Doğdukları yere göre İzmir CHP aday adayları…

Ali Rıza Avcan

Cumhuriyet Halk Partisi’nin İzmir belediye başkanı ve meclis üyesi aday adayları ile ilgili liste üzerinden yaptığımız değerlendirmelere bugün de devam ediyoruz.

Hatırlayacağınız gibi bir önceki yazıda, listede yer alan 10 büyükşehir belediye başkan aday adayı, 255 ilçe başkan aday adayı ve 1.549 belediye meclis üyesi aday adayı arasında yer alan kadınların varlığını araştırarak ortaya çıkan rakam ve oranın çok az olduğunu belirtmeye çalışmıştık. Çünkü 10 büyükşehir belediye başkan aday adayından 2’si (% 20), 255 ilçe belediye başkan aday adayından 39’u (% 16.08), 1.549 belediye meclis üyesi aday adayından da 317’si (% 20,46) kadın, geriye kalanların tümü de erkek egemen siyaset dünyasının temsilcileriydi. 

Bugün ise, bu aday adaylarını doğdukları yerler üzerinden araştırarak hem aday adayları arasında İzmir’de doğanların sayı ve oranını belirlemeye hem de İzmir dışında doğanların nerede doğduklarına  göre bir durum değerlendirmesi yapmaya çalışacağız. O nedenle bugünkü değerlendirmeleri de, büyükşehir ve ilçe belediye başkan aday adayları ile belediye meclis üyesi aday aday adayları olmak üzere üç ayrı grup itibariyle ele alacağız.

Büyükşehir belediye başkan aday adayları

CHP Genel Merkezi tarafından düzenlenen aday adayı listesinde yer alan 10 büyükşehir belediye başkan aday adayından 5’inin; yani, % 50’sinin (Abdül Batur, Seniye Nazik Işık, Musa Çam, Sefa Taşkın, Kemal Karataş) İzmir’de, diğerlerinin ise sırasıyla Kula/Manisa (Hasan Karabağ), Ankara (Canan Arıtman), Antalya (Sait Ersu Hızır), Malatya (Cevat Durak) ve yurt dışında (Aydın Özcan) doğdukları görülmektedir.

Bu listeye tabii ki, aday adayı olarak başvurmamış olan Alaattin Yüksel, Kamil Okyay Sındır, Mehmet Ali Çalkaya, Murat Bakan, Tuncay Özkan ve Tunç Soyer gibi isimler dahil değildir.  

topluluk 27

İlçe belediye başkan adayları

Toplam 255 ilçe belediye başkan aday adayından 131’inin (% 51,37) İzmir‘de, 9’unun (% 3,53) Kars‘ta, 8’inin (% 3,14) Tunceli‘de, 7’sinin (% 3,14) Ankara‘da, 7’sinin (% 3,14) Erzurum‘da, 7’sinin (% 3,14) Muş‘ta, 6’sının (% 2,35) Manisa‘da, 6’sının (% 2,35) Ağrı‘da, 6’sının (% 2,35) da yurt dışında doğduğu belirlenmiştir.

Geriye kalan % 25,49’luk payın aralarında dağıldığı iller ve bu illerde doğan belediye başkan aday adaylarını sayısı ise şu şekildedir:

Adana 1, Aydın 2, Adana 1, Afyonkarahisar 1, Amasya 1, Antalya 1, Ardahan 1, Balıkesir 1, Bingöl 1, Bitlis 2, Burdur 1, Bursa 3, Çanakkale 1, Çorum 2, Denizli 1, Edirne 1, Elazığ 3, Eskişehir 2, Gaziantep 1, Gümüşhane 1, Iğdır 1, Kahramanmaraş 1, Karabük 1, Kayseri 2, Kırıkkale 1, Konya 3, Kütahya 5, Malatya 5, Mardin 1, Mersin 1, Muğla 1, Ordu 1, Sinop 1, Sivas 3,  Şanlıurfa 2, Tokat 3, Trabzon 1, Uşak 1, Van 1, Yozgat 2.

İlçe belediye başkan aday adaylarından 4’ünün ise nerede doğduğu belli değildir. 

Ayrıca Adıyaman, Aksaray, Bartın, Batman, Bayburt, Bilecik, Bolu, Çankırı, Denizli, Düzce, Giresun, Hakkari, Hatay, Isparta, İstanbul, Kırklareli, Kırşehir, Kilis, Kocaeli, Nevşehir, Niğde, Osmaniye, Rize, Sakarya, Samsun, Siirt, Şırnak, Tekirdağ, Yalova ve Zonguldak‘tan oluşan 32 ilin, mevcut CHP ilçe belediye başkan aday adayları açısından listeye girememiş olması da diğer ilginç bir tespit olarak kabul edilebilir.

İlçe belediye başkan aday adaylarının ilçeler arasındaki dağılımında karşımıza çıkan ilginç bir durum da, bazı ilçelerde belediye başkan adaylarının neredeyse tümü İzmir dışı illerde doğmuşken, bazı ilçelerde tüm belediye başkan adaylarının İzmir’de doğmuş olmasıdır. Karabağlar ilçesinde 6 belediye başkan aday adayından tümü İzmir dışındaki illerde doğmuş iken, Ödemiş ve Tire‘de tüm belediye başkanı aday adaylarının İzmir doğumlu olması bu durumun en iyi örnekleridir.

İzmir doğumlu belediye başkanı aday adaylarının ilçelerdeki tüm aday adayları arasındaki düzeyini gösteren oranlar ise şu şekildedir: 

Aliağa: % 28,57, Balçova: % 33,33, Bayındır: % 50, Bayraklı: % 20, Bergama: % 66,67, Beydağ: % 100, Bornova: % 56,25, Buca: % 64,71, Çeşme: % 63,63, Çiğli: % 27,78, Dikili: % 45,45, Foça: % 75, Gaziemir: % 50, Güzelbahçe: % 57,14, Karabağlar: % 0, Karaburun: % 33,33, Karşıyaka: % 25, Kemalpaşa: % 45,45, Kınık: % 100, Kiraz: % 100, Konak: % 28,57, Menderes: % 72,72, Narlıdere: % 50, Ödemiş: % 100, Seferihisar: % 50, Selçuk: % 85,71, Tire: % 100, Torbalı: % 75, Urla: % 63,63.

Görüldüğü gibi yurt içinden yoğun göç alan merkezdeki Bayraklı, Çiğli, Karşıyaka gibi ilçelerle sahildeki Karaburun gibi ilçelerde İzmir doğumlu aday adaylarının sayı ve oranı azalıp bu oran Karabağlar gibi büyük ve önemli bir ilçede % 0’a kadar düşerken; Beydağ, Kınık, Kiraz, Ödemiş ve Tire gibi iç kısımlardaki önemli tarım ilçelerinde ilçe belediye başkan aday adaylarının tümünü İzmir doğumlular oluşturmaktadır.

topluluk 22

Belediye meclisi üyesi aday adayları

Toplam sayısı 1.551’i bulan belediye meclis üyesi aday adaylarının doğum yerleri itibariyle dağılımı ise şu şekilde ortaya çıkıyor:

İzmir doğumlular – 604 aday adayı – % 38,94

Erzurum doğumlular – 66 aday adayı – % 4,26

Tunceli doğumlular – 50 aday adayı – % 3,22

Muş doğumlular – 48 aday adayı – % 3,09

Kars doğumlular – 45 aday adayı – % 2,90

Manisa doğumlular – 43 aday adayı – % 2,77

Sivas doğumlular – 40 aday adayı – % 2,58

Görüldüğü gibi bu grup içindeki İzmir doğumluların ağırlığı, büyükşehir belediye başkanları grubundaki % 50 ve ilçe belediye başkan aday adayları grubundaki % 51,37′ oranından % 38,94 oranına düştüğünü ve ilçe belediye meclislerinde üretilen kente dair siyasetin bir anlamda İzmir doğumlu olmayanlara bırakıldığını, İzmir doğumluların bu alandaki etkisinin her geçen gün azaldığını net bir şekilde ortaya koymaktadır. 

Belediye meclis üyesi aday adayları içinde İzmir doğumluları izleyen diğer iller ise sırasıyla Erzurum, Tunceli, Muş, Kars, Manisa ve Sivas olmuştur.

Belediye meclis üyesi aday adayları arasında en alt sıralarda yer alan iller ise 1 belediye meclis üyesi aday adayının doğduğu Bartın, Bayburt, Çanakkale, Çankırı, Karaman, Kilis, Tekirdağ ve Zonguldak illeridir.

