Komisyon demokrasisi…

Ali Rıza Avcan

Uzunca bir zamandır İzmir Büyükşehir Belediyesi ile diğer ilçe belediyelerinin Youtube hesaplarından canlı yayınlanan meclis toplantılarını izliyor, o kayıtları indirip arşivliyor ve onca yıldır bu işin içinde olmama karşın şu an uygulanmakta olan toplantı ve karar alma sistematiğini anlamaya, alınan kararın ne anlama geldiğini çözmeye; başkan, meclis üyeleri ve grup sözcüleri arasındaki diyalogların gerçek anlamını analiz etmeye çalışıyorum. Hem de bir elimde oldukça ayrıntılı hazırlanıp 9 Ekim 2005 tarih, 25961 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan “Belediye Meclisi Çalışma Yönetmeliği“, diğer elimde de basılı meclis gündemleri olduğu halde…

Meslek hayatımda büyükşehir, il, ilçe ve belde belediyesi olmak üzere yüzlerce belediye meclisinin kararlarını, karar özetleri defteriyle tutanaklarını inceleyip teftiş etmiş, herhangi bir eksiklik ya da yanlışlık bulduğumda bu hususu teftiş raporunda belirtmiş ya da usulsüz bir karar alınmışsa soruşturma açmış biri olarak temsili demokrasinin kurumu olarak gösterilen belediye meclislerindeki canlı yayınlara yansıyan görüşme ve karar alma süreçlerinin katılımcı ve çoğulcu demokrasi ile şeffaflık, bilgi edinme hakkı ve hesap verebilirlik ilkeleri açısından çok kötü bir noktada olduğunu düşünüyorum.

Merkezi yönetimi uzun yıllardır elinde tutan AKP iktidarının bir zamanlar bu hususlara önem veren tavrından vazgeçerek artık güvenlikçi politikalara yöneldiğini, katılım, şeffaflık, bilgi edinme hakkı, hesap verebilirlik gibi bir kavramlarla bir ilişkisi kalmadığını bildiğim için hem onların yönetimindeki belediyelerde bu saatten sonra bu konularda bir iyileşme olmayacağını hem de bu yozlaşmayı gidermek, belediye meclisi görüşmelerini daha demokratik, daha şeffaf, daha katılımcı, daha hesap verebilir hale getirmek için yeni yasal düzenlemeler yapmayacaklarını biliyorum.

Bu anlamda sözüm, eleştirilerim ve önerilerim, seçim döneminde yerel demokrasiyi daha da geliştireceğini, belediye hizmetleriyle ilgili karar süreçlerini daha şeffaf hale getireceğini ifade eden CHP’li belediyelere, onların belediye başkanlarına ve meclis üyelerine; özellikle de İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer‘e…

Çünkü bize bir söz verdiler, bu konuda çeşitli vaatlerde bulundular…Hem de para harcamayı gerektirmeyen, milyonluk bütçelere ihtiyaç duymayan küçük ama anlamlı adımlarla yapılacak cinsten…

Ama ilk olumsuz adım da onlardan geldi… Çünkü, şu an itibariyle riskli bulunduğu için kullanılmayan eski hizmet binasındaki büyük meclis salonunun arkasındaki izleyici sıralarını 2020 yılı içinde 320.000 liraya ihale edip kaldırtarak salonu daha lüks hale getirdiler ve meclis toplantıları “Belediye Meclisi Çalışma Yönetmeliği“nin 11. maddesine göre halka açık olduğu halde halktan aynen İnternet kullanıcıları gibi meclis toplantılarını ekrandan izleyebilmesi için salonun dışında ekranlı bir izleyici salonu yaptırdılar… Hem de İzmir Kent Konseyi Başkanı‘na toplantıları izlemesi için meclis salonundaki bir koltuğu lûtuf olarak sundukları bir dönemde…

2019 tarihli İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı aday kampanyasında, belediyeye ait meclis ve encümen kararlarıyla karar özetlerinin ve tutanakların; ayrıca bütçe, kesin hesap ve faaliyet raporlarıyla imar durum belgelerinin hem masaüstü hem de mobil uygulamalardaki e-belediye bölümlerinde yayınlandığı hususu, yeterince araştırıp öğrenilmediği için; dağıtılan seçim bildirgelerinde yer alan “Belediye Cebinizde” isimli seçim vaadi kapsamında “dört farklı mekanizma kapsamında özel bir mobil yazılımla İzmirlilerin öncelik ve tercihlerini karar alma süreçlerine dahil edeceğiz; Kararlar Cebinizde, Öneri ve Katkılar Cebinizde, Belediye Bütçesi Cebinizde, İmar Durumu Cebinizde” denilmiş olsa da eski belediye başkanı Aziz Kocaoğlu döneminde başlatılan bu uygulamalara devam edilmiştir.

Evet, İzmir Büyükşehir Belediyesi bugün kendisine ait 74 ayrı iletişim kanalı ve bunlara ek olarak Youtube hesapları üzerinden yaptığı canlı belediye meclisi toplantı yayınlarıyla; ayrıca bir havuz kapsamına alınıp desteklenen “yandaş” yerel basın kuruluşlarıyla bir dünya bilgiyi kamuoyuna aktarmakla birlikte; bunların, özellikle de belediye meclisi kararları, tutanakları, komisyon raporları, bütçe, kesin hesap, faaliyet raporları gibi okunup anlaşılması zor bilgi, belge ve kayıtların her sınıf ve kesimden halkın kolaylıkla okuyup anlayabilmesi ve bunun üzerinden bir fikir oluşturabilmesi için üslûp, dil ve içerik olarak sadeleşip anlaşılabilir olması için çaba gösterilmiyor. Bu karmaşık durum bazen öyle noktalara varıyor ki; bazı meclis üyeleri; hatta grup başkan vekilleri bile bazı kararların içeriğini anlamadığı için alınan kararın ne işe yarayacağını soruyor ya da 2017 yılında başıma geldiği gibi, bazı belediye meclisi üyeleri, “biraz önce belediye meclisinde bir konuda oy kullandım; ama oy verdiğim konunun ne olduğunu ben de bilmiyorum” diyebiliyor. Aynen Arapça bilmeyen birinin Kuran’ı anlayamamasında olduğu gibi…..

İsterseniz işe bu anlaşılmazlık halinden; daha doğru bir ifadeyle, belediye meclisindeki karar alma süreçlerinin yöntem, üslup, dil ve içerik yöntemiyle sonuçlarının anlaşılmaz hale gelmesi için yapılanları ele almakla işe başlayalım….

Demokrasinin özünü oluşturan fikir alışverişi ve tartışmalar komisyonlara teslim…

Görüp izlediğim kadarıyla belediye meclisi toplantıları önceden hazırlanan gündem çerçevesinde yapılıyor ve görüşmelerin gündemdeki madde numaralarına göre oylanması hususu her oturumun başında meclis üyelerince kabul edildikten bundan sonraki tüm süreçlerde sadece ve sadece madde numaralarından söz ediliyor. Buna gündem maddelerinin düzenlenmesi sırasında eklenen ve çoğu kez bilgi vermekten uzak, kuru bürokratik dili de eklediğimizde, hem belediye meclisi üyelerinin hem de toplantıyı izleyenlerin hangi konunun görüşüldüğünü anlamakta zorlandığı; hatta hiç anlamadığı bir durum ortaya çıkıyor.

Bunun sonucunda da, “görüşülen konu nasılsa komisyonda görüşülüp anlaşılacak ve biz de komisyonun görüşüne göre karar vereceğiz” düşüncesiyle gündem maddelerinin meclise sunulması sırasında hiç meclis üyesinin müdahalesi ya da katkısı olmuyor. Çünkü her gündem maddesi neredeyse istisnasız, meclis üyelerine daha fazla huzur hakkı ödensin düşüncesiyle komisyonlara havale ediliyor. Çünkü mevcut mevzuatta, kurulacak komisyonların sayısı ve konusu konusunda sınırlayıcı hiçbir hüküm bulunmuyor. O nedenle bugün İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde 176 meclis üyesine karşılık toplam 199 koltuğu olan 24 komisyon (meclis üyesi başına 1,13 koltuk), İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde de 312 meclis üyesine karşılık toplam 208 koltuğu olan 26 komisyon (meclis üyesi başına 0,66 koltuk) bulunmakta, neredeyse tüm kararlar bu bol sayıda koltuğa sahip komisyonlara sevk edilerek oralarda alınacak tavsiyesine göre karar alınmaktadır.

Bu anlamda belediye başkanı ile iktidar partisi grup sözcüsünün meclise gelen gündem maddelerinin hangi komisyonlara dağıtılacağı konusunda, tabii ki toplantı öncesinde diğer grup sözcülerinin görüşlerini almak suretiyle adeta bir trafik memuru gibi görev yaptıkları söylenebilir. İşte o nedenle Youtube’dan canlı bir meclis toplantısını izlemeye kalktığınızda meclis başkanlığı görevini yapan belediye başkanının ağzından en çok duyacağınız sözcükler şunlar olacaktır:

Kemal Bey, Selahattin Bey, Hakan Bey, 18 ve 19 nolu önergelerin Plan, Bütçe ve Tüketici Hakları komisyonlarına havalesini oylarınıza sunuyorum. Kabul edenler, etmeyenler. Oybirliği ile kabul edilmiştir. Teşekkür ederim.

Bu görüşe karşı, “meclis ile komisyonlar bir bütündür; sonuç olarak komisyonlar konuyu inceleyip görüş belirtiyor, meclis de kararını veriyor” şeklinde bir itiraz yapılabilir; ama bu itirazı yapanların unuttuğu en önemli husus, komisyon çalışmaların kamuya kapalı olmakla birlikte meclis çalışmalarının kamuya açık olmaması zorunluluğudur. Bu zorunluluğun en önemli nedeni de, meclisteki görüşülen konu ile ilgili farklı görüş, düşünce, öneri ve eleştirilerin kamuoyuna açık bir şeffaflıkta yapılmasını sağlamaktır. Komisyonda ise birçok konu tartışılıp farklı fikirler beyan edilmekle birlikte bu görüşme ve tartışmaların kamuya açık olmaması nedeniyle kamuoyunun, diğer bir deyimle halkın karara esas olan farklı düşünceler hakkında bilgi edinmesi mümkün olmamakta; temsili demokrasinin temelini oluşturan anlayışa göre halkın kendi oyuyla seçtiği vekili hakkında bilgi edinmesi, onun nasıl davrandığı ve ne şekilde oy kullandığı konusunda bir fikri olmamaktadır. Alınan karardan bir süre sonra yayınlanan komisyon raporlarında farklı görüş, düşünce, öneri ve eleştiriler üzerinden yapılan tartışmalar yerine sadece oybirliği ya da çoğunlukla alınan tavsiye kararının yazılması nedeniyle komisyonda yapılan görüşmelerin gelişimini görmek -ne yazık ki- mümkün olmamaktadır.

“Komisyon hemen toplansın, karar alsın!”

Ayrıca İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 13 Şubat 2021 tarihli toplantısında bir örneğini gördüğümüz gibi, meclis toplantısı devam ederken meclis başkanı tarafından o toplantıda karara bağlanması gereken bazı acil konuların ilgili komisyonun hemen dışarıda toplanarak karara bağlanmasının talep edilmesi de; komisyon kararlarının gerektiğinde fazla düşünülüp danışılmadan alelacele alındığını, bu nedenle komisyonlardaki karar alma kalitesinin iyi ve doğru olmadığını gösteren kötü örnekleri oluşturmaktadır.

İmzalanan protokollerin komisyon kararları ile gizlenmesi…

Belediye meclisi tarafından komisyona havale edilen kararların bir kısmının, değişik kurum ve şahıslar arasında imzalanacak protokollerle ilgili olması durumunda ise bu anlaşmanın kurallarını gösteren protokollerin hiçbir şekilde yayınlanmaması nedeniyle şeffaflık, bilgi edinme hakkı ve hesap verebilirlik çerçevesinde halkın meclis ve komisyon kararlarını denetlemesi mümkün olmamaktadır. Örneğin hem geçen yıl hem de bu yıl İzmir Büyükşehir Belediye Başkan Danışmanı Güven Eken‘in işin başında olduğu İzmir Vakfı ile yapılan protokoller ve bu protokollere göre İzmir Vakfı‘na aktarılan kamu kaynakları hakkında bilgi edinmek mümkün olmamaktadır.

Yapılmamış işlerin yapılmış gibi gösterilmesi hem suç hem de ahlaki bir zaafiyettir…

Bizim bütün bu sorunlardan yakınıp çözüm önerileri bulmaya çalıştığımız günlerde basın kuruluşlarıyla sosyal medyanın gündemine yeni bir belediye haberi düştü. İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 26 Ocak 2021 tarihli bu yeni haberine göre İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer, kısa adı DEMOS olan Ankara merkezli Demokrasi Barış ve Alternatif Politikalar Araştırma Derneği (www.demos.org.tr) ile İzmir Kent Konseyi arasında imzalanan bir protokolle Türkiye’de ilk kez İzmir’de hayata geçirilen http://www.izmir.referandom.com adlı dijital katılım ve izleme aracı projesi ile İzmir’in seçilmiş en yetkili kurumu olan İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nin, şehrin geleceği ile ilgili kararların alındığı meclis toplantılarında, gündeme alınmış ve alınacak maddelerin bir eleme sürecinden geçirilerek online bir platform üzerinden kentlilerin oylarına sunulacağını ifade etti. 2019, 2020 ve 2021 yıllarına ait İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi kararları arasında yaptığımız taramada İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin ya da İzmir Kent Konseyi’nin bu dernekle işbirliği yapmasına ilişkin bir kararın olmadığı belirlenmiş olup; bu projenin duyurulduğu tarihten 20 gün sonra sözü edilen http://www.izmir.referandom.com isimli İnternet sayfasına baktığımızda ise, sanki 13 Temmuz 2020 ile 12 Şubat 2021 tarihleri arasında sürede bu siteye yazılan (55) adet öneride bulunulduğu ve bu önerilerden sanki 48’i kabul, 3’ü de reddedilmiş gibi yanıltıcı bir bilgilendirmenin yapıldığı görülmektedir.

(TUİK) Türkiye İstatistik Kurumu‘nun işsizlik ya da hayat pahalılığı gibi konularda manipülasyon yapıp yanlış ya da saptırılmış veri yayınlamasında olduğu gibi, burada da 26 Ocak 2021 tarihinde tanıtım toplantısı yapılan bir İnternet sitesiyle, İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi’nin 2020 Temmuz, Ağustos, Eylül, Ekim, Kasım, Aralık aylarıyla 2021 yılı Ocak ve Şubat ayları gündeminde yer alan bazı konular hakkında sanki halkın görüşüne başvurulup öneri toplanmış ve bu önerilerin halk tarafından oylanması sonucunda bazı konular kabul, bazıları da reddedilmiş gibi algı yaratılarak konusu aynı zamanda suç olan ahlaki açıdan sorunlu bir durum oluşturulmuştur.

Ama işin asıl ilgi çekici; daha doğrusu trajik diğer bir yönü ise asıl olarak Karabağlar Belediyesi ile İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi üyesi olan Fikret Mısırlı‘nın girişimiyle hazırlanıp meclis gündemine alınan “Hayvan Hakları Daire Başkanlığı kurulsun” önergesinin Sokak Hayvanları, Plan Bütçe ve Çevre, Kent Konseyi ve Sağlık Komisyonlarından gelen oybirliği ile “kabul“, Hukuk Komisyonu‘ndan gelen oy çokluğu ile “red “kararları, 13 Şubat 2021 tarihli son meclis oturumunda tartışmalı bir görüşmenin arkasından reddedildiği halde; sanki bu gündem maddesinin görüşülmesi talebi İzmirlilerden geliyormuş “İzmir Büyükşehir Belediyesi Hayvan Hakları Daire Başkanlığı kurulmalıdır.” önermesinin, sonucu henüz açıklanmamış bir öneri olarak http://www.izmir.referandom.com İnternet adresinde bir soru olarak yer almış olmasıdır.

Bu çerçevede, halkın doğrudan doğrudan kendisinden gelen talepler yerine kendi belirlediği konular üzerinden kısıtlayıcı oylamalar yaparak “bakın, halk benim belirlediğim gündem maddelerinden şunu kabul etti, şunları da kabul etmedi” demek, bunun için projeler geliştirmeye kalkmak tam anlamıyla popülist, aldatıcı bir uygulamadır. Ayrıca mevzuatın “gündem, belediye başkanı tarafından belirlenir ve toplantı günü de belirtilerek üyelere en az üç gün önceden bildirilir” dediği koşullarda gündemin duyurulmasından sonra, -değiştirmeye kalkan belediye başkanı da olsa- değiştirilemeyeceği de bilinmelidir. O nedenle, yasal dayanağı bulunmayan ya da yasal olarak yapılması mümkün olmayan uygulamaları, “dijitalleşme“, “inovasyon“, “yaratıcılık“, “demokrasi 4.0” ve “demokrasiyi geliştirme” gibi şık sözcüklerle hayata geçirmeye kalkmanın beraberinde birçok sorunu getireceği de bilinmelidir.

Sonuç olarak;

İnsanların birey, grup ya da toplum olarak var olduğu her durumda, birbirlerine karşı nasıl davranıp neler yapacaklarını ya da yapmayacaklarını her zaman için önceden düzenlenmiş metin, sözleşme ya da yasaklamalarla belirlemenin mümkün olmadığını biliyoruz. Bu anlamda 2005 yılında oldukça ayrıntılı düzenlenmiş olan Belediye Meclisi Çalışma Yönetmeliği‘nin de yer yer ya da zaman zaman yeterli olmayacağını, o kadar ince düşünülüp ayrıntılı düzenlenmiş kuralların bile zaman içinde yetersiz kalacağını ve her bir düzenleme, kural ya da yasaklamanın çiğnenip geçileceğini tahmin ediyoruz.

İşte bu toplumsal gerçeklikten hareketle toplumlar, gücü elinde tutan iktidar sahiplerinin düzenlediği uyarıcı, yönlendirici ya da emredici metinlerin yetersiz kalması durumunda kişi ya da gruplar arası ilişkilerde geçerli olmak üzere bir takım alışkanlıklar, töreler ya da gelenekler geliştirirler. Anglosakson kültürünün egemen olduğu Birleşik Krallık ülkelerinde toplumsal ilişkileri düzenleyen yazılı bir anayasanın olmayışının dışında, çoğu ilişkinin geleneğin getirdiği toplumsal alışkanlıklar çerçevesinde düzenlenmiş olması bu durumun en iyi örneğidir.

Bu çerçevede seçmenleri tarafından belirlenen vekillerin bir araya geldiği belediye meclislerinde ya da parlamentolarda; hatta toplumun diğer resmi, özel ve sivil kesimlerindeki benzeri oluşumlarda her türlü ilişkiyi önceden belirlenmiş kural ve yasaklamalar üzerinden belirlemenin yetersiz kalması nedeniyle her kurumun, her oluşumun kendine özgü gelenekler, alışkanlıklar oluşturduğunu ve bunları zaman içinde geliştirdiğini görürüz.

