“Sürdürebilirlik” diyorum; ama, sürdüremiyorum…”

Ali Rıza Avcan

Neoliberal yaklaşımın dilimize pelesenk ettiği* sözcüklerden biri de, Latincenin “sustinere” sözcüğünden türetilip İngilizcede “Sustainability” halini almış olan “sürdürülebilirlik” sözcüğüdür.

Sözcüğün Almanca kökeni “Nachhaltigkeit” ise 1713’te Saksonya’da bir ormancılık risalesinde ilk kez “Ormandan yalnızca yeniden yetişebilecek kadar ağaç kesilmelidir” anlamında kullanılmış.

Sürdürülebilirlik” sözcüğünde ise ne ormanın hafızası ne yükün ağırlığı var. “Sürdürmek” ilk akla gelen şekliyle devam ettirmek anlamına geliyor. Kullanılan fiil, pasif, nötr, neredeyse bürokratik bir fiil. Çünkü “-ebilir” olanak bildirmekte, “-lik” de soyut isim yapmaktadır. Ortaya çıkan bileşik ise “devam ettirilebilme hali” gibi bir anlama geliyor. O nedenle de bu sözcüğün hiçbir imgesi, hiçbir duygusu, hiçbir bedeni bulunmamaktadır…

Sözcük önce;

📌İhtiyaçları doğal kaynakları tüketmeden ve gelecek nesillerin haklarını tehlikeye atmadan karşılama, karbon ayak izinin azaltılması gibi çevresel anlamda kullanılmış olsa da; zaman içinde

📌Kaynakları tüketmeden ekonomik büyümeyi sağlama, İnovasyon, Ar-Ge ve yeşil yatırımlarla sürdürülebilir tarım ve üretimi ifade etmek amacıyla ekonomik,

📌Toplumsal eşitlikle hak ve özgürlüklerin sağlanması, yaşam kalitesinin artırılması ve toplumsal bütünlüğün korunması anlamında toplumsal ve

📌Kültürel inanç ve uygulamalarla kültürel mirasın korunması, kültürün kendi varlığı olarak sürdürülmesi boyutunda kültürel anlamda kullanılmaya başlanmış;

Böylelikle, neredeyse yaşamla ilgili her şeyin sürdürülebilirliğinden söz edilmeye başlanmıştır.

Oysa bütün bu durum ve olguları Türkçedeki “süreklilik“, “sürdürmek“, “sürdürebilmek“, “devamlılık“, “devam ettirmek“, “daimi” ve “daimilik” gibi hepimizin bilip kullandığı sözcüklerle ifade etmek ve daha anlaşılır olmak varken İngilizcedeki “ability” sözcüğünün bire bir çevrilmesi suretiyle yaratılan “sürdürülebilirlik” sözcüğü geldi hayatımızın tam ortasına oturup gereksiz bir şekilde sık sık kullandığımız bir sözcük haline geldi…

Hem de devamlılığın, kendi sözcükleriyle sürdürülebilirliğin sağlanamadığı durumlarda sanki “şıracının şahidi” gibi gerçek dışı durumlara şahit yapılmak amacıyla kullanılan bir sözcük olarak…

Sayın Bedriye Emir, Müessesemizde başarılı geçen hizmetlerinizin bir hatırası olarak en iyi dileklerimizle… Sümerbank İzmir Basma Sanayii Müessesesi”

Bugünkü yazımın giriş bölümünü oluşturan “sürdürülebilirlik” sözcüğünün kullanımı ile ilgili görüş ve yorumlarımın tam da bu noktasında, kendi söylem ve yayınlarında “sürdürülebilirlik” sözcüğünü üstüne basa basa sık sık kullanan; ama, bunu uygulamalarına yansıtmayan biri resmi, diğerleri sivil ve ticari olmak üzere üç ayrı İzmir kurumunun bir zamanlar başarıyla yaptıkları işi bugün nasıl sürdüremediğini örnekleyerek anlatmaya, söylemleri ile eylemleri arasındaki ciddi kopukluğa dikkat çekmeye çalışacağım.

Bu üç kurumdan biri, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı‘na bağlı olup hazırladığı 220 sayfalık 2024-2028 dönemi İzmir Bölge Planı‘nda “sürdürülebilirlik” sözcüğünü 32 kez kullanan İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA),

İkincisi, kendisine ait 144 sayfalık 2023-2026 Stratejik Planı‘nda “sürdürülebilirlik” sözcüğünü 15 kez kullanan İzmir Ticaret Odası (İZTO),

Üçüncüsü de “sosyal, ekonomik ve çevresel sürdürülebilirliği desteklemeyi” kendine misyon edinip sürdürülebilir yaşam için yaratıcı ve dönüştürücü çözümler üretmeyi vizyonu olarak belirleyen İzmir Ticaret Odası (İZTO) tarafından kurulmuş olan İzmir Ekonomi Üniversitesi (İEÜ)‘dir.

Şimdi ben de sizlere sürdürülebilirliği kendisine ilke edindiğini söyleyen bu üç kurumun kendilerine teslim edilen Cumhuriyet emaneti Sümerbank kumaş deseni kataloglarını, 2015-2018 sonrasında bilgi edinme hakkını kısıtlayıp yok edecek şekilde nasıl halktan kopardığının hikayesini anlatmaya çalışacağım:

1946 yılında Konak ilçesinin Umurbey mahallesi sınırları içinde ve Yeşildere kenarındaki geniş bir alanda kurulan ilk Sümerbank fabrikası için bir İngiliz şirketine 140 adet tezgah siparişi verilir ve burada 1947 yılından itibaren Nazilli Sümerbank Basma Sanayii için ham bez üretilmeye başlanır.

İmalathane daha sonra 5 Kasım 1953 tarihinde hizmete giren iplik ve dokuma işletmesi ve 1 Ocak 1955′ tarihinde hizmete giren basma işletmesi ile büyüyerek 27’si üretime, 10’u idari ve sosyal amaçlara hizmet eden 37 yapılık büyük bir fabrikaya dönüşür. Basma, pazen, saten, emprime, merserize döşemelik, divitin, hasse ve pike kumaşların üretildiği fabrikada 1960 yılı itibariyle 136 memur, 1.668 işçi, 1980 yılı itibariyle 140 memur, 2.168 işçi, kapatıldığı 2000 yılı itibariyle 50 memur, 679 işçi çalışmaktadır. (1)

Bu arada fabrikada üretilen kumaşların desenlerinin çizimi için 15.08.1955, 17.01.1957 ve 06.09.1957 tarihlerinde İsviçreli gravür uzmanı Georges Vuillamenet’in Sümerbank İzmir Basma Sanayi Müessesesi’nde çalıştırılması için Bakanlar Kurulu’ndan izin alınır, böylelikle Sümerbank kumaşlarında 1950’li yıllarla birlikte Avrupa ölçeğinde çağdaş desenlerin yer alması sağlanır.

İzmir Sümerbank Basma Sanayii Fabrikası, 1950’li yıllardan sonra gelişen özel dokuma, tekstil ve konfeksiyon sektörüne rakip olup zorlamaması, Sümerbank fabrikalarından çıkarılacak kalifiye elemanların özel sektöre devri ve elinde bulunan değerli taşınmazların rantından yararlanılması amacıyla 14 Ekim 2000 tarih, 2000/83 sayılı Özelleştirme Yüksek Kurulu kararı ile kapatılmış, 159.626 m2’lik arazisi 19 Ağustos 2003 tarihinde eğitim hizmetlerinde kullanılmak koşuluyla bedelsiz olarak İzmir İl Özel İdaresi’ne devredilmiştir.

İzmir Sümerbank Direnişi, 2001

Fabrikanın özelleştirilip kapatılması aşamasında fabrika işçileri uzun bir süre kahramanca direnip mücadele etseler de, hem işçilerin üye olduğu TEKSİF sendikasının pasif tutumu, hem de Deniz Baykal‘ın genel başkanlığındaki CHP gibi muhalefet partilerinin fabrikaya ve işçilere sahip çıkmayışı nedeniyle her gün girip çıktıkları ekmek kapılarının kapanışına tanık olup direnişlerine son vermek zorunda kalırlar.

Fabrika, özelleştirme çalışmalarının ilk aşamasında özel bir vakıf üniversitesi inşa edilmesi amacıyla İzmir Ticaret Odası Eğitim Vakfı‘na verilmek istenmesine rağmen, işçilerle sivil toplum kuruluşlarının karşı çıkması nedeniyle eğitim çalışmalarında kullanılmak üzere İzmir İl Özel İdaresi‘ne verilir ve ardından fabrika alanında lise eğitimi düzeyinde faaliyette bulunan 5 meslek okulu (Çok Programlı Anadolu Lisesi, Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi, Otelcilik ve Turizm Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi, Denizcilik Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi, Ticaret Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi) Nevvar-Salih İşgören Kampüsü adı altında inşa edilip eğitim faaliyetine başlar.

İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıkları Koruma Kurulu, fabrika taşınmazlarının İzmir İl Özel İdaresi‘ne devredildiği tarihten önce verdiği 20.03.2001 tarih, 9212 sayılı kararında, “endüstri arkeolojisi kapsamında anılan taşınmazlara ait üretim araçlarının mimari bütünlük içerisinde korunmasına”, sonrasında verdiği 8 Nisan 2004 tarih ve 3500/2384 sayılı ikinci kararında da “basma işleme binasının; içinde yeterli miktardaki üretim araçlarının teknoloji ve müzecilik anlayışına uygun olacak şekilde sergilenmesi, endüstri müzesi yapılması, diğer üretim araçlarının ilgili kurumca uygun görülecek biçimde değerlendirilmesi” şeklinde karar vermiş olmasına karşın; bugüne kadar bu kararlar dikkate alınarak ayrı bir endüstri müzesi kurulmamış, kompleksteki üretim araçlarıyla ilgili ayrı bir tespit ve inceleme yapılmadığı için kurul kararına rağmen fabrikadaki üretim araçları aradan geçen süre içinde birer birer ortadan kaybolmuştur. (2)

19 Ağustos 2003 tarihli protokolle İzmir İl Özel İdaresi‘ne sadece fabrikanın taşınmazları devredildiği halde, bu devirden sonra fabrika binalarının korunması için hiçbir çaba harcamayan özel idare, İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıkları Koruma Kurulu‘nun 20.03.2001 tarih, 9212 sayılı kararında dile getirilen “endüstri arkeolojisi kapsamında anılan taşınmazlara ait üretim araçlarının mimari bütünlük içerisinde korunmasının esas alınması.” kararını dikkate almaksızın, bir kısım İzmir Ekonomi Üniversitesi öğretim üyesinin yıkıntı halindeki fabrika binalarına izinsiz girerek buldukları kumaş desenleriyle üretim aracı niteliğindeki düğme, etiket ve baskı kalıbı gibi birçok taşınır malzemeyi sahiplenmesi üzerine, 44 yıllık Sümerbank emeğinin ürünü değerli taşınır kültür mirasını yetkisi olmadığı halde söz konusu kurul kararını çiğneyerek eğitim amacıyla İzmir Ekonomi Üniversitesi‘ne vermiştir. (3)

İzmir İl Özel İdaresi‘nin 6360 sayılı yasa uyarınca kapatıldığı 2012 sonrasında Sümerbank mallarının paylaşımı konusunda İzmir Valiliği ile İzmir Büyükşehir Belediyesi arasında, işin içine İzmir Ticaret Odası (İZTO) ile Ege Bölgesi Sanayi Odası (EBSO)‘nın da dahil olduğu çetin bir mücadele yaşanmış ve en nihayetinde fabrikanın bulunduğu arsalar ve binalar Hazine‘ye, fabrika alanının karşısındaki lojmanların bulunduğu parsel ise İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne verilmiştir.

Halkapınar tesislerinde soyunma odalarında tespit edilen kumaş arşivlerinin saklandığı bazı çekmece sistemleri“, Fotoğraf: F. Dilek Himam, 2006.

200.000’i aşkın kumaş deseninden oluşan kültürel miras niteliğindeki bu muazzam koleksiyonun yetkisiz bir kurum tarafından İzmir Ticaret Odası‘na bağlı özel bir vakıf üniversitesine verilmesinden sonra hayata geçirilen tek yararlı iş ise, İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) ile İzmir Ticaret Odası (İZTO) arasında yürütülen 2014 tarihli bir proje çerçevesinde bu koleksiyona sahip çıkılarak;

1. İzmir Ekonomi Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi Moda ve Tekstil Tasarım Bölümü tarafından bu kataloglardan seçilen desenli kumaşlarla dikilen dönem giysilerinin, önce 14-27 Kasım 2015 tarihleri arasında İzmir Ahmed Adnan Saygun Külltür Merkezi‘nde, 27 Ekim-13 Kasım 2016 tarihleri arasında Aydın Arkeoloji Müzesi‘nde, 19 Ocak-5 Mart 2017 tarihleri arasında Bursa Merinos Tekstil Sanayi Müzesi‘nde ve son olarak 12 Ocak-12 Şubat 2018 tarihleri arasında Ankara Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi‘nde “Bir Ulusu Giydirmek: 1956-2000 Yılları Arası Sümerbank Desenleri Sergisi” adıyla sergilenmesi ve bu sergiler için aynı adla bir sergi kataloğunun hazırlanması, (4)(5)

2. 6.000’e yaklaşık kumaş deseninin yer aldığı “TUDİTA-Türkiye Dijital Tekstil Arşivi” adıyla oluşturulan http://www.tudita.com adresindeki İnternet sayfasının, 13 Kasım 2015 tarihinde yayına görmesi, (6) (7)

3. Fabrikadaki taşınır mallara tasarruf etme yetkisi olmayan İzmir İl Özel İdaresi‘nin, İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu‘nun kararlarına rağmen kumaş desenleriyle ilgili kataloglarıyla baskı kalıbı, düğme ve etiketleri izin almaksızın fabrika alanından çıkaran İzmir Ekonomi Üniversitesi görevlilerine verdiği izin sonrasında fabrikaya giren ekip üyelerinden Fehmiye Dilek Er‘in bu malzemeleri kullanarak 2011 yılında “Sümerbank İzmir Halkapınar Basma Sanayi Müessesesi’ne Ait Desen Albümlerinin İncelenmesi, Arşivlenmesi ve Korunması” başlığıyla kendisiyle ilgili sanatta yeterlik tezini yazması,

4. Koleksiyondaki kumaş desenlerinin değerlendirilmesi suretiyle İzmir Ekonomi Üniversitesi öğretim üyeleri Ender Yazgan Bulgun, Elvan Özkavruk Adanır ve Dilek Himam Er tarafından hazırlanan “Türkiye Baskı Desenleri Tarihi: Sümerbank Örneği 1956-2001” ismini taşıyan 441 sayfalık bir kitabın İzmir Ekonomi Üniversitesi tarafından 2015 yılında yayınlanmış olmasıdır.

Aynen padişahın ihsanıyla Berlin‘e götürülen Bergama Zeus Tapınağı‘nın ihtiyaç duyduğu bakım ve restorasyonlar yapıldıktan sonra sahiplenilip Berlin‘deki Pergamon Müzesi‘nde sergilenmesinde olduğu gibi…

Ancak bugün eğitimde kullanılması amacıyla İzmir Ekonomi Üniversitesi‘ne verilen kumaş desenlerinden 6.000’inin yüklendiği “TUDİTA-Türkiye Dijital Tekstil Arşivi” adı verilen İnternet sayfası çalışmamakta, 200.000’i aşkın kumaş deseninden oluşan koleksiyon İzmir Ticaret Odası‘na ait İzmir Ticaret Tarihi Müzesi‘nde sergilenmek yerine yakın zamanda kişisel veri sızıntısıyla siber zorbalık skandalının yaşandığı İzmir Ekonomi Üniversitesi‘nin güvenlik açısından riskli depolarında saklanmakta, yayınlanan sergi kataloğu ve kitap ise sadece İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) ile İzmir Ekonomi Üniversitesi kütüphanelerinde bulunmakta, kentteki Dokuz Eylül, Ege, Katip Çelebi, Yaşar ve Demokrasi üniversitelerinin kütüphaneleriyle İzmir Milli Kütüphane gibi kentin diğer önemli kütüphanelerinde bulunmamakta, Türkiye çapındaki hiçbir kitapçı ya da sahaf tarafından satılmamaktadır.

Kısacası, İzmir Sümerbank Basma Sanayii Müessesesi‘nin yıkıntı halindeki binalarından, taşınmaz malların asıl sahibi Sümer Holding A.Ş.‘den izin almak yerine yetkisiz İzmir İl Özel İdaresi‘nden alınan izinle sahiplenilen kumaş deseni katalogları ve diğer üretim araçları, 2015-2018 dönemi sonrasında eğitim amacıyla kullanılmamakta, bu taşınır kültür mirası halka, bilim insanlarına ve uzmanlara sunulmak yerine bu koleksiyonu elinde tutanların kişisel amaçlarına hizmet eden bir malzeme olarak kullanılmaktadır.

