Faşizm ve ırkçılık insanlık denilen evrensel değeri teslim alırsa…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz bayram günlerinde okuduğum İzmirli usta tiyatro sanatçısı Nedret Güvenç‘in “Kendini Arayan Yıldız” isimli anı kitabında şimdiye kadar haberdar olmadığım Parita gemisiyle ilgili anılara rastladım. Sevgili Nedret Güvenç (1930-2021) kitabında, sürgün gemisinin aç ve susuz yolcularına yardım edemeyişini yaşamı boyunca unutamadığı Parita gemisi ile ilgili 1939 tarihli acı anılarını şu şekilde anlatıyordu:

Savaşın getirdiği tüm yokluklara rağmen, gene de hayat iyi kötü devam ediyordu. Her şeye rağmen mutlu olmaya, küçük küçük mutluluklarla hayatımızı renklendirmeye çalışıyorduk. Ama savaş kendini unutturmuyordu. Ve biz, onlara yardım edemedik, o siyah sürgün gemisindekilere… Hayatım boyunca hiç unutamadım; çünkü unutulur gibi değildi. Bir sabah İzmirliler, körfezin ufka yakın bir noktasında demirlemiş, siyah bir gemi gördüler. O gemi, günlerce orada kaldı durdu, çünkü limana girmesi yasaktı. Almanya’nın kim bilir hangi limanından kalkan bu sürgün gemi, hiçbir ülkenin limanına yanaşamıyordu. Bu yasaklı geminin yolcuları, Naziler tarafından yurtdışına sürülen Alman vatandaşı Yahudilerdi. Doktorlar, profesörler, yazarlar, müzisyenler, çoğu sanatkâr, kadersiz kişiler. Pasaportları yoktu, karaya ayak basmaları kesinlikle yasaktı… İzmir halkı günlerce büyük bir üzüntüyle o kadersiz gemiye baktı durdu. Günlerdir, belki de aylardır yardım almayı umduğu limanları dolaşan gemide, kuşkusuz büyük dramlar, tarifsiz acılar yaşanmaktaydı. Kamaralarından ambarlarına kadar yüzlerce sürgün Yahudi’nin sığındığı o sefalet gemisinde yaşamak bir işkenceydi mutlaka. Hasta yaşlılar, ölümler, ölümler, karnı doymayan bebekler, umutsuz, isyankâr gençler, dünya güzeli genç kızlar, yaşanan umutsuz aşklar, sonsuz hayal kırıklıkları ve bunalımlar, kahrolan anneler, babalar, gittikleri her limandan dışlanan, istenmeyen, kadersiz zavallılar, açlık, sefalet, umutsuzluk, belki de intiharlar ve zillete itilen onurlu, şerefli asil insanlar, utanç, utanç… Aman Yarabbi!.. Bugün artık o çılgın savaşın sonuçlarını biliyoruz ama gene de kazdıkları kuyuya düşen o ifrit Nazilerin inanılmaz aldanışına, içine düştükleri o “Megalo Idea”nın gafletine şaşmamak mümkün değil. İzmir’in zengin Yahudileri ve yardımsever çoğu İzmirliler, günlerce motorlarla gemiye yardım göndermişlerdi. Doktor, ilaç, çeşitli ihtiyaçlar, bol bol su, giysi, yiyecek, sabun ve sevgi… Fötr şapkalı, kalın paltolu, son derece ciddi yüzlü bir Yahudi beyefendi hatırlıyorum. Her gün gemiye malzeme götüren motorların başındaydı. Herhalde çok önceden gemiyle irtibat kuran, onların acı kaderini bilen ve bütün İzmir Yahudilerini ve yardımseverlerini uyaran, gemiye ulaşacak yardımları organize eden oydu. Onun fötr şapkası, kalın paltosu, yorgun ve durgun yüzünden başka hiçbir şey hatırlamıyorum. Ama kahrolduğu belliydi. Öfkesini ve gözyaşlarını içine akıtıyordu kuşkusuz. Sonra bir gün, ufuktaki o siyah gemiyi göremedik. Geldiği gibi sessizce çekmiş gitmiş ümitsiz yolculuğuna doğru. Yıl 1940 mıydı, 4 1 miydi?.. Oldukça eski ve acı bir anı ama unutulur gibi değil…

Nedret Güvenç‘in henüz 9 yaşında bir çocukken farkına vardığı bu gemiyi, talihsiz yolcularını, Alman Faşizminin teslim aldığı devlet görevlilerinin utanç dolu yaklaşımlarını ve onun o yaştaki duygularını okuyup öğrenince ben bu konuyu iyice araştırıp öğrenmeli ve bu insanlık suçunu bugüne taşıyıp hatırlatmalıyım diyerek kolları sıvadım.

Parita Gemisi…

Adolf Hitler ve 1921-1945 döneminde başkanlığını yaptığı Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP)‘nin 30 Ocak 1933 tarihinde iktidara gelmesiyle birlikte Almanya‘da Yahudileri günlük yaşamdan ve toplumdan tamamen dışlamaya yönelik ırkçı siyaseti uygulamaya başlar ve onun yayılmacı emelleri altı yıl sonra başlayan İkinci Dünya Savaşı ile gerçekleşmeye başlar. Ancak bu ırkçı siyaset savaşın başlamasından önce Avrupa‘daki birçok ülkede; özellikle de Alman nüfusunun bulunduğu Avusturya, Macaristan gibi ülkelerle uzun yıllardır Alman etkisindeki Türkiye gibi ülkelerde etkisini göstermeye başlayınca bu ırkçı siyasetten etkilenen ve bunun ileride savaşa yol açacağını öngören Yahudiler tek çıkar yolun İngiliz manda yönetimi altındaki Filistin‘e göç etmek olduğunu anladılar. Ancak manda yönetimi Filistin‘e kabul edilecek göçmen sayısını sınırlamıştı. Bu sınırlı sayı Nazi iktidarının ırkçı siyasetinden kaçmak için çırpınan Avrupa Yahudilerinin kitlesel göçünü karşılamaktan çok uzaktı. Yahudiler o nedenle Filistin‘e yasadışı yollardan göç etmek için tüm koşulları zorlamaya başladılar.

Nazi Almanyası 1938 yılında Çekoslovakya‘yı işgal etti. Yahudilerin yasadışı yollardan Filistin‘e göç etmelerini sağlayan Aliyah Bet örgütü de son dakikada merkezini Çekoslovakya‘dan Paris‘e nakletmeyi başardı. Avrupa Yahudilerini son derece kötü bir geleceğin beklediğini anlayan Aliyah Bet örgütü Nazilerden kaçmak isteyen Yahudileri Filistin‘e taşımayı kabul edecek armatörler aramaya başladı. Mikolos adında Yunanlı bir armatörün Marsilya‘da yaşadığını öğrenen örgüt onunla temasa geçti. Bu armatör Marsilya yakınlarındaki Sete limanında duran Parita ile Romanya Braila limanında demirlemiş Naomi Julia gemileriyle mültecileri Filistin‘e taşıyabileceğini bildirdi. Armatör ağır maddi koşullar ileri sürmesine rağmen Aliyah Bet kendisiyle anlaşmaya vardı.

Şimdi isterseniz Alman Faşizmi tarafından istenmeyip yurt dışı edilen Avrupalı Yahudilerin doluştuğu Parita gemisinin Marsilya‘nın Sete limanından başlayıp Romanya‘nın Köstence (Constanta), İtalya yönetimindeki Rodos adasının Rodos ve Türkiye‘nin İzmir limanlarından sonra karaya oturup dağılmak suretiyle yok olduğu Tel Aviv sahillerinde biten hazin macerasını öğrenmeye başlayalım.

