Halkın belleğine kazınan anıtlar…

Bugün sizinle, tarihe not düşürmek amacıyla Karşıyaka Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı‘nın aslına uygun restore edilmesini öneren DOCOMOMO Türkiye Çalışma Grubu raporunu paylaşmak istiyoruz.

DOCOMOMO_Türkiye Çalışma grubu, modern mimarlık ürünleriyle bu ürünlerin korunması konusunda karşılaşılan sorunları tanımlamak ve gündemde tutmak için hem bilimsel, hem de popüler kamuoyu oluşturmak üzere, ilgili diğer kuruluşlarla işbirliği içinde kapsamlı envanter ve değerlendirme çalışmaları yürüten bir kuruluştur.

docomomo_avatar_2

Geçtiğimiz günlerde bu kuruluş tarafından hazırlanıp İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu‘na sunulan ve Docomomo Türkiye Eşbakanı Mimar ve Koruma Uzmanı Yrd. Doç. Dr. (İTÜ) Yıldız Salman, Docomomo Türkiye Eşbaşkanı Mimar ve Koruma Uzmanı Yrd. Doç. Dr. (YTÜ) Ebru Omay Polat, Docomomo Türkiye Sekreteri Mimar ve Koruma Uzmanı Doç. Dr. (AGÜ) Nilüfer Yöney ve Docomomo Türkiye Ankara Temsilcisi ve Mimarlık Tarihçisi Prof. Dr. (ODTÜ) Elvan Altan Ergut tarafından imzalanan bilimsel rapor, Karşıyaka Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı konusunda bizlere şunları söylüyor: 

T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı

İzmir 1 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu Müdürlüğü’ne;

Konu: Karşıyaka Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı’nın kültür varlığı olarak tescili hakkında bilimsel görüş.

Aynı adlı uluslararası koruma kuruluşunun Türkiye dalını oluşturan DOCOMOMO_Türkiye Çalışma grubu, Modern Mimarlık ürünleri ve bu ürünlerin korunması konusunda karşılaşılan sorunları tanımlamak ve gündemde tutmak için hem bilimsel, hem de popüler kamuoyu oluşturmak üzere, ilgili diğer kuruluşlarla işbirliği içinde kapsamlı envanter ve değerlendirme çalışmaları yürütmektedir. Bu bağlamda öne çıkan sorunlar, dönem yapılarına kültür varlığı olarak yasal statü kazandırılması ve özellikle yokolma tehlikesiyle karşı karşıya kalan yapıların sürekliliğinin sağlanarak korunması ve değerlendirilmesidir.

DOCOMOMO_Türkiye, ilgi alanını oluşturan ve yaklaşık olarak 1920-1975 yılları arasına tarihlenen Türkiye Modern Mimarlık Mirasının belgelenmesi ve korunması için ulusal ve uluslararası düzeyde 2002 yılından bu yana çalışmalarını sürdürmektedir. Uluslararası düzeyde yapılan bilimsel çalışmalarda, konutlar, kamu yapıları, endüstri tesisleri, spor tesisleri, dini yapılar gibi farklı alt kategorilerde ele alınan tek yapılar ya da yapı toplulukları yanında, kentsel peyzajı oluşturan açık alanlar ve anıtlar da modern mimarlık mirası kavramı içinde yer aldığı kabul edilmektedir.

Gerek DOCOMOMO uluslararası merkez bürosu gerekse de ulusal çalışma grupları, modern mimarlık mirasının korunması konusunda, çeşitli nedenlerden risk altında olan yapılara karşı ilgili kurumları ve yetkilileri bilimsel doğrulara bağlı kalarak bilgilendirmeyi mesleki sorumluluk olarak görmektedirler.

Bu dilekçeye konu olan Karşıyaka Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı’nın gerek İzmir- Karşıyaka’nın kentsel kimliğinde ve kentlilerin belleğinde önemli bir yeri olması, gerekse de 1970’ler Türkiye Modern Mimarlığının dünyadaki diğer örneklerine benzer biçimde sanatları biraraya getiren nitelikli bir tasarım örneği olması nedeniyle, mimar ve heykeltraş işbirliği ile tasarlanmış ve inşa edilmiş bir yapı olarak, uluslararası kabul görmüş tanımlara göre “kültürel değer” taşıdığı tartışılmazdır.

Nitekim, anıtın 1967 yılında kurulan Karşıyaka Atatürk Anıtı Yaptırma ve İlkelerini Yaşatma Derneği’nin düzenlediği bir ulusal yarışma aracılığı ile tasarlanmış oluşu ve sonrasında zamanla ilçe belediyesinin logosuna dönüştürülmesi ve hatta anıtın logolarının kuaför, çiçekçi olarak çalışan esnafın vitrinlerinde dahi yer alarak gündelik hayatın içine çekilmiş olması, yapının toplumsal hafızadaki yeri ve sahip olduğu simgesel değerini açıkça göstermektedir.

Karşıyaka Atatürk Anıtı Yaptırma ve İlkelerini Yaşatma Derneği, 1970’lerin başında Karşıyaka’ya dikilecek Atatürk Anıtı için bir yarışma düzenlemiştir. Mimar Erkal Güngören ile heykeltıraş Tamer Başoğlu’nun geliştirdikleri ve yarışmada birinci seçilen proje, 8.000 m2’lik bir alan için tasarlanan çevre düzenlemesi ve bir anıtı içermektedir. 1972-73 yıllarında uygulanan projede yer alan anıt ve çevre düzenlemesi anlamsal ve biçimsel olarak ayrılmaz bir bütün olarak tasarlanmıştır.

Anıtı çevreleyen alanın taraklı beton zemininde ışınsal bir düzenleme olarak biçimlenen tasarım, taraksız betondan oluşan ışınsal bantların göğe doğru yükselerek anıtın yedi dikitten oluşan gövdesini meydana getirir. Bu dikit beton plaklar çiğnenmekte olan kadın haklarının Atatürk ve kurduğu Cumhuriyet sayesinde yücelmeye başladığını simgeler. Dikitlerden en yüksekte olanı yerden 15.54 m. yüksektir. Bu mimari yapının üzerinde yerden 3.80 m. yükseklikte monte edilmiş olan 6.50 m çapında ve 1.40 m. yüksekliği olan bronz kuşakta ise rölyefler yer almaktadır. Kuşakta yer alan figürler arasında ulu önder Atatürk, Karşıyaka’da kabri ve parkı bulunan Zübeyde Hanım, mermi taşıyan Türk anaları ile her dalda yetişen ve uğraş veren Türk kadınlarını simgeleyen kabartmalar bulunmaktadır.

Özgün tasarımda anıta üç yönden basamaklarla ulaşılmaktadır. Basamakların olmadığı yerlerde, daha sonraki dönemlerde kaldırılmış olan, yeşil alan düzenlemeleri öngörülmüş ve uygulanmıştır.

Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı 005

Anıt ve çevresinin ilk tasarlandığı ve gerçekleştirilen biçimi ile kentsel ilişkileri günümüze kadarki süreçte çeşitli olumsuzluklar yaşamıştır. Örneğin, özgün çevre düzeninde yeşil alan olan kısımlar bozulmuş, yer döşemesi olarak devam eden ayakların uzantıları iptal edilerek özgün tasarımı bozacak nitelikte bir malzeme ile zemin kaplanmıştır. Ayrıca eserin betonarme kısımlarında, yüksek korozyondan kaynaklanan beton ve donatının birbirinden ayrılması gibi malzeme ve taşıyıcı sistem hasarları oluşmuştur. Eserin ivedilikle özgün düzenlemesine geri döndürülmesi ve çağdaş yöntemlerle taşıyıcı sistem ve tasarım bütünlüğünün sağlanması amaçlı bir koruma-onarım (restorasyon) projesi geliştirilmesi, anıtın sahip olduğu tarihi, mimari, sanatsal değerler ile geleceğe aktarılabilmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Böylece anıtın ve çevre düzeninin iyileştirilmesi ve zaman içinde kaybettiği özgün tasarım ilişkilerinin yeniden oluşturulması mümkün olabilecektir.

Günümüzde, yerel yönetimin iyi niyetle başlattığı çalışmanın, anıtın yukarıda anlatılan nitelikleri gözönüne alındığında, geri dönüşü olmayan sorunlar doğuracağını belirtmek gerekir. Gerçekleşmesi planlanan çalışmalarda anıtın boyutunun büyütüleceği öngörülmektedir; bu tür bir müdahale, anıtın kentsel bağlam düşünülerek oluşturulmuş olan özgün oran ve kimliğini geri dönülemez şekilde bozacağı için koruma bilimi açısından uygun görülmemektedir.

Ayrıca, anıtın tasarım ve inşa sürecinin Karşıyakalıların maddi ve manevi desteği ile tamamlanabilmiş olması, yapının kamuoyu tarafından Karşıyaka’nın simgesi olarak kabülünde çok önemli bir tarihsel faktördür. Benzer şekilde, günümüzde kültür varlığı olarak tescillenmiş bulunan Çanakkale Şehitler Abidesi’nin de yapımı çeşitli ekonomik nedenlerden sekteye uğramış ve halkın da katılımı ile tamamlanmıştır. Her iki anıt da, halkın bu yapıların gerçekleştirilmesi sürecinde önemli bir aktör olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Ancak, ne yazık ki bu tutum günümüzde yerel yönetim tarafından gündeme gelen projelendirme sürecinde izlenmemektedir. Oysa çağdaş koruma ve planlama yaklaşımları, özellikle yerel yönetimlerin katılımcı modeller oluşturmasının önemini vurgular. Anıtın yıkılarak yeniden yapılmasını içeren söz konusu proje, basın ve sosyal medyadan da izlenebileceği gibi, kamuoyu ile mesleki ve diğer sivil toplum örgütlerinin tepkisiyle karşılanmıştır. İlçe belediyesinin, hem yerel hem ulusal kamuoyunu ilgilendiren böyle kapsamlı bir projede ilgili tüm paydaşların görüşünü alması ve sürecin katılımcı bir yöntemle ele alınması daha uygun olacaktır. Bu sürecin, yeni tasarımdan vazgeçilerek, özgün tasarım ve eserin onarılarak korunması yönünde bir toplumsal kararla sonuçlanması da olası görünmektedir.