Ayrıca telif ve mülkiyet hakları açısından sanat eseri niteliğindeki her bir desenin aynı işi yapanlarca izinsiz kullanımını izleyip engellemek konusunda ne yapıldığı ise bilinmemektedir.

Cumhuriyet Dönemi‘nin kısıtlı kaynakları çerçevesinde, aralarında İsviçreli Georges Vuillamenet‘in de bulunduğu Sümerbanklı uzmanlar tarafından üretilen 200.000 adet kumaş deseninden oluşan bir koleksiyon, aradan geçen 10-11 yıllık sürenin sonunda bu üç kurumun bizlere taahhüt ettiği “sürdürülebilirlik” çerçevesinde ne yazık ki bugünlere gelememiş, bilgi edinme hakkı çerçevesinde ulaşıp yararlanabileceğimiz bir bilgi kaynağı olmaktan çıkmış ve kişisel veri sızıntılarının yaşandığı bir ortamda saklanıp bilimsel çalışma etiğine aykırı bir şekilde katalogları elinde bulunduran akademisyenlerin kariyer yolculuklarına malzeme olmuştur.

İzmir Sümerbank’tan geriye kalan…

2015-2018 döneminde İzmir Ticaret Odası (İZTO) ile İzmir Ekonomi Üniversitesi (İEÜ) ve İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA)‘nın oluşturduğu işbirliği çerçevesinde dijital ve basılı yayınlara konu olan Sümerbank kumaş desenleri kataloğuna dijital ya da basılı yayınlar yoluyla erişmek artık mümkün olmamakta ve bu koleksiyon 2018’den bu yana bir koleksiyonu elinde bulunduran akademisyenin kendi kişisel çalışmalarına konu olmaktadır.

Hatta İzmir Ekonomi Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi Tekstil ve Moda Tasarımı Bölümü ile ilgili İnternet sayfasının “Görsel Arşiv/Dijital Kataloglar ve Yayınlar” bölümünde “Defile Katalogları“, “Dergi 5,5” ve “Moda Kritiği Editoryal” linkleri bulunduğu halde Sümerbank kumaş desenlerine ait bir bölüm ya da link bulunmamaktadır.

İşte bütün bu nedenlerle, toplumun bilgi edinme hakkının sürdürülebilirliğini; yani, başka bir deyişle bilginin yaygınlaşıp toplumsallaşabilmesi için kamusal anlamda paha biçilmez bu kültürel mirasın özel kullanımdan çıkarılıp tescillenmesi suretiyle İzmir Ticaret Odası bünyesinde ve Kültür ve Turizm Bakanlığı denetimindeki İzmir Ticaret Tarihi Müzesi‘ne devri suretiyle tüm bilim dünyasının ve halkın bilgi ve kullanımına sunulması uygun olacaktır.

Evet, o değerli kumaş desenlerini kendilerine emanet edilen fabrika içinde bırakıp gidenler asıl suçlu olmakla birlikte; o katalogları ve diğer üretim araçlarını o konuda yetkisiz olan İzmir İl Özel İdaresi‘nden izin alarak kendilerine mal edenler, bu katalogları temizleyip onararak yeniden kullanılır hale getirmek suretiyle ne kadar yararlı bir iş yapmışlarsa da; kataloglardaki bilgiyi kendi kişisel çıkarları doğrultusunda kullanmak suretiyle -bence- o suçun ortağı olmuşlardır….

O nedenle fabrikanın özelleştirildiği 2000-2001 yıllarında fabrika arsası ve binalarının İzmir Ticaret Odası’na verilmesi fikrine karşı çıkan fabrika işçileriyle sivil toplum kuruluşlarının ne kadar haklı olduklarını anlamış oluyoruz… Ya gerçekten fabrika tümüyle İzmir Ticaret Odası‘na verilmiş olsaydı, ne olurdu, nelere tanık olurduk acaba?

…………………………………………………………………………………………………………………………………………….

(*) Bir sözü, kelimeyi veya ifadeyi yerli yersiz, sürekli ve alışkanlık haline getirerek sık sık tekrar etmek.

(1) Şükür, R., Sümerbank İzmir Basma Fabrikası (1943-2000), Gece Kitaplığı, Şubat 2025, Ankara.

(2) Şükür, R., Sümerbank İzmir Basma Fabrikası (1943-2000), Gece Kitaplığı, Şubat 2025, Ankara, sh.455

(3) Er, F. Dilek, Sümerbank İzmir Halkapınar Basma Sanayii Müessesesi’ne ait Desen Albümlerinin İncelenmesi, Arşivlenmesi ve Korunması, Yayınlanmamış Sanatta Yeterlik Tezi, Dokuz Eylül Üniversitesi,Güzel Sanatlar Fakültesi Geleneksel Türk El Sanatları Anasanat Dalı, İzmir, 2011.

(4) Bozkurt, E., “Bir Ulusu Giydirmek: 1956-2000 Yılları Arasında Sümerbank Desenleri, Arkitera, 26 Aralık 2017, https://www.arkitera.com/etkinlik/bir-ulusu-giydirmek1956-2000-yillari-arasi-sumerbank-desenleri/#goog_rewarded

(5) “Bir Ulusu Giydirmek: 1956-2000 Yılları Arası Sümerbank Desenleri Sergisi Açıldı, İzmir Ekonomi Üniversitesi, 17 Kasım 2015, https://ffad.ieu.edu.tr/tr/news/type/read/id/4045

(6) Bir Ulusu Giydirmek: 1956-2000 Yılları Arası Sümerbank Desenleri, İzmir Ekonomi Üniversitesi, 5 Ocak 2018, https://mt.ieu.edu.tr/tr/news/type/read/id/5199

(7) Akdemir, N., “Bir Ulusu Giydirmek: 1956-2000 Yılları Arası Sümerbank Desenleri, Fashion Avenue, 11 Kasım 2015, https://nazakdemir.blogspot.com/2015/11/bir-ulusu-giydirmek1956-2000-yillari.html

İzmir Ticaret Odası kayıtlarındaki emvâl-i metrûke ticareti…

Ali Rıza Avcan

İzmir Ticaret Odası‘nın 2008 yılında Kültür, Sanat ve Tarih Yayınları serisinden çıkardığı ve dört ciltten oluşan bir yayını var: “İzmir Ticaret Odası Meclis Karar Defterleri I-II, 1922-1930“, “İzmir Ticaret Odası Meclis Zabıt Defterleri I-II 1926-1930“, “İzmir Ticaret Odası İdare Heyeti Defterleri I-II, 1926-1930” ve “İzmir Ticaret Odası Komisyon Defteri, 1925-1929“.

Dr. Fikret Yılmaz tarafından yayına hazırlanan bu dört yayın, adlarından da anlaşılacağı üzere Cumhuriyet’in kurulduğu; hatta kurulmadan öncesine rastlayan 1922-1930 döneminde eski yazıyla kaleme alınmış İzmir Ticaret Odası meclis karar ve zabıtlarıyla idare heyeti kararları ve komisyon kayıtlarının Türkçe’ye kazandırılması anlamına geliyor.

O tarihlerde 1.000’er adet basılan bu kitaplar, İzmir Ticaret Odası‘nın “prestij kitabı” olarak takdim edildiği için, basımını izleyen tarihlerde asıl kullanıcısı olan araştırmacılara ya da ilgilisine vermek yerine protokolde yer alan zevata dağıtıldığından ve onlar da bu kitapları alıp okumadan kitaplıklarına koyduğu ve bir süre sonra sahaflara sattığı için; bu kitapların künyesinde “para ile satılmaz” ibaresi bulunduğu halde bu kitapları şu günlerde sahaflara giderek ya da “Nadir Kitap” ya da “Kitantik” gibi sahaf portallarına siparişler vererek; hatta, Google Store, İdefix ve Amazon gibi dijital satış sitelerinden her birine 80 Avro; yani, bugünkü kur itibariyle 2.361,78 lira vererek satın alabiliyorsunuz.

Bu durum, İzmir Büyükşehir Belediyesi, İzmir Valiliği, İzmir Kalkınma Ajansı, İzmir Ticaret Odası, İzmir Ticaret Borsası ve Ege Bölgesi Sanayi Odası gibi kamu kurumlarıyla meslek odalarının yayın politikaları açısından, ana hedef olan “kullanıcı” ya da “okuyucu” yerine protokolde yer alan zevata öncelik vererek, daha doğrusu “yayın yapmış olmak için yayın yapmak” gibi yanlış bir yayın politikasına sahip olduklarını ve bu tür yayınları hazırlayan akademisyenlerle uzmanların da sadece bu iş karşılığında alacakları parayı düşünüp, -nitekim, aldığım bilgilere göre, kitap yazma işi karşılığında aldıkları paraların da oldukça düşük olduğunu dikkate aldığımızda- “okunmayan kitapların yazarı olma” haline düşmeyi kabullendikleri anlaşılıyor.

