Bilginin kamusal olmaktan çıkıp metalaşması…

Ali Rıza Avcan

Toplumla ilgili her bilgi asıl olarak kamusal; yani kamuya aittir.

O nedenle, kamuya ait her türlü bilginin kamu yararı çerçevesinde şeffaf bir şekilde yeniden dönüp dolaşıp kamuya ulaşabilmesi için karşılık düşünülmeksizin herkese ulaşması gerekir…

Hele ki kamu kaynaklarının kullanımı suretiyle elde edilen her tür ve düzeydeki kamusal bilginin…

“Yan cebe koymak”

Örneğin üniversite öğrencilerinin kamu kaynaklarını kullanarak yaptıkları yüksek lisans ve doktora tezlerinin başarılı olması durumunda bu başarı, bir kamu kurumu olan üniversite tarafından öğrenciye verilen kamusal bir unvanla; yani “master”, “Dr.” ya da “PhD” unvanlarıyla ödüllendiriliyorsa bu tezlerin kamuya açıklanması, tez sahipleri tarafından yayından alıkonulmaması gerekir. Çünkü kamu kaynaklarını kullanarak ve her biri kamu görevlisi olan hocalarından destek alarak başarılı bir tez yazmışlarsa şayet bunun karşılığını zaten kamu tarafından kendilerine verilen unvanları alıp isimlerinin başına yerleştirdiklerinde ve bu unvanlar sayesinde başka birçok işte başarıya ulaştıklarında alacaklardır.

Yine aynı durum, üniversite öğretim üyelerinin üniversitelerdeki döner sermayeler ya da TUBİTAK, Avrupa Birliği, kalkınma ajansları ve benzerlerinden aldıkları fonlarla yürüttükleri araştırma projeleri için de geçerlidir. Çünkü üniversite öğretim üyeleri; kendi uzmanlık alanlarında bilimsel araştırmalar yapmak, lisans ve lisansüstü düzeyindeki öğrencilere ders verip onları yetiştirmek ve akademik dünyaya veya topluma yönelik danışmanlık ve hizmet görevlerini yerine getirmekle yükümlü olan akademisyenler; yani, kamu kaynaklarını kullanan ve kamu gücüne sahip kamu görevlileridir.

İşte o nedenle, üniversitelerde çalışan akademisyenlerin çalıştıkları kamu kurumlarında kamu kaynaklarını kullanarak yaptıkları çalışmalarda ya da üniversitelerden izin alarak üniversite dışında yapacakları tüm araştırma çalışmalarından bir bedel, bir karşılık almaması, kamusal bir hizmeti ticarileştirmemesi gerektiğini düşünüyorum. Hele ki çevremdeki çoğu öğretim üyesinin unvanları öğretim görevlisinden profesöre doğru yükseldikçe artan ücretleri çerçevesinde fatura ya da makbuz vermeksizin veya imza atmaksızın aldıklarıyla ya da bir “kazan-kazan” harikası olarak icat edilip hem üniversiteye hem de kendilerine büyük kazançlar sağlayan döner sermaye organizasyonlarıyla bilimin ticaretini yapan zengin bir tacire dönüştüklerini gördükçe…

Buna bir de üniversiteler; yani kamu kaynakları üzerinden bilgi üretmesi beklenen kurumlarda yapılan her düzeydeki araştırmaları üniversite ya da özel yayınevlerinin yayını olarak satılmasını, üniversite mensubu olmadığımız için eski tarihli tezlere ulaşamadığımızı; hatta, Ege Üniversitesi Kütüphanesi girişinde yaşadığım gibi sade bir yurttaş olarak kütüphaneye alınmadığı, üniversitelerce kamu kaynaklarının kullanımı suretiyle abone olunan yerli ve yabancı dijital veri tabanlarına bunun kaynağını sağlayan kamunun bir bireyi olarak ulaşamadığımı da eklersek üniversitelerce bilgi üretimi ve yayını konusundaki sorunun ne kadar büyük ve vahim olduğunu daha iyi anlarız.

Tabii ki, bu bağlamda üniversitelerdeki kamu görevlilerini; yani, akademisyenleri sadece öğrencilere ders veren insanlar olarak görmeyip onların ayrıca bilimsel çalışmalar yapmaları gerektiğini, sadece öğrenci ile uğraşanların bilimsel anlamda akademisyen niteliğinde olmayıp birer “okutman” olacaklarını, onlara bir “bilim insanı” olarak değil de bir “öğretmen” olarak yaklaşmak gerektiğini unutmamak koşuluyla…

Ayrıca üniversitelerde görev yapan öğretim üyeleriyle dernek, vakıf, gazete gibi kurumların TUBİTAK, UNDP, Avrupa Birliği fonları ve yabancı büyükelçiliklerin kaynaklarıyla uluslararası tekeller ve bankalar tarafından desteklenen birtakım yabancı vakıflarla AKP hükümetinin güdümündeki kalkınma ajanslarından proje karşılığında fon temin eden bu tür bilimsel araştırmalarda yer alarak sahip oldukları kamusal bilgiyi ticari anlamda pazarladıklarını, böylelikle sahip oldukları kamusal bilgi ve uzmanlığı kendi şahsi çıkarları için kullandıklarını düşünüyorum.

Çünkü “parayı veren düdüğü çalar” deyişinin bir kez daha doğru olduğunu kanıtlayan böylesi durumlarda ve benim de bugüne kadar tanık ya da taraf olduğum birçok benzer olayda parayı veren kurumlar zaten kendi gündemlerinde olan konuların kendilerinin istediği şekilde işlenip kendilerinin istediği sonuçlara ulaşmasını istedikleri ve bu sonuçları kamuoyuna sanki kamunun görüşüymüş gibi takdim etmek istedikleri için para vererek ya da değişik çıkarlar sağlayarak satın aldığı üniversiteyi ve onun akademisyenlerini bilimi özelleştirme anlamında kendilerine bağlayıp onları kullanmaktadır. Böylelikle birer kamu kurumu olan üniversiteler bu tür özel yöntemlerle ve ihale açmaya hiç gerek duyulmaksızın kendiliğinden özelleştirilmekte, buna baştan teşne olarak üniversite yöneticileri ve akademisyenleri ise artık kamunun değil, kendilerini satın alan sermayenin, uluslararası tekellerin emrine girmektedir:

Bütün bu anlattıklarıma örnek olarak size kısa zaman önce arkadaşlarımla birlikte yaşadığım iki ayrı olayı anlatmak isterim:

2024 yılının Nisan ayından bu yana hiçbir belediye, fon, vakıf, şirket, ajans ve benzerinden para almadan ya da başka bir menfaat temin etmeksizin tam anlamıyla gerçek ve bağımsız bir gönüllülük anlayışıyla yürütmeye çalıştığım “emeğin miras hakkı” boyutundaki “Darağaç’ı hatırlıyor ve unutmuyorum” başlıklı çalışmanın çıktısı olarak ortaya konulabilecek İzmir Alsancak Limanı‘nın tarihsel gelişimi bağlamında geleceği ile ilgili öneriler boyutunda kamu yararını önceleyen olası değerlendirme ve yorumlarımızın daha önce kendilerinin açıkladığı limanın özelleştirilmesini öngören değerlendirme ve yorumlarla örtüşmeyeceğini; hatta, ters düşeceğini anlayan İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA)‘nın ya da Evrensel Gazetesi aracılığıyla gündeme getirmeye çalıştığım 2001 İzmir Sümerbank Fabrikası Direnişi‘nin gündeme gelmesi nedeniyle tüyleri diken diken olan AKP güdümündeki İzmir Katip Çelebi Üniversitesi yönetici ve akademisyenlerinin çalışmaya ortak olma fikrinden vazgeçtiklerini hatırladığımızda bu çalışmayla ortaya çıkacak yeni bilgileri sahiplenip kontrol edemeyeceklerini anlayan iktidardaki egemen güçlerin ve onların emrindeki kurumların sahip oldukları kamu kaynaklarını ya da olanaklarını bizlerden esirgeyerek nasıl engelleyici bir tutum içine girdiklerini çok açık ve net bir şekilde görüp tanık olma fırsatını yakalamıştım.

