Kapitalizm, Devlet ve Zor

Bugünkü kitap tanıtımı bölümümüzü Montly Review Bağımsız Sosyalist Dergi‘nin Mayıs ayında yayınlanan 2017/2 sayısına ayırıyoruz.

Leo Huberman (1903-1968), Paul Sweezy (1910-2004) ve Harry Magdoff (1913-2006) tarafından kurulan ve editörlüğünü John Bellamy Foster tarafından yapılan dünyaca ünlü Montly Review Dergisi‘nin Türkiye edisyonu olarak çıkan Montly Review Bağımsız Sosyalist Dergi‘nin Türkiye editörlüğünü Gamze Yücesan-Özdemir, yardımcılıklarını ise Kansu Yıldırım ve Hakan Tanıttıran yapıyor.

Yayın Kurulu’nu ise Korkut Boratav, Tülin Öngen, Hayri Kozanoğlu, Galip Yalman, Filiz Zabcı, Mehmet Yetiş ve Ali Murat Özdemir gibi değerli Marksist bilim insanları oluşturuyor.

Kapitalizm, Devlet ve Zor konusuna odaklanan Mayıs 2017/2 sayısında Gamze Yücesan-Özdemir‘in Editörden başlığını taşıyan giriş yazısından sonra şu makaleleler bulunuyor:

* “Hayır”ın Sınıfsal, Siyasal ve Tarihsel Anlamı – Montly Review Türkiye Yayın Kurulu

* Egemenlik ve Olağanüstü Hal: Fransa ve Birleşik Devletler – Jean-Claude Paye,

* Aşırı Sağ Popülizm: Kılık Değiştirmiş Faşizm mi? – Filiz Zabçı

* Devletin Eleştirisi: Bir Yirmi Birinci Yüzyıl Perspektifi – István Mészáros

* “Anayasal Diktatörlük”, Devlet Biçimi ve Büyük Sermaye – Kansu Yıldırım – Ebubekir Aykut

* Küresel Eşitsizliğin Ölçülmesi – Michael D. Yates

* Marx’ın Göç Üzerine Düşünceleri: İşçiler, Ücretler ve Yasal Statü – David L. Wilson

* Kesişimsellik ve İlksel Birikim: Tekelci Finans Kapitalin Nişanesi Altında Hindistan’da Kast ve Toplumsal Cinsiyet – Judith Whitehead

* AKP, Neoliberalizm ve İslamcı Sermaye – Ebubekir Aykut

DCOZBKRXUAABdLL

İçinde bulunduğumuz koşulları sorgulayan, yerleşip kurumsallaşmakta olan otoriter yönetimin bildiğimiz anlamdaki bir faşizm mi yoksa Türkiye’ye özgü bir faşizm olduğunu sorgulayan, Fransa’daki olağanüstü hal ile Türkiye’deki olağanüstü halin NATO kopsepti içinde ilişki ve benzerliklerini araştıran, büyük sermayenin “Anayasal Diktatörlük“le ilişkilerini irdeleyenler bu makaleler, ilgi alanınıza göre sıcak yaz günlerinde okuyup üzerinde düşüneceğiniz bir araştırma, düşünce evreni.

Ben şimdiden “Hayır”ın sınıfsal, siyasal ve tarihsel anlamını sorgulayan yorumu, Filiz Zabçı’nın, Jean-Claude Paye’nin ve Kansu Yıldırım ile Ebubekir Aykut’un makalelerini okudum. Önümüzdeki günlerde de geri kalanını okuyup tüm dergiyi okunmuş kitap ve dergiler köşesine koymaya hazırlanıyorum.

Ta ki, yeni Yaz sayısı çıkana kadar.

 

Disiplinlerüstü çalışmak…

Ali Rıza AVCAN

Farkındaysanız çoğu belediyenin yaptığı cadde ve sokaklar ya da yeşil alanlar çok kısa bir süre sonra kullanılamaz hale geliyor. Kısa süre önce yaptıkları bu yolları ya da parkları ya yıkıp yeniden yapıyorlar ya da kıyısından köşesinden onararak tekrar eski haline getirmeye çalışıyorlar. Üstüne üstlük bizim onlara vergi, harç ya da ücret adı altında ödediğimiz paraları heba ederek, bu işi yapan müteahhit ya da taşeronları zengin ederek…

Belediyelerin bu “yeniden yap-yık-yeniden yap” şeklinde kısır döngüye dönüşmüş gayretlerini izleyen uzmanlar ise, her biri değişik disiplinlerden gelen ve işinin uzmanı olan insanlar için bu durumu farklı açılardan; özellikle de kendi bakış açılarıyla yorumlayabilirler. Örneğin mühendisler muhtemelen kullanılan malzemenin yanlış seçildiğini ya da kalitesiz olduğunu, mimarlar projenin yanlış çizildiğini, işletmeciler proje süreçlerinin iyi yönetilmediğini, psikologlar o yol ya da yeşil alanları kullanacak olan insanların tutum ve davranışlarının dikkate alınmadığını, coğrafyacılar yer seçiminin iyi yapılmadığını, botanikçiler seçilen bitki ve ağaçların bölgeye uygun olmadığını, iletişimciler ise iyi bir halkla ilişkiler modelinin geliştirilmediğini söyleyebilirler. Kısacası her uzman olaya kendi penceresinden bakar ve sahip olduğu bilgi, birikim ve deneyimi dikkate alarak bir neden bulmaya çalışır.