Böyle bir durum nedeniyle, ben de bu kitapların yayınlandığını o tarihlerde öğrenmekle birlikte kitapları edinememiş, kitaplarda yer alan bazı sakıncalı bilgiler nedeniyle kitap dağıtımının İzmir Ticaret Odası tarafından kısıtlandığını duymuştum.

Bu kitapları edinip okumak ise bana ancak bu yıl; yani aradan 15 yıl geçtikten sonra nasip oldu. Bunun nedeni de, İzmir‘deki “emvâl-i metrûke” mallarının dağıtımı konusunda yeni bir araştırmaya başlamam ve bu araştırma sırasında okuduğum Nevzat Onaran‘a ait “Cumhuriyet’te Ermeni ve Rum Mallarının Türkleştirilmesi” isimli 720 sayfalık devasa araştırmada verilen bildiğim ama yine de okuyunca şaşırmaktan kendimi alamadığım bilgilerdi. O nedenle, bu kitaplardaki İzmir Ticaret Odası Meclisi‘nin 1922-1924 tarihleri arasında “emvâl-i metrûke” mallarının şirketlerin ya da şahısların kayıtlı sermayeleri arttırılırken kefalet olarak gösterilmesi ile ilgili kararlara ulaşmam lazımdı ve o nedenle 4 ciltten oluşan kitapları Basmane‘deki Fersuden isimli sahafa giderek temin ettim; hatta, bu kitaplardan birinde Yörük Ali Efe ile ilgili bir bilgiye rastlamam nedeniyle o kitabı bir kez daha alarak dostum ve kızım gibi sevdiğim sevgili Elif Erginer‘e armağan ettim.

İzmir’in 15 Eylül 1922’deki görüntüsü (Foto: Türk Kurtuluş Savaşı, cilt: 2, 5. baskı, ATO, s. 312).
Selanik kentinin yangın sonrasındaki görüntüsü, 5 Ağustos 1917

Şimdi gelelim bu kitaplardan ilkinde; yani, “İzmir Ticaret Odası Meclis Karar Defterleri I-II 1922-1930” tarihli ciltteki “emvâl-i metrûke” ile ilgili kararları bulmaya, okumaya ve değerlendirmeye…

Ancak ondan önce “emvâl-i metrûke” sözcüğünün ne anlama geldiğini, bilmeyenler için açıklaya çalışayım.

 “Emvâl-i metrûke” sözcüğü bugünkü Türkçe anlamıyla metruk, boş, sahipsiz mallar anlamına geliyor. Bu anlamıyla da, Ulusal Kurtuluş Savaşı sonrasında ve özellikle de Lozan Antlaşması uyarınca ülkemizi terk eden ya da terk etmek zorunda kalan Rum ve Ermenilere ait olup, sahipsiz olduğu kabul edilen gayrimenkulleri akla getiriyor. Şayet Nevzat Onaran‘a ait 2 ciltlik “Cumhuriyet’te Ermeni ve Rum Mallarının Türkleştirilmesi“, “Ermeniler, Rumlar ve Kürtler: Türk Nüfus Mühendisliği 1914-1940” ve “Osmanlı’da ve Cumhuriyet’te Ermeni ve Rum Mallarının Türkleştirilmesi” isimli kitapları; ayrıca benim fazlasıyla önem verdiğim Prof. Dr. Tülay Alim Baran‘ın 1994 yılında önce bir doktora tezine konu yaptığı “İzmir’in İmarı ve İskanı 1923-1958” araştırması, daha sonra 2003 yılında Arma Yayınları‘nca çıkarılan “Bir Kentin Yeniden Yapılanması 1923-1958” isimli kitabında dile getirilen gönüllü ya da zorunlu olarak göç eden/ettirilen Rum ve Ermenilerden kalan gayrimenkullerin ve diğer değerlerin yapılan uluslararası anlaşmalarla nasıl haksız bir şekilde sahiplenildiği konusunu bu yazının konusu dışında bırakarak, bu haksız ve tartışmalı edinim sonrasında “emvâl-i metrûke” denilen değerlere sahip olanların bu değerleri ticari anlamda nasıl kullandıklarını, böylelikle nasıl daha da zenginleştiklerini İzmir özelinde ortaya koymak istiyorum. İşte o nedenle de, İzmir‘deki bazı esnaf, tüccar ve tacirlerin sahiplendikleri”emvâl-i metrûke” adı verilen değerleri kullanarak diğer esnaf, tüccar ve tacirler arasında öne çıktıklarını, İzmir Ticaret Odası‘nda kayıtlı oldukları sınıflar arasında yükselerek büyük, önemli ve itibarlı esnaf, tüccar ve tacir haline geldiklerini 1923-1930 dönemindeki İzmir Ticaret Odası meclis kararlarını tek tek inceleyerek ortaya koymaya çalışıyorum.

Tabii ki, suyun bu yakasında kör bir milliyetçiliğin sonucu ortaya konulan bütün bu haksızlık, el koyma, soygun ve yağmalar gerçekleşirken; suyun diğer yakasında da Balkan Savaşları ile başlayıp 1917 tarihli Büyük Selanik Yangını ile devam eden diğer bir kör milliyetçiliğin ürünü olarak tüm Makedonlar, Sırplar, Bulgarlar ve Pomaklar ustaca kurgulanmış bir asimilasyonun sonucunda Ortodoks dininden ve Helen milliyetinden oluveriyor, tarihte Makedonya olarak bildiğimiz topraklar bir anda kadim Helen toprağı ilan ediliyordu. Çoğu kimsenin bilmediği bu gerçeği ise, en iyi şekilde Makedon, Sırp ve Bulgar tarihçilerden dinliyor, onların yazdıklarından öğreniyoruz.

İşte o nedenle, bu şekilde milliyetçilikle; hatta şovenizmle malul bu tür olaylarda fanatikleşmiş tarafların yazıp söylediklerinden çok, bir üçüncü taraf olarak olaylara daha soğukkanlı, daha bilimsel ve tarafsız bir şekilde bakarak tüm tarafların ortaya çıkan olumsuzluktaki paylarını dikkate alarak değerlendirmeler yapmamız gerekiyor.

Bu düşünceyle ele alıp değerlendirmeye çalıştığımız İzmir Ticaret Odası Meclisi‘nin 1923-1930 dönemine ait kararlar arasındaki “emvâl-i metrûke” ile ilgili kararlar, 5 Kasım 1922 ile 15 Ocak 1924 tarihleri arasındaki; yani daha İzmir İktisat Kongresi yapılmadan ya da Lozan Antlaşması imzalanmadan önce gerçekleştirilen 8 oturumda aceleyle alınan 14 ayrı kararı kapsıyor. Kararların bir kısmında isimleri tek tek verilen şahıslara ait kefaletlerden söz edilirken bazı kararlarda içinde kaç kişinin bulunduğu belirtilmeyen listelerden söz ediliyor.

Ayrıca bu kararlara baktığımızda “emvâl-i metrûke” konusunda sadece evler, hanlar, hamamlar ve arsalar gibi gayrimenkullerle yetinilmediği; bunların yanında zeytin ağacı, bağ, tütün, afyon ve palamut ürünleriyle mağaza, bahçe ve fabrikalara da el konulduğu için bunlara ait bedel ve kiraların da sermayeye dönüştürüldüğü görülmektedir.

Aşağıdaki listede İzmir Ticaret Odası‘na kayıtlı olup gösterdiği kefaletin onaylanması ile sermayesini ve buna bağlı olarak odadaki sınıfını yükselten 33 esnaf, tüccar ya da tacirin toplam kazancının, 1923 yılındaki 100 guruş = 1 lira, 1 Dolar -> 1,67 Lira kuru üzerinden, sermaye kıtlığının çekildiği o tarihler itibariyle toplam 57.424,21 Dolar tuttuğu bilinse de; 12, 20 ve 21 Aralık 1922 tarihli üç kararla 8 Ocak 1924 tarihli meclis kararı ile kefaleti kabul edilip sermayesini ve sınıfını arttıran kaç kişinin bu sayıya ve sermaye toplamına dahil edileceği -ne yazık ki- bilinmemektedir.