Kamu parası ile pazarlık: İzmir Alsancak Limanı ile ilgili sonuçlar bizim istediğimiz şekilde olursa…

Daha önce de birçok kez tanık olup yaşayarak edindiğim bütün bu deneyimler sonucunda; yazıma konu yaptığım “bilginin kamusal olmaktan çıkarılması” denilen şeyin aslında Kapitalist sistemin bir sonucu olarak bilginin herkesin erişebileceği ortak bir değer olmaktan çıkıp özelleştirilerek metalaştırılması ve sosyal medya eliyle dijital yankı odalarında manipüle edilmesi anlamına geldiğini söylemeye çalışıyorum. Böylelikle aslında hepimize ait olması gereken bilgi, özellikle de son günlerin flaş konusu yapay zeka uygulamalarıyla uluslararası bilim tekellerinin eline geçip büyük kitlelerin ve ezilen sınıfların yönetilip susturulması için kullanılan bir güç kaynağı olarak kullanılabilmektedir.

Bilginin Kapitalist sistem içinde toplumun ortak bir değeri olmaktan çıkıp geniş kitleleri ezip sömürme sürecinde kullanılan kullanışlı bir aparata dönüştürülmesinin temel dinamiklerini şu şekilde açıklayabilirim:

1. Bilginin özelleştirilip metalaşması: Bilgi birikimi açık erişimden çok şirketler tarafından patentlenip dijital dünyadaki telif duvarları (paywalls) arkasında saklanan ve özel veri tabanlarında korunan ticari bir mala dönüşmesi.

2. Gerçek-Ötesi (Post-Truth) Dönem: Çoğunlukla Batı ülkelerinin üniversitelerinden kaynaklanıp kendi ülkesinin kültürel hegemonyasının yaygınlaşmasına hizmet eden “bilimsel” etiketli liberal bilgi ve düşüncelerin, “model”, “yaklaşım” ve “düşünce sistemi” gibi adlar altında ihraç edilen ve genellikle geri kalmış ya da gelişmekte olan ülke akademisyenlerinin can-ı gönülden kabullenip sanki yeni bir moda, yeni bir bilimsel katkıymış gibi kabul edip yaygınlaştırması sayesinde bu bilgi ve düşüncelerin yabancı olduğu topraklarda adeta “gerçek ötesi” ya da “gerçek dışı” bir etkiye sahip olduğu görülmektedir.

“Paran kadar bilgi…”

Bunun sonucu olarak ülkemiz ya da bize benzer ülke üniversitelerinin akademisyenleri sözlerine kendi görüş ve düşüncelerini açıklayan anlatımlarla başlamak yerine “şu şöyle söyler, bu böyle söyler” gibi söylemlerle o yeni moda (!) ya da katkının (!) gönüllü elçisi olarak kültürel hegemonyanın misyonerliğine soyunur. Aynen Britanya ve Hollanda kaynaklı “simit/gevrek ekonomisi” ya da “döngü ekonomisi” veya “döngüsel kültür” kavramlarının 2024’den bu yana İzmir‘deki bazı belediyelerde yaşama geçirilmesi için sergilenen olağanüstü gayretlere rağmen başarılı olamayışında ya da bir zamanlar “göç” dediği olguya batıda yeni çıkan moda düşünceleri tercüme ederek ülkemiz akademyasına armağan etmekle ünlü şehir plancısı ustamızın şimdilerde “göç” yerine “devinim, devinim” demeye başlamasında olduğu gibi…

Diğer yanda ise yeni yeni öğrendiğimiz sosyal medya algoritmaları ve reklam odaklı medya çalışmaları, doğrulanmış kamusal bilginin önüne kişisel önyargılarla duygusal manipülasyonları çıkararak ortak akla dayalı kamusal alanı zayıflatıp parçalayabilmektedir.

Bunun en iyi örneğini ise parti içi demokrasi süreçleriyle ilgili büyük bir politik sorunun nedenini ve niçinini araştırmadan koskoca bir siyasi partinin bölünmesi için oyunbozanların değirmenine su taşıyıp çaba harcayan sosyal medya aktörlerinin tavrında izleyebiliriz… Böylelikle koskocaman üniversite hocalarının ya da asıl görevi haber vermek olan gazetecilerin bu karmaşık, kaotik kulvarda bazen nefret suçu işleyerek bazen mezhepçilik yaparak bizlere parmak sallayan gerçek-ötesi bir tutumla ve kendilerini paralarcasına ortaya koyduğu performanslarda bu gerçek-ötesi duygusal manipülasyonu gayet iyi gözleyebiliyoruz.

3. Dijital Eşitsizlik: Bilgiye ulaşmak için gereken dijital altyapı ve araçlar eşitsiz dağıldığında, bazı insanlar, gruplar, sınıflar ve ülkeler dijital bilgiyi rahatlıkla üretip paylaşamadıklarında kamusal bilgi aynen Google, Microsoft, Meta gibi ulus-ötesi güçler eliyle belirli bir kesimin elinde toplanıp tekelleşiyor ve onlardan ayrı, bağımsız bir bilgiyi elde etmek, o bilgiyi üretip zenginleştirmek mümkün olmanın dışına çıkıyor.

Akademik bilginin bu şekilde özelleştirilmesi aslında kamu kaynaklarıyla gerçekleştirilen bilimsel araştırmaların küresel yayıncılık tekelleri tarafından ticari metaya dönüştürülerek bu bilgilerin “paywall” (ödeme duvarı) denilen ve kısaca “ödeme yap-bilgiyi al” şeklindeki bir mekanizmanın arkasına saklanması sürecidir. Bilginin toplum yararına serbestçe yayılması ilkesini doğrudan tehdit eden bu duruma literatürde “Akademik Kapitalizm” adı verilmektedir.

Bilginin metaya dönüşmesi sürecinde karşılaşılan yapısal sorunları ve bu duruma karşı geliştirilen direniş modellerini ise şu şekilde özetleyebilirim:

Ücretsiz Emek ve Hak Devri: Akademisyenlerin kamu bütçesiyle yaptıkları araştırmalarla yazdıkları yazdıkları makaleler dergilere ücretsiz gönderilmesine ve bu makaleleri hakem olarak inceleyip yayınlanmasını sağlayan hakemlere hiçbir ödeme yapılmamasına rağmen yayın aşamasındaki tüm telif hakları yayıncı şirkete devredilmektedir.

Çifte Faturalandırma (Yayın Duvarları): Büyük yayıncı şirketler, kamunun finanse ettiği bu makaleleri içeren dergileri yine kamuya ait üniversite kütüphanelerine fahiş abone ücretleriyle geri satmaktadır.

Açık Erişim Paradoksu (APC Ücretleri): Bilgiyi halka açmak isteyen alternatif “Açık Erişim” (Open Access) modellerinde ise bu kez makale yayınlama ücreti (APC) devreye girmektedir. Çünkü bu modelde yer almak isteyen yazarlar makalelerini ücretsiz erişime açtırmak için yayıncılara yazı başına binlerce dolar ödemek zorunda kalmaktadır.

Bilgi Eşitsizliği: Zengin batı üniversiteleri tüm veri tabanlarına abone olabilirken, gelişmekte olan ülkelerdeki araştırmacılar ve bütçesi yetersiz üniversiteler güncel bilimsel literatüre erişememekte ve bu bilgiden üniversite dışındaki kurum ve şahıslar yararlanamamaktadır.