O anlamda bir kentteki tüm projelerde sadece mühendislerin, mimarların, şehir plancılarının ya da tasarımcıların yer alması, bunun dışında kalan diğer bilim ve disiplinlerden gelenlerin dışarıda bırakılması, onların bilgi, birikim ve deneyimlerinin dikkate alınmaması o projede önemli bazı şeylerin gözden kaçmasına; kısacası o projenin daha başlangıçta eksik, yanlış ya da yetersiz olmasına neden olabilir.

ds_newminor

Verdiğimiz bu örneklerde de vurgulamaya çalıştığımız gibi, değişik bilim ve disiplinler bir sorunu kendi bakış açılarından, kendi yöntem ve terminolojilerini kullanarak yorum getirirler. Halbuki, özellikle karmaşık konu ve projelerde ekonomik sorun, fiziki sorun, toplumsal sorun diye bir şey yoktur; ekonomik yönü, fiziki yönü, toplumsal yönü olan sorunlar vardır ve bu sorunlar arasında karmaşık ilişkiler vardır. 

Aslında bir konu, sorun ya da projeye bakışta gündeme gelen bilim ve disiplinler, bizim yapay olarak yarattığımız sınıflandırmalardan da başka bir şey değildir. Doğa ve onun ürünü olan insan, o sınıflandırmalara göre düzenlenmemiştir. Üstelik bilimsel bilginin bütünü bugün uygulanandan daha değişik şekillerde de düzenlenebilir. Çünkü hiçbir şeklin ya da bilginin diğerine ontolojik üstünlüğü yoktur. Bilimin bilgi dağarcığı ve ilgi alanları genişleyip derinleştikçe bilimsel bilginin örgütlenmesi de değişikliklere uğrayabilmektedir. Bu anlamda bilimsel bilginin bilimsel disiplinlere ayrışmasını geniş bir kapalı alanın odalara bölünmesine benzetebiliriz. Bir oda mimarlık, bir oda plancılık, bir oda mühendislik, bir oda sosyal bilimler odası gibi. 

Kapitalizm, “akademizm” adı altında bilgiyi bu şekilde kendi içinde küçük odalara ayırıp her bir oda arasında kalın duvarlar örerek bilgiyi parçaladığı, böldüğü ve her bir odadakilere kendilerinin çok önemli, olmazsa olmaz bir şekilde belirleyici olduğunu, kendileri olmadan hiç bir şey yapılamayacağını; hatta en önde gelenin kendileri olduğunu söylediği için bugün birçok ortamda; üniversitelerde, iş yerlerinde ya da projelerde farklı bilim ve disiplinlerden gelenlerin kendi aralarında yaşadıkları bu mesleki rekabet duygusuyla birbirlerini çiğnemeye, kendilerini önemseyip diğerlerini ötelemeye çalıştıkları için ortaya konulan birçok iş, işlem ya da proje baştan eksik, sakat, yanlış ve yetersiz kalmakta, yapılan işin sürdürülebilir olması mümkün olmamaktadır.

Bilginin kendi içinde değişik uzmanlık dallarına ayrılarak ve her bir dalda kendi yöntem, terminoloji, süreç, sorgulama alanı ve içeriklerini belirlemeleri doğal bir şey olmakla birlikte kendi aralarındaki ilişkileri demokratik bir şekilde geliştirmeleri ve bilgiyi, bu demokratik, çoğulcu beraberlik içinde insanlığa sunmaları beklenir. Çünkü ancak bu şekilde ele alınan teknik ya da toplumsal süreçlerin tüm yönleri kavranıp doğru, etkin ve sürdürülebilir çözümler üretilebilir.

Yapılan bir işin başarıya ulaşması ve o başarının kurumsallaşıp sürdürülebilir hale gelmesi için okuduğumuz üniversite, fakülte ya da üyesi olduğumuz meslek örgütlerinde bizi diğerlerinden ayırt etmek ya da aidiyet duygunu geliştirmek amacıyla içimize atılan o ayrılık tohumlarının ürünü olan mesleki fanatizmi aşıp başka bilim ve disiplinlerden gelenlerle disiplinlerüstü bir anlayışla birlikte çalıştığımız takdirde, hem sahip olduğumuz bilgi ve deneyimler daha fazla zenginleşme olanağına kavuşacak hem de birlikte yaptığımız işler, işlem ya da projeler eskisine göre daha başarılı, kalıcı ve etkili olacaktır.

front-cover

Bütün bu nedenlerle son söz olarak; yerel yönetimlerde ele alınan her bir konuyu ya da sorunu başarıyla çözmek, iyi işler yapmak amacıyla oluşturulan proje ekiplerinde mühendis, mimar, şehir plancısı, tasarımcı gibi çoğu teknik bilimlerden gelen uzmanların yanına toplumsal bilimlerden gelen sosyologların, psikologların, tarihçilerin, coğrafyacıların, iletişimcilerin, iktisatçıların, işletmecilerin ve benzerlerinin de dahil edilerek onların da söylediklerinin dikkate alınması daha başarılı, sürdürülebilir ve etkili işlerin, projelerin yapılması yol açacağını, aynı işin “yık-yap-yık” şeklinde tekrar tekrar yapılmasının önüne geçilebileceğini hatırlatmak isteriz.

Şehrin Marksist Bir Hikâyesi: Metromarksizm

Bugün ele alıp inceleyeceğimiz ve sizlere önereceğimiz kitap Andy Merrifield‘in “Metromarksizm: Şehrin Marksist Bir Hikâyesi“.

İLk kez 2002 yılında yayınlanan kitabın özgün adı “Metromarxism: A Marxist Tale of the City. Ülkemizde ise Phoenix Yayınevi tarafından Eylül 2012 tarihinde Ankara’da basılmış. Şu anki etiket fiyatı ise 22,50 TL.