Yukarıda sunulan değerlendirmeler ve çalışmalar ışığında DOCOMOMO_Türkiye Çalışma Grubu olarak, Karşıyaka Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı’nın Türkiye Modern Mimarlık tarihi ve mirası açısından, döneminin simgelerinden olan bir anıt ve kentsel açık alan düzenlemesi örneği olarak değerlendirilmesini ve bir yarışma sonucu elde edilmiş özgün bir tasarım olduğu da göz önüne alınarak, yukarıda belirtilen nitelikleriyle, T.C. Kültür Bakanlığı Kültür Ve Tabiat Varlıkları Koruma Yüksek Kurulu’nun Anıt heykeller ile ilgili 729 nolu ilke kararı çerçevesinde ve “Taşınmaz Kültür Varlıklarının Gruplandırılması, Bakım ve Onarımları” ile ilgili 5.11.1999 tarih, 660 sayılı ilke kararında yer alan, “Toplumun maddi tarihini oluşturan kültür verileri içinde tarihsel, simgesel, anı ve estetik nitelikleriyle korunması zorunlu yapılardır” tanımı kapsamında, bir kültür varlığı olarak tescili konusunda gereğini arz ederiz.

Kraldan çok kralcı olmak…

Ali Rıza Avcan

Bu yazıyı, kraldan çok kralcı olan bazı kamu görevlilerinin durumunu tarihe not düşmek adına yazıyorum…

AAEAAQAAAAAAAAjuAAAAJGVhN2FlYTBjLTEzOWItNGEwYi05MTkwLTFlYzIzOWU3NDc0Yg

Amacım, yöneticisine yaranmak ya da sırf iddiasında haklı çıkmak ya da davayı kazanmak adına kraldan çok kralcı olan bazı belediye görevlilerine, bir kamu görevlisinin nasıl yaptığı işi ve hizmet ettiği insanları seven, onlara saygı duyan bir insan olması gerektiğini göstermek ya da hatırlatmak…

***

Çoğu İzmirli ve Karşıyakalı’nın bildiği gibi şu son günlerde Karşıyaka Belediye Başkanı Hüseyin Mutlu Akpınar, Karşıyaka sahilindeki Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı’nı yıkarak onun yerine 2,5-3 misli büyüğünü yapmanın sevdasında. Bunun için eserin iki müellifinden birinin onayını almış, diğerinin müellifliğini bile kabul etmez durumda. Tek istediği anlaştığı müellifle kurduğu tezgahın bozulmaması ve bunu bozabilecek her türlü müdahaleyi önlemek için anıtı bir an önce bir oldu bitti ile yıkmak.

Geçtiğimiz hafta bu anıtın çevre düzenlemesi ile yedi adet beton dikitin projesini hazırlayan Mimar Erkal Güngören‘in kızı ve yasal varisi Yrd. Doç. Dr. Ela Güngören ile tanıştık. Kendisi İstanbul’daki Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Mimarlık Tarihi Anabilim Dalı’nda mimarlık tarihi konusunda araştırma ve çalışmalar yapıp dersler veren, bu alanda değerli yayınları bulunan saygın bir akademisyen. Günlük konuşma dilimizdeki anlatımıyla mimarlık tarihi konusunda uzman bir “Hoca“. İzmir’e geliş nedeni ise babası tarafından yapılanları korumak amacıyla anıtın yıkımını durdurmaya yönelik bir basın açıklaması yapmaktı. 

Kendisi 24 Mayıs 2017, Çarşamba günü saat 11.00’de anıtın önünde bir açıklama yaparak anıtın yıkılmasına niye karşı çıktığını açıklayarak anıtın aslına uygun olarak onarılmasını istedi.

Bizler de; Karşıyaka’da yaşayan, Karşıyaka’yı seven İzmirliler olarak anıtımızı yapıp bize teslim eden Mimar Erkal Güngören‘in kızı olarak kendisine sahip çıkıp desteklemek istedik. Yanında olup yardımcı olmaya çalıştık.

Tabii ki bu arada anıtın yıkılmasının gündeme geldiği 2015 yılından bu yana karşı çıkmak adına neler yaptığını hem kendisini dinleyerek hem de elindeki belgeleri inceleyerek öğrendik.

Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı‘nın yıkılacağını ilk öğrendiğinde hemen bir avukat tutup 15 Ekim 2015 tarihinde gönderdiği bir ihtarname ile Karşıyaka Belediyesi’ni uyardığını, 2016 yılında Karşıyaka Belediyesi’ne yazdığı yazılar üzerine bu anıtın yaptırılması ile ilgili hiçbir belgenin Karşıyaka Belediyesi’nin elinde bulunmadığı gibi çok önemli bir hususu belgelediğini gördük. 

Şimdi o belgeler elimizde ve önümüzdeki günlerde bu belgeler üzerinden hukuki bir tartışmayı başlatacağız.

Ancak, şimdi bu belgelerden biri olan Karşıyaka Belediyesi’nin Karşıyaka 2. Noterliği eliyle sayın Ela Güngören‘e gönderdiği 15 Ekim 2015 tarih, 32884 sayılı cevabın son kısmında yer alan bir paragraftaki anlatıma yoğunlaşarak bu ifadeleri yazdığı anlaşılan belediye avukatının yaklaşım ve tutumunu sizlerle paylaşarak irdelemek istiyorum.

Ela Güngören’in 5 Ekim 2015 tarihinde Beyoğlu 9. Noteri eliyle gönderdiği 06965 sayılı ihtarnameye karşılık olarak gönderilen bu yazının ikinci sayfasındaki son paragrafta aynen şunlar yazılmış:

Karşıyaka Belediyesi'nin Noter Tasdikli 15.10.2015 Tarihli Cevabı 002a

Ayrıca sağlığında bizzat kendisi tarafından ileri sürülmeyen “adı ile anılma ve adının anıta yazılması” yönündeki talebin, merhum Mimar Erkal GÜNGÖREN’in vefatından sonra, mirasçısı müvekkiliniz tarafından ileri sürülüyor olması da dikkate değer bir husustur.

Bu anlatımdan da gördüğünüz gibi belediye avukatı Türkçe’nin ve hukuk jargonunun tüm inceliklerini kullanarak merhum Mimar Erkal Güngören‘in yaşadığı sürece talep etmediği bir hususun yasal varisi olan kızı tarafından talep edilmesini dikkatleri bu yöne çevirecek şekilde ilginç buluyor. Daha doğrusu böyle bir talebi yadırgadığını hissettirecek şekilde sanki Mimar Erkal Güngören‘in yaşamında böyle bir talepte bulunmayışı ile yasal varisi kızı Ela Göngören‘e yol göstermesi gerektiğini, Ela Göngören‘in babası Erkal Güngören‘in yaşamında dile getirmediği bir talebi adeta onun istek ve arzusu dışında gündeme getirerek babasının istemediği bir şeyi yapan yapan kişi durumuna getirerek taciz etmeye çalışıyor. 

Bu durum açık bir şekilde hem Mimar Erkal Güngören‘e hem de onun yasal varisi Ela Güngören‘e saygısızlıktır.

Çünkü bu anıtın yapımı ile ilgili hiçbir belge ya da dosyanın ortalıkta olmadığı bir ortamda yasal varislerin en azından müelliflerin isminin anıt üzerine yazılmasını istemeleri en doğal haklarıdır. Esasen bu belgeler ya da dosyalar Karşıyaka Belediyesi’nde olmasa bile, o anıtı görenlerin, o anıtla ilgilenenlerin o anıtı kimlerin yaptığını bilmeleri gerekir.

Nitekim Kültürpark’ın Kaskatlı Havuz kenarındaki Şadi Çalık ile Turgut Pura‘ya ait genç kız heykellerinin hemen yanına konulan sanatçıların adlarıyla heykellerin hangi tarihlerde yapıldığını gösteren tabelalar bu düşünceyle yakın zamanda oraya yerleştirilmiş, böylelikle heykellerle ilgilenenlerin bilgilenmeleri sağlanmıştır.

Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı 002

O nedenle sanatçının ya da varislerinin bu çok haklı ve yerindeki taleplerinin altında bile başka bir şey aramak normal bir hukukçunun ya da genel anlamda aklı başında bir insanın değil; hakkını arayan saygın bir akademisyeni adeta taciz edercesine itham etmeye çalışan, böylelikle yöneticisine yaranmak isteyen işgüzar bir belediye memurunun, “lafı punduna getirmek” tekniği ile yapmaya çalıştığı acınası bir çabadır. 

İzmir’e, özellikle de Karşıyaka’ya yaraşan kamu görevlilerinin tavrı bence bu olmamalıdır. Karşıyaka’ya layık kamu görevlileri, hizmet ettikleri insanlara karşı her zaman saygılı ve terbiyeli olmalı, onlara nazik davranmalıdır. Sırf kazanmak ya da haklı çıkmak adına sadece babasının eserlerine sahip çıkmak isteyen bir insanı, değerli bir akademisyeni bu tür laf oyunlarıyla itham etmeye ya da incitmeye kalkmak hiçbir kamu görevlisinin hakkı değildir. 

Mimari Gözle Karşıyaka İzlenimleri

Bugün sizlere yakın zamanda Yakın Kitabevi tarafından yayınlanıp Prof. Dr. Orcan Gündüz tarafından yazılan “Mimari Gözle Karşıyaka İzlenimleri” isimli kitabı paylaşmak istiyoruz.

1945 yılında Karşıyaka’da doğan ve 2012 yılında Ege Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’ndeki görevinden emekli olan Prof. Dr. Orcan Gündüz, 1975 yılından itibaren; yani 42 yıldır Karşıyaka’da yaşıyor. Kendisi ayrıca 1993-1998 yılları arasında İzmir 1 ve 2 no’lu Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurullarında görev yapmış. Bireysel ya da ekip olarak ulusal mimari proje çalışmalarına katılmış ve ödüller kazanmıştır. Mimarlık ve çevre düzenleme alanlarında çok sayıda proje uygulaması bulunmaktadır.

Orcan Gündüz‘ün “Mimari Gözle Karşıyaka İzlenimleri” isimli kitabı “Reşadiye Asfaltı’nda Üç Dönem 7 Üç Kuşak / Üç Mekan“, “Karşıyaka’da Apartmanlar“, “Karşıyaka’da Sel ve Su Baskını“, “Karşıyaka Sahilinde Anıtlar“, “Karşıyaka’nın Merkezinde Katlı Otopark” ve “Yahya Hayati Paşa Konağı” başlıklı altı bölümden oluşuyor.

Eski, yeni bir çok fotoğrafla zenginleştirilen bu yayında Karşıyaka’nın geçmişi ve bugünü arasında gezinip kaybolan ya da kaybolmakta olan birçok değeri görüp öğrenmek imkanını bulabiliyorsunuz.

Bu değerlerden en önemlisi olan ve son günlerde Karşıyaka Belediyesi tarafından yıkılmakta olan Karşıyaka Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı‘nın geçmişi hakkında da bilgi sahibi olabiliyorsunuz.

