Benden buraya kadar…

Ali Rıza Avcan

Burada; yani Kent Stratejileri Merkezi isimli blogda 2018 yılında yazdığım “Yayaların örgütlenmesi“, “Yaya Derneği’ni nasıl kurduk?“, “Yaya Derneği’ni neden kurduk?“, “Yaya Derneği’ni neleri düşünerek kurduk?“, “Yayaların trafikteki hali“, “Hakkımızı istiyoruz“, “İnsan hakları bir bütündür; ama…“, “Seçim bildirgelerindeki yayalar ve hakları…“, “Yaya kimdir?” ve “Yaya hakları mücadelesinde beklemek yerine talep etmek“, gibi onlarca yazı eşliğinde derneğin kuruluş fikrinin ortaya çıkışından kuruluşuna ve attığı ilk cesaretli adımlarda büyük emeğim olan “Bir numaralı kurucu üyesi” olarak altı ay süreyle kurucu başkanlığını yaptığım Yaya Derneği üyeliğinden, “gördüğüm lüzum üzerine” istifa ediyorum. İstifamın kabulünü rica ederim.

Evet, çoğu istifa dilekçesinde görmeye alıştığımız “gördüğüm lüzum üzerine” klişesiyle, kuruluşunda ve sonrasında düşünsel düzeyde ve fiziksel anlamda büyük emeğim olan Yaya Derneği‘nden, derneğin “1 numaralı üyesi” olarak istifa ediyorum…

Başkanlık görevimden istifa ederek ayrıldığım 14 Eylül 2018 tarihinden bu yana daha iyi yöneteceğiz iddiasıyla geride bıraktığım dernek yöneticilerinin uygulamalarını uzun bir süre izleyerek iyi şeyler yapmalarını ve başarılı olmalarını arzuladım. Belki benim beklediklerimden farklı olarak olumlu bir şeyler yaparlar düşüncesiyle bekledim; ama aradan tamı tamamına üç yıl geçtikten sonra bu dernekten ve yöneticilerinden ne köy, ne kasaba olmayacağını anladığım an istifa etmeye karar verdim.

Bunun nedeni de, derneğin ilk genel kurulun yapıldığı 29 Eylül 2018 tarihinden bu yana geçen üç yıl içinde İzmir’de ve ülkemizin diğer kentlerinde şehir hakkı, yaya hakkı ihlalleri ve bu ihlallerle ilgili mücadele boyutunda akılda kalan tek bir çalışma yapmadıkları, hak temelli bir mücadele içine girmedikleri halde derneğin 23.360 liraya ulaşmış toplam aidat alacağını tahsil etmek amacıyla 25 Ağustos 2018 tarihinde tarafıma gönderdikleri e-posta ile 310 lira tutarındaki aidat borcumu ödememi istediklerinde, ‘borcunu ödemeden çekip gitti‘ dememeleri, onlara bu fırsatı vermemek için 30 Ağustos 2021 tarihinde tüm borcumu ödeyip dekontu ve istifa mektubunu kendilerine gönderdim. Böylelikle bugüne kadar tek eksik kalan yükümlülüğümü de yerine getirip bir dernek üyesi olarak benden istenen her şeyi yerine getirmiş oldum. Tabii ki, bu istifa ve ödeme sonrasında çıkıp da, “ne yapmak istediysek, senin bu 310 liralık aidat borcunu ödemediğin için yapamadık” deme ihtimallerini de düşünmek koşuluyla… 🙂

Şimdi, Yaya Derneği kurucu başkanlığı ile “1 numaralı kurucu üye” olma vasfını kendi istek ve iradem ile sonuçlandırmış sade bir yurttaş olarak, niye uzun bir süre bekleyip istifa ettiğimi açıklamak isterim.

Çünkü 1999-2002 döneminde Prometheus İnsan Kaynakları ve ND Danışmanlık şirketlerinde birlikte çalıştığım yönetim danışmanı arkadaşım Nihat Demirkol‘un “Bir İstifanın Anatomisi” başlıklı eğitiminde ısrarlı bir şekilde belirttiği gibi, yazdığım istifa dilekçesinin içini doldurarak, “gördüğüm lüzum“un asıl nedenlerini hem geride kalanlara ders olması hem de İzmir’deki sivil toplum örgütlenmesinin mevcut durumunu analiz edip sonuçlar çıkarmak amacıyla açıklamak istiyorum:

1) Öncelikle duygusal nedenlerle kurucu üyesi ve başkanı olduğum dernekten istifa edip ayrılamadım. Çünkü derneğin kurulması fikrinin ortaya çıkması ile başlayan süreç içinde tartışmaya açılan dernek tüzük taslağının hazırlanması, kurucu üyelerle ilk görüşmelerin yapılması, derneğin kuruluşu ile ilgili işlemlerin bizatihi yürütülmesi, defter ve dosyaların alınması, ilk toplantı hazırlıklarının yapılması, dernek binasının kiralanması, banka ve vergi dairesi hesaplarının açılması, kurucu başkanlık görevini bıraktığımda geride kalan üyelerin aşağı yukarı 1/3’ünün derneğe kazandırılması, derneğe ait web sayfası ile sosyal medya hesaplarının tasarım ve uygulaması, alınan kararların defter ve kayıtlara işlenmesi, aidat ödeme sisteminin oluşturulması, derneğin kurumsallaşabilmesi için gerekli olan yönetmelik ve yönerge taslaklarının hazırlanması, derneğin belediye, valilik gibi resmi, özel, sivil kurumlarla ilişkilerini kurmak gibi onlarca işi takip edip emek harcamış biri olarak derneği adeta kendi çocuğum gibi seviyor, onun sağlıklı ve kalıcı bir örgüt olması için tüm zamanımı harcayarak elimden gelenin tümünü yapmaya çalışıyordum. Açıkçası net bir adanmışlık hali içindeydim ve bu nedenle ilk önce kurucu başkanlık görevini, şimdi de dernek üyeliğini bırakmam kolay olmadı.

Nitekim benim bu üstün ve adanmış performansım, aynı performansı göstermeyen diğer yönetici üyeler tarafından “ama biz size yetişemiyoruz” ifadesiyle önce şaka yollu, daha sonra da çalışma hızımı kesmem uyarısıyla eleştiri konusu olmaya başladı. Oysa yola çıkmıştık, hedefimiz, varacağımız yer belliydi, ne yapacağımızı biliyorduk, ağırdan, yavaştan almanın zamanı değildi; ama yavaş yürüyenler, yürüyüşün temposuna ayak uyduramayanlar ya da çalışmaya niyeti olmayanlar her yürüyüş kafilesinde olduğu gibi grubun temposunu düşürmeye, onu yolundan alıkoymaya çalışıyordu.

Derneğin kuruluşunda yanlış adres seçmek…

2) 14 Eylül 2018 tarihinde Yaya Derneği kurucu başkanlığı görevinden ayrılmamın nedeni, benim gibi düşünmeyip farklı yöntemlerle çalışmak isteyen arkadaşlarımın önünü açıp onların performansını görmek ve onların pek fazla önemsediği dernek başkanlığı görevinin benim için önemli olmadığını, başkanlıktan vazgeçip görevi başka üyeye devretmenin benim için bir istifa dilekçesi yazmak kadar kolay olduğunu göstermekti.

Ancak onlar benim onlar için açtığım yolu geçtiğimiz üç yıl içinde yürümek bile istemediler. Bu kentte ya da diğer kentlerde Yaya Derneği tarafından düzenlenmiş bir kampanyaya, bir etkinliğe, bir mücadele platformuna, açılmış yeni bir şubeye rastlamamız -ne yazık ki- mümkün olmadı. Oysa, 28 Eylül 2018 tarihinde yapılan ilk genel kurulda, kurucu üyemiz sevgili dostum Ertuğrul Barka’nın önerisi ile iki yıl içinde 81 ilin 81’nde şube açıp örgütlenmeyi bir genel kurul kararı ile yönetim kurulunun yapacağı ilk görev olarak taahhüde dönüştürmüştük. Sonuç olarak dernek tüzüğünün ve genel kurulunun verdiği bütün bu görevleri yapamadılar ve böylelikle başkanlığım döneminde yaptıklarımı ve yapmak istediklerimi eleştirirken ne kadar haksız olduklarını, üç yıllık icraat süresi içinde dişe dokunur hiç bir şey yapmayarak kanıtlamış oldular.

Evet, zamanında Yaya Derneği kurucu başkanlık görevinden ayrılıp benim gibi düşünmeyen arkadaşlarımın önünü açmış olmama karşın, Yaya Derneği bırakın tüm ülke düzleminde örgütlenmeyi ve hak temelli dernek olarak bir mücadele örgütüne dönüşmeyi, kendi kurulduğu kentte bile varlık gösterememiş ve giderek bir tabela derneğine dönüşmüştür. Suretâ haktan gözükmek için arada sırada bir internet gazetesi haberine, bir toplantıya, atılan bir iki tivite konu olmak dışında kentlerdeki kamusal alanların korunması, şehir hakkı için mücadele edilmesi için hiçbir çalışma yapmamış, devamlı geriye düşerek unutulan, ihmal edilen, tanınıp bilinmeyen bir dernek konumuna düşmüştür. Dernek tüzüğündeki açık hükme rağmen sürekli olarak kent suçu işleyerek kent ve yaya haklarını ihlal eden belediyelerin otomobilsiz kent günlerinde ya da projelerini tanıtan etkinliklerinde gösteri nesnesine dönüşerek onların kuyruğundan gitmeyi, iş yapmak olarak kabul etmiştir.

📌 Yaya Derneği adına 10 Nisan 2018 tarihinde Facebook‘ta açılmış olan resmi sayfanın 30 Ağustos 2021 tarihi itibariyle sadece 1.594 kişi tarafından beğenilmiş olması,

📌 29 Eylül 2018 tarihli genel kurul öncesinde kurduğumuz Yaya Derneği isimli grubun 15 Eylül 2018 tarihi itibariyle 810 üyesi olduğu halde; aynı tarihte bu grubun yeni yönetim tarafından kapatılarak onun yerine aynı isimle kurulan ikinci gruba üye olanların sayısının 30 Ağustos 2021 tarihi itibariyle sadece 610 olması,

📌 Yaya Yaşam Derneği‘nden devralınan Ağustos 2011 tarihli 719 takipçiye sahip Twitter hesabının sadece 607 kişi tarafından beğenilmesi,

📌 752 takipçiye sahip Instagram hesabının 2018 yılından bu yana sadece 109 gönderi paylaşmış olması,

📌 3 Ekim 2018 tarihinde açılan Youtube hesabına bugüne kadar sadece beş video eklenmiş olması ve bu hesabın toplam 105 takipçisinin olması, Youtube‘da yayınlanan “Sokak Senin” isimli ilk yayının 437 kez görüntülenip 36 kişi, ikinci yayının da 119 kez görüntülenip 12 kişi tarafından beğenilmesi bile, klavye başında yapılabilecek kolay bir iletişim çalışmasının nasıl ihmal edilip yapılmadığını net bir şekilde göstermektedir.

