Yaya hakları mücadelesinde “beklemek” yerine “talep etmek”…

Ali Rıza Avcan

12 Ekim 1988 tarihinde Avrupa Parlamentosu tarafından kabul edilen ‘Yaya Hakları Bildirgesi“, (The European Charter of Pedestrians’ Rights) -tüm yetersizliklerine karşın- bu alanda çalışan kurum ve kişilerin temel aldığı uluslararası bir belgedir.

2018 yılı Nisan ayında İzmir’de kurduğumuz Yaya Derneği’nin tüzük ve ‘Kuruluş Bildirisi‘ gibi temel belgelerinin düzenlenmesinde bile bu bildirgede yazılı olan hakları temel alıp; bu hakların, geniş kitleler tarafından bilinmesi ve öğrenilip benimsenmesi için çaba göstereceğimizi ifade etmiştik. 

Sözkonusu belge, imzalayan ülkelerin uymak zorunda oldukları uluslararası bir sözleşme niteliğinde olmadığı için, Avrupa Parlamentosu üyesi ülkeleri bile bağlamamakta, bildirgede yazılı hakların herhangi bir ülke tarafından ihlali durumunda bile herhangi bir yaptırım gücüne sahip bulunmamakta; bu nedenle de, başta Avrupa ülkeleri olmak üzere tüm ülkelere örnek olma niyetinden kaynaklanan çetrefilli dili nedeniyle sadece bir temenni ya da tavsiye belgesi olma özelliğine sahiptir. 

Türkçe’ye en doğru çevirisi yakın dostlarım Doç. Dr. İbrahim Alper Arısoy ve çevirmen Nuray Önoğlu tarafından yapılan bildirgede sayılan hakların talep edilmesinden çok, varlığından ya da var olduğundan söz edilmesi; hatta bildirgenin 3. maddesini oluşturan, “Çocuklar, yaşlılar ve engelliler, kentlerin toplumsal ilişkileri kolaylaştıran, mevcut zaaflarını daha da kötüleştirmeyen yerler olmasını bekleme hakkına sahiptir.” ifadesinde görüldüğü gibi hakkın talep edilmesinden çok beklenmesinden söz edilebilmektedir.

Bu bildirgenin kabulünün üzerinden tamı tamamına 30 yıl geçmiş ve bu uzun sürede kentler ve kent içi ulaşım konularında yaya hakları ile ilgili birçok gelişme ve değişiklik olmasına karşın; bu bildirgenin içerik olarak aynen kalması; hatta belgeyi oluşturan ülke, siyasi parti ve parlamenterler tarafından büyük ölçüde unutulması, daha doğrusu şimdilik lazım olmayışının anlaşılması ya da önem ve önceliğini kaybetmiş olması nedeniyle bir köşeye konmuş olması da bambaşka bir gerçektir.

Avrupa Birliği ya da parlamentosu, 1988 yılından bu yana ‘kent hakkı‘ ile yakından ilgili bu hak kategorisini geliştirmek, oluşturduğu bildirgede yazılı olan hakların uygulanmasını beklemek yerine, talep eden zorlayıcı bir tavır geliştirme konusunda yeni çalışmalar yapmak yerine; yaya haklarını unutmaya, unutturmaya ya da ‘kentsel hareketlilik’, ‘sürdürülebilir hareketlilik’ gibi yeni kavramlarla kentleri şekillendiren motorlu taşıt araçlarının egemenliğini başka bir şekilde sürdürmeye aday elektrik otobüs, otomobil ve hibrit araç gibi yeni kazanç yol ve yöntemlerini desteklemekte, radikal bir karar alıp otomotiv ve akaryakıt şirketlerinin egemenliğinden çıkmayı gerektirecek yeni politika ve stratejiler geliştirmekten uzak durmaktadır.

Florian Thein
Fotoğraf: Florian Thein, “Yaya”

Nitekim, Avrupa Parlamentosu milletvekili Michail Tremopoulos‘un 2 Şubat 2010 tarihinde Avrupa Komisyonu’na yönelttiği aşağıdaki sorular da bu gerçeği yansıtmaktadır:

12 Ekim 1988’de Avrupa Parlamentosu bir Avrupa Yaya Hakları Bildirgesini kabul etti. Yirmi yıl sonra, bu bildirge hükümlerinin çoğu, bazı üye devletlerde ölü bir mektup olarak kalmıştır.

Bu konularla ilgili hiçbir Avrupa mevzuatı bulunmamakta ve sonuç olarak AB, yayaların sadece birkaç santim genişliğinde kaldırımlara sahip yollar gibi yayaların yaşamını tehlikeye sokan projelere destek vermektedir. Kentsel Hareketlilik Üzerine Avrupa Eylem Planı bile yaya güvenliği konularında çok az söz söylemektedir. Komisyonun sivil toplum örgütleri tarafından yapılan şikayetlere yanıtı, ise bu sorunların ulusal ve bölgesel yetkililerin görev alanına girdiği şeklindedir.

Yukarıdakiler ışığında Komisyon şu soruları yanıtlamalıdır:

1. Komisyon, yaya haklarının mevcut hukuk rejimlerindeki düzeyini koruma çalışmalarının tatmin edici olduğunu düşünmekte midir?

2. AB tarafından ortaklaşa finanse edilen sürdürülebilir hareketliliği teşvik edecek kampanyaların yayaların haklarına ve güvenliğine ilişkin bölümleri, hangi üye ülkede hangi ölçüde uygulanmaktadır?

3. Komisyon, yol güvenliği, iklim ve insan haklarıyla ilgili Avrupa politikalarının değerlendirilmesinde, üye devletlerdeki yayaların haklarının korunma düzeyini dikkate almakta mıdır?

4. Yunan belediyeleri yaya dostu bir ortam yaratmak için gerekli olan sürdürülebilir kentsel hareketlilik projelerini sundular mı?

5. Komisyon, yukarıda belirtilen Avrupa Yaya Haklar Bildirgesi’ne dayanarak yayaların haklarını korumaya yönelik öneride bulunmayı amaçlamaktadır mıdır?”

(Bu sorulara ait linkle verilen yanıtın linkini aşağıda bulabilirsiniz)

Kısacası, aradan geçen 30 yılın sonunda Avrupa Parlamentosu şimdi haklarla ve onların mücadelesiyle değil; yaya haklarını ihlal eden hükümet ve belediyelerle daha fazla ticaret yapmanın peşindedir.