Kitaptan önce isterseniz biraz yazarından söz edelim.

maxresdefault

Andy Merrifield, 1960 Liverpool, İngiltere doğumlu. Cambridge Üniversitesi Murray Edwards College’da Beşeri Coğrafya bölümünde profesör olan Merrifield, okulu erken yaşta bırakarak çeşitli işlerde çalıştı ve çeşitli ülkeleri dolaştı. 1980’li yılların ortasında Liverpool Politeknik Üniversitesi’nde coğrafya, felsefe ve sosyoloji alanlarında lisansını tamamladı. Doktorasını coğrafya üzerine Oxford Üniversitesi’nde yaptı, David Harvey ile çalıştı. Uzun yıllar İngiltere ve ABD’de coğrafya kürsülerinde öğretim görevliliği yaptı. 2003’te akademiyi bırakarak Fransa’da bir köyde yaşamaya başladı. 2011’de akademiye dönene kadar burada geçirdiği süreyi, Türkçe’ye de çevrilen Eşeklerin Bilgeliği: Kaotik Bir Dünyada Sükunet Arayışı (Doruk Yayınları, 2014) kitabında anlattı. Türkçe’ye çevrilen diğer kitapları, Metromarksizm: Şehrin Marksist Bir Hikâyesi (Phoenix Yayınları, 2012), Büyülü Marksizm: Yıkıcı Siyaset ve Hayal Gücü (Doruk Yayınları, 2013) ve Karşılaşma Siyaseti (Tekin Yayınevi, 2015)’dir. Merrifield’ın 2013 tarihli The Politics of Encounter: Urban Theory and Protest under Planetary Urbanization ve 2014 tarihli The New Urban Question kitapları, “Kent-Mekân-Direniş Kitaplığı” kapsamında çevrilmektedir. Merrifield’ın diğer kitapları şunlardır: The Urbanization of Injustice (1997), Dialectical Urbanism (2002), Guy Debord (2005), Henri Lefebvre: A Critical Introduction (2006).

0000000539443-1

Andy Merrifield’in “Metromarksizm: Şehrin Marksist Bir Hikâyesi” isimli kitabı ise “Giriş” ve “Sonsöz” dışında sekiz bölümden oluşuyor:

Birinci bölüm “Karl Marx, Akla Yatkın Algılarla Metalar ve Şehirler“, ikinci bölüm “Friedrich Engels“, üçüncü bölüm “Walter Benjamin Dünyevi Aydınlığın Şehri“, dördüncü bölüm “Henri Lefebvre, Şehir Devrimi“, beşinci bölüm “Guy Debord“, altıncı bölüm “Manuel Castells, Althusser’in Şehri ve Toplumsal Hareketler“, yedinci bölüm “David Harvey, Kentleşmenin Jeopolitiği“, sekizinci bölüm ise “Marshall Berman, Marksist Bir Kent Romansı” başlıklarını taşıyor.

Kitabın Dr. Ayhan Kavak‘a göre değerlendirmesi ise şu şekilde:

Andy Merrifield’in kitabı yaşananları sistemleştirmesi açısından faydalı bir kaynak. “Şehrin Marksist Bir Hikayesi” alt başlığını içeren “Metromarksizm” kitabı böylesi sorunları değerlendiren önemli bir eser. Şehrin salt kapitalizm için değil, bilakis Marksizm için de işlevsel rol oynadığı izleğinden giderek, mekanın diyalektik doğasını izahta kavuşturmayı soruşturmakta.

Mekan olarak kentlerin görünmeyen arka sokaklarındaki insanlığın çığlığını duyurması ve yaşanılan mekanlara ne türden devrimci müdahale edileceğinin ipuçlarını Marx ve Engels’ten başlayarak Walter Benjamin, Henri Lefebvre, Guy Debord, Manuel Castells, David Harvey ve Marshall Berman’ın kuramları ve yaşamlarını harmanlayarak ön açıcı bir metin hazırlamış.

Yazar Andy Merrifield, eleştirel perspektifle yazdığı eserinde, dönüştürülmüş ve yenilenmiş bir şehir hayatı hakkını serimlemekte önümüze. Kent yaşamının dinamik sürecinin canlandırılmasında başarılı olduğu kuşku götürmez. Kapitalizmin gündelik hayatı sömürmesi ve kentlere sirayet ettirilen Taylorcu robotlaştırmaya inat, sokakların siyasetini alternatif hale getirmeden mustarip bakış açısıyla Metromarksizm eserinin çatısını kurgulamış.

Marx’ın düşünce sistematiğinde merkezi bir rol oynamayan kent olgusunun asıl Engels’te açığa çıkmasını, Manchester gözlemleriyle belirginlik kazandığına tanıklığa çağırıyor. Gerçi Engels’te kentin sorunlarının, devrimin sorunları çözülene değin ertelenmesi yakalansa dahi, mevcut evrilmeye temel oluşturmasının ayırdına varıyoruz.

Metropolün dokusunu, sanayileşme ve kentleşme sürecinde modernitenin diyalektik deneyimini ilk anlayanın W. Benjamin olduğunu öğrenmek ilginç geldi. Lefebvre, Debord, Castells, Harvey ve yakın zamanda kaybettiğimiz Berman’ın bakış açılarıyla yaşanılan mekanların yeniden üretilmesinin bir hak olduğunun altı çizilmekte. Kapitalist şehre karşı mazlum ve madunların yaşam alanlarının hakkaniyetle üretilmesinin reçetesi hoyrat saldırganlık olan Tokikentlerle olmayacağının da ayırtına ulaşmak kabil elbet. Mevcut kentlerin yaşanılacak ortamlara dönüştürülmesi tartışmaya açılırken, yazar Andy Merrifield, kentlerde Hegel’in gece uçan Minerva’nın  Baykuş’una karşılık, engin gün ışığında da uçabilen gece kuşunu düşlemekten geri durmaz.

Hasılı, zengin deneyim ve tartışmalar ışığında kitabın okunması kazandırıcı bir edim olacaktır. Kentlere sahip çıkmaya koyulan insanlığın ufkunu genişleteceği kanısındayım. Yerel seçimde kentine, parkına, doğasına ve bilcümle yaşam alanına sahiplenmeye yönelenlerin, kapitalizmin kentleri işgaline “dur” demelerinin temel argümanlarını edinmeleri elbette çok önemli. Kent ve mücadele alanları hakkında bilgi birikimimizi artırmak istiyorsak, And Merrifield’in Phoenix yayınlarından çıkan “Metromarksizm” kitabını okumak gerek.“(*)

(*) Dr. Ayhan Kavak

Ama…

Ali Rıza Avcan

Yaşadığımız kentler her geçen gün adeta bir sağanak gibi üzerimize boşaltılan çağdaş teknolojinin son örnekleri ile tanışıyor.