Odaklanmak ve adanmış olma halinin yokluğu…

3) Yaya Derneği‘nin böylesi bir duruma düşmesinin başlıca nedenlerinden biri, İzmir‘deki sivil toplum hareketinin gücü ve geleneğinin, tüm ülke düzleminde örgütlenip mücadele etmeyi hedefleyen bir örgüt için nicel ve nitel açıdan yetersiz olmasından kaynaklanmaktadır. Bu düşünceyi, bu kentte 24 yıldır yaşayıp İzmir‘deki sivil toplum örgütlenmesini ve mücadelesini iyi bilen biri olarak ifade ediyorum.

Çünkü derneğin üye ve yöneticilerine baktığımızda çoğunun İzmir‘deki sivil toplum camiasında var olan, bu nedenle tanınıp bilinen kişiler olduğunu ve bu arkadaşların siyaset, çevre, ekoloji, kadın ve engelli hakları gibi farklı mücadele alanlarında örgütlü ve görevli olduğunu, üstlerinde birden fazla görev ve sorumluluk olduğunu görürüz. Bu nedenle, Yaya Derneği gibi yeni kurulduğu için daha fazla zaman ve emek isteyip yoran; ayrıca, tüm ülke düzeyinde örgütlenme iddiasında olan bir örgütte çalışmaları, bu çalışmalara diğerlerinden daha fazla emek ve zaman ayırarak üstlendikleri görevlere odaklanmaları, kendilerini bu çalışmalara adamaları genellikle mümkün olmamıştır.

Farkına varılmayan ve örgüt dışı çalışmayı özendiren yeni alışkanlıklar, kötü huylar…

4) Yaya Derneği‘nin, 6 Nisan 2018 tarihinden bu yana başarısız ve etkisiz olmasının en önemli nedenlerinden biri de, yönetici olarak seçilen üyelerin çoğunun, toplumsal hak mücadelesi alanında sahip oldukları bilgi, birikim ve deneyimleri itibariyle kent ve yaya hakları konusunda ilgisiz oluşu, büyük bir kısmının bisiklet kullanımı ile ilgili konulara önem ve öncelik vermesi nedeniyle kent ve yaya haklarından çok bisiklet aktivizmi ile ilgilenmesi; ayrıca, içinde bulunulan gerçek-ötesi (Post-truth) koşullardan kaynaklanan yeni bireysel alışkanlık ve huylardır:

Yönetiyormuş gibi… dernek üyesiymiş gibi… etkinliklere katılıyormuş gibi… hak mücadelesi veriyormuş gibi davranmak….

Bu çerçevede, baskıcı otoriter düzenlerin neoliberal zihniyetle birlikte oluşturduğu “örgütsüz toplum” ya da “etkisiz örgütlülük” halinin bir sonucu olan ve çoğu kez “kendi irademle istediğimi yapar, istemediğimi yapmam” diyen yüzer gezer bireysel aktivistlerin yer aldığı platformlarla benzeri amorf oluşumların, ‘yatay ve esnek örgütlenme‘, ‘konsensus‘, ‘yönetişim‘ ve ‘farkındalık‘ gibi oportünist, pragmatist ve hatta anarşist kavramları öne çıkaran gerçek-ötesi tavrı nedeniyle örgütlü mücadeleye zarar verdiğini, onu yavaş yavaş zehirleyerek etkisini azalttığını, örgütleri mücadeleden alıkoyduğuna inanıyorum.

O nedenle, katılımcıların gerçek anlamda bilinmediği, örgütsel işleyişin kaypak bir zeminde son derece zayıf ilişkilerle kendiliğinden geliştiği ve insanların gevşek bir gönüllülük anlayışıyla var olduğu platformlarda ortaya çıkan bu kötü alışkanlık ve huyların, dernek, vakıf, meslek odası, sendika ve kooperatif gibi örgütlerdeki düzen, disiplin ve kurallara bağlı kurumsal işleyişi ortadan kaldırdığını ya da zayıflattığını görüyorum. Yaya Derneği‘nin kuruluş aşamasında neoliberal zihniyetin beslediği bu oportünist, pragmatist ve hatta anarşist önerilerle her karşılaştığımda, dile kolay ve güzel gelen bu moda kavram ve politikaların uygulandığı tek bir örgütü, tek bir derneği, vakfı, meslek odasını, siyasal partiyi ya da sendikayı bana örnek olarak göstermelerini isteyişimde, yönetim bilimi konusunda tek bir bilgisi olmayıp sağdan soldan duyduklarıyla hareket eden bazı arkadaşlar bana dikkate alabilecek tek bir örnek bile gösterememişti.

Bu çerçevede, Yaya Derneği Kurucu Yönetim Kurulu‘ndaki ilk tartışmanın, benim yönetim kurulu üyelerini her hafta bir araya getirerek toplamamdan kaynaklandığını söyleyebilirim. “Ne gerek var böyle her hafta, her hafta toplanmaya, biz bu toplantıları en iyisi WhatsApp’dan ya da video konferansla yapalım” önerisi ile gelişen bu tartışma sonuçta yönetim kurulunun her hafta toplanması kararı ile sonuçlanmış olsa da, çoğu yöneticinin her hafta 2-3 saatini ayırarak toplantıya gelmeyi gereksiz bulduğu, onun yerine başka işlerle uğraştığı ve bazılarının bunu kötü bir alışkanlığa dönüştürdüğü ortamda başladık biz Yaya Derneği‘ni örgütlemeye…

Bu kötü alışkanlığın diğer bir tezahürü ise, çoğu üyenin birçok toplantıya “yoldan geçiyordum, uğradım. Bir selfie çekip burada olduğumu herkese göstereyim ve sonrasında da başka bir yere gideyim” anlayışıyla hareket etmesiydi.

Evet, bir sivil toplum örgütü, disiplinin oldukça katı olduğu askeri bir birlik ya da resmi bir kuruluş değildi; ama, belirli bir hedefe ulaşmak amacıyla bir araya gelen insanlar arasındaki ilişkilerin de karşılıklı saygıya dayanan kurallar çerçevesinde gerçekleşmesi, görevli olanların bunun için çalışması gerekirdi. Aksi takdirde, iyi niyetlerle başlayan bu hak temelli mücadele girişiminin içine bomba atan bir anarşistten farkımız kalmazdı. Şayet kent ve yaya hakları mücadelesinde başarılı olmak istiyorsak, kurduğumuz örgütün sürekliliği ve başarıyı sağlayacak şekilde sağlam, güçlü olması gerekirdi…

Anlattığım bütün bu örnek ve yaşanmışlıklardan hareketle, günümüzde sivil toplum mücadelesi alanında bireysel insan davranışı olarak yerleşmiş bu tür neoliberal hastalık ve huylarla mücadele etmemiz gerektiğini ifade etmek isterim. Çünkü bize ‘yönetişim‘, ‘uzlaşma‘, ‘yatay örgütlenme‘ ya da ‘konsensus/uzlaşma‘ gibi yanlış yöntemleri öneren bu zihniyet, bir araya gelip örgütlenmemizi ve kurduğumuz örgütleri kullanarak mücadele etmemizi istemiyor. Onun yerine tüm tarafların birbirleriyle uzlaşıp anlaşarak sermayenin ve devletin yanında durmamızı, onlarla işbirliği yapmamızı istiyor. Örgüt yerine bireyin kişisel tercihlerini öne çıkarıp, her şeyi o tercihler üzerinden şekillendirmeyi öneriyor…

İdeoloji, politika ve stratejiden yoksun bir şekilde yola çıkmak...

5) Yaya Derneği gibi hak temelli bir derneğin; şehir hakkı ve bu hakkın bileşeni yaya haklarının savunusunu yapabilecek demokrasiyi, hukuku, barışı, özgürlüğü, insan ve hayvan haklarını esas alan bir ideoloji, politika ve stratejiye sahip olması gerekir. Derneğin amaç ve hedef olarak belirlediği şeylerin bu ideoloji ve siyaset çerçevesinde gerçekleşmesi için mücadele etmesi; o nedenle tüm yönetici ve üyeleriyle kentte yaşayan ve çalışanları bu bakış açısıyla etkileyip yönlendirmesi gerekir.

Bu amaçla derneğin kuruluşundan itibaren yaptığım araştırmalar, okumalar, okuma önerileri, konuşmalar, yönlendirme ve uygulamalar ne yazık ki bazı arkadaşlar tarafından “adam bizi komünist yapacak” söylemiyle reddedilip derneğin ideoloji ve politikası oportünist ve pragmatist bir çizgiye çekilmek istenmiş ve bu çaba -ne yazık ki- başarıya ulaşmıştır. Nitekim bu arkadaşlar, kişisel kariyerleri için üye ve yönetici oldukları Yaya Derneği onlara istediklerini verdiğinde yöneticilikten ayrılarak dernekle ilgilenmemeye başlamışlardır. Çünkü onlar artık istediklerini almışlar ve kendi yollarında yürümeye başlamışlardır.

Oysa kentlerde yaşayan ya da çalışan yayaların haklarını bilmek, o hakları David Harvey ya da Henri Lefebvre gibi düşünürlerin ortaya attığı “Şehir Hakkı” ya da “Kent Hakkı” gibi kavramlarla ilişkilendirip kamusal alanları koruyup ve geliştirmek özünde siyasi bir harekettir ve bu siyasi hareketten uzak durmaya çalışmak, “bu kış Komünizm gelecek” diyen anlayışla eş anlamlıdır.

