Şeffaflık ve İzmir belediyeleri (3)

Ali Rıza Avcan

Bugün, İzmir’deki 30 ilçe belediyesinin İnternet sayfası ile sosyal medya kanalları düzeyindeki şeffaflılığı ile ilgili yazı dizimizin sonuncusunu yayınlıyorum. Bugünkü bölümde şeffaflık olgusu açısından çok önemli olan ‘mali şeffaflık’ ile yapılan ya da yapılacak faaliyet ve projeleri gösterip bilgi veren ‘uygulamaya yönelik şeffaflık‘ konularında tespitler yapıp, 30 ilçe belediyesinden hangilerinin bu konuda iyi ya da kötü olduğunu belirlemeye çalışacağız.

Bugün ele alacağımız ilk konu, mali konularla ilgili bilgi ve belgelerin belediyelerin İnternet sayfalarıyla sosyal medya kanallarında yurttaşları bilgilendirmek amacıyla paylaşılıp paylaşılmadığına ilişkin olup bu durumu önceden belirlediğimiz 9 ayrı alt kriter çerçevesinde değerlendireceğiz.

Ancak bu değerlendirmeden önce yapmamız gereken ilk açıklama, Bayındır, Beydağ, Çeşme, Dikili, Foça, Güzelbahçe, Karaburun, Kınık, Kiraz ve Seferihisar gibi nüfusu 50.000’i aşmamış belediyelerde stratejik plan ile performans programlarının düzenlenmesi yasal bir zorunluluk olmadığı için onların mali şeffaflıkla ilgili değerlendirmelerinde bu hususu özel olarak dikkate almamız gerekliliğidir.

Bütün bu açıklamalar çerçevesinde, İzmir’deki ilçe belediyeleri arasında mali yönden en şeffaf belediyenin, kendi ölçeğinde sadece iç ve dış denetim raporlarını yayınlamadığı için bir not eksiği olan Narlıdere Belediyesi olduğunu söyleyebiliriz.

Karabağlar Belediyesi ise yıllık gelir ve gider bütçesi ile 1 aylık bütçe gerçekleşmelerini gösteren raporu ve yıllık kesin hesapları yayınlamadığı için 5 puanla ikinci sıradadır.

Üçüncü gruptaki Balçova, Bayraklı, Konak, Menderes, Ödemiş ve Urla belediyelerinin hepsinde stratejik plan, performans programı ve faaliyet raporları yayınlandığı halde Balçova, Bayraklı, Konak ve Urla belediyelerinde bütçe, Menderes ve Ödemiş belediyelerinde kurumsal mali durum ve beklentiler raporu yayınlanmamıştır. Bu grupta bulunan tüm belediyelerde yayınlanmayan belgeler ise aylık bütçe gerçekleşmesi raporu, kesin hesap ve iç/dış denetim raporlarıdır.

Sekiz mali şeffaflık kriteri açısından 3 olumlu puanı olan gruptaki Buca, Çiğli, Gaziemir, Karşıyaka, Kemalpaşa, Menemen, Seferihisar ve Torbalı belediyelerinden sadece Seferihisar‘ın nüfusunun henüz 50.000’i geçmediği dikkate alındığında; hepsinin stratejik planıyla performans programının bulunduğu, tüm belediyelerin faaliyet raporlarının yayınlandığı, Seferihisar Belediyesi hariç tüm belediyelerde bütçenin ve kesin hesabın yayınlanmadığı; ayrıca hiçbir belediyenin aylık bütçe gerçekleşme raporları ile kurumsal mali durum ve beklentiler raporunu ve iç/dış denetim raporlarını yayınlamadığı belirlenmiştir. Seferihisar Belediyesi Sayıştay tarafından denetlendiği 2009 denetim raporunu yayınlamakla birlikte her yıl belediye meclisince yapılan denetimlerin raporlarını yayınlamamaktadır.

Bornova, Dikili, Güzelbahçe, Selçuk ve Tire belediyelerinden oluşan grupta her bir belediyenin sekizde bir oranında olumlu şeffaflık puanına sahip olduğu, nüfusu 50.000’den fazla olan Bornova ve Tire‘de stratejik planla performans programlarının yayınlanmasına rağmen faaliyet raporlarının yayınlanmadığı, nüfusu 50.000’i aşmadığı için stratejik planla yıllık performans programı hazırlamayan Dikili, Güzelbahçe ve Selçuk belediyelerinde ise faaliyet raporlarının yayınlandığı, sadece Selçuk Belediyesi‘nde aylık bütçe gerçekleşme raporunun yayınlanıp diğerlerinde yayınlanmadığı, yine aynı şekilde sadece Dikili ve Güzelbahçe belediyelerinde kurumsal mali durum ve beklentiler raporunun yayınlanıp diğer belediyelerin hiçbirinde yayınlanmadığı; ayrıca bu grupta bulunan tüm belediyelerin İnternet sayfalarında bütçe, kesin hesap ve iç/dış denetim raporlarının yayınlanmadığı görülmüştür.

Nüfusları 50.000’nin altında kaldığı için stratejik planla yıllık performans programına sahip olmayan Beydağ, Çeşme, Foça ve Karaburun belediyelerinin bütçeleriyle aylık gelir-gider gerçekleşme raporlarını, kurumsal mali durum ve beklentiler raporlarını, kesin hesaplarını ve iç/dış denetim raporlarını İnternet sayfalarında yayınlamadığı, bu grupta bulunan Aliağa Belediyesi‘nin ise sadece faaliyet raporunu yayınlayıp geriye kalan 7 mali belgenin yayınlamadığı belirlenmiştir.

Bayındır, Bergama, Kınık ve Kiraz belediyeleri ise hiçbir mali belgesini İnternet sayfasında yayınlamamaktadır.

Belediyelerin yapacakları ya da yaptıkları projelerle ilgili bilgilerin verilmesi eskiden çok daha yaygınken son yıllarda bunun yerini zabıta, sağlık, evlenme, imar gibi rutin hizmetlerin aldığı, faaliyet ya da proje gibi büyük boyutlu yatırımlar hakkında bilgi vermekten kaçınıldığı görülmektedir.

Nitekim ‘uygulama ile ilgili saydamlık‘ kriterlerini kullanarak yaptığımız araştırmada sırasında Aliağa, Bayraklı, Bornova, Gaziemir, Karabağlar, Konak, Menderes, Menemen ve Narlıdere belediyelerinin hem gerçekleştirilen hem de devam etmekte olan faaliyet ve projeler hakkında bilgi verdiği, Balçova ve Seferihisar belediyelerinin sadece gerçekleştirilen faaliyet ve projeler hakkında bilgi verdiği, geriye kalan 19 belediyenin (Bayındır, Bergama, Beydağ, Buca, Çeşme, Çiğli, Dikili, Foça, Güzelbahçe, Karaburun, Karşıyaka, Kemalpaşa, Kınık, Kiraz, Ödemiş, Selçuk, Tire, Torbalı, Urla) hem gerçekleştirilen hem de devam eden faaliyet ve projeler hakkında bilgi vermekten kaçındığı belirlenmiştir.

Bu tutumda bu tür faaliyetlerin genellikle uzun sürmesi ya da yapılan işin genellikle öngörülen sürenin çok üstündeki bir sürede bitirilmesi ya da bitirilememesi durumunda bu sorunun kamuoyu ile paylaşılmasının tehlikeli olacağı konusundaki yaklaşımın etkili olduğu düşünülebilir.

SONUÇ OLARAK

Üç gündür bölüm bölüm yayınladığımız 4 ana kriterle 26 alt kriteri tek bir tabloda bir arada göstermeye kalktığımızda ise,

26 kriterden 17’sine olumlu yanıt veren Konak ve Karabağlar belediyelerinin ilk sıraları işgal ettiği,

26 kriterden 15’ine olumlu yanıt veren Narlıdere Belediyesi‘nin üçüncü sırayı işgal edip onu 14 olumlu puan alan Seferihisar ve Bayraklı belediyelerinin takip ettiği,

Diğer belediyelerin ise, 26 tam puan üzerinden Menderes ve Balçova belediyelerinin 12, Karşıyaka ve Ödemiş belediyelerinin 11, Bornova, Buca, Çiğli, Gaziemir ve Menemen belediyelerinin 10, Tire Belediyesi‘nin 9, Selçuk Belediyesi‘nin 8, Urla, Dikili ve Kemalpaşa belediyelerinin 7, Aliağa, Çeşme, Güzelbahçe ve Torbalı belediyelerinin 6, Foça Belediyesi‘nin 4, Bayındır ve Kiraz belediyelerinin 3, Bergama, Beydağ ve Karaburun belediyelerinin 2, Kınık Belediyesi‘nin ise 1 puan alarak sıralandığı görülmektedir.

Bu veriler ışığında 30 ilçe belediyesi genelinde şu sonuçlar çıkarılabilir:

1. İzmir’deki 30 ilçe belediyesinin İnternet sayfası ve sosyal medya kanalları düzlemindeki şeffaflığıyla ilgili bir yazının başında olmasa bile sonunda belirtilmesi gereken en önemli hususlardan biri, bu 30 ilçe belediyesinin kurduğu ya da ortak olduğu toplam 51 şirketin şeffaflıkla hiçbir ilgisinin bulunmadığı, belediyelerin tümü tam anlamıyla şeffaf olsa bile bilanço, kar-zarar cetveli, hizmet maliyetleri, alımlar ve çalışan personel sayısı gibi en temel bilgilerin bile bir sır gibi saklandığı, şirketlerin belediye başkanlarının her türlü şeyi yapabileceği bir yan cebi vaziyetinde olduğu ve bu nitelikleri nedeniyle bu yazı dizisinin dışında kaldıkları bilinmelidir.

2. Büyükşehir, büyükşehire bağlı ilçe, il, ilçe ve belde belediyeleri; yani tüm belediyeler ellerindeki tüm belge ve bilgileri büyük bir gayretle İnternet siteleri ya da sosyal medya kanalları ile yayınlayıp % 100 şeffaf olsalar bile, yayınlanan bilgi ve belgelerde kullanılan dilin, konunun uzmanları dışındaki kişiler tarafından anlaşılamaması nedeniyle şeffaflık dediğimiz açıklığın sağlanması mümkün olmayacaktır. Bunun nedeni ise, bu belgelerde kullanılan bürokratik yazışma dili ile bilerek ve isteyerek yaratılan jargon ve kodlamalardır. Böylelikle bilgiye sahip olanla bilgiyi talep eden arasında yaratılan parazitli ortam nedeniyle bilgi ya da belge paylaşılsa bile şeffaflık sağlanamamaktadır.

Bunun en iyi örneği, geçtiğimiz yıllarda Kültürpark‘taki İZFAŞ‘a ait binanın bir çırpıda Tınaztepe Üniversitesi‘ne üç yıl süreyle bedelsiz tahsis edilmesi olayında görüştüğümüz gibi, bazı belediye meclisi üyelerinin kendi önlerine gelen gündem maddesinde sadece ada ve parsel numaralarının yazılı olması nedeniyle kabul oyu verdikleri karardaki yerin İZFAŞ binası olduğunun farkında olmadıklarını belirterek kendilerini savunmaya kalkmış olmalarıdır.

3. Yaptığımız araştırma sonucunda şeffaflığı engelleyen diğer bir hususun da, İnternet sayfalarının labirenti andıran tasarımından kaynaklandığını, kullanıcı dostu olmayan bu tasarımlar sayesinde bizim bile bazı bilgi ve belgelere ulaşmakta zorluk yaşadığımızı söyleyebilirim. Bu sorunu aşmak için de her İnternet sitesinde bir ‘site haritası’nın bulunması ya da belediyelere ait İnternet sayfalarının bazı bilgi ve belgeler için standart hale getirilmesi düşünülebilir.

4. Seferihisar Belediyesi 2018 yılında Uluslararası Şeffaflık Derneği ile yaptığı bir çalışma sonucunda Türkiye’de ilk kez “Şeffaf Belediyecilik Ödülü” almış olmakla birlikte; o tarihten bu yana şeffaflık konusundaki performansında düşüş olduğu, bu ortak çalışma sonrasında İnternet sayfasına konulan “Mal Varlığı Bildirimleri” bölümünde belediye başkanına ait mal bildirimi yerine belediye memurlarının mal bildiriminin bulunduğu, Kurumsal Şeffaflık Bülteni‘nin 2018 Kasım-Aralık ayından sonra hazırlanıp yayınlanmadığı, “İş İlanları” bölümünün kullanım dışı olması nedeniyle boş olduğu, 2018 yılında Uluslararası Şeffaflık Derneği tarafından hazırlanıp “Şeffaf Belediyecilik Ödülü“ne temel olan şeffaflık raporunun yayınlanmadığı, “Seferihisar Ortak Akıl Platformu” sayfasının ise çalışmadığı belirlenmiştir.

5. İzmir’deki 30 ilçe belediyesine ait İnternet sayfası ve sosyal medya kanalları üzerinde yaptığımız araştırmanın genel sonuçları olarak;

a) Belediye üst yönetimini oluşturan kamu görevlileriyle belediye meclisi üyelerinin niteliklerini ortaya koyan kişisel bilgilerine; özellikle de yurttaşların o görevlilere ulaşımını sağlayacak iletişim bilgilerine yer verilmediği,

b) Meclis kararlarında ya da karar özetlerinde anlaşılır bir dilin kullanılmadığı, karara esas olan komisyon ya da bilirkişi raporu gibi belgelerin eklenmediği,

c) Çoğunlukla encümen kararlarının paylaşılmadığı,

d) İhale duyuruları yayınlamakla birlikte çoğunlukla ihale kararlarının ya da bazı ihale kararlarının yayınlanmadığı,

e) Çoğu belediyede hazırlanan ya da değiştirilen imar planlarıyla ilgili duyuruların paylaşılmadığı,

f) Çoğu belediyenin yıllık gelir ve gider bütçesi ile bütçenin ayılık gerçekleşmesini gösteren raporları ve kesin hesapları yayınlamadığı,

g) Tüm belediyelerin belediye meclisi tarafından hazırlanıp kabul edilen denetim raporunu yayınlamadığı,

h) Çoğu belediyenin Sayıştay raporlarını yayınlamaktan kaçındığı,

ı) Belediyeler tarafından gerçekleştirilen büyük boyutlu faaliyet ve projelerle ilgili bilgilerin verilmediği, verilse bile işle ilgili bilgiler yerine büyük, gözalıcı fotoğraflara yer verildiği,

i) Çoğu belediye İnternet sitesinde, ‘SSS‘ imi ile gösterilen “Sık Sorulan Sorular” bölümünün bulunmadığı görülmüştür.

Varın artık gerisini siz düşünün…

Yararlanılan kaynaklar:

Avcı, M.; Mali Saydamlık: “Türkiye’de Büyükşehir Belediyeler Uygulaması“, Yayınlanmamış Doktora Tezi, 2015, Zonguldak.

Aydın, A.H.; Çamur, Ö.; Koçar, H.; “Belediyelerde Şeffaflık – Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi Örneği“, Kamu Yönetiminde Değişimin Yönü ve Etkileri (Kayfor 13 Bildiri Kitabı), s. 424-437.

Gezici, Z.; “Kent Yönetiminde Şeffaflık“, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Aralık 2017, İstanbul.

Kalkan, A.; Alparslan, A.M.; “Şeffaflık, İletişim ve Hesap Verebilirliğin Yerel Yönetim Başarıların Etkileri“, Sosyal ve Beşeri Bilimler Dergisi, C.1, S.1, 2009, s. 25-40.

Yavuz, S.; “Türkiye’de Büyükşehir Belediyelerinde Gerçek Zamanlı Mali Saydamlık Endeksi Önerisi ve Uygulama“, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ocak 2020, Ankara.

Yerel Şeffaflık Sistemi Analizi, Uluslararası Şeffaflık Derneği

Yerel Yönetim Şeffaflık Taahhütnamesi, Uluslararası Şeffaflık Derneği

Şeffaflık ve İzmir belediyeleri (2)

Ali Rıza Avcan

Şeffaflık ve İzmir belediyeleri” başlıklı yazı dizimizin dün yayınlanan ilk bölümünde ‘şeffaflık‘ olgusunun katılımcı ve çoğulcu demokrasi açısından önemini ve katılım olgusunun temeli olan bilgi edinme ya da bilgiye erişim hakkı ile ilişkisini ortaya koyarak, İzmir’in 30 ilçe belediyesinin, İnternet sayfaları ve sosyal medya kanalları düzleminde ne kadar şeffaf olduklarını belirlemek amacıyla dört ana ve 26 alt düzeyde belirlediğimiz şeffaflık kriterleri hakkında bilgi vermeye çalışmıştık.

Yazı dizimizin bugünkü ikinci bölümünde ise ilçe belediyelerinin bu 4 ayrı ana kriterden ilk ikisi; yani, kurumsal düzeydeki şeffaflık ile karar süreçleri ile ilgili şeffaflık anlamında ne ölçüde şeffaf olduğunu ya da olmadığını belirlemeye çalışacağız.

Yazımızın ilk bölümündeki açıklamalardan da anımsayacağınız gibi, 4 ana kriterin ilki ‘Kurumsal Saydamlıkla İlgili Kriterler‘ boyutunda, o kentte yaşayanların belediye başkanı ile belediye meclisi üyelerini yeterince tanıması; özellikle de kendilerine kolaylıkla ulaşabilmeleri için iletişim bilgilerinin paylaşılıp paylaşılmadığına bakacağız. O nedenle belediye başkanlarıyla başkan yardımcılarının ve meclis üyelerinin kişisel özellikleri (Doğum yeri, yılı, eğitim düzeyi, medeni durumu, mesleği, iletişim bilgileri vb.) ile ilgili bilgilerin İnternet sayfalarında yazılı olup olmadığına; ayrıca belediye yapılanması ile ilgili örgüt çizelgesinin ve bu çizelge içinde yer alan birimlerin görev, yetki ve sorumluluklarını gösteren yönetmeliklerin paylaşılıp paylaşılmadığına baktığımızda:

Belediyelerin, belediye başkanları üzerinden tanıtıldığı, belediye başkanları dışındaki belediye başkan yardımcısı gibi diğer üst yöneticilerle belediyelerin karar organı olan belediye meclisi üyelerinin sanki hiç yokmuşlar gibi ihmal edilip unutulduğu, belediyelere ait her türlü basılı malzeme ile ekran görüntülerinde belediye başkanı fotoğraflarının boy boy yer aldığı bir ortamda belediye başkan yardımcıları ve belediye meclisi üyeleri kendilerine ne ölçüde yer bulmakta, belediyenin karar organı meclis üyelerine ne ölçüde saygı duyulmaktadır acaba?

Bu sorulara en iyi yanıtın verildiği bu ilk kategoride beş alt kriterden dördüne olumlu yanıt veren Çiğli Belediyesi‘nin kurumsal saydamlık anlamında en önde geldiğini; bu belediyeye ait İnternet sayfasında sadece meclis üyeleri ile bilgilerin paylaşılmadığını, garip bir durum olarak kayyum yönetiminde olduğu için antidemokratik bir yapılanmaya sahip olduğunu düşündüğümüz olan Urla Belediyesi‘nde, bu antidemokratik yaklaşım nedeniyle fiilen görev yapamayan belediye meclisi üyeleriyle ilgili ayrıntılı bilgilere yer verildiğini görüyoruz.

Ama her şeye rağmen hiç bir ilçe belediyesinde vatandaşın belediye başkanından ayrı olarak oy verip seçtiği belediye meclisi üyeleri hakkında ayrıntılı bilgi edinip onlara ulaşması mümkün görülmemektedir.

Beş ayrı alt kriterden üçüne olumlu yanıt veren Aliağa, Balçova, Bayraklı, Bornova, Karabağlar, Karşıyaka, Buca, Menderes ve Seferihisar belediyelerinde, Aliağa hariç belediye başkanı hakkında ayrıntılı bilgilere yer verildiği, sadece Aliağa ve Menderes belediyelerinde belediye başkan yardımcıları hakkında bilgi verildiği, bu grupta meclis üyeleri hakkında bilgi veren hiç bir belediyenin olmadığı, Menderes hariç tüm belediyelerin örgüt çizelgesini paylaştığı ve yine tüm belediyelerin kurumsal yönetmeliklerini yayınladığı anlaşılmaktadır.