Artık sabah işe giderken ya da akşam eve dönerken daha çağdaş, daha modern taşıt araçlarını kullanıyoruz. Bindiğimiz bu araçlar mevsim kışsa daha sıcak, yazsa daha serin oluyor ve biz bundan hoşlanıyoruz.

Bir konserve kutusuna benzetsek de bindiğimiz gemiler daha hızlı, daha konforlu koşullarda bize hizmet ediyor.

kent-079

Sık aktarmalar nedeniyle zaman kaybedip homurdansak da bindiğimiz otobüsler, trenler, tramvaylar eskilerinden daha iyi, daha kaliteli…

Bize hizmet etmekle yükümlü belediyeler ulaşım filolarını yeniledikçe, sayılarını arttırdıkça sanki bunu yapmak görevleri değilmiş gibi, bunu yüce gönüllerinden kopan bir lütufmuş gibi sunup törenler düzenliyorlar. Biz de gelen her gemi, otobüs ya da yapılan her yeni içme suyu ya da atık tesisi için seviniyor, mutlu oluyoruz…

Kimimiz bu yeni gökdelenleri, akıllı binaları, yeşil teknoloji ile donanmış yapıları sevmese de o yapılara uzaktan bakıp kentimizin köy ya da kasaba olmaktan çıkışına seviniyor, adeta birer mezar taşını andıran bu binaların fotoğraflarını çekerek çağımızın son hallerini belgelemeye çalışıyoruz…

Hem de savaşlarda yakıp yıktığımız kentleri, uygarlıkları unutarak…

Oysa çoğumuzun aklına bu modern, çağdaş mekanlarda yaşayanların hem birey hem de toplum olarak mutlu ve özgür olup olmadığını, demokratik hak ve hürriyetlerini kullanıp kullanmadığını sormak gelmiyor…

O büyük, ihtişamlı meydan, cadde ve sokaklarda istediğimiz gibi yaşayabiliyor muyuz?

Aklımıza gelen ya da gelmeyen her yere, köşe başına yerleştirilen kameralarla izlendiğimizi bile bile kendimizi gerçekten özgür hissediyor musunuz?

İstediğimizde, kentin meydan, cadde ve sokaklarında tek başına ya da başkalarıyla birlikte ve emniyet güçlerinin müdalesi olmaksızın yürümek, oturmak, konuşmak, bağırmak; bir şeyleri desteklemek, karşı çıkmak ya da protesto etmek amacıyla eylemler yapabiliyor muyuz?

Kent yaşamındaki özgürlüğün, gerektiğinde “ipleri koparma” anlamına geldiği eski günleri anımsıyor muyuz?

O büyük, uzun, akıllı ve “yeşil” denilen binalarda geleceğimizden emin hayaller kurabiliyor muyuz? Yine o binalarda, çevreyi dikenli tellerle, güvenlik elemanlarıyla donatmadan kendimizi emniyette hissediyor muyuz?

Adeta her il ve ilçede açılan üniversite kampüslerinde özgürce bilim yapabiliyor muyuz? Değer verdiğimiz hocalarımıza, öğrencilerimize sahip çıkabiliyor muyuz? Bilimin o mekânlarını aynı zamanda özgürlüğün mekânlarına dönüştürebiliyor muyuz?

O bindiğimiz çağdaş metroda, tramvayda ya da diğer toplu taşıt araçlarında çalışanların çalışma koşullarını, taşeron işçisi olup olmadıklarını merak ediyor muyuz? Yarın  ya da öbür gün grev yapsalar, direnseler ne yapacağımızı düşünüyor muyuz?

Yabancı isimlerle adlandırılan şık kahve, bar, eğlence yeri ve benzerlerinde oturup dinlenirken, yiyip içerken ya da eğlenirken perde arkasındaki göremediğimiz vahşi çalışma düzenini hiç aklımıza getiriyor muyuz?

AVM’leri “tavaf ederken” marka bağımlılığının ve tüketim çılgınlığının bizi ne hale getirdiğini hiç düşünüyor muyuz?

Oy verip seçtiğiniz yerel yöneticiler, alışıldık yol, su, kanalizasyon, ulaşım, kültür ve sanat hizmetleri dışında bizim bireysel ve toplumsal hak ve özgürlüklerimize ilgi duyup bunun için gerçekten bir şeyler yapıyorlar mı? En azından çıkıp bizim adımıza ya da kamu yararı adına konuşup hak ve özgürlüklerimizi savunuyorlar mı? 

Kısacası, biz gerçekten kendimizi özgür hissettiğimiz demokratik kentlerde mi yaşıyoruz?

Yaşadığımız kentler, sizin ona layık gördüğünüz adı ve kimliği ne olursa olsun gerçekten demokratik kentler mi?

kent-103

Yoksa her geçen gün özgürlüklerimizden vazgeçtiğimiz ve adına “kent” denilen mekanlarda mı yaşamaya mı başlıyoruz?

Yoksa her geçen gün daha kolay ve daha düzenli yaşamak, daha kolay satın almak, daha kolay ulaşmak adına, fark ederek ya da fark etmeksizin, sırf insan olduğumuz için sahip olduğumuz hak ve özgürlüklerimizden vazgeçtiğimiz, her an ve her yerde izlenip gözlendiğimiz, adına “kent” denilen mekanlarda mı yaşıyoruz; daha doğrusu yaşadığımızı mı sanıyoruz?

Nedir, bizi ve yaşadığımız kenti özgür kılan?

