Arama yapıp kapatacak dernek arıyoruz…

Ali Rıza Avcan

Son günlerde iki önemli derneğin kuruluş işlemlerini yürütüyorum. İsimleri şimdilik bende kalacak bu iki dernek için kurucularla birlikte tüzük taslakları üzerinde tartışıyor, bütün antidemokratik yönlendirmelere karşın en demokratik dernek yapılanmasının nasıl olabileceğini düşünüyor, mevzuatın getirdiği sınırlamaları nasıl aşabileceğimizi araştırıyoruz.

Bütün bu araştırma, tartışma ve değerlendirmeler için tabii ki mevcut yasa ve yönetmeliklerle benzer derneklerin tüzüklerine bakıyor, İçişleri Bakanlığı’na bağlı Dernekler Dairesi Başkanlığı’nın rehberleri inceliyor, katıldığımız eğitimlerin notlarını karıştırıyoruz.

Elimizdeki mevzuat bilgileriyle rehber ve İnternet kayıtlarına göre kurulacak bir derneğe adres gösterme konusunda mevzuattan gelen herhangi bir kısıtlama ya da yasaklama yok. Bu çerçevede başka bir derneğin ya da özel ve tüzel kişiliğin adresinde; hatta oturduğunuz dairede tüm kat maliklerinin yazılı onayını almak koşuluyla dernek kurabiliyorsunuz.

Ancak bu özgürlük, kuracağınız derneğin belgelerini teslim etmek için gittiğimiz il dernekler müdürlüğünde sona eriyor. Orada sizin önünüze yeni bir belge koyarak ,başka bir dernek ya da tüzel kişiliğin adresinde veya kuruculardan birine ait dairede dernek kuramayacağınızı söylüyorlar. 

closeddoor

İçişleri Bakanlığı Hukuk Müşavirliği’nin 10.04.2013 tarih, 97110469-045-4910 sayılı ve 22.08.2013 tarih, 97110469-045.02-10522 sayılı iki ayrı yazısında;

Dernek ile diğer işyeri veya konutların aynı adreste bulunması halinde derneklerin denetiminin yapılması, kolluk kuvvetlerinin yetkilerini kullanması ve diğer hususlarda önemli sorunlar yaşanabileceği dikkate alındığında, birden fazla derneğin veya bir dernekle başka bir özel veya tüzel kişiliğin aynı adreste bulunmasının uygun olmayacağı” belirtiliyor.

Üstüne üstlük “hukuki” denilen bu görüş, aynı şekilde denetlenmesi mümkün ya da kolluk kuvvetlerinin yetkilerini kullanıp arama yapabileceği şirket, vakıf ve kooperatiflerin kuruluşunda gündeme getirilmezken sadece ve sadece derneklerin denetlenip aranması ve kapatılabilmesi için geçerli oluyor.

Hem de, yasa, yönetmelik ve genelgelerde, hazırlanıp bizlere dağıtılan rehberlerde ve bu konu ile ilgili İnternet sitelerinde dernek adresleri konusunda herhangi bir yasaklayıcı ya da kısıtlayıcı hüküm olmadığı ve konutların dernek adresi olarak gösterilmesi durumunda tüm kat maliklerinin onayının alınması gerektiği açık bir dille belirtildiği halde…

Çünkü İçişleri Bakanlığı’na bağlı Emniyet Genel Müdürlüğü bir derneğin aranması ya da kapatılması durumunda başka bir derneğin, tüzel kişiliğin yanında veya bir konutta kurulmuş derneklerde sıkıntılar yaşandığını, aranan ya da kapatılan dernekle aynı adresi paylaşan diğer derneklerin, şirketlerin ve derneğin kurulduğu dairede yaşayanların zor durumda kaldığını belirterek örgütlenme özgürlüğünü ortadan kaldıran bu görüşü aldırmış durumda.