Kitabın yazarı Orcan Gündüz, kitabın arkasındaki tanıtım yazısında bizlere şunları söylüyor:

Mimarlık, biçim aline gelmiş yaşamdır.” demiş Amerikalı ünlü mimar Frank Lloyd Wright. Bu durumda mimarlığın amorf hali olarak tanımlayabileceğimiz yaşamdaki hassas nüansları yakalayabilmek için, mimari gözle rehberlik elbette önem taşımaktadır.

Kitabıyla, bu konuda bize rehberlik eden Prof. Dr. Orcan Gündüz de, mimar kimliği bir yana, aynı zamanda Karşıyaka’lı duyarlı bir birey olarak, Karşıyaka’nın mekansal anlamda geçirdiği dönüşümleri ve yaşamlara olan yansımalarını samimi bir dille aktarmaktadır. Bunun akademik ve bilimsel bir çalışma ya da bir anı kitabı olmadığını belirtmesine karşın, kaçınılmaz olarak tümüne, tadında yer vermektedir.

1950’li yılların küçük bir sayfiye kasabası görünümünde büyük bir kent boyutuna ulaşması, beldenin bahçeli evlerinin beton apartmanlara dönüşmesi, imbatının kesilmesi, denizin kirlenerek yitirilmesi, yeşilin tüketilmesi, yolların ve açık alanların araçlarla dolmasının öyküsünü öğreniyoruz. Prof. Gündüz, belirtilen süreç içerisinde doğrudan tanıklık ettiği bu dönüşümleri, bireysel gözlem ve izlenimleri olarak, özgün yorumlarıyla birlikte okurlarına sunuyor.

Karşıyaka´nın yaşadığı toplumsal ve mekansal dönüşümlerin, nostaljik fotoğraflar eşliğinde titizlikle aktarıldığı bu kitapta, başta Karşıyaka’lı ve İzmir’li bireyler olmak üzere herkes kendi yaşamından bir şeyler bulacaktır.

Orcan Gündüz 001

Herkesin, özellikle de Karşıyakalı olan ya da kendini Karşıyakalı hisseden veya Karşıyaka’yı seven herkesin alıp okuması dileğiyle…

Toplumsal bellek ve ‘yabancı’

Ali Rıza Avcan

Yabancı‘, birilerini “biz‘den ayıran, bir anlamda öteleyen bir sözcük olmakla birlikte yaşanan somut bir gerçekliği de ifade eder.

Yerli‘ ve ‘yabancı‘ sözcükleri, çoğu kez bir ötekileştirme çabası olmakla birlikte; bulunduğu ya da geldiği mekân üzerinden tanımlanan kişi, grup ya da toplumlar arasındaki ilişkileri tanımlamada kullanılan doğru tanımlamalardır.

Yabancı‘ bazı durumlarda sadece dışarıdan gelme eyleminin nesnesini, bazı durumlarda da dışarıdan gelmenin yanında gelinen yere uyumsuzluğu da anlatır.

Dışarıdan gelen ‘yabancı‘, geldiği yerde kendini yalnız, güçsüz ve korunmasız hisseder. Bu durumu ya kendi gibi olanlarla bir araya gelerek ve bundan güç alarak telafi etmeye ya da ‘yabancılığını‘ bir an önce üstünden atarak çevresine, çevresindeki insan, grup ve toplumlara uyum göstererek karşılamaya çalışır.

Şayet kente dışarıdan gelmiş bir göçmen; yani bir ‘yabancı‘ ise kendi gibi kente daha önce gelip oraya tutunmaya çalışanlara yakın durup gecekondusunu orada yapmaya, onlardan sağladığı yardımlarla işini kurmaya, belki de o ana kadar hiç hissetmediği hemşehrilik bağlarıyla onlardan güç almaya çalışır. 

Dün köyünde ya da kasabasında düşman olduklarıyla bile dost olmaya, kendi memleketlileriyle sıkı bağlar kurmaya çalışır, sırtını onlara dayamaya, bu amaçla kurulmuş derneklerle siyasi partilerin il, ilçe örgütlerine üye olup geldiği yer, etnik ya da dini kimliğiyle siyasette kazandığı güçle o kentin yönetiminde söz sahibi olup kendinden yana bir iktidar alanı yaratmaya çalışır.

Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı 013

Geldiği yerle uyuşmaya hazır olanlar ise bir araya gelip gruplaşmaya ya da örgütlenmeye pek ihtiyaç duymayabilirler. Bu tür ‘yabancılar‘ sahip oldukları eğitim, gelir ve toplumsal bilinç düzeyi itibariyle daha çok kendi ayakları üzerinde durmaya yatkındırlar. Tek sorunları, kendileriyle oranın yerlileri arasında iyi ilişkiler kurmaktır. Amaçları bir an önce onlardan biri olmak ve onların arasına karışıp kabul görmektir.

Ama her iki halde de geldikleri bu yabancı diyardaki birçok şey; insanlar, gruplar, örgütler, her biri ayrı bir anlam ifade eden mekânlar, anıtlar onlar için hiç bir şey ifade etmez. Hatta Kızılderili kabilelerin savaşıp yendikleri ve topraklarını işgal ettikleri düşman kabilelerine layık gördükleri gibi önce onların ortak belleğini oluşturan yerlere, kutsallarına saldırıp onları yok etmeye ya da dönüştürmeye çalışırlar. Aynen her biri antik Yunan ve Roma tapınağı olan birçok kutsal mekânın, Hıristiyanlığın ve Müslümanlığın egemen olduğu dönemlerde önce ayazma, kilise, şapel, daha sonrasında da cami, mescit, türbe ve yatır olmasında olduğu gibi…

Buradaki ortak ve ezeli amaç, o mekanın o zamana kadar oluşmuş ya da ona yüklenmiş anlamı ile belleğini silip oraya yeni bir anlam üzerinden kimlik biçmeye çalışmak, oranın ‘ruh’unu teslim alıp onun yerine kendinden yana bir ‘ruh‘ yerleştirmektir… 

İşte tüm bu anlatılanları, son günlerde Karşıyakalıların ortak çaba, gayreti ve bağışlarıyla yapılan ve bu nedenle geçen zaman içinde bir sembole dönüşmüş Karşıyaka Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı‘nı yıkıp yerine daha büyüğünü yapmak isteyen, kendisi aslen Konya Ereğlili olduğu için çoğu Karşıyakalı için ‘yabancı’ olan Karşıyaka Belediye Başkanı Hüseyin Mutlu Akpınar üzerinden okumaya, analiz etmeye kalktığımızda, yapılmak istenen şeyin bu anlamda hukuksuzluğu, sanata, sanatçıya, sanatçının hak ve emeğine saygısızlığı göze alan bir ‘fetih’, bir ‘dönüştürme’, bir ‘ruh çalma’ olayı olduğunu söyleyebiliriz.

Çünkü kendisi, yakın zamanda yayınlanan “Bir Başkan, Bir Kent, Bir Aşk” isimli kitabında da belirttiği gibi Konya Ereğli’de başlayan yaşamını Mersin üzerinden İzmir’e yönlendirmiş, bu sıralı göç sonucunda İzmir’e yerleşmiş bir göçmendir. İzmir’e geliş nedeni de bilinçli bir tercihe değil, eşinin mesleki kariyerine dayanmaktadır. O nedenle, dolaştığı güzergah ve yerleştiği İzmir itibariyle Konya Ereğli-Mersin-İzmir hattında hareket etmiş bir ‘göçmen’ ya da ‘yabancı’dır.

İzmir’deki yaşamını ise, yine kendisi gibi Konya Ereğli-Mersin-İstanbul-İzmit güzergahında bir yaşam çizgisine sahip olan rahmetli babasının ve babasının arkadaşı politikacıların desteği ile kurmuş, Konak Belediye Başkanlığı’na hazırlarken kendini birden bire ‘yabancı‘ olma halini fazlasıyla önemseyen Karşıyaka’da bulmuş; ancak kendisini aday gösteren partinin Karşıyaka’daki ezeli ve ebedi gücü nedeniyle seçilmesi kolay olmuştur. Başka bir deyimle, partisinin her hangi bir ön seçim yapmadan verdiği karar ile ‘seçilmek zorunda olan belediye başkanı‘ konumuna düşmüştür.

O nedenle aday gösterilir gösterilmez kendisi ile Karşıyaka arasında bağlantılar bulmaya ya da kurmaya çalışmış; evini apar topar Karşıyaka’ya taşımıştır. Bu arada Karşıyaka Spor Kulübü’ndeki eski görevlerini hatırlamış, iyi bir Karşıyakalı olduğunu göstermek için yeşil-kırmızı renklerin bolca kullanıldığı bir kampanya yürütmüş, reklam ve tanıtımda kendi görüntülerini bolca kullanarak kendini kabul ettirmeye çalışmıştır. 

Bu çabasının altında, kendi şahsi özellikleri kadar bir ‘yabancı‘ olarak kendini Karşıyaka’ya kabul ettirme çabasının da olduğu söylenebilir. Çünkü halkın her kabulü, belediye başkanı olmakla sağlanamamaktadır.

Belediye başkanı olur olmaz da eline geçirdiği bu olanakla belediye içine yerleştirdiği hemşehrileri, akrabaları ya da ekibi eliyle önce belediyeyi, ardından da partinin ilçe örgütünü eline geçirmiş, sonrasında da Atatürk, Zübeyde Hanım, Türk Bayrağı gibi ortak ulusal değerler üzerinden kişisel çıkışlar yaparak ilginin kendi üstünde toplanmasını, bu değerler üzerinden bir kamuoyu desteği sağlama çabalarını sergilemiştir.

Tabii ki bu arada katık atık tesisi, Karşıyaka stadı gibi konularda açığa düşmüş, birçok Karşıyakalı tarafından sırf ‘Karşıyakalı‘ olmadığı için alabildiğine eleştirilmiştir.

Daha ötesinde ise, Cumhuriyet’in 50. yılında Karşıyakalılar tarafından yaptırılıp sahiplenilen anıt ve sembolleri ele alıp daha da büyüterek yapmaya, onlardaki ortak anlayış ve ruhu anlamaya çaba göstermeden yaptığı oldubittilerle kendi iktidarı adına dönüştürmeye kalkmıştır.

Kendisi bu hamlesinde başarılı olsa bile, artık o anıtın belleklerimizdeki yeri, o anıtın taşı, toprağı, betonu, boyası ve asıl önemlisi ruhu uçup gidecek, onun yerine bir ‘yabancı’nın yaptığı yabancı yeni bir yapı gelecektir.

Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı 010

Çünkü hepimizin de bildiği gibi, büyük paralar harcanarak yapılan her büyük yapı, adına anıt demekle anıt olmuyor, anıtlaşamıyor….