“Mutenalaştırma”, “soylulaştırma”, “seçkinleştirme” ya da “kentsel süzülme” üzerine okumak ve düşünmek…

Türkçe’de “kentsel süzülme” ya da “seçkinleştirme”, bazı yerlerde de “soylulaştırma” veya “mutenalaştırma” olarak tanımlanan bir kavram “Gentrification”.

Kavram, “profesyoneller” olarak tanımlanan yüksek gelirli beyaz yakalıların kentin merkezindeki tarihi ve değerli alanlara yerleşmek için yatırım yapmasını ve o alanlarda yaşayan yoksul ve az gelirli insanların doğal olarak şehrin başka yerlerine sürülmesini ya da gelirleriyle orantılı olarak şehrin çevresinde oluşan daha ucuz bölgelerde yaşamalarına (ya da aslında yaşayamamalarına) olanak tanıyan ve bir bakıma şehrin “temizlenmesini” sağlayan, bu amaçla bu bölgelerde bunu sağlamaya yönelik “özel operasyonlar” yapılmasını ifade eden bir kavram.

Kent merkezinin ya da tarihi alanların kentin yoksullarından ve az gelirlilerinden ayıklanmasının yöntemlerinden biri, o alanda ev ve kira fiyatlarının artması/arttırılması, alışveriş mekânlarındaki fiyatların kentin diğer yerlerindeki fiyatlardan oldukça yüksek olması ve bölgenin az gelirli insanların yaşayacağı gelir seviyesinden daha yükseklerde fiyatlara sahip olmasıdır.

sulukule-02

Bu kavramın en iyi örnekleri İstanbul için Tarlabaşı, Sulukule, Süleymaniye, Cihangir, Galata ve benzeri bölgelerde yapılan ve hepimizin gidip gördüğümüzde fark ettiğimiz ya da medya aracılığıyla öğrendiğimiz uygulamalardır. Bunun İzmir özelindeki örneğini ise yakın zamanda Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerinde bir “İzmir modeli” yaratmak amacıyla yola çıkan İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin “İzmir-Tarih Projesi” ve bu proje için kurduğu TARKEM A.Ş. eliyle Havralar Bölgesi için amaçlanan yapılaşma ile Basmane bölgesindeki mutenalaştırmayı harekete geçirecek olan Folkart’ın eski “Basmane Çukuru”nda yapacağı 67 katlık ikiz gökdelenleri somutlar.

***

KENTİN MUTENALAŞTIRILMASI (Gentrificiation of the City), Neil Smith ve Peter Williams

İngilizceden çeviren: Melike Uzun

Yordam Kitap, İstanbul – 2015, 320 sayfa

kentin-mutenalastirilmasi-on-kapakKentsel gelişim, kentsel dönüşüm ve mutenalaştırma arasındaki ilişkiyi farklı yaklaşımlarla açıklaması ve literatürdeki temel yaklaşımları kapsaması bakımından editörlüğü Neil Smith ve Peter Williams tarafından yapılan “Gentrification of the City” 2015 yılının Ekim ayında Yordam Kitap tarafından Türkçeleştirildi.

Kitabın tanıtımı amacıyla arka kapağına konulan metin ise şu şekilde:

Mutenalaştırmaya ilişkin geliştirilen tanımlara baktığımızda, konut alanlarının rehabilitasyonundan daha kapsamlı bir süreçle karşı karşıya olduğumuz açıktır….

 Kent peyzajında ortaya çıkan tüm bu değişikliklerin altında, ileri kapitalist toplumların kapsamlı olarak yeniden biçimlendirilmesini üstlenmiş belirli ekonomik, toplumsal ve politik güçler yatar:

 Burada sanayinin yeniden yapılanması, üretim sektöründen hizmet sektörüne kayış ve bunun sonucunda sınıf yapısındaki genel dönüşüm ile birlikte işçi sınıfının da dönüşümü, devletin ve siyasal ideolojilerin tüketim ve hizmetlerin özelleştirilmesi yönündeki eğilimi söz konusudur. Mutenalaştırma, bu toplumsal dönüşümün mekân üzerinde gözlemlenebilen bir bileşenidir.”

Mutenalaştırma kavramının ilk kez kullanılmasından bu yana 50 yılı aşkın bir süre geçti. Kentin Mutenalaştırılması ise ilk kez günümüzden yaklaşık 30 yıl önce, 1986 yılında yayınlandı. Dönemin ana akım tartışmalarına alternatif pencereler açmak amacıyla oluşturulan bu çalışma, bugün kent yaşamının ayrılmaz bir parçası haline gelmiş olan bu olguyu anlamak için önemli bir başvuru kaynağı olma özelliğini koruyor. Okuru, mutenalaştırma ile sınıflar, toplumsal eşitsizlik, toplumsal direnç ve kent hakkı arasındaki ilişkiyi derinlemesine düşünmeye davet ediyor.

 Konunun uzmanı 13 yazarın makalelerinden oluşan bu çalışma, başta ABD olmak üzere dünyanın farklı ülkelerinden örneklerle, kent peyzajının hem görünen cephesine hem de görünenin ötesine, bir parçası olduğu ekonomik ve siyasal süreçlere ışık tutuyor.”