Piyasa Odaklı Araştırmalar: Üniversitelerdeki akademisyenlerin bilimsel başarısının kriteri ticari dergilerdeki atıf endekslerine bağlandığı için, toplumsal fayda sağlayan ancak ticari getirisi olmayan yerel konular fonlanmamakta ve araştırılmamaktadır.

Tekelleşme: Küresel akademik yayıncılık pazarı, kâr oranları teknoloji devlerini bile geride bırakan Hachhette, Penguin, Random House, Harper Collins ve Macmillan gibi birkaç büyük oligopol şirketin elinde toplandığı için bu yayınevlerinin çıkardığı yayınlardaki bilginin yayınların yüksek bedelleri nedeniyle kamuoyunun bilgisine sunulması mümkün olmamaktasdır.

Korsan Bilim Radikalizmi: Alexandra Elbakyan tarafından kurulan Sci-Hub ile Anna’s Archive gibi uluslararası gölge kütüphaneler, paralı telif duvarlarını aşarak milyonlarca akademik makaleyi tüm dünyaya tamamen ücretsiz ve yasa dışı olarak açıp mevcut statükoyu sarsmaya başlamakla birlikte bu girişimin hukuki temelleri zayıf olduğu için bu platformların aynen Julian Assange‘ın başına gelenler olaylarda olduğu gibi engellenmesi her an için mümkündür.

Türkiye gibi bilgi kaynakları sınırlı ülkelerde ve kurumlarda formal erişim modellerinin zayıflığı gayriresmi paylaşım ağları sayesinde giderilebilir. Rusya‘dan Brezilya‘ya, Hindistan‘dan Güney Afrika‘ya uzanan örneklerde öne çıkan sorun, yalnızca ücretsiz bir şekilde “kitap indirmek” değil; pahalı abonelik sistemlerinin dışında kalan öğrencilerin, benim gibi araştırmacıların ve bağımsız okurların bilgiyle kurduğu zorunlu ilişki biçimidir. Gölge kütüphaneler bu nedenle sadece korsan arşivler değil, küresel bilgi eşitsizliğinin semptomlarıdır.

Bunun nedeni ise akademik yayıncılığın ekonomisinde yatmaktadır. Büyük yayıncılar, üniversitelerin, kamu fonlarının ve akademisyen emeğinin ürettiği bilgiyi paketleyip tekrar aynı kurumlara satıyor. Araştırmanın önemli bölümü kamu kaynaklarıyla destekleniyor; makaleyi akademisyen yazıyor; hakemliği çoğu zaman yine akademisyenler ücretsiz yapıyor, editoryal prestiji üniversite sistemi sağlıyor. Sonra erişim çoğu zaman abonelik ya da makale işlem ücreti üzerinden yeniden fiyatlandırılıyor. Bu yapı uzun süredir “bilgi kapitalizminin” en tuhaf döngülerinden biri olarak eleştiriliyor. (1)

Açık Bilim ve Plan S: Avrupa başta olmak üzere birçok küresel fon sağlayıcı, kamu desteği alan tüm araştırmaların anında ve tamamen ücretsiz olarak açık erişimli dergilerde yayınlanmasını zorunlu kılan Plan S adlı kurallar sistemini uygulamaya sokmak için girişimlerde bulunmaktadır.

Bu anlamda Açık Bilim adındaki küresel hareket, bilimsel araştırmalarla veri ve yayınların herkes tarafından ücretsiz ve engelsiz bir şekilde erişilebilir olmasını, cOAliton S ise 12 Avrupa ülkesindeki ulusal araştırma ajanslarıyla fon veren kuruluşlar tarafından 2018 yılında kurulan bir konsorsiyum olarak kamu kaynaklarıyla desteklenen tüm akademik araştırmaların derhal ve tamamen açık erişimli olmasını, açık lisanslamayı, yazarların telif haklarını ellerinde bulundurmasını ve sadece belirli makaleleri açık erişimli yapan “hibrit” dergileri yasaklamayı hedeflemekte, bu amaçla açık erişimli dergiler çıkarmayı, açık arşivler düzenlemeyi ve dönüşümsel anlaşmalar yapılmasını önermektedir. (2)

Ülkemizde ise TÜBİTAK-ULAKBİM bu süreci Open Access (Açık Erişim) boyutunda desteklemek amacıyla Türkiye genelinde DergiPark altyapısını ve açık bilim projelerini yürütmektedir.

Kurumsal Arşivler: Üniversitelerin, kendi bünyelerinde üretilen makalelerin ilk taslaklarını (pre-print) kendi açık dijital depolarında saklama ve halka açma eğilimi hızla yaygınlaşmaktadır.

Kamusal bilgi önündeki duvarları aşmak…

Evet, bütün bu bilgi ve açıklamalardan da anlaşılacağı üzere; bir zamanlar kamuya ait olup herkesin o günlerde bugüne göre daha kolay ulaşabildiği kamusal bilgi üzerindeki devletin ve sermayenin hegemonyasını yıkmak, kamusal bilgi önüne örülen duvarları aşmak ya da zayıflatmak amacıyla yine sistem içinden gelen direnme noktaları inşa edilmekle birlikte; bu mücadeleyi sadece bilgiye ulaşıp üretmek isteyen araştırmacılara bırakmak yeterli ve anlamlı olmadığı için kamunun; yani toplumun tümünü ilgilendiren bu tür saldırıların yine aynı toplum tarafından fark edilip bilinmesi için bu alanda yeni yeni mücadele hatlarının oluşturulması, büyük bilişim tekelleri tarafından saldırıya uğrayan Sci-Hub ya da Anna’s Archive gibi alternatif korsan bilim platformlarının çoğaltılarak desteklenmesi gerekmektedir.

Mücadeleyi kazanan eminim ki açık, bağımsız ve özgür kamusal bilgiye sahip çıkanların olacaktır!

(1) E. Can Özer, “Bilgi Kamusal Bir Değerse, Neden Herkse Korsan Kütüphanelerde?”, https://www.wired.com.tr/bilgi-kamusal-bir-degerse-neden-herkes-korsan-kutuphanelerde-h

(2) Plan S, Wikipedia, https://tr.wikipedia.org/wiki/Plan_S

Bildiğimiz hâlde susmak: Bilgi neden güç olmaktan çıktı?

Metin V. Bayrak

Bu bilgi, en amiyane tabirle, ne işe yarıyor? Bizi ne koruyabiliyor, ne harekete geçirebiliyor ne de yeni bir hayatın mihenk taşına ya da referansına dönüşebiliyor. Çünkü bilgi, artık eyleme içkin değil yani yaşamı dönüştürücü işlevinden uzak.

Metin V. Bayrak

Bir zamanlar insanlığın pusulası, kurtarıcısı sayılan bilgi, bugün neden bu kadar etkisiz? Şimdi elimizin altında sınırsız bilgi var ama nedense daha güçlü hissetmiyoruz. Daha çok susuyor, pek az sorguluyoruz. “Bilgi artık güç değil” dediğimde, içimde bir şey kıyıldı; çünkü Francis Bacon’ın modern zamanlara kılavuzluk eden sözünün artık cari olmadığını görmek, güvensizliğimi derinleştiriyor. Öğrenmenin, araştırmanın, anlamanın kurtarıcılığına, bilginin güç olduğuna inandık. Ama artık bilerek, bilmenin yükünü eyleme tercüme ederek hafifletmenin zorlaştığı, anlamsızlaştığı bir dönemdeyiz. Buna dair -şu anda benim çabam da dâhil- yapılanların beyhude olduğunu da görüyoruz. Bu yazı, söz konusu ‘beyhudelik’ten beslenen suskunlukla hakikat arasındaki kırılgan boşluğu anlamaya çalışıyor.

