Doğan Kuban: Toplumu yaratan mimar

Kendisinden öğrendiklerimiz, hayatımıza yön verdi. Eğer bütün öğrencilerin, onun gibi öğretmenleri olsaydı, Türkiye bambaşka bir yerde olurdu. Yazısında bahsettiği ‘toplumsal sorumluluk duygusu‘ içimde öyle yer etmiş ki, bazılarının tüm yadırgamalarına ve engellemelerine rağmen, bu duyguyu sürdürmeye çalışıyorum. Yaşadığım sürece de onun izinde giderek, toplumun sağlıklı gelişimi ve bilinçlenmesi için çalışacağıma söz veriyorum.

Değerli hocam Doğan Kuban’ın Nisan 2016 tarihinde, 90. Yaş günü için kaleme aldığı ve çok etkilendiğim yazısını, sizlerin de okuması için aşağıda paylaşıyorum.

Mihriban YANIK

cats

Sevgili Dostlarım,

Bu yemekli toplantıyı sizleri görmek ve bir arada eski günleri, daha doğrusu, 1926’dan bu yana süren bir yaşamı(90 yıl olmuş!) hiç unutmak istemediğim aktörleriyle birlikte geçirmek için düzenledim. Sınıf arkadaşlarımın çoğu öldü. Öğrencilerimden ölen de çok oldu. Yaşlandıkça insanların yalnız kaldığını biliyorum. Fakat çalışmaya devam edenlerin yaşamdan tümüyle soyutlanmadığını da öğrendim. Bu dostluk mesajı vasiyet falan değil. Bu ülkeyi kurmak için genç yaşta çalışanların arasına genç yaşta katılmış biri olarak, artık boyutlarını bilmediğim, fakat anlamaktan vazgeçmediğim dünyada, geleceğe hala umutla bakmamı ve bir bakıma genç kalmamı sağlayan düşüncelerini sevdiğim insanlara anlatmak istedim.

İnsanlık tarihinin bana öğrettiği şu gerçeğe inanıyorum: Aklı olduğu için, insan canlıların en gelişmişi ve egemenidir. Fakat akıl iki tarafı keskin bir kılıç olarak çalışıyor. Yüceltici, iyilik ve güzellik dolu tarafı insan denilen süzme hayvanı yaratmış, uygarlık yolunu açmıştır. Aklın kötüye dönük yanı, insanı en tehlikeli hayvan türünden daha fazla kötülük yapan bir yaratığa çevirebiliyor. Dünyada sürüp giden cinayetler, açlık, eziyet, işkence, acımasızlık hayvanlarda olmayan, insan özellikleridir. İnsanı kendinden umutsuzluğa düşüren de budur.

Fakat tarihin öğrettiği bir süreç daha var: Akılın iyi yönü, uygarlık denilen düşünce ve yaratıların gelişmesini sağlamıştır. Haksızlığa ve yalana başkaldırışı ve yaratıcılığı ile bilim, felsefe, etik, edebiyat, sanat, musiki, tiyatro, opera, film üretmiş; insanlığı ilkelden uygara, toplumları despotluktan demokrasiye götüren yolda bu güne ulaştırmıştır. Bunun adı, çok yaygın olmasa da, uygarlık. Akıl sadece organik bir mekanizmadır. Tarih, aklın iyilikten yana çalıştığını kanıtlıyor. Fakat her zaman kötülük planlayabileceğini de gösteriyor. Bugünkü halimize bakarsak uzun sürede iyilik ağır bastı diyebiliriz.

Kapitalizmin ve savaşın devam etmesine karşın en uygar ve demokrat toplumların en zengin toplumlar olması önemlidir. Gerçi bunun arkasında zengini fakiri sömürme mekanizması işlemeye devam eder. Kanımca bunun temel nedeni yaygın olan cehaletin bazı toplumlarda olan egemenliğinin sürmesidir. Bu da daha iyi yetişmiş toplumların cahilleri sömürmesini kolaylaştırıyor.

İslam, dünyanın cahil toplumlarının 1,5 milyarlık en büyük bölümünü de barındırıyor. Dolayısıyla kaderi kölelik. Öte yandan Batı yani Avrupa ve bir oranda ABD, tarihin Rönesans’tan bu yana tanımladığı ve orada yoğunlaşan uygar ortam, bütün sömürü tarihine karşın, insanlık için birinci umut kaynağı olarak kalıyor. İkinci umut kaynağı birincinin sağladığı bu geçmiş perspektifi üzerinde Batı tarihinin sunduğu pozitif değişim potansiyelini göstererek insanların umutlarını ayakta tutuyor.

