-1944) acaba neden bu fabrikaya talip olmuş ve verdiği dilekçe karşılığında ne gibi bir cevap almıştı?

Kendisine ne zaman, ne şekilde cevap verildiği konusunu ele almadan önce başta Osmanlı ordusu başta olmak üzere birçok orduda geçerli olan fetih geleneklerinden biri olan ve fethedilen bir yerdeki düşmana ait her türlü mal ve canlının, o fethi gerçekleştiren askerler tarafından üç gün süreyle ganimet olarak yağmalanması, bu yağmadan sultana da pay ayrılması geleneğini hatırlamamız gerekiyor. Ayrıca padişahın savaşlara gitmemesi ya da savaşlarda devamlı yenilmesi sonucunda askerlerin yağmanın getirdiği zenginliklerden mahrum kalmaları nedeniyle homurdanmaya başlayıp sultanı savaş açması için sıkıştırıp zorladığı hepimizin bildiği tarihi gerçeklerdir.

Bu çerçevede, Osmanlı ordusunun geleneklerine sahip çıkan, albay Halil İbrahim Çolak gibi isyanları bastırırken köy yakan ya da “sakallı” namıyla ünlü Nureddin Paşa gibi çoğu komutan ve askerin bu gelenekleri unutmadıklarını ve Nureddin Paşa‘nın İzmir‘e ilk giren 1. Ordu komutanı olarak kaçtıkları için boş ve sahipsiz kalan Ermenilere, Rumlara ve diğerlerine ait ev, fabrika, bağ, bahçe, zeytinlik gibi değerlerin işgaline göz yumarak ya da emval-i metruke adı verilen resmi yöntemlerle el konulmasını sağlayarak yağmalattığı, bu çerçevede kentin girişinde her yerden görülüp dikkat çeken büyük bir fabrika binasının da herkesin gönlünde yatan bir savaş ganimeti olarak akılları çeldiği bilinmelidir.

Balkan savaşlarıyla Ulusal Kurtuluş Savaşı‘nın kahramanı, gizli Karakol teşkilatının enteresan elemanı “suikastçi” albay Halil İbrahim Çolak da adeta savaşlar sırasında gösterdiği kahramanlıkların diyetini, bu fabrika binasının kendisine verilmesini isteyerek göstermiştir. Çünkü kendisi ordudan emekli olduğu Balkan savaşları sonrasında Bozüyük‘teki büyük bir kereste fabrikasının sahibi olmuş ve fabrikası işgal döneminde Yunan Ordusu tarafından tahrip edilerek zarar görmüş bir müteşebbis, bir fabrikatördür, ikinci kez emekli edildiği 14.12.1922 sonrasında madalya sahibi bir savaş gazisidir.

3. Süvari Fırkası Komutanı iken fırkanın lağvı ile terhis edilen Albay İbrahim’in emval-i metrukeden İzmir’deki Tuzakoğlu Un Fabrikası’nın kendisine verilmesi isteği.”

İzmir’in kurtuluşundan çok kısa bir süre sonra Albay Halil İbrahim Çolak tarafından verilen 21.12.1922 tarihli dilekçe ve bu dilekçeye verilen cevapları bugünün diline çevirdiğimizde, Bozüyük‘teki kendisine ait kereste fabrikasında Yunan Ordusu tarafından 310.000 lira değerinde tahribat yapıldığından bahisle o zararın karşılığı olarak Tuzakoğlu Un Fabrikası‘nın emval-i metruke olarak kendisine verilmesini talep ettiği görülmektedir.(1)

Bu dilekçe karşılığında Maliye Vekaleti‘nin gönderdiği cevap yazılarda bu tür sahipsiz taşınmazların nasıl değerlendirileceği konusunun yakında toplanacak uluslararası sulh kongresinde ele alınacağı ve o zamana kadar herhangi bir işlem yapmanın mümkün olmadığı belirtilerek bir anlamda top taca atılmakta; böylelikle, Albay Halil İbrahim Çolak‘ın talebine üstü kapalı bir şekilde olumsuz cevap verildiği görülmektedir.

