İzmir’i düşünüp planlarken tüm doğal ve teknolojik afetleri dikkate almak…

Ali Rıza Avcan

1999 tarihli Gölcük, Adapazarı ve Düzce depremlerini, doğal yıkımlara karşı bilinçlenip örgütlenme açısından bir milat olarak kabul ettiğimizde; ondan sonraki 21-22 yıllık sürede, hem merkezi hem de yerel yönetimler açısından arama-kurtarma çalışmaları açısından sınıf atladığımızı; ancak doğal yıkımlara karşı tedbirli ve dirençli, daha doğru bir ifadeyle esnek olmayı beceremediğimiz ortadadır.

Bu durum, 30 Ekim 2020 tarihli Sisam Depremi sonrasında İzmir’in Bayraklı ve Bornova ilçelerinde ortaya çıkan yıkım ve ölümlerle yeniden kanıtlanmıştır. Bütün bilimsel uyarılara karşın sorunlu bir zeminde mantar gibi yükselen blok ve apartmanların enkazı altında kalan insanların bir kısmı, arama-kurtarma elemanlarının örgütlülüğü ve üstün gayreti sayesinde kurtarılması ve deprem yaralarının kısa süre içinde sarılması ile hangi konularda iyi, hangi konularda kötü durumda olduğumuz net bir şekilde ortaya çıkmıştır.

Kötü olduğumuz noktalardan biri, doğal ve teknolojik yıkımlar öncesinde birey ve kurum olarak gösterdiğimiz tedbirli olma tutumunun eksikliğidir. Çünkü olası doğal ya da teknolojik yıkımlarla ilgili tehlike ve riskleri araştırmadığımız için genellikle bilmeyiz. Bilsek bile bunları engellemek, etkilerini azaltmak ya da yönetmek için plan ve programlar yapmayı pek önemsemeyiz, yapsak bile günün değişen koşullarını dikkate alarak yenileyip güncellemeyiz. Bunun en somut örneği, 1999 yılında İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından Boğaziçi Üniversitesi’ne yaptırılan RADİUS Deprem Senaryosu ile Deprem Master Planı‘nı aradan 20-21 yıl geçmiş olmasına karşın güncellenmemesi ve diğer yıkım türlerini konu alan ; özellikle de teknolojik yıkımlarla ilgili başka plan ve programların hazırlanmamasıdır. Düşünün bir Kemalpaşa’da, Aliağa’da ya da Torbalı’da büyük bir sanayi tesisinde ya da rafineride büyük bir teknolojik kaza olsa, zehirli bir gaz deposu delinse, büyük bir patlama sonucunda havaya zehirli gazlar karışsa, radyasyon artsa Bakanlıklar, AFAD, İzmir Valiliği, İzmir Büyükşehir Belediyesi, ilçe belediyeleri ne yapar? Hepimiz böylesi bir felaket karşısında ne yaparız, kendimizi, yakınlarımızı ve tüm insanları nasıl koruruz? En hazırlıklı yakalandığımız orman yangınlarında bile, bütün bu kurumların yangının kendiliğinden sönmesini bekleyen çaresizliği hafızalarımızdadır…

Merkezi yönetimle yerel yönetimlerin her biri, acıda ortak olduğumuz bu tür yıkımları bile kendi siyasetleri üzerinden yorumlayıp fırsata dönüştürmeye çalışıyor, enkazın başına giden belediye ekiplerini işin içine sokmuyor, kendi aralarında bir görüşme ve uzlaşma sağlanmadan ortak akıl toplantıları düzenliyor, gerekli görüşme ve uzlaşmalar yapılmadan alelacele yapılan bu toplantılara bakanlar, valiler, merkezi yönetimin temsilcileri ve üniversiteler katılmıyor, konuşmacılar ise ‘acaba buradan bana/bize bir pay düşer mi‘ endişesiyle neredeyse herkesin bildiği şeyleri söylüyor, yıkımlar konusunda bir araya gelinip ortak bir tavır sergilenmediği için merkezi yönetimin temsilcileri bir süre sonra yerel yönetim temsilcilerine yıkım konusunda konuşma yasağı getiriyor ve böylelikle tüm paydaşlar hiçbir konuda sonuç alıcı noktalara ulaşamıyorlar. Ta ki, bir sonraki yıkıma kadar…

Bütün bu kaosa ilave olarak gerek merkezi gerekse yerel yönetimler, Meteoroloji Uzmanı Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu‘nun senelerdir söylediğinin aksine, tüm ülkeyi ve kenti ilgilendiren doğal ve teknolojik yıkımların aslında bir bütün olduğunu unutarak her bir yıkım türü için; o da ancak o yıkım yaşandıktan sonra toplantılar yapıyor, tartışmalar açıyor, kendince planlar hazırlıyor. Ancak çok fazla sayıdaki yıkım türü arasında bağlantılar kurmadıkları için bütün doğal ve teknolojik yıkım türlerini dikkate alan bütünleşik yıkım plan ve programları hazırlamıyorlar.

Doğal ve teknolojik yıkımlarla bunların yönetimi konusundaki ulusal ve uluslararası literatürü incelediğimizde, ülkemizde gerçekleşen, gerçekleşmesi olası ya da gerçekleşmesi mümkün olmayan toplam 58 ayrı tür doğal ve teknolojik yıkım çıkmaktadır. Bu yıkım türlerinin alfabetik listesi aşağıdaki tabloda gösterilmiş olup; bu yıkımlardan hangilerinin İzmir’de gerçekleştiği ya da gerçekleşme olasılığının bulunduğu karşılarında işaretlenmiştir.

Bu tablonun incelenmesinden de anlaşılacağı üzere; 16 yıkım türü (% 27,58) meteorolojik, 10 yıkım türü (% 17,24) jeolojik, 10 yıkım türü (% 17,24) teknolojik, 4 yıkım türü (% 6,89) volkanik, 4 yıkım türü (% 6,89) hidrolojik, 3 yıkım türü (% 5,17) yangın, 3 yıkım türü (% 5,17) toplumsal, 2 yıkım türü (% 3,44 agrolojik), 2 yıkım türü (% 3,44) kozmik, 2 yıkım türü (% 3,44) biyolojik, 1 yıkım türü (% 1,72) radyasyon, 1 yıkım türü (% 1,72) epidemik kaynaklı olup, bu 58 tür yıkımdan 51’inin İzmir’de gerçekleştiği ya da gerçekleşme olasılığının bulunduğu, 7’sinin de bulunmadığı belirlenmiştir.

İzmir’in tarihinde bu yıkımlardan hangilerinin hangi tarihlerde hangi düzeyde etkili olduğu ise, depremler ve bir iki salgın hastalık dışında pek bilinmemekte, buna ilişkin tarihi kayıtlar bulunmamaktadır. Ayrıca bir yıkımın diğer bir yıkıma neden olduğu ya da tetiklediği durumlar; örneğin büyük bir deprem sonrasında ya da savaş sırasında ortaya çıkan salgın hastalıkların varlığı ve etkisi gibi konular da araştırmadığımız ve bu nedenle de bilmediğimiz konular arasındadır.

Öte yandan İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından 1999 yılında hazırlattırılıp güncelliğini bugün itibariyle kaybetmiş olan RADİUS Deprem Senaryosu ve İzmir Deprem Master Planı ile İzmir Valiliği tarafından 2017 yılında hazırlanan İzmir İl Afet Müdahale Planı TAMP-İzmir dışında İzmir için başka bir plan ya da programın hazırlanmadığı; Afet ve Acil Durum Başkanlığı (AFAD) tarafından Eylül 2014’de hazırlanan 2014-2023 Teknolojik Afetler Yol Haritası Belgesi‘nin İzmir ölçeğindeki hedefleri ile bu hedeflere ulaşmak için uygulanacak yol haritası üzerinde bile çalışılmadığı bilinmektedir.

Bildiğiniz gibi, 30 Ekim 2020 tarihli Sisam Depremi’nden en fazla etkilenen yerin İzmir; özellikle de Bayraklı ve Bornova ilçeleri olması ve İzmir’in günümüz koşullarına cevap veren bir deprem master planının olmayışının gündeme gelmesi nedeniyle İzmir Büyükşehir Belediyesi 12-14 Kasım 2020 tarihinde İzmir Depremi Ortak Akıl Buluşması‘nı düzenledi. Ancak bu toplantıya davetli olmasına karşın Hükümeti temsil eden bakanlar, İzmir Valiliği ve İzmir’de akademik düzeydeki tek deprem araştırma ve uygulama kurumu olan DEÜ Deprem Araştırma ve Uygulama Merkezi, yapılan çalışmanın zamansız olması gerekçesi ile katılmamışlar ve deprem yaralarının sarıldığı süreçte asıl yapılması gereken işin depremle ilgili plan ve programların hazırlanması olduğunu hatırlatmışlardır.

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nden aldığımız son haberlere göre, yakın zamanda kurulan Deprem Risk Yönetimi ve Kentsel İyileştirme Dairesi Başkanlığı tarafından hazırlanan 28.12.2020 tarihli bir davet yazısıyla, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından kurulacak İzmir Afet Platformu‘na katılması uygun görülen resmi, özel ve sivil kuruluşlardan bir asil, bir yedek olmak üzere iki temsilci isminin 06.01.2020 tarihine kadar belediyeye bildirilmesine ilişkin yazıdır.

“Çok Acil” kodu ile 28 Aralık 2020-06 Ocak 2021 tarihleri arasındaki bir haftalık sürede, yine acele getirilen bir tutum içinde gönderilen çağrı yazısı; başta İl Çevre ve Şehircilik, İl Afet ve Acil Durum, İl Sağlık, İl Tarım ve Orman, DSİ 2. Bölge, TCK 2. Bölge Müdürlüğü ile MTA Genel Müdürlüğü, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu İzmir Bölge Müdürlüğü olmak üzere 8 merkezi yönetim birimine, 30 ilçe belediyesine, 9 üniversite rektörlüğüne, İZSU Genel Müdürlüğü’ne, Gediz Elektrik Dağıtım A.Ş.’ne, Botaş İzmir Şubesi Müdürlüğü’ne, İzmir Doğalgaz A.Ş.’ne, İzmir Kent Konseyi’ne, İzmir Barosu, İzmir Ticaret Odası, EBSO, TMMOB İKK gibi 4 meslek odasına, 8 (Kızılay, Acil Afet Ambulans Hekimleri Derneği, İzmir Afet Derneği, Kuzey Ege/Ege Arama Kurtarma Derneği, İzmir Afet Bilinci ve Risk Farkındalığı Derneği, Türk Psikologlar Derneği, İzmir Müteahhitler Derneği, İzmir Yapı Denetim Derneği) derneğe, 1 platforma (EGEÇEP), Türk-İş, DİSK, KESK ve Memur Sendikaları temsilcisine olmak üzere 72 ayrı kurum ve kuruluşa gönderilmiştir.

Bu çağrı yazısının da gösterdiği gibi, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin, henüz yeni yaşanmış deprem deneyiminden yola çıkarak katılımcı bir yönetim yapısı oluşturma amacıyla bir girişimde bulunduğu anlaşılmakla birlikte; yukarıda sıraladığımız 58 ayrı tür doğal ve teknolojik yıkım türü arasındaki ilişkileri dikkate almaksızın sadece birini ele alıp ve diğerlerini göz ardı ederek yola çıkmaya niyetli olduğu anlaşılmaktadır.

O nedenle İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ve kurulacak İzmir Afet Platformu‘nda yer alacak tüm resmi, özel ve sivil kuruma, yıkım gibi hepimizi ortaklaştıran felaketleri yönetmeye yönelik bu tür girişimlerinde merkezi yönetim, yerel yönetim, özel ve sivil kuruluş düzlemindeki tüm paydaşlar arasında, her paydaşın eşitliğini esas alan katılımcı ve çoğulcu bir tutum sergilenmesini; ayrıca, değerli hocamız Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu‘nun uyarısı çerçevesinde hiçbir doğal ya da teknolojik yıkımı diğer yıkımlardan ayırt ederek ele almamasını, yıkımlar konusunda bütüncül bir yaklaşım içinde olmasını öneriyorum.

Bir bilimsel araştırma nasıl yapılma(ma)lı? (2)

Ali Rıza Avcan

İlk alan araştırmamı, Devlet İstatistik Enstitüsü’nün 1970 yılı Nüfus Sayımında sayım görevlisi olarak yapmış, Ankara’nın Tuzluçayır mahallesi balçığında bir ayakkabıdan olurken, aldığım parayla koşup yeni bir ayakkabı edinmiştim.

Daha sonraki çalışmamı ise Mülkiye’nin 3. sınıfındayken hocam Nermin Abadan Unat‘ın başkanlığında rahmetli Ahmet Taner Kışlalı, Doğu Ergil ve Türker Alkan‘dan oluşan değerli bir ekiple Ankara’da yapılacak Cumhuriyet Senatosu kısmi yenileme seçimlerinde hem Ankara’nın mahallelerini, hem de Şereflikoçhisar gibi ilçe ve köylerini dolaşarak yapmıştım. Anket çalışması sonrasında kendi isteğimle bu araştırmanın yorum ve değerlendirme bölümlerine katılmış; böylelikle üzerinde bol miktarda 0 ve 1 rakamını bulunduğu data kartlarını öğrenip doldurmuş, ODTÜ’nün makaralı dev bilgisayarlarını görmüş, değişkenler arasındaki korelasyonu gösteren tabloların şimdikinin aksine 45 dakika ile 1 saat arasında eskinin traktörlü yazıcılardan çıkışına tanık olmuştum.

Bir yıl sonra yine hocam Nermin Abadan Unat‘ın verdiği son sınıf bitirme görevi çerçevesinde “Çocuğun politik sosyalizasyonu” konusu ile ilgili araştırmayı hocamın önerdiği gibi akraba, mahalle ve kapıcı çocuklarıyla değil; bir yıl önce öğrendiğim bilgileri kullanarak Ankara’nın dört ilk okulunun 4. ve 5. sınıflarında okuyan 286 öğrenci ile yapmış, bu çalışma sırasında arkadaşlarım Gülgün Tezgider ve Sıdıka Erestin‘den yardım almış ve böylelikle Prof. Dr. İnci San ile ODTÜ Bilgisayar Bölümü Başkanı rahmetli Prof. Dr. Necdet Bulut ile tanışma fırsatını yakalamıştım.

Yaşamımın bundan sonraki bölümünde, -kader mi diyelim buna- yolum o tarihlerde araştırma ya da anket denilince ilk akla gelen kurum olan Devlet İstatistik Enstitüsü‘ne düştü. 2. MC Hükümeti’nin kapatılışı ile birlikte Müfettiş Yardımcısı olarak çalıştığım Yerel Yönetimler Bakanlığı’nın kapatılıp Teftiş Kurulu’ndaki 28 arkadaşımın değişik kamu kurumlarına memur olarak dağıtıldığı süreçte benim ve sevgili gazeteci arkadaşım Ali Tartanoğlu‘nun kısmetine Devlet İstatistik Enstitüsü Sosyal İstatistikler Daire Başkanlığı‘nda memur olmak düşmüştü. Bizim hemen alıp yaklaşmakta olan 1980 Nüfus Sayımı nedeniyle Balıkesir ilinin tüm ilçelerinde sayım eğitimi vermek üzere görevlendirdiler; hem de Daire Başkanı ile birlikte… Böylelikle hem Balıkesir’in tüm ilçeleri hem de sayım istatistikleri ile teknikleri daha iyi öğrenme fırsatını yakalamış olduk…

Ardından 13 yıllık bir denetim elemanlığı süresi ve 1991 yılında İçişleri Bakanlığı’nda örgütlenmiş olan Fethullah Gülen Cemaati‘nin bakanlık imamları ile kapışmam sonrasında istifa ederek kamu hizmetinden ayrılmam ve onların da beni tam bir yıl sonra, savunma hakkından bile mahrum ederek devlet memuriyetinden atmaları…

Ama yolum yine araştırma işleri ve araştırma şirketleri ile birleşti… Önce merkezi Ankara’daki Araş A.Ş., daha sonra Sonar-K, daha sonra Sonar-K‘nın İzmir birimi Michelangelo, PR Medya, Stratejipoll Araştırma ve Danışmanlık ve son olarak Etik Araştırma… Önce ilk basamak olan anketörlük, daha sonra saha sorumluluğu, daha sonra araştırma tasarımcılığı ve en nihayetinde de 2012 yılından sonra nitel araştırmacı olarak araştırmalar yapmaya devam ederek…

Araştırma evreninin İlk basamağında anketörlükten başlayıp son basamağına kadar devam eden bu süreç boyunca bilimsel araştırmanın nasıl yapılması ya da yapılmaması gerektiğini yaparak, yaşayarak ve hissederek öğrenmek… Tabii ki, bazen tanık olduğunuz yolsuzluk ve manipülasyonlar nedeniyle çok sevdiğiniz işinizden ayrılıp binlerce liralık alacağınızı geride bırakmak yapmak zorunda da kalabiliyorsunuz… Ama sonuç olarak bu yolculuğun bugünkü aşamasında, iyi ya da kötü araştırmacı ile iyi ya da kötü araştırmayı ilk görüşte ayırt edebilecek kadar bir birikim ve deneyim kazanıyorsunuz…

Gelelim İzmir Demokrasi Üniversitesi tarafından yapılan Kültürpark’ın Kullanım-Kullanıcı Profili Araştırması‘nın zayıf ve yanlış noktalarına….

1. Uygulanan araştırma yöntemleri konusundaki kafa karışıklığı: Yazımızın dünkü bölümünde de belirttiğimiz gibi, Kültürpark’ın Kullanım-Kullanıcı Profili Araştırması ile ilgili raporun ikinci paragrafında, “derinlemesine mülakatlar ve odak gruplar aracılığıyla kullanıcıların profilleri ile ilişkili olarak parkın kullanım amacının ve kullanıcı profilinin zaman içinde değişip değişmediği de ortaya koyulmuştur.” denilip araştırma yöntemi olarak “derinlemesine mülakat” ve “odak grup” çalışmasına dikkate çekilmekle birlikte; bu ifadeyi izleyen üçüncü paragrafın başında, “Zamanın ve diğer kaynakların sınırlılığı da çalışmanın yöntem ve tekniğinin derinlemesine mülakat ve katılımlı gözlem şeklinde yapılanmasına neden olmuştur.” denilerek üçüncü bir araştırma yöntemi olan “katılımcı gözlem” gündeme getirilmiştir.

Böylelikle birbirini izleyen iki ayrı paragrafta birbirinden farklı üç nitel araştırma yönteminden söz edilmiş olmakla birlikte bunlardan sadece ikisinin adının geçtiği bir kafa karışıklığının yaşandığı anlaşılmaktadır. Bu kafa karışıklığı sonucunda da, yazımın diğer bölümlerinde ayrıntısıyla anlatacağım şekilde; aslında, bu üç yöntemin birbirine benzetilerek aynı anda kullanıldığı bir araştırma kaosunun yaşandığı durumdan bahsediyorum size…

Sonuç olarak araştırmanın bir kısmı farklı bir örneklemle “derinlemesine mülakat“, diğer bir kısmı da farklı bir örneklemle “katılımcı gözlem” çalışmasıyla gerçekleştirilmiş, araştırmanın başında “odak grup” yönteminin niye gündeme getirilip 15 günlük araştırma süresi içinde zaman kısıtlılığı gerekçesiyle vazgeçildiği anlaşılan “odak grup” yönteminden neden vazgeçildiğinin gerçek nedeni anlaşılamamıştır.