Fakat bu gelişmişliğe ulaşmak için İslam’da, Türkiye’de genel bilgi düzeyinin yükselmesi, bu bağlamda bilinçlenmiş bir politik irade ve yoğun entelektüel çaba gerekiyor. Fakat sıradan insanlar geçmişi tarihçi gözüyle göremezler. Günümüz büyük umutsuzluğa düşmüş milyarlık insan topluluklarıyla dolu. Fakir İslam toplumlarından kaçanlar Avrupa ve Amerika kapılarında kuyrukta.

Eğer umut varsa nasıl gerçekleşecek? Soru bu. İnsanlığın dünyaya bilimsel değil, mitos bulutları içinden baktığı çağlarda kimse umudunu yitirmemişti. Büyük destanlar, büyük dinler, ütopyalar bu umutları sergilerler. Bu bağlamda akıl kılıcının iyi tarafı her zaman insanın hizmetindedir.

Olasılıkla insan yaradılışının en büyük özelliği umutlu olmaktır. Buna yaşam iradesi de diyebilirsiniz. Neye inanırsanız inanın, yaratma yaşatmayı da içerir. Evrim, kişi temelinde olmasa da, insan türü bağlamında bunun pozitif sonucudur. Monoteist din geleneğinde de Tanrı insanlara bunu vadeder. Çağdaş insan geleceği bilimin olanakları içerisinde tanımlar.

Biraz da benim gibilerin hala bir temel görev olarak gördükleri “toplumu geleceğe hazırlama” konulu bir sorumluluktan söz etmek istiyorum. İnsanlar bugüne böyle bir sorumluluk bilinci içerisinde ulaştılar. Dünyanın her köşesinde gelecek için çalışan milyonlar var. Umudunu yitirmeyenlerden biri olarak, kiminizin ütopya olarak göreceği bazı düşüncelerimi size anlatmak istiyorum. Umut yitirmek, ‘Ne olacak halimiz?’ deyip, her gün yakınmak, ‘Gözlerimi kaparım, vazifemi yaparım’ diye emir eri gibi düşünmek, ‘Ellen gelen düğün bayram’ diyerek vurdumduymaz olmak, ya da kafası çalışmadığı ve azla yetindiği için sadaka ile yaşamak, çağdaş insana yakışmıyor. Cumhuriyetle doğmuş ve yetişmiş olmanın anıları ve etkisiyle, hala insanları aydınlatmakla görevli olduğumu düşünüyorum.

Sevgili Dostlar,

Benim yaşımda olanlar için bu dünya çok yeni ve farklı… Ne kadar gayret etsem, değişikliklerin farkında olsam da değişiklikleri izlemem, bu hıza, kalabalığa, insanların hoyratlığına alışmam olası değil.

İstanbulluyum. İstanbul’un tarihini yazdım. Ama bu kenti, eskiden yaşadığım mahalleler de dahil, tanımıyorum. Bana İstanbul’dan donuk hayaller ve şimdi yaşadığım Anadolu Hisarı ve Boğaziçi’nde görünce hala tanıyabildiğim birkaç yapı kaldı. İstanbul, bildiğimiz ya da uzman olarak tanımladığımız kent özelliklerini taşımıyor. Evrensel bir spekülasyon pazarı olarak görünüyor. Pazarın satıcıları bütün dünyadan. Alıcıları içinde de bütün dünya var.

Anadolu pek çok köşesinde yaşadığım ve her yöresini gezmiş bir mimarlık tarihçisi olarak, çok iyi bildiğim bir ülkeydi. Şimdi tanımıyorum. Hiçbir Anadolu kentini büyük bir kent olarak anımsamıyorum. Ankara, İzmir, Adana dışında. Bu bir tür yabancılaşma ve dışlanmış olma, toplumsal değişmenin doğal sonucu; dünya da böyle değişiyor.