Kalitesiz ve özensiz insan ilişkilerinin geldiği en son nokta…

6) Yaya Derneği kurucu başkanı olduğum sürece, bazı yönetici ve üyelerin tüm eleştiri ve karşı çıkışlarına rağmen dernek içindeki insani ilişkilerimiz genel olarak iyiydi… Ama ne olduysa kendi isteğimle başkanlık görevinden ayrılmamdan sonra oldu… Kafasında bir takım engelleri olan sakat düşünceli arkadaşlar derneğin tanıtımı amacıyla görüştüğüm tüm resmi, özel, sivil kurum temsilcilerine verdiğim 100 adet kartvizitten geri kalanları, belki kullanırım endişesiyle geri istediler… Kendilerince kartvizitleri geri aldıklarında benim ismimi bu mücadele alanından silmiş olacaklarını düşünüyorlardı… Hem kendimi geliştirmek hem de dernek üyelerine yardımcı olmak amacıyla kendi paramla kitapçı ve sahaflardan aldığım ya da Yaya Derneği‘nin kuruluşundan önce bana armağan edilen kitap, dergi ve yayınları sanki derneğin malıymış gibi geri isteme cüretini gösterdiler…. Dernek çalışmalarına katkı sağlamak amacıyla 18 Ağustos 2018 tarihinde kurduğum Yaya Derneği Gönüllüleri isimli Facebook grubunda yönetici yardımcısı yaptığım bazı arkadaşlar, genel kurulun yapıldığı akşam onlara verdiğim yetkiyi kullanarak gruba el koymaya kalkınca grubun adını Yaya Hakları şeklinde değiştirince de beni derneğin malına el koymakla suçladılar.. Oysa ben onlara derneğin web sayfası ile sosyal medyadaki hesaplarına ait tüm şifreleri teslim etmiştim. Kişisel itibarımla temin ettiğim genel kurul salonundaki görüşme kayıtları bana teslim edildi diye beni mahkemeye vermekle tehdit ettiler… Böylelikle bütün bunları yaparak içlerindeki kötülüğü ortaya dökme fırsatını yakalamış oldular… Tabii ki, kendilerince…

Ama geçen zaman ve bu zaman içinde tek tek ortaya çıkan başarısızlıkları, bana yapılan bütün bu kötü ve sakat davranışların cezasını onlara verdi ve halen de veriyor… Zaman içinde sabredip izleyerek kazanan ben, kaybeden ise onlar oldular… O nedenle, zaten yoktular ve yok olduklarını böylelikle kanıtlamış oldular diye düşünüyorum…

Bugün artık bütün bu nedenlerle Yaya Derneği‘ndeki “1 numaralı kurucu üye” olma sıfatıma kendi isteğimle son vererek istifa ediyorum. Çünkü bu konuda bugüne kadar elimden geleni yaptım ve bundan sonra yapacaklarımla bu arkadaşları ve derneği kurtarabileceğimi sanmıyorum. Şu ab itibariyle bütün yükümlülüklerini yerine getirip bunun karşılığında derneğin başarısı adına alacaklı olan özgür bir yurttaş, gerçek bir yaya olarak onları gelişemeyen dernekleri, ne olduğundan habersiz üyeleri, rekabetçi ve fırsatçı egoları, kariyer hırsları, sosyal rant elde etme çabaları, kötü arkadaşlık hisleri ve başarısız yöneticilikleriyle baş başa bırakıyorum… Ayrıca bu vesileyle, uzunca bir süredir yönettiğim “Yaya Hakları” isimli Facebook grubunun adını bundan böyle “Şehir Hakkı” olarak değiştirerek yeni bir sayfa açmak istiyorum.

Bu yazıyı okuyan hiç kimsenin başına böyle olayların gelmemesi ve bu tür kötü deneyimlerle sınanmamasını dileğiyle…

Bir ‘yaya’ olarak Alberto Giacometti…

Alberto Giacometti (10.10.1901–11.01.1966) İsviçre’nin İtalyanca konuşulan Stampa kentinin Borgonova köyünde doğmuş İsviçre asıllı heykeltıraş, ve ressam. Babası tanınmış bir post-empresyonist ressamdı. Sanat eğitimini 1919-1920 yıllarında Cenevre’deki Güzel Sanatlar Okulu’nda, 1921’de İtalya’da, 1922’de Paris’te aldı ve Archipenko’nun stüdyosuna devam etti. Sonrasında beş yıl süreyle Auguste Rodin’in arkadaşı heykeltıraş Antoine Bourdelle’in atölye asistanlığını yaptı.

Alberto Giacometti Paris'tesi Atölyesinde (1958) 02
Alberto Giacometti Paris’tesi Atölyesinde (1958)

İlk tek kişilik sergisini, 1927de Zurih’te Galerie Aktuaryus’te yaptı. Bourdelle’in atölye asistanı iken Kübizm ve Gerçeküstücülük akımlarına izleyerek eserler üretti. Sanat hayatının bu döneminde polikrom heykeller, kafesler, erotik, kinetik ve soyut nesnelerle diğer stiller üzerine denemeler yaptı. 1930-1935 arasında gerçeküstücülük akımına dahil oldu ve bu akımın önemli heykeltıraşları arasında yer aldı. Yaşamının bu döneminde Paris Ekolü’nün diğer ünlü sanatçıları Joan Miro, Pablo Picasso ve Balthus ile arkadaşlıklar kurdu.

1934-1935’de stilini değiştirerek insan heykelleri yapmaya basladı. Yaptığı heykellerin boyutu gittikçe küçülmeye basladı ve heykelleri o kadar küçüldü ki nerede ise heykel olma niteliğini kaybetti. 1938 ve 1939’da modelin bakışına odaklanan büstler yapmaya başladı. İkinci Dünya Savaşı süresince Cenevre’de yaşadı. Savaştan sonra tekrar Paris’e döndü. 1935-1945 döneminde hiçbir sergiye katılmayan Giacomettii, 1961’de “Pittsbourgh International Heykelcilik Ödülü“nü, 1962 tarihli Venedik Bienali’nde “Heykelcilik Büyük Ödülü“nü, 1964’de de “Guggenheim Uluslararası Resim Ödülü“nü almıştır. Bu ödüller ona uluslararası bir ün kazandırmış ve eserleri çok sayıdaki Avrupa kentinde sergilenmiştir. 

Bu dönemde yapıtlarına çok fazla talep olmakla birlikte; yaptıklarını hemen satmamakta, bunları tekrar tekrar değiştirip yenilemekte; hatta tahrip edip atmakta, bu yapıtlarının fotoğraf ve kopyalarını çok sınırlı sayıda bastırdığı yayınlarla paylaşmaktadır. 

Giacometti, 1966’da Isviçre’nin Chur kentinde vefat etmiş ve cenazesi doğduğu köy olan Borgonova’ya gömülmüştür.

Giacometti gerçeküstücülük akımına katkıda bulunan bir sanatçı olmakla birlikte eserlerini sınıflandırıp değerlendirmek oldukça zordur. Bazı eleştirmenler yapıtlarını formalist, diğerleri de ekspresyonist akımın ürünleri olarak görmektedir. Kendisi ise yaptıklarının kendi bakışını ve duygularını yansıttığını ifade etmiştir.

Alberto Giacometti Paris'tesi Atölyesinde (1958)
Alberto Giacometti Paris’tesi Atölyesinde (1958)

181907_01
Anne ve Kızı (1933) – Bronz

THREE MEN WALKING [SMALL SQUARE]
Yürüyen üç adam (Küçük meydan) (1948)

Giacometti 001
Yürüyen adam (1947)

Giacometti 002
Yürüyen adam (1960)

Giacometti 003
Yürüyen adam (1960)

Giacometti 004
Yürüyen adam (1960)

Giacometti 005
Yürüyen Adam (1960)

Giacometti 006
Düşen adam (1950)

Giacometti 007
Alberto Giacometti

Giacometti 008
Meydan (1948)

Kedi 1951-55
Kedi (1951-55)

Köpek (1951)
Köpek (1951)

Man Pointing 1947 by Alberto Giacometti 1901-1966
İşaretçi adam (1947)

Uzun Boyunlu Kadın Ayakta
Uzun Boyunlu Kadın Ayakta

Yürüyen Üç Adam (Küçük Meydan) 1948 02
Yürüyen üç adam (Küçük meydan) (1948)

Giacometti 009
Alberto Giacometti, “yaya”, Fotoğraf: Henri-Cartier-Bresson 

Yaya hakları mücadelesinde “beklemek” yerine “talep etmek”…

Ali Rıza Avcan

12 Ekim 1988 tarihinde Avrupa Parlamentosu tarafından kabul edilen ‘Yaya Hakları Bildirgesi“, (The European Charter of Pedestrians’ Rights) -tüm yetersizliklerine karşın- bu alanda çalışan kurum ve kişilerin temel aldığı uluslararası bir belgedir.

2018 yılı Nisan ayında İzmir’de kurduğumuz Yaya Derneği’nin tüzük ve ‘Kuruluş Bildirisi‘ gibi temel belgelerinin düzenlenmesinde bile bu bildirgede yazılı olan hakları temel alıp; bu hakların, geniş kitleler tarafından bilinmesi ve öğrenilip benimsenmesi için çaba göstereceğimizi ifade etmiştik. 

Sözkonusu belge, imzalayan ülkelerin uymak zorunda oldukları uluslararası bir sözleşme niteliğinde olmadığı için, Avrupa Parlamentosu üyesi ülkeleri bile bağlamamakta, bildirgede yazılı hakların herhangi bir ülke tarafından ihlali durumunda bile herhangi bir yaptırım gücüne sahip bulunmamakta; bu nedenle de, başta Avrupa ülkeleri olmak üzere tüm ülkelere örnek olma niyetinden kaynaklanan çetrefilli dili nedeniyle sadece bir temenni ya da tavsiye belgesi olma özelliğine sahiptir. 

Türkçe’ye en doğru çevirisi yakın dostlarım Doç. Dr. İbrahim Alper Arısoy ve çevirmen Nuray Önoğlu tarafından yapılan bildirgede sayılan hakların talep edilmesinden çok, varlığından ya da var olduğundan söz edilmesi; hatta bildirgenin 3. maddesini oluşturan, “Çocuklar, yaşlılar ve engelliler, kentlerin toplumsal ilişkileri kolaylaştıran, mevcut zaaflarını daha da kötüleştirmeyen yerler olmasını bekleme hakkına sahiptir.” ifadesinde görüldüğü gibi hakkın talep edilmesinden çok beklenmesinden söz edilebilmektedir.

Bu bildirgenin kabulünün üzerinden tamı tamamına 30 yıl geçmiş ve bu uzun sürede kentler ve kent içi ulaşım konularında yaya hakları ile ilgili birçok gelişme ve değişiklik olmasına karşın; bu bildirgenin içerik olarak aynen kalması; hatta belgeyi oluşturan ülke, siyasi parti ve parlamenterler tarafından büyük ölçüde unutulması, daha doğrusu şimdilik lazım olmayışının anlaşılması ya da önem ve önceliğini kaybetmiş olması nedeniyle bir köşeye konmuş olması da bambaşka bir gerçektir.

Avrupa Birliği ya da parlamentosu, 1988 yılından bu yana ‘kent hakkı‘ ile yakından ilgili bu hak kategorisini geliştirmek, oluşturduğu bildirgede yazılı olan hakların uygulanmasını beklemek yerine, talep eden zorlayıcı bir tavır geliştirme konusunda yeni çalışmalar yapmak yerine; yaya haklarını unutmaya, unutturmaya ya da ‘kentsel hareketlilik’, ‘sürdürülebilir hareketlilik’ gibi yeni kavramlarla kentleri şekillendiren motorlu taşıt araçlarının egemenliğini başka bir şekilde sürdürmeye aday elektrik otobüs, otomobil ve hibrit araç gibi yeni kazanç yol ve yöntemlerini desteklemekte, radikal bir karar alıp otomotiv ve akaryakıt şirketlerinin egemenliğinden çıkmayı gerektirecek yeni politika ve stratejiler geliştirmekten uzak durmaktadır.

Florian Thein
Fotoğraf: Florian Thein, “Yaya”

Nitekim, Avrupa Parlamentosu milletvekili Michail Tremopoulos‘un 2 Şubat 2010 tarihinde Avrupa Komisyonu’na yönelttiği aşağıdaki sorular da bu gerçeği yansıtmaktadır:

12 Ekim 1988’de Avrupa Parlamentosu bir Avrupa Yaya Hakları Bildirgesini kabul etti. Yirmi yıl sonra, bu bildirge hükümlerinin çoğu, bazı üye devletlerde ölü bir mektup olarak kalmıştır.

