Derneği satın almak…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz hafta sonu, ikinci kez Mülkiyeliler Birliği genel kuruluna katılarak iki dönemdir yönetimde olan ekip yerine KHK’larla fakülteden atılan İzmirli Dinçer Demirkent ve arkadaşlarından oluşan ekibin yönetime gelmesi için katkı koymaya çalıştım.

Daha önceki 2 Mart 1990 tarihli genel kurula, iki vagon dolusu kalabalık bir Mülkiyeli grupla birlikte İstanbul’dan Ankara’ya giderek katılmıştım.

Bu kez yine büyük umutlarla; hem eski arkadaşlarımla buluşup görüşmek, hem de güzel insanlardan oluşan genç bir ekibe destek vermek için Ankara’ya gidiyordum.

Bu genel kurul öncesinde Mülkiyeliler Birliği İzmir Şubesi’nde görev yapan eski yönetici ve denetçileri kamu zararına yol açmış olmaları nedeniyle cumhuriyet savcılığına bildirmiş; ayrıca aynı ekibin desteği ile son genel kurulda seçimi yedi oy farkıyla kazanan yeni ekibin bu genel kurulda yaptığı usulsüzlükleri İl Dernekler Müdürlüğü’ne bildirmiştim. 

Kamu yararının önem ve önceliğine inanan bir Mülkiyeli olarak görevimi yapmış olmaktan kaynaklanan memnuniyetle, bu tür usulsüzlük ve yolsuzluklara fırsat vermeyeceklerini bildiğim Ankara’daki o pırıl pırıl genç insanları desteklemek ve onlara yapılan haksızlıklara karşı çıkmak için Ankara’ya gidiyordum.

Bir oy bir oydu. Belki de onlara yapılan haksızlık ve baskılara karşı bir oy farkıyla kazanmalarını sağlayabilir, genel kurulda onlar için söylenenlere “hayır” deyip karşı çıkabilirdim.

Ancak bütün bir yolculuk boyunca, son yıllarda Mülkiyeliler Birliği’ni yıpratan, derneğin ve camianın saygınlığını zedeleyen bütün bu olumsuzlukların, kanıtlanan ya da kanıtlanamayan söylentilerin; hatta İzmir Şube’de olduğu gibi tüm yönetim kurulu üyelerinin imzasıyla ortaya çıkarılan usulsüzlük ve kamu zararlarının nereden kaynaklandığını, şahısları aşan asıl nedenlerin neler olduğunu, sistemin hangi nedenle hangi noktada aksamaya başladığını düşünüp durdum.

1976 yılından bu yana üyesi olduğum Mülkiyeliler Birliği Genel Merkezi ve şubeleri niye eski günlerde olduğu gibi değildi? Niye hep elindeki değerli gayrimenkullerin kiralanması, işletilmesi ya da yıkılıp yapılması ile ilgili tartışmaları yaşıyordu? Bu tartışmalar sonucunda niye bazı yöneticiler usulsüzlük ya da yolsuzluk yapmakla suçlanıyordu? Niye bir genel başkan genel kurul açılış konuşmasında yıkılan bina ile ilgili olarak uzun uzun kendini savunmak zorunda kalıyordu? Bütün bu konuşmalara karşın genel kurulun çoğunluğunu ikna edemediği için neden yeniden seçilemiyordu? Bütün bu kötülüklerin, olumsuzlukların ve söylentilerin altında yatan asıl neden neydi?

Ayrılmak 001

Son yıllarda dernek, vakıf, platform ve kent konseyi gibi birçok sivil toplum kuruluşunun oluşum ve çalışması için ayrıntılı ve mukayeseli çalışmalar yapıp; özellikle bu kurum ve oluşumların mali performansları konusunda dünyada ve ülkemizde uygulanan farklı model ve yöntemleri araştırıp soruşturduğum için, bütün bu soruların doğru cevaplarının, son yıllarda, özellikle de 2014 yılında yapılan tüzük değişikliği sonrasında üyeye ve onun temel yükümlülüğü olan aidata önem verilmesinden vazgeçilip, onun yerine üyelerle değişik kişi ya da kuruluşların yapacağı bağış ve sponsor katkılarına; ayrıca sahip olunan değerli gayrimenkullerin getirdiği yüksek kiralarla inşaat rantlarına daha fazla önem ve değer verilmesinde yattığını fark ettim.