2. Araştırma evreninin büyüklüğü ile öngörülen özelliklerinin bilinmeyişi nedeniyle, seçilen örneklemlerin ne ölçüde temsil yeteneğine sahip olduğu bilinmemektedir: Kültürpark‘ı değişik zaman periyotları içinde ziyaret edenlerin toplam sayısı ile temel özelliklerinin; yani araştırma evreninin yapısının bilinmediği bir durumda, “derinlemesine mülakat” yapılanlar ya da birlikte gözlem yapılan katılımcılar hangi kritere göre seçilip bir araya getirilmiştir?

Çünkü “derinlemesine görüşme” ya da “katılımcı gözlem” teknikleri, nitel araştırma yöntemleri olarak görüşmeye ya da gözleme katılanların bir yığın ya da evrenden tesadüfi olarak seçilen kişilerle değil; araştırma konusunda daha ayrıntılı bilgi ve deneyimi olduğu varsayılan kişiler arasından seçilip, anket gibi nicel araştırma teknikleriyle yapılan araştırmaların ötesinde daha fazla ve zengin veri toplamak amacıyla yapılır.

Örneğin Kültürpark konusunda “derinlemesine görüşme” yapılacak kişilerin önceden belirlenmesinde o kişilerin, geçmişte ya da günümüzde Kültürpark‘la ilgisi olan, bu ilgiyi halen sürdüren, Kültürpark ve sorunları konusunda çalışmış, bu konuda düşünmüş, yazmış ya da görüş beyan etmiş, Kültürpark konusunda zengin deneyime sahip kişiler olması beklenir. Örnek verilmesi gerekirse Kültürpark’ın kullanımı ve kullanıcı profilinin ne olduğu konusunda Sancar Maruflu gibi bir İzmirli ya da Dilara Sürgü, Feyzi Hepşenkal ya da Mehmet Refik Soyer gibi eski İZFAŞ yöneticileri, Kültürpark Tenis Kulübü yöneticileri, koşu bandında devamlı spor yapan Alsancaklılar veya benzerleriyle derinlemesine görüşmeler yapılarak herhangi bir anketle toplanacak verilerden daha özel, daha bilinmedik, daha zengin bilgiler alınması mümkün olabilecektir. Ama “derinlemesine görüşme” yaptık denilen 42 kişiye tek tek bakıldığında bunlardan hiç birinin böylesine özel, bilinmedik ve zengin bilgilere sahip olmadığı görülecektir.

3. Söz konusu araştırmada “katılımcı gözlem” tekniğinin kullanılması ve bu tekniğin kullanıldığı görüşmelere temizlik ve güvenlik görevlilerinin dahil edilmesi yanlış bir tercihtir: Araştırma metodolojisinde bir nitel araştırma yöntemi olarak “katılımcı gözlem” tekniği, ilk kez Avustralya, Latin Amerika ve Afrika gibi yerlerdeki ilkel kavimleri izleyen sosyolog ve antropologların gündeme getirdiği bir tekniktir. Bu yöntemde araştırmacı aynen bir yerli kabile üyesi gibi grubun içine girerek ve o grup üyelerinin eylem ve söylemlerini izleyerek; hatta aynı eylemlere katılarak o grup hakkında ayrıntılı bilgiler edinebilir. Tüm grup üyelerinin haberdar olduğu bu yöntemde o grup ya da topluluğun hem kendi aralarındaki ilişki ve iletişim, hem de diğer grup ya da toplulukla yaşadıkları ilişki ve iletişim, sanki o grubun üyesiymiş gibi bir rol üstlenilerek izlenir, not alınır, tartışılıp yorumlanır.

Oysa tartışmaya çalıştığımız Kültürpark’ın Kullanım-Kullanıcı Profil Araştırması‘nda görüşlerine başvurulacak bir grup olarak düşünülen temizlik ve güvenlik görevlileri, o mekanla kuracakları ilişkileri önceden belirlenmiş kural ve prosedürler, suç, kabahat ve ceza boyutundaki ön kabullerle eğitilmiş olup, gerektiğinde kullanılacak “fiziki zor“un temsilcileri olarak Kültürpark‘ın diğer sivil kullanıcılarının karşısına çıkarılan hizmetlilerdir. O nedenle, temizlik ve güvenlik görevlilerinin kendilerine öğretilmiş kural, tanım ve prosedürler dışına çıkmaları, bu kurallara aykırı görüş, düşünce, öneri, eleştiri ve öneriler geliştirmeleri çok fazla beklenemez, beklense bile pek sağlıklı olmayacakları düşünülür. En azından bu tür hizmetliler arasındaki dedikodu, söylenti ve şikayetin yoğun olduğu böylesi ortamlarda, temizlik ve güvenlik görevlilerinden sırf bir araştırmaya yardımcı oluyoruz düşüncesiyle doğru, samimi ve geçerli bilgiler alınamayacağı bilinmelidir.

Nitekim bu grupta yer alanların önerilerine bakıldığında, büyük bir kısmının -tabii ki görevleri gereği önceden şartlanmış olmaları nedeniyle- güvenliğin daha iyi olmasına dair öneriler geliştirdikleri görülmektedir. Bu durumun polis memurlarının, Kıbrıs Şehitleri Caddesi‘nde Alsancak bölgesinin güvenliği için araştırmacılarla birlikte gözlem yapmasından hiçbir farkı yoktur…

Ayrıca bu özel grup içindeki gözlemin, bu hizmetlilerin yaptıkları çalışmalara bizzat katılıp gözleyerek; hatta katılımcının onların görevlerini yaparak değil; 1. ve 2. grup odak grup adıyla kapalı bir mekanda toplanarak önceden hazırlanmış sorulara cevap verdikleri anlaşılmaktadır. Bunun da “katılımcı gözlem” tekniği ile hiçbir ilgisi bulunmamaktadır.

4. Aslında, “katılımcı gözlem” adı altında “odak grup” çalışması yapılmıştır: Kültürpark‘ta çalışan temizlik ve güvenlik görevlileriyle “katılımcı gözlem” adı altında görüşüldüğü belirtilmekle birlikte, Kültürpark’ın Kullanım-Kullanıcı Profili araştırma raporunun bu gözleme hangi görevlilerin katıldığını gösteren Ek 2’deki listenin altında:

“1. Odak Grup Görüşmesi (3 ve 4’ler kişilik bir grup, güvenlik ve temizlik işçisi)

2. Odak Grup Görüşmesi (3 ve 3ler kişilik bir grup, güvenlik ve temizlik işçisi)”

açıklaması, aslında 11 kişiden oluşan temizlik ve güvenlik görevlilerinin 3 ve 4’er kişilik gruplar altında “Odak Grup Görüşmesi” adı altında iki ayrı gruba bölünerek “Katılımcı Gözlem” tekniği yerine “Odak Grup Görüşmesi” tekniği ile görüşlerinin alındığını göstermektedir.

5. 38 sayfadan oluşan araştırma raporunun hiçbir yerinde araştırmanın hangi mevsimde ve hangi tarihler arasında yapıldığı belirtilmemektedir: Oysa Kültürpark yılın değişik mevsimlerinde; özellikle de İzmir Enternasyonal Fuarı ile diğer fuar dönemlerinde değişik sayılarda ziyaretçi alan bir kent parkıdır. O nedenle yapılan araştırmanın tüm ziyaretçi türlerini kapsaması ve 2020 Mart ayından bu yana yaşanan Pandemi kısıtlamalarının, aynı dönemde yapıldığı anlaşılan araştırma üzerindeki olumsuz etkilerini bilebilmek açısından çalışmanın yılın değişik dönemleri itibariyle kısımlara bölünerek yapılması ve bu dönem, süre ve tarihlerin de araştırma künyesinde ayrıntılı olarak belirtilmesi gerekirdi.

6. Bu tür araştırma ihaleleri, araştırmanın yöntemini ortaya koyan özel şartnameler çerçevesinde yapılmalıdır: Aslında bütün sorun, bu araştırmayı ihale yöntemi ile sipariş eden İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nden kaynaklanmaktadır. Çünkü, Kültürpark Koruma Amaçlı İmar Planı gibi tüm bir kenti ilgilendiren böylesine önemli ve öncelikli çalışmada bir üniversiteye bırakılan araştırma için araştırmanın yöntemini, süresini, uygulamasını, izlenip denetlenmesini, kabulünü ve diğer birçok ayrıntının nasıl uygulanacağını kapsayan teknik şartnamelerin önceden hazırlanması ve yapılan araştırmaya ilişkin sonuç raporlarının da bu teknik şartnamedeki şekil ve şartlara göre teslim alınması gerekirdi. Bizim bu araştırma raporundaki bilgilerden anladığımız kadarıyla İzmir Büyükşehir Belediyesi böylesi ayrıntılı bir çalışmayı yapmamış, ilgili üniversiteyi neredeyse her konuda serbest bırakarak “ne yaparsan kabulümdür” şeklinde bir boş vermişlik sergilemiştir.

O nedenle, bu kentin, bu kentin en önemli değerlerinden biri olan Kültürpark‘ın ve bu kentte yaşayan bizlerin, her şeyi kendi bildiklerince aceleye getirip yapmak isteyen dar kafalı İzmir Büyükşehir Belediyesi yöneticilerini hak etmediğini düşünüyorum…

Bir bilimsel araştırma nasıl yapılma(ma)lı? (1)

Ali Rıza Avcan

Kültürpark’ı ve ondan yararlanan insanları daha iyi ve yakından tanımamı sağlayan ilk saha araştırmasını yıllar önce yapmıştım. Rahmetli iş insanı Şükrü Paksoylu’nun şirketi PR Medya A.Ş.’nde Satış ve Pazarlama Direktörü olarak çalıştığım yıllarda, 71. İzmir Enternasyonal Fuarı’na katılan ziyaretçi ve katılımcıların memnuniyetlerini belirlemek amacıyla, İzmir Fuarı’nın açık olduğu 26 Ağustos-10 Eylül 2002 tarihleri arasındaki 15 günlük sürede 36 kişilik geniş bir ekiple ve tesadüfi örnekleme yöntemiyle gerçekleştirdiğimiz araştırmada beş ayrı kategorideki (yerli ziyaretçi, ziyaretçi iş insanı, yerli firma temsilcisi, yabancı firma temsilcisi ve Fuar’a gelmeyen/gelmek istemeyen İzmirliler) toplam 6.167 kişi ile görüşmüş, Fuar’a gelen yerli ve yabancı konuk ve ziyaretçiler dışında gelmeyen ya da gelmek istemeyen İzmirlileri de ev ya da işyerlerinden telefonla arayarak Fuar’ı ziyaret etmeme nedenlerini öğrenmeye çalışmıştık.

Rahmetli Ahmet Piriştina’nın İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı, Dilara Sürgü’nün de İzfaş Genel Müdürü olduğu dönemde yapılan bu bilimsel araştırma, İzmir Fuarı’nın katılımcı ve ziyaretçilerde yarattığı memnuniyeti ölçmek adına yapılmış en son araştırmaydı. Zira İZFAŞ A.Ş. bundan sonraki yıllardaki anketleri biz yapacağız diyerek profesyonel araştırma şirketlerine araştırma yaptırmaktan vazgeçmiş; ancak, o tarihten sonra kendi olanaklarıyla tek bir araştırma bile yapmamıştı.

Hatırladığım diğer bir Kültürpark araştırması ise 2018 yılının Nisan-Haziran ayları arasında yaptığımız Kültürpark Ziyaretçi Memnuniyet Araştırmasıydı. Kültürpark Platformu’ndaki arkadaşlarımızla birlikte hazırladığımız bu araştırmada da, maddi anlamda hiçbir kaynağımız olmamakla birlikte tesadüfi örnekleme yöntemiyle 155’i kadın, 151’i erkek olmak üzere toplam 306 ziyaretçi ile anket yaparak 2018 yılının Nisan-Haziran ayları arasındaki sürede Kültürpark’ı ziyaret edenlerin algı ve memnuniyet düzeylerini belirlemiş, Kültürpark’la ilgili şikâyetlerini ortaya koymuştuk.

Geçtiğimiz günlerde TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu’nun 22 Aralık 2020 tarihli bildirisini okuyup ekindeki belgeleri incelediğimizde Demokrasi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Hande Şahin ile yüksek lisans öğrencisi Buse Çevik tarafından yapılmış “Kültürpark Kullanım-Kullanıcı Profili” isimli 38 sayfalık bir araştırmaya rastladım.

Haliyle, biz araştırmacıların yeni bir araştırma gördüğümüzde yaptığımız refleks gereği araştırmanın künyesini; yani araştırmanın ne zaman, nerede, kimler tarafından hangi araştırma yöntemine göre yapıldığını; böylelikle araştırmanın geçerliliği ve güvenirliği anlamına gelen yapı kalitesini anlamaya çalıştım.

Araştırma ile ilgili metnin başlangıcında ifade edildiği kadarıyla araştırmanın amacı, Kültürpark ziyaretçilerinin profiliyle (özellikleriyle) Kültürpark’la ilgili temel algı ve memnuniyet düzeylerini belirlemek olarak ifade ediliyordu.

Ayrıca araştırmanın “mülakat”, “odak grup” ve “katılımlı gözlem” yöntemleriyle yapıldığı belirtilmekle birlikte, bu ifadeyi barındıran paragrafın bir sonrasında sadece “odak grup” ve “katılımlı gözlem” yöntemlerinden söz ediliyordu.

İki ayrı nitel araştırma yönteminin uygulandığı bu çalışmada örneklem iki ayrı gruptan oluşuyordu. Buna göre “odak grup” yönteminin örneklemi 23’ü erkek, 19’u kadın olmak üzere toplam 42 ziyaretçiden, “katılmalı gözlem” yönteminin örneklemi ise üç dört kişilik iki odak gruba dahil 6’sı kadın, 5’i erkek 11 güvenlik ve temizlik görevlisinden oluşuyordu.

İki ayrı örneklem çerçevesinde toplam 53 kişiyle yapılan bu araştırmanın toplam 15 günlük sürede yapıldığı belirtilmekle birlikte bu sürenin başlangıç ve bitiş tarihleri verilmiyor; böylelikle elde edilen verilerin mevsimler, etkinlikler ve fuarlar nedeniyle ziyaretçi sayısı büyük farklılıklar gösteren Kültürpark’ın hangi dönemine ait olduğu konusunda tek bir bilgi verilmiyordu.

Ben bu yazıda, çatısı bu şekilde kurulmuş bu akademik araştırmanın sonuçları hakkında tek bir değerlendirme ya da yorum yapmayacağım. Çünkü yapılandırılması böylesine eksik ya da yanlış olan böylesi bir araştırmadan doğru, yerinde, güvenilir ve geçerli bilgiler edinilemeyeceğine inanıyor, tek tük çıkacak doğru verilerin ise tesadüf eseri olacağını biliyorum. O nedenle ben daha çok araştırmanın kurgusundaki eksiklik ve yanlışlıklar üzerinde durup Kültürpark Koruma Amaçlı İmar Planı gibi İzmir açısından çok önemli bir plana temel olacak bilimsel bir alan araştırmanın nasıl yapılması gerektiğini ortaya koymaya çalışacağım.

Devam Edecek…

Her yıl 500-600 milyon lira değerindeki suyu israf etmenin faturası, halka çıkarılmamalıdır…

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi, 1 Ocak 2021 tarihinden geçerli olmak üzere suyun metreküpüne % 15 oranında zam yaptı. Böylelikle son olarak 1 Eylül 2020 tarihinde % 11,76 oranında zam yapılan suya, 4 ay sonra % 15 oranında ikinci bir zam daha yapılarak konutlarda 13 metreküpe kadar kullanılan suyun metreküp fiyatı 3,72 liradan 4.27 liraya, 14-20 metreküp arasında kullanılan suyun fiyatı 4,02 liradan 4,62 liraya, 21 metreküpün üstünde kullanılan suyun fiyatı 8,28 liradan 9,52 liraya çıkacak. Eski belde belediyelerinin bulunduğu yerlerdeki aboneler ise suyun 1 metreküpü için 1,86 lira yerine 2,13 lira, eski köylerin ahalisi ise 0,93 lira yerine 1,06 lira ödeyecek.

Bu durumda, geçtiğimiz gün posta kutuma bırakılan 21 Kasım 2020 tarihli son İZSU faturasına göre 36 günlük süre içinde tek başına harcadığım 8 metreküp su için bugünkü koşullarda 29,76 lirası su, 14,80 lirası atık su bedeli olmak üzere toplam 44,56 lira öderken, aynı miktardaki su ve atık su için 1 Ocak 2021 tarihinden itibaren 6,68 lira fazlasıyla 51,24 lira ödeyeceğim.

Şimdi tutup belediye meclisince alınan bu zammın nedenini hem belediye başkanı ile meclis üyelerine hem de belediye yönetiminin destekçilerine soracak olsam, bana muhtemelen derin su kuyularıyla dağıtım şebekesinde kullanılan elektrik, akaryakıt ve malzeme fiyatlarıyla personel ödemelerini oluşturan memur, işçi ve sözleşmeli memur ücretlerinin iktidar tarafından arttırıldığını, çevreci yatırımlara önem verdiklerini; bu nedenle zam yapmak ya da kendi deyimleriyle “fiyat ayarlaması” yapmak zorunda kaldıklarını söyleyip sık aralıklarla yapılan zamlardaki kendi paylarını; örneğin, bilgisiz, deneyimsiz ve liyakatsız olması nedeniyle kalitesi her geçen gün bozulan yönetimin aldığı yanlış kararları, hatalı plan ve programları, boş yere şişirilen kadroları ve bir türlü önleyemedikleri su kayıplarını dile getirmeyeceklerdir.

Onlar bu zamların altında yatan gerçekleri açık bir şekilde anlatmayıp, her zaman yaptıkları gibi kendi başarısız yönetimlerinin suçunu iktidara ya da başkalarına atsalar da; ben bugün burada dört ay arayla yapılan ve % 28,3 oranına ulaşan bu zammın gerçek nedenlerinden biri olan şebekedeki su kayıplarını anlatarak bu kayıpların İzmir halkı üzerinde nasıl bir yük oluşturduğunu göstermeye çalışacağım.

Böylesi bir araştırma için öncelikle İzmir Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü‘ne (İZSU) ait aşağıdaki linke tıklayarak, 2019 yılında merkezdeki 11 ilçe ile merkez çevresindeki 19 ilçedeki baraj ve derin su kuyularından içme suyu şebekesine giren su miktarı ile bunun ne kadarının gelir getirdiğini, ne kadarının gelir getirmediğini görmemiz gerekiyor.

2019 Yılı Su Kayıpları Yıllık Raporu: https://www.izsu.gov.tr/tr/Dokumanlar/Liste/12

Ben bu linkteki 20 ayrı tablodaki verileri daha rahatlıkla görebilesiniz diye her bir tablodaki veriyi tek bir tabloya taşıyarak aşağıda bilginize sundum:

İZSU‘nun toplam 30 ilçedeki su kayıplarını bir kalemde gösteren bu tablodan da görüleceği gibi;

2019 yılında İZSU‘ya ait baraj ve derin su kuyularından içme suyu şebekesine toplam 291.984.950 metreküp su pompalanmış olup bunun 202.362.258 metreküpü; yani % 65,21‘i aboneler tarafından tüketilmiş, geriye kalan 89.622.692 metreküp; yani suyun % 34,81‘i şebeke içinde kaybolup toprağa karışmıştır.