Dan Cronin
Fotoğraf: Dan Cronin, “Yayalar”

Belki de, ‘yaya hakkı” adıyla tanımlanan hak kategorisinin, Henri Lefebrvre ve David Harvey‘den kaynaklanan Marksist ‘şehir hakkı‘ ya da ‘kent hakkı‘ ile yakın ilişkisi, bu iki hak kategorisinin birbiriyle ilişkilendirilmesi suretiyle kızıllaşması muhtemel ‘yaya hakkı‘ kavramının elden çıkması ihtimali bu ihmalkarlığın ya da gözden düşmenin en temel, en belirleyici nedenidir.

Anlaşıldığı kadarıyla bu bildirge, bir zamanlar ‘Doğu Bloku’ olarak adlandırılan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği ve bağlaşıklarının oluşturduğu ülkeler topluluğunda ortaya çıkan o meşhur turuncu devrimlerin öncesinde, sınıf mücadelesi yerine bireyin insan hakları üzerinden bir soğuk savaş aleti yaratmak isteyen Batı’nın; daha doğrusu kapitalist sistemin oluşturduğu bir tavsiyeler; daha doğrusu beklentiler belgesidir. 

İşte bütün bu nedenlerle, 1988 yılının soğuk savaş rüzgarları içinde bir mücadele yöntemi olarak şekillendirilip liberal insan hakları savunucularının eline verilen ‘Yaya Hakları Bildirgesi‘nin, kentteki kamusal alanlara sahip çıkan ‘kent hakkı‘ boyutunda; ‘bekleyen‘ değil; ‘talep edip zorlayan‘ bir dille demokratikleştirilmesi ve ‘yaya hakları‘ kavramını motorlu taşıt araçlarının kentteki sürdürülebilirliği ve hareketliliği üzerinden okumaya kalkışan Walk21 gibi yönetişimci uluslararası kuruluşların etkisinin yok edilmesi, kentteki kamusal alanları kamusal yarar kriteri üzerinden koruyacak ‘yaya hakkı‘ savunucularının yapacağı mücadelenin en önemli hedefi olmalıdır.

http://www.europarl.europa.eu/sides/getDoc.do?pubRef=-//EP//TEXT+WQ+E-2010-0203+0+DOC+XML+V0//EN

http://www.europarl.europa.eu/sides/getAllAnswers.do?reference=E-2010-0203&language=EN