İzmir’deki CHP’li belediye meclis üyesi aday adaylarının doğmadıkları iller ise sırasıyla Aksaray, Bilecik, Edirne, Giresun, Hakkari, Sakarya, Şırnak ve Yalova olmuştur. 

CHP’li belediye meclis üyesi aday adaylarının doğduğu illeri kendi ilçeleri ölçeğinde incelemeye kalktığımızda ise bazı ilçeler ortaya koydukları özellikleriyle öne çıkmaktadır. Örneğin;

* Tüm ilçeler itibariyle belediye meclisi aday adayları arasında İzmir doğumlu olanların oranı ortalama % 38,94 olmakla birlikte; bu durum Bayraklı % 16,81, Çiğli % 20,92, Balçova % 21,95,  Karşıyaka % 22,67 gibi ilçeler bu ortalamanın altında, Ödemiş % 90,91, Beydağ % 90, Bayındır % 80, Tire % 75, Çeşme % 72,92, Torbalı % 63,89, Karaburun ve Kemalpaşa % 60,71, Foça % 58,62, Urla % 58,21, Selçuk % 54,17, Güzelbahçe % 47,17, Menemen % 46,15, Gaziemir % 43,14, Seferihisar % 41,67 ve Aliağa % 40,74 gibi ilçeler ise bu ortalamanın üstünde yer almıştır.

* Bir ilçede belediye meclis üyesi aday adayı olarak başvuranların tümünün kaç adet ilden geldiklerine baktığımızda ise; genel kamuoyu görüşü olarak “Karşıyakalılık” olarak adlandırılan aidiyet ilişkisinin, “Karşıyaka’da doğmuş olma” koşuluna bağlandığı ve 2014 sonrasında bunun bir muhalefet nedenine dönüştüğü Karşıyaka’da, belediye meclis üyesi aday adayı olan toplam 150 CHP’linin İzmir dışındaki 43 ayrı ilde doğmuş olduğunu ve Karşıyaka’nın bu zengin çeşitliliği ile İzmir ilçeleri arasında ilk sırayı aldığını görüyoruz. Bu durumun Karşıyaka’nın her iki yanındaki ilçelerde; yani Bayraklı‘da 41, Çiğli‘de 32 şeklinde devam etmesi de bu durumun sadece Karşıyaka‘yı değil, onun merkez olduğu İzmir’in kuzeyi açısından genel bir özellik olduğunu ortaya koymaktadır. Aynı durum İzmir’in güneyindeki Karabağlar’da beklendiği gibi 43 il düzeyinde bulunduğu görülmüştür.

Sonuç adına…

Büyük kentlere zorunlu ya da gönüllü iç göçlerle gelip yerleşenlerin doğup büyüdükleri topraklara olan aidiyetleri üzerinden, yerleştikleri coğrafyaya tutunmak adına geliştirdikleri “hemşehrilik” olgusunun İzmir dahil ülkemizdeki tüm büyük kentlerde karşımıza çıkan toplumsal bir gerçeklik olduğunu bilmekle birlikte; “gelen”in beraberinde getirdiği ekonomik, toplumsal ve kültürel değerlerle gelinen yerdeki “yerleşik”lerin o güne kadar o coğrafyada geliştirdiği ekonomik, toplumsal ve kültürel değerlerin birbirleriyle nasıl bir ilişki ve etkileşime geçeceği, bu çatışma ya da eklenme sürecinin gün geçtikçe artan İzmir dışı doğumlu yerel siyasetçiler eliyle nasıl yönetileceği konusu, İzmir gibi büyük göçler alan büyük kentlerin temel sorunlarından biridir.

Önümüzdeki dönemde, bugün listesi elimizde olan bu aday adaylarının nasıl gerçekleşeceği belli olmayan bir tercih süreci içinde hangi kriterlere göre elenip nasıl aday konumuna yükselecekleri, ardından da kendi aralarında nasıl bir ilişki ve iletişim içine girecekleri ve İzmir’i hep birlikte nasıl yönetecekleri henüz belli olmamakla birlikte;

topluluk 26

Herkes için Yaşanabilir Bir Kent” hedefiyle yola çıkan bizlere düşen temel görevin, kentin yönetimi ile ilgili bu tür  süreçlere kamu yararı doğrultusunda müdahale edebilecek tüm bir kenti kucaklayan antikapitalist kent mücadelesinin bir an önce oluşturulması gerçeğini unutmamak ve bunun için hep birlikte adım atmaktır.

Devam Edecek…

Not: Bugünkü yazımızla ilgili verileri içeren Excel dosyaları, Facebook’taki “Kent Stratejileri Merkezi” isimli grubun “Dosyalar” bölümünden indirip inceleyebilirsiniz.

İzmir CHP aday adayları: Kazanma olasılığı yüksek ilçelerde erkek egemen bir yapı…

Ali Rıza Avcan

Cumhuriyet Halk Partisi’nin İzmir’deki belediye başkanı ve meclis üyesi aday adayları ile ilgili listesi geç de olsa elime ulaştı. Liste, CHP Genel Merkezi tarafından düzenlenmiş bir liste. Ayrıntısına bakıldığında sanki eksiklikleri ya da yanlışlıkları barındırıyormuş gibi gözüküyor. Örneğin Bergama’da 3 belediye başkanı, 3 de meclis üyesi aday adayının olması -en azından belediye meclis üyesi aday adayı sayısı açısından- inandırıcı gelmiyor. Ama yine de bütün aday adaylarını içermesi nedeniyle şimdilik elimizdeki tek bilgi kaynağı. İşte o nedenle, bu liste üzerinden yapılacak analiz ve değerlendirmelerin de kendi içinde bazı eksiklik ya da yanlışlıkları barındırmasını normal karşılamamız gerekiyor.

Listede İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı aday adayları yanında ilçeler düzeyinde kimlerin ilçe belediye başkanlığı ve belediye meclisi üyeliği için aday olduğunu görebiliyorsunuz. Tabii ki, parti örgütlerine dosya vermeden aday adayı olabilenler bunun dışında kalıyor.

Listeye göre 10 aday adayı İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı, 255 aday adayı ilçe belediye başkanlığı, 1.549 aday adayı da ilçe belediye meclisi üyeliği için başvurmuş durumda.

En fazla belediye başkan aday adayının olduğu ilçeler sırasıyla 18 aday adayı ile Çiğli, 17 aday adayı ile Buca, 16 aday adayı ile Bornova, 15 aday adayı ile Bayraklı ve 14 aday adayı ile Konak ilçeleri.

CHP aday adayı, genellikle kazanma olasılığı yüksek ilçeleri daha fazla tercih ediyor.

Kent merkezinde nüfusu ve oy kullanabilecek seçmen sayısı fazla olan Bayraklı, Bornova, Buca, Çiğli ve Konak gibi büyük ilçelerde belediye başkanlığına aday olanların fazla olması beklenen bir durum olmakla birlikte; nüfusu ve seçmen sayısı oldukça az olan Karaburun, Çeşme, Dikili ve Seferihisar gibi bazı küçük ilçelerde beklenenden fazla adayın ortaya çıkması; ayrıca, CHP’nin AKP ile dişe diş mücadele etmesi beklenen Karabağlar, Torbalı, Ödemiş ve Kiraz gibi ilçelerde de çok az sayıdaki aday adayının varlığı ilginç bir durum olarak karşımıza çıkıyor.

chp İzmir aday adaylarının İlçeler arası dağılımıBelediye başkan aday adayı sayılarını ilçelerin 2017 yılı nüfusları ve 2018 milletvekilliği seçimleri için açıklanan seçmen sayılarıyla karşılaştırdığımızda Karaburun’da her bir aday adayı başına 981 kişi ya da 861 seçmenin, yine aynı şekilde Seferihisar’da her bir aday adayı başına 3.399 kişi ya da 2.663 seçmenin düşmesi; bu sayıların Kiraz gibi pek fazla bir şey beklenmeyen küçük bir ilçede her bir aday adayı için 43.859 kişi ya da 33.661 seçmene veya Karabağlar gibi mücadelenin zorlu geçeceği bir ilçede her bir aday adayı için 80.132 kişi ya da 60.187 seçmene yükselmesi bu ilginç durumun en çarpıcı örnekleri.

Aynı durum belediye meclisi aday adayları için de geçerli. BU duruma göre seçilme şansının arttığı ilçelerdeki aday adaylarının sayısı artmakta, zor olduğu ilçelerde de azalmaktadır. Yukarıdaki tablonun incelenmesinden de anlaşılacağı üzere Kınık ve Kiraz’da hiçbir aday adayının olmaması, Karabağlar’da aday adayı başına 4.808 kişi ya da 3.611 seçmenin, Ödemiş’te 6.011 kişi ya da 4.686 seçmenin, Torbalı’da 4.788 kişi ya da 3.431 seçmenin düşmesi; diğer yanda da Foça, Narlıdere, Urla ve Çeşme gibi ilçelerde aday adayı başına düşen nüfus ya da seçmen sayısının 308’e kadar düşmesi bu durumun en kuvvetli kanıtları.