Albay Halil İbrahim Çolak ikinci kez emekli edildiği 14 Aralık 1922’nin sonrasında ticari işlerine geri dönerek Bozüyük’te ikinci bir kereste fabrikası daha kurar. 1931 yılına gelindiğinde kurucusu olduğu Bozüyük Kereste Fabrikası, 1.600’a yakın işçinin çalıştığı sektörün önemli işletmelerinden biri hâline gelmiştir. Kendisi ayrıca Cumhuriyet Dönemi‘nin önemli işletmelerinden biri olan Alpullu Şeker Fabrikası’nın kurucu ortakları arasına katılmıştır.

1927-1943 yılları arasında 4 kez Ertuğrul ve Bilecik milletvekili olarak görev yapan Halil İbrahim Çolak, 64 yaşındayken vefat eder ve Zincirlikuyu Asrî Mezarlığı’ndaki mezarı daha sonraki yıllarda Ankara’daki Devlet Mezarlığı’na nakledilir.

Albay Halil İbrahim Çolak’ın Torbalı Kent Müzesi önündeki heykeli…

Balkan ve Kurtuluş savaşlarının kahramanı albay Halil İbrahim Çolak‘ın, savaşın hemen bitiminde görüp sahiplenmek istediği Tuzakoğlu Un Fabrikası ile ilgili ilginç öykümüz burada sonlanmakla birlikte; bu öykünün bugün de başka isim ve kurumlar düzeyinde devam ettiği; böylelikle, ilk sahiplerinin terk etmek zorunda kaldığı bu binanın bugün de farklı “fatihler“in ve “kahramanlar“ın sahipsiz oyuncağı olduğu görülmektedir.

Evet, bir yanda Balkan ve Kurtuluş savaşlarındaki başarılarıyla ünlenen bir kahraman, diğer yandan da o tarihlerden bu yana herkesin sahip olmak istediğini, uğruna mücadeleler ettiği, çıkıp nutuklar attığı, nöbetler tuttuğu değerli bir tarihi yapı durmaktadır karşımızda…

Ayrıca, halen devam etmekte olan tartışmalarda belediye tarafı devamlı olarak Gazi Mustafa Kemal imzalı bakanlar kurulu kararını öne çıkararak Gazi Mustafa Kemal‘in bu ülke için önemli olan manevi kişiliği üzerinden bir üstünlük elde etmeye çalışmakla birlikte bu durumun özel bir durum olmayıp genellik taşıdığını aşağıdaki başka bir kararnameden anlarız.

İzmir‘in Darağaç Şehitler mahallesi Papağan sokağında Hacı Mehmet Ağa tarafından işgal edilerek üzerine bina inşa edilen Teodosya‘dan kalma 66 metrekarelik arsanın, ev sahiplerine pazarlıkla satışına ilişkin 22 Ekim 1934 tarih, 2/1449 sayılı bakanlar kurulu kararının da gösterdiği gibi, Gazi Mustafa Kemal‘in cumhurbaşkanı olduğu dönemdeki tüm bakanlar kurulu kararları “Reisicumhur” olarak kendisi tarafından imzalanmakta, böylelikle belediye tarafından ısrarla öne çıkarılan bakanlar kurulu kararının Gazi Mustafa Kemal açısından özel bir değerinin olmadığı, diğer kararnameler gibi imzalanmış bir karar olduğu görülmektedir.

Sonuç olarak;

Bütün bu araştırma, inceleme ve tartışmalar sonucunda, bu tarihi yapının devamlı olarak eski kimliğini hatırlatan, yağma ve talana konu olan geçmişiyle asıl sahibinin Yovan Tuzakoğlu ve Vasil İstefanadi olduğunu anımsatan, onlardan sonra başka hiç kimseye yar olmayacağını gösteren bir hafıza anıtı olduğunu söyleyebiliriz…

Beni hatırlayıp unutmayın” diyen bir eski zaman esiri, herkesin sahip olduğunu sandığı; ama ilk sahiplerinden sonra kimselere yar olmayan bir sevgili… Aynen satılmasına, özelleştirilmesine, yıkılıp yok edilmesine rağmen hafızalardaki yerini koruyan diğer İzmir fabrikaları; İzmir Elektrik, Sümerbank, Tariş fabrikaları, Bağ Yağları (Gomel) ve Şark Sanayi fabrikaları gibi…

Neyse ki bellek hiç unutmuyor ve savaş kahramanlarının da dahil olduğu geçmişi unutmak isteyenleri devamlı hatırlatıyor!

(1) Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı, BMGM Fon Kodu 30-10-0-0, Kutu No 140, Dosya No 4, Gömlek No 14