Kentli Haklarının Kavramsal Temelleri*

Hüsnü Öndül

1. İnsan Hakları-İnsan Onuru İnsan hakları, tüm insanların doğuştan sahip olduğu haklardır. Bu kabul, genelde paylaşılan bir düşüncedir. Fakat bunun açıklığa kavuşturulması gereken yönleri var. “İnsan hakları” dediğimiz şeyler nedir ki, bunlara bir “sahiplikten” üstelik “doğuştan” sahip olmaklıktan söz ediyoruz?İnsan haklarının her biri, birer “değeri” ifade eder. İnsan onuru dediğimizde de insanın değerinden söz ediyoruz. İnsanın değeri ise onu diğer canlı türlerinden ayıran özellikleridir. İnsanı diğer canlı türlerinden ayıran temel özelliği ise, insanın bilinçli üretim yapması ve güzellikler yaratmasıdır. Dolayısıyla, bilinçli üretim (buna düşünebileceğimiz tüm üretimleri, başta kendisini ve geçim araçlarını bilinçli olarak yaratmak olmak üzere) ve güzellik yaratma (estetik), insanı diğer canlı türlerinden ayıran temel özelliğidir.
Hak, genel olarak ya kişilerarası yazılı ya da sözlü sözleşmelerden ya da yasalardan doğar. İnsan haklarının temel özelliği, kaynağını sözleşme ya da yasaya dayanmaksızın açığa vurmasıdır. İnsan hakları hayatın içinde, ihtiyaçtan, ihtiyaç sahiplerinin istemlerinden kaynağını bulur. Tarihin tüm dönemlerini kapsayacak şekilde, otorite karşısında ihtiyaç sahiplerinin taleplerini şekillendirmeleridir söz konusu olan. Kendisini ve kendi geçim araçlarını bilinçli olarak üreten ve güzellikler yaratan, bu olanağa canlı türleri içerisinde sahip olan insanın eylemidir, yaşama durumlarıdır insan haklarının kaynağı. O nedenle, insan hakları evrimcidir. Sürekli gelişir. O nedenle, yaşama durumlarından kaynaklı olduğu için dinamiktir. Kaynaklandığı yaşam harekete dayandığı için dinamik bir süreçtir insan hakları. Her tarihsel dönemde ihtiyaçlar ve her tarihsel dönemde istemler çeşitlenir, zenginleşir, derinleşir. İnsan haklarının evrimci ve dinamik karakteri buna yanıt verir. O nedenle de insan hakları listesine son nokta konulamaz.
Kent 501
İnsanın ürettikleri ve yarattıklarıyla bir bütün oluşu, onun değerini oluşturur. İnsan onuru dediğimiz şey, ürettiği ve yarattığı ile bir bütün olan canlı türünün, tüm biçim ve çeşitleriyle ve her eylemde-işlemde, bir muamele beklentisini ortaya koyar. İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin tüm insanların onurda ve haklarda eşitliğini vurgulayan 1. maddesinin insan onurunun altını çizdiğini belirtmeliyiz. Bildirinin anahtar kavramı insan onurudur. Tüm insanlar insan olma onuru bakımından eşittirler. Dolayısıyla, insanlar, işçi, memur, doktor, bilim insanı, sanatçı, general, devlet başkanı, avukat ve benzeri sıfat ve kimlikleri ile değil, başlıbaşına insan oluşları itibariyle bir değer ifade ederler ve bu özellikleri nedeniyle de değer ya da onurlarına uygun muamele, ama her eylem ve işlem açısından uygun muamele beklentisi içerisindedirler.
2. İnsan Hakları Kategorileri Burada insan hakları listesinin evrimindeki satırbaşlarına bir göz atalım. Her bir hak ile ilgili tarihsel kök araştırması bu çalışmanın kapsamına girmiyor. O nedenle genel ve demet halinde bulunanlardan söz edeceğiz. Çok değil, 50 yıl öncesine, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin hazırlanması sürecine dönelim. Sovyetler Birliği ekonomik ve sosyal hakları öne çıkarıyordu, Amerika Birleşik Devletleri de kişisel ve siyasal hakları… Açıkça ekmek ve hürriyet karşı karşıya getiriliyordu bu tartışmalarda. Tartışmalar iki ayrı bildiri hazırlanması noktasına geldi. Sonra tek metinde anlaşıldı ve o bilinen İnsan Hakları Evrensel Bildirisi, 10 Aralık 1948’de Paris’te toplanan Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda kabul ve ilan edildi. Bildiri incelendiğinde, 1-21. maddelerin kişisel ve siyasal hakları, 22-28. maddelerinin de ekonomik ve sosyal hakları düzenlediği görülmektedir. Bu büyük bir uzlaşmaydı. Bu uzlaşma, 1966 yılında, ikiz sözleşmeler olarak da bilinen ve Bildirinin iki ayrı hak kategorisini sözleşme formunda düzenleyen, Birleşmiş Milletler Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi ile BM Ekonomik, Toplumsal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi nedeniyle bozuldu. Amerika Birleşik Devletleri her iki sözleşmeyi de imzalamadı. Sözleşmeler, 1960’lı yıllardaki 3. Dünya ya da Bağlantısızlar Hareketinin ve sosyalist sistemin Birleşmiş Milletlerdeki ağırlığı nedeniyle hazırlandı ve 10 yıl sonra 1976 yılında yürürlüğe girdi. Hangi haklar kişisel ve siyasal nitelikte, hangi haklar ekonomik, toplumsal (sosyal) ve kültürel hak niteliğindedir? İşkence yasağı, kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı, ifade özgürlüğü, inanç özgürlüğü, adil yargılanma hakkı gibi haklar kişisel ve siyasal haklar; konut, sağlık, çalışma ve sendikal haklar gibi haklar da ekonomik ve sosyal haklar olarak nitelenir.
Bu iki hak grubu dışında, bir üçüncü hak grubu son 20-30 yılda hızla gündeme geldi. İnsan haklarının kaynağında ihtiyaçlar ve talepler olduğunu, yaşamın içinden çıktığını, yaşamın ise statik değil dinamik olduğunu belirtmiştik. Bu nedenle, böyle bir gelişme bekleniyordu ve bu süreç devam ediyor. Üçüncü grup haklar, dayanışma haklarıdır. Bu haklar arasında, çevre, barış, gelişme, insanlığın ortak mal varlığından yararlanma hakları ve halkların hakları sayılabilir.
ruth-han-an-unplanned-road-spring-weekend-
3. İnsan Hakları Hukukunda Hakkın Unsurları İnsan hakkı olarak nitelediğimiz bir hakta, hukuksal olarak ne gibi özellikler, unsurlar vardır ki ona biz insan hakkı diyoruz? Ya da insan haklarını yaşamdan kaynaklı olarak gösterdiğimize göre, ne gibi yaşama durumları hak formunda düzenlenebilmektedir?İnsan Hakları Hukuku, bir yaşama durumunu hak formunda düzenlerken, ya da hak diye nitelenen yaşama durumunun gerçekten insan hakkı olabilme, sayılabilme potansiyelini değerlendirirken dört unsur arar. (1) Bunlar, hak diye nitelenen şeyin a) Konu, b) Özne, c) Muhatap ve d) Yaptırım unsurlarını taşıması gerektiğidir. İnsan hakları hukukunda, insan hakkının konusu ile kastedilen, o hakla hangi “değer”in korunduğudur. İnsan hakları savunuculuğu, aktivistliği ya da insan haklarının korunması eylemi, “çıkar” savunuculuğu, korumacılığı ya da aktivistliği değildir. Her biri birer değeri ifade eden insan haklarını, sözleşme ya da kanundan doğan ya da o tür belgelerce düzenlenmiş ya da yazılı olmayan ilişkilerin yaşandığı durumlardaki hak sahipliği ya da dar anlamda ekonomik, sosyal ya da sınıf çıkarlarıyla karıştırmamak gerekir. Tersi durumlar da görülebilir. Ücret istemi ya da dinlenme günleri için istemde bulunma bir bireyin kişisel ilişki alanına giren ve dar anlamda çıkar