Hayatın Dokusundaki Kapitalizm: Sermaye Birikimi ve Ekoloji

Jason W. Moore – Hayatın Dokusundaki Kapitalizm: Sermaye Birikimi ve Ekoloji, (Capitalism in the Web Life: Ecology and the Accumulation of Capital)

Çeviren: Alaz Munzur, Epos Yayınları, 432 sayfa, 2017

Bu kitabın odak noktası kapitalizmdir: Para. İklim. Gıda. Emek.

Başka bir deyişle bu kitap, sermayenin mantığını, kapitalizmin tarihini ve kapitalist uygarlığın tarihini incelemektedir.

Kapitalist uygarlık, insanları doğadan ayrıştırmadı, aksine bireysel yaşamları sıkı sıkıya birbirine bağlayarak geniş coğrafyaları kapsayan bir hayat dokusunun içine yerleştirdi. Kapitalizm, yaşamlarımızı, kahvaltılarımızı, çalışma günlerimizi, amaçlarımızı, cinsiyetlerimizi, emek sömürüsünü, kadınların ücretsiz çalıştırılmasını ve köleleştirilmesini, doğanın talan edilmesini dünya-tarihsel etkinlik sürecindeki parçalar haline getirdi.

Çevreci, feminist ve Marksist düşünceye dayanan Jason W. Moore Hayatın Dokusundaki Kapitalizm ile yerleşik ekoloji görüşlerinde tanınmayan bir sentez sunuyor: Kapitalizm, doğa, iktidar ve zenginlik bileşiminden oluşan bir “dünya-ekolojisidir”. Elbette ekolojik sorunlarımızın kaynağı, kapitalizmin ucuz emek, ucuz gıda, ucuz enerji ve ucuz hammadde (: kâr-daha fazla para ve iktidar) yaratma kapasitesidir. Sermayenin (Dört Ucuzlar yani) emek, gıda, enerji ve hammaddeden yararlanma kapasitesi Dünya-ekolojisini/kapitalizmi ve nihayet hayatın dokusunu oluşturur: Dünya-ekolojisi tam olarak sermayenin/iktidarın üretim/para kazanma ve yönetme süreçleri ve biz sıradan insanların da çalıştığı, amaçlarının peşinden koştuğu, milliyetlere, cinsiyetlere, kültürlere ayrıldığı gündelik hayatın ta kendisidir.

Dünya ekolojisi kapitalizmdir. Kapitalizm, genelde görmeye alıştığımız gibi dar bir ekonomik ve sosyal ilişkiler bütününden ibaret değildir, kapitalizm daha ziyade, hayatın bütününe yerleşmiş olan sermayenin, iktidarın ve üretim/yeniden-üretimin dünya-ekolojisi olarak anlaşılmalıdır. Kapitalizm ve doğa (doğa kendini para ve iktidar hırsına karşı korumaya başladığından itibaren) içiçe geçmiştir. İnsanlar ise bu dokunun içine hapsolmuştur.

Bu kitap bir davettir. İnsanlığın doğada işgâl ettiği yeri, bu yerin tarihe bakışımızı nasıl etkilediğini, ekolojik kriz analizini ve tüm hayatın kapitalizmden özgürleştirilmesi tartışmasına davettir.

0001732771001-1

İÇİNDEKİLER

Teşekkür

GİRİŞ: Çifte İçsellik

KISIM I – İKİCİLİK’TEN DİYALEKTİĞE: DÜNYA EKOLOJİSİ OLARAK KAPİTALİZM 

1. Nesneden Oikos: Kapitalist Dünya Ekolojisinde Çevre İnşası

2. Hayatın Dokusundaki Değer

3. Biricik Metabolizmaya Doğru: Kapitalist Dünya-Ekolojisinde İkicilikten Diyalektiğe

KISIM II – SONSUZ BİRİKİM, TARİHSEL DOĞA

4. Ekolojik Fazlanın Azalma Eğilimi

5. Doğanın Sermayeleştirilmesi veya Tarihsel Doğanın Sınırları

6. Dünya-Ekolojik Devrimleri: Devrimden Rejimlere

KISIM III – TARİHSEL DOĞA VE SERMAYENİN KÖKENLERİ

7. Antroposen ve Kapitalosen: Doğa ve Ekolojik Krizimizin Kökenleri Üzerine

8. Soyut Toplumsal Doğa ve Sermayenin Sınırları

KISIM IV –  UCUZDOĞA’NIN YÜKSELİŞİ VE FERAGATİ

9. Ucuz Emek? Zaman, Sermaye ve İnsan Doğasının Yeniden Üretimi

10. Uzun ve Yeşil Devrim: Uzun Yirminci Yüzyıl, Ucuz Gıda Zamanı ve Hayat

SONUÇ: UCUZ DOĞA’NIN SONU MU?

