Dernek mi, şirket mi?

Ali Rıza Avcan

Son iki, üç haftadır iki ayrı derneğin tüzüklerini hazırlama konusunda hem yasa ve yönetmeliklere hem de örnek olabileceğini düşündüğüm derneklerin tüzüklerine bakarak yoğun bir çalışma sürdürüyorum.

Amacım, her iki dernek tüzüğünün de iyi bir senaryo gibi kurgulanıp bu kurgu içindeki aktörlerin kendilerine verilen rollerle, seyircinin alkışlayacağı güzel şeyler yapmasını sağlamak… Olayların akışı sırasında izleyiciye ters gelen şeylerin olmaması, işlerin yolunda gitmesi ve her iki derneğin de amaç ve hedeflerine kolaylıkla ulaşmasını sağlayacak öyküyü yazmak…

O nedenle zaman zaman da, “olaya bir de tersten bakayım” düşüncesiyle Avrupa Birliği (AB), Dünya Bankası (WB), Dünya Ticaret Örgütü (WTO), Georges Soros‘un kurduğu Açık Toplum Enstitüsü, (Open Society Instıtute), Birleşmiş Milletler Uluslararası Kalkınma Programı (UNDP) ve Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) gibi uluslararası kuruluşlarla onların Türkiye uzantısı Türkiye Üçüncü Sektör Vakfı (TÜSEV) ve Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı (TESEV) gibi kuruluşların sivil toplum kavramı içinde yer alan dernekler, vakıflar, kooperatifler ve kent konseyleri için hazırladığı kitap, makale ve rehberlere bakıyorum.

Çünkü, Dünya egemenliğini elinde bulunduran bu sermaye kuruluşları, 1989’dan bu yana bize ‘yönetişim’ adını verdikleri bir uygulamayı önererek; hatta zorlayarak her sorunun ‘iyi yönetişim’ dedikleri mekanizma içinde ‘mücadele’ ve ‘çatışma’ yerine koydukları ‘uyum’, ‘oydaşma’ (konsensus) ve ‘uzlaşma’ ile çözümleneceği müjdesini veriyorlar.

Bunu da, sivil toplum kuruluşları (nongovermental organizastions-NGO) ya da sivil toplum olarak adlandırdıkları şekilsiz, belirsiz, ‘muhayyel’ bir evren içinde gördükleri dernek, vakıf, kooperatif ve benzerlerini ‘devlet’ ve ‘özel sektör’le ‘uyum’, ‘oydaşma’ ve ‘uzlaşma’ içinde bir araya getirerek sağlayacaklarını iddia ediyorlar.

Onlara göre eski klasik ‘yönetim’ anlayışı artık toplumları yönetmediği, bu konuda yetersiz kaldığı için; bundan böyle ‘sivil toplum’, ‘devlet’ ve ‘özel sektör’ bir araya gelerek hep birlikte toplumu yönetmelidir.

1989 yılından bu yana yukarıda adları sıralanan uluslararası kuruluşlar tarafından hararetle önerilen bu yapıya göre toplumlar,  artık eskiden olduğu gibi ulusal devletler tarafından değil; küçültülmüş ve güçsüzleştirilmiş ‘devlet’lerin rehberliğinde devlet-sivil toplum-özel sektör beraberliği içinde örgütlenmelidir.

Copy-of-Matematik-Lgr11Devletler şirketleşiyor…

Böylesi bir beraberliğin temelinde yatan amaç ise, direksiyona asıl olarak özel sektörün; yani sermayenin ve onun holding ve şirketlerinin geçmesiydi.

Bunun ilk işaretlerini, uluslararası kuruluşlara bağlı olan bağımsız kurumlarla ulusal kalkınma yerine bölgesel kalkınmayı gerçekleştirecek bölgesel kalkınma ajanslarının oluşturulmasında ve devlet örgütünün nicel ve nitel anlamda küçültülmesinde görmüştük.

Bundan böyle devletler; onun özelleştirmelerden, satışlardan, uluslararası bağlantı ve bölgesel angajmanlardan arta kalan merkezi ve yerel birimleri aynen şirketler gibi yönetilecekti. 

O nedenle, yaşadığımız yakın çevrede artık devlete ve yerel yönetime bağlı İZBAN gibi toplu ulaşım araçlarında o hizmetin bir kamu hizmeti olduğundan çok, kâr mı yoksa zarar mı edildiğine bakılıyor ve şayet zararın boyutları altından kalkılamaz hale gelirse, ulaşım ücretleri hiçbir siyasi, demokratik kaygı duyulmadan bir çırpıda % 270’lere varan oranlarda arttırılabiliyor. 

İşte o nedenle, yaşadığımız kentte belediyeye ait birçok kamu hizmeti ya doğrudan doğruya belediye şirketlerinin hizmet konusu oluyor ya da belediye yaptığı kamu hizmetlerini üstü örtük bir şekilde ortak olduğu TARKEM, TETUSA gibi özel şirketlere devrediyor veya FOLKART gibi şirketlerle birçok konuda ortak davranıyor, İzmir-Deniz İzmirlilerin Denizle İlişkisini Güçlendirme Projesi gibi büyük projelerin ön finansmanı, içlerinde her türden inanç, tarikat ve cemaatin yer aldığı 16 şirketin yarattığı havuzlardan sağlanıyor.

Evet, ‘özel sektör’e ve ‘sivil toplum’a rehber olacağı söylenen üçüncü ortak ‘devlet’, artık açık ya da gizli yöntemlerle şirketleşiyor, bir ölçüde ilginç bir özelleştirmenin konusu oluyor.

SWx2CHjn_400x400Dernekler, vakıflar, kooperatifler de şirketleşiyor…

Ama, son haftalarda yaptığım dernek tüzüğü hazırlama çalışmaları sırasında da gördüğüm gibi, ‘devlet‘in şirketleşmesi yanında ‘sivil toplum’un da; yani, dernek, vakıf ve kooperatif gibi sivil toplum kuruluşlarının da şirketleşmesi, adeta bir şirket gibi çalışması için elden gelen yapılıyor, öneriler hazırlanıyor ve bu önerileri uygulayanlara proje, destek, katılım ya da ihale adı altında ödüller veriliyordu…

Baktığım bütün yabancı ve yerli kaynaklarda dernek, vakıf ve kooperatif  benzerleri sivil toplum kuruluşlarının holding ve şirketler tarafından kurulması, şirket ana sözleşmesi gibi ayrıntılı tüzüklere sahip olmaları, kurumsallaşmak adına aynen onlar gibi yapılanıp çalışmaları, devamlı olarak ve onların uzantısı gibi holding ve şirketlerle iç içe çalışmaları, bağımsız denetim kurumları tarafından denetlenmeleri, şirketler gibi personel politikaları belirleyip geliştirmeleri vb. isteniyordu.

Böylelikle karşımıza şirket mi, yoksa dernek mi olduğu belli olmayan, devlet kurumlarıyla belediyelerin işlerini ihalesiz alabilen, gönüllü bir kuruluş olmalarına karşın devamlı yerli ve yabancı kuruluşlardan aldığı projelerle fonlanan, bu nedenle kurumsal bağımsızlığını yitiren, dernek üyesi ve gönüllülerden çok ücretli eleman çalıştıran, tüm gönüllülerin en rahat çalışabileceği hafta tatili günlerinde adeta bir iş yeri gibi kapanıp tatil yapan dernekler, ortaklarını şirket ortağına dönüştüren kooperatifler, kurdukları şirketlerle hayır yerine ticaret yapan vakıflar çıkıyor…

Evet, bundan böyle dernek, vakıf ve kooperatif gibi sivil toplum kuruluşları da şirketleşiyor, kendi başarılarını üye sayıları ya da sağladıkları gönüllü toplumsal fayda yerine ne kadar para kazandıkları ile ölçen kuruluşlar karşımıza çıkıyor…

Bu durum, kamu yararını önceleyen; daha doğrusu öncelemesi gereken Mülkiyeliler Birliği’nde bile karşımıza çıkıp; dernek yöneticilerinin basiretsiz uygulamaları nedeniyle ortaya çıkan kamu zararları, aynı yönetimin sağladığı toplam fayda ile mukayese edilerek bir tür kar/zarar hesabı yapılıyor, bu tür zararların işin “fıtratında olduğu” gibi hukuki ve resmi görüşler ileri sürülebiliyor.

Yönetişim 022Kısacası, küreselleşmeci neoliberal düşüncenin bugün geldiği bu noktada, ‘iyi yönetişim’ denilen zihniyet, bize ‘devlet’in ve ‘sivil toplum’un şirketleşmesini sağlayarak aslında devleti ya da toplumun özel sektör; daha doğrusu sermaye ile onun şirketleşmiş devleti ve sivil toplum kuruluşları tarafından yönetileceğini müjdeliyor. 