Barajlarda toplanması ya da derin su kuyularından çekilmesi; ayrıca şebekeye verilmesi için büyük paralar harcanan 89.622.692 metreküp su; yani şebekeye basılan suyun aşağı yukarı 1/3‘ü fatura edilmeden, parası tahsil edilmeden kaybolarak yok olmaktadır.

Toprağa karışıp giden 89.622.692 milyon metreküp su aslında İzmir‘e 90.477.995 metreküp su sağlayan Tahtalı Barajı‘nın yıllık üretimine, yılda 4.396.590 metreküp su sağlayan Balçova Barajı ölçeğinde 20 Balçova Barajı’na eşdeğerdir.

Şebekedeki su kaybı kent merkezindeki 11 ilçede % 28,83, Aliağa‘da % 26, Karaburun‘da % 24,80, Menemen‘e % 15,40, Urla‘da % 16,10 gibi nisbeten düşük değerlerde olsa da; Kınık‘ta % 58,80‘e, Foça‘da % 57,60‘a, Bergama‘da % 49,50‘ye, Kiraz‘da % 49,16‘ya çıkmakta; böylelikle şebekeye verilen suyun yarıdan fazlası ya da yarısı kaybolmaktadır (1).

Bu durum açık bir şekilde üretimi için para harcanan suyun israfıdır. Aynı zamanda bu israfın bedelinin, baraj yapımı, derin su kuyusu açılması, elektrik, akaryakıt, personel harcaması adı altında İzmir halkının, İZSU abonesinin sırtına yüklenmesinden başka bir şey değildir…

Evet, İZSU uzun bir süredir bu kayıp oranının azaltılması için çalışmaktadır ama yapılan çalışmalar oldukça yetersizdir…

Çünkü dünya şehirlerine bakıp İzmir’i onlarla mukayese etmeye kalktığımızda; hatta kendi ülkemizdeki kentlerin hangi oranda kayıp su oranına sahip olduğunu soruşturduğumuzda İzmir‘e ait % 34,18‘lik kayıp oranının oldukça yüksek olduğunu görürüz.

Avrupa Birliği‘nin Eurostat verilerine baktığımızda Avrupa ülkelerindeki su kaybı oranının 2017 yılında ortalama % 23 olduğunu, Almanya‘da 2001 yılında % 7,3 olan oranın 2017 yılında % 5,3‘e, Danimarka‘da 2011 yılında % 9,48 olan oranın 2016 yılında % 7,60‘a, Tokyo‘da ise 1956‘da % 20 olan oranın 2006‘da % 3,6‘ya indiğini görürüz (2), (3), (4), (5).

Ülkemizdeki büyükşehir belediyelerine bağlı su ve kanalizasyon idarelerinin 2015 yılındaki kayıp-kaçak oranları ise aşağıdaki tabloda gösterilmiş olup; en fazla oranın % 69 ile Ordu‘ya ait olduğu, Ordu‘yu % 66 ile Aydın‘ın, % 63 ile Mardin‘in, % 60 ile Balıkesir‘in, % 58 ile Hatay‘ın ve % 57 ile Şanlıurfa‘nın takip ettiği görülmektedir (6).

İzmir ise 30 büyükşehir belediyesi arasında % 34 oranındaki kayıp kaçak oranı ile 7. sırayı işgal etmekte olup; aynı sırayı aynı oranla Kayseri Büyükşehir Belediyesi de işgal etmektedir. İzmir‘in önünde yer alan büyükşehir belediyeleri ise şu şekildedir:

1) Tekirdağ % 17, 2) Bursa % 23, 3) İstanbul % 24, 4) Konya % 28, 5) Muğla % 29 6) Antalya % 33.

İzmir‘in bu illerin arkasından 7. sırada yer alması, hepimizin İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer ile diğer belediye yöneticilerinin ağzından sık sık duyduğu “Dünya kenti”, “Marka kent”, “Akıllı kent”, “Cazibe merkezi” ya da “Sağlıklı kent” olma gibi iddialı vizyon ve misyonlarla örtüşmemektedir.

Peki bu kadar büyük miktardaki su, şebeke içinde kaybolmayıp 5.57 lira şeklindeki su + atık su bedeli fatura edilerek belediye geliri haline dönüşmüş olsaydı, İZSU‘ya ve dolayısıyla İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne getireceği fayda hangi rakamlara ulaşırdı? Ya da başka bir ifadeyle, kayıp suyun en düşük tarife değeri üzerinden hesaplanan miktarı, İZSU ve dolayısıyla İzmir Büyükşehir Belediyesi hanesine yazılacak zarar olarak ne olurdu?

Bunu da paylaştığımız tablonun son sütununda hem ilçeler hem de İzmir genelinde görebiliyor ve 2019 yılında şebeke içinde kaybolan suyun 1 Eylül 2020 tarihinde yürürlüğe giren tarifeye göre toplam değerinin 499.198.394,11 lira düzeyinde olduğunu, bu rakamın 1 Ocak 2021 tarihinde yürürlüğe girecek yeni tarifeye göre 573.585.228,80 lira düzeyine çıkacağını anlayabiliyoruz.

Tabii ki her içme suyu şebekesinde makul bir düzeyde kayıp-kaçağın olması ve bunun gelişen teknoloji ve yenileme çalışmaları ile yıllar içinde ciddi bir şekilde azalması beklenen bir şeydir. Ancak İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne bağlı İzmir Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü‘nün (İZSU), görev alanına toplam 30 ilçe olmasına karşın her yıl açıkladığı kayıp kaçak oranı miktarında, merkez dışındaki 19 ilçenin ayrı dağıtım şebekeleri bulunduğu gerekçesiyle sadece kent merkezindeki 11 ilçeye ait nisbeten daha düşük oranı öne çıkarması; ayrıca, yıldan yıla azalan kayıp kaçak oranlarının büyük rakamlar yerine çok küçük oranlarda gerçekleşmesi bu sorunla ilgili mücadeleye gereken önemin verilmediğini göstermektedir.

Nitekim İZSU‘nun 1998-2019 döneminde faaliyet raporlarında yazılı olan aşağıdaki tabloda yazılı verilere göre 1998-2008 dönemine isabet eden ilk 11 yıllık dönemde % 19-20 düzeyinde ciddi bir iyileşme sağlanmış olmasına karşın, 2009-2019 dönemine isabet eden ikinci ve son dönemde % 39,88% 28,86 aralığında daha yavaş gelişen bir iyileşme gerçekleşmiş; hatta 2019 yılında, 2018 yılına ait % 28,86 oranının 1,72 puan gerisinde % 30,58 oranında bir iyileşme sağlanabilmiştir. Tabii ki bu durumun bile sadece kent merkezindeki 11 ilçe için geçerli olduğunu, kayıp-kaçak oranının daha fazla olduğu diğer 19 ilçenin bu rakamlara dahil edilmediğini unutmamak koşuluyla….

Oysa kent merkezinde yer alan 11 ilçe dışında kalıp kayıp-kaçak oranının kent merkezine göre daha fazla olduğu 19 ilçedeki dağıtım şebekeleri de İZSU‘nun görev, yetki ve sorumluluk alanına girmekte, o şebekeler de 2012 yılından bu yana İZSU tarafından işletilmektedir. O nedenle, 2020’li yıllarda Dünya kentleri ile yarışmaya kalkıp yönettiği kenti “marka kent“, “Dünya kenti“, “Akıllı kent“, “Sağlıklı kent” ya da “Cazibe merkezi” gibi adlarla tanımlamak isteyen belediye yöneticilerimiz de, 2019 yılına ait % 34,81 düzeyindeki oldukça yüksek kayıp-kaçak oranını, yapacağı büyük yatırımlarla en kısa sürede Tekirdağ gibi % 17‘ye ya da Tokyo gibi % 3,6 düzeyine indirmeli ve bu kayıptan kaynaklanan maliyetleri su zammı olarak bizlerin sırtına yüklemekten vazgeçmelidir…

Bu konuya da el atılmasını bekliyor ve en yakın sürede olumlu sonuçlarını görmek istiyoruz…

(1) İzmir İli Çevre Durum Raporu 2019, TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İzmir Şubesi, s. 11

(2) Europe’s Water in Figures, An Overview of the European Drinking Water and Waste Water Sectors, 2017 Edition, Pg.15

(3) German Federal Statistical Office.

(4)http://www.danva.dk/media/4662/water-in-figures_2017.pdf -Erişim Tarihi 24.11.2020

(5)http://www.c40.org/case_studies/tokyo-word-leader-in-stopping-water-leakage-Erişim Tarihi 24.11.2020.

(6) Dilcan, Ç.C., Çapar, G., Korkmaz, A., İritaş, Ö., Karaaslan, Y., Selek, B.; “İçme Suyu Şebekelerinde Görülen Su Kayıplarının Dünyada ve Ülkemizdeki Durumu“, T. C. Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı Aylık Yayın Organı, Anahtar Dergisi, Yıl 30, Sayı 354, Haziran 2018, s. 10-18

Yararlanılan Kaynaklar

1. Armut, Selim; Kentsel Su Yönetimi ve Suyun Fiyatlandırılması: Merzifon İlçesi Örneği, Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt 11, Sayı 29, Eylül 2019, s. 404-420.

2. Dedebayraktar, Melike; İçmesuyu Temini ve Dağıtımı Sistemlerinde Kayıp-Kaçak Azaltılmasına Yönelik Proje Aşamasında Yapılan Çalışmalar, 7. Kentsel Altyapı Sempozyumu, 13-14 Kasım 2015, Trabzon, s.145-155.

3. Muhammetoğlu, H., Muhammetoğlu, A.; İçme Suyu Temin ve Dağıtım Sistemlerindeki Su Kayıplarının Kontrolü El Kitabı, T. C. Ormana ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü, Temmuz 2017.

4. Toprak, S., Koç, A.C., Bacanlı, Ü.G., Dikbaş, F., Fırat, M., Dizdar, A.; İçme Suyu Dağıtım Sistemlerindeki Kayıplar, 3. Ulusal Su Mühendisliği Sempozyumu, 10-14 Eylül 2007, Gümüldür, İzmir, s. 601-609.

5. 13 Dünya Metropolünde Su Yönetimi “Benchmarking Çalışması”, İSKİ, İstanbul, 2004.

6. Büyükşehir Su ve Kanalizasyon İdareleri Arasında Mukayeseli Değerlendirme Çalışması, Türkiye Su Enstitüsü, Mart 2019.

7. İçme Suyu Temin ve Dağıtım Sistemlerindeki Su Kayıplarının Kontrolü Yönetmeliği Teknik Usuller Tebliği, 16 Temmuz 2015 tarih, 29418 sayılı Resmi Gazete.

8. 11. Kalkınma Planı Su Kaynakları Yönetimi ve Güvenliği Özel İhtisas Komisyonu Raporu

9. Europe’s Water in Figures 2017

Bu konularla ilgili olarak, 5 ve 12 Temmuz 2017 tarihlerinde yazdığım yazılar:

https://kentstratejileri.com/2017/07/05/kullanmadan-kaybettigimiz-sular-1/

https://kentstratejileri.com/2017/07/12/kullanmadan-kaybettigimiz-sular-2/

Çevre adına söylenen yalanlar…

Ali Rıza Avcan

Peynircioğlu Deresi… İzmir’de şu son 2-3 yıl öncesine kadar kimselerin bilmediği, bilenler için de, Mavişehir‘deki Selçuk ve Pamukkale bloklarıyla Karşıyaka ve İzmir Evleri arasındaki akar suyun dere olmaktan çıkartılıp beton kanal haline getirildiği yerdir. Çoğu kimse bu küçük su birikintisinin, gerçekte 2,135 kilometresi İZSU tarafından ıslah edilmiş, 100 yıllık debisi 7,10 m³/s, 500 yıllık debisi de 9,80 m³/s olan küçük bir dere olduğunu, Yamanlar Dağı yamaçlarında olan kaynağı ile çevresinde su tutucu herhangi bir bendin bulunmadığını, bu nedenle dere yatağına atılan her bir şeyin gidip Mavişehir‘de süs amacı ile yapılan bu kanala ulaştığını bilmez. (1)

Mavişehir 1. Etap Toplu Yapı Konutları‘nın 1990’lı yıllarda Emlak Bankası tarafından yapıldığı dönemde, satışa çıkarılan dairelerin değerini arttırmak amacıyla bloklar arasından akıp giden derenin, ıslah adı altında betonla kaplanıp gölet, havuz, fıskiye ve köprülerle süslenmesi sonrasında, gerek aşırı yağışların dere yatağından getirdiği katı atıklar, gerekse denizin gelgitleri nedeniyle askıda kalan plankton ve birikintiler nedeniyle kirlenip yakın çevresi için tehlike oluşturduğu bilinmektedir. Örneğin İZSU‘nun 25 Nisan 2017 tarih, 76333422-312.99-33637 sayılı yazısında, 2017 yılında Mavişehir 1. Etap Toplu Konut Yapı Yönetim Kurulu‘nun talebi üzerine, Mavişehir Göleti ile kıyı arasındaki 510 metrelik güzergahta geniş kapsamlı temizlik ve tarama çalışmaları yaparak toplam 725 ton atık malzeme topladığı belirtilmektedir.

Mavişehir 1. Etap Toplu Yapı Yönetimi‘ne ait İnternet sayfasındaki bilgilere göre, bu alanın bakım, onarım ve yönetimi, başlangıçta Emlak Bankası‘nın iştiraki olan Mavişehir İşletme ve Servis A.Ş.‘ne ait olduğu halde, 1997 yılının Temmuz ayında Toplu Yapı Kat Malikleri Kurulu tarafından şirketin görevine son verilerek bu alanın belediyeye terki yapılmıştır. Bu duruma göre, Mavişehir 1. Etap‘daki dairelerin başlangıçtaki değerlerini arttıran yeşil alanlarla gölet ve kanalın bakım, onarım ve yönetiminin zor ve maliyetinin de yüksek olması nedeniyle belediyeye devredilerek blok ve evlerin pencere ya da balkonlarından bu güzel alanlara bakanların masrafları tüm İzmir halkının sırtına yüklenmiştir.

İlk yıllar yeşil alan, gölet ve kanal bakımlı olmakla birlikte, geçen yıllar içinde bu alanın bakım, onarım, temizlik ve güvenlik hizmetleri artmış, bu nedenle çevredeki blok sakinleri açısından güvensiz olmaya başlamıştır. Bunun çaresi ise 1. Etap Toplu Yapı Yönetimi tarafından kendi sorumlulukları içindeki alanların dikenli tellerle çevrilmesinde, yüzlerce kamera ve özel güvenlik elemanıyla korunmasında bulunmuş; böylelikle bırakın bloklar arasında yürümek isteyen insanları, kediler, köpekler bile güvenlik elemanlarının denetimindeki kapılar dışında bu alana giremez ya da girse bile çıkamaz hale gelmiştir.

Artık iş başa düşmüş ve belediyenin kendi üzerine düşeni yapması, bu alanın bakım, onarım, temizlik ve güvenliğini sağlamasının zamanı gelmiştir. Nitekim 2017 yılında İZSU tarafından yapılan geniş tarama ve temizlik çalışması bu tür hizmetlerin bilinen tek bir örneğidir.

Ama şimdilik öncelik burada değil, yeni lüks yapılaşmaların halen devam ettiği ve buradaki lüks konutları alanların yeni yeni yerleştiği Peynircioğlu Deresi‘nin ikinci etabında; yani, Soyak Mavişehir Konutları‘nın (1.568 konut), Soyak Mavişehir Optimus Gold‘un (1.109 konut), Park Yaşam Mavişehir Evleri‘nin (537 konut), Mavişehir Sedef Sitesi‘nin, Albayrak Evleri‘nin (536 konut) ve Öğünç Sitesi‘nin bulunduğu, binlerce lüks konutun inşa edildiği bölgededir. Ayrıca burada derenin güneyinde olduğu gibi inşaat firmalarının önceden yaptığı bir rekreasyon alanı da bulunmamaktadır. O nedenle, tüm İzmir halkının vergileriyle gerçekleştirilip yapılmakta olan daire fiyatlarını yükseltecek yeni bir belediye operasyonuna ihtiyaç vardır. Hem de “Halk Park” adıyla yapılacak yeni bir rekreasyon çalışmasıyla…

2017 yılında başlayıp 2018 yılında bitirilen, ihale duyurusunda 66.500 metrekare olduğu belirtilmekle birlikte gazete haberlerinde 100.000 metrekare olarak yazılan ve 2017/60923, 2017/193670 ve 2018/103055 numaralı ihale dosyaları ile toplam 9.812.700.-TL‘ya yaptırılan Halk Park‘ın ortasından geçen Peynircioğlu Deresi, zemin ve kıyısındaki betonarme kaplamanın üstüne yerleştirilen taşlarla eski doğal haline benzetilmek istenmiştir. Diğer yandan da savunma sanayi, tekstil, inşaat, medya, lojistik, şeker sanayi ve turizm gibi birçok sektörde faaliyette bulunup Seferihisar‘daki Teos Village Tatil Köyü ile Yeni Şafak gazetesinin sahibi olan iktidara; özellikle de Tayyip Erdoğan‘a yakın Albayraklar Grubu‘nun yaptığı Albayrak Evleri‘nin ayağına kadar yeşil alan düzenlemesi yapan İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin bu parkın açılışı ile ilgili haberinde aynen şunlar söylenmektedir:

“İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından Mavişehir’deki yaklaşık 100 dönümlük arazi üzerine kurulan Halkpark’ta, İngiltere’nin başkenti Londra’daki ünlü Hyde Park’ta olduğu gibi, halkın kendini ifade edebileceği serbest kürsü ve yazı duvarları bulunuyor. 7’den 70’e her yaş grubuna uygun aktivite ve spor alanlarıyla İzmirlilerin nefes alacağı yeni buluşma mekanı modern ve yenilikçi düzenlemesi ile dikkat çekiyor. Halk Park’ta 66 bin 500 metrekare yeşil alanın dışında 3 adet ayrı çocuk oyun alanı ve bir tanesi ileri yaş olmak üze 2 tane kondisyon alanı yer alıyor. Bunların yanı sıra parkta ücretsiz wifi erişimi, karavan kafe, 2 adet su duvarı ile 3 adet yaya köprüsü de bulunuyor.  Ayrıca Büyükşehir Belediyesi, tasarladığı çim dinlenme alanlarıyla da İzmirlilere keyifli bir güneşlenme olanağı da sağlıyor. Halk Park’a farklı türlerde 931 ağaç, 18 bin çalı, 5 bin yer örtücü ve sarılıcı bitki dikildi.”

Yapılan ya da yapılmakta olan lüks konutların değerlerini artıran bu yatırımın toplam tutarı bilinmemekle birlikte bunun milyonları bulduğu; böylelikle, bu parkın çevresindeki her bir sitedeki binlerce lüks konutun değerine değer katıldığı hepimizce bilinmektedir.