‘Alienation’ ‘Yabancılaşma’ önemini hiç yitirmeyen bir deyimdir. Teknolojik iletişim, bilişimin değişme parametreleri, insanların izleyemeyecekleri kadar hızlı. Yüzyıl önce her yere eşeksırtında giden Anadolu köylüsü şimdi lüks otobüsler ve uçaklara özeniyor.

Türkiye’nin temel sorunlarından biri, köylü halkın kentlere göçü ve kentlileşememesidir. Bunun tarihi Cumhuriyet’ten bu yana, 1980’e kadar ilk aşama, 1980’den sonra ikinci aşama olarak değerlendirilebilir. Tabii ivmeler giderek çok hızlanıyor.

Kurtuluş Savaşı’nda fakir, kırsal, okuma yazması olmayan 10 milyon insan vardı. 1938’de Mustafa Kemal Türkiye’si idealleri, 100.000 kişilik bir Ankara’sı, yeni kurulmakta olan kurumlarıyla gelişmeye başlayan fakir bir köylü ülkesiydi. İkinci Dünya Savaşı’ndan paçasını zor kurtardıktan sonra, geriye bakmaya başlayan bu toplum, Amerika’nın eline düştü. Daha doğrusu 1945’ten sonra Amerika, kapitalist batılı dostlarıyla, kendine göre bir dünya planladı.

Benim kuşağım, bunlardan önce, devrimlerle birlikte, kırsal Anadolu’da yetişti.

1950’den sonra dışarıda kurgulu bir demokrasi bozuntusu ile Ordu arasında oynanan ve 1980 darbesine kadar süren bir süreçten geçtik. Sonra zorbalık, yeni kapitalizm ve kentleşme-kırsallaşma, sanayileşme karışımı bir az gelişmiş toplum sürecine girerek bugüne ulaştık.

Kent nüfusunun artması, yapı alanına indirgenmiş az yoğun bir sanayileşme, eğitilmemiş kırsal milyonlar aşamasından, on milyonlarca öğrenciye öğretim veren megalapois aşamasında bir toplum olduk. Son aşamada Türk toplumunun dünyanın önde gelen cahil toplumlarından olduğunu öğrendik. Uluslararası kapitalizmin zorunlu ortağı olarak, evrensel ekonomi piyonu görevini yerine getirmeye başladık. Dışarıdan güdülen yarı sömürge sisteminin sonuçlarını da her gün saklanmaya çalışılan cinayet listeleriyle birlikte okuyoruz.

Sevgili Dostlar,

Doksan yaşında bir adam dosyalarını dolaplara kaldırabilir. Kitaplarını okumaz. Oturduğu yerden dünyanı seyredebilir. Fakat bizim kuşak İslam dünyasında eşi olmayan bir Cumhuriyet Devrimi’nin içinde yetişip ona omuz veren bir kuşaktır. Bizi yabancı emperyalizmler değil, ona karşı çıkanlar yetiştirdi. Gerçi hiçbir ülkenin adamları tümüyle sütten çıkan kaşık değildir. İyisi de olur, kötüsü de. Ama sadece Türkiye Yirminci Yüzyıl İslam Dünyası’nda, hatta dünyada 1950’ye kadar örnek gelişme gösteren bir ülke idi. Bunu sonradan reddedenlerin kime ve neye uşaklık ettiklerini merak etmedim. Ama kendi ülkelerine çok zarar verdiler. Ülkenin geldiği durum bunu anlatmıyorsa, o tiplere davul zurna da az gelir.

Fakat ülkenin geleceği beni hala ilgilendiriyor. ‘Bu durum nasıl analiz edilebilir? Öncelikler ve yöntemler iyi niyetli aydınlar için ne olmalı?’ diye yıllardır düşünüyorum. Bunun sonucunda uymaya çalıştığım birkaç ilke geliştirdim. Umarım üzerinde düşünmeye değer. Kimi uzman ve aydınların sokaktaki adam gibi vurdumduymaz olmalarına, çaresizlik ve suçluluk hisleri duymalarına engel olabilir.

1. Geri kalmış toplumların üyesi ile olsalar, o toplumun yetiştirdiği, orada yaşayan, onun ekmeğini yiyen ve kendilerini uygar olarak görenlerin sadece kendi işleriyle ilgilenmeleri ve sürüp giden toplumsal haksızlıklardan kendilerini soyutlamaları insanlık onuruna aykırıdır. Bu tavır Osmanlı kul toplumunu batıran ve bugünkü yarı sömürge durumunu devam ettiren ilkel bir tutumdur.

