Bir kent parkını yönetmek (2)

Ali Rıza Avcan

İzmir’de çoğu insanın İzmir Enternasyonal Fuarı olarak bildiği; ancak, son yıllarda bu alanın yönetimi ile görevli İZFAŞ’ın Fuar İzmir’e taşınması ile birlikte buranın bir kenti parkı olduğu yeniden fark edilen Kültürpark, aslında korunması gerektiği için tescillenen tarihi ve doğal bir değerdir. Kısacası, İzmir’i İzmir yapan en önemli değerlerimizden biridir.

İzmir İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü tarafından 2012 yılında yayınlanan İzmir Taşınmaz Kültür Varlıkları Envanteri isimli üç ciltlik kitabın ikinci cildinin 274. sayfasına baktığımızda, Kültürpark alanının, Taşınmaz Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu‘nun (TKTVKYK) 25 Ocak 1985 tarih ve 599 sayılı kararı ve İzmir 1 No’lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu‘nun (KTVKBK) 12.111992 tarih, 4072 sayılı kararı ile tescillendiğini görüyoruz.

Bu tescil kararları sonrasında sanat tarihçileri Beyhan Gürman ve Kamuran Akyüz ile Arkeolog Mustafa Kiremitçi tarafından düzenlenen resmi tescil fişinde ise, “Önerilen Koruma” adı altında “Onaylı Koruma Amaçlı İmar Planı doğrultusunda uygulama yapılmalıdır” notunun düşüldüğünü görürüz.

Kültürpark Tescil Fişi (A)

Bu durum, Kültürpark alanının tescillendiği tarihten itibaren bir “Onaylı Koruma Amaçlı İmar Planı“na sahip olamadığını, aradan geçen 33 yıldır buranın korunması için alanın sahibi olan İzmir Büyükşehir Belediyesi’nce bir koruma planının yapılmadığını göstermektedir.

Yurt dışındaki benzerlerine baktığımızda birçok kent parkının bırakın koruma imar planına sahip olmayı; bunun yanında sırf bu alanlar için hazırlanmış daha geniş kapsamlı stratejik planlara sahip olduğunu; bu planların ayrıca yönetim, lojistik (su, enerji vb.) ve ziyaretçi planları gibi türlü çeşitli diğer planlarla desteklendiğini; ayrıca bir kent parkının kendi başına diğer park ve yeşil alanlardan soyutlanarak değil; belirli bir ekosistem içindeki diğer kent, semt ve mahalle parkları, kent ormanları ve yeşil alanlarla ilişkilendirerek, tümünü kent bütününde bütün olarak gören bir anlayışla planlanıp yönetildiğini görürüz.

Bizde ise, 1985 yılında önerilen onaylı koruma imar planı aradan 33 yıl geçmiş olmasına karşın yapılmamıştır ve her biri kendi ölçeğinde önemli olan diğer planlarla desteklenmemektedir.

Bırakın plan yapmayı, Kültürpark’taki bitki, hayvan, bina, sanat eseri ve benzeri değerlerin bugüne kadar bir sayımı ve envanteri bile yapılamamış, bunlardaki değişimler coğrafi bilgi sistemi tabanlı bir teknoloji ile takip edilmemiştir.

Her şey babadan görme usullerle yapılmış, Kültürpark sadece İzmir Enternasyonal Fuarı’nın yapılacağı tarihlere yakın bakıma alınmış, bunun dışında kendi haline terk edilmiştir.

Kültürpark Kaskatlı Havuz kenarındaki genç kız heykellerinin onarımında yaşanan trajik gelişmeler ya da Cevat Şakir Kabaağaçlı’ya (Halikarnas Balıkçısı) ithaf edilen bölgedeki ağaç, bitki ve tanıtım materyallerinin içler acısı hali ortadadır.

Aradan geçen 33 yıl içinde Kültürpark’ın koruma imar planı yapılmadığı gibi, Kültürpark alanında yapılmak istenen yeni binalar için Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu ile Kültür Varlıklarını Koruma Üst Kurulu tarafından verilmiş olan “önce koruma imar planı yapın” kararının kaldırılması için İzmir Büyükşehir Belediye Başkanınca girişimlerde bulunulmakta, bakanlar ve siyasetçilerle pazarlıklar yapılarak atadan babadan görme eski karakuşi usullerin devam ettirilmesine çalışılmaktadır. 

Yeşil Alan Planlaması

İzmir halkı adına Kültürpark’ın mülkiyetini elinde bulunduran İzmir Büyükşehir Belediyesi iddia ettiği gibi çağdaş bir belediye ise ve bu iddia çerçevesinde Kültürpark’a çağdaş bir görünüm kazandırmak istiyorsa; Kültürpark’ı önce bir tarihi ve doğal değer olarak korumayı sağlayacak envanter çalışmalarını tamamlayarak koruma amaçlı imar planını yapmalı ve bu planı yönetim/işletme, ziyaretçi ve lojistik (su, elektrik vb.) planlarıyla zenginleştirmeli; bütün bunları da, kentin başka bölgelerindeki “kent ormanı“, “kent parkı”, “semt parkı”, “mahalle parkı” ve diğer yeşil alanlarla bir bütünlük içinde planlamalı, Kültürpark’ın planlı bir tasarım ve yönetim yapısına kavuşmasını sağlamalıdır.