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin kentin sahildeki mutena semtlerine buna benzer yatırımlar yapmasını eleştirip “ben ön sıralar yerine arka sıralara hizmet edeceğim” söylemi ile göreve gelen Tunç Soyer ise, Avrupa Birliği‘nin sekiz ayrı kent (Vallodolid-İspanya, Liverpool-İngiltere, Mantova-İtalya, Ludwigsburg-Almanya, Medellin-Kolombiya, Chengdu-Çin, Binh Dinh-Quy Nhon-Vietnam ve İzmir-Türkiye) için hazırladığı 14 Milyon Avro tutarındaki Horizon 2020 Programı‘ndan URBAN GreenUP stratejisi kapsamında sağlanan 2.236.000 Avro düzeyindeki maddi destek çerçevesinde, Peynircioğlu Deresi’nin birinci bölümündeki çalışmaların devamı olarak derenin denize ulaştığı 2. bölümdeki çalışmayla devam etmiş; 2018/246265 ve 2018/343187 no’lu ihalelerle uygulama projeleri hazırlanan iş, 18 Ekim 2019 tarihinde 11.349.000.- TL‘lık ihale bedeli ile Murat Batuğhan Eroğlu‘na ihale edilmiş ve 3 Temmuz 2020 tarihinde bitirilmesi gerektiği halde 2020 yılının Ekim ayı içinde bitirilerek 17 Ekim 2020 tarihinde düzenlenen tören ile İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer tarafından açılmış; böylelikle Peynircioğlu Deresi’nin her iki bölümünde Avrupa Birliği‘nin Horizon 2020 Programı‘na göre “kesintisiz bir ekolojik koridor” oluşturulduğu iddia edilmiştir.

2018-2020 döneminde Peynircioğlu Deresi‘nin iki ayrı bölümünde açılan altı ayrı ihale ile toplam 21.516.700.- TL.‘ya ihale edilerek yapılan iş ve imalatların ne ölçüde ekolojik bir koridor yarattığı konusu da ayrı bir sorunu oluşturmaktadır. Çünkü önce dere tabanı ile kıyısının betonlanması ardından da bu beton kesitin taş döşenerek doğal bir görünüm kazandırma çabası kendini kandırmanın dışında halkı kandırmanın, bu konuda açıkça yalan söylemenin diğer bir yoludur.

Betonlama suretiyle insanın ve her türlü canlının toprakla ilişkisini koparmanın ve dereyi dere olmaktan çıkararak onu beton bir kanala dönüştürmenin ekoloji ile hiçbir ilişkisi bulunmamakta; aksine bu şekilde çevreye, doğaya ve doğadaki ekolojik bütünlüğe büyük bir zarar verilmektedir.

Açılışı 17 Ekim 2020 tarihinde yapılan çevre düzenlemesinin 13 Aralık 2019 tarihinde çekilen aşağıdaki fotoğrafları bu bölgedeki toprağın, dere yatağının ve kıyısının ne ölçüde doğal halinden koparılarak nasıl betona, taşa, fayansa, plastiğe gömüldüğünün en net kanıtlarını oluşturmaktadır. Aynı şey, “Doğal Esaslı Çözümler Projesi” kapsamında “Halk Park, İzmir’in Hyde Park’ı olacak” şeklinde tanıtımı yapılan 2017-2018 yapımı Halk Park‘ın yapımında da gerçekleştirilmiş; böylelikle Peynircioğlu Deresi’nin büyük bir kısmı doğal olmayan malzemelerin kullanımı suretiyle ekolojik niteliğini kaybetmiştir.

Oysa belediye çıkışlı bültenlere dayanarak haberlerine “İzmir’e beton kullanılmayacak proje“, “Peynircioğlu Deresi’nde ezber bozan ıslah projesi“, “Peynircioğlu Deresi’nde ezber bozan dönüşüm” gibi başlıklar atarak yalanı çoğaltan gazeteciler inşaatın sürdüğü dönemde gelip bakmış olsalardı, derenin her santimetrekaresinin betonla kaplandığını ve sonrasında doğal görünüm vermek için taşlarla örtüldüğünü, yüksek karbon salınımı ile üretilen ve kullanım açısından sakıncalı olan bol sayıdaki büyük granit blokları görürler, bu projenin de diğer projeler gibi çevreye, doğaya, ekolojiye zarar veren bir proje olduğunu anlarlardı.

Açılışı 17 Ekim 2020 tarihinde yapılan Peynircioğlu Deresi Çevre Düzenlemesi çalışmalarını 20 Ekim 2020; yani aradan üç gün geçtikten sonra ziyaret ettiğimizde ise 17 Ekim 2020 tarihli tören sırasında çekilen fotoğraflarda bakımlı gözüken alanın kirlilik, bakımsızlık ve düzensizlik içinde olduğu, gölet ve kanaldaki su yüzeyinin çöp, yosun, atık inşaat malzemeleri ve planktonlarla kaplı olduğu görülmekte…

20 Ekim 2020 tarihli fotoğrafların gösterdiği gibi, bundan böyle ekolojik bir koridor olacağı söylenen gölet ve kanal iki gün içinde çöp ve inşaat atıklarıyla kirlenmiş, inşaat sırasında kullandığı anlaşılan köhne bir sal sahile terk edilmiş, yazın güneş altında kızacağı, kışın da yağmurdan ıslanıp soğuk olacağı için kimselerin oturmak istemeyeceği bol sayıdaki pahalı granit oturma elemanları ile donatılmış vaziyetteydi. Hatta yeşil alana dikilmek amacıyla Bitkisan A.Ş.‘den satın alındığı anlaşılan gövde çevresi 25-30 santimetrelik Akkavak (Populus alba) fidanlarına ait çok sayıdaki plastik barkod fişleri ortaya saçılmış vaziyetteydi. O barkod fişlerinden birini kanıt olarak alıp cebimize koymak da bize nasip oldu….

Peynircioğlu Deresi çevresindeki yeşil alan düzenlemeleri için 2018-2020 döneminde yapılan toplam 21.516.700.-TL‘lık harcamaya, ihalesi 20 Ağustos 2020 tarihinde yapılan 2020/417569 ihale kayıt numaralı “Mavişehir Kıyı Rehabilitasyonu Yapılması” ile ilgili ihalenin de 32.561.055.-TL‘lık harcama. ile sonuçlandığını dikkate aldığımızda; “ben ön sıralara değil, arka sıralara hizmet götüreceğim” iddiası ile seçilen bir belediye başkanının iki yıl gibi kısa bir süre içinde, % 20 iş ilavesi ya da malzeme fiyat farkı gibi olasılıkları dikkate almadan tek bir mahalle için toplam 58.485.085.-TL‘lık hizmet götürdüğünü tespit ettiğimizde aşağıdaki sonuçlara ulaşmamız kolay olacaktır:

1. İzmir Büyükşehir Belediyesi aynen Aziz Kocaoğlu döneminde olduğu gibi, yoksul ve dar gelirli insanların yaşadığı bölge ve mahalleler yerine daire fiyatlarının 17-18 milyona kadar çıktığı kentin mutena semti Mavişehir bölgesine, asıl olarak o bölgedeki mal sahiplerinin yapması gereken lüks yatırımlar yapmaya devam etmekte, “Katılımcı Bütçe” anlayışı çerçevesinde kentin değişik bölge ve mahalleleri; özellikle de yoksul ve dar gelirlilerin oturduğu yerleşimlerle üst gelir gruplarının oturduğu bölge ve mahalleler arasında ihtiyaç, sorun, önem ve öncelikleri dikkate alan adil, dengeli ve eşit hizmetler sunmamaktadır.

2. Peynircioğlu Deresi‘nde derenin doğal halinden alınıp beton bir kanala dönüştürülmesi suretiyle yapılan yeşil alan düzenlemelerinin doğa, çevre koruma, iklim değişikliği politikaları ya da ekolojik koridor yaratma gibi hedef ve amaçlarla hiçbir ilgisinin bulunmadığı görülmektedir.

3. Yapılan yatırımların malzeme ve işçilik açısından kalitesizliği, harcanan onca paraya karşın açılış töreninden iki üç gün sonra ortaya çıkmakta, yapılan milyonluk ödemelerle ortaya çıkan manzaranın kıyaslanması sayesinde yapılan harcamanın israf boyutlarında olduğu ortaya çıkmaktadır.

4. Asıl önemlisi, her iki park ya da yeşil alan yapımının, gazeteci arkadaşımız Hayrullah Yıldırım‘ın geçtiğimiz günlerde A3 Haber‘de yayınlanan haberinde de ortaya çıktığı gibi, her iki yeşil alan düzenlemesini şirketinin genel müdürü Ömer Cihat Akay‘ı AKP İzmir İl Başkanı, eşi Melek Eroğlu‘nu 2019 tarihli son yerel seçimde AKP Konak Belediye Başkan adayı yapmış Cemer Kent Ekipmanları San. Tic. A.Ş. ile Cemer İnşaat‘ın sahibi Fuat Eroğlu‘nun yeğeni Murat Batuğhan Eroğlu‘na yaptırmak suretiyle CHP’li belediye eliyle AKP’yi besleme politikasının her iki hizmet döneminde de geçerli olduğunun ortaya çıkmasıdır.

(1) Ayşe Yarıcı, “Kentimizde Su Taşkınlarının Meydana Geliş Sebepleri ve Çözümler”, TMMOB İzmir Kent Sempozyumu, s. 347-361

(2) https://www.mavisehir1.com/sayfalar/kurumsal/sunum – Tarih: 22.10.2020

İşbirliği; ama kimlerle ve nasıl?

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz günlerde İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nin, Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer‘in hizmet dönemine isabet eden 15 Nisan 2019-18.09.2020 tarihleri arasındaki dönemde aldığı toplam 1.645 adet kararı ve bu kararın eki komisyon raporlarını inceledim.

Böylesine uzun ve yorucu bir çalışmayı yapmamın temel nedeni ise, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 1 yıl 5 ay, 3 günlük; başka bir deyişle, toplam 518 günlük hizmet süresinde hangi resmi, özel ve sivil kurum ya da kuruluşla birlikte çalışma kararı aldığını ya da yardımcı olduğunu, bu yardım ya da işbirliği ilişkisini nasıl kurgulandığını ortaya koyabilmekti.

Bu çalışmanın sonuçlarını sizinle paylaşmadan önce söylemeliyim ki; Seferihisar Belediye Başkanı iken En Şeffaf Belediye Ödülü‘nü alıp 2019 seçimleri öncesinde Uluslararası Şeffaflık Derneği‘nin Şeffaflık Taahhütnamesi‘ni imzalayan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer‘in hizmet döneminde, birlikte çalışma ya da işbirliği yapma kararı alınan veya yardım edilen kurum ve kuruluşlarla imzalanan protokollerin hiç biri ne belediye meclisi kararı ne de komisyon raporunun eki olarak paylaşılmamış durumda. O nedenle, değişik kurum ve kuruluşlarla imzalanan protokollerin şeffaf olmadığını, bu metinlerdeki düzenlemelerin kamuoyu tarafından bilinmediğini söyleyebiliriz.

Böylesi bir çalışmayı yapmamın çıkış noktası olarak da, İzmir Büyükşehir Belediyesi 2020-2025 Dönemi Stratejik Planı‘yla birlikte 30 ilçe belediyesine ait stratejik planların eş zamanlı olarak hazırlandığı süreçte, İzmir Büyükşehir Belediyesi Özel Kalem Müdürlüğü tarafından tüm ilçe belediyelerine gönderilen 7 Ağustos tarih, 46407285-602.04.99-E187139 sayılı bir yazıyı gösterebilirim.

Bizzat İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer tarafından imzalanan bu yazıda her ilçe belediyesinden, 2020-2025 hizmet döneminde kendi ilçesinde yapacağı projeler hakkında bilgi istenmekte ve doğrudan doğruya İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılmasını arzuladıkları projelerle İzmir Büyükşehir Belediyesi ile birlikte yapılması istenen işbirliği projeleri ile ilgili önerileri sorulup, üç grup halinde hazırlanacak bu proje önerilerinin 19 Ağustos 2019 tarihine kadar yazılı olarak bildirilmesi ve 29 Ağustos 2019 tarihinde İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı ile tüm ilçe belediye başkanlarının katılacağı toplantıda sunulması isteniyordu.

O tarihlerde, Kemalpaşa Belediyesi‘nin 2020-2025 Dönemi Stratejik Planı‘nın hazırlığına eğitim ve planlama süreçleri boyutunda danışmanlık yaptığım için, kısa bir süre içinde gerçekleştirilen yoğun bir çalışma sonucunda 2020-2025 döneminde İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Kemalpaşa Belediyesi‘nin işbirliği içinde yapabileceğini düşündüğümüz 16 büyük proje önerisini hazırlayarak bu projelerin ayrıntılarını belirtilen süre içinde yazılı olarak İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne göndermiş ve 29 Ağustos 2019 tarihinde yapılan büyük toplantıda bu projeler Kemalpaşa Belediye Başkanı Rıdvan Karakayalı ve Belediye Başkan Yardımcısı Arzu Külahçıoğlu Altıntoz tarafından, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer‘le diğer ilçe belediye başkanlarına sunulmuştu.

Ardından da Kemalpaşa Belediyesi 2020-2025 Dönemi Stratejik Planı‘nın kabul edildiği tarihe kadar, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne sunulan 16 büyük proje önerisinden hangisinin kabul edildiği konusunda ısrarlı bir takip yapmış; ancak, hem İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin hem de Kemalpaşa Belediyesi‘nin stratejik planlarının kabul edildiği tarihe kadar önerdiğimiz projelerden hangisinin ortak proje olarak kabul gördüğünü öğrenmemiz mümkün olmamıştı.

Uzun yıllardır büyükşehir belediyeleri ile ilçe belediyeleri ya da birbirine komşu ilçe belediyeleri arasında yapılabilir ve sürdürülebilir işbirliği projelerinin hayata geçirilmesini; böylelikle, belediyeler arasında birlikte iş yapma alışkanlığı ve kültürünün gelişebileceğini savunan biri olarak anlattığım sürecin başlangıcını oluşturan 7 Ağustos 2019 tarihli yazı ve bu yazıda dile getirilen proje talebi beni fazlasıyla heyecanlandırıp umutlandırmakla birlikte; bunun onaylanan stratejik planlara yansıtılamaması, bir o kadar üzmüş ve hayal kırıklığı yaşatmıştı.

Ama yine de 2020 yılının başından bu yana hem ilçe belediyelerindeki hem de İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ndeki arkadaş ve dostlarımla görüşerek, 7 Ağustos 2019 tarihli yazıdaki eşit ortaklar olarak birlikte iş yapma düşüncesinin 2020 yılı içinde hayata geçip geçmediğini öğrenmeye çalıştım.

Sözünü ettiğim uzun ve yorucu araştırmayı ise, işte bu sözünü ettiğim ilgi ve merakla, acaba benim bilip öğrenemediğim bir işbirliği, birlikte çalışma girişimi var mı düşüncesiyle başlattım.

İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nin 15 Nisan 2019 tarihi ile 18 Eylül 2020 tarihleri arasında aldığı toplam 1.645 adet kararın ve eklerinin incelenmesi sonucunda ulaştığım sonuçları şu şekilde özetleyebilirim:

İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi 15 Nisan 2019-18 Eylül 2020 tarihleri arasında toplam 79 kurum ya da kuruluşla birlikte çalışma, işbirliği yapma ya da yardım yapma kararı almıştır.

Alınan 79 meclis kararı ile ilgili kurum ve kuruluşlarla bu kurumların kaç kez yardım aldığı ya da birlikte çalışma protokolü düzenlendiği; ayrıca her bir kurum türünün, toplam içindeki oranı aşağıdaki tabloda gösterilmiştir.

Tablonun ayrıntılı incelenmesinden de anlaşılacağı üzere, en fazla işbirliği protokolü düzenlenen ya da yardım yapılan kurum % 17,75 oranıyla tarımsal kalkınma kooperatifleri, % 15,20 oranıyla ilçe belediyeleri, % 10,15 oranıyla vakıflar ve % 8,87 oranıyla üniversiteler olmuş, onları % 7,59 oranıyla dernekler ve kamu kurumları, % 5,06 oranı ile mesleki ve teknik Anadolu liseleri izlemiştir.

1. En fazla yardım ya da işbirliğine mazhar olan kurumlar

2019 ve 2020 yılları içinde yardım alan ya da işbirliği protokolü imzalayan resmi, özel ve sivil kurum ve kuruluşların yardım alma ya da işbirliği yapma sıklığı, başkanlığını Neptün Soyer‘in yaptığı S.S. İzmir Tarımsal Kalkınma ve Diğer Tarımsal Amaçlı Kooperatifleri Birliği; yani kısa adıyla İzmir Köy-Koop, aynı şekilde yönetim kurulu başkanlığını Mustafa Tunç Soyer‘in yaptığı Tarihi Kemeraltı Yatırım İnşaat Ticaret A.Ş.; yani kısa adıyla TARKEM A.Ş. ve genel müdürlük görevi İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer‘in danışmanı Güven Eken tarafından yapılan ve eski adı İzmir Turizm Tanıtım Vakfı olup yakın zamanda İzmir Vakfı olarak değiştirilen vakıf için diğer kurum ve kuruluşlara göre daha fazladır. Bu 3 kurum, 2019 ve 2020 yıllarında diğer kurum ve kuruluşların aksine bir kez değil, iki kez yardım almışlar ya da kendileriyle 2 kez işbirliği protokolü imzalanmış, geriye kalan 74 kurum ya da kuruluşa ise sadece birer kez yardım yapılmış ya da işbirliği protokolü imzalanmıştır.

2. Tarım sektörüne yapılan yardımlar

2019 ve 2020 yılları içinde tarım sektörü içinde yer alan ziraat odası, kooperatif birliği, tarımsal sulama ve tarımsal kalkınma kooperatifi gibi kurumlara yapılan yardımları ya da bu kurumlarla yapılan protokolleri incelediğimizde, gerçekleştirilen toplam 79 yardım ya da protokolden 22’sinin; yani % 27,84’ünün tarım sektörüne yönelik olduğu görülür.

22 yardım ya da işbirliği protokolü içindeki dağılıma baktığımızda ise en fazla yardımın tarımsal kalkınma kooperatiflerine (14 adet, % 17,75) yapıldığını; bunu 3’er yardımla (% 3,79) sulama kooperatifleriyle tarım birliklerinin izlediğini, bunun dışında kalan 2 ayrı ziraat odasına da (Bergama, Kemalpaşa) iyi tarım uygulamaları ve erken uyarı sistemi kurulması konusunda yardımcı olunduğu belirlenmektedir.

Hangi tarımsal kalkınma kooperatiflerine yardım yapıldığı araştırıldığında ise, Bergama‘daki 4, Ödemiş‘teki 3, Kınık‘taki 2, Kiraz, Aliağa, Beydağ, Seferihisar ve Torbalı‘daki 1’er kooperatife yardım yapıldığı ya da protokol imzalandığı, İzmir’in tarımsal ilçeleri olarak bilinen Tire, Torbalı, Selçuk, Urla, Çeşme, Karaburun, Menderes, Güzelbahçe, Kemalpaşa, Menemen, Dikili, Bayındır ve Gaziemir‘deki tarımsal kalkınma kooperatiflerine şimdiye kadar herhangi bir şekilde yardım yapılmadığı ya da işbirliği protokolü imzalanmadığı görülmektedir.

