Eşitsizliğin ve adaletsizliğin asıl kaynağı…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz aylarda; daha doğrusu 11-12 Mayıs 2022 tarihlerinde İzmir Büyükşehir Belediyesi Kent Tarihi ve Tanıtımı Dairesi Başkanlığı tarafından, Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi’nde düzenlenen “Kent, Mekân ve Toplumsal Eşitsizlikler Sempozyumu“na katılmış, bu çerçevede hem İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin şirketi Grand Plaza A.Ş.‘de yönetim kurulu üyesi, hem de Fransa’daki Paris 8 Üniversitesi‘nde akademisyen olarak çalışan Prof. Dr. Ayşen Uysal‘ın beraberinde getirdiği 5 Fransız akademisyeni, hem de İzmir ve Ankara’daki üniversitelerde çalışan ya da KHK ile ihraç edilen akademisyenleri dinleme fırsatını yakalamıştım.

Söz konusu sempozyumun ikinci günündeki ilginç bir oturum da İzmir Büyükşehir Belediyesi Kentsel Adalet ve Eşitlik Şube Müdürü Yelda Şimşir, Sosyal Yardımlar Şube Müdürü Bekir Ünal, Toplum Sağlığı ve Eğitim Şube Müdürlüğü görevlileri Tülin Ünal ve Eren Korkmaz‘ın şube müdürlüğü olarak bugüne kadar yaptıkları hizmetlerle ilgili bilgiler i dinlediğimiz bölümdü. Bu bölümde ayrıca kendisini İzmir’deki mülteci, göçmen ve sığınmacılarla ilgili çalışmaları nedeniyle tanıdığımız sevgili dostum Mete Hüsünbeyi de konuşup hem mülteci, göçmen ve sığınmacılarla ilgili hukuki bilgiler vermiş hem de yaptığı çalışmalar sırasında tanık olduğu sorunları bizlerle paylaşmıştı.

Açık söylemek gerekirse bu bölümdeki konuşmalarda yaptıkları hizmetlerin tanıtımını; hatta reklamını yapan şube müdürleri ve görevliler karşısında kendimi belediyelerin faaliyet raporlarını okuyor gibi hissetmiştim. Aslında konuşmacıların, böylesi bir sempozyuma katılanların bu konularda ön bilgileri olduğunu düşünerek en azından sözlü olarak aktardıkları bu bilgileri yazılı bir metin ya da broşür şeklinde dağıtarak yönelteceğimiz sorularla yapacağımız tartışmaların düzey ya da kalitesine katkıda bulunmalarını beklerdim.

Bu bölümün sonunda bizlere; yani dinleyicilere verilen soru sorma fırsatı sayesinde, konuşmasında daha çok mülteciler, kadınlar, engelliler ve diğer etnik, cinsel, dini kimlik gruplarıyla ilgili hizmetlerini anlatan Kentsel Adalet ve Eşitlik Şube Müdürü Yelda Şimşir‘e, bir belediyenin her şeyden önce kendi ürettiği bütçeler ve hizmetler ölçeğinde adil olup hemşehrilerine eşit davranması gerektiği düşüncesiyle, ‘katılımcı bütçe‘ kavramı çerçevesinde yapılan kamu yatırımlarıyla gerçekleştirilen hizmetlerin kentin değişik ilçe, bölge, semt, mahalle ve hatta sokakları ölçeğinde izlenip izlenmediğini, bunun için ayrı bir politika, plan ve strateji olup olmadığını sormuştum.

Aldığım cevap ise, böylesi önemli bir görevi sürdüren belediye yöneticisi açısından oldukça şaşırtıcıydı: “Bu konu belediyenin bütçe şubesi ile ilgili olduğu için, bu soruyu onlara sorup onlarla konuşmak gerekir

Bu sempozyumla ilgili videolar aradan iki ay geçmiş olmasına karşın henüz İzmir Akdeniz Akademisi ile ilgili Youtube hesabında yayınlanmadığı için bu bölümle ilgili görüntüleri sizlerle paylaşamıyorum; ama en azından sempozyumu benimle birlikte izleyen diğer katılımcıların tanık olduğu bu cevap, soruyu cevaplayan şube müdürü açısından, İzmir Büyükşehir Belediyesi gibi birçok belediyede karşımıza sıklıkla çıkan bir savunma refleksiyle ya da “eldeki topu hemen başka bir birine atmak” suretiyle; hem bu konu hakkında yeterince bilgi sahibi olunmadığını, hem de ‘katılımcı bütçe‘ ya da adil, eşit bir hizmet siyaseti konusunda gerçekte hiçbir şeyin yapılmadığını ortaya konuyor, kentsel adalet ve eşitlik denilince soruna sadece insan hakları ve kimlik politikaları açısından bakıldığını ortaya koyuyordu. Örneğin ilgili şube müdürlüğünün kurulduğu 2020 yılı Ağustos ayından bu yana geçen 2 yıl içinde, bir takım toplantılar, etkinlikler ve suya yazılan projeler yapılacağına İzmir’e özgü bir katılımcı bütçe çalışmasının ön çalışmaları çerçevesinde belediye hizmet ve yatırımlarının kent bütünündeki ilçe, bölge, semt, mahalle, cadde ve sokaklar düzlemindeki dağılım ve yoğunluğunu gösteren araştırmalar yapılarak bir harita hazırlanır, bu haritada en fazla adaletsizliğe ve eşitsizliğe uğrayan ilçe, bölge, mahalle ve sokaklar üzerinden bir önceliklendirme yapılarak bu alanlarda öncelikle mahalle örgütlenmesinin adımları atılır ve halkın, belediye teknokratlarının ve meclis üyelerinin aktif ve gerçek katılımıyla ilk ‘katılımcı bütçe‘ denemeleri yapılabilirdi. Böylelikle de kentsel eşitsizliğe ve adaletsizliğin kaynaklarından biri olan İzmir Büyükşehir Belediyesi, başka kurum ve kuruluşlardan kaynaklanan adaletsizlik ve eşitsizlikler yerine öncelikle kendi eksiklik ve yanlışlıklarını ele alarak sorunun kendisi ile ilgili bölümü konusunda çözüm odaklı girişimlerde bulunabilirdi.

Bunun üzerine Kentsel Adalet ve Eşitlik Şube Müdürü Yelda Şimşir hakkında daha fazla bilgi edinmek, kişisel olarak hangi özelliklere sahip olduğunu anlamak için Linkedin isimli web portalinde kendisi tarafından düzenlenen; yani Kişisel Verilerin Korunması Kanuna’na göre paylaşabilir bilgilerle dolu sayfasına baktım. Oradan gördüğüm kadarıyla Yelda Şimşir, 2006 Haziran-Ağustos arasındaki 3 aylık sürede Greenpeace isimli uluslararası çevre örgütünün, daha çok Kıbrıs Şehitleri Caddesi‘nde ya da Karşıyaka İskele Önü‘nde gördüğümüz yüz yüze bağış toplayan gönüllüsü olarak çalışmış, Ağustos 2006-Haziran 2008 döneminde iki ayrı reklam ajansında metin yazarı, 2008 Ekim-Mayıs 2016 döneminde İzmir Büyükşehir Belediyesi Kadın Danışma Merkezi ve Kadın Sığınma Evi‘nde sosyolog, Mayıs 2016-Ağustos 2020 döneminde Agora Birlikte Yaşama Merkezi‘nde sosyolog ve proje sorumlusu, 2020 Ağustos tarihinden bu yana da İzmir Büyükşehir Belediyesi Kentsel Adalet ve Eşitlik Şube Müdürü olarak çalışmış, İzmir Anadolu Lisesi (2002), Hacettepe Üniversitesi Sosyoloji Bölümü (2006) mezunu, yüksek lisansını 2015 yılında “İnsan İlişkileri” konusunda yapmış genç bir belediye çalışanıydı. Hazırladığı yüksek lisans tezini incelemek amacıyla Yükseköğretim Kurulu‘nun (YÖK) ülkemizde yapılmış tüm yüksek lisans, doktora, tıpta uzmanlık, sanatta yeterlik, diş hekimliği uzmanlık, tıpta yan dal uzmanlık ve eczacılıkta uzmanlık tezlerini gösteren Tez Merkezi’nde aramakla birlikte bulamadık.

Lisans ve yüksek lisans düzeyinde sosyoloji ve halkla ilişkiler konusunda eğitim almış genç bir şube müdürünün yönettiği Kentsel Adalet ve Eşitlik Şube Müdürlüğü ile ilgili yönetmelik ya da yönergeleri araştırdığımda ise Sosyal Projeler Dairesi Başkanlığı Çalışma Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik hükümleri dikkate alınarak hazırlanmış olan “Sosyal Projeler Dairesi Başkanlığı Kentsel Adalet ve Eşitlik Şube Müdürlüğü Çalışma Usul ve Esasları Hakkında Yönerge“ye rastladım. Dört bölüm ve toplam 14 maddeden oluşan söz konusu yönergenin 5. maddesine göre, Kentsel Adalet ve Eşitlik Şube Müdürlüğü‘nün görev, yetki ve sorumlulukları şu şekilde belirlenmiş:

a) Müdürlük faaliyetlerini, Belediye Başkanının gözetimi ve denetimi altında, kanun, tüzük,
yönetmelik, yönerge, genelge, emir, çalışma plan ve programlarına uygun olarak yürütmek,

b) İzmir şehrinde yaşayan tüm insanlar için temel insan hakları ve sosyal adalet değerleri olarak; özgürlük, birbirine saygı, eşitlik ile kentlilerin bireysel ve topluluklar olarak haysiyetlerini sağlamaya ve korumaya yönelik faaliyetler yürütmek,

c) Kentin bütününde toplumsal barışın tesisi için insan hakları, sosyal adalet ve bir arada yaşam kültürünün oluşmasını teşvik ederek, insan haklarına etkili ve eşit erişimin mümkün olduğu, kültürler arası etkileşimin olumlu ve hızlandırıcı etkilerini öne çıkartan çok yönlü bir şehir modeli için çalışma yürütmek,

ç) Çeşitliliğe, çoğulculuğa ve katılıma değer veren bir anlayışla insanların her türlü farklı özellikleri bakımından, bireyler ve kentsel topluluklar olarak veya sosyo-ekonomik durumlarından bağımsız olarak ayrımcılığa uğramamasını sağlamaya yönelik çalışmalar yapmak,

d) Güçlü bir kent kimliği ve kent aidiyeti teşvik etmek amacıyla, hak temelli savunuculuk ile ayrımcılık ve nefret söylemi karşıtı, diyaloga dayalı bilinç geliştirme çalışmaları yürütmek, e) İzmir şehrinde yaşayan tüm insanların ve bilhassa farklı kırılganlıklara sahip grupların kamusal hizmete eşit erişimini ve fırsat eşitliğini artıran çalışmalar yürütmek,

f) Müdürlük çalışma alanı kapsamında, ihtiyaç analizleri, politika geliştirme, eğitim, kitle iletişim araçları ile kampanya oluşturma faaliyetleri, kapasite güçlendirme çalışmaları ve sosyo-kültürel aktiviteler düzenlemek, bu alana ilişkin projeler hazırlamak ve uygulamak, g) Kapsayıcı kent politikalarını desteklemek amacıyla üniversiteler, meslek odaları, sivil toplum kuruluşları, kamu kurum ve kuruluşları ile iş birliği halinde ortak çalışmalar yürütmek,

ğ) İnsan hakları ve ayrımcılıkla mücadele alanındaki uluslararası ağlara katılıma yönelik çalışmalar yürütmek,

h) İnsan hakları ve ayrımcılıkla mücadele konularında farkındalığa yönelik her türlü çalışmalarda belediye içi koordinasyonu sağlamak.”

Bu görev, yetki ve sorumluluk listesinden de anlaşılacağı üzere, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin kentsel eşitlik ve adaletten anladığı şey, “temel insan hakları, sosyal adalet ve bir arada yaşam gibi değerler çerçevesinde özgürlük, birbirine saygı, eşitlik ile kentlilerin bireysel ve topluluklar olarak hassasiyetlerini sağlamak ve korumak“tan ibarettir. Bu iki kavramdan anladıkları ya da anlatmak istedikleri tek şey, hak, insan hakları, hak temelli savunuculuk, sosyal adalet, bir arada yaşam gibi neoliberal kapitalist anlayışın; daha doğrusu jargonun bataklık kurutan değil, bataklığın sürdürülebilirliğini sağlayan, başka bir anlatımla sosyal demokrasinin çaresizlik değirmenine su taşıyan kavram ve hedeflerdir. Çünkü kentsel adaletin ve eşitliğin kaynağındaki kapitalizmle ya da kapitalist sistemle bir dertleri, bir sorunları yoktur. Sadece onun sonucu olarak ortaya çıkan yoksulluk, eşitsizlik, adaletsizlik gibi toplumsal sorunlarla “mış gibi yapıp” oyalanmak derdindedirler. Örneğin belediye meclisinin verimli bir karar makinesi gibi ürettiği sayısı binleri aşan parsel bazlı imar kararlarıyla yarattığı rant odaklı adaletsizlik ya da eşitsizlikler, Kapitalist Kent’in yarattığı olumsuzluklar onların umurunda değildir. Yine belediye yönetiminin aldığı kararlarla kentin mutena semti Mavişehir‘e ve benzerlerine milyonlarca liralık belediye yatırımı yapılırken diğer semt ve mahallelerin bu yatırımlardan yararlanmaması onlar için dert bile değildir. Aynı şekilde son günlerde İzmir‘de artan kiralarla yaratılan eşitsizliği ve adaletsizliği işin odağına alıp bunu önlemek ya da yok etmek onların gündeminde bulunmamaktadır. Onlar toplumsal sorunları vahşi kapitalist sisteme, sınıf mücadelesine, üretimdeki artı-değere, arsa ve arazi üzerinden yaratılan kentsel ranta ve mülkiyet ilişkilerine, soylulaştırmaya dayandırmayıp; daha doğrusu, sorunun etrafından dolanıp geçmek isteyen ve sermayenin bağışladığı fon ve projelerle “sahibinin/sermayenin sesi” rolünü oynayan sol neoliberallerin hak ve kimlik politikalarıyla işi idare edip öncelikle kendilerinden para aldıkları sermayeyi, feministleri, etnik milliyetçileri, tekke, zaviye ve cemaatleri sivil toplum kuruluşu olarak niteleyenleri memnun etmek derdindedirler. Çünkü asıl sorunu çözmeye; yani, bataklığı kurutmaya niyetleri yoktur.

Bu bağlamda 13 yıldır belediyede çalışıp sosyolog unvanına sahip olan bir şube müdürünün, “şehir/kent hakkı” ve ‘katılımcı bütçe‘ kavramlarından, ‘katılımcı bütçe‘ uygulamasını ilk kez ortaya koyan Porto Alegre kentinden, David Harvey‘in 1988 yılında yazdığı Sosyal Adalet ve Şehir (Social Justice and the City) adındaki eserinden ya da İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘nin uygulamaya başladığı katılımcı bütçe anlayışından “o konu, bütçe şube müdürlüğünü ilgilendiriyor” diyecek kadar haberinin olmadığı söylenemez; hele hele ki, aslen kendi görevi olup bütçe birimleri ile birlikte çalışarak ortaya koyması gereken öncelikli ve önemli bir yöntemi başkasının görevi olarak düşünmesi hiç mi hiç kabul edilemez.

O nedenle, belediyeler ve özellikle de İzmir Büyükşehir Belediyesi şayet kentsel adalet ve eşitlik uğruna gerçekten bir şeyler yapma niyetindeyse; öncelikle kentsel adalet ve eşitliğe aykırı rant odaklı imar uygulamalarından, seri şekilde kent suçu işlemekten, neoliberal hak ve kimlik politikalarından vazgeçerek yoksulluğun, eşitsizliğin ve adaletsizliğin kaynağı olan emek-sermaye çelişkisiyle mülkiyet ilişkilerine odaklanması, öncelikle kendisinin yarattığı eşitsiz ve adaletsiz uygulamalardan vazgeçmesi, kentin değişik ilçe, bölge, semt, mahalle ve sokakları düzleminde halka karar verme ve uygulamaya müdahale etme hakkı veren katılımcı bütçe uygulamalarını başlatması, tüm yönetici ve çalışanlarını, yaraya merhem olmayan gerçeklikten uzak bu yanlış neoliberal politika, uygulama ve söylemden vazgeçirerek eğitilip bilinçlendirmesi gerekmektedir.

Ama bütün bu yazıp çizip yaptığımız hatırlatmalardan sonra belediyelerde sık sık karşımıza çıkarılan başka bir mazereti duyar gibiyim: “Ama bize bu görevleri verdiler, biz de o görevleri layıkıyla yapmak zorundayız

………………………………………………………………………………………………………………………………………………..

Katılımcı bütçe‘ konusunda daha fazla bilgilenmek isteyenler için:

1) Tarso Geneo, Ubiratan de Souza, “Porto Alegre: Özgün Bir Belediyecilik Deneyimi“, WALD Dünya Yerel Yönetim ve Demokrasi Akademisi Vakfı Yayını, 1994, İstanbul.

2) Ahmet Arslan, “Yerel Yönetimlerde İyi Yönetişim Aracı Olarak Katılımcı Bütçeleme, Belediyeler İçin Bir Model Önerisi“, Nobel Yayınları, Ekim 2019, İstanbul.

3) Dr. Mehmet Koçdemir, “Katılımcı Bütçeleme, Yerel Yönetimlerin Yasal Düzenlemeleri Çerçevesinde Dünya Örneklerinin Analizi“, Gazi Kitabevi, 2022.

4) Katılımcı Bütçe İle Başka Bir Şehir Mümkün, Bir Meta Olarak Şehrin Alternatifleri, Katılımcı Bütçe, Şişli Belediyesi Yayını, 2021, İstanbul.