Devam Edecek…

 

 

Bir kent parkını yönetmek (1)

Ali Rıza Avcan

Yaptığımız çoğu çalışmada “disiplinlerarası çalışma anlayışı”nı dikkate almadan planlanıp yapılan kamu yatırımlarının “yapım sonrası kullanım aşaması”nı ciddiye almayışımızın en kötü örneklerinden birinin, kent içindeki yeşil alanların planlama, tasarım ve uygulama aşamaları ile yönetimi arasında doğru, sağlıklı ve etkili bir ilişkinin kurulamaması ile ilgili olduğunu düşünüyorum.

Çünkü uzun bir süredir, Kültürpark örneğinden hareketle bir kent parkının nasıl planlanıp tasarlanacağı ve yönetileceği, özellikle de bunun katılımcı bir anlayışla nasıl gerçekleştirileceği konusunda araştırmalar yapmaya, bulabildiğim kitap, makale, tez ve raporları inceleyerek bir sonuca ulaşmaya, onca uygulama arasında iyi bir örnek bulmaya çalışmakla birlikte; ülkemizde, -tek bir istisnası dışında- bu konuyu ele alan bir yayına ya da araştırmaya rastlayamadım.

indir

O tek istisnayı ise, Ali Özkır‘ın 2007 yılında Ankara Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü Peyzaj Mimarlığı Anabilim Dalı tarafından kabul edilmiş “Kent Parkları Yönetim Modelinin Geliştirilmesi” başlıklı doktora tezi oluşturuyor.

Ülkemizdeki tek bilimsel araştırma niteliğine sahip bu çalışmayı incelediğimizde ise, “sürdürülebilirlik park” boyutunda bölge, kent ve semt parklarıyla parkların yönetim ve yönetişiminin, kent parklarının kalite kriterlerinin, yurt dışındaki kent parklarına örnek olarak New York’taki Central Park ile Londra’daki Hyde Park’ın, yurt içindeki kent parklarına örnek olarak da Ankara’daki Gençlik Parkı ile Konya ve Bursa’daki kültür parklarının ele alınıp incelenmesinden sonra yapılan alan araştırmaları boyutunda tasarlanan sürdürülebilir kent parkları yönetim modelinin anlatıldığı görülmektedir.

Ama ne yazık ki, bu “tek” çalışma bile tek bir disiplin; yani sadece ve sadece konuya peyzaj mimarlığı açısından yaklaşılarak ve işin omurgasını oluşturan yönetim, işletme ve ekonomi gibi temel bilim ve disiplinlerin katkısını alınmadan yapılmış bir çalışma niteliğini taşıyor.

Bu durum aslında, ülkemizdeki kent parklarının ya da başka bir anlatımla yeşil alanların nasıl işletileceği ve korunacağı konusundan çok, o parkların nasıl planlanıp tasarlanacağı  ve yapılacağı konusundaki çalışma ya da araştırmalara daha fazla ağırlık  verildiğini gösteriyor.

Oysa bu şekilde planlanıp tasarlanan ve dünyanın en iyi, en güzel ve en yararlı kent parkı olarak inşa edilen parkların bile o özelliklerini korumaları ve daha iyi, güzel ve yararlı olabilmeleri için o yeşil alanların nasıl işletileceği konusunda da araştırma ve çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Tabii ki, bu kez işin içine yönetim, işletme ya da ekonomi konusunda bilgili ve deneyimli bilim insanlarının, uzmanların ve yöneticilerin girmesi, planlama, tasarım, uygulama ve yönetim ekiplerine bu kişilerin dahil edilmesi koşuluyla…

Ayrıca bir kamu yatırımınının planlanması, tasarımı ve uygulamasına önem veren mühendis, mimar, peyzaj mimarı ve kent plancısıyla belediye yöneticilerinin bütün bu çalışmalar sonucunda ortaya çıkan yeşil alanların el hortumu ile sulama yapan, bu nedenle yeşil dokunun en kısa sürede zarar görmesine neden olan niteliksiz çalışanlar ve onların o şekilde çalışmasını izin veren yöneticiler yerine nasıl daha iyi işletilip yönetileceğine, orada yapılanların uluslararası standart ve ilkeler çerçevesinde nasıl korunup geliştirileceğine de önem vermesi ve kendileri dışındaki diğer bilim ve disiplinlerden gelen bilim insanlarına, uzmanlara da yer açması, onlarla birlikte çalışmayı kabul etmesi, kendi bilgi ve deneyimlerini onların bilgi ve deneyimleriyle bütünlemesi koşuluyla…

Kültürpark 024

Aynen, atalar sözü olduğu söylenen “bir elin nesi var, iki elin sesi var” deyişinde olduğu gibi…

Devam Edecek…

Ha cesaret!