Ama ondan önce Parita gemisinin teknik özellikleri ile yok olmaya giden son seferindeki rotayı daha ayrıntılı olarak inceleyelim:

Parita’nın uzun yolculuğa çıktığı başlangıç noktası: Marsilya, Sete Limanı

Parita’nın Teknik Özellikleri

1881 yılında İngiltere‘de William Gray & Co. Hartlepool firması tarafından inşa edilen Panama bandıralı gemi, yaklaşık 1.300 brüt ton (939 GRT) ağırlığa, 65 m (216 ft) uzunluğa, 9,4 m (31 ft) genişliğe, 13 ft derinliğe ve maksimum 9 knot hıza sahiptir. Blair & Co Ltd., Stockton tarafından sağlanan 80 lbs/sqin basınçta çalışan bileşik bir buhar motoru ve kazanı bulunmaktadır.

1939 yılına kadar “Merannio“, “Bute” ve “City of Cork” adları verilen gemi, aynı yıl Yunanlı armatör Mikolos tarafından satın alınıp “Parita” ismini almıştır. 1939 yılı itibariyle 58 yaşında olan bu eski ve yıpranmış şilep normal koşullarda en fazla 250 yolcu veya kargo taşımaya uygun bir yük gemisiyken, Yahudi mültecilerin Filistin‘e götürülmesi için organize edilen sefer öncesinde Marsilya Limanı‘nda tuvalet, ranza ve mutfak bölümlerinin ilave edilmesi suretiyle 800-860 mülteciyi barındırır bir “yüzen tabut” haline getirilmiştir. (2)

Gemi, 22-23 Ağustos 1939 tarihlerinde Filistin‘de Tel Aviv açıklarında karaya oturduktan sonra zaman içinde parçalanarak kullanılmaz hale gelmiştir.

Parita’nın İzlediği Rota

Parita gemisinin 26 Haziran 1939’da 80 civarındaki mülteci ile Fransa‘nın Marsilya kenti yakınlarındaki Sete Limanı‘ndan hareketle önce Romanya‘nın Köstence (Constanta) Limanı‘na geldiğini, bu limanda aralarında 540 BETAR (3) üyesinin bulunduğu 860 mülteciyi aldıktan sonra önce İtalyanların yönetimindeki Rodos Limanı‘nda, daha sonra 8 -15 Ağustos 1939 tarihleri arasında İzmir Limanı‘na olduğunu ve en sonunda 22-23 Ağustos 1939’da Tel Aviv açıklarında karaya oturduğunu dikkate aldığımızda Aliyah Bet adı verilen bu 74 günlük gizli mülteci seferinde yaklaşık 2.725 deniz millik bir mesafeyi kat ettiğini görürüz.

Yolculuk öncesinde Parita gemisiyle yola çıkacak mülteciler Avrupa‘nın muhtelif yerlerinden Marsilya‘ya getirildiler. Mültecilerin Marsilya‘ya gelmelerini sağlamak için pasaport ve vizeler temin edildi. Yolculuk için de gerekli içme suyu, gıda ve yakıt ikmali yapıldı. Marsilya‘da toplanan mülteciler Sete limanının açığında bekleyen Parita gemisine gece yarısı sandallarla gizlice nakledildi.

Gemi ilk durağı Köstence‘de Polonya, Almanya, Fransa, İsviçre, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg gibi ülkelerden gelen 860 mülteciyi alarak denize açıldı. Yapılan plana göre İngiliz resmi makamlarına yakalanmamak için 6 günlük deniz yolculuğundan sonra gemi açık denizde küçük ve hızlı balıkçı motorlarıyla buluşacak, mülteciler bu motorlara aktarılacak ve gizlice Filistin sahillerine çıkarılacaklardı. Ancak balıkçı motorları buluşma noktasına gelmeyip gemideki gıda stokları tükenince kaptan yardım istedi, ancak bu çağrıya hiç bir yerden cevap vermedi. Bunun üzerine kaptan Rodos‘a gitmeye karar verdi. Rodos‘taki yetkililer geminin su ihtiyacını karşıladıktan sonra kaptana İzmir limanına gitmesini emrettiler.

Parita 8 Ağustos günü suyu, kömürü ve kumanyası tükenmiş bir durumda İzmir limanına ulaştı. Gemide salgın hastalık olabileceğini düşünen Sahil Sıhhiye Müdürlüğü limana giriş iznini vermeyince mülteciler üzerinde “Ekmek, su, alkol istiyoruz” yazılı bir bez afiş hazırladılar. Alkol istemelerinin nedeni gemideki tıbbi müdahalelerde kullanabilmekti. Limana girişte bir Türk savaş gemisi geminin yolunu keserek limana yaklaşmasını önledi. Mülteciler gemiyi durdurma yönünde bir girişim olması halinde direnmeye karar verdiler. Geminin içinde bulunduğu ümitsiz durumdan kamuoyunu haberdar etmek ve duyarlı kılmak için elli mülteci denize atlayıp İzmir sahiline yüzerek çıkmayı teklif etti. Karantina altına alınan mülteciler güvertede çıplak dolaşmakta, elle işaretler yapıp sahile çıkarılmalarını istediklerini ifade etmekteydiler. Liman yetkililerine geminin kumanya almadan hareket etmeyeceğini bildiren kaptan, mülteciler arasında toplanan beş yüz lirayla kumanya ve su alabildi. Kaptanın hareket edeceğini bildirmesine rağmen mültecilerin geminin istim borularını tahrip etmeleri, kaptan ve mürettebata saldırmaları nedeniyle gemi limandan ayrılamadı. Durumu incelemek için gemiye çıkan polislerin ayaklarına kapanan mülteciler “Bizi öldürün, buradan göndermeyin. Bizi karaya çıkarın… Orada öldürün” diye ağlayarak yalvardılar. Geminin sahilden uzakta demirlemesine rağmen mültecilerin feryatları Kordon boyunca yayıldı ve İzmir‘in iç kesimlerinden bile duyuldu. Yolcular ayrıca boş bira şişelerinin içine değişik dillerde yazdıkları mektupları koyup denize atmak suretiyle sahildekilerle iletişim kurmaya, kendilerinin kurtarılması için yardım istemeye çalıştılar.

Bu sırada “Milli Şef” olarak adlandırılan Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, CHP hükümetinin Başbakanı Refik Saydam, Dışişleri Bakanı Ödemiş doğumlu Şükrü Saracoğlu, Milli Savunma Bakanı Serfice doğumlu Naci Tınaz, İçişleri Bakanı Malkara doğumlu Mustafa Faik Öztrak, İzmir Valisi Kuvay-i Milliyeci İbrahim Ethem Aykut, İzmir Emniyet Müdürü Sait Uygur ve CHP İzmir İl Başkanı da Nazif Çağatay‘dı.

Mültecilerin kendi aralarında topladıkları paralarla gemi kaptanına yurtdışından gönderilen para yardımı sayesinde gerekli kumanya temin edilebildi. Son anda Varşova‘dan İzmir‘e gelen bir Yahudi temsilci Türk resmi makamlarıyla görüşüp mültecilerin karaya çıkabilmeleri için izin almaya çalıştı ama başarılı olamadı. İzmir Emniyet Müdürü Sait Uygur kaptana demir alıp İzmir‘den uzaklaşmasını aksi takdirde Türk donanmasına ait bir mayın gemisi tarafından geminin Türk karasularından dışarı çıkartılacağını bildirdi. Bunun üzerine Parita 15 Ağustos günü saat 13.00’de Filistin‘e doğru yol almak üzere İzmir limanından ayrıldı. Her ihtimale karşı iki polis motoru gemiye Yenikale‘ye kadar refakat etti. Geminin limandan ayrılması üzerine Yahudi Yardım Cemiyeti temsilcisi Filistinli gazeteci Eliahu Ben Horin de İzmir‘den Filistin‘e hareket etti.