Bu listede isimleri yer alanları dikkate aldığımızda ya da o isimlerin izini sürerek bugüne geldiğimizde ihaleyle satın alma, zorla el koyma, belgelerde tahrifat yaparak edinme ya da eşi dostu araya koyarak sahip olma gibi yöntemlerle edinilen bu malların, aynen her iki dünya savaşı sırasında ortaya çıkan harp zenginleri gibi, İzmir’in yeni zenginlerini oluşturduğunu görürüz. Zira 17 Şubat- 3 Mart 1923 tarihleri arasında toplanan Türkiye (İzmir) İktisat Kongresi’ne katılan çiftçi ve işçi gruplarının böyle bir talebi olmadığı halde, kongreye büyük hazırlıklar yaparak hazırlanan sanayi grubu temsilcilerinin söz konusu kongrede, İzmir’deki Rum ve Ermenilerden kalan fabrikaları gördükten sonra ağızlarının suyunu akıtarak aldıkları kararlardan birini de, “Emval-i metrukeye kalan sanayi kuruluşlarının özellikle sanat erbabına verilmesi ve sanayi çevrelerinin bölünmekten korunması” kararı oluşturmaktadır. Tahmin edileceği üzere, bu karara işçi grubu temsilcileri red, çiftçi ve tüccar grubu temsilcileri de ezeli sınıfsal ittifakları gereğince kabul oyu vermiştir.

Bu karardan da anlaşılmaktadır ki; sanayici adı verilen; ama aslında sanayi adı altında her türlü işi yapan temsilciler Rum ve Ermenilerden kalan her türlü malı hukuk ya da hukuk dışı yollarla sahiplenerek devrin yeni “emvâl-i metrûke” zenginleri olma niyetindedirler. Nitekim kaynak olarak gösterdiğimiz bilimsel çalışmalarla ele alıp hatırlatmaya çalıştığımız İzmir Ticaret Odası meclis kararlarının da gösterdiği gibi İzmir’in kurtuluşunu simgeleyen 9 Eylül 1922 sonrasında yaşananlar da bu kesimlerin istediklerini almakta oldukça başarılı olduklarını göstermektedir.

Sonuç olarak;

1922-1925 döneminde İzmir‘deki bazı esnaf, tüccar ve tacirlerle devlet görevlilerinin ve askerlerin; daha doğrusu yerel ve merkezi iktidar düzleminde güç sahibi olanların karıştıkları bu yağma süreci, bunun doğal bir sonucu olarak bugünlere kadar gelmekte, İzmir‘deki sermaye sahipleri, yine o zamanlarda olduğu gibi üretmek eylemi yerine mal, mülk, arsa, arazileri değişik yöntemlerle edinip satma ya da kiralama eylemi üzerinden zenginleşmeyi, o değerleri yasal engelleri aşarak ya da arkasından dolanarak edinmeye ve o edinimden rant sahibi olmaya çalışmaktadır. Aynen Basmane Çukuru, İzmir Hilton Oteli, Konak Pier, İnciraltı, Mavişehir ve son günlerde gündemde olan Kemeraltı ve Basmane‘de olduğu gibi…

https://www.gazeteduvar.com.tr/1922de-izmir-harp-ganimet-komisyonu-ne-yapti-makale-1581639

“Ankara’dan abim geldi…”

Ali Rıza Avcan

Yazmayacaktım; ama artık şu an’dan itibaren yazmak farz oldu.

Önce sabah gazetedeki tam sayfa ilanı gördüm. Biraz önce de, 0 312 427 88 63 numaralı telefondan yapılan aramayı, Ankara’daki arkadaşlarım arıyor düşüncesiyle açtığımda onun tok sesini duydum.

Aslında aramanın yapıldığı yerin İzmir olması durumunda, belki de bu yazıyı yazmayabilirdim.

Ama İzmir Ticaret Odası’nın başkanlığına aday olan o kişi, beni Bir Ankara numarası üzerinden aramayı tercih ederek banda alınmış kendi sesiyle  kendisini niye başkan seçmem gerektiğini anlatmaya çalışmıştı.

Belli olmaz; belki de böylelikle hem bana hem de İzmir Ticaret Odası’nın diğer üyelerine “Ankara’dan aranıyor olmak” durumu üzerinden bir alt mesaj vermek istemiş olabilirdi….

Gazetelere tam sayfa ilan vermek, oda üyelerine kendi sesiyle ulaşmak, adaylık için özel bir web sayfası oluşturmak, kentin önde gelen diğer meslek örgütlerini ziyaret etmek, çeşitli sektör mensuplarıyla fotoğraflar vermek ve benzerleri… Bütün bunlar, büyük bütçelerle ve profesyonel bir reklam ya da halkla ilişkiler ajansı ile çalışıldığının kanıtlarıydı. Çünkü bütün bunların amatörlerle ve amatör yöntemlerle yapılması mümkün değildi.

Ama bütün bu işleri üstlenen profesyonel bir kurum, kadro ya da şahıs da böylesi bir yanlışı yapmazdı, yapamazdı.

Tabii ki, yapılan iş bilerek yapılan bir yanlışlık değilse…

Anlaşıldığı kadarıyla, o “profesyonel dokunuş” sayesinde belki de, tanıtımı yapılan adayın Ankara’nın gösterdiği aday olduğuna dair bir algı yaratılmak istenmişti…

Şayet bunu bilmeden, fark etmeden yapıyor iseler bu İzmir ve İzmirli için affedilmeyecek büyük bir yanlışlık, büyük bir gaftı.

Yok şayet, bilerek ve isteyerek yapıyorlarsa, Ankara’nın adayı olduğuna ilişkin bugüne kadar söylenen iddiaları doğrulayan somut bir kanıta dönüşüyordu bu yeni durum.

Evet, anladığınız gibi uzunca bir süredir İzmir Ticaret Odası başkan adayı olarak yeniden gündemimize giren Mahmut Özgener‘den bahsediyorum.

5aaf6d5aae78492058e4cd30

Kendisini daha önce, ünlü şike davası açılmadan kısa bir süre önce istifa ettiği tartışmalı Futbol federasyonu Başkanlığı nedeniyle tanıyorduk. Üstüne üstlük Google’da yaptığımız taramalar sırasında Ekşi Sözlük’teki yüzlerce mesajdan insanların 14 Temmuz 2008 tarihinden bu yana bu aday hakkında neler düşünüp neler söylediğini de kolaylıkla öğrenebiliyorduk. (1)

Bunun dışında, hazırlattığı web sayfasındaki “vizyon” ve “projeler” başlığı altındaki vaatlerinde, rakiplerinden farklı olarak kendine özgü fazla bir şey söylemediğini, proje olarak ifade ettiği şeylerin İzmir hakkında daha önce söylenmiş genel geçer düşünceler olduğunu, bu anlatımlarla aslında suya sabuna dokunmayan bir politika ve strateji geliştirdiğini biliyorduk.

Ancak, İzmir Ticaret Odası başkanı Ekrem Demirtaş‘ın 25-26 yıllık saltanatı sırasında İzmir’e yaptığı kötülükleri yakından bilen biri olarak, İzmir Ticaret Odası’na yeni bir başkanın ve onu destekleyecek yeni bir ekibin gerekli olduğunu da biliyorduk.

Resim2

İzmir ve İzmir Ticaret Odası için kendisinden çok üyelerinin ve İzmir’in çıkarını düşünen bir adayın kazanmasını, İzmir Ticaret Odası’ndaki kötü yönetimin sona ermesini istiyorduk.

Ama bir yandan da, Ankara merkezli telefonlarla yaratılan algı operasyonunun bir oyuncusu olarak İzmir Ticaret Odası başkanını seçmek de istemiyorduk….


(1) https://eksisozluk.com/mahmut-ozgener–1922269?p=13

İzmir Günlükleri (1)

Ali Rıza Avcan

Şu sıralar İzmir’de, değişik meslek odalarıyla önemli ve büyük derneklerin seçimleri yapılıyor…

Böylelikle, 2021 yılına kadar İzmir’in toplumsal ve ekonomik yaşamında kimlerin, hangi grupların etkili olacağı birer birer ortaya çıkıyor… 

Bugüne kadar örgütünün yolunu unutmuş birçok esnaf, sanatkar, tacir, mühendis, mimar ve plancı, kendilerini arkalarına almaya çalışan değişik çıkar gruplarının eşliğinde gelip konuşulanları dinleyip oy kullanıyor, sadece seçimlerden oluşan bir demokrasinin aktörü olarak hem örgütlerinin hem de bu kentin geleceğinde belirleyici olmaya çalışıyorlar….