Orman yangınlarının yalnızca hava sıcaklığıyla açıklanamayacağını, bu yangınların gerisinde 1980’lerden bu yana uygulanan neoliberal ekonomi-politikalarının, yani doğayı sermayeye teslim eden aklın yattığını biliyoruz. Kamu politikalarında “iklim krizi” kavramının adının dahi geçmediğini de. Zeytinliklerin, ormanların, kıyıların, meraların bir bir “kamu yararı” kisvesiyle madene, inşaata, enerjiye kurban edilmesini de biliyoruz. Olup bitenleri, yani gerçekleri ve nedenlerini alternatif mecralarda kamusallaştırabilecek ölçüde biliyoruz.

Ama bu bilgi, en amiyane tabirle, ne işe yarıyor? Bizi ne koruyabiliyor, ne harekete geçirebiliyor ne de yeni bir hayatın mihenk taşına ya da referansına dönüşebiliyor. Çünkü bilgi, artık eyleme içkin değil yani yaşamı dönüştürücü işlevinden uzak.  Bu da onu politiklikten, kamusallıktan arındırıp salt entelektüel ve/ya akademik bir “ürün”e dönüştürüyor. Böylece anlam(ın)dan soyulmuş, çıplaklaştırılmış hale getiriliyor; tez zamanda sermaye ve hizmetçisi iktidarlarca -siz reklam ve propaganda diye de okuyabilirsiniz- formatlanarak maskelenip makyajlanarak ambalajlanıp doğanın ve kitlelerin prangasına dönüştürülüyor.

“Bilgi”yi referans alarak yaşıyoruz. Peki bugün nasıl biliyoruz? Bildiğimiz şeyi nasıl bildiğimizin ayırdında mıyız? Hayat, orada değil, biz hayatın içindeyiz. Gerçek, çıplak. Bilgi, gerçeğin üzerindeki örtüler. Hakikat, o örtülerin ayıklanmasıyla, örtülerin üzerindeki varlığa uygunluğunda açığa çıkan bir değer. Bu nedenle hakikat işçilik ister. Bilgi işçileri, hakikati açığa çıkarmayı misyon edinmiş kişiler, bugün, o kadar örtü ile mücadele etme gücüne sahip değiller. Hakikatimsilik (Post-truth) çağı dediğimiz olgunun temelinde çıplak gerçekliğe elimize ne gelirse işlemden geçirmeksizin bir örtü olarak atıvermemiz yatmakta. Bugün ‘kral çıplak’ dese bir çocuk, sesi uğultuda kayboluyor. İçi ne kadar boşalırsa sözlerin tıpkı boş teneke metaforunda olduğu gibi duyulması da o kadar artmakta. Hakikati açığa çıkarıcı çabalar da frenkansı gittikçe yükselen bu gürültünün değirmenine tıpkı bir anlamda bu yazının yaptığı gibi su taşıyor.

Bir zamanlar, bilgiye dayanan entelektüel otoriteydi, söylediklerinin ya da yaptıklarının dönüştürücülüğünden söz edilebiliyordu. Aydınlar, düşünürler, şairler, filozoflardı hakikatin taşıyıcıları. Örneğin 1950’lerde Albert Einstein, Jean-Paul Sartre gibi isimler, yalnızca bilimsel ya da felsefi üretimleriyle değil, nükleer silahlanmaya ve sömürgeciliğe karşı aldıkları net tutumlarla da toplumsal vicdanın sesi olabildiler. Entelektüel, yalnızca bilen değil; bildiğiyle risk alan, konuşan ve sorumluluk taşıyandı. Hakikatin bedeli varsa, bu bedeli ödemeye hazır olmaktı, bunu göze almaktı. Bugün ise ne entelektüel riskin, ne de kamusal cesaretin o tarihsel sürekliliğini görebiliyoruz. Gösterenler olsa bile hayata dokunma gücünü çoktan kaybetti.

1955 yılında Albert Einstein, Niels Bohr, Bertrand Russell ile çok sayıda ismin birlikte yayımladığı Russell–Einstein Manifestosu olarak da bilinen Franck Bildirisi’inde nükleer savaş tehdidi karşısında insanlığın varoluşsal bir karar vermesi gerektiğini ilan ediyordu. Bu çağrı, bilim insanının yalnızca araştıran değil, aynı zamanda etik bir sorumluluk taşıyan bir figür olması gerektiğini tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyordu. Bilgiyi yalnızca birikim olarak değil, politik bir yükümlülük olarak gören Einstein, hakikatin bilimsel gücünü yaşadığı çağın politik gerçekliğiyle buluşturma cesaretini göstermişti.

Jean-Paul Sartre ise, 1945’te yayımlamaya başladığı Les Temps Modernes dergisi etrafında geliştirdiği entelektüel müdahale fikrini, özellikle Cezayir Bağımsızlık Savaşı sırasında aldığı sömürge karşıtı tutumla somutlaştırmıştı. Ona göre aydın, dışarıdan gözlemleyen değil, tarihin içine dahil olan bir öznedir. Kendi sınıfsal konumunu eleştirebilen ve hakikat uğruna iktidara karşı söz alabilen bir öznedir. Sartre, konfor alanını terk ederek etik ve politik risk alabileceğini gösterdiğinde, entelektüel cesaretin yalnızca teorik değil, somut politik etkiler yaratabileceğini de kanıtlamıştı.

Bu etik-politik sorumluluğun izleri Türkiye’de de kimi zaman belirginleşti. 1995’te Yaşar Kemal’in öncülük ettiği “Düşünceye Özgürlük” kampanyası, ifade özgürlüğünün bastırıldığı bir dönemde 1080 aydını bir araya getirmişti. Bu çağrı, entelektüelin yalnızca fikir üretmekle değil, fikrinin arkasında durmakla da yükümlü olduğunu, susmanın da bir tür suç ortaklığına dönüşebileceğini hatırlatıyordu. Herkesin sustuğu, otosansürün bir iç refleks hâline geldiği bir iklimde konuşmayı seçmek, o günün Türkiye’sinde gerçek bir cesaret işiydi. Bu cesaret büyüdü ve kitleselleşti: 80 bin kişinin kendini ihbar ettiği bir sivil itaatsizlik eylemine dönüştü.

Bugün bunlara benzer pek az örneğe rastlıyoruz. Gazze için hareket eden önce Madleen sonra Hanzala gemileri, çeteleşmiş devlet kırımına ve ister açık ister örtük biçimde bu kırımı destekleyen hükümetlere karşı halkların sesi oldu. Bilmek, sorumluluk. Örneğin Julian Assange, 2010 yılında sızdırdığı Wikileaks belgeleri ile ABD’nin Irak ve Afganistan savaşlarındaki sistematik ihlallerini ifşa ettiğinde, modern zamanların en büyük politik skandallarından biri yaşanmıştı. Ancak Assange’ın açığa çıkardığı hakikat, Sartre’ın sözünü ettiği dönüştürücü etkiden yoksun kaldı. Ne dünya durdu, ne devletler hesap verdi, ne de savaş suçu işleyen dönemin ABD Cumhuriyetçi başkanı G. W. Bush ile Birleşik Krallık İşçi başbakanı ve İşçi Partisi genel başkanı Tony Blair yargılandı. Üstelik Assange, yıllardır özgürlüğünden mahrum, ağır bir izolasyon içinde tutuldu. Russell-Sartre halk mahkemesinden esinlenilerek İlerici Enternasyonel tarafından 2021’de Londra’da kurulan Belmarsh Mahkemesi’nin Teröre Karşı Savaş’ı yargıladığını, ABD hükümetini savaş suçlarından sorumlu tuttuğunu bugün kaç kişi biliyor? Ya da sormak gerek: Bugün, Assange’ın dünyaya tuttuğu aynanın ne kadarı kamusal bir vicdan yarattı? Bu durumun bir başka yüzü daha var: Bilgi hâlâ güç, ancak iktidarların onu nötralize ederek etkisizleştirme yol ve araçları daha güçlü. Assange’ın “gazetecilik suç değildir” ilkesi ile kamu yararını gözeterek yaptıkları karşısında gördüğü hukuksuzluk, bilginin, hakikatin ne denli güçlü ve yerleşik düzen için tehlikeli olduğunun da kanıtıdır. Foucault’nun dediği gibi bilgi ve iktidar iç içe geçmiştir. Bugünse algoritmalar, bu ilişkiyi sermayenin tekeline almış durumda. Dijital çağda bilginin ‘güç’ olma potansiyeli, onu kontrol eden tekno-feodallerin ekonomik çıkarları nedeniyle eriyor.