Evet, genel kurulda da söylendiği gibi derneğimizin temel kaynağı olan Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden her yıl ortalama 400 civarında öğrenci mezun olmakla birlikte, bunların içinden üye olanların sayısı -ne yazık ki- 30 ya da 40’ı geçmiyordu. Mezun olan öğrencinin derneğe gelip üye olmasını engelleyen başka birçok neden olmakla birlikte; dernek yönetiminin de bu gençlerin derneğe kazanılması için özel bir çaba göstermediği, bunun için ayrı bir program hazırlayıp uygulamadığı herkesin bildiği bir gerçekti.

O nedenle, üyeler ve özellikle de yeni mezunlar eski önem ve değerini kaybetmişti. Genel kurullar dışında kendisine önem ve değer verilmediğini gören üyeler ise derneğe olan aidat yükümlülüğünü yerine getirmemekle birlikte hem derneğin tüm imkanlarından yararlanıyor hem de dernek genel kurullarında aidat ödeyip ödemediğine bakılmaksızın görüşlerini ifade edip oyunu kullanabiliyordu.

Üstüne üstlük -son genel kurul öncesi ve sonrasında karşımıza çıktığı gibi- yeni üyelerin bir süre oy kullanmaması gerektiği gibi antidemokratik fikirlerin  ortaya atıldığı görülüyordu.

Oysa üye, derneği dernek yapan, onun varlık nedeni olan önemli bir unsurdur. Çünkü üye olmadan dernek var olamaz ve üye sayısı artmadan derneğin gelişmesi, güçlenmesi mümkün değildir.

Sivil toplum anlayışının temel kuralı bu olmakla birlikte; Mülkiyeliler Birliği özelinde ortaya çıkan gerçeğin ve sorunun en yalın hali, üyeyle onun ödemesi gereken aidatın eski önem ve değerini kaybetmiş olmasıdır.

Dernek üyesine eski önem ve değerinin verilmeyişinden kaynaklanan boşluk ise, bazı varlıklı üyelerle Mülkiye dostu olduğu anlaşılan kişi ve kurumların verdikleri bağış ve sponsor katkılarıyla doldurulmaya çalışılıyor ya da aynen İzmir Şube’de olduğu gibi derneğin elindeki değerli gayrimenkuller yüksek gelirler elde edebilmek amacıyla şaibeli işlerin yapıldığı mekânlara dönüştürülüyor.

Hatta bu konuda öylesine ileriye gidiliyor ki, yüksek bedellerle kiraya verdiğimiz gayrimenkulde faaliyet gösteren barın korumaları birini öldürerek Mülkiyeliler Birliği’nin geçmişinde olmayan bir utancı bize yaşatıyorlar (1); ayrıca aynı gayrimenkul bir sonraki şube yönetimi tarafından bu tür sorunların yeniden yaşanmaması düşüncesiyle daha düşük bedelle bir pizzacıya kiralandığında, bu durum genel merkez yöneticileri tarafından “daha az gelir elde ediyoruz” diye eleştirilebiliyor. (2)

Yeter ki daha fazla kira alınıp derneğin kasası dolsun, yeter ki dernek yöneticilerinin başarısı kazanılan bu paraların miktarıyla ölçülsün…

Diğer yandan kimin umurundaydı derneğin bir suç yuvasına dönüşmesi ve Mülkiyelilerin zedelenen kurumsal itibarı…

Bu durum Ankara’da otel olarak kullanılan binanın yıkılarak Çankaya Belediye Başkanı tarafından seçilen bir müteahhit tarafından yeniden yapılması söz konusu olduğunda da karşımıza çıkıyordu.

Dernek üyesiyle onun aidat yükümlülüğüne önem ve öncelik verilmeyişinin geldiği son noktayı en açık şekilde, 25 Mart 2018 tarihinde Ankara’da yapılan Mülkiyeliler Birliği genel kurulunda bizlere dağıtılan 2016-2018 Dönemi Çalışma Raporu‘nun 43. sayfasındaki “Mülkiyeliler Birliği Derneği 2016/2017 Gelir Tablosu“nda gördük:

Bu tablodaki verilere göre, 2016 ve 2017 yıllarını kapsayan dönemde elde edilen toplam gelirin (875.700,51 TL) % 15,10‘unu (132.244,30 TL) üye aidatları, % 6,41‘ini (56.146.-TL) bağışlar, geriye kalan % 78,49‘unu ise (687.310,21 TL) içinde yüksek kira gelirleriyle rantların ve sponsor katkılarının bulunduğu diğer gelirler oluşturmaktadır.