5) https://kentstratejileri.com/2017/01/28/katilimci-demokrasi-anlayisinda-butceleme-katilimci-butceleme/

6) https://kentstratejileri.com/2017/01/29/katilimci-demokrasi-anlayisinda-butceleme-katilimci-butceleme-2/

7) https://kentstratejileri.com/2017/07/08/kentlerde-de-adalet/

8) https://butcesenin.istanbul/katilimci-butce-nedir

Ruhu kaçmış yollar…

Ali Rıza Avcan

Demiryolcu kültürü” ile yetişmiş bir “demiryolcu çocuğu“yum. O nedenle, 18 yaşını bitirene kadar şehirlerarası otobüslere hiç binmedim. Bir demiryolcu işçisinin çocuğu olarak, bana verilen permi ile demiryolunun gittiği her yere ücret ödemeksizin gidip gelebiliyor, sadece önceden yer numarası almak zorunda kalıyordum.

Yaptığım demiryolu yolculukları ile ilgili çocukluk ve gençlik anılarımda bir kompartımana yerleşmiş dört kişilik aile olarak, Doğu’dan gelip tarihi Ankara Garı‘ndan kalkan Bağdat Ekspresi ya da Tatvan Ekspresi ile yapılan Ankara-İstanbul yolculuklarında, Eskişehir‘e her yaklaşmamızda pencerelerden sarkıp Eskişehir simidi, bozası ya da salebi alma telaşının bizi sardığını, kışsa kapalı, yazsa açık vagon penceresinden geçtiğimiz yerlerdeki yerleşimleri, dağları, tepeleri, akarsuları, köprüleri titizlikle izleyip coğrafya kitapları ve atlaslarla öğrendiklerimizle doğrulama hevesimizi, tünellere; özellikle de Ankara-Adana arasındaki, Bağdat Demiryolu Hattı’nı yapan Alman mühendislerle binlerce demiryolu işçisi tarafından 20 yılda açılan toplam 37 adet Toros Tüneli‘nin uzunluğunu sayı sayarak hesapladığımızı, buharlı lokomotiflerin olduğu dönemlerde pencereden sarkarak dışarıya baktığımızda kömür tozu ile kararan ellerimizle yüzümüzün annemin yanına aldığı sabunlu bezlerle sildiğimizi, bulunduğumuz trenle geçtiğimiz yerler arasında kurduğumuz bağlantılar nedeniyle adeta göçmen kuşların hafızasına benzer bir yol belleği oluşturduğumuzu ve aynı yollardan bir kez daha geçtiğimizde belleğimizdeki o bilgilerin teker teker sökülüp döküldüğünü hatırlıyorum.

18 yaşımı doldurup permi hakkımı kaybetmemle birlikte ben de şehirlerarası yolculuklarımı otobüslerle yapar hale gelmiştim. Bindiğim ilk yolculuk ise Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi‘ne ön kaydımı yaptırmak amacıyla Ankara‘dan İzmir‘e yaptığım otobüs yolculuğu idi. Kesin kaydımı daha sonra Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi‘ne yaptırmakla birlikte, ön kaydın yapılması sırasında bana verilen Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi rozetini hala saklarım. Ankara Otobüs Terminali‘nden, İstanbul Haydarpaşa ya da Topkapı Otobüs Terminali‘nden binip Ankara, İstanbul ya da İzmir‘e yaptığım yolculukları; böylelikle bu kez de otobüs yolları güzergahındaki yerleşimleri ve doğayı öğrenmemi ve her bir ayrıntının hafızama kazınmasını sağlamıştı.

1978-1991 döneminde bir denetim elemanı olarak tüm ülkedeki belediyeleri denetlediğim süreçte ise neredeyse tüm ülkedeki yolları ve envai çeşit otobüs firmasını ve kıyıda köşede kalmış yolları tanıma fırsatına sahip oldum. İçinde her türlü müziğin bas bas çalınıp sigaraların fosur fosur içildiği, namaz vakitleriyle iftar ya da sahurda mola verip bizleri yoldan alıkoyan, mazot sıkıntısı nedeniyle zabıta ya da jandarma zoruyla binmek zorunda kaldığım, ayakkabısını çıkaran yolcuları kötü kokuyu takip edip ihbar ettiğimiz, birbirine galiz küfürlerle sataşıp hakaret etmekle birlikte bunu hiçbir şekilde kavgaya dönüştürmeyen Lüleburgazlı, Çorlulu “uygar Romanları daha yakından tanıdığım, yol kenarlarında saatlerce beklediğimiz otobüslerle geçtiğimiz her yolu, o yol üzerindeki her şeyi görme, öğrenme ve hafızama kaydetme şansım oldu. Böylelikle, “memleketimden insan manzaraları” düzeyinde tüm bir Anadolu’yu ve oralarda yaşayan ya da çalışan Anadolu, Ege ve özellikle de Trakya insanını daha iyi tanıyıp öğrenme fırsatına sahip oldum.

Böylelikle yol boyunca gördüklerimi hafızamdaki bilgilerle birlikte değerlendirerek “Malatya’ya yaklaşıyoruz“, “şimdi birazdan Tuz Gölü yakınından geçeceğiz“, “Karacabey’e yaklaşıyoruz, birazdan atları ve haraları görürüz” ya da “önümüzde Susurluk var, oradaki molada ayran içeriz” deme şansım oldu.

Bu çerçevede yaptığım tüm yolculuklarda oturduğum otobüs, araba ya da tren koltuğu ile gözümün önünden geçip giden mekânlar arasında ilişki kurup, o gelip geçici olma hali içinde beynimdeki yol haritası ile kendi varlığımı doğruluyor; böylelikle yolculuk yaptığımı daha iyi kavrayabiliyordum.

Karıştığı bir düello nedeniyle Torino Kalesi’ne hapsedilen ünlü Fransız yazar Xavier de Maistre, 42 gün kaldığı hücresinde bir odada bile yolculuk yapılabileceği düşüncesiyle “Odamda Yolculuk” isimli kitabını yazmış olsa da; ben, yolculuğun kişi ve mekân arasındaki ilişki, zaman ve yer itibariyle değiştiği takdirde yolculuk yapılabileceğine inanıyorum.

O nedenle, 2021 yılının Kasım ayında özel bir araçla yaptığım İzmir-İstanbul-İzmir yolculuğu ile 2022 yılının Temmuz ayında otobüs ve minibüsle yaptığım İzmir-İznik-İzmir yolculuğu sırasında içinden geçip gittiğimiz mekânla ilgili izlenim ve düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Emek zamanının düzenlenmesi ve kullanımı

Evet, son iki yolculukta diğerlerinden farklı olarak ilk dikkatimi çeken şey, yolların benim bildiğim eski yollar olmadığıydı. Muhakkak ki, kullandığım; daha doğrusu kullanarak tükettiğim otoyollar yeni teknolojilerle yapıldığı için haliyle eski yollardan ya da otoyollardan farklıydı; örneğin, son teknoloji ile donanmış araçlarda navigasyon ekranı denilen araçla, kullandığın aracı eşzamanlı olarak bulunduğun alanın haritası içinde gösterip gidebileceğin değişik güzergahları farklı rota tercihleri içinde kullanmanı sağlayan teknolojiyi emrine sunuyor, yol ve araç güvenliği açısından yeni teknolojik hizmetler veriliyor; ama, çok daha fazla benimsediği dakik olup belirlenen süre sonunda varış noktasına ulaşma çabasıyla başlangıç ve bitiş noktaları arasındaki yolculuk süresini en düşük değere indirmeyi hedefliyor; böylelikle arada kalan her şeyin; yani, önceden bilip tanıdığımız eski hafıza mekânlarını dikkate bile almıyordu. Çünkü yasal hızın maksimum değerlere çıkarıldığı bu yeni otoyollar, toplumsal üretim ve tüketimi arttırmak amacıyla kullanılan sermayenin yeni mekânlarıydı. Daha bilindik bir uygulamayla, yüksek geçiş ücretlerinin araç sahiplerinden ya da devletten tahsil edildiği, itfaiye, ambulans gibi kamusal araçların bile ücret ödemeden geçemediği, üretimdeki emek zamanının yeniden ayarlanmasını sağlayan mekanizmalardan sadece biriydi. O nedenle, yeni yapılan otoyollar çoğu kez yolculuğun algılanıp kavranmasını sağlayan çevredeki bilindik nirengi noktalarının dışından geçiyor, bir yerden bir yere gitmeyi en kısa sürede gerçekleştirerek, yolculuğu, üretim bandındaki işçinin kafasını döndürüp başka bir şeyi görmesini engelleyen hız gibi, başka bir şeyle ilgilenmeye fırsat bırakmayan transit bir geçişe dönüştürüyordu. Anlaşılan o ki, tek amaç maksimum hızla en kısa sürede varış noktasına ulaşmaktı. Nitekim yeni yapılan otoyolların medyadaki tanıtımlarında yolun uzunluğundan çok, bu yolda kaç saat yolculuk yapılacağı öne çıkartılarak tüm yolcular ve araçlar bu tür otoyollara çekilmek isteniyordu. Bu durum, özellikle şehirlerarası otobüs firmaları açısından daha bir önem kazanıyor; böylelikle, benim bir süre önce gerçekleştirdiğim İzmir-Bursa ya da Bursa-İzmir arasındaki yolculukta olduğu gibi, yolculuk süresini 3,5 saate indirmek uğruna içinde tuvaleti bile olmayan otobüslerle mola verilmeden yapılıyor, ancak tanık olduğum şekilde, yolcuların genel talebi ve sonunda hepimizin isyan etmesi nedeniyle ihtiyaç molası vermek zorunda kalınıyordu.

Bu bağlamda, yolculuk süresinin maksimum hızla en kısa süreye indirilmesinin nedeni, Karl Marx‘ın deyişiyle, mekânsal sınırları aşma ve mekânı zaman ile birlikte yok etme çabası içinde, emek zamanının düzenlenip kullanılması isteğinden başka bir anlama gelmiyordu.

Yeni otoyollar: Yok mekânlar

Yeni yollarla ilgili ikinci bir tespitim de, yolun adeta bitmeyen bir hortumun ya da tünelin içinde yolculuk yaptığımızı hissettiren devam edip giden bıktırıcı yanıydı. Evet, sağınızdaki ya da solunuzdaki bariyerler, otoyol yapıları nedeniyle yolun hemen yakınındaki yakın çevre dışında yolun dış çevresindekileri göremiyor, gittiğiniz güzergâhın neresinde olduğunuzu sadece aracınızın navigasyon aracı ya da telefonunuzdaki “haritalar” uygulamasıyla belirliyorsunuz. Kendinizi, adeta bir bilinmezde ya da yok mekânda hareket edip başka bir bilinmeze ya da yok mekâna ulaşmak ister gibi hissediyorsunuz. İşte o nedenle, kısa mesafeler bile gözünüzde bıktırıcı bir uzunluğa sahip oluyor. Bu duruma bir de hep aynı mağaza ve markaların yer aldığı, bir örnek inşa edilmiş “Oksijen” isimli mola yerlerini ilave ettiğinizde, kendinizi karmaşık ve birbirini tekrarlayan bir labirentin içinde yolunu bulmaya çalışan laboratuvar faresi gibi; hatta, Kafka‘nın o meşhur hamamböceği gibi hissetmeye başlıyorsunuz.

Bu durumu bir de, 1 Temmuz 2022 tarihinden sonra otoyollardaki maksimum seyir hızının 120 km/saat hızdan 130-140 km/saat hıza yükseltildiği halini düşündüğümüzde ve insanın yok mekânla ilişkisinin daha sorunlu hale geleceğini, otoyolların sürücüler için hızla geçilen bir tünele ya da yarış pistine dönüşeceğini dikkate aldığımızda, insani olmayan bu hissizlik ve tatminsizlik halinin daha büyük bir sıkıntıya; hatta içinde bulunduğu mekâna yabancılaşmasına yol açacağı düşünülebilir…

Aynen Paul Virilio‘nun “Hız ve Politika” isimli eserinde anlattığı gibi, yeni otoyollardaki arttırılmış hız, savaştaki piyade güçlerinin karşı cephenin top atışı sonrasında, bir sonraki top atışına kadarki kısa sürede hızla koşarak ölüme karşı kazandığı bir zafer gibidir. “Hız en mutlak anlamıyla kazanılmış Zaman’dır., çünkü doğrudan doğruya Ölüm’den çekilip alınan insan zamanı haline gelmiştir.” (1)

Virilio‘ya göre, “yeni küresel haberleşme teknolojisinde öne çıkarılan şey, artık mekan değil, zamandır. Daha doğrusu, “hızlandırılmış zaman”dır. Hızlandırılmış zamanın doğrudan çıktısıysa “hızlandırılmış gerçeklik” olgusunda karşılığını bulmaktadır. Buna bağlı olarak, dünyasal zamanı ve mekanı kavrayışın temelinde, “etkin bir varoluş”tan ziyade, bir “tele-varoluş” eğilimi yatmaktadır. “Tele-varoluş” perspektifinden bakıldığında, modern dönemlere özgü “geçmiş, şimdi ve gelecek” şeklinde belirlenmiş olan üçlü süre sınıflaması, dünyasal hakikati tanımlamaya yetmemektedir. Çünkü modern sonrası bu yeni dönemde, hem yoğunlaştırılmış, hem de hızlandırılmış bir gerçeklik sunumunun etkisi, hız duyumuyla birlikte, dünyasal zaman ve mekanın doğallığını parçalamış, gerçekliği salt bir zaman ve mekan dışılık düzlemine indirgemiştir.” (2)

Bu konunun diğer bilim insanlarınca nasıl ele alındığını, nasıl analiz edildiğini merak ettiğimizde ise mekânla beden arasındaki ilişkiyi mimari açıdan inceleyen Dervişoğlu‘nun, hızın ve teknolojik gelişmelerin yolculuklarla ilgili zihinsel haritalar üzerindeki olumsuz etkisini,

Teknolojik gelişmelerle kazanılan hız, zamansal mesafeleri ortadan kaldırmakla beraber mekân imgesini de küçültmektedir. Artık coğrafi uzaklıkların gerçekliği ortadan kalkmıştır.

Mekânı araçlarla deneyimleyen beden, hız ve yalıtımla, hem çok fazla görselle karşılaşmasıyla hem de hareketli bedeninin edimlerinin azalması nedeniyle mekânı tamamlanmamış algıyla kavramaktadır. Daha yüksek hızla varılan her durumda mekânsal deneyimin değeri aynı şekilde farklılaşmaktadır.” şeklinde yorumladığını (3),

Mekânın aşırı hızla ilişkisini hızlandırılmış trenler üzerinden inceleyen Özaydın Çat‘ın ise, “modern öncesi dönemde bir değer olan zamanın modern dönemde nicelleştiği söylenebilir. Postmodern dönem gelindiğinde ise üretim ve tüketim faaliyetlerine etki eden hız nedeniyle zamanın “kazanılan” ya da “kaybedilen” bir değer haline geldiği söylenebilir.” diyerek, bu sorunu benim gibi hızlandırılmış otoyollar üzerinden değil, yüksek hızlı trenler üzerinden ele alıp; modern zamanlarda bir değer olarak kabul edilen zamanın postmodern zamanlarda üretim ve tüketim faaliyetlerine etki etmesi nedeniyle “kazanılan” ya da “kaybedilen” bir değer haline geldiğini, postmodernizm ile küreselleşmenin etkisi altındaki hızlı bireyinin ise mekan ile kurduğu geçici, yüzeysel ilişki içinde yaşadığı bir “mekân-zaman sıkışması” sorunu olarak tanımladığını görüyoruz (4).

Bilim dünyası bu sorunu, zaman-mekân sıkışması içindeki “tamamlanmamış algı” olarak tanımlamış olsa da, David HarveyPostmodernliğin Durumu” isimli eserinde, bizlerin daha önceki yolculuk deneyimleriyle oluşturduğumuz zihinsel haritaları allak bullak eden bu durumun telafisi için geliştirilen dört ayrı stratejiden söz etmektedir:

1)İlk savunma hattı, yorgun, bitkin, her şeyden usanmış bir sessizliğe çekilmek ve her şeyin ne kadar engin, kavranamaz ve bireysel ya da kolektif kontrolün dışında olduğu türünden ezici bir duygu karşısında boyun eğmektir.

2)İkinci tür tepki, sanki hiçbir engelle karşılaşmadan yokuş aşağı giden bir aracın rahatlığıyla dünyanın karmaşıklığının yadsınması ve son derece basitleştirilmiş retorik önermeler aracılığıyla temsil edilmesi eğilimidir.

3) Üçüncü tür tepki, politik ve entelektüel hayat açısından bir ara kovuk bulma ve bir yandan büyük anlatıları reddederken bir yandan da sınırlı mücadelenin olanaklılığını savunan bir tavır benimseme yönündedir.

4) Dördüncü tür tepki, zaman-mekan sıkışması kaplanın sırtından düşmemek için onu yansıtacak ve umulur ki denetim altına alacak bir dil ve bir imgeler bütünü inşa etmektir.” (5)

Bol miktarda “Oksijen”…

Yeni otoyollarla ilgili üçüncü ve son tespitim ise, yolların kenarına belirli aralıklarla küçük ya da orta büyüklükte bir AVM olarak yerleştirilip 5 yandaş firmadan biri olan Nurol Holding‘e ihale edilen “Oksijen” isimli alışveriş mekânlarıdır. Anadolu Ajansı‘nın 30 Temmuz 2020 tarihli haberine göre bu tesislerden sorumlu Otoyol İşletme ve Bakım A.Ş. Genel Müdürü Alp Gürdil, İstanbul-İzmir otoyolunda sayısı 33’ü bulan bu mekânların yaklaşan Kurban Bayramı tatilinde 250.000 kişi tarafından ziyaret edileceğini söylemekte; böylelikle hedeflenen tüketici kitlesinin kendileri açısından ne kadar önemli olduğunu ortaya koymaktadır.

Aslında böylesi bir durumla ilk kez bundan 5-6 yıl önce yeni yapılmış Ankara Tren Garı‘nda karşılaşmış, çocukluğumun ve gençliğimin geçtiği eski tarihi gar binası yerine yapılan yeni gara gittiğimde o mekânı bir gardan çok büyük bir AVM olarak algılamış ve bu durumu bilet aldığım gişe görevlisiyle paylaşarak onun da aynı görüşte olduğunu görmüştüm. Evet gerçekten de yeni yapılan Ankara Tren Garı AVM’ye benzeyen o koskoca yapı içinde ufak bir yere sıkıştırılmış, geri kalan büyüklüğe ise bol sayıda markalı büyük mağazalar yerleştirilmiş ve hepsi de müşterilerini bekliyordu.