CHP İzmir aday adayları arasında “kadının adı yok” !

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı ile ilçe belediye başkanlıkları ve belediye meclisi üyelikleri için başvuruda bulunan aday adaylarının cinsiyetleri açısından dağılımını gösteren aşağıdaki tablodan da görüleceği gibi, İzmir genelinde belediye başkanlığı için başvuran kadın aday adaylarının toplam belediye başkanı aday adayları arasındaki payı % 15,71, kadın belediye meclisi üye aday adaylarının toplam belediye meclisi üye aday adayları arasındaki payı ise % 20,46.

chp İzmir kadın aday adaylarıBu oranların CHP’nin vitrini olarak takdim edilen İzmir açısından savunulur bir yanı yok. Bırakın seçilip aday yapılacak kadınları, kendiliğinden gelip başvuran CHP’li kadınların sayısı ya da oranı bile şimdiden çok düşük. Ortaya çıkan oranlar CHP metinlerinde yazılı olan kotayı bile bulmuş değil.

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı için Seniye Nazik Işık ile Canan Arıtman‘ın aday adayı olarak başvurmuş olmaları; ayrıca, Güzelbahçe’de 7 adaydan 3’ünün, Urla’da 11 adaydan 4’ünün kadın olması iç ferahlatan gelişmeler olmakla birlikte; Bayındır, Bergama, Beydağ, Dikili, Foça, Gaziemir, Karabağlar, Kınık, Kiraz, Ödemiş, Seferihisar, Tire ve Torbalı olmak üzere toplam 13 ilçede hiçbir kadın belediye başkan adayının çıkmaması oldukça kötü ve düşündürücü bir durum.

Bu kötü durum, belediye meclis üyeliği için başvuran aday adayları arasında bir nebze olsun düzelmekle birlikte; en fazla kadın aday adayının çıktığı Narlıdere (% 36,36), Balçova (% 31,71) ve Karaburun (% 28,57) bile İzmir genelindeki bu durumu düzeltmeye yetmiyor.

CHP’li kadın aday adaylarının tüm aday adayları arasındaki durumu şimdilik bu vaziyette. Yarın öbür gün bu aday adayları arasında yapılacak seçimler sonrasında bu sayı ve oranların artacağı mı yoksa daha da azalacağı mı henüz kimse tarafından bilinmiyor.

Dileğimiz ise, en azından mevcut aday adayları arasındaki kadınların bir adım daha öne çıkarılması suretiyle kadının sahip olduğu gerçek güç ve değerin tüm açıklığıyla ortaya konulması ve dişi bir kent olduğu söylenen İzmir’e kadın elinin değmesidir.

Devam Edecek…

Şeffaflık ya da açıklık: seçim harcamalarının kaynağı ve çalışma ekipleri…

Ali Rıza Avcan

31 Mart 2019 tarihli yerel seçimlere çok az bir zaman kaldı. Adaylıkları kesinleşenler sahada çalışmaya çoktan başladılar. Adaylıkları kesinleşmeyen CHP’li aday adayları ise değişik yol ve yöntemlerle CHP Genel Merkezi’ndeki yöneticilerle CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu‘nu etkileyip ikna ederek kendi şanslarını arttırmaya çalışıyorlar.

CHP’li aday adaylarını destekleyen kurum ve şahıslar ise başta CHP Genel Merkezi koridorları olmak üzere medya, sosyal medya ve toplantı organizasyonları dışında yaptıkları pazarlıklarla kendi adaylarının kabul görüp seçilmesi için uğraşıp didiniyorlar.

Her bir adayın destekçisi kurum, grup ve şahıslar olmakla birlikte her bir aday adayı kamuoyu karşısına tek başına çıkıyor ve yalnız haliyle kendini anlatıp tanıtmaya ve en iyi adayın kendisi olduğunu anlatmaya çalışıyor çalışıyor.

Bu arada kimse de çıkıp bu adaylara “sen bu seçimin harcamalarını hangi kaynaktan karşılıyor ve kimlerle çalışıyorsun?”, “Sana kimler yardım ediyor ve yarın öbür gün aday olup seçildiğin takdirde belediyeyi seninle birlikte yönetecek ekibin üyeleri kimler olacak?” diye sormuyor, sormayı akıl etmiyor.

Tabii ki, kulaktan kulağa dolaşan ve şimdilik sadece bir rivayet ya da söylenti olarak niteleyebileceğimiz bazı bilgilere göre, kimin genel sekreter olacağı, kimin danışman olarak atanacağı bile konuşuluyor.

Oysa hem İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin hem de diğer ilçe belediyelerinin sadece seçilen belediye başkanları tarafından yönetilmeyeceğini, belediyelerdeki kararların belediye meclisi tarafından verilip belediye başkanları tarafından uygulanacağını, bu anlamda belediye başkanlarının tek başına karar verme yetkisinin çok sınırlı olduğunu hepimiz biliyoruz.

Ayrıca, belediyelerin karar organı olarak görev yapan belediye meclisi üyeleriyle belediye başkanları arasındaki hassas dengenin korunması, her ikisinin birbirinden bağımsız ve birbirini denetleyecek şekilde kamu yararını önceleyerek halkın temsilcisi olma özelliğini sürdürmesi ve belediye meclisi üyelerinin komisyonlara seçilme, şirketlerde yönetici olma, yurt dışı seyahatlere katılma ya da başka ödüller karşılığında başkandan gelen her öneriyi ellerini kaldırıp kabul eden emir erlerine dönüşmemesi için bu üyelerin toplumun tüm sınıf, kesim ve gruplarını temsil edecek şekilde, konusunda bilgili, birikimli, deneyimli ve yetenekli halk temsilcileri olmasını talep etmemiz gerekiyor.

Çünkü yukarıda da söylediğimiz gibi, günümüz koşullarında bu büyüklük ve düzeydeki belediyelerin tek bir belediye başkanı tarafından değil; seçilen o belediye başkanının yanında yer alan belediye meclisi üyeleriyle belediye başkanı tarafından oluşturulan bilgili, deneyimli, birikimli, yetenekli ve konusunda uzman bir ekip tarafından yönetilmesi gerekiyor. Beraber çalışılacak belediye meclisi üyelerinin dışında, belediye üst yönetimini oluşturan genel sekreter, genel sekreter yardımcıları ve danışmanlar ise böylesi bir ekibin akla ilk gelen üyeleri. Şayet bu özelliklere sahip üyeler başlangıçta ekibe katılmazsa, birkaç yıl önce Karşıyaka Belediye Meclisi’nde karşımıza çıktığı gibi, hukukçu üye olmadığı için hukuk komisyonu başkanlığına hukuk bilgisi olmayan üyenin seçilmesi gibi garabet bir durumla yeniden karşılaşmamız hiç de zor olmayacaktır.

Color pencils representing the concept of Standing out from the crowd

İşte o nedenle, belediye yönetimi artık sadece belediye başkanının bilgi, birikim, deneyim ve yeteneğine bırakılacak bir konu değil. Kendisinden belediyeyi konusunda uzman bürokrat, teknokrat, profesyonel ve danışmanlardan oluşan bir ekiple yönetmesi ve kendisi karşısında bağımsızlığını koruması gereken belediye meclisi üyelerinden destek alması bekleniyor.

Ama bütün bu çağdaş gerekliliklere rağmen, şu ana kadar tanıyıp dinlediğimiz ya da medyadan izlemeye çalıştığımız aday ya da aday adaylarının yanında ikinci bir ismi ya da bilgisine, birikimine, deneyimine, uzmanlık ve yeteneklerine güvenebileceğimiz ekipleri göremiyoruz. 

Oysa adayların ya da aday adaylarının neredeyse tümü belediyeyi başarılı bir ekip çalışması ile yöneteceğini söylüyor.

Eğer bu söyledikleri doğruysa ve belediyeleri güvenilir bir ekiple yöneteceklerse; bu ekip kimlerden oluşuyor ve şimdi nerede, neler yapıyor?

