“Kendine müslüman”

Ali Rıza Avcan

Türkçe’de, sıkça kullanılan bir deyiş var: “Kendine Müslüman“.. Kişinin bencillik halini tanımlayıp her şeyi kendi çıkarları üzerinden anlayıp davranan kişi anlamına geliyor… Uludağ Sözlük‘te yer alan bir entryde “kendini düşünüp, kendi bireysel avantajını kollayan ve başkalarını hiçe sayıp haklarını gözardı eden kişiler için insafı hatırlatma üzere hafif uyarı tadında kullanılan deyim” şeklinde tanımlanıyor.

Deyimin farklı anlamlarını bulmak amacıyla İnternette yaptığım taramalar sırasında bir de aynı ismi taşıyan bir pop şarkısının olduğunu ve bu şarkıyı söyleyen farklı sanatçıların, “İnsafın kurusun be hey kendine Müslüman, Hasedimden öldüm artık, Gel, unuttum ne halt ettiysen, Dön bana her şeyi yakıp” diyerek giden sevgiliyi geri çağırdıklarına tanık oldum.

Öncelikle kendini ya da kendisinin bulunduğu grubu, topluluğu düşünüp her şeyi kendi çıkarı üzerinden gören bu bencil bireysel tutum, tabii ki sadece tek tek insanlar için değil; aynı zamanda o insanların oluşturduğu grup ve topluluklar için de geçerli olabilir: “Önce ben” düşüncesinin, “önce biz” düşüncesine dönüşmüş haliyle…

Bu tutum; yani insanın önce kendini ya da mensup olduğu grubu, topluluğu düşünmesi, kendini, kendinden yana olanları ya da kendisi gibi olanları kayırması, her şeyi kendisi ya da kendisinin çoğulu olan “biz” üzerinden düşünmesi bir noktaya, bir dereceye kadar olağan ve doğru olmakla birlikte; diğer insan, grup ya da toplulukların bir arada olduğu dayanışmaya, işbirliğine dayalı birlikteliklerde ortaya çıktığında bu durum olumlu olmaktan çıkıp olumsuz bir durum, rahatsızlık, uyumsuzluk, hatta çatışmaya kadar gidebilir. Belli bir amaç, belli bir hedef için bir araya gelmiş toplulukları bölen, öteleyen ya da parçalayan bir nedene dönüşebilir.

Son yıllarda izlediğim ya da bizzat katılıp içinde yer aldığım tüm antikapitalist kent mücadeleleriyle çevre hareketlerinde gözüme çarpan ve mücadeleye katılanların kaynaşıp birleşmesini engelleyen; ayrıca bu grup ya da topluluklar içinde yer almayanların dışarda durmasını sağlayan bu tutum beni fazlasıyla rahatsız ediyor ve bence ortak mücadelemize zarar veriyor.

1. Muhalif olarak gördüğü merkezi ya da yerel iktidarla ilgili mücadelelere katılıp kendi ideoloji, düşünce grubu ya da siyasetinin neden ya da ortak olduğu kent ve çevre suçlarıyla ilgili mücadelelere katılmayıp dışarda kalmak.

Aynen, başta İzmir Kent Konseyi olmak üzere birçok kent konseyi ile CHP örgütünün ve CHP’linin İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin sorunlu yaklaşımından kaynaklanan Kültürpark Mücadelesi‘ne yabancı kalması ya da ilgi duysa bile partiden atılırım, yalnız kalırım ve belediyelerde iş bulamam gibi kaygılarla uzak durması gibi…

2. Kendi yaşadığı kent, mahalle, semt, köy, bölge ya da çevre içindeki sorunlarla ilgili mücadelelere katılıp ve sanki başka yerlerde başka sorunlar yaşanmıyormuş gibi diğer kent ve çevre mücadelelerine ilgi göstermezken sanki tüm dünyayı kurtarıyormuş gibi davranmak.

Aynen, Çeşme Yarımadası‘nda yaşayan birçok örgüt, grup ya da kişinin, AKP iktidarı tarafından dayatılan Çeşme Turizm Projesi‘ne karşı çıkıp diğer kent ve çevre sorunlarına ya da aynı projeden beslenen TARKEM‘in Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerindeki soylulaştırma girişimlerine karşı çıkmayıp suskun kalması gibi…

3. Dernek, vakıf, platform benzeri mücadele düzlemlerinde bazı kişi ya da grupların kendi grubunun egemen olması için çaba göstermesi nedeniyle diğer görüş, düşünce, ideoloji ve siyasettekilerin ayrılması nedeniyle o düzlemin giderek o özel grubun örgütüne dönüşüp etkisizleşmesi.

Aynen, antikapitalist kent ya da çevre mücadelesinde, yürüttükleri mücadelenin kuram ve pratiği açısından belirgin bir fark olmayan grup ya da kişilerin gidip birbirinden farklı çevre örgüt ve grupları kurmalarında olduğu gibi… Bu bağlamda, İzmir’de çevre mücadelesi denilince akla ilk gelen Ege Çevre Platformu (EGEÇEP) ya da İzmir Yaşam Alanları (İYA) örneğinde olduğu gibi, aralarındaki tek fark, birinin dünya, bir diğerinin ülke, diğer birinin de İzmir genelinde mücadele ediyor olması mıdır? Bunların birbirlerinden ayrı mücadele ediyor olmalarının temel nedeni ve farklılıkları nedir?

4. Toplumsal mücadelenin hukuksal boyutunda yardımcı olan önce gelen hukukçu ve avukatların çevresinde o hukukçu ve avukatların kişisel tercihlerine göre gruplaşmak.

Aynen, halen devam etmekte olan Çeşme Turizm Projesi mücadelesinde gördüğümüz gibi, ayrı avukatların çevresinde oluşan davacı gruplaşmalarının ayrı ayrı davalar açıp ayrı ayrı bilirkişi ücretleri ödemesinde olduğu gibi…

5. Toplumsal mücadele ile ilgili eylemlerde ortak mücadele konusundan çok katılımcı sayısı, çok fazla sayıdaki pankart, broşür, afiş ve bayrak gibi rekabetçi yöntemlerle kendi grupsal kimlik ve ağırlığını öne çıkaracak şekilde propaganda yapmak.

Aynen, örgütler, gruplar ve kişiler arasındaki bu rekabetçi tutumlar nedeniyle bu rekabetin dışında kalan sade yurttaşların ne yapacağını bilememesi ve kendini bu mücadelenin dışında hissetmesi gibi…

6. Mücadeleye katılan kurum, kuruluş, grup ya da kişilerin, içinde bulundukları ya da bağlı oldukları ortamdaki siyasi, yönetsel vb. değişimlere bağlı olarak bazen mücadeleye katılması bazen de mücadeleden çekilmesi ya da mücadele içinde pasifleşmesi.

Aynen, bir zamanlar AKP iktidarının İzmir Körfez Geçiş Projesi‘ne karşı çıkmayıp üstüne “bu projeyi ilk önce ben düşünmüştüm” diyerek sahip çıkan İzmir Büyükşehir Belediyesi eski başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun yine bir AKP projesi olan Çeşme Turizm Projesi‘ne vatan, millet edebiyatı ile karşı çıkıp bilirkişi incelemesinin yapıldığı etkinliğe katılmasında ya da yerel iktidarın kanatları altında koltuk, köşe, makam, mevki ve çıkar elde edip yeni ufuklara yelken açan ya da toplumsal mücadelenin başarısız olması için mücadele eden eski ya da yeni meslek odası yöneticilerinde olduğu gibi…

Tabii ki ortak amaç ya da hedef için örgütlenen her düzeydeki toplumsal mücadelede, bu mücadeleye katılan farklı kişi, grup, küme, topluluk, kurum ve kuruluşlar itibariyle farklılıkların olması ve bunların mücadele içinde kendilerini sergileyip ifade etmesi olağan ve beklenen bir şeydir; ama bir noktaya kadar doğal karşılanan bu durumun, ortak mücadelenin konu, amaç ve hedefini geride bırakmaması ya da daha çok öne çıkarak ona zarar vermemesi gerekir.

Ortak mücadelede kısa günün kârı anlayışıyla hareket edenlerin diğer kişi, grup, topluluk, kurum ve kuruluşlara gol atıp öne geçme çabası gün gelir ki, sizin orada yalnız kalmanıza ve ortak mücadeleyi uzaktan izlemesine de neden olabilir… Ya da bir ad altında başaramadığınızı başka bir ad altında denemeye kalkarak ve bu arada gittikçe küçülerek kendinizi tekrarlamaya başlar durursunuz…

Evet, kentlerdeki antikapitalist mücadeleyle doğadaki ekolojik çevre mücadele anlayış ve pratikleri bir ve bütündür. Bu bütünlük, mücadelenin ortak hedef ve amaçları doğrultusunda ve katılımcıların “ben” ya da “biz” algısından çok ortak hedef ve amacın öne çıkarılması suretiyle daha da sağlamlaştırılıp sürdürülebilir. Bu konuda üretilebilecek en sağlıklı ve doğru politika ise, değişik topluluk, grup, kurum, kuruluş ve kişileri bir araya getiren ortak mücadele platformunun eşit paydaşlık anlayışı çerçevesinde herkese açık bir şekilde; yani, şeffaf bir şekilde örgütlenmesi, katılımcı kurum, kuruluş ve kişilerin net bir şekilde bilinmesidir.

ŞEFFAFLIK ADINA ZORUNLU BİR AÇIKLAMA…

Ali Rıza Avcan

Kent Stratejileri Merkezi isimli bu platformda yazdıklarımı takip edenler, 18, 22 ve 25 Mart 2021 tarihlerinde paylaştığım birbirini izleyen üç ayrı yazıyla (“İzmir turizmi adına uzun ince bir yol… (1)“, “İzmir turizmi adına uzun ince bir yol… (2)” ve “Bir garip turizm planı…“) ortaya koyduğum, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin kamuoyuna “İzmir Dijital Turizm Envanteri” adıyla tanıtıp 2021 yılı başında uygulamaya başladığı http://www.visitizmir.org çalışması ile İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) ve İzmir Vakfı (İV) tarafından birlikte düzenlendiği söylenen İzmir Turizm Tanıtım Strateji ve Eylem Planı 2020-2024 hakkındaki doğru bilgilere dayanan tespit ve değerlendirmelerimi hatırlayacaklardır.

Bu üç yazıdan ilk ikisi okuyanların yoğun ilgisiyle karşılandığı için, İlkses Gazetesi muhabiri sevgili Çağla Geniş tarafından 1 Nisan 2021 tarihinde “İzmir’in turizm envanteri: Batan antik kent var, dünya harikası yok!” başlığıyla haberleştirilmişti.

Bu üç yazıyla İlkses Gazetesi haberinin yayınlandığı tarihten sonra ne İzmir Kalkınma Ajansı‘ndan, ne İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nden, ne de İzmir Vakfı‘ndan yaptığımız eleştiri, uyarı ve önerilere karşı bir ses ya da bir tepki alınmamış olmakla birlikte; geçtiğimiz günlerde, yazıda sözünü ettiğim Kivi Stratejik Planlama A.Ş. isimli şirketten bir yazı aldım.

Söz konusu şirket, 7 ay önce yazdığım “Bir garip turizm planı” başlıklı üçüncü ve sonuncu yazıdaki kendileriyle ilgili “yanlış” ifadelerin, daha doğrusu şirket isimlerinin, İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) adına yaptıkları İzmir Turizm Destinasyonları Envanter Çalışması verilerinin hem İzmir Dijital Turizm Envanteri adı verilen http://www.visitizmir.org uygulamasında, hem de İzmir Turizm Tanıtım Strateji ve Eylem Planı‘na kullanıldığını dikkate almadıkları, belki de söz konusu planın ilk hedefi olarak belirlenip yaptıkları envanter düzenleme çalışmasının “paydaşı” olarak kabul gördüklerini ve böylelikle kendilerinin söz konusu planla olan ilgilerinin, plan belgesi ile zaten ortaya konulduğunu fark etmedikleri için, İzmir Turizm Tanıtım Strateji ve Eylem Planı 2020-2024 belgesi ile hiçbir ilgilerinin bulunmadığını iddia ederek “Bir garip turizm planı” başlıklı yazıdan çıkarılmasını talep ettiler. Hoş, ben isimlerini söz konusu yazıdan çıkarmış olsam bile, İzmir Turizm Tanıtım Stratejisi ve Eylem Planı 2020-2024 ile ilgileri zaten resmi plan belgesinde yazılmış ve kanıtlanmış durumda…

Tarafıma gönderdikleri bu yazı ile 18 ve 22 Mart 2021 tarihlerinde yayınladığım ve yaptıkları “İzmir Turizm Destinasyonları Envanter Çalışması” sonuçlarının kullanıldığı İzmir Dijital Turizm Envanteri“nde ele alıp irdelediğim, “İzmir turizmi adına ince ve uzun bir yol” başlıklı birbirini izleyen iki ayrı yazıdan haberli olmadıkları ya da o yazılardaki bilgilere itiraz etmedikleri anlaşılıyordu…

Kent Stratejileri Merkezi‘nde paylaştığım tüm yazılarda kullandığım bilgilerin doğruluğuna ve şeffaflığına önem verdiğim için, 25 Mart 2021 tarihli “Bir garip turizm planı…” başlıklı yazıda yazılanların yanlış olduğunu iddia edip isimlerinin metinden çıkarılmasını talep eden yazıyı ve bu yazıya cevaben yazdıklarımı, Kent Stratejileri Merkezi‘nin temel ilkeleri olan doğruluk, dürüstlük ve şeffaflık adına sizlerle de paylaşmak isterim.

Sayın Ali Rıza Avcan,
Söz konusu yazınız yanlış iddialar içeriyor. Kivi’nin yazıda iddia edilen “İzmir Turizm Tanıtım Strateji ve Eylem Planı 2020-2024” belgesi ile hiçbir ilgisi bulunmamaktadır.

Kivi geçtiğimiz yıllarda İzmir Kalkınma Ajansı’na İzmir Turizm Destinasyonları Envanter Çalışması’nın “deniz ve kıyı turizmi”, “inanç turizmi” ve “kültür tarih turizmi” başlıkları için saha çalışması olmaksızın bir ofis çalışması yapmıştır. Söz konusu çalışma kapsam olarak Kivi’nin bugüne kadar yaptığı işler içinde en küçük işlerinden birisidir.

Kurulduğu günden bu yana tam şeffaflık ilkesi ile çalışmalarını yürüten kurumumuzun web sitesinden de bu bilgiler kolayca bulunabilirdi. Bu şeffaflığa rağmen yazınızdaki iddiaları iyi niyetli olarak kabul etmek olanaksız.

En kısa sürede söz konusu yanlış ifadelerin (aslında şirket ismimizin) metninizden çıkartılmasını rica ederiz.

Saygılarımla,
Ömer YILMAZ

Sayın Ömer Yılmaz,

Kivi Stratejik Planlama A.Ş.

İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) ile İzmir Vakfı (İV) tarafından hazırlanan İzmir Turizm Tanıtım Strateji ve Eylem Planı 2020-2024 ile 4 Ocak 2021 tarihinde İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer tarafından “İzmir Dijital Turizm Envanteri” adıyla duyurulan www.visitizmir.org uygulamasına veri sağladığı anlaşılan İzmir Turizm Destinasyonları Envanter Çalışması’na yönelik tespit ve değerlendirmelerimizi içeren ve 18, 22, 25 Mart 2021 tarihlerinde Kent Stratejileri Merkezi isimli blogda yayınlanan üç ayrı yazımız (“İzmir Turizmi Adına İnce Uzun Bir Yol 1, İzmir Turizmi Adına İnce Uzun Bir Yol 2 ve “Bir Garip Turizm Planı”), İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA), İzmir Vakfı (İV) ve Kivi Stratejik Planlama Anonim Şirketi’ne ait İnternet sayfalarıyla dijital olarak temin edilen İzmir Turizm Tanıtım Strateji ve Eylem Planı 2020-2024 belgesinde yazılı olan bilgi, belge, haber ve duyurularla bu iki projede yer alanların paylaştığı bilgiler; ayrıca, www.visitizmir.org İnternet sitesinde yaptığımız ayrıntılı incelemeler sonucunda ortaya çıkmış olup, tümüyle doğru bilgilere dayanmaktadır. (1, 2, 3)

İzmir Turizm Tanıtım Strateji ve Eylem Planı 2020-2024 belgesi ile İzmir Dijital Turizm Envanteri Çalışmasını ele alıp değerlendirdiğimiz bu yazılarda adından bahsettiğimiz Kivi Stratejik Planlama Şirketi’ni sadece İzmir Turizm Destinasyonları Envanter Çalışmasını yapan bir şirket olmanın yanında stratejik planlamanın olmazsa olmaz birinci aşaması olarak kabul edilen Mevcut Durum Analizi çalışmasını “turizm envanteri” adı altında yapan bir şirket olarak kabul ettiğimi ifade etmek isterim. Çünkü şirketiniz tarafından yapılan bu çalışma, benzerlerine baktığımızda gerçek, doğru ve eksiksiz bir tarihi, arkeolojik, kültürel, doğal miras ya da turizm envanteri olmadığı gibi; www.visitizmir.org İnternet sayfasında ortaya çıkan eksik ya da yanlış sonuçları itibariyle olsa olsa herhangi bir turizm stratejik planının hazırlığında kullanılabilecek özelliklere sahiptir.

Evet, Kivi Stratejik Planlama Anonim Şirketi, İzmir Turizm Tanıtım Strateji ve Eylem Planı 2020-2024’i tek başına hazırlamamıştır; ama stratejik planlamanın ilk aşaması olan Mevcut Durum Analizini, “turizm envanteri” adıyla hazırlayarak söz konusu eylem planının hazırlığına katkıda bulunmuştur.