Bu durum otoyol boyunca açılmış “Oksijen” isimli bu tüketim mekanlarının aynı zamanda sermayenin mekânları olduğunu; her ne kadar otoyolda varılacak noktaya maksimum hızla en kısa sürede gitmek asıl hedef olmakla birlikte; yolculuk yapanların kişisel ihtiyaçlarını karşılarken bile alışveriş yapmalarının istendiği anlaşılmaktadır.

Sonuç olarak,

Sermaye trenle, özel araçla ya da şehirlerarası otobüslerle yapılan hızlandırılmış yolculukların mekânı olarak otoyolların yüksek teknolojilerle yapılıp kullanılmasında olduğu gibi, hem toplumsal üretim zamanını yeniden düzenlemeyi, hem de yolculuk sırasındaki tüketimi yeni tür AVM’lerle arttırmayı amaçlayıp örgütlese de; ayrıca, bu konuyla ilgilenen bilim insanları bu sorunun aşılması için bize değişik yöntemleri önerse bile bizim bildiğimiz o eski yollar var olduğu sürece yeni yapılmış paralı otoyollardan gitmeyip parasız o eski yollara keyifle dalıp gitmenin şimdilik mümkün olduğunu düşünüyorum. Aynen İzmir-İstanbul-İzmir yolculuğunu birlikte yaptığım sevgili arkadaşım Feride Adıgüzel‘in -yanlışlıkla yapsa bile- Yalova yakınlarında ruhu kaçmış yeni otoyoldan eski bir yola girip beni çayır çimenle, ağaç, toprak ve gübre kokusuyla, ev ve insanlarla; yani, bir yolu yol yapan o ruhla bir araya getirip mutlu etmesinde olduğu gibi…

………………………………………………………………………………………………………………………………………………..

(1) Paul Virilio, Hız ve Politika, Metis Yayınları, Kasım 1998, İstanbul, s.27

(2) Hüseyin Köse, “Virilio ve Hızlandırılmış Hakikat, Yeni Düşünceler Dergisi, Yıl 1, Sayı 1, Haziran 2005, s.229-238

(3) Dervişoğlu, E. (2008) “Mekân ve Beden İlişkisi: Mekânın ‘Bedenle Kavrayış’ Üzerinden Değerlendirilmesi“, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Teknik Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, s.50

(4) Özaydın Çat, B. (2015)”Mekân ve Beden İlişkisi: Mekânın ‘Bedenle Kavrayış’ Üzerinden Değerlendirilmesi” Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Teknik Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, s. XXVII

(5) Harvey, D. (1996) Postmodernliğin Durumu, Metis Yayınları, İstanbul, s.383-384

Okunmasında yarar görülen kaynaklar

1) John Urry, Mekânları Tüketmek, Ayrıntı Yayınları, 2015, İstanbul.

2) David Harvey, Postmodernliğin Durumu, Metis Yayınları, Aralık 2012, İstanbul.

3) Paul Virilio, Hız ve Politika, Metis Yayınları, Kasım 1998, İstanbul.

Vahşi kapitalizmin karanlık yüzü: Şirketler…

Ali Rıza Avcan

Şirket… Kapitalizmi kapitalizm yapan anahtar sözcüklerden biri… Sermayenin meşruiyet kazanıp kurumsallaştığı varlık… Kapitalin egemenliğini sürdüren kutsal yapı… Bir diğer anlatımla, kapitalizmin amiral gemisi… Bu anlamda, şirket olmadan kapitalizm, kapitalizm olmadan da şirket olmaz da denilebilir…

Şirket, Avrupa Konseyi’nin web sayfasında “tüzel kişiliği, sınırlı sorumluluğu ve devredilebilen paylarıyla insanlığın en dâhiyane buluşlarından biri” olarak tanıtılıyor…

Avrupa Birliği’nin İşleyişi Hakkında Antlaşma‘nın (ABİHA) 54. maddesine göre, “şirketler; kar amacı gütmeyenler hariç, kooperatifler de dahil olmak üzere, medeni hukuk ve ticaret hukukuna göre kurulmuş şirketler ile kamu hukuku veya özel hukuk hükümlerine tabi diğer tüzel kişileri ifade…” ediyor. (1)

Bu tanımdan da görüleceği gibi, ortaya konulan sermayeyi kâr elde etmek (daha doğrusu artı değer yaratmak) amacıyla kurulan şirketler, özel hukukla kamu hukuku alanında faaliyet gösterirler ve çalışmaları ticaret kanunlarıyla düzenlenir.

Şirketin tarihsel kaynağı Avrupa lonca düzeni içinde ticaret localarına kadar gider. Sözcük olarak ilk kaydı 1150’li yıllara kadar uzanıp, Geç Latince’nin companio (aynı ekmeği yiyenlerin dostluğu, samimiyeti) sözcüğünden türediği, Eski Fransızca’da compagnie, Anglo Sakson dilinde company, Eski Yüksek Almanca’da galeipo, Gotik dilde de gahlaiba şeklini aldığı söylenir.

Şirket sözcüğünün Türkçe’deki kaynağı ise Aşık Paşa’nın 1330’da yazdığı Garib Name’ye kadar gider: (2)

bağ u çift ü şirket ü bazār / ögi ussı durmadın anı düzer [aklı fikri hep bunlardadır]

Ar şirka(t) شركة  [#şrk mr.] ortaklık < Ar şarika شَرِكَ paylaştı, ortak oldu

14 Mayıs 2008 tarihinde Kore Bankası (Bank of Korea) tarafından yayınlanan bir rapora göre, 41 ülkede yapılmış bir araştırma sonucunda 5.586 şirketin 200 yıldan eski tarihe sahip olduğu belirlenmiş. Buna göre 200 yıldan eski tarihe sahip şirketlerin 3.146 tanesi Japonya’da, 837 tanesi Almanya’da, 222 tanesi Hollanda’da ve 196 tanesi Fransa’da bulunmakta. (3)

Günümüzde dünyada kaç adet şirket olduğu ise kesin olarak bilinmemekle birlikte, sayılarının 190 milyonu aştığı söylenmekte.

Şirketler tabii ki ilk ortaya çıktıkları tarihten bu yana hem kurumsal olarak hem de faaliyet alanları olarak çok gelişti, değişti. Şirketlerin piyasaya daha fazla yayılıp hakim olması için medeni hukukta, ticaret hukukunda ve benzerlerinde şirketlerin yararına birçok düzenleme yapıldı. Böylelikle şirketlerin sayısı, büyüklükleri, faaliyetleri ve etkileri arttı. Şirketler daha etkili ve egemen olmak için bir araya geldiler gruplar, holdingler, tekeller, karteller, tröstler oluşturdular. Ama bu gelişim içinde adları, büyüklükleri, sayıları devamlı değişip gelişmekle birlikte temel özellikleri hiç değişmedi: kar, daha fazla kar elde etmek…

Kapitalizmin gelişip emperyalizm aşamasına ulaştığı bu süreç içinde şirketler piyasa içindeki etki ve egemenliği dışında ülke ve dünya ölçeğinde yeni görevler üstlendiler. Yeni sömürgeler bulmak amacıyla Hindistan’a, Uzak Asya’ya, Afrika’ya, Amerika’ya giden İngiliz, Fransız ya da Alman ordu ve donanmalarını destekleyip finanse edenler hep bu tür şirketler, ticari ortaklıklar oldu. Hindistan, İran ve Afganistan’a ya da Osmanlı İmparatorluğu’na ait toprakların sömürgeleşmesinde oldukça etkili olan İngiliz Doğu Hindistan Şirketi (British East India Company) bu tür şirketlerin en bilinenidir.

Bu bağlamda adeta emperyalist devletlerle iç içe geçen bu tür şirket, tekel, kartel ya da tröstlerin güç, etki ve cirosu giderek birçok ülkenin gücünü aşmış, şirketler adeta bu sömürge ülkeleri yönetir hale gelmişlerdir. Afrika’daki altın, elmas ve bakır madenleri işleten çok uluslu şirketlerin ülke yönetimlerini belirleyen gücü ya da ITT adındaki şirketin Şili’de seçimle iktidara gelen Salvador Allende’yi kanlı bir şekilde devirmiş olması hepimizin hatırına gelen örneklerdir.

Şirket, holding, tekel, kartel ve tröstler sadece piyasada, ülkede ve dünyada egemen olmadılar; aynı zamanda üretim ya da ticaretin alanı dışındaki toplumsal yaşama da sızıp onlara ilham verir hale geldiler. Örneğin önce merkezi ve yerel yönetimlere ait birçok hizmet, hukuk dışı işlemleri daha kolay yapabilmek amacıyla “kamu şirketi” adıyla şirketleştirilip özelleştirildi. Böylelikle mevcut mevzuatın getirdiği birçok engel ya da sınır, “ticari sır” tabusuyla korunan şirketler eliyle yerine getirilir oldu. Bir çok iş ihalesiz yapılır, şirket yönetim kurulu üyelikleri, yapılan işten anlamaz hatırı sayılır siyasilere armağan gibi dağıtılır oldu. Böylelikle bu tür kamu şirketleri yolsuzlukla, yağma ile, talan ile anılan derin ve karanlık bir kuyular haline dönüştürüldü.

Bu arada belediye şirketlerinin kuruluşu Bakanlar Kurulu Kararına bağlanıp zorlaştırıldığı için şirket bağışlama denilen bir yol keşfedildi. Böylelikle başka kişi ya da kuruluşlarının dikiş tutturamadığı şirketler bağışlanmak suretiyle bir anda belediye şirketi oldular. Örneğin İzmir’deki Karşıyaka Belediyesi daha önce kurduğu Kent A.Ş. isimli şirketin kötü yönetimi sayesinde milyonlarca lira borç altına girmişken ve bu borçlar nedeniyle belediye büyük bir mali sıkıntı içindeyken bir şahsın bağışı ve o bağışın belediye meclisi kararı ile kabul edilmesi üzerine Kordelion A.Ş. isimli ikinci bir şirkete sahip oldu. Böylelikle zarar edecek yeni bir şirket kapısı, bunun yanında, tabii ki o şirketin yönetim kurulu başkanlığı ile yönetim kurulu üyeliği koltuklarının yakından tanınıp bilinen siyasilere ikram edilmesi imkanı da doğmuş oldu.

Ardından, aynen biz İzmirliler’in yakından tanıyıp bildiği TARKEM ya da TETUSA gibi şirketlerde olduğu gibi, merkezi yönetimle yerel yönetimlerin çok ortaklı özel şirketlerde hissedar yapılması suretiyle kamu kaynaklarının bu şirketlere devredilmesi ve kamu güç ve yetkisinin kamu yararı yerine bu şirketlerin yararı doğrultusunda kullanılması yöntemi ortaya atıldı.

Ama sermayeye bu da yetmedi. Merkezi yönetimin ve yerel yönetimlerin aynen bir şirket gibi yapılanıp çalışmasını sağlayan fikir ve girişimler ortaya çıktı bu kez de. Böylelikle bütün kamu görevlilerinin; özellikle de şirket CEO’su gibi davranan belediye başkanlarının belediye hizmetlerinin toplumsal yanını unutarak kâr-zarar hesabı yapması, işçi ve emekçilerle yapılan toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde bu hesapları dikkate almaları, ESHOT, İZBAN ve İZDENİZ gibi ulaşıma ilişkin belediye hizmetlerinde 65 yaş üstü yolcuları bir yük olarak görmeleri gibi sağlandı.

Bu da yetmedi. Sivil toplumun temel aktörleri olan dernek,vakıf ve diğer sivil oluşumların birer şirket gibi yapılanıp çalışması için hazırlıklar yapılıp rehberler hazırlandı, tavsiyeler oluşturuldu. Ülkemizdeki sivil toplumu şekillendirmek amacıyla çalışan TESEV, STGM, Habitat Derneği gibi Avrupa Birliği bağlantılı bazı kuruluşlar açık açık bu görevi üstlendiler. Hatta daha da ileri gidip şirket mi yoksa dernek mi olduğu bilinmeyen EMBARQ/WRI gibi bir takım oluşumlarla yerel hizmetler alanında bir düşünce kuruluşu (think tank) gibi işlevler üstlenmeye çalıştılar. Bir yanıyla ticari bir örgüt olarak şirket, diğer yanıyla da bir sivil toplum kuruluşu olarak toplumsal sempatiye hitap eden sivil kuruluşlardı bunlar. Geçtiğimiz yıllarda İzmir’in Kemeraltı Bölgesi için yaptıkları “İzmir Tarih Sürdürülebilir Ulaşım Projesi” isimli araştırmayı gösterişli bir kitap olarak basıp İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin mali kaynaklarını kullandılar. Ama ardından hiç kimse o araştırmadaki önerilerden yararlanmadı, görüştüğümüz belediye yetkilileri o araştırmayı ciddiye almamamızı söylediler ve hatta o araştırmadan hiçbir yerde yararlanmadılar. Çünkü bu tür dernek-şirket karışımı kuruluşlar yaptıkları çalışmanın kamuya yararlı olmasından çok o çalışmaları fonlayan Avrupa kalkınma ajanslarının yararını düşünüyorlardı. Arkalarını Avrupa Birliği delegasyonuna ve bu fonlara dayayarak, oralardan aldıkları bağış, hibe ve yardımlardan gelen maddi imkanı ve sık sık Avrupa seyahati yapma olanağını önlerindeki belediye yöneticileriyle bürokratlarına sunup onları ayartan, en kamucu kurum ya da kişileri bile baştan çıkaran önerilerle kendi yanlarına çeken kuruluşlardı bunlar…

Bu hengamede birçok kurum ya da kişinin doğru adres olarak gösterdiği kooperatifler bile kooperatifçiliğin amaç ve ruhunu unutarak birer çok ortaklı şirkete dönüşmeye başlamıştı. Hepimizin kooperatifçiliğin Ege’deki en önemli temsilcisi olarak gördüğü TARİŞ ya da son yıllarda İzmir Büyükşehir Belediyesi ile imzaladığı ayrıcalıklı sözleşmelerle büyüme olanağına kavuşan Tire Süt Kooperatifi bile toplumsal kooperatifçiliğin temelini oluşturan “gönüllü ve herkese açık üyelik“, “üyeler tarafından gerçekleştirilen demokratik denetim“, “üyelerin ekonomik katılımı“, “özerklik ve bağımsızlık“, “eğitim, öğrenim ve bilgilendirme“, “kooperatifler arasında iş birliği” ve “topluma karşı sorumlu olma” gibi ilkelerinin unutulması, her türlü ticari işlemin kooperatiflere bağlı şirketlerle yürütülmesi ve küreselleşmeyle birlikte gelen ideolojik kirlenmenin etkisine girilmesi suretiyle, kooperatif ağalarının yönetimindeki çok ortaklı şirketlere dönüşmüştü. (4)

Bütün bu gelişmelerin, sessiz sedasız gerçekleşen değişimlerin son yıllardaki adresi ise, ülkemizi hem yoğun dış ticaret hem de temel Avrupa Birliği anlaşmalarında ve diğer yardımcı hukuk kaynaklarında yer alan kural ve kurumlar bütününün Türk Hukuk Sistemi ile uyumlu hale getirilmesi anlamına gelen Avrupa Birliği Muktesabatı çalışmaları ile birinci dereceden etkileyen Avrupa Birliği‘dir. Çünkü, Avrupa Birliği 1960’lı yıllardan bu yana kendi ortak pazarındaki değişik ülke şirketleri arasında uyumu sağlamak ve piyasanın çok katmanlı zengin bir yapıya kavuşması amacıyla şirketlerle ilgili standart geliştirme çalışmaları yapmakta ve Avrupa’ya özgü bir şirket formu oluşturmaya çalışmaktadır. Bunun için bazen tüm ortakların onayını alarak, bazen de o onayı alamadığı için dolambaçlı yollara başvurarak bir “Avrupa Şirketi” (Societas Europea) formu yaratmaya çalışmaktadır. Direktif adı verilen hukuki anlaşma metinleriyle şekillenen bu şirket formları, öncelikle kendi üye ülkeleri içinde geçerli kılmakla birlikte; Avrupa Birliği ile ilişkisi olan diğer ülkelerle birliğe Gümrük Birliği adı verilen özel anlaşmalarla bağlı Türkiye‘de de -ister istemez- geçerli kılmaya başlamıştır. Birliğe üye ülkeler için onay koşulunun arandığı bu standart formla yapılanmış şirketler, Türkiye gibi sınır aşan ülkelerle ticaret yapmaya kalktıklarında ya da sınır aşan ülkelerde çalışıp ofis açmak istediklerinde veya sınır aşan o ülkelerden kendilerine yeni ortaklar edindiklerinde o şirket formları da ister istemez, o şirket formları için onay vermemiş olan ülkelerde geçerli olmakta ve Türkiye de tüm bu olasılıklar çerçevesinde Avrupa Birliği‘nin dayattığı şirket formları ve onun hukuki yaptırımlarıyla karşı karşıya kalmaktadır. (5)

Ama, Avrupa Birliği‘nin bu alanda yaptığı standart form çalışmalarının son iki örneği ise daha da ilginç ve şaşırtıcıdır:

Bunlardan ilki kooperatiflerde çalışanların kooperatif yönetimine katılımını sağlama bahanesiyle geliştirildiği söylenen “Avrupa Kooperatif Şirketi” (Societas Cooperativa Europea),

İkincisi de gizli saklı işler yapan holdinglere, adını bilmediğimiz birtakım vergi cenneti adalarda faaliyette bulunmak üzere elektronik ortamda 1 Avro sermaye ile şirket kurmalarını sağlayacak çalışmaların yapılıyor olmasıdır. (6)

Şayet bu iki konu ile ilgili direktifler yaygın bir şekilde kabul görürse; ülkemizde, özellikle de İzmir’de şu sıralarda pek bir moda olan kooperatifleşme çerçevesinde her bir kerameti kooperatifleşmede arayanların ya da belediye başkanıyla kooperatif başkanı olan eşinin gözüne girmek isteyenlerin bu kooperatifleri en kısa sürede, bu iş böyle daha iyi ve rahat olacak gerekçesiyle “Avrupa Kooperatif Şirketi“ne (Societas Cooperativa Europea) dönüştürdüğüne tanık olmamız ve 1 Avro’luk sermayelerle elektronik ortamda kurulan yolsuzluk şirketlerinin yolsuzluk, hırsızlık ve kaçakçılık gibi olaylarda daha fazla gündeme geldiğini görmemiz mümkün olacaktır.