İşte bu müjde sayesinde biz bugün, şirketleşmiş ‘devlet‘i ve şirketleşmiş ‘sivil toplum‘u yöneten şirket ve holdinglerle; daha doğrusu, küresel sermaye ve onun yerli işbirlikçileri ile karşı karşıya kalıyoruz… 

Bu nedenle, yarın öbür gün borsada kote olmak isteyen ya da olan sivil toplum kuruluşlarıyla karşılaşırsanız, şimdiden hiç de şaşırmayın derim…

Biz kentliyiz, biz buradayız, burası bizimdir; biz buraya sahip çıkıyoruz… (1)

Ali Rıza Avcan

İngiliz parlamentosunun kesin üstünlüğünü ortaya koyan 1688 tarihli Haklar Bildirisi (Bill of Rights), Philadelphia’da ilk kez toplanan Amerikan Kongresi’nin 4 Temmuz 1776’da kabul ettiği Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ve son olarak Fransız Millet Meclisi’nin 26 Ağustos 1789’da kabul ettiği İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi ile ortaya çıkan liberal demokratik devlet anlayışının özü, millet iradesine ve bu iradeye dayalı millet egemenliğine dayanır. Bu nedenle, XVII ve XVIII. yüzyıllardan sonra ortaya çıkan bütün demokratik devletler kendilerinin, temsil ettikleri milletin temsilcisi olduğunu iddia etmişler ve bu özelliklerini ortaya koymak için milletin eline verdikleri seçme ve seçilme hakkını zaman içinde genişleterek ve bu hakkın seçimler ve siyasi partiler eliyle kullanılmasını sağlayarak siyasi yapılanmalarını tamamlamışlardır.

Demokrasi 002

Devletin egemenliğini bu şekilde millet iradesine dayandırmaya başlaması, demokrasilerin iki temel kavramı olan devlet ve millet ikiliğinin de ortadan kalkarak bütünleşmesi sonucunu doğurmuştur.

Ancak, bu bütünlüğün her zaman için doğru ve sağlıklı bir işleyişi de beraberinbde getirdiği söylenemez. Oluşturulan seçim sistemlerindeki yetersizlikler ve sağlıksız yapılanan siyasi partiler ya da yapılanmasına izin verilmeyen siyasi görüşler milletin devlet örgütündeki temsilini zedelemiş, çeşitli toplum kesimlerinin parlamento ve hükümet gibi siyasi yapılarda temsil edilmemesi ya da yeterince temsil edilmemesi gibi sonuçların ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Darbe geleneğinin yaygın olduğu demokrasisi gelişmemiş ülkelerde ise, tüm toplum kesimlerinin siyasetteki temsili zaman zaman ortadan kaldırılmış; hatta tüm siyasi sistemin, seçimlerin iptal edilmesi, partilerin kapatılması gibi uygulamalarla tatile sokulması söz konusu olmuş, böylelikle liberal demokratik devletin yapısı ve ideolojisi bilerek ve isteyerek zayıflatılmıştır.

Temsili demokrasinin, çeşitli totaliter uygulamalar ve darbelerle ülkemizde ve dünyada yaşadığı bu son macera, onun hem yönetenlerin hem de yönetilenlerin gözünden düşmesine, bundan böyle zaman zaman yönetenlerin işine yaramaz hale gelmesine yol açmıştır. Bu yetersizlikte elbette ki, kategorik anlamda temsili demokrasi olgusunun kendi öznel niteliklerinin yanında bu yönetim tarzından yararlanan yönetici sınıfların uyguladıkları olumsuz politikaların da payı vardır. Çünkü, bir yandan temsili demokrasinin egemeni olan siyasi partilerdeki sağlıksız yapılanmalar, toplumsal mozaiği oluşturan tüm toplum kesimlerinin yönetim sürecinin her aşamasında “temsil edilmesi“ni mümkün kılmamakta, siyasi parti baronlarınca belirlenen temsilciler tüm toplumsal sınıf ve katmanları kucaklamamakta, diğer yandan da halkı temsil ettiği ileri sürülen her düzeydeki “temsilciler“in ürettikleri halktan kopuk politikalar siyasetin yozlaşmasına ve halkın hem siyasetten hem de siyasetçiden soğumasına yol açmaktadır.

Temsili demokrasideki bu aşınma ve yıpranma, çarenin başka adreslerde aranmasına yol açmış; bir kısım kesimler etkili ve sağlıklı yönetimi totaliter eğilimlerde, bir kısmı cemaat ilişkilerinde aramış, böylelikle demokrasiden aradığını bulamayan çaresiz yığınlar demokrasi karşıtı güçlerin kucağına atılmış, “her şeye rağmen yine de demokrasi” diyen demokratik güçler ise çareyi, demokrasiyi zenginleştirmede, bu hastalıklı hali iyileştirmenin yolu olarak demokrasinin çoğulcu ve katılımcı yanını öne çıkarmada bulmuştur.

Demokrasiyi savunan, demokrasinin gelişip güçlenmesini savunan toplum kesimleri, bu anlamda 21. yüzyılı, çoğulcu ve katılımcı demokrasiyi savunarak, çoğulcu ve katılımcı demokrasinin nasıl geliştirileceği, uygulanacağı ve yerleştirileceği tartışmaları ile karşılamıştır.

Bugün demokrasinin geliştirilmesinden yana olan herkes, çoğulcu ve katılımcı demokrasinin hangi koşullarda hangi aktörlerle ve hangi yöntemlerle uygulanabileceğini tartışmakta, “yönetim” olgusunun yerine “yönetişim” olgusunun konulup konulamayacağını sormakta, yerel yönetimlerin, sivil toplum kuruluşlarının ya da oluşumlarının çoğulcu ve katılımcı demokrasi sürecindeki yerini, bunların birbirleri ile ve devletle olan ilişkilerini araştırmakta, yaptığı deneysel uygulamalarla bunun mümkün olup olmadığını sınamaktadır.

Bu tartışma ve denemeler bugün Dünya ve ülkemiz gündemini fazlasıyla meşgul etmektedir. Hem öylesine meşgul etmektedir ki; gün geçtikçe artan uluslararası hareket ve örgütlenmelerin baskısı sonucunda bu olgu devletlerin ve hükümetlerin gündemine bile girmiş, imzalanan bir kısım anlaşmalarla bu gelişimin özendirilmesinden söz edilmeye başlanmış, devlet merkezli çözüm önerilerinin üretildiği Vancouver Konferansı sonrasında, 3-4 Haziran 1996 tarihlerinde İstanbul’da toplanan ve merkezi ve yerel yönetimlerle sivil toplum kuruluşlarının yerleşim sorunlarına birlikte çözüm üretmesi ve bu amaçla toplumun tüm kesimleriyle işbirliği sağlanması önerilerinin yoğunluk kazandığı Habitat II Zirvesi’nin ülkemizde estirdiği rüzgarla pıtrak gibi ortaya çıkan Yerel Gündem 21 oluşumlarına uluslararası anlaşmalarla maddi ve manevi yardımlar yapılmaya başlanmış, bu oluşumların güçlenip gelişmesi için merkezi idare genelgeleri düzenlenir olmuştur.

Çünkü, yönetenler artık sadece temsili demokrasi ile dünyayı ve ülkemizi yönetemez olduklarını fark etmeye başlamışlar, sahip oldukları tekeli, çoğulcu ve katılımcı demokrasinin nimetleri ile, kendi uygun gördükleri ölçü ve sınırlarda zenginleştirmeye, “biraz oradan biraz buradan” mantığı ile oluşturdukları bu karman çorman, içinden çıkılmaz yönetim tarzıyla -fakat asla sahip oldukları yetkileri başkalarına devretmeden, hatta onlara sıkı sıkıya sarılarak ve bazen acımasızca hatırlatarak- arada sırada sivil toplumcu söylemleri de kullanarak denemeye girişmişlerdir. Gerçi bir kısmı bu uyanıklığı -halen- göstermese de devlet, bu uyanıklığı gösteren safdil “samimi“lere ya da içten pazarlıklılara tahammül eder gözükmekte, onları sistemin bir sübabı olarak kullanmakta, birikip sıkıntı verecek toplumsal istimi zaman zaman dışarı vererek rahatlamasına göz yummaktadır.

Uluslararası emperyalizmin yeni bir şekli olan küreselleşme olgusu ideolojik boyutu da böyle bir gelişimi öngörmekte; dünya ve ülke düzeyindeki politik mücadeleyi değil, doğaya, yaşanan çevreye sahip çıkma boyutunda sivil toplum uğraşısının ön plana çıkarılmasını, bireylerin ve geniş halk kitlelerinin kent, bölge ve çevre boyutunda yerel mücadelesini arzulamaktadır. Böylelikle orman değil ağaç görülecek, ağaçların oluşturduğu ülkesel ve evrensel bütünlük gözardı edilebilecektir. Asıl belirleyici olan ulusal ve uluslararası politik süreçler yerine yerel politikalar oluşturularak küreselleşmenin getirdiği evrensel sorunlar, sakıncalar gözlerden uzak tutulabilecektir.

2009summer_is-democracy-the-guarantee_1920x1080_1

Küreselleşme ideolojisinin önerdiği genel siyasetten kopuk yerel siyaset olgusu kendi içinde bu tehlikeyi barındırmakla birlikte hem ülke ve dünya ölçeğinde hem de içinde yaşanılan bölge, çevre ve kent ölçeğinde politika üretmek ve uygulamak mümkündür. Bunları bir madalyonun her iki yüzü olarak görerek ve o madalyonun bütünlüğünde bu mücadelenin iç ve dış dinamiklerini yakalayarak toplumsal sorunları saptamak, bu sorunlarla ilgili politikaları üretmek, sorunların çözümünü kolaylaştırmak hatta çözmek, pekala da mümkündür.