Nitekim İzmir Turizm Tanıtım Strateji ve Eylem Planı’nın 140-141. sayfaları arasında yer alan 5.3.3. Stratejik Amaç ve Hedefler bölümünün “Rota/Tur Geliştirme-Destinasyon Envanteri” başlığı altında deniz, kıyı, tarih, kültür ve inanç envanterini hazırlayan kurum olarak Kivi Strateji’nin adının yazılı olması;

Ayrıca, planlama disiplinin temel ilkelerinden biri olan “planın hazırlık sürecinde gerçekleştirilen eylemler, plan hedefi olarak belirlenemez” ilkesine aykırı bir şekilde, aynı eylem planının 158. sayfasında bulunan “1.2 – Farklı Turizm Ürünü Envanterlerinin Hazırlanması ve Güncellenmesi” başlıklı stratejik hedefi altında sıralanıp, 2020 yılının 1. diliminde gerçekleştirilmesi hedeflenen “1.2.1 – İnanç Turizmi Envanterinin Oluşturulması”, “1.2.2 – Deniz ve Kıyı Turizmi Envanterinin Oluşturulması” ve “1.2.3. – Kültür, Tarih ve Arkeoloji Turizmi Envanterinin Oluşturulması” faaliyetlerinin “paydaşı” olarak “KS” kısaltmasıyla Kivi Stratejik Planlama Anonim Şirketi’nin adının verilmesi;

Böylelikle, İzmir Turizm Tanıtım Strateji ve Eylem Planı 2020-2024 ile Kivi Stratejik Planlama A.Ş. arasındaki ilişki ile söz konusu planın hazırlığındaki yer ve rolünün, resmi bir belge ile net bir şekilde ortaya konulması, “Kivi’nin yazıda iddia edilen ‘İzmir Turizm Tanıtım Strateji ve Eylem Planı 2020-2024’ belgesi ile hiçbir ilgisi bulunmamaktadır.” ifadesini –ne yazık ki- doğrulamamaktadır.

Anlaşılan odur ki, İzmir Kalkınma Ajansı’nın 12 Nisan 2019 tarihinde yapılacağını duyurduğu “İzmir Kalkınma Ajansı İzmir Turizm Stratejisi ve Eylem Planı Hizmet Alımı” ile ilgili ihalenin (muhtemelen) yapılamaması ya da yapılıp da iptal edilmesi üzerine, İzmir Turizm Tanıtım Strateji ve Eylem Planı’nın ilk kısmını oluşturan Mevcut Durum Analizinin hazırlanması işi, söz konusu planın 158. sayfasında yazılı “Farklı Turizm Ürünü Envanterlerinin Hazırlanması ve Güncellenmesi” plan hedefinin altında yazılı olan üç ayrı envanterin oluşturulması şeklinde Kivi Stratejik Planlama Anonim Şirketi’ne yaptırılmış, geriye kalan kısımları ise İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) ve İzmir Vakfı (İV) tarafından hazırlanmıştır.

Ayrıca gönderdiğiniz yazıda şirketinizce yapılan çalışmanın saha çalışması olmaksızın gerçekleştirilen bir ofis çalışması olduğunu belirtiyor olsanız da; web sayfanızın 28 Ocak 2020 tarih, “İzmir turizm envanteri için saha çalışması yapıldı” başlıklı linki (4) ve bu linkte yer alan 39 renkli görselle birlikte yaptığınız paylaşımda, “İzmir’in deniz ve kıyı turizmi, inanç turizmi ve kültür ve tarih turizmine yönelik odaklarının turizm envanterinin hazırlanması amacıyla Kasım ortasında başlayan çalışma kapsamında ilk saha gezisi yapıldı. Gezide Torbalı, Bayındır, Ödemiş, Kiraz, Tire, Selçuk, Menderes ve Seferihisar ilçelerinden çeşitli odaklar -daha sonra yapılacak çalışmalar için deneyim oluşturmak amacıyla- ziyaret edildiği, saha çalışmasının ardında İzmir Kalkınma Ajansı ile kısa bir toplantı yapıldığı” şeklindeki açıklama sizin iddianızı doğrulamamaktadır.

Evet, tarafıma gönderdiğiniz yazı sayesinde şirketinizin yaptığı “İzmir Turizm Destinasyonları Envanter Çalışması“nın hem “İzmir Dijital Turizm Envanteri“, hem de İzmir Turizm Tanıtım Strateji ve Eylem Planı 2020-2024 ile ilgisini daha iyi görüp irdeleme ve bana, yazdığım yazılardaki ilgili bölümleri bu yeni bilgi ve yorumlar çerçevesinde daha anlaşılır şekilde yeniden düzenleme imkanı verdiğiniz için teşekkür eder, çalışmalarınızda başarılar dilerim.

Ali Rıza Avcan

Kent Stratejileri Merkezi

(1) (https://kentstratejileri.com/2021/03/18/izmir-turizmi-adina-uzun-ince-bir-yol-1/,

(2) https://kentstratejileri.com/2021/03/22/izmir-turizmi-adina-uzun-ince-bir-yol-2/ ve

(3) https://kentstratejileri.com/2021/03/25/bir-garip-turizm-plani/

(4) https://www.kivi.com.tr/2020/01/28/izmir-turizm-envanteri-icin-saha-calismasi-yapildi/

“O bir geri zekalıdır”

Ali Rıza Avcan

Tarım üzerine; özellikle de tarım ekonomisi ve yönetimi üzerine çalışıp araştırma, inceleme ve danışmanlık hizmetleri yaptığım günlerden bu yana ülkemiz tarımı üzerine kitap ve makaleler yazmış, bir dönem TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası genel başkanlığı yapmış, eski CHP milletvekili Gökhan Günaydın‘ı önemser, yaptıklarını ilgiyle izleyip yazdıkları okumaya çalışır ve 2015-2019 döneminde İzmir’de önce bir “Tarım Devrimi“, daha sonra “İzmir Modeli” olarak takdim edilen İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin tarımsal hizmetlerini inceleyip değerlendirirken, “keşke bu durumdan haberi olsa da bu yanlışlıklara müdahale etse” diye düşünür, onun doğruyu söyleyen biri olduğunu varsayıp bu düşüncemi arkadaşlarımla paylaşırdım.

Kendisi hakkında olumlu düşüncelere sahip olduğum Gökhan Günaydın, 2019 yılında yapılan yerel seçimlerde Ekrem İmamoğlu‘nun İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olması sonrasında, bir dönem belediye şirketi İSYÖN İstanbul Yönetim Yenileme Anonim Şirketi‘nde yönetim kurulu başkanı olarak çalışmış, sonrasında da hem CHP Parti Meclisi‘ne girmiş hem de Ekrem İmamoğlu‘nun tarım danışmanı olmuştur. İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi kararlarını incelediğimizde, kendisinin ataması meclis onayı ile yapılan “başkan danışmanı” statüsünde olmamakla birlikte; CHP Parti Meclisi üyesi olması nedeniyle, değişik yöntemlerle tarımla ilgilenmek üzere danışman yapıldığı görülmektedir.

CHP Parti Meclisi gibi üst bir siyasi kurulda yer alan eski milletvekilinin, binlerce ziraat mühendisinin işsiz olduğu bir ortamda eski TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası genel başkanı olarak İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘nde hangi pozisyonda nasıl “tarım danışmanı” yapıldığı konusu ve bunun siyasi etik açısından ne ölçüde doğru olduğu da ayrı bir tartışma konusudur.

CHP’li belediyelerin 30 Eylül-2 Ekim tarihleri arasında İstanbul‘da düzenlediği CHP’li Belediyeler Tarımsal Kalkınma Zirvesi sonrasında Facebook’taki resmi hesabında “CHP’li Belediyeler Tarımsal Kalkınma Zirvesi sona erdi.. Her aşamadaki emekleriyle Zirve’yi şölen havasına çeviren İBB emekçilerine sonsuz teşekkürler.. Tarımı ayağa kaldıracağız.. Mutfaktaki yangını söndüreceğiz.. Sofralar arasında adaleti sağlayacağız.” mesajını yayınlayıp çoğunda İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu‘nun ya da CHP Genel Başkanı Kemal KIlıçdaroğlu‘nun yanında yer aldığı fotoğrafları paylaşması üzerine o paylaşımın altına aşağıdaki eleştirel mesajı yazdım.

Merkezi yönetimin birinci dereceden görevli, yetkili ve sorumlu kurum ve kuruluşlarını dikkate almaksızın ve onlarla planıp programlanmış bir işbirliğine gidilmeksizin sadece yasadaki tek satırlık bir hükme dayanarak büyükşehir belediyeleri eliyle tarımsal kalkınmanın mümkün olmadığını siz de biliyorsunuz; ama, siyaset bu!

Bu mesajı yazarken, aynı paylaşımın altındaki diğer mesajların da kendisini öven, hatta tarım bakanlığına layık olduğunu belirten mesajlar olduğunu, yazdığım mesajın içlerindeki tek eleştirel mesaj olduğunun da farkındaydım.

Yazdığım mesajda, ülkemizdeki ya da kentlerimizdeki tarımsal kalkınmanın sadece belediyeler eliyle gerçekleştirilemeyeceğini, asıl olarak belediyelerin böyle bir görevi bulunmadığını, belediyelere bu konuda yetki veren 5216 sayılı Büyükşehir Belediye Kanunu‘nun 7. maddesine, 6360 sayılı Yasa ile eklenen son fıkrası hükmüne göre, belediyelerin tarımsal kalkınma konusunda değil; tarım ve hayvancılığı destekleme konusunda görevli ve yetkili olduğunu, sadece ‘destekleme‘ boyutunda kalan bir faaliyetin kalkınmayı sağlayamayacağını hatırlatmaya çalışarak siyasetçilerin bunu halka yanlış anlattıklarını ifade etmeye çalışmıştım.

Bu mesaja verilen yanıt üzerine oldukça uzundu. Verilen cevapta kalkınmanın ülkenin tüm merkezi ve yerel kurumlarının işbirliği ile sağlanacağı tezinin yanlış algı yaratmaya yönelik bir mesaj olduğu, AKP‘nin CHP‘li belediyeleri görmezden gelme ya da engelleme politikası varken bunun mümkün olmadığı, CHP‘li belediyelerin kooperatiflerle birlikte başarılı olduğu, düzenlenen zirvede aynı zamanda CHP‘nin 2024-2028 tarım politika belgesinin hazırlandığı da belirtiliyor, tarımsal kalkınmanın tüm kamu kurumlarının bütünlüğü içinde sağlanacağına dair haklı bir eleştiri kolektif emeğe saygısızlık, kendi şahsına yönelik bir haksızlık olarak niteleniyordu.

Bazı yorumları birkaç kez okuyorum, anlamaya çalışıyorum. İtiraf etmeliyim ki yine de kolay olmuyor. Özeti şu mesajın, “Tarım Bakanlığı ile birlikte çalışmazsanız, belediyeler üzerinden tarımsal kalkınma mümkün olmaz, siyaset yapıyorsunuz”.. Bir diğeri de ona eklenmiş, “mış gibi yapıyorlar” diyor. Ciddiye almak gerek elbet, cevap yazmak gerek. Yoksa bunca emek üzerine yanlış algı yaratılmasına göz yummuş oluruz. Önce şunu söylemeliyim: AKP’nin CHP’li belediyeleri görmezden gelme politikası varken, acaba nasıl çalışacağız? Bırakın beraber çalışmayı, bunca engellemeyi görmüyor musunuz? Başka dünyada mı yaşıyoruz? Ayrıca CHP’li belediyelerin kooperatiflerle birlikte başardıklarını tüm ülke görüyorken, somut örnekleri Zirve’de açıkça paylaşılmışken, “ne yapabilirsiniz ki” demek, “mış gibi yapıyorsunuz” demek konusunda benim düşüncelerim var ancak takdiri kamuoyuna bırakmayı tercih ederim. Ayrıca, Zirve’de yalnızca belediyelerimizin iktisadi kriz ve pandemi döneminde, merkezi hükümetin kamuoyuna da yansımış engellemelerine rağmen mücadele ve başarılarını anlatmakla kalmadık, aynı zamanda CHP’nin 2024-2028 tarım programını da açıkladık. 5 yıllık bir programla tarım tahribatının nasıl ortadan kaldırılacağını, tarımsal kalkınmanın nasıl sağlanacağını somut adımlarla açıkladık. Bütün bu emeğe karşı bu tavırlar.. Açıkçası benim için sürpriz değil, yıllardır alıştığımız davranışlar. Şahsımıza yönelik haksızlıklara susarak ve zamana bırakarak yanıt veririz. Ancak kollektif emeğe yapılmış haksızlığa, onca emekçinin alın terine yapılan haksızlığa susarsak uygun olmaz. Bitirirken ifade edeyim ki, gün dayanışma ve omuz verme günü.. Yerini bulur, bulmaz.. Ben tüm dostları bu mücadeleye davet ederim. Tüm yoldaşları dostluk duygusuyla selamlarım..

Benim bu yazıyı yazdığım an itibariyle 115 kişi tarafından beğenilen bu uzun cevaba karşılık ilk söyleyeceğim şey, akademide uzun yıllar çalışıp bir dönem TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası genel başkanlığı yapmış bir tarım uzmanının olayı şahsileştirmeye çalışarak kendini savunmaya kalkmasının yanlış olduğudur. Çünkü yapılan eleştiride kişinin kendisine yönelik hiçbir değerleme bulunmamakta, bunun belediyelerle partiye ait yanlış bir politika olduğu vurgulanmaktadır. Zira yapılan zirve, Gökhan Günaydın‘a ait bir zirve değil; CHP‘ye ve onun belediyelerine ait bir zirvedir. Hem de hiç tarımsal faaliyeti olmayan, köyü kırı olmayan belediyelerin dahi boyoz, yumurta gibi hediyeler dağıttığı bu organizasyon CHP dışındaki kamuoyu tarafından gerçek bir tarım zirvesi olarak değerlendirilmemekte, adeta her bir belediye başkanı ve eşinin kendini göstermeye çalıştığı bir gösteri mekanı olarak algılanmaktadır.

Yazdığım üç satırlık haklı eleştiriye konu ile hiç ilgisi olmayan uzun bir yanıt verilmesi üzerine bu tartışmanın sosyal medyada devam etmesinin doğru olmayacağını düşünerek İzmir‘deki arkadaşlarımdan Gökhan Günaydın‘ın telefon numarasını alarak geçtiğimiz Pazartesi günü kendisini aradım.

Yaptığım telefon görüşmesinde, kendisini yaptığım paylaşıma verdiği cevap nedeniyle aradığımı ifade ederek, kendim hakkında kısa bilgiler verdim. Bu sırada, baba memleketimin İstanbul Şile‘nin Yeşilvadi köyü olması nedeniyle benim de aslen İstanbullu olduğumu, daha düne kadar tarla olan ailemize ait gayrimenkullerin bugün arsa olarak alınıp satıldığını söylemeye çalıştım. Böylelikle kendisiyle telefonla yapmak istediğim fikir alışverişi için bilgilendirmeye çalıştım. Bu bilgilendirme sırasında İzmir‘de tarım konusunda kimlerle görüştüğümü, kimlerden yardım aldığımı ve fikirlerimi kimlerle paylaştığımı anlatmaya çalışırken söyleyip yaptıklarına değer verdiğim ziraat mühendisi Hatice Zeybek Uslu‘nun adını verince bana açık açık “o bir geri zekalıdır. Benden İBB’de çalışmak için yardım istedi, ben de kendisine karşı çıktım, iş vermedim” deyince bir an için afalladım. Çünkü beni tanımayan Gökhan Günaydın ile ilk kez telefon konuşması yapıyordum ve meslektaşı olan bir ziraat mühendisi hakkında böylesine hakaret dolu bir ifade kullanacağını tahmin etmiyordum. Bu durum karşısında söylediklerini ya hiç dikkate almayıp konuşmaya devam eder ya da “evet, haklısınız” deyip kendisiyle aynı fikirde olduğumu söyleyebilirdim. Ama ben kendisini, yazdıklarını ve yaptıklarını yakından bildiğim bir arkadaşımın gıyabında böylesine kötü bir şekilde nitelenmesine karşı çıkarak, böylesi bir tutumu ahlaki açıdan doğru bulmayarak kendisine bu şekilde konuşmaya devam ederse görüşmeyi keseceğimi, bir siyasetçinin tanıdığım biri ve meslektaşı olan bir ziraat mühendisi hakkında bu şekilde konuşmaması gerektiğini, bunun hem ahlaki olmadığını hem de siyasi nezakete uymadığını söyleyince “ne o, sizden nezaket dersi mi alacağım?” diye başka bir çıkış yaptı. Bunun üzerine, amacımın nezaket dersi vermek olmadığını, sadece bugün arkadaş, yarın kendi seçmeni olabilecek insanlar hakkında böylesine kötü bir üslupla aşağılayıcı hakaretlerde bulunmasının doğru olmadığını anlatmaya çalıştım. Çünkü, kendisi avukat da olsa, “şerefsiz”, “haysiyetsiz”, “geri zekalı”, “aptal”, “hayvan”, “müsvedde” gibi sözler söylemenin Türk Ceza Kanunu‘nun 125-131. maddeleri çerçevesinde mahkeme ve içtihat kararlarına göre hakaret suçunu oluşturduğunu biliyordum.

Ardından da, kaba bir şekilde “arkadaşım, senin asıl amacın nedir?” diye bir soru sorduğunda da amacımı, kendisini niye telefonla aradığımı anlatmaya çalıştım. Ancak “sen ne çok konuşuyorsun öyle, bana fırsat bile vermiyorsun” diyerek daha da kabalaştığını gördüm. Bunun üzerine, İstanbul iline ait (GSYH) Gayri Safi Yurtiçi Hasıla‘nın % 0,1 oranında pay alan tarım sektörünün İstanbul’daki küçük ve önemsiz halini düşünerek, “inşallah tarlaların arsaya dönüştüğü İstanbul’da tarımsal kalkınmayı sağlarsınız” diyerek görüşmeyi bitirdim.

