Suat Taşer: İzmirname, Umut, Yolcu’nun deyişi ve diğerleri…

Suat Taşer, 1919 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. Ankara Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümünü bitirdi. Ankara Devlet Tiyatrosunda oyunculuk, Ankara Radyo’sunda spikerlik yaptı. Ege Üniversitesi Tiyatro Bölümünde öğretim görevlisi olarak çalıştı. İzmir Devlet Tiyatrosu Müdürlüğü yaptı. 

İlk şiiri 1938 yılında Uyanış dergisinde yayınlandı. Pınar, Ataç, Dost, Kaynak, Adımlar, Yeditepe, Yürüyüş, Varlık ve Yeryüzü dergilerinde şiirleri yayınlandı. Yeryüzü dergisinde yayınlanan bir şiiri nedeniyle Türk Ceza Kanununun Komünizmi yasaklayan 142. maddesine aykırı davranmaktan yargılandı ve aklandı. 1940 kuşağının toplumcu şairlerindendir. 17 Kasım 1982 günü İzmir’de hayata veda etti. İzmir Karşıyaka Açık Hava Tiyatrosu’na adı verildi.                 

Yapıtları; Üç Duvarlı Bir Dünya, Hürriyet, Merhaba, Aşk ve Barış, Deli Dumrul, Bir (1942), 1943 (1943, Fethi Giray’la birlikte), Hürriyet (1945, Ömer Faruk Toprak’la birlikte), Merhaba (1952), Haraç Mezat (1954), İkinci Kurtuluş (1960), Hayret Bey’in Serüveni (1968), Evrende Ellerimiz (1968), Sahneye Koyma Sanatı (çeviri) Bilgi Yayınevi, 1967, Ankara.

İZMİRNAME

I. bölüm

denize düştü gözlerim
kordonda
Yağdı yağmurların en kahırlısı
kordonda
Kesti rüzgarı dilim dilim
kordonda
Islak palmiyenin yaprakları
kordonda
Hangi bakışta arasam kendimi nafile
yok dokunuverince açılıverecek bir kapı
De gel de yaşamak üstüne türkü söyle
kordonda

II. bölüm

Bir bulutun altında durdum
İzmir’de
Olmayacak hayaller kurdum
İzmir’de
İlk defa, ilk defa günaha girdim
İzmir’de
Ağaçlar yaprak döküyordu
Kız oturmuş sonbaharın içine
roman okuyordu
Sevda üstüne hemi de
adam sende
Yaşamak günah işlemeye değmez bu şehirde

III. bölüm

Buyurun hanımefendiler beyefendiler
Buyurun rica ederim
Hamal Hamdi beyin dünyasına buyurun
Hepi topu bir kuru can
Hamdi beyde bir yürek var
Nah kocaman
Siz arada sırada gülersiniz değil mi?
Hamdi bey her zaman güler
Hey canına yandığımın dünyası der;
“Alt tarafı iki kürek toprak be abi”.
Denize karşıdır Hamdi beyin hanesi
Sabah güneşi içinde
Kırık bir türküye benzer gönül hikayesi
Çözülüverir düğümleri üçüncü bardağı devirince;
“Sevdiksede anlatamadık
Bizde biliriz a kızım
öpüp sarmayı
Günü gelir aynalı dolapta alırız
Al ipekten entarin olur
Takarım koluma, çıkarım sokağa
Dünyanın tadı gelir”

– içelim

“sen dedi hamal Hamdi
Pamuk çuvalı mı sandın beni ?
Doktor karısı olacağım ben
Çifte balkonlu evde oturacağım
Bahçemde güller açacak
Kapımdan beyler paşalar geçecek”
Yağmurlu bir akşamüstü
bastı gitti
“Doktor olmadıysak adam değilmiyiz yani ?
Yasak mı bize yaşamak, sevmek?
Haksızmıyım abi ?”

– içelim

Yükün ağırından yılmaz Hamdi bey
Lafın ağırından yılar
İçerse efkarından
Ağlarsa kahrından ağlar
Hipokantelemefostan anlamaz
ama insan haklarından anlar
“Bozdular dünyamı be abi
Hani düşünüyorumda bazen
tepem atıyor
Ulan Hamdi diyorum
Niye terlemiyor herkes senin gibi
Afedersin yangelmiş bilmemnesinin üzerine
Ciğeri beşpara etmezin biri
yatıyor
Şu işe bak diyorum
ona kolayda
sana gelince mi zor
Ölüsü kandilli yaşamak diyorum
Kusura kalma abi
Adım hamal Hamdi
Olmak mı olmamak mı?
Ama içmek güzel şey”
okey
Hamal Hamdi bey

– içelim

IV. bölüm

Kız Aysel
Cigaramın dumanı
Üzüntün kuruntum, baş ağrım
Cilvene can kurban dedik,
Biz bu dünyaya geldikse yavrum
Naz üstüne naz çekmeye değil,
Sevmeye yaşamaya geldik.
Bütün parklar bizim,
Kaçak aşkları gizleyen dar sokaklar bizim.
Bir yanı yeşerik, bir yanı kuru şu ağaç
Sahildeki ihtiyar kaya
Gündoğduktan ay çıktıktan sonraki dünya
kar, yağmur, rüzgar
Hele durmadan bizi çağıran
şu dağlar
hep bizim
Dört mevsimin dördü de bizim
inan vallahi
Gel kız Aysel
de geliver gayrı

sonuncu bölüm

Çaycı bayram da sevdi
Ekimde
İzmir’de
Hemen denizin dibine yaslanmış bir adam cigarasını yakar
yakara…
Uzak evlerin birinde bir kız
alt kattan üst kata çıkar
çıkara…
Ekimde
İzmir’de
Ötede saat kulesi
Adam cigarasını deniz atar
Kız aynada
adam yürür
Kız aynada
adam sabaha varır
Kız aynada
Ekimde
İzmir’de

Dost Dergisi, Cilt 1, Sayı 2, 1957.

Kendi sesinden dinlemek için:

https://www.eba.gov.tr/ses/dinle/4049493aafd3984074397bb957163cfe302e466362015

TÜRKÜLERİN İKİ GÖZÜ İKİ ÇEŞME

göz değil uçurum
duvar dibinde
gecede yalnızlıkta gurbet şehrinde

bir çift kınalı el
dağların gecelerin ötesinde
boynu bükük yaşmaklı bir hayal
bir korku bir şüphe akar suyun sesinde

türkülerin iki gözü iki çeşme
yollar alıp götürmüş
götürmüş de gurbetlerde yitirmiş
al işlik ak topuk mavi şalvar

hasret upuzun
gözyaşlarında erir yıldızlar
kulakları çın çın eder bir kızın
dağlar dost değil
gelmiş sokulmuş araya
teselli
teselli merhem olmaz yaraya

UMUT

yaşamak ummaktır.
yeşil yapraklar umar
şu beli bükülmüş ağaç,
yelkenler rüzgâr umar
bir kız tanırım, sarışın
sevgilisini esmer umar.
aç karnına istiklâl umar
bombay’lı amale, cava’lı topraksız,
hamburg’lu ana ekmek umar.
paris’li çocuk intikam, ben sulh isterim.
ramazan oğlu recep
kışlanın duvarına vermiş sırtını
memleketten mektup umar
ve her talim dönüşünde,
her nöbete çıkışında tezkere umar.

ummaktır yaşamak.
çık bu saatte evinden
kilitle odanın ve kalbinin kapılarını,
keder seni evde bulmasın,
pişmanlık geri dönsün kapından.
vehimlerini azat et;
soyun hatıralarından,
tazelensin adımlarındaki kuvvet
doğacak günü yolda karşıla:
yeni umutlarla başlar yeni gün;
tahammül, umuttan doğar.
zaman bizim dostumuzdur, unutma, en az hürriyet kadar.

ummaktır yaşamak.
ibret al, ders al geceden
çevir başını gökyüzüne
yıldızlara bak.
güneşli sabahların umududur yıldızlar.
bir vedalık hükmü var hayatın,
ölümün vakti, saati sorulmaz.
serçe kuşu gibidir umut,
dal yorulur, serçe yorulmaz.

Soldan sağa: İlhan Berk, Cengiz Yörük, Nedret Gürcan, Suat Taşer, Münir Coşar, Ömer Hatipoğlu

KIRIK CAMIN KENARINDAN
Kırmızı lâhananın çiçekleri beyazdan
ne anlar lodostan balık olmıyan

Kırık camın kenarında bir sinek
anayasa komşu kızı Hindistanlı inek
Sar sarıl sarmaşık
ölüm ölü özgürlük karmakarışık

Kağıt kalemsiz otlar büyümesiz ve çokları
doğdular acı zamanların çocukları

Hiç bir ayna yok seni sana bulduracak
bu yalanı bu evrenden bu sensin kaldıracak

Boşalan şişelerle dolmak iyi
zümrütanka kuşunun yumurtasında bekle sevgiyi

Bekle

Evrende Ellerimiz, 1968.

ÇAĞRI

Bu kuş seslerini size vereyim
güneşli odalarda oturursunuz
alın şu yağmurdan da biraz
alın çekinmeyin
yalnızlığınızın üstüne serpersiniz

Her gün aynı
her gün aynı mavi
mi
ne buyurdunuz
iyi ama kardeşim
kabahat mavide değil ki

Çoğalmak var azalmanın yanında
siz hiç
uzatın ellerinizi uzatın uzatın
kalkın ayağa
diri soluklarla güzlensin adımlarınız
bir çiçek açsın içinizde kocaman geleceğe
ışıdı evren ışıdı düşünce ışısın karanlıklarınız
kaç kere öldünüz gizli gizli yazık

Kalkın ayağa

Evrende Ellerimiz, 1968.

Çok geç…

Ölümün açtığı gözden

Hayır gelmez hiç.

Sana derim, Deli Dumrul!

Duy, işit beni!

Ben kendimi bildim bileli

Görmedim şu dünyadan akıllıca gideni.

Günü gelecek,

Azı çoğu bir olacak.

Ten kafesi boşalmış,

Kara toprakta kalacak.

Sözüm sana behey gafil,

Ömür dövüşmiye değil,

Sevişmiye yeter ancak!

Bilmedi insanoğlu bu gerçeği,

Bilmedi, ahmak!.

Döne döne derim ki;

Toprağa giren tohumun derdi

Toprağın üstüne çıkmak!

Ya insan?..