Parita, İzmir Limanı‘nı terk ettiği 15 Ağustos 1939 tarihinden 7 gün sonra Filistin topraklarına, Tel Aviv açıklarına ulaşır. Bölgeye hakim olan İngilizlerin gelen göçmenleri kabul etmemesi üzerine yolcular geminin yönetimini ele geçirerek karaya oturmasını sağlarlar ve filikalarla sahile çıkmaya çalışırlar. Onlar artık bundan böyle uzun zamandır gelmek istedikleri kendilerine vaat edilmiş kutsal topraklardadır…

Aslında her şey herkesin gözün önünde olmakta, gemilerden inen göçmenler İngiliz polisi tarafından göz altına alınıp göçmen kamplarına götürülmekte ve bütün bunları o çevrede yaşayan Tel Avivliler yakından izlemektedir.

Parita‘nın 8-15 Ağustos 1939 tarihleri arasında İzmir Limanı‘nda kalıp kömür, yiyecek ve su ikmali yaptığı bu süre içinde konuyu haberleştiren İzmir, Ankara, İstanbul gazete ve dergilerinin tutumu iki ayrı grupta değerlendirilebilir.

Birinci grubu gazetelerde CHP‘nin resmi gazetesi olarak bilinen Ulus gazetesi ile neredeyse iktidarın yarı resmi yayın organı olan Cumhuriyet gazetesi; ayrıca, Ramiz ve Cemal Nadir gibi çizerlere ev sahipliği yapan Akbaba ve Karikatür dergileri temsil eder. Bu gruptaki gazete, gazeteci ve çizerler o dönemlerde Alman Faşizminin etkisinde oldukları için bu tür gemilere binip canlarını kurtarmak isteyen, bu arada yardımcı olmadığı için batan ya da torpillenen gemilerde ölen Yahudileri aşağılayarak, onlara “serseri” diyerek o an patronları olan Faşistleri memnun etmeye çalışırlar.

İkinci grubu oluşturan İzmir‘deki Yeni Asır ve İstanbul‘daki Tan gazeteleri ise olaya insani boyutta yaklaşarak gemideki göçmenlere yardımcı olacak, onların halini anlatacak bir yol izlerler. O nedenle Tan gazetesi, İzmirlilerin yakından tanıdığı Uşşakizade ailesinden olup amcası Halit Ziya Uşaklıgil, halaları Latife ve Adviye hanımlar olan 1912 doğumlu İzmirli gazeteci Naci Sadullah (Danış)‘ı uçakla İzmir‘e gönderip, Yahudi göçmenlerle görüşüp röportajlar yapmasını sağlayarak hem bu insanların neden bu duruma düştüklerini ortaya koyup Alman Faşizmini lanetleyerek, hem de onlara yardımcı olmaya çalışarak insani bir tutum alır.

Tan gazetesi muharriri sosyalist gazeteci ve yazar Naci Sadullah tarafından 16, 17, 18 Ağustos 1939 tarihli nüshalarda yayınlanan haberi yazımızın sonuna eklenmiştir. (Söz konusu yazı dizisinin özgünlüğünü korumak amacıyla yer yer karşımıza çıkan yazım ve ifade hataları düzeltilmemiştir.)

Gazeteci Naci Sadullah‘ın Tan gazetesinin 16, 17 ve 18 Ağustos 1939 tarihli nüshalarında yayınlanan haber-röportajı:

İzmir, kente dair kimlik ya da algıyı parlatmak isteyen birilerine göre uzunca bir süredir cumhuriyetin, çağdaşlığın, kurtuluş ve kuruluşun, demokrasi ve barışın, kültür ve sanatın, yaratıcılığın ya da Avrupalı olmanın örneği ya da timsali olarak görülmekle birlikte; aynı zamanda Demokrat Parti (DP)‘nin %61,18, Adalet Partisi (AP)‘nin %55,1, Anavatan Partisi (ANAP)‘nin %39,7 ve son yıllarda “aman AKP gelmesin” belasına Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)‘nin %58,10 oranında; hatta, büyük soyguncu Cem Uzan‘ın partisi Genç Parti (GP)‘nin bile %17,51 oranında oy aldığı uçlar arasında gidip gelen oldukça değişken bir kent olarak 1939 yılının Ağustos ayında limana gelip sığınmak isteyen Parita gemisindeki göçmen Yahudiler için söylediği, yazıp çizdiği itibariyle; ayrıca, gemidekiler arasında herhangi bir salgın belirtisi olmamakla birlikte göçmenlerin karaya çıkışlarının engellenmesi, en azından salgın hastalık kaygısıyla karantinaya alınmaması veya Yahudi göçmenlere Ege adalarından gelen Yunanlı göçmenlere yapıldığı gibi yardım edilip kamplara alınmamış ya da kara yoluyla Filistin‘e gönderilmemiş olması nedeniyle, tiyatro sanatçısı Nedret Güvenç‘le Tan Gazetesi muhabiri Naci Sadullah‘ın hissettiklerinin aksine iyilik ve merhametten uzak bir şekilde insanlık suçunun işlendiği bir kenttir.

Parita gemisinin İzmir Limanı‘nda bulunduğu süre içinde CHP‘li İsmet İnönü hükümetinin bakanlarıyla kentin valisi ve emniyet müdürü gibi kamu görevlilerinin insanlıktan uzak tutumunu etkileyen diğer bir neden de, Türkiye‘de yaşayan herkesin soyu sopu itibariyle Türk yapılmaya çalışıldığı bu dönemde yürürlüğe giren 28 Haziran 1938 tarih, 3519 sayılı Pasaport Kanunu ile 29 Haziran 1938, 3529 sayılı Ecnebilerin Türkiye’ye İkamet ve Seyahatleri Hakkında Kanun‘a göre pasaportsuz, vesikasız, uygunsuz ve geçersiz pasaport veya vesikalarla Türkiye Cumhuriyeti sınırlarına gelen yabancıların geriye çevrilmesini mümkün kılıp “dilenci ve serseri takımından olan” yabancıların usulüne uygun pasaport ve vesikalar ibraz etseler bile Türkiye‘ye giremeyeceklerini; ayrıca, yabancılara bir yıl süreyle ikamet izni verilmesini “Türk ırkından olma” koşuluna bağlayan ırkçı 3, 4 ve 8. madde hükümleridir.

Evet, Almanya ve İtalya gibi ülkelerde ortaya çıkıp Avrupa ülkelerine yayılan ırkçı Faşist anlayışın, kendini tarafsız ilan etse bile ruhen Avrupa‘daki Faşist çetelerin etkisindeki Türkiye‘de yürürlüğe sokulan yeni ırkçı kanunlarla Türk soyundan gelmeyenlerin bu ülkede yaşayıp barınması zorlaştırılırken bunun üstüne üstlük bir gemi dolusu “yurtsuz” ve “serseri” Yahudi göçmene insanlık ve demokrasi adına yardım edilmesi o tarihlerdeki ülkedeki ve İzmir‘deki kamuoyu için kabul edilecek bir şey değildi… Her ne kadar 9 yaşındaki Nedret Güvenç‘in hafızasına insanlık adına utanılacak bir hatıra olarak kazınsa ya da Naci Sadullah isimli anti-faşist gazeteciyi rahatsız etse bile…

…………………………………………………………………………………………………………………………………………….

(1) Nedret Güvenç, Kendini Arayan Yıldız,  Ayizi Yayınları,  sh.62-64.

(2) Category:Parita (ship, 1881), https://commons.wikimedia.org/wiki/Category:Parita_(ship,_1881)

(3) BETAR, 1923 yılında Ze’ev Jabotinsky tarafından kurulan, revizyonist Siyonist ideolojiye dayalı uluslararası bir Yahudi gençlik hareketidir. Gençleri İbranice eğitimiyle yetiştirmeyi, askeri disiplin aşılamayı ve Filistin topraklarına göçü (Aliya) teşvik etmeyi amaçlamıştır.