Evet, iyi niyetle yaptığım bir telefon görüşmesinde karşılaştığım kabalık nedeniyle şaşırmış ve fazlasıyla sinirlenmiştim. Açıkçası, kitaplarını, makalelerini okuyup değer verdiğim bir siyasetçinin kötü muamelesine maruz kalmıştım. İlk saatlerdeki sinirlenme daha sonra yerini sakinliğe bıraktığında bu kaba, hoyrat ve kibirli hareketin nedenlerini düşünmeye çalıştım. Bir akademisyenin, bir avukatın, bir ziraat mühendisinin, eski bir meslek odası başkanının ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu tarafından tarım konularıyla görevlendirilen bir danışmanın, tanıdığı ya da tanımadığı kişiler hakkında böylesine hakaretler edip kaba davranmasının sonuçlarını ve bunun tam aksine sıcak ve nazik insan ilişkileriyle tanınan Ekrem İmamoğlu‘na nasıl zarar verebileceğini düşündüm. Bütün bunları düşünürken bir yandan da, İzmir’de bir zamanlar herkesin önünde eğildiği eski bir danışmanın, danışman olduğunu unutarak Kültürpark konusunda mücadele eden TMMOB Mimarlar Odası İzmir Şubesi yöneticilerini suçlayıp onlara ayar vermeyi hedefleyen, onları aşağılayan sözleri, aklıma geldi ve neyse ki o danışman şimdi İzmir‘de değil diye rahat bir nefes aldım. Aynen İstanbul‘daki danışmanın da bir süre sonra orada olmayacağı gibi…

Evet, adı üstünde; karşımızdaki insan, belediye başkanının danışmanı… Yani, kendisini görevlendiren belediye başkanına uzman olduğu konuda görüş, düşünce, öneri ve proje vermek için çalıştırılan bir personel… Bu nedenle birinci dereceden muhatap olması gereken kesim, biz; yani halk değil; kendisini o göreve getiren belediye başkanı… Ama bu kişi aynı zamanda hem danışman hem de siyasetçi ise bu denge bozuluyor… Çünkü bugün CHP Parti Meclisi üyesi ama diğer yandan da eskiden olduğu gibi milletvekili değil… Tabii ki, bugünkü konumuyla yeniden milletvekili ya da tarım bakanı olmak isteyebilir… Bunu sağlamak için de Cumhurbaşkanı adayı olabileceği ifade edilen Ekrem İmamoğlu‘nun yanında, onun gölgesinde; hatta bazen bu gölgeden çıkarak bu tür çıkışlar yapması, siyasi anlamda prim yapması gerekebilir… Bir ayağı parti meclisinde olan fiili bir siyasetçi olduğu için de frenlenmesi, yer yer ya da zaman zaman bir danışman gibi davranması mümkün olmayabilir…

Köyü ve tarım toprağı olmayan Konak Belediyesi, Tarım Zirvesi’nde…

Velhasıl, danışman arkadaşımızın işi bayağı bir zor… Ama başka bir zorluk; daha doğrusu ahlaki bir sorun var ki, adı seçmen, yurttaş, hemşeri ya da başka bir şey olsa da çevresindeki insanlarla ilişkisi sorunlu… En azından, ağzı “geri zekalı” gibi küfürlere, hakaretlere alışkın… Çünkü iktidarın elinde olduğunu, güçlü olduğunu ve bunun kalıcı olduğunu sanıyor… Üst perdeden davranışının da temel nedeni bu zaten…

Bu telefon görüşmesinden sonra çevresindeki insanlara ya da beni tanıyanlara benim de bir “gerizekalı” olduğumu söyleme ihtimali olsa da; yaşadığı şehrin halen niteliklerini yitirmemiş gerçek bir “Bizans” olduğunu, geçecek zaman içinde köprülerin altından daha çok su akacağını unutmuş gözüküyor…

Not: Aradan 4 gün geçmiş olmasına karşın, Gökhan Günaydın‘ın sözünü ettiği CHP 2024-2028 Tarım Programı, ne yazık ki henüz yayınlanmamış durumda…

Ülkem, kentim, semtim: Kent ve su…

Ali Rıza Avcan

Aydın Birlikteliği Vakfı‘nın bu yıl düzenlediği Aydın Köymen 5. Fotoğraf Yarışması‘nın başlığı “Ülkem, Kentim, Semtim: Kent ve Su” olarak belirlenmiş, 16 Şubat 2021 tarihinde başlayıp 21 Mayıs 2021 tarihinde sonuçlanan yarışmanın sonuçları 14 Haziran 2021 tarihinde açıklanmıştı.

Aynı zamanda Mülkiyeliler Birliği, Ankara Fotoğraf Sanatı Derneği, Çankaya Belediyesi ve Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonu tarafından da desteklenen bu yarışmanın jürisinde Prof. Dr. İlhan Tekeli, Selcen Korkmaz (Çankaya Belediyesi), Koray Olşen (Ankara Fotoğraf Sanatı Derneği), Sare Güneş (Televizyon Yapımcısı) ve Hüseyin Türk (Fotoğrafçı) bulunmaktaydı.

Bu yarışmada birinci, ikinci ve üçüncü olan fotoğraflarla sergilemeye değer bulunan 20 güzel fotoğrafı sizlerle paylaşmak isterim.

Birincilik Ödülü – Hacı Emre Polat – Midye Toplamak – Türkiye – İzmir
İkincilik Ödülü: Serdar Aydın – İmdat – Yozgat
Üçüncülük Ödülü: Adnan Demir – Yardım – Kocaeli

Sergilemeye Değer Bulunanlar

Aytül Akbaş – Kentim – Kocaeli
Ekrem Şahin – Sular Altında – Antalya
Ekrem Şahin – Batık Köy – Antalya
Fuat Yetkin – Su Baskını – Malatya
Gürhan Şahin – Su – İstanbul
Halit Kartal – Su Oyunları – İstanbul
İsmail Hakkı Kubilay – Evlere Su – İstanbul
Mehmet Palta – Flamingo – Kayseri
Melih Erşahin – Son Durak – İstanbul
Muzaffer Murat İlhan – Kamyon – Denizli
Ömer Sarıtaş – İnsan Gücü – Afyon
Ramazan Çırakoğlu – İsraf Etme – Kayseri
Salih Kuş – Camide – Bursa
Sebahattin Özveren – Nöbetçi – İstanbul
Sebahattin Özveren – Yüzücüler – İstanbul
Serdar Aydın – Kent, Su ve Kuşlar – Yozgat
Seyit Konyalı – Yılan ve Çocuk – Konya
Seyit Konyalı – Köprü – Konya
Sezai Özaltın – Yelken – İstanbul
Sezai Özaltın – Oyun – İstanbul

BİZ BİLİRİZ, SİZ DİNLEYİN…

Alı Rıza Avcan

Zirve sözcüğü… Türkçe sözlüklere göre bir şeyin benzerlerine göre “en üstte“, “en tepede” bulunma halini ifade ediyor… Bu anlamda, benzerlerinden farklı olarak en üstteki uç noktayı anlatıyor…

Geçen hafta iki gün süreyle katıldığım UCLG 4. Kültür Zirvesi de işte bu anlamda, dünyada yapılan kültürle ilgili diğer toplantıların üstünde; yani, onlardan daha önemli, daha büyük ve kapsayıcı olduğunu iddiasında. Çünkü, kesin bir sayı ve liste vermeseler de dünyadaki 240.000 civarındaki kent ve yerel yönetimin dünya çapındaki çatı örgütü olduğu iddiasındaki UCLG; yani Birleşmiş Kentler ve Yerel Yönetimler Örgütü, hem dünya çapında örgütlenmenin boyutu, hem de 2004 yılındaki kuruluşunu izleyen dönemde en fazla sayıda kent ve yerel yönetimin kendisine üye olması nedeniyle, kendi yaptığı toplantıları önemseyip bu toplantıların benzerlerinin üstünde, zirvesinde olduğunu söylüyor.

Zirve olmayan zirve…

Oysa 9-11 Eylül 2021 tarihlerinde gidip izlediğim UCLG İzmir Kültür Zirvesi‘nde böyle büyük, önemli ve zirvede olma gibi bir durumun söz konusu olmadığını, yapılan toplantının ele alınan konular, bizzat gelip katılan konuşmacı, izleyici sayısı ve teknik aksaklıklarla dolu organizasyonun kalitesi açısından pek de zirvede olmadığını gördük. Konuşmacı ve izleyici sayısı açısından az katılımlı bulduğumuz, katılımcı noksanlığının belediye çalışanları ve ihaleyle iş verilen firma personeli ile tamamlanmaya çalışılan bu toplantıda, Covit 19 Pandemisinin dünya çapında oluşturduğu olumsuz koşulların etkili olduğunu bilmemize karşın; 240.000 civarında üyesi olduğu söylenen ve Birleşmiş Milletler, UNDP, UNESCO ve ICOMOS gibi uluslararası kuruluşların partneri durumundaki böylesi büyük bir örgüte yaraşan ve bu niteliğiyle zirvede yer alan bir toplantıyla karşılaşmadık.

Amaç, Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerini ayakta tutabilmek…

Düzenlenen zirvenin ele aldığı konu, adından da belli olacağı gibi kültürdü. Özellikle de kültürün, (UN) Birleşmiş Milletler‘in küresel kalkınma ağı oluşturmak amacıyla kurduğu Uluslararası Kalkınma Programı (UNDP) eliyle dünya çapındaki yoksulluğu ortadan kaldırmak, gezegeni korumak ve tüm insanların barış ve refah içinde yaşamasını sağlamak amacıyla 2016 yılında duyurduğu 17 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefi’yle ilişkisini kurup, ‘sürdürülebilir kalkınmanın temel bir boyutu olarak‘ bu hedeflerin etkinliğini arttırmak amacıyla konuşmalar yapılıp örnekler verildi.

Aşağıda tek tek saydığımız 17 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefi‘nin, 2030 yılına kadar UNDP‘nin politika ve finansmanına rehberlik edeceği söyleniyor:

‘Yoksulluğa son’, ‘Açlığa son’, ‘Sağlıklı ve kaliteli yaşam’, ‘Nitelikli eğitim’, ‘Toplumsal cinsiyet eşitliği’, ‘Temiz su ve sanitasyon’, ‘Erişilebilir ve temiz enerji’, ‘İnsana yakışır iş ve ekonomik büyüme’, ‘Sanayi, yenilikçilik ve altyapı’, ‘Eşitsizliklerin azaltılması’, ‘Sürdürülebilir şehirler ve topluluklar’, ‘Sorumlu üretim ve tüketim’, ‘İklim eylemi’, ‘Sudaki yaşam’, ‘Karasal yaşam’, ‘Barış, adalet ve güçlü kurumlar’, ‘Amaçlar için ortaklıklar’ şeklinde formüle edilen bu 17 hedefin, kullandığı yaklaşım, yöntem ve dil ile neoliberal küreselleşme söyleminin henüz çökmediği 2016 yılında kapitalizmin neoliberal anlayışı ve diliyle geliştirildiği ortadadır.

Ama bütün bu hedeflerin dünyadaki tüm ülke ve kentler için her zaman geçerli olmadığı, UNDP tarafından hazırlanan bu şablonun dünyanın her ülke ya da kentinde geçerli olmadığı bilinmekte. Örneğin, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 2020-2024 dönemini kapsayan Stratejik Planı‘nın hazırlık aşamasında bu şablonu esas alan danışmanların, UNDP‘nin Afrika‘daki bazı ülkeler için önerip Türkiye ve İzmir için geçerli olmayan “Açlığa son” hedefinin plana konulması girişimine nasıl karşı çıkıp itiraz ettiğimi ve sonuçta bu hedefin stratejik planda yer almadığını o dönemde yazdığım yazılardan hatırlayacaksınız. 2016 yılından bu yana değişen dünya koşulları içinde küreselleşme iddiasının iflas edip dağılması, ortaya çıkan yeni sorunlar ve dünya halklarının yeni talep ve karşı çıkışları uluslararası sermayenin çıkarlarını korumak amacıyla geliştirilen bu hedeflerin uygulamasını zorlaştırmış, 2030 yılını hedefleyen bu şablonun geçerliğini ortadan kaldırmıştır.

İşte bu nedenle, UNDP‘nin işbirliği yaptığı UCLG, uzun bir süredir sahip olduğu gücü kullanarak tüm dünya ülkelerine, özellikle de az gelişmiş ülkelere önerilen Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri‘nin yaygınlaşıp kabul görmesi için kültürü kavramsal ölçekte ele alıp destek vermeye çalışmakta, bu şablonun uygulamasını kültür eliyle mümkün kılmaya çalışmaktadır. Bunu yapmanın en iyi ve bilinir yöntemi ise, UCLG‘ye üye olan kent ve yerel yönetimlerde bu hedeflere uygun görülen başarılı uygulamaların, diğer kent ve yerel yönetimlere örnek gösterilmesidir. Böylelikle bu 17 hedefin geçerlik ve uygulanabilirliği, örnek gösterilen bu başarılı örnekler üzerinden kanıtlanmaya, diğer kentleri ve yerel yöneticileri bu şekilde ikna edilmeye çalışılmaktadır. Aynen bisiklet kullanımıyla bisikletli yaşam tarzının, bisikletin yaygın bir şekilde kullanıldığı Hollanda kentleri üzerinden örnek gösterilmesi suretiyle bisikletle ilgili her türlü teknoloji, finansman ve malzemenin bizim gibi ülkelere ihraç edilip kazanç kapısı yapılmasında olduğu gibi…

Zirve, katılımcıyı dikkate almayan antidemokratik bir süreçte gerçekleşmiştir: dinle ve onayla

Evet, 9-11 Eylül 2021 tarihleri arasında bu kentte, bu kentin geleceğini değiştireceği iddia edilen uluslararası bir toplantı yapıldı… Bizim, her gün değişen zirve programı üzerinde yaptığımız incelemeye göre bu zirvede toplam 135 kişi konuşacaktı. Ama bu konuşmacılardan bir kısmı zirveye katılmadığı için konuşmadı, çok fazla sayıdaki konuşmacı odasından çıkıp İzmir‘e gelmeyi göze alamadığı için online katılımı tercih etti, bizzat gelip konuşanlar ise kendilerini izleyenlerin sorular sorarak katılmasının mümkün olmadığı bu toplantıda söyleyeceklerini söyleyip ayrıldılar. O nedenle bize sadece onların söylediklerini dinlemenin düştüğü bu organizasyonun tartışmaya izin vermeyen yapısıyla antidemokratik bir iktidar alanı yarattığını söyleyebilirim: İşine geliyorsa gel, dinle ve git…

Aslında bu tür uluslararası toplantıların, önceden hazırlanmış belirli konuşma ve metinlerin dinleyici ve medya eliyle dünya kamuoyuna sunulmasından başka bir görevinin olmadığını düşünüyorum. Bu zirve sayesinde akademisyenlerle uzman ve teknokratların yerel ya da merkezi yönetimi elinde tutan iktidar sahipleriyle birlikte hazırladıkları hazır reçete niteliğindeki raporların okunup konuşulması şeklinde gerçekleşen ve böylelikle küresel düzeyde uzlaşmanın sağlandığı algısının yaratıldığı bu tür uluslararası toplantıların aslında küresel güçlerin işini kolaylaştıran platformlar olduğu bir kez daha ortaya çıktı. UCLG tarafından dördüncü kez yapılan İzmir Kültür Zirvesi de, UCLG‘nin daha önce hazırlayıp duyurduğu 2018 tarihli “Kültür ve Barış Deklarasyonu“, 2019 tarihli “Kültürün Geleceği Manifestosu” ve 2020 tarihli “Roma Şartı” gibi, UNDP‘nin 2016 tarihli Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerini destekleyen bir yapıya sahipti.

UCLG içindeki gruplaşmalar zirveye nasıl yansıdı?

Bu zirve sırasında, bütün oturumlara katılıp tüm konuşmacıları izlemeye çalışırken fark ettiğimiz ve giderek araştırıp öğrenmeye çalıştığımız diğer bir konu ise UCLG içindeki örgütsel iklimle ilgiliydi. Bu çerçevede, UCLG adı verilen bu uluslararası kuruluşun kendi içindeki iktidar ve rekabet alanları ve Türkiye‘nin bu iklim içindeki yeri neydi? gibi sorular sorarak cevaplarını bulmaya çalıştık.

Evet, UCLG büyük ölçüde Latin kökenli İtalya, Fransa, İspanya, Portekiz ve Güney Amerika ülkelerinin egemenliği altındaydı. Örgütün merkezi bile İspanya‘nın Barcelona kentindeydi. İzmir‘de yapılan zirvenin oturumları arasındaki molalarda bile Türk sanatçıların icra ettiği Flamenko danslarını seyretmemiz de işin cabasıydı…

Ancak, 2013-2017 döneminde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş‘ın UCLG genel başkanı olması ile başlayan süreçte, Türkiye‘nin UCLG içinde; özellikle de İsrail’deki kentlerin ve yerel yönetimlerin üye olmadığı Doğu Akdeniz ve Ortadoğu bölgesi olarak tanımlanan UCLG-MEWA içinde etkin olmasını sağlamış gözüküyordu. UCLG-MEWA‘nın yıllık faaliyet raporları ise Türkiye’nin ve AKP‘li belediye başkanlarının bu durumdan memnun olduğunu kanıtlıyordu. AKP‘nin Türkiye‘nin Avrupa yerine içinde Arap ülkelerinin çoğunlukta olduğu bir bölgede yer almasından rahatsız olmadığı; aksine bu bölgedeki Arap ülkeleriyle ortak bir anlayış ve dil geliştirdiği görülüyordu. Örneğin Türk ve Arap belediye başkanları konuşmalarında “cinsiyetler arası eşitsizlik” derken, diğer ülke temsilcilerinin UNDP‘nin 17 hedefinden biri olan “Toplumsal cinsiyet eşitsizliği” kavramını kullanması bu farklılığı net bir şekilde ortaya koyuyordu.