Kör gelir, kötürüm gider

Bu toprak üstü cânım dünyadan…

Bunca güzellik ortasında şaşkın,

Unutmuş lezzetini yaşamanın, aşkın,

Durmaz didişir.

Pişmanlık dediğin civanım,

Tavşan yamaca geçince gelir.

Dünya büyük, dünya güzel

Ama yaşamak sahipsiz…

İnsan ne varsa var demiş, yürümüş, tamam

Hırsta, kıskançlıkta, kinde…

Ve işte kan içinde,

Gözyaşlarıyla sırılsıklam,

Korkulu bir rüya

Bu cânım, bu güzelim dünya!

Burda kalır hazlar, güzellikler

Ötede aç böcekler, doymaz böcekler

Telâş içinde kıvıl kıvıl,

Kara toprağın karanlığında insanı bekler.

Açılıverse karanlığın kapısı,

Koşar yeryüzüne,

Koşar gecesine, gündüzüne,

Durmaz, koşar ölülerin hepisi!.

Deli Dumrul, Suat Taşer, 1962, s.52-53, Yolcu’nun deyişi….

“Analara evlat ölüsü öptürmeyin”

Ayhan Hünalp: Şair ve yazar. (D. 1927, Bitlis, – Ö. 21 Mart 2013, İstanbul) Ankara Mimar Kemal İlkokulu, Ankara Atatürk Lisesi (1947), Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Türkoloji Bölümü (1953) mezunu. Öğrencilik yıllarında gazeteciliğe başlayarak Ulus, Tercüman, Hürriyet, Son Saat gazeteleri ve Kaynak dergisinde muhabir, düzeltmen, yazar, yazı işleri müdürü olarak çalıştı. Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu Basın Sekreterliği yaptı (1964). Şişe Cam Genel Müdürlüğü Basın Müşaviri iken emekli oldu (1978). Sonraki yıllarda özel kuruluşlarda basın müşavirliği, özel eğitim kurumlarında öğretmenlik yaptı. Ayhan Hünalp, 21 Mart 2013 günü İstanbul’da vefat etti. 

İLESAM ve Türkiye Yazarlar Sendikası üyesi olan Ayhan Hünalp’in şiirleri 1943’ten itibaren Kaynak, Aile, ÜLkü, Yeditepe, Varlık, Türk Dili, Seçilmiş Hikâyeler, Tercüman, Cumhuriyet, Çağrı, Tarla, Maya gibi dergi ve gazetelerde yayınlandı. Yazıları Romence, Sırpça, Arapça, Ermenice, İngilizce, Almanca ve İbraniceye çevrildi. 

YAPITLARI

Şiir: Üç Otuz Para (1950, hakkındaki yazılarla, 1969), Bir Martı Öttü (1964), Uzak Maviler (1981).

Roman: Küçük İstasyonlar (1954), Vapur Düdükleri (1962), Şarkısız Dünyaların Orkinosları (1977).

Anı: Dağlara Giden Yollar (1974)

Biyoğrafi: Nazif Akıncı (1980).

79f8a24d76df52d51ecaece6889c7d6b

Şair Ayhan Hünalp‘ın “Uzak Maviler” isimli şiir kitabından…

UFUKLAR BENİMDİR

Bütün aydınlıklara el konmuş

Sarmaş dolaş olmuşum karanlıklarla

Dünyaya sığmaz kalbim parçalasalar

Kaldırımlar ayak sesimi tanır

Bir sağanak boşanacak ansızın

Çırıl çıplak taşlara uzanacağım

Kurtulmalıyım günahlarımdan teker teker

Ellerimi başımın altında kenetleyip

Meydan okumalıyım Tanrılara

Ufuklar benimdir tahtlar sizin olsun

b53d97772031fbe79eccdbb4a0aa7145

YURTSEVERLERE SELÂM

Yitik kavgalardan yarımsevdalar kalır

Acı bir soğan gibi gözyaşartıcı

Ergeç yolayrımları gelir çatar

Yabanlaşır kırkyıllık dostluklar

Yılların bölüşüldüğü yastıklar tanımaz yüzlerinizi

Yitik kavgalardan yarım sevdalar kalır

Dallar kırıktır ağaçlarda ve de aynalarda

Artı sonsuzda kaybolur yarım gagalı martılar

Bölüştükçe yücelsen de yasal açılarda küçülürsün

Birgün gelir kavşaklar çelişkilerde düğümlenir

Sen yüreğinden çözülürsün ben yaşamdan

Dallar kırıktır ağaçlarda ve de aynalarda

Gün olur bir servi gölgesi özlersin

Arenalarda kurtlar ulur duymazsın

Uzayıp giden bir denklem olur aşkların

Binlerce ayak basıp geçer ezilirsin

Belki yüksek gerilimli bir tel olursun köylere

Belki ışık belki ses götürürsün

Ellerde kelepçe olur geberirsin belki

Belki de düğüm olursun darağaçlarında kahrolursun

Arenalarda kurtlar ulur duymazsın

En güzeli en yücesi hapishanelerde anahtar

Suçsuz mahpusların ekmeğinde azık gönlünde şiir

Ve de sürüngenlere inat ayakta kalmak

Ya da mertçe erkekçesine

Bir ölüp bin doğarcasına yokolmak

cumartesi-2

ANALARA EVLAT ÖLÜSÜ ÖPTÜRMEYİN

Bir dağbaşında akşam olur yıldızlar üşür

Yollar dolanıp gider kaybolur karanlıklara

Analar tükenir pencerelerde kapıları kollamaktan

Bir delikanlı vurulmuştur elleri bağlı

Ciğerleri zincirlenmiş kasıkları tekmelenmiştir

Bir dağbaşında akşam olur yıldızlar üşür

Ya bacıdır ya kardaş ölen de öldüren de

Günü gelir bir siperde bir mermi bölüşülür

Evlat bizim ona bizim musalla bizim

Nedir bu yolayrımları bu yolkavşakları

Sağı solu yoktur bu işin vatan da bir yürek de birdir

Günü gelir bir siperde bir mermi bölüşülür

Halâ yollarda yankılanır cephane taşıyan kağnılar

Hele bir geceyarısı Ilgaz’dan Yalvaç’tan

                                                        Toroslar’dan geç

Vatanın dörtbir yanına sarmıştı “müstebitler

                                                         müstevliler istilâcılar”

Kış kışlak demeden yayan yapıldak yollara düşenler

Bir tek madalyadan başka birşeyi olmayanlar

Bir tek madalya bile almayanlar

Vuruşanlar bir dilim tayın ekmeğini bile yemeden

Mahmuzlarında zaferlerin terleri soğumamış ölüler

Birgün olur adamdan hesap sorarlar

Halâ yollarda yankılanır cephane taşıyan kağnılar

Vuruşmayın tartışın kurduğunuz pusuları tetikleri

                                                                        bırakın

Sarılıp sarılıp da öpüşün ağlayın yazgınıza

Kalmaz ahı ölüsünü son kez öpen ananın

Solcunun da sağcının da ahı kalmaz uyanın

Hiçbir vatan yoktur böyle kurulan böyle kurtulan

Kırkyılın ozanıyız biz geldik gidiyoruz işte geçtik

                                                                    göçüyoruz

Usandık ölü görmekten ağıt yakmaktan

Mezarcılar usandı gelinlere delikanlılara toprak

                                                                     atmaktan

Kalmaz ahı ölüsünü son kez öpen ananın

Bir dağbaşında akşam olur yıldızlar üşür

Günü gelir bir siperde bir mermi bölüşülür

Halâ yollarda yankılanır cephane taşıyan kağnılar

Sarılıp sarılıp da öpüşün ağlayın yazgınıza

Hiçbir vatan yoktur böyle kurulan böyle kurtulan

Kalmaz ahı ölüsünü son kez öpen ananın

005
Desen: Abidin Dino

Nilay Özer şiirleri

YOLSA YOL… GELDİM

mektup kaç günde gider
yok bir şehirsin işte yolun izin yok
telefon tellerinde kar kanatlı bir mevsim
göğsümden uçurduğum zarflarca beyaz
ne olmuş bu şehirde gemiler varsa
uçaklar varsa konforlu tarifeler
boynumda bir kement o tren biletleri
gideceğim en uzun yol saçının ayrımıyken

kamyonlara yüklenmiş dağlar gibi zor
yol bu iki yanımdan akıp giden hüzünler
sen ey güvercinlerin sevgililer günü
mektup taşımayı öğrenirkenki
o acemi çırpınış o kalp sekmesi
molozların kıyısında ağlayan bir gül
bir postane sessizliği durup dururken
mektup kaç günde gider
her birinde deli bir pars koşan sözlerim
kaç günde varır sesinin ayazmasına
aşk ateşten uçkuna külün tarihi
kursağına takıldım hasret bir ölümlük yel
gemiler kalafatta uçaklar kara kutu
yolsa yol. . . geldim işte ellerim hep nar
zamana dağılan bir şey var sende

Nilay-Özer-

ŞEHRE GİRDİK VE TARTILDIK, AĞIRIZ

şehre girdik ve tartıldık ağırız 
iki erkek bir kadınız yani biraz 
                        sarmaşık 
cebindeki taşların sesine dalıp 
üç şarkı boyunca susan söylesin: 
haziran kimin hakkı güz neyle 
                  astarlanmış 
(sevgilim yağmurun atını
koşturuyor
bulutlar aklı-
mı kırbaçlayan gözlerin
şimdilik önemsiz bölünmeler var)

temmuz büyük yalan ve yararsız 
                                        yazımız 
adından fazla bir gece düşüncesi 
silik gölgeleri zifte karışan fihrist 
bir öfkeyi bir ah’dan taşırmadan 
teninin kafesinde tutan söylesin: 
hangimizin bahçesi şeytan ve 
                                      tavus 
(sevgilim sen bende hiç yokkendi
üç ağustos geçti omuzlarımdan
ben hepsine durdu baktı ağladı)

ve eylül hiç yaşanmadı bir zaman 
ısındı kar topladı sırtımız 
gecikmek mümkündür elbet 
                        sulara 
dönerken uzun bir gece 
                   uçuşundan 
aşkın nektarına konan söylesin: 
çiftleşirken döküldü kanatlarımız

(sevgilim / neye yarar
bir eylülü olmayan)

işte şehirden çıkarken 
                    arandığımız 
işte çok şey taşıdığımız 
                   üstümüzde senden 
keskin bir haziran dolu bir 
                     temmuz 
ve bir “kirli ağustos kahverengi
organıylan”
kanıtları bir eylül cinayetinin 

ben kendimi susarım kim isterse 
                      söylesin: 
üç kişi bir olup unutacağız…