Bu yoruma göre, İçişleri Bakanlığı Hukuk Müşavirliği’nde çalışan hukukçular, “kapatma” eyleminden sadece içinde tek bir derneğin faaliyet gösterdiği bağımsız bir bölümün kapısına kilit vurmayı, orayı mühürleyerek kapatmayı anlıyorlar. Sanki oranın kapısına mühür vurmasalar o dernek çalışmayacakmış gibi…

Resmi akıl, kapatma eylemini bir kilit ya da mühürle eşleştirecek kadar kısır ve dar düşünüyor….

medical_rounds_close_the_door_2_pyramid

Bu hukuki görüş oluşturulduğu 2013 yılından bu yana öyle bir uygulama alanı yaratıyor ki; çoğu şirket ve kooperatifin kolaylıkla yararlanabildiği “e-ofis” ya da başka bir deyişle “sanal ofis” adı verilen çağdaş yeni uygulamalardan da yararlanmanıza izin verilmiyor.

Kısacası, derneğin daha kuruluş aşamasında dernek kurucularına, “İstediğim takdirde sizi kolaylıkla arayabileceğim ya da kapatabileceğim ayrı bir adres ver” deniliyor….

İdare hukuku alanında, kamu yönetimlerinin oluşturduğu hukuki görüşler zorlayıcı ve bağlayıcı olmayıp sadece yol gösterici olmakla birlikte; bu tür bir hukuki görüş hepimizi, özellikle de yeni dernek kurmak isteyen herkesin elini kolunu bağlıyor.

Böylelikle bir derneğin henüz kurulduğu aşamada kolaylıkla kapatılabilmesini düşünüp bunun için önlem alıp örgütlenme özgürlüğünün önünü açan önemli bir hak kolaylıkla ortadan kaldırılabiliyor. Bunun temel nedeni ise son yıllarda ortaya çıkıp tüm yönetim mekanizmasına egemen olan güvenlikçi zihniyetin ta kendisi.

Hem de demokratik hakların ortadan kaldırıldığı Olağanüstü Hal’in yürürlükte olduğu, KHK’lerin yayınlandığı son dönemlerde değil; aksine, onun öncesinde, bundan tam 5 yıl önce düzenlenmiş bir “hukuki” görüş yazısına dayanılarak…

Yaptığımız görüşme ve araştırmalar sonucunda da, bu kısıtlamadan sivil toplum yapılanması ile ilgili birçok kimsenin ya da kurumun haberdar olmadığını ya da haberdar olsa bile önemsemediğini anlıyoruz.

Özellikle de sivil toplumun önemine vurgu yapan bazı kurum ve kişiler düzleminde…

Oysa kendisini sivil toplum merkezi ilan eden, herkese ve her kesime sivil toplumculuk alanında öğütler verip önerilerde bulunan; hatta bu işi şirket adı altında ticarete dönüştüren birçok kurum bu konuda kılını bile kıpırdatmıyor, sanki böyle bir sorun yokmuş gibi davranıyor; hatta istediğimiz takdirde evimizi dernek adresi olarak gösterebileceğimizi söyleyip duruyor..

ankara_valiligi_batikent_seyran_umut_muhurleme

Çünkü onların kuracakları dernekler itibariyle mali bir sıkıntıları yok… Sağdan soldan aldıkları ödenekler, proje gelirleri ile kendilerine dayalı döşeli bürolar, dernek merkezleri kurabiliyorlar… Bırakın bir aylık kirayı ödemeyi yıllık kira bedelini toptan bile ödeyebiliyorlar…

Ya maddi imkanları kısıtlı bireylerin, dar gelirli işçi, emekçi, ve emeklilerin, yoksulların kolları sıvayarak kurmak istedikleri dernekler… Onlar bu engeli nasıl aşacaklar ve ne yapacaklar?

Bir dernek kurulup tüzel kişilik edinmeden karşısına çıkarılan bu antidemokratik uygulama konusunda eminim birilerinin vereceği bir cevap, önereceği bir çözüm vardır…

Derneği satın almak…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz hafta sonu, ikinci kez Mülkiyeliler Birliği genel kuruluna katılarak iki dönemdir yönetimde olan ekip yerine KHK’larla fakülteden atılan İzmirli Dinçer Demirkent ve arkadaşlarından oluşan ekibin yönetime gelmesi için katkı koymaya çalıştım.

Daha önceki 2 Mart 1990 tarihli genel kurula, iki vagon dolusu kalabalık bir Mülkiyeli grupla birlikte İstanbul’dan Ankara’ya giderek katılmıştım.