Beş ayrı alt kriterden ikisine olumlu yanıt veren Bayındır, Bergama, Dikili, Güzelbahçe, Konak, Narlıdere, Ödemiş, Selçuk, Tire ve Urla belediyelerinden oluşan üçüncü grupta ise sadece Urla Belediyesi‘nde, muhtemelen belediye başkanı yerine atanan kayyumun kaymakam olması nedeniyle belediye başkanı ile ilgili kişisel bilgilere yer verilmediği, sadece Bergama, Dikili ve Selçuk belediyelerinde belediye başkan yardımcılarıyla ilgili kişisel bilgilere yer verildiği, Urla hariç hiç bir belediyede meclis üyeleriyle ilgili kişisel bilgilerin bulunmadığı, Bayındır, Güzelbahçe, Konak ve Tire belediyelerine ait İnternet sitelerinde örgüt çizelgesinin bulunduğu, Narlıdere, Ödemiş ve Urla belediyelerine ait İnternet sitelerinde kurumsal yönetmeliklerin barındırıldığı belirlenmiştir.

Beş ayrı alt kriterden sadece birine olumlu yanıt veren Beydağ, Çeşme, Foça, Gaziemir, Karaburun, Kemalpaşa, Kınık, Kiraz, Menemen ve Torbalı belediyelerinin oluşturduğu son grupta, sadece Gaziemir ve Kemalpaşa belediyelerine ait İnternet sitelerinde belediye başkanlarının kişisel özelliklerine ait bilgilerin bulunmadığı, tüm belediyelerin İnternet sayfalarında başkan yardımcılarıyla belediye meclis üyelerine ait kişisel bilgilere yer verilmediği, sadece Gaziemir Belediyesi‘ne ait İnternet sayfasında örgüt çizelgesinin yer aldığı ve yine sadece Kemalpaşa Belediyesi‘nin İnternet sayfasında kurumsal yönetmeliklerin var olduğu belirlenmiştir.

Belediyelerdeki şeffaflık konusunda kullanacağımız ikinci ana kriter ise, ‘Karar Süreçleri İle İlgili Kriterler“‘ olup; bu ana kriterin altında da belediye meclisi ve encümeni kararlarıyla ihale kararları ve imar planı ile ilgili kararların ‘askıya çıkarılma‘ olarak ifade edilen duyurularıyla ilgili 11 ayrı alt kriter bulunmaktadır.

İzmir’deki 30 ilçe belediyesine ait İnternet sayfalarını bu 11 ayrı alt kriter açısından incelediğimizde ise aşağıdaki şu sonuçlara ulaşılmaktadır:

11 alt kriterden oluşan bu kategoride en iyi durumda olan belediyenin 9 olumlu yanıt itibariyle Konak Belediyesi olduğu, bu sırayı 7 olumlu yanıta sahip Karabağlar ve Seferihisar belediyelerinin takip ettiği görülmektedir. Konak Belediyesi‘nin bu kategorilerdeki olumsuz yanı ihaleleri canlı yayınlamayışı ve ihale kararlarını duyurmayışıdır. Karabağlar Belediyesi belediye meclisi komisyon kararlarıyla belediye encümeni ve ihale kararlarını,; ayrıca ihaleleri canlı olarak yayınlamamaktadır. Seferihisar Belediyesi ise meclis kararlarıyla ihaleleri canlı yayınlamamakta, encümen kararlarını paylaşmamaktadır.

Karar süreçlerinin şeffaf olup olmadığını gösteren 11 kriterden 5’ini olumlu yanıtlayan Ödemiş, Bayraklı, Karşıyaka ve Tire‘den oluşan üçüncü grupta ise Ödemiş, Bayraklı ve Tire belediyelerinin kararın tümünü yayınlamadığı, sadece Bayraklı Belediyesi‘nin görüşme tutanaklarını yayınladığı, komisyon raporlarının ise sadece Bayraklı ve Tire belediyeleri tarafından yayınlandığı görülmüştür. Meclis görüşmelerini canlı yayınlayan tek belediye Karşıyaka, belediye encümeni kararlarını tek yayınlayan belediye Tire, ihale duyurularıyla imar planı değişikliklerini tek yayınlamayan belediye Karşıyaka Belediyesi olup; hiç bir belediye ihaleleri canlı yayınlamamakta ve sonuçlarını duyurmamaktadır.

Aslında ihalelerin hem ihale duyurusu hem de ihale sonucu gösteren karar olarak yayınlanmamış olması ya da bazı ihale duyurularıyla kararlarının yayınlanıp bazılarının yayınlanmamış olması bu konularda şeffaf olmayan belediyelerdeki yolsuzlukların halk tarafından bilinmemesine ve bu suçların üstüne gidilmesini engellemektedir. O nedenle ihale duyurularıyla kararlarını gizleyip yayınlamayan belediyeler özel bir şekilde izlenmeli, bu belediyelerle ilgili her türlü öncelikle değerlendirilmelidir.

Bu durum halkın, adını andığımız tüm belediyelerde çok önemli konularda bilgi edinme ya da bilgiye erişim hakkının bulunmadığını ve belediye yönetimi ile ilgili konularda edindiği bilgiler çerçevesinde yönetime katılımının söz konusu olamayacağını, belediye başkanı, meclisi ve encümeninin denetiminde olan karar alma süreçlerinde yer almasının ya da o süreçlere etki etmesinin hem kağıt üstünde hem de fiilen mümkün olmadığını net bir şekilde ortaya koymaktadır.

Bugün ele aldığımız kurumsal ve karar süreçleri ile ilgili şeffaflık kriterlerinin de gösterdiği gibi 30 ilçe belediyesinden hiç birinde 16 kriterin tümüne olumlu yanıt veren verilmesi mümkün gözükmemektedir.

Bugün ele aldığımız toplam 16 kriterden 11’ine olumlu yanıt veren Konak Belediyesi başı çekerken Konak Belediyesi’ni 10 kritere olumlu yanıt veren Karabağlar ve Seferihisar belediyeleriyle 8 kritere -yani yarısına- olumlu yanıt veren Bayraklı ve Karşıyaka belediyeleri izlemektedir. Ancak bu durum bile 30 ilçe belediyesinin ‘kurumsal‘ ölçekte ve ‘karar süreçleri‘ itibariyle istenen düzeyde şeffaf olmadığını, bu konularla ilgili bilgi ve belgeleri halkla paylaşmadığını göstermektedir.

Yarın: mali konularla yapılacak ya da yapılan büyük iş ve faaliyetler konusundaki şeffaflık ne düzeyde?

Devam Edecek…

Şeffaflık ve İzmir belediyeleri (1)

Ali Rıza Avcan

Uluslararası Şeffaflık Derneği‘nin, “kararların, kurallar ve düzenlemeler doğrultusunda alınması ve uygulanması, alınan kararlardan etkileneceklerin bilgiye erişiminin sağlanması ve bu bilginin de ulaşılabilir, anlaşılır ve somut olması prensibidir.” diye tanımladığı şeffaflık olgusu, temsili demokrasinin temel uygulaması olan genel ve yerel seçimlerle belirlenmiş temsilcilerin, o temsilcileri seçen halkın izleyip denetleyebilmesi açısından oldukça önemlidir.

Seçimlerde verdiği oyla belediye başkanını ve belediye meclis üyelerini seçen yurttaşların, kendi vekillerinin seçim sonrasındaki karar ve uygulamalarını izleyip değerlendirebilmesi için, vekillerin aldığı ya da alacakları kararlarla yaptıkları ya da yapacakları uygulamalar hakkında önceden bilgi sahibi olması, sahip olduğu bu bilgilerle verilen/verilecek ya da yapılan/yapılacak uygulamaların doğru, yerinde ve sonuç alıcı olup olmadığı konusunda kanaat sahibi olması gerekmektedir. Bu bir anlamda vekillerin, seçmenin çıkarları doğrultusu çalışıp çalışmadığının izlenip denetlenmesi anlamına da gelmektedir.

Bu çerçevede şeffaflık ilkesinin ‘katılım‘, ‘bilgi edinme‘ ya da ‘bilgiye erişim‘ hakları ile de ilişkisi olduğu; günümüzde tüm inandırıcılığını kaybetmiş olan temsili demokrasinin yerine koymaya çalıştığımız katılımcı ve çoğulcu demokrasinin, ‘şeffaflık‘, ‘katılım‘, ‘bilgi edinme‘ ya da ‘bilgiye erişim‘ haklarının varlığı ve bu varlık içinde karşılıklı olarak birbirlerini etkileyip beslemesi durumunda gelişip güçlenebileceği söylenebilir.

Şeffaflık olmadan bilgiye erişim ya da bilgi edinme hakkının yaşam bulması ya da bilgiye erişim ya da bilgi edinme hakkının olmadığı bir ortamda sahici ve etkili bir katılımın gerçekleşmesi mümkün değildir. Bu nedenle, bilgiye erişim, bilgi edinme ve katılım hakkının temeli ya da ana kaynağı bilgiye ulaşma konusundaki şeffaflıktır diyebiliriz…

Şeffaflık açısından önemli olan diğer bir husus da, kamu yönetimi ile ilgili bu bilgilerin ‘düzenli‘, ‘anlaşılabilir‘, ‘tutarlı‘ ve ‘güvenilir‘ bir şekilde kamuoyuna aktarılmasıdır. Arada sırada düzensiz yapılan bilgilendirmeler, teknik ya da mesleki bir dille yapılan anlaşılamayan açıklamalar, birbiri ile ya da diğer bilgi kaynaklarıyla uyuşmayan bilgilerin bu anlamdaki şeffaflığın kapsamına girmesi mümkün değildir.

Katılımcı ve çoğulcu demokrasi açısından çok önemli olan şeffaflık ilkesinin belediyeler düzleminde, özellikle de İzmir’deki 30 ilçe belediyesindeki uygulama pratiği nedir? Belediyeler bilgi vermek, tanıtım yapmak ve yönetsel bir araç olarak kullanmak amacıyla tasarlayıp yayına koydukları İnternet siteleri ve sosyal medya kanalları ölçeğinde ne ölçüde şeffaftır? Şeffaf olma adına ne yapmaktadırlar? İsterseniz, gelin bu soruların yanıtlarını her bir belediyenin İnternet sayfasıyla sosyal medya kanallarını inceleyerek ortaya koymaya çalışalım.

Ama ondan önce sahip oldukları bilgi ve belgeleri anlaşılır bir dil ve yöntemle nasıl paylaştıklarını ortaya koymak amacıyla önceden belirlediğimiz şeffaflık kriterleri hakkında bilgi verelim:

Belediyelerdeki şeffaflık kriterlerinin neler olabileceği konusunda değişik kurum ve kişilerin yaptığı çalışmalar olmakla birlikte; bu kriterlerin belediyelerde belge üzerinde yapılan incelemeler, belediye İnternet sitelerinde yapılan incelemeler, hemşehrilerin yaptığı başvurular üzerinden gerçekleştirilen incelemeler gibi farklı şekil ve düzlemleri bulunmaktadır. Örneğin, Uluslararası Şeffaflık Derneği‘nin, ilgili belediyenin talebi üzerine yaptığı değerlendirmelerde kullandığı kriterlerin temeli mahallinde belge üzerinde yapılan incelemelerle belediye görevlileri ve yurttaşlarla görüşmelere dayanmaktadır. Bizim bugün yapmaya çalışacağımız inceleme ise İnternet sayfalarıyla sosyal medya kanallarının tasarım ve uygulaması üzerinden yapılan tespitlere dayanmaktadır.

2020 yılı Ağustos ayı içinde İzmir’deki 30 ilçe belediyesine ait İnternet sayfaları ve sosyal medya kanalları üzerinden yaptığımız incelemede başlıca 4 ana kriter ve bu kriterlere bağlı toplam 26 kriter dikkate alınmıştır.

Bu 4 ana kriterle toplam 26 alt kriteri şu şekilde açıklayabiliriz.

I. ANA KRİTER: KURUMSAL ŞEFFAFLIK – Bu bölümde, belediyenin kurumsal yapısı hakkında bilgi verilip verilmediğine ve hemşehrilerin belediye üst yönetimine kolaylıkla ulaşıp ulaşmadığını gösteren bilgilerin olup olmadığına bakılmaktadır.

1. Belediye başkanı ile ilgili kişisel bilgiler: Belediye başkanının kişisel özellikleri (Doğum yeri, yılı, eğitim düzeyi, medeni durumu, mesleği, iletişim bilgileri vb) ile ilgili bilgilerin var olup olmadığı,

2. Belediye başkan yardımcılarıyla ilgili kişisel bilgiler: Başkan yardımcılarının kişisel özellikleriyle (Doğum yeri, yılı, eğitim düzeyi, medeni durumu, mesleği, iletişim bilgileri vb) ilgili bilgilerin var olup olmadığı,

3. Belediye meclisi üyeleriyle ilgili kişisel bilgiler: Belediye meclisi üyelerinin kişisel özellikleriyle (Doğum yeri, yılı, eğitim düzeyi, medeni durumu, mesleği, iletişim bilgileri vb) ilgili bilgilerin var olup olmadığı,

4. Örgüt şeması: Belediye örgüt yapısını gösterir çizelgenin var olup olmadığı,

5. Kurumsal yönetmelikler: Belediye meclisi tarafından kabul edilen yönetmeliklerin var olup olmadığı dikkate alınmıştır.

II. ANA KRİTER – KARAR SÜREÇLERİ İLE İLGİLİ ŞEFFAFLIK – Belediye başkanı, meclisi, encümeni ve ihale komisyonu gibi karar organlarının aldığı kararların yayınlanıp yayınlanmadığı,

6. Belediye meclisi gündem duyurusu: Belediye meclisi gündemlerinin yayınlanıp yayınlanmadığı,

7. Belediye meclisi kararları: Belediye meclisi kararlarının yayınlanıp yayınlanmadığı,

8. Belediye meclisi karar özetleri: Belediye meclisi karar özetlerinin yayınlanıp yayınlanmadığı,

9. Belediye meclisi görüşme tutanağı: Belediye meclisi görüşmelerinin tümünü gösteren görüşme tutanağın yayınlanıp yayınlanmadığı,

10. Belediye meclisi komisyon raporları: Belediye meclisi kararlarına dayanak olan komisyon raporlarının yayınlanıp yayınlanmadığı,

11. Belediye meclisi toplantısının canlı yayınlanması: Belediye meclisi toplantılarının canlı yayınlanıp yayınlanmadığı ve buna ilişkin videoların kayıtlı olup olmadığı,

12. Belediye encümeni kararları: Encümen kararlarının yayınlanıp yayınlanmadığı,

13. İhale duyurusu: İhalelere ilişkin tüm ilanların yayınlanıp yayınlanmadığı,

14. İhale kararı: Yapılan tüm ihale kararlarının yayınlanıp yayınlanmadığı,

15. Canlı ihale yayını: İhalelerin canlı olarak yayınlanıp yayınlanmadığı ve buna ilişkin videoların kayıtlı olup olmadığı,

16. Askıdaki imar planı duyuruları: İmar planı yapım ve değişiklikleriyle ilgili ilanların yayınlanıp yayınlanmadığı dikkate alınmıştır.

III. ANA KRİTER – MALİ ŞEFFAFLIK – Gelir ve giderle ilgili bilgi ve belgelerin yayınlanıp yayınlanmadığı,

17. Stratejik plan: Dört yıllık stratejik plan belgesinin yayınlanıp yayınlanmadığı,

18. Performans programı: Yıllık performans programının yayınlanıp yayınlanmadığı,

19. Faaliyet raporu: Belediye başkanı tarafından hazırlanan faaliyet raporunun hazırlanıp hazırlanmadığı,

20. Bütçe: YIllık bütçelerin yayınlanıp yayınlanmadığı,

21. Aylık bütçe gerçekleşme raporu: Bütçenin aylık gerçekleşmesini gösteren raporun yayınlanıp yayınlanmadığı,

22. Kurumsal mal durum ve beklentiler raporu: Kurumsal mali durum ve beklentiler raporunun yayınlanıp yayınlanmadığı,

23. Kesin hesap: Belediyenin yıllık kesin gelir ve gider hesaplarını gösteren raporun yayınlanıp yayınlanmadığı,

24. İç ve dış denetim raporu: Belediye meclisi, İçişleri Bakanlığı ve Sayıştay tarafından hazırlanan denetim raporlarının yayınlanıp yayınlanmadığı dikkate alınmıştır.

IV. ANA KRİTER – UYGULAMA İLE İLGİLİ ŞEFFAFLIK – Belediyenin yapmayı hedeflediği ve yaptığı büyük proje ve faaliyetler hakkında bilgi verilip verilmediği,

25. Gerçekleştirilen projeler: Hizmet dönemi içinde gerçekleştirilip bitirilen projeler hakkında bilgi verilip verilmediği,

26. Devam eden projeler: Hizmet dönemi içinde halen devam etmekte olan projeler hakkında bilgi verilip verilmediği dikkate alınmıştır.

Önceden belirlenmiş bu kriterler dikkate alınarak yapılan değerlendirmelerde, her bir kriterin varlığı (1), yokluğu ise (0) değeri ile belirlenmiş, yerleşik nüfusu 50.000’e ulaşmadığı için stratejik plan ve performans programı hazırlama zorunluluğu bulunmayan belediyelerde bu değerlendirme (0) üzerinden yapılmıştır.

Bu değerlendirmeler öncesinde söylenmesi gereken diğer bir husus ise, Urla Belediyesi’ne 18 Aralık 2019 tarihi itibariyle kayyum atanması nedeniyle birçok şeffaflık kriteri açısından dezavantajlı bir durumda olduğunun hatırlatılması ve değerlendirmenin bu durum dikkate alınarak yapılması gereğidir.

Şeffaflık konusunda unutulmaması ve yapılacak değerlendirmelerde özel olarak ele alınması gereken bir ilçe belediyesi, 2108 yılında Uluslararası Şeffaflık Derneği ile ortak çalışmalar yapıp şeffaflık konusunda özel bir rapor hazırlatan ve Türkiye’de ilk kez Şeffaf Belediyecilik Ödülü‘nü alan Seferihisar Belediyesi‘dir. O nedenle Seferihisar Belediyesi’nin şeffaflık düzeyi bu çalışmalar nedeniyle daha dikkatli bir şekilde ele alınacak ve daha önce yapılan bu çalışmaların bugünkü şeffaflık düzeyine etki edip etmediği araştırılacaktır.

Devam Edecek…

Akdeniz; ama…

Ali Rıza Avcan

Ticaret dünyasının diliyle aklı başında, itidalli ve basiretli bir tüccarın ya da iş adamının bilmediği bir yerde yeni bir iş yeri açmaya kalktığında ilk yapacağı iş, iş yerinin faaliyette bulunacağı yerdeki mevcut ve olası rakiplerini öğrenmek, o yerde aynı işi yapan kimlerin olduğunu belirleyip onların kendisinden önce neler yaptığını ya da yapabileceğini öğrenmek ve kendi açacağı iş yerinin özellikleriyle mevcut iş yerlerinin özellikleri arasında bir mukayese yaparak onlardan farklı bir hizmet sunmaya çalışmaktır.

Bu bağlamda, 2019 yerel seçimleri sırasında en önemli projesinin Akdeniz kentleri arasında bir birlik oluşturmak olduğunu söyleyen İzmir Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Tunç Soyer‘e bu düşüncesinin yapılabilirliği ve sürdürülebilirliği konusundaki ciddi kaygılarımı içeren bir raporu, o tarihlerde hep yanında olup yardımcı olan Nezih Öztüre eliyle iletmiş ve vereceği tepkiyi merakla beklemiştim.

Zira Tunç Soyer‘in sözünü ettiği bir Akdeniz kentleri arasında bir birlik oluşturması fikri, Avrupa Birliği‘nin bir Güney Projesi olarak 2008 yılında Fransa Cumhurbaşkanı Nicholas Sarkozy‘nin öncülüğünde kurulan Akdeniz İçin Birlik (Union for the Mediterranean) örgütü, Akdeniz’e kıyısı olsun ya da olmasın 48 ülkeyi kapsayacak şekilde 2008 yılında kurulmuş ve aradan geçen sürenin sonunda Akdeniz dünyasındaki büyük anlaşmazlıklar nedeniyle başarısız bir proje olarak anılmaya başlamıştı. Ama yine de bu birlik varlığını koruyor ve İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin Katı Atık Entegre Projesi‘nin finansmanı bu birlik tarafından karşılanıyordu.

Öte yandan Akdeniz’e kıyısı olan ülkeler ve o ülkelerde yaşayan halklar; özellikle Avrupa Kıtası halklarıyla Araplar, Filistinliler, Museviler ve Türkler arasında yaşanan büyük sorunlar böylesi bir birliğin etkili bir şekilde çalışmasını engelliyordu.Üstüne üstlük Türkiye’nin Kıbrıs, Doğu Akdeniz ve Libya konusunda İsrail, Fransa, Mısır gibi ülkelerle yaşadığı sorunlar İzmir merkezli bir birliğinin yaşama geçmesini, Ankara’nın buna izin vermesini engelliyordu. O nedenle kendisine Dışişleri Bakanlığı’ndaki Akdeniz İçin Birlik çalışmalarıyla ilgili birim yetkilileriyle ya da İzmir’de yaşayan eski büyükelçi Ertuğrul Apakan ile görüşerek bilgi almasını önermiştim.