Evet, bu yazının başında ne demiştik?

Şirketler, ister özel ister kamu şirketi olsunlar “ticari sır” maskesi ile korunan kopkoyu kara delikler, kapitalist yağma, talan ve soygun düzeninin temel araçlarıdır.

(1) https://www.consilium.europa.eu/en/press/press-releases/2015/05/28/compet-single-member-private-companies/

(2) Nişanyan Sözlük; https://www.nisanyansozluk.com/?k=şirket

(3) https://en.wikipedia.org/wiki/List_of_oldest_companies

(4) Aysu, Abdullah; Yemek Yapmak Politik Bir İştir, Kooperatifler, Yeni İnsan Yayınevi, Ağustos 2019, İstanbul, s. 28-29

(5) Sümer, Murat;Avrupa Birliği’nde Şirketler Hukuku Alanında Yapılan Uyumlaştırma Çalışmaları ve Avrupa Tipi Şirket Formları“, Ankara Avrupa Çalışmaları Dergisi, Cilt: 18, No: 2 (Yıl: 2019) s. 557-596.

(6) Ioakimidis, Apostolos;The Statue of the European Coopertive Society“, Columbia Journal of European Law, No.1 (2007): 189-199

Dernek mi, şirket mi?

Ali Rıza Avcan

Son iki, üç haftadır iki ayrı derneğin tüzüklerini hazırlama konusunda hem yasa ve yönetmeliklere hem de örnek olabileceğini düşündüğüm derneklerin tüzüklerine bakarak yoğun bir çalışma sürdürüyorum.

Amacım, her iki dernek tüzüğünün de iyi bir senaryo gibi kurgulanıp bu kurgu içindeki aktörlerin kendilerine verilen rollerle, seyircinin alkışlayacağı güzel şeyler yapmasını sağlamak… Olayların akışı sırasında izleyiciye ters gelen şeylerin olmaması, işlerin yolunda gitmesi ve her iki derneğin de amaç ve hedeflerine kolaylıkla ulaşmasını sağlayacak öyküyü yazmak…

O nedenle zaman zaman da, “olaya bir de tersten bakayım” düşüncesiyle Avrupa Birliği (AB), Dünya Bankası (WB), Dünya Ticaret Örgütü (WTO), Georges Soros‘un kurduğu Açık Toplum Enstitüsü, (Open Society Instıtute), Birleşmiş Milletler Uluslararası Kalkınma Programı (UNDP) ve Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) gibi uluslararası kuruluşlarla onların Türkiye uzantısı Türkiye Üçüncü Sektör Vakfı (TÜSEV) ve Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı (TESEV) gibi kuruluşların sivil toplum kavramı içinde yer alan dernekler, vakıflar, kooperatifler ve kent konseyleri için hazırladığı kitap, makale ve rehberlere bakıyorum.

Çünkü, Dünya egemenliğini elinde bulunduran bu sermaye kuruluşları, 1989’dan bu yana bize ‘yönetişim’ adını verdikleri bir uygulamayı önererek; hatta zorlayarak her sorunun ‘iyi yönetişim’ dedikleri mekanizma içinde ‘mücadele’ ve ‘çatışma’ yerine koydukları ‘uyum’, ‘oydaşma’ (konsensus) ve ‘uzlaşma’ ile çözümleneceği müjdesini veriyorlar.

Bunu da, sivil toplum kuruluşları (nongovermental organizastions-NGO) ya da sivil toplum olarak adlandırdıkları şekilsiz, belirsiz, ‘muhayyel’ bir evren içinde gördükleri dernek, vakıf, kooperatif ve benzerlerini ‘devlet’ ve ‘özel sektör’le ‘uyum’, ‘oydaşma’ ve ‘uzlaşma’ içinde bir araya getirerek sağlayacaklarını iddia ediyorlar.

Onlara göre eski klasik ‘yönetim’ anlayışı artık toplumları yönetmediği, bu konuda yetersiz kaldığı için; bundan böyle ‘sivil toplum’, ‘devlet’ ve ‘özel sektör’ bir araya gelerek hep birlikte toplumu yönetmelidir.

1989 yılından bu yana yukarıda adları sıralanan uluslararası kuruluşlar tarafından hararetle önerilen bu yapıya göre toplumlar,  artık eskiden olduğu gibi ulusal devletler tarafından değil; küçültülmüş ve güçsüzleştirilmiş ‘devlet’lerin rehberliğinde devlet-sivil toplum-özel sektör beraberliği içinde örgütlenmelidir.

Copy-of-Matematik-Lgr11Devletler şirketleşiyor…

Böylesi bir beraberliğin temelinde yatan amaç ise, direksiyona asıl olarak özel sektörün; yani sermayenin ve onun holding ve şirketlerinin geçmesiydi.

Bunun ilk işaretlerini, uluslararası kuruluşlara bağlı olan bağımsız kurumlarla ulusal kalkınma yerine bölgesel kalkınmayı gerçekleştirecek bölgesel kalkınma ajanslarının oluşturulmasında ve devlet örgütünün nicel ve nitel anlamda küçültülmesinde görmüştük.

Bundan böyle devletler; onun özelleştirmelerden, satışlardan, uluslararası bağlantı ve bölgesel angajmanlardan arta kalan merkezi ve yerel birimleri aynen şirketler gibi yönetilecekti. 

O nedenle, yaşadığımız yakın çevrede artık devlete ve yerel yönetime bağlı İZBAN gibi toplu ulaşım araçlarında o hizmetin bir kamu hizmeti olduğundan çok, kâr mı yoksa zarar mı edildiğine bakılıyor ve şayet zararın boyutları altından kalkılamaz hale gelirse, ulaşım ücretleri hiçbir siyasi, demokratik kaygı duyulmadan bir çırpıda % 270’lere varan oranlarda arttırılabiliyor. 

İşte o nedenle, yaşadığımız kentte belediyeye ait birçok kamu hizmeti ya doğrudan doğruya belediye şirketlerinin hizmet konusu oluyor ya da belediye yaptığı kamu hizmetlerini üstü örtük bir şekilde ortak olduğu TARKEM, TETUSA gibi özel şirketlere devrediyor veya FOLKART gibi şirketlerle birçok konuda ortak davranıyor, İzmir-Deniz İzmirlilerin Denizle İlişkisini Güçlendirme Projesi gibi büyük projelerin ön finansmanı, içlerinde her türden inanç, tarikat ve cemaatin yer aldığı 16 şirketin yarattığı havuzlardan sağlanıyor.

Evet, ‘özel sektör’e ve ‘sivil toplum’a rehber olacağı söylenen üçüncü ortak ‘devlet’, artık açık ya da gizli yöntemlerle şirketleşiyor, bir ölçüde ilginç bir özelleştirmenin konusu oluyor.

SWx2CHjn_400x400Dernekler, vakıflar, kooperatifler de şirketleşiyor…

Ama, son haftalarda yaptığım dernek tüzüğü hazırlama çalışmaları sırasında da gördüğüm gibi, ‘devlet‘in şirketleşmesi yanında ‘sivil toplum’un da; yani, dernek, vakıf ve kooperatif gibi sivil toplum kuruluşlarının da şirketleşmesi, adeta bir şirket gibi çalışması için elden gelen yapılıyor, öneriler hazırlanıyor ve bu önerileri uygulayanlara proje, destek, katılım ya da ihale adı altında ödüller veriliyordu…

Baktığım bütün yabancı ve yerli kaynaklarda dernek, vakıf ve kooperatif  benzerleri sivil toplum kuruluşlarının holding ve şirketler tarafından kurulması, şirket ana sözleşmesi gibi ayrıntılı tüzüklere sahip olmaları, kurumsallaşmak adına aynen onlar gibi yapılanıp çalışmaları, devamlı olarak ve onların uzantısı gibi holding ve şirketlerle iç içe çalışmaları, bağımsız denetim kurumları tarafından denetlenmeleri, şirketler gibi personel politikaları belirleyip geliştirmeleri vb. isteniyordu.

Böylelikle karşımıza şirket mi, yoksa dernek mi olduğu belli olmayan, devlet kurumlarıyla belediyelerin işlerini ihalesiz alabilen, gönüllü bir kuruluş olmalarına karşın devamlı yerli ve yabancı kuruluşlardan aldığı projelerle fonlanan, bu nedenle kurumsal bağımsızlığını yitiren, dernek üyesi ve gönüllülerden çok ücretli eleman çalıştıran, tüm gönüllülerin en rahat çalışabileceği hafta tatili günlerinde adeta bir iş yeri gibi kapanıp tatil yapan dernekler, ortaklarını şirket ortağına dönüştüren kooperatifler, kurdukları şirketlerle hayır yerine ticaret yapan vakıflar çıkıyor…

Evet, bundan böyle dernek, vakıf ve kooperatif gibi sivil toplum kuruluşları da şirketleşiyor, kendi başarılarını üye sayıları ya da sağladıkları gönüllü toplumsal fayda yerine ne kadar para kazandıkları ile ölçen kuruluşlar karşımıza çıkıyor…

Bu durum, kamu yararını önceleyen; daha doğrusu öncelemesi gereken Mülkiyeliler Birliği’nde bile karşımıza çıkıp; dernek yöneticilerinin basiretsiz uygulamaları nedeniyle ortaya çıkan kamu zararları, aynı yönetimin sağladığı toplam fayda ile mukayese edilerek bir tür kar/zarar hesabı yapılıyor, bu tür zararların işin “fıtratında olduğu” gibi hukuki ve resmi görüşler ileri sürülebiliyor.

Yönetişim 022Kısacası, küreselleşmeci neoliberal düşüncenin bugün geldiği bu noktada, ‘iyi yönetişim’ denilen zihniyet, bize ‘devlet’in ve ‘sivil toplum’un şirketleşmesini sağlayarak aslında devleti ya da toplumun özel sektör; daha doğrusu sermaye ile onun şirketleşmiş devleti ve sivil toplum kuruluşları tarafından yönetileceğini müjdeliyor. 

İşte bu müjde sayesinde biz bugün, şirketleşmiş ‘devlet‘i ve şirketleşmiş ‘sivil toplum‘u yöneten şirket ve holdinglerle; daha doğrusu, küresel sermaye ve onun yerli işbirlikçileri ile karşı karşıya kalıyoruz… 

Bu nedenle, yarın öbür gün borsada kote olmak isteyen ya da olan sivil toplum kuruluşlarıyla karşılaşırsanız, şimdiden hiç de şaşırmayın derim…

Çağdaş Tarım Sorunu: Ekonomik, Politik ve Sosyolojik Kuramlar, Yaklaşımlar, Politikalar

Kitabın Adı: Çağdaş Tarım Sorunu

Yazar: Zülküf Aydın

Yayınlayan: İmge Kitabevi

Yer ve tarihi: Ankara, Ocak 2018

Sayfa sayısı: 335

AAEAAQAAAAAAAAGzAAAAJGQ1Y2ViNWNkLTc1MjAtNGNjZC1hMTg4LWMzYjg4ZTJmMzNjYQ

Yazarı Hakkında

Zülküf Aydın: Ortadoğu Teknik Üniversitesi Kuzey Kıbrıs Kampüsü Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde Siyaset Bilimi Profesörü olarak çalışmakta olup 1983-2012 yılları arasında Yarmouk, Durham, Leeds ve Londra üniversitelerinde öğretim üyeliği yapmıştır. Siyaset bilimi, Ekonomi Politik ve Sosyoloji alanlarında çeşitli uluslararası ve ulusal dergilerde yayınlanan makalelerin yanında Political Economy of Turkey ve Underdevelopment and Rural Structeres adlı iki kitabın da yazarıdır.

Kitap arkası tanıtım yazısı

Türkiye’de istihdamın yüzde 21’i tarımda gerçekleşiyor ve köylülük, ülke emekçilerinin en kalabalık iki sınıfından birini oluşturuyor. Ne var ki, bu sektör milli gelirin sadece yüzde 7’sini üretmektedir. Bu azgelişmiş yapı ve ona bağlı göreli yoksulluk niçin, nasıl kronikleşmiştir? Tarım ve köylülüğün kaderi üzerinde Türkiye’de araştırmayı sürdüren bir avuç iktisatçıdan biri olan Zülküf Aydın bu soruya ışık tutuyor.

Kitap, bu sorunu, küreselleşmenin, finansallaşmanın dünya tarımına yansımalarına bakarak incelemeye başlıyor; bulgularını Türkiye’ye taşıyor. Gösteriyor ki, bu dönüşüm, tarımın uluslararasılaşması ile sonuçlanmıştır. Türkiye’de de çok uluslu şirketlerin öncelikleri, devletin korumacı, destekleyici politikalarının yerine geçmiştir. Bu çalkantılı sürecin Anadolu köylerindeki ekonomik ve toplumsal sonuçları Çağdaş Tarım Sorunu’nda güncel örneklerle betimleniyor.

Türkiye’de tarım ve köylülüğün kaderi… İç içe girmiş, giderek unutulan bu konu, öyle umuyorum ki, Zülküf Aydın’ın kitabı ile yeniden hatırlanacak; gündeme gelecektir.”
                                                                                                                            Korkut Boratav

1980 sonrasında, IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü gibi kurumların denetimi altında, gelişen ülkelerde ve bu arada Türkiye’de tarım hızlı bir dönüşüm geçiriyor. Çok uluslu şirketler tarımın hemen her alanına girip etkinliklerini artırıyorlar. Türkiye’de son dönemde çıkarılan tütün, şeker, tohum ve diğer tarım yasaları bu sürecin en belirgin örneklerini oluşturuyor.

Türkiye tarımı üzerine yaptığı önemli incelemelerle tanınan değerli araştırmacı Zülküf Aydın bu kitapta günümüz Türkiye’sinde ve dünya ölçeğinde köylülükle, daha doğrusu, tarımsal üreticilerle ilgili inceleme ve tartışmaları sağlam bir temele oturtabilmek için, kökenleri 19. yüzyılın sonlarına kadar giden ve 1970’li ve 1980’li yıllarda Türkiye’de de bir hayli yankı bulan “Tarım Sorunu” tartışmalarını tekrar gündeme getiriyor.

Zülküf Aydın günümüzde artık küresel ekonomiden uzak hiçbir köşe kalmadığı ve meta üretimi genelleşmiş olduğu için, Türkiye’de ve gelişen ülkelerdeki “Tarım Sorunu”nu da küresel düzeyde emek ve sermaye arasındaki ilişkilerin bir parçası olarak ele almak gerektiğini savunuyor.”
                                                                                                                                Şevket Pamuk

cagdas-tarim-sorunu

Kapitalist Kalkınmayı Yeniden Düşünmek

Kapitalist Kalkınmayı Yeniden Düşünmek – İlkel Birikim, Yönetimsellik ve Postkolonyal Kapitalizm (Rethinking Capitalist Development, Primitive Accumulation, Governmentality and Post-Colonial Capitalism)

Yazar: Kalyan Sanyal

Çeviren: Ali Karatay

Metis Yayınları, 1. Baskı, Ekim 2017, 318 sayfa


100654Yazar Hakkında: Kalyan Sanyal (1951-2012) Hindistan doğumlu iktisatçı. Uluslararası Ekonomi Araştırmaları Lisansüstü Enstitüsü’nde Kanada, Waterloo ve Notre Dame üniversitelerinde ziyaretçi öğretim görevlisi olarak çalışmalarda bulundu. Kalküta Üniversitesi İktisat Bölümü’nde profesör olarak araştırmalarına devam etti. The American Economic Review, Economical Rethinking Marxism gibi dergilerde yazılan, çeşitli derlemelerde makaleleri yayınlandı.


Tanıtım Yazısı: Kalkınma incelemeleri alanında çalışanlar son yıllarda, postkolonyal dünyadaki nüfusun kayda değer bir bölümünün sermaye mantığının yönettiği “modern ve dinamik ekonomi”nin dışında kaldığına dikkat çekiyor. Toplum dışına itilmiş insanlar, bu “artı insanlık”, sermaye dünyasının yanı başındaki enformel sektörde hayatta kalmaya çalışıyorlar. Dışlama ve marjinalleştirme olgusuna, neoliberalizm bağlamından da önce, postkolonyalizm bağlamında dikkat çekilmiştir. Gelgelelim, şaşırtıcı bir biçimde, bu olguyu teorik olarak postkolonyal kapitalist formasyonun siyasal iktisadıyla ilişkili biçimde ele almak için çaba gösterilmemiştir.

Sanyal’ın kitabı işte tam da böyle bir girişimin ürünü; postkolonyal dünyada kapitalist kalkınmayı kökten farklı bir biçimde düşünmeye çağırıyor bizi. Dışlama ve marjinalleştirmeyi kapitalizmin gelişiminin ayrılmaz bir parçası olarak öne çıkarıyor. Bilindiği üzere liberal, hatta Marksist teoriler, kapitalist azgelişmişliği sermayenin ekonomiyi kendi suretinde kökten dönüştürememesinin bir örneği olarak ele alırlar. Kapitalist Kalkınmayı Yeniden Düşünmek ise bu deneyimi tarihselci geçiş anlatısından kurtarmaya girişiyor; postkolonyalizm bağlamında azgelişmişliği kavramlaştırırken, bunun kapitalist kalkınmanın içinden kaynaklandığını öne sürüyor.

Partha Chatterjee’nin dediği gibi “önemli ve özgün bir teorik atılım” bu: Sanyal’ın argümanları yalnızca Hindistan gibi ülkelerde olup bitenlerle değil, modern dünyanın “kapitalizm” dediğimiz o her şeyi kuşatan niteliğinin anlaşılmasıyla da çok yakından ilgili.