gibi görünüm kazanabilen durumlar, gerçekte o ilişkinin arkasındaki değerin çıkar gibi görünüm kazanmasından ibarettir. Böyle bir eylem-işlem de (çıkar gibi görünüm alan eylem- işlem de) gerçekte bir değerin korunması, kazanılması ya da geliştirilmesine dönüktür. Burada değerlendirmeye konu olan, değeri korumaya ya da kazanmaya ya da geliştirmeye dönük eylemle, çıkar, menfaat sağlamaya dönük eylem/işlem arasındaki ilişkidir. İşkence yasağı, başka bir anlatımla işkence görmeme hakkıdır. İşkencenin önlenmesi, yapılmışsa saptanması ve hukuksal sonuca bağlanması için çalışmak bir değeri korumaya (bu değer, onurlu yaşam hakkı ve fiziksel ve ruhsal vücut bütünlüğünün, insan onurunun korunmasıdır) dönük eylem- işlemde bulunmaktır. İşkencenin ve işkencecinin gizlenmesi, korunmasına dönük işlem-eylem de çıkar korumaya dönüktür. Doğaya, çevreye zarar verdiği kanıtlanmış yöntemlerle herhangi bir üretim faaliyetini sürdürmek, bunda ısrarlı olmak çıkar korumaya dönük işlem-eylemdir. Oysa, doğa, çevre ve tarihsel, kültürel ve mimari mirası korumaya dönük eylem/işlem değer korumaya dönük eylem-işlemdir. Örneğin, Bergama köylülerinin eylemi değer korumaya dönüktür. Belki o köylülerin toprakları ve yaşadıkları coğrafya ilk ve direkt etkilenecektir, uygulanan zararlı faaliyetten. Ancak, bu durum ve eylemlerinin özü, çıkarla açıklanamaz. Oysa, Marmaris’te, sit alanına yapılmış bir otel inşaatının yıktırılmasına tepki göstererek direniş gösteren köylülerin eylemi ise dar anlamda çıkar eylemidir. Eylemi yapana değil, eylemin özüne bakmak gerekir. Demek ki, insan hakları hukuku, bir yaşama durumunu hak formunda düzenleyebilmek için ya da yapılmış bir hukuksal düzenlemeyi insan hakkı olarak niteleyebilmek için, onunla hangi değerin korunmak istendiğine bakar.
İnsan hakları hukuku, ikinci unsur olarak, hakkın öznesini arar. Hak diye nitelenen ya da öyle düzenlenen bir normda, o hakkın sahibinin kim olduğunun belli olması gerekir. Hakkın sahibi, kimi kez, mağdur olarak, eylem ya da işlemden birebir zarar gören olarak karşımıza çıkar. Ya da önceden hakkın sahibi bellidir. Eylem ya da işlemde bulunulmadan önce bellidir. Hakkın sahibinin her durumda tekil gerçek kişi olması koşulu da bulunmamaktadır. İnsan hakları hukuku, temelde birey ile devlet arasındaki ilişkiyi ve çelişmeyi esas almakla birlikte, giderek bireyin de içinde yer aldığı, bireylerden oluşan topluluklar, gruplar da hak sahibi olarak nitelenir oldular. Ve nihayet, BM Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi ve Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesinde olduğu gibi (her iki Sözleşmenin 1. maddeleri) ulusların ya da halkların haklarından söz edebilme olanağı doğdu.
İnsan hakları hukukunda üçüncü unsur olarak muhatap unsuru sayılmaktadır. Muhatap, insan hakları hukukunda genel olarak siyasal otoritedir. Siyasal otorite, devlet olanak ve yetkisini taşır. Siyasal otorite ya da devlet, insan hakları olarak adlandırılan hakları tanıyacak, uygulanması için koşulları yaratacak, bu hak ve özgürlükleri kullanmak isteyenleri koruyacak ve bu hak ve özgürlükleri geliştirebilecek siyasal ve sosyal tedbirleri alacaktır. Belirtilen durumda, insan haklarının ihlalinde hak sahiplerinin muhatabı her durumda devlet organlarıdır. Eğer kentli hakları söz konusu ise, o ülkede, kentli hakları bakımından yetkilendirilmiş yerel yönetimler de hak sahipleri tarafından muhatap alınacaktır. İnsan hakları sorunlarında, devletin muhatap alınması, insan hakları hukukunun temel özelliklerinden birisidir. Bu, insan hakları hukukuna sanıldığı gibi soldan değil, liberal bir yaklaşımdır. Dolayısıyla, Türkiye’de insan hakları aktivistlerinin genel olarak sol siyasal kimlikli oluşundan hareketle, her insan hakkı ihlali ile ilgili olarak, devletin muhatap alınması fikri, sol siyasal kimlikli insan hakları aktivistlerinin uydurdukları bir anlayış değil, tersine tarihsel olarak bireyin özgürlük alanını devlet ya da genel olarak siyasal otorite karşısında genişletmeyi ilke edinmiş liberal düşünüşün ürünüdür. Bugün için, Türkiye örneğinde, burjuvazinin böyle bir işlevinin olmayışından hareketle, tarihsel arka plana ilişkin gerçeği yadsıyamayız. Ancak burjuvazinin dünya ölçeğinde, gerici bir sınıf haline gelişi ve insanlığın gelişmesinde sahip olduğu araçlar nedeniyle engeller çıkarması, özgürlük alanındaki bayrağın yere düşmesine neden olmayacaktı ve süreç sol kimlikli insanları, bir dönem burjuva sınıfının savunduklarını, hem Türkiye’de hem de dünya ölçeğinde, burjuvaziye rağmen savunulması göreviyle karşı karşıya bıraktı. Muhatap konusu da işte bu alanlardan birisidir.
İnsan hakları hukukunda dördüncü unsur olarak yaptırım (müeyyide) sayılmaktadır. İnsan hakkı olarak nitelenen şey, ihlal edildiğinde, hukuk düzeni, ihlalin karşısında nasıl bir yaptırım öngörmektedir? Öngördüğü yaptırımın türleri nelerdir? Bu yaptırımların neler olduğu ve türlerinin belli olması gerekir. Genel olarak hukukta, yaptırım türleri, hapis, ağır hapis gibi özgürlükten yoksun bırakma cezaları, ya da belirli bir süre ya da temelli olarak bir iş ya da meslekten çıkarma cezaları, ya da başka türden idari yaptırımlar olmak üzere, ihtiyati tedbirler, yürütmenin durdurulması ya da işyeri kapatma ya da para cezaları gibi yaptırımlardır. Hukuk düzeni, her bir hakkın niteliğine ve olayın oluşuna göre yaptırımlar öngörür. Böylece yaptırımları idari yaptırımlar ve hukuksal (yargısal) yaptırımlar olarak iki ana gruba ayırabiliriz. Burada her iki ana grup da önemli olmakla birlikte, yargısal süreçler tayin edici role sahiptir. Zira, insan haklarının ve bu arada kentli haklarının korunmasının güvencelerinden birisi hukuktur. Hukukun bu işlevini yerine getirebilmesi için, hukuk düzeninin mekanizmalarının, hızlı, adil, ucuz ve etkin çalışması gerekir. Konu yalnızca normlardaki bir değişiklikle güvence altına alınmış olmaz.