Bu konularla ilgili hiçbir Avrupa mevzuatı bulunmamakta ve sonuç olarak AB, yayaların sadece birkaç santim genişliğinde kaldırımlara sahip yollar gibi yayaların yaşamını tehlikeye sokan projelere destek vermektedir. Kentsel Hareketlilik Üzerine Avrupa Eylem Planı bile yaya güvenliği konularında çok az söz söylemektedir. Komisyonun sivil toplum örgütleri tarafından yapılan şikayetlere yanıtı, ise bu sorunların ulusal ve bölgesel yetkililerin görev alanına girdiği şeklindedir.

Yukarıdakiler ışığında Komisyon şu soruları yanıtlamalıdır:

1. Komisyon, yaya haklarının mevcut hukuk rejimlerindeki düzeyini koruma çalışmalarının tatmin edici olduğunu düşünmekte midir?

2. AB tarafından ortaklaşa finanse edilen sürdürülebilir hareketliliği teşvik edecek kampanyaların yayaların haklarına ve güvenliğine ilişkin bölümleri, hangi üye ülkede hangi ölçüde uygulanmaktadır?

3. Komisyon, yol güvenliği, iklim ve insan haklarıyla ilgili Avrupa politikalarının değerlendirilmesinde, üye devletlerdeki yayaların haklarının korunma düzeyini dikkate almakta mıdır?

4. Yunan belediyeleri yaya dostu bir ortam yaratmak için gerekli olan sürdürülebilir kentsel hareketlilik projelerini sundular mı?

5. Komisyon, yukarıda belirtilen Avrupa Yaya Haklar Bildirgesi’ne dayanarak yayaların haklarını korumaya yönelik öneride bulunmayı amaçlamaktadır mıdır?”

(Bu sorulara ait linkle verilen yanıtın linkini aşağıda bulabilirsiniz)

Kısacası, aradan geçen 30 yılın sonunda Avrupa Parlamentosu şimdi haklarla ve onların mücadelesiyle değil; yaya haklarını ihlal eden hükümet ve belediyelerle daha fazla ticaret yapmanın peşindedir.

Dan Cronin
Fotoğraf: Dan Cronin, “Yayalar”

Belki de, ‘yaya hakkı” adıyla tanımlanan hak kategorisinin, Henri Lefebrvre ve David Harvey‘den kaynaklanan Marksist ‘şehir hakkı‘ ya da ‘kent hakkı‘ ile yakın ilişkisi, bu iki hak kategorisinin birbiriyle ilişkilendirilmesi suretiyle kızıllaşması muhtemel ‘yaya hakkı‘ kavramının elden çıkması ihtimali bu ihmalkarlığın ya da gözden düşmenin en temel, en belirleyici nedenidir.

Anlaşıldığı kadarıyla bu bildirge, bir zamanlar ‘Doğu Bloku’ olarak adlandırılan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği ve bağlaşıklarının oluşturduğu ülkeler topluluğunda ortaya çıkan o meşhur turuncu devrimlerin öncesinde, sınıf mücadelesi yerine bireyin insan hakları üzerinden bir soğuk savaş aleti yaratmak isteyen Batı’nın; daha doğrusu kapitalist sistemin oluşturduğu bir tavsiyeler; daha doğrusu beklentiler belgesidir. 

İşte bütün bu nedenlerle, 1988 yılının soğuk savaş rüzgarları içinde bir mücadele yöntemi olarak şekillendirilip liberal insan hakları savunucularının eline verilen ‘Yaya Hakları Bildirgesi‘nin, kentteki kamusal alanlara sahip çıkan ‘kent hakkı‘ boyutunda; ‘bekleyen‘ değil; ‘talep edip zorlayan‘ bir dille demokratikleştirilmesi ve ‘yaya hakları‘ kavramını motorlu taşıt araçlarının kentteki sürdürülebilirliği ve hareketliliği üzerinden okumaya kalkışan Walk21 gibi yönetişimci uluslararası kuruluşların etkisinin yok edilmesi, kentteki kamusal alanları kamusal yarar kriteri üzerinden koruyacak ‘yaya hakkı‘ savunucularının yapacağı mücadelenin en önemli hedefi olmalıdır.

http://www.europarl.europa.eu/sides/getDoc.do?pubRef=-//EP//TEXT+WQ+E-2010-0203+0+DOC+XML+V0//EN

http://www.europarl.europa.eu/sides/getAllAnswers.do?reference=E-2010-0203&language=EN

Kentler, sokaklar, insanlar ve Henri Cartier-Bresson fotoğrafları…

Henri Cartier-Bresson… Efsane bir fotoğrafçı…

22 Ağustos 1908’de Seine-et-Marne bölgesinde, Chanteloup’da doğdu, 3 Ağustos 2004’te Provence’ta, Montjustin’de öldü.

Genç yaşta resim sanatına ilgi duydu, André Lhote’la resim öğrenmek için Lycée Condorcet’de sürdürdüğü orta öğrenimini yarıda bıraktı, daha sonra da İngiltere’ye, Cambridge’e gitti.

1931 yılında fotoğraf çekmeye başladı ve cebinde ‘fetiş‘ fotoğraf makinesi Leica’yla Avrupa’yı keşfe çıktı.

1933’te Julien Lévy, New York’daki galerisinde ilk Henri Cartier-Bresson sergisini açtı.

Henri Cartier-Bresson bir yıl sonra Meksika’ya giderek bir yıl orada kaldı. 1935 yılında Birleşik Devletler’e döndüğünde, sinemayla ilgilenmeye başladı ve yine Julien Lévy’nin galerisinde, Walker Evans ve Manuel Alvarez Bravo’nun çalışmalarıyla birlikte kendi fotoğraflarını sergiledi. 1936’dan başlayarak üç yıl süreyle sinemacı Jean Renoir’ın ikinci asistanı oldu.

1940 yılında Almanlar tarafından tutsak edilen Henri Cartier-Bresson, Şubat 1943’te, birkaç girişimin ardından kaçmayı başardı. Yeniden fotoğrafçılığa döndü ve aynı yıl Picasso, Matisse, Braque, Bonnard gibi birçok sanatçının portresini çekti. 1944’te, savaş tutsaklarının ve toplama kamplarına gönderilenlerin yurda dönüşünü konu alan Le Retour (Dönüş) adlı belgesel filmi yönetti. 1946’da, öldüğünü sanan dostlarının Modern Sanatlar Müzesi’nde anısına bir sergi düzenledikleri sırada New York’a döndü.

1947’de, Robert Capa, David Seymour, George Rodger ve William Vandivert’le Magnum Photos’u kurdu.

Doğu’da yolculuk etmeyi sürdürdü, 1947’de önce, Gandhi’nin ölümü sırasında Hindistan’a, daha sonra Çin’e, Endonezya’ya, SSCB’ye, Küba, Meksika ve Japonya’ya gitti.

1974 yılında kendini bütünüyle desene verdi; ama portre ve manzara fotoğrafıyla ilgilenmeyi de sürdürdü.

Henri Cartier-Bresson Vakfı 2003 yılında, Paris’te, Montparnasse’ta açıldı. Henri Cartier-Bresson, 3 Ağustos 2004’te, Provence’da, Montjustin’de öldü.

Henri Cartier-Bresson, yakın ilişki kurduğu Gerçeküstücüler gibi, görüntüler dünyasına uyarlanmış bir tür otomatik yazı kullanmıştır. Ona göre: “Fotoğraf çekmek, aklı, gözü ve yüreği aynı nişan çizgisi üstüne getirmektir. Fotoğraf bir yaşam biçimidir.” Yapıtının önemli bir bölümü, çevremizi saran, görünürde sıradan olayları konu alarak, “belirleyici bir an” içinde onların evrensel boyutlarını ortaya çıkarmayı amaçlar.

Henri-Cartier-Bresson-in-1957.-Photograph-Jane-BownObserver-1200x720
Henri Cartier-Bresson & “Leica

hcb_b
Henri Cartier-Bresson

cartier-bresson
İstanbul, 1965

Henri Cartier-Bresson, Washington, 1947
Washington, 1947

6550284557_b29a66807a_o
Fransa, Hyeres, 1932

 

44107103834_b1031df3aa_o
Paris

45136380512_235f2ed45f_o
Henri Cartier-Bresson

Henri-Cartier-Bresson-2-720x380
Sevilla – İspanya, 1933

ruipalha0068-
Henri Cartier-Bresson

Henri Cartier-Bresson 001
Jean-Paul Sartre, Paris, 1946.

cartier_bresson_231_1994_434240_displaysize
Bergama, Türkiye, 1965

cartier_bresson_335_1994_420961_displaysize
İstanbul, 1965

Henri Cartier-Bresson - The Man, the Image & the World
“The Man, The Image & The World”

Yaya kimdir? (3)

Ali Rıza Avcan

Kentlerdeki kamusal mekânları kullanan yayaların, trafik levhalarındaki grafik çizimlerden farklı olarak kim olduğu sorusunu ortaya atıp, yayayı yaşı, cinsiyeti, medeni durumu, sağlığı ile bedensel ve ruhsal yetkinliğinden kaynaklanan kişisel kimliği ya da kullandığı araç dışında sahip olduğu ekonomik, toplumsal ve kültürel özellikleriyle ortaya çıkan sınıfsal aidiyeti üzerinden tanımlamaya kalktığımdan bu yana kendimi yol, kaldırım, meydan ve parklarda gördüğüm her insan ve hayvana daha yakın hissetmeye başladım.

Yol, kaldırım yapan veya temizleyen işçilere ya da çöp toplayıcılarına rastladığımda, onlara daha yüksek bir duyarlılıkla selam verip “kolay gelsin” diyor, sahilde oltalarıyla balık avlayanları gördüğümde onlar adına umutlanıyor, Kordon’da ya da diğer açık alanlarda para kazanmak amacıyla birşeyler satmaya çalışan kent yoksullarını anlayışla karşılıyor, sokak müzisyenlerinin zabıta takibinden nasıl kurtulabileceklerini düşünüyorum…

İşportacılar 002

Çünkü bana göre onlar, logo, amblem, sembol gibi şeylerle aşırı basitleştirilip kalıplaştırılan ya da yalıtılıp steril hale getirilen tasarımlar dışında daha gerçek, daha sahici canlıları; dokunup konuşabildiğimiz insan ve hayvanları ifade ediyor artık.

O nedenle şimdi yayaları o grafik tasarımlar üzerinden değil; onların toplumsal ilişkileri, sınıfsal aidiyetleri ve sahip oldukları kültürel zenginlikleri üzerinden anlayıp yakınlık kurmaya çalışıyorum.