2020 yılı içinde Tarımsal kalkınma kooperatiflerine yapılan yardımların genel şekli 3 ya da 6 ton büyüklüğündeki sabit süt soğutma tankının temini şeklinde olup (7 adet: Kozak Çamavlu, Kiraz Çömlekçi, Beydağ, Bıçakçı, Göbeller, Bergama Tırmanlar ve Ödemiş Yılanlı TKK); bazı kooperatiflerde (Aliağa TKK), kooperatifin daha önce başka kurumlarla yaptığı protokollerde kooperatif olarak gerçekleştiremediği bakım, onarım ve işletme işlerinin yapılması ya da Seferihisar Doğanbey TKK’ne sağlanan ayrıcalıkta olduğu gibi büyük maliyetli olduğu bilinen bir meyve ve sebze kurutma tesisi kurulması şeklinde gerçekleşmiştir. Yapılan yardımların diğer biçimleri de tarım makinesi temini (Yayakent, Bergama Örenli, Ödemiş Yılanlı TKK), İZKA proje desteği çerçevesinde karma yem üretim tesisi inşaatı (Karakızlar TKK), mevcut mandıranın revizyonu (Kınık Karadere TKK) ve mevcut taş sistem un değirmeninin revizyon, bakım, onarım ve işletilmesi (Ödemiş Demircili TKK) şeklinde gerçekleşmiştir.

3. Derneklere yapılan yardımlar ya da derneklerle imzalanan protokoller

Yardım yapılan ya da işbirliği protokolü imzalanan 6 dernek arasındaki en ilginci, geçtiğimiz günlerde kamuoyunu fazlasıyla meşgul eden dinci ve siyasi bir dernek olarak tanınan Hatuniye İlim Yayma ve İsrafı Önleme Derneği ile Türkiye sermayesinin amiral gemisi TÜSİAD‘dır.

4. Meslek odalarıyla imzalanan protokoller

2019 ve 2020 yılları içinde beş meslek odasıyla birlikte çalışma protokolü imzalanmış olup bunlar sırasıyla İzmir Barosu, Veteriner Hekimler Birliği İzmir Şubesi, TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası İzmir Şubesi, TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası İzmir Şubesi ve İzmir Kitap ve Kırtasiyeciler Esnaf Odası‘dır.

5. İlçe belediyelerine yapılan yardımlar

Belediyelerle yapılan yardımların şekil ve miktarı ise oldukça ilginçtir. Ödemiş, Menemen, Tire, Kınık ve Torbalı gibi tarımsal ilçelerde “alaçık” olarak tanımlanan ve daha çok tarımsal ürünün satışının yapıldığı üstü kapalı, etrafı açık yapıların inşaatı İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından üstlenilirken, geriye kalan Kemalpaşa, Bergama, Dikili, Aliağa, Gaziemir, Menderes, Selçuk, Çeşme, Urla, Karaburun, Güzelbahçe, Seferihisar ve Bayındır için böyle bir yardımın yapılmadığı görülmektedir.

Merkezde yer alan ilçe belediyelerinde ise yardımın boyutu ve miktarı değişmekte; ya yarım kalan inşaatların hakediş bedellerinin ödenmesi ya da spor tesislerinin yapılması veya ortak eğitim programları düzenlenmesi için yardım yapılmakta ya da işbirliği protokolü düzenlenmektedir. Balçova ve Gaziemir‘de futbol sahası zeminin yenilenmesi ve tartan pistin yapımı için, Narlıdere‘de ortak mesleki eğitim ve gençlik faaliyetlerinin düzenlenmesi, Konak ve Karabağlar‘da yapılan semt merkezi inşaatı ve sosyal tesis ikmal inşaatı ihale bedelinin % 60’ının ödenmesi, Foça‘da üç adet umumi tuvaletin yapılması, Tire‘de mülkiyeti Tire Belediyesi‘ne ait binanın kütüphane olarak kullanılması amacıyla bakım ve onarımının yapılması bu tür yardımların başlıca örnekleridir.

Sonuç olarak…

Bütün bu araştırma ve incelemeler sonucunda, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin yardım yapacağı ya da işbirliği protokolü imzalayacağı kurum, kuruluş ve kişilerle ilgili temel bir politikasının, bu politikası çerçevesinde belirlenmiş öncelikli konu ve stratejilerinin olmadığı, yapılacak yardımlarla işbirliği protokolleri için yıllık bir eylem plan ve programı hazırlanmadığı, yardım yapmak ya da işbirliği protokolü yapmak için başvuran kurum ve kuruluşların nasıl seçileceğine dair kriterlerin belli olmadığı, toplam 518 günlük hizmet süresinde yapılan yardımların ya da imzalanan protokollerin, yardım alan ya da protokol imzalayan kurum ya da kuruluş yöneticilerinin kişisel ya da siyasi düzeyde belediye üst yönetimi ile ne ölçüde yakın olduklarına göre belirlendiği anlaşılmıştır.

Ayrıca Ağustos 2019 tarihli Özel Kalem Müdürlüğü yazısında sözü edilen işbirliği projeleri için herhangi bir kararın alınmadığı, yapılacak işbirliği çalışmalarında tarafların eş değerde olmasını sağlayacak ve işbirliği girişimlerinin yapılabilir ve sürdürülebilir olması için herhangi bir modelleme çalışmasının yapılmadığı, ilçe belediyelerine yapılan yardımlarda her zaman olduğu gibi “büyük abi” istediği takdirde, “küçük kardeş“e yardım eder ilişkisinin geçerli olduğu, bu çerçevede muhalif partilere ait belediyelere genellikle yardım yapılmadığı ya da daha küçük ölçekte tutulduğu, İzmir Büyükşehir Belediyesi ile ilçe belediyelerinin “eş ortak” olarak kabul edileceği demokratik, eşitlikçi ve adil bir işbirliği modelinin geliştirilip uygulanmadığı, birini diğerinden fazla kayıran bir sistemin ortaya çıkmaması için tüm ilçe belediyelerini kapsayan adil ve şeffaf bir eylem planı ile programının hazırlanmadığı görülmektedir.

Anlaşılan o ki, hem diğer resmi, özel ve sivil kurum ve kuruluşlarla hem de ilçe belediyeleriyle eş ortak olarak işbirliği içinde çalışıp birlikte iş yapma kültürünü geliştirmek hedefi başka bir bahara kalmıştır…

Özet olarak, belediyelerin elindeki kamu kaynaklarının aynen eski İstanbul ve Ankara büyükşehir uygulamalarında olduğu gibi, din, dil, ırk ve mezhep ayrımı gibi yasal olmayan nedenlerle birtakım vakıf, dernek, kurum ve kişilere aktarılarak israfına neden olmamak için;

1) Belediyelerce yapılacak yardım ya da işbirliği çalışmaları için önceden birtakım kriterlerin belirlenmesi ve bu kriterlerin kamuoyu tarafından bilinmesi,

2) Yapılan yardım miktarı ile imzalanan işbirliği protokollerinin şeffaflık, bilgi edinme ve bilgiye ulaşım hakkı uyarınca kamuoyuna duyurulması, protokollerde kullanılan dilin basit, anlaşılır bir hale getirilerek anlaşılmayan, eksik kalmış ve yanlış anlamalara yol açacak hiçbir noktanın bırakılmaması,

3) Yardım ya da işbirliği talebi ile başvuran kurum ya da kişilerin belirli periyotlarla halka duyurulması,

4) Değişik resmi, özel ve sivil kurum ve kuruluşlara tek yanlı olarak yardım yapmak yerine birlikte iş yapmayı sağlayacak işbirliği modellerinin geliştirilip uygulanması sağlanmalı;

Böylelikle yardım ya da işbirliği yapma konusunda herkese örnek olabilecek demokratik bir adım atılmalıdır.

Önemli Not: İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nin 2019 ve 2020 yılları içinde resmi, özel ve sivil kurum ve kuruluşlara yardım yapılması ya da bu kurum ve kuruluşlarla işbirliği protokolü imzalanmasına ilişkin kararlarının tarih ve sayısıyla yardım ya da protokolün konuları aşağıdaki linke eklenmiş PDF formatındaki dosyada görülebilir.

Sosyal yardım anlayışındaki büyük kırılma…

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi 2020 Eylül ayı olağan toplantısında, Sosyal Hizmetler Dairesi Başkanlığı’nın “acil” notuyla meclis gündemine taşıdığı Başkanlık önerisini kabul ederek, dini ve siyasi kimliğiyle tanıyıp bildiğimiz Hatuniye İlim Yayma ve İsrafı Önleme Derneği ile ‘birlikte çalışma‘nın önünü açmış oldu.

Böylelikle ilk kez, yemek yardımı yaparak sempati kazanan dini ve siyasi bir dernek eliyle, AKP’nin yoksulluğu yeniden üreterek geniş kitleleri kendine bağımlı hale getiren merhamet, acıma ve hayırseverlik temelli himayeci (klientalist) sosyal yardım anlayışı, CHP yönetimindeki İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin sosyal yardım hizmetlerine dahil edilerek hak temelli sosyal politikalardan uzaklaşılmış oldu. Daha doğrusu, CHP’li belediyelerin her geçen gün himayeci (klientalist) sosyal yardım anlayışına dönüşen uygulamaları bu kırılma ile birlikte önemli bir darbe aldı.

Neden derseniz, İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nin 18 Eylül 2020 tarih, 754 sayılı kararı ile kabul edilen ortak kullanım ve hizmet protokolü uyarınca uzun yıllardır sıcak yemek yardımı yapan İzmir Büyükşehir Belediyesi, bundan böyle aynı yardımı Hatuniye İlim Yayma ve İsrafı Önleme Derneği ile birlikte aynı mekânda yapacak.

Hatuniye Camii ve Ortak Kullanım ve Hizmet Protokolü’ne konu olan bina

Konunun ayrıntısına girip İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin durduk yerde dinci siyasi bir dernekle niye böyle bir işbirliğine gittiğini anlamak için, İzmir Büyükşehir Belediyesi İle Hatuniye İlim Yayma ve İsrafı Önleme Derneği Tarafından Yürütülecek Ortak Kullanım ve Hizmet Protokolü olarak adlandırılmış metni incelemeye başlayabiliriz.

Ama daha önce her iki tarafın; yani hem İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin hem de Hatuniye İlim Yayma Derneği‘nin bu protokol öncesinde neler yaptığına bir bakalım.

Uzun yıllardan bu yana sosyal yardım adı altında çok değerli hizmetler veren İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 2019 yılı Faaliyet Raporu kayıtlarına göre;

2019 yılı içinde Eşrefpaşa Hastanesi Başhekimliği eliyle okul ve mahallelerde gezici diş ve sağlık taramaları yaparak 1.120 adet diş fırçası ve macun seti dağıtmış, Eşrefpaşa Hastanesi’nde görevli sağlık personeli eliyle binlerce hastanın teşhis ve tedavisini yapmış, evde bakım hizmetleri kapsamında 113 kişiye psikolojik, 205 kişiye ev temizliği, 215 kişiye kişisel bakım desteği vermiş, toplum sağlığı eğitimleri düzenlemiş, 1.130 çölyak ve fenilketonüri hastasına 3.390 adet gıda paketi dağıtmış, dini bayramlarda 45.014 vatandaşa toplu yardım yapmış, muhtaç durumda olan 946 vatandaşa 2.242.760., TL tutarında nakdi yardımda bulunmuş, ayni yardım kapsamında 46.219 kişiye gıda paketi, 457 kişiye malzeme, 361 kişiye yakacak malzemesi vermiş, 600 hükümlünün çay ve şeker ihtiyacı karşılanmış, 50.777 öğrenciye malzeme yardımı yapmış, 504 engelli vatandaşa malzeme vermiş, kentsel olanaklara erişimi kısıtlı 1.443 kadın için kent ve körfez turları düzenlemiş, 80.760 kişiye çorba, 814.540 kişiye pide, 2.540.368 kişiye yemek ve 247.033 kişiye kumanya vermiş, 154.482 çocuğa 12.814.544 litre, 121.601 Suriyeli çocuğa da 972.808 litre süt yardımı yapmış, kadın, genç, çocuk, engelli, yoksul, dar gelirli ve dezavantajlı birçok gruba değişik kategorilerde hizmetler sunmuştur.

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 2020 yılı Performans Programı‘na baktığımızda ise, 2020 yılı içinde 60.000 kişiye 18.000.000.- TL tutarında nakdi, 60.000 kişiye gıda, 650 kişiye malzeme, 150.000 öğrenciye giyecek ve kırtasiye, 500 kişiye ayni, 1.250 kişiye düşük proteinli ve glutensiz gıda ve 57.000 kişiye engelli yardımı yapılmasının hedeflendiği; ancak bu hedeflerin, yaşanan Pandemi nedeniyle çok daha büyük boyutlara ulaştığı görülmektedir.

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin yaptığı sosyal yardımlara, burada gündeme getirmediğimiz Konak, Karşıyaka, Karabağlar, Bornova gibi 30 ilçe belediyesinin yaptığı sosyal yardımları da eklediğimizde; belediyelerin yaptığı sosyal yardımların, bu kentte değişik resmi, özel ve sivil kurum ve kuruluşlar kişiler tarafından yapılan sosyal yardımlar arasındaki en büyük dilimi oluşturduğunu düşünebiliriz.

1989 yılında kurulan Hatuniye İlim Yayma ve İsrafı Önleme Derneği ise, İnternet sitesindeki kendi anlatımlarına göre sahip olduğu 10 metrekarelik büro, bir soğukhava deposu, Hatuniye Camii avlusunda üstü örtülmüş yemek masaları ve 6 personel ile birlikte fakir, fukara, kimsesiz, evsiz, garip, yardıma muhtaç kişilere, aile reisinin öldüğü, evi terk ettiği ya da cezaevine düştüğü ailelerle aile reisinin çalışamayacak kadar hasta olduğu durumlarda ailelerle göçmen, mülteci ve sığınmacılara yemek, barınma, temizlik (banyo), eğitim bursu, kira, su, elektrik, erzak ve giysi yardımı yapmakta, her gün 300 ila 500 kişiye sabahları çorba, öğlenleri de yemek dağıtmaktadır.

Dernek ayrıca, A3 Haber İnternet gazetesi yazarı Hayrullah Yıldız arkadaşımızın haberiyle gündeme getirdiği şekilde, 2015 öncesinde Kestanepazarı Öğrenci Derneği‘nin müdürlüğü ile Hatuniye İlim Yayma ve İsrafı Önleme Derneği‘nin kurucu başkanlığını yapıp şu sıralar derneğin danışmanı olarak çalıştığı söylenen Nuri Akay‘ın “Allah’a Yakarış”, “Oruç“, “Kurban”, “Kenzü’l-Arş Duası”, “Hatıralar”, “Stres”, “Zamanı Durduramayız” ve “Nasıl Yaşamalıyız” isimli dini kitaplarını yayınlayıp ücretsiz olarak dağıtıyor.

Hatuniye İlim Yayma ve İsrafı Önleme Derneği yayını olarak dağıtılan Nuri Akay kitapları

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin sağladığı büyük boyuttaki sosyal yardımların miktarı ile Hatuniye İlim Yayma ve İsrafı Önleme Derneği‘nin sağladığı sosyal yardımların miktarını birbiriyle kıyaslamak anlamlı olmamakla birlikte; çok fazla sayıdaki insana büyük miktarlarda yardımda bulunan İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin bile, aynen Pandemi döneminde yapılan yardımlar gibi, yer yer ya da zaman zaman desteğe ihtiyaç duyduğu durumlar olabilir ve bu durumların yaşanması durumunda yardım yapan diğer kurum ve kişilerden destek alması; hatta onlarla işbirliği yapması gerekebilir.

Ama böylesi bir işbirliğinde neden sadece Hatuniye İlim Yayma ve İsrafı Önleme Derneği ile birlikte çalışmak tercih edilir ve böyle bir işbirliğine diğer kurum ya da şahıslar dahil edilmez?

Gelelim söz konusu ortak kullanım ve hizmet protokolünü inceleyip değerlendirmeye…

İzmir Büyükşehir Belediyesi 1. Hukuk Müşavirliği‘nin görüşü alınarak hazırlanan protokolde toplam 17 madde yer alıyor.

Protokol, Sayıştay‘ın belediyelerin derneklere yaptığı her tür nakdi ya da ayni yardımı kamu zararı olarak niteleyip tazmin ettirmesi nedeniyle oldukça dikkatli bir şekilde hazırlanmış. O nedenle, Hatuniye İlim Yayma ve İsrafı Önleme Derneği‘ne tek yanlı olarak ayni ya da nakdi yardım yapılması yerine, bu yardımın “ortak kullanım ve birlikte iş yapma” adı altında kamufle etmesi hedeflenmiş.

Buna göre, İzmir Büyükşehir Belediyesi ve Hatuniye İlim Yayma ve İsrafı Önleme Derneği, belediye mülkiyetindeki Fettah (Akıncı) Mahallesi 945 Sokak 39 numaradaki binayı birlikte kullanacakmış ve belediyeye ait yardımlar belediye görevlileri, derneğe ait yardımlar ise dernek görevlileri tarafından yapılacakmış gibi bir senaryo hazırlanmış. Hatta binada kullanılan elektrik ve su bedellerinin dernek tarafından ödeneceği şeklinde bir hüküm getirilerek bu konularda dahi derneğe yardım yapılmadığı gibi bir izlenim yaratılmaya çalışılmış.

Fettah Mahallesi, 945 Sokak No.39 adresindeki İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait bina

İzmir Büyükşehir Belediyesi sanki bu bina dışında başka bir yerde ya da gezici araçla bu yardımları yapamazmış gibi…. Derneğin ve belediyenin yardım yapabilmesi için illa ki bu binada bir arada olmaları ve yardımı birlikte yapmaları gerekliymiş gibi…

Oysa biz biliyoruz ki, yemek yardımlarını yapabilmek için bu tür mekana ihtiyacı olan kurum, bunca geniş ve büyük imkanlara sahip olan belediye değil, dernektir… Böylelikle derneğin çıkarları doğrultusunda ve hem belediyeyi hem de derneği zor duruma düşürmeyecek bir formül hayata geçirilmiş oluyor…

Anlayacağınız, belediyelerin derneklere yardım yapmasını engelleyen hukukun ve mevzuatın arkasından dolanılarak bulunan bu formül çerçevesinde, İzmir Büyükşehir Belediyesi Truva Atı‘nın kendisi olmuş, dernek ise o atın içine gizlenip Truva’yı fethedecek Odysseus ve askerleri olmuş vaziyette…

Yapılan ortak kullanım ve hizmet protokolünün amacı ya da konusu ise, “hafta içi/sonu, ihtiyaç sahibi vatandaşlar için sıcak yemek hizmetleri sunulması, Ramazan aylarında bölgede iftar organizasyonlarının düzenlenmesi gibi hizmetlerin yürütülmesi…. dernek ya da belediye tarafından tespit edilmiş bölgede yaşayan ihtiyaç sahibi vatandaşlardan İzmir Büyükşehir Belediyesi Sosyal Yardım Yönetmeliği ile ilgili kanun, yönetmelik kriterlerine göre yardım almaya kazananların belediyenin sosyal yardımlarından yararlanması” olarak belirlenmiş olup; sıcak yemek hizmeti sunulması ve iftar organizasyonlarının düzenlemesi dışında kalıp “gibi” sözcüğü ile tanımlanan hizmetlerin neler olacağı ise, ne yazık ki henüz belli değil.