Bence şu aşamada sorulması gereken en temel sorulardan birisi bu…

Adayların ya da aday adaylarının basına, sosyal medyaya yansıyan haberlerine, duyurularına ve tanıtımlarına baktığımızda çoğunun konunun uzmanı kurum ya da şahıslardan profesyonel ölçekte destek almadıkları için amatör işi olduğunu görüyoruz. Hem geniş kitleleri etkileyip heyecanlandıracak inandırıcı ve doğru mesajları yok, hem de bu mesajı hangi mecrada hangi şekilde ve sıklıkla vereceklerini, mesajları arasındaki bütünlüğü nasıl oluşturacaklarını pek bilmiyorlar. Belli ki kendilerine bu konularda bilgisi, birikimi, deneyimi, yetenek ve becerisi olmayan amatör hevesli birileri yardım ediyor.

Örneğin büyükşehir belediye başkanlığına aday olan bir ilçe belediye başkanının sosyal medyada adeta kendi ilçesinde yeniden adaymış gibi tanıtım yaptığını görüyor; o ilçede belediye başkanlığı yaptığı süre içinde edindiği hangi bilgi, birikim ve deneyimi nasıl bir değişimle büyükşehir ölçeğine taşıyacağını konusunda tek bir bilgi edinemiyorsunuz.

Başka bir ilçe belediye başkanı aday adayının ise kendi hedef kitlesi olmayan kurum ya da kişilere tanıtım yaptığını görüyor, yaptığı tanıtımlarda da daha önceki belediye başkanlarından ya da kendi rakiplerinden farklı seçenekler ortaya koyamadığını anlıyorsunuz.

Seçim kulislerinde yaptığınız araştırmalarda, bazı gazetecilerin dünya görüşleri birbirinden çok farklı adaylara aynı anda danışmanlık yaptığını, rant pastasının büyük olduğu Bayraklı’da aday adaylarına çoğu kez emlak komisyoncularının danışmanlık yaptığını ya da Biva İnşaat‘ın sahibi Vahap Yılmaz gibi AKP’den ödüllü inşaat şirketi sahipleriyle emlak komisyoncularının aday olduğunu, başarısız olduğu için yeniden seçilme şansı olmayan Karşıyaka Belediye Başkanı Hüseyin Mutlu Akpınar‘ın 2014 tarihli seçimlerdeki saha çalışmalarını yürüten ekibin şu sıralarda çoğu İzmirlinin desteklediği İzmir Büyükşehir Belediyesi başkan aday adayı Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in ekibinde yer alıp çalıştığını,  seçime girmeyen bazı sol siyasi parti ya da grupların Karabağlar, Ödemiş ve Urla gibi önemli ilçe belediyelerini almak ya da oralarda etkili olmak için pazarlıklar yaptığını duyuyor ya da tanık oluyoruz.

Bu tür örnekleri daha da arttırmak mümkün…

Evet, aday adayı olanların küçük bir kısmını kent ölçeğinde verdiğimiz toplumsal mücadelelerin içinden tanıyor, büyük bir kısmını ise bilmiyor ve tanımıyoruz. Bu aday adaylarına bilgisi, görgüsü, birikimi, deneyimi, becerisi ve mali imkanlarıyla destek verenleri, yarın öbür gün onlarla birlikte bu kenti yönetecek olan kadroları ise hiç mi hiç tanımıyoruz.

İşte o nedenle, adaylar ya da aday adayları seçim sürecinde birlikte çalıştıkları ve yarın öbür gün kenti yönetirken birlikte olacakları ekipleriyle birlikte kamuoyunun önüne çıkarak seçilmek ve ardından kenti yönetmek için kimlerle işbirliği içinde olacaklarını, kimlerden yardım ve destek aldıklarını, kimlerin bilgi, birikim, deneyim, beceri ve yeteneklerinden yararlandıklarını ya da yararlanacaklarını açık bir şekilde anlatmalı; böylelikle, hem seçim çalışmalarının finansal kaynakları hem de destekçileriyle çalışma ekibinin kimlerden oluştuğu konusunda bizlere bilgi vermelidirler. 

Şeffaflık 001

Çünkü, seçim harcamalarının finansal kaynağı ile destekçilerin ve ekip üyelerinin kimlerden oluştuğunu bilmek hepimizin savunup yaşama geçirmeye çalıştığı şeffaflık ya da açıklık ilkelerinin en önemli gereklerinden biridir.

Tüm kenti kucaklayan, güçlü bir antikapitalist kent mücadelesinin gerekliliği…

Ali Rıza Avcan

Bugünden başlayarak hesapladığımızda tam 2 ay 19 gün sonra; yani 31 Mart 2019 tarihinde, yaşadığımız il ve ilçelerdeki belediye başkanlarıyla meclis üyelerini sandıklara gidip seçeceğiz.

Çünkü, demokrasi adıyla bizlere öğretilen oyunun kuralı bunu gerektiriyor! Biz seçmenler, bu oyunun oyuncuları olarak sandıklara gidip verdiğimiz oylarla bu kenti yönetecek kadroları belirleyeceğiz.

Bizler çocukluğumuzda, oynadığımız oyunların liderini fiziki anlamda bize göre daha güçlü ve çevik, akıllı ve zeki, oyunu iyi bilen, kazanmak için değişik yollar bulan ve bizlerle iyi geçinen sevip saydığımız arkadaşlar arasından seçer, işler istediğimiz gibi olmadığında ise diğer bir oyun grubuna katılmak için fırsat kollardık. 

Oysa günümüzde parti genel merkezlerince birtakım kirli oyun ve yöntemlerle belirlenen adayların, bizim fikir, düşünce, öneri ve şikayetlerimiz dikkate alınmadan önümüze konulmasının, çocuk oyunlarında yapıp öğrendiklerimize ve gençliğimizde bize anlatılan demokrasi masalına pek uymadığını, oyun kurallarının birtakım hilekarlar ve oyunbozanlar tarafından bozularak ya da oyun esnasında yeni oyun kuralları getirilerek oyunun gerçek bir oyun olmaktan çıkarıldığını görüyoruz. 

1799844-8irrxp

Manipüle edilmiş kamuoyu araştırmaları, etik dışı bel altı yöntemlerin sıkça kullanıldığı kulis çalışmaları, medya eliyle tehdit etme ve sindirme çabaları, el altından rakiple anlaşma girişimleri, aynı anda birden fazla parti ya da adayı destekleme gibi bütün kural dışı davranışlar sonucu önceden belli bu kötü oyunun temel yöntemleri olarak teker teker karşımıza çıkıyor.

Bunu sağlamak üzere;

Sermaye grupları, her zaman olduğu gibi kendilerine yakın ve işlerine yarayabilecek tüm parti ve adayları hem maddi hem de manevi anlamda destekleyip arka çıkarak ‘her koşul ve zamanda kazanan’ pozisyonlarını koruyup daha da geliştirmeye çalışıyorlar. 

Meslek örgütleri ve sendikalar, öncelikle kendi mesleki çıkarlarının peşinde, kendilerinden birini seçtirmeye ya da temsilcileri eliyle karar süreçlerinde yer alıp etkili olmaya çalışıyorlar. Hatta bunun için farklı partilerden veya aynı partiden siyaset ve ideolojisi birbirinden çok farklı adayları destekliyorlar. Bu uğurda, “o olmazsa, bu olsun” düşüncesiyle tedbirli davranıp (!) önlemlerini önceden alanlar bile var…

Adı siyasi parti ya da grup olarak anılan birtakım gruplar, bir parti olarak var olup kendi siyasetlerini sergileyip geliştirmek yerine, farklı partilerden gelip kazanması muhtemel adaylarla oturup pazarlık yapıyorlar.

Kendilerine siyasetle uğraşmamaları öğretilmiş sivil toplum kuruluşlarının yanında diğer dernek, vakıf, kooperatif ve platformlar ise sanki hiç seçim olmayacak, seçimlerde bu kentin yeni yöneticileri belirlenmeyecekmiş gibi derin bir uykudalar, hatta neredeyse faaliyetlerini paydos etmiş durumdalar. Kendi amaç ve hedefleri doğrultusunda partileri ve adayları etkilemeye, parti ve adayların hazırlayacakları seçim bildirgelerinde kendilerinden kaynaklanan bir amaç ve hedefin yer alması konusunda isteksiz görünüyorlar. Hareket halinde olanlar ise, ya yöneticisi oldukları yerleri bağlayan kurumsal kimliklerinden sıyrılarak şahsi kimlikleri üzerinden ricacı oluyorlar ya da adaylar arasından seçtikleri kendi meşreplerine uygun olanların seçim çalışmalarına uygun bir platformu yaratıyorlar…

14 Aralık 2018 tarihinde, İzmir Barosu’nun “İzmir İnsan Haklarının Başkenti” yazılı panosu önünde DİSK Ege Bölge Temsilciliği, KESK İzmir Şubeler Platformu, TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu, İzmir Barosu, İzmir Tabip Odası, Mali Müşavirler ve Serbest Muhasebeciler Odası, Diş Hekimleri Odası ve Eczacılar Odası temsilcilerinin “nasıl bir yerel yönetim istiyoruz?” başlığı ile yaptığı ortak açıklama dışında ortada henüz umut veren ortak bir girişim yok ne yazık ki… (1)

Bizce son derece değerli bulup alkışladığımız bu girişimin arkası, aradan yaklaşık olarak bir ay geçmiş olmasına karşın -yine, ne yazık ki- bugüne kadar gelmedi, getirilemedi. “Emek ve Demokrasi Güçlerinin Talepleri” olarak somutlanıp sıralanan ilke, amaç ve hedeflerin değişik tartışma ortamlarında zenginleştirilmesi ve farklı eylemlerle yaşama geçirilip oy verecek seçmenle buluşması sağlanamadı. 