Bu kez yine büyük umutlarla; hem eski arkadaşlarımla buluşup görüşmek, hem de güzel insanlardan oluşan genç bir ekibe destek vermek için Ankara’ya gidiyordum.

Bu genel kurul öncesinde Mülkiyeliler Birliği İzmir Şubesi’nde görev yapan eski yönetici ve denetçileri kamu zararına yol açmış olmaları nedeniyle cumhuriyet savcılığına bildirmiş; ayrıca aynı ekibin desteği ile son genel kurulda seçimi yedi oy farkıyla kazanan yeni ekibin bu genel kurulda yaptığı usulsüzlükleri İl Dernekler Müdürlüğü’ne bildirmiştim. 

Kamu yararının önem ve önceliğine inanan bir Mülkiyeli olarak görevimi yapmış olmaktan kaynaklanan memnuniyetle, bu tür usulsüzlük ve yolsuzluklara fırsat vermeyeceklerini bildiğim Ankara’daki o pırıl pırıl genç insanları desteklemek ve onlara yapılan haksızlıklara karşı çıkmak için Ankara’ya gidiyordum.

Bir oy bir oydu. Belki de onlara yapılan haksızlık ve baskılara karşı bir oy farkıyla kazanmalarını sağlayabilir, genel kurulda onlar için söylenenlere “hayır” deyip karşı çıkabilirdim.

Ancak bütün bir yolculuk boyunca, son yıllarda Mülkiyeliler Birliği’ni yıpratan, derneğin ve camianın saygınlığını zedeleyen bütün bu olumsuzlukların, kanıtlanan ya da kanıtlanamayan söylentilerin; hatta İzmir Şube’de olduğu gibi tüm yönetim kurulu üyelerinin imzasıyla ortaya çıkarılan usulsüzlük ve kamu zararlarının nereden kaynaklandığını, şahısları aşan asıl nedenlerin neler olduğunu, sistemin hangi nedenle hangi noktada aksamaya başladığını düşünüp durdum.

1976 yılından bu yana üyesi olduğum Mülkiyeliler Birliği Genel Merkezi ve şubeleri niye eski günlerde olduğu gibi değildi? Niye hep elindeki değerli gayrimenkullerin kiralanması, işletilmesi ya da yıkılıp yapılması ile ilgili tartışmaları yaşıyordu? Bu tartışmalar sonucunda niye bazı yöneticiler usulsüzlük ya da yolsuzluk yapmakla suçlanıyordu? Niye bir genel başkan genel kurul açılış konuşmasında yıkılan bina ile ilgili olarak uzun uzun kendini savunmak zorunda kalıyordu? Bütün bu konuşmalara karşın genel kurulun çoğunluğunu ikna edemediği için neden yeniden seçilemiyordu? Bütün bu kötülüklerin, olumsuzlukların ve söylentilerin altında yatan asıl neden neydi?

Ayrılmak 001

Son yıllarda dernek, vakıf, platform ve kent konseyi gibi birçok sivil toplum kuruluşunun oluşum ve çalışması için ayrıntılı ve mukayeseli çalışmalar yapıp; özellikle bu kurum ve oluşumların mali performansları konusunda dünyada ve ülkemizde uygulanan farklı model ve yöntemleri araştırıp soruşturduğum için, bütün bu soruların doğru cevaplarının, son yıllarda, özellikle de 2014 yılında yapılan tüzük değişikliği sonrasında üyeye ve onun temel yükümlülüğü olan aidata önem verilmesinden vazgeçilip, onun yerine üyelerle değişik kişi ya da kuruluşların yapacağı bağış ve sponsor katkılarına; ayrıca sahip olunan değerli gayrimenkullerin getirdiği yüksek kiralarla inşaat rantlarına daha fazla önem ve değer verilmesinde yattığını fark ettim.

Evet, genel kurulda da söylendiği gibi derneğimizin temel kaynağı olan Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden her yıl ortalama 400 civarında öğrenci mezun olmakla birlikte, bunların içinden üye olanların sayısı -ne yazık ki- 30 ya da 40’ı geçmiyordu. Mezun olan öğrencinin derneğe gelip üye olmasını engelleyen başka birçok neden olmakla birlikte; dernek yönetiminin de bu gençlerin derneğe kazanılması için özel bir çaba göstermediği, bunun için ayrı bir program hazırlayıp uygulamadığı herkesin bildiği bir gerçekti.