2. Her düşünen insanın, toplumsal konumu, eğitimi, bilgisi ve duyarlılığı oranında çevresine doğru bildiğini anlatması önce akıl sonra vatandaşlık sonra da geleceğin yolunu aydınlatacak basit bir uygar insan çabasıdır.

3. Bu küçük aydınlık odakları toplum sinerjisini, insanların kendilerine ve geleceğe umutlarını korumaya yardım edecektir.

4. Kimse kendini yalnız hissetmemelidir. Bunun parti, dernek, çalışma grubundan öte ve onun üstünde bir insani dayanışma örneği olması gerekir.

5. Bu kanlı bir dayanışma formülü değil, bir insan hatta hayvan grubu da dayanışmasının çağdaş koşullar ve iletişim teknolojileri ortamında uygulaması olarak düşünülmelidir.

6. Ekonomik ve toplumsal rahatsızlıklar ve sayısız insanın sürekli yaşamına mal olan tehlikeler bütün ülkelerin kapısında ve Türkiye’nin içinde olduğu için hem korkup, hem tepki göstermemek haysiyetsiz bir tutumdur.

7. Dayanışma, geçmiş politik ideolojilerden, var olan örgütlerden değil, gerçek bir insan sevgisinden kaynaklanmalıdır.

8. Böyle bir davranışın yaşamınıza kazandıracağı yeni boyut, dışarıdan gelen bir işaretten değil, kendi insanlık bilincinizin kişiliğinizi ve varlığınızı zorlayan enerjisinden kaynaklanmalıdır.

9. Bu enerji tanımı güç bir insanlık ve sorumluluk duygusuna dayanıyor. Bu yaşımda buna sahip olmak mutluluk verici. Dostlarıma da tavsiye ediyorum.

Son Bir Gözlem

Hepsinden temel, sade Türkiye için değil, fakat her devlet için olmazsa olmaz iki çağdaşlık ölçütü var: Biri bilimsel düşüncede çağdaşlık, ikincisi öncül teknoloji üretiminde yeterlilik. Bunların müşterisi olarak kaldıkça büyük üreticilerin müşterisi yani kölesi kalacaksınız. Şimdilik müşterisiyiz. Bu, herkesin çok merak ettiği Osmanlılıktır.

Doğan Kuban

Nisan 2016, İstanbul

dogan-kuban-icerik

http://mimarist.org/gundem/4696-degerli-hocamiz-dogan-kuban-in-90-dogumgunu-vesilesiyle-kaleme-aldigi-yazi.html

Mimari Gözle Karşıyaka İzlenimleri

Bugün sizlere yakın zamanda Yakın Kitabevi tarafından yayınlanıp Prof. Dr. Orcan Gündüz tarafından yazılan “Mimari Gözle Karşıyaka İzlenimleri” isimli kitabı paylaşmak istiyoruz.

1945 yılında Karşıyaka’da doğan ve 2012 yılında Ege Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’ndeki görevinden emekli olan Prof. Dr. Orcan Gündüz, 1975 yılından itibaren; yani 42 yıldır Karşıyaka’da yaşıyor. Kendisi ayrıca 1993-1998 yılları arasında İzmir 1 ve 2 no’lu Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurullarında görev yapmış. Bireysel ya da ekip olarak ulusal mimari proje çalışmalarına katılmış ve ödüller kazanmıştır. Mimarlık ve çevre düzenleme alanlarında çok sayıda proje uygulaması bulunmaktadır.

Orcan Gündüz‘ün “Mimari Gözle Karşıyaka İzlenimleri” isimli kitabı “Reşadiye Asfaltı’nda Üç Dönem 7 Üç Kuşak / Üç Mekan“, “Karşıyaka’da Apartmanlar“, “Karşıyaka’da Sel ve Su Baskını“, “Karşıyaka Sahilinde Anıtlar“, “Karşıyaka’nın Merkezinde Katlı Otopark” ve “Yahya Hayati Paşa Konağı” başlıklı altı bölümden oluşuyor.

Eski, yeni bir çok fotoğrafla zenginleştirilen bu yayında Karşıyaka’nın geçmişi ve bugünü arasında gezinip kaybolan ya da kaybolmakta olan birçok değeri görüp öğrenmek imkanını bulabiliyorsunuz.

