Kendi yaptığını yıkıp yok etmek: temel şehircilik dersleri

Ali Rıza Avcan

Eski adıyla Mülkiye, yeni adıyla Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi‘nden mezun olduğum 1976 yılını izleyen 1977-1980 döneminde aynı fakültenin yüksek lisans ve doktora eğitimini sürdürdüğüm için zorunlu askerlik yükümlülüğümü tecil ettirmiş ve 1981 yılı başında sayısı bu şekilde artan asker adaylarına kısa dönem askerlik imkanı tanınması üzerine dört aylık kısa dönem askerlik uygulamasının ikinci dönemine isabet eden 1981 Temmuz-Kasım ayları arasında Tokat kent merkezinin yakınında yeni açılmış olan Tokat 48. Piyade Eğitim Taburu‘nda, er olmanın tüm zorluk ve saçmalıklarını yaşayarak askerlik hizmetini yerine getirmeye çalışmıştım.

Yaşamımın boşuna geçmiş dört ayı olarak kabul ettiğim bu dönemde 3.000’e yakın insanın saçları kazınmış, üzerlerine oturmamış asker elbiseleriyle bir önceki dönemden artakalan kullanılmış askeri botları giydiği, her günün sabah kahvaltısı ve öğle yemeği sonrasında ve kızgın güneşin altında eğitim denilen akıl dışı şeylerin tekrarlandığı, akşam yemeğinden sonra saat 10.00’da yatmaya zorlandığı; böylelikle özgür insan aklının zor, baskı, disiplin, otorite ve düzen anlayışıyla sindirilmek istendiği bir süreci yaşıyorduk.

Bu akıl almaz dönemde yaşadığım en büyük zorluk, Temmuz ve Ağustos aylarının kızgın güneşi altında saatlerce süren, o nedenle çoğu insanın bayılıp kaldığı, yüz, ense ve kulaklarımızdaki derinin soyulup yaraya dönüştüğü, buna karşı çıkanların bulunduğumuz alanın hemen yanındaki tepeye koşar adım çıkmakla cezalandırıldığı eğitim çalışmalarıydı.

İşte bu zorluğu yaşamış biri olarak, bir süre sonra kurulacağı duyurulan yemekhane mangasının şanslı erlerinden biri oldum. Böylelikle, eğitim alanındaki işkenceden kurtulmuş oluyor, bundan böyle mutfak ve yemekhanede, daha doğrusu güneşten uzak kapalı mekanlarda çalışıp askerlik adına öğretilen saçma sapan konulardan uzak kalacaktım.

Artık bundan böyle sabah çok erken saatlerde mutfağa gelip aşçılara yardımcı oluyor ve askerlerin yemekhaneye gelişinden önce salonu temizleyip düzenliyor, gidişinden sonra salonu yeniden temizleyip düzenliyor ve bu işlemi her gün kahvaltı, öğle ve akşam yemekleri itibariyle üç kez tekrarlıyorduk. Ancak 3.000 kişilik yemekhanedeki masa ve sandalyelerle masa üzerine konulan çatal, kaşık, bıçak, tabak, bardak ve sürahi gibi gereçleri düzenleme konusunda şöyle bir sıkıntı yaşıyorduk:

Tabur komutanlarıyla askerler dahil herkesin her an Genelkurmay’dan gelecek denetim ekibini beklemesi nedeniyle her şeyin mükemmel olmasını istedikleri bir süreçte, yemekhane salonu ile masaların üzerine yerleştirilen gereçlerin düzenli ve tamam olması konusunda hassasiyet gösteriyor ve bu nedenle biz askerlerin her gün kullandığı çatal, kaşık, tabak gibi malzemelerin yanında uygun görülmediği için kullanamadığımız bıçak, cam bardak ve sürahi gibi “lüks” malzemeleri de dahil ediyorduk.

Gelmesinden korkulan Genelkurmay denetim ekibinin beklendiği anlar…

Masalara yerleştirilen malzemelerin düzenlenmesi ise hizalamayı sağlamak amacıyla yemekhane salonunun başından sonuna doğru çekilen iplerle yapılıyor ve oldukça dikkatli bir şekilde yapılan bu çalışma sonucunda aynı hizadaki sandalyelerle masaların üstündeki bütün tabak, çatal, kaşık, bıçak, bardak, sürahi gibi malzemeler aynen askerlerin eğitim ya da tadat alanında hizaya girmesi gibi hizaya giriyordu.

Ancak genelkurmay denetim ekibinin o yemekten önce gelmeyeceğinin anlaşılması üzerine askerlerin yemekhaneye gelmesinden 5-10 dakika önce iple hizaya soktuğumuz bütün “lüks” malzemeleri toplayarak saatlerce özene bezene hazırladığımız düzeni bozuyor, bütün o “gereksiz” malzemeleri bir sonraki düzenlemede kullanmak üzere depolara yerleştiriyorduk.