Ali Rıza Avcan

Evet, önümüzde akıp giden yaşama ve değişen gerçeklere ayak uydurabilmek, elde olmayan nedenlerle ortaya çıkan yeni gelişmelere uyum gösterebilmek çoğu kez cesaret gerektirir…

Eskiye ait olanı muhafaza etmek, ondaki olağan değişimi görmemezlikten gelmek ve her şey eskisi gibiymiş gibi davranmak, o anlamda cesaret sahibi olmayanların alışıldık, klasik tutumudur.

29579730790_92c1438bec_o
SALTOnline Arşivi

Gerçeklere yaşam veren koşullar değişip dönüştükçe, değişimi kabul etmemek ve her şeyi eskide aramak ise genel olarak korkakların davranışıdır.

Cesaret sahibi olmayan korkakların temel davranışı, değişim ve dönüşüm için gereken yol açıcılıktan ya da da liderlikten yoksun olmalarıdır.

İşte tam da bu anlamda, İzmir Enternasyonal Fuarı ve bu fuarın 86 yıldır yapıldığı Kültürpark kendisi hakkında son sözü söyleyecek bir yol açıcıyı, cesaretli bir dönüştürücüyü; daha doğrusu gerçek bir kent yöneticisini arıyor.

Niye derseniz, İzmirliler’in uzunca bir süredir “panayır” olarak tanımladığı İzmir Enternasyonal Fuarı’nın son 16 yıllık gelişimi ile ilgili verileri hatırlatmam gerekir:

İZFAŞ İstatistikleri

İlk kez 1936 yılında Kültürpark alanında açılan İzmir Enternasyonal Fuarı’nın, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2000-2016 dönemi faaliyet raporları ile İzmir Ticaret Odası’nın 84, 85 ve 86. İzmir enternasyonal fuarları değerlendirme raporlarındaki verileri kullanarak hazırladığımız yukarıdaki tabloda da görüldüğü gibi;

1. İzmir Enternasyonal Fuarı’nın bir dönemler bir aya ulaşan süresi, yeterli talep olmadığı gerekçesiyle son yıllarda 10 güne, uluslararası katılım düzeyindeki süresi ise 5 güne indirilmiş,

2. Yine aynı talep yetersizliği nedeniyle, 2000’li yılların başında 1.000’li sayılar civarında olan yerli ve yabancı katılımcı firma sayısı, son yıllarda trajik bir şekilde 400’lü; hatta 200’lü sayılara kadar inmiş, katılımcı firma sayısı içinde yer alan yabancı firma sayısı yok denecek düzeylere ulaşmış,

3. Fuarı ziyaret edenlerin sayısı ise, son yıllarda yoğunlaşan onca konser, gösteri ve eğlence içerikli etkinliğe karşın, -2012 ve 2013 yılları dışında- 2000 yılındaki düzeyine bile ulaşamamış, 2009 ekonomik krizini izleyen 2010 ve 2011 yıllarında ise trajik seviyelere düşmüştür.

Bu veriler, İzmir Enternasyonal Fuarı’nın ulusal ve uluslararası fuarcılık anlamında eski anlam ve etkisini kaybederek adeta çöküp yok olduğunu göstermektedir.

Uzunca bir süredir yapılan ve bundan sonra yapılacak tüm fuarlar aslında o eski heyecanın geri çağrıldığı ruh çağırma seanslarından başka bir anlama gelmiyor.

O nedenle, bütün cesaretiyle ortaya çıkıp bu tarihi organizasyonu daha anlamlı ve etkili bir düzeye çıkaracak cesur bir yönetim aranıyor.

Yıllardır “fuar” adı altında yapılan karnaval ya da festival etkinliklerini Kültürpark’tan alıp tüm bir kente yayacak, yaptığı bu kültür ve sanat etkinliklerini Akdeniz ruhuyla uluslararası düzeye taşıyacak cesur bir yürek ve cesaretli bir yönetim anlayışı aranıyor…

Günün moda deyimiyle, bu cesur ve gerçekçi öneriyi yapıp uygulayacak “vizyoner” bir yönetici ve yönetim anlayışı aranıyor…

Aynen, Kültürpark’ın yaratıcısı Behçet Uz gibi…

İEF 01

Tabii ki bu yeni düzenleme içinde, Cumhuriyet’in bize bıraktığı değerli mirası koruyup yüceltecek, onun tarih içindeki değerini sergileyecek bir anlayışla…

Geçmişin değerlerini koruyup geliştirerek, o değerler üstünde onun önemi ve önceliğini temel alarak oluşturulacak ve İzmir’i tüm dünyada tanıtacak  evrensel bir kültür-sanat festivaline dönüştürerek…

Köhnemiş düşüncelerden kaynaklanan tüm engelleme çabalarına karşı çıkarak, ön açarak ve liderlik ederek; korkmadan ve cesaretle…

Ha cesaret!

 

 

Delta’da eskinin kirli izleri…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz Çarşamba günü, yani 14 Mart 2018 tarihinde Doğa Derneği‘nden Burak Özkırlı, Eyüp Fatih Şimşek ve Avukat Cem Altıparmak ile birlikte Gediz Deltası Sulak Alanı‘nın fazla bilinmeyen yerlerini dolaştık.