Gözümüzün önünde yoğun bir şekilde devam eden bu faaliyetlerin aslında yaklaşmakta olan yerel ve genel seçimlerle ilgili olduğunu biliyor; bugün elde edilenlerin gelecek yıl yapılacak seçimler için bir yatırım olduğunu anlıyoruz.

Aynen gelecekteki seçimin finansmanını sağlamak amacıyla var olan yol, kaldırım, meydan ve sokakların yıkılıp yeniden yapılmasını amaçlayan ihalelerdeki artışlar gibi…

Çünkü meslek odalarıyla önemli ve büyük derneklerin kimin elinde olduğu yerel ve genel seçimlerde oy isteyecek siyasi partiler, belediye başkanları ve siyasetin mimarları açısından çok önemli…

shutterstock_854813411

İzmir’de sonucu merakla beklenen en önemli seçim, şimdilik Nisan ayında yapılması beklenen İzmir Ticaret Odası seçimleri gibi gözüküyor..

26 yıldır İzmir Ticaret Odası’na başkanlık yapan Ekrem Demirtaş bakalım bu kez koltuğunu terk edecek mi? Onu o koltuktan edecek kendinden daha güçlü bir aday karşısına çıkacak mı?

Onun yerine göz koyan eski Futbol Federasyonu Başkanı iktidar destekli Mahmut Özgener’in, mevcut yönetimden istifa ederek kendisine destek veren ekiple birlikte bu seçimi kazanması mümkün olabilecek mi? Daha doğrusu seçimi kazandığı takdirde; her zaman olduğu gibi gelen gideni aratacak mı?

Bu seçim öncesinde, Ekrem Demirtaş-Aziz Kocaoğlu beraberliği nasıl bir şekil alacak? Kültürpark ya da İzmir Körfez Geçişi Projesi’nde ortaya koydukları ortaklık devam edecek mi? 

Bu anlamda, Ekrem Demirtaş’ın izni olmadığı sürece tek bir yaprağın bile kımıldayamayacağı İzmir Ekonomi Üniversitesi’nde görevli olan Prof. Dr. Oğuz Esen, iktidarın İzmir Büyükşehir Belediyesi ile İzmir’e haksızlık yaptığını söyleyen “bilimsel” raporu tam da şimdi niye düzenleyip kamuoyuna açıkladı acaba? 

Yoksa yaklaşan İzmir Ticaret Odası seçimleri için Ekrem Demirtaş ile Aziz Kocaoğlu İzmir Ticaret Odası seçimleri için gizli bir ittifak yapıp iktidar karşısında bir duruş mu geliştiriyorlar? Hazırlanan raporla belediyenin yanında durup niye iktidara yükleniyorlar? Kendilerini yakından tanıyanlar böyle bir şeye ihtimal vermese de İzmir Ticaret Odası’nın CHP’li ya da CHP sempatizanı üyelerinin oyları acaba böyle bir manevra ile Ekrem Demirtaş adına devşirilmek mi isteniyor diye düşünmekten de kendimizi alamıyoruz.

Ayrıca, geçtiğimiz hafta yapılan ve yönetimdeki Çağdaş Demokrat Mimarlar Grubu’nun kazandığı TMMOB Mimarlar Odası İzmir Şubesi seçimlerinde İzmir Büyükşehir ve Karabağlar belediyeleri ile İzmir Ticaret Odası’nın birlikte oluşturduğu muhalif grubun görevi, İzmir Büyükşehir Belediyesi, Karabağlar Belediyesi ve İzmir Ticaret Odası işbirliği içinde Mimarlar Odası İzmir Şubesi’ni ele geçirerek oradan kaynaklanan haklı muhalefeti kesmek miydi diye düşünüyor, bu işbirliğinin hikmet-i sebebini bulmaya çalışıyoruz…

Çünkü bu hafta sonu yapılan TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası ile Mülkiyeliler Birliği İzmir Şubesi seçimlerinde gücünü Aziz Kocaoğlu’ndan alanların oluşturduğu ittifakların az farkla da olsa başarıyı yakaladıklarını gördük…

Yoksa, İzmir Valiliği, İzmir Büyükşehir Belediyesi ve ilçe belediyeleri üzerinden gelen baskı ya da yönlendirmelerle meslek odalarıyla büyük ve önemli dernekler üzerinde bir vesayet ya da etki mi yaratılmak isteniyor?

Sanırım bunun en iyi örneğini çoğunluk sağlandığı takdirde 3-4 Şubat 2017, sağlanamadığı takdirde 10-12 Şubat 2017 tarihlerinde yapılacak olan TMMOB Şehir Plancıları Odası seçimlerinde göreceğiz… 

Uzun bir zamandır İzmir Büyükşehir Belediyesi ile ilçe belediyelerinin; özellikle de İstanbul kaçkını inşaat baronlarının korkulu rüyası olan “muhalif” ve “istemezükçü” oda ve derneklerin en önemli savaşı, bu hafta sonunda yapılacak olan TMMOB Şehir Plancıları Odası seçimlerinde ortaya çıkacak.

Çoğu üyesi İzmir Büyükşehir Belediyesi ile ilçe belediyelerinde çalışan, İzmir Büyükşehir Belediyesi genel sekreterinin ve diğer üst düzey yöneticilerinin; hatta başkan danışmanlarının bile şehir plancısı olduğu İzmir’deki bu mücadele muhtemelen çok şiddetli geçecek ve yine ranta karşı mücadele ederek kamu yararını savunan mevcut yönetim, aynen Mimarlar Odası’nda olduğu gibi görevine devam ederek… 

O nedenle TMMOB Şehir Plancıları Odası’na ve onun doğrultusunda mücadele eden diğer meslek odalarına bugüne kadar yaptıkları çalışmalar için hem teşekkür ediyor hem de yeni mücadelelerinde başarılar diliyoruz…

31Mar14_Groysberg_manage-your-work1Bu anlamda şu anda görevde olup bu hafta ya da önümüzdeki hafta yapılacak genel kurulda seçime katılacak TMMOB Şehir Plancıları Odası yöneticilerine başarılar diliyor ve İzmir halkının çıkarlarını savunmanın kendileriyle birlikte her geçen gün daha bir önem kazandığını ifade etmek istiyorum.

Kemeraltı üzerine… (1)

Ali Rıza Avcan

İzmir’e geldiğimden ilk günlerde, çözülecek yeni bir düğüm gözüyle baktığım ve daha sonrasında bu düğümü çözerek yaşamımın tamı tamama dört yılını verdiğim tarihi Kemeraltı Çarşısı’na şu sıralarda gereken önemi vermediğimi, adeta onu ihla etmeye başladığımı hissediyorum.

Oysa daha ilk günlerde cadde, sokak, çıkmaz ve merdivenlerini, sokak geçişlerini, gözden ırak kalmış kuytularını keşfederek, hangi meslek grubu ya da esnafın nerede yoğunlaştığını araştırıp öğrenerek, sonrasında da her dükkanı, sahip ve çalışanlarını neredeyse ismiyle, her sokağı numarasıyla ezberlediğim, gerginlik üzerine oturmuş toplumsal coğrafyasını aklıma yazdığım Kemeraltı, son zamanlardaki sosyal medya paylaşımlarında pek yer bulamasa da aklımdan hiç çıkmadı, yüreğimin en hassas bölgesindeki varlığını hep korudu.

Bu ihmalkarlık ya da vefasızlığı fazlasıyla hissettiğim için bayram sonrasında ilk yaptığım şey, Kemeraltı’na giderek kulaktan duyduğum bazı yeni gelişmeleri, bir türlü bitmek bilmeyen belediye yatırımlarını görmeye, pazarda ya da markette bulamadığım yiyecekleri arayarak ihtiyaçlarımı gidermeye ve sahaf dostum Hakan Kazım Taşkıran’ı ziyaret edip derin bir İzmir ve Kemeraltı sohbeti yapmaya ayırdım.

İyi de yapmışım. Böylelikle yolda gördüğüm esnaf arkadaşlarla ayaküstü sohbetler yaparak, unuttuğum mekanları anımsayarak, yeni yapılan ya da açılan yerleri fark ederek, kapanan yerler için üzülerek, kitap, fotoğraf, pul, eski eşya ve müzik üzerinden güzel bir sohbeti koyulaştırarak keyifli bir Kemeraltı günü yaşadım. 