“Akdeniz İçin Birlik” Örgütü Üye Ülkeleri

Bir süre sonra Tunç Soyer‘in, Nezih Öztüre üzerinden verdiği cevabı, “ben bütün bunların hepsini biliyorum” şeklindeydi ve anlaşıldığı kadarıyla bu konunun tartışmaya açılmasından yana değildi.

Bunun üzerine, zamanında yapılması gereken uyarıyı yapmış olmanın rahatlığıyla olası gelişmeleri izlemeye karar verdim.

Beklediğim gelişmelerin ilki, 10 Nisan 2019 tarihinde Akdeniz’deki 6 kentin yöneticilerine; Barselona Belediye Başkanı Ada Colau‘ya, Beyrut Belediye Başkanı Jamal Itani‘ye İskenderiye Valisi Dr. Abd El Aziz Konsowa‘ya, Marsilya Belediye Başkanı Jean-Claude Gaudin‘e, Selanik Belediye Başkanı Yannis Butaris‘e ve Venedik Belediye Başkanı Luigi Brugnaro‘ya davet mektuplarının yazılmasıydı.

Tunç Soyer imzalı bu mektuplarda “Dört buçuk milyon nüfusu ile İzmir, Türkiye’nin batı sahilindeki en büyük, tüm ülkenin ise üçüncü büyük kentidir. Batı Anadolu’da uzanan kökleri sayesinde zenginleşen kent, yüzyıllardır Akdeniz’in ana limanlarından biri olarak işlev görmektedir. Bu tarihsel nedenlerle, batı ile doğu arasında köprü kuran bu bölgede kentimiz kültürlerin çeşitliliğine şahitlik etmiştir. İzmir limanı, diğer Akdeniz limanlarına benzer şekilde sadece uluslararası ticaret merkezi olarak işlev görmemiş; aynı zamanda pek çok kültürün uyumlu bir şekilde bir arada yaşamasına da olanak sağlamıştır. Bu çeşitlilik, Türkiye’nin diğer illerinden gelen ve diğer Akdeniz ile Avrupa ülkelerinden birçok insana yuva olan İzmir’de günlük yaşamın temelini oluşturmaya devam etmektedir. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı olarak öncelikli sorumluluklarımızdan birinin doğal bir liman olma özelliğimizi daha da güçlendirmek olduğuna inanmaktayım. Bu, kuşkusuz ekonomik ve kültürel açıdan Akdeniz kentlerinin çok yönlü ve ikili işbirliğini gerektirmektedir.” denilmekte ve bu mektupların sonu, “Lütfen bu mektubumu Akdeniz ligi ruhuyla gelecekteki işbirliğimiz için bir iyi niyet ifadesi olarak addedin. Yakın gelecekteki olası diyalogumuz ve işbirliğimiz üzerine bilgi paylaşımında bulunmak üzere sizinle en kısa sürede şahsen buluşmayı içtenlikle umuyorum.” şeklinde bitmekteydi.

Bugün bu mektupların gönderilişinden bu yana tam tamına 1 yıl 4 ay 9 gün geçti ve ortada bu kentlerin yöneticileri tarafından cevaplanmış tek bir mektup bile yok…

Üstüne üstlük mektup gönderilen Beyrut kenti, yakın bir zamanda büyük bir felaketle adeta yok olacak düzeye geldiği halde, davet mektubunun gönderildiği İzmir‘den bu kente uzanmış tek bir yardım eli, tek bir ilgi, tek bir mesaj da yok…

Şimdi de okuduğumuz gazetelerle izlediğimiz İnternet sayfalarından İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan‘ı ziyaret ederek kendisini 9-13 Eylül 2020 tarihleri arasında yapılacak “Akdeniz” temalı 89. İzmir Enternasyonal Fuarı‘na davet ettiğini öğreniyor ve ister istemez pandeminin kontrolden çıkma ihtimalinin yüksek olduğu günlerde yapılacak bu fuara bu kentlerin ya da kent yöneticilerinin katılıp katılmayacağını merakla bekliyoruz.

Ayrıca Akdeniz’e kıyısı olan ülkelerde kullanılan dilleri öğretmek amacıyla kurulduğu söylenen Akdeniz Dilleri Merkezi‘nde, Arapça, Fransızca, İtalyanca, Yunanca ve İspanyolca ile ilgili eğitim verileceğini öğrenmekle birlikte; bu dillere kentimizde ve Akdeniz’e kıyısı olan İsrail’de, Lübnan ve Suriye’de yüzyıllardır konuşulan kadim diller İbranice ile Ladino ve Ermenice‘nin niye dahil edilmediğini; ayrıca, bu yeni dil eğitim merkezi ile şimdilik sonuçsuz kalan Akdeniz kentleri birliği girişimi arasında nasıl bir bağ kurulduğunu da merak etmekteyiz.

Ama her şeyden önemlisi; Covit19 salgınının hem ülkemizde hem de kentimizde yeniden artmaya başladığı, bu nedenle, 18 Ağustos 2020 tarihi itibariyle 65 yaş üstü gruba yeni kısıtlamaların getirildiği bir kentte, beş gün de olsa büyük kalabalıkları bir araya getiren fuar, konser ve eğlence organizasyonunda ısrar etmenin nedenini de merak etmekteyiz…

İşte o nedenle;

Şimdi içinde bulunduğumuz bu koşullarda halkın sağlığı mı daha önemli; yoksa ticaret, kazanç ve eğlence mi? diye sormaktan kendimizi alamıyoruz.

Tabii ki bu sorunun, tarihe örnek olacak insani sorumluluk duygusuyla cevaplanması koşuluyla…

Başarısız bir projenin ardından söylenmesi gerekenler…

Ali Rıza Avcan

31 Temmuz ile 1 ve 2 Ağustos 2020 tarihlerinde , A3 Haber sitesinde, yazılarını ilgiyle okuduğum gazeteci Serdar Öztürk’ün, “Kent Konseyleri Dosyası” başlıklı birbirini izleyen üç ayrı yazısını okudum.

Söz konusu yazılarda Karşıyaka Belediye Başkanı Şebnem Tabak‘ın hizmet döneminde Karşıyaka Kent Meclisi ve Konak Belediye Başkanı Hakan Tartan‘ın hizmet döneminde Konak Kent Konseyi’nde görev yapmış Doç. Dr. Metin Erten’in kent konseyleri ile ilgili değerlendirmelerini bir kez daha okuma olanağına kavuşmuş olduk.

Bu söyleşi üzerine Metin Erten tarafından dile getirilen fikirlerin ne ölçüde yanlış, eksik ve yetersiz olduğunu ifade etmenin artık bir zorunluluk haline geldiğini düşünerek, 4 Ağustos 2020 tarihinde “Ağaçların yerine ormanı görebilmek”, 6 Ağustos 2020 tarihinde de “Toplumsal mücadele, dürüst ve doğru olmamızı gerektirir” başlıklı yazıları sizlerle paylaştım.

Bugün ise, aynı söyleşide dile getirilen diğer görüşleri ele alıp bu konuyla ilgili yazılarıma son vermek istiyorum.

Kent konseylerine sade yurttaşların ve eski belediye başkanlarının katılamadığı iddiası

A3 Haber sitesinin kent konseyleri konusunda uzman olduğu gerekçesiyle görüştüğü Metin Erten, eski belediye başkanlarıyla bakanların ve bu alanda çalışmış uzmanların kent konseylerinde çalışamadıklarını ifade etmektedir:

İzmir için şöyle somutlaştırayım. Bu konuda tarihe geçmiş dört kişi bu kentte yaşıyor. Osman Özgüven, Bülent Baratalı, Hakkı Ülkü ve Şebnem Tabak. Bu kişiler yönetmeliğe göre konsey üyesi değiller. Bu işin tarihini oluşturmuşlar ama şimdi bir konseye gidip düşüncelerini anlatamıyorlar. Bu yanlış. Karşıyaka Kent Meclisi tüzüğünü hazırlarken de bunu düşünmüş ve alanında uzman olan insanların başka hiç kurumun temsilcisi olmalarına gerek kalmadan doğrudan kent meclisine üye olmalarını sağlamıştım. “Uzmanlar” diye bir grup oluşturmuştum. Bir eski bakanımız vardı örneğin. O, bu gruptan meclis üyemiz olmuştu. Çok önemli katkılar yapmıştı. Şimdi siz o eski bakana “sen burada üye olamazsın, kentinle ilgili bir şey söyleyemezsin, sen git kendine bir dernek bul, orası adına toplantılarımıza katıl” diyemezsiniz, dememelisiniz. O zaman, onun da orada olabileceği bir yapı oluşturmanız gerek.Metin Erten, 31 Temmuz 2020, A3 Haber

Oysa bireylerin ve eski belediye başkanlarının kent konseylerine katılması, yasal olarak mümkün olup bunu yasaklayan ya da engelleyen bir mevzuat düzenlemesi bulunmamaktadır.

8 Ekim 2006 tarih, 26313 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan Kent Konseyi Yönetmeliği’nin “meclisler ve çalışma grupları” başlığını taşıyan 12. maddesine göre kent konseyi tarafından kurulabilen meclislere ve çalışma gruplarına üye olan bireyler, yine aynı yönetmeliğin “kent konseyi üyeliği” başlığını taşıyan 8. maddesinin (g) fıkrası hükmüne göre, “kent konseyince kurulan meclis ve çalışma gruplarının birer temsilcisi” olarak kent konseyi genel kuruluna katılabilir. Bu madde düzenlemesinden de anlaşılacağı üzere, kent konseylerinde asıl çalışma alanını oluşturan meclislerin ve çalışma grubu temsilcilerinin kent konseyi genel kuruluna katılmaları mümkün olup, yasal düzenlemede “başkan” yerine “temsilci” denilmesi de meclis ya da çalışma grubu başkanı olmayan herhangi bir katılımcının da genel kurula katılmasının yolunu açmıştır.

Ayrıca, değişik kent konseylerinin örgütlenme çizelgelerine baktığımızda eski belediye başkanlarının; hatta valilerin, milletvekillerinin kent konseyleri ile ilişkisini kurabilecek yapılanmalara izin verildiği görülecektir. Örneğin İzmir Kent Konseyi Çalışma Usul ve Esasları Hakkındaki Yönerge‘nin 18. maddesinin “Danışma Kurulu” başlıklı 2. fıkrası hükmüne göre, “İzmir Kent Konseyi Yürütme Kurulu tarafından oluşturulan Danışma Kurulu, geçmişte görev yapmış belediye başkanları, milletvekilleri, il genel meclisi üyeleri, belediye çalışanları, geçmişte görev almış kent konseyi yöneticileri, ihtisas sahipleri ve kanaat önderlerinden oluşur. Söz konusu danışma kurulu 6 ayda bir çağrılır.” Yine aynı şekilde, kent konseyleri arasında örnek olarak gösterilen Nilüfer Kent Konseyi Çalışma Yönergesi‘nin “Kent Konseyi Üyeliği” başlığını taşıyan 8. maddesinin (ı) fıkrası hükmüne göre “geçmiş dönemlerde görev yapmış Nilüfer Belediye Başkanları, Nilüfer Kent Konseyi Başkanları ve Nilüfer Kent Konseyi Genel SekreterleriNilüfer Kent Konseyi Genel Kurulu‘nun üyesidir.

Noterlerin kent konseylerine katılımı sorunu

Noterlerin katılımı yasanın iyi hazırlanmadığının bir göstergesidir aslında. Ben bir noterin ya da kurumunun bugüne dek çıkıp kent ile ilgili bir öneride bulunduğunu duymadım. Tarih boyunca tek bir örnek yokken, yasaya “noterler mutlaka olacak” denmesi ne kadar anlamlıdır bilmiyorum…Metin Erten, 1 Ağustos 2020, A3 Haber

Vikipedi’nin verdiği bilgilere göre; “Türkiye Noterler Birliği, Anayasa’nın 135’inci maddesine göre Noterlik Kanunu hükümlerine göre kurulmuş olup, kamu kurumu niteliğinde tüzel kişiliğe sahip bir meslek kuruluşudur. Bu Kanun’da gösterildiği şekilde devletin idari ve mali denetimine t​​abidir. Birliğin merkezi Ankara’dadır.” Bu anlamda Türkiye Noterler Birliği ile Birliğe bağlı Noter Odası temsilcilerinin, kent konseylerine katılan TMMOB, Türkiye Barolar Birliği, Türk Tabipler Birliği, Türk Dişhekimleri Birliği ve Türk Eczacıları Birliği gibi kent konseylerine katılması mümkündür.

Adalet Bakanlığı’nın 2020 yılı verilerine göre Türkiye’de toplam 2.061, İzmir’de de 89 adet noter bulunmakta olup; kent konseylerinin bu noterlere ulaşması, onların katılımını özendirmesi durumunda noterlerin de bir meslek kuruluşu olarak kent konseylerinde daha etkin bir şekilde çalışması mümkün hale gelebilir. Aksini savunmak ise hem demokrasi hem de katılımcı yaklaşım açısından sorunlu bir tutum olacaktır.

Katılımcıları “belirlemek” ve bunu yaparken ayrımcılık yapmak

A3 Haber sitesinin Metin Erten ile yaptığı söyleşiden Karşıyaka Kent Meclisi‘nin oluşumunda katılımcıların belediye başkanı ile kendisi tarafından belirlenmesinin doğru bir iş olarak yorumlandığını görüyoruz.

“Bir anımla sorunun yanıtını vermek istiyorum. Karşıyaka Kent Meclisi tüzüğünü hazırlıyorum. Belediye başkanımız Şebnem Tabak’la görüşüyoruz sık sık. İş meclis genel kurulunun kimlerden oluşacağına geldi. Odasındayız ve başkaları da var. “50 kişi yeter” diyen de çıktı, “700-800 kişi olsun” diyen de. Ama ben buraya gelmeden önce dersimi çalışmış ve Sayın Hakkı Ülkü’ye sormuşum, “sizde neden 200 kişiydi” diye. Yanıtı çok basit ve etkiliydi. “Bu insanları toplayacağımız en büyük salonumuz 200 kişilikti de ondan”. 50 çok azdı ama 800 kişiyi toplayacak salonumuz da yoktu. Ben 270 önermiştim. Öyle de yapıldı. Ama yukarıda da söylediğim gibi 15 sayfalık dernek listesini ve bin 500 STK’nın arasından rakamı neye göre eksiltecektik. (Konak Kent Konseyinde rakam 4 bin civarındaydı) Her türlü hemşeri derneğini dışarıda bıraktık, listenin yarısı silindi. Her engelli grubunda yalnızca birini aldık, liste yine azaldı. Kahvehane açmak için kurulan dernekleri sildik, liste azaldı. Ama yine çoktu. Bu kez bu derneklerin ne kadar etkinlik yaptıklarını, çalışma alanlarını inceledik. Çok etkinlik yapan, üreten, koşturan dernekleri bulduk. Sonunda bin 500 rakamını 30 dernek, 8 sendika ve 25 odaya kadar düşürdük. “Biz neden orda yokuz” diyen de çıkmadı. Sonuç olarak, her konsey kendi rakamını, kendi ölçütünü kendisi bulacaktır. Kimisi sayı çokluğundan ötürü birilerini eleyecek, kimisi de kentinde zaten 3-5 tane dernek olduğu için hepsine “katılın” diyecektir.” Metin Erten, 2 Ağustos 2020, A3 Haber

Oysa halkın belediye yönetimine katılımı için kurulduğu söylenen alternatif bir meclise kimlerin gireceğinin belediye başkanı ya da onun belirlediği bir sekreter tarafından belirlenmesi ile aynı işin Fransa Kralı XVI. Louis ya da Kardinal Richelieu tarafından yapılması arasında hiçbir fark yoktur. Aslında bu örneği vererek yapılanın doğru olduğunu savunmanın da katılımcı ve çoğulcu demokrasi anlayışıyla hiçbir ilgisi bulunmamaktadır.

Bu çerçevede böyle bir şey yaptığınızda size şu soruları sorarlar;

  • Hemşehri derneklerini niye dışarıda bıraktınız?
  • Engelli derneklerinden sadece birini niye seçtiniz?
  • Derneklerin ne ölçüde etkin olduğunu o derneklere üye ya da yönetici olmadan nasıl ölçtünüz?
  • Bu ölçme ve değerlendirme sırasında kullandığınız kriterler neydi?
  • Böyle bir şeyi yapma konusunda kendinizi nasıl yetkili gördünüz?
  • Böyle yaparak aslında temsili demokrasinin yozlaşmış bir örneğini daha yeniden üretmiş olmadınız mı?

Bence bu kadar demokrasiden, katılımcı anlayıştan, çoğulculuktan, örgütlenme ve kendini ifade etme özgürlüğünden uzak kalmış, zamanında yaptığı yanlışları bugün sanki bir meziyetmiş, olumlu bir deneyimmiş gibi anlatıp yaptığı iyi, güzel, yanlış ve eksik işlerin özeleştirisini yapmayan; bu nedenle de İzmir Kent Konseyi başkanlığı için kendisine davet yapılmadığı için küsen insanlara bu işin erbabı, uzmanı, en iyi bileni unvanlarını dağıtırken daha dikkatli davranmamız, geçmişte yapılan işlerin içindeki doğru, iyi ve anlamlı olanları seçip geleceğe taşımamız gerektiğini kendisine yeniden hatırlatmamız gerekiyor…

Bir kenti bilerek ve hissederek analiz etmek…

Ali Rıza Avcan

Evet, şanslı biriyim… Daha doğrusu uzun bir süredir ilgilendiğim; o nedenle, ilgi duyduğum mesleki konuların odağını oluşturan ‘kent ve kente dair her şey‘le ilgili eğitimimde ve meslek yaşamımda işinin ustası bilim insanlarıyla tanışmış, birlikte çalışmış ve uygulama içinde onlardan çok şey öğrenmiş olduğum için kendimi şanslı gören biriyim…

Bu çerçevede, üniversitedeki ilk yılımda bana sosyolojinin ne olduğunu, ne işe yaradığını ve sosyolojik araştırmaların nasıl yapılacağını öğreten rahmetli hocam İbrahim Yasa, iyi ki bize ders kitabı olarak yine sosyolojinin diğer bir efsane ismi, Mübeccel Belik Kıray‘ın 1964 tarihli “Ereğli: Ağır Sanayiden Önce Bir Sahil Kasabası” kitabını tavsiye edip okutmuş; böylelikle, Cumhuriyet Dönemi’nde küçük bir köyken büyük bir sanayi kentine dönüşen Karadeniz Ereğli gibi önemli bir yerleşimin nüfus, sosyoekonomik yaşam, gelir farklılıkları ve tüketim normları, aile yapısı ve aile içi ilişkiler, eğitim, boş zaman uğraşları, iletişim, mülkiyet yapısı, din ve dünya görüşü, sanayi ve yerleşimin yakın çevre ile ilişkileri gibi her yönüyle nasıl incelenip analiz edileceğini öğrenmişim diye düşünüyorum.

Üniversite birinci sınıfta karşıma çıkan bu şans, üniversite öğretimimin izleyen yıllarında diğer bir değerli hocam Nermin Abadan Unat sayesinde devam etmiş; üçüncü ve dördüncü sınıflardaki siyaset bilimi ve sosyolojisi derslerinde, İzmir Kız Lisesi’nden sınıf arkadaşı olan Mübeccel Belik Kıray‘ı derslerimize getirip bizlerle tanıştırması sayesinde dünyaya bakışımızı şekillendiren değişik konularda bilgilenmemiz mümkün olmuştu.

Soldan sağa: Nermin (Süleymanoviç) Abadan Unat, Türkan (Özer) Erkin, Günseli Tamkoç, Perihan Perçin, Nerime Elbe ve Mübeccel (Belik) Kıray. İzmir, Bozyaka Hatırası, 1939 (Olcay Akkent’in arşivinden)

Nitekim daha sonraki mesleki ve özel yaşantımda bir kente ilk kez gittiğimde, sadece o kentle ilgili yayınları ve resmi istatistikleri değil; onun yanı sıra, o kentte yaşayan ve çalışanların oluşturduğu toplumsal yaşamı, bu yaşama ilişkin değişik katman ve dinamikleri anlamaya çalışmış, her biri hakkında inceleme, araştırma ya da planlama çalışmaları yaptığım İstanbul Bahçelievler, Şişli, Bursa Osmangazi, İzmir Aliağa, Torbalı, Bayraklı, Balçova, Çiğli, Güzelbahçe, Kemalpaşa, Aydın Kuşadası ve Muğla Marmaris gibi ilçelerle Bayraklı Turan gibi mahallelerde öncelikle o yerleşimlerin sokaklarını dolaşmış, kahvehane, işlik ve meydanlarında yöre insanlarıyla konuşup sohbet etmiş, onlarla birlikte iş yapıp onları anlamayı denemiş, kentin arkeolojisi, kentteki sokak hayvanlarıyla çöp kutularının durumu, insanların seçtiği giysi rengi ve tarzları, kentin yerleşim düzeni, cadde ve sokaklarıyla yapı özellikleri gibi kendimce anlamlı birçok ipucunu değerlendirerek o kenti ve o kentte yaşayanları, onları bir araya getiren dinamikleri anlamaya çalışmıştım.