Kitabın “İçindekiler” bölümünde sıralanan makaleler ve yazarları ise şu şekilde:

mutenalastirma

ÖNSÖZ

Ortodoks Yaklaşıma Alternatifler: Tartışmaya Davet, Neil Smith ve Peter Williams

KENTİN MUTENALAŞTIRILMASI

Mutenalaştırma, Sınır ve Kentsel Mekânın yeniden Yapılandırılması, Neil Smith

Mutenalaştırmanın Yarattığı Kaos ve Karmaşa, Robert A. Beauregard

Mekânsal Yeniden İnşa ile Sınıf Oluşumu, Avustralya, Britanya ve Birleşik Devletler’deki Mutenalaştırmaya İlişkin Bir Yeniden Değerlendirme, Peter Williams

Sınıfın Tanımlanması ve Mutenalaştırmanın Estetiği: Melbourne’da Viktoryacılık, Michael Jager

Yeniden Canlandırılmış Mahallelerin Siyasal ve Toplumsal İnşası: Society Hill, Philadelphia ve False Creek, Vancouver, Roman A. Cybriwsky, David Ley ve John Western

Londra’da Mülkiyet Dönüşümü ve Daire Tasfiyesi: Britanya’da Kat Mülkiyeti Deneyimi, Chris Hamnett ve Bill Randolph

Tek Etme, Mutenalaştırma ve Yerinden Etme: New York City’deki Mekanizmalar, Peter Marcuse

Birleşik Devletler’de Yer Değiştirmenin Anatomisi, Richard T. Legates ve Chester Hartman

SONUÇ

KENTİN MUTENALAŞTIRILMASI

“Rönesans”tan Yeniden Yapılandırmaya: Çağdaş Kentsel Gelişimin Dinamikleri, Peter Williams ve Neil Smith

KATKIDA BULUNANLAR

KAYNAKÇA

İyi okumalar dileğiyle…

 

Her derde deva sihirli bir sözcük: “Yönetişim” – 2

Ali Rıza Avcan

‘Yönetişim’ kavramını ele alan yazımızın ilk bölümünde, 1989 yılında eski ‘yönetim’ biçimininın alternatifi olarak Dünya Bankası tarafından ortaya atılan ve zaman içinde değişim geçiren bu siyasal iktidar modelinin özellikleriyle işlevlerini inceleyip irdelemeye çalışmıştık.

Bugün ise Dünya Bankası, Avrupa Birliği, Uluslararası Para Fonu, Birleşmiş Milletler, Birleşmiş Milletlerin bağlaşığı UNDP, FAO gibi uluslararası kuruluşlar tarafından Türkiye ve benzeri çevre ülkelere hararetle tavsiye edilen, bu ön kabul olmadığı sürece birçok yardım, bağış kaynağının verilmediği ya da kesildiği ‘yönetişim’in ülkemize transferini, ülkemizdeki somutlanma biçimini ele alacağız.

Yazımızın üçüncü ve son bölümünde de bu iktidarın İzmir özelinde nasıl oluşturulmaya çalışıldığını, nasıl bir ilişkiler ağı kurulduğunu göstermeye çalışacağız:

Ülkemizdeki ilk resmi ‘yönetişim’ çalışmaları, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) eliyle sağlanmış olup; 2000’li yılların başında ‘National Governance Project’ (Ulusal Yönetişim Projesi) adıyla başlatılan ilk proje, uluslararası ölçekte Dünya Bankası ile Avrupa Birliği, ulusal ölçekte de Türkiye Sanayici ve İşadamları Derneği’nin (TÜSİAD) katılım ve desteği ile Türkiye Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü (TODAIE) tarafından üstlenilmiştir.

international-finance1

Birleşmiş Milletler (BM), Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP), Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası, OECD, Avrupa Birliği ve Uluslararası Af Örgütü gibi küresel aktörler düzleminde uygulamaya konu olan ‘yönetişim’ kavramının 2000’li yılların başından itibaren ortaya çıkmaya başlayan Türkiye ölçeğindeki ulusal aktörleri ve uygulama alanları ise;

1) Ulus devlet örgütlenmesi dışındaki alanların egemeni olarak

          a) Merkez Bankası (MB),
          b) Hazine Müsteşarlığı,
          c) Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF),
          d) Rekabet Kurumu,
          e) Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK),
          f) Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTUK),
          g) Sermaye Piyasası Kurulu (SPK),
          h) Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK),
          ı) Kamu İhale Kurumu (KİK),
          i) Tütün, Tütün Mamulleri Alkollü İçkiler Piyasası Düzenleme Kurumu (TAPDK),
          j) Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumu (KGK),
          k) Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK),
          l) Özelleştirme İdaresi Başkanlığı (ÖİB) ve
          m) Şeker Kurumu

gibi sayıları şimdilik 14’e ulaşmış olan merkezi yönetimden bağımsız düzenleyici kuruluşlar,

2) Kapsayıcı kalkınma yerine bölgesel ölçekli stratejik kalkınma anlayışını yaşama geçirmek amacıyla 2005-2006’dan bu yana kurulmuş olan 26 adet bölgesel kalkınma ajansı,

3) Dünya Ticaret Örgütü’ne üyelik zorunluluğu üzerinden kabul ettirilen uluslararası tahkim kurumları (ICC Milletlerarası Ticaret Odası Türkiye Milli Komitesi vb.),

4) Geleneksel meslek odası örgütlenmesi dışında özel sektörde faaliyette bulunan işadamlarının, sanayicilerinin ve benzerlerinin son yıllarda bir araya gelip kurdukları sonu “SİAD”la biten TÜSİAD, MÜSİAD benzeri çok sayıdaki dernek ve vakıfla bunların yatay ya da dikey düzlemde ilişkilenmesi ile ortaya çıkan BASİFED, TÜRKONFED, İSİFED ve ESİDEF benzeri federasyon ve konfederasyonlar,

5) Sivil toplum kuruluşlarının yerel odağı olarak önerilen Gündem 21, Yerel Gündem 21 ve kent konseyleri eliyle yerel hizmetlerin sivilleştirilip ticarileştirilmesi gibi gelişmelere konu olan yerel yönetimler,

6) 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanununun 6215 sayılı kanunla değişik 26. maddesine göre, büyükşehir belediyelerinin doğrudan doğruya kendilerinin sermaye şirketi kurması suretiyle ortaya çıkan yerel yönetim-özel sektör ortaklığına dayalı şirketler.