Amacımız, Doğa Derneği ve Avukat Cem Altıparmak ile birlikte Orman ve Su İşleri Bakanlığı aleyhine açtığımız dava için 16 Mart 2018 tarihinde yapılacak bilirkişi keşfi ile ilgili planımızı yerinde görerek belirlemekti.  

Çünkü, 4 Nisan 2014 tarih, 28962 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan “Sulak Alanların Korunması Yönetmeliği“nde yer almadığı halde Orman ve Su İşleri Bakanlığı Ulusal Sulak Alan Komisyonu (USAK) tarafından İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin önünü açmak amacıyla icat edilip Gediz Deltası Sulak Alanı haritasına  işlenen “Hassas Kullanım Bölgesi“nin mutlak koruma alanlarından hiçbir farkı olmadığını ; ayrıca uluslararası koruma altındaki Ramsar alanı ile “Kontrollü Kullanım Alanı“nın birbirleriyle çakıştığı alanları bilirkişi heyetine göstermek istiyorduk.

Gediz Deltası Sulak Alan Koruma Bölgesi & İzmir Körfez Geçişi ProjesiO amaçla, Ulusal Sulak Alan Komisyonu (USAK) tarafından Hassas Kullanım Alanı” olarak tanımlanan bölge ile “Sürdürülebilir Kullanım Alanı” olarak tanımlanan bölge arasında kalan ve günlük dilde “Degaj” olarak adlandırılan bölgeyi dolaştık. 

Bunun için ilk önce İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne bağlı İzmir Su Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü’ne (İZSU) ait Çiğli Atıksu Arıtma Tesisi çevresinden ve içinden sahile ulaşmaya çalıştık ama başarılı olamadık. Bunun nedeni İZSU’nun güvenlik gerekçesiyle bu bölgedeki birçok toprak yolu ve geçidi tahrip etmiş olmasıydı. Bu girişimimiz sırasında çok kötü kokan bir atmosfer içinde çökeltme havuzlarındaki tehlikeli atıkların arıtılmasına tanık olduk ve bütün bu kirli işlemlerin böylesi bir doğa içinde yapılmış olmasına şaşırdık.

Atık çökeltme havuzlarının hemen kenarında gerçekleştirdiğimiz bu maceralı girişim sırasında tesisin güvenlik açığını ortaya çıkardığımız için güvenlikçileri ve tesis yöneticileri yorup terlettiğimizi de fark ettik…

Proje Bölgesi

İkinci girişimimizi ise Sasalı Kent Ormanı‘ndaki mutlak koruma alanı tellerinde açılan bölümlerden girmek suretiyle yaptık. Bu sırada mutlak koruma alanını çevreleyen tel örgünün çevrede hayvancılık ve balıkçılık yapan insanlarca tahrip edildiğini, bu bölge içinde büyük ve küçükbaş hayvan besiciliği için geçici tesislerin yapıldığını, koruma bölgesi içine yayılan sürülerinin hatırı sayılır bir boyuta ulaştığını gördük. Hatta topladıkları çuvallar dolusu deniz börülcesini araçlarıyla götüren insanlarla konuşup görüştük.

Kent ormanı içinden yaptığımız bu ikinci girişimimizde amacımıza ulaştık. Böylelikle “Degaj” denilen bölgede “Sürdürülebilir Bölge” adı verilen bölge ile “Hassas Kullanım Bölgesi” olarak tanımlanan bölgenin tam ortasında durarak aslında yanyana duran bu iki bölge arasında bir farklılık olmadığını, her iki bölgenin bitki ve hayvan varlığı açısından birbirine benzediğini gördük. Bir anlamda bu iki bölge arasındaki sınır çizgisinin, cetvelle çizildiği söylenen Türkiye-Suriye ve Türkiye-Irak sınırları gibi yapay bir sınır olduğunu, doğanın böyle bir sınıra sahip olmadığını anladık.

Tabii ki, bu arada gördüğümüz ve daha önce haberimiz olmadığı için şaşkınlıkla karşıladığımız yer “Degaj” adı verilen arka arkaya sıralanmış adaların birleşiminden oluşan yapay bir yarımadaydı.

Degaj Bölgesi

Bu bölgeye gelmeden önce gördüğümüz sık aralıklarla yapılmış trafo binaları ve birbirini izleyen yüzlerce elektrik direği ise Ramsar Alanı ya da İzmir Kuş Cenneti olarak tanımlanan bu bölgede bir tarihlerde bir şeylerin yapılmak istendiğini gösteriyordu. 