Genelkurmay denetim ekibinin gelmeyeceğinin anlaşıldığı vakitlerdeki boş vermişlik…

Bu durum bir, iki ya da üç gün devam edince pek bir rahatsızlık hissedilmese de haftalar hatta, aylarca sürünce uzun süre içinde kendi yaptığımızı kendimiz, kendi ellerimizle yok ettiğimiz için hepimiz yaptığımız işe yabancılaşmaya başlamış, o nedenle de komutana giderek bu işten affımızı ister hale gelmiştik.

Neyse ki ısrarlı taleplerimin kabulü sonucunda, mutfak ve yemekhane mangasındaki görevime son verilerek Eylül ve Ekim aylarının nispeten daha serin ikliminde yeniden eğitim alanına çıkmak nasip olmuş, açıkçası yemekhanedeki saçmalıklar yerine eğitim alanındaki saçmalıklara razı olmaya başlamıştım.

İlk gençlik yıllarımda yaşayarak öğrendiğim bu ilginç hayat dersi; yani, “kendi yaptığını yıkıp yok etmek” şeklinde ifade edilebileceğim durum her zaman gündemimde kalmış ve tüm yaşamım boyunca böylesi bir duruma düşmemek benim temel yaşam ilkelerimden biri olmuştur.

Böylesi bir duyarlılık çerçevesinde yaptığım işler nedeniyle her zaman yakın durup sempati beslediğim şehir ve bölge plancılarının, özellikle de piyasada ve belediyelerde çalışan şehir ve bölge plancılarının kendilerinden istenen konularda büyük bir heyecanla hazırladıkları planları yine aynı şekilde bir süre sonra yine kendi müşteri ve yöneticilerinden gelen yeni talepler doğrultusunda değiştirmek zorunda kalmaları; hatta, tümüyle yok etmeleri “kendi yaptığını yıkıp yok etme” sıkıntısının bu meslek kolu itibariyle ne ölçüde geçerli ve yaygın olduğu kanaatine ulaşmamı sağlamıştır.

Son yıllarda uzunca bir süredir bu şekilde düşünmekle birlikte, bu düşüncenin samimi bir şekilde şehir ve bölge plancılarının içinden, kendi camialarındaki bilgili, deneyimli bir şehir plancısından gelmesi üzerine ben de sessiz kalıp kenarda kalmayı değil, yeniden yerleşim uzmanı-şehir plancısı ve sosyal uzman olarak tanıdığım sayın V. Senihi Kitapçı‘nın değerli düşüncelerini kelimesi kelimesine sizlerle paylaşmayı arzuladım:

V. Senihi Kitapçı

Türkiye’de “şehir plancısı” unvanı ile diploma alıp, mesleki yaşama başlayan ilk meslektaşlarımızdan bu yana yaklaşık 60 yıl kadar bir zaman geçti. O günden bugüne şehir planlama lisans eğitimi almış meslektaşlarımızın, kentlerin planlanmasında (imar planı yapım sürecinde) yer alma oranları giderek arttı. Şehir plancıları, başlıca mesleki etkinlik alanı olan imar planlarının serbest şehircilik hizmetinde hakim konuma gelmişlerdir. Aynı şekilde merkezi yönetimin planlama ile ilgili birimlerde de nicelik ve yetkiler açısından da etkili durumdadırlar. Yerel yönetimlerde bazı büyük belediyelerde nicelik ve yetki konusunda etkin olsalar da yüzlerce küçük ve taşra belediyelerinde plancının adı yoktur. Şehir ve bölge planlama bölümü enflasyonuna rağmen akademik personel sayısı içerisinde de şehir plancısı lisans diplomalı akademisyenlerin payı önemlidir. Günümüz için gerek kamuda gerekse özel bürolarda imar planları ve üst ölçekli planların yapım süreçlerinde, şehir planlama lisans eğitimi alarak hizmet üretenlerin etkinlik oranlarının zaman içerisinde %0’dan yükselerek, sırasıyla %70 ve %90’a ulaştığını belirlemek abartı olmayacaktır. Ancak 50 yılı aşkın bir sürede ulaşılan bu oranlar, niceliksel artışlar şehir planlama alanı ve mesleği için bir başarı öyküsünü mü anlatmaktadır?