Belki inanmayacaksınız ama bir kentin nasıl okunup analiz edileceği konusunda hocam Mübeccel Belik Kıray‘la kurduğum bu şanslı ilişki, 1983-1991 döneminde yaşadığım İstanbul, Yeşilyurt’ta kendisiyle komşu olmam ve sahildeki Yeşilyurt Spor Kulübü tesislerindeki her karşılaşmamızda yaptığımız keyifli sohbetlerle devam etmişti.

Ben bu şanslı ilişkiyi, 1997-1998 yıllarında yerleştiğim İzmir’de de devam ettirmeye çalışmış, İzmir Yerel Gündem 21 Yürütme Kurulu üyesi olarak önerip İzmir Yerel Gündem 21, IULA-EMME ve İZFAŞ ortaklığı çerçevesinde 2000 yılında gerçekleştirdiğimiz 1. Sivil Toplum Kuruluşları Fuarı ve Uluslararası Sivil Toplum Kuruluşları Sempozyumu‘nda, İzmir’e gelemeyecek kadar hasta olması nedeniyle kendisi adına İzmir’e gelen değerli hocam Nermin Abadan Unat‘a, İzmir’in vefa borcu olarak verdiğimiz plaketle devam ettirmiş ve plaket töreninde kürsüden herkese gösterdiğim 1972 tarihli “Örgütleşemeyen Kent – İzmir’de İş Hayatının Yapısı ve Yerleşme Düzeni” isimli o muhteşem araştırma kitabı ile sürdürmüş, İzmir’in sevgili hocamıza vefa borcunu ödemek istediğini ifade etme şansını yakalamıştım.

Girit kökenli bir aileden gelip 1940’de İzmir Kız Lisesi’nden, 1944’de Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Felsefe bölümünden mezun olup “Ankara’da Tüketim Normları” ile ilgili doktorasını Behice Boran‘ın danışmanlığında yapan Mübeccel Belik Kıray‘ın 1950 yılında Sosyal Antropoloji alanında yeni bir doktora çalışması ile sonuçlanan Amerika Birleşik Devletleri’ndeki bilimsel çalışmaları sonrasında, 1959 yılında Türkiye’ye dönüp yeni kurulan ODTÜ Sosyoloji Bölümü’nün oluşumuna emek verdiği ve uzun bir süre bu bölümün başkanlığını yaptığı konuyla ilgili herkes tarafından bilinir ve o nedenle Türkiye’de akademik anlamda sosyolojinin köşe taşlarından biri olarak kabul edilir.

Öğrencisi Hatice Kurtuluş‘un anlatımına göre, Mübeccel Belik Kıray’ın “Türkiye üzerine yaptığı toplumbilimsel çalışmalardaki derinlikli ve katmanlı kavrayışında, çoğu kez yanlış yorumlandığı gibi Chicago Okulu’nun pozitivizmi değil, sosyal antropolojiden gelen ampirik araştırmaya yatkınlığı belirleyici olacaktır. Bu nedenle Kıray’ın toplumbilimsel araştırmaları, sosyolojide pozitivist geleneğin temel metodolojik sorunu olan, yüzeyin betimlenmesi yoluyla “genellemelere” ulaşan klasik betimlemelerden çok farklı bir ampirik boyuta sahiptir. Kıray’ın araştırma sorunsalının belirlenmesinden, ampirik araştırmayı kurgulama ve analizi içeren tüm düzeylerde; sahada elde edilecek verilerden çok daha geniş bir tarihsel perspektifle hareket edilmektedir. Üstelik sadece üretim ilişkileri gibi tarihsel olumsal faktörleri değil, coğrafi (mekânsal), kültürel olumsallıkları ve dışsal dinamikleri analizine dahil eden bir metodolojik perspektife sahiptir. Bu basit bir tarih bilgisini analizine katmak değildir. Toplumsal olguyu ortaya çıkaran katmanların derinlemesine analizine dayanır. Kıray’ın Ereğli, İzmir ve Adana gibi makro ölçekli çalışmaları ve mikro ölçekteki pek çok çalışması, yukarıda sözü edilen metodolojik gerilimden uzak Türkiye’yi kavramaya yönelik özgünlükler barındıran bir sosyolojik araştırma yöntemine sahiptir.” (1)

Mübeccel Belik Kıray 1967-1968 yıllarında, aralarında Şerif Mardin, Ruşen Keleş, Cevat Geray, Oğuz Arı, Ergun Özbudun, Deniz Baykal, Şefik Uysal, Emre Kongar ve Çiğdem Kağıtçıbaşı gibi değerli bilim insanlarının da bulunduğu Türk Sosyal Bilimler Derneği ile birlikte yaptığı araştırmalar sonucunda “Örgütleşemeyen Kent, İzmir’de İş Hayatının Yapısı ve Yerleşme Düzeni” isimli o muhteşem kitabı 1972 yılında yayınlar.

Bence, İzmir üzerine yapılan araştırmaların miladı olan bu çalışma, hem nicel hem de nitel araştırma yöntemlerinin bir arada kullanıldığı, iki ayrı saha çalışmasının tarih ve arşiv çalışmalarıyla desteklenmesi nedeniyle, o tarihten bu yana İzmir üzerine söz söylemeye kalkacak herkesin öncelikle okuyup anlaması gereken ilk kaynaktır.

Ancak bundan da önemlisi, aynen Karadeniz Ereğli üzerine yaptığı çalışmadaki gibi bir kentin sadece resmi yayın ve istatistikler, gazete arşivleri, belediye haber bültenleri ya da yaygın kent söylemleri üzerinden değil; bunlarla birlikte, o şehrin tarihsel ve mekânsal katman ve dinamiklerini derinlemesine araştırıp ortaya koyarak, o dinamiklerin kaynağı olan kentlilerle bir araya gelerek, kentin özünde yatanı fark edip yaşayarak analiz edilmesi gerektiğini ortaya koymuştur.

Bir kentin sadece kuru, soyut ve yüzeysel veriler ve o kente yakıştırılan yaygın sıfat ve yakıştırmalar üzerinden değil; bunlarla birlikte o kenti oluşturan tüm katmanlardaki bileşenlerin, kentin tarihi ve mekânsal boyutları çerçevesinde çözümlenmesi gerekliliğini, sevgili hocam Mübeccel Belik Kıray‘ın söyleyip eyledikleri üzerinden vurgulamaya çalışmamın asıl nedeni ise, salgın nedeniyle uzun bir süre sonra ilk kez gittiğim Alsancak’taki Yakın Kitabevi raflarında görüp aldığım E. Fuat Keyman‘la Berrin Koyuncu-Lorasdağı‘nın 2020 yılı Haziran ayında Metis Yayınları arasından çıkan “Sekiz Kentin Hikâyesi, Türkiye’de Yeni Yerellik ve Yeni Orta Sınıflar” isimli yeni kitabının İzmir’le ilgili “Ne Anadolu Sermayesi, Ne İstanbul Burjuvazisi: İzmir” başlıklı bölümünde yaptığı vahim yanlışlar ve yüzeysel analizlerle ilgili olduğunu ifade etmek isterim.

Aslında biri Sabancı, diğeri Hacettepe Üniversitesi öğretim üyesi olan bu iki akademisyen, benzeri bir çalışmayı bundan 10 yıl önce de yapmışlar, 292 sayfalık “Kentler – Anadolu’nun Dönüşümü, Türkiye’nin Geleceği” ismini verdikleri bir kitapla Kayseri’den Çorum ve Gaziantep’e, Konya’dan Diyarbakır’a, Bolu’dan Denizli’ye, Şanlıurfa’dan Eskişehir’e, Adıyaman’dan İzmir’e açılan yelpazede 11 Anadolu kentini mercek altına alıp o kentlerle ilgili değerlendirmeler yaparak İzmir’i de “mazereti olmayan kent” olarak tanımlamışlardı. Şimdi ise Adıyaman, Çorum ve Bolu’yu dışarıda bırakarak Kayseri, Konya, Gaziantep, İzmir, Denizli, Eskişehir, Diyarbakır ve Şanlıurfa üzerine değerlendirmeler yapıp bu kentlerin gelecekleri ile ilgili beklentilerini ortaya koyuyorlar.

Açık söylemek gerekirse 2020 baskılı yeni kitabın, “Giriş, Yirmi Birinci Yüzyılda Türkiye’de Kentlere ve Kent Yönetimine Eleştirel Bir Bakış” bölümü ile yaşadığım kent İzmir’le ilgili, “Ne Anadolu Sermayesi, Ne İstanbul Burjuvazisi: İzmir” dışındaki bölümlerini okumadım. O nedenle yapacağım değerlendirmelerin sadece “Giriş” bölümü ile İzmir’le ilgili bölümde yazılı olanlarla sınırlı olduğunu belirtmem gerekiyor.

2020 tarihli kitabın iki yazarı, kitabın “Giriş” bölümünde temel amaçlarının “Türkiye’de kentleri ve kent yönetimini, mekân ile sermaye arasında kurulan ilişkiyi, sermayenin yükselişinin beraberinde getirdiği orta sınıflaşmayı ve orta sınıflaşmanın kültürel ve sosyal hayattaki izlerini Konya, Kayseri, İzmir, Eskişehir, Denizli, Gaziantep, Diyarbakır, Şanlıurfa olmak üzere sekiz kentin hikâyesi üzerinden ‘yeni yerellik’ bağlamında incelemek” olduğunu belirtiyorlar. (2)

Ancak kendi görüş, düşünce, eleştiri ve değerlendirmelerime geçmeden önce 2010 tarihli “Kentler: Anadolu’nun dönüşümü, Türkiye’nin Geleceği” isimli kitabın değerlendirmesini yapan Sosyolog Zafer Çelik‘in İdealkent Dergisi’nin Mayıs 2010 sayısında yayınlanan kitap eleştirisinden önemli bir bölümü sizlerle paylaşmak istiyorum:

Yazarlar, neo-liberal küreselleşmeci bir teorik bakış ile –rekabetçilik, girişimcilik, bireysel başarıya vurgu vb.- küreselleşme ve Avrupalılaşma süreçlerinin kentler üzerinde olumlu etkisi olduğunu vurgulamaktadırlar. Ekonomik ve kentsel mekânda yürüyen mücadelelere/çatışmalara metinde hiç değinilmemektedir. Dahası, kentsel mekânda dönüşüm sürecinde bir mücadele yaşandığına ve küreselleşmenin olumsuz etkilerine ilişkin en küçük bir ima bile yoktur. Küreselleşme ve Avrupalılaşma herkese refah ve saadet getiren ve getirmesi beklenen bir süreç olarak tanımlanmaktadır. Neo-liberal küreselleşmenin etkileri üzerine yapılan birçok çalışma, durumun hiç de bu çalışmada ifade edildiği gibi herkese refah, saadet ve mutluluk getirmediğini göstermektedir. Çalışma, yöntem olarak kentsel aktörlerin görüşlerine değindiğinden, kentsel aktörlerin bu süreçten etkin faydalanıyor olmalarını herkesin faydalandığı şeklinde yorumlamakta ve kentsel dönüşüm sürecinde yaşanan mücadeleleri ihmal etmektedir. Dahası, daha önce de bahsedildiği üzere metin, kentsel mekânın dönüşümünü açıklamaktan çok kentlerin ekonomik dönüşümünü açıklamaktadır. Kentsel mekânın ne şekilde dönüşüm yaşadığı sorusunun cevabı bu çalışmada yer almamaktadır.” (3)

Evet, paylaştığım alıntının da ortaya koyduğu gibi, her iki yazarın ilgilendiği konular, bardağın boş tarafındaki ihtiyaç ve sorunlardan çok ele alıp analiz etmeye çalıştıkları kentlerdeki küreselleşmeyi destekleyen olumlu gelişmelerdir. O nedenle, neo-liberal küreselleşmeci yaklaşımların gözden düşüp sorgulandığı günümüz koşullarında yaptıkları analiz ve değerlendirmelerde çoğu kez, resmi kurumların mevcut ihtiyaç ve sorunları dikkate almadan ürettiği belge, yayın, rapor ve istatistikleriyle haber bültenlerini tercih etmekte, bu bilgilerin doğruluğunu ve geçerliliğini sorgulayıp eleştirmeye kalkmaksızın kente dair kendi beklentileri üzerinden değerlendirmeler yapıp o kentlerdeki toplumsal ihtiyaç ve sorunlardan uzak durduklarını görmekteyiz.

Örneğin 2020 basımı “Sekiz Kentin Hikâyesi, Türkiye’de Yeni Yerellik ve Yeni Orta Sınıflar” isimli kitabın İzmir’le ilgili bölümünde kaynak olarak gösterdikleri bilgilerin çoğunu İzmir Büyükşehir Belediyesi, İzmir Kalkınma Ajansı ve Türkiye İstatistik Kurumu gibi resmi kuruluşların derleyip duyurdukları veriler oluşturmaktadır. Kente ilişkin analizlerde dikkate alınan en yeni bilimsel yayın ise, 2010 tarihli “İzmir’i Anlamak” isimli derlemedeki makalelerdir. Anlaşılan o ki, İzmir üzerine araştırmaların miladı olan “Örgütleşemeyen Kent İzmir, İzmir’de İş Hayatının Yapısı ve Yerleşme Düzeni” isimli araştırmadan söz etmek, analizi o tarihten 2020’ye taşımak akıllarına bile gelmemiştir. Bu bağlamda yazarlar, kente yönelik göç, mülteci ve sığınmacılar, gelir dağılımı, işsizlik, yoksulluk, soylulaştırma ve çarpık yapılaşma gibi el yakan konulara girmekten hoşlanmamakta, geleceğe yönelik olumlu yorumlarla “Tarihte Bayrağı Olan Nadir Şehir: İzmir” başlıklı makaleyi yazan tarihçi gibi kentin kalbi aşk ve heyecanla atan yöneticilerini etkilemeye çalışmaktadırlar.

Ayrıca hem ilk hem de ikinci kitapta es geçilen diğer bir konu, küreselleşme-yerelleşme boyutunda etkili olan Avrupa Birliği şablonları nedeniyle İzmir’in tarihi, ekonomik, toplumsal ve kültürel boyutta bağlı olduğu Ege Bölgesi bütününden koparılarak ayrı bir kalkınma bölgesi olarak güçsüz ve yalnız bırakılmasıdır.

Gelelim kitaptaki önemli yanlışlıklara;

Nitekim, EXPO 2015 hedefine ulaşmış ve organizasyona evsahipliği yapmıştır” (4)

Doğrusu: EXPO 2015 organizasyonu İzmir’in tüm çabalarına rağmen İzmir’de değil, Milano’da yapılmıştır.

Bu tür bir yerelde kalkınma modelinin ‘İzmir modeli’ olarak sunulduğu ve Sudan gibi ülkeler tarafından örnek alındığı söyleniyor” (5)

Doğrusu:İzmir Modeli‘ denilen kavram, Aziz Kocaoğlu döneminin son yıllarında (2018-2019) ortaya atılmış olmakla birlikte; bırakın Sudan’ı, İzmir’de bile uygulanmamaktadır.

Ayrıca yazılanlardan anlaşıldığı kadarıyla kentlerle ilgili analizlerin 2019 yılında hazırlanıp yayınevine teslim edildiği, bu nedenle 2020 yılının Haziran ayında yayınlanan kitaptaki çoğu bilginin bugün itibariyle eskiyip güncelliğini yitirdiği görülmektedir.

Yazımızın asıl amacını oluşturan bir kenti tarihsel ve mekansal boyutta tüm katmanlarıyla derinlemesine analiz etmek ya da onu hissedip ruhuna dokunabilmek konusuna geri döndüğümüzde ise, kitapta yer alan İzmir’le ilgili değerlendirmelerin resmi veriler ışığında zaten kamuoyunca bilinen ve tartışılan konular olduğunu, kente ilişkin birçok tespit ve değerlendirme alanının yazarların kentin ruhunu oluşturan sorun, ihtiyaç ve dinamiklerden uzak durması, bu ruhu fark edip algılamaması nedeniyle es geçildiğini, yazılıp çizilenlerin bütüncül bir anlayışla ele alınmadığını anlıyoruz.

O nedenle Mübeccel Belik Kıray imzalı sosyolojik araştırmaların ortaya koyduğu gibi, kentlere yönelik doğru, geçerli ve sağlıklı analizlerin sadece resmi kurumların yayın ve istatistikleri ya da kurumsal görüşleri gibi kuru bilgilerin kullanıldığı yüzeysel araştırmalarla değil; bunların yanı sıra, o kentte yaşayan ve çalışanlarla yapılan nicel ve nitel araştırmalarla (gözlem, derinlemesine görüşmeler, odak grup görüşmeleri, olay analizleri vb.) sosyal antropolojinin gereği olarak bu verilerin tarihsel ve mekânsal ölçekte çok katmanlı ve derinlikli değerlendirilmesiyle yapılabileceğini hatırlatmak istiyorum.

Bu anlamda, tam 48 yıl önce nitel ve nicel araştırma yöntemlerinin birlikte kullanımı suretiyle elde edilen verilerin tarihsel ve mekânsal dinamiklerin ışığında, derinlemesine analizi suretiyle yapılan 1972 tarihli “Örgütleşemeyen Kent İzmir: İzmir’de İş Hayatının Yapısı ve Yerleşme Düzeni” araştırmasıyla ortaya konulan mükemmelliğin, 2010 tarihli “Kentler: Anadolu’nun Dönüşümü, Türkiye’nin Geleceği” ya da 2020 tarihli “Sekiz Kentin Hikâyesi, Türkiye’de Yeni Yerellik ve Yeni Orta Sınıflar” isimli kitaplar dahil yakın zamanda yapılan hiçbir yeni araştırma ile aşılamadığı; bu nedenle, nüfusu 4,5 milyona yaklaşan İzmir’in gelecekteki yol haritasını doğru çizebilmek amacıyla bu boyut ve kalitede yapılacak yeni araştırmalara ihtiyaç duyulduğu söylenebilir.

(1) Kurtuluş, H.; “Mübeccel B.Kıray’ın Ardından…” Bilim ve Gelecek Dergisi, 01.12.2007.

(2) Keyman E.F., Koyuncu-Lorasdağı, B.; Sekiz Kentin Hikâyesi, Türkiye’de Yeni Yerellik ve Yeni Orta Sınıflar, Metis Yayınları, Haziran 2020, s.16

(3) Çelik, Z.; “Kentler: Anadolu’nun Dönüşümü, Türkiye’nin Geleceği“, İdealkent Dergisi, S.1, Mayıs 2010, s.154-159

(4) Keyman E.F., Koyuncu-Lorasdağı, B.; Sekiz Kentin Hikâyesi, Türkiye’de Yeni Yerellik ve Yeni Orta Sınıflar, Metis Yayınları, Haziran 2020, s.140

(5) Keyman E.F., Koyuncu-Lorasdağı, B.; Sekiz Kentin Hikâyesi, Türkiye’de Yeni Yerellik ve Yeni Orta Sınıflar, Metis Yayınları, Haziran 2020, s.141


TARKEM’in bilinmeyen yüzü…

Ali Rıza Avcan

2012 yılında, aralarında İzmir Büyükşehir ve Konak belediyelerinin de bulunduğu 116 ortağın katılımıyla kurulan Tarihi Kemeraltı İnşaat Yatırım Ticaret Anonim Şirketi, kısa adıyla TARKEM‘in İzmir Büyükşehir Belediyesi Başkan Danışmanı Prof. Dr. İlhan Tekeli tarafından hazırlanan İzmir Tarih Projesi Tasarım Stratejisi Raporu kapsamında, 19 alt bölgeye bölünmüş proje alanındaki sadece ikisinde (Havralar ve Agora) gerçekleştirilecek soylulaştırma faaliyetleri için kurulduğunu biliyoruz.