O merakla dönüp bilgisayarımın karşısına oturduğumda “Degaj” sözcüğünün buraya Osmanlı Devleti zamanında Çamaltı Tuzlası‘nı işleten İtalyanlar tarafından verildiği, sözcük anlamının ise ‘serbest‘, ‘sıkıntısız‘, ‘doğal‘, ‘rahat‘, ‘açık‘ ya da ‘geniş‘ anlamına geldiğini öğrendim. 

ilks2-1
Yüzer liman maketi
ilks2-3
Arkas Holding yetkilileri

İnternette yaptığım bu araştırmaların devamında da, 12 Ağustos 2004 tarihli Yeni Asır Gazetesi haberinden, Arkas Holding’in 2004 yılında bu bölgede büyük bir konteyner limanı yapmak için girişimde bulunduğunu, limanın ilk bölümünün iki yıl içinde 300 milyon dolara tamamlanacağını, projelendirilen limanın karadan 3,5 kilometre açıkta  1.400 metre uzunluk ve 350 metre genişlikte yüzer bir platform olarak inşa edileceğini, bu platformla sahil arasındaki 3,5 kilometrelik mesafenin kazıklar üzerindeki bir yolla aşılacağını öğrendim. Gazete haberine göre projeyi anlatan Arkas Holding yetkilileri bu bölgenin Ramsar sözleşmesine dahil olan yerin de dışında yer aldığını, Gediz Deltası dışında bulunduğunu için çevreye zararının bulunmadığını ve İzmir Kuş Cenneti’ne 9 kilometre uzaklıkta inşa edileceğini belirtmişler.

Aynen şimdi İzmir Körfez Geçişi Projesi için söylendiği gibi… 

Anlaşılan, birilerinin bu bölge ile ilgili menfaatleri söz konusu olduğunda, söyleyeni kim olursa olsun, tarih bir anlamda tekerrür edip duruyor…

1. derece Doğal Sit Alanı, Ramsar alanı ve Mutlak Koruma Alanı olarak ilan edilmiş bölgede gördüğümüz beton elektrik direklerinin ise 2008 yılında dikildiğini, 2012 yılında alanın bir bölümünün gözenekli telle çevrildiği, İzmir Kuş Cenneti‘ndeki yapılaşma girişimlerinin 2003 yılına kadar uzandığını, 2003 yılının Ekim ayında Yapı Kredi Bankası’nın taşınmazları arasında yer alan ve İzmir Kuş Cenneti sınırları içinde kalan 1 milyon 200 bin metrekarelik arazinin satışına dayandığını öğrendim.

Elektrik Direkleri

Ayrıca Eskidji Müzayede Evi tarafından 10 Ekim 2003 tarihinde yapılan açık arttırmada söz konusu arazinin kimliği gizli tutulan bir kişi tarafından 4,1 trilyona satın alındığını, İzmir Kuş Cenneti‘nin göbeğinde ve kanalların yer aldığı alanın hemen yanında yer alıp yapılaşmanın yasak olduğu arazinin önceden Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde iken yapılan değişikliklerle Çevre ve Şehircilik Bakanlığı‘na devredildiğini, Kozluca Çiftliği İşlek Sırtı Mevkii‘nde Kardelen Arsa Ofisi tarafından dikilen elektrik direklerinin Karşıyaka Ağır Ceza Mahkemesi’nin 12 Mart 2001 tarihli kararına karşın henüz kaldırılmadığını belirledim.

Beton Rampa

Sonuç olarak dün Ramsar alanının ortasındaki oldukça büyük bir bölgenin, bugün Ramsar alanının ve hemen yanındaki bölgenin liman, köprü, arıtma tesisi ya da yeni yapılaşmalar; daha doğrusu büyük boyutlu rantlar elde etme adına, İzmir Kuş Cenneti ya da Ramsar alanı şu kadar kilometre kadar uzakta gerekçesiyle işgal edilip yağmalanmak istendiğine, yerinde yaptığımız bu tespitle daha fazla inandık.

Beton Duvarlar

Nasılsa yarın öbür gün buralarda “ben yaptım oldu” mantığıyla bir liman yapılır düşüncesiyle bu bölgeye yapılan trafo binaları, dikilen beton elektrik direkleri, dökülen beton rampalar, şimdi yıkılmış olsa bile zamanında yapılmış beton duvarlar bugün yapılmak istenenlerin geçmişte kalmış somut delilleri olarak hepimizi üzüyor ve buradan rant elde etmek isteyenlerin asıl olarak İzmir sevgisinden hebardar olmadıklarını gösteriyordu…

Yargıya intikal etmiş konularda pazarlık yapmak…

Ali Rıza Avcan

Körfez geçişi bizim için önemli. Tüm projeler hazırlanmış durumda. Sanıyorum bir dava açılmış. Ulaşım master planına baktığımızda orada göremedim. Herhalde taslak olduğundan dolayı. Sizin bu projeyi desteklediğinizi biliyorum. Bu dava açanları da incelediğimizde arka planda bir organizasyon olduğunu görüyoruz. Bu da bizi rahatsız ediyor. İzmir’de yatırımları engellemek adına bir yapı var. Hükümet burada kendine bir yatırım yapmıyor. Yapılması gereken neyse onu yapıyoruz. Açık desteğinizi bekliyoruz.