Bu durum en iyi şekilde İzmir Büyükşehir Başkanı Tunç Soyer‘in adeta gösteriye dönüşen üç dilli açılış konuşması ile başlayan açılış oturumunda konuşan Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, UCLG Eş Başkanı Konya Büyükşehir Belediye Başkanı Uğur İbrahim Altay ve UNDP Türkiye Büyükelçisi Louisa Vinton‘un dile getirdiği yerele, ulusala ve uluslararasına bakışla ilgili yaklaşımla beden ve söylem dilinde ortaya çıktı.

Kültürsüz bir gelişme mümkün müdür?

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in zirve açılış konuşması ile zirve sonunda “Kültür İnsanlığın Geleceğini Kuruyor” başlığıyla açıklanan ortak metinde savaşın, kaosun, karmaşanın kültürü olmadığı, kültür eksikliğinin olması durumunda ilerlemenin olmayacağı ve böylelikle sanatın bilimden, bilimin siyasetten ve siyasetin de gerçek hayattan ayrılacağı, daha kötüsü kültürsüz bir ilerlemenin bencil ve ataerkil aklı güçlendirip yücelteceği iddia edilip parlak ve güzel sözlerle soyut kültür övgülerinin yapıldığını görüyoruz. Konuşma ve bildiri metninde yer alan bu ifadelerle dünyada bir kültürsüzlük halinin olabileceği ima edilerek o durumda ilerleme olsa bile bunun kötü bir şey olduğu anlatılmaya çalışıldı.

Şimdi gerçekten düşünmek gerekir; bir toplumun kültürsüz olması mümkün müdür?

Bu tez, kendilerini uygarlığın merkezi olarak ilan edip dünyadaki birçok ülkeyi her anlamda sömürüp bugün bunu çok farklı boyutlarda sürdüren Batı’nın, Avrupa‘nın tezi değil midir? Bu tavır, kültürsüz ilan ettikleri toplumlara kendi kültürlerini götürüp kabul ettirme derdindeki Batı’nın geleneksel tavrı değil midir? Hele ki bugün İtalya, İspanya ve Fransa üzerinden bir sektör olarak ihraç ettikleri kültürel hegemonyayı düşündüğümüzde…

Oysa birlikte yaşayan her insan grubunun bir araya gelişinden kaynaklanan kültür, bir arada olma halinin kendiliğinden ortaya çıkardığı değerlerin bir türevidir. Çünkü kültürün kaynağı insanın kendisidir. Bu anlamda, insanın ve beraberliğinin olduğu her yer ve zamanda kültür vardır, gelişir ve o beraberliği daha da güçlendirir. Kültür yoktur, kültürsüzlük hali vardır ya da kültürsüzlük halinde ortaya çıkan toplumsal ilerleme kötüdür, sakattır demek de aslında insanların ve toplumların kültürle kurdukları diyalektik birliği bilmemek anlamına gelir. Aksi takdirde o ünlü Alman ya da Fransız veya İspanyol kültürlerinin ataerkil ve bencil bir güçle defalarca dünyayı nasıl kana buladığını izah etmek güç olur… Hele ki Hitler, Franco, Salazar ve Mussolini faşizmi koşullarında Guernica‘da, Katalonya‘da, Auschwitz-Birkenau‘da, Srebrenitsa‘da ve Cezayir‘de ortaya çıkan barbarlık örneklerinde olduğu gibi…

“İzmir dünyanın her köşesinde çoğaltılabilecek bir örnektir”… Gerçekten mi?

UCLG İzmir Kültür Zirvesi sonrasında, zirve öncesinde düzenlendiği anlaşılan “Kültür İnsanlığın Geleceğini Kuruyor” başlıklı bir bildiri yayınlandı. Bu bildiride kültürün, UNDP tarafından 2016 yılında formüle edilen Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri açısından ne derece önemli olduğu anlatılıp; bu hedeflere ulaşmada ne derece etkili olduğu belirtildikten sonra, “İzmir, dünyanın her köşesinde çoğaltılabilecek bir örnektir” cümlesi ile sonuçlanıyor.

Şimdi durup düşünmek gerekir; İzmir, gerçekten dünyanın her köşesinde çoğaltılabilecek bir örnek midir? Bu yargıya kim, nasıl varmıştır?

Evet, İzmir tarihin ilk çağlarından beri uygarlığın merkezidir ve tarihi, toplumsal, kültürel ve doğal değerleri ile zaten iyi bir örnektir. Ancak bu kentteki mevcut yerel hizmetler itibariyle, -ne yazık ki- iyi bir örnek değildir. Bunu en iyi şekilde İzmir‘de yaşayan ya da çalışan insanlar yakından bilmekte ve daha iyi bir kamu hizmeti talep etmektedir.

Bu anlamda, İzmirlinin bu tür övgülere karnı toktur ve aldanmaz. Çünkü yaşadığı kentin ne durumda olduğunu, hangi sorunları yaşadığını birebir bilmektedir. Ayrıca ancak dünyada İzmir’den daha kötü durumda olan kentler ve insan yerleşimleri için örnek olabileceğini bilir… Örneğin UCLG-MEWA bölgesindeki çoğu Arap ya da Afgan kentleri gibi…

Zirve kaç paraya mal oldu?

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin, özellikle de şirketlerinin hesapları şeffaf olmadığı için, UCLG İzmir Kültür Zirvesi için belediye bütçesinden, şirketlerden ya da başka kaynaklardan kaç para harcandığını bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey ise, Folkart denilen yandaş şirketin bu etkinliğin sponsoru olduğu… Aynen 90. İzmir Enternasyonal Fuarı‘nda olduğu gibi…

Ama yine de ulaşabildiğim kaynakları kullanarak İnternete düşmüş harcama bilgilerini derlemeye çalıştım.

Bu çalışma sonucunda İnternete düşmüş 13 ayrı ihaleden 7’sinin sözleşme bedellerinin belli olduğunu, İZFAŞ ya da İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılan bazı harcamaların ise belli olmadığını, yapılan ihale duyurularına göre yapılan harcamanın toplam olarak 1.687.850.-TL. düzeyinde gerçekleştiğini gördüm. Tabii ki bu listeye girmeyip ilk aklıma gelen zirve programı baskısı, gala yemeği, sanatçı ücretleri, iletişim, kırtasiye ve elektrik masrafları, afiş ve billboard masrafları, yapılan haberlerin bir ilan olduğunu söyleyen Hürriyet gibi gazetelerle Haber Türk gibi televizyonlara ödenen paraların ne kadar olduğunu, ne yazık ki bilmiyoruz.

Bütün bu tespit ve analizler sonucunda yapacağımız tek değerlendirme;

9-11 Eylül 2021 tarihleri arasında, dördüncü kez yapılan UCLG İzmir Kültür Zirvesi, ne kadar büyük bir kuruluş tarafından organize edilmiş, ne kadar fazla konuşmacı ve katılımcıya yer vermiş ve ne kadar önemli konular ele alınmış olsa da; temsil ettikleri kentlerde ve yerel yönetimlerde yaşayan ya da çalışan insanların, halkların görüş, düşünce, öneri, eleştiri ve taleplerini dikkate almadan yapılan, ‘katılımcı‘ adı verilen izleyiciye söz hakkı verilmeyen anti demokratik bir toplantı olmuştur. Bu nedenle de demokrasi, kültür ve daha birçok güzel bir şey için yapılabilir, uzun erimli ve olumlu bir etkisi olmayacaktır. Bu zirvenin bizde bıraktığı tek izlenim şu olmuştur:

Biz düşündük, uygun görüp yazdık, itirazsız dinleyin ve koşulsuz kabul edin!

UCLG İZMİR Kültür zirvesi bağlamında kültür emperyalizmi…

Ali Rıza Avcan

Kültür emperyalizmi, kapitalizmin emperyalizm aşamasında Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği ülkeleri gibi eskinin sömürgeci devletlerinin, kendilerine ait uluslararası tekellerle birlikte kendi ideoloji ve değerlerini başka ülkelerin halkları üzerinde etkin ve egemen kılmak için yaptıkları çalışmaların bütünüdür. Batı kültürü ve yaşam tarzı olarak bilinen bu ideoloji ve değerlerin, egemenlikleri altındaki tüm ülkelerde kültürel bir hegemonya olarak yaygın ve etkin hale gelip kabul görmesi, onların bu ülkelerdeki sömürü düzenini hem meşru kılar, hem de kolaylaştırıp ‘sürdürülebilir‘ kılar.

Kapitalizm bu hegemonyayı eskiden silahlı kuvvetleri, kendi ülkesinin kurum ve kuruluşları eliyle yapardı. Şimdilerde ise, bu eski yöntem ve araçlar, yerine ve zamanına göre halen kullanılıyor olsa da, ülkelerin üye olması yoluyla mutabakat üreten uluslararası kuruluşlar bunu daha kolay bir şekilde yapmaktadır. Birleşmiş Milletler, UNESCO, UNDP, Dünya Bankası, IMF, ILO, Dünya Ticaret Örgütü ve Avrupa Merkez Bankası gibi ülkelerin üye olarak söz ve karar sahibi olmak için mücadele ettikleri uluslararası kuruluşlar, emperyalist ülkelerin ellerindeki kültürel hegemonya, güçlü finans kaynakları, ileri teknoloji ve fiziki zor gibi imkanları kullanarak öne çıkıp belirleyici oldukları ve bu suretle Batı kültürünün yayılıp güçlenmesinde işe yarayan örgütlere dönüşmüştür.

240.000’e yakın kent ve yerel yönetimin üye olduğu söylenen UCLG kısa adıyla tanıdığımız Birleşmiş Kentler ve Yerel Yönetimler örgütü de bu misyonu başarıyla yerine getiren kuruluşlardan biridir. Yönetiminde zaman zaman gelişmekte olan ya da gelişmemiş ülkelerin temsilcileri yer alsa da, kumanda odasındaki direksiyonun genellikle ve ağırlıklı olarak İspanya, Fransa ve İtalya gibi Güney Avrupa ülkelerinde olduğu, Batı dışındaki diğer ülkelerden gelebilecek itiraz ve dirençlerin oluşturulan yedi ayrı bölge örgütü içinde çözümlendiği, bu durum nedeniyle adeta Avrupa Birliği‘nin Güney Avrupa, Akdeniz ve özellikle Güney Amerika‘ya yönelik politika, strateji ve projelerini izleyip şekillendiren büyük ve güçlü uluslararası bir kuruluştur. UCLG‘nin 5 Mayıs 2004 tarihinde Paris‘te kurulup merkez ofisi olarak İspanya‘nın Barselona kentini seçmiş olması bile bu iddianın en iyi kanıtıdır.

Nitekim Türkiye başka birçok uluslararası kuruluşta Avrupa ülkesi sayılırken, UCLG‘de Doğu Akdeniz ülkesi sayılarak Filistin, Suudi Arabistan, Afganistan ve İran gibi Ortadoğu ülkelerinin üye olduğu UCLG-MEWA bölgesine dahil edilerek Avrupa‘da olmanın avantajını kullanmaması, belki de Doğu Akdeniz ve Ortadoğu ülkelerine örnek ya da lider olması istenmiş olabilir. UCLG-MEWA merkez ofisinin İstanbul‘da olması da bu iddianın önemli bir kanıtıdır.

Bu bağlamda UCLG, kurulduğu 2004 yılından bu yana Batı‘nın, özellikle de Avrupa Birliği ülkelerinin ortak kültürünü değişik biçimler altında tüm dünya kentleriyle yerleşimlerinde egemen kılmaya çalışıyor. Özellikle de yönetiminde etkin olan İspanyol, Fransız ve İtalyanlarla birlikte Latin kültürünün egemen olduğu ve dünya çapındaki toplumsal hareketlerin merkezi konumundaki Güney Amerika ülkelerinde…

İşte bu çaba çerçevesinde, 2020 yılında Roma Belediyesi ile UCLG Kültür Komitesi‘nin bir araya gelerek, Covid 19 salgınının kısıtlı koşullarında geliştirdiği 2020 Roma Şartı metni, 8 kişilik komitenin hazırladığı taslağın 44 uzman ile yapılan görüşmeler çerçevesinde Mexico City, Buenos Aires, Lizbon, Barselona ve İzmir gibi 23 şehrin, UCLG‘nin partneri durumundaki UNESCO ile 12 sivil kurumun onayı alınarak hazırlanmıştır. Tabii ki onayını aldıkları kentlerin halklarına ve onların temsilcilerinden oluşan meclislerine sormak, onların görüşünü almak hiç kimsenin aklına gelmemiş, böylelikle hazırlanan metnin toplumsal kabulü ve bilinirliği sağlanmamıştır. Aynen İzmir‘in, daha önce duyurulan CittaSlow ilkelerine aykırı bir şekilde Metropol Cittaslow olarak ilan edilmesinde olduğu gibi…

Anlayacağınız, çoğunluğunu İtalyan, İspanyol ve Fransız kurum ve uzmanlarının hazırladığı 2020 Roma Şartı, tepeden inme bir şekilde önümüze konulmuş durumdadır…. Hem de, amiyane deyimle, “yerseniz” değil, “yemek zorundasınız” diyerek…

2020 Roma Şartı, kültürü değerlerin bir ifadesi, paylaştığımız farklılıkları nasıl ele alıp öğrendiğimiz ortak, yenilenebilir bir kaynak olarak tanımlıyor. Bizlerin bu farklılıkları tanımamızı ve onlarla yakından ilgilenmemizi öneriyor. Bu bağlamda kucaklayıcı, demokratik ve sürdürülebilir bir şehrin bu süreci kolaylaştırıp güçlendirdiğini söylüyor. Kültürel demokrasi doğrultusunda gayret gösteren bir şehrin, şehirde yaşayan ya da çalışanların kültürel kökenlerini keşfetmesini, kültürel ifade yolları yaratmasını, kültürlerin ve yaratıcılığın paylaşılmasını, şehrin kültürel kaynakları ile mekanlarının keyfinin çıkarılmasını ve son olarak şehrin ortak kültürel kaynaklarının korunmasını desteklemek suretiyle görevini en iyi şekilde yapabileceğini ifade ediyor. Bir “şart” olarak dile getirilen bu koşulları da en iyi şekilde aşağıdaki döngü içinde görebiliyoruz(*)

Yedi sayfadan oluşan metni okuduğumuzda yazılanların kültürel haklar konusunda yeni ve farklı bir şey getirmediğini, bu konularla ilgilenenlerin her zaman ifade ettikleri hususları tekrarlandığını görüyoruz. Ama bir yandan da kültürel haklar konusunda yayınlanan her bildiri, her karar ya da eylemin bu alanı kendine ait olan gören güçlere, ellerindeki iktidarı tazeleme fırsatı verdiğini de biliyor ve bu çabayı, Covid 19 salgınının hepimizi bunalttığı günlerde, bir grup insanın yazıp çizdiği şeylerin toplumsallaşmasını sağlayacak müzakere (sorma, görüş alma ve tartışma) boyutlarını göz ardı ederek gerçekleştirilen bir girişim olarak niteliyoruz.

2020 Roma Şartı, “Kültürel Haklar ve Topluluklar” başlığı altında Zirve’nin ikinci günü (10 Eylül 2021) 15.30-17.00 saatleri arasında Roma Belediyesi Diplomatik Danışmanı Luca Trifone‘nin oturum başkanlığında Barselona Kent Konseyi Kültürden Sorumlu Belediye Başkan Yardımcısı Jordi Marti, Meksiko Kenti Kültürden Sorumlu Meclis Üyesi Vannesa Bohorquez, Malmö Belediyesi Kültür Kurulu Başkanı Frida Trollmyr ve Bilgi Üniversitesi Sanat ve Kültür Yönetimi Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Asu Aksoy tarafından ele alınıp değerlendirilecek. Oturumun açılış konuşmaları ise Birleşmiş Milletler Kültürel Haklar Özel Raportörü Karima Bennoune ve Roma Şartı Öncüsü Luca Bergamo tarafından yapılacak.

(*) Görseldeki ve Türkçe metin içindeki yazım ve çeviri hataları, 2020 Roma Şartı metnini Türkçe’ye çeviren İzmir Büyükşehir Belediyesi İzmir Akdeniz Akademisi’ne aittir.

Her derde deva bir kültür zirvesi…

Ali Rıza Avcan

Bugün, yakın bir arkadaşım önümüzdeki Perşembe, Cuma ve Cumartesi günleri İzmir’de yapılacak UCLG İzmir Kültür Zirvesi’nin tanıtımı amacıyla İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından cadde ve sokaklardaki billboardlara yapıştırılan “Tarımın Geleceği İzmir’de” afişinin fotoğrafını gönderdi.

Tasarımında, her zaman gördüğümüzün aksine, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer yerine bir çiftçiye yer verilen bu afişi görünce ister istemez uluslararası düzeyde kültürle ilgili kavramların tartışılacağı bir zirve organizasyonunun nasıl olur da tarımın geleceği ile ilişkilendirilebileceğini şaşkınla düşünüp durdum. Hem de Folkart gibi uzunca bir süredir bu kente musallat olmuş yandaş bir inşaat şirketinin ana sponsorluğunda yapılan bir zirvenin…

Evet, uzun boylu düşündüğümüzde kültürün ve kültürle ilgili kavramların, olsa olsa ikinci ya da üçüncü dereceden tarımla ilgilendirilebileceğini, tarımın da kendi içinde geleneksel bir kültüre sahip olduğunu bilmekle birlikte; Türkiye ve İzmir boyutunda tarımın ve tarımla ilgili kırsal kültürün çöktüğü bir ortamda, özellikle de kırsal kültürle ilgili konu ve kavramların ele alınmayacağı uluslararası bir zirvede tarımın geleceğinin nasıl belirleneceğini merak edip durdum…

İşte bütün bu nedenlerle, 9-11 Eylül 2021 tarihleri arasında İzmir‘de yapılacak UCLG Kültür Zirvesi ile bu zirveyi düzenleyen UCLG hakkında aşağıdaki açıklamaları yapmanın yararlı olacağını düşündüm.