O nedenle bundan böyle ara ara ya da zaman zaman Kemeraltı ile ilgili görüp duyduklarımı ya da hissettiklerimi, yolunda giden ya da gitmeyen şeyleri sizlerle paylaşarak bu tarihi bölge ve çarşının kimliğini koruyarak ayakta durması için çaba göstermeye devam edeceğim. O nedenle bu yazının başlığını, 1’den ötesini getirmek amacıyla numaralamaya dikkat ettim.

***

Bugün size sözünü edeceğim şeylerden ilki, İzmir Ticaret Odası tarafından restore ettirilen Başdurak Camii’nin altındaki yeniden düzenlenip Kemeraltı-Başdurak Turistik El Sanatları Çarşısı olacak.

Başdurak Camii Projesi 001Başdurak Camii Projesi 002Başdurak Camii Projesi 003

Kemeraltı’ndaki Başdurak Cami Altında Yer Alan Dükkanların Turistik Çarşı Olarak Kente Kazandırılması Projesi” ismini taşıyıp 2011 yılında başlayan çalışmada “Tarihi Kemeraltı Çarşısı’nın 24 saat yaşayan bir merkez olabilmesi için bünyesinde cazibe noktalarının yaratılması gerekmektedir. Bu doğrultuda hem tarihi bir yapıyı turizme kazandırmak hem de içerisinde geleneksel el sanatları ile özel tasarım ürünleri yaşatacak bir turistik çarşı kurmak hedeflenmiş.

2011 yılında başlatılan bu çalışmada önce Başbakanlık Vakıflar Genel Müdürlüğü ile yapılan 10 yıllık sözleşme uyarınca Başdurak Camii ile bu caminin altındaki dükkanların ve şadırvanların röleve, restitüsyon ve restorasyon projeleri İzmir Ticaret Odası tarafından hazırlatılmış, ardından da caminin altında yapılan toplam 28 dükkan, restorasyon karşılığı kiralama modeline göre kiralanmaya başlanmış. 

Gördüklerimize ek olarak çarşıda bulunan görevliden aldığımız bilgilere göre 28 dükkanın çoğu 10 yıllığına kiralanmış durumda. Geriye sadece 4-5 dükkan kalmış durumda. Kiralanan dükkanların bir kısmı çalışmaya başlamış durumda, büyük bir kısmının da kepenkleri kapalı durumdaydı. Dükkanlar arasında hediyelik eşya satışı yapanlar dışında Alsancak Dostlar Fırını gibi gıda satış yeri olarak kullanılanlar da bulunmaktaydı. 

Bu durumuyla yapılan Kemeraltı-Başdurak Turistik El Sanatları Çarşısı‘nın Kemeraltı’na yeni bir soluk, yeni bir anlayış getireceği kesin. Hem bu nedenle hem de İzmir Tarih Projesi adını verdikleri bir çalışma çerçevesinde uzun uzun raporlar yazıp toplantılar yapan İzmir Büyükşehir ve Konak belediyeleriyle çok ortaklı TARKEM‘in bugüne kadar yapamadıklarının aksine ortaya somut, güzel, anlamlı ve yararlı bir şey koymuş olmaları nedeniyle İzmir Ticaret Odası‘nı ve bu projeyi oluşturduğuna emin olduğum sevgili arkadaşımız Dr. Hitay Baran‘ı kutlamak, kendisine teşekkür etmek gerekiyor.

20170905_15011720170905_15000120170905_15011220170905_145955

Ancak iki önemli noktayı unutmayıp vurgulamak koşuluyla…

Birincisi, bu yeni yapılan çarşının ve dükkanların çevresindeki diğer işyerlerinden; özellikle de Kızlarağası Hanı’ndaki benzerlerinden farklı olması, hediyelik eşya satan işyerlerinin ucuz Uzakdoğu ve Hindistan kaynaklı ürünleri satmamaları amacıyla ülkemize, özellikle de İzmir’e özgü hediyelik eşya tasarım ve üretimi konusunda İzmir Ticaret Odası‘nın onlara yardımcı olması ve liderlik yapması koşuluyla…

İzmir Ticaret Odası Eğitim ve Sağlık Vakfı‘nın geçtiğimiz yıllarda bu tür İzmir’e özgü hediyelik eşya tasarımı ve üretimi konusunda yaptıklarını, açtığı yarışmayı hatırladığım için o tarihlerde yapılmış çalışmaların, bu yeni girişim çerçevesinde sürdürülerek bu yeni çarşının başlangıçtaki hedefler doğrultusunda varlığını ve farklılığını sürdürmesinin  yararlı olacağını düşünüyorum.

İkinci olarak da, bu çarşıdaki 28 ayrı işyerinin en kısa sürede çevrelerindeki diğerlerine benzememesi ve bir bütün olarak algılanıp kabul görmeleri, bir anlamda örnek olabilmeleri için bu dükkanların kiralanması ve işletilmesi ile ilgili bir işletim modelinin çarşının kuruluş amaç ve hedefi doğrultusunda oluşturularak yaşama geçirilmesini öneriyorum. Çünkü bir şeyi yapmak nasıl bir başarıysa, yapılanı koruyup sürdürmenin de başka bir başarı olduğuna ve bu iki başarı birlikte gerçekleşmediği sürece yapılanların beyhude olacağına inanıyorum.

İzmir’e, özellikle de Kemeraltı’na ait yeni güzelliklerde buluşmak, doğru, anlamlı, yararlı ve somut şeyleri gerçekleştiğini görüp keyiflenmek dileğiyle….

Kamuoyu nasıl oluşturulur ve ne işe yarar?

Ali Rıza Avcan

Sosyal bilimlerde ‘kanaat önderi‘ denilen bir kavram var.

Dijital dünyanın güvenilir sözlüğü Vikipedi, “Kanaat Lideri, psikolojik bir kavram olup, fertlerin ve toplumların anlama ve kavrama farklılıklarından ötürü, bir gruba veya topluluğa sosyal mesajları veya sosyal olayları, onların anlayacağı ve kavrayacağı dilde anlatan liderdir. Kanaat lideri, kendi grubu gibi yaşar. Dolayısıyla grup üzerinde hayli etkindir. Onun yaptıkları grup tarafından çok çabuk benimsenir.” şeklinde tanımlıyor.

1992 yılından bu yana İzmir Ticaret Odası başkanlığı görevini sürdüren Ekrem Demirtaş da, bu kentte -seveni kadar sevmeyeni de olmakla birlikte- koltuğunu uzun bir süredir muhafaza etmedeki becerisi, arkasına aldığı binlerce tüccar, esnaf ve tacirin ekonomik ve toplumsal gücü; ayrıca zaman zaman bir belediye başkanı gibi “rol çalan” tavırları nedeniyle İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu ile geçinemeyip çatışsa da sahip olduğu örgütlü güç nedeniyle, belediyeler dahil birçok kurum, kuruluş ve kişi üzerinde etkili olan İzmir ölçeğinde bir “kanaat önderi“dir

Biz bunu istesek de istemesek de, kendisini sevsek de sevmesek de mevcut durum ve kendisinin toplumsal konumu budur.

Kimi İzmirli bunu kendisinin vizyon sahibi olmasına, geleceği görme ve inşa etme konusundaki becerisine bağlar.

Aslında bu tespitlerinde de haklıdırlar. Çünkü Ekrem Demirtaş kah bir belediye başkanı kah bir patron gibi davranarak İzmir kentinin geleceğinde yer almak, kentin geleceğine yön vermek düşünce ve çabasındadır.

İşte o nedenle, kentin ünlü aile ve sermaye şirketlerinden önce özel bir vakıf üniversitesi kurmayı düşünmüş ve gerçekleştirmiştir.

İşte o nedenle, Valilik’ten, Belediye’den ve İZKA’dan bir adım öne geçerek İzmir’in yurtdışındaki tanıtımını üstlenme, logosunu belirleme işine bile el atmıştır.

Bu çerçevede yaptığı önemli çalışmalardan biri de, hiçbir yasal dayanağı ve zorunluluğu olmamasına karşın İzmir’le ilgili stratejik planlar hazırlama gayretidir.

Bunu, benim bildiğim kadarıyla ilk kez Prof. Dr. Çınar Atay’a hazırlattığı “2003-2013 İzmir Stratejik Planı” ve “İzmir İlçelerinin Ekonomik Profili ve Alternatif Olanakları” isimli bir çalışma ile başlatmış, ardından da 2015 yılında geniş bir ekibe “İzmir İş Hayatı 2015-2023 Stratejik Planı” ile “İzmir İli İlçelerinin Sorunları, Çözüm Önerileri ve Yatırım Olanakları” isimli çalışmaları yaptırmıştır.