Türkiye Yönetişim Projesi’ kapsamındaki konferansların yapıldığı 2001 yılını, özellikle de kamu yönetimi ile ilgili mevzuatta birçok önemli değişikliğin yapıldığı 2005 yılını izleyen süreçte, Türkiye’de uygulama alanı bulan ‘yönetişim’ anlayışı ile oluşturulan ‘yönetişim’ aktörleri, uluslararası sermayenin ulus devlet örgütlenme ve yönetimi dışında yaratmak istediği özel bir alanda serbestçe hareket etmesini kolaylaştırmış; böylelikle ulusal piyasaların bu yönetişim aktör ve mekanizmalarıyla küresel sisteme daha kolay eklenmesini sağlayacak bir sürecin başlatılmasını sağlamıştır.

Ancak Türk yönetim sisteminin Osmanlı’nın son döneminde Fransız örneği üzerinden şekillenen, Cumhuriyet Dönemi ile birlikte son şeklini alan merkezi yönetim yapısının içine merkezin elindeki gücün azaltılıp bunun uluslararası kuruluşların etkisine bırakılmasını, katılımcı bir yönetim yapısının oluşturulmasını, devlet yönetimine sivil toplumun dahil edilmesini ve benzerlerini öneren ‘yönetişim’ adı verilen siyasi iktidar modelinin yerleştirilmesi hem yüzyıllık alışkanlık ve gelenekler hem de merkezi yönetimin elinde bulundurduğu gücü paylaşmak konusunda gösterdiği isteksizlik ve refleks tepkiler nedeniyle mümkün olmamıştır.

yonetisim

Merkezi yönetimin son yıllardaki güvenlik odaklı otoriterleşme eğilimleri, eldeki mevcut demokratik hakların bile kaybedilmesine yol açmış; bu nedenle mevcut ‘yönetim’ yapısının bırakın ‘yönetişim’ çerçevesinde bağımsızlaşıp kendi başına karar vermesini, yönetim organının elindeki nispi demokratik haklar bile tek merkezli bir yapının oluştuğu süreçte elinden alınmış, tüm devlet yapısı, -ki buna da yerel iktidarlar da dahildir- yasal ya da kayyum atama gibi yasa dışı antidemokratik yollarla, OHAL gibi olağanüstü yönetim biçimleriyle ellerinden alınmış, ülkedeki iktidar yapılanması tüm demokratik özelliklerinden soyutlanarak, hatta bu güce ‘başkomutanlık’ gibi militer bir unvanı da ekleyen tek bir merkezin emrine teslim edilmiştir.

O nedenle, Türk yönetim sisteminde ‘yönetim’den ‘yönetişim’e geçilmesini bize hararetle tavsiye edip önerenler de kaybolan motivasyonları nedeniyle artık bu isteklerinden vazgeçmiş, ‘yönetişim’ denilen şey artık eski unutulan bir hikayeye dönüşmüş, uluslararası emperyalizm ülke üzerindeki egemenlik ilişkilerini demokrasi soslu ‘yönetişim‘ gibi ince yöntemler yerine baskı, yıldırma ve otorite kokan ‘yönetim‘ denilen eski, bilindik yöntemlerle sürdürmeye devam etmektedirler.

Devam edecek…

“Yemyeşil” Bir Reklamın Düşündürdükleri

Nurşin Altunay

İstanbul Film Festivali bünyesinde gösterilen bir filmi izlemeye gittim geçenlerde. Bağımsız filmler izleyebilmek için sponsorlara, reklamlara zor da olsa ses çıkartmamayı, kendi kendimize söylenmeyi öğrendik. Sabırla filmden önce gösterilen reklamları izlemeye başladım. Reklamlardan biri çok çarpıcıydı.

Reklam Antarktika’da on penguen, Akdeniz’de iki gagalı yunus, Macahel’de yüz Kafkas Arısı, yağmur ormanlarında on bambu, pardon on beş bambu, Akdeniz’de dört yavru Caretta Caretta, Tazmanya’da yirmi küçük su samuru diyor.. Bunları kurtarmayı vaat ediyor gibi. Sayılar ve görüntüler azıcık duyarlı olan herkesin direkt kalbinde bir yere dokunuyor. Bu hayvanları kurtarabilir miyim gerçekten? Matematik hesabı nasıl yapılmış pek anlamadım aslında. Yani dört Caretta Caretta, yirmi su samuru yavrusuna mı eş değer? Ne?

green-marketing

Neyse zaten dediğim gibi beyaz eşyaların içinden çıkıp, etrafından falan dolanıp kendi yaşam alanlarına akan bu hayvan görüntüleri ve sayılar gerçekten de “bu marka cihazları kullanırsak kurtarabileceklerimiz budur” gibi bir algı yarattı bende. Reklam direkt böyle bir şey söylemiş miydi? Yoksa bu görüntüler sadece bir büyü etkisi miydi? Ama yok. Yaklaşık bir dakika içinde geçip giden görüntülerin mesajı apaçık ortada. Onların yaşayıp yaşamaması, kurtarılıp kurtarılamaması bizim alacağımız karara, daha doğrusu alacağımız beyaz eşyalara bağlı..

Hayvan görüntüleri bittikten sonra şöyle deniliyor reklamda:

Doğa dostu teknoloji ürünü kullandığınızda dünyanın herhangi bir yerinde de bir canlı yaşam hakkını kullanmış oluyor. Şöyle bir düşünün, gelecek nesillere her şeyden daha değerli bir miras bırakıyorsunuz. Yaşamın kendisini”.

Şöyle bir düşünün diyor ya, ben de reklamın etkisinde kalmış biri olarak düşündüm. Biraz da baktım doğa dostu teknoloji denilen şeye. Web sayfaları da güzel reklamları gibi, yemyeşil, ferah, gayet çevreci bir imaja sahip.

Diyorlar ki “Enerji ve su sarfiyatına karşıyız! Eski beyaz eşyalarınız hala çalışıyor olabilir; ancak elektrik ve su sayacınız hızla dönmeye devam ediyor.”