Ardından, 25 Aralık 2018 tarihli İnternet gazetesi haberlerinden öğrendiğimize göre, kendilerini ‘İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri’ olarak tanıtan 7 kişilik ‘bağımsız’ bir heyetin, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile Ankara’da yerel seçimlere yönelik bir görüşme yaptığını, bu grubun kendilerini İzmir’deki toplumsal muhalefetin dinamiği olarak tanımladıklarını ve haberin başında ‘bağımsız’ olduklarına vurgu yapıldığı halde sonrasında ‘kurum yöneticisi’ oldukları ifade edilen bazı heyet üyelerinin doğrudan doğruya Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer’i belediye başkan adayı olarak önerdiğini, bazılarının da isim vermeyip destekleyecekleri belediye başkanında olması gereken özellikleri tarif etmeye çalıştıklarını öğrendik. (2)

İzleyen günlerdeki medya haberlerinde de bu durumu yalanlayıp düzelten bir açıklamaya ya da herhangi bir tekzibe rastlamadık.

resim1

Amaç, hedef ve ilkeler çerçevesindeki bu bir araya gelişin ikinci aşaması olan Ankara ziyaretinden de gördüğümüz gibi, İzmir’deki meslek örgütleriyle sendikaları bir araya getiren temel neden, “nasıl bir belediye başkanı, nasıl bir belediye yönetimi istiyoruz?” sorusu olmakla birlikte bazı meslek örgütlerinin bu anlayışın dışına çıkarak doğrudan doğruya ismini verdikleri bir aday adayını önerme şeklinde davrandıkları görülmektedir.

Bu durum bile, İzmir’deki toplumsal muhalefetin dinamiğini oluşturduğu söylenen meslek örgütleriyle sendikaların doğru bir anlayış ve yöntem çerçevesinde bir araya gelip anlaştıkları halde; uygulamada bunu hep birlikte sergileyemediklerini göstermektedir.

İzmirliler şu an, CHP Genel Merkezi tarafından uygun görülüp atanacak belediye başkanlarının açıklanmasını bekliyorlar. Bir kısım kişi ve kurumun her türlü etik dışı yöntemi deneyerek etkili olmaya çalıştığı, bir kısmının “ben üzerime düşeni yaptım” diyerek köşeye çekildiği, büyük bir çoğunluğun ise büyük bir aymazlık içinde beklediği bir kabulleniş süreci içinde…

Oysa bu arada mevcut yerel yönetim ve onun bürokratları ellerindeki kamu kaynaklarını sermaye çevrelerine peşkeş çekerek, İZBAN grevini iktidar eliyle yasaklatarak ve kendi şirketi içindeki işçileri birbirinden ayırıp yeni çatışma alanları yaratarak bildiğini okumaya, mevcut sorunlara yeni yeni sorunlar eklemeye devam ediyor. 

Demokrasiyle eşdeğer tutulan bir coğrafyada eli kolu bağlı vaziyette, belediye başkanlığına atanmayı doğal karşılayan belediye başkan adayları ile birlikte CHP Genel Merkezi’nin atayıp göndereceği yeni başkan adaylarını beklemek… 

Kentin geleceği açısından çok önemli tercih konusunda hiçbir şey yapamayıp Ankara’nın vereceği kararı beklemek İzmir için ne ölçüde doğru, sağlıklı, onurlu ve demokratiktir? 

Bütün bu yaşamsal soruların cevaplarını ararken, diğer yandan da bizim böyle bir çaresizliğe neden düştüğümüzü de düşünüp araştırmamız gerekiyor. Kentteki toplumsal muhalefetin dinamiği olduğu söylenen meslek örgütleriyle sendikalar kentin bugününü ve geleceğini ilgilendiren böylesine büyük ve önemli konularda gerçekten tüm kenti kucaklayacak bir yaptırım gücüne sahipler mi ve bunu yapmak için neyi, nasıl yapıyorlar, bunu yaparak İzmirli’ye dokunabiliyorlar mı diye dönüp kendimize sormamız gerekiyor.

resim2

Bu durum diğer yandan da, sokakları, mahalleleri ve semtleriyle tüm İzmir’i kucaklayan antikapitalist bir kent mücadelesinin mevcut olmadığını ya da yapılanların çok cılız ve yetersiz kaldığını; bu nedenle, kentsel mücadele alanında ortaya çıkan bu büyük boşluk ya da yetersizliğin en kısa sürede giderilerek tüm kentsel sorunlara sahip çıkıp çözümler üreten gerçek bir kitle muhalefetinin örgütlenmesi gereğini ortaya koymaktadır.


(1) https://www.evrensel.net/haber/368427/yagma-politikalarina-karsi-mucadele-edecek-katilimci-yerel-yonetim

(2) https://www.izgazete.net/politika/meslek-odalari-ve-sendikalardan-heyet-kilicdaroglu-ile-ne-gorustu-h31252.html

Halkapınar Toplu Ulaşım Merkezi…

Ali Rıza Avcan

Halkapınar bölgesi, İzmir’deki metro ulaşımı ile raylı ve lastik tekerlekli toplu ulaşım sisteminin yönetimi açısından oldukça önemli bir düğüm noktasıdır. Metro (İzmir Metro), hafif raylı sistem olarak nitelenen banliyö (İZBAN), lastik tekerlekli sistem olarak tanımlanan otobüs (ESHOT) ve tramvay (Tramizmir) hatlarının kesiştiği ya da başlangıç noktasının bulunduğu kentteki önemli ulaşım odaklarından biridir. Hatta İzmir’in bu özellikteki tek noktasıdır. Çünkü kentteki dört ayrı toplu ulaşım türünün bu şekilde buluşup kesiştiği ya da başlayıp bittiği başka bir bölge ya da nokta bulunmamaktadır.

Önce, 1866 yılında açılan İzmir-Kasaba hattı ile İzmir-Bornova banliyö hattının geçtiği Halkapınar eski tren istasyonunun 2000 yılında metro istasyonuna dönüştürülmesi, 2010 yılında da hafif raylı banliyö hattının (İZBAN) bu istasyondan geçmesiyle birlikte istasyonun her iki yanında oluşturulan otobüs aktarma merkezleri ve bunlara 2018 yılında eklenen Halkapınar tramvay istasyonu bölgedeki yolcu trafiğinin yoğunlaşmasına neden olmuştur. Nitekim İzmir Metro, İZBAN ve ESHOT’a ait İnternet sayfalarında yayınlanan  haberler de bu gerçeği açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

HALKAPINAR İSTASYONU İZMİR
Çiğli’ye giden tren, eski Halkapınar istasyonu öncesindeki Bornova-Çiğli makasını geçip Halkapınar istasyonuna girerken…
Halkapınar İstasyonu 1974
Çiğli’den gelen ve Çiğli’ye gide iki ayrı tren katarı eski Halkapınar istasyonunda, 1974
Halkapınar LOkomotif Deposu
Eski Halkapınar lokomotif deposu, 2006
halkapinar_c139
Eski Halkapınar istasyonundaki sundurma, 2006

Bu yoğunlaşmanın, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin, bölgedeki metro işletme ve depo binalarıyla yer üstü bakım-onarım atölyelerine ek olarak 2014 yılında yapmaya başladığı ve henüz bitmemiş olan iki katlı yer altı deposu ile daha da artacağı anlaşılmaktadır.