Devam Edecek…

 

 

Halkın Çözülüşü – Neoliberalizmin Sinsi Devrimi

Halkın Çözülüşü: Neoliberalizmin Sinsi Devrimi / Undoing the Demos Neoliberalism’s Stealth Revolution

Yazar: Wendy Brown

Çeviri: Barış Engin Aksoy
Yayına Hazırlayan: Özge Çelik
Kapak Resmi: Juan Genovés
Kapak Tasarımı: Emine Bora
1. Baskı: Şubat 2018
Kitabın yazarı Wendy Brown ile yazılan söyleşinin Türkçe alt yazılı videosu:
maxresdefault

Bugün hayatın her veçhesine nüfuz etmiş olan neoliberal rasyonalite, her şeyi ve herkesi homo oeconomicus suretinde yeni baştan yaratıyor. Demokrasinin ilke ve kaideleri, bu akıl ve yönetişim düzeni tarafından, ekonomik terim ve ölçülerle çerçevelendiğinde neler oluyor peki? Bireysel ve kolektif özyönetime ve buna dayanak oluşturan kurumlara gösterilen bağlılık, sermaye değerini, rekabet konumunu ve kredi notunu artırmaya yöneltilen övgülerin altında ezilip yerinden edildiğinde? Halk yönetiminin beraberinde getirdiği ifade, müzakere, katılım, kamu yararı ve iktidar paylaşımı pratikleri ve ilkeleri, ekonomikleşmeye maruz kaldığında neler oluyor?

Çözülüp dağıtılan demos, insan sermayesi parçalarına dönüşüyor; adalet ancak büyüme oranları, kredi notları, yatırım iklimlerinin dayatmalarıyla ilişkili olarak gündeme geliyor; özgürlük insan sermayesinin değerini artırma buyruğuna tabi kılınıyor; eşitlik piyasa rekabeti içinde dağılıp gidiyor; halk egemenliği bütün bunlarla giderek daha bağdaşmaz oluyor. Liberal demokrasinin kurum, pratik ve âdetleri bu dönüşümden sağ çıkamayabilir. Radikal demokrasi düşleri de keza.

Halkın Çözülüşü’nde, neoliberalizmin demokrasinin temellerini nasıl sarstığını anlatıyor Wendy Brown. Neoliberal aklın, sağlama alıp canlandırmayı vadettiği siyasal biçime ve siyasal tahayyüle neden ve nasıl zarar verdiğini özgün ve dikkat çekici bir argümanla açıklıyor. Neoliberalleştirilen hukuku, siyasal pratikleri, yönetimi ve eğitimi titiz bir analize tabi tutarak, yeni sağduyunun haritasını çıkarıyor: Eğer bir geleceği olacaksa, demokrasinin bugün yeniden düşünmeye ve yeniden mücadeleye konu olması gerekiyor.

İçindekiler

Önsöz: Dağılan Demos

Neoliberal Akıl ve Siyasi Hayat
1. Dağılan Demokrasi: Neoliberalizmin Yeniden İnşa Ettiği Devlet ve Özne
2. Foucault’nun Biyopolitikanın Doğuşu Dersleri: Neoliberal Siyasi Rasyonalitenin Haritasını Çıkarmak
3. Foucault Tashihi: Homo Politicus ve Homo Oeconomicus

Neoliberal Aklın Yayılması
4. Siyasi Rasyonalite ve Yönetişim
5. Hukuk ve Hukuki Akıl
6. İnsan Sermayesinin Eğitilmesi

Sonsöz: Kaybedilen Yalın Demokrasi, Fedakârlığa ve Kurban Vermeye Dönüşen Özgürlük Dizin

Dağılan Demokrasi: Neoliberalizmin Yeniden İnşa Ettiği Devlet ve Özne, s. 17-23

Bu kitap, varoluşun tüm boyutlarını ekonomik ölçülere göre düzenleyen kendine has bir akıl biçimi olan neoliberalizmin, demokrasinin temel unsurlarını usul usul nasıl çözüp dağıttığını kuramsal düzeyde ele alıyor. Bu unsurlar arasında söz dağarcıkları, adalet ilkeleri, siyasi kültürler, yurttaşlık âdetleri, yönetim pratikleri ve hepsinden öte, demokrasi tahayyülleri var. İddiam, piyasalar ve paranın demokrasiyi yozlaştırması veya alçaltmasından, siyasi kurum ve neticelerin gitgide finans ve şirket sermayesinin hâkimiyeti altına girmesinden, yahut demokrasinin yerini plütokrasinin (zenginler tarafından zenginler için yönetim) almasından ibaret değil. Daha ziyade, günümüzde devlet idaresinde ve işyerinde, hukuk sahasında, eğitimde, kültürde ve gündelik faaliyetlerin muazzam bir kısmında hazır ve nazır bulunan neoliberal aklın, demokrasinin kurucu unsurlarının belirgin siyasal karakterini, anlamını ve işleyişini ekonomikleştirdiğini öne sürüyorum. Liberal demokrasinin kurum, pratik ve âdetleri bu dönüşümden sağ çıkamayabilir. Radikal demokrasi düşleri de keza. Dolayısıyla bu kitapta, hem rahatsız edici bir güncel durumun hem de bu sorunlu şimdi’nin içinde müstakbel demokrasi projeleri konusunda yaşanabilecek çoraklığın haritası çıkarılmaktadır. Demokrasinin sağlama alınmasını amaçlayan kurum ve pratikler, beslenmek için ihtiyaç duyduğu kültürler, canlanması için gereken enerjiler, demokrasiyi uygulamaya geçiren, gözeten veya arzulayan yurttaşlar – neoliberalizmin siyasi hayatı ve bugüne dek ekonomik olmamış alan ve faaliyetleri “ekonomikleştirmesi”yle birlikte bunların hepsi zora girmektedir.

Neoliberalizmin çağdaş liberal demokrasinin içini oyması ile daha radikal demokrasi tahayyüllerini tehlikeye atması arasındaki bağlantı nedir? Liberal demokrasinin pratik ve kurumları hemen her zaman vaatlerinin gerisinde kalsalar, vaat ettiklerini zaman zaman insafsızca tersine çevirseler de, liberal demokrasi ilkeleri hem evrensel özgürlük ve eşitlik idealine hem de halk tarafından halk için siyasi yönetim idealine tutunur, bu idealleri ayakta tutarlar. Diğer birçok demokrasi formülasyonu da bu idealleri benimsemiş; liberalizmin biçimciliği, özelciliği, bireyciliği ve kapitalizmden görece hoşnutluğunun olanak sağladığından daha farklı yorumlamış, çoğunlukla daha esaslı bir şekilde gerçekleşmeleri için uğraş vermiştir. Gelgelelim bu kitabın öne sürdüğü gibi, neoliberal akıl bu ideal ve arzuları reel liberal demokrasilerden tahliye etmekle meşgulse şayet, demokrasi projelerinin daha canla başla ateşleneceği platform neresi olabilir? Daha fazla veya daha iyi demokrasi arzusu, burjuva biçiminin küllerinden nasıl doğar? O uçucu liberal örneği bile ortalıkta yokken, halklar ne diye demokrasi istesin veya arasın? Dahası, demokratikliğini kaybeden özneler ve öznelliklerde bu siyasi rejime özlem, ne ezelden beridir gelen ne de içinde bulunduğumuz tarihsel durumun ürünü olan bu özlem nereden doğabilir? Bu sorular, ne tür halk ve kültürlerin demokrasi arayacağı veya inşa edeceği sorununun, esasen Batı dışındaki kesimleri ilgilendirmek şöyle dursun, bizatihi çağdaş Batı’nın kendisi için de belirleyici önemde olduğunu anımsatmaktadır. Antidemokratlar tarafından yıkılabileceği veya engellenebileceği gibi, demokrasinin dağılması, içeriden içinin boşaltılması da mümkündür. Dahası, demokrasi arzusu ne verili ne de yozlaşmayan bir şeydir; nitekim Rousseau ve Mill gibi demokrasi kuramcıları dahi, Avrupa modernliğinin sunduğu malzemeden demokratik ruhlar şekillendirmenin güçlüğünü kabul etmişlerdir. [1]

Her iki sözcüğün de muğlaklığı ve çokanlamlılığı, demokrasi ile neoliberalizmin ilişkisini kuramlaştırma girişimlerini zora sokmaktadır. “Demokrasi”, modern siyasi söz dağarcığımızın en tartışmalı ve en gelişigüzel kullanılan terimleri arasındadır. Genelgeçer anlayışa göre “demokrasi”, serbest seçimlerden serbest piyasalara, diktatörlere karşı ayaklanmalardan kanun ve nizama, hakların merkeziliğinden devletlerin istikrarına, bir araya gelmiş çokluğun sesinden bireyselliğin korunmasına ve kitlelerin diktasının dayatılmasının yanlışlığına kadar pek çok anlama gelmektedir. Kimilerine göre demokrasi Batı’nın en kıymetli hazinesidir, kimilerine göre ise Batı’nın aslında hiç sahip olmadığı şeydir, yahut esasen Batı’nın emperyal emellerinin cilasıdır. Demokrasinin o kadar çok çeşidi vardır ki –sosyal, liberal, radikal, cumhuriyetçi, temsili, otoriter, doğrudan, katılımcı, müzakereci, plebisit– bu tür iddialar çoğunlukla sağırlar diyaloğuna dönüşmektedir. Siyaset bilimi alanında, ampirik araştırmalar yapanlar terime ölçü ve anlamlarla istikrar kazandırmaya çalışırken, teorisyenler bütün bunları tartışmaya açıp sorunlaştırmaktadır. Siyaset teorisi alanında çalışanlar, çağımızda tek bir formülasyon (liberal) ve yöntemin (analitik) “demokrasi teorisi” üstünde kurmuş olduğu tekelden farklı ölçülerde memnun yahut mutsuzlardır.