İÇİNDEKİLER

Sunuş
Partha Chatterjee
Önsöz ve Teşekkür1 Giriş:
Kapitalist Kalkınmayı Yeniden Düşünmek

2 Deliler Gemisi

3 Kalkınma Olarak Birikim: Sermayenin Doğuşu

4 Kalkınmayı Özsüzleştirmek: Sermaye ve Yönetimsellik

5 Hegemonya Olarak Fark: Sermaye ve İhtiyaç Ekonomisi

6 Sonuç:
Postkolonyal Dünya İçin Yeni Bir Siyasi Tahayyüle Doğru

Kaynakça
Dizin

chains

 

Sunuş,

Bu satırları yazarken boğazım düğümleniyor. Kalyan Sanyal neredeyse kırk yıldır en yakın dostlarımdan ve entelektüel meslektaşlarımdan biriydi. Siyasetten sinemaya, şiirden siyasal iktisada kadar dünyadaki hemen her şey hakkında muhabbet edip tartışmışlığımız var. Tuttuğumuz futbol takımının gidişatını birlikte takip ettik, Marx ve Hegel okuma gruplarının haftalık toplantılarına hiç aksatmadan birlikte katıldık, siyasi gösterilerde birlikte yürüdük ve Kalküta Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde birkaç yıl birlikte çalıştık. Jilet gibi keskin zekâsı ve gemlenmez nüktedanlığı, Kalyan’la beraber geçirdiğim her ânı renklendirdi. Son birkaç aydır, kanser yüzünden onu bu kadar zamansız kaybettiğimizden beri, kim bilir kaç kere okuduğum bir haber veya makale hakkında ne düşündüğünü sormak için elim gayriihtiyari telefona gitmiştir. Hem zihin açıcı hem de eğlenceli cevaplar verirdi kesin.

Kalyan Sanyal iktisatçı olarak, uluslararası ticaret teorileri alanında uzman olarak itibar sahibiydi; yayımladığı akademik çalışmalarının çoğu bu alandaydı. Fakat 1980’lerden itibaren, sessizce ve metodik bir şekilde, çoğu profesyonel iktisatçının hakkında pek bir şey bilmediği bir literatürle haşır neşir olmaya başladı. Marx’a ve Marksçı iktisat geleneğine ayağını sağlam basıp, kolonyal ve postkolonyal Hindistan’ın siyasi tarihi hakkındaki yeni eleştirel literatüre merak sardı. Benimle sık sık Subaltern Studies’deki yazılarımız hakkında tartışıyor, genelde madun siyasetinin özerkliğine dair iddialarımızın veya elit milliyetçilik eleştirimizin siyasal iktisatta ikna edici bir temeli olmamasından dem vuruyordu. Hatta 1989’da Kalküta’da düzenlenen Madun Çalışmaları Konferansı’nda bu konu üstüne bir sunum yapmıştı. Şimdi şimdi fark ediyorum da, Hindistan kentlerinin gecekondu mahallelerinde ve sokaklarında var olan kayıtdışı/enformel ekonomi ve siyasi toplum dünyasını incelemeye başlamam biraz da onun vesilesiyle oldu. Sanyal bazı öğrencileriyle birlikte enformel üretimin ve emeğin siyasal iktisadını çalışmaya başladı. 2005’te Kapitalist Kalkınmayı Yeniden Düşünmek’in taslağını verdi bana. Hatırlıyorum da, taslağı okuyunca, argümanlarının kapsamına ve gücüne, dahası onlarca yıldır iyice içine gömüldüğüm bir literatüre bu kadar hâkim olmasına ve son derece özgün değerlendirmelerine hayran kalmıştım. Kitap yayımlanmadan önce de sonra da hakkında ne kadar çok tartıştığımızı tahmin edersiniz. Kitap, yayımlandığından beridir, hem Hindistan’da hem de yurtdışında postkolonyal kalkınma üstüne eleştirel literatüre büyük bir katkı olarak değerlendiriliyor.

Bir keresinde Sanyal’la kitap hakkında resmi bir tartışma yürütme fırsatı buldum. Bu tartışma önce Bengalce olarak Kalküta menşeli Baromas dergisinde yayımlandı (2007), ardından Sanyal’ın Bengalce kitabı Sat Satero’ya dahil edildi (2011). Kitabın elinizdeki edisyonu vesilesiyle, bu tartışmanın bellibaşlı noktaları üstünde durmak istiyorum.

Sanyal’ın özellikle vurguladığı üzere, kitabının temel argümanı, postkolonyal kalkınmanın –o güne kadar çoğumuzun düşündüğünün aksine– kapitalizm öncesinden kapitalizme bir geçiş olarak görülemeyeceğiydi. Gelgelelim bu söylediği, Solun belirli kesimlerinin öne sürdüğü bir argümanı yeniden gündeme getirmekten ibaret değildi; yani Hindistan ekonomisinin çoktan kapitalist bir ekonomiye dönüştüğünü, belki de kolonyal dönemin sonlarından beridir kapitalist bir ekonomi olduğunu kastetmiyordu. Daha temel bir iddia ortaya atıyordu: Çağdaş postkolonyal kapitalizm devrimci değildir, kapitalizm öncesini kendi suretinde dönüştürmez; tam tersine, sermayenin alanına girmeyen emek ve üretim tarzlarını genellikle muhafaza eder, bazen de yaratır. Küreselleşme çağında kapitalizmin yeni bir aşaması denip geçilemez buna. Tam tersine, Marx’ın sermayenin ilkel veya ilk birikimine dair izahatının dışarıda bıraktığı bir şey ancak şimdilerde, postkolonyal kalkınma fenomeninde görünür hale gelmektedir. Öyleyse dışarıda kalan bu şey nedir?

Marx ilkel birikimi, hem Grundrisse’de hem Kapital’de, ilk üreticiyi –köylü veya zanaatkâr– üretim araçlarından ayıran bir süreç olarak tasvir etmiştir. Zanaatkâr sermayenin dolaşımına dahil edilirken, emeğini istihdam etmenin her türlü aracından yoksun kalan köylü kapitalist üretimde ücretli emekçi haline gelir. Bu dönüşüm tamamlanınca sermaye kendine yeterli hale gelir ve sermayenin dışı diye bir şey kalmaz. İlkel birikim sürecinde üretim araçlarını kaybeden bütün bu ilk üreticiler kapitalist üretim tarafından massedilemezse ne olur peki? Burada bahsedilen, kapitalistler tarafından istihdam edilmeyi bekleyen yedek sanayi ordusu değil, kapitalist üretim alanına hiç sokulamayan ve ister istemez sermaye dışı bir unsur olarak var olması gereken artı emek gücü havuzudur. Sanyal okurlarına Marx’ın Kapital’inin bu olasılıktan bahsetmediğini hatırlatıyordu. Peki ya Amerika kıtaları, Avustralya, Yeni Zelanda ve Güney Afrika’nın yerleşimci sömürgelerine göç eden milyonlarca mülksüz köylü? 19 ve 20. yüzyılın bitmek bilmez Avrupa savaşlarında seferber edilip en önde ölüme sürülen binlerce (belki de milyonlarca) köylü? 19. yüzyıl Avrupası’nda kıtlıklar ve salgınlar nedeniyle ölen binlerce insan? Bu milyonlarca mülksüz köylü ve zanaatkâr, kapitalizm öncesi geçmişin somut kalıntıları olarak ama kapitalist üretim alanı dışında, bir şekilde ayakta kalsaydı ne olurdu peki? Hangi açılardan sermayenin şimdisinin bir unsuru ve yine de onun dışı olarak tanımlanırlardı?

Sanyal’a göre muteber bir postkolonyal kapitalizm izahatı, bu soruyu yanıtlamaktan kaçınamaz. Kitlesel göçler, zorla askere alma ya da kıtlık veya salgınların ölümlere yol açması gibi seçenekler geçerli değil artık. Öyleyse ilkel birikimin sonucu olan ama sermayenin dolaşımı içinde massedilemeyen bu artı emek gücüne ne oluyor? Marx’ın Kapital’inin teorik çerçevesi dahilinde bu sorunun yanıtı bulunamaz. Sanyal’a göre bu sorunun yanıtlanması için, kapitalizm öncesi üretim tarzlarının kapitalizme dönüşümü süreci olarak geçiş süreci fikrinin terk edilmesi gerekmektedir. Buna göre ilkel birikim, yalnızca kapitalizm öncesi üreticileri ve onların üretim araçlarını sermayenin dolaşımına dahil eden değil, aynı zamanda sermayenin dışında bir alan yaratan bir süreç olarak görülmelidir. Peki sermaye dışarıda olan ile ne yapar? Dışarıda bırakılanlar hayatta kalmak için ne yapar? Postkolonyal kapitalizmin gündeme getirdiği sorulardır bunlar.

Sanyal’ın tespit ettiği ilkel birikimden kaynaklanan bir gereksiz artı nüfus sorunu bizzat kapitalist sistemin kendisini etkilerken, bu sorunun geçerliliğini belirleyen bir tarihsel bağlam da vardır. Sanyal’a göre bu sorunun geçerliliği, sermayenin ekonomik mantığı içinden değil, değişen siyasi bağlam tarafından tesis edilir. 18. veya 19. yüzyılda sermayeye gereksiz artı emek nüfusuna göz kulak olma gibi bir sorumluluk yüklenmiyordu. Bu insanlar gönüllü olarak veya zorla (aradaki fark genellikle açık değildi) göç edebilir ya da savaşlarda veya kıtlıklarda ölebilirlerdi. Sermayenin katı bir biçimde ekonomik olan mantığına göre bu artı nüfus, yedek sanayi ordusundan farklı olarak, sermayenin alanı dışındaydı. Sermayenin bu nüfusa gerçekten de hiç ihtiyacı yoktu, akıbetini zerre umursamıyordu. Bu ekonomik mantığa göre, postkolonyal ülkelerde kapitalist üretim için de aynı durum söz konusu olmalıydı. Fakat o arada bir şey değişti: postkolonyal kapitalizmin içinde geliştiği siyasi bağlam. Kolonyalizm karşıtı milliyetçilik, halk egemenliği, yurttaşlık hakları ve insan hakları, hatta demokrasi fikir ve pratiklerinin yaygınlığı göz önünde bulundurulursa, bugün siyasi rejimlerin hiç olmazsa nüfusunun hayatta kalmasını güvence altına almaya çalışma sorumluluğundan kaçınması mümkün değildir artık. Böylece Sanyal sermayenin alanı dışında bir geçimlik ekonominin yaratılmasına işaret eder. İlkel birikimin büyük ölçüde yok ettiği eski kapitalizm öncesi ekonomi değildir bu. Enformel ekonomi adı altında gayet uygun biçimde bir araya getirilen çeşitli biçimleriyle, yepyeni bir varlıktır.

Sanyal kitabında gereksiz artı nüfusun siyasi idaresini, ilkel birikimin tersine çevrilmesi olarak tanımlıyor. Sohbet ederken, bunun bazı bakımlardan çok da doğru bir tanım sayılamayabileceğini söyledim, çünkü ilkel birikim gerçekten de tersine çevriliyor değildi: Mülksüzleştirilmiş köylüye toprağı geri verilmiyordu veya sabık zanaatkâr eski zanaatına dönmüyordu. Mali sübvansiyonlar, yoksulluğu ortadan kaldırmaya yönelik programlar veya mikro-krediler gibi piyasa temelli girişimler yoluyla yapmaya çalışılan, ilkel birikimin sonuçlarını tersine çevirmekti. Sanyal bunun kendi görüşlerinin daha doğru bir tasviri olduğuna katılıyordu. Bunun için devlet müdahalede bulunuyor, kapitalist büyüme ekonomisinin kârlarının belli bir kısmını geçimlik ekonomiye aktararak postkolonyal sermayeye meşruiyet sağlamaya çalışıyordu.

Kalkınma iktisadının kapitalist bir endüstride istihdam edilemeyen bir artı nüfusun koşullarını iyileştirmeye yönelik son dönem eğilimi, sosyalizm denemelerinin –bilhassa Çin’de– başarısızlığa uğraması nedeniyle mümkün hale geldi mi diye sorduğumda, Sanyal ilginç bir noktaya parmak bastı. Kalkınma iktisadı 1950’lerden beri, ABD’li iktisatçıların öncülüğünde, kalkınma sürecini depolitize edip teknik uzmanların himayesine sokmaya çalışıyordu. Üçüncü dünyadaki kitlesel işsizlik ve yoksulluğun tehlikeli sınıfların yükselişine ve komünist hareketlerin başarıya ulaşmasına neden olabileceği yönündeki Soğuk Savaş kavrayışının sonucuydu bu. Komünizm tehdidi geriledi belki ama tehlikeli sınıflar korkusu devam ediyor. Komünizm öcüsünün yerini, insan haklarını koruma lafları almış durumda. Fakat uzmanların idaresindeki depolitize edilmiş bir alan olarak kalkınma, bir akademik disiplin olarak doğumundan beri kalkınma iktisadının örtük ideolojisi olmuştur. Sanyal’ın söylediklerine bakılırsa, gereksiz artı nüfusun yarattığı sorunu, sosyologlar, etnologlar ve kent coğrafyacılarının yazdıklarını okuyuncaya kadar açıkça görememiş olmasının nedeni de buydu.

İlkel birikimin milyonlarca köylü ve zanaatkârı mülksüzleştirmekle beraber kapitalist ekonomide massetmemesi, postkolonyal kalkınma stratejilerinin radikal bir eleştirisini üretebilirdi. Fakat bu imkân, çoğu üçüncü dünya ülkesinde geniş çaplı yönetimsellik tekniklerinin hızla artmasıyla bir kenara atıldı. Kalkınma iktisatçıları 1970’lerden itibaren bunu öne çıkan bir olanak olarak görmeye başladı. Amartya Sen gibi iktisatçılar hükümetleri ve uluslararası örgütlenmeleri kapitalist büyümenin kurbanlarını siyasi olarak idare etmek için gereken yeni bir kalkınma pratiğine ikna etmekte başı çekiyordu. Yoksulluğun idaresi büyümenin idaresinin ayrılmaz bir parçası haline gelmelidir.

0001725199001-1

Yedek sanayi ordusundan farklı olarak gereksiz artı nüfus, kalıcı olarak dışlanmış, kapitalist üretim alanı dışında bir nüfus muamelesi görüyor artık; bu nüfus için ayrı bir altekonomi yaratıp sürdürmek gerektiği düşünülüyor. Genelde enformel ekonomi başlığı altında değerlendirilse de, Sanyal bu ekonomiyi ayrı bir sektör olarak ele alıp ihtiyaç ekonomisi diye adlandırıyor, birikimden ziyade geçim mantığıyla niteliyordu. Her kayıtdışı üretim veya hizmet birimi ille de Sanyal’ın tabiriyle ihtiyaç ekonomisinin bir parçası olacak diye bir şey yok – açıkçası bu kavramın Sanyal’ın kitabında yeterince tanımlanmadan ve analiz edilmeden kaldığını düşünüyorum. Eski öğrencileriyle birlikte giriştiği iş buydu: postkolonyal kapitalist kalkınmanın ürettiği bu altekonomiyi ampirik olarak tanımlamak ve yeterince teorileştirmek. Maalesef, araya ölüm girdi.

Bu kitabı ilk okuyuşumdan beri her gün, Kalyan Sanyal’ın gerçekleştirdiği teorik atılımın ne kadar önemli ve özgün olduğunu biraz daha güçlü bir biçimde fark ediyorum. Argümanlarının yalnızca Hindistan gibi ülkelerde olup bitenin değil, modern dünyanın “kapitalizm” dediğimiz o her şeyi kuşatan niteliğinin anlaşılmasıyla da yakından ilgili olduğuna hiç kuşkum yok.

Partha Chatterjee

20 Haziran 2013

Antropoloji Bölümü, New York Columbia Üniversitesi ve Sosyal Bilimler Çalışmaları Merkezi, Kalküta

Hayatın Dokusundaki Kapitalizm: Sermaye Birikimi ve Ekoloji

Jason W. Moore – Hayatın Dokusundaki Kapitalizm: Sermaye Birikimi ve Ekoloji, (Capitalism in the Web Life: Ecology and the Accumulation of Capital)

Çeviren: Alaz Munzur, Epos Yayınları, 432 sayfa, 2017

Bu kitabın odak noktası kapitalizmdir: Para. İklim. Gıda. Emek.

Başka bir deyişle bu kitap, sermayenin mantığını, kapitalizmin tarihini ve kapitalist uygarlığın tarihini incelemektedir.

Kapitalist uygarlık, insanları doğadan ayrıştırmadı, aksine bireysel yaşamları sıkı sıkıya birbirine bağlayarak geniş coğrafyaları kapsayan bir hayat dokusunun içine yerleştirdi. Kapitalizm, yaşamlarımızı, kahvaltılarımızı, çalışma günlerimizi, amaçlarımızı, cinsiyetlerimizi, emek sömürüsünü, kadınların ücretsiz çalıştırılmasını ve köleleştirilmesini, doğanın talan edilmesini dünya-tarihsel etkinlik sürecindeki parçalar haline getirdi.

Çevreci, feminist ve Marksist düşünceye dayanan Jason W. Moore Hayatın Dokusundaki Kapitalizm ile yerleşik ekoloji görüşlerinde tanınmayan bir sentez sunuyor: Kapitalizm, doğa, iktidar ve zenginlik bileşiminden oluşan bir “dünya-ekolojisidir”. Elbette ekolojik sorunlarımızın kaynağı, kapitalizmin ucuz emek, ucuz gıda, ucuz enerji ve ucuz hammadde (: kâr-daha fazla para ve iktidar) yaratma kapasitesidir. Sermayenin (Dört Ucuzlar yani) emek, gıda, enerji ve hammaddeden yararlanma kapasitesi Dünya-ekolojisini/kapitalizmi ve nihayet hayatın dokusunu oluşturur: Dünya-ekolojisi tam olarak sermayenin/iktidarın üretim/para kazanma ve yönetme süreçleri ve biz sıradan insanların da çalıştığı, amaçlarının peşinden koştuğu, milliyetlere, cinsiyetlere, kültürlere ayrıldığı gündelik hayatın ta kendisidir.

Dünya ekolojisi kapitalizmdir. Kapitalizm, genelde görmeye alıştığımız gibi dar bir ekonomik ve sosyal ilişkiler bütününden ibaret değildir, kapitalizm daha ziyade, hayatın bütününe yerleşmiş olan sermayenin, iktidarın ve üretim/yeniden-üretimin dünya-ekolojisi olarak anlaşılmalıdır. Kapitalizm ve doğa (doğa kendini para ve iktidar hırsına karşı korumaya başladığından itibaren) içiçe geçmiştir. İnsanlar ise bu dokunun içine hapsolmuştur.