İnsanlar, toplumlar o anıtı benimsemedikleri, kabullenmedikleri, onun yapımına ve korunmasına katkıda bulunmadıkları, içine halkın ruhunu yerleştiremedikleri sürece o anıt ne kadar büyük yaparsanız yapın ya da adını ne koyarsanız koyun halkın anıtı olmuyor…

Daha büyük, daha büyük, daha büyük…

Ali Rıza Avcan

Her şeyin daha büyüğünü yapma saplantısına tıp dilinde “Gigantomani” diyorlar… Vikipedi’ye göre ise Gigantomani (Eski Yunanca γίγας gigas, “dev” ve μανία mania, “çılgınlık”) olağandışı veya gereğinden büyük boyutlu eserlerin, yapıların, binaların, anıtların üretilmesini tanımlamak için kullanılan bir sözcük.

Gigantonomi sözcüğünü ülke ya da kent boyutunda düşündüğümüzde ise akla devasa büyüklükte yollar, binalar, anıtlar, köprüler yapan Nazi Almanyası, Faşist İtalya gibi otoriter ülkeler, bu yolları, köprüleri, hava alanlarını yaptıran diktatörler, demokrasiden nasibini alamamış otoriter yöneticiler akla geliyor…

Ülkemizde ise en büyük köprüler, en büyük camiler, en büyük anıtlar,  en uzun  ve büyük bayraklar bulunduğumuz coğrafya ve kentlere kendi düşünce ya da iktidarımızın damgasını vururken kullandığımız simgeler olarak algılanmaktadır.

Bir dönem en yüksek gökdelene sahip olmak, daha sonraki yıllarda her yere en uzun direkte en büyük Türk bayrağını asmak, şimdi ise kentin, körfezin her yerinden görünür bir anıta sahip olmak herkesin birbiriyle yarıştığı bir moda, bir rekabet unsuru oldu.

Bu tür bir Gigantonomi durumu kişisel düzeyde olduğunda; yani en büyük arabaya, en büyük eve, en büyük çalışma masasına sahip olmak istediğinizde bu durum psikologlar tarafından kişisel bir tatminsizliğin sonucu olarak yorumlanıyor.

vehbim_kyaka_anittan
Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı

Aynı şey bir kentin, bölgenin ya da ülkenin yönetiminde karşımıza çıktığında da bu durum yine “her şeyin en büyüğü” üzerinden kurulmak istenen bir iktidarın dosta düşmana gösterilmesine dayanan bir meydan okuma anlayışı olarak yorumlanıyor.

Bu durumu Karşıyaka Belediye Başkanı Hüseyin Mutlu Akpınar‘ın bugüne kadar sergilediği performans üzerinden analiz etmeye kalktığımızda;  İzmir Körfezi’nin her yerinden görünen en büyük Türk bayrağına sahip olmak, Boğaz Köprüsü’ne en büyük Türk bayrağını asmak, belediyeye ait sosyal tesislere Ege Bölgesi’nin en büyük tırmanış duvarını yapmak şeklinde gelişen bu tutumun en son örneğinin halkın bağışlarıyla yapılan ve Cumhuriyet’in 50. yılına isabet eden 26 Ekim 1973 tarihinde törenle açılan Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı ile ilgili olduğunu görüyoruz.

Belediyeden, belediye başkanının yazdığı kitaptan ve çevremizdeki dostlarımızdan aldığımız bilgilere göre, 1973 yılında yaptırılan anıtın, bir benzerini Karşıyaka Belediye Başkanı Hüseyin Mutlu Akpınar‘ın rahmetli babası Kenan Akpınar‘ın belediye başkanlığı döneminde Konya Ereğli’nin Cumhuriyet Meydanı’na yapan ancak 12 Eylül Dönemi’nde Kenan Akpınar‘ın görevden uzaklaştırılması nedeniyle parasını alamayan heykeltraş Tamer Başoğlu tarafından 2,5 misli büyütülerek yaptırılacağını, mevcut anıtın çürüdüğüne ve onarım göremeyeceğine ilişkin bilirkişi raporlarının düzenlendiğini biliyoruz.

79_big
Konya Ereğli Atatürk Anıtı

Oysa tarihçi dostlarımız Prof. Dr. Engin Berber ile Yrd. Doç. Dr. Erkan Serçe‘nin birlikte yazdıkları 2011 tarihli “Karşıyaka Tarihi” isimli kitaba göre; “İzmir’de Karşıyaka’da Anayasa Meydanı’nda bulunan anıt, varlığını Mayıs 1966 yılında kurulan Karşıyaka Atatürk Anıtı Yaptırma ve İlkelerini Yaşatma Derneği’ne borçludur. Dernek bir gazete ilanıyla Karşıyaka’ya dikilecek Atatürk Anıtı için 1970’lerin başında bir yarışma düzenlemiş, 29 Ekim 1971’de dereceye giren eserler belirlenmiş, sonuçların 10 Kasım’da duyurulacağı belirtilmiştir. Dernek Başkanı Doktor Ziya Ersay Karşıyaka’da yapılacak anıtın, Cumhuriyet Alanı’ndaki anıttan daha büyük olacağını vurgulayarak, “Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım, Türkiye’de ilk defa Karşıyaka’da yapılacak bu anıtta kendi çehresiyle belirtilecektir. Anıt, Atatürk’ün Türk kadınına sağladığı medeni hakları ve bu konuda girişilen devrimleri güzel bir kompozisyon içinde verecektir” diyerek görüş bildirmiştir*. Yarışmada birinci gelen proje mimar Erkal Güngören ile heykeltraş Tamer Başoğlu’nun geliştirdikleri öneridir. Metin Haseki ile Murat Eriç’in önerisi mansiyona lâyık görülmüştür. Anıt 1972-73 yılları arasında tasarlanıp uygulanmıştır.¹

Çevre ve Kültür Değerlerini Koruma ve Tanıtma Vakfı (ÇEKÜL) Başkanı Prof. Dr. Metin Sözen‘in Mimarlık Dergisi’nin 1973 Temmuz tarihli 7. sayısındaki “Türkler’de Anıt” başlıklı makalede ise, “8000 m2’lik alanın ortasında yeralan ve meydanla bütünleşen anıt ışınsal bir düzenleme doğrultusunda göğe doğru yükselen yedi beton dikitten oluşmaktadır. İzmit’teki Anıtpark ile (1972-73, tasarım ve meydan düzenlemesi Erkal Güngören, tasarım ve rölyefler Ali Teoman Germaner) çevreyi de içine alarak gelişen, kentlinin kullanımına açık bir tasarım doğrultusunda geliştirilip uygulanmıştır. Bu özelliğiyle Grup Espas ilkeleri uzantısında mimar heykeltraş ortaklığında çözülen anıt ürkütücü resmî anıttan, insan boyutunu göz önünde bulundurarak halkın hizmetine sunulan, kullanıcının estetik yaşantıyı deneyimleyebildiği anıta geçişin erken örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir. Düzenleme arkitektonik ve soyut geometrik biçimlenme dilinin anıt-heykele yansıtıldığı bir örnek olarak günümüze ulaşmıştır. Bu arkitektonik dil mimar Erkal Güngören’in tasarımının ürünüdür.² şeklinde tanıtılmaktadır. 

Mimar Sinan Fakültesi Güzel Sanatlar Fakültesi öğretim üyesi ve anıtın mimarı Erkal Güngören‘in kızı Dr. Elâ Güngören’in verdiği bilgiye göre ise, “anıtın hem ideolojik/soyut bir boyutu hem de semantik/sembolik değeri (estetik değer) bulunmaktadır. Zamanla ilçe belediyesinin sembolü haline dönüşmüş, belediyenin logosu olarak kullanılmaya başlanmıştır. Ayrıca anıtın logoları kuaför, çiçekçi olarak çalışan esnafın vitrinlerini süsleyerek gündelik hayatın içine çekilmiştir. Anıtın açılışının tarihi anlamlıdır ve tarihsel değerini oluşturur; dernek açılışı Cumhuriyet’in ilanının 50. Yıldönümü’ne rastlamasını hedefleyerek anıtı 26 Ekim 1973’te bir törenle halka açabilmiştir. Anıtın toplumsal değeri ise halen merasimlerde kullanılmasından kaynaklanmaktadır.³

Sanatçıların ve bilim insanlarının ayrıntılarıyla anlatıp insani ölçülere yakın olması nedeniyle özel bir önem verdikleri ve Karşıyakalılar tarafından benimsenen bu anıt ne hikmetse birden bire yıkılarak 2,5 misli büyütülmeye kalkışılmıştır.

Bunu da her şeyin “büyük“, “en büyük” üzerinden görüp anlamlandırmaya alışkın bir belediye başkanının aklına aniden gelen düşüncelere borçluyuz… Kendisi bu durumu yazdığı en son kitapta aynen şöyle ifade etmiş:

Karşıyaka Belediye Başkanı seçildikten sonra, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlama töreninde oradaydım. Benim de ilk bayramımdı. Çocuklarımızın cıvıltısı, Karşıyakalıların her zamanki çoşkusu ve buram buram özgürlük ve bağımsızlık atmosferi içinde gözümü anıttan alamıyordum.

Üzüntü verici durumdaydı; yıpranmış, boyası sıvası dökülmüş, yılların ihmaline ve kayıtsızlığına yenilmek üzereydi. Ağlamaklı olmuştum.

Kutlamaların oradaki bölümü bitti. Hemşehrilerimle kucaklaştım, hepsini tek tek uğurladım. Başkan yardımcılarıma ve müdürlerime, “Gitmeyin” dedim, orada kaldık.

Anıtı dolaşmaya başladım, tepeden tırnağa inceledim. Gördüklerim, içimi kararttıkça karartıyordu. Bir süre sonra arkadaşlarımın yanında gittim. Ağzımdan tek sözcük çıktı:

Yıkıyoruz, yenisini aynen ve daha görkemli yapıyoruz.

Evet, bu anlatımdan da görüldüğü gibi belediye başkanı her şeyden anlayan bir yönetici olarak anıtı uzun uzun inceledikten sonra yıkılıp yerine daha görkemli bir anıtın yapılmasına karar veriyor, hem de tek başına! Bırakın bu işten anlayan uzmanlara, mimarlara, mühendislere sormayı çevresindeki işten anlayan başkan yardımcısı ya da müdürlerine bile sorma gereğini duymuyor. Çünkü o her şeyi biliyor ve daha büyük, daha görkemli bir anıt yapmak istiyor!