Bunun yanında toplam 64 sayfadan oluşan bu raporda derneğin kurumsal Facebook sayfasının ne kadar beğeni aldığı ayrıntılı olarak belirtildiği halde; derneğin ne kadar üyeye sahip olduğu, bu sayıdaki azalış ve artışlarla üyelerin nasıl bir profile sahip olduğu konularında tek bir bilgi verilmemiştir.

25 Mart 2018 tarihi genel kurul öncesinde gördüğüm diğer bir olumsuzluk ise bağışta bulunan ya da sponsor katkısı sağlayan üyelerin kendilerini daha bir üst perdeden ifade etmeleri, kendilerini adeta diğer üyelerden daha değerli ve belirleyici görmeleriydi. Nitekim bunu yapan, daha doğrusu yaptığı bağış ya da sponsor katkılarıyla adeta derneği satın aldıklarını düşünenlerin ya da kendilerini böyle ifade edenlerin isimlerini aday listelerinde görünce, bunun aslında bir satın alma-ödüllendirme sistemine dönüştüğünü fark ettim.

Resim1

Evet, her sistemde, her düzende olduğu gibi üyelerin sayısını artırmadıkça ve tüm üyelerden eşit miktarda aidat almadıkça, aidat ödemeyenlere -buna ne yazık ki ben de dahilim- söz ve oy hakkı verildikçe, aidat ödeyenle ödemeyen arasındaki fark korunmadıkça, aidatların toplam gelirler içindeki payı azaldıkça ortalık bağış ve sponsor katkılarıyla “derneği satın aldığını” düşünenlere kalmakta ve bunun somut bir şekilde yaşama geçtiği de dağıtılan aday listeleriyle kanıtlanmakta…

O nedenle, Mülkiyeliler Birliği’nin yeni genel başkanı Dinçer Demirkent ve ekibinden yeniden üyeye özellikle de yeni mezun üyelere öncelik vermelerini, tüm üye aidatlarının tahsil edilmesi hususuna yoğunlaşmalarını, genel kurulda vaat ettikleri gibi üye sayısını arttırarak üyelerle ilgili bilgileri güncellemelerini; ayrıca üyelerin hem kendi aralarındaki hem de dernekle olan ilişki ve iletişimlerini geliştirmelerini, birilerinin verdikleri bağış ve sponsor katkılarıyla derneği ve derneği ve dernekteki “koltukları” satın alamayacakları adil ve demokratik bir üyelik yapısını oluşturmalarını talep ediyor ve bekliyorum.


(1) http://www.hurriyet.com.tr/gundem/izmirde-bar-kavgasi-bir-kisi-olduruldu-25008940

http://www.haberegeli.com/girmeye-calistigi-barin-onunde-olduruldu-haberi-11537.html

(2) Mülkiyeliler Birliği Derneği Genel Merkezi tarafından İzmir Şubesi Yönetim Kurulu’na gönderilen 17.01.2018 tarih, 2018/9 sayılı yazı ekinde yer alan avukat Ahmet Tan’a ait 15.01.2018 tarihli rapor.

Biz kentliyiz, biz buradayız, burası bizimdir; biz buraya sahip çıkıyoruz… (1)

Ali Rıza Avcan

İngiliz parlamentosunun kesin üstünlüğünü ortaya koyan 1688 tarihli Haklar Bildirisi (Bill of Rights), Philadelphia’da ilk kez toplanan Amerikan Kongresi’nin 4 Temmuz 1776’da kabul ettiği Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ve son olarak Fransız Millet Meclisi’nin 26 Ağustos 1789’da kabul ettiği İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi ile ortaya çıkan liberal demokratik devlet anlayışının özü, millet iradesine ve bu iradeye dayalı millet egemenliğine dayanır. Bu nedenle, XVII ve XVIII. yüzyıllardan sonra ortaya çıkan bütün demokratik devletler kendilerinin, temsil ettikleri milletin temsilcisi olduğunu iddia etmişler ve bu özelliklerini ortaya koymak için milletin eline verdikleri seçme ve seçilme hakkını zaman içinde genişleterek ve bu hakkın seçimler ve siyasi partiler eliyle kullanılmasını sağlayarak siyasi yapılanmalarını tamamlamışlardır.

Demokrasi 002

Devletin egemenliğini bu şekilde millet iradesine dayandırmaya başlaması, demokrasilerin iki temel kavramı olan devlet ve millet ikiliğinin de ortadan kalkarak bütünleşmesi sonucunu doğurmuştur.