Bu değerlerden en önemlisi olan ve son günlerde Karşıyaka Belediyesi tarafından yıkılmakta olan Karşıyaka Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı‘nın geçmişi hakkında da bilgi sahibi olabiliyorsunuz.

Kitabın yazarı Orcan Gündüz, kitabın arkasındaki tanıtım yazısında bizlere şunları söylüyor:

Mimarlık, biçim aline gelmiş yaşamdır.” demiş Amerikalı ünlü mimar Frank Lloyd Wright. Bu durumda mimarlığın amorf hali olarak tanımlayabileceğimiz yaşamdaki hassas nüansları yakalayabilmek için, mimari gözle rehberlik elbette önem taşımaktadır.

Kitabıyla, bu konuda bize rehberlik eden Prof. Dr. Orcan Gündüz de, mimar kimliği bir yana, aynı zamanda Karşıyaka’lı duyarlı bir birey olarak, Karşıyaka’nın mekansal anlamda geçirdiği dönüşümleri ve yaşamlara olan yansımalarını samimi bir dille aktarmaktadır. Bunun akademik ve bilimsel bir çalışma ya da bir anı kitabı olmadığını belirtmesine karşın, kaçınılmaz olarak tümüne, tadında yer vermektedir.

1950’li yılların küçük bir sayfiye kasabası görünümünde büyük bir kent boyutuna ulaşması, beldenin bahçeli evlerinin beton apartmanlara dönüşmesi, imbatının kesilmesi, denizin kirlenerek yitirilmesi, yeşilin tüketilmesi, yolların ve açık alanların araçlarla dolmasının öyküsünü öğreniyoruz. Prof. Gündüz, belirtilen süreç içerisinde doğrudan tanıklık ettiği bu dönüşümleri, bireysel gözlem ve izlenimleri olarak, özgün yorumlarıyla birlikte okurlarına sunuyor.

Karşıyaka´nın yaşadığı toplumsal ve mekansal dönüşümlerin, nostaljik fotoğraflar eşliğinde titizlikle aktarıldığı bu kitapta, başta Karşıyaka’lı ve İzmir’li bireyler olmak üzere herkes kendi yaşamından bir şeyler bulacaktır.

Orcan Gündüz 001

Herkesin, özellikle de Karşıyakalı olan ya da kendini Karşıyakalı hisseden veya Karşıyaka’yı seven herkesin alıp okuması dileğiyle…

Yıkarak yapmak

Bugün tanıtımını yapacağımız “Yıkarak Yapmak, Anarşist Bir Mimarlık Kuramı İçin Altlık” başlıklı kitap değerli bir mimar ve akademisyen olan Uğur Tanyeli’ye ait. 368 sayfalık kitap Nisan 2017’de Metis Yayınları tarafından yayınlandı. 

tanyeli.jpg

Uğur Tanyeli 1952’de Ankara’da doğdu. 1976’da bugünkü adıyla, MSGSÜ Mimarlık Fakültesi’nden mezun olarak, aynı yılın sonunda adı geçen kurumda asistanlık görevine başladı. 1982-91 arasında İTÜ Mimarlık Fakültesi’nde çalıştı. 1990-91’de Michigan Üniversitesi Orta Doğu ve Kuzey Afrika Araştırmaları Merkezi’nde konuk öğretim üyesi olarak bulundu. 1991-98 yıllarında Anadolu Üniversitesi Mühendislik Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü’nde görev yaptı. Haziran 1998’de Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’ne profesör olarak atandı. Ağustos 2011’de Mardin Artuklu Üniversitesi Mühendislik ve Mimarlık Fakültesi’ne transfer oldu ve Şubat 2015’e kadar aynı kurumun kurucu dekanlığını yürüttü. Söz konusu tarihten bu yana İstanbul Bilgi Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nde çalışmaktadır. 1990’dan beri Arredamento Mimarlık dergisinin yayın koordinatörlüğünü yürütmektedir. Çalışmaları, Türkiye modernliğinin fiziksel çevre bağlamında irdelenmesi üzerinde yoğunlaşmaktadır. İstanbul 1900-2000: Konutu ve Modernleşmeyi Metropolden Okumak (Akın Nalça, 2004), Turgut Cansever: Düşünce Adamı ve Mimar (A. Yücel ile birlikte, Osmanlı Bankası Arşiv Araştırma Merkezi ve GG, 2007), Mimarlığın Aktörleri: Türkiye 1900-2000 (GG, 2007), Rüya, İnşa, İtiraz: Mimari Eleştiri Metinleri (Boyut, 2011) ve Sınıraşımı Metinleri: Osmanlı Mekânının Peşinde’nin (Akın Nalça, 2015) de aralarında bulunduğu ondan fazla kitap yazdı.