Yukarıda anlatılanlar hep nicelik artışlarıdır. Şehir plancılarının her alandaki nicelik artışı bir nitelik artışı, bir sıçrama oluşturmuş mudur? Bu bildirinin temel konusu bu nicelik artışının bir nitelik değişimi getirip getirmediği ve mesleğimizin ilgi ve üretim alanı olan planlar ile kentlerin durumuna ilişkin bir muhasebe yapmaktır. Bugün ülkede “şehir plancısı” lisans diploması olan 10.000’i aşkın kişi var iken ve mesleki her alanda etkin olan ve yetkili konumlarda bulunan meslektaşlarımız var iken şehirler niçin bu denli “kötü” durumda? Şehir planlama bu konuda neden başarısız? Bu kötülük ve başarısızlıkta “şehir planlama”nın ve şehir plancılarının rolü ne kadar? Kuşkusuz, şehir plancılarının ve “şehir planlama”nın bu kötülükte hiçbir payı yok diyecek kimse olamaz. Ancak, bu pay ne kadar ve bu kötü gidişin nedenleri nelerdir; kötü gidiş mevcut gidişat ve yaklaşımlarla durdurulabilecek mi; sorumlular kimlerdir, vb. soruların yanıtlarını arayarak bu muhasebeyi yapmak gerekiyor.

Bu bildiride alt ölçekli planlar yapılırken ve uygulanırken fiilen geçersiz kılınan ve şehirler üzerinde birçok açıdan etkisiz ve aslında imar planlarından pek de farkı olmayan üst ölçekli planlar konusunu tartışmayı dağıtmamak adına değerlendirme dışı bırakıyorum. Konuyu, mesleğimizin birincil ilgi alanı olan şehirle ve onu şekillendiren “imar planları” (uygulama ve nazım) ile sınırlıyorum. Kuramsal olarak ne ad yakıştırırsak yakıştıralım, ülkemize özgü, kapsamı, biçimi ve yöntemi yasa ve yönetmeliklerle belirlenmiş, kısıtlanmış bir “imar planlama” süreci şehirlerimizi ve mesleğimizi şekillendiriyor. Bu şekillendirme öyle bir boyuta vardı ki; şehir planlama eğitimi de fiilen bir imar planlama eğitimine dönüştü. O kadar ki; öğrenci projeleri bile yasayla tanımlanan gösterim esaslarıyla yapılır oldu. Üniversiteler, imar plancısı ve emlakçı yetiştiren meslek yüksek okulları haline geldi.

Şehirleri planlamak, planlı, yaşanabilir, sürdürülebilir, insani ihtiyaçları karşılayan, mekânın orada yaşayanlara huzur ve keyif verdiği, hizmetlerin eşitçe erişilebilir olduğu, kent yoksulları ve mülksüzlerin ihmal edilmediği, rantın değil, rasyonel aklın ve bilimsel-teknik bilginin yön verdiği şehirler oluşturmak konusunda Türkiye en başarısız örneklerden biri oldu. Bu başarısızlığa dışsal birçok sebep sayılabilir. En başta kentsel toprak üzerindeki özel mülkiyet ve bu mülklerde oluşan rantın nerdeyse tamamının arsa sahiplerine gittiği bir yasal sistem ve mülkiyet düzeni geliyor. Sonrası buna bağlı karar mekanizmalarının ve rant gelirlerinin de bir payandası olduğu sosyo-ekonomik sistem, kısaca bize özgü bir kapitalizm. Bu bildirinin konusu ise “şehir planlama” öğretisinin, mesleki konumuz olan planların ve şehir plancılarının bu başarısızlıktaki etkilerini, payını irdelemek olmalıdır. Zira bizim düzeltebileceğimiz, düzeltilebilmesine önayak olabileceğimiz, toplumsal bilince kazandırabileceğimiz kısım burasıdır. Bu çabaya girişmek için önce zorunlu bir kabulle başlamak gerekiyor; Başarısız olduk! Türkiye’deki “şehir planlama” üstüne düşeni yapamadı, yapamıyor! Yanlışlarda ısrar etmek, dışsal faktörleri suçlu ilan ederek bu yanlışlardan azade tutulmak doğru değildir, bilimsel değildir.

Şehirlerinin mekânsal gelişimini belirlemek, yönlendirmek adına “imar planları” adı verilen ve kentin 15-20 yıl sonrasına ilişkin öngörü ve hayalimizi yansıtan iki boyutlu renkli bir resim çiziyoruz. Bunun önünde yazıldıktan sonra gerek plan aşamasında gerekse sonrasında kimsenin sayfasını açmadığı, standart formatta etüt-araştırma adında usulden bir rapor hazırlıyoruz. Bir de plan notları, plan hükümleri, plan kararları adı altında pek çoğu zaten yasa ve yönetmeliklerde de olan hususlar ile standart gösterim teknikleri nedeniyle çizimlerde gösteremediğimiz hususları ve de yapılaşmaya ilişkin kısıtları ya da planının kısıtlılıklarını aşacak hususları yazdığımız, nedense bu birçok farklı başlık altında toplanmış yazılardan oluşan formatı da kattığımız bu bütüne PLAN adını vererek mesleğimizi icra ediyoruz. Ancak bütün bunlar yani 15-20 yıllık öngörüler, planlar hayata bir türlü geçemiyor. Sürekli olarak plan değişiklikleri, ilave planlar, revizyon planları ile yap boz, yeniden yap boz halleriyle oyalanılıyor.