Kaynaklar

01. Rıfat N. Bali, “Yahudi Mültecileri Filistin’e Taşıyan Parita Gemisinin Serüveni”, Tarih ve Toplum Dergisi, Ekim 2011, Sayı 214, Shf. 196-202, www.rifatbali.com/images/stories/dokumanlar/parita_gemisinin_seruveni.pdf

02. Avlaremoz, “8 Ağustos 1939: Nazilerden Kaçan Yahudileri Taşıyan Parita Gemisi İzmir Limanı’na Alınmadı”, Marksist.org, https://www.avlaremoz.com/yahudileri-tasiyan-parita-gemisi-izmir-limanina-alinmadi/

03. Nedret Güvenç, Kendini Arayan Yıldız, Ayizi Yayınları, Shf. 62-64,

04. “1933 Alman Bilim İnsanlarının Türkiye’ye Göçü”, Holocaust Encylopedia, https://encyclopedia.ushmm.org/asset/10363

05. “Serseri yahudiler nihayet İzmirden hareket ettiler”, Ulus Gazetesi, 15 Ağustos 1939, Shf. 2,

06. “Jewish and Israeli History and Culture, Israeli and International Art”, October 29, 2014, Kedem Auction House, https://www.kedem-auctions.com/en/auction-41-jewish-and-israeli-history-and-culture-israeli-and-international-art

07. Aliyah Bet – Photograph, Holocaust Encylopedia, https://encyclopedia.ushmm.org/content/en/gallery/aliyah-bet-photographs

08. Avlaremoz, “Roni Margulies ile Ailem ve Diğer Yahudiler Üzerine Söyleşi”, 16 Eylül 2018, https://www.avlaremoz.com/roni-margulies-ile-ailem-ve-diger-yahudiler-uzerine-soylesi/

09. “8 Ağustos 1939: Nazilerden kaçan Yahudileri taşıyan Parita gemisi İzmir Limanına alınmadı, Artı Gerçek, 8 Ağustos 2021, https://artigercek.com/guncel/8-agustos-1939-nazilerden-kacan-yahudileri-tasiyan-parita-gemisi-izmir-limanina-alinmadi-173526h

10. Oğuz Makal, “Oppenheimer: Fırtınanın savurduğu adam”, Duvar Gazetesi, 13 Ağustos 2023, https://www.gazeteduvar.com.tr/oppenheimer-firtinanin-savurdugu-adam-makale-1632355

11. “Türkiye Sularında Yaşanan Trajik Sonuçlanan Kurtuluş Denemeleri, Türk Yahudileri, https://www.turkyahudileri.com/content_page.php?lang=tr&page=turiye-sularinda-yasanan-trajik-sonuclanan-kurtulus-denemeleri&category=

12. Işıl Demirel, “Struma’dan Bugüne Mülteci Politikaları”, AltÜst Dergisi, 04 Nisan 2020, https://www.altust.org/2020/04/strumadan-bugune-multeci-politikalari/

13. Çiğdem Mater, “Salvador ve Struma, hatırlanması gereken ölülerdir…”, T24, 24 Şubat 2024, https://t24.com.tr/yazarlar/cigdem-mater/salvador-ve-struma-hatirlanmasi-gereken-olulerdir,43690?_t=1780415790890

14. “Simon Brod, the Jewish Agency representative in Istanbul, and Mr. Beretta, a local official, gret transport of Jewish refugees from Transnistria, who have just arrived aboard the SS Bellacita“, United States Holocaust Meorial Museum, https://collections.ushmm.org/search/catalog/pa1074994

15. Avi Beto, “Kayades Nasıl Kayades Oldu?“, https://www.academia.edu/44665862/KAYADES_NASIL_KAYADES_OLDU_III

Bir kamu malı olarak İzmir Alsancak Limanı…

Ali Rıza Avcan

Bugün size İzmir‘i İzmir yapan değerlerin en önemlisinden, İzmir‘in ve İzmirlinin denizle derin ilişkiler kurup kendine özgü bir kültürün; örneğin, başlı başına bir İzmir tasarımı olarak bildiğimiz “İzmir Kayıkları“nın ortaya çıkmasını, uluslararası deniz ticareti sayesinde gelişip güçlenmesini sağlayan İzmir Alsancak Limanı‘ndan söz etmek istiyorum…

Ticaret hacmi açısından bir zamanlar İzmir‘i İstanbul‘un önüne koyan, Akdeniz deniz ticaretinde önemli bir yere sahip ülke ve şirket gemilerinin sürekli gelip yanaştığı, limana giden ya da limana gelen gemilerin kendine özgü “İzmir bayrağı“nı astığı, milyonlarca ton malın yüklenip indirildiği, bugünkü liman tesislerinin yapımına benim de doğduğum 1955 yılında başlanıp, 1959’da işletmeye alınan İzmir Alsancak Limanı‘ndan söz etmek istiyorum…

Tabii ki İzmir‘in Punta bölgesindeki bu tarihi limanın asıl olarak 1955-1959 döneminde değil, 1866’da işletmeye alınan İzmir-Aydın Demiryolu Hattının yapımı ile birlikte gündeme geldiğini unutmamak gerekir. Hem gelişen çağın büyük gemilerinin 1. Kordon‘daki rıhtıma yanaşamaması, hem de İzmir-Aydın Demiryolu Hattı ile Ege‘nin içlerinden gelen malların gemilere yüklenmesi ve buna karşılık limana gelen gemilerin getirdiği çoğunluğunu Avrupa mallarının oluşturduğu yükleri yine aynı demiryoluyla Ege‘nin içlerine transferi için, Darağaç bölgesindeki fabrikaların kendi özel iskeleleri dışında, bu alanda yeni bir rıhtım yapılması gerekliliği ortaya çıkmış ve 27 Kasım 1867 tarihinde yeni bir rıhtım inşaatına başlanmış ve 16 Ekim 1922 tarihi ile 12 Nisan 1933 tarihleri arasında da kısmen, bu tarihten sonra ise tamamen devlet tarafından işletilmeye başlanmıştır.

1922 Öncesi İzmir Alsancak Liman Haritası

Alsancak beton iskelesinin 13.03.1957 tarih ve 4/8783 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile TCDD’ye devri sağlanmış ve iskele 1.6.1959 tarihinden itibaren işletmeye açılmıştır.

22.01.1960 tarih ve 4/12662 sayılı Vekiller Heyeti kararı ile Denizcilik Bankası T.A.O.’na devri kararlaştırılmış ve iskele 27.04.1960 tarihinde söz konusu bankaya devredilmiştir. 1964 yılından itibaren 440 sayılı kanun çerçevesine alınan Denizcilik Bankası T.A.O., İktisadi Devlet Teşekkülü olarak faaliyetine devam etmiştir. İzmir Liman İşletmesi, Yüksek Planlama Kurulu’nun 16.12.1988 tarih ve 88/121 sayılı kararı ile ve 1 Ocak 1989 tarihi itibariyle TCDD’ye devredilmiştir.

İzmir Alsancak Limanı bölgesini gösteren 1922 tarihli Jacques Pervititch haritası…

Turgut Özallı Yıllar” olarak bilinen 1984 sonrasında ortaya çıkan özelleştirme furyasıyla değerini yitiren, yandaş ülke ve şahısların ucuza kapatma çabasıyla verimlilik ve kalite adına hiçbir şeyin yapılmadığı, o nedenle kendisinden sonra inşa edilen 19 İzmir limanı arasındaki yerini hızla kaybeden bir ortak değerden, bir kamu malından söz etmek istiyorum…

Kısıtlı kamu kaynaklarıyla inşa edildikten sonra uzun süre TCDD tarafından işletilen kamusal bir alan, yurtiçi ve dışı deniz ticaretinin yürütüldüğü bir merkezden söz etmek istiyorum…

I- Bu çerçevede İzmir Alsancak Limanı ile ilgili ilk kişisel bilgiyi, İzmir‘e geldiğim 1998’de İzmir Halkla İlişkiler Derneği yönetim kurulu üyeleri olarak Esra Arkas‘la yaptığımız bir görüşmede, limanın Arkas Holding tarafından satın alınacağı öğrenerek edinmiştim.