Bu kitap bir davettir. İnsanlığın doğada işgâl ettiği yeri, bu yerin tarihe bakışımızı nasıl etkilediğini, ekolojik kriz analizini ve tüm hayatın kapitalizmden özgürleştirilmesi tartışmasına davettir.

0001732771001-1

İÇİNDEKİLER

Teşekkür

GİRİŞ: Çifte İçsellik

KISIM I – İKİCİLİK’TEN DİYALEKTİĞE: DÜNYA EKOLOJİSİ OLARAK KAPİTALİZM 

1. Nesneden Oikos: Kapitalist Dünya Ekolojisinde Çevre İnşası

2. Hayatın Dokusundaki Değer

3. Biricik Metabolizmaya Doğru: Kapitalist Dünya-Ekolojisinde İkicilikten Diyalektiğe

KISIM II – SONSUZ BİRİKİM, TARİHSEL DOĞA

4. Ekolojik Fazlanın Azalma Eğilimi

5. Doğanın Sermayeleştirilmesi veya Tarihsel Doğanın Sınırları

6. Dünya-Ekolojik Devrimleri: Devrimden Rejimlere

KISIM III – TARİHSEL DOĞA VE SERMAYENİN KÖKENLERİ

7. Antroposen ve Kapitalosen: Doğa ve Ekolojik Krizimizin Kökenleri Üzerine

8. Soyut Toplumsal Doğa ve Sermayenin Sınırları

KISIM IV –  UCUZDOĞA’NIN YÜKSELİŞİ VE FERAGATİ

9. Ucuz Emek? Zaman, Sermaye ve İnsan Doğasının Yeniden Üretimi

10. Uzun ve Yeşil Devrim: Uzun Yirminci Yüzyıl, Ucuz Gıda Zamanı ve Hayat

SONUÇ: UCUZ DOĞA’NIN SONU MU?

 

Kapitalizm korku ve güvenliği de kazanç kapısı yapar.

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz günlerde son iki yıldır yaşayıp yöneticiliğini yaptığım apartmanın asansörü ilk kez yıllık denetimden geçerek “kırmızı etiket” almaya; yani “güvenilmez asansör” olmaya hak kazandı.

Oysa bu asansör, iki yıllık bir binanın asansörüydü ve her ay ücreti ayrıca ödenmek üzere düzenli kontrol edilip eksiklikleri anında gideriliyordu. O nedenle de; yani hiçbir eksiği gediği olmadığı için belediyeden ruhsat alarak çalışıyordu.

Asansörün aylık kontrolünü yapan firma yetkilisi ile gelen kontrol memuru, bu işi 2016 yılında Karşıyaka Belediyesi‘nden sözleşme ile aldıklarını, ancak ilk yıl yeterince denetim yapamadıklarını, 2017 yılında ise tüm asansörlü yapıları kontrol edeceklerini belirterek sahip olduğu yetkiyi belgeleyen yazıları sundu.

Yapılan 10-15 dakikalık denetim sonrasında mevcut ampullerin değiştirilmesi gibi bir iki eksiklikten bahsederek 245 liralık denetim ücretini tahsil etti ve bu denetimle ilgili raporun elektronik posta ile gönderileceğini söyledi.

Aradan 7-8 gün geçtikten sonra gelen raporda ise iki yıllık asansörümüzde 17 adet eksiklik olduğu belirtiliyor ve bu eksiklikleri 30 gün içinde gidermemiz isteniyordu.

konak-asansor-denetim-2jpg_27-02-2016_08-15-14

Bu arada asansörün düzenli bakımını yapan firma yetkilisi de ayrıca arayarak aynı raporun bir örneğinin kendilerine geldiğini ve bu eksiklikleri gidermek için bir teklif hazırladıklarını söyledi.

Firma yetkilisi ile yüzyüze yaptığım görüşmede ise asansörlerin sahip olması gereken teknik özelliklerin 2017 yılında değiştirildiğini, bizim asansörümüzün 2015 yılındaki koşullara göre ruhsat aldığını ancak bu yeni hükümlere göre yetersiz olduğunu, o nedenle “kırmızı etiket” aldığını, bu etiketin 30 günlük süre içinde yapılacak müdahale ile “mavi” ya da “yeşil” etikete yükseltilebileceğini, en üst derece olan “yeşil” etiket almamız durumunda bunun gelecek yıl için garanti olmadığını, daha fazla masraf yaparak “yeşil etiket” almış bir asansörün izleyen yıllarda aynı etiketi almak gibi bir şansa sahip olmadığını, “yeşil etiket” almış bir asansörün gelecek yıllardaki denetimlerde pekala da “kırmızı etiket” alabileceğini, şayet “mavi etiketi” hedeflersek hem daha az masraf yapacağımızı, hem de “yeşil etiket” kapsamına giren eksikliklerimiz için zaman kazanabileceğimizi ifade etti. Bunu söylerken de önümüzdeki yıllarda Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı‘nın asansör yönetmeliğinde yine bir değişiklik yaparak yeni koşullar öne sürebileceğini de hatırlatmadan geçmedi.

Böylelikle 10 daireli bir apartmandaki 17 adet kusuru bulunan bir asansörün öncelikle “mavi etiket” düzeyindeki kusurlarını gidermek için ya 1.500 lira ya da buna ilave olarak “yeşil etiket” düzeyindeki kusurlarını gidermek için de ayrıca 1.000 lira; toplam olarak 2.500 lira ödeyecektik. Hem de bu ödeme sadece bir yıl için geçerli olacak, önümüzdeki yıllarda önümüze hangi kusurların ve bedellerin çıkacağını bilmeden her yıl yeni bir bilmece ile karşılaşıp devamlı birilerini zengin edecektik.

Oysa biz iki yıllık asansörümüzden memnunduk ve düzenli bakımı için hassas davranıyorduk.

Ayrıca kentin başka mahallelerinde binmeye korktuğumuz asansörleri hatırladıkça bizim asansörümüze açıkça haksızlık edildiğini düşünüyorduk.

Bu olayı daha geniş bir açıdan düşündüğümüzde ise karşımıza çıkan ilk şey, asıl olarak belediyelere ait bir görevin açık bir özelleştirme sonucunda özel bir şirkete devredilmiş, sözleşme ile verilmiş olmasıydı. 

Oysa belediye, özelimizde Karşıyaka Belediyesi zaten bu asansörlere inşaatın bitiminde ruhsat veriyordu. Ayrıca bir asansörün teknik denetimini yapmak gibi çok zor olmayan bir işi hem bilgi hem de insan kaynağı açısından yapabilecek güçteydi. Bu anlamda Karşıyaka Belediyesi ya da diğer belediyeler bu denetim işini kendi elemanlarıyla yapabilecekken niye bir şirkete veriyor, bu denetimi kendisi yapmıyordu?

Karşımıza çıkan ikinci şey ise asansörlerle ilgili teknik koşullarda sık sık yapılan değişikliklerle bu malzemeyi üreten, dağıtan, monte edip çalıştıran ve bakımını yapan sektör ve alt sektör firmalarına, kuruluşlarına, ithalatçılarına yeni yeni iş alanları bulunmuş olmasıydı.

İşte o nedenle, asansördeki kusurları giderecek firma yetkilileri bile gelecekteki değişikliklerden pek emin olmadıklarını ortaya koyarak en azından denetim yapılan yılı kurtarmamızı öneriyor, “gelecek yıl ne olur, bilinmez” deyip belki de bu para sağma işini uzun vadede yıllara yayıyorlardı.

botonesascensorokupa

Evet, kapitalizm bir kez daha asansör denetimi konusunu, bizim güvenlik kaygılarımız üzerinden bir riske dönüştürerek ve bu riskle ilgili eşikleri her yıl değiştirerek bir kazanca dönüştürüyor,  bu kazancın “sürdürülebilirliğini” sağlamak amacıyla da bu işi bir risk yönetimine dönüştürüyordu….

Şimdi düşünün, en azından benim yaşadığım Karşıyaka’da kaç adet asansörlü binanın böylesi bir macera yaşayacağını ya da yaşadığını ve bu macera sonucunda bu işi kendisi yapmayıp özelleştirme yoluna giden Karşıyaka Belediyesi ile asansör sektörünün cebine ne düzeyde bir kazancın gireceğini….

Ama her şeyden önemlisi, bakanlık-belediye-asansör sektörü üçgenindeki yeni bir menfaat şebekesinin, her yıl devamlı değiştirdikleri güvenlik limitlerini kullanmak suretiyle bizleri “köşeye sıkıştırılmış zorunlu müşteriler” olarak her geçen gün daha fazla zorlayıp yoksullaştırmasıdır. 

Kentsel Yoksulluğu Yeniden Düşünmek

Ömer Aytaç ve Süleyman İlhan tarafından hazırlanan Kentsel Yoksulluğu Yeniden Düşünmek isimli kitap Birleşik Yayınevi tarafından 2013 yılının Eylül ayında yayınlanmış.

Ülkemizde kentsel yoksulluk, göç ve kentleşme sürecinin patolojisine bağlı olarak giderek derinleşmekte ve süreklilik kazanmakta, yedeğinde türeyen sorun yumaklarıyla hayatın bildik suretini değiştirmekte, rizikolu ve tekinsiz bir sosyo-kültürel iklim yaratmaktadır. Metropollerde, kentin uç ve kenar bölgelerinde yaşam mücadelesi veren alt sınıftan insanlar, bir yandan tüketimci bir toplumda yoksun olmanın acılarını yüksek volümlü yaşamak durumunda kalmakta, diğer yandan bu acıyı toplumsal şiddet gösterisi şeklinde serimleyerek devlete, yerel otoritelere ve topluma yüksek maliyetli faturalar ödetmekteler. Kapitalizmin kesimler arasında açtığı sınıfsal, toplumsal ve iktisadi fark yaraları, kapanması güç travmalar şeklinde yoksul bedenlerde tecrübe edilip durmakta, sosyal hiyerarşileri yeniden tanzim etmekte, sınıfların gizli yaralarını depreştirmekte, görünürlük elde etmesinin yolunu açmaktadır.

Kentsel Yoksulluğu Yeniden Düşünmek adlı bu edisyon çalışma, yoksulluğun aldığı bu yeni çehreyi, bir yeniden okuma ve anlama çabası olarak görülebilir. Kitapta, kentsel yoksulluğu kurumsal düzeyde tartışan yazıların yanı sıra, kentsel yoksulluğun tecrübe edilişine dair farklı yerlerde yapılan alan araştırmalarına da yer verilmekte ve konu bütünlüklü bir çerçevede resmedilmeye çalışılmaktadır.

İçinde, dört bölüm halinde kentsel yoksulluk konusu ile ilgili yerli ve yabancı yazarlara ait toplam 10 bilimsel makaleyi barındırıyor. 

Bölüm I. Kentsel Yoksulluğu Anlamak

İleri Endüstriyel Dünyada Kent Yoksulluğu: Kavramlar, Analizler ve Tartışmalar, Enzo Mingione; Prof. Dr., Padova Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü.

Bölüm II. Modern Kentlerde Yoksulluk, Sınıfaltı ve Dışlanma

Yoksulluk, Kentsel Sınıfaltı ve Sosyal Dışlanma: Modern Kentlerde Sınıfsal/Mekansal Yarılma ve Suçlaştırılma Mekanizmaları, Ömer Aytaç, Prof. Dr., Fırat Üniversitesi, İnsani ve Sosyal Bilimler Fakültesi Sosyoloji Bölümü

İleri Marjinalllik Çağında Bölgesel Damgalanma, Loïc Wacquant, Prof. Dr., California Üniversitesi Sosyoloji BÖlümü (Berkeley, USA)

Kentsel Yoksulluğun Kültüralist Okumaları, O.Lewis, C.Murray, D.Massey, Doğan Bıçkı, Doç. Dr., Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi İİBF Kamu Yönetimi Bölümü

Bölüm III. Yoksul Hayatlar: Kadınlar, Evler, Değişen Dünyalar

Kentsel Yoksulluğun Anlam Dünyası, Süleyman İlhan, Yrd. Doç. Dr., Fırat Üniversitesi İnsani ve Sosyal Bilimler Fakültesi Sosyoloji Bölümü

Kadınların Yoksulluğu: Kimsesiz Kadınlar Kastı, M. Ruhat Yaşar, Doç. Dr., Kilis 7 Aralık Üniversitesi M. Rifat Eğitim Fakültesi İlköğretim Bölümü

Yoksulların Konutla İmtihanı: Konut Yoksulluğu, M. Ruhat Yaşar, Doç. Dr., Kilis 7 Aralık Üniversitesi M. Rifat Eğitim Fakültesi İlköğretim Bölümü

Yoksul Ailelerde Değersel Değişim: İstanbul Örneğinde Bir Araştırma, Ergün Yıldırım, Prof. Dr. Yıldız Teknik Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü

SCX-3200_20170811_10242401

Bölüm IV. Yoksulluğu Aşmanın İmkanı

Yoksullukla Mücadele Etmek Kim(ler)in Görevidir?, Reşat Açıkgöz, Yrd. Doç. Dr., Muş Alparslan Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü

Kentsel Yoksullukla Mücadele İçin Politik Bir Enstrüman: Sosyal Siyaset Perspektifinden “Sosyal Belediyecilik”, Serhat Özgökçeler, Yrd. Doç. Dr. Uludağ Üniversitesi İİBF Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü, Doğan Bıçkı, Doç. Dr., Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi İİBF Kamu Yönetimi Bölümü

Bu kitabın kentsel yoksulluk ve sosyal belediyecilikle ilgili yeni okumaların önünü açması dileğiyle…

 

Küresel Sömürgecilik Aracı: Sözleşmeli Üretim

Dr. Necdet Oral

Yapısal uyum programları tarım sektöründen devleti geri çekerken, köylülük ile sanayi sermayesini karşı karşıya bırakıyor. Bu, kapitalizmin köylülüğü tasfiye etme ve küresel sömürgeciliği kurumlaştırma araçlarından “sözleşmeli üreticilik”le yükseliyor.

24 Ocak Kararları ile başlatılan, 12 Eylül askeri rejimi eşliğinde 1982 Anayasasıyla kalıcı hale getirilen anti-demokratik, baskıcı bir politik düzen içinde uygulanan “istikrar ve yapısal uyum politikaları“, toplumdaki gelir dağılımını emek gelirleri ve tarım aleyhine, büyük sermaye lehine değiştirmeyi amaçlıyordu. Bu düzen, genelde sermayenin sömürü olanaklarına yeni katkılar yaptı. Ancak yapısal uyum programlarının yöntem, etki ve sonuçları -belki de- en açık biçimde tarım kesimindeki değişimde ortaya çıkmış bulunmaktadır.

Son yirmi yılda sanayi-devlet-tarım zincirinde halkaların diziliş sırası değiştirilmiş, yeni sıralama devlet-sanayi-tarım şeklini almıştır. Başka bir deyişle, devlet-köylü doğrudan ilişkisi kırılmış, sermaye-köylü ilişkisi kurulmaya çalışılmıştır. Arada devletin bulunmadığı bu ilişki, “sözleşmeli üreticilik” modeli üzerinde yükselmektedir. Sözleşmeli üreticilik, kapitalizmin günümüzde köylülüğü kendine özgü bir tarzda tasfiye etme ve küresel sömürgeciliği kurumlaştırma araçlarından birisidir. Hem tarımda, hem de hayvancılıkta uygulama alanı bulmuş olan bu modelin dünya genelinde uygulayıcı ve savunucusu uluslararası şirketlerdir (Güler, 1996).

En uygun çıkış yolu: Sözleşmeli çiftçilik

Dünya tarım üretimini yönlendiren uluslararası şirketlerin tarım üreticileri ile ilişkileri üç temel biçim sergilemektedir. Bunlardan birisi plantasyonlar, ikincisi genel ticari ilişkiler, üçüncüsü sözleşmeli çiftçilik uygulamasıdır.

Plantasyonlar, Orta ve Güney Amerika, Afrika ve Asya ülkelerinde geniş bir uygulama alanı bulmuştur. Yabancı şirketin toprak sahibi statüsü ile ücretli işçi kullanarak üretim sürecinde doğrudan yer aldığı bu uygulama, aşırı sömürü suçlamaları ve ulusçuluk hareketleri ile yaygınlaşan ulusallaştırma girişimleri sonucunda çekici olmaktan çıkmıştır.

Genel ticari ilişkiler günümüzde de geçerliliğini sürdürmekte, işleme, ticaret, deniz aşırı taşımacılık, tarımsal girdi (tohum, gübre, ilaç vb.), makine ve işlenmiş yiyecek içecek satışı bu tür ilişkilerin konularını oluşturmaktadır. Dünya tarım ticaretinin çok az sayıda dev şirketin egemenliğinde olması, dünya fiyatlarının bu şirketlerce tek taraflı olarak belirlenmesi, egemen şirketlerin Kuzey Amerika tarımı için geliştirilmiş tarım makinelerini azgelişmiş ülkelere hiçbir uyarlama yapmaksızın ihraç etmeleri ile gelen verim düşüklüğü… yolundaki eleştiriler, çokuluslu şirketlerin müdahale gücünü sarsmıştır.

Üçüncü ilişki biçimi olarak sözleşmeli üreticilik, diğer biçimlerin sarsıldığı bir ortamda en uygun çıkış yolu olarak geçerlilik kazanmıştır (Güler, 1996).

Risksiz ve çok kazançlı

Sözleşmeli çiftçilik modelinde şirketler, yabancı bir ülkede işletme sahibi olmadıkları için, plantasyonların tersine aşırı sömürü suçlamalarından ve ulusallaştırma tehdidinden uzak kalmaktadır. Hatta yerli işgücünü çalıştıran patron da -görünürde- kendisi değildir. Bu nedenle tarım işçilerinin örgütleriyle karşı karşıya gelme riski yoktur. Yerli plantasyonlar, yabancılara göre daha az ücret ödemekte ve sendikalarla daha sert mücadele edebilmektedir. Böylece hem maliyet düşürülmekte, hem de yabancı şirket siyasal maliyetten uzak kalmaktadır. Öte yandan, yerli plantasyonlar, yerli devletin kendi üreticisini desteklemek adına devreye soktuğu kamusal kaynakları kullanmada yabancı plantasyonlara göre çok daha şanslıdırlar. Ayrıca, sözleşmeli üreticilik, çokuluslu şirketlerin çıkarlarını savunan yerel işadamlarıyla ittifaklar oluşumuna katkı sağlayacak bir yöntem olarak öne çıkmış bulunmaktadır.