Tabii ki bunun öyle pek kolay olmadığını, bu düşünceye karşı çıkanların olacağını, herkesin bu anıtın maliyeti olarak ifade edilen 10 milyon liralık fuzuli harcamayı sorgulayacağını bildiği için kimsenin karşı çıkmaya cesaret edemeyeceği gerekçeler bulması gerekiyor. İmdadına da, aynen kitabının 202. sayfasında yaptığı gibi engin hamaset becerisi yetişiyor. “Uzatmaya gerek yok” diyor; “Karşıyaka, Zübeyde annedir. Karşıyaka, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’tür. Karşıyaka, Türkiye Cumhuriyeti değerlerinin yaşayan ve yaşatan simgesidir” diye devam ederek kimsenin bu işe itiraz etmemesi için esaslı bir hamle yapıyor.

Oysa bu durum bize rahmetli Nadir Nadi’nin ulusal ortak değerlerimizin böylesine istismar edildiği bir ortamda sarf ettiği “Ben Atatürkçü Değilim” sözünü hatırlatıyor.

Ama ne hikmetse ortak ulusal değerlerimizin bu tür istismarına, hep 12 Mart ve 12 Eylül dönemleriyle faşizmin kurumsallaşmaya başladığı günümüz koşullarında daha çok rastlıyoruz. 12 Eylül döneminde kaçak yapı sahiplerinin sırf o binalar yıkılmasın diye binanın hemen önüne bir Atatürk büstü kondurduğunu hatırladığımız ya da birçok yolsuzluk, hırsızlık ve vurgunun bu tür istismarları yapanlarca gerçekleştirildiğini bildiğimiz için ne zaman hepimizin ortak ulusal değerlerinin birileri tarafından makul ölçülerin dışında kullanıldığını görsek, hep bir şeylerden şüpheleniyor, bu hamaset edebiyatının etkisinde kalan insanların sırf iyiniyetleri nedeniyle kandırılmasından korkuyoruz. 

Oysa Mustafa Kemal Atatürk, Zübeyde Hanım, Türk bayrağı, İstiklal Marşı gibi ortak ulusal değerlerin fiziki büyüklük ya da küçüklükle hiçbir ilgisi yoktur. Fiziki olarak büyük ya da uzun olmaları onlara fazladan bir değer kazandırmaz. Asıl önemli olan şey o değerlerin hepimiz tarafından anlaşılıp paylaşılarak gönüllerdeki yerinin büyütülmesidir.

O nedenle hepimiz açısından önemli olan bu değerlerin başkalarının amaçları için bu şekilde istismar edilmesine izin vermememiz gerektiğini düşünüyorum.

5593869412_314f963526_o
Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı

Ayrıca baskı, sömürü, esaret ve faşizmle mücadelenin yol ve yöntemi bu tür nesnelerin büyüklüğü ya da küçüklüğü ile değil; bu değerleri kabullenmiş olanların örgütlenip mücadele etmesiyle mümkün olacağı bilinmeli ve kabul edilmelidir. 

Anıtlar, bayraklar ve diğer semboller sadece ihtiyaç duyduğumuz heyecan, azim ve mücadele ruhunu bizlere verecek hafıza mekanları olup onların Gigantonomi saplantısından uzak tutulması gerekir.


¹ Berber, E.; Serçe, E.; Karşıyaka Tarihi, Çınar Ajans & Matbaacılık San. Tic. Ltd. Şti. 2011, İzmir, s.342

² Sözen, M.; Türklerde Anıt, Mimarlık, Sayı 7, Temmuz 1973, s.20

³ Güngören, E.; Karşıyaka Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı, file:///C:/Users/Ali%20Rıza/Desktop/Karşıyaka%20Anıt/Atatürk,%20Annesi%20ve%20Kadın%20Haklar%20Anıtı.pdf

⁴ Akpınar, H.M.; Bir Başkan, Bir Şehir, Bir Aşk, Doğan Egmont Yayıncılık ve Yapımcılık Ltd. Şti., Nisan 2017, s.200

Anılarda Yitip Giden Karşıyaka

Tufan Atakişi ismi, Karşıyaka denilince akla ilk gelen isimlerden biri.

Adeta Karşıyaka’nın yerel markalarından birine dönüşmüş bir gazeteci, bir dergici, bir araştırmacı ve bir yazar. Uzun yıllar yaptığı gazetecilik ve bu mesleği dönüştürerek edindiği araştırmacı kişiliğiyle İzmir ve Karşıyaka konusunda uzman bir kişi.

Ben kendisini katıldığı toplantılar, yazdığı kitaplar, çıkardığı dergiler ya da her seneki kitap fuarlarında tek başına açtığı stanttaki canlılığı ve gelen konukları tek tek ağırlayan konukseverliği ile tanıyordum. Daha sonra kendisini sosyal medyada izlemeye başladım ve çoğu kez aynı fikirde olmaktan kaynaklanan bir duyguyla zaman zaman yaptığımız uzun telefon sohbetleriyle daha iyi tanımaya başladım. Hatta zaman zaman yaptığım araştırmalarda yetersiz kaldığımı hissettiğim durumlarda onu arayarak fikrini sorup katkılarını almaya çalıştım. Sağ olsun hiçbirinde olumsuz davranmayarak hep yardımcı ve paylaşımcı oldu.

Yakın zamanda da şimdi tanıtımını yapmaya çalışacağım “Anılarda Yitip Giden Karşıyaka” isimli 11. kitabını çıkardığını duyurdu. Bu duyurunun arkasından da kitabın kapak tasarımını paylaşarak her birimizin fikrini sordu ve çoğunluğun tercihi doğrultusunda kararını verdi.

Anılarda Yitip Giden Karşıyaka 001

Haliyle bu seneki TÜYAP İzmir Kitap Fuarı’nda giderek satın aldığım ilk kitap onun bu kitabı oldu. Kitabın ilk sayfasına ise benim için çok güzel şeyler yazdı ve imzaladı.

BU ziyaret sırasında kendisi, değerli eşi Asuman Yapıcı Atakişi ve hoş bir tesadüfle bir araya geldiğimiz sevgili hocam Ersin Doğer, Nedim Atilla ve Lütfü Dağtaş ile birlikte keyifli bir sohbet yapma imkanını yakaladık. Tabii ki sohbetimizin ortak konusu her zaman olduğu gibi Karşıyaka ve Karşıyaka’nın geleceği idi.

Anılarda Yitip Giden Karşıyaka 002

Sevgili Tufan Atakişi‘nin bu son kitabı 2014 yılında yayınlanan “İzmir: yarınlara Miras” isimli kitabında yer alan “Kordelio, Karşıyaka’ya Uzanan Öykü” isimli güzel ve uzun bir şiiriyle başlıyor. Ardından da Prof. Dr. Ersin Doğer’in Karşıyaka Karşıyaka Dergisinin Mart/2008 sayısında yayınlanan “Karşıyaka Eski İzmir’den Eskidir! (Kordelyo’nun Kökeni ve Anlamı Üzerine” başlıklı yazısı ile karşılaşıyoruz.

Devamında da şu yazılar yer alıyor:

  • Tufan Atakişi‘nin “Gazi, Karşıyaka ve Fes…“, “Selçuk Yaşar ve Karşıyaka“, “Tahir Türetken Anısına“, “Özsaruhan Villası“, “Yıldırım Karakaplan ve Fahrettin Paşa Caddesi No. 376“, “Gevrek, Üstelik Reşadiye Fırını’ndan“, “Alaybey Dönemeci…“, “K.S.K.’nin Kuruluşu Üzerine” başlıklı yazılarıyla Karşıyaka Karşıyaka Dergisi’nin Kasım/2006 sayısında yayınlanan “Şu Ellimetre Dedikleri“, Aralık/2013 sayısında yayınlanan “Bir Zamanlar Hepimiz Onun Kokoreçini Yemiştik” başlıklı  ve Şubat/2010 sayısında yayınlanan “Dünya Fotoğrafçılık Tarihini Değiştiren Adam” başlıklı yazıları, 
  • Hüsnü Levent‘in Karşıyaka Karşıyaka Dergisi’nin Eylül/2008 sayısında yayınlanan “Banyolar, Mendirek ve Yelken Tesisleri” başlıklı yazısı,
  • Necdet Türetken‘in Karşıyaka Karşıyaka Dergisi’nin Temmuz/2006 sayısında yayınlanan “Karşıyaka ve Yamanlar Suyu” başlıklı yazısı,
  • Yücel İzmirli‘nin “İmbata Aromasını Katan Nergis” başlıklı yazısı, 
  • Mithat Erefe‘nin Karşıyaka Karşıyaka Dergisi’nin Ağustos/2008 sayısında yayınlanan “Ege’de Akaryakıt Dağıtımı İlk Karşıyaka’dan Başladı” başlıklı yazısı, 
  • Sancar Maruflu‘nun Karşıyaka Karşıyaka Dergisi’nin Haziran/2006 sayısında yayınlanan “Karşıyaka Orman Fidanlığı” başlıklı yazısı,
  • Bahar Balköse‘nin Karşıyaka Karşıyaka Dergisi’nin Ocak/2007 sayısında yayınlanan “Anılar” başlıklı başlıklı yazısı,
  • Ergün Okçay‘ın Karşıyaka Karşıyaka Dergisi’nin Ağustos/2011 sayısında yayınlanan “Bayrak Olan Elbise” başlıklı yazısı, 
  • Vehbi Moğol‘un Karşıyaka Karşıyaka Dergisi’nin Aralık/2012 sayısında yayınlanan “İşgal Yıllarında Karşıyaka” başlıklı yazısı, 
  • Esin Kurt‘un Karşıyaka Karşıyaka Dergisi’nin Ocak/2012 sayısında yayınlanan “Nurten Erişken” başlıklı yazısı,
  • Emel Totrakan‘ın Karşıyaka Karşıyaka Dergisi’nin Haziran/2006 sayısında yayınlanan “Karşıyaka Özlemi” başlıklı yazısı.

Tufan Atakişi‘nin 20 yıldır çıkardığı İzmir İzmir Kent Kültürü ve Sanat Dergisi‘nin yanında 10 yıldır çıkardığı Karşıyaka Karşıyaka Kent, Kültür ve Sanat Dergisi ve 10 ayrı kitabın getirdiği engin bir bilgi ve birikim çerçevesinde yazılmış olan bu 11. kitaba, devamının gelmesi dileğiyle “Hoşgeldin!” diyor ve Karşıyakalı olan ya da kendini Karşıyakalı hisseden herkesin bu kitabı okumasını diliyoruz.

 

Kamuoyu nasıl oluşturulur ve ne işe yarar?

Ali Rıza Avcan

Sosyal bilimlerde ‘kanaat önderi‘ denilen bir kavram var.