Bu sözler geçtiğimiz günlerde, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu tarafından makamında ziyaret edilen AKP İzmir İl Başkanı Aydın Şengül tarafından söylendi ve Ege’de Son Söz gibi birçok İnternet gazetelerinde paylaşıldı.

baskan-kocaoglu-na-ak-parti-de-surpriz-dosyaya-dosyayla-cevap-977382

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun elindeki mavi renkli bir dosya ile gidip ziyaret ettiği, karşılığında da AKP yönetiminde olan yedi ilçeye ait taleplerin yer aldığı diğer bir mavi dosyayı teslim aldığı bu görüşmede, AKP İl Başkanı Aydın Şengül açık bir şekilde İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin kendileri için çok önemli olduğunu, bu projeyi İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından hazırlanan İzmir Ulaşım Ana Planı‘nda göremediklerini, bu durumun söz konusu belgenin henüz taslak durumunda olmasından kaynaklanmış olabileceğini belirterek, İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin yapılmaması için dava açılmış olmasından ve bu davaları destekleyen İzmirliler’in kendilerini rahatsız ettiğini söyleyerek İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘ndan kendilerine yardımcı olmasını; bu anlamda desteğini açık bir şekilde göstermesini istemiştir. 

Açıkçası, kendisine teslim edilen dosyadaki taleplere karşılık İzmir Körfez Geçişi Projesi için İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘ndan destek istemiş; böylelikle herkesin önünde çirkin bir pazarlığın kapısını açmıştır.

Böylesi bir pazarlık girişimi karşısında, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun yapacağı tek olumlu hareket, mahkemeye intikal etmiş bir konu hakkında görüş beyan etmenin adaleti etkileme anlamına geleceğini söyleyerek bu pazarlık kapısını kapatması olurdu.

Ama öyle olmadı. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, mahkemeye intikal etmiş bir konu hakkında suskun kalmayı tercih etti.

Böylelikle, İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgili idari davalara bakan hakimlerin iktidardan ve yerel yönetimden kaynaklanan bir baskı altına girmesine göz yummuş oldu.

Diğer yandan da üyesi olduğu Cumhuriyet Halk Partisi’nin söylem ve eylemlerine aykırı bir tutum sergilemiş oldu.

Şimdi bundan sonraki süreçte İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin İzmir Ulaşım Ana Planı‘na girip girmeyeceğine ve İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun İzmir Körfez Geçişi Projesi‘ni desteklemek için neler yapacağına bakacağız.

HKN_9176

İşte bütün bu nedenlerle, bugünlerde;

Ülkenin uzun bir süredir KHK’larla yönetildiği, seçim yasalarının iktidardan yana adaletsiz bir şekilde düzenlendiği, insan hak ve özgürlüklerinin askıya alındığı, her türlü kötülüğün kol gezdiği bugünlerde,

Bir kentin ve o kenti var eden en önemli değerlerin böylesi çirkin bir pazarlığa konu edilmesi; en azından tehdit kokan bir pazarlığa konu ediliyor olması, İzmir için büyük bir talihsizliktir…

Gerçek doğa savunucusu olmak…

Ali Rıza Avcan

Bu hafta yaşayacağımız olaylar, İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin geleceği açısından çok önemli…

Çünkü, 16 Mart 2018 Cuma günü Doğa Derneği ve Avukat Cem Altıparmak‘la birlikte açtığım davanın keşfi var.

25 Ağustos 2017 tarihinde, Orman ve Su İşleri Bakanlığı aleyhine İzmir Nöbetçi İdare Mahkemesi’nde açtığımız bu davanın konusu, Ulusal Sulak Alan Komisyonu‘nun (USAK), İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin uygulamasını kolaylaştırmak amacıyla Gediz Deltası’ndaki sulak alanların nitelik ve sınırlarında değişiklik yapan 30 Mart 2017 tarih, 28-2017/1 sayılı kararının 5. maddesinde yer alan hususların iptali ve yürütmesinin durdurulması ile ilgili.

Böylelikle İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin önünü açacak taraflı ve yanlış bir kararın önce yürütmesini durdurmak, ardından da ortadan kaldırmak istiyoruz.

Şayet mahkemenin oluşturduğu bilirkişi heyeti, bizi haklı görürse mahkemenin bizim; daha doğrusu İzmir’in yararına karar vermesi mümkün olacak. Böylelikle de İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin hayata geçirilmesi oldukça güçleşecek….

Gediz Deltası Sulak Alan Koruma Bölgesi & İzmir Körfez Geçişi Projesi

Konunun bu noktaya nasıl geldiğini yeniden hatırlamak isterseniz, bugüne kadar gerçekleşen olayları size şöyle anlatabilirim:

Uzun yıllardan bu yana Gediz Deltası için önemli çalışmalar yapan Doğa Derneği‘ndeki arkadaşlar, Orman ve Su İşleri Bakanlığı‘na bağlı Ulusal Sulak Alan Komisyonu‘nun (USAK) 2017 yılının Mart ayında Gediz Deltası’ndaki sulak alanlarla ilgili yeni bir karar aldığını duyarlar.

Bu duyumu BİMER aracılığıyla sorguladıklarında ise, karşılarına kimselere duyurulmadan; hatta Gediz Deltası‘na gelip keşif yapmaya bile kalkışılmadan Ankara’da alınmış bir karar çıkar.