 

Marksizm ve Ekoloji

Marksizm ve Ekoloji“, Montly Review Bağımsız Sosyalist Dergi, Ağustos 2017/3, Fiyatı: 16 TL.


Bağımsız sosyalist dergi Montly Review‘ın son sayısında, “Marksizm ve Ekoloji” konusu ele alınmış. 

Dergide John Bellamy Foster ile Brett Clark‘ın “Marksizm ve Ekolojinin Diyalektiği“, Paul Burkett‘in “Eko-Devrimci Taşma Noktası“, Evren Hoşgör‘ün “Kapitalizmin Üçlü Krizi ve Krizden Çıkış Yolları: Yeşil Ekonomi“, Kohei Saito‘nun “Marx’ın Ekoloji Defterleri“, Özay Göztepe‘nin “Neoliberal Talanın Gözde Uygulaması: Acele Kamulaştırma“, Martin Empson‘ın “Doğa, Emek ve Kapitalizmin Doğuşu“, Adnan Çobanoğlu‘nun “İklim, Tarım ve Ekoloji” başlıklı makaleleri, Kritik bölümünde ise Tijen Demir‘in “Sosyalizmin Ötesi: Ekososyalizm Olabilir mi?” değerlendirmesi bulunuyor.

DK9EWoxXUAA9byc (1)

EDİTÖR’DEN

Gamze Yücesan-Özdemir

21. yüzyılın başında ekoloji tartışmaları hem akademide ve bilim üretim alanında hem de toplumsal mücadele zeminlerinde ciddi bir görünürlük kazanmıştır. Günümüzde ekolojik kriz tartışmaları bu iki temel boyut üzerinden ilerlemektedir.

Bir yandan ekolojik krizin derinleşmesi, diğer yandan ise dünyanın belli coğrafyalarında bu krizin görünür olduğu somut mücadelelerin yükselişi; ekolojik krizi anlayacak bir sosyal bilim anlayışı kadar söz konusu toplumsal mücadele alanlarının siyasallaşmasına ilişkin bir kavrayışı da gerekli kılmaktadır.

Ekoloji sorununa ilişkin hem bilgi üretim alanını hem de toplumsal mücadele zeminini bir arada kavrayan ve açıklayan bütünsel bir yaklaşım kritiktir. BU bütünsel yaklaşımın ise, felsefi-bilimsel kökenleri, yöntemi ve de siyasal stratejisi ve ufku olmalıdır.

Ekolojik krize dair bütünsel bir yaklaşımın felsefi-bilimsel kökenlerinin oluşturulmasında önemli olan tarihsel maddeci kavrayışa sahip çıkmaktır. 21. yüzyılın Marksist tartışmaları, ekolojik kriz çağında tarihsel maddeciliği yorumlarken Marx‘ın tarih kavrayışının zeminini oluşturan insan ve doğa yaklaşımlarını temel almaktadır. Bu noktada, Marx‘ın maddeci tarih kavrayışının maddeci doğa kavrayışıyla iç içeliği yeniden vurgulanıyor; Tarihsel maddeci bir kavrayışta insani varoluş tarihsel-toplumsal olduğu kadar aynı zamanda doğal-ekolojik bir oluşum olarak da kavranıyor.

Ekolojik krize ilişkin tarihsel maddeci bir analiz bugün her zamankinden kritiktir. Zira ekoloji alanı, bir yandan burjuva biliminin “yeşil ekonomi” tartışmaları ile istila edilmektedir. Burjuva sosyal bilimler alanı yeni bir hegemonya projesi olarak görebileceğimiz bir ekoloji yanlısı kalkınma söylemleri geliştirmektedir. Ancak bu, yaşanan krize gerçek bir çözüm bulmaktan çok mevcut krizin kısa vadeli çözümleri veya krizin ortaya çıkardığı durumları da yeni birikim alanlarına çevirme hamleleri olarak yaşanmaktadır.