Ayrıca bu düzenlemeden de görüleceği gibi, derneğin yardım yaptığı kişilerin, mevcut mevzuat çerçevesinde belediye yardımlarından da yararlanması mümkün olabilecek; böylelikle yardım yapılan kişiler düzleminde derneğin yardım yaptığı kişilerin belediyeye transferi suretiyle derneğin üstündeki mali yük hafifletilmiş olacaktır.

Protokolde açıklaması yapılmadığı için anlaşılamayan konulardan biri de, ortak kullanım ve hizmet konuları, Protokol’ün 3. maddesinde, “sıcak yemek hizmetleri sunulması ve Ramazan aylarında bölgede iftar organizasyonlarının düzenlenmesi gibi hizmetlerin sunulması” olarak tanımlandığı halde; 4. maddede sözü edilen “ortak hizmet projeleri”nin ne olduğu, bu projelerle neyin kastedildiği konusudur. Bu anlamda, 3. maddede sayılan hizmetler dışında kalan başka hizmetler de “ortak hizmet projeleri” altında düzenlenip yapılabilecek midir? Bu da, yapılan düzenleme içinde pek belli değildir.

Söz konusu Protokol’ün ilginç bir düzenlemesi de, 10. madde içinde gizlidir. Bu düzenlemeye göre Hatuniye İlim Yayma ve İsrafı Önleme Derneği, mülkiyeti İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait olup derneğe kiralanmayan binanın içinde tek başına yürüteceği hizmet ve etkinliklerde, İzmir Büyükşehir Belediyesi sorumlu olmayacaktır. Hem de mülkiyetinin kendisine ait olduğu ve söz konusu dernekle birlikte kullandığı bir mekanda!

Anlaşılan o ki, belediye bu mekanda dernek tarafından tek başına yapılan etkinliklerde bir sorun olması durumunda sorumlu olmaktan, kendisine hesap sorulmasından kurtulmak istemektedir… Protokol düzenlemesi bu şekilde olmakla birlikte, gerçekte; yani herhangi bir şikayet, olay tespiti ya da dava sürecinde bu sorumluluktan kaçınma hali ne ölçüde geçerli ve etkili olacaktır, o da belli değil… Örneğin kamu (belediye) mülkiyetinde olan bu binada belediyeden izin alınarak yapılan dernek etkinliklerinde, Anayasa’ya ya da Cumhuriyet Halk Partisi‘nin savunduğu laiklik anlayışına veya parti politikalarına aykırı konuşma ya da etkinlikler düzenlendiğinde belediye buna nasıl engelleyecek ve tepki verecektir; daha doğrusu, bırakın o etkinliğe izin vermeyi, etkinliklerde neler yapıldığından haberi dahi olacak mıdır? İktidarın etkisindeki İzmir Valiliği ile ona bağlı Emniyet ve Müftülük gibi kuruluşların önceden tahmin edilebilir tavrı karşısında nasıl bir tepki gösterecektir?

İzmir Büyükşehir Belediyesi 1.Hukuk Müşavirliği‘nin hukuki görüşü çerçevesinde düzenlenen Ortak Kullanım ve Hizmet Protokolü‘nün (söz konusu hukuki görüş ve protokol yazımızın sonundaki linkten indirilebilir) incelenmesinden de anlaşılacağı üzere İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait bir bina, İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Hatuniye İlim Yayma ve İsrafı Önleme Derneği tarafından ortaklaşa kullanılacaktır.

Peki, böylesine bir ortak kullanım gereği hem belediye hem de dernek açısından hangi somut ihtiyaçtan kaynaklanmaktadır? Bu ihtiyacın, dernek açısından daha uygun bir mekan arayışından kaynaklandığını tahmin edebilmekle birlikte, buna benzer bir ihtiyacın belediye açısından mevcut olup olmadığı hususu şüphelidir…

Belediye bu mekanı gerçekten böylesi bir ihtiyacı olduğu için mi; yoksa, derneğin bu mekandan yararlanmasını kolaylaştırmak amacıyla mı kullanır gözükmeyi tercih etmektedir?

Bu anlamda böylesi bir mekan, oradaki derneğin varlığı yanında belediyenin ihtiyacı için yeterli olacak mıdır?

Öte yandan, belediye kendi mülkiyetindeki bir binayı sosyal yardımlar yaptığı için bir derneğe kullandırırken, başka bir binasını, örneğin Konak’taki ya da Halkapınar’daki hizmet binalarının bir kısmını, Alevi, Ortodoks ya da başka bir inançtan yurttaşlarımızın kendi aralarında kurdukları başka bir dernek eliyle başka bir yer talebinde bulunması durumunda kullandıracak mıdır?

Bu tür sorulara verilecek yanıtlar, belediyenin bu tür konularda ne ölçüde samimi olduğunu anlamak açısından tabii ki de önemlidir.

Yoksulu daha yoksul yapan hayırseverlik politikaları

Ayrıca böylesi bir ortak kullanımın belediyeye sağlayacağı yarar ya da getireceği artı değer ne olacaktır? Belediye böylelikle, zaten tek başına yaptığı yardımların dışında ilave olarak fazladan nasıl bir yarar sağlayacaktır? Derneğin yardım ettiği ya da etmediği insanlara kendi eliyle ulaşabilmesi için dernekten yazılı bilgi alması ya da muhtarlar eliyle çevrede bir araştırma yapması veya muhtarlara danışması o kadar mı zordur?

Ama bütün bu soru ve cevaplardan çok daha önemli olansa; CHP’nin hak temelli olduğu söylenen sosyal politikalarındaki himayeci (klientalist) kırılma ve bu kırılmaya karşı, CHP’nin sosyal politikalarını şekillendiren ekipten tek bir kişinin çıkıp yapılanları eleştirmemesi ve yapanları uyarmamasıdır.

TARKEM’in bilinmeyen yüzü…

Ali Rıza Avcan

2012 yılında, aralarında İzmir Büyükşehir ve Konak belediyelerinin de bulunduğu 116 ortağın katılımıyla kurulan Tarihi Kemeraltı İnşaat Yatırım Ticaret Anonim Şirketi, kısa adıyla TARKEM‘in İzmir Büyükşehir Belediyesi Başkan Danışmanı Prof. Dr. İlhan Tekeli tarafından hazırlanan İzmir Tarih Projesi Tasarım Stratejisi Raporu kapsamında, 19 alt bölgeye bölünmüş proje alanındaki sadece ikisinde (Havralar ve Agora) gerçekleştirilecek soylulaştırma faaliyetleri için kurulduğunu biliyoruz.

Soylulaştırma sözcüğünün de, en yakın örneklerini İstanbul Tarlabaşı ve Sulukule projelerinde gördüğümüz gibi, büyük kent merkezlerinde azalan nüfusla birlikte her türlü kentsel faaliyetin gerileyip çöktüğü alanlardaki eski yapıların, TARKEM benzeri büyük inşaat şirketleri tarafından alınması ve o yapılarda oturan yoksul, dar gelirli kesimlerle göçmen ve mültecilerin kentin çeperlerine gönderilmesi suretiyle yenilenmesi ve bu yenilenmiş modern yapıların gelir düzeyi yüksek sınıf ve kesimlere (yüksek ücretli büro çalışanları, sanatçılar, vakıf üniversitesi öğrencileri, yabancı turistler vb.) pazarlanması suretiyle el değiştirmesi anlamına geldiğini de biliyoruz.

Soylulaştırmanın bu anlamda, Filistin’i işgal ederek orada yaşayan Filistinlileri mülteci kamplarında yaşamaya mahkum eden ve onların topraklarına kendi vatandaşlarının yaşadığı yeni yerleşim alanları kuran İsrail’in çabasından farklı olmadığını bilir ve o nedenle de kentin merkezinde yaşayanları yerinden, toprağından eden bu yeni kolonyal hareketle mücadele ederiz.

Zaten bu durum, İzmir Tarih Projesi‘ni hazırlayan Prof. Dr. İlhan Tekeli tarafından yazılan İzmir-Tarih Projesi Tasarım Stratejisi Raporu‘nun 71. sayfasında;

“…Bu tür çöküntü alanlarında soylulaştırmanın (gentrificiation) gerçekleştirilmesi oldukça sık rastlanan bir olgudur. Bu alanda toplumsal yükseliş sağlayacak bir seçiciliğin başlatılması için bu gereklidir. Ama soylulaştırma meslek çevrelerinde geçmiş yıllarda olduğu kadar destek bulmamaktadır. Burada yaşayanların dışsallaştırılması, bölge dışına itilmesi eleştiri konusu olmaktadır. Yaptığımız araştırmada ortaya çıktığı üzere; çöküntü alanı haline gelen mahallelerde yerleşik bir nüfus yoktur. Bu alanların nüfusu çok sık yer değiştiren kiracılardan oluşmaktadır. Gayrimenkul değerleri düşmüştür. Bu nedenle bazı alt bölgelerde bir soylulaşma gerçekleştirilebilir hale gelmiştir.” (1)

Denilerek, projenin soylulaştırma amaçlı olduğu açık bir şekilde itiraf edilmiştir.

İzmir Büyükşehir Belediyesi ve onun başkan danışmanı tarafından hazırlanan soylulaştırma hedefli İzmir Tarih Projesi, ne yazık ki, bu projeyi yürütmek amacıyla kurulan çok ortaklı TARKEM yönetiminin, % 0,83 oranındaki sermaye payına sahip bir şirket sahibinin “FETÖCÜ” olduğunun belirlenmesi üzerine Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu‘nun (TMSF) Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi‘nin 9 Kasım 2016, 9194 sayılı nüshasında yayınlanan 28 Ekim 2016 tarihli ilamıyla dokuz kişiden oluşan kayyum heyetine devredilmesi üzerine 2016 yılından itibaren, bir belediye projesi olmaktan çıkıp kayyum ve valilerin; daha doğru bir anlatımla AKP iktidarının denetimindeki bir projeye dönüşmüştür.

Bizim bu tespitimizi doğrulayan diğer bir gelişme ise, şirket yönetiminin kayyuma devredilmesini yeterli görmeyen AKP iktidarının ve onun İzmir’deki temsilcisi İzmir Valiliği‘nin, şirketi teslim alıp kontrol eden başka bir mekanizmaya başvurarak, şirketin kayyuma teslim edildiği günden tam beş gün sonra projenin İzmir-Tarih Projesi Tasarım Stratejisi Raporu ile ilişkisini kopararak ve “İzmir-Tarih, İzmirlilerin Tarih İle İlişkisini Güçlendirme Projesi” şeklindeki proje ismini “Tarihi Kemeraltı Projesi” şekline dönüştürerek 31 Ekim 2007 tarih, 26686 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan 1 Ekim 2007 tarih, 2007/12668 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile belirlenen Kentsel Yenileme Alanları kapsamında değerlendirmeye başlaması ve bu anlayışla İzmir Valisi Erol Akyıldız‘ın 14 Kasım 2016 tarihli onayı ile İzmir Konak Kemeraltı ve Çevresi Yenileme Alanı İcra Kurulu‘nu kurmuş olmasıdır.

Projenin arkasından dolanarak gerçekleştirilen bu operasyon sayesinde böylelikle proje bir anda, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin projesi olmaktan çıkarak AKP iktidarının ve onun İzmir temsilcisi İzmir Valiliği‘nin, o valilikteki bürokratların kontrol ve yönetiminde “teslim alınmış” bir projeye dönüşmüştür. Bu teslim alış sadece İzmir Valiliği içinde Vali Yardımcısı H. Hüseyin Can‘ın başkanlığında bir İcra Kurulu‘nun oluşturulması ile sınırlı kalmamış, bu kurulun çalışmasını düzenlemek amacıyla Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu Yönergesi adıyla 13 maddeden oluşan bir yönerge hazırlanmış, bu yönergenin 5. maddesine göre oluşturulan Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu‘na 27 kurum ve kuruluşun üye olduğu hükme bağlanmıştır. İzmir Valiliği tarafından Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu‘na üye olması uygun görülen kurum ve kuruluşlar aşağıdaki listede gösterilmiştir.

  1. İzmir Valiliği Avrupa Birliği ve Dış İlişkiler Koordinasyon Merkezi,
  2. Yatırım İzleme ve Koordinasyon Başkanlığı,
  3. İzmir Büyükşehir Belediyesi,
  4. Konak Belediye Başkanlığı,
  5. İl Emniyet Müdürlüğü,
  6. İzmir Defterdarlığı (Konak Milli Emlak Müdürlüğü),
  7. Vakıflar Bölge Müdürlüğü,
  8. Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü,
  9. Gençlik Hizmetleri ve Spor İl Müdürlüğü,
  10. Tapu Kadastro Bölge Müdürlüğü,
  11. İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü,
  12. İl Milli Eğitim Müdürlüğü,
  13. İl Sağlık Müdürlüğü,
  14. İl Gıda, Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü,
  15. Türkiye İş Kurumu İzmir İl Müdürlüğü,
  16. İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü,
  17. Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü,
  18. İzmir Kalkınma Ajansı Genel Sekreterliği,
  19. İzmir Ticaret Odası,
  20. Türkiye Elektrik Dağıtım Anonim Şirketi (TEDAŞ),
  21. Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı,
  22. Tarihi Kemeraltı İnşaat Yatırım Ticaret A.Ş. (TARKEM),
  23. Tarihi Kemeraltı Esnaf Derneği,
  24. İzmir Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği,
  25. TMMOB (Mimarlar Odası, Şehir Plancıları Odası, Harita Mühendisleri Odası İzmir Şubesi),
  26. TÜRSAB İzmir Bölgesel Yürütme Kurulu,
  27. Ege Turistik İşletmeler ve Konaklamalar Birliği (ETİK).

Yukarıdaki listenin incelenmesinden de anlaşılacağı üzere, çoğunluğun İzmir Valiliği denetimindeki kurumlarda olduğu Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu‘nda üye olan İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Konak Belediyesi bundan böyle 27 katılımcıdan sadece ikisi olarak yer almaktadır.

Ama ne hikmetse, gerek Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu‘nun oluşumuna ilişkin 04 Kasım 2016 tarih, 51116657-010-155-9979 sayılı İzmir Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü yazısı, gerekse yönergenin kabulüne ilişkin 26 Aralık 2016 tarih, 51116657-010-194/11567 sayılı ikinci İzmir Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü yazısı (her iki resmi yazı, yazımızın sonuna eklenmiştir) Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu‘nun üyesi olacak Türkiye Mimar Mühendis Odaları Birliği‘ne; yani Mimarlar Odası, Şehir Plancıları Odası ve Harita Mühendisleri Odası İzmir şubelerine gönderilmemiş, o meslek odalarının böylesi bir gelişmeden haberdar olmaları engellenmiştir. Nitekim TMMOB Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi‘ndeki arkadaşlara bu yazıların kendilerine gönderilip gönderilmediğini sorduğumda, Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu‘nun oluşumu ve yönergesi konusunda herhangi bir bilgilerinin olmadığını, Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu‘nun bugüne kadar yaptığı toplantılara katılmadıklarını ve aldığı kararları bilmediklerini öğrendim.

Böylesine tuhaf bir durum karşısında, CİMER kanalıyla İzmir Valiliği’ne gönderdiğim 6 Şubat 2020 tarih, 20000339758 başvuru numaralı yazıyla Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu‘nun kurulduğu tarihten bu yana yaptığı toplantılara kimlerin katıldığını ve bu toplantılarda hangi kararların alındığını sormama ve bu soruya süresi içinde yanıt verilmemesi üzerine, 10 Mart 2020 tarih, 20000632311 başvuru numaralı yazı ile ikinci bir hatırlatma yapmama karşın bu yazıya bugüne kadar herhangi bir yanıt alamadım.

Peki o halde, bu kurul niye kurulup çalıştırılmamıştı ya da yaptığı çalışmalar hakkında bilgi vermekten ısrarla kaçınılıyordu?

Benim anladığım kadarıyla, İzmir Valiliği tarafından proje adı değiştirilerek kurulan Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu, AKP iktidarının proje ve TARKEM üzerinde kurduğu hakimiyeti kamuoyundan gizlemek, proje sanki bu kurul eliyle yürütülüyormuş gibi izlenim vermek amacıyla kurulmuştu. Bütün gizliliğin tek nedeni de buydu…

Nitekim, isim değiştiren proje ile birlikte TARKEM‘in bu şekilde teslim alınması sonrasında TARKEM‘e iktidara yakın kurum ve kuruluşların (İzmir Ticaret Odası, İzmir Ticaret Borsası, Ege İhracatçı Birlikleri, İMEAK Deniz Ticaret Odası, Ege Bölgesi Sanayi Odası, Vakıflar Bölge Müdürlüğü, İzmir Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, İzmir Valiliği İl Yatırımları İzleme ve Koordinasyon Başkanlığı vb.) ortak olması, İl Kültür ve Turizm eski müdürünün TARKEM‘de danışman olarak çalışmaya başlaması da şirketin belediye sularından ayrılarak iktidarın suların seyretmeye başladığının somut delilleriydi. Bunun en son örneği ise, kentteki bütün meslek odalarıyla sivil toplum kuruluşlarının bir kent suçu olarak ilan ettiği Çeşme Projesi‘nin reklamını yapıp bu projeden TARKEM Eşrafının ağzına bir parmak bal çalacağını ifade eden Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy adına Kültür ve Turizm Bakanlığı‘nın TARKEM‘e ortak yapılmış olmasıdır.

Artık bundan böyle TARKEM, arkasına AKP iktidarını ve o iktidarın Valilik başta olmak üzere İzmir’deki destekçilerini alarak içinde bulunduğu kentin kültürel, toplumsal ve siyasal kimliğine yabancılaşmış, İzmir’den çok AKP iktidarının çıkarları doğrultusunda kendi yönetici ve ortaklarının menfaatlerini gözeten bir yapıya bürünmüştür.

Kayyumdan kurtulmak uğruna yaptıkları çalışmaların sonucunda ortaya çıkan bu yeni teslimiyet hali, artık öyle bir bağlılık ya da zorunluluk noktasına gelmiştir ki; TARKEM Eşrafının lideri Uğur Yüce‘nin 27 Haziran 2020 tarihli Ege’deSonSöz mülakatında da ifade ettiği gibi, Bakan Mehmet Nuri Ersoy’a inanmaktan başka bir çareleri kalmamıştır

Eminim ki, bundan böyle İzmir‘i, Kemeraltı Çarşısı‘nı, Basmane‘yi, Kadifekale‘yi seven, bu tarihi, arkeolojik ve kültürel değerleri koruyup kollayan İzmirliler, İzmir Valiliği eliyle kaleyi içeriden fethetmeyi amaçlayan bu yeni AKP hamlesinin farkına varır ve şimdiye kadar belediye himayesindeyken, şimdi yeni bir Truva Atı‘nın içine doluşup iktidar cenahına geçen bu menfaat odağına karşı mücadele eder…

(1) Metindeki koyultmalar tarafımızca yapılmış olup, metinde yapıldığı ifade edilen araştırma, bütün taleplerimize karşın temin edilememiş ve belediyeye ait hiçbir kaynakta yayınlanmamıştır. O nedenle böyle bir araştırmanın yapılıp yapılmadığı belli değildir denilebilir.

Bilgi: Tarihi Kemeraltı Projesi İcra Kurulu‘nun oluşumu ve çalışma yönergesi ile ilgili bilgileri içeren İzmir Valiliği belgelere aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.