Şayet yazımıza esas olan büyükşehir ve ilçe belediye meclislerindeki çalışma usul ve esaslarının daha da demokratikleşmesi ve meclis içindeki demokrasi kültürünün daha da gelişmesi isteniyorsa, sadece meclis üyelerinin kendi aralarındaki özel ilişkileri değil; aynı zamanda seçmenleri gözündeki yerlerini sorgulaması, bu meclislerde yaptıklarının seçmenleri tarafından anlaşılıp anlaşılmadığını düşünmesi, tüm tutum ve davranışlarını seçmeninin anlayabileceği sadelikte yapmaya çaba göstermesi, bu çerçevede belediye yapılanmasında belediye meclisi üyeleri ile seçmenleri arasındaki ilişkileri geliştirecek düzenlemelerin yapılması yerinde olacaktır. Örneğin belediyelere ait İnternet sayfalarında yurttaşların nasıl belediye başkanlarına doğrudan ulaşmasını sağlayacak iletişim bilgileri verilip düzenlemeler yapılıyorsa, aynı şey belediye meclisi üyeleri için de yapılmalı, belediye meclisi üyesi-seçmen/halk arasındaki ilişkinin daha kaliteli bir düzeye gelmesi sağlanmalı, belediye meclisi üyelerinin de belediye başkanı kadar temsil gücüne sahip olduğu kabul edilmelidir.

O anlamda, kamusal hizmetlerde hukukun evrensel kurallarına uygun davranmak kadar; demokrasiyi de katılımcı ve çoğulcu boyutta geliştirecek demokratik tutum ve davranışlara da uygun davranılması gerekmektedir diyebiliriz…

Açık mı, yoksa kapalı mı? (2)

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz günlerde İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin hizmete sunduğu Açık Veri Portali nedeniyle kaleme aldığımız iki bölümlük araştırma yazısının ilk bölümünde, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait bilgi/veri, belge ve haberlerin paylaşıldığı toplam 74 iletişim kanalından söz ederek; “Açık veri” ya da “Open data” kavramının ne anlama geldiğini, dünyada bu amaçla yapılan çalışmaların gelişme süreci ve kapsamıyla uygulama karşılaşılan temel zorlukları ele alarak Türkiye’nin bu konudaki yerini belirlemeye çalışmıştık.

Bugünkü yazımızda ise dünyada ve Türkiye’de “Açık veri” uygulamalarını ele alarak yerel yönetimlerin yönettikleri kentler adına neler yaptığını, uygulamakta oldukları açık veri portallerinin neleri kapsadığını değerlendirmeye çalışacağız.

Yazımızın bir önceki bölümünde adını verdiğimiz 68 ülke ile 56 yerel üyenin üye olduğu Açık Devlet Ortaklığı (Open Government Partnership), Açık Bilgi Vakfı (Open Knowledge Foundation) ve Open Knowledge International gibi kaynaklardan dünyadaki birçok ülke, bölge ve yerel yönetimin “Açık Veri” konusu ile ilgili çalışmalar yaptığını ve bu amaçla bir kısmı oldukça gelişmiş açık veri platformları oluşturduğunu, bu konuda bilgiler vererek toplumu eğitmeye çalıştıklarını, bu platformları diğer interaktif ortamlarla buluşturarak bilginin kitleselleşmesi için çaba harcadıklarını, kullanılan ya da yeniden üretilen verilerin standart olması için çaba gösterdiklerini ve ellerindeki verileri düzenli olarak güncelleyip zenginleştirdiklerini öğreniyoruz.

Biz de bu kent yönetimlerinin; bunlara özellikle de İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer tarafından 2019 yılının Nisan ayında Akdeniz kentleri arasında bir iletişim ağı kurmak amacıyla davet mektupları gönderilen Barcelona, Marsilya, İskenderiye, Venedik, Beyrut ve Selanik gibi Akdeniz kentlerini dahil ederek, bugüne kadar açık veri konusunda ne yaptıklarını araştırarak ortaya koymak ve bu bilgiler ışığında ülkemizdeki uygulamalarla mukayese etmek için aşağıdaki tabloyu hazırladık:

Tablonun 24 dünya kentini kapsayan ilk iki bölümüne baktığımızda Berlin, New York ve Milano gibi dünya kentlerine ait açık veri portallerinde çok fazla kategorideki çok fazla sayıdaki açık veri setinin kullanımda olduğu, bu verilerin düzenli olarak güncellendiği, bu portaller içinde kent içinde kullanılabilecek mobil uygulamaların tanıtılıp onlarla bağlantılar kurulduğu, açık veriyi analiz etme yöntem ve teknolojileri hakkında ayrıntılı bilgi ve eğitimler verildiği, portallere binlerce; hatta milyonlarca kullanıcının üye olduğu ve bunlar arasında özel ağlar oluşturulduğu, bu üyelerin açık verileri kullanarak ürettiği yeni verilerin portal kapsamında değerlendirildiği, portaldeki açık verilerin büyük bir kısmının görselleştirildiği, web sitesi hizmet kalitesinin ölçülmesi ve iyileştirilmesi için sürekli çevrimiçi anketler yapıldığı, verilerin BS7911:2003, ISO 9110 ve ISO 20252 gibi kalite yönetim sistemleriyle standart hale getirildiği anlaşılmakta; çok katmanlı bu zenginlik içinde verinin ve yeni veri üretiminin bu ülke ve kentler için ne ölçüde önemli ve değerli olduğu bir kez daha ortaya çıkmaktadır.

Aynı durumun, İzmir‘in Akdeniz’e kıyısı olduğu için özel ilişkiler kurmak istediği 6 kent için de geçerli olduğu anlaşılmaktadır. Bu kentler arasında yer alan Beyrut‘a ait veriler ilk başta diğerlerine göre daha azmış gibi görülse de, bu özel durumun Beyrut‘un ülkesi Lübnan‘la ilgili çok fazla sayıdaki açık veriyi kapsayan açık veri portali içinde ele alınmasından kaynakladığını söylememiz gerekir. İskenderiye ise 2003 yılında oluşturduğu portalde (610) açık veri setini barındıran 5.200.000 nüfuslu bir kent olarak İzmir’in çok ötesindeki bir yerde durmaktadır. 1.603.000 nüfuslu Marsilya‘nın 16 kategoride (1.608), 637.000 nüfuslu Venedik‘in 9 kategoride (330) veri setini oluşturup kullanıcıların hizmetine sunmuş olması, bu kentlerin büyük ölçüde bilgiye ve bilgi üretimine önem veren Avrupa kentleri olması ile ilgilidir.

Ülkemizdeki 5 ayrı kente faaliyet gösteren yerel yönetimlere ait açık veri portalleri ise ülkemizin dünya ligindeki durumunu ve düzeyini yansıtmaktadır. Gaziantep/Şahinbey Açık Veri Portali 2015, İstanbul, Balıkesir ve İstanbul/Küçükçekmece Açık Veri Portalleri 2020, İzmir Açık Veri Portali de 2021 yılında oluşturulmuş ve her biri de bugünkü yapısıyla büyük ölçüde “kurulmuş olmak için kurulan” portallerdir. Büyük duyurularla kurulan Gaziantep/Şahinbey Açık Veri Portali‘nin araştırmayı yaptığımız tarihlerde aktif olmaması bu dağınıklığın ve içler acısı yoksunluğun en iyi örneğidir.

Gelelim ülkemizdeki açık veri portallerinin yapılanmasıyla uygulamalarını değerlendirmeye… Bu kapsamdaki değerlendirmeyi ise sadece İstanbul ve İzmir büyükşehir belediyelerine ait açık veri portalleri üzerinden yapacağımı belirtmek isterim…

2020 yılının Ocak ayında oluşturulan İstanbul Açık Veri Portali‘nde 8 kategoride (150), 2021 yılının Ocak ayında oluşturulan İzmir Açık Veri Portali‘nde de 10 kategoride (120) açık veri setinin kullanımda olduğu söylenmekle birlikte; bu rakamların her ikisi için de doğru olmadığını söylemek zorundayız.

Çünkü;

A. İstanbul’da (150) veri seti içinde yer aldığı söylenen “Toplu Taşıma Bilet Fiyatları”, “Muhtarlık Adres Bilgileri”, “İstanbul Güneş Enerjisi Santralleri Üretim Miktarları”, “Hal Ürünleri ve Fiyatları Web Sayfası”, “İtfaiye İstasyonları Konum Bilgileri”, “İstanbul Sağlık Kurumları ve Kuruluşları Verisi”, “İtfai İstatistikler”, “Rehabilite Edilip Alındığı Ortama Bırakılan Hayvanlar”, “Sahiplendirilen Hayvanlar”, “Muayene Edilen Hayvanlar”, “1. Sınıf Gayrisıhhi Müessese Kapsamındaki İşletme Sayısı ile Akaryakıt ve/veya Otogaz İstasyonu Sayısı”, “Ücretsiz ibbWİFİ Hizmeti Sunulan Lokasyonlar”, “ibbWİFİ Lokasyon Grubuna Göre Veri Kullanımı”, “İstanbul Baraj Doluluk Oranları Verisi”, “Parklar ve Yeşil Alanlar”, “İstanbul’a Verilen Temiz Su Miktarları”, “2019 Yılı Park Bahçe ve Yeşil Alan Verileri”, “İstanbul Genel Yeşil Alan Bilgileri 2004-2019” ve “Hava Kalitesi İstasyon Ölçüm Sonuçları Web Servisi” başlıklı (19) veri seti, değişik veri kategorileri içinde birden fazla yer aldığı,

B. 150 adet olduğu söylenen veri setleri arasında, “Belediye Nüfusları Veri Seti“, “İlçe Bazlı Ortalama Hane Halkı Büyüklüğü“, “Nüfus Bilgileri” ve “Meteoroloji Gözlem İstasyonu Veri Seti” gibi asıl olarak veri toplama yetkisi yasal olarak (TÜİK) Türkiye İstatistik Kurumu‘na ya da (DMİ) Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü‘ne ait olup belediye hizmetlerinin gerçekleştirilmesinden kaynaklanmayan veri setlerine yer verilmesi,

C. “Ekonomi” kategorisinde yer alan (3), “Afet Yönetimi” kategorisinde yer alan (3), “Enerji” kategorisinde yer alan (11), “Yaşam” kategorisinde yer alan (20), “Yönetişim” kategorisinde yer alan (12), “İnsan” kategorisinde yer alan (16), “Çevre” kategorisinde yer alan (20) ve “Bilgi ve İletişim Teknolojileri” kategorisinde yer alan (1) veri setleri dışında, veri seti sayısını 150’ye tamamlayacak başka veri setlerine rastlanmadığı için aktif olarak kullanılan toplam veri seti sayısının gerçekte (150) değil, (83) olduğu belirlenmiştir.

Bu (83) veri setinin kaynak olarak temin edildiği belediye hizmet birimlerinin ise 1 hukuk müşavirliği, 12 daire başkanlığı, 2 adet müdürlük, 2 bağlı genel müdürlük, 4 belediye şirketi ve İstanbul İstatistik Ofisi şeklinde dağılım gösterdiği, belediye dışındaki diğer resmi kurumların da TÜİK ve İstanbul Üniversitesi olduğu belirlenmiştir.

İlk kez 2020 yılının Ocak ayında oluşturulduğu anlaşılan veri setlerini izleyen takipçi sayısının 11 Şubat 2021 tarihi itibariyle topu topu (29) olması ise, dünyadaki diğer kent açık veri portalleriyle kıyasladığımızda, İstanbul gibi 15-16 milyon nüfusa sahip bir dünya kenti açısından son derece yetersiz kaldığını ve bunun için özel bir çaba gösterilmediğini göstermektedir.

Genellikle 2020 yılı Ocak ayı içinde ve 8 adet farklı formatta (PDF, HTML, XLSL, API, CSV, OGC, WMS, XML) oluşturulmuş veri setlerinin düzensiz aralıklarla; özellikle de bazı verilerde aradan bir yıl geçtikten sonra güncellendiği ya da aradan 1 yıldan fazla süre geçmiş olmasına karşın “izcilik faaliyetlerinden faydalanan kişi sayısı“, “Belnet şube ve üye sayısı“, “İş sağlığı ve güvenliği eğitimi alan İBB personeli“, “deprem farkındalık ve güvenli yaşam eğitimi alan kişi sayısı” gibi verilerin hiç güncellenmediği belirlenmiştir.

İstanbul Veri Portali‘nde yer alan veri kategori ve setleri ile bunların hangi formattaki dosyalarda bulunduğunu, veri setleriyle ilgili takipçi ve görüntülenme sayılarını, veri setinin kaynağı ile oluşturulma ve son güncellenme tarihlerini gösteren dosyayı, yazımızın sonundaki linkten indirip inceleyebilirsiniz.

İzmir Açık Veri Portali ise…

10 ayrı kategoride (afet ve acil durum yönetimi, hareketlilik, çevre, enerji, yaşam, sosyal belediyecilik, yönetişim, ekonomi, tarım, kriz belediyeciliği) toplam 120 veri setini kapsayan İzmir Açık Veri Portali, belediyeye bağlı 14 daire başkanlığı (Sosyal Hizmetler Daire Başkanlığı 6, Sosyal Projeler Daire Başkanlığı 7, Harita ve CBS Dairesi Başkanlığı 15, Kültür ve Sanat Dairesi Başkanlığı 3, İtfaiye Dairesi Başkanlığı 3, Bilgi İşlem Dairesi Başkanlığı 5, Ulaşım Dairesi Başkanlığı 5, İklim Değişikliği ve Çevre Koruma Kontrol Dairesi Başkanlığı 9, Atık Yönetimi Dairesi Başkanlığı 6, Dış İlişkiler ve Turizm Dairesi Başkanlığı 1, İşletme ve Destek Hizmetleri Dairesi Başkanlığı 2, Tarımsal Hizmetler Dairesi Başkanlığı 4, Muhtarlık İşleri Dairesi Başkanlığı 1, Park ve Bahçeler Dairesi Başkanlığı 1), 2 bağlı (İZSU 13, ESHOT 18) genel müdürlük, 1 başhekimlik, 6 belediye şirketi (İZELMAN 2, Grand Plaza 2, İZDENİZ 4, İZBAN 3, İzmir Metro 8, İZULAŞ 1) olmak üzere belediye içi toplam 23 kaynaktan beslenmektedir.

Askıda İzmirim Kart”, “İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne Sosyal Yardım Başvuruları”, “Sosyal Yardım Talebinde Bulunan Hemşehrilerimize Yapılan Yardımlar”, “Afet ve Acil Durum Toplanma Alanları”, “CO2 Emisyon Değerleri ve Bir Milyon Yolcu Başına CO2 Miktarı”, “Harmandalı Elektrik Üretim Verileri”, “İzmir Elektrikli Otobüs Projesinin Ürettiği Çevresel Değerler”, “Metro ve Tramvay Enerji Tüketimi”, “Arıcılık Desteği”, “Küçükbaş Hayvan Desteği”, “Sebze ve Meyve Hal Fiyatları”, “Çocuk Keşif Atölyeleri Merkezi”, “Semt Pazarı Yerleri”, “Kısırlaştırılan Sokak Hayvanlarına Ait Veriler”, “Muayene Edilen Sokak Hayvanlarına Ait Veriler”, “Müdahale Edilen Sokak Hayvanlarına Ait Veriler”, “Sahiplendirilen Sokak Hayvanlarına Ait Veriler” ve “Sokak Hayvanlarına Dağıtılan Mama Miktarı” başlıklı toplam 18 veri setinin iki ayrı kategoride, “Güneş Enerjisi Santrali (GES) Projesi Kapsamında Elde Edilen Sonuçlar” başlıklı veri setinin de üç ayrı kategoride yer aldığı belirlenmiştir.

Toplam 120 veri setinde ise 9 ayrı dosya türü (CSV, XLSX, API, PDF, ZIP, GeoJSON, HTML, JPEG, TXT) kullanılmakta, açık veri portalinin henüz çok yeni olması nedeniyle her bir veri setinde 0-2 arasında değişen takipçi sayısı sadece “barajların doluluk oranı” setinde 4’ü bulmaktadır.

Aynı durum veri setlerinin görüntülenme istatistiklerinde de karşımıza çıkmakta, en fazla görüntülenen veri seti 12 Şubat 2021 tarihi itibariyle ve yine aynı şekilde “barajların doluluk oranı” setinde (222) görüntülenme olarak gözükmektedir.

120 veri setinden 17’si (% 14,16) sürekli, 18’i (% 15) günlük, 3’ü (% 2,50) haftalık, 20’si (% 16,66) düzensiz, 28’i (% 23,33) aylık, 1’i (% 0,83) altı aylık, 22’si (18,33) yıllık, 11’i de (% 9,19) nihai olup; “nihai” olarak nitelenen veri setleri arasındaki “baraj listesi“, “Havaalanları (iç ve dış hat)“, “İZBAN (banliyö) istasyonları“, “Metro istasyonları“, “Trafik kameraları“, “Tramvay hatları ve bağlı istasyonların bilgileri“, “Tren garları“, “Vapur iskeleleri” ve “Vapur teknik ve kullanım özellikleri” gibi paylaşılması halinde herhangi bir değer üretmeyecek sabit veriler olması; ayrıca İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait İnternet (İZDENİZ; İZBAN, TRAM İZMİR, İZMİR METRO) sayfalarıyla mobil uygulamalarında (İBB, İZUM) yer alması nedeniyle bu veri setleri arasına niye dahil edildiği anlaşılamamıştır.

İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından hazırlanan İzmir Açık Veri Portali‘nin menüsünde yer alan iki ayrı bölüm, zaman içinde bu bölümlerde yer alacak taleplerin sayısı ve içeriği ile paylaşılacak geri bildirimler açısından oldukça ilginç olacağa benzemektedir. Bu bölümlerden “Veri isteği” başlıklı ilk bölüm kullanıcıların yeni veri seti talepleri ile ilgili olup; 13 Şubat 2021 tarihi itibariyle farklı kullanıcılar tarafından iletilen “Meteoroloji istasyonu verileri“, “İzmir Mimarlık Sergisi ve Ödülleri“, “İzmir Gürültü Haritaları” ve “Hat bazında günlük sefer başarım verileri” taleplerinden hangilerinin kabul görüp yayına alınacağı önümüzdeki günlerde ortaya çıkacaktır.

İzmir Büyükşehir Belediyesi Açık Veri Platformu üzerinde yayımlanan verileri kullanarak hayata geçirilmiş projelerin tanıtıldığı sayfamız sizlere ilham verecek ve motivasyon sağlayacaktır” açıklamasının yer aldığı “Başarı örnekleri” bölümü ise portaldeki veri setlerinin kullanılması suretiyle gerçekleştirilen projeler hakkında bilgiler vererek portalin geçerliliği, etkinliği ve sürdürülebilirliği konusunda geri bildirimler edinmemizi sağlayacaktır.