Kararın altında ise Orman ve Su İşleri Bakanlığı bürokratlarının yanında iki de Ankara merkezli doğa koruma örgütü vardır.

Hani şu, neredeyse her gün Kıbrıs Şehitleri Caddesi girişinde çalıştırdıkları iyi niyetli üniversite öğrencileriyle tanıdığımız WWF-Türkiye (Dünya Doğayı Koruma Vakfı- World Wildlife Fund) ile Doğa Araştırmaları Derneği.

Doğayı koruma adına kurulmuş; üstüne üstlük Ramsar Sözleşmesi’nin Türkiye’deki STK Odak Noktası görevini yürüten biri uluslararası, diğeri ulusal bu iki doğa koruma örgütünün bu kararın altında imzalarının olması gerçekten dehşet verici bir durumdu…

Bunun üzerine konuyu hem basınla paylaşmış, hem de İsviçre’deki uluslararası Ramsar örgütünün genel sekreteriyle Avrupa danışmanı ve yardımcısına duyurmuştuk.* Örgütün bu duruma müdahale ederek yapılan yanlışlığın bir an önce düzeltilmesini talep etmiştik.

Bunun üzerine her iki doğa koruma örgütünün yöneticileri ayrı ayrı açıklamalar yaparak bu kararın nasıl ve neden imzalandığını anlatmaya çalıştılar.

Ancak verdikleri bilgiler ve ürettikleri bahaneler ikna edici değildi. Her iki örgüt de kurumsal sorumluluklarını unutarak, kararın yetkisiz görevliler tarafından imzalandığını ya da kendilerinin yıllardır Gediz Deltası’nın korunması için mücadele ettiklerini söyleyerek kendilerini aklamaya çalıştılar. Ayrıca altına imza attıkları kararın, İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgisinin bulunmadığını iddia ettiler. Onlara göre tek kabahatli kurum, böyle bir durumun varlığını kendilerine bildirip destek istemeyen Doğa Derneği‘ydi. Hatta WWF-Türkiye bu iddialarında bir adım daha öteye giderek, birlikte imza attığı Doğa Araştırmaları Derneği temsilcisinin söz konusu kararı sahayı görmeden imzaladığını bile itiraf etti.

Ama ondan sonraki süreçte, her iki doğa koruma örgütü de altına imza attıkları bu taraflı ve yanlış kararın düzeltilmesi için tek bir girişimde bile bulunmadı. 

Şimdi sıra bu iki doğa koruma örgütünün yaptığı yanlışlığın mahkeme yoluyla giderilmesi noktasına geldi…

Bu hafta içinde katılacağımız keşifte, bizler bilirkişilere doğruları söyleyerek onların doğru kararlar almalarını kolaylaştırmaya çalışacağız.

Şimdi bu iki doğa koruma örgütünden beklediğimiz tek şey, hiç değilse şu aşamada altına imza attıkları kararların yanlışlığını kabul ederek bunu bilirkişilere ya da mahkemeye bildirmeleridir.

Belli olmaz, belki de bu şekilde kamu vicdanında açtıkları yarayı bir nebze olsun onarabilir, bir kez daha Kıbrıs Şehitleri Caddesi’ne çıkıp destekçi aradıklarında sağa sola kaçmadan ve İzmir’e gerçekten de sahip çıktıklarını söyleyerek göğüslerini gere gere bizlerle konuşabilirler…

İzmir Körfezi 004

Tabii ki, doğayı yeterince korumayan bu tür kişi ve kuruluşların her zaman ve yerde çevremizde olabileceğini gözardı etmeden; bunları gerçek doğa savunucularından ayırt etmenin sadece ve sadece bu tür durumlarda neler yaptıklarına bakarak mümkün olduğunu bileceğiz.


* https://www.evrensel.net/haber/333688/izmir-korfez-gecisinin-onu-iste-boyle-acildi

* https://www.evrensel.net/haber/334202/korfez-gecisine-onay-veren-wwf-ramsara-sikayet-edildi

 

“Bu daha başlangıç, mücadeleye devam…”

Ali Rıza Avcan

Aliağa-Selçuk güzergahında İZBAN adı verilen hızlandırılmış banliyö trenini kullanan İzmirliler, son günlerde ilk durakla son durak arasındaki ulaşım ücretine uygulanan % 270 oranındaki zamla birlikte uygulamaya konulan “Artı Para Sistemi” nedeniyle  büyük sorunlar yaşıyorlar.

Yolculuğun başında bloke edilen 10,60 liradan arta kalan bakiyenin, varılan istasyonda çözülüp geri ödenmesinden kaynaklanan zorluğun yanında, uzun mesafelerde yolculuk edenlerin ücretlerine yapılan büyük oranındaki gizli zammın her gün işine gidip gelmek zorunda olan geniş işçi ve emekçi kesimlerle yoksulları , emeklileri ve dar gelirlileri, öğrenci ve engellileri maddi yönden oldukça zorlayacağı anlaşılıyor.

Kent içi yolculuklarda çoğunlukla İZBAN’ı kullanan biri olarak ben de bu sorunu fazlasıyla yaşıyor ve bunun aşılması için mücadele edenleri destekliyor, bu amaçla imzalar veriyor ve her ortamda bu sorunu gündeme getirip çözüm bulunması için çabalıyorum.