Diğer yandan, sol içi tartışmalarda postmodernist, postyapılsalcı ve toplumsal inşacı ekolojik yaklaşımlar maddeci diyalektiği rayından çıkarmaktadır. Bu yaklaşımlar, kapitalizmin doğa üzerindeki hakimiyetinin mutlaklaştırdığını varsayarak, doğa ve toplum arasındaki ayrımın ve çelişkinin ortadan kalktığını iddia ederler. Böyle bir iddia, kapitalist sistemin ekolojik kriz için önerdiği kısa vadeli, temelde yine kapitalist birikime hizmet eden çözümleri meşrulaştıran bir gerekçe oluşturur. Eğer doğa kapitalist toplum içindeki bir dizi ilişkiden ibaret hale geldiyse, doğanın yıkımının önüne geçmek için doğa ve toplum ilişkisinde devrimci bir dönüşüm değil, sermaye birikim mantığının sürdürülebilirliği ve yenilenebilirliği içerecek şekilde yeniden düzenlenmesi gerekecektir. Oysa maddeci diyalektik, doğanın insan toplumundan özerk hareketini de göz önüne alarak, doğanın sunduğu koşullarda insanın potansiyelini mümkün olan en kapsamlı şekilde gerçekleştirmesini sağlayacak bir doğa-toplum ilişkisinin kurulmasını talep etmektedir.

Ekolojik kriz tartışmalarının ikinci boyutunu ise toplumsal mücadele ve siyasal ufuk tartışmaları oluşturur. Burada hem söz konusu hareketlerin sınıfsal bileşimi ve anlamı hem de kapitalizme karşı bir toplum savunusu gündemi öne çıkmaktadır.

Türkiye gibi ülkelerde ekolojik gündeme ilişkin 21. yüzyılda ortaya çıkan belirgin eğilim, kent ve kırlardaki müşterek alanların sermaye birikimine dahil edilmesi ve özel mülkiyet haline getirilmesi sürecidir. Bunun sonucu olarak, ekolojik mücadeleler küçük burjuva nitelikli “duyarlılıkların” ötesinde, kent ve kır emekçilerinin doğrudan yaşam problemleri olarak mücadele gündemine girmiştir. Bu süreç ekolojik hareketlerin hem coğrafyasını kentten kıra doğru, hem de sınıfsal bileşimini diğer işçi sınıfı katmanlarına doğru genişletmiştir.

Bu ciddi dönüşüm ve genişleme, hem içerdiği siyasallaşma potansiyeli hem de yeni mücadele pratikleri itibariyle kapitalizm karşıtı önemli bir yol açmaktadır. BUna karşın sistem karşıtı bir mücadele hedefi taşımayan idelojik-söylemsel üretimler, yükselmekte olan birçok muhalefet hareketinin gündemini biçimlendirmektedir.

Tarihsel maddeci bir ekoloji yaklaşımı, kapitalizmi aşan bir siyasallaşma kavrayışını ve pratiğini öne çıkarması bakımından kritiktir. Kötüleşen çevresel koşullar ve işçi sınıfının kentsel/kırsal bileşimlerine yönelik mülksüzleştirme ve yoksullaştırma, ekolojik kriz karşıtı halkçı kalkışmalarda kendini görünür kılıyor. “Ya sosyalizm ya barbarlık” bugün, hem geleneksel hem de yepyeni bir anlam taşıyor. Dolayısıyla tarihsel maddeci ekoloji kavrayışı, neoliberal kapitalist düzenin dünyaya dayattığı barbarca çevresel koşulların, kapitalist düzenin ayrılmaz bir parçası olduğunu ve buradan bir kopuş olmadıkça insanlığın kurtuluşunun mümkün olmadığını bize tekrar hatırlatıyor.

Marksizm ve Ekoloji” dosyasında hem yurtdışından, hem de yurtiçinden makaleler ve katkılar bulunuyor. Yurtdışından katkı sunan makaleler, John Bellamy Foster, Brett Clark, Paul Burkett, Hannah Holleman, Martin Empson ve Kohel Saito tarafından kaleme alındılar. Evren Hoşgör‘ün yeşil ekonomi tartışmalarını gündeme getiren yazısı, Özay Göztepe‘nin acele kamulaştırma yazısı ve Adnan Çobanoğlu‘nun iklim ve çevre mücadelesine ilişkin yazısı ise dosyamıza Türkiye’den gelen katkılar. Kritik bölümünde ise Michael Löwy‘nin Ekososyalizm kitabını Tijen Demir değerlendirdi.