İstasyon yanındaki eski otogar alanının belediye mülkiyetinde olması ve demiryolu hatlarının TCDD’den kiralanması gibi işi ucuza halletmeyi hedefleyen gerekçelerle daha işin başında yapılan yanlış yer seçiminin, ilk başta kentteki toplu ulaşım yolcularının kentin içine ve çevresine dağıtılması açısından akıllı bir çözümmüş gibi gözükmekle birlikte; bölgenin, 2009 yılında kentin yeni merkezi iş alanı (MİA) içinde kalmasıyla birlikte her türlü toplu ulaşım sisteminin uygulamasında dikkate alınması gereken ‘iktisadi olma‘, ‘verimlilik‘, ‘etkinlik‘ ve ‘sürdürülebilirlik‘ gibi ölçütler açısından kendi içinde büyük sorun ve riskleri barındırdığı görülmeye başlamıştır. 

İşte bu nedenle, öncelikle İzmir metrosu araçlarının kentin yeni merkezi iş alanı (MİA) olarak tanımlanan bir bölgenin tam ortasında mı; yoksa, metro hattının her iki ucundaki noktalarda mı park edip depolanmasının daha doğru bir çözüm olduğunun; başka bir anlatımla, işletme, bakım-onarım ve depolama gibi işlemlerin gerçekleştirilmesi için seçilen yerin ne ölçüde doğru olduğunun yeniden ele alınıp tartışılması gerekmektedir.  Çünkü bugün 20 kilometre uzunluğunda olan hattın gelecek yıllarda daha da artacağı dikkate alındığında, sabah ilk ya da gece son seferini yapan araçların hattın tam ortasındaki bir noktadan uçlara doğru ya da hattın her iki ucundan ortasındaki bir noktaya doğru yetersiz sayıdaki yolcuyla birlikte hareket etmesinin ‘iktisadi olma‘, ‘verimlilik‘ ve ‘etkinlik‘ gibi faktörler açısından sorunlu olacağı kolaylıkla tahmin edilebilir.  

Diğer önemli bir konu ise, Halkapınar’ın deprem riski açısından oldukça sorunlu bir bölge olmasıdır. Çünkü Halkapınar Deresi’nin milyonlarca yıldır taşıdığı alüvyonlarla oluşan ve çok derinlere kadar uzanan kumlu zemin, herhangi bir depremde ortaya çıkan ve ‘sıvılaşma’ olarak tanımlanan riskleri barındırmaktadır. Bunun en somut ve yakın örneği de, İzmir metrosunun işletmeye alındığı ilk yıllarda zeminin kayması nedeniyle raylarda yapılan milyonlarca liralık ek yatırım olmuştur.

Sıvılaşma Bölgeleri 002
Halkapınar bölgesi kırmızı renkle işaretlenmiş sıvılaşma olasılığı yüksek alandadır. Kaynak: İzmir Deprem Master Planı, 1999

Ayrıca 1999 yılında İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından Boğaziçi Üniversitesi ‘ne hazırlattırılan ve aradan 20 yıl geçmesine karşın halen yenilenmeyen İzmir Deprem Master Planına (RADIUS) göre, “Metro köprülerinin olası bir senaryo depremi altında oldukça güvenli olduğu ve depremi hasarsız, en fazla çok hafif hasarla atlatabilecekleri söylenebilir. Ancak, Hilal ve Stadyum viyadüklerinde faylanma ve sıvılaşmadan dolayı hasar meydana gelebilir“. Bu plana ek olarak hazırlanan İzmir Deprem Senaryosu’na göre ise İzmir Fay Hattı’nın doğu-batı aksında ve Şubat ayında gece sabaha karşı 6,5 Ms gücünde bir deprem olması durumunda, Halkapınar ve Sirgeli kavşaklarındaki köprülerde önemli hasar oluşacak, Salhane’de zeminde yer yer göçmeler ve oturmalar meydana gelecek ve raylarındaki deformasyonlar nedeniyle demiryolu ulaşımı kesilecektir. 

Bu anlamda, Halkapınar bölgesinde toplu ulaşımla ilgili bu tür büyük yatırımlar yapmak; özellikle 115-116 adet metro aracını depolamak amacıyla, olası bir depremde kolaylıkla sıvılaşıp bütün her şeyi içine çekebilecek 115.000 metrekarelik riskli bir alanda pahalı inşaat malzemesi ve teknikleriyle 2 katlı bir yeraltı deposu inşa etmek, olası bir faciaya davetiye çıkarmaktan başka bir şey olmayacaktır.

Sıvılaşma 007
Sıvılaşma nedeniyle kütle halinde yan yatmış binalar

Olası her türlü tehlikeyi pahalı ve yüksek teknoloji ile savuşturmayı düşünenlere verilecek en iyi cevap,  1995 tarihli Kobe depreminde, o teknolojiye fazlasıyla sahip olan Japonlar’ın başına gelenleri hatırlatmak olacaktır.

Bu bölge ile ilgili diğer bir sorun ise, yurtdışındaki bir çok kentte gördüğümüzün aksine, metro, hafif raylı (İZBAN) ve lastik tekerlekli sistemlerle (ESHOT) tramvay (İzmirTram) yolcularının; daha doğru bir ifadeyle yayaların, bu dört farklı toplu ulaşım türünün birbirinden oldukça uzak istasyonlar arasındaki geçişinin tek bir çelik köprü üzerinden gerçekleşiyor olmasıdır.

Yolcuların, her biri zeminde bulunan metro, banliyö, otobüs ve tramvay istasyonları arasındaki geçişlerinde (merdiven, yürüyen merdiven ve asansör kullanarak) devamlı inip çıkmaya zorlayan bu tek bağlantı noktasında, yolcu ya da yayaların; özellikle de yaşlı, engelli, hasta, çocuk, çocuklu ya da bebek arabalı yetişkinlerin ulaşımında ‘süre‘, ‘kolaylık‘, ‘rahatlık‘, ‘konfor‘ ve ‘erişebilirlik‘ gibi kalite bileşenlerinin dikkate alınmadığını ve bu eksikliğin giderilmesi için bugüne kadar herhangi bir çaba sergilemek yerine günübirlik çözümlerle sorunun daha da büyüdüğünü açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Halkapınar 002
Otobüs (O-1, O-2), metro, tramvay (T) ve İZBAN yolcu platformları
Halkapınar 003
Farklı türdeki toplu ulaşım yolcu platformlarının çelik köprüye mesafesi

Oysa bizlerin böylesi bir transfer merkezi oluşturulurken bunu planlayıp inşa eden yerel yöneticilerden beklediğimiz tek şey, bu birbirinden farklı ulaşım istasyonlarıyla bunlar arasındaki geçişlerin tüm yaya ve yolcuların kışın üşüyüp yazın sıcaktan etkilenmeyeceği ya da rüzgar, kar ve yağmur altında kalmayacağı, geçişlerin kısa süre içinde kolaylıkla ve rahatlıkla yapılabileceği, aktarma yapan yolcuların temel ihtiyaçlarını karşılayabileceği birimleri barındıran yerler olmasıdır.

Ulaşım literatüründe “transport hub” ya da “transport interchange” olarak adlandırılan bu tesisler tren, metro, uçak, feribot, banliyö, tramvay, otobüs ve bisiklet gibi tüm toplu ulaşım türlerinin akılcı bir çözüm içinde bir araya getirildiği, içinde aktarma yapan yolcuların her türlü konforunu karşılayacak lokanta, kafeterya, satış mahalli ve tuvalet gibi hizmetlerin yer aldığı kent içi toplu ulaşım merkezleridir. Finlandiya’nın başkenti Helsinki’deki Kappi Merkezi, Boston, Massachusetts’deki güney istasyonu ya da New York, Manhattan’daki Penn istasyonu bu konuda ilk akla gelen örneklerdir.

1280px-Kamppi_Center_II
Kappi Centre, Helsinki
1024px-SouthStationInterior
Güney İstasyonu, Boston, Massachusetts

Buna benzer bir gereksinimin, yüzyıllar öncesinde Kemeraltı bölgesindeki sokaklar arasında inşa edilen alt geçitlerle giderildiğini dikkate aldığımızda; böylesi yaratıcı tasarımlar ortaya koyan bir kentin halkını bu tür günübirlik çözümlerle ortaya çıkan sorunlarla karşı karşıya bırakmamak gerekir diye düşünüyorum.  

Ayrıca bütün bu transferin tek bir çelik köprüyle sağlanıyor olmasının, olası bir genel yıkım (sel, deprem, yangın vb.) durumunda bu köprünün göreceği herhangi bir hasarın nasıl bir felaket ve yoksunluğa yol açacağını düşünüp metro ve banliyö yolcularıyla hattın her iki yanında kalan otobüs ve tramvay yolcularının ne yapacağı sorusuna net bir cevap vermemiz gerekmektedir.