O anlamda seyyar satıcıların ya da işportacıların yaptığını, eskiden olduğu gibi mekân sahibi esnafların savunduğu gibi disiplin altına alınması gereken marjinal bir faaliyet olarak değil; yoksunlukları nedeniyle işyeri sahibi olamayan ve bunun doğal bir sonucu olarak ya kendi ya da diğer bir işyeri sahibi adına çalışan kent yoksulları olarak görüyorum.

Sokak köpeklerinin düşman olarak bellediği çöp toplayıcısı kadın, erkek ve çocukları; hatta çöp arabasının içinde annesi ile birlikte dolaşan bebekleri ise kent yaşamından çekilip gitmesi gereken marjinal sektörün aktörleri olarak değil; her geçen gün sermayenin egemenliğine giren katı atık toplama işinin son neferleri ya da o şirketler adına çalışmak zorunda kalan işçiler, emekçiler olarak görüyorum. Aynen, “sözleşmeli tarım” yöntemiyle yoksullaşan köylülerde, tarım üreticilerinde olduğu gibi…

Balıkçılar 001

Evet, kamuya ait sokak, cadde, kaldırım, meydan, iskele, köprü ve parklarda yürüyen, koşan, oturup eğlenen, seyyar aracı ile dolaşıp satış yapan ya da birşey üreten, çöp toplayan, malını serip satmaya çalışan, tek başına ya da karısı ve çocuğu ile birlikte gelip saatlerce salladığı oltanın ucundaki umudu bekleyen, desteklediği siyasi bir parti, kişi ve grup ya da toplumsal protesto eylemlerine katılan, o nedenle defalarca tacizkâr polis aramalarıyla atılan gaz fişeklerine maruz kalan, piknik yapıp dinlenen, büyük bir keyifle uzanıp etrafı seyreden, yatıp uyuyan, saatlerce arkadaşını, eşini ya da sevgilisini bekleyen; velhasıl, hemen herkes, kentte yaşayan herkes bu anlamda yayadır, yaya olmanın rahatlığını, özgürlüğünü, tadını çıkaran bir canlıdır! 

Bu anlayışa göre en azından, 2017 yılına ait verilerine göre toplam nüfusu 80.810.525 kişi olan Türkiye’de, TÜİK’in 2018 yılı Eylül ayı verilerine göre 22.796.221 adet motorlu taşıt araç sahibi ile yine Emniyet Genel Müdürlüğü’nün 2017 yılı sonu verilerine göre 28.181.830 adet sürücü belgesi sahibinden arta kalan “motorlu taşıt aracı sahibi olmayan” toplam 58.014.304 kişinin ya da “sürücü belgesi sahibi olmayan” toplam 52.628.695 kişinin büyük olasılıkla yaya olduklarını kabul etmemiz mümkün olacaktır. 

Türkiye’de bugüne kadar yayaların toplumsal, ekonomik ve kültürel boyutlarıyla ilgili herhangi bir araştırma yapılmamış olmamakla birlikte; yaya olmanın ön koşulunun “motorlu taşıt aracı sahibi olmamak” ya da “motorlu taşıt aracı kullanmamak” olduğunu düşündüğümüzde Türkiye nüfusundan artakalan 58 milyon kişinin taksiye, dolmuşa, otobüse, herhangi bir toplu ulaşım aracına ya da eşinin dostunun arabasına binme fırsatı dışında genel olarak yaya olduğunu söyleyebiliriz.

Ama yine de başka amaçlarla yapılan bazı araştırmalardaki yayaların sosyo-ekonomik özellikleri ile ilgili veriler, bize bu konuda bazı ipuçları verebilir. Örneğin, aynı bölgedeki yayalarla bisikletlilerin aylık gelirlerini birbiri ile karşılaştırma olanağını veren ve WRI Türkiye tarafından İzmir Büyükşehir Belediyesi adına yapılan “İzmir Tarih Sürdürülebilir Ulaşım Projesi” kapsamında, Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerindeki 2.142 adet yaya, 288 adet bisikletli, 686 hanehalkı ve 663 adet işyeri çalışanı olmak üzere toplam 3.779 kişiyi kapsayan alan araştırması sonucunda; bisikletlilerin % 40’ının 2.000 TL veya altında aylık gelire sahip olduğu ortaya çıkarken, bu oranın yayalarda % 51 düzeyinde olması, yayaların genel olarak bisiklet ya da motorlu taşıt aracı sahiplerine göre daha az gelir sahip olduğu öngörüsünü doğrulayan bir sonuç olarak yorumlanabilir. (1)

Toplayıcılar 027Sonuç olarak, iki haftadır devam ettirdiğimiz bu yazı dizisinin sonunda kentte yaşayan ya da çalışan; hatta bir şekilde uzun ya da kısa bir süre için o kente konuk olanların bulvar, cadde, sokak, kaldırım, meydan, köprü, iskele, kıyı şeridi ve park gibi o kentteki kamu alanlarını kullanmak suretiyle yaya olma vasfını kazandıklarını, bu nedenle yayalara ait haklarla kent hakkı arasında doğrudan bir ilişkinin kurulmasına neden olduklarını, kamusal alanların kullanıcısı olan yayalara ait hakların önce ünlü Fransız sosyolog ve felsefeci Neo-Marksist Henri Lefebvre, daha sonra yine ünlü bir İngiliz coğrafyacı ve antropolog Marksist David Harvey tarafından ortaya atılıp farklı şekillerde tanımlanan “şehir hakkı” ya da “kent hakkı“nın bir çeşidi, bir alt türü olduğunu söyleyebiliriz.


(1) İzmir Tarih Sürdürülebilir Ulaşım Projesi, WRI Türkiye, İzmir Büyükşehir Belediyesi sh.40

Yaya kimdir? (2)

Ali Rıza Avcan

2018 yılının Şubat-Nisan ayları arasındaki dönemde, kurmak üzere yola çıktığımız Yaya Derneği’nin tüzüğünü ve kuruluş  bildirisini hazırlarken, ‘yaya‘ sözcüğü ile anlatmak istediğimiz şeyin ne olduğunu ve bu kategoriye kimlerin girdiğini ya da girebileceğini uzun uzun görüşüp tartışmıştık.

Bu tartışmalarda, ‘yaya‘yı cinsiyeti ya da cinsel tercihi, gençliği, yetişkinliği ve yaşlılığı gibi yaş dönemleri, engelli olup olmadığı gibi özellikleri, hasta ya da sağlıklı olması, ağır yük taşıması, birlikte olduğu eş, sevgili, arkadaş, bebek, çocuk ve diğer aile bireyleriyle birlikte ya da bisiklet kullanıp kullanmadığı üzerinden tanımlamaya çalışmış, bu tanıma kentte yaşayan sokak hayvanlarını da dahil etmiş; böylelikle bütün bu kavram, sıfat ve olguların ‘yaya‘yı oluşturan temel bileşenler olduğuna karar vermiştik. Nitekim hazırladığımız kuruluş bildirisinde de aynen şu ifadeleri kullanmıştık.

Bu nedenle Bizler, Yaya Derneği kurucuları olarak, yaya öncelikli kent tasarımı talep ederken, bir lüks ya da ikincil bir hak talebinde bulunmuyoruz. Kent içindeki her kadının, erkeğin, yaşlının, engellinin, çocuğun ve bebeğin, hastanın, ağır yük taşımak zorunda olanların, kenti bizimle paylaşan hayvan dostlarımızın kentte bağımsız hareket edebileceği sokaklar, caddeler, meydanlar ve parklar istiyoruz.

Ardından da tasarımcı arkadaşların hazırladığı görsellerde, özellikle de derneğin logosunda ‘yaya’nın nasıl ifade edileceğini hararetli bir şekilde tartışmıştık: ‘Yaya’ bir kadın mı yoksa bir erkek mi; yoksa her ikisinin yer aldığı bir grafikle mi ifade edilmeliydi? Peki, bu arada LGBTİ bireyleri unutacak mıydık? Kadın ve erkeğin arasına çocuk alırsak aile kurumunu mu kutsayacaktık? Kadın ve erkek arasındaki eşitsizliği, önerilen cinsiyetsiz çizimlerle ortaya koymak ne ölçüde doğruydu? Bütün bu çizimlerde engellileri nereye koyacaktık? Grafiklerle ortaya koyulan bütün bu figürleri hangi mekanda gösterecektik? Kaldırımda mı, yolda mı; yoksa kaldırımdan yola adım atarken mi?

Resim1

Günlerce süren bu tartışmalar sırasında hep bir şeylerin unutulduğunu ve hazırlanıp önümüze konulan amblem, logotype ya da logoların bizlerin düşüncelerini büyük ölçüde biçimlendirip şekillendirdiğini hissetmeye başlamıştım. Ancak, henüz ne ben, ne de arkadaşlarım, yayanın ve yaya haklarının dünü, bugünü ve geleceği konularını yeterince araştırıp bilgi sahibi olmadığımız için bu eksikliği kendimce adlandıramamış, hissettiklerimi net bir şekilde ortaya koyamamıştım. 

Ancak ‘yaya’; kamusal mekanlardaki kadındır, erkektir, yaşlıdır, engellidir, çocuktur, bebektir, hastadır, ağır yük taşıyandır, kenti bizimle paylaşan hayvan dostlarımızdır; kısacası “yaya herkestir” derken; ‘yaya‘ kavramını sadece ve sadece kimlikler ve onun kamusal alanlardaki yürüyüşü üzerinden tanımlayarak fazlasıyla steril hale getirdiğimizi, kentin cadde, sokak, kaldırım, meydan ve parklarında görüp konuştuğumuz, dokunup hissettiğimiz; hatta zaman zaman yaşamın akışı içinde aynı şeyleri yaparak onlardan biri olduğumuz bu insanları, sadece kimlikleri üzerinden tasarlanan nesneler olarak görmeye başladığımızı, onlarla kamusal mekânlar arasında, orada bulunup kullanmaktan kaynaklanan ekonomik, toplumsal ve kültürel ilişki ve etkileşimin dikkate alınmadığını düşünmeye başlamıştım.

Ancak ‘yaya‘ olma halinin toplumsal, ekonomik ve kültürel yanıyla yaya hakları konusunda, ülkemizde yapılmış herhangi bir araştırma ve yayın bulunmadığı; ayrıca, insan hakları, hukuk, felsefe ve sosyoloji gibi toplumsal bilimlerle ilgilenen bilim insanları bu konularda çalışmalar yapmayı kendileri açısından önemli ve öncelikli görmedikleri için ilk elden başvurup okuyabileceğim tek bir yayına ulaşamadım. Çünkü ‘yaya‘ ile ‘kent‘ ya da ‘mekan‘ arasındaki ilişkiyi sorgulayan çoğu araştırma ve yayın, konuyu daha çok kent ya da bölge planlama disiplini içinde ele alıyor ya da yayanın bizim kentlerimizdeki durumunu, çoğu kez Avrupa ya da ABD kaynaklı yayınlardan atıflar yaparak okuyup anlatmaya çalışıyordu.