Demokrasi” sözcüğünün Yunanca etimolojisi dahi muğlaklık ve tartışma yaratmaktadır. Demos/kratia “halkın yönetimi” veya “halk tarafından yönetim” demektir. Ama antikçağ Atinası’nda kimler “halk”tır? Mal mülk sahipleri mi? Yoksullar mı? Sayılmayanlar mı? Çoğunluk mu? Bu soru bizzat Atina’da ihtilaf doğurmuş, bundan dolayı Platon demokrasiyi anarşiye yakın, Aristoteles ise yoksulların yönetimi olarak görmüştür. Çağımızda Kıta Avrupası’ndan çıkan teori bağlamında, Giorgio Agamben demos’un hem siyasi topluluğun tamamına hem de yoksullara işaret etmesi bakımından –“tesadüfi olmayan”– sürekli bir belirsizliği olduğunu saptar. [2] Jac-ques Rancière ise (Platon’un Yasalar’ı üstünden) demosun bunların ikisine de değil, yönetme vasfı tanınmayanlara, “sayılmayanlar”a işaret ettiğini savunur. Bu nedenle Rancière’e göre demokrasi her zaman “paysız pay”ın patlak vermesidir. [3] Rancière’in iddiasını güçlendiren Etienne Balibar, demokrasinin imzası olan eşitlik ve özgürlüğün “dışlananların isyanıyla benimsetilmesi”, aynı zamanda da “bizzat yurttaşlar tarafından hiç bitmeyecek bir süreç içinde sürekli yeniden kurulması” gerektiğini savunur. [4]

Demokrasinin anlamının açık uçlu ve tartışmalı olduğunun kabulü elinizde tuttuğunuz yapıt için elzem; çünkü bir yandan demokrasinin halkın –bu halk kim olursa olsun– siyasi düzlemde kendi kendini yönetmesi çağrışımının değeri üstünde dururken, diğer yandan demokrasiyi belli bir biçimle sınırlandırılmaktan kurtarmak istiyorum. Bu bakımdan demokrasi, istibdat ve diktatörlüğün, faşizm yahut totalitarizmin, aristokrasi, plütokrasi yahut şirket-erkinin karşısında durduğu gibi, çağımıza ait bir fenomenin, neoliberal rasyonalitenin doğurduğu düzen içinde yönetimin yönetişime ve işletmeye dönüşmesinin de karşısındadır.

Neoliberalizm” de gevşek ve kaygan bir imleyendir. Neoliberalizmin sabit veya oturmuş koordinatları olmadığını, söylemsel formülasyonlarında, uyguladığı politikaların icaplarında, maddi pratiklerinde zamansal ve coğrafi çeşitlilik bulunduğunu söylemek akademi içinde basmakalıp bir yargı haline gelmiştir. [5] Bu basma-kalıp yargı, neoliberalizmin pek çok ve çeşitli kökenleri bulunduğunu ya da esasen eleştirmenlerinin kullandığı bir terim olduğu için varlığının dahi şüpheli göründüğünü kabul etmenin ötesine geçmektedir. [6] Bir ekonomi politikası, yönetişim tarzı ve akıl düzeni olarak neoliberalizm aynı anda hem küresel olan hem de sabit, farklılaşmamış, sistematik veya katışıksız olmayan bir fenomendir. İsveç’te refah devletçiliğinin süregelen meşruluğuyla, Güney Afrika’ da Apartheid sonrasının demokratikleştirici ve yeniden bölüşüme dayalı bir devlet beklentisiyle, Çin’de Konfüçyüsçülük, post-Mao-izm ve kapitalizmle, ABD’de köklü bir devletçilik karşıtlığı ile yeni bir işletmecilikten oluşan tuhaf bir kokteylle kesişmektedir. Üstelik neoliberal politikalar farklı kapılardan, farklı failler aracılığıyla içeri girmektedir. Şili’de neoliberalizm Salvador Allende’nin 1973’ te devrilmesinin ardından, Augusto Pinochet ve “Chicago Boys” olarak bilinen Şilili iktisatçılar tarafından dayatılan bir “deney” iken, sonraki yirmi yıl boyunca Küresel Güney’e dayatılan “yapısal uyum”un sorumlusu IMF olmuştur. Keza Margaret Thatcher ve Ronald Reagan iktidara ilk geldiklerinde cüretkâr serbest piyasa reformları peşinde koşmuştur, ama neoliberalizmin Avrupa-Atlantik ulusları içinde daha sinsice, demokratik bir söz dağarcığı ve toplumsal bilinci gasp edip bunların yerine ekonomik olanlarını getiren yönetişim teknikleri vasıtasıyla serpildiği de olmuştur. Dahası, zaman içinde neoliberal rasyonalitenin kendisi de –sadece değilse de bilhassa– üretime dayalı bir ekonomiden gittikçe finansallaşan bir ekonomiye geçişte değişime uğramıştır. [7]

Bir paradoks öyleyse. Neoliberalizm kendine özgü bir akıl tarzı, özne üretme tarzı, bir “davranış yönetimi” (conduct of conduct) ve değerlendirme sistemidir. [8] Hem tarihsel özgüllük taşıyan, Keynesçilik ve demokratik sosyalizmi hedef alan bir ekonomik ve siyasi tepkinin, hem de daha genelleşmiş bir pratiğin, o güne dek başka değer çizelgelerinin yönetimi altında olan saha ve faaliyetleri “ekonomikleştirme” pratiğinin adıdır. [9] Gelgelelim farklı farklı ülke, bölge ve sektörlerdeki somut örneklerinde, varlığını halen sürdüren kültürler ve siyasi geleneklerle muhtelif kesişmelerinde ve hepsinden öte, diğer söylem ve gelişmelerle girdiği yakınsama ve özümseme ilişkilerinde, neoliberalizm değişik şekiller almakta, değişik içerikler ve normatif ayrıntılar, hatta farklı ifade tarzları doğurmaktadır. Küresel ölçekte her yerde hazır ve nazırdır ama birleşmiş değildir, zaman ve mekân içinde kendi kendisine özdeş değildir.

Demokrasiyle ilgili örnekler de böylesine çeşitli olduğu halde, ileride anlaşılacak sebeplerden dolayı, bu çalışmada daha çok “neoliberalizm” için bir anlam belirlemekle meşgul olacağım. Ancak neoliberalizmin bu boyutlarının intizamsızlığı, kendi kendisine özdeş olmayışı, zamansal ve mekânsal değişkenliği ve hepsinden öte, yeniden şekillenmeye açık oluşunun–, neoliberalizmin çağımız diyebileceğimiz bir zamanda, Avrupa-Atlantik dünyası diyebileceğimiz mekândaki tekerrürüne odaklanan bir argüman bağlamında altını çizmek önem kazanıyor. Neoliberalizmin değişkenliği ve esnekliğine karşı uyanık olmak, şu anki versiyonunun onun özsel ve küresel hakikati diye belirlenmesine ve oluşturduğum hikâyenin teleolojik bir hikâyeye, ahir zamanlara doğru uygun adım yürüyüşte karanlık bir sayfaya dönüştürülmesine karşı bir ikaz mahiyetindedir. …

Notlar

[1] Rousseau’nun modernliğin sunduğu malzemeden demokratik özneler oluşturmanın güçlüğünü kavrayışının habercisi, “Eşitsizlik Üstüne Söylev”den Toplumsal Sözleşme’ye geçişidir. Mill Özgürlük Üstüne’de dosdoğru, hepimizin kendimiz için hürriyet, bireysellik ve hoşgörü istediğimizi, ama bunu başkalarına bahşetmeye pek yanaşmadığımızı söyler. John Stuart MillOn Liberty and Other Writings içinde, Stefan Collini (haz.), Cambridge: Cambridge University Press, 1989, 11 ve 16; Özgürlük Üstüne ve Seçme Yazılar, çev. Alime Ertan, İstanbul: Belge, 2000.