O nedenle, üyeler ve özellikle de yeni mezunlar eski önem ve değerini kaybetmişti. Genel kurullar dışında kendisine önem ve değer verilmediğini gören üyeler ise derneğe olan aidat yükümlülüğünü yerine getirmemekle birlikte hem derneğin tüm imkanlarından yararlanıyor hem de dernek genel kurullarında aidat ödeyip ödemediğine bakılmaksızın görüşlerini ifade edip oyunu kullanabiliyordu.

Üstüne üstlük -son genel kurul öncesi ve sonrasında karşımıza çıktığı gibi- yeni üyelerin bir süre oy kullanmaması gerektiği gibi antidemokratik fikirlerin  ortaya atıldığı görülüyordu.

Oysa üye, derneği dernek yapan, onun varlık nedeni olan önemli bir unsurdur. Çünkü üye olmadan dernek var olamaz ve üye sayısı artmadan derneğin gelişmesi, güçlenmesi mümkün değildir.

Sivil toplum anlayışının temel kuralı bu olmakla birlikte; Mülkiyeliler Birliği özelinde ortaya çıkan gerçeğin ve sorunun en yalın hali, üyeyle onun ödemesi gereken aidatın eski önem ve değerini kaybetmiş olmasıdır.

Dernek üyesine eski önem ve değerinin verilmeyişinden kaynaklanan boşluk ise, bazı varlıklı üyelerle Mülkiye dostu olduğu anlaşılan kişi ve kurumların verdikleri bağış ve sponsor katkılarıyla doldurulmaya çalışılıyor ya da aynen İzmir Şube’de olduğu gibi derneğin elindeki değerli gayrimenkuller yüksek gelirler elde edebilmek amacıyla şaibeli işlerin yapıldığı mekânlara dönüştürülüyor.

Hatta bu konuda öylesine ileriye gidiliyor ki, yüksek bedellerle kiraya verdiğimiz gayrimenkulde faaliyet gösteren barın korumaları birini öldürerek Mülkiyeliler Birliği’nin geçmişinde olmayan bir utancı bize yaşatıyorlar (1); ayrıca aynı gayrimenkul bir sonraki şube yönetimi tarafından bu tür sorunların yeniden yaşanmaması düşüncesiyle daha düşük bedelle bir pizzacıya kiralandığında, bu durum genel merkez yöneticileri tarafından “daha az gelir elde ediyoruz” diye eleştirilebiliyor. (2)

Yeter ki daha fazla kira alınıp derneğin kasası dolsun, yeter ki dernek yöneticilerinin başarısı kazanılan bu paraların miktarıyla ölçülsün…

Diğer yandan kimin umurundaydı derneğin bir suç yuvasına dönüşmesi ve Mülkiyelilerin zedelenen kurumsal itibarı…

Bu durum Ankara’da otel olarak kullanılan binanın yıkılarak Çankaya Belediye Başkanı tarafından seçilen bir müteahhit tarafından yeniden yapılması söz konusu olduğunda da karşımıza çıkıyordu.

Dernek üyesiyle onun aidat yükümlülüğüne önem ve öncelik verilmeyişinin geldiği son noktayı en açık şekilde, 25 Mart 2018 tarihinde Ankara’da yapılan Mülkiyeliler Birliği genel kurulunda bizlere dağıtılan 2016-2018 Dönemi Çalışma Raporu‘nun 43. sayfasındaki “Mülkiyeliler Birliği Derneği 2016/2017 Gelir Tablosu“nda gördük:

Bu tablodaki verilere göre, 2016 ve 2017 yıllarını kapsayan dönemde elde edilen toplam gelirin (875.700,51 TL) % 15,10‘unu (132.244,30 TL) üye aidatları, % 6,41‘ini (56.146.-TL) bağışlar, geriye kalan % 78,49‘unu ise (687.310,21 TL) içinde yüksek kira gelirleriyle rantların ve sponsor katkılarının bulunduğu diğer gelirler oluşturmaktadır.