İşte tam da bu yüzden, entelektüelleri yalnızca susmakla, söz almamakla, inisiyatif almamakla itham etmek çoğu zaman kolaycılıktır. Aristoteles’in dediği gibi: “Cesaret, nelerden korkulacağını bilmektir.” Ve evet, politik alanın sermaye, medya ve hukuk eliyle asimetrik biçimde gasp edildiği bir çağda susmak, her zaman korkaklık değildir; bazen çaresizliktir, bazen yaşamı korumanın bir yolu çoğu zamansa cesarettir çünkü zordur susabilmek, zamanını beklemek. Ancak bu “çaresizlik” durumunun geçici olduğunu bilelim; o nedenle bu suskunluk, entelektüel pozisyonu terk etmenin değil, ona yeni yollar aramanın kendisidir. Çünkü her şey akar.

Yeniden sorumuza dönelim: Bugün nasıl öğreniyoruz? Yaşamamızın kaidesine dönüştürdüğümüz bilgilerin üretim, dolaşım ve servis edilme süreçleri ile bu süreçlerdeki aktörler kimler? Bugün gündemi algoritmalardan öğrenen bir zihin var. Bu zihin, anahtar takımında yalnızca çekiç olan kişi gibi her şeyi çivi görmek eğiliminde. Önüne konan sorunları yine ekranına servis edilen “çözüm”lerle çözebileceğine inanıp ve/ya inandırılıp hayata bu şekilde bakan Byung-Chul Han’ın Homo Digitalis kavramını gerçekleyen Homo Videos. Bu İzler İnsan, kendini köleleştiren düzenin yürütücüsüne dönüşüyor çünkü rızası imal ediliyor hem de her an yeniden.

Sorunlarımız hem politik hem ekolojik hem de toplumsal ve bireysel anlamda derinleşiyor. Deyim yerindeyse yapısallaşıyor. Nereye bakarsak bakalım dertlerimiz büyük; bu nedenle otoriter “güçlü lider” pandemisi yaşıyoruz Rusya’dan Arjantin’e, ABD’den İtalya’ya… Çünkü dert büyüdükçe, çözüm metafizikleşir. Sihirli formüller, kolay kurtuluşlar, teknolojik tanrılar devreye girer. Tüm sorunlarımızı tek bir sistemle, tek bir yazılımla, tek bir yanıtla çözebileceğimizi sanırız. Bu sanımız, istismarımızın da önünü açar. Ama çözüm, bir hayatın yeniden filizlenmesinde yatar. Ve hayat, yalnızca bilgiyle değil; anlamla, deneyimle, cesaretle ve ilişkilerle yeniden kurulur.

Bu yüzden bu yazı bir açıklama ya da yanıtlama değil, bir sorulama yazısıdır. Sormak için yazılmıştır. Çünkü sormanın hâlâ rahatsız edici, düşünmeye davet edici işlevi var. Belki de, tam da bu yüzden, bu yazı için sorulama eylemi için bir çağrı denebilir.

Nasıl oldu da bilgi, artık güç olmaktan çıktı? Nasıl oldu da bu kadar çok şey biliyorken, bu kadar az şey yapar hale geldik? Bir ülkenin ormanları yanarken, zeytinlikleri kesilirken, suları kururken, yaşamımızın yarını tehdit altındayken hâlâ neden susuyoruz? Olup bitenler tam da önümüzde olurken ve tanık olduğumuz olaylar kurgu ya da eğlence nesneleri değilken neden neden hepimiz başımızı öbür yana çeviriyoruz?

Ve bugün belki en devrimci şey, yeniden sormaktır hem de bıkmadan:

Söz nedir?

“Önce söz vardı” da dile gelen anlam, dünyayı yeniden kurabilir mi, yaşam yeniden yaşamaya başlayabilir mi?

Bilgi nedir?

Eyleme dönüşmeyen bilginin toplumsal bir değerinden söz edebilir miyiz?

Sorumluluk nedir?

Bildiğimiz halde taşımadığımız her hakikat, bizi kim karşısında sorumlu kılar?

Ve nihayet:

Hayat nasıl yeniden kurulur?

Belki de bu sorunun yanıtı, ne teknolojidedir ne de ideolojilerde. Belki de yanıtı, göz göze bakabildiğimiz her yerdedir: ilişkilerde, ortak acılarda, doğayla kurduğumuz derin bağda, hakikate çıplak gözle bakma cesaretinde.

Çünkü bilgi artık güç değil, evet. Ama hakikate yönelen bakış, hâlâ eylemi başlatan yegane güç. Bu nedenle belki değil kesinlikle olanaklıdır: Hakikatimsilik çağında hakikati açığa çıkarmak, çıkarmakla kalmayıp bunu toplumsallaştıracak yolları ve araçları yaratmak. Bu olanak, temelini yaşama iradesinden alır çünkü irade yaşama içkindir; bu nedenle iyimserdir. Aklın kötümserliğine karşı iradenin iyimserliğine bakışımızı yönelten A. Gramsci’ye övgü!

https://bianet.org/yazi/bildigimiz-halde-susmak-bilgi-neden-guc-olmaktan-cikti-310060

Metin V. Bayrak – https://aposto.com/a/metin-v-bayrak

Açık mı, yoksa kapalı mı? (1)

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediyesi 26 Ocak 2021 tarihinde ekonomik kalkınma ve demokratik yönetim anlayışıyla kentle ilgili 10 kategori ve 120 set içinde yer alan verilerini ücretsiz olarak erişime açtığı, bundan böyle bu verilere http://acikveri.bizizmir.com adresinden ulaşılabileceğini duyurdu. Ardından da 28 Ocak 2021 tarihinde buna ilişkin bir tanıtım toplantısı yapıldı.

Bu düzenlemeye göre bundan böyle araştırmacılar, iş insanları, girişimciler, sivil toplum örgütleri ve benzerleri belediyenin yayınlandığı verilere rahatlıkla ulaşabilecek.

İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen açık veri (open data) uygulamasını ele alıp değerlendireceğimiz bu yazıda öncelikle İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin kentle ya da kendi çalışmaları ile ilgili bilgi, belge ve haberleri İnternet üzerinden kamuoyu ile paylaştığı iletişim kanalları hakkında bilgi vermemiz gerekiyor.

İnternet ve sosyal medya üzerinde yaptığımız kısa bir araştırma sonucunda İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin bu iş için 53’ü web sitesi, 11’i sosyal medya kanalı, 4’ü uygulama (Application) ve 5’i basılı dergi olmak üzere toplam 73 iletişim kanalını kullandığını söyleyebiliriz.

İzmir Büyükşehir Belediyesi örneğinden hareketle bir büyükşehir belediyesinin farklı hedef kitlelere yönelik birden fazla iletişim kanalına sahip olması gerekliliği stratejik iletişim anlayışı açısından doğru olmakla birlikte; bu kanallar arasındaki optimizasyonun nasıl sağlandığı, verilen mesajlar arasındaki bütünleşik iletişimin ne ölçüde hangi iletişim deseni ile sağlandığı, aynı ya da benzer mesajların farklı mecralarda kaç kez farklı biçimlerde birbirlerini bütünleyerek verildiği, bu iletişim kanalları ile hangi bilgi, belge ve haberlerin paylaşıldığı, paylaşılan mesajlarla ilgili geribildirimlerin ne ölçüde izlendiği, bu kadar fazla mecra üzerinden gerçekleştirilen iletişimin ne düzeyde ölçülüp değerlendirildiği de kamuoyunca bilinmeyen hususlardır.