Soylulaştırma sözcüğünün de, en yakın örneklerini İstanbul Tarlabaşı ve Sulukule projelerinde gördüğümüz gibi, büyük kent merkezlerinde azalan nüfusla birlikte her türlü kentsel faaliyetin gerileyip çöktüğü alanlardaki eski yapıların, TARKEM benzeri büyük inşaat şirketleri tarafından alınması ve o yapılarda oturan yoksul, dar gelirli kesimlerle göçmen ve mültecilerin kentin çeperlerine gönderilmesi suretiyle yenilenmesi ve bu yenilenmiş modern yapıların gelir düzeyi yüksek sınıf ve kesimlere (yüksek ücretli büro çalışanları, sanatçılar, vakıf üniversitesi öğrencileri, yabancı turistler vb.) pazarlanması suretiyle el değiştirmesi anlamına geldiğini de biliyoruz.

Soylulaştırmanın bu anlamda, Filistin’i işgal ederek orada yaşayan Filistinlileri mülteci kamplarında yaşamaya mahkum eden ve onların topraklarına kendi vatandaşlarının yaşadığı yeni yerleşim alanları kuran İsrail’in çabasından farklı olmadığını bilir ve o nedenle de kentin merkezinde yaşayanları yerinden, toprağından eden bu yeni kolonyal hareketle mücadele ederiz.

Zaten bu durum, İzmir Tarih Projesi‘ni hazırlayan Prof. Dr. İlhan Tekeli tarafından yazılan İzmir-Tarih Projesi Tasarım Stratejisi Raporu‘nun 71. sayfasında;

“…Bu tür çöküntü alanlarında soylulaştırmanın (gentrificiation) gerçekleştirilmesi oldukça sık rastlanan bir olgudur. Bu alanda toplumsal yükseliş sağlayacak bir seçiciliğin başlatılması için bu gereklidir. Ama soylulaştırma meslek çevrelerinde geçmiş yıllarda olduğu kadar destek bulmamaktadır. Burada yaşayanların dışsallaştırılması, bölge dışına itilmesi eleştiri konusu olmaktadır. Yaptığımız araştırmada ortaya çıktığı üzere; çöküntü alanı haline gelen mahallelerde yerleşik bir nüfus yoktur. Bu alanların nüfusu çok sık yer değiştiren kiracılardan oluşmaktadır. Gayrimenkul değerleri düşmüştür. Bu nedenle bazı alt bölgelerde bir soylulaşma gerçekleştirilebilir hale gelmiştir.” (1)

Denilerek, projenin soylulaştırma amaçlı olduğu açık bir şekilde itiraf edilmiştir.

İzmir Büyükşehir Belediyesi ve onun başkan danışmanı tarafından hazırlanan soylulaştırma hedefli İzmir Tarih Projesi, ne yazık ki, bu projeyi yürütmek amacıyla kurulan çok ortaklı TARKEM yönetiminin, % 0,83 oranındaki sermaye payına sahip bir şirket sahibinin “FETÖCÜ” olduğunun belirlenmesi üzerine Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu‘nun (TMSF) Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi‘nin 9 Kasım 2016, 9194 sayılı nüshasında yayınlanan 28 Ekim 2016 tarihli ilamıyla dokuz kişiden oluşan kayyum heyetine devredilmesi üzerine 2016 yılından itibaren, bir belediye projesi olmaktan çıkıp kayyum ve valilerin; daha doğru bir anlatımla AKP iktidarının denetimindeki bir projeye dönüşmüştür.

Bizim bu tespitimizi doğrulayan diğer bir gelişme ise, şirket yönetiminin kayyuma devredilmesini yeterli görmeyen AKP iktidarının ve onun İzmir’deki temsilcisi İzmir Valiliği‘nin, şirketi teslim alıp kontrol eden başka bir mekanizmaya başvurarak, şirketin kayyuma teslim edildiği günden tam beş gün sonra projenin İzmir-Tarih Projesi Tasarım Stratejisi Raporu ile ilişkisini kopararak ve “İzmir-Tarih, İzmirlilerin Tarih İle İlişkisini Güçlendirme Projesi” şeklindeki proje ismini “Tarihi Kemeraltı Projesi” şekline dönüştürerek 31 Ekim 2007 tarih, 26686 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan 1 Ekim 2007 tarih, 2007/12668 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile belirlenen Kentsel Yenileme Alanları kapsamında değerlendirmeye başlaması ve bu anlayışla İzmir Valisi Erol Akyıldız‘ın 14 Kasım 2016 tarihli onayı ile İzmir Konak Kemeraltı ve Çevresi Yenileme Alanı İcra Kurulu‘nu kurmuş olmasıdır.

Projenin arkasından dolanarak gerçekleştirilen bu operasyon sayesinde böylelikle proje bir anda, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin projesi olmaktan çıkarak AKP iktidarının ve onun İzmir temsilcisi İzmir Valiliği‘nin, o valilikteki bürokratların kontrol ve yönetiminde “teslim alınmış” bir projeye dönüşmüştür. Bu teslim alış sadece İzmir Valiliği içinde Vali Yardımcısı H. Hüseyin Can‘ın başkanlığında bir İcra Kurulu‘nun oluşturulması ile sınırlı kalmamış, bu kurulun çalışmasını düzenlemek amacıyla Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu Yönergesi adıyla 13 maddeden oluşan bir yönerge hazırlanmış, bu yönergenin 5. maddesine göre oluşturulan Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu‘na 27 kurum ve kuruluşun üye olduğu hükme bağlanmıştır. İzmir Valiliği tarafından Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu‘na üye olması uygun görülen kurum ve kuruluşlar aşağıdaki listede gösterilmiştir.

  1. İzmir Valiliği Avrupa Birliği ve Dış İlişkiler Koordinasyon Merkezi,
  2. Yatırım İzleme ve Koordinasyon Başkanlığı,
  3. İzmir Büyükşehir Belediyesi,
  4. Konak Belediye Başkanlığı,
  5. İl Emniyet Müdürlüğü,
  6. İzmir Defterdarlığı (Konak Milli Emlak Müdürlüğü),
  7. Vakıflar Bölge Müdürlüğü,
  8. Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü,
  9. Gençlik Hizmetleri ve Spor İl Müdürlüğü,
  10. Tapu Kadastro Bölge Müdürlüğü,
  11. İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü,
  12. İl Milli Eğitim Müdürlüğü,
  13. İl Sağlık Müdürlüğü,
  14. İl Gıda, Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü,
  15. Türkiye İş Kurumu İzmir İl Müdürlüğü,
  16. İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü,
  17. Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü,
  18. İzmir Kalkınma Ajansı Genel Sekreterliği,
  19. İzmir Ticaret Odası,
  20. Türkiye Elektrik Dağıtım Anonim Şirketi (TEDAŞ),
  21. Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı,
  22. Tarihi Kemeraltı İnşaat Yatırım Ticaret A.Ş. (TARKEM),
  23. Tarihi Kemeraltı Esnaf Derneği,
  24. İzmir Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği,
  25. TMMOB (Mimarlar Odası, Şehir Plancıları Odası, Harita Mühendisleri Odası İzmir Şubesi),
  26. TÜRSAB İzmir Bölgesel Yürütme Kurulu,
  27. Ege Turistik İşletmeler ve Konaklamalar Birliği (ETİK).

Yukarıdaki listenin incelenmesinden de anlaşılacağı üzere, çoğunluğun İzmir Valiliği denetimindeki kurumlarda olduğu Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu‘nda üye olan İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Konak Belediyesi bundan böyle 27 katılımcıdan sadece ikisi olarak yer almaktadır.

Ama ne hikmetse, gerek Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu‘nun oluşumuna ilişkin 04 Kasım 2016 tarih, 51116657-010-155-9979 sayılı İzmir Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü yazısı, gerekse yönergenin kabulüne ilişkin 26 Aralık 2016 tarih, 51116657-010-194/11567 sayılı ikinci İzmir Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü yazısı (her iki resmi yazı, yazımızın sonuna eklenmiştir) Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu‘nun üyesi olacak Türkiye Mimar Mühendis Odaları Birliği‘ne; yani Mimarlar Odası, Şehir Plancıları Odası ve Harita Mühendisleri Odası İzmir şubelerine gönderilmemiş, o meslek odalarının böylesi bir gelişmeden haberdar olmaları engellenmiştir. Nitekim TMMOB Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi‘ndeki arkadaşlara bu yazıların kendilerine gönderilip gönderilmediğini sorduğumda, Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu‘nun oluşumu ve yönergesi konusunda herhangi bir bilgilerinin olmadığını, Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu‘nun bugüne kadar yaptığı toplantılara katılmadıklarını ve aldığı kararları bilmediklerini öğrendim.

Böylesine tuhaf bir durum karşısında, CİMER kanalıyla İzmir Valiliği’ne gönderdiğim 6 Şubat 2020 tarih, 20000339758 başvuru numaralı yazıyla Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu‘nun kurulduğu tarihten bu yana yaptığı toplantılara kimlerin katıldığını ve bu toplantılarda hangi kararların alındığını sormama ve bu soruya süresi içinde yanıt verilmemesi üzerine, 10 Mart 2020 tarih, 20000632311 başvuru numaralı yazı ile ikinci bir hatırlatma yapmama karşın bu yazıya bugüne kadar herhangi bir yanıt alamadım.

Peki o halde, bu kurul niye kurulup çalıştırılmamıştı ya da yaptığı çalışmalar hakkında bilgi vermekten ısrarla kaçınılıyordu?

Benim anladığım kadarıyla, İzmir Valiliği tarafından proje adı değiştirilerek kurulan Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu, AKP iktidarının proje ve TARKEM üzerinde kurduğu hakimiyeti kamuoyundan gizlemek, proje sanki bu kurul eliyle yürütülüyormuş gibi izlenim vermek amacıyla kurulmuştu. Bütün gizliliğin tek nedeni de buydu…

Nitekim, isim değiştiren proje ile birlikte TARKEM‘in bu şekilde teslim alınması sonrasında TARKEM‘e iktidara yakın kurum ve kuruluşların (İzmir Ticaret Odası, İzmir Ticaret Borsası, Ege İhracatçı Birlikleri, İMEAK Deniz Ticaret Odası, Ege Bölgesi Sanayi Odası, Vakıflar Bölge Müdürlüğü, İzmir Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, İzmir Valiliği İl Yatırımları İzleme ve Koordinasyon Başkanlığı vb.) ortak olması, İl Kültür ve Turizm eski müdürünün TARKEM‘de danışman olarak çalışmaya başlaması da şirketin belediye sularından ayrılarak iktidarın suların seyretmeye başladığının somut delilleriydi. Bunun en son örneği ise, kentteki bütün meslek odalarıyla sivil toplum kuruluşlarının bir kent suçu olarak ilan ettiği Çeşme Projesi‘nin reklamını yapıp bu projeden TARKEM Eşrafının ağzına bir parmak bal çalacağını ifade eden Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy adına Kültür ve Turizm Bakanlığı‘nın TARKEM‘e ortak yapılmış olmasıdır.

Artık bundan böyle TARKEM, arkasına AKP iktidarını ve o iktidarın Valilik başta olmak üzere İzmir’deki destekçilerini alarak içinde bulunduğu kentin kültürel, toplumsal ve siyasal kimliğine yabancılaşmış, İzmir’den çok AKP iktidarının çıkarları doğrultusunda kendi yönetici ve ortaklarının menfaatlerini gözeten bir yapıya bürünmüştür.

Kayyumdan kurtulmak uğruna yaptıkları çalışmaların sonucunda ortaya çıkan bu yeni teslimiyet hali, artık öyle bir bağlılık ya da zorunluluk noktasına gelmiştir ki; TARKEM Eşrafının lideri Uğur Yüce‘nin 27 Haziran 2020 tarihli Ege’deSonSöz mülakatında da ifade ettiği gibi, Bakan Mehmet Nuri Ersoy’a inanmaktan başka bir çareleri kalmamıştır

Eminim ki, bundan böyle İzmir‘i, Kemeraltı Çarşısı‘nı, Basmane‘yi, Kadifekale‘yi seven, bu tarihi, arkeolojik ve kültürel değerleri koruyup kollayan İzmirliler, İzmir Valiliği eliyle kaleyi içeriden fethetmeyi amaçlayan bu yeni AKP hamlesinin farkına varır ve şimdiye kadar belediye himayesindeyken, şimdi yeni bir Truva Atı‘nın içine doluşup iktidar cenahına geçen bu menfaat odağına karşı mücadele eder…

(1) Metindeki koyultmalar tarafımızca yapılmış olup, metinde yapıldığı ifade edilen araştırma, bütün taleplerimize karşın temin edilememiş ve belediyeye ait hiçbir kaynakta yayınlanmamıştır. O nedenle böyle bir araştırmanın yapılıp yapılmadığı belli değildir denilebilir.

Bilgi: Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu‘nun oluşumu ve çalışma yönergesi ile ilgili bilgileri içeren İzmir Valiliği belgelere aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.

UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne girebilmek…

Kemeraltı‘nın, 14 Nisan 2020 tarihinde UNESCO Dünya Miras Komitesi tarafından Dünya Mirası Geçici Listesi‘ne alınmasıyla ilgili olarak, Gümrük Birliği anlaşmasının imzalanması ile birlikte Avrupa Birliği’ne girdik yalanı ile şenlikler yapılıp gün ortasında havai fişekler atılması skandalında olduğu gibi, ortaya yalan, yanlış ve abartılı birçok fikir atılmakta, Kültür ve Turizm Bakanlığı‘nda olduğu söylenen temsilcilik yetkisinin TARKEM‘e verildiği gibi yalanlar atılmakta, Kemeraltı‘nın bu geçici listeye girmesiyle İzmir turizminin gelişeceği gibi hayal mahsulü demeçler verilmekte, gerek İzmir Büyükşehir Belediyesi, gerekse İzmir Valiliği ve TARKEM cephesinden gelen haberlerle gerçeklikle ilgisi olmayan bir algı operasyonu yapılmaktadır.

O nedenle, Dünya Mirası Listesi adında bir listeyi oluşturan UNESCO‘nun niye kurulduğunu, amaç ve hedeflerinin ne olduğunu, söz konusu listenin nasıl oluşturulduğunu ve uygulamanın nasıl gerçekleştiğini açıklayarak yanılgı ve yanıltmalara konu olan hususları açıklığa kavuşturmak isterim…

Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü ya da İngilizce kısaltmasıyla UNESCO (United Nations Educational, Scientific and Cultural Organization), Birleşmiş Milletler‘in özel bir kurumu olarak 1946 yılında kurulmuş ve bu kuruluşun temel belgesi 1945 yılı Kasım ayında Londra’da 44 ülke temsilcisinin katıldığı bir toplantıda kabul edilmiştir. Merkezi Paris’te bulunan ve Genel Konferans, Yürütme Konseyi ve Sekreterlik olmak üzere üç organı olan UNESCO eğitim, bilim ve kültür alanlarındaki amaçlarını kendisine üye olan her devlette kurulan Millî Komisyonlar aracılığıyla gerçekleştirmeye çalışmaktadır.

Dünya Mirası Listesi ise UNESCO tarafından listelenen, özel kültürel veya fiziksel öneme sahip yerlerden (orman, dağ, göl, ada, çöl, anıt, kompleks veya şehir gibi) her birine verilen addır. Genel Kurul tarafından seçilen 21 UNESCO üyesi ülkenin oluşturduğu Dünya Miras Komitesi tarafından yönetilen Uluslararası Dünya Mirası Programı bu listeyi güncellemektedir. Program, insanlığın ortak mirası için kültürel veya doğal öneme sahip alanları listeler, adlandırır ve korur. Listelenen alanlar, bazı koşullar altında Dünya Miras Fonu‘ndan para alabilmektedir. Program, 16 Kasım 1972’de UNESCO tarafından kabul edilen Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme ile kurulmuş ve 17 Aralık 1975’de yürürlüğe girmiştir. Günümüzde 194 devlet tarafından onaylanan sözleşme, en fazla devletin taraf olduğu uluslararası belgeler arasındadır. Sadece Lihtenştayn, Nauru, Somali ve Tuvalu sözleşmenin tarafı değildir.

Sözleşmenin 2005 yılında güncellenen koşullarına göre, aday gösterilen alanların kültürel ve doğal açıdan “üstün evrensel değere” sahip olduğunu gösteren 10 kriterden en az birini karşılaması gerekmektedir. Bu 10 kriteri şu şekilde sıralayabiliriz:

Kültürel Ölçütler

1. “Yaratıcı insan dehasının ürünü olması“,

2. “Belli bir zaman diliminde veya kültürel mekânda, mimarinin veya teknolojinin, anıtsal sanatların gelişiminde, şehirlerin planlanmasında veya peyzajların yaratılmasında, insani değerler arasındaki önemli etkileşimi göstermesi“,

3. “Kültürel bir gelenek veya yaşayan ya da kayıp bir uygarlığın tek veya en azından istisnai tanıklığını yapması“,

4. İnsanlık tarihinin bir veya birden fazla anlamlı dönemini temsil eden yapı tipinin ya da mimari veya teknolojik peyzaj topluluğunun değerli bir örneğini sunması“,

5.Bir veya daha fazla kültürü temsil eden geleneksel insan yerleşimine veya toprağın kullanımına ilişkin önemli bir örnek sunması ve özellikle bu örneğin, geri dönüşü olmayan değişimlerin etkisiyle dayanıklılığını yitirmesi“,

6.İstisnai düzeyde evrensel bir anlam taşıyan olaylar veya yaşayan gelenekler, fikirler, inançlar veya sanatsal ve edebi eserlerle doğrudan veya somut olarak bağlantılı olması“,

Doğal Ölçütler

7.Doğanın bir harikasına veya eşsiz bir güzelliğe ve estetik öneme sahip doğal alanlar olması“,

8.Yaşamış canlıların kalıntıları, devam eden jeolojik olaylar ve yer şekillerinin gelişimi gibi Dünya’nın doğal tarihine ilişkin eşsiz önemde bilgilere sahip olması“,

9. Ekolojik ve biyolojik olarak hâlâ bozulmamış bir karasal, denizel veya tatlı su ekosistemine veya önemli hayvan ve bitki topluluklarına ev sahipliği yapması“,

10. Özellikle tehlikedeki veya bilimsel açıdan önemli bir biyolojik çeşitlilik için en önemli ve en belirgin doğal habitatlara ev sahipliği yapması“.

Türkiye, Sözleşme’ye 14.04.1982 tarih ve 2658 sayılı yasayla katılma kararı almış, bu karar 23.05.1982 tarih ve 8/4788 sayılı Bakanlar Kurulu kararıyla uygulamaya geçmiş ve 14.02.1983 tarih ve 17959 sayılı Resmî Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Türkiye, gerekli belgelerin UNESCO Genel Merkezi’ne sunulmasıyla birlikte 16.03.1983 tarihinde Sözleşme’nin tarafı olmuştur.

1972 Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunması Sözleşmesi’ne göre oluşturulan ve Dünya Mirası Komitesi (DMK) tarafından belirlenen Dünya Mirası Listesi‘nde Dünya Miras Alanı olarak ilan edilen 1.121 miras yer almaktadır. Bunlardan 869 tanesi (% 77,52) kültürel, 213 tanesi (% 19) doğal ve 39 tanesi de (% 3,48) karma (doğal ve kültürel) miraslardır. Bu miras yerlerin 39’u sınıraşan özellikle olup 53 tanesi yok olma tehdidi altındadır. Ülkelere göre bakıldığında ise İtalya ve Çin sahip oldukları (55) Dünya Mirası ile ilk sırada yer almaktadır. Ardından sırasıyla İspanya (48), Almanya (47), Fransa (45), Hindistan (38), Meksika (35), Birleşik Krallık (32), Rusya (29), İran (24), ABD (24), Japonya (23), Brezilya (22), Avustralya (20), Kanada (20) gelmektedir. Türkiye ise bu listenin 16. sırasında 18 miras alanı (16 kültürel, 2 karma) ile yer almaktadır. Komşumuz Yunanistan’ın sahip olduğu miras alanı sayısı da 18’dir.