Bence İzmir Açık Veri Portali‘nin en büyük eksikliği sunulan veri setlerinin nasıl kullanılacağı ve geliştirileceği konusunda eğitim amaçlı bölümlerle kullanıcılar arasında geniş bir bilgi/iletişim ağı oluşturulmasına ilişkin yetersizlikleridir. Bu amaçla oluşmuş akademik, profesyonel, amatör ve sivil gruplarla; özellikle de birey ya da grup olarak öğrencilerle ilişki kurmayı kolaylaştıran girişimlerde bulunulmaması şimdilik portalin en büyük eksikliğidir.

Sonuç olarak, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından oluşturulan İzmir Açık Veri Portali‘nin geleceği, İzmir Büyükşehir Belediyesi ile bağlı birim ve şirketlerinin hangi bilgileri paylaşıma hazır olduğu, hangilerini de paylaşmak istemediği noktasında belirlenecektir. İşin daha başında paylaştığı birçok veri setinin gerek kendi iletişim kanalları gerekse diğer kamusal kanalları tarafından yapılan duyurularla zaten biliniyor olmasını da dikkate aldığımızda paylaşacağı yeni veri kaynaklarının fazla olmadığını söyleyebiliriz.

Örneğin 16 gün önce Onurcan Çakır isimli bir yurttaşın, “Belediyenizin internet sayfasında belirtildiği üzere (https://www.izmir.bel.tr/tr/KorfezHavaVeGurultuDenetimi/22/99 ) “İzmir İlinin stratejik gürültü haritasının hazırlanması 30.12.2015 tarihinde tamamlanmıştır”. Gürültü haritalarının vatandaşların erişimine açık olması gerektiği ilkesine bağlı olarak; gündüz-akşam-gece (Lgag) İzmir Gürültü Haritaları’nın tarafıma gönderilmelerini (veya erişebileceğim bir internet bağlantısının linkini) rica ederim.” ifadesiyle talep ettiği 2015 tarihli İzmir Stratejik Gürültü Haritası verileriyle buna ilişkin güncellenmiş verilerin ya da benim 14 Şubat 2021 tarihinde bir kullanıcı olarak “İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 8 Şubat 2008 tarihinde yaptığı duyuruda (https://www.izmir.bel.tr/tr/Haberler/asbestli-borular-tarih-oluyor/3403/156),İZSU sorumluluğundaki içme suyu şebekesinde; özellikle de Aliağa, Torbalı, Menemen, Yeni Foça ve Kemalpaşa ilçeleriyle bağlı yerleşimlerinde 15-20 yıl önce döşendiği belirtilen Asbestli Çimento Boruların (AÇB) bulunduğu belirtildiğinden hem bu kanserojen boruların kaldırılıp kaldırılmadığını öğrenmek hem de dağıtım şebekesinde % 30’lara varan içme suyu kaybının gelişimini görebilmek için İZSU’nun sorumlu olduğu her bir ilçe itibariyle içme suyu şebekesinde kullanılan boruların teknik özelliklerini (çelik, yüksek yoğunluklu polietilen/HDPE, cam elyaf takviyeli polyester/CTP, asbestli çimento boru/AÇB vb.) gösteren veri setlerinin yayınlanmasını talep ediyorum.” şeklinde yaptığım “İçme suyu Şebekesi Borularının Teknik Özellikleri” ile ilgili veri setinin yayınlanıp yayınlanmayacağı; şayet yayınlanacaksa ne zaman ne şekilde yayınlanacağı da bu işin Turnusol kağıdı olarak kabul edilebilir…

İzmir Veri Portali‘nde yer alan veri kategori ve setleri ile bunların hangi formattaki dosyalarda bulunduğunu, veri setleriyle ilgili takipçi ve görüntülenme sayılarını, veri setinin kaynağı ile oluşturulma ve son güncellenme tarihlerini gösteren dosyayı, yazımızın sonundaki linkten indirip inceleyebilirsiniz.

Açık mı, yoksa kapalı mı? (1)

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediyesi 26 Ocak 2021 tarihinde ekonomik kalkınma ve demokratik yönetim anlayışıyla kentle ilgili 10 kategori ve 120 set içinde yer alan verilerini ücretsiz olarak erişime açtığı, bundan böyle bu verilere http://acikveri.bizizmir.com adresinden ulaşılabileceğini duyurdu. Ardından da 28 Ocak 2021 tarihinde buna ilişkin bir tanıtım toplantısı yapıldı.

Bu düzenlemeye göre bundan böyle araştırmacılar, iş insanları, girişimciler, sivil toplum örgütleri ve benzerleri belediyenin yayınlandığı verilere rahatlıkla ulaşabilecek.

İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen açık veri (open data) uygulamasını ele alıp değerlendireceğimiz bu yazıda öncelikle İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin kentle ya da kendi çalışmaları ile ilgili bilgi, belge ve haberleri İnternet üzerinden kamuoyu ile paylaştığı iletişim kanalları hakkında bilgi vermemiz gerekiyor.

İnternet ve sosyal medya üzerinde yaptığımız kısa bir araştırma sonucunda İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin bu iş için 53’ü web sitesi, 11’i sosyal medya kanalı, 4’ü uygulama (Application) ve 5’i basılı dergi olmak üzere toplam 73 iletişim kanalını kullandığını söyleyebiliriz.

İzmir Büyükşehir Belediyesi örneğinden hareketle bir büyükşehir belediyesinin farklı hedef kitlelere yönelik birden fazla iletişim kanalına sahip olması gerekliliği stratejik iletişim anlayışı açısından doğru olmakla birlikte; bu kanallar arasındaki optimizasyonun nasıl sağlandığı, verilen mesajlar arasındaki bütünleşik iletişimin ne ölçüde hangi iletişim deseni ile sağlandığı, aynı ya da benzer mesajların farklı mecralarda kaç kez farklı biçimlerde birbirlerini bütünleyerek verildiği, bu iletişim kanalları ile hangi bilgi, belge ve haberlerin paylaşıldığı, paylaşılan mesajlarla ilgili geribildirimlerin ne ölçüde izlendiği, bu kadar fazla mecra üzerinden gerçekleştirilen iletişimin ne düzeyde ölçülüp değerlendirildiği de kamuoyunca bilinmeyen hususlardır.

Bu konuda ortada bir bilinmezlik durumu olmakla birlikte; geçtiğimiz aylarda İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bir yayını olarak paylaşılan “Biz Varız, Biz Yaparız, İlk 500 Gün” isimli e-kitapta yer alan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in ilk 500 günde attığı 500 tweet ile ilgili geri bildirimlerin dikkate alınmaması, yine Tunç Soyer‘in bir belediye görevlisine kullandırdığı kendi hesabından yanlışlıkla atılan kendi övgüsü ile ilgili tweetin tespit edildiği tarihlerde bu yanlışlığı yapan görevliyi işten çıkaracağını dair beyanatı ya da Tunç Soyer‘le ilgili bir sosyal medya hesabında yaptığı bir paylaşıma övgü ya da eleştiri anlamında çok fazla sayıda yanıt verilmesine karşın dönüp hiçbirine cevap verilmemiş olması gibi örnekler yapılan paylaşımların sonrasında izlenmediğini ortaya koymaktadır.

Ancak kabul etmek gerekir ki, İzmir Büyükşehir Belediyesi kendisine ait bu iletişim kanalları ile kendi kurumsal yapısı, hizmetleri ve kentle ilgili birçok bilgi, belge ve haberi paylaşmakta, bu şekilde kamuoyunu bilgilendirmeye çalışmaktadır. Ancak stratejik anlamda açıklanmasını uygun görmediği, ticari sır olarak nitelediği ve kamuoyunu ilgilendirmez dediği bilgileri bilgi edinme mevzuatı ile kendisine verilmiş yetkileri kötüye kullanarak paylaşmamakta; böylelikle bilgi edinme hakkı, şeffaflık ve hesap verebilirlik gibi temel ilkelere aykırı uygulamalar içine girmektedir.

Gelelim açık veri (open data) kavramına ve İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 74. iletişim kanalı olarak yeni oluşturulan açık veri portaline….

Bilindiği üzere kamu kurumları sundukları hizmetler sonucunda oldukça büyük miktarda bilgiye sahip olmakta; ancak, birçok bilgi herhangi bir sakıncası olmadığı halde erişime açılmamakta ve kamuoyunun bu bilgilerden yararlanması mümkün olmamaktadır. Oysa bilgi teknolojileri alanındaki gelişmeler bu bilgilerin diğer bilgilerle ilişkilendirilerek zenginleştirilmesini, bu bilgilerden yeni bilgilerin üretilmesini kolaylaştırmaktadır. İşte bu nedenle bilgiye ve bilgi üretimine önem veren toplumlarda birçok devlet kamu sektörü verisini paylaşıma açarak internet üzerinden direkt olarak vatandaşlarının erişimine açmıştır. Şeffaflık, bilgi edinme hakkı, katılım, hesap verebilirlik, erişilebilirlik, işbirliği ve yenilikçi uygulamalar açısından yararlı olan bu uygulamalar aynı zamanda kullanıcı ve yararlanıcılara farklı alanlarda birçok fırsat sağlamaktadır. Ancak her ne kadar bu tarz bir girişimin yaygınlaşmasını engelleyen bir takım hususlar söz konusu olsa da devletler bu hususlara yönelik önlemler almakta, ellerindeki bilginin güvenliğini sağlamaktadır. Tüm bunların sonucunda yurttaşlar, araştırmacılar, sivil toplum örgütleri, girişimciler, sivil uzmanlar ve diğer tüm kullanıcılar açık devlet verisini kullanarak topluma fayda sağlayabilecek yeni uygulamalar oluşturmaktadır.

Açık Bilgi Vakfı (Open Knowledge Foundation) açık veriyi, “Herhangi bir telif hakkı, patent ya da diğer kontrol mekanizmalarına tabi olmaksızın herkes tarafından ücretsiz ve özgürce kullanılan veri” olarak tanımlamaktadır. Söz konusu vakfın kurucularından Rufus Pollock’a göre; verinin yararlı uygulamalar ve hizmetler oluşturmak için şirketler, bireyler ve kar amacı gütmeyen sektörlere açılması, aynı zamanda demokrasinin teşvikini, hükümetin katılımını, şeffaflık ve hesap verilebilirliği de sağlar. Açık Bilgi Vakfı tarafından yürütülen bir başka proje olan Open Data Handbook, verinin açılması ile elde edilebilecek değer ve kazanımları şu şekilde ifade etmiştir: Şeffaflık ve demokratik kontrol, katılım, kendiliğinden güçlenme, geliştirilmiş ya da yeni, özel ürün ve hizmetler, inovasyon, devlet hizmetlerinin verimlilik ve etkinliğinin arttırılması, uygulanan politikaların etkisinin ölçülüp belirlenmesi, kombine veri kaynakları ve büyük hacimli veri desenlerinden yeni bilgi çıkarımı.

Bütün bunların yapılabilmesi için de devlete; yani merkezi yönetim kurumlarıyla yerel yönetimlere ait verilerin kendi hizmetlerinde ortaya çıkmış, kendilerine ait veriler olması, belirli kategoriler itibariyle sınıflanıp tanımlanması, standart olması ve yeni veri üretimine uygun, anlaşılabilir, anlamlı, geçerli ve güvenilir veriler olması gerekmektedir. Bu anlamda örneğin merkezi yönetimin istatistik otoritesi olan Türkiye İstatistik Kurumu’na ait nüfus, demografi, eğitim ve genel sağlık gibi hizmetlere verilerin belediyelere ait olarak gösterilmemesi gerekmektedir.

Ayrıca verinin “açık” olarak nitelendirilebilmesi için bazı temel özellikleri taşıması gerekmektedir. Sivil toplum gruplarının sosyal sorunlarla ilgili eylemlerde bulunmak için verilere erişmesine ve bunları kullanmasına yardımcı olmak amacıyla açık verilerin topluma yönelik değerini gerçekleştirmeye odaklanan, kar amacı gütmeyen küresel bir kuruluş olan Open Knowledge International‘ın projesi olan Açık Tanım (The Open Definition) bu gereklilikleri 11 madde halinde, Dünya Bankası ise 3 madde halinde ele almıştır.

Açık Tanı (The Open Definition) projesi açısından bu koşullar; 1) Erişim, 2) Yeniden dağıtım, 3) Yeniden kullanım, 4) Teknolojik sınırlamaların yokluğu, 5) Atıfta bulunma, 6) Dürüstlük, 7) Kişiler veya gruplara ayrımcılık yapılmaması, 8) Verinin kullanım alanlarına karşı ayrımcılık yapılmaması, 9) Lisansın adil dağıtımı, 10) Lisansın bir pakete ait olmaması, 11) Verilen lisansın diğer çalışmaların dağıtımını sınırlandırmaması.

Dünya Bankası‘nın koşulları ise 1) Etkileşimli yayıncılık, 2) Makine okunabilirliği ve 3) Tekrar kullanım iznidir.

Açık verinin bulunması ve kullanılması açısından karşılaşılan zorluklar ise;

1) Teknolojik zorluklar: yetersiz BT yapısı, karmaşıklık, veri yönetimi, mevcut BT sistemleriyle entegrasyon,

2) Sosyolojik zorluklar: yetersiz insan kaynağı, yetersiz finansal kaynak, yetersiz üst yönetim desteği, örgüt kültürü, mevzuat eksikliği, veri paylaşımına yönelik güven eksikliği, gizlilik ve güç kaybı korkusu) olarak sıralanabilir.

Ülkelerin açık devlet verisi konusunda farklı düzeylerde farklı uygulamalar yürüttüğü ve özellikle bilgi üretiminde önde gelen Batılı ülkelerin bu konuda büyük mesafeler aldığı söylenebilir. Türkiye’deki açık devlet uygulamalarının politik ve yasal altyapısına yönelik uygulamalar değerlendirildiğinde ise, konuya yönelik genel bir politik sahiplenme olmamasına karşın atılmış adımlar, açık devlet süreçlerine altyapı oluşturabilecek politika belgelerinin hazırlandığı, yasal düzenlemeler yapıldığı ve az da olsa uygulama içine girildiği görülmektedir. Devlet verisinin yeniden kullanımı ve paylaşımı anlamında yapılandırılmış genel bir yasal düzenleme bulunmamakla birlikte 2003 yılında yürürlüğe giren 4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu ile 2016 yılında yürürlüğe giren 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu bu gelişmenin en önemli adımları olmuştur. Bilgi Edinme Kanunu’nun yanı sıra 2006 yılından bu yana uygulanıp önce Başbakanlık İletişim Merkezi Projesi (BİMER), daha sonra Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi Projesi (CİMER) adını alan uygulama vatandaşlar tarafından yapılan yazılı veya sözlü bilgi başvuruların, ortak bir platformda yürütmesi açısından açık devlet ilkelerine uygun bir yapılanma olarak düşünülebilir. Kamu hizmetlerinin elektronik platformda verilmesini sağlayan e-Devlet Kapısı ise 2008 yılından beri hizmet vermektedir. Açık devlet verisi kapsamında değerlendirilebilecek http://dijitaldonusum.gov.tr adresi üzerinden çalışmalar zaman içine Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Dijital Dönüşüm Ofisi (www.cbddo.gov.tr) olarak aralarında “Açık Veri Projesi“nin de olduğu 13 proje ile çalışmalarına devam etmektedir.

Açık devlet süreçlerine yönelik altyapı oluşturabilecek, stratejiler incelendiğinde ise Kalkınma Bakanlığı 2006-2010 Bilgi Toplumu Stratejisi ve Eylem Planı, 2015-2018 Bilgi Toplu Stratejisi ve Eylem Planı; Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı tarafından hazırlanan Ulusal e-Devlet Strateji ve Eylem Planı çalışmalarında açık veri, açık devlet verisi ve kamu verisi paylaşımına yönelik hedefler ve stratejilerin temel düzeyde bulunduğunu söylemek mümkündür. Belirtilen strateji dokümanlarının yanı sıra Türkiye’nin uluslararası bir açık devlet örgütlenmesi olan Açık Devlet Ortaklığı’na (Open Government Partnership) 2012 yılında bir eylem planı sunmuş olduğu bilinmekle birlikte gerekli kriterleri yerine getirmediği için 27 Haziran 2017 tarihi itibariyle, 68 ülke ile 56 yerel üyeyi kapsayan Açık Devlet Ortaklığı‘ndan çıkmış durumdadır. Türkiye bu durumda Macaristan, Trinidad Tobago ve Tanzanya ile birlikte ortaklık dışına çıkarılmış dört ülkeden biridir.

Türkiye’de belirtilen strateji planlarında (Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı, 2016) açık veri paylaşım portalının oluşturulması (veri.gov.tr) hükmü bulunmasına rağmen; günümüzde bu adres kullanılarak yapılan İnternet aramasında karşımıza çıkan Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Dijital Dönüşüm Ofisi (www.cbddo.gov.tr) sayfasında söz konusu Ofis tarafından yürütülen 13 projeden biri olarak “Açık Veri Projesi“nin genel açıklaması olarak karşımıza çıkmakta, bu sayfadan proje uygulaması denilebilecek hiçbir veri setine ulaşmak mümkün olmamaktadır.

Nitekim 2019-2023 dönemini kapsayan 11. Kalkınma Planı hazırlıkları için düzenlenen E-Devlet Çalışma Grubu Raporu‘nun 68. sayfasında “11. Kalkınma Planı döneminde kamu sektörü verisinin açık veri olarak değerlendirildiği farklı sektörlerden bir veya birkaç pilot proje üzerinden güncel, doğru ve güvenliği sağlanmış verilerin kamuoyu ile paylaşılması faydalı olacaktır.” ifadesine yer verilmiş olması bile Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu gayet iyi özetlemektedir.

Açık Devlet Ortaklığı‘nın 11 Mayıs 2020 tarihli bildirisine, Covit 19 salgını nedeniyle hükümetlerin salgınla ilgili doğru verileri kamuoyundan sakladıklarına dair ülke listesine Macaristan, Amerika Birleşik Devletleri, Filipinler, Kongo Cumhuriyeti ile birlikte Türkiye‘yi dahil etmeleri, ülkemizin “Açık veri” liginde nerede durduğunu net bir şekilde göstermektedir.

Devam Edecek: Gelecek yazımızın konusu, Dünya’da ve Türkiye’de; özellikle İzmir Büyükşehir Belediyesi Açık Veri Portali‘nde yer alan ya da alması gereken veriler olacaktır…

Yararlanılan Kaynaklar

Akdamar, E. (2017) “Akıllı Kent İdealine Ulaşmada Açık Verinin Rolü“, Social Sciences Research Journal, Volume 6, Issue 1, 45-52 (March 2017).

Çaldağ, M.T., Gökalp, M.O., Gökalp, E. (2019) Açık Yönetim Verisi – Fayda ve Zorluk Analizi, IEEE 978-1-7281-3992

Eroğlu, Ş. (2018) “Açık Devlet ve Açık Devlet Uygulamaları – Türkiye’de Kamu Kurumlarına Yönelik Bir Değerlendirme“, DTCF Dergisi 58.1 (2018): 462-495.