Bu konuda ortada bir bilinmezlik durumu olmakla birlikte; geçtiğimiz aylarda İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bir yayını olarak paylaşılan “Biz Varız, Biz Yaparız, İlk 500 Gün” isimli e-kitapta yer alan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in ilk 500 günde attığı 500 tweet ile ilgili geri bildirimlerin dikkate alınmaması, yine Tunç Soyer‘in bir belediye görevlisine kullandırdığı kendi hesabından yanlışlıkla atılan kendi övgüsü ile ilgili tweetin tespit edildiği tarihlerde bu yanlışlığı yapan görevliyi işten çıkaracağını dair beyanatı ya da Tunç Soyer‘le ilgili bir sosyal medya hesabında yaptığı bir paylaşıma övgü ya da eleştiri anlamında çok fazla sayıda yanıt verilmesine karşın dönüp hiçbirine cevap verilmemiş olması gibi örnekler yapılan paylaşımların sonrasında izlenmediğini ortaya koymaktadır.

Ancak kabul etmek gerekir ki, İzmir Büyükşehir Belediyesi kendisine ait bu iletişim kanalları ile kendi kurumsal yapısı, hizmetleri ve kentle ilgili birçok bilgi, belge ve haberi paylaşmakta, bu şekilde kamuoyunu bilgilendirmeye çalışmaktadır. Ancak stratejik anlamda açıklanmasını uygun görmediği, ticari sır olarak nitelediği ve kamuoyunu ilgilendirmez dediği bilgileri bilgi edinme mevzuatı ile kendisine verilmiş yetkileri kötüye kullanarak paylaşmamakta; böylelikle bilgi edinme hakkı, şeffaflık ve hesap verebilirlik gibi temel ilkelere aykırı uygulamalar içine girmektedir.

Gelelim açık veri (open data) kavramına ve İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 74. iletişim kanalı olarak yeni oluşturulan açık veri portaline….

Bilindiği üzere kamu kurumları sundukları hizmetler sonucunda oldukça büyük miktarda bilgiye sahip olmakta; ancak, birçok bilgi herhangi bir sakıncası olmadığı halde erişime açılmamakta ve kamuoyunun bu bilgilerden yararlanması mümkün olmamaktadır. Oysa bilgi teknolojileri alanındaki gelişmeler bu bilgilerin diğer bilgilerle ilişkilendirilerek zenginleştirilmesini, bu bilgilerden yeni bilgilerin üretilmesini kolaylaştırmaktadır. İşte bu nedenle bilgiye ve bilgi üretimine önem veren toplumlarda birçok devlet kamu sektörü verisini paylaşıma açarak internet üzerinden direkt olarak vatandaşlarının erişimine açmıştır. Şeffaflık, bilgi edinme hakkı, katılım, hesap verebilirlik, erişilebilirlik, işbirliği ve yenilikçi uygulamalar açısından yararlı olan bu uygulamalar aynı zamanda kullanıcı ve yararlanıcılara farklı alanlarda birçok fırsat sağlamaktadır. Ancak her ne kadar bu tarz bir girişimin yaygınlaşmasını engelleyen bir takım hususlar söz konusu olsa da devletler bu hususlara yönelik önlemler almakta, ellerindeki bilginin güvenliğini sağlamaktadır. Tüm bunların sonucunda yurttaşlar, araştırmacılar, sivil toplum örgütleri, girişimciler, sivil uzmanlar ve diğer tüm kullanıcılar açık devlet verisini kullanarak topluma fayda sağlayabilecek yeni uygulamalar oluşturmaktadır.

Açık Bilgi Vakfı (Open Knowledge Foundation) açık veriyi, “Herhangi bir telif hakkı, patent ya da diğer kontrol mekanizmalarına tabi olmaksızın herkes tarafından ücretsiz ve özgürce kullanılan veri” olarak tanımlamaktadır. Söz konusu vakfın kurucularından Rufus Pollock’a göre; verinin yararlı uygulamalar ve hizmetler oluşturmak için şirketler, bireyler ve kar amacı gütmeyen sektörlere açılması, aynı zamanda demokrasinin teşvikini, hükümetin katılımını, şeffaflık ve hesap verilebilirliği de sağlar. Açık Bilgi Vakfı tarafından yürütülen bir başka proje olan Open Data Handbook, verinin açılması ile elde edilebilecek değer ve kazanımları şu şekilde ifade etmiştir: Şeffaflık ve demokratik kontrol, katılım, kendiliğinden güçlenme, geliştirilmiş ya da yeni, özel ürün ve hizmetler, inovasyon, devlet hizmetlerinin verimlilik ve etkinliğinin arttırılması, uygulanan politikaların etkisinin ölçülüp belirlenmesi, kombine veri kaynakları ve büyük hacimli veri desenlerinden yeni bilgi çıkarımı.

Bütün bunların yapılabilmesi için de devlete; yani merkezi yönetim kurumlarıyla yerel yönetimlere ait verilerin kendi hizmetlerinde ortaya çıkmış, kendilerine ait veriler olması, belirli kategoriler itibariyle sınıflanıp tanımlanması, standart olması ve yeni veri üretimine uygun, anlaşılabilir, anlamlı, geçerli ve güvenilir veriler olması gerekmektedir. Bu anlamda örneğin merkezi yönetimin istatistik otoritesi olan Türkiye İstatistik Kurumu’na ait nüfus, demografi, eğitim ve genel sağlık gibi hizmetlere verilerin belediyelere ait olarak gösterilmemesi gerekmektedir.

Ayrıca verinin “açık” olarak nitelendirilebilmesi için bazı temel özellikleri taşıması gerekmektedir. Sivil toplum gruplarının sosyal sorunlarla ilgili eylemlerde bulunmak için verilere erişmesine ve bunları kullanmasına yardımcı olmak amacıyla açık verilerin topluma yönelik değerini gerçekleştirmeye odaklanan, kar amacı gütmeyen küresel bir kuruluş olan Open Knowledge International‘ın projesi olan Açık Tanım (The Open Definition) bu gereklilikleri 11 madde halinde, Dünya Bankası ise 3 madde halinde ele almıştır.

Açık Tanı (The Open Definition) projesi açısından bu koşullar; 1) Erişim, 2) Yeniden dağıtım, 3) Yeniden kullanım, 4) Teknolojik sınırlamaların yokluğu, 5) Atıfta bulunma, 6) Dürüstlük, 7) Kişiler veya gruplara ayrımcılık yapılmaması, 8) Verinin kullanım alanlarına karşı ayrımcılık yapılmaması, 9) Lisansın adil dağıtımı, 10) Lisansın bir pakete ait olmaması, 11) Verilen lisansın diğer çalışmaların dağıtımını sınırlandırmaması.

Dünya Bankası‘nın koşulları ise 1) Etkileşimli yayıncılık, 2) Makine okunabilirliği ve 3) Tekrar kullanım iznidir.

Açık verinin bulunması ve kullanılması açısından karşılaşılan zorluklar ise;

1) Teknolojik zorluklar: yetersiz BT yapısı, karmaşıklık, veri yönetimi, mevcut BT sistemleriyle entegrasyon,

2) Sosyolojik zorluklar: yetersiz insan kaynağı, yetersiz finansal kaynak, yetersiz üst yönetim desteği, örgüt kültürü, mevzuat eksikliği, veri paylaşımına yönelik güven eksikliği, gizlilik ve güç kaybı korkusu) olarak sıralanabilir.