İzmir Alsancak Limanı… Yapım yıllarında…

II- Prometheus İzmir ofisinde çalıştığım 1999-2002 döneminde Gözlem Gazetesi ile işbirliği içinde düzenleyip proje koordinatörlüğünü yaptığım “Taşımacılık Zirvesi“nde, aralarında TCDD İzmir Limanı İşletmesi Müdürü Güngör Erkaya ile Ticaret Müdürü Turhan Başağa‘nın da bulunduğu taşımacılık sektörünün tüm aktörlerini yakından tanıyıp İzmir Alsancak Limanı‘nın bu sektör içindeki yerini ve önemini daha iyi öğrenmem mümkün olmuştu.

III- Bu öğrenme sürecini, daha sonraki yıllarda Tarihi Kemeraltı Esnaf Derneği genel koordinatörü olarak görev yaptığım 2004-2007 döneminde, limana yanaşan kruvaziyer yolcularını Kemeraltı Çarşısı‘na getirip götürecek otobüslerin organizasyonu ve liman alanındaki binalarda çalışan (eski) Gümrük ve Tekel Bakanlığı müfettişlerini ziyaretim nedeniyle sürdürüp çoğu kez limanın yanından geçen belediye otobüslerinin penceresinden limandaki yükleme/elleçleme kapasitesinin gelişimini izlemeye çalıştığımı hatırlıyorum.

IV- AKP iktidarının özelleştirme politikalarına tam gaz devam ettiği 2000’li yıllarda TCDD İzmir Alsancak Limanı, Özelleştirme Yüksek Kurulu‘nun 30.12.2004 tarih, 2004/128 sayılı kararı çerçevesinde 2007 yılında yapılan ihalede, 49 yıllığına “işletme hakkının verilmesi” yöntemiyle merkezi Hong Kong‘da bulunan çokuluslu Hutchison Holding ile onun yerel ortağı Mehmet Kutman‘a ait Global Yatırım Holding ve Ege İhracatçı Birlikleri (EİB)‘ne 1 milyar 275 milyon USD bedelle verilmekle birlikte Liman-İş Sendikası’nın kararlı mücadelesi ve açtığı davayı kazanması sayesinde 2009’da iptal edildi.

Limanla ilgili ikinci ihale aradan 5 yıl geçtikten sonra 21 Eylül 2012’de yapıldı. Bu yeni ihale için önceden hazırlanan mevzi imar planı değişikliğinde limana bir AVM’nin yapılması öngörüldüğünden bu değişiklik halkın, meslek örgütlerinin, yerel yönetimin ve sivil toplum örgütlerinin tepkisiyle karşılaşınca sadece bir firmanın teklif verdiği ihale iptal edildi.

Üç yıl sonra yeniden başlatılan özelleştirme ihalelerine tepki gösteren Liman İş Sendikası İzmir Şubesi Başkanı Serdar Akdoğan, “Devlet, İzmir Limanı’nda işleyişi bilinçli olarak aksatıyor. Hizmet verilemeyen, atıl, işlevsiz bir liman görünümüne sokup, devletin sırtındaki kamburu kaldıralım gibi bir yaklaşımla hareket ediliyor. Amaçları Aliağa’daki özel limanlara rant sağlamak. Kâr eden limanımızı, yandaş sermayeye rant yolu açmak için yok pahasına satacaklar. Ama direneceğiz,” diyordu. (1)

13 yıl devam eden bu başarısız özelleştirme girişimlerinden sonuç alınamayınca da, İzmir Alsancak Limanı 2017 yılında limanı kiralama, devretme veya satma yetkileriyle birlikte Varlık Fonu‘na devredildi.

İzmir Alsancak Limanı‘nın özelleştirme ihaleleriyle Varlık Fonu‘na devredildiği yıllarda nasıl bir küçülme içine girdiğini, İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) uzmanları Dr. Saygın Can Oğuz ile Cangül Kuş‘un 2023 yılında birlikte hazırladıkları “Bölgelerin Kalkınmasında Limanların Geliştirilmesi: İzmir Örneği” başlıklı makalede yer alan aşağıdaki tablonun çarpıcı verilerine dikkatinizi çekerek örnekleyebilirim: (2)

2018-2022 döneminde konteyner elleçleme konusunda Türkiye’deki limanlar %11,8, Aliağa bölgesi limanları %58,1 oranında gelişme gösterirken İzmir Limanı -%36,1 oranında gerileme gösteriyor.

V- İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun görevde olduğu aynı yıllarda, İzmir Alsancak Limanı‘nın verimliliğiyle kapasitesini arttırmak ve körfez içi su sirkülasyonuyla kalitesini iyileştirmek amacıyla TCDD ve İZSU işbirliğinde geliştirilen ve benim de doğru bulup desteklediğim “İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi” ile davacıları arasında yer aldığım “İzmir Körfez Geçişi Projesi” arasındaki olumsuz ilişkiyi ortaya koyup, geçiş projesinin rehabilitasyon projesi ile elde edilecek faydaları sıfırlayacağını anlatmaya çalışmıştım. Ama neyse ki, bizim örgütlü mücadelemiz sonucunda “İzmir Körfez Geçişi Projesi“, mahkeme tarafından iptal edilip uygulanmadığı için 2019 seçim kampanyasında bu projeyi çok iyi anlatıp savunan Tunç Soyer‘in gerçekten bu işin yanında olduğuna inanmıştık.

Ancak bunda da yanıldık… Çünkü seçim kampanyası sırasında rehabilitasyon projesini ezberlemiş gibi gözüken Tunç Soyer, iktidara gelir gelmez her bir şeyden anlayan danışmanının yönlendirmesiyle seçim döneminde söylediklerini unutarak “bu projeye gerek yok, dereler zaten Körfez’i temizliyor” söylemiyle körfezin temizlenip limanın genişletilmesinin önünü tıkamış oluyordu.

VI- Ardından 7 Nisan 2022’de İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) tarafından düzenlenen “Geçmişten Günümüze İzmir Limanı Sempozyumu“nda mimarlık, tarih ve arkeoloji gibi değişik alanlarda çalışan akademisyen ve uzmanlardan Tunç Çağı‘ndan bu yana İzmir‘in ve İzmir Limanı‘nın geçmişini öğrendik. Bu sempozyumda limanın bugünü ve geleceği konusunda konuşma hakkı tanınan tek akademisyen ise kendisini 12 Eylül döneminde tanıdığımız, genellikle iktidar ve sermaye çevreleri koruyup kollama işini kendisine misyon edinen ve “Sempozyum Açılış Dersi” adı altında bize “ders veren” sermayenin profesörü Prof. Dr. Kenan Mortan‘dı.

Prof. Dr. Mortan bu konuşmasında uzun uzun İzmir‘in ve limanın tarihinden söz edip lafı İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) tarafından hazırlanan İzmir Bölge Kalkınma Planı‘na getirerek ve bu arada neoliberal kapitalist zihniyetin “yenilik“, “girişimcilik“, “inovasyon“, “take-off” ve “start-up” gibi parlak sözcüklerini kullanarak o günlerde pek bir moda olup bugünlerde adından dahi söz edilmeyen İzmir Modeli ile kentteki sermaye örgütlerinin kurduğu İZQ Girişim ve İnovasyon Merkezi Projesi ve İZQ A.Ş. gibi şirketlere getirerek onları limanın gelişip güçlenmesi misyonunun ilaçları olarak sunmuştu…

İZKA, 2022’yi izleyen ilk liman toplantısının ikincisini Hafıza İzmir söyleşileri kapsamında 21 Mayıs 2025 tarihinde “İzmir ve Liman” adıyla yapacağını, bu toplantıda DEÜ öğretim üyeleri Prof. Dr. Emine İpek Özbek ile Doç. Dr. Neslihan Alfıstık‘ın liman ve kent kimliği üzerine görüş belirteceklerini duyurmakla birlikte toplantıyı bilinmeyen bir nedenle erteler ve aradan geçen uzun süre içinde bu toplantıyı yapmaz…