Gediz Nehri, Havzası, Deltası ve İzmir Körfezi ile Bir Bütündür… (2)

Ali Rıza Avcan

Yazımızın birinci bölümünde Gediz Nehri‘nin, Gediz Nehri Havzası‘nın, Gediz Deltası ya da Gediz Deltası Sulak Alanı‘nın ve İzmir Körfezi‘nin ekolojik özellikleri konusunda bilgiler vererek aslında bu dört değerin tek bir bütünü oluşturan eşsiz bir ekosistem olduğunu, o nedenle de birbirlerinden koparılarak ele alınamayacağını anlatmaya çalıştık.

Bugünkü bölümde ise bu ekosistemin bir bütün olarak nasıl ele alınabileceğini, bu amaçla kimlerle ne şekilde neler yapılabileceğini tartışmaya çalışıp ortaya çıkan değerlendirmeler üzerinden öneriler geliştirmeye çalışacağız.

Havza yapısı

O nedenle öncelikle elimizde mevcut olanları belirleyip masanın üstüne koyalım isterseniz:

I – Gediz Ekosistemi bileşeni olarak:

1) Gediz Nehri,

2) Gediz Nehri Havzası,

3) Gediz Deltası ya da Gediz Deltası Sulak Alanı,

4) İzmir Körfezi.

II – Gediz Ekosistemi sorunları olarak:

1) Yeraltı ve yer üstü su kaynaklarının yoğun bir şekilde talan edilip kirlenmesi,

2) Verimli tarım topraklarının kirlenip imara açılmalar nedeniyle azalması ve tuzlanması,

3) Ekosistemdeki tarım ve hayvancılık faaliyetlerinin çevre kirliliğinden olumsuz bir şekilde etkilenmesi,

4) Ekosistemdeki çevre kirliliğinin toplum sağlığını olumsuz yönde etkilemesi.

III – Gediz Ekosistemi’nden sorumlu kurum ve kuruluşlar olarak:

1) Tarım ve Orman Bakanlığı: (Su Yönetimi Genel Müdürlüğü, Balıkçılık ve Su Ürünleri Genel Müdürlüğü, Bitkisel Üretim Genel Müdürlüğü, Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü, Hayvancılık Genel Müdürlüğü, Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü, Türkiye Su Enstitüsü, Orman Genel Müdürlüğü, Tarım ve Kırsal Kalkınmayı Destekleme Kurumu),

2) Çevre ve Şehircilik Bakanlığı: (Çevresel Etki Değerlendirmesi, İzin ve Denetim Genel Müdürlüğü, Çevre Yönetimi Genel Müdürlüğü, Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğü, Koruma Kurulu Müdürlükleri),

3) Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı: (Kalkınma Ajansları Genel Müdürlüğü, Sanayi Bölgeleri Genel Müdürlüğü),

4) Sağlık Bakanlığı: (Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü, Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü),

5) İl valilikleri: Kütahya, Manisa, Aydın, Uşak, Denizli ve İzmir valilikleri,

6) Büyükşehir Belediyeleri: Aydın, İzmir ve Manisa Büyükşehir Belediyeleri,

7) Gediz Ekosistemi içinde yer alan 22 adet ilçe belediyesi: Manisa/Ahmetli, Akhisar, Alaşehir, Demirci, Gölmarmara, Gördes, Köprübaşı, Kula, Salihli, Sarıgöl, Saruhanlı, Şehzadeler, Selendi, Turgutlu, Yunusemre, İzmir/Foça, Menemen, Çiğli, Kemalpaşa, Kütahya/Gediz, Şaphane ve Pazarlar,

8) Organize Sanayi Bölgeleri: Çiğli Atatürk, Kemalpaşa, Bağyurdu, Turgutlu, Manisa, Akhisar, Menemen, Kula, Demirci Organize Sanayi Bölgeleri.

IV – Gediz Ekosistemi ile ilgili çalışmalara yardımcı olabilecek kurum ve kuruluşlar: Üniversiteler, meslek odaları, ticaret borsaları, ziraat odaları, tarım kooperatifleri, çevre koruma ve ekoloji ile ilgili sivil toplum kuruluşları (Doğa Derneği, EGEÇEP, Ekoloji Birliği vb.)

1) Ege Belediyeler Birliği: Aralarında Gediz Nehri Havzası‘nda bulunan İzmir Büyükşehir, Çiğli, Foça, Kemalpaşa, Kütahya/Gediz, Şaphane, Manisa/Demirci, Selendi, Kula, Sarıgöl, Alaşehir, Salihli, Ahmetli, Turgutlu, Köprübaşı, Gördes, Akhisar, Marmara, Saruhanlı, Manisa Büyükşehir, Yunusemre, Kütahya/Gediz, Şaphane ve Pazarlar belediyelerinin de bulunduğu toplam 121 il, ilçe ve belde belediyesi.

2) Ege Ekonomiyi Geliştirme Vakfı (EGEV): İzmir, Afyon, Aydın, Denizli, Muğla, Manisa, Kütahya, Çanakkale, Balıkesir ve Uşak valilikleri.

3) Kalkınma Ajansları: İzmir Kalkınma Ajansı, Güney Ege Kalkınma Ajansı (Aydın, Denizli, Muğla), Zafer Kalkınma Ajansı (Afyonkarahisar, Kütahya, Manisa, Uşak),

4) Diğer mahalli birlikler: Menemen Sol Sahil Sulama Birliği, Menemen Sağ Sahil Sulama Birliği, Katı Atık Birlikleri (Manisa İli Çevre Hizmet Birliği (MEÇEB), Turgutlu, Ahmetli İlçe ve Belde Belediyeleri Katı Atık Bertaraf Tesisi Birliği, İl Özel İdaresi, Salihli Belediyesi ve Belde Belediyeler Katı Atık Bertaraf Tesis Birliği, Kula İlçesi Belediyeleri Çevre Birliği, Akhisar, Gördes, Gölmarmara, Soma Kırkağaç İlçe ve Belde Belediyeleri Birliği AKÇEB + SOMKIRÇEB, İl Özel İdaresi, Demirci, Selendi, Köprübaşı İlçe ve Belde Belediyeleri Birliği, Uşak İli Sürdürülebilir Çevre Yönetimi Belediyeler Birliği, Kütahya İli Yerel Yönetimler Katı Atık Bertaraf Tesisleri Yapma ve İşletme Birliği)

V – Gediz Ekosistemi için şimdiye kadar yapılan işler: Gediz Ekosistemi ile ilgili olarak yapılan araştırma ve planlama çalışmalarını ise şu şekilde sıralayabiliriz:

1) Gediz Havzası Koruma Eylem Planı, 2015,

2) Gediz Nehir Havzası Yönetim Planı, Kasım 2018,

3) Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi, Ağustos 2015,

4) Gediz Havzası Hassas Su Kütleleri İyileştirme Eylem Planı, 2015,

5) Gediz Havzası Nehir Havza Yönetim Planın Yeraltı Suları Veritabanı, Kasım 2018,

6) Gediz Nehri Havza Yönetim Planı Yerüstü Suları Veritabanı, Kasım 2018,

7) Gediz Deltası Sulak Alan Yönetim Planı, Mart 2007.

Yukarıdaki uzun listeden de görülebileceği gibi, Gediz Ekosistemi olarak adlandırdığımız sistemle ilgili sorunlar ve bu sorunların çözümü konusunda görevli, yetkili ve sorumlu olanlar o kadar çok olmasına karşın; bugüne kadar yapılıp ortaya çıkan somut çalışma -ne yazık ki- çok azdır. Gediz Ekosistemi‘ndeki bileşenleri birbirinden ayırarak yapılan uzun araştırmalar sonucunda ortaya konulan stratejik planlarla eylem planlarında hedef ve amaç olarak belirtilip altı üst düzey yetkililer tarafından mühürlenip imzalanan birçok hedef ve amaca bugün itibariyle ulaşılamadığı, bir anlamda planlama aşamasının sonrasına geçilemediği görülmektedir.

Bu çerçevede Gediz Nehri Havzası ile ilgili sorunların çözümü önce valiliklere bırakılmış, bunun başarısız olduğu görüldüğünde ise iş havza planı boyutunda tümüyle merkezi yönetim temsilcilerinden oluşan kurum ve kurullara (Tarım ve Orman Bakanlığı’na bağlı Havza Yönetimi Daire Başkanlığı, Su Yönetimi Koordinasyon Kurulu, Havza Yönetimi Merkez Kurulu, Havza Yönetim Heyetleri ve İl Su Yönetimi Koordinasyon Kurulları) bırakılmış, Gediz Deltası Sulak Alanı‘ndaki koruma bölgeleri İzmir Körfez Geçişi Projesi gibi büyük rant projelerine açılmış, sulak alan içindeki koruma bölgeleri sırf bu amaçla daraltılmış ve yapılaşmaya uygun hale getirilmiş, İzmir Körfezi‘nin temizliği ile ilgili “İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi“ne ise başlanmamıştır.

Kısacası Gediz Nehri, Gediz Nehri Havzası, Gediz Deltası ve İzmir Körfezi için söylenenler, verilen sözler şu an itibariyle yerine getirilmemiş, Gediz Ekosistemi hızlı bir şekilde kirlenmeye devam etmiştir.

Şimdi bu durumda, yukarıda tek tek belirttiğimiz faktörleri dikkate alarak ne yapılabiliriz?

1. Öncelikle Gediz Nehri Havzası gibi tüm havzalarda sadece merkezi yönetime görev, yetki ve sorumluluk veren, belediyeleri, üniversiteleri, sivil toplumu istendiği takdirde davet edilen kurum ve kuruluş mertebesine koyan yasal düzenlemeler en kısa sürede demokratikleştirilerek bu tür havza planlamalarında ve uygulamalarında oraları kirletenlerin ya da kirletilmesini önleyecek olanların sürece dahil edilmesi sağlanmalıdır. Çünkü bugüne kadarki uygulama, “ben her şeyi bilirim ve yaparım” diyen merkezi yönetim kurumlarının başarısızlığını net bir şekilde ortaya koymuştur.

2. İkinci olarak Gediz gibi kaynağı, yatağı, çevresindeki havzası, döküldüğü alan ve ulaştığı yer itibariyle özel bir ekosistem olan değerlerin parçacı bir anlayış yerine tüm parçaları hep bir arada ele alan bütüncül bir şekilde ele alınması, planlanması, uygulamanın bu planlamaya göre yapılması ve uygulamanın izlenerek her yıl düzenlenecek raporlarla kamuoyunun bilgisine sunulması gerekir.

Bu bağlamda Gediz Ekosistemi‘nin bir parçası olan Gediz Deltası‘nı ya da Gediz Nehri Sulak Alanı‘nı UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi‘ne dahil etmek çözüm olmayacak, söz konusu delta nehrin devamlı getirdiği kirlilikle bir Dünya Mirası olma özelliğini koruyamayacaktır. Yapılan başvuru ile Delta’nın Geçici Liste’ye alınması mümkün olmakla birlikte, Geçici Liste’de kaldığı süre içinde; hatta asıl listeye alınsa bile asıl listede bulunduğu süre içinde Gediz Nehri’ndeki kirlenme önlenemediği takdirde Gediz Nehri Sulak Alanı‘nın listelerden çıkarılması ihtimali her an için mümkün olabilecektir. Bu konuya geçmişten verilebilecek en iyi örnek, UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi‘nde yer alan İstanbul Tarihi Yarımada‘daki çarpık yapılaşma üzerine 2010 yılında UNESCO‘nun, İstanbul Tarihi Yarımada‘sının listeden çıkarabileceğini belirtmesi üzerine bölgenin korunması konusuna daha fazla önem ve öncelik verilmesidir.

3. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in, seçim öncesinde yayınladığı “Çok Renk, Çok Ses, Çok Nefes” isimli seçim bildirgesinin “Demokrasi” başlığını taşıyan bölümünde yazılı olan bir açılımı vardı. Tunç Soyer o bildirgede, “Merkezi hükümet ile İzmir Vizyon Ortaklığı kuracağız” diyerek AKP iktidarına bir başka deyişle birlikte çalışma çağrısı yapıyordu. Bu çağrıyı ve özellikle de “İzmir Vizyon Ortaklığı” sözcüğünü şu sıralar pek dile getirmese de; hem seçim döneminde, hem de sonrasında yaptığı sözlü açıklamalarda İzmir’in çıkarı için merkezi yönetimle birlikte çalışabileceğini, bu konuda ortak projeler geliştirebileceğini söylediğini hatırlıyoruz.

Bu nedenle, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in seçim öncesi ve sonrasında dile getirdiği “İzmir Vizyon Ortaklığı” önerisi bağlamında Gediz Nehri‘nin, Gediz Nehri Havzası‘nın, Gediz Deltası‘nın ve İzmir Körfezi ile ilgili her düzeydeki çalışma ya da projenin merkezi hükümetle belediyelerin işbirliği; özellikle de Tunç Soyer‘in başkanı olduğu İzmir Büyükşehir Belediyesi ve Ege Belediyeler Birliği‘nin katıldığı bir işbirliği içinde birlikte gerçekleştirilmesi, bunun için girişimde bulunulması, merkezi iktidar temsilcileriyle görüşüp ortak projeler geliştirilmesi; böylelikle Gediz Ekosistemi‘nin bir bütün olarak ele alınması mümkün değil midir?

Ayrıca, Kemalpaşa Belediyesi‘nin 2020-2024 dönemi Stratejik Planı’nda bir hedef olarak belirlediğimiz; merkezi yönetim kurumlarının Gediz Nehri Havzası‘nın korunması konusundaki yetersizliği nedeniyle, havzada yer alan belediyeler arasında ve İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Çiğli, Kemalpaşa ve Menemen belediyelerinin öncülüğünde havza sorunlarını merkezi yönetim ile birlikte çözmek üzere bir Gediz Nehri Havzası Belediyeler Birliği kurmak mümkün değil midir?

Şayet bu yapılamazsa bile, bu dört bileşenin her biriyle ilgili ayrı ayrı faaliyet ya da projelerde diğer bileşenlerin de dikkate alınması, birbirleriyle ilişki ve etkileşimlerinin sorgulanması; örneğin, Gediz Deltası‘nın UNESCO‘nun Dünya Mirası Listesi‘ne alınması için girişimde bulunulurken, aslında bunun Gediz Nehri Havzası ile Deltası‘ndaki çevre kirliliği giderilmeden yapılmak istenmesinin yanlış olduğunun görülüp belirtilmesi; böylesi bir girişimde bulunulurken hem havzadaki hem de deltadaki çevre kirliliğinin giderilmesi için merkezi yönetime ortak çalışma çağrısının yapılması, bunun için gayret gösterilmesi, bu konuda -en azından- İzmir kamuoyundan destek istenmesi mümkün değil midir?

Kısacası, Gediz Ekosistemi‘ni oluşturan bileşenlerin biri için tek başına çalışmaya karar verilmesinden önce, merkezi yönetimle birlikte çalışma için bütün yolların, çarelerin tüketilip; yanıt alınmaması ya da çağrının kabul edilmemesi durumda “Ben uğraştım; ama, olmadı. Böylelikle günah da benden gitmiş oldu” demek ve bu konuyu İzmir kamuoyuna anlatmak, o kadar mı zor acaba?

Ayrıca, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından, ÇED Raporu onaylanmış “İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi“ne bir an önce başlanması suretiyle İzmir Körfezi‘ndeki mevcut su akıntısıyla kalitesinin arttırılması suretiyle körfezin temizlenmesi sağlanmalıdır.

Yararlanılan Kaynaklar

1. Gediz Havzası Hassas Su Kütleleri İyileştirme Eylem Planı,

2. Gediz Havzası Koruma Eylem Planı Kitapçığı, T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü.

3. Gediz Havzası Koruma Eylem Planı- Proje Nihai Raporu, T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü & TUBİTAK MAM, Kasım 2013, Gebze, Kocaeli.

4. Gediz Havzası Nehir Havza Yönetim Planın Yeraltı Suları Veritabanı, T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü & TUBİTAK MAM, Kasım 2018, Gebze, Kocaeli.

5. Gediz Nehir Havzası Yönetim Planı, T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü, Kasım 2018.

6. Gediz Nehri Havza Yönetim Planı Yerüstü Suları Veritabanı, T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü & TUBİTAK MAM, Kasım 2018, Gebze, Kocaeli.

7. Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi, İzmir Büyükşehir Belediyesi & Ege Üniversitesi & İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü, Ağustos, 2015, İzmir.

8. Ulusal Havza Yönetim Stratejisi 2014-2023, T. C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı, 2014.

9. Ulusal Su Planı 2019-2023, T.C. Tarım ve Orman Bakanlığı.

10. İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi ÇED Raporu, 2013.

11. İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi ÇED Raporu, 2016.

12. Su Yönetimi Koordinasyon Kurulu’nun oluşumu ile ilgili 2012/7 sayılı Başbakanlık Genelgesi, 20.03.2012 tarih, 28239 sayılı Resmi Gazete.

13.Tarım ve Orman Bakanlığı’nın Havza Yönetimi Merkez Kurulu, Havza Yönetim Heyetleri ve İl Su Yönetimi Koordinasyon Kurullarının Teşekkülü, Görevleri, Çalışma Usul ve Esaslarına Dair Tebliği, 18.01.2019 tarih, 30659 sayılı Resmi Gazete.

Gediz Nehri, Havzası, Deltası ve İzmir Körfezi ile Bir Bütündür… (1)

Ali Rıza Avcan

Gediz Nehri, havzası, deltası ve İzmir Körfezi uygarlık tarihi, kültürü, coğrafyası, doğası ve barındırdığı insan toplulukları itibariyle birbirine bağlı bir bütündür…

Ayrıca Anadolu‘yu Anadolu, Ege‘yi Ege, İzmir‘i de İzmir yapan önemli bir değerimizdir…

Bu gerçeği; daha doğrusu Gediz Nehri‘nin, çevresindeki Gediz Nehri Havzası‘nın, Gediz Nehri Deltası‘nın ve İzmir Körfezi‘nin birbirine bağlı ve birbirini bütünleyen bir ekosistem olduğunu 2015-2019 döneminde mücadelesini verdiğimiz İzmir Körfezi Geçiş Projesi ve Gediz Deltası Sulak Alanı koruma bölgelerinin daraltılıp koruma derecelerinin düşürülmesi girişimini davalar açıp önlediğimizde anlamış; bunlardan sadece birini ya da ikisini ele alıp bir çalışma yapmanın, korumanın ya da onların korunması için mücadele etmenin doğru olmadığını görmüştüm.

Oysa son günlerde belediyelerden; özellikle de İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nden bu ekosistemin sadece bir kısmını oluşturan Gediz Deltası ya da Gediz Deltası Sulak Alanı‘nın UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi‘ne alınması ya da bir rekreasyon alanı olarak düzenlenmesi, insanların bu bölgeyi ziyaret etmesi için hem bütünün parçalarından hem de bütünden ayrı bir şekilde görüşler, düşünceler ve projeler geldiğini duyuyor, okuyoruz.

Gediz Deltası UNESCO yolunda“, “Gediz Deltası’nda doğa gezi rotaları , kuş gözlem kuleleri, bisiklet yolları, interaktif oyun/eğitim alanları yapacağız” gibi söylemlerin de gösterdiği gibi, bir bütünü oluşturan parçalar arasından ‘en göz önünde‘ ve ‘kolay‘ olanını seçip, parçacı bir anlayışla onu öne çıkarmak, zor olan parçaları diğer bir köşede unutmak ya da göz ardı etmek sosyal demokrat popülizm anlayışının son örneği olarak karşımıza çıkıyor.