E, Ocak 2004 Sayı:58

N.-Ozer-2

ZOR SOKAK

Nurer’e

bir gülün tam ortasından geliyoruz  
izini sürerek aşkın beyin kabuğunda  
türlü taşlamalara direnen mısraların 
bırakma elimi inadına bırakma  
muhitinden geçiyoruz ayıplanmanın

zor sokağın namusunu bekleyen  
horozları kılıbık üç beş silah en fazla  
tehditleri bile aç el ele yürümeye  
minareden sarkıtılan kayıp çocuk anonsu  
kulaklarımıza ibret küpesi diye

hayat bir kurt masalı yarın aynısı dünün  
zor sokak sahnesinde sevda pandomim  
gizli hayranlık mı suskun alkışlardaki  
ancak çiçekler camdan cama sever dostum  
duygular dölleyemez uçan ihtimalleri

bir gülün tam ortasından diğerine varırız  
zafer kazanmış damlaların gizlendiği   
arkamızda ışıklı çakıllar bırakarak   
sevişmeye hazırlarız düş ormanı geceyi  
yeraltı suları dehlizler ve sır

yazık ki uykudadır zor sokak sakinleri…

(Zamana Dağılan Nar’dan)

tiN.-Özer1

YOKSUL YOKUŞU

yoksulların çocukluk fotoğrafı az olur
hiç olmaz belki de avuntunun bez bebeği
misketler yuvarlanır yokuş aşağı
her şey masallar kadar yakınken gerçeğe
sabahları umuda yoran babalar
akşamları yarı bunak ve kambur
yokuşu sırtlanıp da gelirler eve

çok yokuşlu semtlerde yaşadık hep
derimiz de bahtımız da abanozgillerden
beş taştan biri yuvarlanır dört taşa
kız oyunu der çekilir erkekler
eğilir topaçlar ve gazoz kapakları
ölüler de yoksulluğun payandasıymış gibi
eğik yatar mezarda yokuş aşağı

ama gülümsemiştim bu yokuşa ben bir kez
ancak ilkokula başlarken çektirdiğim
ödünç yakalıklı fotoğrafımda
kuş ayaklı bir sevinçtim yokuş yukarı
bir kamyon freninden koptu yokuş aşağı
altında ben okulda fotoğrafım
avuntunun bez bebeği hiç olmadı sanırım…

(Zamana Dağılan Nar’dan)

4d53bdbfe0_4d53bdbfe0

YOKSULLUĞUN KENDİSİ YARATICIDIR!*

Bir an yarılması bu yıldırım yanılması
Yoksulluğun semiz bitleri çoğalırken
Gazla taranmış saçlarımdaki yangın ihtimali çekiyor seni

diyen şaire elbette yoksulluğu sordum. Şairin her şeyden önce insan olduğunu ve yaşadığı çağın tanığı olması gerektiğini, kendimizi ortaya koymak için neleri göze alabildiğimiz üzerine konuştuk.

Biyoloji okuyor, öğretmen oluyorsun ama ardından “sağlam” mesleği bırakıp “Şair olacağım diyorsun”. Bu cesareti veren ne?

Şiir böyle bir şey. Tatminsiz bir ruh hali olunca hiçbir şey gözünüze görünmüyor. Pek çok insanın “Bir mesleğim oldu” diye sarılabileceği bir şeyi bir saniye bile düşünmeden bıraktırıp, sonu belirsiz bir yolculuğa çıkartabilir tutku.

Şiirinde kullandığın temalar ağırlıklı olarak yoksulluk ve aşk. Neden yoksulluk?

Çünkü yoksul bir mahallede büyüdüm. Kendi adıma çok zorluklar çektim mi? Hayır. Ama öyle şeyler gördüm ve tanık oldum ki insan olmaktan utandım. İnsan denen varlığın bir aklı varsa neden bu adaletsizlik var aklım almadı çocukluktan beri. Geçenlerde bebeğim için bir şey aldım ve saçma sapan bir dergiye bedava abone yaptılar. Bebeğimin altını, reklamı yapılan bez ile bağlarsam Afrika’da bir bebeğin aşılanacağını anlatıyordu. Bu mudur yani? Çok klişe geliyor biliyorum ama savaşa, silaha akıtılan para ile dünyayı on bin kere doyurursun.

Yoksulluğun kendisi çok yaratıcıdır, imgeler yaratan bir şeydir. Şiire çok yakın duran bir şey. Çocukluğumda mahallemizde bir teyze vardı, hemşirelerin çocuklarına bakarak geçimini sağlardı. Bahçesinde sebze yetiştirirdi. Her yağmurdan sonra bu sebzelerin altında salyangozlar çıkardı. Teyze o salyangozları bitkilerin altından toplar, tepsiye yayar ve tuzlardı. Salyangozlar yanarak ve çıtır çıtır sesler çıkararak ölürdü. Bu aklımdan hiç çıkmadı. Salyangoz imgesini defalarca kullandım. Body Word diye bir sergi gelmişti geçtiğimiz aylarda. Oradaki mottolardan biri şöyle; “Az aslında çoktur.” Artık insanın bunu anlaması gerekiyor. Nükleer santral meselesinde de öyle, başka pek çok konuda da öyle, besinler konusunda da öyle.

NÂZIM TÜRK ŞİİRİNİN CERVANTES’İ

Peki şimdi doktora çalışman var, Nâzım Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaraları.  Hangi açıdan inceliyorsun bu eseri?

Çok heyecan verici bir iş bu. Sinematografik düzlemde bir okuma yapıyorum. Ece Ayhan’ın;  “Memleketimden İnsan Manzaraları bir çevrim senaryosu olarak okunabilir ve bir senaryoya dönüştürülebilir” gibi bir iddiası var. Oğuz Makal’ın da bu konuda Beyazperde ve Sahnede Nâzım Hikmet diye bir kitabı var. O kitapta da işin temel noktalarını zaten ele almış. Ben onun üzerine kendimce çok değerli bulduğum birkaç bir şey inşa ettim ve yeni bir şey çıktı ortaya. Bir sene içinde muhtemelen hem tez hem kitap olarak bitmiş olacak.

Bu çalışma Nâzım Hikmet’e olan bakışında değişiklik yarattı mı?

Nâzım Hikmet soğuk savaş ürünüdür, modası geçti, Nâzım Hikmet’in bütün estetik ve açılımları tükendi, bugünün dünyasına hiçbir şey veremez” diyen soldan ve sağdan bir sürü insan var biliyorsunuz. Nâzım Hikmet aşılamamış birisi! Memleketimden İnsan Manzaraları’nı biraz anlamı ön planda olan bir metin olarak görmekten vazgeçip, içinde kullanılan tekniğe, türlere bakmaya çalışırsa insanlar, asıl mesele Nâzım Hikmet’le başlıyor ve Nâzım Hikmet’le bitiyor gibi olmuş aslında. Türk şiirinin Cervantes’i gibi bir şey, ben onu fark ettim bu çalışma esnasında. Hep Ece Ayhan’a, Edip Cansever’e, İlhan Berk’e odaklanırız, bütün o biçimdeki kırılmaların peşine düşeriz falan. Tamam, o dil bakımından baktığımızda mesele öyle bir geçerlilik kazanıyor ama tek mesele o değil! Çıkış noktalarının neredeyse tamamını Nâzım Hikmet’te bulabiliyorsunuz.

GENÇLİĞE EDEBİYAT ÖĞRETMENİN İMKANSIZLIĞI

Nasıl yazıyorsun?

Çok çeşitli tarzlarda olabiliyor. İki senedir çalıştığım bir şiir var mesela şimdi. Kimi ise geçmişimden gelen birikimle ortaya çıkıyor. Görülmüş, yaşanmış, belleğime atılmış, demlenmiş. Sadece peşine düşmek yetiyor.

Kendini sadece şair olarak mı tanımlarsın?

Şair ekonomiden ne anlar, şair şiirini yazmaya baksın. Son günlerde Onur Caymaz ile çok tartıştığımız bir mesele. İnsanlar şiiri gereğinden fazla mı önemsiyorlar? Elbette önemli ama şair olmaktan önce insan olmak gibi bir şey var. Orada da bir etkinlik alanının olması gerekiyor. Bu bazılarında çok zayıf. Bugün şiirin hayata katkısı zaten çok zayıflamış durumda. Ve içinde yaşanılası bir dünya var olacaksa insanların neyi göze aldıkları ile olarak var olacak. Yani ben neyi göze alıyorsam onunla ilgili bir şey ortaya koyacağım. Ama çoğumuz pek çok şeyi göze alamıyoruz. Artık arzu ettiğimiz bir yaşam modelini günden güne kaybediyoruz. Bugünlerde günümüz gençliğine edebiyat öğretmenin imkansızlığı üzerine yazmak istiyorum. Onların dünyasındaki  göstergeler ve kavramlar çok farklı. Zihnini ruhunu edebiyatla eğitmiş insanların bir göstergeler evreni var, eğitmemiş olanların başka bir göstergeler evreni var. Ve senin bir değer olarak gördüğün şey orada başka bir şeye dönüşüyor. Anlamadığı dili baskılamak ve aşağılamak için argo haline getiriyor. Tıpkı toplumda baskın olan kültürün, azınlık olana yaptığı gibi. 

‘BELKi YATIŞIR GÖVDEM BiR PEYGAMBER DOĞURSAM!’

Bir bebeğinin olması bir şairi nasıl etkiler? Duygusal değişimin nasıl oldu?

Doğurmak gerekiyormuş diye düşünüyorum kendi adıma! Çünkü kendi gövdenin olanaklarını tanıyabileceğin son alan doğum. Belki de sondan bir önceki, zira bir de ölümü tanıyacağız. Yaşama çok doğrudan bir katkı doğurmak, ölmekle beraber tabii. Algılarını açıyor, çalışkanlığını arttırıyor, bir takım kişisel mızmızlıklardan temizliyor insanı, ilişkilerini güçlendiriyor, yumuşatıyor, daha fazla sabır sahibi yapıyor. Bebekle birlikte bütün bunlar biraz daha geniş bir alan kazanıyor gerçekten. Sonra tabii daha kalıcı şeyler yapma istediği de doğurdu bende. Artık bir kızım var. Geçenlerde yayımladığım bir şiirde de vardı: “Belki yatışır gövdem bir peygamber doğursam!” Dört büyük peygamber var ve dördü de erkek… Kadın da bütün kötülüklerin kaynağı olarak görülüyor ya… Türkülerden tutun da atasözlerine, mitoloji kadar… Ama ben bir şekilde oğlan doğuramayacak bir gövde olarak tahayyül ederdim kendimi! (gülüyor)

ALAYA VURULMUŞ ŞİİRLER HOŞUMA GİTMİYOR

Sosyal paylaşım sitelerinin yaşamın ayrılmaz bir parçası olduğu bir dönemdeyiz. Bu sitelerde insanların kendilerini ifade ettiği alanlar, mısradan, şiirden ya da özdeyişten geçilmiyor çoğu zaman. Bu sence faydalı mı yoksa sözün altını boşaltan bir durum mu?