Yaptırdığı bu çalışmalar, çoğu valilik, kaymakamlık ve belediyenin yapmadığı değerli, iyi ve güzel çalışmalardır. O nedenle de zaman zaman, “keşke diğerleri de bu tür çalışmaları dikkate alıp aynısını yapsalar” demek zorunda kalırız.

Diğer resmi, özel ve sivil kuruluşlarının bu planlara, bu öngörülere uyma zorunluluğu bulunmamakla birlikte bu belgeler her planlama çalışmasında dikkate alınan , en azından göz ucuyla okunan belgelerdir.

Durum bu olmakla birlikte, bu tanımlayıp öngören planlama belgelerinin temel bir özelliği daha vardır. Bu da bu belgelerin her düzeyde kamuoyu oluşturma ve yönlendirmeyi kolaylaştıran belgeleri olma özelliğidir.

İzmir Ticaret Odası ve onun başkanı Ekrem Demirtaş, bu tür ön alan planlama belgeleri ile, onları kullanarak öncelikle kendi üyelerini daha sonrasında da ilişkili oldukları diğer sermaye çevrelerini ve giderek İzmir kamuoyunu kendi istek, beklenti ve talepleri doğrultusunda oluşturmakta, şekillendirmekte ve onu bir toplumsal baskı unsuru olarak harekete geçirebilmektedir.

13078_20150130094739_erc_5405

Geçtiğimiz yılın yaz ve sonbahar aylarında yaşadığımız “Kültürpark’a Dokunma! “mücadelesinde yaşananlar tam da bu söylenenleri doğrulamış; önce İzmir Ticaret Odası’nın “Kültürpark Projesi” ile ilgili görüş, düşünce, öneri ve taleplerini kapsayan bir rapor 2014 yılında hazırlanmış, bu raporun bu projeyi tartışıp şekillendiren İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu’nda (İEKKK) etkili olması sağlanmış, böylelikle toplantılarda İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun sol yanına Prof. Dr. İlhan Tekeli otururken sağ yanına da Ekrem Demirtaş‘ın oturması sağlanmıştır. Ardından sözkonusu projeye karşı toplumsal bir direncin ortaya çıkması ile birlikte Ekrem Demirtaş kah sert kah tatlı dilli demeçler vererek projeyi sahiplenmiş, savunmuş; hatta Aziz Kocaoğlu‘nu sıkıştırmaya dahi kalkmış, imzaladığı resmi yazılarla İzmir Ticaret Odası üyelerinin Pakistan Pavyonu’na giderek projeyi beğenmeleri için kampanyalar düzenlemiştir. 

Böylelikle projenin asıl sahibinin İzmir Büyükşehir Belediyesi değil; bizzat İzmir Ticaret Odası ve onun başkanı Ekrem Demirtaş olduğunu bütün bir İzmir kamuoyunun görmesini ve anlamasını sağlamıştır.

Şimdi ise İzmir Ticaret Odası’nın 2016 yılında yayınladığı “İzmir İli İlçelerinin Sorunları, Çözüm Önerileri ve Yatırım Olanakları” isimli yayınla önümüzdeki yıllarda İzmir’in 30 ayrı ilçesinde yapacağı ekonomik, kültürel ve siyasi ölçekli farklı organizasyonların önünü açmak istemektedir.

İzmir Ticaret Odası’nın bu yeni yayını elime geçtiğinde ilk yaptığım şey, İzmir’e geldiğimden bu yana yaşadığım, yaşadıkça öğrenip bilmeye başladığım Karşıyaka ilçesi ile ilgili olarak neler söylendiğini merak etmek oldu. 

Sözkonusu yayının 135-140. sayfalarında yer alan “Giriş“, “Sorunlar ve çözüm önerileri“, “Yatırım olanakları” ve “ilçenin SWOT analizi” bölümlerini okuduğumda karşıma oldukça ilginç saptama ve değerlendirmeler çıktı.

İzmir Ticaret Odası’na göre Karşıyaka’nın en önemli ve öncelikli sorun ve çözüm önerileri şu şekildeydi:

  1. İmar uygulamalarında trafo yeri tahsis edilmelidir.
  2. Mevcut trafo merkezleri güçlendirilmelidir.
  3. Cami sayısı arttırılmalıdır.
  4. Yükseköğretim kurumu ihtiyacı karşılanmalıdır.
  5. Hastane ihtiyacı karşılanmalıdır.
  6. Ziyaretçilerin konaklayabilecekleri tesisler inşa edilmelidir.

Önem ve öncelikleri dikkate alınarak sıralanan bu sorunların başında yer alan imar planlarındaki trafo yeri tahsislerinin yetersizliğiyle mevcut trafo merkezlerinin yetersizliği konuları bu konudaki mevcut ve olası taleple arz miktarı arasındaki olumsuz ilişkiyi gösterip kanıtlamayı; ayrıca ilgili kuruluşların gelecek yıllara yönelik yatırım planlarını bilmeyi gerektirdiği için bu konularda ayrıntılı bilgi verilmediği sürece bu taleplerin ne ölçüde isabetli, doğru olduğunu belirlemenin mümkün olmayacağını öncelikle ifade etmek isterim.

Ancak “nüfusu 325 binin üzerindeki ilçede 32 adet caminin bulunduğu” bilgisinden hareketle mevcut ve yapılmakta olan camilerin yerini, kapasitesini, bu konudaki ihtiyaç ve talebi bilmeden ya da göstermeden “Karşıyaka’da cami sayısı arttırılmalıdır” sonucuna ulaşmak, kafalarda Karşıyaka ile ilgili olarak nasıl bir tahayyül bulunduğu ve “cami sahibi olma ya da olmama” gibi hassas bir konuda önemli bir soruna sahip olduğunu söylemenin kimlerin işine yarayacağı sorusunu da sormamızı gerektirmektedir. Hele ki ortada sapasağlam bir iktidarı desteklemeyen “Gavur İzmir” algısı dururken…

Karşıyaka’nın gerçekten camileri az mıdır ve halkın bunların sayısını arttırmak gibi bir talebi var mıdır?

İşte bu sorunun yanıtını bulmak için geçtiğimiz günlerde İzmir İl Müftülüğü’ne Bilgi Edinme Hakkı ve Kanunu çerçevesinde İzmir’in tüm ilçelerindeki ibadethanelerin sayısını, kapasitelerini, özelliklerini, yapılmakta olanları ya da yapılması planlananları ayrıntılı bir şekilde sordum.

Aldığım yanıttan ise İzmir İl Müftülüğü’nün elinde böylesine ayrıntılı bir bilginin olmadığını, istatistiklerini ilçe ilçe değil il bütününde tuttuklarını öğrendik.

avrupanin-yildizi-karsiyaka-3

İzmir Ticaret Odası’nın hazırladığı bu yayında yer alan “yükseköğretim kurumu ihtiyacı karşılanmalıdır“, “hastane ihtiyacı karşılanmalıdır” ve “ziyaretçilerin konaklayabilecekleri tesisler inşa edilmelidir” gibi sorun ve çözüm önerilerinin ise; hangi ilçe sınırından diğerine girdiğimizi bilemediğimiz bir metropolde artık geçerli olmadığını, Karşıyaka ilçe sınırlarının hemen yakınına büyük bir “memleket hastanesi” yapılacağını bildiğimiz, kentin merkezindeki konaklama tesislerinin İzmir Enternasyonal Fuarı gibi büyük organizasyonlar dışında genellikle % 100 kapasiteye ulaşamadığını gazetelerden öğrendiğimiz, “her ile, her ilçeye bir üniversite yapma” anlayışının artık eskidiğini ve bu tür politikaların istihdam alanı yaratılmamış eğitimsiz diplomalı işsizler ordusunun her geçen gün artmasına neden olduğunu bildiğimiz günümüz koşullarında ömrünü tamamlamış, eski, demode talepler olduğunu sanırım söylemeye gerek yoktur…

Bu sorun ve çözümlerin eksik, yanlış, eski, demode ve geçersiz olduğunu bilmekle birlikte biz yine de bu tür yayınların, bu tür yönlendirmelerin gelecekte Karşıyaka’nın ya da diğer ilçelerin başına neler öreceğini, kimlerin işine yarayacağını, bu tür taleplerin hangi siyasi mükafatlarla ödüllendirileceğini düşünmekten, sormaktan vazgeçmemeli; “camisi az Karşıyaka” algısının kimlerin işine yarayacağını bir köşeye dikkatle not etmeliyiz diye düşünüyorum…