4. Bir İnsan Hakkı Olarak Dayanışma Haklarının Özelliği Dayanışma hakları başlığı altında toplanabilen çevre, barış, insanlığın ortak malvarlığından yararlanma ve gelişme haklarına, kanımca bu ana başlık altında yer alabilecek bir hak grubunu, kentli haklarını ekleyebiliriz. Dayanışma haklarının ortak özelliği, diğer tüm insan haklarının ortak özelliği olan yaşam hakkını ortak payda olarak almasıdır. Dayanışma hakları, diğer tüm insan haklarının da korunması için ortak gözetim, işbirliği ve dayanışmayı gerektirmesine karşın, niteliğinden kaynaklı olarak işbirliği ve dayanışma özelliği belirgin bir biçimde ortada olan haklardır. Bu grubun özel niteliğini vurgulamak için, şöyle bir örnek verilebilir: Amazon ormanları oksijenimizin % 15’ini sağlıyorsa, devletlerin egemenlik hakları var diye Brezilya hükümeti bu ormanlarda dilediği gibi tasarrufta bulunamaz. Ya da diyelim ki, Brezilya halkı, devletin ormanlar yerine ikame etmek istediği bir projeye de destek verdi. Brezilya halkı ve devleti öyle uygun gördü diye ormanlar yok edilemez. Tuna nehri Viyana’nın tam ortasından geçiyor ve güney doğu istikametinde ilerliyor. Avusturya hükümeti, sınıra yakın bir yerde Tuna’yı kirletecek bir tesisi, nasıl olsa benim egemenlik alanımdaki toprakları ve doğayı zehirlemeyecek diye kuramaz. Böyle diyoruz ama yıllardır, Tuna’nın yarattığı kirlilik Karadeniz’in özellikle Romanya, Bulgaristan ve Türkiye kıyılarındaki, deniz bitki örtüsünü ve deniz ürünlerinin pek çok türünü yok etmedi mi? Uluslararası gönüllü kuruluşların, kimi kez de Türkiye’de, bizleri de uyarıcı eylemler yapmalarının nedenini anlayabiliyor muyuz? Ayasofya ya da Süleymaniye bizim topraklarımızdadır diye, dilediğimiz gibi tasarrufta bulunabilir miyiz? Dayanışma hakları, insan hakları hukuku bakımından, bir hakta bulunması gereken temel unsurları (konu, özne, muhatap ve yaptırım) bünyesinde bulundurmaktadır.
Resim1
5. Kentli Hakları İnsan onurunun bir muamele beklentisini ortaya koyduğunu söylemiştik. İnsan onurunu, yalnızca siyasal otoritenin yasa uygulamakla görevli ajanlarının insanın fiziksel ve psişik varlığına dönük saldırı eylemleri söz konusu olduğunda ve bununla sınırlı olarak algılamamak gerekir. Örneğin insanlık onurunun işkenceyi yeneceği şeklindeki slogan, insan onurunun işkence eylemi karşısında korunmasını ister. Ayrıca bir inancı, insan onurunun değerini vurgular. Fakat insan onurunu yalnızca bu tür saldırı ile sınırlı kavramak eksik bir yaklaşımdır. Konuya, dayanışma hakları ve bu arada kentli hakları bakımından da yaklaşıldığında, muamele beklentisine aykırı her eylem ve işlemin insan onuruna aykırı olduğunu saptamak olanaklıdır. Örneğin, çevre, doğa, tarih, mimari ve kültürel mirasa her saldırı ya da genel olarak insanların yaşamlarını zorlaştırıcı eylem-işlemler, insan onuruna aykırı eylem ve işlemlerdir.Kentli hakları, son yılların ürünü bir hak kategorisidir. Burada, “kentli” ile kastedilen, kentteki insan ve onun yaşama durumudur. Kentte yaşama, sürekli ya da geçici olabilir. Herhangi bir nedenle kentte bulunuşu da içerir. Kentin sakini -kentte sürekli olarak yerleşmiş insan- ile kente tiyatro izlemek için gelmiş ve bu etkinliği izleyip kentten ayrılacak olan insan arasında, insan haklarının anahtar kavramı olan, insan onuru kavramı açısından fark yoktur. Kentte hava, gürültü kirliliği varsa, kentte ulaşım ve dolaşım sorunu varsa, kent güvenli bir kent değilse, üretilen mal ve hizmetler sağlıklı değilse ve benzeri insan onuruna aykırı durumlar varsa, kente tiyatro izlemeye gelen insan, insan onuruna uygun muamele beklentisine yanıt alamıyor demektir. Kentli hakları açısından da bu insan, insan onuruna aykırı muameleye tabi tutuluyor demektir. Buradan çıkan birinci sonuç, kentli haklarının, kentlilere, diğer insan haklarına ek olarak tanınan haklardan olduğudur. Bilindiği gibi, insan hakları bütünseldir, birbirine bağlıdır ve şarta bağlı tutulamaz.
Kent, insan için yaşama ortamlarından (habitat) birisidir. Bu yaşama ortamının, tarihsel gelişmesi incelememizin kapsamı dışındadır. Ancak kentlerle ilgili bir gereklilikten söz edebiliriz. Kentlerin, insan onuruna uygun yaşama, gezme, görme, eğlenme, kültürel aktivitelerde bulunma amacı doğrultusunda yapılandırılması gerekliliğidir bu.
Nüfusun sürekli artış göstermesi, ortalama yaşam süresinin uzaması, bilimsel ve teknolojik gelişmeler, üretimin devasa boyutlarda artış göstermesi, çoğu ülkelerde nüfusun büyük ölçeklerde sanayi bölgelerine yönelmeleri kentleşme olgusunu hızlandırmaktadır. Bugün Türkiye’de nüfusun % 70’i kentlerde yaşar olmuştur. Gelişmiş ülkelerde bu oran çok daha yüksektir.
Kentli hakları alanında, Avrupa Konseyi tarafından 1992 yılında kabul ve ilan edilen Avrupa Kentsel Şartı, kentli hakları alanındaki en önemli bölgesel belgedir. Avrupa Kentsel Şartı metni, 20 maddelik bir deklarasyon ve 13 maddelik şart ilkelerinden oluşmaktadır. Deklarasyonun 20 maddelik başlıkları,
1. Güvenlik,
2. Kirletilmemiş, sağlıklı bir çevre,
3. İstihdam,
4. Konut,
5. Dolaşım,
6. Sağlık,
7. Spor ve dinlence,
8. Kültür,
9. Kültürlerarası kaynaşma,
10. Kaliteli bir mimari ve fiziksel çevre,
11. İşlevlerin uyumu,
12. Katılım,
13. Ekonomik kalkınma,
14. Sürdürülebilir kalkınma,
15. Mal ve hizmetler,
16. Doğal zenginlikler ve kaynaklar,
17. Kişisel bütünlük,
18. Belediyelerarası işbirliği,
19. Finansal yapı ve mekanizmalar,
20. Eşitlik şeklindedir.
Avrupa Kentsel Şartı ilkelerinin ana başlıkları ise,
1. Ulaşım ve dolaşım,
2. Kentlerde çevre ve doğa
3. Kentlerin fiziki yapıları,
4. Tarihi kentsel yapı mirası,
5. Konut,
6. Kent güvenliğinin sağlanması ve suçların önlenmesi,
7. Kentlerdeki özürlü ve sosyo ekonomik bakımdan engelliler,
8. Kentsel alanlarda spor ve boş zamanları değerlendirme,
9. Yerleşimlerde kültür,
10. Yerleşimlerde kültürlerarası kaynaşma,
11. Kentlerde sağlık,
12. Halk katılımı, kent yönetimi ve kent planlaması,
13. Kentlerde ekonomik kalkınma,
şeklindedir.
Kentlilere, diğer insan haklarına ek olarak tanınan hakların ortak özelliği, bu hakların diğer insan hakları gibi, insan hakları hukukunun aradığı unsurları taşımasıdır. Kentli hakları kategorisi içinde, birinci ve ikinci kuşak haklar da, çevre hakkı gibi dayanışma hakları içerisinde bulunan haklar da bulunmaktadır. Anılan hakların bir diğer temel özelliği, işbirliğini ve dayanışmayı zorunlu kılmasıdır. Bu haklar, kentlilerin insan onuruna uygun bir yaşam sürdürmesi için zorunludur. Bu hakların, tanınması, tanımlanması, kazanılması, korunması, kullanılması ve geliştirilmesi için gerekli olan nedir? Tüm insan hakları için gerekli olanlar, bu haklar için de gereklidir. Tüm insan haklarının yaşam bulması için gerekli olan iki koşuldan söz etmiştik. Bunlardan ilki, demokratik kamuoyunun gücüdür. İkincisi ise hukukun gücüdür. Demokratik kamuoyundan kastımız, kentli hakları özelinde, kentlerde yaşayan insan topluluğudur. Hukukla kastedilen, pozitif hukuk normları-yürürlükteki yasalar değildir. İnsan hakları hukukunun normlarıdır. Peki nasıl bir siyasal hukuksal çerçevede, diğer insan hakları gibi, kentli hakları da yaşam bulur, korunur, gelişir? Bunun için gerekli olan demokrasidir. Demokrasiyi, 1993 yılında Viyana’da toplanan Dünya İnsan Hakları Konferansı, konferans belgesinin 8. maddesinde tanımlamıştır. Demokrasi, “halkın, kendi ekonomik, siyasi, sosyal ve kültürel sistemini belirlemek için iradesinin serbestçe ifade edildiği ve yaşamın tüm yönlerine tam katıldığı” rejimin adıdır. Belirtilen durumda, değer savunuculuğu olarak nitelendirdiğim insan hakları savunuculuğu, bu arada kentli hakları ile ilgili savunu, a) demokratik kamuoyunun gücü, b) hukukun gücü haline gelmelidir. Tek tek yüz milyonlarca dürüst insan (özü sözü bir olan insan) örgütlü bir güç olmadan ve demokrasi tanımındaki özgürleşmeyi sağlayan siyasal ve hukuksal sistemi oluşturmayı ve geliştirerek sürdürmeyi hedeflemeden hakların yaşam bulması ve gelişmesi olanaksızdır.