Bize göre  var herhalde, başkalarına göre bir zararı yok. 10 bin tane İnternet kullanıcısına yazdığınız kısa öyküleri, şiirleri mesaj atın, onlar da okusun. Bugün Türkiye’de hiçbir şairin 10 bin okuyucusu yok.  Bu yüzden bitmiş ve bugünün ruhuna hiçbir şekilde ait olmayan bir şeyin peşindeyiz biz. Üstelik bende şöyle bir tutuculuk da var; Teknolojik bir takım sözcüklerin, kavramların şiire yakışmadığını düşünüyorum. Küfrü, argoyu aşırı alaycı, parodik söylemleri de yakıştıramıyorum. İroni hoşuma giden bir şey. Bilgi bazen öyle bir hale gelir ki ironikleşir, acılaşır. Zaman zaman kendimde de ortaya çıktığı zaman mutlu oluyorum ama çok alaya vurmuş şiirler hoşuma gitmiyor.

Bahar Çelik, Evrensel Gazetesi, 13 Nisan 2011

Şiirler, şiirler, şiirler…

111 H
Nerelerden göçmüşüm ben
Nerelerden sızmışım
Hangi elekten hangi kalburdan
Elenmişim habersizce
İlişkilerim var pitik pitik
Evim yok arabam yok sevgilim yok
Bleh bleh bleh
Dostlarım yok yemezzadelerden
Karpuzların kavunların önünde
Korkarak bakınırım
Iııh der itelerim
Ellerini kirişli kafaların
Düş evimdir sokaklar
Orta yerinden alırsam birini
Ötekini çekinmeden
Cebime sokarım
Bir iskele bir sancak
Tüm insancı derneklerini yoklarım
Kapıda gönlümü çıkarır
Ayakkaplarını giyerim tatava’nın

Salâh Birsel, Türk Dili Dergisi 66, Mayıs/Haziran 1998

420943_10150637678382710_860517845_n

REQUIEM

Dr. Mehmet Şen’e

Boynum kıldan ince ölüme,
– Değil mi ki şol illetten iğne-ipliğe dönmüş bedenim –
Ve Ölüm ki benim bu ölümlü dünyaya gelmemle
Beraber dünyaya gelen maşallahıvar oğlum,
Ona ben analık ettim, onu ben elimde büyüttüm
Onu şu kadarcıktan bu boya ben getirdim
Yedim yedirdim, içtim içirdim, kustum kusturdum
Onu sütümle, onu kanımla, onu aklımla besledim
Nereye gittiysem, ölümüne kadar, yanımda götürdüm
Ne zaman aşkımı öpsem. ona da öptürdüm
Ben gençken o da gençti, ihtiyarım o da ihtiyar
Siperlerde omuzomuza döğüştük o diyar bu diyar
Kimi de nefsimizle barışık, bahtiyar mı bahtiyar
Şiir düzerken tüykalemim oynatırdı kıyısından,
Onu unuttuğum da oldu, ölümcül mü ölümcül bir ihmal!
Hatırladığımda ama, öyle yarım yaşadığıma bin pişman ..
0 denli unutkanlıklarım için mi şimdi bu intikam?
– Adaam sen de, bir ben miyim âlemde oğlu hayırsız çıkan!
Ki saldın bu habis Haşhaşiyûnu, ‘lan, günahı boynuna’,
Anarşist bir Urartulu ur musallat ettin boynuma!
Truva’da Tahta At güyâ, içinden uğruyorlar dışarı
Çoğaldıkça çoğalan o maraz, o haşarı hücreler
Farkındaysalar da kıyımın, tutamıyorlar zaar kendilerini
Yazık, benle koyunkoyna onlar da verecek son nefeslerini ! ..
Gel bakalım diyorum, gidiyoruz senle, namızsız oğul !
Oğul verdikçe veren o belâlıları da alayımıza katıp
Neş’eye neşideler okuya okuya, iyi sulardan aşağı
Gidiyoruz o ölümsüz Allahrahatlıkversinlere doğru . .
Sizin de içiniz rahat olsun, ey arkada kalanlar
Bundan böyle size anakarada ölüm yok ! ..

Can Yücel, Öküz 55, Aralık 1988
can-yucel-farzet-hic-ayrılmadık-min

ŞİİR AĞACI

ben bir şiir ağacıyım
yol üstüne dikilmişim
kırılmışım kesilmişim
ben bir şiir ağacıyım
bir kara sevdayı bilmişim
bir de ozan olmayı
ben bir şiir ağacıyım
ne tanrıya duacıyım
ne kızgınım kuluna

Sezai Karakoç, Düşlem, 18, Ekim 1998

Sezai Karakoç

ESKİ NİNE

Ölümün ve göçün dokunmadığı tek nesne
var mıdır
ölüm yok eder göç değiştirir
kendisi kalamaz kimse
sarp ve suskun ninelerden başka
onlar kimi zaman sırtlarında
kimi zaman sımsıkı kucak
hâlâ evin bebelerini avutmada
kimse kendi gibi kalmamıştır
o seven sevilen amca
döner birgün apansız, bırakılan kente
herkesin doğduğu evi haraç mezat
açmıştır izinsiz eski sandığı
artık başkasının olan evin avlusunda
tüccarı değildir bilemez nesi kaç para
sedef nalın, oyma kutu
fildişi tahta kehribar
tarak toka
mum bebeği kızın, armağan çıngırak, ilk elbise
(naylon girmemişti daha saf hayatımıza)
sonra görülecektir
birinin evinde mor fanussuz lâmba
ötekinde mor fanus (ah yağma)
arar lambayı fanus fanusu lamba
uzağında sahibinin
kirlenir porselen kırılır sırça
mor ipekten kenarıydı bir kırlentin
moru solmuş ipek ezilme derdinde
anılarından utanan çocuk
yaşlanınca şaşar kendine
sözcükler dizerek barışır diliyle
söyler. anlaşır

Gülten Akın, Kitap-lık 33, Yaz 1998
gultenakın13-e1446737719277-999x1024

Şalterler inince – Grev ve direniş şiirleri

Magirus İş Bırakımı

                             – Gözcümüz vurulmuş, gözümüz kan,
                              Gözümüz büyük daha.-
İşi bırakmak; kişi ölüme aday mı
Soluğun biraz yok
Dağ ayakların
Ova ellerin yok.

Ah mı, of mu, vay mı,
Yüreğimizdeki ses
Bizden, bütün köylere, bütün yeryüzüne,
Gidip kör kör gelen ses,

Aç günler ay mı
Öylesin uzun
Kavak yükseli değil
Uzüntü uzun.

İşi bırakmak kolay mı
İşi bırakmak
Çoluğu çocuğu nice karanlıklarda
Ekmeksiz bırakmak.

İşi bırakmak bir yalaz tay mı hey
Ki koşar su doğru yıldız doğru
Kopmuş gövdemiz onunla canlanır bir daha
Ki koşar bir aydınlığa doğru.

Fazıl Hüsnü Dağlarca

99627eeda9d0a89beb46d8ce83f6997a

Oy Beni

I
Türkiye yaşanmaz oldu!
Her gün bir başka zehir.
Görmedik,
Bir bahçe, bir çiçek, bir şehir,
Görmedik bir gülen,
Hasılı bir ferah, bir rahat:
Uğruna çekilen,
Derttir, mihnettir
Senden yana olduğumuz sebeptir
Kollektif hayat!

II
Türkiye yaşanmaz oldu!
Gel gör halimiz yaman!
Haramiler, bezirganlar elinden
Aman, el aman!
Kesilmiş mümkünüm, çarem
Vay ne hal olmuş vatan!
Güzel yarim Istanbul’dan ne haber?
Dil-Tarih’ten, Emekçi’den, Sendika’dan?
Şiddetin sabahı yakındır
Dayan dizlerim dayan

Enver Gökçe

enver-gc3b6kc3a7e-3

Urgan ve Yorgan

İnmem ocaklarına,
Kendileri girsin!
Kendileri döğsün demiri erini…
Ocak mı benim, fırın mı benim?

Ekmem arpayı, buğdayı, Ekmem yulafı, çavdarı,
Tarla mı benim, tapan mı benim?

Kömür gözlü üzümleri,
Baldudak incirleri,
Kızyanağı elmaları,
Na’ yersiniz!

Dikmiyorum ağacını, Bellemiyorum toprağını,
Bağ mı benim, bostan mı benim?

Bundan kelli
Üstümü örtmez bu yorgan,
Yükümü çekemez bu urgan! . . .