Ancak, bu bütünlüğün her zaman için doğru ve sağlıklı bir işleyişi de beraberinbde getirdiği söylenemez. Oluşturulan seçim sistemlerindeki yetersizlikler ve sağlıksız yapılanan siyasi partiler ya da yapılanmasına izin verilmeyen siyasi görüşler milletin devlet örgütündeki temsilini zedelemiş, çeşitli toplum kesimlerinin parlamento ve hükümet gibi siyasi yapılarda temsil edilmemesi ya da yeterince temsil edilmemesi gibi sonuçların ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Darbe geleneğinin yaygın olduğu demokrasisi gelişmemiş ülkelerde ise, tüm toplum kesimlerinin siyasetteki temsili zaman zaman ortadan kaldırılmış; hatta tüm siyasi sistemin, seçimlerin iptal edilmesi, partilerin kapatılması gibi uygulamalarla tatile sokulması söz konusu olmuş, böylelikle liberal demokratik devletin yapısı ve ideolojisi bilerek ve isteyerek zayıflatılmıştır.

Temsili demokrasinin, çeşitli totaliter uygulamalar ve darbelerle ülkemizde ve dünyada yaşadığı bu son macera, onun hem yönetenlerin hem de yönetilenlerin gözünden düşmesine, bundan böyle zaman zaman yönetenlerin işine yaramaz hale gelmesine yol açmıştır. Bu yetersizlikte elbette ki, kategorik anlamda temsili demokrasi olgusunun kendi öznel niteliklerinin yanında bu yönetim tarzından yararlanan yönetici sınıfların uyguladıkları olumsuz politikaların da payı vardır. Çünkü, bir yandan temsili demokrasinin egemeni olan siyasi partilerdeki sağlıksız yapılanmalar, toplumsal mozaiği oluşturan tüm toplum kesimlerinin yönetim sürecinin her aşamasında “temsil edilmesi“ni mümkün kılmamakta, siyasi parti baronlarınca belirlenen temsilciler tüm toplumsal sınıf ve katmanları kucaklamamakta, diğer yandan da halkı temsil ettiği ileri sürülen her düzeydeki “temsilciler“in ürettikleri halktan kopuk politikalar siyasetin yozlaşmasına ve halkın hem siyasetten hem de siyasetçiden soğumasına yol açmaktadır.

Temsili demokrasideki bu aşınma ve yıpranma, çarenin başka adreslerde aranmasına yol açmış; bir kısım kesimler etkili ve sağlıklı yönetimi totaliter eğilimlerde, bir kısmı cemaat ilişkilerinde aramış, böylelikle demokrasiden aradığını bulamayan çaresiz yığınlar demokrasi karşıtı güçlerin kucağına atılmış, “her şeye rağmen yine de demokrasi” diyen demokratik güçler ise çareyi, demokrasiyi zenginleştirmede, bu hastalıklı hali iyileştirmenin yolu olarak demokrasinin çoğulcu ve katılımcı yanını öne çıkarmada bulmuştur.

Demokrasiyi savunan, demokrasinin gelişip güçlenmesini savunan toplum kesimleri, bu anlamda 21. yüzyılı, çoğulcu ve katılımcı demokrasiyi savunarak, çoğulcu ve katılımcı demokrasinin nasıl geliştirileceği, uygulanacağı ve yerleştirileceği tartışmaları ile karşılamıştır.

Bugün demokrasinin geliştirilmesinden yana olan herkes, çoğulcu ve katılımcı demokrasinin hangi koşullarda hangi aktörlerle ve hangi yöntemlerle uygulanabileceğini tartışmakta, “yönetim” olgusunun yerine “yönetişim” olgusunun konulup konulamayacağını sormakta, yerel yönetimlerin, sivil toplum kuruluşlarının ya da oluşumlarının çoğulcu ve katılımcı demokrasi sürecindeki yerini, bunların birbirleri ile ve devletle olan ilişkilerini araştırmakta, yaptığı deneysel uygulamalarla bunun mümkün olup olmadığını sınamaktadır.