Türkiye‘nin UNESCO Dünya Mirası Listesi‘nde yer alan miras alanları:

1. Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası (Sivas), 1985,
2. İstanbul’un Tarihi Alanları (İstanbul), 1985,
3. Göreme Millî Parkı ve Kapadokya (Nevşehir), 1985, (Karma Miras Alanı), 
4. Hattuşa: Hitit Başkenti (Çorum), 1986,
5. Nemrut Dağı (Adıyaman), 1987,
6. Hieropolis – Pamukkale (Denizli), 1988, (Karma Miras Alanı), 
7. Xanthos – Letoon (Antalya-Muğla), 1988, 
8. Safranbolu Şehri (Karabük), 1994, 
9. Truva Arkeolojik Alanı (Çanakkale), 1998, 
10. Edirne Selimiye Camii ve Külliyesi (Edirne), 2011,
11. Çatalhöyük Neolitik Alanı (Konya), 2012,
12. Bursa ve Cumalıkızık: Osmanlı İmparatorluğunun Doğuşu (Bursa), 2014, 
13. Bergama Çok Katmanlı Kültürel Peyzaj Alanı (İzmir), 2014,
14. Diyarbakır Kalesi ve Hevsel Bahçeleri Kültürel Peyzajı (Diyarbakır), 2015,
15. Efes (İzmir), 2015,
16. Ani Arkeolojik Alanı (Kars), 2016, 
17. Aphrodisias (Aydın), 2017,
18. Göbekli Tepe (Şanlıurfa), 2018,

Bu listenin incelenmesinden de görüleceği gibi, ülkemizden UNESCO Dünya Mirası Listesi‘ne giren ilk yerler 1985 yılı itibariyle Sivas’taki Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası ile İstanbul’un Tarihi Alanları ve Nevşehir’deki Göreme Millî Parkı ve Kapadokya, 2018 yılı itibariyle son giren yer ise Şanlıurfa’daki Göbeklitepe‘dir.

UNESCO tarafından Dünya Mirası Listesi‘ne alınacak aday yerlerin listelendiği Geçici Liste ise, UNESCO tarafından belirlenmiş kriterlerden en az birine sahip olan yerdeki yerel yönetimlerin; örneğin İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin, UNESCO‘nun web sayfasındaki formların doldurulup UNESCO‘ya gönderilmesi ve bu başvuruların UNESCO Dünya Mirası Komitesi tarafından kabul görmesi ile oluşmaktadır. Bu anlamda, UNESCO‘nun Dünya Mirası Listesi‘ne girmenin, aranan kriterler dışında başka bir koşulu olmadığı için kolay olduğu söylenebilir. Bu nedenle bu listede 126 ülkeden 540 yer bulunmaktadır.

Geçici Liste‘de yer alan ülkeleri tek tek incelediğimizde ise, bu 540 yerin % 15,37’sini oluşturan Türkiye‘nin 83 başvuruyla birinci sırayı işgal ettiğini, Türkiye‘yi 60 başvuruyla Çin‘in, 56 başvuruyla İran‘ın, 42 başvuruyla Hindistan‘ın, 41 başvuruyla İtalya‘nın, 37 başvuruyla Fransa‘nın ve 33 başvuruyla Mısır‘ın takip ettiği görülmektedir.

Türkiye, Çin ve İran gibi çok sayıda başvuru yapan ülkelerin, sahip oldukları kültürel ve doğal değerleri UNESCO Dünya Mirası Listesi‘ne dahil ederek korumak istedikleri anlaşılmakla birlikte; çok fazla başvuru yapmanın, hem daha önce Geçici Liste‘ye alınmış hem de alınacak yerlerin seçilme şansını düşürdüğü de dikkate alınmalıdır. Çünkü bu tür seçimlerde sadece kültürel ve doğal değerlerin özelliklerinin değil; aynı zamanda Birleşmiş Milletler ve UNESCO örgütünü oluşturan ülkeler arasındaki ekonomik, siyasal ve kültürel ilişkilerin de etkili ve belirleyici olduğu unutulmamalıdır.

Tarihi Liman Kenti İzmir“in girdiği Geçici Liste hakkındaki bilgiler ise şu şekildedir:

Öncelikle Geçici Liste‘ye giren yer, söylendiği gibi Kemeraltı değil; UNESCO kayıtlarında “The historic port town of İzmir” (Tarihi liman kenti İzmir) şeklinde geçen bölgedir. UNESCO yok olmuş kültürel ve doğal değerleri değil, halen var olup yaşayan değerleri koruduğu için, Geçici Liste‘ye alınan alanın Kemeraltı bölgesini de içine alan eski İzmir Limanı çevresini; yani, Konak Meydanı ve çevresiyle Pasaport ve art alanındaki limanla ilgili eski bölgeyi de kapsadığı düşünülmelidir.

Geçici Liste olarak anılan listede yer alıp asıl listenin hemen önündeki kapıda bekleşip duran kültürel ve doğal alanlarınız ise şunlardır:

UNESCO‘nun geçici listesinde yer alan ülkemizdeki yerlere baktığımızda il başvurunun 1 Şubat 1994 tarihinde Karain Mağarası ile yapıldığını, 25 Aralık 2000 tarihinde 13, 6 Şubat 2009 tarihinde 3, 15 Nisan 2011 tarihinde 2, 13 Nisan 2012 tarihinde 11, 15 Nisan 2013 tarihinde 3, 15 Nisan 2014 tarihinde 13, 13 Nisan 2015 tarihinde 10, 13 Nisan 2016 tarihinde 10, 15 Nisan 2017 tarihinde 3, 2 Mayıs 2018 tarihinde 7, 12.04.2019 tarihinde 1, 14 Nisan 2019 tarihinde 6, toplam olarak 83 yer için başvuru bulunulduğu anlaşılmaktadır.

Geçici Liste‘de yer alan İshak Paşa Sarayı, Sumela Manastırı, Saint Paul Kilisesi gibi asıl listeye kolaylıkla geçmesi mümkün olan yerlerin bile uzun yıllardır bu fırsatı beklediği görülmektedir. Yaptığımız hesaba göre şu anda Geçici Liste‘de olan 83 yer, içinde bulunduğumuz 22 Haziran 2020 tarihi itibariyle ortalama 7 yıl 10 ay 9 günlük bekleme süresi dahilinde asıl listeye alınmayı bekliyorlar ve daha ne kadar bekleyecekleri de bilinmiyor.

Sanırım, “Tarihi Liman Kenti İzmir” adıyla Türkiye’ye ait Geçici Liste‘nin 81. sırasına yerleşen İzmir’in eski liman bölgesi de asıl listeye alınabilmek için uzun bir süre bekleyecek ve asıl listeye alınabilmek için ciddi hazırlıklar yapılması gerekecek.

Tabii ki, asıl listeye alınabilmek için yapılması gereken ev ödevleri de var. Örneğin, asıl listeye alınabilmek için koruma altına alınacak bölgenin UNESCO’unun Dünya Mirası Listesi’nde yer aldığı sürece nasıl yönetileceğini gösteren bir Yönetim Planının hazırlanması ve bunun UNESCO tarafından kabul edilmesi gerekiyor.

Bergama Belediyesi tarafından hazırlanıp kabul edilen “Bergama Çok Katmanlı Kültürel Peyzajı Alan Yönetim Planı 2016-2020” ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı‘nın rehberliğinde İstanbul Tarihi Alanları Alan Başkanlığı tarafından 2018 Mayıs ayında yayınlanan “İstanbul Tarihi Yarımada Yönetim Planı” bunun en yakın ve somut örnekleri.

Her iki plana da baktığımızda, bu tür planlarda alanın özellikleri, Dünya mirası içindeki yer ve önemi, alanların fiziksel, toplumsal, kültürel ve ekonomik analizi, uygulama dönemi ile ilgili olarak belirlenmiş öncelikli temalar, vizyon, misyon, ilke, politika, hedef ve amaçların yer aldığını, bu amaç ve hedeflere nasıl ulaşılacağını gösteren strateji, yöntem, faaliyet ve projelerin belirlendiğini ve buna ilişkin bir eylem planının hazırlandığını, planların ilgili tüm aktörlerin katılımı ile hazırlandığını görüyoruz.

Ayrıca 2010 yılında UNESCO‘nun İstanbul Tarihi Yarımada‘daki çarpık yapılaşma faaliyetleri için yaptığı listeden çıkarma uyarısını ve o uyarı üzerine telaşlanan yetkililerin neler yaptıklarını, bu iş için toplanan İstanbul Arama Konferansı‘nı hatırlayınca UNESCO‘nun hazırlanan yönetim planlarının uygulamasını boş bırakmayarak izlediğini, planın uygulanmaması ve koruma ilkelerinin dikkate alınmaması durumunda listeden çıkarma da dahil neler yapabildiğini de iyi bildiğimiz için, bu işin ciddi bir iş olduğunu, UNESCO ile başlatılan ilişkilerin ülkemizdeki yozlaşmış ilişkilere benzemediğini hatırlatmak isterim. Özellikle de kendisinde bir yetki varmış da bu yetkiyi TARKEM‘e devrediyormuş gibi yalanlar söyleyen siyasetçilere, bürokratlara ve bu yetkiyi alma konusunda pek hevesli olan TARKEM eşrafına…

Evet, UNESCO‘nun Dünya Mirası Listesi‘ne girmek zor ve ciddi bir iştir… Bu zor ve ciddi iş de, ancak uygulanabilir ve sürdürülebilir bir yönetim planı yapıp iyi, doğru ve etkin bir uygulama yapacak yerel yönetimlerin işidir… O nedenle kimsenin başka birini ya da kamuoyunu kandırmak için yalan söylemesine gerek yok… UNESCO, kandırılmaya yatkın ve istekli kurum ve kişilere benzemez… Hele ki Konak Belediyesi gibi işi sıkı tutan yerel yönetimlerin ve Kemeraltı Hayat Platformu gibi sivil toplum örgütlerinin bu konuda bir endişesi, itirazı, bir karşı çıkışı varsa…

Şunu unutmamak gerekir ki; Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgeleri ne soylulaştırma eşrafına, ne esnaflara ve onların örgütlerine, ne sadece belediye ve valiliklere bırakılmayacak kadar değerli tarihi, arkeolojik ve kültürel bir mirastır ve bu özellikleri nedeniyle tüm bir İzmir’e, İzmirliler’e aittir…

(1) http://www.unesco.org.tr/Pages/125/122/UNESCO-Dünya-Mirası-Listesi

Gediz Deltası Sulak Alanı’nı Nasıl Koruruz?

Ali Rıza Avcan

Gediz Deltası Sulak Alanı’nı Nasıl Koruruz” başlıklı sunumumu, 2-4 Ağustos 2019 tarihleri arasında Çiğli Belediyesi tarafından düzenlenen Çiğli Kent Sempozyumu’nda yapmıştım. Belediye tarafından yapılan planlamaya göre, bu sempozyumda sunulan bütün bildirilerin bir kitap olarak yayınlanması öngörülmüştü. Ancak aradan geçen zaman içinde bu yayın yapılamadığı için, Gediz Deltası Sulak Alanı ile ilgili olarak dile getirdiğim konu ve sorunların güncelliğini kaybetmemesi adına yayınlamayı uygun buldum.

Günaydın. Biz, son iki üç senedir bu saatlerde Mavişehir’deki balıkçı barınağında kahvaltı ediyor, kahvaltıyı bitirdikten sonra da Gediz Deltası’na doğru yürüyor, pelikanları ve diğer kuşları seyrediyorduk. Pazar günü, sabahın bu saatlerinde bana bir konuşma yapacağım söylendiğinde, keşke o sahilde, Delta’da olsaydık dedim içimden. Program hazırlanıp kesinleştiği için, başka bir etkinliğin sonrasında Delta’yı içimizde hissetmek, kokusunu almak, kuşların sesini duymak için oraya bir gezi yapmayı diliyorum.

Evet, ismim Ali Rıza Avcan. Sunum öncesinde benimle ilgili fazla bir bilgi verilmedi; çünkü ben kendimi tanıtırım dedim. 64 yaşındayım, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunuyum. 64 yılın üçte birini Ankara’da, üçte birini İstanbul’da, son üçte birini de İzmir’de geçirdim. 1998 yılından bu yana İzmir’de yaşıyorum ve uzunca bir süredir “İzmirliyim”.

Tüm yaşamımı düşündüğümde, bugüne kadar yapmış olmaktan gurur duyup övündüğüm iki ayrıcalığım var;

Birincisi, Türkiye Çevre Vakfı’nın 1981 Anayasası’na çevre koruma ile ilgili hükümlerin konulması amacıyla oluşturduğu çalışma grubunun içinde yer alıp, halen yürürlükte olan Anayasa’ya çevre ilgili hükümlerin konulmasında katkımın bulunmasıdır.

Ama asıl övündüğüm konu, 2015 yılından beri Gediz Deltası’nın savunulması için yapılan hukuki mücadelenin içinde yer almış olmamdır.

Bugün size işte o hukuk mücadelesini, 2015 yılından başlayıp 2019 yılında –şimdilik- bitmiş olan Gediz Deltası Mücadelesini anlatmaya çalışacağım. O mücadelede neler yaptığımızı anlatıp, edindiğimiz deneyimler ışığında bundan sonraki benzer mücadele süreçlerinde neler yapılması gerektiği konusunda değerlendirmeler yapıp öneriler geliştirmeye çalışacağım.

Ama öncelikle bu mücadelede birlikte çalıştığımız Türkiye Mimar ve Mühendis Odaları Birliği’ne (TMMOB), EGEÇEP bileşenlerine, Doğa Derneği’ne, diğer sivil toplum kuruluşlarına, yurttaşlara, avukatlarımıza ve aktivistlere teşekkür etmek isterim.

Gediz Deltası’nı tehdit eden en önemli unsur, 2014 tarihli yerel seçimlerde AKP’nin İzmir Büyükşehir Belediye Başkan adayı olan Binali Yıldırım’ın “Altın Gerdanlık” olarak tanımlayıp belediye başkanı olduğu takdirde yapmayı vaat ettiği İzmir Körfez Geçişi Projesi’ydi. Binali Yıldırım’ın İzmir’le ilgili 35 Mega Projesi arasında birinci sırayı işgal eden İzmir Körfez Geçişi Projesi, İzmir Körfezi’nin bir ucundaki Çiğli’den başlayıp önce bir asma köprü, daha sonra Körfez’in tam ortasında 800 metre uzunluğunda ve ampul şeklinde beton bir ada, en sonunda da deniz altından bir tünelle Körfez’in diğer ucu İnciraltı’nda yüzeye çıkan büyük bir otoyol projesiydi. Bu anlamda büyük bütçeli yapım maliyeti, önerdiği ileri teknoloji ve vaat ettiği muazzam çevre tahribatı itibariyle İzmir’e yapılabilecek en büyük kötülüktü. Diğer yandan, İstanbul-İzmir otoyolunun Çeşme bağlantısını sağlayıp Çiğli, Menemen, Sasalı, Ulukent ve Balçova bölgelerinde yeni yerleşim alanlarının oluşumuna yol açacak büyük bir rant projesinin temel taşıydı. Bu projenin uygulanması sonrasında Menemen’in 2030 yılı nüfusunun 1 milyona varacağı söyleniyordu. Oysa Menemen’in bugünkü nüfusu, nerede ise bunun 5’de ya da 6’da biri düzeyinde. Düşünün bir, bütün bu bölgede alt ve üst geçitlerle, viyadük, köprü, tünel, beton ada ve yeni yollarla yeni bir arsa, arazi yağmasının yaşanacağı…

Bu projenin doğal çevreye vereceği büyük zararların ortaya çıkması üzerine, Türkiye Mimar ve Mühendis Odaları Birliği (TMMOB), EGEÇEP ve Doğa Derneği gibi sivil/demokratik kurumlarla 85 İzmirli yurttaş bir araya gelerek projeyle ilgili ÇED raporunun yürütmesinin durdurulması ve iptali için İzmir 2. İdare Mahkemesi’nde dava açtık.

İzmir Körfez Geçişi Projesi’nin kamuoyunda tartışılmaya başlandığı günlerde, Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na bağlı Ulusal Sulak Alan Komisyonu (USAK), İzmir Körfez Geçişi Projesi’nin yapımını kolaylaştırmak amacıyla Gediz Deltası’ndaki koruma bölgelerinin sınırlarını değiştirerek koruma derecelerini düşürdü. Böylelikle bu bölgelerde İzmir Körfez Geçişi Projesi ile rant amaçlı yeni yapılaşmaların önü açılmış oldu. Bunun üzerine Doğa Derneği ve Avukat Cem Altıparmak’la birlikte İzmir 2. İdare Mahkemesi’nde ikinci bir dava açtık.

İzleyen süreçte bu davalar birbiriyle bağlantılı olarak ilerledi ve sonuçta önce İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgili dava, ardından da Gediz Deltası Sulak Alanı’ndaki koruma altındaki sulak alanlarla ilgili dava bizim lehimize sonuçlandı. Böylelikle hem İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgili ÇED raporu, hem de koruma altındaki sulak alanları tehdit eden Ulusal Sulak Alan Komisyonu kararı iptal edilmiş oldu. İlgili kamu idarelerinin Danıştay düzeyinde yaptığı itirazlar da kabul edilmediği için dava süreçleri şimdilik sonuçlandı. Ama dediğim gibi, şimdilik bitti; yani, yeni bir tehdit yeniden gündeme getirilmediği sürece…

Bu süreçte neler yaşadık? Öncelikle bunları anlatmak istiyorum. Çünkü gelecekteki benzer mücadeleler için yaşadıklarımızdan dersler çıkarmamız gerektiğine inanıyorum.

Bu iki davada temel aldığımız en önemli konulardan bir tanesi, İzmir Körfez Geçişi Projesi’nin İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2009 yılında hazırladığı İzmir Ulaşım Ana Planı’nda (İUAP) yer almayışı idi. Ancak, bizim davaları açtığımız dönemde, sözünü ettiğim İzmir Ulaşım Ana Planı güncelleniyordu ve İzmir Körfez Geçişi Projesi’nden yana olanların, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’ndan alacakları destekle projeyi plana yerleştirmeleri ihtimal dahilindeydi. O nedenle, Ağustos 2015-Şubat 2019 döneminde gerçekleşen İzmir Ulaşım Ana Planı hazırlık çalışmalarına bizzat katılarak İzmir Körfez Geçişi Projesi’nin yeni planda yer almaması için özel bir çaba göstererek başarıya ulaştık. O nedenle, bu mücadelede bize destek veren proje danışmanı Prof. Dr. Haluk Gerçek hocamıza burada bir kez daha teşekkür etmek isterim. İzmir Ulaşım Ana Planı’nın hazırlandığı süreçte kendisiyle el ele verdik ve bilimsel gerekçelerini ortaya koyarak o projeye planda yer vermedik.

Peki, bu mücadele içinde özellikle belediyeler ne yaptılar? Çiğli Belediyesi’ne de buradan söyleyeceklerim var. Çünkü bu mücadele için hiçbir şey yapmadılar. İzmir Büyükşehir Belediyesi zaman zaman projeyi destekleyip zaman zaman tavırsız kaldığı için, hatta üstüne üstlük “bu projeyi önce ben düşündüm, bu proje aslında benimdir” diyen İzmir Büyükşehir Belediye başkanının ağırlığı nedeniyle sessiz kaldılar. İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgili ÇED raporunun eklerini incelediğimizde projeden etkilenen Karşıyaka, Çiğli, Narlıdere ve Balçova belediyelerinin körfez geçişine kâğıt üstünde karşı çıktıklarını, düzenledikleri raporlarda, bu proje İzmir Ulaşım Ana Planı’nda yoktur, o nedenle projenin yapılması mümkün değildir dediklerini gördük. Ama oraya kadar! Ondan sonra tek bir adım atmıyor, yanımızda yer almıyor, itiraz etmiyor, dava açmıyor ya da açtığımız davalara müdahil olmuyorlardı. Sanki projenin yapılacağı yerler kendi sınırları içinde değilmiş, kendilerini bundan etkilenmeyecekmiş gibi… Haliyle o siyasi ortam içinde görüştüğümüz siyasetçiler ve milletvekilleri de pek net bir tavır alamayıp bizleri hayal kırıklığına uğrattılar.  Ama bütün bunlara karşın, sonuçta başarılı olduk. O nedenle, belediyeler cephesinde yalnız bırakıldığımız bu mücadelenin o dönemde Kültürpark mücadelesi ile birlikte İzmir’in en önemli toplumsal mücadelelerinden biri olduğunu söyleyebiliriz.

Peki, bu süreçte biz ne yaptık? Mümkün olduğu kadar toplantılar düzenleyip kamuoyunu, halkı bilgilendirip aydınlatmaya çalıştık. Özellikle İzmir’e Sahip Çık Platformu ile ilçe kent konseylerinde. Ama bu projeye karşı çıkan kent konseyleri, nedense projeyle doğrudan ilgisi olmayan Konak, Buca gibi ilçe kent konseyleriydi. Projeyle doğrudan ilgisi olan Karşıyaka, Çiğli, Narlıdere ve Balçova kent konseyleri ise bu konuyu gündemlerine dahi almadılar.