Mehmed Kemal, Tükenmez (Bütün Şiirleri) Gerçek Sanat Yayın. İstanbul 1990

mehmed-kemal-ec49filip-suyunu-ic3a7tic49fimiz-c3a7ec59fme-2018

Güneşli Sabaha Bir Sonnet

hey deli dumrul kim bilir öyküm nasıl bitecek
karşımda değilsin ama görüyorum seni
unutmuş um mavi camdaki gülümsemeni
biliyorum kırmızı güneş bir gün kapımı itecek

yaklaşık yirmi bir yıl gözaltında yürüdüm
şiirlerimi antolojilerin kapılarında durdurdular
hatta yazın erieri bileklerime kelepçe vurdular
oysa benim güzel günleri yazmakla geçti ömrüm

birlikte tırmandık dağları al şafakta
acıları buruşuk kağıtlar gibi rüzgara atmışız
ne ölüm var ne korku yürü dostum toprakta

kitapları yakmışlar insanlara kurşun sıkmışlar
yenileri basılır bebekler büyür anasını satmışız
bizler gitsek de aldırma yanar tepedeki ışıklar

Ömer Faruk Toprak, Tüm Şiirleri, Adam Yayın. İstanbul, 1983

 

c59da0e2d2dd2594327fbe5a5c04e4d6

Genel Grev

şehirde ne olduysa birden saatler durdu
sokak lambaları deli sarı patladılar
canavar düdükleri uğulduyordu
üç sehpa kuruldu üç adam asıldılar
genç bir kız bir mavi timsah doğurdu

sessizliği büyütüyor radyo pilonları
dudak dudağa değse yangın parlayacak
bir yıldırım tutuklamış telefonları
musluklarda ıs lıklar sular akmayacak
özgür ve bağımsız sokakta çöp bidonları

bu nasıl şey gerçi kımıldamıyor nabız
dil simsiyah sarkmış gözler buzlu cam
oysa yürek nurdan kocaman bir yıldız
kan hala sıcak iştahlı duman duman
karşıtların birliği mi yaşadığımız

Atilla İlhan

attila

Kavel

İşime karım dedim
karıma kavel diyeceğim
ve soluğumun tükenmedikçe bu doyumsuz dünyada
                                             güneşe karışmadıkça etim
kavel grevcilerinin türküsünü söyleyeceğim
ve izin verirlerse istinyeli emekçi kardeşlerim
izin verirlerse kavel grevcileri
ve ben kendimi tutabilirsem eğer
sesimi tutabilirsem
          o çoban ateşlerinin parladığı yerde kavel’de
          o erkekçe direnilen yerde kavel’de
               karın altında nişanlanıp
                          dostlarımın arasında öpeceğim
                                nişanlımı kavel kapısında
ve izin verirlerse istinyeli emekçi kardeşlerim
izin verirlerse kavel grevcileri
                             ilk çocuğumun adını
                                         kavel koyacağım

Hasan Hüseyin, Kavel, Yeditepe Yayınları, İstanbul 1972

02a8ffe476f29eb7e91bdad9bec2005f

Uyan

Hadi uyan
Günışığı çilemeye başladı başucunda
Denizler bir mavilik edindi günden
Seher yeline uyup kuşlar tüneğinden uçtu
Bu türküyü dinlemeyecek misin

Hadi uyan
Aydınlığa çık da çil gözlerin ışısın
Ilkyazlar sıcağı biriksin yüreğine
Yoksul olsan da uyan
Garip ol san da uyan
Madem ki güzelsin, güzeli yaşatmak için
Madem ki iyisin, iyiliği yaşatmak için
Madem ki umutlusun, umudu yaşatmak için
Hadi uyan
Denizi dinle yaşamak desin
Toprağı dinle barışmak desin
Göğü dinle sevişmek desin
Bir plak konmuş gibi gramofona
Işte aşk işte özlem işte savaşmak gücü
Uyan diyor uyansana

Hadi uyan
Sevdiğim uyan
N’olur uyan

Metin Eloğlu

metinelog

Şiir destesi

Gülümserdim

Karanlığı sevmem, ben olsaydım
akşamın bütün ışıklarını yakardım
odaya dışardan bakıyorum, bir kadın
hemen kalkacakmış gibi koltuğun ucunda
yandan eğilmişsin
yüzün yüzüne yakın, elin kadının omuzunda
o ben miyim? nice eski ki unuttum
öyle diyor kadın başı önünde
“senden yoruldum”

belki diyemezdim hen olsaydım
küçük küçük gülümserdim belki
belki elini tutardım
oda çok karanık, ben olsaydım
akşamın bütün ışıklarını yakardım

Gülten Akın, Kitap-lık 57
20294493_10154679569570812_7657068040772164992_n

Elleri Vardı

iri
kemikli
korkutucu
Çocuk gözümde

ellerim öyle olmasın istedim hiç

oysa resim yaparmış o eller
boya kararmış
güneş seçermiş mavilerden

öyle olsun istedim ellerim

ama iskambil tutarmış o eller
sigara tutarmış
vururmuş masaya
kasılırmış öfkeli
yumruk olurmuş

istemedim

meğer severmiş o eller
kadeh tutmayı
çiçek vermeyi
okşamayı

anlamadım

ittim

babamdı.

Ellerim neyi ister’?

Egemen Berköz, Dize, 80

58cf971b402011300823175c

Devrim Önleri

yüzünü döndü güneşe sen geldin diye susi
sen geldin diye pat, kokusunu saldı kasım
                     ağrı karlar gönderdi sen geldin diye
                     nil akıp geldi evimize
konuğumuz palandöken sırf sen geldin

sen geldin diye uçurtmalar çıkmaz artık evimizden
bir kaydırak bir topaç bilyeler ve çember
erik çalmaktan yorgun el, düşmekten kanayan diz
sokak araları akasya dalları devrim önleri
sen geldin diye deniz’ler okyanus gezmiş, gelmişler

kordon’dan süslü faytonlar geçti sen geldin diye
macun şekeri pamuk helva bir kuşun düşleri
hayatlarımızdan zulüm gitti, aşk menzile girdi
çatıdaki küs kumru yanımdan giden solucan
sen geldin bütün mahlukat birbiriyle kaynaştı

sen geldin allahı gösterdi bu ayna
öpüşülmeyen akşamlar ne çok haram
bu girdiğimiz kapı bu kirli gül
dumanı tütmeyen hayat utandı senden
sen geldin diye iyilik konuğumuz her zaman

sen geldin yaban ördekleri, üveyikler
bir uzak biraz boşluk hafif karanlık
şiirleriyle şairler uzaktan, çok uzaktan yoldaşlar
oyunlar resimler çizgiler Semih Poroy’lar
hatırlayıp yaralı hayatlarımızı söküp gelmişler

sen geldin diye yapraklarını açıyor kitaplar
yapraklarını biraz yeşil, ama hep sana açıyor kitaplar
küskün daktilo, masanın üstünde bekleyen kalem
yazılmayı bekleyen şiir acılı dünyaların üstünden
sana gülümsüyor sana bakıyor sana seviyor, geldin ya

bir yaz aktı içeri, bir bahar kuruldu evimize
geldin ya, yaralı kurtlar ulumaz artık içimde

Tuğrul Keskin, E 48, Mart
tugrul_keskin_iNTERNET

Gece Gibi Olacağım

1 .
Dalganın ötesine geçmekle oldu hayat
Kanın aktığını görmekle.
Kimsenin soluğu kesmiyor soluğumu
Otların dilinden anlayan bir kadın tanıyorum
Kuyuların gözlerinden öpen.

Toprağın dilsiz neminden bana ulaşan buğu
Biliyor,
0 gece olebilirdim seninle.
Ormanın karanlık şarkısı büyürken.

Arna ben,
Orada o taş merdivende
Ölmek istedim
ibret ey
ibret.
Gece gibi olacagım
Karanhğımı örterek
Seslere tutunacağım.

Dokundum kalbime
Kimsenin ruhuna fısıldayacak büyüsü yok.
Olmasın
Olmasın.

2.

0 gece ölebilirdim seninle
Karanhk ormanda ilerleyen suda
Suya düşen ay ve seslerle.
Ormanın fısıltısı
Birleşirken sonsuzlukla
Dedim bak, kimse yok
Bu yolun ölüme dönen kıvrımında.
Karanlık çağırmıyor bizi
istek yürüyor gövdelerimize
Ölelim bu demirden kayıkta. Ölelim.

Biz sanıyorduk ki,
Bir yaradılış varsa aşkadır
Ne hata.
Sonsuzluğaymış meğer
Sonsuzluğun koyu yapışkanlığına.

Herkes sussun
Boşluktaki dilsiz yıldızların körlüğü gibi
Dursun her şey yatağında.
Ben neye ağlayacağımı bilirim
Hangi tenin beni öldürmeye yeteceğini.
Bu son
Artık uykusundayım herkesin
Yaradılışı değilse de
Yokoluşu gördüm.

Bejan Matur

9152756776_b698d7bd24_o

 

Hüseyin Alemdar şiirleri…

HÜSEYİN ALEMDAR
(1 Mart 1962 , Araklı / Trabzon – )


Ortaöğrenimini  Araklı’da tamamladı. 1979 yılında İstanbul’a geldi. Mimar Sinan Üniversitesi Fotoğraf Bölümü’ndeki öğrenimini yarıda bıraktı. Reklam ajanslarında çalıştı. Varlık ve Tasarım dergilerinde düzeltmenlik yaptı. Sinema sektöründe yönetmen yardımcısı, senaryo yazarı, kast sorumlusu ve yapım koordinatörü  olarak çalıştı (1983-1992). Aralıklarla ofis yönetiminden editörlüğe, yayıncılıktan reklamcılığa, hayvancılıktan seracılığa çeşitli işlerde çalıştı. 2004 yılından bu yana bir reklam ajansında “düzeltmen” olarak çalışıyor.

Şair ve sinemacı Orhon Murat  Arıburnu anısına 1990 yılında şiir,sinema ve fotoğraf  dallarında verilmek üzere Arıburnu Ödülleri’ni kurdu. 1995 yılından bu yana kurucusu olduğu Hera Şiir Kitaplığı’nın editörlüğünü yürüttü. Şair ve denemeci Cemal Süreya  anısına kurulan Cemal Süreya Kültür Derneği’nde kuruculuk, Cemal Süreya Şiir Ödülü’nde ödül sekreterliği yaptı.

İlk şiiri ‘Rıhtım’ 1982 yılında Kasımpaşa Subay Orduevi’nde askerlik görevini sürdürürken Oluşum dergisinde çıktı. İlk senaryosu ise başrolünü Müslüm Gürses’in oynadığı “Yıkıla Yıkıla” adlı bir Yeşilçam filmidir (1986).

Şiirleri, yazıları ve söyleşileri  1982 yılından bu yana Ada, Adam Sanat, Afrodisyas Sanat, Akatalpa, Aşkın e Hali, Ay, Birgün, Broy, Cumhuriyet Kitap, Edebiyat Ortamı, Esmer, Göçebe, Gösteri, Hayâl, Hayvan, Hece, Milliyet Sanat, Mor Taka, Oluşum, Öküz, Öteki-siz, Parantez, Poetik’us, Poyraz, Rüzgâr Şiir Yaşam, Şairin Atölyesi, Şiirlik, Şiir Ülkesi, Şiiri Özlüyorum, Taraf, Temrin, Uç, Ünlem, Üryan, Varlık, Yaratım, Yasakmeyve, Yedi İklim, Yeni Düşün, Yeniyazı, Zalifre Yazıları vb. gibi dergi, fanzin, gazete ve eklerinde yayımlandı.