UCLG; yani Türkçe’siyle Birleşmiş Kentler ve Yerel Yönetimler Örgütü dünyadaki tüm kentlerin ve o kentleri yöneten yerel yönetimlerin üye olduğu uluslararası bir kuruluş. Kesin bir sayı verilmese de 240.000’in üstünde yerel yönetimin bu örgüte üye olduğu söyleniyor.

UCLG, 5 Mayıs 2004 tarihinde Paris’te gerçekleştirilen bir törenle, o tarihe kadar yerel yönetimler alanında faaliyet gösteren üç ayrı uluslararası kuruluşun birleşmesiyle kurulmuş:

1) Merkezi Hollanda’da olan Uluslararası Yerel Yönetimler Birliği (IULA, International Union of Local Authorities),

2) Merkezi Fransa’da bulunan Birleşmiş Kent Örgütleri (UTO, United Towns Federation) ve

3) Dünyadaki büyükşehir belediyelerinin üye olduğu Metropolis örgütü.

Bu üç kuruluştan Uluslararası Yerel Yönetimler Birliği (IULA)’nin Doğu Akdeniz ve Ortadoğu Bölge Teşkilatı olan IULA-EMME’yi ve bu örgütün o tarihlerdeki yöneticisi Sadun Emrealp’i, biz İzmirliler 2006 yılı öncesinde Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı‘nın (UNDP) liderliğinde İçişleri Bakanlığı ve İzmir Büyükşehir Belediyesi ile birlikte oluşturdukları ortaklık çerçevesinde başarılı çalışmalar yapan İzmir Yerel Gündem’21 nedeniyle tanırız. Ayrıca 2000 yılında proje koordinatörlüğünü yaptığım İzmir 1. Sivil Toplum Kuruluşları Fuarı ile İzmirli büyük bilim insanı Prof. Dr. Mübeccel Belik Kıray‘a adadığımız Uluslararası Sivil Toplum Kuruluşları Sempozyumu‘nu İzmir Büyükşehir Belediyesi Yerel Gündem’21 ve İZFAŞ A.Ş. olarak IULA-EMME ile birlikte yaptığımızı hatırlatmak isterim.

UCLG kendi içinde 7 ayrı alt bölgeye ayrılmakta; ayrıca büyükşehir belediyelerinin üye olduğu Metropolis adında özel bir bölümü bulunmakta. Bu yedi bölge şu şekilde sıralayabiliriz:

1. UCLG-Afrika, Afrika ülkelerini,

2. UCLG-ASPAC, Asya-Pasifik ülkelerini,

3. CEMR, Avrupa ülkelerini,

4. UCLG-EuroAsia, Avrasya,

5. UCLG-MEWA, Ortadoğu ve Batı Asya ülkelerini,

6. UCLG-FLACMA, Güney Amerika ülkelerini,

7. UCLG-North America, Kuzey Amerika ülkelerini kapsar.

Türkiye, sanıldığının aksine Avrupa ülkeleri kapsayan CEMR bölgesinde değil, Ortadoğu ve Batı Asya ülkelerini kapsayan UCLG-MEWA bölgesinde diğer 15 ülke (Filistin, Suriye, İran, Irak, Suriye, Katar, Ürdün, Lübnan, Bahreyn, Kuveyt, Umman, Suudi Arabistan, Yemen, Birleşik Arap Emirlikleri, Afganistan) ile bir aradadır.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi eski başkanı Kadir Topbaş, 2013 ve 2015 yıllarında iki kez UCLG Genel Başkanı olarak seçilip görev yapmış, kural olarak üçüncü bir kez seçilmesi mümkün olmadığı için yeniden aday olamamıştır.

Ayrıca Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi eski başkanı BDP‘li Gülten Kışanak da, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu ile birlikte 2015-2016 döneminde UCLG-MEWA‘nın eş başkanlığını yapmıştır.

UCLG’nin bugünkü başkanı ise Fas’ın El Hoceima Belediye Başkanı Mohamed Boudra, eş başkanı ise Konya Büyükşehir Belediyesi‘nin AKP’li Başkanı Uğur İbrahim Altay’dır.

Türkiye’nin üyesi olduğu UCLG-MEWA bölgesinin yürütme kurulunda Türkiye, Filistin, Lübnan, Ürdün, Afganistan ve İran’dan 32 üye bulunmakta, 11 kişilik yönetim kurulu ise Filistin Yerel Yönetimler Birliği başkanı Musa Hadid, Bani Naim Belediye Başkanı Ali Manasrah (Filistin), Nili Belediye Başkanı Zahra Amhadi (Afganistan), Chark Zahle Belediyeler Birliği Başkanı Rafic Deb

ess (Lübnan), Tahran Belediye Başkanı Piruz Hanachi (İran), Asira Al Shamaliya Belediye Başkanı (Filistin) ile Türkiye’den Balıkesir Büyükşehir Belediyesi‘nin AKP’li Başkanı Yücel Yılmaz, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin CHP’li Başkanı M. Tunç Soyer, Mersin Büyükşehir Belediyesi‘nin CHP’li Başkanı Vahap Seçer, Sancaktepe Belediyesi‘nin AKP’li Başkanı Şeyma Döğücü, Türkiye Belediyeler Birliği ile Gaziantep Büyükşehir Belediyesi‘nin AKP’li başkanı Fatma Şahin’den oluşmaktadır.

Merkezi İstanbul’da bulunan UCLG-MEWA’nın Genel Sekreteri Mehmet Duman, Genel Koordinatörü ise Salim Korkmaz’dır.

Her yıl dünyanın değişik kentlerinde toplantılar yapan ya da diğer uluslararası kuruluşlara destek veren UCLG, 2015 yılından bu yana kültür zirveleri düzenlemektedir. Bu bağlamda ilk kültür zirvesi 18-20 Mart 2015 tarihlerinde “Kültür ve Sürdürülebilir Kentler” temasıyla İspanya’nın Bilbao kentinde, ikincisi 10-13 Mayıs 2017 tarihlerinde “Açık Kayıt” temasıyla Güney Kore’nin Jeju kentinde, üçüncüsü 3-5 Nisan 2019 tarihlerinde “Sürdürülebilir Kalkınmada Kültürün Rolüne İlişkin Eylemlere Öncülük Eden Şehirler” temasıyla Arjantin’in Buenos Aires kentinde düzenlenmiş ve her bir toplantıya 500 kişinin katılması hedeflenmiş. Yine aynı şekilde 500 katılımcının hedeflendiği ve temasıyla organize edilen dördüncü kültür zirvesi “Kültür: Geleceğimizi Kurarken” temasıyla bu kez de 9-11 Eylül 2021 tarihleri arasında İzmir’de yapılacak.

İzmir Kültür Zirvesi adı verilen ve üç günlük sürede 1 açılış, 1 kapanış, 4 genel ve 18 paralel oturumda gerçekleştirilecek uluslararası toplantıya, her geçen gün güncellenen program taslağın en son haline göre UCLG ve bileşenleri hariç 93 ulusal ve uluslararası kuruluştan 38’i Türk olmak üzere 138 kişi katılıp oturum başkanı, açılış konuşmacısı ya da konuşmacı olarak görev alacak.

Zirve’ye katılacağı duyurulan kentlerden biri, “Katılımcı Bütçe” uygulaması ile dünya çapında ünlenen Brezilya’nın Porto Alegre kenti olduğu için bu kent ile İzmir arasında bir ilişki ve iletişimin kurulması, halkın belediye yönetimine gerçek ve aktif katılımını talep eden bizler açısından önemli olacak.

Kent Stratejileri Merkezi’nin bir ekip olarak izleyeceği Zirve’ye Türkiye’den katılanların 9’u belediye başkanı, 6’sı odak oturum konuşmacısı, 5’i akademisyen, 5’i, belediye çalışanı, 2’si UCLG-MEWA görevlisi, 2’si özel şirket yetkilisi, 2’si uluslararası kuruluş temsilcisi, 1’i vali, 1’i bakanlık temsilcisi, 1’i İZKA görevlisi, 1’i şehir plancısı ve 1’i de sanatçı olup aralarında ulusal ya da uluslararası boyutta kültürle ilgilenip bu alanda uzmanlığı bulunan üç kişi (Doç. Dr. Serhan Ada, Prof. Dr. Asu Aksoy ve Prof. Dr. Şebnem Yücel) bulunuyor. Bunların da kültür ve kavramları üzerine düşünüp dünya çapında eserler veren ve bu nedenle “kültür insanı” olarak tanıdığımız Cengiz Bektaş, Bozkurt Güvenç, Enis Batur gibi isimlerle kıyaslanması dahi mümkün olmaz.   

Bu anlamda söz konusu Zirve‘nin iki önemli toplantısında, diğer konuşmacılardan farklı olarak iki ayrı konuşma yapacak olan Serhan Ada ile çalıştığı Bilgi Üniversitesi‘nden arkadaşı Asu Aksoy‘un, Aziz Kocaoğlu‘nun İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu 2009 yılında İzmir Büyükşehir Belediye Başkan Danışmanı İlhan Tekeli tarafından Havagazı Kültür Merkezi‘nde yapılan o ünlü ve vukuatlı Kültür Çalıştayı’nda da hem düzenleyici hem de konuşmacı olarak yer aldıklarını anımsamakta yarar var diye düşünüyorum.

Henüz kesinleşmemiş zirve programına göre 24 oturumda kavramsal boyutta kültürün kültürel miras, sürdürülebilir kalkınma, yaratıcı ekonomi, Covid 19, iklim krizi, kent diplomasisi, toplumsal cinsiyet eşitliği, sürdürülebilir turizm, Kültür2030, 2020 Roma Şartı, kentsel planlama ve tasarım, sakin şehir ve metropol ile ilişkileri üzerine konuşmalar yapılacak. Bu çerçevede çok fazla sayıdaki konuşmacı nedeniyle konuşulan konuların gerek katılımcılar gerekse izleyiciler düzleminde tartışılması gündeme gelmeyecek.

Programdaki konu ve konuşmacılara bakıldığında zirvede özel olarak ülkemizin ya da İzmir’in ele alınmayacağı, zirvenin o nedenle sadece İzmir’in geleceğini değil, kültür boyutunda dünyadaki kentlerin ve diğer yerleşimlerin geleceğini belirleme gibi bir hedefe sahip olduğu anlaşılıyor.

Ama İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer, bu zirvenin tanıtımı amacıyla para vererek ya da vermeyerek yaptığı tüm tanıtımlarda, konuşmalarda ve sokaklardaki billboardlara astırdığı afişlerde sürekli olarak bu zirvenin İzmir’le ilgili olduğu gibi bir algı yaratmaya çalışıyor. Oysa zirve programı ayrıntılı bir şekilde incelendiğinde de görüleceği gibi, Zirve’nin İzmir’le doğrudan bir ilgisi gözükmüyor. Sadece UCLG adı verilen bu büyük uluslararası kuruluş, dünyanın değişik kentlerinde yaptığı kültür zirvelerinden dördüncüsü bu kez İzmir’de yapıyor. Daha önce İspanya’nın Bilbao, Güney Kore’nin Jeju ve Arjantin’in Buenos Aires kentlerinde yapılan kültür zirveleri, zirve sonrasında yayınlanan raporların da gösterdiği gibi özel o kentlerle ilgili olmadığı gibi, bu kez yapılacak zirve de İzmir’in geleceğini gideceği ile filan uğraşmayacak, odağında sadece İzmir olmayacak…

Çünkü İzmir gibi uygarlığın merkezi olan kadim bir kentin geleceğini, Dünya’nın dört bir yanından gelen yabancılara katılan bir avuç belediye başkanı, akademisyen ve belediye görevlisinin belirlemesi ya da belirlemeye kalkması 9 Eylül‘le simgelenen bağımsızlık ve özgürlük idealine aykırıdır.

O nedenle, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin ev sahipliğinde düzenlenen bu uluslararası zirvede, ‘sürdürülebilir kalkınma‘, ‘sürdürülebilir turizm‘ ve ‘yönetişim‘ gibi neoliberal kavramlar boyutunda Dünya Bankası, Fransız Kalkınma Ajansı, Fransa Dışişleri Bakanlığı, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı gibi kapitalizmin uluslararası kuruluşlarıyla partner olarak işbirliği yapan ve yönetiminde yer alan Fransız, İspanyol ve İtalyanlarla birlikte Avrupa Birliği‘nin politikaları savunan UCLG‘nin İzmir‘e önericeği her şeyin, kültürel emperyalizmin yeni bir boyutu olduğu bilinmeli ve İzmir, 9 Eylül ruhuyla kendi geleceğini kendisi belirlemelidir.

Aklımıza ne gelirse ya da elimizde ne varsa…

Ali Rıza Avcan

İnsan mekânla ilişkisini, mekân içinde yolunu kaybedip kaybolmayı da dahil ettiğimiz bir süreçte onu tanıyıp öğrenerek kurar.

Böylesi bir ilişkinin kurulması için, önce mekânın kendine özgü niteliklerinin hem kendi bütünlüğü içinde hem de diğer mekanlardan ayrıksılığı ile belirlenmesi ve belirlenen bu özelliklerin kişisel ve toplumsal hafızaya yerleşmesi gerekir.

Karmaşa, kaos, gürültü ve kalabalığın egemen olduğu eski bir Doğu çarşısına gittiğimizde ya da genellikle aynı tür ağaçların bulunduğu bir orman köşesine düştüğümüzde bulunduğumuz yeri belirleyebilmek için öncelikle o mekânın özellik ve farklılıklarının ayırdında olmamız gerekir. Mekân içindeki belirgin, ayırt edici özellikler nedir? Bu özellikler nasıl bir dağılım gösteriyor? Birbirlerinden farklı mı yoksa diğer mekanlardaki özelliklere mi benziyor? Benzeri diğer mekanlardan farklı olduğu noktalar ne? Ben bu mekânın neresindeyim ve onunla nasıl ilişki kuruyorum? gibi…

Yukarıda anlatmaya çalıştığım bu tanıyıp öğrenme süreci, İzmir Tarihi Kemeraltı Çarşısı örneğinden hareket ederek; yani Çarşı‘yı ilk kez görüp tanımaya kalktığım 1997-98 yılları itibariyle anlatmaya kalkarsam; İzmir Tarihi Kemeraltı Çarşısı‘nı daha önce görüp öğrendiğim benzerleri; yani, İstanbul Kapalıçarşı, Bursa Ulu Çarşı ve Halep Ulu Çarşısı ile karşılaştırdığımı, çarşıyı eski bildiğim kapalı çarşılar üzerinden okuyup anlamaya çalıştığımı, oradan farklı olarak şu var ya da yok diyerek mukayese ederek öğrendiğimi söyleyebilirim.

Gidip geleceğim yol ve yerleri biraz biraz öğrendikten sonra da kendime cami ya da hanları nirengi noktası olarak seçip onun sağında, bunun solunda diye çıkarımlar yaptığımı; ayrıca Kemeraltı ile ilgili harita ve krokilerden yararlandığımı hatırlıyorum.

2004-2007 yılları arasında genel koordinatör olarak görev yaptığım İzmir Tarihi Kemeraltı Esnaf Derneği‘ndeki çalışmalarım sırasında ise, o koskocaman fiziki mekanı insanlarıyla; o insanların arkadaşlık ve dostluk boyutunda acı, sevinç, hüzün ve dramlarıyla öğrenmem mümkün oldu. O nedenle, bugün ölmüş olsa da her gördüğümde Şükrü Tül anısına sırtını sıvazladığım “Uzun Apo” lakaplı Boşnak Abdullah Ruhcan ile bugünlerde eski havasında olmayan bir zamanların havalı ‘Prenses‘ini hiç unutmam ya da dükkanını kapayıp giden veya vefat eden esnaflar birdenbire karşıma çıkacakmışlar gibi hissederim.

Tarihi Kemeraltı Çarşısı‘nı tanıyalı aradan 24 yıl geçmiş olsa da, oraya gittiğim her gün o koskocaman labirent içinde yeni bir bilmeceyi çözercesine yeni öğrendiğim yerler olduğunu, ben burayı daha önce neden fark etmemişim diye kendi kendime kızarken bugün de yeni bir yerin farkına vardım diye sevindiğimi, kendi sırlarını kolay kolay ele vermeyen ve onları öğrenmek için çaba ve emek isteyen bu Çarşı‘yı her geçen gün daha fazla sevdiğimi biliyorum. O nedenle, bazı arkadaşlarımın söylediği gibi Çarşı içinde dolaştığımda gözlerim daha fazla parlayıp heyecanlanıyorum… Evet, ben de bu durumu biliyor ve o nedenle kendilerini bu Çarşı‘dan sorumlu görüp de; o sorumluluğu “esnaf kurnazlığı” ya da “sınıf atlama gayreti” ile yerine getirmeyip kendisini eskiden “esnaf“, şimdi ise “yatırımcı” olarak görenleri zaman zaman Çarşı‘nın ruhu adına sert bir şekilde eleştiriyor, onlara bu işin doğrusunu ve makulünü göstermeye çalışıyorum. Sanki Çarşı‘nın sahibi benmişim gibi…

Gelelim bugünkü yazımızın konusuna….

Bugünkü yazımda, Kemeraltı‘nda yürüyerek, bisiklete binerek ya da arabayla girip çıkarak o mekânı kullanan herkesin şikayetçi olduğu çarşı zeminin içler acısını ele almak istiyorum…

Bu konuda bir şeyler söyleyebilmek için de bazı doğru tespitleri yeniden hatırlamamız gerekiyor. Bu tespitleri şu şekilde sıralayabiliriz:

1. Tarihi Kemeraltı Çarşısı, geleneksel ticaret kültürü ile ekonomik faaliyetlerin tarih boyutunda bir araya geldiği üstü açık bir alışveriş merkezidir.