İşte o nedenle, Gediz Deltası‘nda yapılmak istenenleri bir köşeye koyarak, bütünü oluşturan Gediz Nehri‘ni, Gediz Nehri Havzası‘nı, Gediz Deltası‘nı ya da başka bir deyişle Gediz Deltası Sulak Alanı‘nı ve son olarak İzmir Körfezi‘ni tek tek ele alıp tanıyalım ve bu dört parçanın oluşturduğu bütünle ilgili yapımı yürek isteyen zor öneriler geliştirmeye çalışalım düşüncesiyle iki bölümden oluşan bu yazı dizisini hazırlamak istedim.

I – GEDİZ NEHRİ VE GEDİZ NEHRİ HAVZASI

Kütahya il sınırları içindeki Murat ve Şaphane dağlarından doğup Foça ve Çamaltı Tuzlası arasındaki Agriya Körfezi‘nden İzmir Körfezi’ne dökülen 401 kilometre uzunluğundaki Gediz (Hermos) Nehri, çevresindeki 17.500 kilometrekare büyüklüğündeki havzası ile Önasya’nın önemli yerleşim bölgelerinden biridir. Havzadaki ekonomik faaliyetler, coğrafi alanın 1/3’ünü oluşturan merkez ova ve deltada meydana gelip, nüfusun büyük çoğunluğu, endüstriyel faaliyetlerle sulamalı tarımın yapıldığı ovalarda ve deltada yaşamaktadır.

Nehrin yatağı ve denizle buluştuğu nokta, getirdiği alüvyonun İzmir Limanı‘na giriş-çıkış yapan gemilerin yolunu doldurması nedeniyle 1886 yılında değiştirilip bugünkü konumuna getirilmiştir.

Gediz Nehri Havzası ise kuzeyde Kuzey Ege ve Susurluk havzalarının güney sınırını oluşturan Kara, Dumanlı, Kılıç, Karaoğlan, Demirci, Simav; doğuda Murat, Koca, Kışla, Umurbaba, Uysal; güneyde Çal, Çulha, Bozdağ, Çatma, Çallıbaba, Mahmut, Nif ve Yamanlar dağlarının su ayrım hattına ve batıda Ege Denizi’ne kadar uzanmaktadır.

Havzada yer alan ovalar Gediz’in yukarı havzasında nehir boyunca dar bir şerit halinde, orta ve aşağı havzada ise oldukça geniş olarak yer almaktadır. Bu ovaların en önemlileri Adala, Ahmetli, Menemen, Akhisar, Selendi, Kapaklı, Alaşehir ve Üzümlü Ovaları’dır. Bunlar genelde doğu batı yönündeki dağlar arasında uzanmakla beraber değişik yönlerde, özellikle kuzey güney yönünde uzanan ovalar da vardır. Mevcut ovaların yukarı havzalarda 400–600 m arasındaki yüksekliği (Selendi Ovası 415 m, Üzümlü Ovası 625 m) batıya doğru gittikçe devamlı şekilde azalmaktadır. Bu yükseklik orta havzada ve özellikle Salihli’den sonra 100 m civarında olmasına rağmen akar suyun ağzına yakın yerlerde ve Menemen Ovası’nda 2,5 m’yi bulmaktadır.

Havzanın temel su kaynağı olan Gediz Nehri birçok yan dere ile birleştikten sonra Manisa ve Menemen ovalarını sulayarak denize dökülmektedir. Gediz Nehri kuzeyden Selendi, Kocaçay (Deliniş), Demrek (Demirci) ve Kum Çayı’nı, güneyinden Alaşehir ve Nif (Kemalpaşa) çaylarını da alır; bunların dışında Kurşunlu, Tabak, Sart, Gencer, Yeniköy, Karaçalı, Irlamaz ve Keçili gibi yan dereler de kendisine bağlanır.

Gediz Nehri Havzası’nda doğal göl sayısı yok denecek kadar azdır. Havzada yer alan en önemli doğal göl, Akhisar’ın yakınındaki Gölmarmara’dır.

Havzada toplam 5 baraj ve 2 gölet bulunmaktadır. Havzadaki en büyük baraj 1.022 milyon m3 depolama kapasitesiyle Demirköprü Barajı’dır. Barajın üzerine enerji üretmek üzere HES kurulmuştur. Gördes ve Küçükler barajları içme suyu elde etmek amacıyla da kullanılmakta, diğer barajlar sulama, taşkın koruma ve enerji üretimi amaçlıdır. Demirköprü, Afşar, Buldan ve Gördes barajları Manisa’da, Küçükler Barajı ise Uşak’ta yer almaktadır.

Gediz Nehri Havzası sınırları içinde Manisa, İzmir, Uşak, Kütahya, Denizli, Balıkesir ve Aydın illeri yer almaktadır. İllerin havza sınırları içerisinde kalan alanlarının büyüklüğü aşağıdaki tabloda gösterilmiştir. Buna göre havza topraklarının % 64’ü Manisa ili sınırları içinde bulunmaktadır.

Nehrin havzası içindeki başlıca yerleşimlerin (Manisa/Ahmetli, Akhisar, Alaşehir, Demirci, Gölmarmara, Gördes, Köprübaşı, Kula, Salihli, Sarıgöl, Saruhanlı, Şehzadeler, Selendi, Turgutlu, Yunusemre, İzmir/Foça, Menemen, Çiğli, Kemalpaşa, Kütahya/Gediz, Şaphane, Pazarlar) 2019 yılı toplam nüfusu 1.945.833 olup; buna Gediz Nehri‘nin döküldüğü İzmir Körfezi kenarındaki Karşıyaka, Bayraklı, Konak, Karabağlar, Balçova, Narlıdere, Güzelbahçe ve Urla ilçelerinin nüfuslarını da eklediğimizde, havzada yer alan toplam 30 ilçede yaşayan toplam nüfusun 3.686.366 olduğunu görürüz.

Gediz Nehri Havzası‘nın % 52’sini tarımsal alanlar, % 45’ini de orman ve yarı doğal alanlar oluşturmaktadır.

Gediz Nehri Havzası içerisinde önemli oranda organize sanayi bölgesi olup bunlar Turgutlu, Manisa, Akhisar, Kemalpaşa, Bağyurdu, Menemen, Çiğli, Kula ve Demirci’de yer almaktadır. Gediz Nehri hem bu önemli sanayi bölgelerinden hem de yerleşimlerden doğrudan ya da atık su arıtma tesislerinden gelen kontrolsüz atıklar; ayrıca, tarımsal arazilerin yoğun ve bilinçsiz bir şekilde ilaçlanıp gübrelenmesi (Fosfat, Azot), yer altı suyunun kaçak kuyularla yoğun bir şekilde kullanılması, jeotermal kaynaklardan, madenlerden, balık çiftliklerinden ve zeytinyağı üretim tesislerinden gelen atık suların yer üstü su kaynaklarına karışması suretiyle önemli ölçüde kirlenmiştir. Bu çerçevede Gediz Nehri Havzası‘ndaki yer üstü ve yer altı sularıyla toprağın büyük baskı ve risk altında olduğu söylenebilir. TUBİTAK‘ın 2018 tarihli araştırmaları ve bu araştırmalar sonucunda ortaya konulan rapor, plan ve programlar bu yoğun ve yaygın kirlenmeyi açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Gediz Nehri’nin Önemli Bir Kolu: Nif (Kemalpaşa) Çayı

TUBİTAK‘ın bu araştırmalar kapsamında düzenlediği listelere göre yeraltı suyu kaynakları, nehrin doğduğu kaynaktan İzmir Körfezi‘ne doğru ilerlediğimizde Gökçeören, Beyler, Salihli, Kestelli, Ahmetli, Karaselendi, Yüreğil, Akhisar, Mecidiye, Palamut, Büknüş, Manisa, Veziroğlu, Çepnibektaş, Kemalpaşa, Yukarıkızılca, Çambel ve Menemen yerleşimlerinde “Önemli Baskı Altında“, Gökçeören, Salihli, Belenkaya, Poyrazdamları, Kestelli, Ahmetli, Selendi, Yüreğil, Akhisar, Mecidiye, Palamut, Büknüş, Manisa, Veziroğlu, Çepnibektaş, Kemalpaşa, Yukarıkızılca, Çambel ve Menemen yerleşimlerinde de “Yüksek Risk Altında“dır. (s.187-189)

Miktar açısından baskı altında olan yeraltı suyu kütleleri
Yeraltı suyu kütleleri risk haritası

Yer altı sularıyla ilgili baskı ve risklerin aynısı yer üstü suları için de geçerlidir. Aşağıdaki haritanın incelenmesinden de anlaşılacağı üzere değişik baskı ve risk noktalarının kirlettiği sular tüm bir Gediz Nehri boyunca akarak Gediz Deltası‘na ulaşmakta ve oradan da İzmir Körfezi’ne boşalmaktadır.

2018 yılında TUBİTAK tarafından yapılan araştırma, plan ve programların da ortaya koyduğu gibi, onca yolu katedip körfeze karışan bu milyonlarca metreküp suyun içinde bol miktarda Azot, Fosfat, Sodyum, Nikel, Kurşun kaynaklı kirleticiler ve ağır metaller bulunmakta, bu maddeler içme ve tarımsal sulama yoluyla bitki ve hayvanlarla milyonlarca insanın sağlığını tehdit etmektedir.

Gediz Havzası’nda evsel, endüstriyel ve tarımsal faaliyetlerden kaynaklanan baskılar

II – GEDİZ DELTASI YA DA GEDİZ DELTASI SULAK ALANI

Gediz Deltası, Gediz Nehri‘nin binlerce yılda şekillendirdiği 40.000 hektarlık yüz ölçümü ile Türkiye’nin en büyük deltalarından biridir. Gediz Deltası günümüzde Karşıyaka Mavişehir’in yanı başından başlayarak Foça Tepeleri’ne kadar uzanan geniş bir kıyı şeridini içine almaktadır. Delta flora ve fauna olarak zengin bir tür çeşitliliğine sahip olup, doğal yaşamın sürdürülebilirliliği bakımından son derece önemlidir. Gediz Deltası, ülkemizin 14 Ramsar alanından biri olmakla birlikte başta flamingolar olmak üzere kuş çeşitliliği bakımından en zengin sulak alanlarımızdan birisidir.

Gediz Deltası, tuzlu, tatlı ve acı su ekosistemlerini bir arada barındırmaktadır. Deniz sınırının büyük kısmı deniz börülceleri ve midye kabukları ile kaplı kum bantlarından oluşmaktadır. Kum bantlarının ardında lagünler veya geniş tuzcul kıyı çayırları uzanır. Tuzcul alana tatlı su girişinin yüksek olduğu noktalarda küçük sazlık alanlar ve kındıra otlarıyla kaplı geçici sulak çayırlar bulunur. Tepeler genellikle garig (kısa boylu dikenli çalı toplulukları) ile örtülüdür. Bunun dışındaki alanlarda geniş tarım alanları, ağaçlandırma sahaları ve bahçeler bulunmaktadır.

III – İZMİR KÖRFEZİ

İzmir Körfezi, toplam 200 km2’lik alanı, 11.5 milyar m3’lük su kapasitesi ve 464 kilometrelik kıyı şeridi uzunluğu ile Akdeniz’in en büyük doğal körfezlerinden biridir. İzmir, yaklaşık 88.000 ha’lık alanı ile Körfez etrafındaki en büyük yerleşim bölgesidir

İzmir KörfeziKaraburun Yarımadası‘ndaki Kanlıkaya Burnu ile Foça‘daki Aslan Burnu arasındaki 13 deniz mili açıklıktan başlar. Körfez şekil konum itibarıyla üç kesime sahiptir. Birincisi “iç körfez” olarak adlandırılan ve Çiğli‘deki Ragıp Paşa Dalyanı ile Yeni Kale Burnu arasında kalan kısımdır. İkincisi “orta körfez” olarak nitelendirilen ve Çiğli‘deki Çamaltı Tuzlası ile Güzelbahçe arasındaki bölümdür. Üçüncüsü ise bu alanın batısında kalan “dış körfez“dir. 

İzmir Körfezi‘nde yer alan Uzunada, Türkiye’nin en büyük dördüncü adasıdır. Körfez içerisinde konumlanan diğer başlıca adalar Hekim Adası ve Karantina Adası‘dır. Foça açıklarında yer alan Foça Adaları, dokuz ada ve kayalıktan oluşmaktadır. Bunların en büyüğü Orak Adası‘dır. Büyükada, Karaburun kıyılarında bulunan birkaç adadan biridir.

Körfeze dökülen on yedi akarsu mevcuttur. Bunların en büyükleri Gediz Nehri ve Meles Çayı‘dır. Körfezin kuzeydoğusunda körfeze boşalan Gediz Nehri‘nin önünde taşıdığı alüvyonlarla oluşan Gediz Deltası yer almaktadır.

Körfez, konumu sayesinde şiddetli rüzgârlardan korunaklıdır (Karaburun Yarımadası‘ndaki Akdağ, kuzeyde Yamanlar Dağı ve güneyde Balçova tepeleri rüzgârı kesmektedir). Dış körfez rüzgâra açık daha geniş ve daha derindir. 

2000’li yılların başına kadar Akdeniz’de, kirliliğin en yoğun biçimde yaşandığı noktalardan biri olan İzmir Körfezi, 2000 yılında Büyük Kanal Projesi’nin devreye sokulması ile düzelme sürecine girmiştir. Körfez’de gerçekleştirilen kirlilik izleme çalışmalarının sonuçları da yakın zamana kadar bunu destekler nitelikteydi. Ancak, bölgede gerçekleştirilen son örneklemelerin sonuçları, önceki yıllarda ekosistemde gözlenen düzelme sürecinin kesintiye uğradığını; hatta aksi yönde bir geriye dönüşün başladığı izlenimini doğurmaktadır. Özellikle iç körfez istasyonlarında tespit edilen tür sayısındaki düşüş ve kirlilik oldukça dikkat çekicidir. Kısacası Büyük Kanal Projesi ile İzmir İç Körfez’de bazı fiziko-kimyasal parametreler açısından yıllar içinde düzelmeler gözlense de, ekolojik anlamda iç körfez için ekolojik kaliteden bahsetmek mümkün görünmemektedir.

Bunun en önemli nedeni de, hem körfeze boşalan aşırı derecede kirlenmiş nehir, çay ve derelerin getirdiği çökeltiler, hem de körfezde her geçen gün artan sığlaşma nedeniyle körfezden çıkan suyun miktar ve hızındaki azalmadır.

Genel olarak yüzey akıntıları körfezin içinden dışarıya doğru olup körfezin kuzey tarafında daha şiddetlidir. Yüzey akıntıları 5-7 cm/s civarlarında olup rüzgarın etkisiyle 10-15 cm/s düzeylerine çıkabilmektedir. Ortalama su seviyesinden 10 m derinlikteki akıntılar körfezin içine doğrudur ve Yenikale önlerinden iç körfeze girer. Ortalama su seviyesinden 10 m derinlikteki akıntılar iç körfezde güneye doğru döner ve topoğrafyanın etkisiyle siklonik bir yapı sergiler. Ortalama su seviyesinden 10 m derinlikteki akıntıların hızları ise 5-7 cm/s düzeyindedir.

İzmir Limanı ve Körfezi Rehabilitasyon Projesi

İzmir Körfezi‘nin su sirkülasyonunu artırmak ve su kalitesini iyileştirmek zaman zaman uygulanan projeler kısmi iyileşmeler sağlamış olmakla birlikte 2012 yılında Ulaştırma Bakanlığı‘na bağlı TCDD Genel Müdürlüğü ile İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne bağlı İzmir Su ve Kanalizasyon İdaresi (İZSU) Genel Müdürlüğü‘nün birlikte geliştirdiği “İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi” kapsamında Alsancak Limanı‘nın genişletilmesi ve İzmir Körfezi‘ndeki su akıntıların arttırılması suretiyle su kalitesinin yükseltilmesi amaçlanmıştır. Bu proje ile ilgili 2013 tarihli ilk ÇED raporu 2016 yılında güncellenmiş ve 2017 yılında kabul edilmiştir.

TCDD ve İZSU’nun işbirliği içinde yapılacak olan bu büyük proje ile ilgili ÇED Raporu’na göre, Alsancak Limanı ve çevresi ile Körfez içinde yer alan Liman Yaklaşım (Navigasyon) ve Akıntı İyileştirme (Sirkülasyon) Kanalı taramasında toplam 9,5 milyon m2‘lik alanda 46.990.000 m3 miktarında dip taraması yapılırken 12 kilometre uzunluğunda, 250 metre genişliğinde ve -17 metre derinliğinde Liman Yaklaşım (Navigasyon) Kanalı ile 13,5 kilometre uzunluğunda, 250 metre genişliğinde ve -8 metre derinliğinde Akıntı İyileştirme (Sirkülasyon) Kanalının açılması ve dip taraması ile çıkarılan malzeme ile Körfez’in kuzeyinde iki adet doğal yaşam adası yapılacak, Alsancak Limanı‘ndaki işlerle Liman Yaklaşım (Navigasyon) Kanalının TCDD, Akıntı İyileştirme (Sirkülasyon) Kanalının da İZSU tarafından üstlenilecektir.

Durum bu olmakla birlikte, Alsancak Limanı‘ndaki tarama ve inşaat işleriyle Liman Yaklaşım (Navigasyon) Kanalı‘nın yapımına Alsancak Limanı‘nın Türkiye Varlık Fonu‘na devredilmesi nedeniyle başlanmamıştır. İzmir Büyükşehir Belediyesi ise, ÇED Raporu’nun onaylanmadığı dönemde devamlı olarak “Ankara bizim projemizi engelliyor” diyerek siyasi çıkışlar yapmasına karşın, projeye ÇED Raporu’nun onaylandığı tarihten bu yana başlanmamış; böylelikle İzmir Körfezi‘nin temizlenmesi bir başka bahara kalmıştır.

Yararlanılan Kaynaklar

1. Gediz Havzası Hassas Su Kütleleri İyileştirme Eylem Planı,

2. Gediz Havzası Koruma Eylem Planı Kitapçığı, T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü.

3. Gediz Havzası Koruma Eylem Planı- Proje Nihai Raporu, T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü & TUBİTAK MAM, Kasım 2013, Gebze, Kocaeli.

4. Gediz Havzası Nehir Havza Yönetim Planın Yeraltı Suları Veritabanı, T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü & TUBİTAK MAM, Kasım 2018, Gebze, Kocaeli.

5. Gediz Nehir Havzası Yönetim Planı, T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü, Kasım 2018.

6. Gediz Nehri Havza Yönetim Planı Yerüstü Suları Veritabanı, T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü & TUBİTAK MAM, Kasım 2018, Gebze, Kocaeli.

7. Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi, İzmir Büyükşehir Belediyesi & Ege Üniversitesi & İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü, Ağustos, 2015, İzmir.

8. Ulusal Havza Yönetim Stratejisi 2014-2023, T. C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı, 2014.

9. Ulusal Su Planı 2019-2023, T.C. Tarım ve Orman Bakanlığı.

10. İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi ÇED Raporu, 2013.

11. İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi ÇED Raporu, 2016.

Devam Edecek…