Bu bölgedeki diğer bir sıkıntı da, buradan gelip geçen milyonlarca yolcunun/yayanın ihtiyacını karşılayacak bir tuvaletin yokluğudur. ESHOT sürücüleri için yapılan tuvaletin anahtarı hareket merkezindeki görevlide olduğu için, kendisine “peki bu ihtiyaç nerede karşılanacak” diye sorduğumuzda bizlere adres olarak eski otogar camisinin tuvaletini gösteriyorlar. 

Evet, sonuç olarak; kentin tam ortasında fazla para ve emek harcamamak adına ‘kolayına’ ve yanlış bir seçimle ulaşım merkezi yapılan Halkapınar’ın acil bir şekilde yeniden planlanması, bugüne kadar derme çatma gecekondu zihniyetiyle günübirlik yapılanların bütünleşik bir ulaşım planlaması içinde yeniden ve yeniden düzenlenmesi gerektiği çok açık bir şekilde ortadadır.

Yoksa, böylesi bir planlamayı gerçekleştirenlerin yeniden planlanması gereği ortaya çıktığında, hiç kimsenin şaşırmaması gerekir…

Yaya hakları mücadelesinde “beklemek” yerine “talep etmek”…

Ali Rıza Avcan

12 Ekim 1988 tarihinde Avrupa Parlamentosu tarafından kabul edilen ‘Yaya Hakları Bildirgesi“, (The European Charter of Pedestrians’ Rights) -tüm yetersizliklerine karşın- bu alanda çalışan kurum ve kişilerin temel aldığı uluslararası bir belgedir.

2018 yılı Nisan ayında İzmir’de kurduğumuz Yaya Derneği’nin tüzük ve ‘Kuruluş Bildirisi‘ gibi temel belgelerinin düzenlenmesinde bile bu bildirgede yazılı olan hakları temel alıp; bu hakların, geniş kitleler tarafından bilinmesi ve öğrenilip benimsenmesi için çaba göstereceğimizi ifade etmiştik. 

Sözkonusu belge, imzalayan ülkelerin uymak zorunda oldukları uluslararası bir sözleşme niteliğinde olmadığı için, Avrupa Parlamentosu üyesi ülkeleri bile bağlamamakta, bildirgede yazılı hakların herhangi bir ülke tarafından ihlali durumunda bile herhangi bir yaptırım gücüne sahip bulunmamakta; bu nedenle de, başta Avrupa ülkeleri olmak üzere tüm ülkelere örnek olma niyetinden kaynaklanan çetrefilli dili nedeniyle sadece bir temenni ya da tavsiye belgesi olma özelliğine sahiptir. 

Türkçe’ye en doğru çevirisi yakın dostlarım Doç. Dr. İbrahim Alper Arısoy ve çevirmen Nuray Önoğlu tarafından yapılan bildirgede sayılan hakların talep edilmesinden çok, varlığından ya da var olduğundan söz edilmesi; hatta bildirgenin 3. maddesini oluşturan, “Çocuklar, yaşlılar ve engelliler, kentlerin toplumsal ilişkileri kolaylaştıran, mevcut zaaflarını daha da kötüleştirmeyen yerler olmasını bekleme hakkına sahiptir.” ifadesinde görüldüğü gibi hakkın talep edilmesinden çok beklenmesinden söz edilebilmektedir.

Bu bildirgenin kabulünün üzerinden tamı tamamına 30 yıl geçmiş ve bu uzun sürede kentler ve kent içi ulaşım konularında yaya hakları ile ilgili birçok gelişme ve değişiklik olmasına karşın; bu bildirgenin içerik olarak aynen kalması; hatta belgeyi oluşturan ülke, siyasi parti ve parlamenterler tarafından büyük ölçüde unutulması, daha doğrusu şimdilik lazım olmayışının anlaşılması ya da önem ve önceliğini kaybetmiş olması nedeniyle bir köşeye konmuş olması da bambaşka bir gerçektir.

Avrupa Birliği ya da parlamentosu, 1988 yılından bu yana ‘kent hakkı‘ ile yakından ilgili bu hak kategorisini geliştirmek, oluşturduğu bildirgede yazılı olan hakların uygulanmasını beklemek yerine, talep eden zorlayıcı bir tavır geliştirme konusunda yeni çalışmalar yapmak yerine; yaya haklarını unutmaya, unutturmaya ya da ‘kentsel hareketlilik’, ‘sürdürülebilir hareketlilik’ gibi yeni kavramlarla kentleri şekillendiren motorlu taşıt araçlarının egemenliğini başka bir şekilde sürdürmeye aday elektrik otobüs, otomobil ve hibrit araç gibi yeni kazanç yol ve yöntemlerini desteklemekte, radikal bir karar alıp otomotiv ve akaryakıt şirketlerinin egemenliğinden çıkmayı gerektirecek yeni politika ve stratejiler geliştirmekten uzak durmaktadır.

Florian Thein
Fotoğraf: Florian Thein, “Yaya”

Nitekim, Avrupa Parlamentosu milletvekili Michail Tremopoulos‘un 2 Şubat 2010 tarihinde Avrupa Komisyonu’na yönelttiği aşağıdaki sorular da bu gerçeği yansıtmaktadır:

12 Ekim 1988’de Avrupa Parlamentosu bir Avrupa Yaya Hakları Bildirgesini kabul etti. Yirmi yıl sonra, bu bildirge hükümlerinin çoğu, bazı üye devletlerde ölü bir mektup olarak kalmıştır.

Bu konularla ilgili hiçbir Avrupa mevzuatı bulunmamakta ve sonuç olarak AB, yayaların sadece birkaç santim genişliğinde kaldırımlara sahip yollar gibi yayaların yaşamını tehlikeye sokan projelere destek vermektedir. Kentsel Hareketlilik Üzerine Avrupa Eylem Planı bile yaya güvenliği konularında çok az söz söylemektedir. Komisyonun sivil toplum örgütleri tarafından yapılan şikayetlere yanıtı, ise bu sorunların ulusal ve bölgesel yetkililerin görev alanına girdiği şeklindedir.

Yukarıdakiler ışığında Komisyon şu soruları yanıtlamalıdır:

1. Komisyon, yaya haklarının mevcut hukuk rejimlerindeki düzeyini koruma çalışmalarının tatmin edici olduğunu düşünmekte midir?

2. AB tarafından ortaklaşa finanse edilen sürdürülebilir hareketliliği teşvik edecek kampanyaların yayaların haklarına ve güvenliğine ilişkin bölümleri, hangi üye ülkede hangi ölçüde uygulanmaktadır?

3. Komisyon, yol güvenliği, iklim ve insan haklarıyla ilgili Avrupa politikalarının değerlendirilmesinde, üye devletlerdeki yayaların haklarının korunma düzeyini dikkate almakta mıdır?

4. Yunan belediyeleri yaya dostu bir ortam yaratmak için gerekli olan sürdürülebilir kentsel hareketlilik projelerini sundular mı?

5. Komisyon, yukarıda belirtilen Avrupa Yaya Haklar Bildirgesi’ne dayanarak yayaların haklarını korumaya yönelik öneride bulunmayı amaçlamaktadır mıdır?”

(Bu sorulara ait linkle verilen yanıtın linkini aşağıda bulabilirsiniz)

Kısacası, aradan geçen 30 yılın sonunda Avrupa Parlamentosu şimdi haklarla ve onların mücadelesiyle değil; yaya haklarını ihlal eden hükümet ve belediyelerle daha fazla ticaret yapmanın peşindedir.

Dan Cronin
Fotoğraf: Dan Cronin, “Yayalar”

Belki de, ‘yaya hakkı” adıyla tanımlanan hak kategorisinin, Henri Lefebrvre ve David Harvey‘den kaynaklanan Marksist ‘şehir hakkı‘ ya da ‘kent hakkı‘ ile yakın ilişkisi, bu iki hak kategorisinin birbiriyle ilişkilendirilmesi suretiyle kızıllaşması muhtemel ‘yaya hakkı‘ kavramının elden çıkması ihtimali bu ihmalkarlığın ya da gözden düşmenin en temel, en belirleyici nedenidir.

Anlaşıldığı kadarıyla bu bildirge, bir zamanlar ‘Doğu Bloku’ olarak adlandırılan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği ve bağlaşıklarının oluşturduğu ülkeler topluluğunda ortaya çıkan o meşhur turuncu devrimlerin öncesinde, sınıf mücadelesi yerine bireyin insan hakları üzerinden bir soğuk savaş aleti yaratmak isteyen Batı’nın; daha doğrusu kapitalist sistemin oluşturduğu bir tavsiyeler; daha doğrusu beklentiler belgesidir. 