[2] Giorgio Agamben, Homo Sacer, Stanford: Stanford University Press, 1998, 176; Türkçesi: Kutsal İnsan, çev. İsmail Türkmen, İstanbul: Ayrıntı, 2001. 
[3] Jacques Rancière, Dissensus: On Politics and Aesthetics, New York: Continuum, 2010, 70; Türkçesi: Uyuşmazlık: Politika ve Felsefe, çev. Hakkı Hünler, İzmir: Aralık, 2006. 
[4] Etienne BalibarEqualiberty: Political Essays, İng. çev. James Ingram, Durham: Duke University Press, 2014, 207; Türkçesi: Eşitliközgürlük, çev. Oylum Bülbül, İstanbul: Metis, 2016, 272. Balibar’ın bu fevkalade metninin İngilizcesi, Halkın Çözülüşü’nün tam baskıya verildiği dönemde yayımlandı maalesef. Burada sunduğumdan çok daha geniş bir muameleyi hak ediyor. 
[5] Jamie PeckConstructions of Neoliberal Reason, New York: Oxford University Press, 2010; John Clarke, “Living With/in and Without Neo-Liberalism”, Focaal-European Journal of Anthropology, 51.1, 2008, 135-47; Franco BarchiesiPrecarious Liberation: Workers, the State and Contested Social Citizenship in Post-Apartheid South Africa, Albany: State University of New York Press, 2011. 
[6] Bugün neoliberalizm üstüne güzel bir düşünce tarihleri kümesi oluşmuş bulunuyor, sözgelimi PeckConstructions of Neoliberal Reason; Daniel Stedman JonesMasters of the Universe: Hayek, Friedman, and the Birth of Neoliberal Politics, Princeton: Princeton University Press, 2012; Pierre Dardot ve Christian LavalThe New Way of the World, New York: Verso, 2014; Türkçesi: Dünyanın Yeni Aklı, çev. Işık Ergüden, İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2012; Philip MirowskiNever Let a Serious Crisis Go to Waste, New York: Verso, 2013; ve Angus BurginThe Great Per¬suasion: Reinventing Free Markets since the Depression, Cambridge, MA: Harvard University Press, 2012. Bu yapıtların her biri, savaş sonrası dönemin bazı muhalif akımlarından doğan, daha sonra bu sulardan hem beslenen hem ayrılan bir yönetim rasyonalitesi şeklini alan bir neoliberalizm anlayışına katkıda bulunmaktadır. Neoliberal siyasi rejim ve öznelliklere ait yeni güç ve kategorilerin kuramlaştırılması konusunda da, her birinin kendine özgü bir katkısı vardır. Bu çalışmalar hep birlikte, daha ortodoks bir Marksist görüşe, David Harvey’nin A Brief History of Neoliberalism (New York: Oxford University Press, 2005; Türkçesi: Neoliberalizmin Kısa Tarihi, çev. Aylin Onacak, İstanbul: Sel, 2015) kitabında örneğini bulan, neoliberalizmin 1970’lerde düşen kâr oranlarına yanıt olarak kapitalizmin yeniden biçimlendirilmesi olduğu görüşüne zımnen karşı çıkıştır. Düşünceye daha çok odaklanan analizin kapsamını genişletip kemer sıkma politikalarının yükselişini ve yaygınlaşmasını inceleyen bir yapıt için bkz. Mark BlythAusterity: The History of a Dangerous Idea, New York: Oxford University Press, 2013; Türkçesi: Kemer Sıkmak: Tehlikeli Bir Fikrin Tarihi, çev Duygu Argın, İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları, 2017. Neoliberal beyin takımlarının (think tank) neoliberal politika ve rasyonaliteyi hâlâ nasıl şekillendirdiği üstüne bir çalışma için bkz. P. W. ZuidhofImagining Markets: The Performative Politics of Neoliberalism, Zone, yakında çıkacak. Çok fazla şeyi imler hale gelen neoliberalizmin büyük ölçüde kullanışsız olduğu iddiası için bkz. Taylor C. Boas ve Jordan Gans-Morse, “Neoliberalism: From New Liberal Philosophy to Anti-Liberal Slogan”, Studies in Comparative International Development, 44.2, 2009, 137-61. 
[7] Bu geçişin önemi üstüne gelişkin analizler için, diğer çalışmaların yanı sıra, bkz. Michel FeherRated Agencies: Political Engagements with Our Invested Selves, Zone, yakında çıkacak; Gerald F. DavisManaged by the Markets: How Finance Reshaped America, New York: Oxford University Press, 2009; “After the Corporations”, Politics and Society, 41.2, 2013 ve “Finance Capitalism 2.0: How BlackRock Became the new J. P. Morgan”, Emek ve İstihdam İlişkileri Birliği Konferansı, 7 Ocak 2012, University of Michigan, webuser.bus.umich.edu/gfdavis/Presentations/Davis%20LERA%20tak%201-7-12.pdf.
[8] Michel FoucaultThe Birth of Biopolitics: Lectures at the Collège de France, 1978-79, Michel Senellart (haz.), İng. çev. Graham Burchell, New York: Picador, 2004; Türkçesi: Biyopolitikanın Doğuşu, çev. Alican Tayla, İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2015. 
[9] Koray Çalışkan ve Michel Callon, “Economization, Part 1: Shifting Attention from the Economy Towards Processes of Economization”, Economy and Society, 38.3, 2009, 369-98; Timothy Mitchell, Rule of Experts: Egypt, Techno-Politics, Modernity, Berkeley: University of California Press, 2002; Carbon Democracy: Political Power in the Age of Oil, Londra: Verso, 2011; Türkçesi: Karbon Demokrasi: Petrol Çağında Siyasal İktidar, çev. Fırat Berksun, İstanbul: Açılım Kitap, 2014. 

DVIDJNUWkAIpbaF

Yönetişimin de iyisi olabilir mi?

Ali Rıza Avcan

Yönetişim” sözcüğü, her ne kadar yönetme eylemiyle ilgili gibi gözükse de aslında siyasi anlamı olan bir sözcük. 

Ulusal devletin artık yeterince başarılı olamadığı ve yönetemediği iddiasında olanların ortaya atıp önerdiği bir siyasal iktidar modeli aslında.  Devletin başrol yerine sivil toplum ve sermaye kesimi arasında kolaylaştırıcı olarak yer almasını, böylelikle sermayenin egemenliğini kolaylaştıran bir aktör olarak görev yapmasını öneren bir zihniyet. 

Ulusal  ve yerel iktidar alanlarını, “katılım“, “demokrasi“, “şeffaflık“, “hesap verme” gibi içi boşaltılmış kavramların desteğiyle sermayeden yana şekillendirme iddiasındaki bu zihniyet, yaşadığımız kentte -ne hikmetse- karşımıza hep sermayeden, ranttan yana işlerle ve büyük projelerle karşımıza çıkıyor.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin elindeki kamu mülklerinin kullanımında; örneğin Kültürpark’ta, Basmane Çukuru’ndaki Folkart binasında, Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale ile diğer yeşil alanlarda hep yönetişimin gerekliliğinden söz edilip bu alanların sermayenin emrine verilmesinde bir ikna aracı olarak kullanılmak isteniyor.

Belediyeler ve devlet şimdiye kadar bu alanlardaki sorunları çözme konusunda başarılı olamadı, o nedenle belediyeler ve devlet sivil toplum ve özel sektörle el ele vererek birlikte çalışmalı, bu alanlar bu işbirliği içinde yeniden yapılandırılarak kurtarılmalı dendi. O nedenle, TARKEM gibi çok ortaklı şirketlerle o çökmüş bölgelerin keşfedilip öğrenilmesi ve kurtarılması istendi.

Ama ne hikmetse keşfedilip kurtarılacak bölgelerin hepsi, kentsel rantın söz konusu olduğu bölgelerdi…

Yönetişim” adı verilen bu zihniyet, bugüne kadar kentteki rant ile bu ranttan kaynaklanan ticari kazançlar adına birçok şeyi yapmakla birlikte ne yazık ki kültür, sanat, eğitim adına hiç bir şey yapmadı, yapmak bile istemedi.

Örneğin yapımı uzun zamandır konuşulan Mavişehir Opera Binası için, Ege Medeniyetleri Müzesi için, İzmir’in ihtiyaç duyduğu tiyatro, konser, bale, müzik salonları için ya da bugün gündeme getirmeye çalışacağım Milli Kütüphane’nin daha iyi hale getirilmesi için…

dt-06

O nedenle İzmir Devlet Opera ve Balesi, İzmir Senfoni Orkestrası gibi kuruluşlar uzun bir süredir İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından destekleniyor, İzmir Devlet Tiyatrosu uzun bir süredir 1920’li yıllarda yapılan küçük binasıyla yetinmek zorunda kalıyor, İzmir Arkeoloji Müzesi yetersiz binalarıyla hizmet vermeye çalışıyor… Üstüne üstlük bu kentin en eski kurumlarından biri olan Milli Kütüphane kendi özgün binasında yıllardır kısıtlı imkanlarla ayakta durmaya çalışıyor…

Şimdi biri çıkıp bu zihniyeti savunanlara bu kentin kültürü, sanatı ve eğitimi sizin bu sihirli formülünüzden fayda umuyor, devletin ve belediyelerin bugüne kadar yapamadığını sizlerin yapmanızı istiyor; gelin belediyeler, valilik, sivil toplum ve özel sektör olarak hep birlikte bu işe el atın ve kentimiz, halkına layık tesislere kavuşsun, İzmir Dünya’nın en büyük kütüphanesine, en büyük tiyatro salonuna, en büyük konser salonuna, en büyük bale salonuna, en büyük opera salonuna kavuşsun dese, yıllardır “yönetişim” adına arsa ve arazi rantı cengaverliği yapan bu akademisyenler, danışmanlar, kentin “kanaat önderleri“, kent simsarları ve sermayedarlar ne derler acaba?

izmirmillikutuphane

Evet baylar, bayanlar… Bu kentin yetersiz konser salonları, tiyatroları, opera binaları, müzeleri, kütüphaneleri ve özellikle de Milli Kütüphanesi sizin ilginizi ve o sihirli yönetişim zihniyetiyle ortaya koyacaklarınızı bekliyor…

Gösterin şu sihirli “yönetişim” sözcüğünün gücünü kuvvetini…

Ama oralarda rant, kazanç, kar yok demeyin…

Oralarda bu kente, ülkeye ve dünyaya kazandırılacak çok zengin bir insan kaynağı var… Orada çocuklar var, orada gençlik var, orada bilim, kültür ve sanat var…

Kısacası orada medeniyetin kaynağı var…

Başarısız Bir Proje: Kent Konseyleri (8)

Uzunca bir süredir değişik yönlerini ele alarak değerlendirdiğimiz bir başarısız projeyi; yani kent konseyleri ile ilgili görüşlerimizi anlatmaya çalıştığımız yazı dizisini şimdiye kadar yazdıklarımızı özetleyerek ve bir sonuç oluşturarak bitirmek istiyoruz.