Bu tartışma ve denemeler bugün Dünya ve ülkemiz gündemini fazlasıyla meşgul etmektedir. Hem öylesine meşgul etmektedir ki; gün geçtikçe artan uluslararası hareket ve örgütlenmelerin baskısı sonucunda bu olgu devletlerin ve hükümetlerin gündemine bile girmiş, imzalanan bir kısım anlaşmalarla bu gelişimin özendirilmesinden söz edilmeye başlanmış, devlet merkezli çözüm önerilerinin üretildiği Vancouver Konferansı sonrasında, 3-4 Haziran 1996 tarihlerinde İstanbul’da toplanan ve merkezi ve yerel yönetimlerle sivil toplum kuruluşlarının yerleşim sorunlarına birlikte çözüm üretmesi ve bu amaçla toplumun tüm kesimleriyle işbirliği sağlanması önerilerinin yoğunluk kazandığı Habitat II Zirvesi’nin ülkemizde estirdiği rüzgarla pıtrak gibi ortaya çıkan Yerel Gündem 21 oluşumlarına uluslararası anlaşmalarla maddi ve manevi yardımlar yapılmaya başlanmış, bu oluşumların güçlenip gelişmesi için merkezi idare genelgeleri düzenlenir olmuştur.

Çünkü, yönetenler artık sadece temsili demokrasi ile dünyayı ve ülkemizi yönetemez olduklarını fark etmeye başlamışlar, sahip oldukları tekeli, çoğulcu ve katılımcı demokrasinin nimetleri ile, kendi uygun gördükleri ölçü ve sınırlarda zenginleştirmeye, “biraz oradan biraz buradan” mantığı ile oluşturdukları bu karman çorman, içinden çıkılmaz yönetim tarzıyla -fakat asla sahip oldukları yetkileri başkalarına devretmeden, hatta onlara sıkı sıkıya sarılarak ve bazen acımasızca hatırlatarak- arada sırada sivil toplumcu söylemleri de kullanarak denemeye girişmişlerdir. Gerçi bir kısmı bu uyanıklığı -halen- göstermese de devlet, bu uyanıklığı gösteren safdil “samimi“lere ya da içten pazarlıklılara tahammül eder gözükmekte, onları sistemin bir sübabı olarak kullanmakta, birikip sıkıntı verecek toplumsal istimi zaman zaman dışarı vererek rahatlamasına göz yummaktadır.

Uluslararası emperyalizmin yeni bir şekli olan küreselleşme olgusu ideolojik boyutu da böyle bir gelişimi öngörmekte; dünya ve ülke düzeyindeki politik mücadeleyi değil, doğaya, yaşanan çevreye sahip çıkma boyutunda sivil toplum uğraşısının ön plana çıkarılmasını, bireylerin ve geniş halk kitlelerinin kent, bölge ve çevre boyutunda yerel mücadelesini arzulamaktadır. Böylelikle orman değil ağaç görülecek, ağaçların oluşturduğu ülkesel ve evrensel bütünlük gözardı edilebilecektir. Asıl belirleyici olan ulusal ve uluslararası politik süreçler yerine yerel politikalar oluşturularak küreselleşmenin getirdiği evrensel sorunlar, sakıncalar gözlerden uzak tutulabilecektir.

2009summer_is-democracy-the-guarantee_1920x1080_1

Küreselleşme ideolojisinin önerdiği genel siyasetten kopuk yerel siyaset olgusu kendi içinde bu tehlikeyi barındırmakla birlikte hem ülke ve dünya ölçeğinde hem de içinde yaşanılan bölge, çevre ve kent ölçeğinde politika üretmek ve uygulamak mümkündür. Bunları bir madalyonun her iki yüzü olarak görerek ve o madalyonun bütünlüğünde bu mücadelenin iç ve dış dinamiklerini yakalayarak toplumsal sorunları saptamak, bu sorunlarla ilgili politikaları üretmek, sorunların çözümünü kolaylaştırmak hatta çözmek, pekala da mümkündür.

Devam Edecek…

 

 

Toplumsal Analizler Ekseninde Kent Fragmanları

Bugün ele alıp inceleyeceğimiz ve okunmasını tavsiye edeceğimiz kitap Phoenix Yayınevi’nin 2016 yılının Eylül ayında yayınlanmış yepyeni bir kitap: Toplumsal Analizler Ekseninde Kent Fragmanları

Bir kollektif yayın olan kitabı, İnönü Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Ali Esgin ile Türkiye ve Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü (TODAİE) öğretim üyesi Doç. Dr. Özgür Sarı derlemiş. 