Bu tartışma ve değerlendirmeler sonrasında, yaptığım araştırma ve gözlemler dışında işin uzmanı olduğunu varsaydığım arkadaş ve dostlarımla  yaptığım görüşmeler sonrasında, grafik tasarımcının yaratıp önümüze koyduğu bu ‘steril yaya’ları ete kemiğe büründürmek için onları içinde bulunup oturdukları, yürüdükleri, çalışıp ürettikleri, eğlenip dinlendikleri, hep birlikte yürüyüp ya da toplanıp toplumsal etkinliklere katıldıkları kamusal mekânlarla ilişkileri boyutunda ele almanın daha doğru olduğunu anlamaya başlamıştım.

Tahtakale 004

Hele ki, cadde, sokak ve meydanlarındaki karmaşa, kalabalık, kaos ve düzensizliğin Avrupa ya da ABD kentlerine göre daha baskın ve yaygın olduğu, yaşamın dışarıda; yani çalışma, gezme, eğlenme ve dinlenme gibi insanlık hallerinin sokakta yaşandığı, iş yerlerinin devamlı olarak cadde, sokak ve kaldırımları işgal ettiği, işportacılarla seyyar satıcıların kentin cadde, sokak ve çarşılarını kendi iş yeri olarak gördüğü, mahalle halkının vakitlerini evlerinin önündeki merdiven ve alanlarda geçirdiği  bizim gibi Akdeniz ya da Doğu kentlerinde bunun daha önemli ve gerekli olduğunu, bu nedenle de kamusal mekânları bu şekilde canlılıklarını koruyarak savunmanın yaşamsal bir sorun olduğunu anlamaya başlamıştım.

Evet, ‘yaya‘ları ve onların haklarını savunup koruyalım; yani, onların cadde, sokak, meydan, köprü, iskele, park gibi kamusal alanlara canlılık veren varlıklarını koruyarak, sokak müzisyeni, dilenci, işportacı, seyyar satıcı ve çöp toplayanlar gibi sokağı sokak yapan insanları da kendi varlık nedenleri içinde kabul edip onları yok etmek için zabıta önlemlerine başvuranlara karşı çıkarak, ülkemizin ve kentlerimizin bir Akdeniz ve Doğu ülkesi ya da kenti olduğunu bilerek…

Devam Edecek…

Yaya kimdir? (1)

Ali Rıza Avcan

Yaya‘ sözcüğünün etimolojik kaynağı

Türk Dil Kurumu’na ait Türkçe Sözlük’te “yürüyerek giden(1) şeklinde açıklanan ‘yaya’ sözcüğünün etimolojik kaynağı, Türklerin ilk alfabesi olarak bilinen Orhun alfabesi ile Göktürkler tarafından yazılan Orhun Anıtları’nda yer alan ‘yadağ’ ya da ‘yadag’ sözcüğüne dayanır: “yadag süsin ikinti kün kop ölürtim” (yaya askerini ikinci gün hep öldürdüm).

Bu sözcük, Türkçe üzerine yazılmış ilk eserlerinden biri olan İbn-i Mühenna’nın 1310 tarihli Lügat‘ında ‘yadağ/yatağ’, 1451 tarihli Ferec ba’d eş-şidde isimli hikaye kitaplarında ‘yayak’, Aşıkpaşazade tarafından yazılan Tevarih-i Al-i Osman‘da ‘yadağ – yürüyen/piyade’ şekline dönüşmüş, Eski Türkçe’deki ‘yad-açmak’ sözcüğü ise ‘yaymak’ fiilinden  +A sonekiyle türetilmiştir. (2)

Yaya’ sözcüğünden zaman içinde türetilen diğer sözcük ve deyimler ise ‘yayalık’, ‘yayan’, ‘yayan yapıldak’, ‘yaya kalmak’, ‘yaya geçidi’, ‘yaya kaldırımı’, “yaya kaldın tatar ağası” ve “şimdi yaya kaldın tatar ağası“dır. (3) 

Yaya’ sözcüğü ile ‘yürümek’ arasındaki bu anlamlı ve doğrudan ilişkiden ise ‘yürüyüş’, ‘gezme’, ‘gezmek’, ‘gezinme’, ‘yol almak’, ‘gitmek’, ‘yollara düşmek’, ‘emekleme’, ‘emeklemek’, ‘sıralama’, ‘sıralamak’, ‘arşınlamak’, ‘adım atmak’, ‘taban tepmek’, ‘tabanları yağlamak’, ‘tabanları patlamak’, ‘mesafe almak’, ‘adımlarını açmak’, ‘ilerleme’, ‘ilerlemek’, ‘gerileme’, ‘gerilemek’, ‘piyade’, ‘uykuda gezme’, ‘yürüme’, ‘dolaşma’, ‘trafik’, ‘adım’, ‘hatve’, ‘adi adım’, ‘koşar adım’, ‘uygun adım’, ‘sık adım’, ‘seyrek adım’, ‘sallana sallana’, ‘yan yan’, ‘paytak paytak’, ‘düşe kalka’, ‘topal topal’, ‘topallaya topallaya’, ‘seke seke’, ‘adım adım’ ve ‘badi badi’ gibi birçok eş anlamlı sözcük ve kavram türetilmiştir. (4)

Yaya‘ sözcüğünün günlük yaşamdan çok askeri alanda kullanımından kaynaklanan ‘piyade‘ ise Farsça kaynaklı bir sözcük olarak ‘yaya‘, ‘yaya askeri‘ ya da satranç oyuundaki ‘piyon‘ anlamında, Pehlevice ya da Partça olarak bilinen Orta Farsça’da ‘pāi / pād = ayak‘ sözcüğünden türetilen ‘payādak‘ veya ‘padātak‘ sözcüğünün evrilmiş şeklidir.

Resim2
Satrançın piyonu olarak Bizans’ta ve Osmanlı’da yaya olmak…

Trafik mevzuatına göre ‘yaya

Yaya‘ sözcüğünün günlük uygulamadaki hukuki anlamını, “karayollarında, can ve mal güvenliği yönünden trafik düzenini sağlamak ve trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda alınacak önlemleri belirlemek” amacıyla kabul edilen 13.10.1983 tarih, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun ‘Tanımlar‘ başlığını taşıyan 3. maddesi kapsamında göremeyiz. Söz konusu madde düzenlemesinde aralarında ‘yaya yolu‘, ‘yaya geçidi‘ olan 88 ayrı kavramın tanımı yapıldığı halde ‘yaya‘ kavramının tanımı yapılmamıştır. 

Yaya 027
Bir zamanlar kentler, bir zamanlar yayalar…

Bu eksiklik, yine aynı maddenin son fıkra hükmü uyarınca 18 Temmuz 1997 tarih, 23053 sayılı Mükerrer Resmi Gazete’de yayınlanan Karayolları Trafik Yönetmeliği’nin ‘Tanımlar‘ başlığını taşıyan 3. maddesinin 20. sırasında yer alan şekliyle tanımlanarak giderilmiş; ‘yaya‘ kavramı bundan böyle, “araçlarda bulunmayan, karayolunda hareketsiz veya hareket halinde bulunan insan” olarak tanımlanmıştır. 

Görüldüğü gibi ‘yaya‘, karayolu trafiğindeki araçların içinde olmamak koşuluyla, hareket eden ya da etmeyen bir canlı olarak tanımlanmış; böylelikle karayolu ve sürücü ilişkisinin dışında bırakılmıştır.

Oysa ‘yaya‘, sadece karayoluyla ve karayolu trafiğindeki araçlarla ilgili bir canlı olmayıp; aynı zamanda, karayolu olsun ya da olmasın kentteki tüm kamusal mekânlarda yürüyüp oturarak, konuşup bağırarak, susup eğlenerek var olan, kısacası kamusal mekânları kullanan insandır.

Devam Edecek…


(1) TDK Türkçe Sözlük, 6. Baskı, Ankara-1981, sayfa 857.

(2) İsmet Zeki Eyüboğlu, Türk Dilinin Etimoloji Sözlüğü, 1. Baskı, Sosyal Yayınları, Haziran-1968, sayfa 384.

(3) Ömer Asım Aksoy, Deyimler Sözlüğü 2, TDK Yayını, Ankara-1978, sayfa 939.

(4) Ş. Recai Cin, Kavramlar Dizini, TDK Yayını, Ankara-1971, sayfa 901.

Seçim bildirgelerindeki yayalar ve hakları…

Ali Rıza Avcan

İnsanın, kentin cadde, sokak, meydan, park gibi kamusal mekânlarında yürüyüp dinlenmesinin, çalışıp üretmesinin, eğlenip siyasi ve toplumsal eylemlere katılmasının bir insan hakkı olarak nitelenmesi oldukça yeni bir olgudur.

Avrupa Parlamentosu’nun 1988 yılında kabul ettiği Yaya Hakları Bildirgesi; bu anlamda, insanın kentin kamusal mekânlarındaki temel haklarını belirleyerek insan odaklı bir kent için gerekli olanları ortaya koymuştur.

Böylelikle, yayaların kent içindeki konumu ve önemi, trafik mevzuatında “yaya” olarak tanımlanan pasif tanımından sıyrılarak haklarının farkında, bu hakların uygulanması için talepte bulunup mücadele eden daha aktif bir konuma ulaşmıştır. 

Bundan böyle “yaya” olarak tanımlananlar; sadece sokaklardaki kaldırım ve geçitleri yürüyerek kullandığı söylenen trafiğin bir bileşeni değil; bunun yanında, sahip olduğu haklar çerçevesinde, kentin tüm kamusal mekânlarına sahip çıkıp oralarda yürüyen, koşan, oturan, çalışıp üreten ve toplumsal eylemlere katılan, o ortak alanların işgal, kiralama, tahsis ve yağma gibi yöntemlerle özelleştirilmesine karşı çıkan, bu amaçla örgütlenip hak temelli mücadeleyi başlatan kentliler olarak kabul edilmeye başlamıştır.

Ancak bu gelişmenin ülkemizdeki boyutu; özellikle de, ülkeyi ve kentleri yönetmek için genel ve yerel seçimlere katılan siyasi partiler ve onların adayları açısından böyle olmamış, siyasi partiler ve onları adayları ne hikmetse yayalara, araç sahiplerinden daha fazla önem ve öncelik vermiştir. Onlara göre yayalar, temel haklara sahip kentliler olmaktan çok kentlerde her geçen gün artan yoğun araç trafiği içinde dikkate alınıp korunması gereken bir trafik  bileşenidir. O nedenle yayaya verilen şeyler, yoğun araç trafiğine verilen şeylere bağlı olmuş, bu ikisi arasında hep bir dengenin gözetilmesine dikkat edilmiştir.

Bu durumun en güzel örneği geçmişteki genel ve yerel seçimlere katılan siyasi partilerin eski seçim bildirgelerinde görülür.

İşte o nedenle biz de 30 Mart 2014 tarihi ile 24 Haziran 2018 tarihleri arasında yapılan 3 genel seçim ve 1 yerel seçimde siyasi partilerin kamuoyu ile paylaştıkları seçim bildirgelerinde “yaya” sözcüğünü arayarak bir tespit yapmaya çalıştık.