45a484db22f5dd2cdd38f1f1d2d207f0-rimg-w1280-h720-gmir
6. Türkiye’de Kentli Haklarının Hukuksal Altyapısı ile İlgili Sorunlar Mimarlar Odası için meslektaşım Av. Cengiz Çekiç ile birlikte yaptığımız, “Türkiye’de Kentli Hakları Mevzuatı” adlı çalışma, kentli hakları bakış açısıyla, yürürlükteki mevzuatın bir taramasıydı. Buna göre, Türk Hukuk Mevzuatında kentli hakları ile ilişkisi kurulabilecek 415 yasa bulunmaktadır. Binlerce yasa maddesinde konular düzenlenmiştir. 10 yasa Osmanlı döneminden bu yana yürürlüktedir. Yasalarda, Avrupa Kentsel Şartı ilkelerine karşılık gelecek şekilde tarama yapılmış, özgürlükten yoksun bırakma (hapis, ağır hapis cezaları), işyeri kapatma, meslekten men, para cezası gibi yaptırım türleri ve yaptırım uygulamaya yetkili idari ve yargısal kurumlar saptanmıştır. Ayrıca bu tarama bize, insan hakları hukuku bakımından da veriler sunmuştur. Yasalar ve ilgili mevzuat her ne kadar kentli hakları bakış açısıyla düzenlenmemişse de (Şart bağlamında zaman açısından olanaklı değil) insan hakları hukuku bakımından hakların konularını ve öznelerini saptamakta ve genel olarak merkezi ve yerel yönetimler olarak muhatabı belirlemede bir güçlük bulunmamaktadır. Ancak, bu araştırmada bazı gerçekler de ortaya çıkmıştır. İlki, mevzuatın genel olarak dayanışma hakları özel olarak da kentli hakları bakış açısıyla toplanmasıdır. Bu bağlamda, Anayasa’da ya dayanışma hakları başlığı altında ya da kentli hakları başlığı altında bir düzenlemeye gidilmesidir (Anayasa’nın tümüyle yeniden yapılandırılması görüşündeyim. Bunun tek bir ilkesi vardır. Anayasa, ulusalüstü insan hakları belgelerine dayalı olmalıdır). İkincisi, Mevzuat bu düzenlemenin ardından Anayasa’ya uyumlu hale getirilmelidir. Üçüncüsü, kentli hakları ile ilgili, yargı kurumları oluşturulmalıdır. Böylece, yargılamada uzmanlaşma sağlanacak, hukuksal süreçler hızlı ve etkin işleyecektir. Dördüncüsü kentli hakları ile ilgili yargı kurumlarına başvuru yargılama giderlerinden muaf olmalıdır. Oysa bugün, idari yargıya başvuru ve davayı sonuçlandırmak avukatlık ücreti hariç bilirkişi incelemesini ve keşfi gerektiren bir olayda, asgari ücretin en az 6 katı bir harcamayı gerektirmektedir. Örneğin, Ayasofya müzesi tam 14 yıldır, müzenin tam ortasında kurulmuş paslı restorasyon demirlerinin işgali altındadır. Restorasyon çalışmaları durmuş haldedir. Türkiye’de turistlerin en çok ziyaret ettiği yer de Ayasofya’dır. Bu görüntü, insanlığın ortak malvarlığına verilen değer açısından bir yurttaş olarak ve bir insan olarak hepimizin yüzünü kızartacak niteliktedir. Bu durum için herhangi birimizin idareyi kusuru nedeniyle sorumlu tutup idari yargıya başvurmamız halinde, yargılama giderlerini karşılamamız olanaklı değildir. Zira konunun uzmanları keşif yapacaklardır. Masrafı davacılar karşılayacaktır. Beşincisi, yargı kararlarının uygulanması, özellikle yürütmenin durdurulması, kararların etkin bir biçimde uygulanması sağlanmalıdır. Bunun için de, 1913 tarihli Memurin Muhakematı Kanunu yürürlükten kaldırılmalıdır. Yargı kararlarını uygulamayan kamu görevlileri için caydırıcı cezalar öngörülmelidir. Altıncısı, idari birimlerin aldığı her bir karar için ayrı ayrı dava açma zorunluluğu ortadan kaldırılmalıdır. Örnek, Kültür ve Tabiat Varlıkları Kurulu’nun aldığı bir kararla ilgili olarak, hem o karar için, hem Kültür Bakanlığı ve konusuna göre başka bakanlık için ve bir ruhsat işlemi söz konusu ise Valilik için ayrı ayrı dava açma zorunluluğu doğabilmektedir. Bu ise hak arama yollarının kullanımının zorlaştırılması anlamına gelmektedir. Yargısal süreçlerle ilgili önerileri geliştirmek olanaklıdır. Türkiye’de kentli hakları alanında hem merkezi yönetim hem de yerel yönetimler görevli ve yetkili kılınmıştır. Anayasa’nın 127. maddesinde yerel yönetim olarak, hem merkezi yönetimin taşradaki temsilcisi konumundaki İl Özel İdareleri hem de Belediyeler sayılmaktadır. Belediyeler üzerinde ise, İçişleri Bakanlığı’nın kuruluşu ve işleyişi ile ilgili yasada açıkça “vesayet” yetkisinden söz edilmektedir.
Belediye Meclisi’nin bütçesi ancak Vali onayı ile yürürlüğe girebilir durumdadır.
Türkiye’de ülke genelindeki siyasal ve hukuksal çerçeve ne ise (halkın iradesinin serbestçe ifade edilmesi ve yaşamının tüm yönlerine tam katılımı ilkesini anımsayalım) kentli hakları açısından da yerel yönetimler alanında aynı çerçeve görülmektedir. Yapının genel karakteri, merkezci, kapalı ve bürokrasinin egemenliğine dayalı olmasıdır.
Kentli haklarının yaşam bulması, bu haklara birer “değer” olduğunu bilerek sahip çıkmaktan geçiyor. Bu ise, insan anlayışımıza göre şekilleniyor. İnsanın başka insanlarla ve doğa ile ilişkilerini değerlendirişimize bağlı olarak tutum alıyoruz. Diyarbakır’da yoksul insanlara ekmek dağıtım şekline yönelttiğimiz eleştiride doğruluk payı vardır. Yüzlerce insanın çamurlar içinde kamyona hücum etmesini, birbirlerini çiğner durumda oluşunu, işin örgütlenmesi açısından değerlendirebiliriz. Ancak ortada bir yoksulluk sorunu olduğunu, yoksulluğun insan haklarının kullanımının da önünde engel teşkil ettiğini nasıl unutabiliriz? Üstelik bunun bir durum olduğunu, bu durumun ise bir ilkenin ihlali olduğunu atlayabilir miyiz? Bu ilkenin adının da sosyal adalet ilkesi olduğunu unutabilir miyiz?
Kent 250
Bu ve benzeri sorunları, televizyon, çamaşır makinası, otomobil ve apartman dairesi veren yarışma programlarına katılan bir kitleden, (evet her gece yapılan yarışmaya günde 375 bin telefon geliyorsa), böyle eğitilen, yönlendirilen insan topluluğundan, yalvaran topluluklardan çözmesini bekleyebilir miyiz?
Paranın ve çıkarın insan ilişkilerini belirleyen başlıca etken olduğu bir dünyada, bunun bir değer olarak her gün ve yeniden üretiminin ve sunumunun yapıldığı bir dünyada, insan haklarına sürekli vurgu koşuldur. Bir başka koşul, ayrıksı düşünenlerin kuşatmayı (hakları kazanma, koruma, kullanma ve geliştirme için) yarmaları ve bu yönde harcayacakları sürekli çabalarıdır.
 