Mücadele içinde farklı ve yaratıcı pratikler geliştiren Doğa Derneği’ne teşekkür etmemiz gerekiyor. Çünkü Doğa Derneği, mücadele süreci içinde bu projelere karşı çıkışta kamuoyu desteğini sağlamak amacıyla birbirinden farklı ve yaratıcı etkinlikler düzenledi. Örneğin Gediz Deltası Sulak Alanı’nın daha iyi bilinip tanınması için Delta alanındaki okullarla ortak etkinlikler yaptı, broşür ve afişler bastırdı, birçok İzmirliyi kuş gözlemi yapıp Delta’yı daha iyi tanıması için hafta sonu gezileri düzenledi, yerli ve yabancı medyanın ilgisini bu konuya çekmeye çalıştı, Gediz Deltası Sulak Alanı’nın UNESCO’nun Dünya Doğal Mirası Listesi’ne alınması için uluslararası bir kampanya başlattı…

Bu çalışmalar sırasında, çoğu İzmirlinin Delta’dan, oradaki bitki ve hayvan varlığının zenginliğinden habersiz olduğuna tanık olduk. Samimi söyleyeyim ben de, bu kentte 21 yıldır yaşıyor olmama karşın Delta’yı bu kadar ayrıntılı bilmiyor, Delta’da sadece kuşların, böceklerin yaşadığını sanıyordum. Ama bu mücadele nedeniyle Delta’yı dolaştığımda, orada bambaşka bir İzmir olduğunu fark ettim. Örneğin Delta’nın tam ortasında Degaj diye adlandırılan bir bölge var, bilir misiniz o bölgeyi? Ben o bölgeye ilk kez gittiğimde, oranın ve oradaki eski iskele kalıntılarının Osmanlı İzmir’inde Çamaltı Tuzlası’nı işleten İtalyanlar tarafından tuz ihracatı için kullanıldığını öğrendim. Ardından da aynı bölgede 80’li yılların ilk yarısında Arkas Holding’in Ege’nin en büyük yüzer limanını yapacağız iddiasıyla yaptığı beton duvar ve rampaları, elektrik direklerini ve trafo binalarını gördüm. O dönemin gazetelerini taradığımda değerli akademisyen Mehmet Sıkı liderliğinde verilen hukuki mücadele ile oranın Kuş Cenneti ve Ramsar Alanı adlarıyla uluslararası koruma altına alındığını öğrendim. Ayrıca bu örnekten hareketle, bu tür doğal değerlerin tarihin her döneminde yağmalanıp yok edilmek istendiğini bir kez öğrenmiş oldum. O nedenle, Gediz Deltası Sulak Alanı’nın İzmir açısından hayati bir öneme sahip olduğunu düşünüyorum. Hangi dönemde olursa olsun, dün Arkas’ın ya da AKP’nin saldırısından koruduğumuz gibi, bugün ve yarın da başka bir kurum ya da şahsın talan ve yağmasından koruyup kollamamız gerekiyor.

Dava süreçlerinde çok ilginç olaylar yaşadık. Açtığımız iki davada İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bize yardımcı olmasını, davaya müdahil olmasını bekledik.  Özellikle ikinci dava, yani koruma altındaki sulak alanların sınırlarının daraltılması, niteliklerinin düşürülmesi ile ilgili davada kulağımıza bir haber geldi; İzmir Büyükşehir Belediyesi bu davaya müdahil oldu şeklinde. Sevindik, tamam dedik, durumu fark ettiler ve bizimle beraber davranacaklar dedik. Gittik, ilgili avukat arkadaşla konuştuk ve gördük ki tam aksi yönde müdahil olmuşlar. Bildiğiniz gibi, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin Gediz Deltası Sulak Alanı’nda Çiğli Atıksu Arıtma Tesisi var. Meğer o tesisin sulak alanın iç kısımlarına doğru daha da genişletilmesi için müdahil olmuşlar. Bırakın oradan çıkmayı, daha da genişletmek amacıyla davaya katılmak istemişler. Hedefledikleri bölge Ramsar Sözleşmesi ile belirlenen bölgenin içinde, korunan çayırlıkların içinde. Fecaat bir durum yani… Biz sevinirken birden üzüldük. Neyse mahkeme onların talebini reddetti de, bu yeni sorundan –şimdilik- kurtulmuş olduk.

Bu iki dava nedeniyle birçok bilim insanı ile dürüst akademisyenle tanıştık. Çünkü her iki davada da bilimsel durumun belirlenmesi amacıyla iki ayrı bilirkişi heyeti oluşturuldu. Bilirkişi heyetlerinin oluşturulması sırasında dava ettiğimiz kurumlar, bu bölgenin korunması için daha önce çaba göstermiş Mehmet Sıkı, Ortaç Onmuş gibi değerli bilim insanlarını reddettiler. Ama ona rağmen kabul gören o bilirkişilerle iyi ilişkiler kurduk, onları gezdirdik, onlara sahayı tanıttık. Onlar gerçekten bir iki tanesi hariç olmak üzere çok iyi raporlar hazırladılar. Bu arada hem ulusal basını, hem de uluslararası basını Doğa Derneği’nin organizasyonuyla Delta’da gezdirdik. Onlara binlerce flamingoyu, onların çiftleşme danslarını gösterdik. Onların bizim davamızı kamuoyuna aktarmaları sayesinde mücadeleyi kazandık diye düşünüyorum.

Bu mücadele sırasında hepimizin müştereği olan doğal, tarihi, arkeolojik ya da kültürel değerlerin korunması için ne kadar fazla ve etkili ulusal ya da uluslararası anlaşma, sözleşme yapılmış olsa da, saldırıp yağmalayanın kural, kaide tanımaz vahşi saldırıları karşısında bu önlemlerin beklediğimiz kadar etkili olmadığını, biz ne kadar azimli, heyecanlı ve inatçı olsak da bu mücadelenin bir sınırının olmadığını anladık. Çünkü iktidar gücünü elinde bulunduran, ondan nemalananların heveslerini kırmamız ya da engellememiz –ne yazık ki- her an, her koşulda mümkün değil.

Mücadele sırasında, Doğa Derneği’nin önerisi üzerine biz Gediz Deltası Sulak Alanı’nı daha iyi korumak amacıyla UNESCO’nun Dünya Doğal Mirası Listesi’ne aldırtabilir miyiz, bunu nasıl ve kimlerle yapabiliriz diye de düşünmeye başladık. Çünkü Gediz Deltası Sulak Alanı UNESCO’nun aradığı 4 koşulu tam anlamıyla karşılıyordu. Aranan tüm koşulların mevcut olduğunu görünce, Doğa Derneği’nin başlattığı bir kampanyayla, Gediz Deltası Sulak Alanı UNESCO’nun Dünya Doğal Mirası Listesi’ne dahil edilmelidir demeye başladık. Tabi ki, İzmir Körfez Geçişi Projesi’ne sahip çıkan eski belediye başkanı Aziz Kocaoğlu döneminde, belediyenin desteği olmadan bunu kabul ettirmenin pek de mümkün olmadığını biliyorduk… Ama şimdi artık bu konu, yeni belediye başkanı Tunç Soyer’in de seçim bildirgesinde yer alan bir konu.

Bizim mücadeleyi sürdürdüğümüz dönemde Çiğli Belediyesi’nin de içinde yer aldığı ve Bakanlar Kurulu kararıyla kurulmuş olan İzmir Kuş Cenneti’ni Koruma ve Geliştirme Birliği (İZKUŞ), birtakım sudan gerekçelerle dağıtıldığını görerek bu bölgenin sahipsiz bırakılmak istendiğini bir kez daha anlamış olduk.

Konuşmamı sonunda, Gediz Deltası Sulak Alanı’nı sürdürülebilir bir şekilde korumak için Çiğli Belediyesi’nin üzerine düşen büyük bir görev olduğunu hatırlatmak istiyorum. Ama bu görev sadece Çiğli Belediyesi’nin değil, arkadaşımın da söylediği gibi Gediz Nehri’nin çıktığı Kütahya’dan başlayarak çevresindeki tüm belediyelerin görevi. Geçtiğimiz yıllarda bu görevi valiliklere verdiler, ama beceremediler. Şimdi belediyeler Gediz Nehri Havzası’nı belki biraz daha iyi, daha etkili bir şekilde koruyabilirler. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2015-2019 hizmet döneminde hazırlanan Gediz-Bakırçay Havzası Strateji Belgesi bağlamında Gediz Deltası’nın İzmir il sınırları içindeki kısmını korumak için öncelikle Menemen ve Çiğli ilçe belediyeleri ile İzmir Büyükşehir Belediyesi arasında ortak bir proje geliştirilebilir. Çiğli Belediyesi’nin halen hazırlamakta olduğu stratejik planın ve beş yıllık uygulamasının bize bu konuda büyük imkânlar sunması mümkündür. Tabi ki, bu tür birlik ve beraberliklerin içine merkezi yönetimi de dahil etmek koşuluyla… Çünkü işin başarısını garanti etmek; en azından, çalışmayı engellememelerini önlemek amacıyla çalışmalara onları da dahil etmek gerekiyor.

Bundan sonraki süreçte Gediz Deltası Sulak Alanı ile Gediz Nehri Havzası’nı koruma mücadelesini kurumsallaştırıp sürdürülebilir kılmak amacıyla, sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte gönüllü desteğinin öncelikle Çiğli, ardından da İzmir ölçeğinde oluşturulup geliştirilmesini öneriyorum. Bu anlamda, Gediz Deltası Gönüllüleri gibi sivil bir oluşumun, sivil bir örgütlenmenin sağlanması gerekir diye düşünüyor ve böylesi güçlü bir örgütlerin benzer sorunların yaşanacağı zamanlarda sahip olduğu güçlü kamuoyu baskısı ile benzeri saldırı ve yağma girişimlerinin önünü keseceğini varsayıyorum.

Son olarak Delta ile ilgili son izlenim ve önerimi de sizlerle paylaşmak istiyorum.

Gediz Deltası sadece yüzlerce bitki ve hayvanla güzel doğa manzaralarından oluşan bir yer değil, Delta içinde yaşayan, çalışan insan, hayvan ve bitkilerin bütünlüğünde Dünya çapında büyük, önemli bir ekosistemdir. Bu ekosistem içinde küçük ve büyükbaş hayvan besleyen, bitkisel üretim yapan, balık avlayan yüzlerce insan bulunmaktadır. Ayrıca Çamaltı Tuzlası’ndaki kamulaştırmalar nedeniyle buraları terk edip hak arayan yüzlerce eski çiftçi de sesini duyurma çabasındadır.

Delta’da yaptığımız incelemeler sırasında getirdiği kamyonetin arkasına sahilden topladığı tonlarca deniz börülcesini atıp giden insanlara rastladık. Kendilerine sorduğumuzda ise topladıkları deniz börülcelerini Alsancak’taki lokantalara, restoranlara sattıklarını söylediler. Şimdi yarın öbür gün Alsancak’ta ya da kentin başka bir yerindeki lokantada deniz börülcesi yediğinizde aklınıza eminim Gediz Deltası ve onu oluşturan deniz börülcesi tarlaları gelecektir. Korunan bölgeyi dolaştığımızda karşımıza çıkan ev ve çiftlik kalıntıları bir dönemler buralarda düzenli tarım yapıldığını gösteriyor. Karşınıza çıkan hayvan damlarında büyük ve küçükbaş hayvanların beslendiğini; hatta yer yer otlamak amacıyla çayırlara salındıklarını görüyorsunuz. Bölge içindeki insanları ve o insanların tarımsal faaliyetleriyle yaşayan, canlı bir bölge niteliğinde odluğu için bundan sonraki süreçte bu insanları, balıkçıları, tarım yapanları, hayvan besicilerini bu alanın zarar görmemesi koşuluyla oranın kullanıcısı ya da paydaşı olarak kabul etmek, onlarla birlikte işbirliği içinde çalışmak, o bölgeyi planlarken onların fikirlerini almak gerekebilir. O nedenle, bundan sonraki çalışmalarda bu düşüncenin dikkate alınmasını öneriyorum ve bu sunumu da Doğa Derneği’nin düzenlediği kampanyanın filmleri ile bitirmek istiyorum eğer izniniz olursa.

Beni dinlediğiniz için tekrar teşekkür ediyorum ve mücadeleye destek veren tüm kurum ve kişilere tekrar tekrar teşekkür ediyorum. Sağ olun.

Soru ve Cevaplar

Ali Rıza Avcan: Evet, ilk konuşmamda unuttuğum bir şey var. Leukai diye bir antik kent var Gediz Deltası’nın tam ortasında. Üzerinde kuğu betimli parası olan bir kent… Parası olan bir kent olduğu için pek dikkate almamazlık edemiyorsunuz. Antik dönemde parası olmak, parayı darp ediyor olmak kentin büyüklük ve önemini göstermesi açısından çok önemli. Kent kurulduğunda Leukai bir adanın üstünde yer alıyormuş. Daha sonra etrafı dolduğu için ada olmaktan çıkmış. Yani, Gediz Deltası sadece doğal değerleri koruyan bir yer değil, aynı zamanda tarihi, arkeolojik değerleri de barındırıp koruyan bir yer. Bunu gözden uzak tutmamak lazım… Belki araştırılırsa başka şeyler de ortaya çıkar.

Sivil toplum açısından da şöyle bir uyarı yapmak istiyorum, sunumda ikinci bir davadan bahsettim. Sulak alanların sınırlarını değiştiren ve niteliklerini düşüren bir Ulusal Sulak Alan Komisyonu kararının iptali ile ilgili bir davayı anlatıp o davayı kazandığımızdan söz ettim. O davaya konu olan kararı kim almıştı? O kararı bakanlığın bürokratları ile birlikte hepimizin yakından tanıdığı iki sivil toplum kuruluşunun temsilcileri imzalamıştı. Yani kararın altında hepimizin tanıdığı iki sivil toplum kuruluşunun imzası vardı.  Hem de Türkiye’de Ramsar Sözleşmesi ile korunan alanlardan sorumlu olması için İsviçre’deki Ramsar Örgütü tarafından görevlendirilen WWF Doğal Hayatı Koruma Vakfı Türkiye ile merkezi Ankara’da olan Doğa Araştırmaları Derneği. Bu iki dernek Gediz Deltası’ndaki sulak alanların sınırlanması, niteliklerinin düşürülmesi sağlayan ve oralarda yapılaşmanın önünü açan kararın altına birlikte imza atmışlardı. Ben özellikle o iki kuruluşu, özellikle de Doğal Hayatı Koruma Vakfı Türkiye’yi (WWF) İsviçre’deki Ramsar Örgütü’ne şikâyet ettim. Ramsar Örgütü ile karşılıklı yazışmalarımız oldu, mahkeme kararlarıyla aldıkları kararı yolladık. Bu kötü örnek sayesinde, sivil toplum mücadelesini hukuka ve etik değerlere uygun yapanlarla yapmayanlar arasındaki farkı yakından görmüş olduk. Bu iki örgüt attıkları imza için dönüp de özür bile dilemediler. Sadece ve sadece yetki sahibi olmadığını iddia ettikleri arkadaşlarının orayı imzaladığından söz edip suçu o kişilerin üzerine yıkmaya çalıştılar. Bu durum haliyle medyaya da yansıdı. O haberi yazıp paylaşan gazeteci arkadaşımız bugün aramızda. O nedenle, evet biz orayı korurken yerel yönetimlerin, iktidarın yani devletin, yerel yönetimlerin yanında, sivil toplumun da desteğini almalıyız demek istiyorum. Ama bunu söylerken de, o doğal değeri korumayı gerçekten isteyenlerle istemeyenler arasındaki ayrımın da farkında olmalıyız diye düşünüyorum.

Bilinçsiz tarımsal ilaçlamadan kaynaklanan kirlenme… Evet, Kütahya’dan başlayıp İzmir Körfezi’ne dökülen büyük bir nehirden bahsediyoruz. Kütahya’dan bu tarafa gelinceye kadar evsel ve sınai atıklarla kirlenen bir nehirden bahsediyoruz. Ona rağmen yer yer ve zaman zaman temiz kalabilen ya da yoğun bir şekilde kirlenen bir nehirden bahsediyoruz. Eda Acara’nın da belirttiği söylediği gibi, Çiğli ve Menemen belediyeleri Gediz Nehri Havzası’nın kendi sınırları içindeki alt bölümünü ele almak üzere, aynen bu haftanın başında yaptığımız Kültürpark Arama Konferansı ya da çalıştayı gibi bir tartışma ortamını oluşturmalıdır. Bence iki belediyenin işbirliği ile yapılmalıdır bu çalışma… Türkiye’de ve İzmir’de ilk defa göreceğimiz yepyeni bir çalışma yöntemiyle, işbirliği içinde hayata geçirilmeli bu proje… Ama sadece İzmir’le yetmiyor, çalışma alanını geriye doğru uzatıp Kütahya’ya kadar götürmemiz gerekiyor. Elimde, Doğa Derneği’nin hazırladığı yönetim planı var. Bir zamanlar Avrupa Birliği’nin desteği de alınarak hazırlanmış. Şu an itibariyle güncelliğini yitirdiği söylenemez. Ziyaretçilerin nasıl kabul edileceğini, ziyaretçi kapasitesinin ne olduğunu, havzanın nasıl yönetileceğini gösteren bir yönetim planı… Öncelikle böyle bir plan, yani Çiğli Belediyesi Stratejik Planı’nın bir bileşeni olarak Gediz Deltası Sulak Alanı ile ilgili ayrı bir stratejik planının, bir eylem planının, bir ziyaretçi planının, bir yönetim planının hazırlanması gerekiyor. Ama tabi ki, sadece Çiğli Belediyesi olarak değil, valilik, merkezi yönetim, sivil örgütlenme bağlamında oluşturulacak bir otoritenin, bir beraberliğin kararı olarak hazırlanmalı böyle bir plan…

Kaçak avcılık sorulan sorulardan bir tanesi… Kuş Cenneti’nde kaçak avcılığın önlenmesi ve denizin çekilmesi konusu demiş Meral Danış arkadaşımız. Evet, kaçak avcılık var. Balık avcılığında da var, diğer hayvan türlerinde de var. Bunu önlemek her şeyden önce orada yaşayanlarla birlikte çalışıp örgütlenmekle mümkün, orayı gerçek anlamda yönetmekle mümkün. Yönetmediğiniz takdirde orayı bilmiyorsunuz, oraya giremiyorsunuz, orayı kontrol edemiyorsunuz anlamına gelir. O yüzden İZKUŞ benzeri bir örgütlenmeyi öncelikle tekrar dayatmamız ve gerçekleştirmemiz gerekiyor, Teşekkür ederim.

3. Oturum’da Ayşe Baysal ve Levent Kahraman’a sorduğunuz soru:

Salondan (Ali Rıza Avcan): Bugünkü oturumun başlığı “Herkes İçin Erişilebilir Kent”. Bana göre erişilebilir olmak sadece engellilerle ilgili bir konu değil. Dün burada sunum yapan, Yaya Derneği’nin kurucu başkanıyım. Yaya hakları ile ilgilenmeye başladığımızda ilk önce yaya haklarının ne olduğunu araştırmaya başladık. Konuya başlangıçta sadece yaya hakları olarak bakmakla birlikte, araştırıp öğrendikçe asıl üzerinde durmamız gereken konunun kent ya da şehir hakkı ile ilgili olduğunu fark ettik. O nedenle kamusal alanlardaki insanın varlığını sadece engelliler üzerinden okumak, sadece kadınlar üzerinden okumak, sadece yaşlılar üzerinden okumak ve bunların birbirleriyle olan ilişkilerini düşünmemek bana yanlış geliyor. Öyle bir duruma geldik ki, bir bisiklet yolunda bir yaya olarak yürümeye başladığımızda ki ben bunu, Gediz Deltası’nda bilirkişilerle birlikte tek yürüyebileceğimiz yer olan bisiklet yolunu kullandığımızda, oradan gelip geçen bisikletli arkadaşların bizlere ettiği küfürler sayesinde fark ettim. Yani bisikletli arkadaşlarımızın bir kısmı, bizlerin vergileriyle yapılan yolu sadece kendisine ait bir yol olarak görüp, aynen araba sahibinin motosikletliye ya da kendisine yaptığı gibi davranarak, orayı sahiplenerek sergiliyorlar. Aslında kamusal alanı kullanan bütün bireyler sağlıklı olsun, engelli olsun, kadın olsun, çocuk olsun, genç olsun, yaşlı olsun, işportacı olsun, seyyar satıcı olsun birbirimizin oradaki varlığına tahammül etmek zorundayız ve orayı birlikte kullanıp birlikte olmayı öğrenmek zorundayız. Engelli ile olan ilişkimizi de bu boyutta düşünmek istiyorum. Sadece engelli için değil, kamusal alanı kullanan insan olarak düşünmemiz gerektiğini vurgulamak istiyorum.