Şiirlerinde aşk, ayrılık, hüzün, ölüm ve yalnızlık gibi temaları coşkulu bir dille işledi. Son şiirlerinde Yeşilçam filmlerinin ve hayatında önemli bir yer tutan artistlerin dünyasını  hüzünlü ve incelikli bir anlatımla yazmaya çalıştı.

Ödülleri: “Toplanmış Sevgi Ölüleri” adlı şiir kitabıyla 1985 Akademi Kitabevi Şiir Başarı Ödülü’nü, “Cemal Süreya İçin On Beş Prelüd” ile 1990 yılında Yunus Nadi Ödülleri kapsamında bir kez verilen Cemal Süreya Şiir Ödülü’nü, Vakitler İncelikler” adlı dosyasıyla İş Bankası Kültür Yayınları tarafından verilen  2007 Attilâ İlhan Şiir Ödülü’nü ve Vakitler İncelikler kitabıyla Ergin Günçe Şiir Ödülü’nde Jüri Özel Ödülü’nü kazandı.

Yapıtları:

Şiir kitapları:

* Toplanmış Sevgi Ölüleri  (1986, Broy Yayınları, İst.)

* Gecede Gülümseme (1987, Cem Yayınevi, İst.)

* Aşk ve Prelüdler (1993, Broy Yayınları, İst.)

* Ten Kitabı (1998, Hera Şiir Kitaplığı ,İst., 88 sy.)

* Hüzün Kitabı (1999, Hera Şiir Kitaplığı , İst.,80 sy.)

* Sinema Kitabı (1999, Hera Şiir Kitaplığı, İst., 80 sy.) 

* Vakitler ve İncelikler (2008, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İst.) 

Deneme Kitapları:

* Kalpzaman Yeşilçam (Heyamola Yayınları, İst.

Hüseyin Alemdar 003

BEKLE PENCEREDE

Kente iniyorum camlarına gölge düşmüş
         pencerelerden
sevinçler dondurulmuş bir okul çocuğunun gözlerinde
hüzün ve acıları göğsünden sarkıyor esmer bir adamın
paslı kilitler vurulmuş karşı yüreklere açılan kapılara

pencereleri değil tüm kapıları da açsanız
                                        sığmam ki bu yürekle bu kente

Kentin değil çiçeklerin rengini unuttum, yüzünü
         sevdiklerimin
ey çiçekçi! hangi renk gül giderdi acılarevindeki
       sevgiliye
ey postacı! zarfın hangi yüzüne yazılırdı adresi
        alıcının
bağışlayın her ikiniz de bağışlayın
edindiğim yeni kimliğim de sorulmadan
                              nasıl kaçılır ki bu yürekle bu kentten

Ne çabuk değişti bu kent bu insanlar
ey kent bekçisi!
paslı kilitlerin paslı anahtarlarını kıran
bu gece kaçacağım bu yürekle bu kentten

Bu kentten bu yürekle!..

(1983 — 1984 (1984])

kapak.fh11

TUTUKLUYUM

Sevinçlerine el konulmuş kentlerde yaşıyorum
kötü sözediyorlar benden
saçlarını okşadığım sarışın çocuklara
en hüzünlü anlarımda omuzuma konuyor
                                                                 yaralı bir serçe
zor sığıyorum sokaklara!

Kuşlarına kurşun sıkılmış kentlerde yaşıyorum
saçlarıma dökülüyor kanlı kuş kanatları
her kanlı bir kanat kanlı bir bıçak
kanlı bir nefesle geçiyorum
bir sokaktan diğer bir sokağa

Karanfillerine kırağı çalınmış kentlerde yaşıyorum
ey zaman bilgini bilmiş ol
                        gündoğumu ile günbatımı donduruldu
sevdanın ne karasını ne de akını arama
                                                       bu tek kesit yaşamda
ellerime tutuşturuluyor
kundaklara sarılı kırmızı gül ölüleri
Anne, unuttum mu sanıyorsun
senin hüzünlerin bile gülümserdi
                                            her uçurum başlarında
söyle şimdi, nasıl dönebilirim ki sana
— Ey oğul, hayırsız oğul gittinde gider oldun…
Her gündoğumu kentler tutukluyor beni
tutukluyum
anla!…

(1985)

Hüseyin Alemdar 002

KENTLERE YAKIN OTURDUM

Pencerelere yakın oturdum
görebilmek için alnımdaki gökleri
ekmek kırıntıları attım güvercinlere
kuş kanatlarına düştü yüreğim
alnımdaki göklere uçtu güvercinler

Kapılara yakın dikildim
çağırabilmek için acıları sokaktan
canım diyebilmek için yeni bir cana
canevimde konukladım acıları
canlar tokalaştı benimle

Sokaklara yakın yürüdüm
bulabilmek için yitik gölgemi
elinden tuttum bir okul çocuğunun
gövdem yaptım kentleri
göğsümde kenetlendi kentin yükleri

Kentlere yakın oturdum
yüzümdeki kentlerle!

(1985)

Kent 056

YARALI

Yüzüm yaşama kırgın
yüreğim yaralı şimdi
— dağlarda hüznün rüzgârı —
uçuşur gider yalnızlığım
kör bir kuş esrikliğinde
kırlangıç zamanı ardıçlara

Yaralı bir kuştur şimdi o
zoraki yükselir
taş kovuklarına

Dönüp gelir delice bir kuş
kanatlarını yaşama çırparak
— dağlarda hüznün şarkısı —
uçuşur gelir yalnızlığım
ak kanatlı bir kuş duyarlığında
güvercin zamanı harmanlara

Yarası savmış bir kuştur şimdi o
iner sessizce
konar yüreğime.

(1981-1985 [1985])

Hüseyin Alemdar 001

Enver Gökçe’nin ilk şiirleri…

bir alıp satıcı gönül

Düştüm bir öylesi çekilmez derde,
Ne ölümü düşünürdüm, ne yaşamak korkusu,
Ne sır aradım herşeyde, ne gariplik var serde,
Ne kara sevda, ne sevmek ne sevilmek arzusu
Artık her şarkı dokunur bana bu şehirde.
Hasret nedir bilmezken o kadar
Şimdi, her an, her yerde gurbetteyim.
Çünkü daha görmediğim güzellikler var,
Öyle bir yürek koymuşlar ki içime neyleyim,
Her yere gönlümü vermeden geçemem dostlar!
Ben deli miyim bilmem mi neler ettiğimi.
Bir han köşesinde yatmayınan Kerem diyorlar,
Ne tuhaf bu insanlar derdini dökmeyinen
Çaresiz derde bulunmaz merhem diyorlar.
Ah … Bir alıp satıcı gönlüm var gezer çarşı çarşı,
Başım güneşe düşmüş yanmayı öğrenir.
N’olur böyle duradursun cama güneşe karşı,
Gönül heryerde bir kardeşim güzel heryerde bir …

Ülkü, S . 54, 1943

envergokce

vatandaş

Ne, bizden geri, deniz aşırı şarkılar,
Ne tadılır ne bölünür nimetler bizsiz.
İnan kardeşim inan
Ne yalan bu dünya,
Ne insan fani …
Acılar görmüşüz, geceler görmüşüz, ölmeyi görmüşüz.
Aydınlıklar görmüşüz, kahramanlar, dostlar görmüşüz.
Görmüyor musun, görmüyor musun?
Ellerimiz ellerimizde … gidiyoruz.
Sizlerden söz açıyorum
Teklifsiz, pervasız, işkilsiz.
Ateşe vurulu batıl ve eski kitaplar
Sizden öte …
Neler varsa
Mesut insanlık için bühtan edici
Sizden öte …
Ve bir yanda yıkılmış zulmün kalası
Bir yanda salınır devasa gövden.
Bir yanda sevmediklerin,
Bir yanda demir pencere, bir yanda tarih
Bir yanda sen.
Yani bir yanda
Yüzyıllar boyunca saflarında
Yangınlar çıkardıklarımız.
Bir yanda -hayal etmesi zor-
Ferah ve cömert dünyamız
Ve mürettip, hasatçı, öğrenci, öğretmen.
Kınadık, yüz çevirdik, düşman kesildik
Şol aşkı bilmezlenenlere.
Dünyalar durdukça mesuduz
Bu dünya üzerinde
Yaşamak aşkına, yıldızlar aşkına
Demir ve ekmek aşkına mesuduz …
Hey dağlara taşlara kar eden türküm
Aşikar etsen de kendini
Şöyle bir sular gibi salsak, boy versek
Uzun ömrümüzü, yiğit ömrümüzü, taze ömrümüzü,
Sefıl ömrümüzü, deli ömrümüzü, gelin ömrümüzü …
Güneşte güneşlesek
Dal kırsak, toplasak, ateşlesek
Broy broy desek dağlarda
Gül gülistan içinde görseler bizi.
İster öv, ister yer, ister sev beni
Güneşin taşlarda mavileştiği
Nehir boylarınca söylenir
Sevinç şarkılarım yoksa da
Şimdi, bütün kederli ezgileri
Ümide kurban ediyorum.
Satırlarımla olsa da çok mu, bir de ben seni
Bizden olan bütün dünya şairleri gibi
Yadediyorum.
Sen ne haklın, ne evliya, ne kul, köle, ne şövalyesin
Sen yirminci yüzyıl insanı!
Dost dediğim, yaren dediğim, kardeş dediğim
Ekmeğim benim,
Gülüm, bağım, bostanım benim:
VATANDAŞ.