(1) Kaboğlu Özden İbrahim, Özgürlükler Hukuku, s.282, Afa yayıncılık, İstanbul, 1994

Henri Lefebvre ve kentsel gerçeklik

Henri Lefebvre, 1901’de Fransa’da doğdu. Sorbonne’da felsefe eğitimi aldı. 1924 yılında katıldığı “Philosophies” topluluğunda birlikte çalıştığı Politzer, Friedmann, Nizan gibi düşünürlerle birlikte 1928 yılında Fransız Komünist Partisi üyesi oldu. 1940’da Fransız Direnişine katıldı. 1958’de Komünist Parti’den ihraç edilmesinin ardından, Strasburg Üniversitesi’nde sosyoloji profesörü olduğu yıllarda Sitüasyonistlerle ilişki kurdu. 1947 yılında kaleme aldığı üç ciltlik Gündelik Hayatın Eleştirisi başlangıçta sessizlikle karşılansa da ilerleyen yıllarda birçok çevrede güçlü bir entelektüel etki yarattı. Lefebvre, bu çalışmasının yanı sıra, mekan konusunu toplumsal analizin, Marksist felsefe ve sol siyasetin gündemine taşıyan ilk düşünürlerdendir; metinlerine son yıllarda giderek daha fazla referans verilmesinin nedeni de budur. 

Kentsel DevrimMekânın Üretimi ve Şehir Hakkı, 2. Dünya Savaşı’nın ardından bu alanda yapılan ilk kayda değer çalışmalar olduğu kadar güncel önemi giderek artan  temel eserlerdir. Son çalışması Ritimanaliz ise 2017 yılında Türkçeye kazandırılmıştır.
20. yüzyılın bu önemli düşünürü, 1991 yılında Paris’te öldü.
Henri Lefebvre on Space
Parçalı bilimler ve Kentsel Gerçeklik*

On dokuzuncu yüzyılda, gerçek bir bütünselliği kendi rasyonel sistemleştirme içine kapatarak geneli kavramaya çabalayan felsefenin karşısında, toplumsal gerçekliğin bilimleri oluşmuştur. Bu bilimler gerçekliği analiz etmek için parçalara böler; bu parçaların her birinin kendi yöntemi ya da yöntemleri, kendi sektörü ya da alanı vardır. Yüzyıl sonra, bu bilimlerin birlikçi bir gerçekliğe farklı ışıklar tutup tutmadığı ya da bu bilimlerin gerçekleştirdiği analitik parçalanmanın nesnel farklılıklara, eklemlenmelere, düzeylere, boyutlara denk düşüp düşmediği hâlâ tartışılmaktadır.