Bunun yanında toplam 64 sayfadan oluşan bu raporda derneğin kurumsal Facebook sayfasının ne kadar beğeni aldığı ayrıntılı olarak belirtildiği halde; derneğin ne kadar üyeye sahip olduğu, bu sayıdaki azalış ve artışlarla üyelerin nasıl bir profile sahip olduğu konularında tek bir bilgi verilmemiştir.

25 Mart 2018 tarihi genel kurul öncesinde gördüğüm diğer bir olumsuzluk ise bağışta bulunan ya da sponsor katkısı sağlayan üyelerin kendilerini daha bir üst perdeden ifade etmeleri, kendilerini adeta diğer üyelerden daha değerli ve belirleyici görmeleriydi. Nitekim bunu yapan, daha doğrusu yaptığı bağış ya da sponsor katkılarıyla adeta derneği satın aldıklarını düşünenlerin ya da kendilerini böyle ifade edenlerin isimlerini aday listelerinde görünce, bunun aslında bir satın alma-ödüllendirme sistemine dönüştüğünü fark ettim.

Resim1

Evet, her sistemde, her düzende olduğu gibi üyelerin sayısını artırmadıkça ve tüm üyelerden eşit miktarda aidat almadıkça, aidat ödemeyenlere -buna ne yazık ki ben de dahilim- söz ve oy hakkı verildikçe, aidat ödeyenle ödemeyen arasındaki fark korunmadıkça, aidatların toplam gelirler içindeki payı azaldıkça ortalık bağış ve sponsor katkılarıyla “derneği satın aldığını” düşünenlere kalmakta ve bunun somut bir şekilde yaşama geçtiği de dağıtılan aday listeleriyle kanıtlanmakta…

O nedenle, Mülkiyeliler Birliği’nin yeni genel başkanı Dinçer Demirkent ve ekibinden yeniden üyeye özellikle de yeni mezun üyelere öncelik vermelerini, tüm üye aidatlarının tahsil edilmesi hususuna yoğunlaşmalarını, genel kurulda vaat ettikleri gibi üye sayısını arttırarak üyelerle ilgili bilgileri güncellemelerini; ayrıca üyelerin hem kendi aralarındaki hem de dernekle olan ilişki ve iletişimlerini geliştirmelerini, birilerinin verdikleri bağış ve sponsor katkılarıyla derneği ve derneği ve dernekteki “koltukları” satın alamayacakları adil ve demokratik bir üyelik yapısını oluşturmalarını talep ediyor ve bekliyorum.


(1) http://www.hurriyet.com.tr/gundem/izmirde-bar-kavgasi-bir-kisi-olduruldu-25008940

http://www.haberegeli.com/girmeye-calistigi-barin-onunde-olduruldu-haberi-11537.html

(2) Mülkiyeliler Birliği Derneği Genel Merkezi tarafından İzmir Şubesi Yönetim Kurulu’na gönderilen 17.01.2018 tarih, 2018/9 sayılı yazı ekinde yer alan avukat Ahmet Tan’a ait 15.01.2018 tarihli rapor.

Dernek mi, şirket mi?

Ali Rıza Avcan

Son iki, üç haftadır iki ayrı derneğin tüzüklerini hazırlama konusunda hem yasa ve yönetmeliklere hem de örnek olabileceğini düşündüğüm derneklerin tüzüklerine bakarak yoğun bir çalışma sürdürüyorum.

Amacım, her iki dernek tüzüğünün de iyi bir senaryo gibi kurgulanıp bu kurgu içindeki aktörlerin kendilerine verilen rollerle, seyircinin alkışlayacağı güzel şeyler yapmasını sağlamak… Olayların akışı sırasında izleyiciye ters gelen şeylerin olmaması, işlerin yolunda gitmesi ve her iki derneğin de amaç ve hedeflerine kolaylıkla ulaşmasını sağlayacak öyküyü yazmak…

O nedenle zaman zaman da, “olaya bir de tersten bakayım” düşüncesiyle Avrupa Birliği (AB), Dünya Bankası (WB), Dünya Ticaret Örgütü (WTO), Georges Soros‘un kurduğu Açık Toplum Enstitüsü, (Open Society Instıtute), Birleşmiş Milletler Uluslararası Kalkınma Programı (UNDP) ve Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) gibi uluslararası kuruluşlarla onların Türkiye uzantısı Türkiye Üçüncü Sektör Vakfı (TÜSEV) ve Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı (TESEV) gibi kuruluşların sivil toplum kavramı içinde yer alan dernekler, vakıflar, kooperatifler ve kent konseyleri için hazırladığı kitap, makale ve rehberlere bakıyorum.