Ülkelerin açık devlet verisi konusunda farklı düzeylerde farklı uygulamalar yürüttüğü ve özellikle bilgi üretiminde önde gelen Batılı ülkelerin bu konuda büyük mesafeler aldığı söylenebilir. Türkiye’deki açık devlet uygulamalarının politik ve yasal altyapısına yönelik uygulamalar değerlendirildiğinde ise, konuya yönelik genel bir politik sahiplenme olmamasına karşın atılmış adımlar, açık devlet süreçlerine altyapı oluşturabilecek politika belgelerinin hazırlandığı, yasal düzenlemeler yapıldığı ve az da olsa uygulama içine girildiği görülmektedir. Devlet verisinin yeniden kullanımı ve paylaşımı anlamında yapılandırılmış genel bir yasal düzenleme bulunmamakla birlikte 2003 yılında yürürlüğe giren 4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu ile 2016 yılında yürürlüğe giren 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu bu gelişmenin en önemli adımları olmuştur. Bilgi Edinme Kanunu’nun yanı sıra 2006 yılından bu yana uygulanıp önce Başbakanlık İletişim Merkezi Projesi (BİMER), daha sonra Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi Projesi (CİMER) adını alan uygulama vatandaşlar tarafından yapılan yazılı veya sözlü bilgi başvuruların, ortak bir platformda yürütmesi açısından açık devlet ilkelerine uygun bir yapılanma olarak düşünülebilir. Kamu hizmetlerinin elektronik platformda verilmesini sağlayan e-Devlet Kapısı ise 2008 yılından beri hizmet vermektedir. Açık devlet verisi kapsamında değerlendirilebilecek http://dijitaldonusum.gov.tr adresi üzerinden çalışmalar zaman içine Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Dijital Dönüşüm Ofisi (www.cbddo.gov.tr) olarak aralarında “Açık Veri Projesi“nin de olduğu 13 proje ile çalışmalarına devam etmektedir.

Açık devlet süreçlerine yönelik altyapı oluşturabilecek, stratejiler incelendiğinde ise Kalkınma Bakanlığı 2006-2010 Bilgi Toplumu Stratejisi ve Eylem Planı, 2015-2018 Bilgi Toplu Stratejisi ve Eylem Planı; Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı tarafından hazırlanan Ulusal e-Devlet Strateji ve Eylem Planı çalışmalarında açık veri, açık devlet verisi ve kamu verisi paylaşımına yönelik hedefler ve stratejilerin temel düzeyde bulunduğunu söylemek mümkündür. Belirtilen strateji dokümanlarının yanı sıra Türkiye’nin uluslararası bir açık devlet örgütlenmesi olan Açık Devlet Ortaklığı’na (Open Government Partnership) 2012 yılında bir eylem planı sunmuş olduğu bilinmekle birlikte gerekli kriterleri yerine getirmediği için 27 Haziran 2017 tarihi itibariyle, 68 ülke ile 56 yerel üyeyi kapsayan Açık Devlet Ortaklığı‘ndan çıkmış durumdadır. Türkiye bu durumda Macaristan, Trinidad Tobago ve Tanzanya ile birlikte ortaklık dışına çıkarılmış dört ülkeden biridir.

Türkiye’de belirtilen strateji planlarında (Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı, 2016) açık veri paylaşım portalının oluşturulması (veri.gov.tr) hükmü bulunmasına rağmen; günümüzde bu adres kullanılarak yapılan İnternet aramasında karşımıza çıkan Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Dijital Dönüşüm Ofisi (www.cbddo.gov.tr) sayfasında söz konusu Ofis tarafından yürütülen 13 projeden biri olarak “Açık Veri Projesi“nin genel açıklaması olarak karşımıza çıkmakta, bu sayfadan proje uygulaması denilebilecek hiçbir veri setine ulaşmak mümkün olmamaktadır.

Nitekim 2019-2023 dönemini kapsayan 11. Kalkınma Planı hazırlıkları için düzenlenen E-Devlet Çalışma Grubu Raporu‘nun 68. sayfasında “11. Kalkınma Planı döneminde kamu sektörü verisinin açık veri olarak değerlendirildiği farklı sektörlerden bir veya birkaç pilot proje üzerinden güncel, doğru ve güvenliği sağlanmış verilerin kamuoyu ile paylaşılması faydalı olacaktır.” ifadesine yer verilmiş olması bile Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu gayet iyi özetlemektedir.

Açık Devlet Ortaklığı‘nın 11 Mayıs 2020 tarihli bildirisine, Covit 19 salgını nedeniyle hükümetlerin salgınla ilgili doğru verileri kamuoyundan sakladıklarına dair ülke listesine Macaristan, Amerika Birleşik Devletleri, Filipinler, Kongo Cumhuriyeti ile birlikte Türkiye‘yi dahil etmeleri, ülkemizin “Açık veri” liginde nerede durduğunu net bir şekilde göstermektedir.

Devam Edecek: Gelecek yazımızın konusu, Dünya’da ve Türkiye’de; özellikle İzmir Büyükşehir Belediyesi Açık Veri Portali‘nde yer alan ya da alması gereken veriler olacaktır…

Yararlanılan Kaynaklar

Akdamar, E. (2017) “Akıllı Kent İdealine Ulaşmada Açık Verinin Rolü“, Social Sciences Research Journal, Volume 6, Issue 1, 45-52 (March 2017).

Çaldağ, M.T., Gökalp, M.O., Gökalp, E. (2019) Açık Yönetim Verisi – Fayda ve Zorluk Analizi, IEEE 978-1-7281-3992

Eroğlu, Ş. (2018) “Açık Devlet ve Açık Devlet Uygulamaları – Türkiye’de Kamu Kurumlarına Yönelik Bir Değerlendirme“, DTCF Dergisi 58.1 (2018): 462-495.

Eroğlu, Ş.,Açık Devlet Verisinin Sosyo-Ekonomik Değeri ve Kullanım Engelleri – Uluslararası Göstergelerde Türkiye“, Bilgi Yönetimi ve Bilgi Güvenliği, e-Belge, – e-Arşiv, e-Devlet, Bulut Bilişim, Büyük Veri, Yapay Zekâ, s.432-449.

Topçu, A.E. – Işık, A. (2019) “Açık Devlet Verisi Süreçlerine Dair Bir Model Önerisi“, Avrupa Bilim ve Teknoloji Dergisi ,Sayı 17, S. 833-843, Aralık 2019.

Açık Veri, Türkiye Bilişim Vakfı, Blockchain Türkiye, Ağustos 209.

Açık Veri, Vikipedia, Erişim Tarihi: 10.02.2021

11. Kalkınma Planı E-Devlet Çalışma Grubu Raporu, Kalkınma Bakanlığı, Ankara 2018.

Şeffaflıktan ne anlıyoruz?

2003-2006 döneminde yoğunlaşan; ancak onu izleyen yıllarda gevşeyip unutulmaya başlayan Avrupa Birliği uyum çalışmalarıyla birlikte kamu yönetimi ile ilgili temel belgelere, kalkınma planlarına, stratejik belgelere, vizyon ve misyon bildirimlerine, temel ilke ve değerler olarak duyurulan metinlere ve giderek kamu söylemine giren sihirli sözcüklerden biri de “şeffaflık” idi.