2. Tarihi Kemeraltı Çarşısı, değişik işkollarındaki esnafın belirli bölgelerde kümelendiği, bu bölgelerin ticaretin farklı yapısı nedeniyle zemini ve yapılarıyla birlikte zaman içinde birbirinden farklılaştığı ve her bir bölgenin çevresindeki diğer bölgelerle özel ilişkiler geliştirip bütünleştiği tarihi bir çarşıdır.

3. Tarihi Kemeraltı Çarşısı, Kemeraltı Koruma Amaçlı İmar Planı ile koruma altına alınmış özel bir bölgedir. O nedenle, bu büyük bölge içindeki cadde, sokak ve yapılar kadar bunları çevreleyen yol, meydan, cadde ve sokak zeminlerinin özgünlüklerini koruyacak şekilde ve özel bir ilgiyle korunması gerekir.

Elimde, İzmir Tarih Projesi kapsamında eski adı Embarq, yeni adı WRI Türkiye olan ve sivil toplum kuruluşu kimliğiyle Avrupa Birliği proje ve mali kaynaklarının pazarlamasını yapan kurumun, 2018 yılında Fia Foundation isimli İngiltere kaynaklı yabancı bir finans kurumundan elde ettiği bir fonla İzmir Büyükşehir Belediyesi adına yaptığı; ancak o yıllarda dikkate alınıp uygulanmadığı için bugün itibariyle unutulan “İzmir Tarih Sürdürülebilir Ulaşım Projesi” adındaki araştırma raporu var. Bu araştırma raporu, Kemeraltı Çarşısı‘ndaki ulaşımı sürdürülebilir boyuta taşıma iddiasında olmakla birlikte; bozuk, karmaşık ve düzensiz olduğunu ifade ettiği çarşı zemini ile ilgili olarak ayrıntılı bilgiler vermemektedir. Örneğin Kemeraltı Çarşısı‘ndaki tarihi dönemlerdeki özgün yer kaplamasının ne olduğuna, bugün gördüğümüz değişik kalitedeki birbirinden farklı zemin döşemelerinin ne zaman yapıldığına, ne ölçüde kullanışlı olduğuna, değişik tür zemin kaplamalarının çarşının hangi bölgelerinde ne kadar yer kapladığına ve kullanıcı memnuniyetine dair tek bir bilgi bu araştırma raporunda bulunmamaktadır… Oysa bu çalışma o tarihlerde Kemeraltı Çarşısı‘nda uygulamaya konulacak Kemeraltı Yayalaştırma Projesi için yürünebilirliğin arttırılması amacıyla bir şeyler yapma iddiasındaydı…

Günümüzde Kemeraltı Çarşısı‘nda, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin son günlerde uzatmalı bir şekilde yaptığı 848 (İkinci Beyler) Sokak ile Havra Sokak‘ta kullanılan zemin kaplama malzemesi dahil 6 çeşit malzeme kullanılmış durumda. Yol, meydan ve kaldırımlardaki yürüyüş zeminlerinin çoğunluğunu bitüm esaslı asfalt oluşturmakla birlikte geriye kalan tüm zeminlerin granit parke, beton parke, mineralli parke, kilitli beton parke ve kayrak taşı ile kaplı olduğunu görülmektedir.

848 (2. Beyler) ve Havra sokaklarının yeni zemin döşemesi

Anafartalar Caddesi ve Hisarönü dışında kalan çoğu cadde ve sokağın döşemesi: bitümlü asfalt…

Kilitli parke döşemeler… Belirli yerlerde…

Hisarönü çevresi için uygun görülen zemin döşemesi…

Çok az yerde karşımıza çıkan doğal granit parke döşeme… Ama eski değil, yeni ve özensiz…

Anafartalar Caddesi zeminini kaplayan desenli, beton parke…

Bu konuda Dokuz Eylül Üniversitesi tarafından hazırlanmış Kemeraltı Koruma Amaçlı İmar Planı ile notlarına baktığımızda bugüne kadar “şu bölgede, şu cadde ve sokaklarda şu şekilde malzeme kullanılacak, şu şu malzemeler kullanılmayacak“, “kullanılacak malzemelerin özellikleri şunlar olacak” şeklinde tek bir kuralın oluşturulmadığını, Koruma Kurulu‘nun aldığı kararlarda zemin uygulamasında genellikle doğal malzemenin seçilmesi konusunda görüş belirtmekle birlikte bu doğal malzemelerin neler olduğu ve hangi özellikleri taşıması gerektiği konusunda bir standardın belirlenmediğini görüyoruz. Anlaşılan o ki, Kemeraltı Çarşısı‘ndaki zemin döşemesi için eskinin özgün doku ve malzemeleri önceleyen net, ayrıntılı bir karar, kural ya da standart bulunmamakta. O nedenle de, zaman zaman yapılan zemin yenilemelerinde projeyi hazırlayan mühendisin aklına ne gelirse ya da o sıralarda hangi malzemeler üretilip piyasada satılıyorsa o malzemelerin kullanıldığını görüyoruz. Aynen 848 (2. Beyler) ve Havra sokaklarının yakın zamanda yenilenen zeminlerinde olduğu gibi…

Bu vesileyle geçtiğimiz yıllarda, daha doğrusu Muzaffer Tunçağ’ın Konak Belediye Başkanı olduğu 2004-2008 döneminde benim de tanık olduğum Hisarönü çevresinin doğal granit parke ile kaplanması üzerine çevre esnafların, “kadınların topuklu ayakkabıları bu taşlara uygun değil, o nedenle parkeleri kaldırın” talebi üzerine parke taşlarının arasına beton dolgu yapılarak zeminin düzleştirildiğini hatırlıyorum…

Ayrıca yakın zamanda kent gözlemcisi dostum Orhan Beşikçi‘nin Anafartalar Caddesi‘nin Basmane bölümündeki yol yapım çalışmaları sırasında görüp fotoğrafını çektiği üstü yeni malzemelerle kapatılmış eski parke taşlarını da hatırlamadan da geçmeyelim…

Evet, insanların bu tür tarihi merkezlerde rahat yürüyebilmesi için zemin malzemesi seçiminde dikkatli olmalıyız; ama bunu yaparken de, ince topuklu ayakkabıları mı, yoksa alışageldiğimiz yürüyüş ayakkabılarını mı dikkate almamız gerekiyor? Böylesi bir soru ya da sorunla karşılaştığımızda buna vermemiz gereken cevap tabii ki, o çevre ya da bölgenin kendine has döşeme malzemesini tercih etmemiz şeklinde olacaktır. Ancak, Cici Park’ın karşısındaki eski Roma yolunu koruma konusunda yıllardır tek bir adım atmayan, o yolun değerli taşları üzerinde semt pazarı kurulmasına ses çıkarmayan belediye yönetimlerinin ya da kurul üyelerinin Kemeraltı zemininin kendine özgün malzemelerle döşenmesi konusunda hassas olmasını ne kadar bekleyebilir, ne kadar onlardan bir şeyler isteyebiliriz?

Benden buraya kadar…

Ali Rıza Avcan

Burada; yani Kent Stratejileri Merkezi isimli blogda 2018 yılında yazdığım “Yayaların örgütlenmesi“, “Yaya Derneği’ni nasıl kurduk?“, “Yaya Derneği’ni neden kurduk?“, “Yaya Derneği’ni neleri düşünerek kurduk?“, “Yayaların trafikteki hali“, “Hakkımızı istiyoruz“, “İnsan hakları bir bütündür; ama…“, “Seçim bildirgelerindeki yayalar ve hakları…“, “Yaya kimdir?” ve “Yaya hakları mücadelesinde beklemek yerine talep etmek“, gibi onlarca yazı eşliğinde derneğin kuruluş fikrinin ortaya çıkışından kuruluşuna ve attığı ilk cesaretli adımlarda büyük emeğim olan “Bir numaralı kurucu üyesi” olarak altı ay süreyle kurucu başkanlığını yaptığım Yaya Derneği üyeliğinden, “gördüğüm lüzum üzerine” istifa ediyorum. İstifamın kabulünü rica ederim.

Evet, çoğu istifa dilekçesinde görmeye alıştığımız “gördüğüm lüzum üzerine” klişesiyle, kuruluşunda ve sonrasında düşünsel düzeyde ve fiziksel anlamda büyük emeğim olan Yaya Derneği‘nden, derneğin “1 numaralı üyesi” olarak istifa ediyorum…

Başkanlık görevimden istifa ederek ayrıldığım 14 Eylül 2018 tarihinden bu yana daha iyi yöneteceğiz iddiasıyla geride bıraktığım dernek yöneticilerinin uygulamalarını uzun bir süre izleyerek iyi şeyler yapmalarını ve başarılı olmalarını arzuladım. Belki benim beklediklerimden farklı olarak olumlu bir şeyler yaparlar düşüncesiyle bekledim; ama aradan tamı tamamına üç yıl geçtikten sonra bu dernekten ve yöneticilerinden ne köy, ne kasaba olmayacağını anladığım an istifa etmeye karar verdim.

Bunun nedeni de, derneğin ilk genel kurulun yapıldığı 29 Eylül 2018 tarihinden bu yana geçen üç yıl içinde İzmir’de ve ülkemizin diğer kentlerinde şehir hakkı, yaya hakkı ihlalleri ve bu ihlallerle ilgili mücadele boyutunda akılda kalan tek bir çalışma yapmadıkları, hak temelli bir mücadele içine girmedikleri halde derneğin 23.360 liraya ulaşmış toplam aidat alacağını tahsil etmek amacıyla 25 Ağustos 2018 tarihinde tarafıma gönderdikleri e-posta ile 310 lira tutarındaki aidat borcumu ödememi istediklerinde, ‘borcunu ödemeden çekip gitti‘ dememeleri, onlara bu fırsatı vermemek için 30 Ağustos 2021 tarihinde tüm borcumu ödeyip dekontu ve istifa mektubunu kendilerine gönderdim. Böylelikle bugüne kadar tek eksik kalan yükümlülüğümü de yerine getirip bir dernek üyesi olarak benden istenen her şeyi yerine getirmiş oldum. Tabii ki, bu istifa ve ödeme sonrasında çıkıp da, “ne yapmak istediysek, senin bu 310 liralık aidat borcunu ödemediğin için yapamadık” deme ihtimallerini de düşünmek koşuluyla… 🙂

Şimdi, Yaya Derneği kurucu başkanlığı ile “1 numaralı kurucu üye” olma vasfını kendi istek ve iradem ile sonuçlandırmış sade bir yurttaş olarak, niye uzun bir süre bekleyip istifa ettiğimi açıklamak isterim.

Çünkü 1999-2002 döneminde Prometheus İnsan Kaynakları ve ND Danışmanlık şirketlerinde birlikte çalıştığım yönetim danışmanı arkadaşım Nihat Demirkol‘un “Bir İstifanın Anatomisi” başlıklı eğitiminde ısrarlı bir şekilde belirttiği gibi, yazdığım istifa dilekçesinin içini doldurarak, “gördüğüm lüzum“un asıl nedenlerini hem geride kalanlara ders olması hem de İzmir’deki sivil toplum örgütlenmesinin mevcut durumunu analiz edip sonuçlar çıkarmak amacıyla açıklamak istiyorum:

1) Öncelikle duygusal nedenlerle kurucu üyesi ve başkanı olduğum dernekten istifa edip ayrılamadım. Çünkü derneğin kurulması fikrinin ortaya çıkması ile başlayan süreç içinde tartışmaya açılan dernek tüzük taslağının hazırlanması, kurucu üyelerle ilk görüşmelerin yapılması, derneğin kuruluşu ile ilgili işlemlerin bizatihi yürütülmesi, defter ve dosyaların alınması, ilk toplantı hazırlıklarının yapılması, dernek binasının kiralanması, banka ve vergi dairesi hesaplarının açılması, kurucu başkanlık görevini bıraktığımda geride kalan üyelerin aşağı yukarı 1/3’ünün derneğe kazandırılması, derneğe ait web sayfası ile sosyal medya hesaplarının tasarım ve uygulaması, alınan kararların defter ve kayıtlara işlenmesi, aidat ödeme sisteminin oluşturulması, derneğin kurumsallaşabilmesi için gerekli olan yönetmelik ve yönerge taslaklarının hazırlanması, derneğin belediye, valilik gibi resmi, özel, sivil kurumlarla ilişkilerini kurmak gibi onlarca işi takip edip emek harcamış biri olarak derneği adeta kendi çocuğum gibi seviyor, onun sağlıklı ve kalıcı bir örgüt olması için tüm zamanımı harcayarak elimden gelenin tümünü yapmaya çalışıyordum. Açıkçası net bir adanmışlık hali içindeydim ve bu nedenle ilk önce kurucu başkanlık görevini, şimdi de dernek üyeliğini bırakmam kolay olmadı.

Nitekim benim bu üstün ve adanmış performansım, aynı performansı göstermeyen diğer yönetici üyeler tarafından “ama biz size yetişemiyoruz” ifadesiyle önce şaka yollu, daha sonra da çalışma hızımı kesmem uyarısıyla eleştiri konusu olmaya başladı. Oysa yola çıkmıştık, hedefimiz, varacağımız yer belliydi, ne yapacağımızı biliyorduk, ağırdan, yavaştan almanın zamanı değildi; ama yavaş yürüyenler, yürüyüşün temposuna ayak uyduramayanlar ya da çalışmaya niyeti olmayanlar her yürüyüş kafilesinde olduğu gibi grubun temposunu düşürmeye, onu yolundan alıkoymaya çalışıyordu.

Derneğin kuruluşunda yanlış adres seçmek…

2) 14 Eylül 2018 tarihinde Yaya Derneği kurucu başkanlığı görevinden ayrılmamın nedeni, benim gibi düşünmeyip farklı yöntemlerle çalışmak isteyen arkadaşlarımın önünü açıp onların performansını görmek ve onların pek fazla önemsediği dernek başkanlığı görevinin benim için önemli olmadığını, başkanlıktan vazgeçip görevi başka üyeye devretmenin benim için bir istifa dilekçesi yazmak kadar kolay olduğunu göstermekti.

Ancak onlar benim onlar için açtığım yolu geçtiğimiz üç yıl içinde yürümek bile istemediler. Bu kentte ya da diğer kentlerde Yaya Derneği tarafından düzenlenmiş bir kampanyaya, bir etkinliğe, bir mücadele platformuna, açılmış yeni bir şubeye rastlamamız -ne yazık ki- mümkün olmadı. Oysa, 28 Eylül 2018 tarihinde yapılan ilk genel kurulda, kurucu üyemiz sevgili dostum Ertuğrul Barka’nın önerisi ile iki yıl içinde 81 ilin 81’nde şube açıp örgütlenmeyi bir genel kurul kararı ile yönetim kurulunun yapacağı ilk görev olarak taahhüde dönüştürmüştük. Sonuç olarak dernek tüzüğünün ve genel kurulunun verdiği bütün bu görevleri yapamadılar ve böylelikle başkanlığım döneminde yaptıklarımı ve yapmak istediklerimi eleştirirken ne kadar haksız olduklarını, üç yıllık icraat süresi içinde dişe dokunur hiç bir şey yapmayarak kanıtlamış oldular.

Evet, zamanında Yaya Derneği kurucu başkanlık görevinden ayrılıp benim gibi düşünmeyen arkadaşlarımın önünü açmış olmama karşın, Yaya Derneği bırakın tüm ülke düzleminde örgütlenmeyi ve hak temelli dernek olarak bir mücadele örgütüne dönüşmeyi, kendi kurulduğu kentte bile varlık gösterememiş ve giderek bir tabela derneğine dönüşmüştür. Suretâ haktan gözükmek için arada sırada bir internet gazetesi haberine, bir toplantıya, atılan bir iki tivite konu olmak dışında kentlerdeki kamusal alanların korunması, şehir hakkı için mücadele edilmesi için hiçbir çalışma yapmamış, devamlı geriye düşerek unutulan, ihmal edilen, tanınıp bilinmeyen bir dernek konumuna düşmüştür. Dernek tüzüğündeki açık hükme rağmen sürekli olarak kent suçu işleyerek kent ve yaya haklarını ihlal eden belediyelerin otomobilsiz kent günlerinde ya da projelerini tanıtan etkinliklerinde gösteri nesnesine dönüşerek onların kuyruğundan gitmeyi, iş yapmak olarak kabul etmiştir.

📌 Yaya Derneği adına 10 Nisan 2018 tarihinde Facebook‘ta açılmış olan resmi sayfanın 30 Ağustos 2021 tarihi itibariyle sadece 1.594 kişi tarafından beğenilmiş olması,

📌 29 Eylül 2018 tarihli genel kurul öncesinde kurduğumuz Yaya Derneği isimli grubun 15 Eylül 2018 tarihi itibariyle 810 üyesi olduğu halde; aynı tarihte bu grubun yeni yönetim tarafından kapatılarak onun yerine aynı isimle kurulan ikinci gruba üye olanların sayısının 30 Ağustos 2021 tarihi itibariyle sadece 610 olması,

📌 Yaya Yaşam Derneği‘nden devralınan Ağustos 2011 tarihli 719 takipçiye sahip Twitter hesabının sadece 607 kişi tarafından beğenilmesi,

📌 752 takipçiye sahip Instagram hesabının 2018 yılından bu yana sadece 109 gönderi paylaşmış olması,

📌 3 Ekim 2018 tarihinde açılan Youtube hesabına bugüne kadar sadece beş video eklenmiş olması ve bu hesabın toplam 105 takipçisinin olması, Youtube‘da yayınlanan “Sokak Senin” isimli ilk yayının 437 kez görüntülenip 36 kişi, ikinci yayının da 119 kez görüntülenip 12 kişi tarafından beğenilmesi bile, klavye başında yapılabilecek kolay bir iletişim çalışmasının nasıl ihmal edilip yapılmadığını net bir şekilde göstermektedir.