Çünkü, Dünya egemenliğini elinde bulunduran bu sermaye kuruluşları, 1989’dan bu yana bize ‘yönetişim’ adını verdikleri bir uygulamayı önererek; hatta zorlayarak her sorunun ‘iyi yönetişim’ dedikleri mekanizma içinde ‘mücadele’ ve ‘çatışma’ yerine koydukları ‘uyum’, ‘oydaşma’ (konsensus) ve ‘uzlaşma’ ile çözümleneceği müjdesini veriyorlar.

Bunu da, sivil toplum kuruluşları (nongovermental organizastions-NGO) ya da sivil toplum olarak adlandırdıkları şekilsiz, belirsiz, ‘muhayyel’ bir evren içinde gördükleri dernek, vakıf, kooperatif ve benzerlerini ‘devlet’ ve ‘özel sektör’le ‘uyum’, ‘oydaşma’ ve ‘uzlaşma’ içinde bir araya getirerek sağlayacaklarını iddia ediyorlar.

Onlara göre eski klasik ‘yönetim’ anlayışı artık toplumları yönetmediği, bu konuda yetersiz kaldığı için; bundan böyle ‘sivil toplum’, ‘devlet’ ve ‘özel sektör’ bir araya gelerek hep birlikte toplumu yönetmelidir.

1989 yılından bu yana yukarıda adları sıralanan uluslararası kuruluşlar tarafından hararetle önerilen bu yapıya göre toplumlar,  artık eskiden olduğu gibi ulusal devletler tarafından değil; küçültülmüş ve güçsüzleştirilmiş ‘devlet’lerin rehberliğinde devlet-sivil toplum-özel sektör beraberliği içinde örgütlenmelidir.

Copy-of-Matematik-Lgr11Devletler şirketleşiyor…

Böylesi bir beraberliğin temelinde yatan amaç ise, direksiyona asıl olarak özel sektörün; yani sermayenin ve onun holding ve şirketlerinin geçmesiydi.

Bunun ilk işaretlerini, uluslararası kuruluşlara bağlı olan bağımsız kurumlarla ulusal kalkınma yerine bölgesel kalkınmayı gerçekleştirecek bölgesel kalkınma ajanslarının oluşturulmasında ve devlet örgütünün nicel ve nitel anlamda küçültülmesinde görmüştük.

Bundan böyle devletler; onun özelleştirmelerden, satışlardan, uluslararası bağlantı ve bölgesel angajmanlardan arta kalan merkezi ve yerel birimleri aynen şirketler gibi yönetilecekti. 

O nedenle, yaşadığımız yakın çevrede artık devlete ve yerel yönetime bağlı İZBAN gibi toplu ulaşım araçlarında o hizmetin bir kamu hizmeti olduğundan çok, kâr mı yoksa zarar mı edildiğine bakılıyor ve şayet zararın boyutları altından kalkılamaz hale gelirse, ulaşım ücretleri hiçbir siyasi, demokratik kaygı duyulmadan bir çırpıda % 270’lere varan oranlarda arttırılabiliyor. 

İşte o nedenle, yaşadığımız kentte belediyeye ait birçok kamu hizmeti ya doğrudan doğruya belediye şirketlerinin hizmet konusu oluyor ya da belediye yaptığı kamu hizmetlerini üstü örtük bir şekilde ortak olduğu TARKEM, TETUSA gibi özel şirketlere devrediyor veya FOLKART gibi şirketlerle birçok konuda ortak davranıyor, İzmir-Deniz İzmirlilerin Denizle İlişkisini Güçlendirme Projesi gibi büyük projelerin ön finansmanı, içlerinde her türden inanç, tarikat ve cemaatin yer aldığı 16 şirketin yarattığı havuzlardan sağlanıyor.