VII- İZKA aynı tutumunu, benim de içinde bulunduğum Prof. Dr. Arife Karadağ, Erol Şaşmaz, Orhan Berent, Orhan Beşikçi ve Dr. Turgay Gülpınar‘dan oluşan gönüllü araştırma grubumuzun, Nisan 2025’de “Emeğin Miras Hakkı” boyutunda başlattığı “Darağaç’ı Hatırlıyor ve Unutmuyorum” çalışmasına ilgi duyup kendilerinin “İzmir Hafıza Projesi” kapsamında birlikte çalışmak istediklerini belirtmiş olmasına karşın; yaptığımız görüşmelerde başka hiçbir şeyle ilgilenmeyip bize sadece İzmir Alsancak Limanı ile ilgili sorular sormalarından da anlaşılacağı üzere, onlara önerdiğimiz gönüllü/bağımsız işbirliği modeli sayesinde bağımsızlığını koruyacak olan çalışma grubumuzun İzmir Alsancak Limanı konusunda ortaya koyacağı alternatif çıktıları kontrol edemeyecek olmalarının etkisiyle sürdürmüş, bizzat kendilerinin önerdiği birlikte çalışma fikrinden bu konunun şimdilik gündemlerinde olmadığı gerekçesiyle vazgeçmiştir.

VIII- Ve ardından geçen kısa bir zaman bizi, İZKA‘nın ve onun değerli uzmanlarıyla sermaye ve iktidarı kollayan tüm resmi, özel ve sivil aktörün bugüne kadar yazıp çizip söylediklerini yalanlarcasına, onların hazırladığı tüm bölge planlarıyla stratejileri çürütürcesine, “start-up“, “girişimcilik“, “inovasyon” gibi uyduruk sözcükleri büküp ters çevirircesine İzmir Alsancak Limanı işletme hakkının Varlık Fonu tarafından, bilip ezberlediğimiz babadan, dededen kalma yöntemlerle Albayrak Grubu‘nun ortakları Muzaffer Albayrak, Mustafa Albayrak, Muhammet Sinan Albayrak‘ın 23 Ocak’ta birlikte kurduğu İstanbul merkezli Alport Alsancak Liman İşletmeciliği A.Ş.’ye devredildiği bugünlere, 18 Şubat 2026 tarihine getirir…

Artık bundan böyle hazırlanan onca plan, program, analiz ve anlatıya rağmen İzmir‘in en önemli ortak malı, İzmir‘in çok iyi bildiği yağmalama suretiyle iktidar destekçisi Albayrak Grubu‘na verilmiş, misyon tamamlanmış herkesin ağzı kapanmıştır.

Artık bundan böyle tüm İzmir kenti, doğalgaz dağıtımıyla marina işletmeciliğinde Kolin Holding’in, elektrik dağıtımında Gediz Elektrik‘in bağlı olduğu Aydem Holding‘in, liman işletmeciliği alanında Albayrak Grubu‘nun, inşaat ve gayrimenkul sektöründe Mehmet Cengiz‘in, Mesut Sancak‘ın, Rönesans Holding‘in fink attığı, kıyısından köşesinden kapış kapış paylaşılan, bu arada çok konuşan CHP‘li belediye başkanlarının değişik yöntemlerle teslim alındığı bir kente dönüşmüştür…

Hem de İzmir‘in şehr-i emini olduğu iddiasındaki Cemil Tugay‘ın ipe sapa gelmez birçok şey hakkında gevezelik yapıp Basmane‘deki doldurulmuş parseli TMSF eliyle sermaye çevrelerine peşkeş çektiği, Buca‘daki cezaevi arsasıyla İzmir Hilton Oteli‘ndeki belediye hissesini satmaya kalktığı bir dönemde yer yer ve zaman “İzmir Alsancak Limanı yük limanı olmaktan çıkarılsın” ya da “işletmesi bize verilsin” diyerek söz konusu limanın iktidara çok yakın isimlere, aralarında Yeni Şafak Gazetesi‘nin de bulunduğu Albayrak Grubu‘na devredilmesine bir muhalif belediye başkanı sıfatıyla itiraz etmeyip sessiz kaldığı, sesini çıkarmadığı bir dönemde…

Halkapınar‘daki tarihi Tuzakoğlu Un Fabrikası‘yla Hisarönü‘ndeki belediye ve Tepecik‘teki tebhirhane binalarının İzmir Vakıflar Bölge Müdürlüğü‘e devredildiği bir dönemde tartışmaya konu üç gayrimenkulden çok daha değerli olduğunu hepimizin bildiği İzmir Alsancak Limanı için hiç kimsenin elini kolunu bile kıpırdatmadığı gibi limanın işletme hakkı yandaş Alsancak Grubu‘na verildikten sonra çaresizlik içinde ortaya çıkıp “keşke bize verseydiniz” şeklinde bir muhalefetin yapıldığı tarihlerde…

2016 yılından bu yana İzmir Alsancak Limanı‘nı elinde bulunduran Varlık Fonu‘nun limanın geleceği konusunda hiçbir şey yapmayıp limanın küçülüp önemsizleştiği son yıllarda hiç kimse, muhalefet adına konuşan hiçbir kurum, meslek odası, dernek, vakıf, oluşum, platform ve benzerileri limanın bu içler acısı durumu için bir şeyler söylemezken, bu konuda alternatif çözümler önermezken liman Alsancak Grubu‘na verildikten sonra ses çıkarılıp itiraz edilmesi bence samimi politik bir tutumun kanıtı olamaz.

Diğer yandan da ne hikmetse, İzmir‘deki toplumsal kent mücadelesini yürüten meslek odaları, platformlar ya da gruplar Buca Cezaevi arsası, Basmane Çukuru ve İzmir Elektrik Fabrikası gibi kamu mallarını korumaya çalışılırken, bu taşınmazların önüne gidip basın açıklamaları yaparken hiç kimsenin, grup ya da kurumun aklına diğerleri gibi kamu malı olan İzmir Alsancak Limanı‘nın önüne gidip aynı itirazı yapmak gelmiyor… Hele ki çoğu CHP‘li ya da CHP’lileşmiş sol çevreler açısından, AKP iktidarıyla yandaşlarının menfaati doğrultusunda işlerin yapıldığı bir yerde, bir alanda… İzmir‘i, İzmir yapan önemli bir müştereğin önünde…

O nedenle sormak istiyorum; İzmir Alsancak Limanı‘nın işletme hakkı AKP iktidarı tarafından yandaş Albayrak Grubu‘na verildikten sonra bu kentte yaşayıp kent hakkını savunan, kent ve çevre mücadelesi verdiğini söyleyen hiçbir siyasi parti, meslek odası, platform, oluşum ve grup bu duruma niye itiraz etmedi, etmiyor? Niye bu konudaki muhalefetini dile getirmiyor? Niye imza kampanyaları düzenleyip toplantılar yapmıyor? Hele ki kamu malını peşkeş çekip kamu zararına sebep olanlar, kentteki CHP‘li belediye yöneticilerine, CHP örgütlerine ve çoğunluğunu CHP‘lilerin oluşturduğu İzmirlilere göre AKP iktidarının kendisi ve yandaşlarıyken…

Yoksa İzmir Alsancak Limanı kamu mallarının özelleştirilmesine karşı çıkan siyasi parti, örgüt ve kişiler için bir kamu malı değil midir? Ayrıca İzmir Alsancak Limanı‘nın özelleştirme sürecinde devamlı küçülüp zayıflaması hem ülke hem de İzmir açısından başlı başına bir kamu zararı değil midir?

Yoksa bu konuda, muhalefet ile iktidar arasında gizli bir ittifak mı vardır?

Unutmayalım ki, İzmir Alsancak Limanı, liman arkasındaki tüm endüstriyel miras alanının, Darağaç‘ın, Halkapınar‘ın ve Tepecik‘in anahtarıdır…

…………………………………………………………………………………………………………………………………………….