Ant, 1. 6.1945

enver-gc3b6kc3a7e-9

memleketimin şarkıları

Ben, bizden olan bütün insanların dostu;
Adı, haritalarda bile bulunmayan
Bir köyündenim Anadolu’nun.
Güzel şeylere hasrettir memleketim,
Güzel şeylere hasret bu dünya.
Yıllardır, kanda ve ateşte mısralarını
Yanan şehirlerin,
Ağır tankların tekerlekleri arasında.
Biliyorum,
Yaylım ateşlere girilmiştir gönlümüzce
Pasifik kıyılarından Volga’ya kadar.
Benim arzumanım kaldı
Hürriyet boylarında tank oynatanlarda.
Bütün kıtalarda
Tulu arzda, islam içinde, küffar içinde
Mülhit, mümin ve vatanseverim.
Fakir, cefacı topraklarım içinde
Mendil tutamın, diz vuranım, baş çekenim
Zeybekte, halayda, tamzarada …
Ben küçük Yusuf’um Çit köyünde
Çapak çapak ela gözlerim;
Kıl keçim kısır, annemin memesi yara.
Benim saçlarım belik belik,
Bıyıklarım burma burma
Gözlerim kara kıyma renginde, ama
Erzincan oynamış ağlamışım
Irgatlık etmişim el kapısında.
Dolu vurmuş bahçelerimi,
Çekirge inmiş tarlalarıma.
Ben bir yolcuyum hemşeri
Manisa bağlarından geçtim
Aydın incir tarlalarından.
Çığlıklar getirdim
Üzümleriyle beraber çürür gibi düşen
İnsanlarımdan.
Sıcak tuzsuz gevreklerinizi yemişim
Alaca karanlıkta … Buca’lı işçilerim.
Unutur muyum seni
Derdini, ekmeğini bölüştüğüm
Ttirküleriyle bizi ağlatan memleketlim.
Karadeniz’in Rumelilcirı tütünü,
Bende türküler oldu ağlamaklı,
Bende türküler oldu dizim dizim.
Doldurdum sineme, ciğerlerime
Doldurdum derdi mihneti
Pamuk tozunu, kömür tozunu;
Memleketimin şarkıları kadar acı çektim.
Ben Ahmet Çavuş’um
“Attığım kurşunlar gitmezdi boşuna”
“Şimdi kuzgunlar iner taze !eşime”.
“İki kere kesemden everdiğim”
Dost dediğim kıydı bana.
Ben Kürtoğluyum derim ki “Yiğitlik kadim”
Ben Nazif’im “Urfa’ya karşı vurdular beni”
Ağlasın Urfa.
Ben şairim
Halkların emrinde, kolunda, safında.
Satırlarım vardır kahraman,
Satırlarım vardır cılız, cesur ve sıtmalı.
Ahdim var:
Terli atlet fanilalı göğüslerden
Püfür püfür geçeceğim.
Bir de aşıkım, kanlı bıçaklı
Yar için serden geçeceğim.
İnan ki ciğerparem, inan ki sevgilim
Bu hususta:
“Üçten, beşten, senden geride kalan değilim”

Ant, 1. 7.1945

bir-hapisane-hat0131ras0131
Hapishane hatırası

ilk adım

Bir mermi de benden aslanım,
Bir mermi de benden.
Bir mermi de benden zafer topları
Mukaddes namlular!
Daha gelmesin mi bahar,
Daha gülmesin mi ağlayanlar?
Y ıllardır kan içinde, sargı içinde
Unuttunuz mu
Sevmesini, şakalaşmasını?
Çekik gözlüler,
Kıvırcık saçlılar, ablak yüzlüler!
Küller mi saz beniz etti sizi
Yabani güller, dost bakışlar, otlu çiçekler!
Ve sizler:
Adana, Aras pamuğu kadar
Sevdiğim yüzler!
Yayla türkülerim kadar
Memleketlilerim kadar
Sevdiğim yüzler!
Altıya mı değdi yaşlarınız
Otuz dokuz doğumlu çocuklar?
Ömrünüz, gözleriniz, uykularınız
Sığınaklarda geçti harp boyunca.
Oylum oylum ateşleri gördünüz mü
Cepheden dönenleri sordunuz mu?
Tanır mısınız
Ay nedir, gün nedir, elma nedir?
Güneşi gözlere doldurmak güzelken
Hey küçük kardeşler hey
Görün ne hale koydular dünyamızı.
Şimdi zafer topları gürlüyor
Avrupa’ da.
Ve deniz ötesi kıtalardan
Şarkılar …
Şimdi kazaska oynuyor Avrupa.
Şimdi silah yerine bayrak tutanlar …
Hiçbirini tanımadığımız,
Oyunlarım bilmediğimiz
Mişiganlılar, Oksfortlular, Ukranyalılar.
Şimdi, göz aydın etme zamanıdır.
Yeni bir dünya doğuyor.
Şorul şorul giden kan pahası.
Müjdeler, müjdeler olsun
Yeni bir dünya doğuyor
Zincir seslerinden
Verem basillerinden uzakta …
Büyük ölülerini bağrına basıp
Yaralı insanlarımız
Kahramanlarımız konuşuyor:
“Benim olsun, senin olsun, bizim olsun,
Hani kardeşlerimiz vardı ya
Bu dünyada.
-Kız kardeşlerimiz, annelerimiz, şairlerimizDumdum
kurşunuyla vursalar da
Her zaman böyle döğüşeceğiz:
Gırtlak gırtlağa, diş dişe, tank tanka
Demokrasi için,
Eşitlik ve hürlük uğruna”
Bir mermi de benden aslanım
Bir mermi de benden
Bir mermi de benden
Zafer topları, mübarek namlular!

Ant, 16.5.1945

1-2-768x583

kardeşlik acıları

Yıllar var ki sizleri düşünüyorum:
Yanan şehirlerim,
Düşmana ekmek veren tarlalarım
Teknelerim, ocaklarım, öğretmenlerim!
Ve sizleri:
Caddeler, tarlalar, fakülteler,
Nehir boylan, şehirler, ordular
Aşklarım, hünerlerim, sefaletlerim!
Ellerime ateş düştü
Yüreğime, gövdeme, kollarıma.
Biliyorum ey demokrasi!
Bütün şairlerin ölür
Barikatların susar
Ve yanar da limanların, iskelelerin
Zafer gülleri sensiz açmaz
Böyle bir macerada.
Kardeş, kardeş!
Alkış tutan ellerini kesmedim,
Tanklarımla tarhlarını ezmedim.
Ben kendi halimle müthiş kişi
Ben sevici, sert ve delişmen …
Ve hürlük kardeşlik çırasını
Kendi hissemce götüren insan.
Biliyorum bu dünyada
El değmediğimiz, nice doyumlu,
Sıcak, ölümsüz ve kederli şeyler vardır.
Biliyorum bu dünyada
Gökyüzü ve denizyüzü
Cümle çiçek ve cümle yemişler vardır
Biliyorum bu dünyada
Yalnız ve “yalnız insanlar
Yani kardeşler vardır.”
Beni şehir şehir beni,
Beni köy kent beni
Beni usul, beni yolca götür
Kardeşlik treni!
Ağır yaralılar taşıyorum
İncinmesin kollarım, ayaklarım, ellerim.
Işıltılı gündüzlere gitmeliyim
Acılar, darağaçları, kelepçe demirleri!
Bayram şenliklerine,
Demokrasi şenliklerine gitmeliyim
Uğruna şiir yazılan, döğüşülen, ölünen insanlar!
Yeter değil bana
Zaferlerin,
Yıllardır gece hücumlarına
Sokak savaşlarına katlandığım.

Ant, 1. 5.1945

Enver Gokce_Ömer Yaprakkiran

http://www.envergokce.org

 

“Ezgili Yürek” – Ruhi Su şiirleri

NİNNİ
Seninki bende kilitli
Benimki sende kilitli
Anahtarlannı atalım suya
İster bir altın inek içsin
İster şehirlerden geçsin su
Kilitler vannca uykuya
Yaz gelsin çözsün
Kış gelsin sarsın
Rüzgar geçen günleri koparsın
Bir de takvim asalım kapıya
(Varlık Dergisi, 15 Haziran 1940)

Ruhi Su 003

SERHAT TÜRKÜSÜ
Ne murdar öldüler
Ne müslüman oldular
Kılıçsız, kalkansız
Bir sofra kurdular.
Zeytin zeytini getirdi
İncir inciri getirdi
Şerbeti üzüm getirdi
Her biri bir şey getirdi
Kimi meyvesini canım
Kimi gölgesini getirdi.
Ne dört yüz arslana borçluyuz
Ne Şehmuz Aslan’a
Ilgınlara, sazlara borçluyuz
Biz bu toprakları
Bir de yavşana.
(Cumhuriyet Gazetesi, 1975)

Ruhi Su 005

SEFERBERLİK
Eli silah tutaniann gidişiydi bu
Rediflerin, vay anam kur’asının.
Çalgılann da insanlar gibi
Zort zort edeni var
Zom zom gideni var.
Uyandım davulun bağnazlığına
Davulun, trampetin
Gerilmiş derilerin muştusuna
Seferberiikti bu, karşı durulmaz.
Bir sesim vardı benim
Bin sesim olsa n’olacak
Çocuklann sesiyle adam vurolmaz
Kim getirdi bu savaşı ekmeğin beyazlığına.
Şimdilerdeki gibi anımsanm
İkiz bebeklere benzerdi ekmekler
Püren çalısında pişer
Püren balı gibi kokardı
Biz oldum olası ekmekle doyanz da
Çocukluğum geldi aklıma.
Hep savaşlardan mı kaldı bu yoksulluk
Seferberlik derlerdi, ben de bulundum içinde.
Pelit, ekmek ağacı
Hamup, pekmez ağacı, bal ağacıydı bizim Güney’de
Çocuklar ya çok azdı, ya çok ağlamazdı.
Ya da ağlamaya vakit kalmazdı.
Hastalık lekeli humma
İlaç kınakınaydı
Gitsin, gitsin de gelmesin
Çocukluğum geliyor aklıma.
(Cumhuriyet Gazetesi, 5 Şubat 1977)

Ruhi Su 001

GELDİK
Hepimiz bir yerlerdeydik
Başka bir yere geldik
Değişen dünyanın sürecinde
Karanlık bir sudan geldik
Ne gül eski güldür şimdi
Ne beygir eski beygir
Kırmadan incitmeden
Maymundan insana geldik
Bakmayın siz bu bencil
Bu hayvansal kavgaya
Değişen dünyanın içinde
İnsana biz yeni geldik.
(Cumhuriyet Gazetesi, 5 Mart 1977)

Ruhi Su 002

EZGİLİ YÜREK
Hangi taşı kaldırsam
Anamla babam
Hangi dala uzansam
Hısım akrabam
Ne güzel bir dünya bu
İyi ki geldim
Süt dolu bir torbayla
Şöylece çıkageldim
Kime elimi verdimse
Döndürüp yüzümü baktınsa
Kısmet kapıyı çaldı
Kör pınara su geldi
Ben şakıyıp durdukça öyle
Gülün kokusu geldi
Bebesi olmayana
Bunalıp da kalmışa
Acılarla yüklü
Dargın yüreklere
Yetiştim geldim
İyi ki geldim.
(Cumhuriyet Gazetesi, 23 Temmuz 1977)