Evet, ‘özel sektör’e ve ‘sivil toplum’a rehber olacağı söylenen üçüncü ortak ‘devlet’, artık açık ya da gizli yöntemlerle şirketleşiyor, bir ölçüde ilginç bir özelleştirmenin konusu oluyor.

SWx2CHjn_400x400Dernekler, vakıflar, kooperatifler de şirketleşiyor…

Ama, son haftalarda yaptığım dernek tüzüğü hazırlama çalışmaları sırasında da gördüğüm gibi, ‘devlet‘in şirketleşmesi yanında ‘sivil toplum’un da; yani, dernek, vakıf ve kooperatif gibi sivil toplum kuruluşlarının da şirketleşmesi, adeta bir şirket gibi çalışması için elden gelen yapılıyor, öneriler hazırlanıyor ve bu önerileri uygulayanlara proje, destek, katılım ya da ihale adı altında ödüller veriliyordu…

Baktığım bütün yabancı ve yerli kaynaklarda dernek, vakıf ve kooperatif  benzerleri sivil toplum kuruluşlarının holding ve şirketler tarafından kurulması, şirket ana sözleşmesi gibi ayrıntılı tüzüklere sahip olmaları, kurumsallaşmak adına aynen onlar gibi yapılanıp çalışmaları, devamlı olarak ve onların uzantısı gibi holding ve şirketlerle iç içe çalışmaları, bağımsız denetim kurumları tarafından denetlenmeleri, şirketler gibi personel politikaları belirleyip geliştirmeleri vb. isteniyordu.

Böylelikle karşımıza şirket mi, yoksa dernek mi olduğu belli olmayan, devlet kurumlarıyla belediyelerin işlerini ihalesiz alabilen, gönüllü bir kuruluş olmalarına karşın devamlı yerli ve yabancı kuruluşlardan aldığı projelerle fonlanan, bu nedenle kurumsal bağımsızlığını yitiren, dernek üyesi ve gönüllülerden çok ücretli eleman çalıştıran, tüm gönüllülerin en rahat çalışabileceği hafta tatili günlerinde adeta bir iş yeri gibi kapanıp tatil yapan dernekler, ortaklarını şirket ortağına dönüştüren kooperatifler, kurdukları şirketlerle hayır yerine ticaret yapan vakıflar çıkıyor…

Evet, bundan böyle dernek, vakıf ve kooperatif gibi sivil toplum kuruluşları da şirketleşiyor, kendi başarılarını üye sayıları ya da sağladıkları gönüllü toplumsal fayda yerine ne kadar para kazandıkları ile ölçen kuruluşlar karşımıza çıkıyor…

Bu durum, kamu yararını önceleyen; daha doğrusu öncelemesi gereken Mülkiyeliler Birliği’nde bile karşımıza çıkıp; dernek yöneticilerinin basiretsiz uygulamaları nedeniyle ortaya çıkan kamu zararları, aynı yönetimin sağladığı toplam fayda ile mukayese edilerek bir tür kar/zarar hesabı yapılıyor, bu tür zararların işin “fıtratında olduğu” gibi hukuki ve resmi görüşler ileri sürülebiliyor.

Yönetişim 022Kısacası, küreselleşmeci neoliberal düşüncenin bugün geldiği bu noktada, ‘iyi yönetişim’ denilen zihniyet, bize ‘devlet’in ve ‘sivil toplum’un şirketleşmesini sağlayarak aslında devleti ya da toplumun özel sektör; daha doğrusu sermaye ile onun şirketleşmiş devleti ve sivil toplum kuruluşları tarafından yönetileceğini müjdeliyor. 

İşte bu müjde sayesinde biz bugün, şirketleşmiş ‘devlet‘i ve şirketleşmiş ‘sivil toplum‘u yöneten şirket ve holdinglerle; daha doğrusu, küresel sermaye ve onun yerli işbirlikçileri ile karşı karşıya kalıyoruz… 

Bu nedenle, yarın öbür gün borsada kote olmak isteyen ya da olan sivil toplum kuruluşlarıyla karşılaşırsanız, şimdiden hiç de şaşırmayın derim…