Demek ki gelecek nesillere, çocuklarıma gerçek bir miras bırakmak istiyorsam, başka canlıların yaşam hakkına saygılıysam hemen gidip bu ürünlerden edinmeliyim. Evdekilerini eskiciye satarım. A-PLUS sınıfı beyaz eşyalar diğerlerine göre çok pahalı ama olsun. Dünya ve gelecek için paranın lafı mı olur? Kredi kartı numaramı verdiğim çevre örgütü benim yerime dünyayı kurtarmakla uğraşıyor gerçi. Yine de az daha katkı kendimi daha iyi hissetmemi sağlar. Parasıyla değil mi nihayetinde? Hayat ne kolay artık. Parayla her şey satın alınabiliyor. Para verip aktivist oluyorsun, dünyayı yok edenlerden ayrılıp dünyayı kurtaranlardan tarafa geçiyorsun. Para verip yaşam hakkı savunucusu da olunabiliyor, çok şahane. Kendine havalı bir kimlik yaratıyor ve vicdanın rahat uyuyabiliyorsun. Şöyle bir de bir kaç mesajlı STK tişörtü alırsan, çalgılı, şarkılı bir iki eyleme de gidersen tamamdır.
….
Böyle olmadı elbette. Bunu ben kurguladım. Reklamın bendeki etkisi çok farklı oldu.

Tüm konsantrasyonumu bozdu ve içimde bir şeyin yavaş yavaş büyümesine sebep oldu. Öfke miydi bu? Sadece basit bir kızgınlık mı? Kendimi ve etrafımdaki herkesi bir aynada mı görmüştüm de bu gerçek sert gelmişti? Biz böyle bir şey miydik artık?

g_001_f

Reklam hayvan görüntüleri, hayvan sayıları vererek belirtilen sayıda hayvanı kurtarabileceğimiz algısını oluşturuyor demiştik. Evet, sadece beyin böyle bir çıkarımda bulunuyor. Aslında reklam ve marka böyle bir şey iddia etmiyor. Siz öyle dedi zannediyorsunuz. Ustaca kurgulanmış. Görüntülerden hemen sonra söylenen sözleri zaten yukarıda yazmıştım. Ne anlamsız değil mi? Bu hayvanların ve bu sayıların anlamı ne o zaman? Sadece ima mı? Verilmeyen bir bilgiyi beynimiz tamamlıyor ve bunu kodluyor mu?

Düşünün diyor ya reklam.. Gerçekten düşünüyor mu insanlar? Düşünüyor muyuz? Bu beyaz eşyalar gökten zembille mi iniyor sanıyoruz? Nerede üretiliyor, ne kadar suyu kirletiyor, ne kadar havayı kirletiyor? Bozuk olmayan bir ürünü enerji tasarrufu vaat eden bir ürünle değiştirmek tasarruf mudur gerçekten? Madem bu şirketler tasarrufa bu kadar önem veriyor, doğayı, gelecek nesilleri falan düşünüyorlar, neden çok çok uzun yıllar bozulmayan ürünler yapmıyorlar? Neden hep daha büyüğünü, daha genişini üretmeye çalışıyorlar? Neden “çok fazla kıyafetiniz var, bu kadarına ihtiyacınız yok, dağıtın çoğunu, hem az çamaşır çıkar, tasarruf edersiniz.” demiyorlar. “Öyle bir öğünde kırk çeşit yemeğe gerek yok, bir tas çorbayla da doyarsınız. Napacaksınız devasa iç hacimli buzdolabını” da demiyorlar. “Eskiden çamaşır kurutma makinesi mi varmış, boşa enerji tüketimi” de demiyorlar elbette. Onun yerine tam tersi bu ürünlerin kullanımını teşvik ediyorlar. “Elde bulaşık yıkarsan çok su harcarsın, makine de yıkarsan az su harcarsın”.. Hadi ya.. Ondan önce daha az çamaşır yıkatmanın, daha az bulaşık çıkartmanın çaresi üzerine düşünseydik? Eskiden tek bir koca tabaktan yemek yiyebiliyorduk. Bulaşık sadece büyük bir kap ve çatal kaşık oluyordu. Ama şimdi çorba kâsesi, servis tabağı, salata kâsesi, herkese ayrı yoğurt tabağı vs. Bulaşıklar mutfağa sığmıyor, elde yıkama düşüncesi bile korkunç geliyor birçoğumuza. Yalan mı? Ha bir de bu makineler bir sürü başka ürün kullanımı gerektiriyor. Bir sürü kimyasal.. Mesela çamaşırların güzel kokması için yumuşatıcı lazım, bulaşıkların parlaması ve kıymetli porselen takımlarının korunması için özel deterjanlar ve yan ürünler lazım. Tüm bunlar çok önemli değil mi? Yaşamsal… Makinelerimiz olmasa biz ölürüz. Hayat durur.

green_label_graphic

Tükettirmek için kırk takla atan şirketlerin bu iyi, yumuşak, çevreci ve bizi düşünen maskeleri benim midemi bulandırıyor. “Yeşil aklama” dedikleri şey, tam da bu olsa gerek.

Yaşamı gerçekten savunan bir şirket olabilir mi? Para kazanmak için kurulmuş bir yapı para kazanmadan insanların iyiliğini düşünmeyi seçebilir mi? Dünyayı yok ettiğimizi ve dünyaya zarar verenin sadece bizler olduğunu düşündürterek kendi suçlarını mı gizliyorlar? Neden tek sorumlu biz olalım ki? Yozlaşma, algının kilitlenmesi, tüketim çılgınlığı sistemin devamı için gereklilik. Sistem görevini gayet iyi yaparak kendi yakıtını üretiyor işte. Yani bizi üretiyor. Sadece bir an durup düşününce anlaşılabilecek gerçekleri, milyonlarca insandan, çok çok uzun süre saklayabilme yetenekleri gerçekten çok gelişmiş bu şirketlerin.

Ne yazık. Şirketlerin bizim üzerimizden kendilerini var ettiğini göremediğimiz derin bir uykuya yatmış gibiyiz.