Köylü” ya da “taşeronlaşmış işçi

Bilindiği gibi tarımda küçük ölçekli üretim sanayileşme sürecinin başlıca engellerinden birisi olarak kabul edilmektedir. Sözleşmeli üreticilik modeli bu engeli, tarımsal toprak mülkiyetindeki parçalanmışlığı, dokunmaksızın atlamaktadır. Sanayici çiftçi ile belirli nitelikteki ürün için sözleşme yapmakta, üreticiyi kendi uzmanlarıyla denetlemekte ve başlangıçta belirlenen fiyat üzerinden ürünü satın almaktadır. Sözleşme ile bağlanan köylü, bilinen anlamda “köylü” değildir. Malı ve işgücünü birlikte kiraya çıkaran yapısı ile bir tür “taşeronlaşmış işçi” kılığına bürünmüştür. Bu yeni tür köylünün devletle bağları kopmuş, devlet sermayenin arkasında yerini alarak, “yeni” köylülüğü işvereni sermaye ile karşı karşıya bırakmıştır (Güler, 1996).

Tarım, sanayi ve ticaret kesimleri bir yönetim altında

Bilindiği gibi, dikey bütünleşme (entegrasyon), herhangi bir mal ya da hizmetin üretiminden satışına dek çeşitli aşamalarında çalışan işletmeler arasında yapılan birleşmelerdir. Dikey bütünleşmede, tarımsal üretim, sanayi ve ticaret kesimlerinde etkinlikte bulunan bir işletme ya da işletmeler topluluğunun iki ya da daha fazla uğraşı aşamasını kendi denetimi altına alır. Böylece birbirini tamamlayan tarım, sanayi ve ticaret kesimleri önemli ölçülerde bir yönetim altında toplulaştırırlar. Geriye doğru dikey bütünleşen sanayi ve ticaret işletmeleri, genellikle üretim döneminin başında çiftçiler ile bağlantı yaparak kendi üretim ve pazarlama etkinliklerinin sürekliliği için gerekli olan malları karşılamaktadırlar. Dikey bütünleşme stratejileri; iç büyüme, devralma, sözleşmeli üretim, başka kuruluşlarla ekonomik işbirliği ve katılım etkinliklerinin geliştirilmesi biçiminde olabilmektedir.

Bir işletmenin etkinlik alanını üretim ve pazarlama sürecindeki birkaç aşamayı içerecek biçimde genişletmesi durumunda iç büyüme yoluyla dikey bütünleşme sağlanmaktadır. Devralmalarda, işletmeye yeni birimler katılmakta ve etkinlik alanındaki başka birimler satın alınarak bu işlem gerçekleştirilmektedir. Sözleşmeli tarımda ise, işletmelerin etkinlik alanlarını genişletmeleri ya da herhangi bir mülkiyet devri söz konusu olmamaktadır. İşletme varlıklarının mülkiyet yapısında bir değişiklik olmamakta, üretim ve pazarlama politikaları taraflar arasında yapılan sözleşmelerle saptanmaktadır. Sözleşmeli üretim ile sanayi ve ticaret şirketlerinin işgücü gereksinimi azalmakta, etkinlik ve verimlilikleri, dolayısıyla yaratılan katma değerleri artmakta, etkin bir pazarlama stratejisi izleyebilmekte ve sabit sermaye yatırımları azalmaktadır. Hammadde sağlanmasına ilişkin olarak özellikle de miktar, çeşit ve nitelik sorunları çözümlenebilmektedir (Özçelik vd., 1999).

Sözleşmeli üretimin yayılması ve küreselleşme

Sözleşmeli tarım uygulamaları küresel sömürgecilik döneminin bir yaklaşımı değildir. 1885 sonrası dönemde Japonlar tarafından Taiwan’da şeker üretimi için kullanılmış, 20. yüzyılın başlarında Orta Amerika’da Amerika Birleşik Devletleri (ABD) muz şirketlerince uygulanmıştır. Gerçek anlamla sözleşmeli tarımın geçmişi Avrupa ve Kuzey Amerika’da tohumculuk sektörüne dayanır. 1945 sonrası tohum endüstrisi yeniden yapılanmış, 1970’lerde ve 1980’lerin başına değin uzayan süreçte tohum şirketleri arasında birleşme ve işbirliği yaygınlaşmıştır. Bu sektörde yaşanan küreselleşme eğilimleri, tohum endüstrisindeki sözleşmeli üretimin genişlemesi ve yayılması ile paralellik göstermektedir. Burada genel olarak yerel şirketler, uluslararası şirketlerin taleplerini üreticilere bildirmekte; böylece biri üretici ile yerel şirket, diğeri de yerel şirket ile uluslararası şirket arasında olmak üzere iki ayrı sözleşme yapılmaktadır. 20. yüzyılın sonlarına doğru Batı Avrupa, Kuzey Amerika ve Japonya’da sözleşmeli çiftçilik, gıda sanayiin kritik bir öğesi haline gelmiştir. Son yirmi yılda azgelişmiş ülkelerde bu alanda önemli gelişmeler yaşanmış; çokuluslu şirketler, Dünya Bankası, Asya Kalkınma Bankası gibi uluslararası mali kuruluşlar bu oluşumları desteklemişlerdir. Bunlar sözleşmeli tarımı, kırsal kesimin kalkınmasında, sosyal örgütlenme modeli içinde ele almışlar ve kırsal kalkınma, iskân projeleri ile birlikte kullanmışlardır (Rehber, 1997).

Çokuluslu şirketler, Avrupa Birliği, Fransa

Sözleşmeli çiftçilik modeli, ülkeler itibariyle değişmekle birlikte, hemen her ülkede uygulama alanı bulmuştur. Örneğin Orta Amerika’da meyve ve sebze ihracatını kontrol eden şirketler, üreticilerle üretim etkinliğinin başlangıcında ya da hasat sırasında sözleşme yapmaktadırlar.

Çokuluslu şirketler tarıma dayalı sanayide sözleşmeli üretim modelini benimsemişlerdir. Örneğin Latin Amerika’da muz endüstrisinde ulusal ve uluslararası şirketlerce yapılan sözleşmeli üretimin çok uzun bir geçmişi vardır. Uluslararası gıda tekeli Nestle, süt toplama ve işleme ile domates gibi ürünleri üreticilerle yaptığı sözleşmeler ile sağlamaktadır.

Tarıma dayalı sanayide etkinlik gösteren çokuluslu tekeller, özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren tarım arazisine yatırım yapma, işçi ve diğer üretim giderlerinin karşılanması gibi işletmeye en çok yük getiren büyük tarım işletmelerini yönetme gereksinimini duymamaktadırlar.

ABD’de birçok gıda şirketi hammadde gereksinimini düzenli ve kaliteli olarak karşılamak için sözleşmeli çiftçilik modelini yeğlemiştir. Bu ülkede sözleşmeli tarım 1950’lerde et yönlü piliç (broiler) yetiştiriciliğinde başlamış, 1970’lerde domuz yetiştiriciliğinde uygulanmıştır. 1990 yılı verilerine göre, ABD’de sözleşmeli tarım uygulaması broiler yetiştiriciliğinde yüzde 90’a, sebze işlemede yüzde 80’e ulaşmıştır. Öte yandan Avrupa Birliği’nde (AB) tarım ürünlerinin sözleşmeli olarak yetiştirilme oranları ülkelere göre değişiklik göstermekle birlikte, dana ve tavuk eti yüzde 95’e, süt yüzde 99’a, yumurta yüzde 71’e, patates yüzde 71’e, bezelye yüzde 85’e, şekerpancarı ve domates yüzde 100’e değin ulaşan oranlarda sözleşmeli olarak yetiştirilmekte ve pazarlanmaktadır (Özçelik vd., 1999).

Ulusal ve uluslararası şirketler, üreticileri kendilerine bağlamak için kredi, fiyat ve pazar güvencesi, teknik yardım gibi çeşitli önlemlere yönelmekte, bu durum çiftçiler açısından tek yanlı bağımlılığa neden olabilmektedir. Bu bağımlılık tarım çalışanlarının yarattığı pozitif değerlerin de sanayiciye geçmesine yol açabilir. Nitekim üreticilerin alıcılara tek yanlı bağımlılığı nedeniyle sözleşmeli tarım Fransa gibi kimi AB ülkelerinde fazlaca kabul görmemiştir (Özçelik vd., 1999).

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Üreticilerin bağımsızlaşma sürecini geciktiriyor

Sözleşmeli tarıma ilişkin çeşitli ülkelerde yapılmış deneysel araştırmalar, elde edilen verim ve gelir artışının bu üretim biçimine bağlılığı daha da artırarak üreticilerin bağımsızlaşma sürecini geciktirdiğini ortaya koymaktadır. Üretici aileleri giderek marjinalleşmekte ve alıcıya giderek daha bağımlı hale gelmektedir. Sözleşmeli tarımın Afrika’da toplumsal yapıya etkisi, bir yandan yeni teknolojilerin kırsal alana iletilmesi ve küçük üreticilerin daha çağdaş yaşam koşullarına kavuşturulması, öte yandan politik anlamda tutucu çiftçi kitlesinin yaratılması olmuştur.

Sözleşmeli tarımın yaygınlaştırılmasına koşut olarak ürün çeşitliliği giderek azalmakta, bunların yerini geliştirilen ve yüksek verim sağlanan çeşitler almaktadır. Sözleşmeli tarımda alıcı firma sürdürülebilir kaynak konusunda herhangi bir sorumluluk üstlenmemekte, sözleşme süresince üreticilerin işletmecilik kararlarına müdahale edilmesine karşın, sürdürülebilir kaynak kullanımı konusunda tüm sorumluluk üreticiye bırakılmaktadır. Çünkü çevresel etki, şirket ile üretici arasındaki sözleşmede yer almayan bir maliyet öğesidir (Ceylan, 1998 a).

Batı Anadolu’da İngiliz tüccarlar

Başka ülkelerde olduğu gibi, Türkiye köylüsü de sözleşmeli çiftçiliğe benzer bir sistemle 19. yüzyılda tanışmıştır. 1860’lı yılların sonlarında ihracata yönelik tarımsal üretimin yoğunlaştığı Batı Anadolu’da İngiliz tüccarlar ile köylüler arasında sözleşmeli üreticilik benzeri uygulamalara rastlanmaktadır.

Türkiye’deki ekonomik egemenliklerini sağlamlaştırmak isteyen İngilizlerin baskıları sonucu, 1866 yılında çıkarılan bir yasayla yabancıların taşınmaz mal sahibi olmaları hakkı tanınmasıyla, İngiliz tüccarlar Batı Anadolu’da 2,3-2,6 milyon dekar dolayında toprak satın almışlardır. İngilizler satın aldıkları topraklarda ortakçılık ve yarıcılık anlaşmalarını uzun süre devam ettirdiler. İngilizler ile köylüler arasındaki ortakçılık anlaşmaları zaman içinde değişiklikler geçirerek, toprak kirasının ürün olarak ödenmesini öngören anlaşmalar yerini kiranın para olarak ödenmesini öngören anlaşmalara bıraktı. Bu anlaşmalara göre köylüler, toprağı belirli bir kira karşılığı kiraladıklarına ve ürün kaldırıldığında belli bir bölümü toprak sahibine satmaya söz verdiklerine ilişkin bir belge imzalamaya başladılar. Kira genellikle köylünün toprak sahibine satmakla yükümlü olduğu ürünün bedelinden düşülüyordu. Kira yöntemi ve ürünün belirli bir kısmını önceden kapatma hakkına sahip olmaları, beklenen ürünün sağlanamadığı yıllarda İngiliz tüccarların zarar etmesini önlediği gibi tüm riskler de köylünün üstüne yüklenmiş oluyordu. Çünkü bu tür anlaşmalara göre, toprak sahibi, köylüyü borcunu ödeyinceye kadar toprağında ücret vermeden çalıştırma hakkına sahipti (Kurmuş, 1974).

Devlet eliyle “sözleşmeli tarım” uygulaması

Yeni bir yaklaşım olmamasına karşın, sözleşmeli üreticilik dönemin özellikleri ve kazandığı önem nedeniyle “yeni” bir nitelik taşımaktadır. Türkiye’de bu anlamda ilk uygulama, 1965’te, Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü (TİGEM) tarafından hububat tohumluğu üretiminde başlatılmış, ancak 1980’lerden itibaren tohumculuğun özelleştirilmesi ve bu alanın yerli ve yabancı tohum tekellerine devredilmesine koşut olarak, TİGEM sözleşmeli tohum üretiminden çekilmiştir.

Sözleşmeli üreticiliğin uygulandığı ilk alanlardan bir başkası şekerpancarı yetiştiriciliği olmuştur. Küçük üreticiliğin ezici bir çoğunluğa sahip olduğu şekerpancarı tarımında Türkiye Şeker Fabrikaları (TŞFAŞ ) tarafından 1965 yılında sözleşmeli üretim uygulaması başlatılmıştır. Sistemin temeli küçük üretici ile TŞFAŞ arasındaki sözleşmeyle başlamakta, şirketin ekim ve alım için zorunlu kıldığı mavi kâğıdı imzalayan her köylü, ortaçağ kurumlarında görülebilen türden bir bağıntı içine girmektedir. Nereye, ne zaman, ne kadar şeker pancar ekeceğine ne zaman söküp nereye teslim edeceği, ne kadar fire kesileceği ve parayı ne zaman alacağı yalnız şirketin takdirine bağlıdır. Üreticinin tarlası ve ürünü üzerindeki tasarruf hakkı kısıtlanmıştır. Şekerpancarı üretiminde geliştirilen denetim sistemi dünya çapında bir örnek olmaya adaydır (Akad, 1987).

Özel sektörde 1970’li yıllarda uygulanmaya başlayan sözleşmeli üreticilik modeli, 1980’li yıllarda hızla yaygınlaşmıştır. Şekerpancarından sonra sözleşmeli üretimin yaygınlık kazandığı ikinci ürün sanayi tipi domatestir. Gerek iklim koşullarının uygun ve gerekse domates işleme tesislerinin bu bölgede yaygın oluşu nedeniyle Marmara Bölgesi’nin sanayi tipi domates üretimindeki payı yaklaşık yüzde 60’a ulaşmıştır. 1970’li yıllardan başlayarak sanayi tipi domates yetiştiricileri ile salça ve konserve fabrikaları arasında bir dikey bütünleşme hareketi gözlenmektedir. Salça sanayiinde etkinlik gösteren 42 fabrikadan 25’i Bursa’da bulunmakta ve bu fabrikalar yaklaşık 20 bin çiftçi ailesine 235 bin dekar alanda sözleşmeli domates üretimi yaptırmaktadır. Sözleşmeli sanayi tipi domates üreten işletmelerin çoğunda sulanabilir tarım arazisi kısıtlı olduğundan, her yıl üst üste aynı toprağa domates ekimi yapılmakta, bu da verimde önemli bir gerilemeye neden olmaktadır. Ayrıca domates tarımında önerilen dozun iki katına dek azotlu gübre kullanılmakta, bu durum aşırı sulama ile yeraltı ve yüzey sularının kirlenmesine yol açmaktadır. Öte yandan sözleşmeli üretimde sözleşme yapmayanlara oranla daha fazla tarım ilacı kullanılmaktadır. Aynı topraklarda münavebe uygulanmadan sürekli sanayi domatesi yetiştirilmesi, aşırı gübre ve ilaç kullanımı ile aşırı su kullanımı birlikte değerlendirildiğinde, bu uygulamalar uzun dönemde toprak verimliliğinin sürdürülebilirliğini olumsuz yönde etkileyecektir. Konserve fabrikaları ile üreticiler arasında yapılan sözleşmeler, üreticiler açısından oldukça ağır yükümlülükler içermektedir. Sözleşmeye ek olarak üreticilere verilen avans, aynı ve nakdi yardımlar için de borç senedi düzenlenmekte, üretici şirkete ürünü teslim etmez ya da eksik teslim ederse, senet hiçbir uyarı yapılmaksızın adli kuruluşlara aktarılmaktadır (Özçelik vd., 1999).

Yabancı sermayeli gıda sanayiin taşeronları

24 Ocak Kararları ile başlatılan yapısal uyum programları çerçevesinde dış ticaretin serbestleştirilmesi sonucunda sözleşmeli üreticilik esas olarak çokuluslu gıda ve tarım şirketleri tarafından kullanılan bir model haline gelmiştir. Güler’in (1996) vurguladığı gibi, ülkenin en verimli ve görece en gelişkin tarım bölgelerinde çiftçiler, yabancı sermayeli gıda sanayiin taşeronları olarak yeni bir kimliğe bürünmektedirler.

Tohumculuk alanında etkinlik gösteren şirketler, konu ile görevli kamu kuruluşu olan ve Dünya Bankası ile 1985 yılında imzalanan ikraz anlaşmasının bir gereği olarak işlevsizleştirilen TİGEM’in sözleşmeli üretim deneyiminden de yararlanarak, sözleşmeli üretim modelini kullanmaktadırlar. Çoğunlukla yabancı sermaye ile ortaklaşa etkinlikte bulunan tohumculuk şirketleri, tohum üretimlerinin önemli bölümünü Akdeniz ve Marmara Bölgelerindeki üreticiler ile yaptıkları sözleşmeler ile sağlamaktadırlar. Böylece Türkiye adım adım tohum tekellerinin ağına düşürülürken, çiftçisi de doğrudan bu tekellere bağımlı hale getirilmektedir.