Eroğlu, Ş.,Açık Devlet Verisinin Sosyo-Ekonomik Değeri ve Kullanım Engelleri – Uluslararası Göstergelerde Türkiye“, Bilgi Yönetimi ve Bilgi Güvenliği, e-Belge, – e-Arşiv, e-Devlet, Bulut Bilişim, Büyük Veri, Yapay Zekâ, s.432-449.

Topçu, A.E. – Işık, A. (2019) “Açık Devlet Verisi Süreçlerine Dair Bir Model Önerisi“, Avrupa Bilim ve Teknoloji Dergisi ,Sayı 17, S. 833-843, Aralık 2019.

Açık Veri, Türkiye Bilişim Vakfı, Blockchain Türkiye, Ağustos 209.

Açık Veri, Vikipedia, Erişim Tarihi: 10.02.2021

11. Kalkınma Planı E-Devlet Çalışma Grubu Raporu, Kalkınma Bakanlığı, Ankara 2018.

Bu bakkal kimin bakkalı?

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin “Halkın Bakkalı” adını verdiği uygulama, İnternet gazetesi kayıtlarına göre 13 Mart 2020 tarihinde Kemeraltı’naki Eski Balıkçılar Meydanı’nda açılan ilk dükkanla başladı.

Böylesi bir projenin hayata geçmesinin nedeni, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in seçim döneminde sık sık dile getirdiği halkın ucuz ve sağlıklı gıdaya ulaşmasını sağlamak olarak ifade ediliyordu.

Bu proje uygulaması ile ilgili ilk dükkanın, kentin tarihi merkezinde aynı ürün ve malzemeleri satan esnafların yer aldığı Kemeraltı Çarşısı‘nda açılması üzerine bunun çarşı esnafı açısından bir ‘haksız rekabet‘ durumu yarattığını dile getirip itiraz etmekle birlikte; açılışı izleyen aylarda, bu dükkanın bir iki merak dolu alışveriş dışında tüketicilerden yeterli ilgiyi görmediğine tanık olduk.

Ancak projenin geleceği açısından oldukça önemli olan bu sorun, yaygınlaşan Covid 19 salgını nedeniyle İzmir Büyükşehir Belediyesi’nce başlatılan bağış kampanyasının İzmir Valiliği‘nce yasaklanması üzerine, “Halkın Bakkalı“nda satılan gıda malzemelerinden oluşan 63,75 ve 134 liralık iki ayrı gıda paketinin, belediye tarafından muhtaç kişilere dağıtılmak üzere üçüncü kişi ve kurumlar tarafından satın alınmasını öngören bir sistem içinde ticari gelire dönüştürülmesi suretiyle aşılmış; böylelikle, dağıtılan 63,75 lira bedelindeki 27.692 adet 1 numaralı paketten 1.765.365.-TL., 134 lira bedelindeki 17.419 adet 2 numaralı paketten 2.334.146.-TL. olmak üzere toplam 4.099.511.- TL.’nın tahsil edilmesi sağlanmış; ayrıca bu gelire ek olarak Ramazan ayı içinde satılan 262.252 kişilik gıda malzemesinden elde edilen gelir de bilançoyu daha yüksek düzeylere taşımıştı.

Başlangıçta yaşanan bu sıkıntının en önemli nedeni, oluşturulan dar ürün satış gamı ile fiyatların yoksul ve dar gelirli kesimlerden çok farklı çeşitteki pahalı ürünlerin peşine düşüp bunları yüksek fiyatlarla almaya hazır üst gelir gruplarına hitap etmesiydi. Buna bir de Covit 19 salgını nedeniyle alıcı ile satıcının bir araya gelmesini zorlaştıran kısıtlamalar eklenince ilk günlerde yaşanan sorunlar, “bağış“ları “alışveriş” olarak kamufle eden ayni yardım kampanyalarıyla aşılmıştı.

Bağışların, banka hesabına yatırma yerine “Halkın Bakkalı” üzerinden ticari bir işleme dönüştürülerek büyük bir ivme kazanması üzerine, bu ilk hamleden alınan cesaretle bir adım daha atılmaya kalkışılmış; Buca’da açılan “Halkın Pazarı” ve belediyeye ait kamyonetlere yüklenecek “Halkın Marketi” hamlesiyle geliştirilmesi arzulanmış; ancak, yasal dayanağı olmayan bu girişime İzmir Pazarcılar Odası ile sebze ve meyve hali örgütlerinin karşı çıkması üzerine, bu işin günahı Buca Belediye Başkanı Erhan Kılıç‘ın üstüne yıkılmak suretiyle son verilmişti.

Durum bu şekilde olmakla birlikte, her ilçe belediye başkanı, kendi ilçesinde bir “Halkın Bakkalı” dükkanının açılmasını arzuluyor ve İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer ve eşi Neptün Soyer ile birlikte Buca, Güzelbahçe, Bornova, Karşıyaka, Konak ve Menemen gibi ilçelerde yeni “Halkın Bakkalı” dükkanları açıyor, kurdele kesme törenlerinde birlikte poz veriyorlardı.

Bugün İzmir’de, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin şirketi Grand Plaza Gıda Turizm A.Ş. tarafından işletilen kaç adet “Halkın Bakkalı” olduğunu ve bu dükkanlarda hangi üreticilere ait hangi ürünlerin satıldığını kesin olarak bilmiyoruz. İnternetteki (http://www.halkinbakkali.com) ve (http://www.grandplaza.com.tr) adreslerine baktığımızda hangi adreslerde kaç adet “Halkın Bakkalı” dükkanı olduğunu ve bu dükkanlarda hangi ürünlerin hangi fiyatla satıldığını öğrenmemiz mümkün olmuyor.

Ancak açılan her bir “Halkın Bakkalı“, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin şirketi Grand Plaza Gıda Turizm A.Ş.‘nin şubesi olarak kabul gördüğü için bu şubelerin açılışları ile ilgili ilamları yayınlayan Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi bize bu konuda bir fikir veriyor.

Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi‘nin 25 Şubat 2020-15 Ocak 2021 döneminde yayınlanan ilamlarına göre bugün İzmir’de, Grand Plaza Gıda Turizm A.Ş.‘nin şubesi olarak açılmış toplam 8 adet “Halkın Bakkalı” dükkanı bulunduğunu öğrenebiliyoruz.

Ama uzun bir süredir, bu dükkanlarda kimlere ait malların kaça alınıp kaça satıldığını kesin olarak bilmiyorduk. Bu tür bilgileri öğrenmek devlet sırrını öğrenmek kadar zor, hatta imkansızdı. Geçtiğimiz yaz aylarında bu amaçla 1-2 dükkana giderek raflardaki mallara bakmama ve görevlilerle görüşmeler yapmama rağmen net bir fikir edinmem mümkün olmamıştı. Görevliler kooperatiflerin tutumu ve lojistikten kaynaklanan sorunlar nedeniyle her malın her zaman gelmediğini, kooperatiflerin her malın her zaman raflarda bulunması konusunda sorunlar yaşadıklarını belirtiyor ve fiyatların yüksekliği nedeniyle sattıkları malın yoksul ve dar gelirlilere hitap etmediğini ifade ediyorlardı. Ayrıca sosyal yardım paketlerinde kullanılan markasız ürünlerin “Halkın Bakkalı” dükkanlarından temin edilmediğini, Kültürpark‘taki hangarlarda yapılan paketleme sırasında çoğu kez “dökme mal” olarak tanımlanan markasız malların kullanıldığını söylüyorlardı.

Ayrıca Grand Plaza Gıda Turizm A.Ş.‘nin “Halkın Bakkalı” ile ilgili bilgileri “ticari sır” olarak kabul etmesi nedeniyle alınıp satılan ürünlerin alış ve satış fiyatları ile miktarları konusundaki bilgileri 4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu çerçevesinde öğrenmemiz de mümkün görülmüyordu.

Ancak geçtiğimiz günlerde, İstanbul ve Balıkesir büyükşehir belediyeleri ile İstanbul/Küçükçekmece ve Gaziantep/Şahinbey belediyelerinden sonra İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait Açık Veri Portali‘nin hizmete girmesi ile birlikte “Halkın Bakkalı” ile ilgili bazı bilgilere ulaşmamız mümkün hale geldi.

Ayrı bir yazı serisi ile ele alıp iyi, doğru, eksik ve yanlış yanlarıyla birlikte analiz edeceğim İzmir Büyükşehir Açık Veri Portali‘nde yaptığımız ilk inceleme sırasında “Halkın Bakkalı” ile ilgili 2 adet veri setinin yer aldığını gördük. Bunlardan ilki “Halkın Bakkalı Siparişi Alınan Paket Miktarları” ile ilgiliydi. Buna göre, hangi dönem içinde gerçekleştiği belli olmamakla birlikte, “Halkın Bakkalı“nın açılışından bugüne kadar olduğunu tahmin ettiğimiz süre içinde 1 numaralı yardım paketinden 27.692 adet, 2 numaralı yardım paketinden17.419 adet, iftar sofraları için de 262.552 kişilik sipariş alındığı belirtiliyordu.

İkinci veri setinde ise, “Halkın Bakkalı” dükkanlarında satılan toplam 294 adet ürün ve malzemenin hangi kooperatiflerden alındığı ve satış fiyatlarının ne olduğu gösteriyordu.

Biz şimdi bu verileri kullanarak elde ettiğimiz sonuçları özetlemeye çalışacağız:

1. “Halkın Bakkalı“nda hangi tür ve çeşitteki ürünler satılıyor?

Halkın Bakkalı” dükkanlarında tümü tarımsal kaynaklı 60 tür içinde toplam 294 çeşit ürün satılıyor.

Aşağıdaki tablonun incelenmesinden de anlaşılacağı üzere; en çok satılan 36 ürün çeşidi ile reçeller, 17 ürün çeşidi ile peynirler, 16 ürün çeşidi ile kuru meyve, çay, turşu ve zeytinyağı, 12 ürün çeşidi ile zeytin, 12 ürün çeşidi ile salça, 11 ürün çeşidi ile et ve et ürünleri, 10 ürün çeşidi ile kuru sebzelerdir.

Bu listenin de ortaya koyduğu gibi, toplam 23 kooperatiften satın alınan tarım ürünleri genellikle yaş, kuru ya da konserve edilmiş geleneksel tarım ürünleridir. İçlerinde baklagiller, et ve et ürünleri, peynir, salça, turşu ve reçel gibi alışageldiğimiz temel tarımsal ürünler olmakla birlikte; kadın çantası, testi, leblebi, lokum ve kabak tatlısı gibi alışık olmadığımız ürünler de bulunmaktadır.

Tabii ki, mal sevkiyatındaki sorunlar nedeniyle bütün bu tür ve çeşitlerin aynı anda raflarda yer almadığı da bilinmektedir.

Öte yandan, kooperatiflerden satın alınması nedeniyle ucuz ve sağlıklı olduğu varsayılan ürünlerin piyasada satılan benzeri ürünlerden daha sağlıklı (güvenilir) olduğunu belgeleyen herhangi bir sertifikaya; örneğin yüksek fiyatlarını hak eden bir coğrafi işarete sahip olup olmadıkları da bilinmemektedir.

2. “Halkın Bakkalı“nda satılan ürünler hangi kooperatiflerden satın alınıyor?

Halkın Bakkalı“nın sadece kooperatiflerden mal aldığını ve İzmir Büyükşehir Belediyesi Açık Veri Portali‘ndeki bilgilere göre bu kooperatiflerin sayısının 23 olduğunu, 11 çeşit et ve et ürününün ürün adının başındaki “HB” rumuzu nedeniyle İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait Aliağa, Bergama, Urla, Kiraz ya da Ödemiş mezbahalarından temin edilmiş olabileceğini söyleyebiliriz.

283 çeşit ürünün hangi kooperatiflerden temin edildiğini ve bu kooperatiflerin hangi illerde faaliyet gösterdiğini, satışı yapılan ürünlerin sayısı itibariyle hangi kooperatiflerin avantajlı olduğunu gösteren aşağıdaki tabloyu yorumlamaya kalktığımızda:

Halkın Bakkalı“nın mal aldığı 23 kooperatiften 11‘i İzmir dışındaki 10 ilde faaliyet gösteren kooperatifler olup; bu kooperatifler 294 üründen 144‘ünü; yani % 49‘unu temin etmektedir. Geriye kalan 12 kooperatif İzmir ilinde 8 ilçesinde faaliyet göstermekte ve “Halkın Bakkalı“nda satılan 294 çeşit malın % 51‘ini karşılamaktadır.

İzmir’den mal temin edilen 12 kooperatiften 3‘ü Seferihisar‘da, 2‘şer tanesi Ödemiş ve Bergama‘da faaliyet gösterip; Karabağlar, Kınık, Menemen ve Tire‘den birer kooperatif bu gruba katılmaktadır. Bu durumda İzmir’in kırsal bölgesi olarak tanımlanan Aliağa, Dikili, Karaburun, Kemalpaşa, Kiraz, Menderes, Selçuk, Urla ve Torbalı‘dan hiçbir kooperatifin “Halkın Bakkalı“na mal satmadığı anlaşılmaktadır.

Bu durumda ister istemez, bu projedeki asıl amaç İzmir’deki halkın ucuz ve sağlıklı gıda temin ederek refahını arttırmak olduğuna göre satın alınan malların % 49‘unun niye Kastamonu, Balıkesir, Aydın, Tunceli, Artvin, Trabzon, Denizli, Bursa ve Denizli gibi İzmir’e uzak ya da yakın illerdeki kooperatiflerden temin edildiği ve bu tür malların aynısını üreten İzmir; özellikle de listeye dahil edilmeyen İzmir ilçelerindeki kooperatiflerden temin edilmediği de sorulmaya değer diğer bir konudur.

3. “Halkın Bakkalı“nda satılan ürünlerin tür ve çeşitlerine göre fiyatları nelerdir?

Halkın Bakkalı” konusunda görüşüp fikrini sorduğum herkes satış fiyatlarının yüksek olduğunu, bu nedenle “Halkın Bakkalı“nın yoksul ve dar gelirlilerden çok yüksek gelirli gruplara hitap ettiğini, un gibi önemli bir gıda maddesinde bile sadece 1 kilogramlık Siyez ununun satılmasında olduğu gibi ürün çeşidinin çok az olduğunu, turşu, reçel gibi bazı ürünlerde fazla çeşit olmasına rağmen yoğurt, baklagiller, pirinç gibi temel gıda gruplarındaki çeşidin çok az olduğunu söylüyor.

Gelelim 23 kooperatiften satın alınıp raflara yerleştirilen 294 ürün çeşidini kapsayan 60 tür gıda malzemesinin değişik kooperatiflerle ambalaj türü, ağırlık ve kalitelerine göre değişen en az ve en çok fiyatlarına…. Bunun için aşağıdaki listeye bakmamız yeterli olacaktır.

Aynı ürünleri satan diğer marketlerdeki fiyatları dikkate alarak yapacağımız mukayeseyi ise şu şekilde örnekleyebiliriz:

1)Halkın Bakkalı“nda satılan Gödence Tarımsal Kalkınma Kooperatifi‘nin ürünü 1 kg siyah zeytinin fiyatı 39,28 kg/TL olduğu halde; Migros‘ta 4-17 Şubat 2021 tarihleri arasında satılmakta olan ve yine bir kooperatif ürünü olan Marmara Birlik‘e ait 1 kg Trilye zeytininin satış fiyatı 32,90 kg/TL‘dir.

2) Halkın Bakkalı“nda satılan Kozak Çamavlu Tarım Kredi Kooperatifi‘nin ürünü 1 kg Bergama tulum peynirinin fiyatı 60.- kg/TL olduğu halde; Migros‘ta 4-17 Şubat 2021 tarihleri arasında satılmakta olan İpek Çiftliği‘ne ait 1 kg Bergama tulum peynirinin satış fiyatı 54,90 kg/TL‘dır.

3)Halkın Bakkalı“nda satılan Gereli Tarımsal Kalkınma Kooperatifi‘nin ürünü 1kg klasik beyaz peynirin fiyatı 34.- kg/TL olduğu halde; 5 Şubat 2021 tarihinde Gürmar‘da satılmakta olan Gürsüt markalı 1 kg az tuzlu beyaz peynirin satış fiyatı 34.- kg/TL‘dir.

4)Halkın Bakkalı“nda satılan Kastamonu Köy Kalkınma ve Diğer Tarımsal Amaçlı Kooperatifi‘nin ürünü 1 kg Osmancık pirincinin fiyatı 12,50 kg/TL olduğu halde; Gürmar‘da satılmakta olan Doruk markalı 1 kg Osmancık pirincinin fiyatı 11,95 kg/TL‘dir.

5)Halkın Bakkalı“nda satılan Gödence Tarımsal Kalkınma Kooperatifi‘nin ürünü 2 lt. naturel sızma organik zeytinyağının fiyatı 71,50 TL olduğu halde; kendisi de bir kooperatif olan Tariş‘e ait 2 lt’lik naturel sızma organik zeytinyağının Migros‘taki satış fiyatının 69,95 TL‘dır.

Görüldüğü gibi satılan ürünlerin fiyatları, hem piyasadaki eşdeğer ürünlere ait markalardan hem de o ürünün benzerlerinden daha pahalı olmasını haklı çıkarabilecek sertifikalı üretim olma gibi bir avantaja sahip olması açısından; hatta, aynı kalitede ürün yetiştiren benzeri diğer kooperatiflerin fiyatlarına göre daha yüksektir. Üstüne üstlük “biricik olma“, “daha sağlıklı/güvenilir olma” gibi belgelere sahip olmadıkları halde…

İşte bütün bu nedenlerle,

13 Mart 2020 tarihinde başlatılıp bu tarihi izleyen süre içinde, İnternet gazetelerindeki “Halkın Bakkalı netten tüm ülkeye satış yapacak” ya da “Halkın Bakkalı yurtdışına taşınıyor” şeklindeki abartılı söylemlerle tanıtılan “Halkın Bakkalı” projesinin içinde bulunduğumuz 11. ayı içinde, yoksul ve dar gelirli halkın temel ihtiyaçlarını karşılamaktan çok yerel iktidara yakın şirketleşmiş ayrıcalıklı ve bir kısmı İzmir dışında olan kooperatiflerin, piyasadaki diğer ürünlere göre daha sağlıklı, güvenilir, kaliteli olduğu belgelenip kanıtlanamayan pahalı ürünlerinin satışlarını kolaylaştırmak, onlara kira vermek, vergi ödemek gibi zahmetlere girmeden piyasa içinde yol açmak amacıyla tasarlanan ve sonuçları itibariyle kentte yaşayan üst gelir gruplarının ihtiyaçlarını karşılamaya yönelen bir uygulama olduğu söylenebilir. Sağdan soldan elde ettiğimiz bilgi kırıntıları ile gözlemlerimiz ve çevremizde yaptığımız görüşmeler neticesinde bu projenin arka sıralarda yaşayan yoksul ve dar gelirli İzmirliler yerine ön sırada yaşayan kentin elitleri için geliştirildiğini söyleyebiliriz.