Dijital dünyanın güvenilir sözlüğü Vikipedi, “Kanaat Lideri, psikolojik bir kavram olup, fertlerin ve toplumların anlama ve kavrama farklılıklarından ötürü, bir gruba veya topluluğa sosyal mesajları veya sosyal olayları, onların anlayacağı ve kavrayacağı dilde anlatan liderdir. Kanaat lideri, kendi grubu gibi yaşar. Dolayısıyla grup üzerinde hayli etkindir. Onun yaptıkları grup tarafından çok çabuk benimsenir.” şeklinde tanımlıyor.

1992 yılından bu yana İzmir Ticaret Odası başkanlığı görevini sürdüren Ekrem Demirtaş da, bu kentte -seveni kadar sevmeyeni de olmakla birlikte- koltuğunu uzun bir süredir muhafaza etmedeki becerisi, arkasına aldığı binlerce tüccar, esnaf ve tacirin ekonomik ve toplumsal gücü; ayrıca zaman zaman bir belediye başkanı gibi “rol çalan” tavırları nedeniyle İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu ile geçinemeyip çatışsa da sahip olduğu örgütlü güç nedeniyle, belediyeler dahil birçok kurum, kuruluş ve kişi üzerinde etkili olan İzmir ölçeğinde bir “kanaat önderi“dir

Biz bunu istesek de istemesek de, kendisini sevsek de sevmesek de mevcut durum ve kendisinin toplumsal konumu budur.

Kimi İzmirli bunu kendisinin vizyon sahibi olmasına, geleceği görme ve inşa etme konusundaki becerisine bağlar.

Aslında bu tespitlerinde de haklıdırlar. Çünkü Ekrem Demirtaş kah bir belediye başkanı kah bir patron gibi davranarak İzmir kentinin geleceğinde yer almak, kentin geleceğine yön vermek düşünce ve çabasındadır.

İşte o nedenle, kentin ünlü aile ve sermaye şirketlerinden önce özel bir vakıf üniversitesi kurmayı düşünmüş ve gerçekleştirmiştir.

İşte o nedenle, Valilik’ten, Belediye’den ve İZKA’dan bir adım öne geçerek İzmir’in yurtdışındaki tanıtımını üstlenme, logosunu belirleme işine bile el atmıştır.

Bu çerçevede yaptığı önemli çalışmalardan biri de, hiçbir yasal dayanağı ve zorunluluğu olmamasına karşın İzmir’le ilgili stratejik planlar hazırlama gayretidir.

Bunu, benim bildiğim kadarıyla ilk kez Prof. Dr. Çınar Atay’a hazırlattığı “2003-2013 İzmir Stratejik Planı” ve “İzmir İlçelerinin Ekonomik Profili ve Alternatif Olanakları” isimli bir çalışma ile başlatmış, ardından da 2015 yılında geniş bir ekibe “İzmir İş Hayatı 2015-2023 Stratejik Planı” ile “İzmir İli İlçelerinin Sorunları, Çözüm Önerileri ve Yatırım Olanakları” isimli çalışmaları yaptırmıştır.

Yaptırdığı bu çalışmalar, çoğu valilik, kaymakamlık ve belediyenin yapmadığı değerli, iyi ve güzel çalışmalardır. O nedenle de zaman zaman, “keşke diğerleri de bu tür çalışmaları dikkate alıp aynısını yapsalar” demek zorunda kalırız.

Diğer resmi, özel ve sivil kuruluşlarının bu planlara, bu öngörülere uyma zorunluluğu bulunmamakla birlikte bu belgeler her planlama çalışmasında dikkate alınan , en azından göz ucuyla okunan belgelerdir.

Durum bu olmakla birlikte, bu tanımlayıp öngören planlama belgelerinin temel bir özelliği daha vardır. Bu da bu belgelerin her düzeyde kamuoyu oluşturma ve yönlendirmeyi kolaylaştıran belgeleri olma özelliğidir.

İzmir Ticaret Odası ve onun başkanı Ekrem Demirtaş, bu tür ön alan planlama belgeleri ile, onları kullanarak öncelikle kendi üyelerini daha sonrasında da ilişkili oldukları diğer sermaye çevrelerini ve giderek İzmir kamuoyunu kendi istek, beklenti ve talepleri doğrultusunda oluşturmakta, şekillendirmekte ve onu bir toplumsal baskı unsuru olarak harekete geçirebilmektedir.

13078_20150130094739_erc_5405

Geçtiğimiz yılın yaz ve sonbahar aylarında yaşadığımız “Kültürpark’a Dokunma! “mücadelesinde yaşananlar tam da bu söylenenleri doğrulamış; önce İzmir Ticaret Odası’nın “Kültürpark Projesi” ile ilgili görüş, düşünce, öneri ve taleplerini kapsayan bir rapor 2014 yılında hazırlanmış, bu raporun bu projeyi tartışıp şekillendiren İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu’nda (İEKKK) etkili olması sağlanmış, böylelikle toplantılarda İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun sol yanına Prof. Dr. İlhan Tekeli otururken sağ yanına da Ekrem Demirtaş‘ın oturması sağlanmıştır. Ardından sözkonusu projeye karşı toplumsal bir direncin ortaya çıkması ile birlikte Ekrem Demirtaş kah sert kah tatlı dilli demeçler vererek projeyi sahiplenmiş, savunmuş; hatta Aziz Kocaoğlu‘nu sıkıştırmaya dahi kalkmış, imzaladığı resmi yazılarla İzmir Ticaret Odası üyelerinin Pakistan Pavyonu’na giderek projeyi beğenmeleri için kampanyalar düzenlemiştir. 

Böylelikle projenin asıl sahibinin İzmir Büyükşehir Belediyesi değil; bizzat İzmir Ticaret Odası ve onun başkanı Ekrem Demirtaş olduğunu bütün bir İzmir kamuoyunun görmesini ve anlamasını sağlamıştır.

Şimdi ise İzmir Ticaret Odası’nın 2016 yılında yayınladığı “İzmir İli İlçelerinin Sorunları, Çözüm Önerileri ve Yatırım Olanakları” isimli yayınla önümüzdeki yıllarda İzmir’in 30 ayrı ilçesinde yapacağı ekonomik, kültürel ve siyasi ölçekli farklı organizasyonların önünü açmak istemektedir.

İzmir Ticaret Odası’nın bu yeni yayını elime geçtiğinde ilk yaptığım şey, İzmir’e geldiğimden bu yana yaşadığım, yaşadıkça öğrenip bilmeye başladığım Karşıyaka ilçesi ile ilgili olarak neler söylendiğini merak etmek oldu. 

Sözkonusu yayının 135-140. sayfalarında yer alan “Giriş“, “Sorunlar ve çözüm önerileri“, “Yatırım olanakları” ve “ilçenin SWOT analizi” bölümlerini okuduğumda karşıma oldukça ilginç saptama ve değerlendirmeler çıktı.

İzmir Ticaret Odası’na göre Karşıyaka’nın en önemli ve öncelikli sorun ve çözüm önerileri şu şekildeydi:

  1. İmar uygulamalarında trafo yeri tahsis edilmelidir.
  2. Mevcut trafo merkezleri güçlendirilmelidir.
  3. Cami sayısı arttırılmalıdır.
  4. Yükseköğretim kurumu ihtiyacı karşılanmalıdır.
  5. Hastane ihtiyacı karşılanmalıdır.
  6. Ziyaretçilerin konaklayabilecekleri tesisler inşa edilmelidir.

Önem ve öncelikleri dikkate alınarak sıralanan bu sorunların başında yer alan imar planlarındaki trafo yeri tahsislerinin yetersizliğiyle mevcut trafo merkezlerinin yetersizliği konuları bu konudaki mevcut ve olası taleple arz miktarı arasındaki olumsuz ilişkiyi gösterip kanıtlamayı; ayrıca ilgili kuruluşların gelecek yıllara yönelik yatırım planlarını bilmeyi gerektirdiği için bu konularda ayrıntılı bilgi verilmediği sürece bu taleplerin ne ölçüde isabetli, doğru olduğunu belirlemenin mümkün olmayacağını öncelikle ifade etmek isterim.

Ancak “nüfusu 325 binin üzerindeki ilçede 32 adet caminin bulunduğu” bilgisinden hareketle mevcut ve yapılmakta olan camilerin yerini, kapasitesini, bu konudaki ihtiyaç ve talebi bilmeden ya da göstermeden “Karşıyaka’da cami sayısı arttırılmalıdır” sonucuna ulaşmak, kafalarda Karşıyaka ile ilgili olarak nasıl bir tahayyül bulunduğu ve “cami sahibi olma ya da olmama” gibi hassas bir konuda önemli bir soruna sahip olduğunu söylemenin kimlerin işine yarayacağı sorusunu da sormamızı gerektirmektedir. Hele ki ortada sapasağlam bir iktidarı desteklemeyen “Gavur İzmir” algısı dururken…

Karşıyaka’nın gerçekten camileri az mıdır ve halkın bunların sayısını arttırmak gibi bir talebi var mıdır?

İşte bu sorunun yanıtını bulmak için geçtiğimiz günlerde İzmir İl Müftülüğü’ne Bilgi Edinme Hakkı ve Kanunu çerçevesinde İzmir’in tüm ilçelerindeki ibadethanelerin sayısını, kapasitelerini, özelliklerini, yapılmakta olanları ya da yapılması planlananları ayrıntılı bir şekilde sordum.

Aldığım yanıttan ise İzmir İl Müftülüğü’nün elinde böylesine ayrıntılı bir bilginin olmadığını, istatistiklerini ilçe ilçe değil il bütününde tuttuklarını öğrendik.

avrupanin-yildizi-karsiyaka-3

İzmir Ticaret Odası’nın hazırladığı bu yayında yer alan “yükseköğretim kurumu ihtiyacı karşılanmalıdır“, “hastane ihtiyacı karşılanmalıdır” ve “ziyaretçilerin konaklayabilecekleri tesisler inşa edilmelidir” gibi sorun ve çözüm önerilerinin ise; hangi ilçe sınırından diğerine girdiğimizi bilemediğimiz bir metropolde artık geçerli olmadığını, Karşıyaka ilçe sınırlarının hemen yakınına büyük bir “memleket hastanesi” yapılacağını bildiğimiz, kentin merkezindeki konaklama tesislerinin İzmir Enternasyonal Fuarı gibi büyük organizasyonlar dışında genellikle % 100 kapasiteye ulaşamadığını gazetelerden öğrendiğimiz, “her ile, her ilçeye bir üniversite yapma” anlayışının artık eskidiğini ve bu tür politikaların istihdam alanı yaratılmamış eğitimsiz diplomalı işsizler ordusunun her geçen gün artmasına neden olduğunu bildiğimiz günümüz koşullarında ömrünü tamamlamış, eski, demode talepler olduğunu sanırım söylemeye gerek yoktur…

Bu sorun ve çözümlerin eksik, yanlış, eski, demode ve geçersiz olduğunu bilmekle birlikte biz yine de bu tür yayınların, bu tür yönlendirmelerin gelecekte Karşıyaka’nın ya da diğer ilçelerin başına neler öreceğini, kimlerin işine yarayacağını, bu tür taleplerin hangi siyasi mükafatlarla ödüllendirileceğini düşünmekten, sormaktan vazgeçmemeli; “camisi az Karşıyaka” algısının kimlerin işine yarayacağını bir köşeye dikkatle not etmeliyiz diye düşünüyorum…

Sorun, stat mı yoksa kent mi?