Eğer Sayın Ayşe Baysal tuvaletlerden bahsetmeseydi ben bu konuya girmeyecektim aslında; ama biraz önce siz konuşurken 2018 Engelsiz İzmir Kongresi’nin web sayfasına baktım. Bugüne kadar İzmir’de 46 yere yıldız verildiğini gördüm. Eğer 2018’den bu yana bu listeye yenileri eklenmedi ise. İlk beş yıldız verilen yer de, sizin söylediğiniz gibi İzmir Metrosu. Ben bu ödüllendirmeye itiraz ediyorum; çünkü diğer dezavantajlı gruplar için tuvaletleri olmayan bir Metro bana göre yıldızı hak eden bir yer olmamalı. Bunun sıkıntısını hem kendim yaşadığım hem de başkalarında gördüğüm için Metronun hem sağlıklı bireyler, hem de engelli bireyler için tuvalet ihtiyacını karşılamadığını düşünüyorum. Örneğin Halkapınar’da tuvalet sorunu ile karşılaştığınızda gerek otobüs bölümünde, gerekse Metro bölümünde bize oradaki caminin tuvaletini gösteriyorlar. İzmir bu anlamda özellikle yaşlılar, hastalar, çocuklar için tuvalet sıkıntısı yaşayan bir kent. O nedenle tuvaleti olmayan bir yere, 1. sırada beş yıldız vermeyi ben doğru bulmadığımı ifade etmek istiyorum.

İkinci bir konuyu Sayın Levent Kahraman’a sormak isterim. Sosyal kooperatifleri kendisinden dinledik, diğer kooperatiflerden ayıran farkları da öğrendik bu sayede. Ama ben mesela o konuşurken sosyal kooperatifin bir vakıftan ya da dernekten; yani, gönüllü çalışılan diğer örgütlerden farkını pek anlayamadım ki ben de şu anda bir sosyal kooperatifin projesini yürüten biriyim. Eğer toplumsal bir hizmet yapılıyorsa, kamu yararına bir çalışma yapılıyorsa niye vakıf kurulmuyor, niye dernek kurulmuyor? O vakfa, derneğe bağlı işletme üzerinden yapılmıyor da kooperatif üzerinden yapılıyor. Uzun yıllar özel sektöre, şirketlere, holdinglere danışmanlık yapan biri olarak kooperatifleşmenin şu sıralarda adeta bir moda akım haline geldiğini, herkesin kooperatifleşmekten söz ettiğini görüyorum. Ama ne yazık ki, hem belediyeler, hem dernekler, hem de kooperatifler kooperatif olmaktan çıkıp çoğu kez şirketleşiyor. Hepsine şu öneriliyor; kurumsal olun, şu belgeleri hazırlayın, planlı çalışın. Yani şirketler için yapılan şeyler, bugün derneklerden bekleniyor, kooperatiflerden bekleniyor, belediyelerden bekleniyor. O nedenle kooperatiflere şüpheyle yaklaşıyorum, Bence zaman bunun en iyi ilacı. Bizim gençliğimizdeki kooperatifler şu an itibariyle yok ne yazık ki. O eski anlayışla kurulan TARİŞ yok veya etkili değil, diğer kalkınma kooperatifleri güçlü değil. Ama Tire Süt Kooperatifi’nde olduğu gibi karşımıza bazen kooperatif değil de, adeta çok ortaklı şirketler çıkıyor. Bunları da dikkate almak lazım, kendileri açıklarsa sevineceğim. Teşekkür ediyorum.

Gediz Nehri, Havzası, Deltası ve İzmir Körfezi ile Bir Bütündür… (2)

Ali Rıza Avcan

Yazımızın birinci bölümünde Gediz Nehri‘nin, Gediz Nehri Havzası‘nın, Gediz Deltası ya da Gediz Deltası Sulak Alanı‘nın ve İzmir Körfezi‘nin ekolojik özellikleri konusunda bilgiler vererek aslında bu dört değerin tek bir bütünü oluşturan eşsiz bir ekosistem olduğunu, o nedenle de birbirlerinden koparılarak ele alınamayacağını anlatmaya çalıştık.

Bugünkü bölümde ise bu ekosistemin bir bütün olarak nasıl ele alınabileceğini, bu amaçla kimlerle ne şekilde neler yapılabileceğini tartışmaya çalışıp ortaya çıkan değerlendirmeler üzerinden öneriler geliştirmeye çalışacağız.

Havza yapısı

O nedenle öncelikle elimizde mevcut olanları belirleyip masanın üstüne koyalım isterseniz:

I – Gediz Ekosistemi bileşeni olarak:

1) Gediz Nehri,

2) Gediz Nehri Havzası,

3) Gediz Deltası ya da Gediz Deltası Sulak Alanı,

4) İzmir Körfezi.

II – Gediz Ekosistemi sorunları olarak:

1) Yeraltı ve yer üstü su kaynaklarının yoğun bir şekilde talan edilip kirlenmesi,

2) Verimli tarım topraklarının kirlenip imara açılmalar nedeniyle azalması ve tuzlanması,

3) Ekosistemdeki tarım ve hayvancılık faaliyetlerinin çevre kirliliğinden olumsuz bir şekilde etkilenmesi,

4) Ekosistemdeki çevre kirliliğinin toplum sağlığını olumsuz yönde etkilemesi.

III – Gediz Ekosistemi’nden sorumlu kurum ve kuruluşlar olarak:

1) Tarım ve Orman Bakanlığı: (Su Yönetimi Genel Müdürlüğü, Balıkçılık ve Su Ürünleri Genel Müdürlüğü, Bitkisel Üretim Genel Müdürlüğü, Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü, Hayvancılık Genel Müdürlüğü, Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü, Türkiye Su Enstitüsü, Orman Genel Müdürlüğü, Tarım ve Kırsal Kalkınmayı Destekleme Kurumu),

2) Çevre ve Şehircilik Bakanlığı: (Çevresel Etki Değerlendirmesi, İzin ve Denetim Genel Müdürlüğü, Çevre Yönetimi Genel Müdürlüğü, Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğü, Koruma Kurulu Müdürlükleri),

3) Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı: (Kalkınma Ajansları Genel Müdürlüğü, Sanayi Bölgeleri Genel Müdürlüğü),

4) Sağlık Bakanlığı: (Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü, Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü),

5) İl valilikleri: Kütahya, Manisa, Aydın, Uşak, Denizli ve İzmir valilikleri,

6) Büyükşehir Belediyeleri: Aydın, İzmir ve Manisa Büyükşehir Belediyeleri,

7) Gediz Ekosistemi içinde yer alan 22 adet ilçe belediyesi: Manisa/Ahmetli, Akhisar, Alaşehir, Demirci, Gölmarmara, Gördes, Köprübaşı, Kula, Salihli, Sarıgöl, Saruhanlı, Şehzadeler, Selendi, Turgutlu, Yunusemre, İzmir/Foça, Menemen, Çiğli, Kemalpaşa, Kütahya/Gediz, Şaphane ve Pazarlar,

8) Organize Sanayi Bölgeleri: Çiğli Atatürk, Kemalpaşa, Bağyurdu, Turgutlu, Manisa, Akhisar, Menemen, Kula, Demirci Organize Sanayi Bölgeleri.

IV – Gediz Ekosistemi ile ilgili çalışmalara yardımcı olabilecek kurum ve kuruluşlar: Üniversiteler, meslek odaları, ticaret borsaları, ziraat odaları, tarım kooperatifleri, çevre koruma ve ekoloji ile ilgili sivil toplum kuruluşları (Doğa Derneği, EGEÇEP, Ekoloji Birliği vb.)

1) Ege Belediyeler Birliği: Aralarında Gediz Nehri Havzası‘nda bulunan İzmir Büyükşehir, Çiğli, Foça, Kemalpaşa, Kütahya/Gediz, Şaphane, Manisa/Demirci, Selendi, Kula, Sarıgöl, Alaşehir, Salihli, Ahmetli, Turgutlu, Köprübaşı, Gördes, Akhisar, Marmara, Saruhanlı, Manisa Büyükşehir, Yunusemre, Kütahya/Gediz, Şaphane ve Pazarlar belediyelerinin de bulunduğu toplam 121 il, ilçe ve belde belediyesi.

2) Ege Ekonomiyi Geliştirme Vakfı (EGEV): İzmir, Afyon, Aydın, Denizli, Muğla, Manisa, Kütahya, Çanakkale, Balıkesir ve Uşak valilikleri.

3) Kalkınma Ajansları: İzmir Kalkınma Ajansı, Güney Ege Kalkınma Ajansı (Aydın, Denizli, Muğla), Zafer Kalkınma Ajansı (Afyonkarahisar, Kütahya, Manisa, Uşak),

4) Diğer mahalli birlikler: Menemen Sol Sahil Sulama Birliği, Menemen Sağ Sahil Sulama Birliği, Katı Atık Birlikleri (Manisa İli Çevre Hizmet Birliği (MEÇEB), Turgutlu, Ahmetli İlçe ve Belde Belediyeleri Katı Atık Bertaraf Tesisi Birliği, İl Özel İdaresi, Salihli Belediyesi ve Belde Belediyeler Katı Atık Bertaraf Tesis Birliği, Kula İlçesi Belediyeleri Çevre Birliği, Akhisar, Gördes, Gölmarmara, Soma Kırkağaç İlçe ve Belde Belediyeleri Birliği AKÇEB + SOMKIRÇEB, İl Özel İdaresi, Demirci, Selendi, Köprübaşı İlçe ve Belde Belediyeleri Birliği, Uşak İli Sürdürülebilir Çevre Yönetimi Belediyeler Birliği, Kütahya İli Yerel Yönetimler Katı Atık Bertaraf Tesisleri Yapma ve İşletme Birliği)

V – Gediz Ekosistemi için şimdiye kadar yapılan işler: Gediz Ekosistemi ile ilgili olarak yapılan araştırma ve planlama çalışmalarını ise şu şekilde sıralayabiliriz:

1) Gediz Havzası Koruma Eylem Planı, 2015,

2) Gediz Nehir Havzası Yönetim Planı, Kasım 2018,

3) Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi, Ağustos 2015,

4) Gediz Havzası Hassas Su Kütleleri İyileştirme Eylem Planı, 2015,

5) Gediz Havzası Nehir Havza Yönetim Planın Yeraltı Suları Veritabanı, Kasım 2018,

6) Gediz Nehri Havza Yönetim Planı Yerüstü Suları Veritabanı, Kasım 2018,

7) Gediz Deltası Sulak Alan Yönetim Planı, Mart 2007.

Yukarıdaki uzun listeden de görülebileceği gibi, Gediz Ekosistemi olarak adlandırdığımız sistemle ilgili sorunlar ve bu sorunların çözümü konusunda görevli, yetkili ve sorumlu olanlar o kadar çok olmasına karşın; bugüne kadar yapılıp ortaya çıkan somut çalışma -ne yazık ki- çok azdır. Gediz Ekosistemi‘ndeki bileşenleri birbirinden ayırarak yapılan uzun araştırmalar sonucunda ortaya konulan stratejik planlarla eylem planlarında hedef ve amaç olarak belirtilip altı üst düzey yetkililer tarafından mühürlenip imzalanan birçok hedef ve amaca bugün itibariyle ulaşılamadığı, bir anlamda planlama aşamasının sonrasına geçilemediği görülmektedir.

Bu çerçevede Gediz Nehri Havzası ile ilgili sorunların çözümü önce valiliklere bırakılmış, bunun başarısız olduğu görüldüğünde ise iş havza planı boyutunda tümüyle merkezi yönetim temsilcilerinden oluşan kurum ve kurullara (Tarım ve Orman Bakanlığı’na bağlı Havza Yönetimi Daire Başkanlığı, Su Yönetimi Koordinasyon Kurulu, Havza Yönetimi Merkez Kurulu, Havza Yönetim Heyetleri ve İl Su Yönetimi Koordinasyon Kurulları) bırakılmış, Gediz Deltası Sulak Alanı‘ndaki koruma bölgeleri İzmir Körfez Geçişi Projesi gibi büyük rant projelerine açılmış, sulak alan içindeki koruma bölgeleri sırf bu amaçla daraltılmış ve yapılaşmaya uygun hale getirilmiş, İzmir Körfezi‘nin temizliği ile ilgili “İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi“ne ise başlanmamıştır.

Kısacası Gediz Nehri, Gediz Nehri Havzası, Gediz Deltası ve İzmir Körfezi için söylenenler, verilen sözler şu an itibariyle yerine getirilmemiş, Gediz Ekosistemi hızlı bir şekilde kirlenmeye devam etmiştir.

Şimdi bu durumda, yukarıda tek tek belirttiğimiz faktörleri dikkate alarak ne yapılabiliriz?

1. Öncelikle Gediz Nehri Havzası gibi tüm havzalarda sadece merkezi yönetime görev, yetki ve sorumluluk veren, belediyeleri, üniversiteleri, sivil toplumu istendiği takdirde davet edilen kurum ve kuruluş mertebesine koyan yasal düzenlemeler en kısa sürede demokratikleştirilerek bu tür havza planlamalarında ve uygulamalarında oraları kirletenlerin ya da kirletilmesini önleyecek olanların sürece dahil edilmesi sağlanmalıdır. Çünkü bugüne kadarki uygulama, “ben her şeyi bilirim ve yaparım” diyen merkezi yönetim kurumlarının başarısızlığını net bir şekilde ortaya koymuştur.

2. İkinci olarak Gediz gibi kaynağı, yatağı, çevresindeki havzası, döküldüğü alan ve ulaştığı yer itibariyle özel bir ekosistem olan değerlerin parçacı bir anlayış yerine tüm parçaları hep bir arada ele alan bütüncül bir şekilde ele alınması, planlanması, uygulamanın bu planlamaya göre yapılması ve uygulamanın izlenerek her yıl düzenlenecek raporlarla kamuoyunun bilgisine sunulması gerekir.

Bu bağlamda Gediz Ekosistemi‘nin bir parçası olan Gediz Deltası‘nı ya da Gediz Nehri Sulak Alanı‘nı UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi‘ne dahil etmek çözüm olmayacak, söz konusu delta nehrin devamlı getirdiği kirlilikle bir Dünya Mirası olma özelliğini koruyamayacaktır. Yapılan başvuru ile Delta’nın Geçici Liste’ye alınması mümkün olmakla birlikte, Geçici Liste’de kaldığı süre içinde; hatta asıl listeye alınsa bile asıl listede bulunduğu süre içinde Gediz Nehri’ndeki kirlenme önlenemediği takdirde Gediz Nehri Sulak Alanı‘nın listelerden çıkarılması ihtimali her an için mümkün olabilecektir. Bu konuya geçmişten verilebilecek en iyi örnek, UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi‘nde yer alan İstanbul Tarihi Yarımada‘daki çarpık yapılaşma üzerine 2010 yılında UNESCO‘nun, İstanbul Tarihi Yarımada‘sının listeden çıkarabileceğini belirtmesi üzerine bölgenin korunması konusuna daha fazla önem ve öncelik verilmesidir.

3. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in, seçim öncesinde yayınladığı “Çok Renk, Çok Ses, Çok Nefes” isimli seçim bildirgesinin “Demokrasi” başlığını taşıyan bölümünde yazılı olan bir açılımı vardı. Tunç Soyer o bildirgede, “Merkezi hükümet ile İzmir Vizyon Ortaklığı kuracağız” diyerek AKP iktidarına bir başka deyişle birlikte çalışma çağrısı yapıyordu. Bu çağrıyı ve özellikle de “İzmir Vizyon Ortaklığı” sözcüğünü şu sıralar pek dile getirmese de; hem seçim döneminde, hem de sonrasında yaptığı sözlü açıklamalarda İzmir’in çıkarı için merkezi yönetimle birlikte çalışabileceğini, bu konuda ortak projeler geliştirebileceğini söylediğini hatırlıyoruz.

Bu nedenle, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in seçim öncesi ve sonrasında dile getirdiği “İzmir Vizyon Ortaklığı” önerisi bağlamında Gediz Nehri‘nin, Gediz Nehri Havzası‘nın, Gediz Deltası‘nın ve İzmir Körfezi ile ilgili her düzeydeki çalışma ya da projenin merkezi hükümetle belediyelerin işbirliği; özellikle de Tunç Soyer‘in başkanı olduğu İzmir Büyükşehir Belediyesi ve Ege Belediyeler Birliği‘nin katıldığı bir işbirliği içinde birlikte gerçekleştirilmesi, bunun için girişimde bulunulması, merkezi iktidar temsilcileriyle görüşüp ortak projeler geliştirilmesi; böylelikle Gediz Ekosistemi‘nin bir bütün olarak ele alınması mümkün değil midir?

Ayrıca, Kemalpaşa Belediyesi‘nin 2020-2024 dönemi Stratejik Planı’nda bir hedef olarak belirlediğimiz; merkezi yönetim kurumlarının Gediz Nehri Havzası‘nın korunması konusundaki yetersizliği nedeniyle, havzada yer alan belediyeler arasında ve İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Çiğli, Kemalpaşa ve Menemen belediyelerinin öncülüğünde havza sorunlarını merkezi yönetim ile birlikte çözmek üzere bir Gediz Nehri Havzası Belediyeler Birliği kurmak mümkün değil midir?

Şayet bu yapılamazsa bile, bu dört bileşenin her biriyle ilgili ayrı ayrı faaliyet ya da projelerde diğer bileşenlerin de dikkate alınması, birbirleriyle ilişki ve etkileşimlerinin sorgulanması; örneğin, Gediz Deltası‘nın UNESCO‘nun Dünya Mirası Listesi‘ne alınması için girişimde bulunulurken, aslında bunun Gediz Nehri Havzası ile Deltası‘ndaki çevre kirliliği giderilmeden yapılmak istenmesinin yanlış olduğunun görülüp belirtilmesi; böylesi bir girişimde bulunulurken hem havzadaki hem de deltadaki çevre kirliliğinin giderilmesi için merkezi yönetime ortak çalışma çağrısının yapılması, bunun için gayret gösterilmesi, bu konuda -en azından- İzmir kamuoyundan destek istenmesi mümkün değil midir?

Kısacası, Gediz Ekosistemi‘ni oluşturan bileşenlerin biri için tek başına çalışmaya karar verilmesinden önce, merkezi yönetimle birlikte çalışma için bütün yolların, çarelerin tüketilip; yanıt alınmaması ya da çağrının kabul edilmemesi durumda “Ben uğraştım; ama, olmadı. Böylelikle günah da benden gitmiş oldu” demek ve bu konuyu İzmir kamuoyuna anlatmak, o kadar mı zor acaba?

Ayrıca, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından, ÇED Raporu onaylanmış “İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi“ne bir an önce başlanması suretiyle İzmir Körfezi‘ndeki mevcut su akıntısıyla kalitesinin arttırılması suretiyle körfezin temizlenmesi sağlanmalıdır.

Yararlanılan Kaynaklar

1. Gediz Havzası Hassas Su Kütleleri İyileştirme Eylem Planı,

2. Gediz Havzası Koruma Eylem Planı Kitapçığı, T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü.

3. Gediz Havzası Koruma Eylem Planı- Proje Nihai Raporu, T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü & TUBİTAK MAM, Kasım 2013, Gebze, Kocaeli.

4. Gediz Havzası Nehir Havza Yönetim Planın Yeraltı Suları Veritabanı, T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü & TUBİTAK MAM, Kasım 2018, Gebze, Kocaeli.

5. Gediz Nehir Havzası Yönetim Planı, T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü, Kasım 2018.

6. Gediz Nehri Havza Yönetim Planı Yerüstü Suları Veritabanı, T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü & TUBİTAK MAM, Kasım 2018, Gebze, Kocaeli.

7. Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi, İzmir Büyükşehir Belediyesi & Ege Üniversitesi & İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü, Ağustos, 2015, İzmir.

8. Ulusal Havza Yönetim Stratejisi 2014-2023, T. C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı, 2014.

9. Ulusal Su Planı 2019-2023, T.C. Tarım ve Orman Bakanlığı.

10. İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi ÇED Raporu, 2013.

11. İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi ÇED Raporu, 2016.

12. Su Yönetimi Koordinasyon Kurulu’nun oluşumu ile ilgili 2012/7 sayılı Başbakanlık Genelgesi, 20.03.2012 tarih, 28239 sayılı Resmi Gazete.

13.Tarım ve Orman Bakanlığı’nın Havza Yönetimi Merkez Kurulu, Havza Yönetim Heyetleri ve İl Su Yönetimi Koordinasyon Kurullarının Teşekkülü, Görevleri, Çalışma Usul ve Esaslarına Dair Tebliği, 18.01.2019 tarih, 30659 sayılı Resmi Gazete.