Nitekim bu proje uygulamasına ait (http://www.halkinbakkali.com) isimli web sayfasının bile açılan dükkanlardaki ürünlerden ve onların özelliklerinden çok, Covid 19 salgını ve ya da 30 Ekim 2020 tarihli Sisam Depremi nedeniyle afetzedelere dağıtılan çamaşır makinesi, elektrik süpürgesi, koltuk, kanepe, yatak, uyku tulumu resimlerinin kullanımı ile adeta belediyenin bir sosyal yardım mecrasına dönüştüğü, projenin amacı olduğu söylenen “halkın ucuz ve sağlıklı gıdaya ulaşması” hedefinden uzaklaşıldığı görülmektedir.

Şayet, “Halkın Bakkalı” ve uygulamaları konusunda İzmir Açık Veri Portali‘ne kooperatiflerden alınan ürünlerin kaça satın alındığı, her bir şube itibariyle hangi tür ve çeşit maldan kaç adet satıldığı, günlük, aylık ve yıllık ciro ile kar-zarar hesabının ne olduğu gibi veriler de eklenirse hem biz bu uygulamayı daha iyi tanıma imkanına kavuşuruz hem de İzmir Açık Veri Portali ile hayata geçirilmek istenen “katılımcılık“, “şeffaflık” ve “hesap verebilirlik” gibi ilkelerin” hayata geçmesi daha kolay olmuş olur…

Sonuç olarak;

Tarım sektöründeki üreticilerin kendi aralarında birleşerek oluşturdukları ve Kapitalizmin son aşamasında, bizim anladığımız anlamda toplumcu kooperatifçilik yapmaktan çıkarak hızla şirketleşen kooperatiflerin; özellikle de merkezi ve yerel iktidara yakın kooperatiflerin, kentteki dar gelirli ve yoksul kesimlerin aleyhine, üst gelir grupları için ürettiği sağlıklı ama pahalı ürünlerin satışı için, yine kente ait kamu kaynaklarının kullanılması suretiyle bir tür sübvansiyon yaratmak, tarımdaki sorunların özüne dokunulmadıkça uzun vadede hem o üreticileri hem de tarımı kurtarmak açısından yeterli olmayacak; “Halkın Bakkalı” girişimi de aynen “Halkın Marketi” ya da “Halkın Pazarı” projeleri gibi, kaza geçirip yol kenarına atılmış taşıt araçları olarak hepimize ibretlik dersler verecektir…

Ekler

Ek 1-Halkın Bakkalı“nda satılan ürünlerin çeşidine göre temin edildiği kooperatifler ve satış fiyatları

Ek 2- Halkın Bakkalı“na mal temin eden kooperatiflere göre satılan ürünlerin çeşit ve fiyatları

Ek 3-Halkın Bakkalı“nda satılan ürün cinslerine göre temin edildikleri kooperatifler ve satış fiyatları

Ek 4-Halkın Bakkalı“nda satılan ürün türlerine göre satışı yapılan ürün çeşitlerinin en az ve en fazla satış fiyatları

İzmir’i düşünüp planlarken tüm doğal ve teknolojik afetleri dikkate almak…

Ali Rıza Avcan

1999 tarihli Gölcük, Adapazarı ve Düzce depremlerini, doğal yıkımlara karşı bilinçlenip örgütlenme açısından bir milat olarak kabul ettiğimizde; ondan sonraki 21-22 yıllık sürede, hem merkezi hem de yerel yönetimler açısından arama-kurtarma çalışmaları açısından sınıf atladığımızı; ancak doğal yıkımlara karşı tedbirli ve dirençli, daha doğru bir ifadeyle esnek olmayı beceremediğimiz ortadadır.

Bu durum, 30 Ekim 2020 tarihli Sisam Depremi sonrasında İzmir’in Bayraklı ve Bornova ilçelerinde ortaya çıkan yıkım ve ölümlerle yeniden kanıtlanmıştır. Bütün bilimsel uyarılara karşın sorunlu bir zeminde mantar gibi yükselen blok ve apartmanların enkazı altında kalan insanların bir kısmı, arama-kurtarma elemanlarının örgütlülüğü ve üstün gayreti sayesinde kurtarılması ve deprem yaralarının kısa süre içinde sarılması ile hangi konularda iyi, hangi konularda kötü durumda olduğumuz net bir şekilde ortaya çıkmıştır.

Kötü olduğumuz noktalardan biri, doğal ve teknolojik yıkımlar öncesinde birey ve kurum olarak gösterdiğimiz tedbirli olma tutumunun eksikliğidir. Çünkü olası doğal ya da teknolojik yıkımlarla ilgili tehlike ve riskleri araştırmadığımız için genellikle bilmeyiz. Bilsek bile bunları engellemek, etkilerini azaltmak ya da yönetmek için plan ve programlar yapmayı pek önemsemeyiz, yapsak bile günün değişen koşullarını dikkate alarak yenileyip güncellemeyiz. Bunun en somut örneği, 1999 yılında İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından Boğaziçi Üniversitesi’ne yaptırılan RADİUS Deprem Senaryosu ile Deprem Master Planı‘nı aradan 20-21 yıl geçmiş olmasına karşın güncellenmemesi ve diğer yıkım türlerini konu alan ; özellikle de teknolojik yıkımlarla ilgili başka plan ve programların hazırlanmamasıdır. Düşünün bir Kemalpaşa’da, Aliağa’da ya da Torbalı’da büyük bir sanayi tesisinde ya da rafineride büyük bir teknolojik kaza olsa, zehirli bir gaz deposu delinse, büyük bir patlama sonucunda havaya zehirli gazlar karışsa, radyasyon artsa Bakanlıklar, AFAD, İzmir Valiliği, İzmir Büyükşehir Belediyesi, ilçe belediyeleri ne yapar? Hepimiz böylesi bir felaket karşısında ne yaparız, kendimizi, yakınlarımızı ve tüm insanları nasıl koruruz? En hazırlıklı yakalandığımız orman yangınlarında bile, bütün bu kurumların yangının kendiliğinden sönmesini bekleyen çaresizliği hafızalarımızdadır…

Merkezi yönetimle yerel yönetimlerin her biri, acıda ortak olduğumuz bu tür yıkımları bile kendi siyasetleri üzerinden yorumlayıp fırsata dönüştürmeye çalışıyor, enkazın başına giden belediye ekiplerini işin içine sokmuyor, kendi aralarında bir görüşme ve uzlaşma sağlanmadan ortak akıl toplantıları düzenliyor, gerekli görüşme ve uzlaşmalar yapılmadan alelacele yapılan bu toplantılara bakanlar, valiler, merkezi yönetimin temsilcileri ve üniversiteler katılmıyor, konuşmacılar ise ‘acaba buradan bana/bize bir pay düşer mi‘ endişesiyle neredeyse herkesin bildiği şeyleri söylüyor, yıkımlar konusunda bir araya gelinip ortak bir tavır sergilenmediği için merkezi yönetimin temsilcileri bir süre sonra yerel yönetim temsilcilerine yıkım konusunda konuşma yasağı getiriyor ve böylelikle tüm paydaşlar hiçbir konuda sonuç alıcı noktalara ulaşamıyorlar. Ta ki, bir sonraki yıkıma kadar…

Bütün bu kaosa ilave olarak gerek merkezi gerekse yerel yönetimler, Meteoroloji Uzmanı Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu‘nun senelerdir söylediğinin aksine, tüm ülkeyi ve kenti ilgilendiren doğal ve teknolojik yıkımların aslında bir bütün olduğunu unutarak her bir yıkım türü için; o da ancak o yıkım yaşandıktan sonra toplantılar yapıyor, tartışmalar açıyor, kendince planlar hazırlıyor. Ancak çok fazla sayıdaki yıkım türü arasında bağlantılar kurmadıkları için bütün doğal ve teknolojik yıkım türlerini dikkate alan bütünleşik yıkım plan ve programları hazırlamıyorlar.

Doğal ve teknolojik yıkımlarla bunların yönetimi konusundaki ulusal ve uluslararası literatürü incelediğimizde, ülkemizde gerçekleşen, gerçekleşmesi olası ya da gerçekleşmesi mümkün olmayan toplam 58 ayrı tür doğal ve teknolojik yıkım çıkmaktadır. Bu yıkım türlerinin alfabetik listesi aşağıdaki tabloda gösterilmiş olup; bu yıkımlardan hangilerinin İzmir’de gerçekleştiği ya da gerçekleşme olasılığının bulunduğu karşılarında işaretlenmiştir.

Bu tablonun incelenmesinden de anlaşılacağı üzere; 16 yıkım türü (% 27,58) meteorolojik, 10 yıkım türü (% 17,24) jeolojik, 10 yıkım türü (% 17,24) teknolojik, 4 yıkım türü (% 6,89) volkanik, 4 yıkım türü (% 6,89) hidrolojik, 3 yıkım türü (% 5,17) yangın, 3 yıkım türü (% 5,17) toplumsal, 2 yıkım türü (% 3,44 agrolojik), 2 yıkım türü (% 3,44) kozmik, 2 yıkım türü (% 3,44) biyolojik, 1 yıkım türü (% 1,72) radyasyon, 1 yıkım türü (% 1,72) epidemik kaynaklı olup, bu 58 tür yıkımdan 51’inin İzmir’de gerçekleştiği ya da gerçekleşme olasılığının bulunduğu, 7’sinin de bulunmadığı belirlenmiştir.

İzmir’in tarihinde bu yıkımlardan hangilerinin hangi tarihlerde hangi düzeyde etkili olduğu ise, depremler ve bir iki salgın hastalık dışında pek bilinmemekte, buna ilişkin tarihi kayıtlar bulunmamaktadır. Ayrıca bir yıkımın diğer bir yıkıma neden olduğu ya da tetiklediği durumlar; örneğin büyük bir deprem sonrasında ya da savaş sırasında ortaya çıkan salgın hastalıkların varlığı ve etkisi gibi konular da araştırmadığımız ve bu nedenle de bilmediğimiz konular arasındadır.

Öte yandan İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından 1999 yılında hazırlattırılıp güncelliğini bugün itibariyle kaybetmiş olan RADİUS Deprem Senaryosu ve İzmir Deprem Master Planı ile İzmir Valiliği tarafından 2017 yılında hazırlanan İzmir İl Afet Müdahale Planı TAMP-İzmir dışında İzmir için başka bir plan ya da programın hazırlanmadığı; Afet ve Acil Durum Başkanlığı (AFAD) tarafından Eylül 2014’de hazırlanan 2014-2023 Teknolojik Afetler Yol Haritası Belgesi‘nin İzmir ölçeğindeki hedefleri ile bu hedeflere ulaşmak için uygulanacak yol haritası üzerinde bile çalışılmadığı bilinmektedir.

Bildiğiniz gibi, 30 Ekim 2020 tarihli Sisam Depremi’nden en fazla etkilenen yerin İzmir; özellikle de Bayraklı ve Bornova ilçeleri olması ve İzmir’in günümüz koşullarına cevap veren bir deprem master planının olmayışının gündeme gelmesi nedeniyle İzmir Büyükşehir Belediyesi 12-14 Kasım 2020 tarihinde İzmir Depremi Ortak Akıl Buluşması‘nı düzenledi. Ancak bu toplantıya davetli olmasına karşın Hükümeti temsil eden bakanlar, İzmir Valiliği ve İzmir’de akademik düzeydeki tek deprem araştırma ve uygulama kurumu olan DEÜ Deprem Araştırma ve Uygulama Merkezi, yapılan çalışmanın zamansız olması gerekçesi ile katılmamışlar ve deprem yaralarının sarıldığı süreçte asıl yapılması gereken işin depremle ilgili plan ve programların hazırlanması olduğunu hatırlatmışlardır.

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nden aldığımız son haberlere göre, yakın zamanda kurulan Deprem Risk Yönetimi ve Kentsel İyileştirme Dairesi Başkanlığı tarafından hazırlanan 28.12.2020 tarihli bir davet yazısıyla, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından kurulacak İzmir Afet Platformu‘na katılması uygun görülen resmi, özel ve sivil kuruluşlardan bir asil, bir yedek olmak üzere iki temsilci isminin 06.01.2020 tarihine kadar belediyeye bildirilmesine ilişkin yazıdır.

“Çok Acil” kodu ile 28 Aralık 2020-06 Ocak 2021 tarihleri arasındaki bir haftalık sürede, yine acele getirilen bir tutum içinde gönderilen çağrı yazısı; başta İl Çevre ve Şehircilik, İl Afet ve Acil Durum, İl Sağlık, İl Tarım ve Orman, DSİ 2. Bölge, TCK 2. Bölge Müdürlüğü ile MTA Genel Müdürlüğü, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu İzmir Bölge Müdürlüğü olmak üzere 8 merkezi yönetim birimine, 30 ilçe belediyesine, 9 üniversite rektörlüğüne, İZSU Genel Müdürlüğü’ne, Gediz Elektrik Dağıtım A.Ş.’ne, Botaş İzmir Şubesi Müdürlüğü’ne, İzmir Doğalgaz A.Ş.’ne, İzmir Kent Konseyi’ne, İzmir Barosu, İzmir Ticaret Odası, EBSO, TMMOB İKK gibi 4 meslek odasına, 8 (Kızılay, Acil Afet Ambulans Hekimleri Derneği, İzmir Afet Derneği, Kuzey Ege/Ege Arama Kurtarma Derneği, İzmir Afet Bilinci ve Risk Farkındalığı Derneği, Türk Psikologlar Derneği, İzmir Müteahhitler Derneği, İzmir Yapı Denetim Derneği) derneğe, 1 platforma (EGEÇEP), Türk-İş, DİSK, KESK ve Memur Sendikaları temsilcisine olmak üzere 72 ayrı kurum ve kuruluşa gönderilmiştir.

Bu çağrı yazısının da gösterdiği gibi, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin, henüz yeni yaşanmış deprem deneyiminden yola çıkarak katılımcı bir yönetim yapısı oluşturma amacıyla bir girişimde bulunduğu anlaşılmakla birlikte; yukarıda sıraladığımız 58 ayrı tür doğal ve teknolojik yıkım türü arasındaki ilişkileri dikkate almaksızın sadece birini ele alıp ve diğerlerini göz ardı ederek yola çıkmaya niyetli olduğu anlaşılmaktadır.

O nedenle İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ve kurulacak İzmir Afet Platformu‘nda yer alacak tüm resmi, özel ve sivil kuruma, yıkım gibi hepimizi ortaklaştıran felaketleri yönetmeye yönelik bu tür girişimlerinde merkezi yönetim, yerel yönetim, özel ve sivil kuruluş düzlemindeki tüm paydaşlar arasında, her paydaşın eşitliğini esas alan katılımcı ve çoğulcu bir tutum sergilenmesini; ayrıca, değerli hocamız Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu‘nun uyarısı çerçevesinde hiçbir doğal ya da teknolojik yıkımı diğer yıkımlardan ayırt ederek ele almamasını, yıkımlar konusunda bütüncül bir yaklaşım içinde olmasını öneriyorum.

Türkiye tüm doğal afetleri tartışmalı.

Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu

Doğal afetler eşittir deprem söylem ve yaklaşımı, ülkemiz için doğru ve sağlıklı bir yaklaşım değildir.

Medyada “Afet Yönetimi, Afet Yönetim Merkezi, oluşan doğal afet bilinci, Coğrafi Bilgi Sistemi, olası bir afete karşı hazırlıklı olmak, Çorlu’dan Bolu’ya kadar uzanan bir İstanbul Nazım Planı” vb. gibi şeylerden bahsedilirken adı geçen, düşünülen veya ima edilen tek doğal afet deprem oluyor.

Evet! Ülkemiz bir deprem ülkesidir, kaybımız çok ve yaramız derin… Ama doğal afet ormanında, deprem ağacına çok yakından baktığımız bu günlerde, doğal afetler ile mücadeleden bahsedenlerin bu ağacın arkasındaki ormanı görmeyen ve yaklaşık olarak diğer 30 çeşit doğal afeti inkâr eden yaklaşımları da ülkemiz için doğru ve çıkar bir yol da değildir.

Hâlbuki “dolu, şiddetli yağmurlar, taşan dereler, toprak kaymaları, yıkılan evler, su basan iş yerleri, dereye uçan otomobiller, telef olan hayvanlar ve milyarlarca liralık zarardan” bahsedilirken de afetin, afet bilincinin, afet yönetiminin ve imar planın da bahsi geçmelidir ki, Türkiye de gerçek anlamda bir doğal afet bilinci oluşuyor olsun.

Doğal Afet Nedir ki?

Dünyada süre gelen doğa olayları, insanların yaşamını önemli ölçüde etkilediğinde, doğal afet olarak nitelendirilir. Diğer bir deyişle, doğal afetler, toplumun sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel faaliyetlerini önemli ölçüde aksatan, can ve mal kayıplarına neden olan doğa olayları olarak da tanımlanabilir.

Doğal afetlerin büyük bir kısmı hava şartları ile çok yakından ilişkilidir.

Örneğin, orman yangınları, tarımsal zararlılar, tarımsal ve hidrolojik kuraklık, çölleşme, göl ve deniz su seviye yükselmeleri, çığ ve seller vb. hava şartları ile yakından ilişkisi olan doğal afetlerdir. Yağışlar, şiddetli yerel fırtınalar, tropikal fırtınalar, fırtına kabarması, şiddetli kış şartları, kırağı, don vb. ise hava şartları tarafından direk olarak oluşturulan afetlerdir. Meteorolojik şartlar ile doğrudan ve dolaylı olarak ilişkili olan doğal afetlerin tümü, meteorolojik afetler veya meteoroloji karakterli doğal afet olarak adlandırılır.

Dünyada etkili olan 31 çeşit doğal afeti, Bryant (1993), şiddetini, oluşum sürelerini ve etkilerini esas alarak değerlendirmiş ve önem sırasına göre dizmiştir. (MMO, 1999).

Böylece, dünya ve Türkiye genelinde konu ele alınınca, doğal afetlerin büyük bir kısmını meteorolojik afetlerin oluşturduğu görülür. Yine bu tabloya göre doğal afetlerin en önemli üçünü de meteorolojik afetler oluşturmaktadır.

Doğal afetlerden, ülkemizde gözlenebilirliği ve etkileri bakımından önemli olan 22 adet meteoroloji karakterli doğal afet TMMOB Meteoroloji Müh. Odası tarafından ele alınıp kısaca tanıtılmış ve çözüm önerilerinde bulunulmuştur (MMO, 1999. Tablo 1.) Dünyadaki doğal afetlerin karakteristik özellikleri ve çeşitli etkilerinin puanlanmasına göre önem sıraları (Bryant, 1993). Buradaki puanlamada ve önem sırasında ölçek 1’den (en büyük veya önemliden) 5’e (en küçük veya önemsize) kadar değişmektedir.

Yerin Üstüne de Dikkat!