Şehirlerin imar planları onları mamurlaştırmadı. Aksine sürekli yıkılıp, yapılan, yarı imarlaşmış, makroformsuz bir şekilde her yöne salkım saçak genişleyen, bu saçaklanma ve genişleme nedeniyle işletme maliyeti normalin 3-5 katı olduğundan bir türlü yeterli hizmet alamayan, sosyal ve teknik altyapısı asla yeterli düzeylere ulaşamayan, uydurma da olsa projeksiyon nüfuslarının birkaç katı alanı imara açılmış, buna rağmen konut fiyatları ve kiraları bir türlü makul seviyelere inmeyen, mülksüzler, kent yoksulları ve dar gelirlilere asla uygun çözümler sunamayan, ucube yapılarla dolu, idari binaları sürekli yer değiştiren, merkezleri işlevlerini kaybedip, çöküntü alanlarına dönüşen, ideal anlamıyla bir şehir olamayan, bina yığınlarıyla dolu, insan değil otomobil öncelikli tasarlanmış, en küçük yerleşimleri bile erişilebilir olmaktan çıkmış, çirkin yerleşim alanları oluştu.

yeniden yerleşim uzmanı-şehir plancısı ve sosyal uzman V. Senihi Kitapçı…

Sit alanları koruma planları ise koruduklarını iddia ettikleri kentsel sit alanlarını, 50 yıl içerisinde harbelerle dolu çöküntü alanlarına dönüştürdü. Korunan kentsel sit alanlarındaki bahçeler, eskiyi taklit eden yeni binalarla doldu, kentlerin tarihi dokuları kayboldu, kadim parsel izleri ifraz, tevhit ve terklerle yok oldu. Korunan binalar korunamadı ve yıkıldı. Konut alanlarının içindeki yaşamlar ve yaşanmışlıklar yok oldu. Eski sahipleri kentsel sit alanlarını terk etti. Koruma ve yenileme için turizm dışında bir çözüm geliştirilemedi; konut alanları pansiyonlar, oteller, kafeler bölgelerine evrildi. Korunan değerin ne olduğu unutuldu. Kültürel değerin sadece yapı kültüründen ibaret olduğunu sanan bir anlayışla yapıldı planlar. Kentsel sitler, harabe kentler oldular.

İmar planı denen iki boyutlu resimler asla bir plan olamadılar. Olamazlardı da. İçerisinde zaman boyutu olmayan bir tasvire, projeye plan demek haksızlıktı. İmar planı yapım süreci tamamlanıp da onu hayata geçirecek idareye teslim edildiğinde içerisinde t1., t2., t3., … tn yılda, ayda, günde ne yapılacağına ilişkin hiçbir bilgi olmadığından, o tasarımın, tasvirin gerçekleşmesini, hayat geçmesini beklemek saflık olurdu. İmar planları, zaman boyutu içermediği için asla gerçek bir plan olamadı. Eksiklikleri sadece zaman boyutu değildir. 15-20 Yıllık bir süreçte gerçekleşecek bir projenin 15-20 yıllık bir ekonomik, kaynak-bütçe planlamasının da gerçekçi bir biçimde hazırlanması ve yaptırımlı uygulama esaslarının olması gerekirdi. Zaman boyutu ve ekonomik boyutu olmayan tasvirlere, resimlere plan adını vererek kendimizi kandırdık. İmar planları, Türkiye’nin şehirleri, şehirleşmesi için gerçek bir çare-yöntem değildi, olamadı.

 18.07.2021

Planlamanın Birikimi, Zemini ve Ufku Temalı 9. Türkiye Şehircilik Kongresi için hazırlanmış bildiri özetidir. 

Evet, sonuç olarak bundan 46 yıl önce Tokat‘ta yaşanan bir asker hikayesi ile başlayıp bölge ve şehir plancılarının yürütmeye çalıştıkları mesleğin tuhaflıkları nedeniyle somutlamaya çalıştığım o garip durum sanki Eski Yunan mitolojisine göre Kafkas dağının tepesinde ciğeri her gün bir kartal tarafından gagalanıp yenen “Zincire Vurulmuş Prometheus” gibi insanlığa ateşi armağan eden bir kahramanın çektiği acı, ızdırap ve çaresizliği simgeleyip kendisini bu durumdan kurtaracak Herakles‘ini beklemektedir.

Bilgi için:

https://urbanismturkey.blogspot.com/2022/09/turkiyede-sehir-planlama-paradigmasinin.html

Yorum bırakın