Evet, iktidarlara göre her şeyin başıboş, kontrol edilemez olduğu bir dönemde ortaya çıktı kent parlamentoları, senatoları, meclisleri ve diğerleri…

Amaçları, artık yönetemez konuma gelmiş temsili demokrasiye bir alternatif oluşturmak, halkın halk olarak direksiyona geçmek istediği bir dönemdi 1970’li, 80’li yıllar… Hem de dünyanın bir köşesindeki uluslararası bir kuruluş ya da bir devlet istediği için değil; karar alma ve uygulama süreçlerine katılma isteğiyle kendiliğinden ortaya çıkan, bu topraklara ve insanımıza özgü oluşumlardı hepsi…

İçlerinde çok ciddi çalışmalar yapan, isimlerini bugün bile anımsadıklarımız vardı… Bu anlamda kendileri seçmediği halde kendilerini “temsilci” olarak tanımlayanlara ve sisteme karşı bir başkaldırıydı bu (!)

Ama aynı zamanda iktidarı ürküten, zapt-ü rapt altına almaya çalıştığı derinden gelen bir halk hareketiydi bu…

İktidar ve onun belediyelerdeki temsilcisi belediye başkanları kontrol edebilecekleri, yularlarından tutup yönetebilecekleri, gerektiğinde ödüllendirip gerektiğinde cezalandırabilecekleri insanlar, kurumlar istiyorlardı çünkü…

yonetisim-003

İşte bu fırsatı, 1989 yılında Dünya Bankası’nın ortaya attığı “yönetişim zihniyetine” bulaşan ilk uluslararası kuruluşlardan biri olan Birleşmiş Milletler’in 1992 yılında Rio’da düzenlediği “Yeryüzü Zirvesi” ile elde ettiler. Çünkü “yönetişim” denilen siyasi iktidar aracının patronu ve mucidi Dünya Bankası “yönetişim“in yerelde de, belediyelerde de hayata geçmesini istiyordu.

Yönetişim” sisteminin kurulmasındaki ilk adım “Yerel Gündem’21 Projesi” ile başlatıldı. Buna göre tüm yerel yönetimlerin, sürdürülebilir kalkınmaya yönelik katılımcı eylem planlaması niteliğindeki Yerel Gündem’21 girişimlerini başlatmaları ve desteklemeleri isten,yordu.

Yerel Gündem’21 projesinin ülkemizdeki başlangıcı ise 1998 tarihli “Türkiye’de Yerel Gündem 21’lerin Teşviki ve Geliştirilmesi Projesi” ile başlatıldı. Bunun ardından gelen yeni projeler, revizyonlar ve anlaşmalarla proje yaygın bir şekilde uygulanmaya başlandı.

Yerel Gündem’21 projesinin uygulandığı ilk dönemde benzeri oluşumların kurulması ve çalışması yasaklanmadığı için biz halk meclisleri, parlamentoları, ve senatoları gibi spontan oluşumlarla Yerel Gündem’21 oluşumlarının bir arada, birbirini etkileyerek var olduğu döneme “karma dönem” adını veriyoruz.

Bir yanda kendiliğinden oluşan halk meclisi, parlamentosu ve senatolarının olduğu, diğer yanda da Yerel Gündem’21 oluşumlarının kurulup hayata geçmeye çalıştığı bu dönemde, yeni yeni oluşturulan Yerel Gündem’21’ler eski oluşumların olumlu etkisi ile daha demokratik, daha katılımcı bir kimliğe sahip oldu. Tüm kenti ve onun sorunlarını kucaklayan İzmir Yerel Gündem’21 gibi bazı oluşumlar, bu halleriyle mevcut iktidarları rahatsız ettiği için hem bunlara çekidüzen verilmesi hem de bunların dışındaki diğer meclis, senato, parlamento gibi oluşumların yasaklanması için ikinci bir adım atılarak “kent konseyleri” sürecine girildi.

Devletin yeniden yapılandığı, bu arada yerel yönetimlerin de bundan pay aldığı 2005-2006’lı yıllarda Belediye Kanunu’na konulan bir madde ve bu maddeye dayanılarak İçişleri Bakanlığı’nca çıkarılan bir yönetmelikle mevcut Yerel Gündem’21’ler daha sıkı, daha dar ve tümüyle belediye başkanına bağlı bir formata çekilerek kent konseyleri dışında benzer örgütlenmelere gidilmesi açıkça yasaklandı.

Tabii ki bu durum, katılımcı ve çoğulcu demokrasinin yeni bir zaferi olarak takdim edildi. Oysa durum hiç de böyle değildi. Olup biten, belediye başkanının; yani yerel iktidarının izin verdiği ölçüde toplumsal bir çalışmanın yapılmasından ve bu çalışmaların yereldeki “yönetişim” mekanizmasının kuruluşu ile çalışmasına destek vermesinden başka bir şey değildi. Bundan böyle günlük konuşmalarımızda “çatışma” sözcüğü yerine “uzlaşma” sözcüğünü tercih edecek, çalışmalarımızı “toplumsal ve yerel sorunlar” yerine “kadın“, “gençlik“, “engelli” ve “yaşlı” gibi toplumsal kimliklerle tanımlanan konulara odaklayacak; böylelikle “yönetişim” mekanizması içinde yer alan sermayeye hizmet edecek ve kent konseyleri dışında her hangi bir alternatif örgütlenmeye başvurmayacaktık.

Eski kent senatosu, meclisi ya da parlamentosunda veya Yerel Gündem’21’lerde çalışanlar bu yeni örgütlenmenin içine girdiklerinde her şeyin değiştiğini, kendilerinin ve çalışmalarının baştan inkar edilip yok sayıldığını, ortamın eskisi kadar demokratik olmadığını gördüler ve yaşadıkları hayal kırıklığıyla bu yeni oluşumların dışında kalmayı tercih ettiler. Çünkü zaten istenmiyorlardı ve onlar da kendilerinden bekleneni yapıp istenmedikleri yerde kalmadılar. Böylelikle aykırı bir ese olarak sorun çıkarmaları, kurulan yeni sistemi bozup mahvetmeleri ihtimali de ortadan kaldırılmış oldu.

resim1

Yeni kurulan bu yeni sistem kısa bir süre içinde kendi yeni aktörlerini yetiştirme konusunda da başarılı oldu. O güne kadar hiçbir sivil hareketin içinde yer almamış, sivil toplum çalışma ve mücadelesini bilmeyen, böyle bir kültürü edinmemiş, çoğu sermaye kesiminin dernek ve vakıflarında çalışan, siyasette kariyer yapmak isteyen ya da egosunu tatmin etmek isteyen birçok kişi ya da kurum bu yeni sistemin yeni aktörleri olmaya başladı. Onlar belediye başkanının ve onun bir alt düzeydeki benzeri olan kent konseyi başkanlarına ve genel sekreterlerine biat etmekte beis görmediler. Çünkü onların ruhunda sivil toplum mücadelesinin özü olan muhalif olma isteği, becerisi yoktu. Kendilerine yeni bir statü, yeni bir koltuk, yeni bir kartvizit verildiği sürece kendilerine söylenenlere uymaya, biat etmeye hazırdılar. Yeter ki sahip oldukları ellerinden alınmasın… Yeter ki, gerekli ya da gereksiz hiçbir toplumsal derinliği ve etkisi olmayan “proje” adı verilen işler sayesinde medyada gözüksünler, çıktıkları kürsülerde uzun uzun konuşup hamaset yapsınlar…. Onlar hallerinden memnunlardı açıkçası… Kendilerine “başkan” denilmesi gururlarını öylesine bir okşuyordu ki…

Yaptıklarının toplumsal anlamda bir etkisinin olmadığını hissettiklerinde ise kendilerine vazife olmayan işleri yapmaya kalktılar, parti farklarına göre kendi aralarında örgütlenerek kenti ve ülkeyi bile kurtarmaya kalktılar, verdikleri demeçler, yaptıkları kürsü konuşmalarıyla kendilerini yavaş yavaş siyasete hazırladılar… Hatta kent konseylerini, belediye yönetimleriyle büyük bir uyum içinde kendi “devrimci” örgütüne dönüştürmeyi deneyenler bile oldu…

Sonuç olarak, yanlış bir proje olan “kent konseyleri” kendi hiyerarşi ve bürokrasisini yaratmakta geç kalmamıştı…

Onlar şimdilik hallerinden memnundular ya, kime ne?