Ülkemizde şehir vb. yerleşim yerlerinin seçiminde, yerleşim kararlarının alınmasında ve şehir planlamasında meteorolojik şartlar da yeterince göz önüne alınmamaktadır. Birçok vatandaşımız imara açılan sel ve çığ yataklarına yerleşmiş ve uykusunda hiçbir uyarı vb. olmadan hayatını kaybetmiş ve kaybetmektedir. Birçok şehrimiz de, hava kirliliği problemi ile boğuşmaktadır. Artık ülkemizde, şehir planlamaları, sanayi ve yerleşim bölgelerinin seçimi vb. problemlerin disiplinler arası çalışmaları gerektirdiği bilincine varılmalı ve gerekli meteorolojik etütler de zorunlu tutulmalıdır.

Türkiye, ders almak için yeterli sayıda meteorolojik afet de yaşamıştır zaten…

Örneğin, 18-20 Haziran 1990’da Trabzon’da; 16-17 Mayıs 1991’de Doğu Anadolu Bölgesi’nde; 25-26 Ağustos 1982’de Ankara ve çevresinde; 1994’de Marmaris’te; 13 Temmuz 1995 Senirkent’te; 3-4 Kasım 1995 İzmir’de; 19-22 Mayıs 1998’de Batı Karadeniz ve 14-15 Ağustos 1998’de Trabzon Sürmene-Köprübaşı-Beşköy’de görülen sellerde, yanlış yerleşim ve alt yapı eksiklikleri ile birlikte, ülkemizde modern anlamda sel ve fırtına uyarısı yapılamadığı için çok fazla can ve mal kayıplarımız olmuştur.

Gelişmiş ülkelerdeki fırtına öncesi halka yapılan modern fırtına uyarıları, eğitim ve bilimsel hazırlıklar Türkiye’de de yapılabilse ülkemizde de can ve mal kayıpları kesinlikle çok daha az olacaktır. Diğer bir deyişle, yerin üstüne de dikkat etmek için daha ne bekliyoruz ki?

Meteorolojik afete erken uyarı

Dünya Meteoroloji Örgütü’ne (WMO) göre, sadece 1980’li yıllarda dünyada 700,000 kişi meteorolojik afetlerden dolayı hayatını kaybetmiştir.

Meteorolojik afetlerin “Önceden Tahmin Edilerek Erken Uyarılarının Yapılabilmesi”, deprem vb. diğer doğal afetlerden onları farklı kılan tek ve en önemli özelliktir. Bu özellikten yararlanarak, gelişmiş ülkelerin afet yönetim programlarının bir parçası olan meteorolojik tahmin ve erken uyarı, planlama ve eğitim ile can kayıplarında önemli azalmalar ve ekonomik zararlarda da önemli düşüşler sağlanmıştır (MMO, 1999).

Depremi habercisi aygıt yok ama… Afetler tahmin edilebilir

Medyadan depremi önceden saptayabilen bir aygıtın geliştirildiği ve bazı depremlerin önceden bilindiği şeklinde çıkan haberler, ülkemizde çok ilgi uyandırmaktadır. Dünyada bir örneği olmayan bir aygıta bu kadar ilgi duyan bir ülke, gelişmiş ülkelerde yıllardır meteorolojik afetleri tahmininde kullanılan bilim ve teknolojinin neden bu ülkesinde yeterince kullanmadığını ise hiç sorgulamamaktadır.

Daha da acıklısı, 3254 sayılı Devlet Meteoroloji İşleri (DMİ) Genel Müdürlüğü Teşkilat ve Görevleri Hakkındaki kanuna bakınız. Sel, fırtına, çığ, kuraklık, don, dolu vb. gibi meteorolojik afetler ile ilgili tek bir kelime var mı?

Güzel havaları tahmin için kurulmuş

Türkiye’nin Ulusal Meteoroloji Servisi sanki sadece “güzel havaları tahmin etmek için kurulmuş!” Üniversitelere danışılmadan, 1986 yılında güya günün şartlarına göre yenilenen bir kanun, meteoroloji biliminin felsefesine ancak bu kadar aykırı olabilirdi.

ABD, İngiltere’den vazgeçtik Kenya Ulusal Meteoroloji Teşkilatı bile şiddetli hava olaylarını tahmin edip halkı uyarmak ile görevliyken Türkiye’deki meteoroloji gerçeğini akıl ve mantık ile açıklamak mümkün değildir.

Sonuç olarak Türkiye’de meteoroloji karakterli doğal afetler de sık sık birer felakete dönüşerek gelişmiş ülkelere göre çok daha fazla insan ve ekonomik kayıplara neden olmakla birlikte, geçerli çözümler de geliştirilememektedir.

Hâlbuki doğal afetler ile mücadelede, meteoroloji biliminin de nasıl kullanılabileceğini gelişmiş ve gelişmemiş ülkelerdeki (örneğin, ABD’nin FEMA, Federal Acil Durum Yönetim Dairesi’nin) uygulamalardan açıkça görmek mümkündür.

Türkiye’de de hortumun tahribatı giderek artıyor

Türkiye’de hortum, tayfun gibi doğal afetlere çok şükür pek rastlanmıyor…” türü görüşlere de katılmak mümkün değildir.

Evet, Türkiye’de tayfuna; İstanbul ve Ankara’da da hortuma pek rastlanmıyor ama Türkiye sadece İstanbul ve Ankara’dan ibaret değil ki; Örneğin, Dalaman, Konya, Alanya, Diyarbakır, Balıkesir, Şile, Serik, Ceyhan, Mersin, Çanakkale vb. yerlerdeki hortumların meydana getirdiği trilyon liralık maddi hasarlar ve can kayıplarını, ateş düştüğü yakar misali, bir de oradaki insanlara sormak gerekir. (İnternete girilip Türk basınını taranırsa Türkiye’de hep inkâr edilen meteorolojik afetlerden bir olan hortumun ülkemizde giderek artan tahribatı hakkında az da olsa bir fikir edinebilirsiniz.)

Afet İşlerinde tek bir meteoroloji mühendisi yok

Yukarıda gösterildiği gibi deprem ve volkan patlamaları dışındaki tüm doğal afetler meteoroloji bilimi ile doğrudan veya yakından ilişkilidir. Buna rağmen, ülkemizin Afet İşleri Genel Müdürlüğü şimdiye kadar tek bir meteoroloji mühendisi dahi istihdam edip meteoroloji biliminden yararlanmamıştır. Umarız, artık bilim ağır basar da, siyasi ve büyük meslek gruplarının etkilerinden uzak kalınarak Türkiye Acil Durum Yönetimi Genel Müdürlüğü (TAY) meteoroloji biliminden de uzman seviyesinde gerektiği şekilde yararlanabilir.

Gelişmiş ülkelerde fırtına uyarıları, meteorolojinin topluma sağladığı en önemli ve hayati hizmetlerinden biridir. Ülkemizde uzun yıllardan beri meteoroloji mühendisleri bu önemli görevlerini gelişmiş ülkelerdeki meslektaşları gibi en iyi şekilde yaparak ülkelerine hizmet etmek ve Türk ulusunun meteorolojik afetlerden dolayı ortaya çıkan can ve mal kayıplarını en aza indirgenmesine katkıda bulunmak istemektedir.

Ülkemizdeki siyasi iradenin, yıllarca süre gelen yanlış uygulamalarından vazgeçerek, artık Türk meteoroloji camiasında meteoroloji mühendislerine yeterince fırsat vermesini ve yıllardır özlenen bilimsel ortamın doğmasına katkıda bulunması gerekiyor.

Depremle birlikte tüm doğal afetlere çözüm aramak…

Türkiye’de ilk ve orta dereceli okullarda duvarlara “Depremler değil çürük bina öldürür” türü yazılar asılarak “Sağlam zemine sağlam bina yaparak” depremden korunmanın mümkün olduğu vurgulanmaktadır.

Ona karşılık, dünyanın bir numaralı doğal afeti olan kuraklıktan korunmak çok ama çok daha zordur!

Fotoğraf: Djordije Kostic

Şu an dünyanın en büyük çevre problemi ve gelecek kuşaklar için doğal afet potansiyeli olan küresel ısınma ve iklim değişimi hakkında ne zaman somut bir şeyler yapıp okullara gireceğiz? Doğal afetlerin büyük bir kısmı ile onları sadece inkâr ederek mücadele edemeyiz…

Türkiye’nin de doğal afetler ile mücadelede başarılı olabilmesi için, deprem ile beraber tüm diğer doğal afetleri bir bütün halinde, eğitim dahil tüm yönleriyle ele almaktan, tartışıp çözümler geliştirmekten ve gerekli reformları yapmaktan başka bir çaresi yoktur…

_________________________________

KAYNAKLAR

Bryant, E.A., 1993: Natural Hazards, Cambridge University Press.

* MMO, 1999: Meteorolojik Karakterli Doğal Afetler ve Meteorolojik Önlemeler Raporu, TMMOB Meteoroloji Mühendisleri Odası, s. 61, 1999.

Kaynak: Bianet – https://m.bianet.org/biamag/cevre/3926-turkiye-tum-dogal-afetleri-tartismali

Bir bilimsel araştırma nasıl yapılma(ma)lı? (2)

Ali Rıza Avcan

İlk alan araştırmamı, Devlet İstatistik Enstitüsü’nün 1970 yılı Nüfus Sayımında sayım görevlisi olarak yapmış, Ankara’nın Tuzluçayır mahallesi balçığında bir ayakkabıdan olurken, aldığım parayla koşup yeni bir ayakkabı edinmiştim.

Daha sonraki çalışmamı ise Mülkiye’nin 3. sınıfındayken hocam Nermin Abadan Unat‘ın başkanlığında rahmetli Ahmet Taner Kışlalı, Doğu Ergil ve Türker Alkan‘dan oluşan değerli bir ekiple Ankara’da yapılacak Cumhuriyet Senatosu kısmi yenileme seçimlerinde hem Ankara’nın mahallelerini, hem de Şereflikoçhisar gibi ilçe ve köylerini dolaşarak yapmıştım. Anket çalışması sonrasında kendi isteğimle bu araştırmanın yorum ve değerlendirme bölümlerine katılmış; böylelikle üzerinde bol miktarda 0 ve 1 rakamını bulunduğu data kartlarını öğrenip doldurmuş, ODTÜ’nün makaralı dev bilgisayarlarını görmüş, değişkenler arasındaki korelasyonu gösteren tabloların şimdikinin aksine 45 dakika ile 1 saat arasında eskinin traktörlü yazıcılardan çıkışına tanık olmuştum.

Bir yıl sonra yine hocam Nermin Abadan Unat‘ın verdiği son sınıf bitirme görevi çerçevesinde “Çocuğun politik sosyalizasyonu” konusu ile ilgili araştırmayı hocamın önerdiği gibi akraba, mahalle ve kapıcı çocuklarıyla değil; bir yıl önce öğrendiğim bilgileri kullanarak Ankara’nın dört ilk okulunun 4. ve 5. sınıflarında okuyan 286 öğrenci ile yapmış, bu çalışma sırasında arkadaşlarım Gülgün Tezgider ve Sıdıka Erestin‘den yardım almış ve böylelikle Prof. Dr. İnci San ile ODTÜ Bilgisayar Bölümü Başkanı rahmetli Prof. Dr. Necdet Bulut ile tanışma fırsatını yakalamıştım.

Yaşamımın bundan sonraki bölümünde, -kader mi diyelim buna- yolum o tarihlerde araştırma ya da anket denilince ilk akla gelen kurum olan Devlet İstatistik Enstitüsü‘ne düştü. 2. MC Hükümeti’nin kapatılışı ile birlikte Müfettiş Yardımcısı olarak çalıştığım Yerel Yönetimler Bakanlığı’nın kapatılıp Teftiş Kurulu’ndaki 28 arkadaşımın değişik kamu kurumlarına memur olarak dağıtıldığı süreçte benim ve sevgili gazeteci arkadaşım Ali Tartanoğlu‘nun kısmetine Devlet İstatistik Enstitüsü Sosyal İstatistikler Daire Başkanlığı‘nda memur olmak düşmüştü. Bizim hemen alıp yaklaşmakta olan 1980 Nüfus Sayımı nedeniyle Balıkesir ilinin tüm ilçelerinde sayım eğitimi vermek üzere görevlendirdiler; hem de Daire Başkanı ile birlikte… Böylelikle hem Balıkesir’in tüm ilçeleri hem de sayım istatistikleri ile teknikleri daha iyi öğrenme fırsatını yakalamış olduk…

Ardından 13 yıllık bir denetim elemanlığı süresi ve 1991 yılında İçişleri Bakanlığı’nda örgütlenmiş olan Fethullah Gülen Cemaati‘nin bakanlık imamları ile kapışmam sonrasında istifa ederek kamu hizmetinden ayrılmam ve onların da beni tam bir yıl sonra, savunma hakkından bile mahrum ederek devlet memuriyetinden atmaları…

Ama yolum yine araştırma işleri ve araştırma şirketleri ile birleşti… Önce merkezi Ankara’daki Araş A.Ş., daha sonra Sonar-K, daha sonra Sonar-K‘nın İzmir birimi Michelangelo, PR Medya, Stratejipoll Araştırma ve Danışmanlık ve son olarak Etik Araştırma… Önce ilk basamak olan anketörlük, daha sonra saha sorumluluğu, daha sonra araştırma tasarımcılığı ve en nihayetinde de 2012 yılından sonra nitel araştırmacı olarak araştırmalar yapmaya devam ederek…

Araştırma evreninin İlk basamağında anketörlükten başlayıp son basamağına kadar devam eden bu süreç boyunca bilimsel araştırmanın nasıl yapılması ya da yapılmaması gerektiğini yaparak, yaşayarak ve hissederek öğrenmek… Tabii ki, bazen tanık olduğunuz yolsuzluk ve manipülasyonlar nedeniyle çok sevdiğiniz işinizden ayrılıp binlerce liralık alacağınızı geride bırakmak yapmak zorunda da kalabiliyorsunuz… Ama sonuç olarak bu yolculuğun bugünkü aşamasında, iyi ya da kötü araştırmacı ile iyi ya da kötü araştırmayı ilk görüşte ayırt edebilecek kadar bir birikim ve deneyim kazanıyorsunuz…

Gelelim İzmir Demokrasi Üniversitesi tarafından yapılan Kültürpark’ın Kullanım-Kullanıcı Profili Araştırması‘nın zayıf ve yanlış noktalarına….

1. Uygulanan araştırma yöntemleri konusundaki kafa karışıklığı: Yazımızın dünkü bölümünde de belirttiğimiz gibi, Kültürpark’ın Kullanım-Kullanıcı Profili Araştırması ile ilgili raporun ikinci paragrafında, “derinlemesine mülakatlar ve odak gruplar aracılığıyla kullanıcıların profilleri ile ilişkili olarak parkın kullanım amacının ve kullanıcı profilinin zaman içinde değişip değişmediği de ortaya koyulmuştur.” denilip araştırma yöntemi olarak “derinlemesine mülakat” ve “odak grup” çalışmasına dikkate çekilmekle birlikte; bu ifadeyi izleyen üçüncü paragrafın başında, “Zamanın ve diğer kaynakların sınırlılığı da çalışmanın yöntem ve tekniğinin derinlemesine mülakat ve katılımlı gözlem şeklinde yapılanmasına neden olmuştur.” denilerek üçüncü bir araştırma yöntemi olan “katılımcı gözlem” gündeme getirilmiştir.

Böylelikle birbirini izleyen iki ayrı paragrafta birbirinden farklı üç nitel araştırma yönteminden söz edilmiş olmakla birlikte bunlardan sadece ikisinin adının geçtiği bir kafa karışıklığının yaşandığı anlaşılmaktadır. Bu kafa karışıklığı sonucunda da, yazımın diğer bölümlerinde ayrıntısıyla anlatacağım şekilde; aslında, bu üç yöntemin birbirine benzetilerek aynı anda kullanıldığı bir araştırma kaosunun yaşandığı durumdan bahsediyorum size…

Sonuç olarak araştırmanın bir kısmı farklı bir örneklemle “derinlemesine mülakat“, diğer bir kısmı da farklı bir örneklemle “katılımcı gözlem” çalışmasıyla gerçekleştirilmiş, araştırmanın başında “odak grup” yönteminin niye gündeme getirilip 15 günlük araştırma süresi içinde zaman kısıtlılığı gerekçesiyle vazgeçildiği anlaşılan “odak grup” yönteminden neden vazgeçildiğinin gerçek nedeni anlaşılamamıştır.

2. Araştırma evreninin büyüklüğü ile öngörülen özelliklerinin bilinmeyişi nedeniyle, seçilen örneklemlerin ne ölçüde temsil yeteneğine sahip olduğu bilinmemektedir: Kültürpark‘ı değişik zaman periyotları içinde ziyaret edenlerin toplam sayısı ile temel özelliklerinin; yani araştırma evreninin yapısının bilinmediği bir durumda, “derinlemesine mülakat” yapılanlar ya da birlikte gözlem yapılan katılımcılar hangi kritere göre seçilip bir araya getirilmiştir?

Çünkü “derinlemesine görüşme” ya da “katılımcı gözlem” teknikleri, nitel araştırma yöntemleri olarak görüşmeye ya da gözleme katılanların bir yığın ya da evrenden tesadüfi olarak seçilen kişilerle değil; araştırma konusunda daha ayrıntılı bilgi ve deneyimi olduğu varsayılan kişiler arasından seçilip, anket gibi nicel araştırma teknikleriyle yapılan araştırmaların ötesinde daha fazla ve zengin veri toplamak amacıyla yapılır.

Örneğin Kültürpark konusunda “derinlemesine görüşme” yapılacak kişilerin önceden belirlenmesinde o kişilerin, geçmişte ya da günümüzde Kültürpark‘la ilgisi olan, bu ilgiyi halen sürdüren, Kültürpark ve sorunları konusunda çalışmış, bu konuda düşünmüş, yazmış ya da görüş beyan etmiş, Kültürpark konusunda zengin deneyime sahip kişiler olması beklenir. Örnek verilmesi gerekirse Kültürpark’ın kullanımı ve kullanıcı profilinin ne olduğu konusunda Sancar Maruflu gibi bir İzmirli ya da Dilara Sürgü, Feyzi Hepşenkal ya da Mehmet Refik Soyer gibi eski İZFAŞ yöneticileri, Kültürpark Tenis Kulübü yöneticileri, koşu bandında devamlı spor yapan Alsancaklılar veya benzerleriyle derinlemesine görüşmeler yapılarak herhangi bir anketle toplanacak verilerden daha özel, daha bilinmedik, daha zengin bilgiler alınması mümkün olabilecektir. Ama “derinlemesine görüşme” yaptık denilen 42 kişiye tek tek bakıldığında bunlardan hiç birinin böylesine özel, bilinmedik ve zengin bilgilere sahip olmadığı görülecektir.