Kitabın arka yüzünde tanıtım amacıyla kullanılan metin ise şu şekilde:

Yıkarak yapmaktan söz ediyorum, çünkü genelde ‘ilerici’, ‘öncü’, ‘avangart’ gibi sıfatlarla anılan pek çok kişi ve yönelim, eskileri gözden çıkaramayan, hatta onları çağdaş olanı gerekçelendirmek için hikmet deposu gibi kullanan argümanlar dile getirdiler. Sonuçta bunların tümü bir tür zombi üretimi. Bu kitap işte o zombileri, o yaşayan ölüleri teşhis etmeye ve tartışmaya yönelik bir çaba.

Anarşi terimini kullanıyorum, çünkü mimarlık bilgi alanında egemen iktidar yapılarını –söylemleri, önyargıları, stereotipleri, inançları– sorunlaştırmak istiyorum. Onların çok zayıf düşünce konstrüksiyonları oluşturduğuna inanıyorum. İktidarlarını da paradoksal olarak o zafiyetlerine borçlular. Bunlara inanılır, ikna olunur ve söylemsel ve/veya tasarımsal pratiklerde bulunmaya fütursuzca devam edilir. İman edilmekten vazgeçilseydi tüm bir düşünsel konstrüksiyonun altı oyulacak, zeminsiz kalınacaktı.

Çok daha önemli hedefim ise mimarlık söylemlerinde gizli totalitarizm. Mimarlık düşüncesinin çoğu metninde dünyanın mimarın kişisel becerisiyle cennet kılınabileceği gibi totalitaryen bir beklentiden söz edilir ve çoğu zaman bundan hiç rahatsızlık duyulmaz. Böyle bir inanç aslında, tasarlayan öznenin vehmedilmiş iktidarından çok, siyasal otoritenin denetimsiz gerçek iktidarına uzanan kanala su taşıyor. Diktatoryel iddiaların meşrulaştırılması imkânlarını ortaya koyuyor. Şöyle de diyebilirim: Mimarın tasarımsal iktidarı ile siyasal yöneticinin toplum mühendisliği yapma iktidarı arasındaki mesafe çok kısa. Her ikisi de toplumsallık üzerinde kurulması amaçlanan bir diktaya özlem duyuyor.” 

18160623_1939178722978681_536365471658672128_n

Yıkarak Yapmak, Anarşist Bir Mimarlık Kuramı İçin Altlık” başlıklı kitabın içinde yer alan bölümleri ise şu şekilde özetleyebiliriz:

Önsöz Yerine: Neden Anarşist ve Yıkıcı?                                                                                   http://www.metiskitap.com/catalog/text/214785

I Giriş Yerine: Mimarlık Düşüncesinin Altmetni Olarak Totalitarizm
II Yeni Bir İcat Olarak Mimarlık
III Mesleği Yeniden Tarif Etmek: Metropolleşen Dünyada Mimarın Rolleri

Kurucu Efsaneler
IV Mimarlığın Özü, Esasları, Ana Bileşenleri
V Modernlik ve Modernist Düşünce
VI İşlev-Biçim Paradigması
VII Mimarlığın Maddeselliği
VIII Yenilik, İcat, Yaratıcılık ve Diğer Mimarlık Mucizeleri

Mimarlık Kelepçeleri
IX Taklit
X  Unutulamayan Oryantalizm
XI Gölge Boksu Olarak Oksidentalizm
XII Yer
XIII Kutsallık İllüzyonları

İmkânlar
XIV Kamusallık ve Kaos
XV Biçimi Değil Süreci Tasarlamak
XVI Konuttan Konuşmak
XVII Çelişme ve Yerinden Olmuşluk

Sonuç Yerine
Özgürlük ve Mimarlık ve Yıkarak Yapmak
Görseller

İyi okumalar dileğiyle…