Tabii ki bütün bunları yaparken İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu ve diğer belediye yöneticileriyle uygulamaya konulan Artı Para Sistemini taraftarlık ruhuyla savunmaya çalışanlarla da karşılaşıyorum. 

Bu şekilde davrananların bir kısmı, işin içine İZBAN’ın diğer ortağı olan Devlet Demiryolları Genel Müdürlüğü’nü (TCDD), dolayısıyla hükümet olduğunu iddia ederek bizim asıl onlarla mücadele etmemiz gerektiği konusunda akıl veriyorlar. 

Oysa bilmiyorlar ki, bu sistemi kabul edip uygulamaya koyan TCDD ya da hükümet değil; bizatihi İzmirim Kart uygulamasının sahibi olan İzmir Büyükşehir Belediyesi. Nitekim bu sisteme yönelik eleştirilerin İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu tarafından bizzat cevaplanıyor olması da bunun en somut kanıtı.

Diğer bir grup fanatik taraftar ise, değişen ulaşım ücretlerini görmezlikten gelerek, hatta bu ücretlerle ilgili yanıltıcı bilgiler vererek; örneğin kısa mesafelerdeki yolculuk bedellerinin 90 dakika uygulamasıyla azaldığını, uzun mesafelerdeki yolculuklar için de daha fazla ücret ödemenin adil bir şey olduğunu ifade etmeye çalışıyorlar.

Oysa, İZBAN’a ait http://www.izban.com.tr isimli İnternet sayfasını açıp oradaki “Fiyat Tarifesi” bölümüne baksalar, her bir istasyon itibariyle ödenecek doğru rakamları görüp iddialarından vazgeçmek zorunda kalacaklar.

Azınlıkta kalmakla birlikte bugüne kadar İZBAN’a binmemiş, işine gücüne kendi özel aracıyla gidip gelen, çoğu kez bardağın dolu yanını görerek keyfini bozmak istemeyen küçük bir mutlu azınlık ise her zaman yaptıkları gibi belediye başkanını savunarak bu uygulamanın doğru olduğunu kanıtlamaya çalışıyor.

Onlara da arabalarını bulabildikleri bir otoparka, o da olmazsa bir kaldırımı işgal edip sıradan bir İZBAN yolcusu gibi çıplak gerçeğe tanık olmalarını öneriyorum.

Bütün bu yanıltıcı bilgi ve propagandaya karşı mücadele verilirken bu uygulamayı savunanlar arasından hiç bir kimse de çıkıp, kent içi toplu  ulaşımın kent hakkının doğal bir sonucu olarak temel bir insan hakkı olduğunu, belediyelerin ulaşım hizmetlerini kamu hizmeti olarak yaptıklarını, bu hizmet karşılığında zarar etmiş olsalar bile ücretlerin halkın ödeyebileceği düzeyde tutulması gerektiğini, bu konuya sadece kar ya da zarar kaygısıyla yaklaşılamayacağını; hatta bu tür hizmetlerin asıl olarak ücretsiz olması gerektiğini hatırlamıyor, daha doğrusu hatırlatmak bile istemiyor. 

Hele ki, bugüne kadar başka belediyelere örnek olacak düzeyde sosyal belediyecilik yaptığını iddia eden bir belediyenin yönetimde olduğu bir kentte…

20180219_2_28785022_30901350_Web

Bu arada henüz geniş halk kesimleri tarafından bilinmeyen ya da fark edilmeyen bir konuyu da bu vesile ile gündeme getirip, bugün İZBAN için geçerli olan kademeli ücret sisteminin gelecek günlerde sadece İZBAN’la sınırlı kalmayacağını, yarın öbür gün lastik tekerlekli ulaşım sistemleri için de; daha doğrusu belediye otobüsleri için de gündeme getirileceğini; böylelikle kısa bir süre sonra kentteki tüm toplu ulaşım araçlarında kademeli bir ücretlendirme sisteminin uygulanacağının müjdesini vermemiz gerekiyor.

Çünkü güncelleme işlemi henüz bitirilmiş olan İzmir Ulaşım Ana Planı‘na göre İzmir, aşağıdaki haritada da görüldüğü gibi önümüzdeki yıllarda merkez kentten başlayıp çevre kente doğru genişleyen dört ayrı bölgeye ayrılarak bu bölgeler içindeki toplu ulaşım ücretleri, içte kalan bölgelerden dışta kalan bölgelere doğru artarak yeniden düzenlenecek; böylelikle kent merkezinden uzak ilçelerde yaşayanların merkeze ulaşımları daha da zorlaşacak.

032

O nedenle, bugün sadece İZBAN’la başlayan bu sorunun gelecekte kentteki tüm toplu ulaşım sistemini saracağını bilerek; “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam” demenin daha doğru olduğunu düşünüyor ve tüm İzmirlileri, kent içi ulaşım hizmetlerinin daha da zorlaşıp pahalı hale geleceği gelecek günler adına mücadeleye davet ediyorum.