Yaptığımız çalışmanın sonuçlarını aşağıdaki çizelgede görebilirsiniz.

Seçim Bildirgelerinde Yaya Hakları

Sizlerle paylaştığımız bu çizelgeden de göreceğiniz gibi, 30.03.2014-24.06.2018 dönemindeki dört ayrı seçime katılan 5 siyasi partiden, düzenlediği seçim bildirgelerinde “yaya” sözcüğüne hiç yermeyen partiler Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ve İyi Parti (İYİP), “yaya” sözcüğü yerine “kent hakkı” kavramını kullanan parti ise Halkların Demokratik Partisi (HDP)’dir.

Halkların Demokratik Partisi (HDP), 30 Mart 2014 tarihli yerel seçimler için hazırladığı 22 sayfalık seçim bildirisinde “yaya” ya da “yaya hakları” sözcüğünü kullanmayıp yedi kez “kent hakkı” sözcüğünü kullandığı halde; bu sözcüğü 7 Haziran 2015 tarihli genel seçimler için hazırladığı “Büyük İnsanlık, Biz’ler Meclise” isimli seçim bildirisinde hiç kullanmamış, 1 Kasım 2015 tarihli ve “Büyük İnsanlık, Büyük Barış” isimli seçim bildirisinde de sadece bir kez kullanmıştır. 24 Haziran 2018 tarihli seçim bildirisinde ise “kent hakkı” sözcüğüne hiç yer vermediği görülmektedir.

Tüm bu partilerin ele alıp incelediğimiz seçimlerde ve seçim bildirgelerinde kullanmadığı tek sözcük ise “yaya hakkı“dır.

Yaya” sözcüğüne yer verenler ise, 30 Mart 2014 tarihli yerel seçim beyannamesi ile 24 Haziran 2018 tarihli genel seçim beyannamesi olmak üzere iki kez kullanan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ile 7 Haziran 2015, 1 Kasım 2015 ve 24 Haziran 2018 tarihli genel seçim bildirgelerinde 2, 2 ve 1 kez kullanan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)’dir. 

Yaya Hakları ve AKP

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP),  30 Mart 2014 tarihli yerel seçimler için hazırladığı “Büyük Medeniyet Yolunda İnsan, Demokrasi, Şehir” başlıklı ve 103 sayfalık seçim beyannamesinde yaya, yaya geçidi ve yaya yolu sözcüklerinin yer aldığı bölümler şu şekildedir:

1)Birçok şehrimizde meydanları araç trafiğine kapatarak yayalara tahsis ettik” (sayfa 34)

2)Büyük şehirlerimizde ana ulaşım yol ağındaki kavşaklarda görme ve bedensel engelliler için yaya geçitlerini düzenledik, yüzlerce sinyalize kavşak yaptık.” (sayfa 54)

3)Aynı şekilde engelliler, yaşlılar, çocuklar, hamileler gibi gruplar dahil herkesin rahat ve yardımcıs olarak kullanabilmesi gereken park, bahçe, meydan, yaya yolu ve kaldırımı gibi kentsel donatı alanları ile altyapının kullanıma uygun hale getirilmesine yönelik projeler geliştirilecek, katkı sağlanacaktır.” (sayfa 55)

AKP 2014 Seçim Bildirgesi

4)Kent içi ulaşımda yaya ve bisiklet kullanımı gibi alternatiflere katkı sağlanacaktır.” (sayfa 62)

5)Merkezi hükümet olarak, kent içi yaya ve araç trafiğini şehirlerarası trafikten ayırmak amacı ile 60 il merkezinde, 487 adet ilçe ve 223 adet belde yerleşiminde 3951 km uzunluğunda kent geçişi yaptık.” (sayfa 87)

6)Kent içi yollarda, şehirlerarası transit trafiğin kesintisiz akımını sağlayan 342 adet köprülü kavşak, 1773 adet kontrollü ve sinyalize kavşak, 1064 adet kontrollü hemzemin geçit ve 1015 adet yaya alt ve üst geçidi inşa ettik.” (sayfa 87)

7)Belediyelerimiz de bölünmüş yollar, üst ve alt geçitler, köprülü kavşaklar, yaya alt ve üst geçitleri ve tüneller gibi pek çok yatırıma imza atmışlardır.” (sayfa 89)

7 Haziran 2015 ve 1 Kasım 2015 tarihli genel seçimlere ait bildirgelerde yayalardan söz etmeyen Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) 24 Haziran 2018 tarihli son genel seçimde ise “Güçlü Meclis, Güçlü Hükümet, Güçlü Türkiye” isimli 360 sayfalık seçim bildirgesinin 266. sayfasında “tarihi şehir merkezlerinde yaya dolaşımını mümkün kılacak ve bu alanları araç trafiğinden arındıracak yaklaşımları destekleyeceğiz” ifadesine yer vermiştir.

CHP-SecimBildirgesi-2018-icerikYaya Hakları ve CHP

Yaya” sözcüğüne düzenlediği hiçbir yerel seçim bildirgesinde yer vermeyen Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) ise;

1) 7 Haziran 2015 tarihli genel seçimler için hazırladığı 158 sayfalık bildirgenin 114. sayfasında “kent içi trafikte yaya ve bisiklet öncelikli düzenlemeler yapılacaktır” ve “sokaklar ve meydanlar insan dolu ve yaya dostu olmalıdır” ifadelerine,

2) 1 Kasım 2015 tarihli genel seçimler için hazırladığı 229 sayfalık “Önce Türkiye” isimli bildirgenin 170 ve 171. sayfalarında, 7 Haziran 2015 tarihli genel seçimler için hazırlanan bildirgenin 114. sayfasında yazılı ifadelerde herhangi bir değişiklik yapılmadan aynen yer verildiği,

3) 24 Haziran 2018 tarihli son genel seçimler nedeniyle hazırlanan 240 sayfalık bildirgenin 213. sayfasında, “kent merkezleri ve bölgesel merkezlerde yayalaştırma uygulamalarını yaygınlaştıracağız” ifadesine yer verdiği görülmüştür.

Genel Olarak

Ele alıp incelediğimiz seçim bildirgelerinde de gördüğümüz gibi, AKP ve CHP gibi siyasi partilerin hazırladığı metinlerde bazen yer alan bazen de almayan “yaya” sözcüğü ile ifade edilen ya da anlatılmak istenen şey, yaya haklarından çok 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu ile Karayolları Trafik Yönetmeliği’nde tanımı yapılan “araçlarda bulunmayan, karayolunda hareketsiz veya hareket halinde bulunan insan“dan başka bir şey değildir. 

Araçlarda bulunmayıp karayolunda hareket halinde olan ya da olmayan insan… Bu nedenle herhangi bir hakka sahip olmayan insan… Araç trafiğinin ikincil bir unsuru, bir bileşeni olarak kabul edilen insan…

Sanki, tarihteki ilk kentlerin sahibi yayalar değilmiş ve taşıt araçları onların yerini almamış, kentleri işgal edip onları ikinci plana atmamış gibi…

Seçim bildirgeleri ise siyasi partilerin ve adayların bu şekilde tanımladıkları insanlar adına yapacakları şeylerden, vaatlerden söz ediyor…

Yaya kaldırımları, geçitler ve yaya alanları…

Yaya odaklı şehir” yerine, yayayı seven “yaya dostu kentler” önerileri gibi…

Bütün bu yazılıp çizilenler, siyasi partilerin aynen üniversitelerdeki akademisyenler ya da medyadaki gazeteciler, televizyoncular gibi 1988 tarihli Avrupa Yaya Hakları Bildirgesi‘nden; yayaların, kentlerdeki kamusal mekanların asıl sahibi olduğundan ve bu nedenle birtakım temel haklara sahip olduklarından haberdar olmadıklarını, bütün bu anlatımları insan hakkı penceresinden görmediğini ortaya koyuyor…

Leanne Boulton
Fotoğraf: Leanne Boulton

İşte bu nedenle, ülkemizdeki tüm siyasi partilerle onların belediye meclis üyesi ve başkan aday adaylarına ya da adaylarına bir kez daha bu işin bir yaya hakkı sorunu olduğunu, konuyu bir de bu pencereden görmek zorunda olduklarını anlatmamız gerekiyor…

Ardından da, 2019 yılının Mart ayında yapılacak yerel seçimler nedeniyle hazırlayacakları seçim bildirgelerinde, 1988 tarihli Avrupa Yaya Hakları Bildirgesi‘nde yer alan yaya haklarının kabul görüp uygulanmasına ilişkin vaat ve projelere yer verip, seçilip göreve geldikleri takdirde bu vaatlerini yerine getirmeleri konusunda bizlere taahhütte bulunmalarını talep etmemiz; bunun için de, başta Yaya Derneği olmak üzere yaya haklarını savunan tüm örgüt, kesim ve bireylerin canla başla çalışması gerekmektedir.

İşgal edenlerden bedelini almamak…

Ali Rıza Avcan

Kentlerdeki yol, meydan, pazar, iskele, köprü gibi kamusal alanların kurum ya da şahıslar tarafından herhangi bir amaçla geçici bir süreliğine işgal edilmesi işgal harcı adı verilen bir belediye gelirinin tahakkuk ve tahsiline konu olur.

Buna ilişkin yasal düzenleme, 26.05.1981 tarih, 2464 sayılı Belediye Gelirleri Kanunu’nun “İşgal Harcı” başlığını taşıyan 52. maddesinde şu şekilde yapılmıştır:

Belediye sınırları içinde bulunan aşağıdaki yerlerden herhangi birinin satış yapmak veya sair maksatlarla ve yetkili mercilerden usulüne uygun izin alınarak geçici olarak işgal edilmesi işgal harcına tabidir:

1. Pazar veya panayır kurulan yerlerin, meydanların, mezat yerlerinin her türlü mal ve hayvan satıcıları tarafından işgali,

2. Yol, meydan, pazar, iskele, köprü gibi umuma ait yerlerden bir kısmının herhangi bir maksat için işgali,

3. Motorlu kara taşıtlarının park etmeleri için il trafik komisyonlarının olumlu görüşü alınarak belediyelerce şehir merkezlerinde tesis edilen ve işletilen mahallerin çalışma saatleri içinde, taşıtlar tarafından işgali (Bisiklet ve motosikletler hariç)

Yukarıda sayılan yerlerin izinsiz işgalleri mükellefiyeti kaldırmaz.

(Ek fıkra: 3.3.2004-5101/3 Madde) 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunan eser, icra ve yapımların tespit edildiği kitap, kaset, CD, VCD ve DVD gibi taşıyıcı materyallerin birinci fıkrada bahsi geçen yerlerde satışına izin verilmez.”