3. Söz konusu araştırmada “katılımcı gözlem” tekniğinin kullanılması ve bu tekniğin kullanıldığı görüşmelere temizlik ve güvenlik görevlilerinin dahil edilmesi yanlış bir tercihtir: Araştırma metodolojisinde bir nitel araştırma yöntemi olarak “katılımcı gözlem” tekniği, ilk kez Avustralya, Latin Amerika ve Afrika gibi yerlerdeki ilkel kavimleri izleyen sosyolog ve antropologların gündeme getirdiği bir tekniktir. Bu yöntemde araştırmacı aynen bir yerli kabile üyesi gibi grubun içine girerek ve o grup üyelerinin eylem ve söylemlerini izleyerek; hatta aynı eylemlere katılarak o grup hakkında ayrıntılı bilgiler edinebilir. Tüm grup üyelerinin haberdar olduğu bu yöntemde o grup ya da topluluğun hem kendi aralarındaki ilişki ve iletişim, hem de diğer grup ya da toplulukla yaşadıkları ilişki ve iletişim, sanki o grubun üyesiymiş gibi bir rol üstlenilerek izlenir, not alınır, tartışılıp yorumlanır.

Oysa tartışmaya çalıştığımız Kültürpark’ın Kullanım-Kullanıcı Profil Araştırması‘nda görüşlerine başvurulacak bir grup olarak düşünülen temizlik ve güvenlik görevlileri, o mekanla kuracakları ilişkileri önceden belirlenmiş kural ve prosedürler, suç, kabahat ve ceza boyutundaki ön kabullerle eğitilmiş olup, gerektiğinde kullanılacak “fiziki zor“un temsilcileri olarak Kültürpark‘ın diğer sivil kullanıcılarının karşısına çıkarılan hizmetlilerdir. O nedenle, temizlik ve güvenlik görevlilerinin kendilerine öğretilmiş kural, tanım ve prosedürler dışına çıkmaları, bu kurallara aykırı görüş, düşünce, öneri, eleştiri ve öneriler geliştirmeleri çok fazla beklenemez, beklense bile pek sağlıklı olmayacakları düşünülür. En azından bu tür hizmetliler arasındaki dedikodu, söylenti ve şikayetin yoğun olduğu böylesi ortamlarda, temizlik ve güvenlik görevlilerinden sırf bir araştırmaya yardımcı oluyoruz düşüncesiyle doğru, samimi ve geçerli bilgiler alınamayacağı bilinmelidir.

Nitekim bu grupta yer alanların önerilerine bakıldığında, büyük bir kısmının -tabii ki görevleri gereği önceden şartlanmış olmaları nedeniyle- güvenliğin daha iyi olmasına dair öneriler geliştirdikleri görülmektedir. Bu durumun polis memurlarının, Kıbrıs Şehitleri Caddesi‘nde Alsancak bölgesinin güvenliği için araştırmacılarla birlikte gözlem yapmasından hiçbir farkı yoktur…

Ayrıca bu özel grup içindeki gözlemin, bu hizmetlilerin yaptıkları çalışmalara bizzat katılıp gözleyerek; hatta katılımcının onların görevlerini yaparak değil; 1. ve 2. grup odak grup adıyla kapalı bir mekanda toplanarak önceden hazırlanmış sorulara cevap verdikleri anlaşılmaktadır. Bunun da “katılımcı gözlem” tekniği ile hiçbir ilgisi bulunmamaktadır.

4. Aslında, “katılımcı gözlem” adı altında “odak grup” çalışması yapılmıştır: Kültürpark‘ta çalışan temizlik ve güvenlik görevlileriyle “katılımcı gözlem” adı altında görüşüldüğü belirtilmekle birlikte, Kültürpark’ın Kullanım-Kullanıcı Profili araştırma raporunun bu gözleme hangi görevlilerin katıldığını gösteren Ek 2’deki listenin altında:

“1. Odak Grup Görüşmesi (3 ve 4’ler kişilik bir grup, güvenlik ve temizlik işçisi)

2. Odak Grup Görüşmesi (3 ve 3ler kişilik bir grup, güvenlik ve temizlik işçisi)”

açıklaması, aslında 11 kişiden oluşan temizlik ve güvenlik görevlilerinin 3 ve 4’er kişilik gruplar altında “Odak Grup Görüşmesi” adı altında iki ayrı gruba bölünerek “Katılımcı Gözlem” tekniği yerine “Odak Grup Görüşmesi” tekniği ile görüşlerinin alındığını göstermektedir.

5. 38 sayfadan oluşan araştırma raporunun hiçbir yerinde araştırmanın hangi mevsimde ve hangi tarihler arasında yapıldığı belirtilmemektedir: Oysa Kültürpark yılın değişik mevsimlerinde; özellikle de İzmir Enternasyonal Fuarı ile diğer fuar dönemlerinde değişik sayılarda ziyaretçi alan bir kent parkıdır. O nedenle yapılan araştırmanın tüm ziyaretçi türlerini kapsaması ve 2020 Mart ayından bu yana yaşanan Pandemi kısıtlamalarının, aynı dönemde yapıldığı anlaşılan araştırma üzerindeki olumsuz etkilerini bilebilmek açısından çalışmanın yılın değişik dönemleri itibariyle kısımlara bölünerek yapılması ve bu dönem, süre ve tarihlerin de araştırma künyesinde ayrıntılı olarak belirtilmesi gerekirdi.

6. Bu tür araştırma ihaleleri, araştırmanın yöntemini ortaya koyan özel şartnameler çerçevesinde yapılmalıdır: Aslında bütün sorun, bu araştırmayı ihale yöntemi ile sipariş eden İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nden kaynaklanmaktadır. Çünkü, Kültürpark Koruma Amaçlı İmar Planı gibi tüm bir kenti ilgilendiren böylesine önemli ve öncelikli çalışmada bir üniversiteye bırakılan araştırma için araştırmanın yöntemini, süresini, uygulamasını, izlenip denetlenmesini, kabulünü ve diğer birçok ayrıntının nasıl uygulanacağını kapsayan teknik şartnamelerin önceden hazırlanması ve yapılan araştırmaya ilişkin sonuç raporlarının da bu teknik şartnamedeki şekil ve şartlara göre teslim alınması gerekirdi. Bizim bu araştırma raporundaki bilgilerden anladığımız kadarıyla İzmir Büyükşehir Belediyesi böylesi ayrıntılı bir çalışmayı yapmamış, ilgili üniversiteyi neredeyse her konuda serbest bırakarak “ne yaparsan kabulümdür” şeklinde bir boş vermişlik sergilemiştir.

O nedenle, bu kentin, bu kentin en önemli değerlerinden biri olan Kültürpark‘ın ve bu kentte yaşayan bizlerin, her şeyi kendi bildiklerince aceleye getirip yapmak isteyen dar kafalı İzmir Büyükşehir Belediyesi yöneticilerini hak etmediğini düşünüyorum…

Bir bilimsel araştırma nasıl yapılma(ma)lı? (1)

Ali Rıza Avcan

Kültürpark’ı ve ondan yararlanan insanları daha iyi ve yakından tanımamı sağlayan ilk saha araştırmasını yıllar önce yapmıştım. Rahmetli iş insanı Şükrü Paksoylu’nun şirketi PR Medya A.Ş.’nde Satış ve Pazarlama Direktörü olarak çalıştığım yıllarda, 71. İzmir Enternasyonal Fuarı’na katılan ziyaretçi ve katılımcıların memnuniyetlerini belirlemek amacıyla, İzmir Fuarı’nın açık olduğu 26 Ağustos-10 Eylül 2002 tarihleri arasındaki 15 günlük sürede 36 kişilik geniş bir ekiple ve tesadüfi örnekleme yöntemiyle gerçekleştirdiğimiz araştırmada beş ayrı kategorideki (yerli ziyaretçi, ziyaretçi iş insanı, yerli firma temsilcisi, yabancı firma temsilcisi ve Fuar’a gelmeyen/gelmek istemeyen İzmirliler) toplam 6.167 kişi ile görüşmüş, Fuar’a gelen yerli ve yabancı konuk ve ziyaretçiler dışında gelmeyen ya da gelmek istemeyen İzmirlileri de ev ya da işyerlerinden telefonla arayarak Fuar’ı ziyaret etmeme nedenlerini öğrenmeye çalışmıştık.

Rahmetli Ahmet Piriştina’nın İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı, Dilara Sürgü’nün de İzfaş Genel Müdürü olduğu dönemde yapılan bu bilimsel araştırma, İzmir Fuarı’nın katılımcı ve ziyaretçilerde yarattığı memnuniyeti ölçmek adına yapılmış en son araştırmaydı. Zira İZFAŞ A.Ş. bundan sonraki yıllardaki anketleri biz yapacağız diyerek profesyonel araştırma şirketlerine araştırma yaptırmaktan vazgeçmiş; ancak, o tarihten sonra kendi olanaklarıyla tek bir araştırma bile yapmamıştı.

Hatırladığım diğer bir Kültürpark araştırması ise 2018 yılının Nisan-Haziran ayları arasında yaptığımız Kültürpark Ziyaretçi Memnuniyet Araştırmasıydı. Kültürpark Platformu’ndaki arkadaşlarımızla birlikte hazırladığımız bu araştırmada da, maddi anlamda hiçbir kaynağımız olmamakla birlikte tesadüfi örnekleme yöntemiyle 155’i kadın, 151’i erkek olmak üzere toplam 306 ziyaretçi ile anket yaparak 2018 yılının Nisan-Haziran ayları arasındaki sürede Kültürpark’ı ziyaret edenlerin algı ve memnuniyet düzeylerini belirlemiş, Kültürpark’la ilgili şikâyetlerini ortaya koymuştuk.

Geçtiğimiz günlerde TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu’nun 22 Aralık 2020 tarihli bildirisini okuyup ekindeki belgeleri incelediğimizde Demokrasi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Hande Şahin ile yüksek lisans öğrencisi Buse Çevik tarafından yapılmış “Kültürpark Kullanım-Kullanıcı Profili” isimli 38 sayfalık bir araştırmaya rastladım.

Haliyle, biz araştırmacıların yeni bir araştırma gördüğümüzde yaptığımız refleks gereği araştırmanın künyesini; yani araştırmanın ne zaman, nerede, kimler tarafından hangi araştırma yöntemine göre yapıldığını; böylelikle araştırmanın geçerliliği ve güvenirliği anlamına gelen yapı kalitesini anlamaya çalıştım.

Araştırma ile ilgili metnin başlangıcında ifade edildiği kadarıyla araştırmanın amacı, Kültürpark ziyaretçilerinin profiliyle (özellikleriyle) Kültürpark’la ilgili temel algı ve memnuniyet düzeylerini belirlemek olarak ifade ediliyordu.

Ayrıca araştırmanın “mülakat”, “odak grup” ve “katılımlı gözlem” yöntemleriyle yapıldığı belirtilmekle birlikte, bu ifadeyi barındıran paragrafın bir sonrasında sadece “odak grup” ve “katılımlı gözlem” yöntemlerinden söz ediliyordu.

İki ayrı nitel araştırma yönteminin uygulandığı bu çalışmada örneklem iki ayrı gruptan oluşuyordu. Buna göre “odak grup” yönteminin örneklemi 23’ü erkek, 19’u kadın olmak üzere toplam 42 ziyaretçiden, “katılmalı gözlem” yönteminin örneklemi ise üç dört kişilik iki odak gruba dahil 6’sı kadın, 5’i erkek 11 güvenlik ve temizlik görevlisinden oluşuyordu.

İki ayrı örneklem çerçevesinde toplam 53 kişiyle yapılan bu araştırmanın toplam 15 günlük sürede yapıldığı belirtilmekle birlikte bu sürenin başlangıç ve bitiş tarihleri verilmiyor; böylelikle elde edilen verilerin mevsimler, etkinlikler ve fuarlar nedeniyle ziyaretçi sayısı büyük farklılıklar gösteren Kültürpark’ın hangi dönemine ait olduğu konusunda tek bir bilgi verilmiyordu.

Ben bu yazıda, çatısı bu şekilde kurulmuş bu akademik araştırmanın sonuçları hakkında tek bir değerlendirme ya da yorum yapmayacağım. Çünkü yapılandırılması böylesine eksik ya da yanlış olan böylesi bir araştırmadan doğru, yerinde, güvenilir ve geçerli bilgiler edinilemeyeceğine inanıyor, tek tük çıkacak doğru verilerin ise tesadüf eseri olacağını biliyorum. O nedenle ben daha çok araştırmanın kurgusundaki eksiklik ve yanlışlıklar üzerinde durup Kültürpark Koruma Amaçlı İmar Planı gibi İzmir açısından çok önemli bir plana temel olacak bilimsel bir alan araştırmanın nasıl yapılması gerektiğini ortaya koymaya çalışacağım.

Devam Edecek…

Her yıl 500-600 milyon lira değerindeki suyu israf etmenin faturası, halka çıkarılmamalıdır…

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi, 1 Ocak 2021 tarihinden geçerli olmak üzere suyun metreküpüne % 15 oranında zam yaptı. Böylelikle son olarak 1 Eylül 2020 tarihinde % 11,76 oranında zam yapılan suya, 4 ay sonra % 15 oranında ikinci bir zam daha yapılarak konutlarda 13 metreküpe kadar kullanılan suyun metreküp fiyatı 3,72 liradan 4.27 liraya, 14-20 metreküp arasında kullanılan suyun fiyatı 4,02 liradan 4,62 liraya, 21 metreküpün üstünde kullanılan suyun fiyatı 8,28 liradan 9,52 liraya çıkacak. Eski belde belediyelerinin bulunduğu yerlerdeki aboneler ise suyun 1 metreküpü için 1,86 lira yerine 2,13 lira, eski köylerin ahalisi ise 0,93 lira yerine 1,06 lira ödeyecek.

Bu durumda, geçtiğimiz gün posta kutuma bırakılan 21 Kasım 2020 tarihli son İZSU faturasına göre 36 günlük süre içinde tek başına harcadığım 8 metreküp su için bugünkü koşullarda 29,76 lirası su, 14,80 lirası atık su bedeli olmak üzere toplam 44,56 lira öderken, aynı miktardaki su ve atık su için 1 Ocak 2021 tarihinden itibaren 6,68 lira fazlasıyla 51,24 lira ödeyeceğim.

Şimdi tutup belediye meclisince alınan bu zammın nedenini hem belediye başkanı ile meclis üyelerine hem de belediye yönetiminin destekçilerine soracak olsam, bana muhtemelen derin su kuyularıyla dağıtım şebekesinde kullanılan elektrik, akaryakıt ve malzeme fiyatlarıyla personel ödemelerini oluşturan memur, işçi ve sözleşmeli memur ücretlerinin iktidar tarafından arttırıldığını, çevreci yatırımlara önem verdiklerini; bu nedenle zam yapmak ya da kendi deyimleriyle “fiyat ayarlaması” yapmak zorunda kaldıklarını söyleyip sık aralıklarla yapılan zamlardaki kendi paylarını; örneğin, bilgisiz, deneyimsiz ve liyakatsız olması nedeniyle kalitesi her geçen gün bozulan yönetimin aldığı yanlış kararları, hatalı plan ve programları, boş yere şişirilen kadroları ve bir türlü önleyemedikleri su kayıplarını dile getirmeyeceklerdir.

Onlar bu zamların altında yatan gerçekleri açık bir şekilde anlatmayıp, her zaman yaptıkları gibi kendi başarısız yönetimlerinin suçunu iktidara ya da başkalarına atsalar da; ben bugün burada dört ay arayla yapılan ve % 28,3 oranına ulaşan bu zammın gerçek nedenlerinden biri olan şebekedeki su kayıplarını anlatarak bu kayıpların İzmir halkı üzerinde nasıl bir yük oluşturduğunu göstermeye çalışacağım.

Böylesi bir araştırma için öncelikle İzmir Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü‘ne (İZSU) ait aşağıdaki linke tıklayarak, 2019 yılında merkezdeki 11 ilçe ile merkez çevresindeki 19 ilçedeki baraj ve derin su kuyularından içme suyu şebekesine giren su miktarı ile bunun ne kadarının gelir getirdiğini, ne kadarının gelir getirmediğini görmemiz gerekiyor.

2019 Yılı Su Kayıpları Yıllık Raporu: https://www.izsu.gov.tr/tr/Dokumanlar/Liste/12

Ben bu linkteki 20 ayrı tablodaki verileri daha rahatlıkla görebilesiniz diye her bir tablodaki veriyi tek bir tabloya taşıyarak aşağıda bilginize sundum:

İZSU‘nun toplam 30 ilçedeki su kayıplarını bir kalemde gösteren bu tablodan da görüleceği gibi;

2019 yılında İZSU‘ya ait baraj ve derin su kuyularından içme suyu şebekesine toplam 291.984.950 metreküp su pompalanmış olup bunun 202.362.258 metreküpü; yani % 65,21‘i aboneler tarafından tüketilmiş, geriye kalan 89.622.692 metreküp; yani suyun % 34,81‘i şebeke içinde kaybolup toprağa karışmıştır.

Barajlarda toplanması ya da derin su kuyularından çekilmesi; ayrıca şebekeye verilmesi için büyük paralar harcanan 89.622.692 metreküp su; yani şebekeye basılan suyun aşağı yukarı 1/3‘ü fatura edilmeden, parası tahsil edilmeden kaybolarak yok olmaktadır.

Toprağa karışıp giden 89.622.692 milyon metreküp su aslında İzmir‘e 90.477.995 metreküp su sağlayan Tahtalı Barajı‘nın yıllık üretimine, yılda 4.396.590 metreküp su sağlayan Balçova Barajı ölçeğinde 20 Balçova Barajı’na eşdeğerdir.

Şebekedeki su kaybı kent merkezindeki 11 ilçede % 28,83, Aliağa‘da % 26, Karaburun‘da % 24,80, Menemen‘e % 15,40, Urla‘da % 16,10 gibi nisbeten düşük değerlerde olsa da; Kınık‘ta % 58,80‘e, Foça‘da % 57,60‘a, Bergama‘da % 49,50‘ye, Kiraz‘da % 49,16‘ya çıkmakta; böylelikle şebekeye verilen suyun yarıdan fazlası ya da yarısı kaybolmaktadır (1).

Bu durum açık bir şekilde üretimi için para harcanan suyun israfıdır. Aynı zamanda bu israfın bedelinin, baraj yapımı, derin su kuyusu açılması, elektrik, akaryakıt, personel harcaması adı altında İzmir halkının, İZSU abonesinin sırtına yüklenmesinden başka bir şey değildir…

Evet, İZSU uzun bir süredir bu kayıp oranının azaltılması için çalışmaktadır ama yapılan çalışmalar oldukça yetersizdir…

Çünkü dünya şehirlerine bakıp İzmir’i onlarla mukayese etmeye kalktığımızda; hatta kendi ülkemizdeki kentlerin hangi oranda kayıp su oranına sahip olduğunu soruşturduğumuzda İzmir‘e ait % 34,18‘lik kayıp oranının oldukça yüksek olduğunu görürüz.

Avrupa Birliği‘nin Eurostat verilerine baktığımızda Avrupa ülkelerindeki su kaybı oranının 2017 yılında ortalama % 23 olduğunu, Almanya‘da 2001 yılında % 7,3 olan oranın 2017 yılında % 5,3‘e, Danimarka‘da 2011 yılında % 9,48 olan oranın 2016 yılında % 7,60‘a, Tokyo‘da ise 1956‘da % 20 olan oranın 2006‘da % 3,6‘ya indiğini görürüz (2), (3), (4), (5).