Odaklanmak ve adanmış olma halinin yokluğu…

3) Yaya Derneği‘nin böylesi bir duruma düşmesinin başlıca nedenlerinden biri, İzmir‘deki sivil toplum hareketinin gücü ve geleneğinin, tüm ülke düzleminde örgütlenip mücadele etmeyi hedefleyen bir örgüt için nicel ve nitel açıdan yetersiz olmasından kaynaklanmaktadır. Bu düşünceyi, bu kentte 24 yıldır yaşayıp İzmir‘deki sivil toplum örgütlenmesini ve mücadelesini iyi bilen biri olarak ifade ediyorum.

Çünkü derneğin üye ve yöneticilerine baktığımızda çoğunun İzmir‘deki sivil toplum camiasında var olan, bu nedenle tanınıp bilinen kişiler olduğunu ve bu arkadaşların siyaset, çevre, ekoloji, kadın ve engelli hakları gibi farklı mücadele alanlarında örgütlü ve görevli olduğunu, üstlerinde birden fazla görev ve sorumluluk olduğunu görürüz. Bu nedenle, Yaya Derneği gibi yeni kurulduğu için daha fazla zaman ve emek isteyip yoran; ayrıca, tüm ülke düzeyinde örgütlenme iddiasında olan bir örgütte çalışmaları, bu çalışmalara diğerlerinden daha fazla emek ve zaman ayırarak üstlendikleri görevlere odaklanmaları, kendilerini bu çalışmalara adamaları genellikle mümkün olmamıştır.

Farkına varılmayan ve örgüt dışı çalışmayı özendiren yeni alışkanlıklar, kötü huylar…

4) Yaya Derneği‘nin, 6 Nisan 2018 tarihinden bu yana başarısız ve etkisiz olmasının en önemli nedenlerinden biri de, yönetici olarak seçilen üyelerin çoğunun, toplumsal hak mücadelesi alanında sahip oldukları bilgi, birikim ve deneyimleri itibariyle kent ve yaya hakları konusunda ilgisiz oluşu, büyük bir kısmının bisiklet kullanımı ile ilgili konulara önem ve öncelik vermesi nedeniyle kent ve yaya haklarından çok bisiklet aktivizmi ile ilgilenmesi; ayrıca, içinde bulunulan gerçek-ötesi (Post-truth) koşullardan kaynaklanan yeni bireysel alışkanlık ve huylardır:

Yönetiyormuş gibi… dernek üyesiymiş gibi… etkinliklere katılıyormuş gibi… hak mücadelesi veriyormuş gibi davranmak….

Bu çerçevede, baskıcı otoriter düzenlerin neoliberal zihniyetle birlikte oluşturduğu “örgütsüz toplum” ya da “etkisiz örgütlülük” halinin bir sonucu olan ve çoğu kez “kendi irademle istediğimi yapar, istemediğimi yapmam” diyen yüzer gezer bireysel aktivistlerin yer aldığı platformlarla benzeri amorf oluşumların, ‘yatay ve esnek örgütlenme‘, ‘konsensus‘, ‘yönetişim‘ ve ‘farkındalık‘ gibi oportünist, pragmatist ve hatta anarşist kavramları öne çıkaran gerçek-ötesi tavrı nedeniyle örgütlü mücadeleye zarar verdiğini, onu yavaş yavaş zehirleyerek etkisini azalttığını, örgütleri mücadeleden alıkoyduğuna inanıyorum.

O nedenle, katılımcıların gerçek anlamda bilinmediği, örgütsel işleyişin kaypak bir zeminde son derece zayıf ilişkilerle kendiliğinden geliştiği ve insanların gevşek bir gönüllülük anlayışıyla var olduğu platformlarda ortaya çıkan bu kötü alışkanlık ve huyların, dernek, vakıf, meslek odası, sendika ve kooperatif gibi örgütlerdeki düzen, disiplin ve kurallara bağlı kurumsal işleyişi ortadan kaldırdığını ya da zayıflattığını görüyorum. Yaya Derneği‘nin kuruluş aşamasında neoliberal zihniyetin beslediği bu oportünist, pragmatist ve hatta anarşist önerilerle her karşılaştığımda, dile kolay ve güzel gelen bu moda kavram ve politikaların uygulandığı tek bir örgütü, tek bir derneği, vakfı, meslek odasını, siyasal partiyi ya da sendikayı bana örnek olarak göstermelerini isteyişimde, yönetim bilimi konusunda tek bir bilgisi olmayıp sağdan soldan duyduklarıyla hareket eden bazı arkadaşlar bana dikkate alabilecek tek bir örnek bile gösterememişti.

Bu çerçevede, Yaya Derneği Kurucu Yönetim Kurulu‘ndaki ilk tartışmanın, benim yönetim kurulu üyelerini her hafta bir araya getirerek toplamamdan kaynaklandığını söyleyebilirim. “Ne gerek var böyle her hafta, her hafta toplanmaya, biz bu toplantıları en iyisi WhatsApp’dan ya da video konferansla yapalım” önerisi ile gelişen bu tartışma sonuçta yönetim kurulunun her hafta toplanması kararı ile sonuçlanmış olsa da, çoğu yöneticinin her hafta 2-3 saatini ayırarak toplantıya gelmeyi gereksiz bulduğu, onun yerine başka işlerle uğraştığı ve bazılarının bunu kötü bir alışkanlığa dönüştürdüğü ortamda başladık biz Yaya Derneği‘ni örgütlemeye…

Bu kötü alışkanlığın diğer bir tezahürü ise, çoğu üyenin birçok toplantıya “yoldan geçiyordum, uğradım. Bir selfie çekip burada olduğumu herkese göstereyim ve sonrasında da başka bir yere gideyim” anlayışıyla hareket etmesiydi.

Evet, bir sivil toplum örgütü, disiplinin oldukça katı olduğu askeri bir birlik ya da resmi bir kuruluş değildi; ama, belirli bir hedefe ulaşmak amacıyla bir araya gelen insanlar arasındaki ilişkilerin de karşılıklı saygıya dayanan kurallar çerçevesinde gerçekleşmesi, görevli olanların bunun için çalışması gerekirdi. Aksi takdirde, iyi niyetlerle başlayan bu hak temelli mücadele girişiminin içine bomba atan bir anarşistten farkımız kalmazdı. Şayet kent ve yaya hakları mücadelesinde başarılı olmak istiyorsak, kurduğumuz örgütün sürekliliği ve başarıyı sağlayacak şekilde sağlam, güçlü olması gerekirdi…

Anlattığım bütün bu örnek ve yaşanmışlıklardan hareketle, günümüzde sivil toplum mücadelesi alanında bireysel insan davranışı olarak yerleşmiş bu tür neoliberal hastalık ve huylarla mücadele etmemiz gerektiğini ifade etmek isterim. Çünkü bize ‘yönetişim‘, ‘uzlaşma‘, ‘yatay örgütlenme‘ ya da ‘konsensus/uzlaşma‘ gibi yanlış yöntemleri öneren bu zihniyet, bir araya gelip örgütlenmemizi ve kurduğumuz örgütleri kullanarak mücadele etmemizi istemiyor. Onun yerine tüm tarafların birbirleriyle uzlaşıp anlaşarak sermayenin ve devletin yanında durmamızı, onlarla işbirliği yapmamızı istiyor. Örgüt yerine bireyin kişisel tercihlerini öne çıkarıp, her şeyi o tercihler üzerinden şekillendirmeyi öneriyor…

İdeoloji, politika ve stratejiden yoksun bir şekilde yola çıkmak...

5) Yaya Derneği gibi hak temelli bir derneğin; şehir hakkı ve bu hakkın bileşeni yaya haklarının savunusunu yapabilecek demokrasiyi, hukuku, barışı, özgürlüğü, insan ve hayvan haklarını esas alan bir ideoloji, politika ve stratejiye sahip olması gerekir. Derneğin amaç ve hedef olarak belirlediği şeylerin bu ideoloji ve siyaset çerçevesinde gerçekleşmesi için mücadele etmesi; o nedenle tüm yönetici ve üyeleriyle kentte yaşayan ve çalışanları bu bakış açısıyla etkileyip yönlendirmesi gerekir.

Bu amaçla derneğin kuruluşundan itibaren yaptığım araştırmalar, okumalar, okuma önerileri, konuşmalar, yönlendirme ve uygulamalar ne yazık ki bazı arkadaşlar tarafından “adam bizi komünist yapacak” söylemiyle reddedilip derneğin ideoloji ve politikası oportünist ve pragmatist bir çizgiye çekilmek istenmiş ve bu çaba -ne yazık ki- başarıya ulaşmıştır. Nitekim bu arkadaşlar, kişisel kariyerleri için üye ve yönetici oldukları Yaya Derneği onlara istediklerini verdiğinde yöneticilikten ayrılarak dernekle ilgilenmemeye başlamışlardır. Çünkü onlar artık istediklerini almışlar ve kendi yollarında yürümeye başlamışlardır.

Oysa kentlerde yaşayan ya da çalışan yayaların haklarını bilmek, o hakları David Harvey ya da Henri Lefebvre gibi düşünürlerin ortaya attığı “Şehir Hakkı” ya da “Kent Hakkı” gibi kavramlarla ilişkilendirip kamusal alanları koruyup ve geliştirmek özünde siyasi bir harekettir ve bu siyasi hareketten uzak durmaya çalışmak, “bu kış Komünizm gelecek” diyen anlayışla eş anlamlıdır.

Kalitesiz ve özensiz insan ilişkilerinin geldiği en son nokta…

6) Yaya Derneği kurucu başkanı olduğum sürece, bazı yönetici ve üyelerin tüm eleştiri ve karşı çıkışlarına rağmen dernek içindeki insani ilişkilerimiz genel olarak iyiydi… Ama ne olduysa kendi isteğimle başkanlık görevinden ayrılmamdan sonra oldu… Kafasında bir takım engelleri olan sakat düşünceli arkadaşlar derneğin tanıtımı amacıyla görüştüğüm tüm resmi, özel, sivil kurum temsilcilerine verdiğim 100 adet kartvizitten geri kalanları, belki kullanırım endişesiyle geri istediler… Kendilerince kartvizitleri geri aldıklarında benim ismimi bu mücadele alanından silmiş olacaklarını düşünüyorlardı… Hem kendimi geliştirmek hem de dernek üyelerine yardımcı olmak amacıyla kendi paramla kitapçı ve sahaflardan aldığım ya da Yaya Derneği‘nin kuruluşundan önce bana armağan edilen kitap, dergi ve yayınları sanki derneğin malıymış gibi geri isteme cüretini gösterdiler…. Dernek çalışmalarına katkı sağlamak amacıyla 18 Ağustos 2018 tarihinde kurduğum Yaya Derneği Gönüllüleri isimli Facebook grubunda yönetici yardımcısı yaptığım bazı arkadaşlar, genel kurulun yapıldığı akşam onlara verdiğim yetkiyi kullanarak gruba el koymaya kalkınca grubun adını Yaya Hakları şeklinde değiştirince de beni derneğin malına el koymakla suçladılar.. Oysa ben onlara derneğin web sayfası ile sosyal medyadaki hesaplarına ait tüm şifreleri teslim etmiştim. Kişisel itibarımla temin ettiğim genel kurul salonundaki görüşme kayıtları bana teslim edildi diye beni mahkemeye vermekle tehdit ettiler… Böylelikle bütün bunları yaparak içlerindeki kötülüğü ortaya dökme fırsatını yakalamış oldular… Tabii ki, kendilerince…

Ama geçen zaman ve bu zaman içinde tek tek ortaya çıkan başarısızlıkları, bana yapılan bütün bu kötü ve sakat davranışların cezasını onlara verdi ve halen de veriyor… Zaman içinde sabredip izleyerek kazanan ben, kaybeden ise onlar oldular… O nedenle, zaten yoktular ve yok olduklarını böylelikle kanıtlamış oldular diye düşünüyorum…

Bugün artık bütün bu nedenlerle Yaya Derneği‘ndeki “1 numaralı kurucu üye” olma sıfatıma kendi isteğimle son vererek istifa ediyorum. Çünkü bu konuda bugüne kadar elimden geleni yaptım ve bundan sonra yapacaklarımla bu arkadaşları ve derneği kurtarabileceğimi sanmıyorum. Şu ab itibariyle bütün yükümlülüklerini yerine getirip bunun karşılığında derneğin başarısı adına alacaklı olan özgür bir yurttaş, gerçek bir yaya olarak onları gelişemeyen dernekleri, ne olduğundan habersiz üyeleri, rekabetçi ve fırsatçı egoları, kariyer hırsları, sosyal rant elde etme çabaları, kötü arkadaşlık hisleri ve başarısız yöneticilikleriyle baş başa bırakıyorum… Ayrıca bu vesileyle, uzunca bir süredir yönettiğim “Yaya Hakları” isimli Facebook grubunun adını bundan böyle “Şehir Hakkı” olarak değiştirerek yeni bir sayfa açmak istiyorum.

Bu yazıyı okuyan hiç kimsenin başına böyle olayların gelmemesi ve bu tür kötü deneyimlerle sınanmamasını dileğiyle…

CHP’nin Aşil topuğu: oybirliği

Ali Rıza Avcan

Aşil (Akhilleus), Homeros’un M.Ö. 720’de yazdığı on altı bin dizelik İlyada (Iliás) destanının yarı tanrı kahramanlarından biridir. Annesi Thetis tanrı, babası da ölümlü bir kraldır. Söylencelere göre Aşil‘e ne ok ne de mızrak işler. Nedeni de annesinin onu ölümsüzlük nehri Styx‘de yıkamasıdır. Ancak Truva savaşının önemli kahramanlarından olan Aşil, bu savaşta, “ölümlü erkeklerin en güzeli” olarak bilinen Truvalı prens Paris‘in attığı zehirli okun topuğuna saplanması nedeniyle ölür. Çünkü annesi onu kutsal nehirde yıkarken topuğundan tutmuş, o nedenle de topuğuna su değmemiştir. O nedenle, bu söylenceden hareketle herkesin ya da her kurumun Aşil’in topuğu gibi en zayıf olduğu bir noktanın var olduğu ve önemli olanın o noktayı fark edip bilmek olduğu söylenir.

Diğer yandan da İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer‘in 2019 Mart seçimlerinden bu yana dile getirdiği başka bir sözcük var: “İzmir Vizyon Ortaklığı

İzmir Vizyon Ortaklığı“, Mustafa Tunç Soyer‘in seçim broşürünün Demokrasi başlıklı bölümünde “Merkezi hükümet ile İzmir Vizyon Ortaklığı” kuracağız” şeklinde tanımlanıp bunun nasıl sağlanacağı belirtilmemekte. O nedenle, seçim döneminden bu yana bu “İzmir Vizyon Ortaklığı“, ortaklığın diğer tarafındaki merkezi yönetim istemediği sürece nasıl sağlanacak, şayet kurulursa nasıl yürütülecek, ilçe belediyeleri ile eşit paydaş olarak böylesi bir ortaklığı kuramayan İzmir Büyükşehir Belediyesi bunu merkezi yönetim düzeyinde nasıl sağlayacak şeklinde sorular sorup bu ortaklığın gelecek günlerde ne şekilde somutlanacağını merak edip durduk.

Çünkü İstanbul ve Ankara büyükşehir belediye başkanları merkezi hükümet ile; daha doğrusu partili Cumhurbaşkanı ile açık bir çatışmaya girerken bunun tam tersini yapan Mustafa Tunç Soyer bu ortaklığı böylesi bir çatışmaya girmeden ve kendini teslim etmeden nasıl kuracak ve sürdürecekti, hep bunu merak ettik.

Evet, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, İstanbul halkını arkasına alıp açık ve net bir şekilde “Kanal İstanbul’a Hayır” derken bu proje için belediyenin de katılımıyla seçim öncesi kurulmuş oluşumlardan ayrılıyor, Kanal İstanbul‘un yapılamayacağını göstermek amacıyla toplantılar düzenleyip raporlar yayınlıyordu. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş ise daha yavaştan ve derinden gidip, seçilmemesi için açılan davalarla uğraşıyor, adeta “yeniden belediyecilik” sloganına sahip çıkarcasına Ankara‘daki imar yolsuzlukları hakkında işlemler yapıyor, Melih Gökçek‘in israf projeleri hakkında bilgi veriyor ve iktidarla arasına mesafe koyuyordu.

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer ise büyükşehir belediye başkanlarının Cumhurbaşkanı ile yaptıkları ilk görüşmede, diğer belediye başkanlarından çok farklı davranışı ve manalı bakışlarıyla öne çıkıyor, basın uzun süre bu “aşk dolu” bakışı eleştiriyordu. Anlaşılan o ki, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer‘in iktidarla/Saray’la bir sorunu yoktu ve seçim döneminde adeta bir işbirliği mesajı gibi yinelediği “İzmir Vizyon Ortaklığı“nı oluşturmak derdindeydi.

İktidar cephesi ise, aynen Aziz Kocaoğlu‘nun Aşil topuğu olarak nitelenebilecek 397 yıllık dava dosyasının seçim öncesinde artık bundan böyle işe yaramayacağı düşüncesiyle kapatılması sonrasında yeni belediye başkanının zayıf olduğu Aşil topuğunu arıyordu. Kıbrıslı gazeteciyle yapılan görüşme, kayyuma bırakılan belediyeler, İzmir parası İZCOİN ve bayrağı iddiası, HDP ile yakın ilişkiler, belediye binasının gökkuşağının renklerine boyanması, Pagos ve Agamemnon gibi Grek kökenli eski yer isimlerinin kullanılması merakının didiklenişi hep bu arayışın ilk aşamalarıydı. Ama bir yandan da CHP üst yönetiminin büyük proje onayları için kendilerine gelip Saray ve bürokrasisi düzeyinde destek arayacaklarını, buna mahkum olduklarını da biliyorlardı. Bunun ilk denemesi Buca metrosunun onayı ile ortaya çıktı. Ardından da yabancı bankalardan alınacak kredilerin Hazine tarafından onaylanması olayları ile devam etti.