Bir yandan da iktidar, 2005’li yıllarda Batı’dan esen rüzgarları tersine çevirmiş, katılımcı ve çoğulcu demokrasiden vazgeçmiş ve önem verdiği güvenlikçi politikalarla belediyeleri kapatmaya, belediyelere kayyum atamaya, gelirlerini kısmaya başlamıştı… Bu konudaki kısık sesle yapılan bir iki protesto dışında herkes halinden yine memnundu…

Hiçbir kural, kaide ve hukuk dinlemeyen, akıntıya kürek çeken, kentin sorunlarını dile getirip “fincancı katırları“nı; yani belediye başkanlarını huzursuz etmek yerine toplumsal önceliği olmayan konularla oyalanıp duran, bu arada belediye başkanlarına devamlı plaketler sunan, onları vitrinin önüne çıkarmaya çalışan bu konseylerin yaşadıkları Lale Devri ne zaman sonuçlanacaktı?

ship-01-wreck-18

Faşizmin her geçen gün kurumsallaşarak yerleştiği ülke ve kent koşullarında, demokrasiyi kendi içlerinde bir türlü yaşama geçiremeyen kent konseyleri ya bildiklerini yapmaya devam ederek merkezi ve yerel iktidarın destekçisi ve reklamcısı olma görevlerini sürdürecekler ya da kendi başlarına atanan yeni bir kayyumlarla batan bir gemide olmayı yaşayacaklardır…

Unutmayalım ki, demokrasi demeç vermekten, bildiri yayınlamaktan, toplantı yapmaktan çok; önce kendi yaşantımızda, kendi ilişkilerimizde ve içinde bulunduğumuz ortamlarda onu oluşturduğumuz, koruyup kolladığımız takdirde yaşar ve güçlenir…

Başarısız Bir Proje: Kent Konseyleri – 6

Dizi yazımızın bugünkü bölümünde, Yerel Gündem’21 projesinin devamı olarak 10 yıldır uygulamada olan kent konseylerinde görüp yaşadığımız deneyim ve duyumlar çerçevesinde merkezi yönetimin taşradaki temsilcisi olan vali ve kaymakamlarla belediyelerin kent konseyleriyle olan ilişkisinin gerçekten bir katılım ilişkisi olup olmadığını tartışıp sorgulayacağız.

resim1

2016 yılı içinde İzmir Kent Konseyi’nin çalışma yönergesini değiştirmek amacıyla yaptığımız çalışmalar sırasında kent konseyleri konusunda adı ön sıralara çıkmış, bu tür çalışmalarda Çanakkale, Nilüfer, Odunpazarı, Kadıköy, Çankaya gibi hep örnek gösterilen ülkemizdeki 18 ayrı kent konseyinin yönergelerini inceleyip birbirleriyle karşılaştırarak analiz etmemiz sırasında gördük ki; gerek bu tür yasal düzenlemeler yapılırken gerekse bu düzenlemeler uygulanırken kent konseylerinden beklenen şey, valiliklerin, kaymakamlıkların ve belediyelerin karar alma ve uygulama süreçlerine gerçekten katılması değil; aksine, belediye yönetimlerinin kent konseyi çalışmalarına katılması, hatta müdahalede bulunması şeklinde anlaşılıyor ve gerçekleşiyor.

Valilik/kaymakamlık-kent konseyleri ya da belediyeler-kent konseyleri ilişkisinde merkezi yönetimin il ya da ilçedeki temsilcisi olan vali ya da kaymakamın, çoğu kez bu işin belediyeye ya da belediye başkanına ait olduğunu düşünmesi nedeniyle bir adım geride durarak kent konseylerini belediyelere bırakması, konseyleri belediye yönetiminde faaliyet gösteren bir birim gibi kabul etmesi şeklinde ortaya çıkıyor.

Belediye ve kent konseyi yönetiminin iktidar partisinden olmaması durumunda bu hususa daha da bir dikkat edilip, aynen İzmir’de olduğu gibi Kent konseyi-valilik ve onun birimleri arasındaki ilişkiler en alt düzeye indiriliyor. Bunun en somut örnekleri ise valilik temsilcisi olarak seçilen yürütme kurulu üyelerinin yürütme kurulu toplantılarıyla konseyin diğer etkinliklerine katılmaması ve bu durumun her iki taraf açısından normal karşılanır bir hale gelmesiyle ortaya çıkıyor. O nedenle de her zaman için kent konseyi-valilik ya da kent konseyi-kaymakamlık ilişkileri hep beklenen düzeyin altında gerçekleşiyor. Kazara bu ilişkiler biraz canlanacak olsa belediye, özellikle de belediye başkanı düzeyinde “orada benden habersiz neler oluyor acaba” şeklinde bir endişe, bir şüphe bile oluşmaya başlıyor (!)

Aslında kent konseylerinin kuruluş ruhunun özü olan ‘yönetişim’ zihniyeti açısından yanlış ve sakıncalı olan bu durum; yani kent konseyi-merkezi yönetim ilişkisinin zayıflayıp yok olduğu bu durum, kent konseyinin tümüyle belediyenin, daha doğrusu belediye başkanının ve onun bürokratlarının eline düşmesine neden oluyor. Belediye bazen bunu sağlamak amacıyla mevcut yasal düzenlemeleri dikkate almadan kent konseyi genel kuruluna ve yürütme kuruluna kendinden daha fazla ‘adam sokmaya’ çalışıyor, yaptığı ya da yapmaktan kaçındığı yardımların sonuçlarıyla kendi iktidar alanını genişletmeye çalışıyor, aradaki ilişkiyi bir katılım ilişkisi olmaktan çıkarıp bir egemenlik ilişkisine dönüştürüyor.

Bu anlamda, belediye-kent konseyi ilişkilerinde, belediyenin egemenlik alanını genişletip güçlendiren en önemli organlardan biri de genel sekreterlik kurumu olarak ortaya çıkmaktadır. Çünkü baştan beri genel sekreterin kim olacağı belediye başkanının takdirine bağlı olduğu için, onun önerdiği üç aday arasından yürütme kurulu tarafından seçilseler bile eninde sonunda her zaman için belediye başkanının belirlediği, ona bağlı, onun sözünden çıkmayan, adeta onun ‘ajanı’ gibi çalışan bir konuma sahip oluyorlar. Uygulamada gördüğümüz çoğu genel sekreter tipi hep bu tespiti doğrulamakta, kişisel olarak daha demokratik olanlar ya da olmak isteyenler ise “bıyıkla sakal arasındaki” ikircikli halleriyle her iki taraf için güvenilmez, hatta şüphe ile bakılan ayrı bir tiplemenin konusu olmaktadırlar.

resim3

Bu durum bazı kent konseylerinde öyle bir duruma ulaşmaktadır ki, genel sekreterlere çalışma yönergeleriyle ya da fiili uygulamalarla tanınan yetkiler genel sekreterleri adeta ikinci bir kent konseyi başkanı haline getirmektedir. Hele ki genel sekreterlere kent konseyini temsil etme yetkisinin verildiği durumlarda genel sekreterlerin kent konseyi adına konuşmalar yaptığı, beyanatlar verdiği, imzalar attığı ve protokolde yer aldığı bile görülmektedir. Hatta bazı özel durumlarda genel sekreterler, başkandan ya da onun bürokratlarından aldıkları güçle kent konseyi başkanıyla yürütme kurulu üyelerini , kent konseyi katılımcılarıyla çalışanlarını tehdit etme, şantaj yapma ve aba altından sopa gösterme cesaretini bile gösterebilmektedir.

Oysa genel sekreterler kent konseyi genel kurulu tarafından değil, belediye başkanının gösterdiği üç aday arasından, kent konseyi genel kurulunun seçtiği yürütme kurulu tarafından seçildikleri için temsili demokrasi anlamında bir yönetme güçlerinin olmaması gerekmektedir.

resim2

Ama kent konseyleri projesi adı verilen bu düşünce baştan beri yanlış ve eksik olduğu için ‘yönetişim’ ya da ‘iyi yönetişim’ adı altında, insanın var olduğu çağlardan bu yana hepimizin iyi bildiği bir oyunu, hem de bir iktidar oyununu kent konseyleri içinde oynanmasına izin vermekte ve aradan 10 yıl geçmiş olmasına karşın buna bir çözüm bulmamaktadır. Hem de ‘katılım’, ‘katılımcı demokrasi’, ‘diyalog’, ‘konsensus’, ‘şeffaflık’ gibi birtakım sihirli, ikna edici sözcükleri, kavramları o kadar sık, o kadar çok kullanmasına karşın…

Tabii ki bu arada kaybeden her zaman için bu iktidar oyununu uzaktan izleyen ya da bu oyundan bihaber olan kent ile onun halkına, o kentin hemşehrilerine olmaktadır…

Devam Edecek

İzmir Yerel Yönetişim Ağı – 10

İzmir Yerel Yönetişim Ağı‘ adını verdiğimiz İzmir odaklı ilişkiler ağını anlattığımız yazı dizimizin bugünkü son bölümünde ‘İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu’ (İEKKK) ve TARKEM A.Ş. ile ‘Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi 2014-2023‘, ‘Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi‘ ve ‘Küçük Menderes Havzası Sürdürülebilir Kalkınma ve Yaşam Stratejisi’ gibi yerel kalkınma projelerinde etkin olan Enda Enerji Holding A.Ş. ile Yüksek Teknoloji Enstitüsü (İYTE) arasındaki ilginç bağlantılara dikkat çekmeye çalışacağız.

Bunu yaparken de öncelikle ENDA Enerji Holding A.Ş. üzerinde odaklanacağız.

Bildiğiniz gibi ENDA Enerji Holding de, aynen TARKEM gibi çok ortaklı bir yapıya sahip bir şirketler topluluğu. Şirketin web sayfasındaki ‘Bilgi Toplumu Hizmetleri‘ bilgilerine göre ortaklar arasındaki sermaye, Fina Holding A.Ş. % 9,90, Egenda Ege Enerji Üretim A.Ş. % 6,09, Egeli & CO. Girişim Sermayesi Yatırım Ortaklığı A.Ş. % 5,34, BİM Grup Holding A.Ş. % 3,89, Arkas Holding A.Ş. % 3,42, Atlas Enerji Yatırım ve Danışmanlık Tic. A.Ş. % 2,62, Cem Bakioğlu % 2,40 ve diğer ortaklar % 61,22 şeklinde paylaştırılmış.