Kitapta Ali Esgin ve Özgür Sarı tarafından ortaklaşa yazılmış “Kent, Mekân, Kuram ve Güncel Yoruımlar” başlıklı takdim yazısı dışında toplam 11 makale bulunuyor. Bu makalelerin konu ve yazarları sırasıyla şu şekilde:

  • Aşina Olunanın Bilinmezliği: Kentin ve Kentsel Gündelik Hayatın Sosyolojisi Üzerine“,  Ali Esgin
  • Kentlilik ve Kentsizlik“, Güncel Önkal
  • Modern Kent: Mekânın Yapay Metamorfozu“, Ünal Şentürk
  • Kentsel Mekânın Dikey Örgütlenişi: Gökdelenler“, Funda Çoban
  • Bir Kentsel Mekân Analizi: Stüdyo Daireler“, Samet Ünlü
  • Kent ve Siyaset: Siyasal Katılımı Kent ve Mimari Üzerinden Okumak“, Ahu Tunçel Önkal
  • Kent ve Gözetim: Geleneksel Kentten Modern Kente“, Merve Bozalp
  • Kent ve Suç Korkusu: Kuramsal Temeller“, Meral Öztürk
  • Kent ve Yoksulluk: Sivil Toplum Örgütlerinin Artan Rolleri“, Özgür Sarı
  • Kentin Yeni Sürgünleri: Suriyeli Sığınmacılar“, A. Çağlar Deniz – Yusuf Ekinci – A. Banu Hülür
  • Uluslararası Kentsel Ağlar ve Kentleşme: Türkiye Örneği“, İnci Çalışkan”

Her biri kendi içinde farklı konuları farklı yönlerden ele alıp irdeleyen ve bunu yaparken sosyolojinin geniş ufuklarında dolaşıp bize çok değerli bilgileri taşıyan bu makaleler, içinde yaşadığımız kapitalist kentin çözümlenip anlaşılmasında çok önemli bir anahtar niteliğinde. 

Biz okuyoruz. Sizin de okumanızı öneriyor ve yaptığımız tartışmaların bu tür bilimsel yayınlardan edindiğimiz bilgilerle daha da zenginleşmesini diliyoruz.

kentfragmanlari-jpg
Kitabın Arka Kapağından….

“Günümüzde kentler ve kent yaşamı, konuyla ilgili çoğu sosyal bilimcimizin çeyrek yüzyıl öncesine kadar yaptığı gibi, kenti tanımlayan bazı temel ölçütleri devreye sokarak incelenebilecek bir alan olmaktan uzaktır. Bu durumun anlaşılması kolay ilk nedeni; çağcıl kentlerin aldığı yeni görünümlerle, yani kentsel evrimleşme süreciyle ilgilidir. Yeni kent Formları, teknolojik gelişmeler ve küresel dönüşümler tarzındaki yapısal unsurlarla birlikte, kentsel gündelik hayat ilişkilerinin değişen seyri, iş ve ev yaşamındaki fail odaklı yeni yapılanmalar, hem günümüz kentlerini hem de kentsel yaşamı akıl almaz bir hızda dönüştürmektedir. Kentin bir zamanlar sahip olduğu ilk görünümlerinden veya işlevlerinden çoğu, günümüzde farklı biçimler almış durumdadır. İkinci neden daha çok, sosyal yaşama ilişkin gerçeklikleri anlama ve açıklama iddiasında olan sosyal bilimlerde meydana gelen değişimlerle ilgilidir. Bu süreçte yalnızca kent ya da daha kapsamlı bir ifadeyle “toplumsal olanın veçheleri” değişmemiş, aynı zamanda onu nesne edinen sosyal bilimlerin sosyal dünyayı nesneleştirme biçimleri de dönüşüme uğramıştır. Dolayısıyla artık kenti anlamak, kent üzerine analiz yapmak için, sözgelimi salt Durkheim’ın işlevselci işbölümü kuramından ya da Weber’in “şehir” kavramlaştırmasından medet ummak, daha ileri düzeyde ise kenti; nüfus, ikincil ilişkiler, endüstrileşme veyahut gelenek karşıtlığı gibi belirli değişkenler üzerinden analiz etmek yeterli görünmemektedir.

Kent Fragmanları, gündelik hayat, mekânsallık, suç korkusu, yoksulluk, gözetim ve sivil toplum gibi günümüz kentlerini tanımlayıcı çok sayıda fragmanı organik bir biçimde ilişkilendirerek, kente ve kentsel yaşama özgü güncel, güncel olduğu kadar karmaşık sorunların analizine odaklanıyor. Farklı disiplinlerden gelen araştırmacı ve akademisyenlerin geniş bir perspektif içeren kuramsal analiz ve değerlendirmeleri, kitabın hem güncel olma hem de konuya farklı pencerelerden bakma iddiasını güçlendiriyor.”