Bu arada, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin projesi olan İzmir Tarih Projesi ve onun başrol oyuncusu TARKEM, önce kayyum operasyonu, ardından da İzmir Ticaret Odası, İzmir Borsası gibi iktidarın dümen suyundaki meslek odalarıyla İzmir Valiliği‘nin ve İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü‘nün şirkete ortak olması, TARKEM‘in UNESCO süreçleri üzerinden Kültür ve Turizm Bakanlığı‘nın ahlaksız teklifleriyle teslim alınması, alan başkanlığına eski bir bakanlık görevlisinin atanması suretiyle proje ve o projenin as oyuncusu TARKEM, belediyenin projesi ve şirketi olmaktan çıkarak iktidarın dümen suyuna girdi. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer‘in TARKEM yönetim kurulu başkanı olması bile bu fetihçi hareketin sonuç almasını engelleyemedi.

Ama bütün bunların yapılabilmesi için hem İzmir Büyükşehir Meclisi‘nde hem de ilçe belediye meclislerinde iktidardaki CHP ile muhalefetteki AKP arasında uyumlu bir çalışmanın olduğuna, çoğu kararın oybirliği ile alındığına dair bir algının yaratılması gerekiyordu. İzmir’de birbirleriyle iyi anlaşan, işi gerçek siyasi mücadeleye götürmeyen; o nedenle de belediye meclisi toplantıları sonrasında kol kola giren bu iki taraf arasındaki barış, işbirliği ve hatta uzlaşma havası, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin Ankara‘daki işlerini kolaylaştırıyor, böylelikle usta bir şekilde oluşturulan bağlılık ilişkisi üzerinden belediye yönetiminin iktidarın dümen suyuna girmesi mümkün oluyordu.

Bu arada İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer, sorun olarak tanımlanan birçok konuda iktidarı üzmemek için net bir tavır sergilemiyor; iktidar destekçisi Vestel Holding‘in Pasaport‘taki gökdelenine karşı çıkan meslek odalarıyla sivil toplum örgütleri ve sivil yurttaşlar için “istemezükçüler yatırımcıyı ürkütüyor” deyip topu Konak Belediye Başkanı Abdül Batur‘un üstüne atmaya çalışıyor, “Çeşmenin Kanal İstanbulu” olarak adlandırılan Çeşme Turizm Projesi hakkında olumsuz tek bir söz etmiyor, bir yandan kem küm ederken söylemek istediklerini kendisine yakın meslek odalarıyla kent konseylerine söyletmeye, kendisi de suret-i haktan görünmeye çalışıyordu.

Bu pasifist ve oportünist politikanın; daha doğrusu teslim olmuşluğun doruk noktası, 30 Ekim 2020 tarihli Sisam Depremi sonrasında İzmir’de yıkılan binalara imar mevzuatı ve planına aykırı olarak verilmek istenen ayrıcalıklar konusunda yaşandı. İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi AKP Grubu’nun marifetiyle, hem merkezi hem de yerel yönetimlerin yıkılan binalarla ilgili sorumluluğunu unutturup gündeme getirmemek amacıyla Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı arasında kurulan “Kutsal İttifak” sayesinde tüm ilçelerin belirli alanlarında oluşturulan (K) bölgelerinde yıkılan bina sahiplerine mevzuata ve imar planına aykırı ayrıcalıklar tanındı.

İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi AKP Grubu, bu harika formülün kendileri tarafından önerilip tüm taraflar arasında uzlaşma sağladıklarını belirterek belediye meclisi salonundaki CHP‘li üyelere dönüp “Söyleyin odalarınıza, bu anlaşmayı mahkemeye giderek bozmasınlar” ya da “gelin bu mecliste odalara karşı bir duruş sergileyelim” diye bağırarak tüm üyelerin bu “kutsal ittifak“a bağlı kalmasını istediler. Böylelikle TMMOB‘ne bağlı Mimarlar Odası ile Şehir Plancıları Odası İzmir şubelerini, CHP‘li meclis üyeleri üzerinden teslim almaya çalıştılar. Çünkü İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nde Cumhur İttifakı ile Millet İttifakı‘na dahil siyasi partiler arasında kurulmuş bu sahte uzlaşma, artık bundan böyle ellerindeki en büyük güç, en büyük kozdu… Artık bundan böyle yereldeki iktidarın sahibi CHP‘yi zor duruma düştüğünde destekleyip esir alma ve yönetmenin zevkini yaşıyorlardı…

İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘ndeki CHP‘li, AKP‘li, MHP‘li ve İyi Partili meclis üyeleri arasındaki bu “oybirliğine bağlı kalma” taktiği, en çarpıcı şekilde İzmir Ticaret Odası Başkanı Mahmut Özgener‘in ortak olduğu bir arsada tüm meclis üyelerinin oybirliği ile yapılan plan değişikliği ile ortaya çıkan “kent suçu” nedeniyle o oylamaya katılmayan CHP‘li meclis üyesi Taner Kazanoğlu‘nun önce o karara itiraz etmesi, ardından da itirazının kabul edilmemesi üzerine mahkemeye gitmesi üzerine yaşanmış, AKP‘li meclis üyeleri Taner Kazanoğlu‘nu adeta CHP‘li üyelere şikayet ederek onun da “oybirliği“ne bağlı kalmasını talep etmiştir. CHP Grubu ilk başta Taner Kazanoğlu‘nu meclis üyesinin özgür ve bağımsız iradesine saygı duyma gerekçesiyle savunmakla birlikte; itirazının reddedildiği daha sonraki toplantıya katılmayışı nedeniyle Grup Sözcüsü Nilay Kökkılınç tarafından kararın itirazı yapan Taner Kazanoğlu‘nun yokluğunda alındığı belirterek bir anlamda eleştirilmiştir. Böylelikle, CHP’yi teslim almakta kullanılan “oybirliğine bağlı kalma” taktiği, onun yokluğunda oybirliği ile alınmış kararla kendini bağlı hissetmeyip özgür iradesi ile hareket eden CHP‘li meclis üyesinin uyarılmasını talep etme noktasına kadar getirilmiştir.

Bu arada, uyum içinde çalışıp “oybirliği” ile karar alma taktiğinin etkili olup sonuç aldığı iki güzel örneği de geçtiğimiz günlerde yaşadık:

Bunlardan ilki, İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nin 12 Temmuz 2021 tarihli olağan Temmuz ayı toplantısı birinci birleşiminde konuşan CHP üyesi Şerif Sürücü‘nün;

Arkadaşlar, İzmir’de çıkarsınız, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ni kazanırsınız. Nasıl yöneteceğinizi siz belirlersiniz. Şu an Sayın Tunç Bey, Büyükşehir Belediye Başkanı. Her yiğidin yoğurt yiyişi ayrıdır arkadaşlar. Her yiğidin yoğurt yiyişi ayrıdır. O açıdan Sayın Başkan’ın yoğurt yiyişi böyle. Yaptığı çok demokratik. Yani siz “oybirliği” ile geçiriyoruz diyorsunuz. Benim açımdan sizin oybirliği çok önemli değil ki. Biz bir Cumhuriyet Halk Partisi olarak, biz Millet İttifakı olarak, biz geçiriyoruz kardeşim, biz yapıyoruz. Ama Tunç Başkan, çok demokratik olduğu için size söz veriyor, size hak veriyor. Konuşmalarınızı öne alıyor. Ama ne olur yani biraz da siz de bunun önemini, bunun ehemmiyetini lütfen siz de anlayın…

şeklinde konuşup; belediye meclisinde her ne yapılıyorsa bunun iyilik ve güzelliğini Tunç Soyer‘e bağlayan, bu nedenle belediye meclisinde oybirliği yapmanın gereksiz olduğunu ifade eden, belediye meclisinin kurumsal kimliği ile muhalefetin gerekliliğini pek de dikkate almayan konuşmasıydı.

CHP’li meclis üyesi Şerif Sürücü‘nün bu konuşmasının, toplantıya başkanlık yapan Tunç Soyer tarafından dikkate alınıp uyarılmaması üzerine aynı meclisin 14 Temmuz 2021 tarihinde gerçekleşen ikinci birleşiminde söz alan AKP Grup Sözcüsü Hakan Yıldız‘ın, Şerif Sürücü‘nün konuşmasında yaptığı saygısızlığı, özellikle de oybirliği yapmanın gereksiz olduğunu ifade eden söylemi nedeniyle kendisini uyarmayan Tunç Soyer‘in bu tutumu nedeniyle, daha önce gündemin okunması yerine gündem madde başlıkları üzerinden görüşme yapılması ile ilgili uzlaşmadan vazgeçtiklerini belirtmesi üzerine, görüşmelere 15 dakika ara verilmiş ve bu ara sırasında CHP grubunun geri adım atması üzerine, verilen ara sonrasında hem Meclis Başkan Vekili Mustafa Özuslu, hem de İyi Parti Grup Başkan Vekili Kemal Sevinç‘in konuşmaları ile adeta Şerif Sürücü adına özür dilenmesi suretiyle gündemin madde başlıkları üzerinden görüşülmesi ile ilgili uzlaşmanın devamı sağlanmıştır.

Hakan Yıldız (AKP Grup Sözcüsü): Bu konuyu, usul noktasında geçtiğimiz aylarda tartışmıştık ve ilkesel olarak madde başlıkları noktasında bir anlaşmamız vardı; ancak geçtiğimiz mecliste yaşanan bir ifadeden dolayı Ak Parti Grubu ve Cumhur İttifakı olarak, biz, madde başlıkları halinde değil, gündemin okunarak oylanması noktasında, gündeme geldiği şekliyle okunarak oylanması ve meclisin devam etmesi noktasındaki irademize geri dönüyoruz. Çünkü sayın başkan, geçtiğimiz mecliste, grubumuzu ve ittifak ortağımızı, Milliyetçi Hareket Partisi’ni de katarak bir ifade kullanıldı. Bir meclis üyemiz, aynen şu ifadeyi kullandı, dedi ki; “Sayın Tunç Soyer, size söz vererek, demokratik olarak bir tavır ortaya koyuyor ve bizim açımızdan oybirliği yapmanızın hiçbir değeri yok, önemi yok. Biz, bütün bu kararları Millet İttifakı olarak zaten oyçokluğuyla alıyoruz ve alırız.” Doğal olarak bugün, bizim oyumuza ihtiyaç yoksa bu noktada da biz, bu konuya oybirliği yapmıyoruz. Bu şekilde ilkesel kararımızı geri çekiyoruz. Biz, o gün şunu beklerdik; sayın Şerif Bey’in bu ifadesini kullandığında, belki konuşmasının etkisiyle, hitabetin etkisiyle yapmış olabilirdi; ama sayın Tunç Soyer, meclisi yönetiyordu ve düzeltme yapabilirdi. Bu meclisin iradesini, hakkını teslim edebilirdi. Şimdi, genelge çok açık. Zaten söz hakkını da Tunç Soyer bize vermiyor. Tunç Soyer’in bize verdiği bütün söz hakkı yok. Meclisin 11. maddesi diyor ki; “Gündemle ilgili noktalarda, gruplar adına 10’ar dakika konuşulur. Gündeme esas döndüğünüzde, ihtisas komisyonu kararları ile ilgili de 20’şer dakika konuşma yapılır. Diğer üyeler de 10’ar dakikayı geçmemek kaydıyla konuşma yapar.” Yani iktidara ve muhalefete kaçar dakika bu anlamda konuşma hakkının verildiği, ilgili önergenin 11. maddesinde açık şekilde yazıyor. Biz, Ak Parti Grubu ve Cumhur İttifakı olarak, Milliyetçi Hareket Partisi’yle beraber kararların % 98’ini oybirliği yaptık, yapmaya devam etme irademizi bu güne kadar da sürdürdük. Bugün de esasında gündeme gelen maddenin büyük bir bölümünde oybirliği ile geliyoruz; ama madem bizim oyumuz kıymetsiz ve değersiz, madem demokratik olarak Tunç Soyer Bey, bize lütufta bulunup söz hakkı veriyor, bunu kabul etmemiz mümkün değil. O yüzden Sayın Cumhuriyet Halk Partisi grup sözcüsünün ortaya koyduğu önergeyi kabul etmiyoruz. Yasanın açık olan hükmü diyor ki… “Daha sonra gündem maddeleri sırasıyla okunur.” Biz, bu noktadaki tek tek okunarak oylanması noktasında irademize geri dönüyoruz. Teşekkür ederim.

Çarpıcı olayların ikincisi ise, İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nin olağan Ağustos ayı 3. toplantısında yaşanmış, AKP Grubu’nun ısrarla takip ettiği Bornova ve Urla‘daki iki ayrı imar değişikliği, ısrarın devam etmesi üzerine görüşmelere 15 dakika ara verilmesi ve yine bu ara sırasında CHP grubunun geri adım atması suretiyle AKP Grubu‘nun istediği şekilde oylanıp kabul edilmiştir.

Ardından da İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 25 Haziran 2021 tarihli “Depremzedeler kredi sözleşmesinin onayını bekliyor” (https://www.izmir.bel.tr/tr/Haberler/depremzedeler-kredi-sozlesmesinin-onayini-bekliyor/45186/156) başlıklı haberinde İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer‘in ifadeleri olarak yer verilen,

Dünya Bankası’yla 250 milyon dolarlık bir kredi ile ilgili 30 yıl vadeli 5 yıl ödemezsiz çok önemli yol aldık. 2 yılda yapılacak kredi müzakerelerini 4,5-5 ayda tamamladık. Bu rakamı da 330 milyon dolara çıkardık. 7 bin ila 10 bin konutu yapabilecek bir mali kaynağı yarattık. İki aydır Sayın Cumhurbaşkanımızın onayında bekliyor. Bir an önce bu kaynağın aktarılması lazım ki çalışmaya başlayalım.

söylemi ile 17 Ağustos 2021 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan CHP İzmir Milletvekili Mahir Polat‘ın “İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin depremzedeler için yarattığı 330 milyon dolarlık krediyi Cumhurbaşkanı onaylamıyor” iddiası üzerine 19 Ağustos 2021 tarihinde AKP İzmir İl Merkezi‘ndeki makamında AKP İl Başkanı Kerem Ali Sürekli, CHP İzmir İl Başkanı Deniz Yücel, İzmir Büyükşehir Belediyesi Başkan Vekili Mustafa Özuslu, İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi AKP Grup Başkan Vekili Özgür Hızal, İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi AKP Meclis Üyesi Hakan Yıldız, AKP İzmir İl Başkan Yardımcısı İsmail Çiftçioğlu ile bir araya gelip ortak bir görüşme yapan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer‘in toplantı sonrasında

Gündemimizde Dünya Bankası’ndan gelmesi beklenilen 340 milyon dolarlık kentsel dönüşüm kredisiyle ilgili çalışma vardı. Bunu tekrar gözden geçirdik. Bununla ilgili Dünya Bankası ile üç-dört aydır süren bir müzakere süreci vardı. Hazine Bakanlığı ve İller Bankası ile görüşmelerimiz de devam etti. Bir mutabakat söz konusu oldu ama henüz imzalanmış bir sözleşme yok. Dünya Bankası Türkiye temsilcisiyle mutabakata vardık ama Hazine Bakanlığı’nın onayı ve garantisi olması gerekiyor. Bu süreç devam ediyor… Bu süreci hızlandıracak adımları beraber atacağız. Hem İller Bankası hem Hazine Bakanlığı bürokratlarının Büyükşehir bürokratlarıyla birlikte çalışmasını ve bu süreci sonlandırmasını canı gönülden arzu ediyoruz. Vatandaşlarımızın yaşadığı mağduriyetleri gidermek için el birliğiyle çalışacağız ve bunu Sayın Cumhurbaşkanımıza da arz edeceğiz. Olumlu bir sonuç da alacağımızı düşünüyorum.” diyerek (https://www.izmir.bel.tr/tr/Haberler/dunya-bankasi-ndan-alinacak-kentsel-donusum-kredisi-icin-isbirligi-karari/45417/156)

geri adım attığı ve kredi onayının henüz Cumhurbaşkanlık makamına sunulmadığını itiraf ettiği görülmektedir.

Verdiğimiz bütün bu örneklerden de anlaşılacağı üzere, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer‘in merkezi yönetimle; daha doğrusu Cumhurbaşkanlığı ve bakanlıklar; daha doğrusu iktidar cephesindeki işler konusunda etkin, net, tutarlı, ön alan, atak, kararlı ve azimli bir tavrı, yaklaşımı bulunmamaktadır.

Çünkü siyasi anlamda zengin bir birikim ve deneyime sahip olmadığı gibi İzmir‘in sorunlarını etkin siyasi bir liderlik boyutunda takip edememekte, “İzmir Vizyon Ortaklığı” diyerek yola çıktığı merkezi yönetimle ilişkilerinde korkak, sinik ve her an geri çekilebilecek ya da suçu bir başkasının sırtına yükleyebilecek bir tutum sergilemektedir. Onun bu tavrı ise, işte tam da bu noktada CHP‘nin ya da Tunç Soyer‘in Aşil topuğu olarak algılanıp tüm ciddi sorunlarda belediye başkanını köşeye sıkıştırma, ezme, sindirme ve böylelikle dediğini yaptırma taktiği olarak kullanılmaktadır.

Oysa İzmirli, kentin çıkarları ve demokrasinin gerekleri doğrultusunda doğruları söyleyip savunan, tutarlı davranıp azimle mücadele eden bir belediye başkanı, aynen Ekrem İmamoğlu‘nun halkı örgütleyip arkasına alarak büyük bir cesaretle haykırdığı “Kanal İstanbul’a Hayır!” itirazında olduğu gibi, “Çeşme Turizm Projesi’ne Hayır” ya da “İzmir İstanbul Olmasın!” diyebilen cesaretli ve mücadeleci bir belediye başkanı istiyor….