Yine aynı bilgi kaynağına göre;

Enda Holging A.Ş. Yönetim Kurulu Cem Bakioğlu (başkan), Samim Sivri (başkan vekili), Ahmet Fazıl Önder (başkan vekili), Ahmet Rona Yırcalı (üye), Önder Dağıstan (üye), Mustafa Ünal (Pamukova Elektrik Üretim A.Ş. adına üye) ve Tan Egeli (Egeli & CO. Girişim Sermayesi Yatırım Ortaklığı A.Ş. adına üye);

Enda Holding A.Ş. Yatırım ve Rehabilitasyon Heyeti, Murat DEMİRER (başkan), Önder DAĞISTAN (başkan yardımcısı), Samim SİVRİ (üye), Kamil ŞENOCAK (üye), Sırrı YIRCALI (üye) ve Koray YILMAZ (üye)’dan;

Enda Holding A.Ş. Sorumlu Yönetici İcra Kurulu da Hasan EKE (üye), Ahmet ERSİN (üye), Metin TUNCAY (üye) ve Filiz ELÇİKOCA (üye)’dan oluşmaktadır.

Enda Enerji Holding A.Ş. bünyesinde faaliyet gösteren 14 ayrı şirketin isimleri ise şu şekildedir: Egenda Ege Enerji Üretim A.Ş., Akçay HES Elektrik Üretim A.Ş., Antalya Enerji Üretim A.Ş., Gönen Enerji Elektrik Üretim A.Ş., Su Enerji Elektrik Üretim A.Ş., Tuzla Jeotermal Enerji A.Ş., Yaylaköy Elektrik Üretim A.Ş., Argenda Araştırma ve Geliştirme A.Ş., RES İYTE Elektrik Üretim A.Ş., Tirenda Tire Enerji Üretim A.Ş., Solenda Güneş Enerjisi Elektrik Üretim A.Ş., İZTEKGEB İzmir Tekonoloji Geliştirme Bölgesi A.Ş., Resenda Elektrik Üretim A.Ş., Termanda Termik Enerji Üretim Ticaret A.Ş.

Enda Enerji Holding A.Ş.‘nin üst yönetiminde yer alan yukarıdaki isimlerin aynı zamanda holdingin bileşeni olan (14) ayrı şirketin yönetimi içinde de yer aldığı; bu isimlerden Murat Demirer’in 11, Uğur Yüce‘nin 10, Enis Saruhan‘ın 3,  A.Sırrı Yırcalı, Ahmet Metin Tarhan, Hasan Eke, Samim Sivri, A. Sırrı Yırcalı ve Önder Dağıstan‘ın ikişer, A. Rona Yırcalı, Cem Bakioğlu ve Şükrü Kayabaşı‘nın da birer şirkette yönetici olduğu görülmektedir.

kemeralti-tarkem-ile-ayaga-kalkacak-iha-20120725aw000495-2-tBu şirketlerin ortaklık yapılarıyla yöneticilerinin ayrıntılı şekilde incelenmesi sonucunda; 116 ortaklı TARKEM A.Ş. isimli şirketin oluşturulmasında 2’si şirket/holding, 14’ü şahıs olmak üzere toplam 16 ENDA Enerji Holding A.Ş. ya da bileşeni şirketlerin ortağı ya da yöneticisinin (Ahmet Metin Tarhan, Ahmet Rona Yırcalı, Arkas Holding A.Ş., BİM Grup Holding A.Ş., Cem Bakioğlu, Dalyan Ahmet Ersin, Enis Özsaruhan, Fadıl SivriHasan EkeHüseyin Metin Tuncay, Murat Demirer, Önder Dağıstan, Samim Sivri, Şükrü Kayabaşı, Tan Egeli ve Uğur Yüce) yer aldığı, ayrıca TARKEM‘in kuruluşunda ve bugüne kadarki yönetiminde oldukça etkin görevler aldıkları belirlenmiştir. Nitekim 2016 yılı Kasım ve Aralık ayları içinde önce atanan kayyum ardından da Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) tarafından görevden alınan son yönetim kurulunda görev yapan yönetim kurulu başkanı (Samim Sivri) ve yönetim kurulu başkan vekili (Uğur Yüce) ile 15 üyeden 3’ünün (Hasan Eke, Murat Demirer, Önder Dağıstan), TARKEM‘in Koordinasyon ve Yürütme Kurulunda kurul başkanlığı (Samim Sivri) ile 2 üyenin (Uğur Yüce, Hasan Eke) bu grubun elinde olması bunun en somut örneğidir.

Bu konuda karşımıza çıkan diğer bir gerçekte de, son yıllarda İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin geliştirip uygulamaya koyduğu kırsal/yerel kalkınma ile ilgili birçok proje ve yatırımda etkili olan İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü (İYTE)‘nün üniversite-sanayi işbirliği modeli çerçevesinde ENDA Enerji Holding A.Ş. ile kurduğu üç ayrı şirketin yönetim kurulunda, üniversite rektörü Mustafa Güden‘in ENDA Enerji Holding A.Ş. ortak ve yöneticileriyle çalışıyor olmasıdır. 

Bu şirketlerden biri İZTEKGEB İzmir Teknoloji Geliştirme Bölgesi A.Ş.‘dir. Üniversite rektörü Mustafa GÜDEN‘in yönetim kurulu başkanı, Fadıl Sivri‘in yönetim kurulu başkan vekili, Uğur Yüce, H. İbrahim Gökçüoğlu, Jak Eskinazi ve İ. Yalçın Yılmaz‘ın yönetim kurulu üyesi olduğu bu şirketin ortakları sırasıyla İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü (İYTE), Ege Üniversitesi (EÜ), Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ), İzmir Ekonomi Üniversitesi (İEU), Ege Bölgesi Sanayi Odası (EBSO), İzmir Ticaret Odası (İZTO), İzmir Ticaret Borsası (İTB), Ege İhracatçı Birlikleri Genel Sekreterliği (EİB), İzmir Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği (İESOB), Vestel Elektronik A.Ş., Enda Enerji Holding A.Ş., Innovatek Teknoloji Ürünleri San. ve Tic. A.Ş., Ünibel Özel Eğitim ve Bilgi Teknolojileri San. ve Tic. A.Ş., Alataş Alaçatı İmar İnş. San. ve Tic. A.Ş., İzmir Teknopark Ticaret A.Ş., Balçova Termal Turizm ve Özel Eğitim Öğretim Hizmetleri A.Ş., Ege Sanayicileri ve İşadamları Derneği (ESİAD), Ege Genç İşadamları Derneği (EGİAD), İzmir Sanayicileri ve İşadamları Derneği (İZSİAD), Ege Teknoloji ve Başarı Vakfı ve BİM Grup Holding AŞ.’dir.

İkinci şirket ise Argenda Araştırma ve Geliştirme A.Ş.‘dir. İYTE Rektörü Mustafa Güden‘in yönetim kurulu başkanı, Murat Demirer ile Uğur Yüce‘nin yönetim kurulu üyesi olduğu şirketin sermayesi % 67,98’i Enda Enerji Holding A.Ş.‘ne, % 10,52’si Rona Yırcalı & Karesi‘ye, % 20,51’i 162 adet sanayici ve iş adamına, % 0,99’u da İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü (İYTE) arasında paylaştırılmıştır.

ENDA Enerji Holding A.Ş. ile İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü (İYTE)‘nin ortak olduğu son şirket olan RES İYTE Elektrik Üretim A.Ş.‘nin sermayesi ise % 89’u ENDA Enerji Holding bileşeni olan Egenda Ege Enerji Üretim A.Ş. ile % 11’i İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü (İYTE) arasında bölüştürülmüş olup; bu şirketin yönetim kurulu başkanı Enis Özsaruhan, yönetim kurulu üyeleri ise Uğur Yüce ile Mustafa Güden‘dir.

İzmir Büyükşehir Belediyesi, TARKEM A.Ş., İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü (İYTE) ile Enda Enerji Holding A.Ş. ve şirketleri arasındaki ilişkiler, ortaklık yapısı bu şekildedir.

resim1

Görüldüğü gibi hepsi birer kamu kurumu olan ve bu nedenle kamu yararını savunması gereken belediyelerle üniversiteler kah çok ortaklı kah ikili, üçlü ilişkiler geliştirerek, şirketler kurarak ya da şirket ortağı sıfatıyla iş ve sermaye çevreleriyle ilginç (!) bağlantılar kurmakta; şirketler üzerinden oluşturulan bu ağ sayesinde üniversitelerin ve belediyelerin kamu yararı ilkesini gözetmekten uzaklaşarak iş ve sermaye çevrelerinin menfaatleri çerçevesinde özelleştirilmesinin önü açılmaktadır.

Zaten istenen de budur… ‘Yönetişim zihniyeti’ denilen şey, buna benzer ilişki ve ortaklık ağları üzerinden kent yönetimiyle kamu yararını gözeterek bilgi üretmesi gereken üniversiteler üzerinde bir egemenlik kurmakta ve bundan da kimselerin haberi olmamaktadır…