(1) Başol, P. Bir Özelleştirme Hikayesi ve İzmir Limanı’nda Yıllardır Süren Mücadele“, Kırmızı Gazete, 27 Kasım 2025, https://kirmizigazete.org/izmir-limaninda-yillardir-suren-mucadele/

(2) Oğuz, S. C., Kuş, C., “Bölgelerin Kalkınmasında Limanların Geliştirilmesi – İzmir Örneği“, Bölgesel Kalkınma Dergisi, Cilt 1, Sayı 3, 2023, s.312-331.

İzmir Körfez Geçişi Projesi – 13

Ali Rıza Avcan

Yazı dizimizin bu bölümünde ‘İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi‘ kapsamında İzmir Körfezi’nin tabanından çıkarılacak tarama malzemesinin işlenmesi konusunda Doğa Derneği tarafından 2012 yılında düzenlenen ‘İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi Kapsamında Gediz Deltası Sulak Alanı İçerisinde Yapılması Planlanan Tarama Malzemesi Depolanması ve İşlenmesi Sürecinin Ekolojik ve Hukuki Olarak İncelenmesi‘ başlıklı raporu değerlendirmeye devam ediyoruz.

Bugün raporun 8 ve 9. bölümlerinde yer alan projenin ulusal ve uluslararası mevzuata aykırı olan yönlerini ele alacağız:

Projenin Ulusal Mevzuata Aykırı Olan Yönleri

4 Nisan 1990 tarih, 3621 sayılı Kıyı Kanunu – Resmi Gazete: 17/04/1990/20495

Kıyı Kanunu’nun 5. maddesi uyarınca yaklaşma mesafesi ve kıyı kenar çizgisi arasında kalan alanlar, ancak yaya yolu, gezinti, dinlenme, seyir ve rekreatif amaçlı kullanılmak üzere düzenlenebildiği; 6. maddesi uyarınca kıyılarda, kıyıyı değiştirecek boyutta kazı yapılamadığı, kum, çakıl vesaire alınamadığı ve çekilemediği halde tarama malzemesinin işleneceği geri kazanım alanının bir kısmı kıyı kenar çizgisi ve yaklaşma mesafesi arasında kalmaktadır.

1207-1748x1166

Sulak Alanların Korunması Yönetmeliği – Resmi Gazete: 17/05/2005/25818

Sulak Alanların Korunması Yönetmeliği’nin;

– 5. maddesinin (a) bendi uyarınca, Türkiye’nin uluslararası öneme sahip sulak alanlarının doğal yapısı ve ekolojik karakterini bozacak herhangi bir planlama, yatırım gerçekleştirilemez; tam aksine ilgili maddenin (b) bendi uyarınca, sulak alanlarda biyolojik çeşitliliğin korunması ve geliştirilmesi için gerekli tedbirler alınması esastır.

– 6. maddesi uyarınca sulak alanların doldurulması ve kurutulması yasaktır.

– 15. maddesi uyarınca sulak alanlara çöp, moloz, hafriyat, dip tarama ve proses artığı çamurları dökülemez.

* Planlanan Tarama Malzemesi Geri Kazanım Tesisi alanı, Mutlak Koruma Alanı, Ekolojik Etkilenme Bölgesi, Sulak Alan Tampon Bölgesi ve Sulak Alan Koruma Bölgesi içinde kalmaktadır. Alanda yapılabilecek faaliyetler alan “Mutlak Koruma Bölgesi” olması bakımından, 18. madde’de açıkça belirtilmiştir.

– Mutlak koruma bölgesinde uygulama esasları gereği, 18. madde uyarınca bu bölgede;

a) Bilimsel ve koruma amaçlı faaliyetler ile kuşların üreme döneminde kuş gözlemi ve görüntü alınması Bakanlığın iznine tabidir.

b) Kuşların üreme döneminde alanda su ürünleri istihsali yapılamaz, hayvan otlatılamaz.

c) Bakanlıkça gerekli görüldüğünde alan çitle çevrilir.

Yukarıda belirtilenlerin dışında hiçbir faaliyete izin verilemez.

– Sulak alan bölgesinde uygulama esasları gereği 19. madde uyarınca bu bölgelerde;

a) Mevcut arazi kullanımı dışında yeni tarımsal alanlar açılamaz, mevcut tarım arazilerinde suni gübre ve tarım ilaçları kullanılamaz.

b) Ağaç kesimi yapılamaz.

c) Kuş gözlem kuleleri, gözlemevleri, seyir amaçlı yaya yolları, Genel Müdürlük izni ile yapılır.

d) İçme, kullanma ve sulama suyu projelerine ait zorunlu tesisler, Genel Müdürlük izni ile yapılır.

e) Madensel tuzların çıkarılması, su ürünleri istihsali ve bunlara ait zorunlu tesisler Genel Müdürlük izni ile yapılır.

f) Bu Yönetmeliğin 9. ve 10. maddelerinde tanımlanan usul ve esaslar çerçevesinde turba çıkarımı ve saz kesimi yapılır.

g) Hayvan otlatılmasına izin verilebilir.

– Ekolojik etkilenme bölgesinde uygulama esasları gereği madde 20. madde uyarınca bu bölgelerde;

a) Alanın ekolojik karakterinin korunması esastır.

b) Mevcut arazi kullanımı dışında yeni tarımsal alanlar açılması yasaktır.

c) 19. maddede belirtilen faaliyetlere ilave olarak, günü birlik kullanım amacıyla lokanta, büfe, çay bahçesi, plaj kabini, gezi parkurları, kuş gözlem kuleleri, balıkçı tekneleri için iskele, yürüyüş yolları inşa edilebilir. Bu madde kapsamında planlanan projelere, alanların ekolojik yapılarına göre Genel Müdürlükçe izin verilir.

d) Bu alanda ekolojik karakteri bozacak şekilde ağaç kesimi yapılamaz.

Bu Yönetmelikte izin verilenlerin dışında hiçbir faaliyete ve yapılaşmaya izin verilmez.

– Tampon bölgede uygulama esasları gereği 21. madde uyarınca bu bölgelerde;

a) Katı atık düzenli depolama alanına, katı atık bertaraf tesislerine, bu Yönetmelikle izin verilenlerin dışında maden ocaklarının açılmasına ve işletilmesine, endüstri bölgesi ilan 
edilmesine, organize sanayi bölgesi ve serbest bölge sanayi alanı kurulmasına ve Ek-1’de belirtilen faaliyetlerin yapılmasına izin verilemez.

b) Ek-2 de belirtilen faaliyetlerin yapımı Genel Müdürlüğün iznine tabidir. Bu listede yer alan faaliyetler için Bakanlıkça belirlenecek başvuru formu çerçevesinde, Bakanlığa müracaat edilir, müracaatın uygun görülmesi halinde başvuru sahibine izin belgesi verilir.

c) Coğrafik, topoğrafik ve zemin şartları sebebiyle yerleşim ve kentsel gelişimi zorunlu olarak bu bölgede kalan yerleşim yerlerinin zorunlu gelişimi için 17. maddede belirtilen koruma bölgelerinin tespiti esnasında veya 26. maddede belirtilen yönetim planları ile özel hüküm bölgesi ihdas edilebilir. Bu bölgelerdeki uygulamalar Bakanlığın uygun görüşü alınarak sorumlu kurum ve kuruluşlar tarafından gerçekleştirilir.

izmir-kus-cenneti-8

Proje Planına Bağlı Uluslararası Mevzuattaki Hüküm İhlalleri

Özellikle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Hakkında Sözleşme” (RAMSAR Sözleşmesi)

İran’ın Ramsar kentinde 1971 yılında imzalanan ve sulak alanların korunmasını ve akılcı kullanımını hedefleyen, kısaca Ramsar Sözleşmesi adıyla anılan sözleşmeye Türkiye, 1994 yılında taraf olmuştur. Türkiye’nin taraf olduğu Ramsar Sözleşmesi’nin konuyla ilgili 4. maddesi şu şekildedir:

Madde 4.1. Her akit taraf, Listeye dahil olsun veya olmasın, sulak alanlarında tabiatı koruma alanları ayırarak sulak alanlarının ve su kuşlarının korunmasını geliştirecek ve yeterli inzibati tedbirleri alacaktır.