O zamanki yaygın zihniyete göre kamu yönetimiyle ilgili her şey bundan böyle; eski deyişiyle “şeffaf“, yeni deyişiyle de “saydam” olacaktı. Bir ucundan ya da tarafından baktığımızda diğer uç ya da taraftaki her şeyi apaçık görecektik artık… Bundan böyle saklımız gizlimiz olmayacaktı… Devletle, belediyelerle ilgili her şeyi istediğimiz şekilde öğrenecek ve bilecektik…

Gündüz vakti havai fişek atıp kutladığımız şeylerin arasında bu “şeffaflık” olgusu da vardı…

Bilinmez belki de, bu sözcüğün “transparanlık” anlamına geldiğini, bundan böyle gözlerine takacakları sihirli gözlüklerle mahrem sayılan her şeyi görebileceğini sanıp hınzırca sevinenler de olmuş olabilir… 

Ama iş, bizim beklediğimiz gibi olmadı… Bizlerden gizlenen her şeyin; bilgi, belge ve diğerlerinin yanına yaklaşmak yine mümkün olmadı, hatta bu iş eskisine göre daha bir zorlaştı…

Kamudaki, yerel yönetimlerdeki bilgi ve belgelerin “şeffaflık” kuralı uyarınca öğrenilmesini mümkün kılacağı söylenen 2003 tarihli Bilgi Edinme Kanunu zaman içinde “Bilgi Edinememe Kanunu“na dönüştü. Sorduğunuz en masum bilgiler bile ticari sır ya da kişisel bilgi olarak nitelenip size bilgi verilmesinden kaçınıldı.

Örneğin, tutup ülkedeki mülteci, göçmen ve sığınmacıların iller ve cinsiyetler itibariyle sayılarını İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü‘ne sorduğumuzda bu bilgilerin gizli kalması gereken kişisel bilgiler olduğu iddia edilip verilmesinden kaçınıldı. Ama bir süre sonra, Avrupa Birliği ile bu mülteci, göçmen ve sığınmacılar üzerinden bir anlaşma yapılması söz konusu olduğunda, sizin istemiş olduğunuzdan fazlası “biz 3 milyon mülteci, göçmen, sığınmacıyı barındırıyoruz” nidalarıyla ortalığa saçıldı…

Kent Konseyleri ile ilgili bir proje nedeniyle Türkiye’de kaç adet kent konseyi olduğunu, Yerel Gündem’21 Türkiye Programı‘nın resmi ortağı olan İçişleri Bakanlığı’na sorduğumuzda, bu hususun bakanlıkça bilinmediği ve bunun için özel bir çalışma yapılması gerektiği ifade edilerek yine bilgi verilmekten kaçınıldı. Oysa İçişleri Bakanlığı bu sayıyı bilmesi, kent konseylerini izleyip değerlendirmesi gereken; üstüne üstlük kent konseyleri ile ilgili projenin/programın Birleşmiş Milletler Uluslararası Kalkınma Örgütü (UNDP) ile birlikte iki ortağından biriydi.

Ardından da Folkart isimli şirketin 85. İzmir Enternasyonal Fuarı nedeniyle ne miktarda sponsor desteği sağladığını sorduğumuzda, o da “ticari sır” diye gizlendi. Belediyelerde ve ortağı olduğu kamu şirketlerinde “ticari sır” diye bir şey olmamasına karşın; İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin web sayfasındaki “Bilgi Edinme Hakkı” bölümünü açtığınızda “ticari sır” niteliğindeki bilgilerin verilmeyeceğini ifade eden uyarılarla karşılaştık. Ayrıca İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait birçok şirketin web sayfasında, Türk Ticaret Kanunu’na göre konulması gereken “Bilgi Hizmetleri” bölümünün ya hiç olmadığını ya da uzun bir süredir çalışmadığını belirledik.

Şeffaflık 001

Ayrıca, Bilgi Edinme Kanunu çerçevesinde yönelttiğiniz sorulara verilen yanıtlardaki çoğu arkadaşımızı çılgına çeviren anlaşılmaz lastikli dil, sorduğunuz bir soru karşılığında farklı yöntemlerle birden fazla hizmet biriminden aldığınız farklı, çelişkili yanıtlar ya da İzmir ilçelerindeki mevcut ve inşa halindeki ibadethanelerin sayısını sorduğunuz İzmir İl Müftülüğü‘nün Bilgi Edinme Kanunu ve uygulamasından habersiz hali de bu işlerin cabası oldu… 

Öte yandan bu “şeffaflık” ilkesinin kabulünden sonra öyle bir mevzuat düzenlemesi yapıldı ki, düzenlenen hiçbir resmi belgeyi işin uzmanı olmadığınız sürece anlayamaz oldunuz. Hatta bu durum öyle bir noktaya ulaştı ki, bazı belediye meclisi üyeleri kendi sorumluluklarında olup oy verecekleri belgelerdeki bilgilerin ne anlama geldiğini dönüp size sormaya başladılar. Onlar bile önlerine gelen belgeleri, bilgileri anlayamaz, çözemez hale geldiler. Hatta önlerine gelmesi, bilgilenmeleri gereken birçok plan, program, belge onlara verilmedi ya da bazı şeyleri bilmeden oylayıp kabul ettiler.

Tabii bu arada oluşturulan yöntem ve işlemlerin karmaşıklığı, kullanılan mesleki, teknik jargon nedeniyle bürokratların bu belgeler üzerinde istedikleri gibi oynamaları, değişik yapmaları da mümkün hale geldi.

Örneğin İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin stratejik plan uygulamasında yaptığı gibi sırf belediyenin ve bürokratların başarısını yüksek göstermek amacıyla, adeta oyun oynarken oyunun kuralını değiştirircesine başarıyı ya da başarısızlığı ortaya koyacak olan göstergelerle oynandığı, başarıyı gösteren göstergelerin uygulandığı, başarısızlığı gösterenlerin ise en kısa sürede uygulamadan kaldırıldığı görüldü. İşte o nedenle, kentteki yeşil alan çalışmalarıyla ilgili her türlü ayrıntıyı bilmemize karşın halen bu işin odak noktası olan kişi başına düşen aktif yeşil alan miktarını ve bununla ilgili amaç ve hedefleri bilmeyiz. Çünkü bu göstergenin açık bir başarısızlık anlamına geldiğini cahili, eğitimlisi, uzmanı ya da uzman olmayanı herkes bilir ve anlar (!)

Ya da benim başıma geldiği gibi, 2004 yılında faaliyete giren Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi ile ilgili istatistikleri dikkate alıp bir değerlendirme yapmaya kalkıştığınızda, ilk yıllardaki rakamların -uluslararası standartlarda olmamakla birlikte- size bir fikir verdiğini görürken son yıllarda yeni yöntemlerle hazırlanan raporlar nedeniyle giderek bilgi vermekten uzaklaşıldığını, bundan böyle yapılanın kamuoyunu bilgilendirmekten çok içi boş anlatımlarla reklama dönüştüğünü görürsünüz.

İşte o yüzden, Bilgi Edinme Kanunu ile ona benzer mevzuat düzenlemeleriyle kamu yönetiminde şeffaflığı sağlamak iddiasının geçerli olduğu son 14 yıllık süre içinde bilginin bırakın şeffaflaşmasını; eskisinden daha çok saklanıp gizlendiğini, kamunun bilgi ve açıklıktan uzaklaştığını; geliştirilen ayrıntılı standartlar ve yöntemler nedeniyle sergilenmek istenen olumlu bilginin vitrine çıkarıldığını, başarısızlığı ortaya koyacak olumsuz bilginin ise eskisine göre daha ulaşılamaz hale geldiğini, “şeffaflık” adı altında saklandığı ya da anlaşılmaz olduğu bir ortamın geliştiğini söyleyebiliriz.

Şeffaflık 006

O nedenle, hem ülke düzleminde hem yerelde demokrasinin, temel insan hak ve özgürlüklerinin, etkin halk katılımının bu topraklarda daha da gelişip güçlenmesi, kurumsallaşıp sürdürülebilir hale gelmesi için,

Tüm kamusal bilgilerin, bırakın sorup öğrenme yöntemini, kamunun kendi gayret ve çabasıyla ve hiçbir şekilde abartılı reklam diline başvurulmaksızın anlaşılır, sade ve yalın bir şekilde bizlere iletilmesini talep etmeli, bunun için özel bir çaba ve mücadele içine girmemeliyiz diye düşünüyoruz.