Oat-Production-edited

Tütün sektöründe çokuluslu şirketler

1980’lerin başında uluslararası tütün tekellerinin dayatmaları sonucu, Türkiye’de blended (harmanlanmış) sigara üretimine geçilmesi hazırlıkları yapılırken, bu sigaralarda kullanılacak tütünlerin de yurt içinde yetiştirilebilme olanakları araştırılmaya başlanmıştır. Özel sigara üreticisi şirketler tarafından değişik yörelerde Amerikan tipi tütün üretim denemeleri yapılmış, Marmara Bölgesi’nin kimi yörelerinde olumlu sonuçlar alınmıştır. 1991-92 yıllarında bu denemeler TEKEL’in eşgüdümünde ve Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) desteğinde, ulusal bir proje haline getirilmiş ve kısa süreli denemelerden; blended sigaraların harmanlarında kullanılabilecek Amerikan tipi tütünlerin yurt içinde yetiştirilebileceği sonucu alınmıştır.

Bolu’da Rothmans firması öncülüğünde 1984-85 döneminde başlatılan ve giderek yaygınlaşan Amerikan tipi tütün (Virginia ve Burley) üretimi, günümüzde üç adet şirket tarafından yürütülmektedir. Bolu, Adapazarı ve Balıkesir’de 22 bin 760 dekar alanda 3 bin 627 üretici aile yabancı tür tütün üretimi yapmaktadır (Özçelik vd., 1999). Amerikan tipi tütün üretimi 1998 yılı itibariyle 5 bin ton/yıl düzeyinde gerçekleşmiştir (DPT, 2000). Virginia ve Burley tipi tütünlerin üretimi alanında üç adet şirket etkinlik göstermekte ve bu şirketlerin tümü sözleşmeli üretim modelini uygulamaktadır.

Bölgede sözleşme yapmadan Amerikan tipi tütün üretimi olanağı bulunmadığı gibi, bu üretim etkinliği sonucu sağlanan gelir, aynı arazide üretilebilecek alternatif bitkisel ürünlerden sağlanabilecek gelirin 2-5 kat üzerindedir. Tütün üretim etkinliği sırasında ekiciler tarafından karar verilmesi gereken birçok konuda, bu yetki sözleşme ile şirkete devredilmiştir. Ekici üretimle ilgili tüm işlemleri şirket elemanı tarafından verilecek talimatlara uygun olarak yapmayı taahhüt etmektedir. Bu uygulamaların sonucunda ise, özellikle doğal kaynak kullanımı açısından önemli sakıncalar ortaya çıkmakta, ancak şirket bu konuda herhangi bir sorumluluk üstlenmemektedir (Ceylan, 1998 b). Ancak ekici Amerikan tipi tütün tarımının yüksek gelir sağlaması nedeniyle üretim sürecinde karar yetkisini şirkete devretmekte, doğal kaynak kullanımı konusunda oluşabilecek riskleri (su kirliliği, toprakta tuzlulaşma, çoraklaşma) tek başına karşılamaktadır.

Doğal kaynakları sömür, tarım emekçilerini sömürgeleştir

1998 yılında 51 milyar dolarlık satış gerçekleştiren Cargill, dünyanın en büyük özel sahipli (halka açılmamış) şirketi. Başlıca çalışma alanlarını tohum, gıda ve tarım ürünleri oluşturuyor. Ayrıca 1998’de dünyanın en büyük biyoteknoloji ve tohum şirketlerinden Monsanto ile işbirliği anlaşması imzaladı ve ortak şirket kuracaklarını duyurdu. Dünyada etkinlikte bulunduğu 65 ülkeden biri olan Türkiye ile 1960’lardan beri ticaret yapıyor. Mustafakemalpaşa’da genetik olarak değiştirilmiş mısır ve ayçiçeği üretiyor. Pendik’te yaş mısır, Hendek’te fındık işleme tesisi bulunuyor. İznik Gölü’nün kenarında 1. sınıf tarım arazisi üzerinde -kaçak olarak- mısır nişastası fabrikası kurdu. Bilim çevrelerinin tesisin İznik Gölü’yle birlikte verimli binlerce dekar arazi ve Gemlik Körfezi’ne büyük zarar vereceği yönündeki uyarılarına karşın, şirket üretimini sürdürüyor. (Öztuksavul, 1999).

Mısır üretmek için Orhangazi’de beş pilot köy seçen Cargill, teknik ve tohumluk desteği vererek ürettirdiği mısırı kendisi alıyor. Bunu küçük ölçekli bir başlangıç olarak değerlendiren şirket; Konya, Karacabey ve Ege’de 85 bin dekar alanda sözleşmeli çiftçilik modeliyle mısır üretimine başlayacak. Ayrıca GAP’ta 1000 dekarlık alanda örnek mısır çiftliği kuracak (Radikal, 24.6.2000).

Cargill’in etkinlikte bulunduğu tüm azgelişmiş ülkelerdeki stratejisi hiç değişmiyor: Bir yandan doğal kaynaklar acımasızca sömürülüyor, öte yandan tarım emekçileri birey olarak sömürgeleştiriliyor.

Toplumsal patlamaya karşı; Türkiye Kalkınma Vakfı

Bu arada sözleşmeli üretim modelinin özellikle hayvancılığın geliştirilmesinde bir çıkış yolu olduğunu savunan -yabancı güdümlü bir kuruluş olan- Türkiye Kalkınma Vakfı’nın çalışmalarına da değinmek gerekiyor. 1969’da Dünya Kiliseler Birliği, Ford Vakfı, Mobil Oil, İngiltere Hükümeti, İçel Valiliği ve Mehmet Karamehmet’in katkılarıyla kurulan TKV’nin temel işlevi kırsal alanlardaki nüfus artışı ve pahalılığın yarattığı hızlı proleterleşmenin toplumsal bir patlamaya dönüşmesini engellemek için arıcılık-tavukçuluk, sütçülük gibi küçük mülkiyete dayalı üretim birimleri kurmak, tekelci burjuvaziye yeni pazar olanakları yaratmak ve propaganda idi (TİB, 1976 a).

TKV, 1977 yılında et yönlü piliç (broiler) üretiminde sözleşmeli tarım uygulamasını başlatmış, daha sonra kırmızı et (besicilik), arıcılık ve yem bitkileri (mısır ve soya) üretiminde de bu modeli uygulamaya koymuştur. Broiler üretimi çalışmaları Türkiye ölçeğinde yaygınlaştırılmış, arıcılık çalışmaları Doğu ve Güneydoğu’ya yönelik olarak uygulanmıştır. Kırmızı et üretimi çalışması ise Ankara/Çubuk’taki besi işletmesinde yapılmaktadır. TKV ayrıca 1996 yılından beri Samsun, Çukurova ve GAP (Şanlıurfa ve Diyarbakır) Bölgelerinde sözleşmeli mısır ve soya fasulyesi üretim çalışmaları yürütmektedir. TKV, 1985 yılında Hollanda, Danimarka, Almanya Kalkınma Bankaları ve Dünya Bankası Uluslararası İşbirliği Kuruluşu (IFC) ile Köy-Tür Holding’i kurmuştur. Köy-Tür Topluluğu, 1997 yılında 17 ilde 2200 sözleşmeli üretici aracılığıyla 126 bin ton canlı etlik piliç üretmiştir (Aydoğan ve Kapucu, 1998).

Sözleşmeli yetiştiricilik yaygınlaştırılıyor

Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda (BYKP) sözleşmeli yetiştiriciliğin yaygınlaştırılacağı yer almış ve Haziran 1996’da sözleşmeli yetiştiricilikle ilgili yöntem ve esaslar konusunda bir tebliğ yayımlanmıştır. Ancak 27 Şubat 1999 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan hayvancılığın geliştirilmesine ilişkin tebliğ, Türkiye’de hayvancılığın kimlere havale edildiğini açıkça ortaya koymaktadır. Tebliğin 18 (a) maddesinde yalnızca damızlık düve, tiftik keçisi ve manda yetiştiriciliği, yem bitkileri ve silaj yapımı, suni ve tabii tohumlama ve hayvan sağlığı konularında bireysel projeler yapılabileceği, bunların dışındaki her tür etkinlik için (damızlık süt ve et sığırlığı, sığır besiciliği, damızlık koyun, hindi, deve kuşu ve ana arı yetiştiriciliği) “sözleşmeli çiftçilik modeli” uygulanacağı ve bireysel projelerin değerlendirilmeyeceği belirtilmektedir. Tebliğde ayrıca tüm desteklerin yöneltileceği “uygulayıcı kuruluşlar” da tanımlanmakta ve görevleri belirlenmektedir. Uygulayıcı kuruluş, canlı hayvan dahil üretimle ilgili tüm girdilerin sağlanması, kredilerin yerinde ve amacına uygun kullandırılması ve denetlenmesi, yapay tohumlama ve koruyucu hayvan sağlığı hizmetlerinin yürütülmesi ve ürünlerin değerlendirilmesi ve pazarlanmasıyla yükümlüdür. Kısacası üretimden işlemeye ve pazarlamaya değin tüm süreç uygulayıcı kuruluş tarafından denetlenecek, üretici hiçbir biçimde söz ve karar sahibi olamayacaktır.

Ziraat Bankası da devrede

Öte yandan, Ziraat Bankası da tarımın sanayiye entegrasyonunu sağlamak amacıyla, sözleşmeli üretimin özendirilmesine yönelik kredilendirmeye önem vereceğini, böylelikle kredi geri dönüşlerinde yaşanan riskin de ortadan kalkacağını açıkladı. TKV, Köy-Tür ve Mudurnu gibi sözleşmeli üreticiliğe dayalı projelerin gelişmesinde Ziraat Bankası’nın önemli katkıları olduğu belirtilen açıklamada, bu örneklerin diğer alanlarda da çoğaltılmasının amaçlandığı vurgulandı. İlk aşamada Ankara/ Kalecik’te yetiştirilen “Kalecik Karası” üzümünün sözleşmeli çiftçiler tarafından yetiştirilmesini sağlamak üzere Ankara’daki büyük bir şarap fabrikası ile ilişkiye geçildiği; şaraplık üzümün yanı sıra Kastamonu/Taşköprü’de sarımsakta sözleşmeli üretimin geliştirilmesi için girişimci arandığı belirtildi. Yapılan açıklamaya göre, banka, domates, patates ve sanayiye yönelik diğer tarım ürünlerinde de aynı sistemin geliştirilmesine çalışacak (Cumhuriyet, 24.7.2000).

Şirketler yerine kooperatifler

Sözleşmeli üretim modelinin yaygınlaştırılmaya çalışıldığı yörelerden biri de GAP Bölgesi’dir. Sulu tarıma geçiş ovayı yeşertmeye başladı ancak, Harran’da toprak sahipliği sorununu çözemedi. Uzmanlar yörede tarımla uğraşan nüfusun yüzde 40’ının topraksız, ortakçı, yarıcı olduğunu belirtiyor. Büyük toprak sahiplerinin çoğunluğunun Urfa ile toprak ile ilgileri bulunmuyor. Ne ekildiğini, ne biçildiğini başka kentlerden izliyor ve toprağın getirisinin büyük bölümüne el koyuyorlar. Yani maraba marabalığını, bey beyliğini sürdürüyor. Toprak sahipliğinde yapı değişmezken, üretim ilişkilerinde farklı yöntemler uç veriyor. Sözleşmeli çiftçilik de bunlardan biri ve özellikle besicilik ve yem bitkileri (mısır, soya) yetiştiriciliğinde uygulanıyor. Koç Holding ve Ata Grubu’nun ortaklığıyla Harran’da kurulan besi çiftliğinde de bu model uygulanacak. Üreticiler sözleşmeli çiftçilik ya da besiciliğin şirketler yerine kooperatifler aracılığıyla yürütülmesinin en sağlıklı yöntem olduğunu belirtiyorlar. Ancak görünen o ki, kooperatiflerden çok, şirketler alana egemen olacak ve sözleşmeli çiftçilik, tarımın “piyasalaştırılmasının” bir aracı olarak kullanılacak (Kansu, 2000).

Yukarıda verilen örneklerin dışında Niğde, Nevşehir ve diğer birkaç ilde patates, Ege’de bir kürk hayvanı olan şinşilla, Antalya ve Muğla yörelerinde kesme çiçek, Bilecik’te şerbetçiotu ve çeşitli illerde fabrikasyon üretimin yapıldığı tavukçuluk ve besicilikte sözleşmeli üretim modeli uygulanmaktadır. Özellikle Ege ve Akdeniz Bölgelerinde dondurulmuş meyve, sebze ve konserve sanayiinde şirketler çok çeşitli meyve ve sebzelerin sağlanması için sözleşmeli üretim yaptırmaktadır. Akdeniz ve Ege Bölgeleri ağırlıklı olmak üzere uluslararası gıda-tarım tekelleri sözleşmeli organik tarım yaygınlaştırma çabası içindedirler.

Devlet geri çekiliyor, köylü sermayedar karşı karşıya

Yapısal uyum programları tarım sektöründen ve yönetiminden devleti geri çekerken, köylülük ile yerli-yabancı sanayi sermayesini karşı karşıya bırakmaktadır. Bu iki kesimden birisi küçük toprak mülkiyeti üzerinde dağınık bir yapıya sahipken, diğeri günümüz dünyasının yapılaşmış tekelleridir. Taraflar arasındaki güç dengesizliği nedeniyle, ilişkide üstünlüğün kimde olabileceği açıktır. Modelin tarıma ileri teknoloji ve verimlilik artışı getireceği beklentisine karşın çok ciddi sorunları da beraberinde getirmektedir. Birincisi; sözleşmeli üreticilik modelinde sermaye, küçük toprak mülkiyetini olduğu gibi korumakta, bunların varlıklarını katılaştırmakta, dolayısıyla toplumsal dinamiklerin kısırlaştırılmasına yol açmaktadır. İkincisi; bu model ile tarımsal üretici yerli-yabancı sermayenin taşeron-üreticileri haline getirilmektedir. Böylece ülkenin tarımsal üretim planlamasının yerini, ulusal mekanizmaların denetim alanı dışında kalan uluslararası piyasaların değişken yapısı almaktadır. Bu nedenle, modelin -iç dinamikleri kısırlaştırma ve kılavuzluğu uluslararası ticaret merkezlerine terk etme gibi- iki sonucu kısa dönemde tarımsal ihracat gelirlerini artırma hedefi uğruna katlanılamayacak kadar ağırdır (Güler, 1996).

hydroponics-2

Kırsal toplumsal yapıya etkileri

Sözleşmeli üretim modeli uygulamasının kırsal toplumsal yapıya etkileri özet olarak şöyle sıralanabilir:

  • Tarım-sanayi bütünleşmesinin halkalarından başlıcasını oluşturan sözleşmeli üretim uygulaması ile çiftçiler taşeronlaştırılmakta ve uluslararası tarım-gıda tekellerinin uzantısı haline getirilerek bağımlılaştırılmaktadır.
  • Elde edilen getirinin artması bu modele bağlılığı daha da artırarak üreticilerin bağımsızlaşma sürecini geciktirmektedir.
  • Bir yandan yeni teknolojiler kırsal alana iletilmekte ve küçük üreticiler daha iyi bir yaşam düzeyine kavuşturulmakta, öte yandan politik anlamda muhafazakâr bir çiftçi kitlesi yaratılmaktadır.
  • Bu modelde, çiftçi ile firma arasında ayrıntıları kesin kurallarla belirlenmiş bir işbirliği söz konusudur. Bu süreçte üreticinin işletmesindeki üretim etkinliği ve kullandığı yöntemler üzerindeki denetimi kısıtlanmakta, karar verme yetkisi kısmen ya da tümüyle firmaya devredilmektedir.
  • Model mevcut üretim desenini ülkenin gereksinimleri yerine emperyalist metropollerin amaçları ve tarım-gıda tekellerinin gereksinimlerine uygun olarak biçimlendirmenin yolunu açmakta, böylelikle ürün çeşitliliği giderek azalmaktadır.
  • Kimyasalların (gübre, tarım ilacı) aşırı kullanımıyla birlikte aşırı sulama yüzey ve yeraltı sularının kirlenmesine, taban suyunun yüksek olduğu alanlarda çeşitli toprak sorunlarına neden olmaktadır. Sözleşme süresince üreticinin işletmecilik kararlarına müdahale edilmesine karşın, sürdürülebilir kaynak kullanımı konusundaki sorumluluk üreticiye bırakılmaktadır. Çevresel etki, şirket ile çiftçi arasındaki sözleşmede yer almayan bir maliyet öğesidir.

KAYNAKLAR

– AKAD, M. T. 1987. “Kırsal Kesime Devlet Müdahaleleri ve Kooperatifler”. 11. Tez, Kitap Dizisi: 7, İstanbul, s. 141-157.

– AYDOĞAN, Y. ve A. KAPUCU. 1998. “Türk Tarımında Türkiye Kalkınma Vakfı Modeli”. Hayvansal Üretimi Artırmada Yeni Yaklaşımlar, TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Ankara, s. 48-61.

– CEYLAN, İ. C. 1998 a. Sözleşmeli Tarımda Yayım Eğitimi ve Çiftçi Katılımı. TZOB Yayını, Ankara.

– CEYLAN, İ. C. 1998 b. “Türkiye’de Sözleşmeli Tarımda Yayım Eğitiminin Önemi ve Geleceği”. Türkiye 3. Tarım Ekonomi Kongresi, Tarım Ekonomisi Derneği, Ankara, s. 231-240.

– GÜLER, B. A. 1996. Yeni Sağ ve Devletin Değişimi. TODAİE Yayınları: 266, Ankara.

– KANSU, I. 2000. “Suyla Gelen Suyla Giden (GAP Bölgesinden İzlenimler)”. Cumhuriyet, 16-18 Temmuz.

– KURMUŞ, O. 1974. Emperyalizmin Türkiye’ye Girişi. Bilim Yayınları, İstanbul.

– ÖZÇELİK, A., A. TURAN ve H. TANRIVERMİŞ. 1999. Türkiye’de Tarımın Pazara Entegrasyonunda Sözleşmeli Tarım. TEAE Yayınları: 14, Ankara.

– ÖZTUKSAVUL, A. 2000. “Tarım Reformu Kimler İçin Yapılıyor ?”. Evrensel, 20-23 Temmuz.

– REHBER, E. 1997. Gıda Sanayiinde Üretici-Sanayi İlişkisi ve Sözleşmeli Tarım. Uludağ Üniv. Ziraat Fak., Bursa.

– TİB. 1976 a. “Toprak Reformu Üzerine”. TİB Aylık Bülteni, No: 22, Mayıs, Ankara, s. 14-21.

http://www.sendika.org   web sitesinden alınmıştır.