4. Akit taraflar, uygun sulak alanların yönetimi yoluyla su kuşları popülasyonlarının arttırılması için çaba göstereceklerdir.

Gediz Deltası’nın 14.900 hektarı Ramsar alanı olarak tanımlanmıştır. Keskin sınırlarla ayrılamayacak olan doğal alanlar birbiriyle bütünlük taşımaktadır. Deltanın Ramsar alanı sınırları içerisinde üreyen flamingo ve tepeli pelikanlar Güney Gediz Deltası’nda beslenmektedir. Bu iki alandan birinin yok olması buraya bağlı olan türler için tehdit oluşturmaktadır.

Ramsar Sözleşmesi’ne göre sulak alanların kaybı ve sulak alana bağlı olan türlerin korunması esastır. Bu kapsamda Arıtma Tesisi ve planlanan Tarama Malzemesi Geri Kazanım Tesisi, Ramsar Sözleşmesi’nin gereklerinin uygulanması konusunda da aykırılık teşkil etmektedir.

Avrupa’nın Yaban Hayatı ve Doğal Yaşama Ortamlarını Koruma Sözleşmesi (Bern Sözleşmesi)

Bern sözleşmesi 24.12.1979 tarihinde imzalanmış ve 20.02.1984 tarih, 18318 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanmıştır.

Bu sözleşmeye göre Gediz Deltası’nda tespit edilen 289 farklı kuş türünden 207’si Türkiye’nin de tarafı olduğu Bern Sözleşmesi kapsamında koruma altına alınan kuş türleridir. Söz konusu türlerden tepeli pelikan (Pelecanus crispus), küçük kerkenez (Falco naumanni), sibirya kazı (Branta ruficollis) ve dikkuyruk (Oxyura leucocephala) gibi 8 kuş türünün nesli küresel ölçekte tehlike altındadır. 

Türkiye’nin taraf olduğu Bern Sözleşmesi’nin ilgili maddeleri aşağıda verilmiştir:

Madde 1.1. Bu Sözleşmenin amacı; yabani flora ve faunayı ve bunların yaşama ortamlarını muhafaza etmek, özellikle birden fazla devletin işbirliğini gerektirenlerin muhafazasını sağlamak ve bu işbirliğini geliştirmektir.

2. Nesli tehlikeye düşmüş ve düşebilecek türlere, özellikle göçmen olanlarına özel önem verilir.

Madde 2.1. Âkit taraflar, ekonomik ve rekreasyonel gereksinmeleri ve yerel olarak risk altında bulunan alt türler, varyeteler veya formların isteklerini dikkate alırken, yabani flora ve faunanın, özellikle ekolojik, bilimsel ve kültürel gereksinmelerini de karşılayacak düzeyde, popülasyonlarının devamı veya bu düzeye ulaştırılması için gerekli önlemleri alacaktır.

Madde 3.1. Her akit taraf, yabani flora ve fauna ile doğal yaşama ortamlarının, bilhassa nesli tehlikeye düşmüş ve düşebilecek türlerin, özellikle endemik olanlarının ve tehlikeye düşmüş yaşama ortamlarının, bu Sözleşme hükümlerine uygun olarak muhafazası amacıyla ulusal politikalarını geliştireceklerdir.

2. Her akit taraf, planlama ve kalkınma politikalarını saptarken ve kirlenme ile mücadele önlemleri alırken, yabani flora ve faunanın muhafazasına özen göstermeyi taahhüt eder.

Madde 4.1. Her akit taraf, yabani flora ve fauna türlerinin yaşama ortamlarının, özellikle I ve II numaralı ek listelerde belirtilenlerin ve yok olma tehlikesi altında bulunan doğal yaşama ortamlarının muhafazasını güvence altına almak üzere, uygun ve gerekli yasal ve idari önlemleri alacaktır.

2. Âkit taraflar, planlama ve kalkınma politikalarını saptarken, önceki paragraf uyarınca korunan sahaların muhafaza gereksinimlerine, bu gibi yerlerin her türlü tahribattan uzak veya tahribatın mümkün olan en alt düzeyde tutulmasına özen göstereceklerdir.

3. Âkit taraflar, II ve III nolu ek listelerde belirtilen göçmen türler için önem taşıyan ve kışlama, toplanma, beslenme, üreme veya tüy değiştirme yönünden göç yollarına uygun ilişki konumunda bulunan sahaların korunmasına özel dikkat göstermeyi kabul ederler.

Bu hükümlere bakıldığında İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı IZSU Genel Müdürlüğü ile Ulaştırma Haberleşme ve Denizcilik Bakanlığı’na bağlı TCDD tarafından ortaklaşa hazırlanan ‘İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi‘nin, Bern sözleşmesinin flora, fauna ve habitat koruma prensiplerinin tamamına aykırı olarak planlandığı görülmektedir.

delta_hakancetinkaya

Akdeniz’in Kirliliğe Karşı Korunması Sözleşmesi (Barcelona Sözleşmesi)

Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın (UNEP) Akdeniz’in korunmasını öncelikli hedefleri arasına dahil etmesi kararı, Akdeniz’e kıyıdaş ülkelerin ve AB’nin katılımıyla, eyleme yönelik Akdeniz Eylem Planı’nın (MAP) 1975 yılında oluşturulmasıyla sonuçlanmıştır. AEP çerçevesinde yürütülecek olan faaliyetlerin hukuki dayanağını oluşturmak üzere hazırlanan “Akdeniz’in Kirliliğe Karşı Korunması Sözleşmesi” (Barselona Sözleşmesi) 16 Şubat 1976’da Barselona’da imzaya açılmıştır.

1992 yılında Rio de Janeiro’da yapılan BM Çevre ve Kalkınma Zirvesinde alınan kararların ruhuna uygun olarak, Barselona Sözleşmesi, 1995 yılında, deniz çevresinin yanı sıra, kıyı alanlarını da kapsayacak biçimde genişletilmiş, ayrıca, sürdürülebilir kalkınma hedefi, halkın katılımı, çevresel etki değerlendirmesi gibi unsurlar getirilmiştir. Bu çerçevede, yenilenen Sözleşme’nin adı “Akdeniz’in Deniz Çevresinin ve Kıyı Alanlarının Korunması Sözleşmesi” olarak değiştirilmiş olup, 9 Haziran 2004 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Türkiye yeniden düzenlenen Barselona Sözleşmesi’ne 2002 yılı itibariyle taraf olmuştur.

İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi‘ kapsamında yapılması planlanan arıtma tesisinin, Barselona Sözleşmesi ile taraf olduğumuz Akdeniz’de Özel Koruma Alanları ve Biyolojik Çeşitliliğe İlişkin Protokolün ilgili pek çok maddesinde belirtilen biyoçeşitliliğin korunması ile tehlikeye düşmüş veya tehdit altındaki türlerin listelendiği (2) numaralı ekindeki tepeli pelikan (Pelecanus crispus) karagagalı sumru (Sterna sandvicensis) türlerinin korunması ile ilgili gereklere aykırı olduğu görülmektedir.

Kuşların Himayesine Dair Milletler Arası Sözleşme

Türkiye’nin taraf olduğu Kuşların Himayesine Dair Uluslararası Sözleşme, 17.12.1996 tarih ve 12480 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanmıştır ve sözleşmenin ilgili maddesi aşağıda verilmiştir:

Madde 2.(b) İlmî bir fayda arz eden veya ortadan kalkma tehlikesine mâruz bulunan nevilerin bütün sene zarfında, korunmaları mecburidir.

Devam Edecek