İşte bütün bu nedenlerle, 1988 yılının soğuk savaş rüzgarları içinde bir mücadele yöntemi olarak şekillendirilip liberal insan hakları savunucularının eline verilen ‘Yaya Hakları Bildirgesi‘nin, kentteki kamusal alanlara sahip çıkan ‘kent hakkı‘ boyutunda; ‘bekleyen‘ değil; ‘talep edip zorlayan‘ bir dille demokratikleştirilmesi ve ‘yaya hakları‘ kavramını motorlu taşıt araçlarının kentteki sürdürülebilirliği ve hareketliliği üzerinden okumaya kalkışan Walk21 gibi yönetişimci uluslararası kuruluşların etkisinin yok edilmesi, kentteki kamusal alanları kamusal yarar kriteri üzerinden koruyacak ‘yaya hakkı‘ savunucularının yapacağı mücadelenin en önemli hedefi olmalıdır.

http://www.europarl.europa.eu/sides/getDoc.do?pubRef=-//EP//TEXT+WQ+E-2010-0203+0+DOC+XML+V0//EN

http://www.europarl.europa.eu/sides/getAllAnswers.do?reference=E-2010-0203&language=EN

Ben bir ‘katılım’ gazisiyim…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz Cumartesi günü Seferihisar’daki Teos Yazarlar Evi’nde İzmir Dayanışma Akademisi üyesi Prof. Dr. Melek Göregenli’nin “Yerel Yönetim Politikalarında Sosyal Adaletin İnşası” başlıklı sunumunu dinledim, sorular sordum ve tartışmalara katıldım.

Bu sunum öncesi ve sonrasında bir kez daha gördüm ki, şu aralar herkes, özellikle böylesi önemli bir toplantıya gelmeyen belediye başkan aday adayları ve onları destekleyenler ya da yardım edenler,  ‘ortak akıl’, ‘ekip çalışması’ ya da ‘katılım’ gibi bazı sihirli sözcükleri kullanıp, kendisinin ya da desteklediği adayın yönetime gelmesi durumunda herkesin, özellikle de meslek odalarıyla sivil toplum kuruluşlarının fikirlerini alarak yönetime ortak edeceklerini, böylelikle başarılı bir ekip çalışması çerçevesinde ortak aklı yaratacaklarını ifade ediyorlar.

Çünkü, bu sihirli sözcüklerin herkesi; özellikle de, sol, sosyal demokrat, sosyalist ya da komünist; kısacası, katılımcı demokrasi ve çoğulculuktan yana herkesi etkilediğini tahmin edip daha fazla oy alacaklarını düşünüyorlar.

Bense, yıllardır belediyelerin katılımcı süreç adı altında düzenlediği yüzlerce toplantı, çalıştay, atölye ve benzerine katılıp o etkinliklerin aktörü haline gelmiş biri olarak, bu söylenenlere artık inanmıyor ve ikna olmuyorum. O nedenle de, artık o tür etkinliklere; özellikle de o etkinliklerde “bir bilen” tarafından  önceden hazırlanıp önümüze konulan ve bizim oradaki varlığımızla zımni bir şekilde onaylanıp meşrûlaşan “kuramsal çerçeve“lerin ve bunun gerçekleşmesi için düzenlenen “katılım ayinleri“nin kendisini fazlasıyla önemseyen bir unsuru olmak için değil,; katılıma olan inancını yitirmiş bir “katılım gazisi” olarak, sadece orada ne olup bittiğini, seçilip davet edilen konuklarla neler yapılmak istendiğini görüp öğrenmek için gidiyorum.

Çünkü, “Katılım Kabusu” isimli değerli kitabın yazarı Marcus Miessen’in de dediği gibi “Kararların alındığı masaya oturamıyoruz, ama otursak bile büyük mutabakatın dayattığı kararları onaylamamız bekleniyor. “Katılım” son yıllarda demokrasinin her kapıyı açan sihirli kelimesi. Kavramın eleştiriden yoksun, naif ve romantik kullanımı, kararlarının sonuçlarının sorumluluğundan kaçmak isteyen siyasetçilerin ekmeğine yağ sürüyor. “Katılım” yoluyla, nereye varacağı baştan belli olan kararlara katılmamız, çevre ve yaşamlarımızla ilgili yanlış politikaları onaylamamız ve meşrulaştırmamız bekleniyor.

gezi2013

Ayrıca, bir zamanlar Kemalist, Atatürkçü, sosyal demokrat, seküler, ilerici ya da solcu olarak tanımlanan kesimlerin büyük bir heyecanla katıldığı miting, yürüyüş ve protesto gibi toplumsal etkinliklerde kitleleri coşturup herkesi tek bir amaç çevresinde birleştiren Türk bayrağı, İstiklal marşı ve Mustafa Kemal Atatürk’ün ad ya da resimleri gibi ulusal simgelerle Anıtkabir’i ziyaret etme gibi kitlesel eylemlerin sahip olduğu vurucu etkinin, şimdi bu muhalif kesimlerin dışındaki MHP ve AKP gibi iktidar kesimleri tarafından da bilinçli bir şekilde sıkça kullanılmasıyla birlikte o eski vurucu etkisini kaybetmesinde olduğu gibi; ‘ortak akıl’, ‘ekip çalışması’ ve ‘katılım’ gibi sözcüklerin de artık o sözcüklerin anlam ve uygulamasına inanmayan insan ve kesimler tarafından kullanılıyor olması nedeniyle çoğu insan için özel bir anlamının kalmadığını, etkisini yitirdiğini görüyor ve düşünüyorum.

Şimdi neredeyse herkes katılım, ekip çalışması ve ortak akıl gibi demokratik yöntemlere önem verdiğini, ne yapacaksa katılım süreci içinde oluşacak ortak akla göre hareket edeceğini ya da tüm çalışmalarını ekip halinde gerçekleştireceğini söyleyerek, bir başkasının söylediklerini tekrarlayarak birbirine benzemeye başlıyor.

Artık temsili demokrasinin yetersizliklerini gören geniş kitlelerin talepleriyle şekillenen zamanın  ruhu bunu istiyor. Şimdinin moda olan sözcük, deyim ya da yöntemleri bundan böyle bunlar…

O nedenle, kimin gerçekten katılım, ekip çalışması ve ortak akıldan yana olduğunu bilmek, kimin samimi olduğunu kestirmek, bütün bu kavramları somut bir şekilde hayata geçirmediğimiz sürece mümkün değil.

O nedenle şimdi artık adayların ya da destekçilerinin seçim çalışmalarını iyi bir ekip çalışması ile yürütüp yürütmediklerine, farklı düşünceleri temsil edenlerden oluşturdukları iyi bir ekiple çalışıp çalışmadıklarına, seçmenin karşısına tek başına mı yoksa ekipleriyle birlikte mi çıktıklarına, büyükşehir ve ilçe belediye başkanı adayları arasında işbirliği olup olmadığına, aday olanların daha önce bu tür benzeri katılım süreçleri içinde yer alıp almadığına, çalıştığı örgüt ya da üyesi olduğu siyasal partinin görüşlerini eleştirel bir bakışla sorgulayıp sorgulamadığına bakmamız gerekiyor. Böylelikle söylediklerini yapma, hayata geçirme kapasitesine sahip olup olmadığını sorgulamamız gerekiyor.

Katılım 006

Tabii ki bütün bunları yaparken, Marcus Miessen‘in de belirttiği gibi mutabakat temelli katılımın sınırlılıklarını ve tuzaklarını sergileyerek, mevcut protokollerle kendini bağlamayan, çelişkiden korkmayan, tam tersine çelişkiyi doğurgan gören, alana yaratıcı akıl ve değişim iradesi taşıyan, günümüzde yaygın bir davranış türü olan sinik normalliği bozmak adına bütün karar alma süreçlerinde ve bilgi alanlarında olayın dışında kalıp ‘dışarıdan düşünen’, huzur ve istikrar bozucu; daha doğrusu, oynanan oyunun kurallarını tartışıp değiştirmeye kalkan gerçek ‘oyunbozanların‘, çağrılmamış ve davetsiz yabancıların gerçek değişime yol açabileceğini de dikkate alarak…

O nedenle, artık herkesin diline pelesenk olan “gelin katılın, birlikte yönetelim” gibi şeyleri söyleyenlere, “tamam anladım; ama, bunu nasıl, kimlerle ve ne şekilde yapacaksın?” diye sorup bu konuları ciddi bir şekilde düşünüp düşünmediğini sorgulayıp samimiyetini anlayalım derim…