Tanzer Kantık

Öncelikle bu görüşlerim nedeniyle çokça eleştirilip taşlanacağımın farkındayım. Eleştirileri olanlar yazdıklarım üzerinden anti tezlerini dile getirebilirler, yazı yazabilirler, fikirlerini paylaşabilirler.

İzmir’de kente dair tartışmalardan birisi de hepimizin bildiği gibi, şehir içine yapılması planlanan Göztepe ve Karşıyaka stadları konusu. Konu bugüne denk yerel yönetim, ilgili bakanlık, kulüp yöneticileri, vatandaşlar ve taraftarlar arasında bir tartışma konusu olmayı sürdürüyor. Konu, sadece “şehir içinde stat olur mu olmaz mı?” sorusu ile izah edilebilecek boyutu fazlasıyla aşıyor. Ben konuyu kendimce kategorize ettiğim bir kaç başlık altında irdelemek yanlısıyım. Çünkü ülkemize has bazı çarpıklıkların konuya direkt etki ettiğini görmekteyim.

Konunun kabaca şehircilik ve futbol kültürü anlamında iki farklı yönü var. Şehir ve kültür konusu burada iç içe girmiş durumda. O nedenle birbirinden ayırarak değil, iç içe tarif etmeye çalışacağım. Ayrıca konu futbol olunca, günümüz futbolunda başarıya ulaşmış ulusların bu konuyu nasıl çözdüğüne de bakmak gerekiyor.

Şehir planı anlamında konuya yaklaşıldığında, şehir merkezindeki bir stadın getireceği yükler sıralanarak bir stadın şehir içinde olmaması gerektiği ifade edilir. Şehir plancılığı açısından bir stadın olması gereken yer diye tarif edilen bir nokta olmadığını biliyoruz. Stadın olacağı noktayı belirleyen şartlar daha farklı.

Bir futbol stadının bugün şehir dışında olması gerektiğini düşünen kişiler, günümüzde ülkedeki futbol seyircisi profilini ve bu sebeple oluşan asayiş sorunlarını dile getirerek bu yönlendirmeyi yapmakta. Ayrıca bir stadın toplayacağı yüksek hacimdeki insan sayısının o bölgeye geliş ve gidişinin kent trafiğinde yaratacağı zorluklara işaret etmekteler.

Bunu yapmakla aslında şunu mu söylemek istiyorlar? Madem kırıp döküyor, bağırıp çağırıyorsunuz; gidin bunu şehrin dışında, yerleşim olmayan yerde yapın!

tanzer-02

Oysa her kültür kendisini var edebilmek ve uygarlaştırmak için uygun fiziki şartları arar. Örneğin bir yeşil alanda, bir parkta hep birlikte yaşayabilmek, -çöp kültüründen tutun da- o alanda bulunmanın uygar metotlarını geliştirmek, kökleştirmek için toplumların öyle bir parka ihtiyacı vardır. Müze de, sanat galerisi de, bisiklet yolları da bu fiziksel şartlara dahildir. Toplum kültür eğitimini, sanat eğitimini, spor eğitimini ancak onu yaşayabileceği sağlıklı fiziki mekânlarda yapabilir. Toplumda sanat kültürünün olmadığını konuşurken bunun eğitimle verilebileceğini söyleriz ama nedense kamusal alandaki sanat eseri azlığı hiç konuşulmaz. Heykelin olmadığı, büyük bir arkeoloji müzesinin olmadığı bir kentte yetişen çocuk büyüdüğünde metrodaki heykeli kırabilir veya ona “ne yapıyorsun sen?” diyen bir kişi bile çıkmayabilir. Futbol kültürü de bunların dışında değildir. Kamu kuruluşlarının görevi, ana başlıklar halinde bellidir. Nasıl bir müzedeki eserlerin çalınması, bir bisiklet yolundaki araç park işgali bir asayiş sorunu ve halledilmesi gereken bir durumsa, stada gelen seyircilerin oluşturacağı asayiş sorunu da bu kapsamdadır ve devletin görevi bunu önlemek ve bertaraf etmektir.

Batıda bunun teknik altyapı ve kurallarla nasıl çözüldüğü bellidir ve uygulanabilir sistemler mevcuttur. Toplumun stadı şehrin dışında istemesi yerine, bu şartları yöneticilerinden oluşturmasını talep etmesi gerekmektedir. Nasıl bugün İzmir’de Kültürpark ile ilgili talepler dillendirilirken parktaki asayiş sorununun da çözülmesi gerektiğini belirtiyorsak, bu şartları istiyorsak aynı şartları futbol stadyumları için de talep etmenin bir farkı yoktur.

Futbol konusunda en büyük asayiş sorunlarını yaşayan İngiltere’de nasıl bir süreç yaşandığını hepimiz biliyoruz: Heysel Faciası! Holiganizm sonrası oluşan şartlar nasıl aşıldı ve bugün İngiltere Premier Ligi yayın hakları açısından baktığınızda, nasıl dünyanın en değerli ligi haline geldi? Çözümü mümkün ve çağdaş yaklaşımları, toplum olarak bu noktada da talep etmek gerekiyor. Futbol kültürünün de kendisini var etmesi, uygarlaşması, olgunlaşması için çağdaş şartlara ihtiyacı vardır. Bu konuda aslında Türkiye’de bir aşama kaydedildi. Doğru dürüst oturma yerleri olmayan kuru betondan seyir zevki olmayan eski stadlarda tel örgüler arkasında futbol izleyen seyirci için artık tel örgülere ihtiyaç yok. Nedeni, yukarıda bahsettiğim toplumun eğitimi için gerekli sağlıklı fiziki şarttır. Şimdi “tel örgüler kalkarsa ortalık kaos olur, futbol izlenmez, olaylar çıkar, futbol biter” diyenleri hatırlıyorum. Çoğunluktaydılar ve dedikleri gibi olmadı. Futbol izleyicisinin Türkiye’de çok olgun olduğu söylenemez; ama kaydedilen aşama da azımsanacak bir aşama değildir. Toplumun eğitilebilmesi için kitlelere bu şansın verilmesi gerekiyor. Çünkü yukarıda saydığım hiçbir kültürü okullarda, televizyonda veya internette öğretemezsiniz insanlara. İnsanlar ancak yaşayarak öğrenir ve dersler alarak eğitilirler.

Diğer yandan trafiğe gelen yük konusu stadın şehir merkezinde olmasından çok, o şehrin büyük kitleleri şehrin farklı noktalarına sağlıklı taşıyabilen bir toplu ulaşım altyapısına sahip olup olmamasıyla da alakalıdır. Bir stada aynı saatte 25.000 kişi gelmek istediğinde oluşan trafik sorunu ile sabah 08.00-09.00 arasında şehir merkezindeki işyerine gelmek isteyen kitlenin ne farkı var? Sayı farkı yoktur; hatta sabah işine gitmek isteyenlerin sayısı daha da fazladır. Amacı burada kutsamanın da çok anlamlı olduğunu düşünmüyorum. Şehir işe gitmek isteyenleri mevcut altyapısı ile taşıyamıyorsa, stada gelmek isteyenleri de taşıyamayacaktır. Yani sorun stadın yeri değil, şehrin “hareketlilik” sorunudur.

Bu iki fiziki duruma, futbol kültürü konusunda sahip olduğumuz çarpık yapının da katkısı var. Konu biraz da şehrinin, semtinin takımını tutmakla alakalı. Burada GözgözTV editörü Mazlum Şarkaya’nın “Kirli Yıldıza Şehrini Satma” başlıklı yazısından bazı alıntılar yapmak istiyorum. Çünkü bizdeki “taraftarlık ve aidiyet” konusunu özetleyen ve asıl çarpıklıkla ilgili bölümler ve örnekler oldukça çarpıcı…

İngiltere’de yaşadığınızı düşünün.

Birmingham, Cardiff, Sheffield, Sunderland veya İngiltere’nin herhangi bir yerinde Londra takımı olan Chelsea’nin Premier Lig şampiyonluğunu kutlamak için arabanıza atlayıp kornaya basarak dolaşıyorsunuz. İnsanlar anlam veremez yaptığınıza, çevreyi rahatsız ettiğiniz için ceza yemek bir yana sizi sırf bu yüzden kamu hizmetinde çalıştırırlar. Çünkü orada yaşayan herkes şehrinin, kasabasının takımını tutacağını küçük yaşta öğrenir. Aileleri ufak yaşta çocuklarının elinden tutup oynadığı lig fark etmeksizin Nottingham, Sunderland, Derby Country tribünlerine sokar çocuklarını. Hiçbiri Arsenal’li, United’li, Chelsea’li yapmaya gerek duymaz; zaten tuhaf karşılanır. Yaşadıkları bölgenin takımı iki alt ligde oynasa bile kutu gibi stadyumlar da mahalledeki arkadaşlarıyla ağabeyleriyle aynı ortamda ısınır o çocuklar kulüplerine. Kasabasını yüzlerce kilometre ötedeki şaşalı kulüplere satmayı hiçbiri düşünmez. Aynı şey Avrupa’nın diğer ülkelerinde de geçerlidir. İspanya’da San Sebastian kentinin nüfusu toplam 200 bin yokken 32 bin kişilik stadyum zaman gelir yetmez. Bu kentte yaşayan kimse Real Sociedad’a karşı Barca’yı Real’i tutmaz. Bilbao deplasmanın da dünya devi Barcelona’yı destekleyen 200 kişi zor görürsünüz tribünde onlar da Bilbaolu değildir zaten. Münih’te Dortmund’lu, Torino’da Milan’lı, Nantes’ta Lyon’lu göremezsiniz.