Ülkemizdeki büyükşehir belediyelerine bağlı su ve kanalizasyon idarelerinin 2015 yılındaki kayıp-kaçak oranları ise aşağıdaki tabloda gösterilmiş olup; en fazla oranın % 69 ile Ordu‘ya ait olduğu, Ordu‘yu % 66 ile Aydın‘ın, % 63 ile Mardin‘in, % 60 ile Balıkesir‘in, % 58 ile Hatay‘ın ve % 57 ile Şanlıurfa‘nın takip ettiği görülmektedir (6).

İzmir ise 30 büyükşehir belediyesi arasında % 34 oranındaki kayıp kaçak oranı ile 7. sırayı işgal etmekte olup; aynı sırayı aynı oranla Kayseri Büyükşehir Belediyesi de işgal etmektedir. İzmir‘in önünde yer alan büyükşehir belediyeleri ise şu şekildedir:

1) Tekirdağ % 17, 2) Bursa % 23, 3) İstanbul % 24, 4) Konya % 28, 5) Muğla % 29 6) Antalya % 33.

İzmir‘in bu illerin arkasından 7. sırada yer alması, hepimizin İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer ile diğer belediye yöneticilerinin ağzından sık sık duyduğu “Dünya kenti”, “Marka kent”, “Akıllı kent”, “Cazibe merkezi” ya da “Sağlıklı kent” olma gibi iddialı vizyon ve misyonlarla örtüşmemektedir.

Peki bu kadar büyük miktardaki su, şebeke içinde kaybolmayıp 5.57 lira şeklindeki su + atık su bedeli fatura edilerek belediye geliri haline dönüşmüş olsaydı, İZSU‘ya ve dolayısıyla İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne getireceği fayda hangi rakamlara ulaşırdı? Ya da başka bir ifadeyle, kayıp suyun en düşük tarife değeri üzerinden hesaplanan miktarı, İZSU ve dolayısıyla İzmir Büyükşehir Belediyesi hanesine yazılacak zarar olarak ne olurdu?

Bunu da paylaştığımız tablonun son sütununda hem ilçeler hem de İzmir genelinde görebiliyor ve 2019 yılında şebeke içinde kaybolan suyun 1 Eylül 2020 tarihinde yürürlüğe giren tarifeye göre toplam değerinin 499.198.394,11 lira düzeyinde olduğunu, bu rakamın 1 Ocak 2021 tarihinde yürürlüğe girecek yeni tarifeye göre 573.585.228,80 lira düzeyine çıkacağını anlayabiliyoruz.

Tabii ki her içme suyu şebekesinde makul bir düzeyde kayıp-kaçağın olması ve bunun gelişen teknoloji ve yenileme çalışmaları ile yıllar içinde ciddi bir şekilde azalması beklenen bir şeydir. Ancak İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne bağlı İzmir Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü‘nün (İZSU), görev alanına toplam 30 ilçe olmasına karşın her yıl açıkladığı kayıp kaçak oranı miktarında, merkez dışındaki 19 ilçenin ayrı dağıtım şebekeleri bulunduğu gerekçesiyle sadece kent merkezindeki 11 ilçeye ait nisbeten daha düşük oranı öne çıkarması; ayrıca, yıldan yıla azalan kayıp kaçak oranlarının büyük rakamlar yerine çok küçük oranlarda gerçekleşmesi bu sorunla ilgili mücadeleye gereken önemin verilmediğini göstermektedir.

Nitekim İZSU‘nun 1998-2019 döneminde faaliyet raporlarında yazılı olan aşağıdaki tabloda yazılı verilere göre 1998-2008 dönemine isabet eden ilk 11 yıllık dönemde % 19-20 düzeyinde ciddi bir iyileşme sağlanmış olmasına karşın, 2009-2019 dönemine isabet eden ikinci ve son dönemde % 39,88% 28,86 aralığında daha yavaş gelişen bir iyileşme gerçekleşmiş; hatta 2019 yılında, 2018 yılına ait % 28,86 oranının 1,72 puan gerisinde % 30,58 oranında bir iyileşme sağlanabilmiştir. Tabii ki bu durumun bile sadece kent merkezindeki 11 ilçe için geçerli olduğunu, kayıp-kaçak oranının daha fazla olduğu diğer 19 ilçenin bu rakamlara dahil edilmediğini unutmamak koşuluyla….

Oysa kent merkezinde yer alan 11 ilçe dışında kalıp kayıp-kaçak oranının kent merkezine göre daha fazla olduğu 19 ilçedeki dağıtım şebekeleri de İZSU‘nun görev, yetki ve sorumluluk alanına girmekte, o şebekeler de 2012 yılından bu yana İZSU tarafından işletilmektedir. O nedenle, 2020’li yıllarda Dünya kentleri ile yarışmaya kalkıp yönettiği kenti “marka kent“, “Dünya kenti“, “Akıllı kent“, “Sağlıklı kent” ya da “Cazibe merkezi” gibi adlarla tanımlamak isteyen belediye yöneticilerimiz de, 2019 yılına ait % 34,81 düzeyindeki oldukça yüksek kayıp-kaçak oranını, yapacağı büyük yatırımlarla en kısa sürede Tekirdağ gibi % 17‘ye ya da Tokyo gibi % 3,6 düzeyine indirmeli ve bu kayıptan kaynaklanan maliyetleri su zammı olarak bizlerin sırtına yüklemekten vazgeçmelidir…

Bu konuya da el atılmasını bekliyor ve en yakın sürede olumlu sonuçlarını görmek istiyoruz…

(1) İzmir İli Çevre Durum Raporu 2019, TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İzmir Şubesi, s. 11

(2) Europe’s Water in Figures, An Overview of the European Drinking Water and Waste Water Sectors, 2017 Edition, Pg.15

(3) German Federal Statistical Office.

(4)http://www.danva.dk/media/4662/water-in-figures_2017.pdf -Erişim Tarihi 24.11.2020

(5)http://www.c40.org/case_studies/tokyo-word-leader-in-stopping-water-leakage-Erişim Tarihi 24.11.2020.

(6) Dilcan, Ç.C., Çapar, G., Korkmaz, A., İritaş, Ö., Karaaslan, Y., Selek, B.; “İçme Suyu Şebekelerinde Görülen Su Kayıplarının Dünyada ve Ülkemizdeki Durumu“, T. C. Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı Aylık Yayın Organı, Anahtar Dergisi, Yıl 30, Sayı 354, Haziran 2018, s. 10-18

Yararlanılan Kaynaklar

1. Armut, Selim; Kentsel Su Yönetimi ve Suyun Fiyatlandırılması: Merzifon İlçesi Örneği, Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt 11, Sayı 29, Eylül 2019, s. 404-420.

2. Dedebayraktar, Melike; İçmesuyu Temini ve Dağıtımı Sistemlerinde Kayıp-Kaçak Azaltılmasına Yönelik Proje Aşamasında Yapılan Çalışmalar, 7. Kentsel Altyapı Sempozyumu, 13-14 Kasım 2015, Trabzon, s.145-155.

3. Muhammetoğlu, H., Muhammetoğlu, A.; İçme Suyu Temin ve Dağıtım Sistemlerindeki Su Kayıplarının Kontrolü El Kitabı, T. C. Ormana ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü, Temmuz 2017.

4. Toprak, S., Koç, A.C., Bacanlı, Ü.G., Dikbaş, F., Fırat, M., Dizdar, A.; İçme Suyu Dağıtım Sistemlerindeki Kayıplar, 3. Ulusal Su Mühendisliği Sempozyumu, 10-14 Eylül 2007, Gümüldür, İzmir, s. 601-609.

5. 13 Dünya Metropolünde Su Yönetimi “Benchmarking Çalışması”, İSKİ, İstanbul, 2004.

6. Büyükşehir Su ve Kanalizasyon İdareleri Arasında Mukayeseli Değerlendirme Çalışması, Türkiye Su Enstitüsü, Mart 2019.

7. İçme Suyu Temin ve Dağıtım Sistemlerindeki Su Kayıplarının Kontrolü Yönetmeliği Teknik Usuller Tebliği, 16 Temmuz 2015 tarih, 29418 sayılı Resmi Gazete.

8. 11. Kalkınma Planı Su Kaynakları Yönetimi ve Güvenliği Özel İhtisas Komisyonu Raporu

9. Europe’s Water in Figures 2017

Bu konularla ilgili olarak, 5 ve 12 Temmuz 2017 tarihlerinde yazdığım yazılar:

https://kentstratejileri.com/2017/07/05/kullanmadan-kaybettigimiz-sular-1/

https://kentstratejileri.com/2017/07/12/kullanmadan-kaybettigimiz-sular-2/

Yapmış olmak için…

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediyesi, 2020 yılının Eylül ayında, çevre mücadelesi veren birçok kurum ve kişinin şüphe ile yaklaştığı (WWF) Doğal Hayatı Koruma Vakfı’nın Türkiye Ofisi ile birlikte bir yarışma düzenlediğini duyurarak, İzmir için @WeLoveCities etiketi ile söz konusu vakfın İnternet sayfasıyla Facebook, Twitter ve Instagram hesaplarında paylaşımlar yaparak oy vermemizi istedi.

Bunun üzerine böylesi bir yarışmanın neden yapıldığını öğrenmek için https://welovecities.org/tr/city/izmir/ isimli web sayfası ile sosyal medyadaki hesaplara baktık.

Gördüğümüz şuydu:

İzmir Büyükşehir Belediyesi İzmir’i karbondan arındırma hayallerini gerçekleştirmek için kapsamlı bir sürdürülebilir ulaşım stratejisi geliştirdiklerini belirterek, yenilenebilir enerjiyle güçlenen ve sürdürülebilir bir gelecek için üç yolun olduğunu söylüyordu.

Ancak anlatım bu şekilde olmakla birlikte, “Sizin iyileştirme fikirleriniz her kent ulaştırılacak” gibi düşük cümlelerle birbirinden farklı üç yol ya da yöntemin net bir tanımının yapılmadığı, birbirinden ayrı olduğu söylenen bu üç yolun aslında aynı işlemin aşamalarından başka bir şey olmadığı ortaya konuluyor. Aslında söylenmek istenen şey, özetle şu şekildeydi:

Şayet İzmir’i seviyorsan ve İzmir’in bizim belirlediğimiz 54 yerli ve yabancı kentin katıldığı uluslararası bir yarışmada birinci olmasını istiyorsan, İnternetteki web sayfamız ya da sosyal medya hesaplarımız üzerinden 11 Ekim 2020 tarihine kadar İzmir için oy kullan, buna ilave olarak da İzmir’in gelişip iyileşmesi için uygun gördüğün fikirlerini, istediğin takdirde “şehir ve WWF temsilcileriyle” tartışabilmek ve diğer kentlerle paylaşabilmemiz için bizimle paylaş.

Değişik renkteki grafik ve yazılarla süslenen bu web sayfasını okuduktan sonra aklımız iyice karışıyor ve aşağıdaki soruları sormadan edemiyorduk:

1) İlk önce, belediye yönetimi, yaşadığımız kentle ilgili görüşlerimizi gerçekten sorup öğrenmek istiyorsa, bunu niye önce kendisinin yapıp eylediği plan ve çalışmalardan söz edip onların en doğrusu, en iyisi ve güzeli olduğu anlamına gelen ifadelerden sonra fikrimizi soruyor? Yoksa bütün fikir ve önerilerimizi onların önceden belirlediği doğrultuda açıklamamızı isteyip bunun dışında görüş belirtmemizi istemiyorlar mı? Bu bir anlamda, görüşü sorulanın vereceği cevap öncesinde yönlendirilmesi, şartlanması anlamına gelmiyor mu?

2) Ayrıca yazarak paylaştığımız fikirleri izin verdiğimiz takdirde bizimle tartışacak “şehir temsilcisi” ile kastedilen nedir ve bu temsilciler kimlerdir? Biz böyle bir tartışmayı kiminle yapacağız? Bizi arayıp tartışacak olan “şehir temsilcisi“, hukuki anlamda belediye başkanı dışında kim olabilir? Ayrıca fikirlerimizi niye WWF temsilcisi ile tartışacağınız ki? WWF temsilcisi bizim fikirlerimizi tartışmamız için hangi temsil gücüne sahiptir ki, ona bu görev, yetki ve sorumluluk verilmiştir? Bir kamu idaresine ait bu yetki nasıl bir özel hukuk kişisi olan yabancı vakfa verilebilir?

3) Bu soruların en önemlisi olarak, 8.500 yıllık bir geçmişe sahip olup uygarlığın beşiği olarak nitelenen İzmir ve Türkiye’nin diğer yarışmacı kenti Denizli, 54 yabancı kentin yer aldığı bu yarışmaya niye girer ki? Kentte yaşayan ya da çalışanların kentle ilgili fikirlerinin alınıp katılımcı bir yönetim modeli oluşturmak için özel hukuk tüzel kişisi olan bir yabancı vakfın aracılığına mı ihtiyaç duyulmaktadır? Belediye bunu geçmiş deneyimleri, bilimin gerekleri ve yurttaşların talepleri doğrultusunda doğrudan doğruya kendisi yapamaz mı? Bunu yapabilmesi için, adını sanını bile duymadığımız irili ufaklı dünya kentleriyle “sevmek” ya da “sevmemek” gibi bilimsel düzlemde ölçülemeyen kriterler üzerinden bir yarışmanın düzenlenmesi ve bizim de bu yarışmaya girmemiz mi gerekmektedir?

Aşağıdaki tabloda isimlerini, ülkelerini ve en son sayıma göre nüfuslarını verdiğimiz bu 54 kent kim tarafından seçilmiştir ve bunları bir araya getiren ortak neden, niyet ya da kriter nedir? Bu 54 kenti bir araya getiren akıl, bu kentleri hangi boyutta birbirleriyle yarışacak düzeyde denk görmüştür? 2019 yılı nüfusu 4.367.251 olan İzmir‘le nüfusu yüz binlerle, binlerle ifade edilen küçük, bilinmeyen kentleri, kent benzeri yerleşimleri, nitrat madenlerinin yıkıcı etkisiyle terk edildiği için yerleşik nüfusu bulunmayan Şili‘deki Chacabuco‘yu bir araya getiren mantık neyin mantığıdır? Böylelikle, 1.037.208 nüfuslu Denizli ile 6.688 nüfuslu Hat Sao kasabası karbon ayak izi, sürdürülebilir kalkınma ya da ulaşım gibi konularda birbirlerine nasıl fikir verecek, nasıl yardımcı olabilecek, hangi konularda ortaklık yapabilecektir? İşte bütün bu soruların cevapları sevgili büyüğümüz Sancar Maruflu‘nun son günlerde kullandığı “komik bir oyun” deyişini haklı çıkarmakta, giderek drama ve trajediye dönüşen bu “komik oyun” somut, yararlı ve verimli bir sonuca ulaşmayan beyhude çalışmaların iyi bir örneği olarak gözlerimizin önünde oynanmaktadır.

Pembe renkle işaretlenmiş kentler dünyaca tanınmış kent, başkent ve metropoller, yeşil renkle işaretlenmiş kentler ise dünyada aynı isimde birden fazla kent olması nedeniyle bulunduğu ülkeyi belirleyemediğimiz kentlerdir.

Ayrıca bu kentler içinde, İzmir‘in vizyon alanı olarak belirlenmiş ve 2019 yılının Nisan ayında bir araya gelmek için davet mektubu gönderilmiş Akdeniz‘e kıyısı olan tek bir kentin ya da bundan böyle İzmir‘in metropol olarak katılacağı söylenen Cittaslow ağı içinde yer alan 268 adet Dünya kentinden birinin dahi bulunmayışı da bu işin kentin vizyonundan ne kadar uzak olduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

4) Ayrıca İzmir ve Denizli gibi kentleri, bir yanda nüfusu oldukça fazla, iletişim ve sosyal medya olanakları açısından oldukça iyi Paris, Los Angeles ve Londra gibi başkentlerle, diğer yanda da nüfusu çok az, iletişim ve sosyal medya olanakları kısıtlı ya da hiç olmayan, bu nedenle diğer kentlerle rekabet etme şansına sahip olmayan küçük, bilinmeyen kentlerle bir araya getirmenin ve her bir kenti bu yarışın eşit aktörü olarak kabul etmek ne ölçüde bilimsel, ne ölçüde adil ve ne ölçüde etiktir?

Yapılan duyuruya göre oy kullanma süresi 11 Ekim 2020‘de bitti ve sonuçlar, Dünya Şehircilik Günü olarak kutlanan 31 Ekim 2020 tarihinde açıklanacak. Yani sonuçların açıklanmasına sadece iki gün var…

Bu durumda hangi kentlerin ön sıralarda yer alacağını tahmin etmek kolay… Çünkü bu nüfus verileri karşısında hiç kimse 44.800 nüfuslu Norveç kenti Arendal‘in ya da 19.346 nüfuslu Tayland yerleşimi Patong‘un birinci olmasını veya ön sıralarda yer almasını beklemez, bekleyemez… Olsa olsa bizim gibi ülkelerde bu tür yarışmaların bir şeye yarayacağını sanan, reklamla, söylenti ile ya da taraftarlık ruhuyla buna inandırılmış bazı insanların gayreti ile bazı kentler, listedeki sıralarının üstüne çıkabilirler… Tabii ki Batı Avrupa ülkelerinde ya da ABD’nde yapılan seçimlerde, büyük orandaki seçmenin siyasete ilgisiz kalıp oy kullanmamasında olduğu gibi, Paris, Londra, Los Angeles, Buenos Aires ve Santiago gibi nüfusu oldukça fazla büyük metropollerdeki insanların da benzeri bir boşvermişlik içine girmesi durumunda, bizim gibi gayretli ülke ve kentlerin öne çıkmasını akılda tutmak gerekebilir…

Her şeyin yolunda gidip İzmir‘in 54 kent arasında ilk sırayı alması ya da kuvvetle muhtemel ön sıralarda yer bulması durumunda bile, bu sonucun İzmir açısından ne anlama geldiğini de düşünmek gerekir… Bu yarışma sayesinde İzmirlilerin yaşadıkları kenti, diğer kentlerin ahalisine göre daha mı fazla sevdiğini düşüneceğiz; yoksa, bu yarışma kapsamında fikrini söyleyen yurttaş sayısının artması suretiyle katılımcı demokrasimizin daha da güçlendiğini mi?

Velhasıl, niçin yapıldığı, ne işe yarayacağı, yarışma kapsamındaki kentlerin hangi verilerle ve analitik akılla seçildiği belli olmayan yarışma sonrasında “kubbede kalan hoş sedanın” ne olacağı gibi ölümcül soruların net ve ikna edici bir şekilde yanıtlanmadığı bir ortamda, yine bir şeyler yapılıyor”muş gibi” yapılacak ve yine birileri biz seçildik diye hop hop zıplayıp sevinecek… En azından konunun bu yanı net…. İnsan bazen ortada bir neden olmadan, nedensiz de sevinebilir….