Ruhi Su 004

IRMAK
Ağaç demiş ki baltaya
Sen beni kesemezdin ama
Ne yapayım ki sapın benden
Bak şu ağacın bilincine sen
Ölen ben öldüren benden
Bunca analar ağlayıp durur da
Akıp gider gelinciklerden
Kör müdür sağır mıdır bu ırmak
Ölen ben öldüren benden
Her yerde böyle olmuş bu
Önce dağa taşa ağaca söyletmiş halk
Sonunda sabahın bir yerinden
Uyanıp kalkmış ayağa ırmak
Ölen ben öldüren benden
(Sanal Emeği, 1978)

Ruhi 004

BAŞLASIN
Dünyaya gel
İnsan başlasın
Taneyi bul
Korku başlasın
Ağalık beylik
Bir bir başlasın
Bin yıl on bin yıl
Bunca emek bunca yıl
Karun bitirsin
Süleyman başlasın!
Sen ki dünyayı cennete çevirdin
Dünyaya hükmün başlasın
(Sanat Emeği, Nisan 1978)

Ruhi Su 007

İNSAN VE EMEK
Bir sergiyle geldi bahar
Ne don vurur, ne meyve verir
Öylece bir çiçek düşlemesi
Ne güzel bir oyun değil mi canım
Taşlara bakan gözün çiçeği görmesi
Benim memleketimde bugün
Kırk bin elli bin liradır
Resmin metre karesi
Ve dillere destandır canım
Turan Erol beyazıyla Bodrum’un mavisi.
Bir gece kulübünde bugün
Kırk bin, elli bin liradır
Bir Zeki Müren dinletisi
Ve elbette güzeldir canım
Emeğin değerlendirilmesi
Ama benim memleketimde bugün
İnsan kanı sudan ucuz
Oysa en güzel emek insanın kendisi
Kolay mı kan uykularda kalkıp
Ninniler söylemesi
Belki bu nedenle, yazık
Asılmış gibi durur
Asılmış gibi kederinden
Duvarlanmda resim
Çalgılarımda müzik
(Sanat Emeği, Mayıs 1978)

Ruhi Su 006

Tuğrul Tanyol şiirleri…

Tuğrul Tanyol, Sosyoloji Profesörü, Çevirmen, Şair

14 Ocak 1953, İstanbul doğumlu. Şair ve yazar Prof. Dr. Cahit Tanyol’un oğludur. Moda İlkokulu (1963), Saint Joseph (1968) ile Kabataş Erkek Lisesi (1972) ve Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü (1977) mezunu. Doktorasını “Kültür, Kişilik Kuramları” başlıklı tez çalışmasıyla İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü’nde (1980) yaptı. Çalışma hayatına aynı yıl Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nde asistan olarak başladı. Öğretim üyeliği görevini aynı üniversitede doçent ve profesör olarak sürdürdü.

İlk şiiri Yeni İnsan dergisinde yayınlanmıştı (1970). Şiir ve yazıları daha sonra Varlık, Somut, Türkiye Yazıları, Adnan Özer ve Haydar Ergülen’le çıkardığı Üç Çiçek (1983), Mehmet Müfit ve Metin Celal’le çıkardığı Poetika (1985) dergilerinde yer aldı. 1980 yılında Sanat Emeği Dergisi Şiir Ödülü‘nü, ikinci kitabı Ağustos Dehlizleri ile (1985) Behçet Necatigil Şiir Ödülü‘nü kazandı. Türkiye Yazarlar Derneği (1995-96 dönemi ikinci başkanı) ve PEN Yazarlar Derneği üyesidir.

Ödülleri: 1980 İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Şiir Yarışması’nda Sanat Emeği Dergisi Şiir Ödülü1985 Behçet Necatigil Şiir Ödülü (Ağustos Dehlizleri ile), 2016 Metin Altıok Şiir Ödülü.

Eserleri: Şiir – Elinden Tutun Günü (1983), Ağustos Dehlizleri (1985), Sudaki Anka (1990), Oda Müziği (1992), İhanet Perisinin Soğuk Sarayı (1995), Toplu Şiirleri 1971-1995 (1997), Büyü Bitti (2000), Her Şey Bir Mevsim (2006), Öncesi ve Sonrası (2012), Yedi Kitaptan Seçtiklerim (2012),

Çeviri – Yeniden Çarmıha Gerilen İsa (N. Kazancakis’ten, 1982), Kötü Saatte (G. G. Marquez’den, 1987), Bir Üçkağıtçının Anıları (S. Guitry’den, 1991), Kahvehane Şiirleri (R. Mc Kane’den, Selahattin Özpalapıyıklar’la birlikte, 1994), Kılıçtan Keskin Dudaklar (V. Aleixandre’dan, 1996)

tugrul-tanyol

BEYAZ AT
Sönmüş kentleri dolaştım sessizlikte
Boş meydanları, kirli sokakları
Herkes kendi yankısının peşinde
Karanlık avlularda oturdum
İçimde vahşi tamtamları inlerken ölümün 
Tüm putların yeniden dirildiğini gördüm
Beyaz bir at gibi uzaklaşıp yiterken ömrüm
Sen uyuyordun
Kirli sokaklarına güneş vurmayan odanda
Evler bir bir yıkılırken üstiime
Yollar canlanmış sıkarken boynumu
Uyuyordun sen
Uyuyordun sen
Uyanmak için bir başka gecede
Ağır kanatlarıyla büyürken sessizlik
Karanlık usulca konarken pencerene
Gölgeler asarken kendini başka gölgelere . . .
Kent yanıyor duyuyor musun
Sönmüş kentleri dolaştım sessizlikte
İçimde vahşi tamtamları inlerken ölümün 
Acının acıya, nefretin nefrete
Karanlığın karanlığa dönüşünü gördüm
Beyaz bir at gibi uzaklaşıp yiterken ömrüm

56871

DOST GUNLERiN SONU
Çingene ruhum, dizginle artık atını
Bundan öte yol yok.
Akşam, rüzgar kanatlı bir kuş
Çökmede ağır ağır, şimdi
Yolculukların suya düştüğü andır.
Eğilip bir bak yüzüme
Gözlerimde çizili eski atlaslara bak
Yıldızların döküldüğü o eski yollara,
Şimdi orada
Ne ağır ve uzun kervanların
Konakladığı ırmaklar
Ne göçebe sarhoşluğu var
Sıcak yaz gecelerinin.
Gecenin çatısıdır, açılınca
Evrenin dişi güzelliği,
Binbir gökyüzü altında uyuduğumuz
Sevişip çoğaldığımız o özgür
Gururlu ve dost
Günlerin sonuna geldik.
Hangi hasrettir bu, bitirir bizi
Kapısı araık odalarda eridi mumlar,
Saat kaç, neredeyiz, kimin bu telle çevrili duvar
Kimin eseri bu karanhk sokak
Bu bembeyaz kefen, bu ansızın
Ölüp yitiveren zaman.
Bir ok atıp düşürsem geceyi
Önümde diz çökecek aydınlık günler
Çıplak göğüslerimizde yeni yıkanmış yaralarla
Ve ağacın en yüksek dalında
Gürültüyle açarken kalbim.
Çingene ruhum, dizginle artık atını
Yolun sonuna geldik

3185664-KRXCFCDY-7

ÇİÇEKLERİ DÖKÜLEN AĞAÇ
Yalnızım
soğuk bir denizin maviliğinde
içim dışım kupkuru,
kırılıveriyor elimi attığım her şey
tuzla buz oluyor sevgiler
Issızlaşıyor geçtiğim yollar
gölgem bile korkar oluyor benden.
Kopkoyu bir karanlık
uzanıyor damarlarıma
süzülüyor içime yağmur yüklü bulutlar
çıkmaz sokaklara iniyor gece
içimde bir çocuk, can veriyor sessizce.
Yalnızım
sabahı bekleyen penceremde
kimseler geçmiyor sokağımdan
beynimin içinde bir yerlerde
çiçek açıyor bir ağaç
Çiçekler dökülüveriyor yere.
Çıkmaz sokaklara iniyor gece
kentin kirli duvarlarına
dilsiz kaldırımlara,
içimde bir çocuk
içimde ürperen deniz
içimde dinmeyen acım
Ben
çiçekleri dökülen bir ağacım.

Kent 117

BİR KENTİN İÇERDEN GÖRÜNTÜSÜ
Kıpırtısız bir ırmak gibi kent kendi karanlık sularına akıyor
Denize doğru iniyorum dar sokaktan, başımda yağmur
Issız bir ağaç dibinde dinleniyorum, derisi soyulmuş
eski günlerin ardında soluk gülümseyişleriyle
aldatılmış seslerin karanlık ordusu
Kalın kürklerine bürünmüş eşkiyalar, dağlardan
akan kurt sürüsü, karlı ovalardan sürgün
kentin karanlık sularında boğulmak için.
Şu anda biliyorum, birileri birilerinin hayatından çıkıyor
Birileri birilerinin hayatına giriyor, yorgun ve paslı
gözlerini görüyorum, geceye uzanan ellerini
Denize inen dar sokakta yağmur kimleri
kimlerin uzak yollarına sürüklüyor.
Yalnız gece trenlerine biniyor şimdi uzak gözlerim
Yağmurda titreyen gar lambalarıyla büyüyen gölgelerin
Kimlerden ne kaçırırcasına telaşla koşuşan
seslerin ardında büyük bir hiçlik, terkolunuş ve kederin
sıcak yağmuru bu, dudaklarıma yağan, sokaklara, gar lambalarına
rıhtıma her akşam yorgun umutlar boşaltan yolcu vapurlarına
tersaneye, ışıkları sönük son vardiyalara
aşka ve kedere yağan, kemiren yalnızlıkları.
Kıpırtısız bir ırmak gibi kent kendi karanlık sularına akıyor
Biliyorum, şu anda bir tren en olmadık
düşlerle yüklenmiş geceye açılıyor
Geceye ve yıldızların karanlık ülkesine açılıyor bir gemi
Her an her yerde birileri birilerinden ayrılıyor
Her an her yerde birileri birilerine kavuşuyor
Usulca soluk alıyor . . . veriyor bütün yollar.
işte yalnızlar ordusunun atsız pehlivanları
Karanlığa serilmiş seccade, kıblesi kırık saat
Hepsi solgun bir aynanın dipsiz derinliğinde
Dağlardan akan kurt sürüsü, karlı ovalardan sürgün
zil sesleri, kumanya, son vardiyadan süzülen ölüm
Her şey büyük bir telaşla kente doğru koşuyor
kentin karanlık sularında boğulmak için.

35x50_SAIRINSIIREVRENI_TUGRULTANYOL_AFIS-as