Televizyon da izlerken hep imrendiğiniz İngiltere Liginde 8 bölgeden 23 farklı takım bu sebeple şampiyon olmuştur. Senin ülkende Anadolu futbolu ezilirken orada Premier lige çıkan takım 170 milyon Euro gelire sahip olur, sırf yukarıdaki takımlarla daha iyi şartlarda rekabet edebilsin diye…

İtalya Liginde 16 farklı kulüp şampiyonluk yaşamıştır. Bugün beğenmediğin Genoa’nın 9, Torino ve Bologna’nın 7’şer şampiyonluğu vardır. Almanya’da 62-63 sezonundan itibaren Bundesliga statüsünden sonra 12 farklı ekip şampiyon olsa da Bundesliga öncesine indiğimizde bu rakam 28’i bulur. Gelirlerin en adaletsiz dağıtıldığı İspanya’da bile şampiyonluk yaşamış 9 farklı kulüp vardır.

Fransa Liginde 19 takım şampiyonluk yaşamıştır. Lig 1’in kurulduğu 1932 öncesine indiğimizde bu rakam 28’i bulur. Sana sorsak bugün PSG’den büyüğü yoktur orada ama en çok şampiyonluğu Saint Etienne kazanmıştır. (10 şampiyonluk), Marsilya’nın 9, Nantes’in 8, Monaco ve Lyon’un 7, Bordeaux ve Reims’in 6, PSG’nin 5, Nice’in 4, Lille’in 3, Le Havre ve Sochaux’un 2 şampiyonluğu bulunur. Avrupa liglerindeki en adil gelir dağılımının meyvesi bu kadar denk şampiyonluk sayılarıdır. Fransa’da gelirlerin kulüp kayırmadan adilane yapılması rekabeti arttırmıştır.

Hadi diyelim ki bunlar Avrupa’nın önde gelen ligleri, tabloyu biraz daha aşağı çekelim, Hollanda’da 18 şehirden 29 şampiyon çıkarken, Porto, Benfica, S. Lizbon gibi birkaç kulübün tekelinde gibi görünen Portekiz’de 8, Belçika’dan 15, İsveç’te 10, İsviçre’de 19 farklı takım şampiyonluk yaşamıştır. Hani şu tükürüğümüzle boğarız dediğin Avrupa şampiyonluğu bulunan 10 milyonluk Yunanistan var ya orada bile 6 kulüp şampiyonluk yaşamış kardeşim.

Adı geçen ülkelerin şehirlerindeki statların % 90’a yakını şehrin merkezindedir. Paris, Barselona, Manchester, Londra gibi şehirlerde statlar şehir merkezinde, yerleşim yerleri içindedir. Üstelik bazı şehirlerde birden fazla, hatta 3 stat şehrin merkezindedir. Bu toplumlar aidiyet yapısı, kültürel yaklaşım ve fiziki şartlar düşünüldüğünde statlarını şehir dışına yapma ihtiyacı duymamışlardır. Mali açıdan güçleri olduğu halde var olan statlarını yıkıp şehir dışında stat yapma yoluna gitmemişlerdir.

tanzer-01

Türkiye’deki futbol seyircisine de bu anlamda alt kültür mensubu muamelesi yapılması kabul edilemez. Statların şehir merkezinde olmasına karşı yapılan eleştirilerin tamamında bir alt kültür-üst kültür bakışının da olduğunu söylemek gerekli. Park kültürü, müze kültürü, sanat kültürü savunuları üst kültür kapsamına alınıp, futbol kültürünün alt kültür kapsamına itilmesi kabul edilemez. Kendinizi mensubu olarak görmediğiniz kitleleri ötekileştirme çabası çok tanıdık. Şehir merkezlerinden eğitimi bilimi çıkardık, çünkü tüm üniversite kampüslerini şehir dışına yapıyoruz, şehrin merkezine büyük alış veriş merkezleri dolarken sesimizi çıkaramadık, şimdi park istediğimizde bizi şehrin dışına davet edenler var. Stat isteyenler de bu ülkenin vatandaşı ve şimdi de onlar şehir dışına davet ediliyor.

Ek olarak şunu da söylemek gerekli, Göztepe ve Karşıyaka özelinde. Şehrin merkezinden kendi taraftarının yoğun olarak yaşadığı bölgedeki statlar bu takımlara hem gelir anlamında katkıda bulunacak, hem de taraftarının çoğu Göztepe’de, Karşıyaka’da olan kitleler bu stadlara gelirken özel araçları ile gelmeyecektir. Kaldı ki her iki stadın çok yakınından metro ve banliyö hattı geçmekte, stadların yapılması planlanan yerlere çok yakında iskeleler bulunmaktadır. Ama örneğin Göztepe Stadı’nın yapılması planlanan arazinin hemen 200 m ilerisindeki F. Altay Meydanı’na yapılacak AVM’ye herkes özel aracıyla gelecektir.

Şehir merkezinde stat yapılmasının getireceği olumsuz şartları stadın varlığında değil; şehrin diğer yönetilemeyen ulaşım ve yeşil alan varlığına dair getirilen yaklaşımlarda aramak gerekiyor. Kitlelerin şehir içindeki varlığının her ne amaçla olursa olsun bir sorun teşkil ettiğini düşünüyorsak; o kitleleri şehir dışına itmek, sorunu görmezden gelip halı altına süpürmek anlamına gelir. Çünkü bence stadı şehrin dışına çıkarmak, açıkçası sorunu halının altına süpürmektir.

Stat Meselesi

Çağrı Gruşçu

Stat meselesi yine ayyuka çıktı.

Siyaset yine kızıştı. Ama her zaman olduğu gibi fillerin tepişmesinde karıncalar ezilmeye devam ediyor!

Taraftarlar sitemkâr ve haklı… Ancak olan biteni algılamadan, bir an önce olsun bitsin derdindeler.

Gayet doğal, çünkü sindirme ve bezdirme politikası hâkim…

Peki, ne olmuştu? Göztepe Başkanı Mehmet Sepil, kulübün yönetimini devraldığında Güzelyalı’daki Gürsel Aksel Tesisleri’nde inceleme yaptı.

Ne dedi? “Beş verip bir almayalım.”

Fakat sonra ne oldu? Projeler çizildi, Gürsel Aksel Stadı oldubittiyle ihale edildi.

Proje taraftarı heyecanlandırmadı.

Neden? Çünkü Göztepe taraftarı ve yönetimi, en az 35 bin kişilik bir stadın hayalini kuruyordu. Aslında Göztepe’nin kıdemlileri dâhil büyük ölçüde taraftarlar yıllardır Güzelyalı’da bir stadın hayalini yaşıyordu.

Peki, sonra ne oldu? 15 bin kapasiteli ilk projeye itirazlar yükseldi. “Burası nefes alma noktası” diyen aktivistler de oldu, bu projeyi anlı şanlı Göztepe’ye yakıştırmayan taraftarlar da…

Zaten kamulaştırması tamamlanmamış bir arazi ve imar uygulaması yapılmaması nedeniyle ihale iptal edildi ve süre uzadı.

***

Gelelim Karşıyaka Yalı Tesisleri’ne…

Benzer bir süreç burada da yaşandı. İkiz yapılacağı söylenen 15 bin kişilik Karşıyaka Stadı için benzer itirazlar yükseldi.

Bu sırada kentin şehremini çıktı ve dedi ki: “Kuzey’de Örnekköy Güney’de Uzundere’de iki hazine arazisi var; tahsis edin İzmir’e 30-35 bin kişilik iki çağdaş stat yapalım.”

Haklıydı da! Kentini düşünen bir başkan önerisiydi. Kentin gelişim koridoru düşünüldüğünde ulaşımı da zor olmayan bu iki dev araziye bu statlar rahatlıkla yapılabilirdi.

Günü kurtarmak yerine kulüplerin geleceği de kurtulabilirdi.

Ancak konu siyaset malzemesi oldu; o araziler ile ilgili hükümet kanadından bir açıklama dahi gelmediği gibi kulak arkası yapıldı.

Peki, sonra ne oldu? İzmir’i Ankara’dan yönetenler ne derse o!

***

Bu statlar yapılacak dediler, şehri alt üst ettiler. Taraftarı isyana sürüklediler, biz yapmazsak kimse yapamaz diyerek algı yarattılar, yeri de geldi seçim malzemesi yaptılar.

Çaresiz süreci sadece izlemek zorunda kalan ve ülkenin muhtelif şehirlerinde devasa statlarda başka takımları imrenerek izleyen üçüncü büyük şehrin taraftarları da 35 bindi 40 bindi derken “20 bine mecbur” bırakıldı.

Peki, sonra ne olacak? Bu statlar olacak. Belki kapasitesi ifade edilen rakamların altında kalacak ama yine de “her şeye rağmen” yapılacak. Yıllar geçecek Göztepe, büyük hedefler peşinde koşacak; günü kurtaralım derdinde olanlar yüzünden Göztepe’nin şanlı taraftarı belki bir asır bu stada mahkûm kalacak. Şehrin göbeğinde asayiş sorunu ve karmaşasıyla…

Keza Karşıyaka da öyle…

Sportif başarılar arttıkça acele alınan kararlar gözden geçirilecek ancak iş işten geçmiş olacak.

***

Stat tartışmasında İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nu ve Karşıyaka Belediye Başkanı Hüseyin Mutlu Akpınar’ı haklı buluyorum. Bu konuda ciddi bir sorumluluk taşıyorlar.

campnou_colors

Kulüp başkanlarının da İzmir’in geleceği için aynı sorumluluğu taşıması gerekir. Kent sporuna beş kuruşluk katkısı olmayan bir vakfın başkanı olarak yapılan yersiz açıklamalarla ise ortalığı bulandırmaya hiç gerek yok.

Hükümet tarafından bugüne kadar yaratılan algı başarılı oldu ve atı alan Üsküdar’ı geçmek üzere… Hele ki, Başbakan Binali Yıldırım’ın İzmir ziyaretinde Göztepe Stadı’nı adeta Nou Camp Stadı gibi tanıtacak olmasıyla kulüpler ve camialarda heyecan başlayacak ve geri dönülmez bir yola girilecek.

Ne olursa olsun; şu dakika itibariyle senin davan benim davam demeden uzlaşı yolu bulunmalı ve kent için en doğru değerlendirme tamamlanmalıdır. Kenti bu kısır tartışmayla malzeme yapan genel siyaset temsilcilerinin tartışmayı uzatmaması ve ortak paydada bütünleşmesi gerekir.

***

Taraftarlara tavsiyem: Geleceği görün, daha iyisi için ısrar edin. Kentinizin ve kulübünüzün geleceğini riske atmayın!

Kulüp yöneticilerine önerim: Planları yeniden gözden geçirin; “beş verip bir almayın”. O tesislerde yetişecek fidanları, kentin acil eylem durumunu, kentlinin spor yapacağı ve nefes alacağı alanları düşünün.

Siyasi iradeye de çağrım: TARAFTARI SİYASET MALZEMESİ YAPMAYIN!