Kronik ise, Türkiye gündemini son dönemde meşgul eden neoliberal tarım politikalarını ve mevsimlik tarım işçilerini mercek altına almaktadır. Neoliberal politikalarla piyasanın yıkıcılığına terk edilen, üretim kapasitesi zayıflayan ve kır emekçisi iflas noktasına getirilen tarım, ülkeyi besleme özelliğimi yitirmiş durumdadır. Mevsimlik tarım işçilerinin maruz kaldıkları uygulamalar ise güvencesizlik ve geleceksizlik tartışmalarında, en katlanılamaz, en kötü ve en acımasız olanlardır. Mevsimlik tarım işçilerinin çalışma ve yaşam koşulları ciddi bir mücadele alanı olarak karşımızda durmaktadır.

Marksizm ve Ekoloji” tartışmalarında Montly Review dergisi oldukça başat durumdadır. Özellikle derginin, editörü, John Bellamy Foster, tarihsel maddeci bir ekolojiyi tüm kafa karışıklıklarına karşı durarak savunmakta ve Montly Review da bu savunusunun  görünür hale geldiği başat mecra olmaktadır. Montly Review Türkiye olarak derginin önemli bir savunma hattını 3. sayımıza taşımaya çalıştık. Bu sayı konu üzerine tüm tartışmaları bitiren değil, tam tersine verimli tartışma gündemleri için alternatif bir başlangıç noktası teşkil etme gayesinin bir ürünüdür.

Herkese iyi okumalar. Gelecek sayıda buluşmak üzere…

Ekolojik Emperyalizm

Emperyalist kapitalizm günümüzde ekolojik emperyalizm aşamasına gelmiştir. Artık sermayenin tek amacı kendini büyütmektir. Sermaye için doğa sadece hammadde deposudur. Yaşamsal unsurlar da yatırım yapılması gereken birer kâr kaynağıdır.

Harry S. TRUMAN’ın 20 Ocak 1949’da Başkan olarak göreve gelirken yaptığı konuşma, bu sürecin politik başlangıcı olarak kabul edilebilir:

Az gelişmiş bölgelerin geliştirilmesi ve ekonomilerinin büyütülmesi için bilimsel ilerlememizi ve endüstriyel gelişmemizi yeni bir cesur programla bu bölgelere sunmamız gerekiyor… Eski emperyalizmin başka ülkelerden kâr elde etmesi gibi bir anlayışın bizim programımızda yeri yoktur. Bizim tasarladığımız… bir kalkınma programıdır

ABD kalkınmacı retoriğe sarılarak, komüncülüğün yayılmasının önünü kesmek ve Amerikan yatırımlarının önünü açmayı amaçlıyordu. Bunun için de MARSHALL Yardımı devreye sokuldu. Bu yardım, tulumbaya verilen bir maşrapa su gibiydi. Bu yardımı verdikten sonra, yardım edilen ülkenin tulumbasından istediğiniz kadar su çekebilirdiniz.

_live-simplygrif1960’ların sonuna gelindiğinde “kalkınma” ile ilgili söylemle, gerçekleşenler arasındaki uyumsuzluk ortaya çıkmış bulunuyordu. Beklentilerin aksine yoksulluk, işsizlik ve açlıkla birlikte “doğal tahribat” da ilk kez gündeme geliyordu. Bu koşullarda artık “kalkınma” kavramı önüne bir başka sözcük eklenerek kullanılmalıydı.

“Sürdürülebilir Kalkınma” son dönemde en uygun bulunan ve kullanılan sıfattı. Birleşmiş Milletler Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu’nca hazırlanan bir raporda: “Sürdürülebilir kalkınma, en genel anlamıyla karar vermede ekonomik ve ekolojik düşünceleri bütünleştirme ana teması ile bugünün gereksinimlerini ve beklentilerini geleceğin gereksinim ve beklentilerinden ödün vermeden karşılamanın yollarının aranması” olarak tanımlandı.

İlk bakışta içerdiği bütün ‘iyi’ (!) niyete karşın sürdürülebilir kalkınma kavramı da uygulamaya yönelik taşıdığı belirsizlikler ve muğlâklık nedeniyle, gelişmiş Kuzey ülkelerinde ve geri kalmış, sömürülen Üçüncü Dünya ülkelerinde tamamıyla farklı sonuçlar doğurmaktaydı. Çevre sorunları açısından ise iki önemli sonucu vardı:

1. Üretim için gerekli kaynakların Üçüncü Dünya ülkelerinden Kuzey ülkelerine aktarılması: Sömürgen ülkeler, bu sömürgeci politikaları gereği olarak, kendi ülkelerinde doğal kaynakların hammadde olarak dışalımını özendiriyorlardı. Örneğin, OECD ülkelerinde çeşitli hammadde dışalımlarına uygulanan ortalama gümrük vergisi oranları şöyledir: Bakırda; bakır cevheri ve konsantresi % 0, bakır tel % 4,6, bakır boru ve tüpler % 4,12, bakır mutfak eşyası % 3,98’dir. Alüminyumda cevher ve konsantresi % 0, hurda olmayan metal % 4,10, tel % 6,13, masa ya da mutfak eşyası % 5,83’dir. Bu oranlar petrol için % 0,00 reçine, politerpen için % 7,00, naylon kumaş için % 8,47, PVC için % 7,52, polikarbonatlar için % 7,84. Bu dağılım çinko, kalay, nikel, kurşun için de benzer bir görünümdedir.

2. Çok su ve enerji gerektiren yatırımlarla eskimiş teknolojilerin ve sömürgen ülkelerde toplumsal tüketim ve endüstriyel üretim sonucu oluşan atıkların üçüncü dünya ülkelerine aktarılması. (Madencilik, gemi sökümü, demir-çelik, deri sanayi, çimento, kültür balıkçılığı vb) Anlaşılacağı gibi, yeni sömürgeciler, sömürdükleri ülkelerim madenlerine el koymaktadırlar. Tüm ülke ulusal gelirinin içinde, maden dış satışlarından elde edilen gelirin oranı ne kadar yüksekse, o ülke o kadar geri kalmış demektir. Örneğin, Bostwana’da elde edilen tüm ulusal gelirin % 35,1’i maden dış satışlarından elde edilmektedir. Bu ülkenin dünya insani gelişmişlik sırasındaki yeri de 122’liktir. Bu veriler Sierra Leone için % 28,9 pay ve 174. sırada; Zambiya için % 26,1 ve 153. sıradadır.

Madenlerimizi çıkartıp, satmakla zengin olacağımızı düşünmek ham bir hayâldir. Bu sömürgecilerin propagandası sonucu oluşturulmuş bir önyargıdır.

Sömürgeci devletler bu sömürü düzenini sürdürebilmek için, sömürdükleri üçüncü dünya ülkelerini gittikçe derinleşen bir dış borç çıkmazına sürüklemekte, Kuzey’den üçüncü dünya ülkelerine kaynak akışını zorunlu hâle getirmektedirler. Bu koşullar altında güney ülkeleri çareyi ellerindeki doğal kaynakları pazarlamakta aramaktadırlar.

kizilderililer-05Delaware Kabilesi Reisi Okanıcon, “Biz, Büyük Ruh’un bizim için yarattığı şeylerden hoşnuttuk. Onlar ise değildi. Uygun bulmazlarsa ırmakları, dağları bile değiştiriyorlardı” demişti. Bugün Filipinler Hükümeti’nce Fortune dergisine, böyle bir ilân verilmektedir: “Sizin gibi şirketleri çekebilmek için dağlarımızı düzledik, ormanlarımızı tıraşladık, nehirlerimizin yollarını değiştirdik, şehirlerimizi kaydırdık… Tüm bunlar sizin için, şirketleriniz için, burada Filipinler’de daha kolay, daha kârlı iş yapabilmeniz için.

27 Temmuz 2009 tarihli Der Spiegel Dergisinin haberinden: “Türkiye Tarım Bakanı Çin, Japon, Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerine sesleniyor: “Gelin, beğenin, Türkiye’den istediğiniz toprağı alın.” Geri ve kirli teknolojilerini ihraç ediyorlar, iç savaşları kışkırtıyorlar. Bu anlayışlarıyla yaptıkları yatırımlarla sömürgeci devletler ve korudukları şirketler, son 30 yılda dünyanın yaşam kaynaklarının yüzde 30’unu yok etmişlerdir.

Teknolojinin sunduğu olanakların, doğanın sınırları içinde kalması gereklidir. Yaşam yoksa kalkınmanın ne anlamı olabilir ki?

İnsanlar sermayenin çıkarları için köleleştiriliyorlar. Hatta köleleştirilmiyorlar bile; kullanılıp atılıyorlar. Bu koşullarda seçimimiz hangisi olacak? Sermayece kullanılıp atıldığımız düzeni mi, yoksa insanca yaşayabileceğimiz; özgürlükçü, eşitlikçi, sınıfsız, doğanın kabul edebileceği sınırlar içinde yaşamsal ve zorunlu toplumsal gereksinimler için üretim ve tüketim yapılan eko-komünal bir düzen mi?