Yine aynı kanunun 53, 54, 55 ve 56. maddelerine göre işgal harcını, işgale harca tabi yerleri 52. maddede yazılı amaçlarla işgal edenler ödemekle yükümlü olup; genel ve katma bütçeli idarelere, il özel idarelerine, belediyelere ve köylere ve bunların oluşturduğu birliklere ait kara taşıtlarının işgalleri ile ilgili mevzuata uygun olarak kara ticari taşıtlarının beklemelerine ayrılan yerlerin bu taşıtlar tarafından işgal edilmeleri durumunda, işgal harcı ödemeleri mümkün değildir. Ayrıca, yetkili kılınacak memur veya kişilerce makbuz karşılığında tahsil edilecek işgal harcının matrahı, 52. maddenin 1 ve 2. bentlerinde yazılı işgallerde, işgal edilen yerlerin metrekare olarak alanı veya hayvan adedi, 3. bendinde yazılı işgallerde de taşıt sayısıdır.

2464 sayılı Belediye Gelirleri Kanunu’nun 52. maddesinin 1 ve 2. bentlerinde yazılı geçici işgal durumlarında alınacak harcın miktarı ise metrekare başına en az 0,5, en çok 2,5 TL olmak üzere düzenlenecek tarife ile belirlenecektir.

Şimdi, buraya kadar anlattıklarımızın tümü olması gerekeni gösteren kurallar bütününden oluşuyor. Hem de günümüz koşulları açısından metrekare başına alınması gereken harç miktarları çok az bile olsa…

Gelelim bu kuralların, mevzuat hükümlerinin günlük hayatta ne şekilde uygulandığına… Daha doğrusu, mevzuatla uygulama arasındaki farklılığa..

Çünkü, yaşadığımız kentlerde asıl olarak bize ait olan yol, kaldırım, meydan, park, köprü ve iskelelerin bir takım şirket ve şahıslar tarafından sürekli olarak işgal edilmesi nedeniyle yaptığımız itirazlara çoğu kez belediye yetkilileri tarafından “ama biz oralardan işgal ücreti ya da ecrimisil alıyoruz” dediklerinde bunun ne ölçüde doğru olduğunu, bu işgaller karşılığında ne düzeyde bir gelir sağlandığını anlamak istiyoruz. 

O nedenle bize en yakın olan İzmir Büyükşehir Belediyesi ile kentin merkezi yerinde iktisadi açıdan oldukça büyük ve önemli olan bir alandan sorumlu Konak Belediyesi’nin bu işgaller karşılığında ne miktarda harç ve ecrimisil (1) aldığını merak ettik.

Bunun için, -hepinizin tahmin edeceği gibi- önce Hemşeri İletişim Merkezi (HİM) aracılığıyla İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ve Bilgi Edinme Hakkı çerçevesinde Konak Belediyesi’ne başvurarak her iki belediyenin kesin hesabı alınmış 2015, 2016 ve 2017 mali yıllarında işgal harcı ve ecrimisil adıyla ne miktarda tahakkuk ve tahsilat yaptıklarını sorduk.

İlk yanıtı Konak Belediyesi verdi. Belediyenin verdiği bu yanıttan, belediye encümeni tarafından 2018 yılı içinde işgal edilen her metrekare için bir (1) lira olarak belirlenen tarife çerçevesinde 2015 yılında 2.007.561,81 lira, 2016 yılında 4.562.337,63 lira, 2017 yılında da 4.883.244,94 liranın tahsil edildiğini öğrendik. 

İzmir Büyükşehir Belediyesi ise bu rakamların yayınladığı 2015, 2016 ve 2017 yıllarına ait kesin hesaplarda yer aldığını belirtip hiçbir bilgi vermediği için haliyle belirtilen yıllara ait kesin hesap cetvellerine baktık. Baktığımızda gördüklerimiz ise aynen aşağıdaki tabloda olduğu gibiydi:

İBB 2015-2017 Mali Yılları İşgal Harcı ve Ecrimisil Bedeli Gelirleri

İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait 2015, 2016 ve 2017 mali yıllarına ait kesin hesap cetvellerinde yazılı olan verileri kullanarak hazırladığımız yukarıdaki tabloda yer alan rakamların incelenmesinden de görüleceği gibi, 9 ilçeyi kapsayan kent merkezi ile kent merkezini çevreleyen diğer 21 ilçe toplamında; yani tüm İzmir ili genelinde gerçekleşen işgaller nedeniyle harç ve ecrimisil bedellerinin toplanmasından görevli, yetkili ve sorumlu olan İzmir Büyükşehir Belediyesi, 2015 yılında hiç bir tahsilat yapmayıp geriye red ve iadeler yapmış, 2016 yılında 151, 2017 yılında da 55 bin lira gibi oldukça komik düzeylerde tahsilat yapmış, kendi kendine koyduğu hedeflere bile ulaşamamıştır.

İşgal harcı tahsilatlarının 2016 ve 2017 mali yıllarında belirlenen hedefin % 5’i düzeyinde gerçekleşmiş olması, bugüne kadar kamusal alanların bedeli ödenerek işgal edildiği ve böylelikle belediyenin bu işten para kazandığı hikayesi ile kandırılan bizler için oldukça hazin bir tabloyu ortaya koymaktadır.

Evet, bu rakamlar da göstermektedir ki, İzmir’de cadde, sokak, kaldırım, meydan, park, iskele ve köprü gibi kamusal alanları herhangi bir bedel ödemeden işgal etmek mevcut belediye yönetimi nedeniyle son derece kolay, yaygın ve bedelsizdir.

Aynen İZFAŞ hizmet binasının belediye meclisi kararıyla özel bir vakıf üniversitesine üç yıl süreyle ücretsiz tahsis edilmesi olayında olduğu gibi, işgal adına yapılacak her şey bu kentte kolaydır…

kaldırım ic resim
Fotoğraf: gaze-temiz.com (27.08.2014)

Uzun lafın kısası, uzunca bir süredir İzmir’de, belediyelere ait kamusal alanlar ücretsiz tahsis, işgal, görmemezlikten gelme, yapılan işgalleri tüm İzmir’i kapsamayan özel yönetmeliklerle korumak, belediyeleri çok ortaklı şirketlerin ortağı yapmak ya da ihalesiz kiralama gibi yöntemlerle yağmalanmakta, diğer bir anlatımla talan edilmektedir. 


(1) Ecrimisil: Bir malın kullanılmasından doğan menfaatin para ölçüleriyle takdiri. (kira bedeli tayin edilmeden bir yerin kiralanması halinde vasıf, mevki ve kullanma tarzı bakımlarından kiralanan yere benzeyen yerlerin kira bedelleri o yerin de ecr-i misl’idir). Ferit Develioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat, 11. Baskı, Ankara-1993, sayfa 202,

Avrupa Yaya Hakları Bildirgesi

AVRUPA YAYA HAKLARI BİLDİRGESİ
(AVRUPA PARLAMENTOSU TARAFINDAN 1988’DE KABUL EDİLMİŞTİR.)

1. Yaya, sağlıklı bir çevrede yaşama; bedensel ve ruhsal sağlığını layıkıyla korumaya elverişli koşullar altında kamusal alanlarının nimetlerinden özgürce yararlanma hakkına sahiptir.

2. Yaya, motorlu taşıtların değil; insanların gereksinimlerine göre düzenlenmiş kent veya köylerde yaşama; günlük ihtiyaçlarını yürüyerek veya bisikletle giderebilme hakkına sahiptir.

3. Çocuklar, yaşlılar ve engelliler, kentlerin toplumsal ilişkileri kolaylaştıran, mevcut zaaflarını daha da kötüleştirmeyen yerler olmasını bekleme hakkına sahiptir.

4. Engellilerin, mimariden kaynaklanan ve hareket imkânlarını kısıtlayan unsurların kaldırılması, toplu taşıma araçlarının uygun ekipmanla donatılması gibi hareket imkânlarını azami düzeye çıkaracak tedbirleri belirleme hakları vardır.

5. Yayanın, özellikle yaya kullanımı için tasarlanmış; mümkün olduğunca geniş ölçekli, yalıtılmış “yaya bölgeleri” halinde sınırlanmamış ve kentin genel düzeniyle uyumlu bir şekilde planlanmış kentsel alanlara sahip olma hakkı vardır.

6. Yayaların aşağıdakileri beklemeye özellikle hakları vardır:

a) Motorlu taşıtların, bilim insanlarının tolere edilebilir düzeyde kabul ettikleri kimyasal emisyon ve gürültü düzeyi standartlarına uygun olması;

b) Hava veya gürültü kirliliğine neden olmayan taşıtların toplu taşıma sistemlerinin tamamında yaygın bir şekilde kullanımı;

c) Kentsel alanlarda ağaç dikimiyle “yeşil akciğerler” oluşturulması;

d) Yol ve kavşakların yeniden düzenlenmesiyle (örneğin güvenlik adalarının işin içine katılmasıyla) hız sınırlarının denetimini; böylece motorlu taşıt sürücülerinin hızlarını yaya ve bisikletlilerin güvenliğini gözetecek şekilde ayarlamaları;

e) Motorlu taşıtların uygunsuz ve tehlikeli kullanımını teşvik edici (özendirici) reklamların engellenmesi;

f) Görme ve duyma engellilerin gereksinimlerini de dikkate alan etkili bir işaretleme sistemi,

g) Yol ve kaldırımlarda araç ve yaya trafiğinin erişimini kolaylaştıracak, sırasıyla yollar ve kaldırımlarda hareket özgürlüğünü ve durma imkânlarını sağlayacak özel önlemlerin (örneğin kaymaz kaldırım yüzeyleri, kaldırım taşları ile yol arasındaki seviye farkını giderecek rampalar, trafik yüküne uygun genişlikte yollar, inşaat durumunda özel düzenlemeler, motorlu araç trafiğini gözetmek için kentsel sokak altyapısının uygun hale getirilmesi, araç parkına uygun alanlar ile yaya alt ve üst geçitlerinin sağlanması gibi) benimsenmesi;

h) Risk yaratanların ortaya çıkan risklerin mali sonuçlardan sorumlu olacağı bir risk yükümlülüğü sisteminin kurulması (1985 itibariyle Fransa’da olduğu gibi);

VII. Yaya, ulaşım araçlarının entegrasyonu aracılığıyla elde edilebilecek tam ve engelsiz hareket hakkına sahiptir. Yaya özellikle aşağıdakileri bekleme hakkına sahiptir;

a) Engelli-engelsiz tüm yurttaşların gereksinimini karşılayacak ölçüde yaygın ve donanımlı bir toplu taşıma sistemi;

b) Kentsel alanlarda bisiklet yollarının sağlanması;

c) Otopark alanlarının yayaların hareketini ve mimari eserlere erişimini engellemeyecek şekilde düzenlenmesi;

8. Her üye ülke, yaya haklarına ilişkin kapsamlı bilgilerin en uygun kanallar aracılığıyla duyurulmasını ve ilköğretimden itibaren çocukların yaya haklarını öğrenmesini güvence altına almalıdır.

Çeviri: Doç. Dr. İbrahim Alper Arısoy – Nuray Önoğlu, Çevirmen

http_com.ft.imagepublish.prod.s3.amazonaws