Henri Lefebvre on Space

Şehrin, tarihçilerin, iktisatçıların, demografların, sosyologların araştırmaları dışında kaldığı ileri sürülemez. Bu uzmanlıkların her biri bir şehir bilimine kendince katkıda bulunur. Tarihin, şehrin doğuşunu aydınlattığı, özellikle de kent toplumu sorunsalını herhangi bir bilimden daha iyi ortaya koyabildiği zaten saptanmış ve doğrulanmıştır. Tersine, kentsel gerçekliğin bilgisinin, sadece tamamlanmamış olanı ya da geçmişi değil, olası olanı (ya da olasılıkları) ilgilendirdiğine de hiç kuşku yoktur. İşlevsel ve işlevselleştirilebilen ihtiyaçları dikkate alarak bir ticaret ya da kültür merkezi inşa etmek istersek, iktisatçının söyleyecek bir çift lafı vardır. Kentsel gerçekliğin analitiğine coğrafyacı, iklim uzmanı, botanikçi, müdahale eder. Genel ve bulanık bir kavram olan çevre, uzmanlıklara uygun olarak parçalara bölünür. Gelecek ve geleceğin koşulları konusunda matematiksel hesaplamalar olmazsa olmaz bilgiler getirir. Bununla birlikte, bu verileri bir araya getiren şey nedir? Bir proje, başka bir deyişle bir strateji. Diğer yandan, bir kuşku varlığını sürdürür, hatta doğrulanır. Şehir, gösterge ve işaretlerin, değişkenlerin ve parametrelerin, bağlantıların toplamı mıdır? Olguların, tariflerin, parçalayıcı olduğu için parçalı analizlerin toplamı mıdır? Bu analitik bölümlemelerin elbette bir kesinliği vardır, fakat söylediğimiz gibi, gerçeklik iskân edilebilir bir şey değildir. Bu sorun, uzmanlaşmış bilimlerin sorgulanmasıyla örtüşür. Bir yanda, genelin arayışı vardır; açıkça felsefi olmasa da felsefelerin yaklaşımını tuhaf biçimde hatırlatan bir yaklaşıma tek başına erişmeye çalışır. Diğer yanda, kısmi olan vardır; daha güvenilir ama dağınık veriler sağlar. Parçalı bilimlerden bir şehir bilimi çıkartılabilir mi? Olsa olsa, toplumun ya da “insan“ın ya da insani ve toplumsal gerçekliğin birlikçi bilimi çıkartılabilir. Bir yanda içeriksiz bir kavram, diğer yanda, kavramsız içerik ya da içerikler. Ya “şehrin”, mevcut haliyle kentsel gerçekliğin olmadığı, sadece bağlantı dizileri olduğu söylenerek “özne” yok edilir. Ya da genelin varlığı ileri sürülmeye devam edilir; kâh bir disiplin adına genelleştirmelerden söz ederek, kâh “disiplinlerarası” bir taktiğe bel bağlayarak genele yaklaşılır, etrafı çevrilir. Bölünmeleri aşan bir yaklaşım hariç, genelin kavranması söz konusu değildir.

Henri Lefebvre on Space

Yakından bakıldığında, kentsel gerçekliği incelemiş olan uzmanların hemen her zaman (mantıken aşırılıkçı bir pozitivizm örneği hariç) genel bir temsili için içine kattıkları fark edilir. Bu uzmanlar, kentsel gerçekliğin bilgilerinin, kopukluklarının ve montajlarının toplamıyla yetinir, bir sentezden vazgeçemezler. Birer uzman olarak, analizlerinden -prensibini kendi uzmanlık alanlarından çekip aldıkları- nihai senteze gitmekte haklı oldukları iddiasında bulunurlar. Genellikle şehri (ve toplumu) bir organizma gibi algılarlar. Tarihçiler şehir denen bu kendilikleri bir “evrim“e ya da “tarihsel gelişim“e sıklıkla bağlamışlardır. Sosyologlar ise bunları, tıpkı bir “kolektif varlık” gibi, “toplumsal organizma” olarak tahayyül etmişlerdir. Demek ki, kendilerini bilgin -ve sadece bilgin- sanan uzmanlar tarafından hazırlanmış şehir temsillerine organiklik, evrimcilik, süreklilikçilik egemen olmuştur. Filozoflar kısmi olandan genel olana, keza fiili olandan hak olana bilmeden, kendi yaklaşımlarını gerekçelendirmeden atlıyorlardı.

Leszek_Kolakowski_and_Henri_Lefebvre_1971
Leszek Kolakowski_ve Henri_Lefebvre,_1971

Bu bir ikilem midir? Bir açmaz mıdır? Hem evet hem hayır. Evet, bir engel karşımıza çıkar, daha doğrusu, bir başka metafor kullanmak istersek, bir çukur açılır. Hayır. Engel aşılacaktır., çünkü yakında ortaya çıkmış bir pratik vardır, ki bu spekülatif sorunu ya da gerçek sorunun kısmi verilerini zaten aşar ve deneyimin ve bilginin, yani şehirciliğin bütün verilerini bir araya getirerek geneli kapsamaya yönelir. Burada söz konusu olan praksis üzerine felsefi bir bakış değil, şehircilik denen düşüncenin genel düzeyde pratiğe dönüşmesidir. Birkaç yıldan beri şehircilik, kısmi teknik ve uygulamaları (inşa edilmiş mekanın kuralları ve idaresi) aşarak, toplumun bütününü ilgilendiren ve kapsayan bir toplumsal pratik olma yolundadır. Bu toplumsal pratiğin eleştirel (elbette vurguyu eleştiriye yapan) incelemesi, bizatihi teorinin pratikten ayrılmasından kaynaklanan teorik bir güçlüğü teorinin çözmesini sağlar. 

Toplumsal pratik olarak şehircilik (belli bir irdeleme ve eylem düzeyine erişmeden toplumsal pratik haline gelmiştir, nitekim bu düzeye de ancak politik stratejilerle yüzleşerek ulaşabilir), başlangıç evresini, kısaca disiplinlerarası diye adlandırılan evreyi geride bırakmıştır. Şehirci ya uyguladığı kısmi bilgilerden pratiğinde esinlenir, ya da genel bir gerçeklik düzeyindeki hipotez ya da projeleri eyleme geçirir.Birinci durumda, kısmi bilgilerin uygulamaya konması, bu bilgilerin nispi önemini belirlemeyi sağlayan sonuçlar verir; bu sonuçlar, boşlukları ve yetersizlikleri göstererek eksik olanı, bulunduğu yerde, deneysel olarak belirtmeyi sağlarlar. İkinci durumda, yenilgi (ya da başarı) varsayımlar içinde ideolojik olanları ayırt etmeyi ve bunların genel düzeyde tanımladıkları şeyi ortaya çıkarmayı sağlar. Dolayısıyla, bu, gerçekten de, “şehircilik” denen faaliyetin eleştirel incelemesidir; yoksa şehircilerin sözüne inanmak ya da önermelerinin ve kararlarının sonuçlarını tartışmadan kabul etmek asla söz konusu değildir. Özellikle, pratik ve teori (ideoloji) arasındaki kısmi bilgiler ile sonuçlar arasında farklar ve sapmalar gizli kalmak yerine öne çıkar. Aynı zamanda kullanımın ve kullanıcıların sorgulanması da ön plana geçecektir.

* Lefebvre, H. (2015), Şehir Hakkı, Sel Yayıncılık, İstanbul, ss. 55-57

Henri Lefebvre Fernando Bayo

 

Şehir Hakkı

Kitabın Adı: Şehir Hakkı,

Yazar: Henri Lefebvre (1967),

Yayınlayan: Sel Yayınları, 2015, 167 sayfa,

Çeviren: Işık Ergüden


Özellikle 2008 yılında yaşanan küresel ekonomik krizin toplumsal yansımalarının gözlemlendiği küresel toplumsal hareketler ile birlikte gündeme gelen kent hakkı kavramı, kısa bir sürede anti-kapitalist bir içerikle bütünleşerek, önemli bir popülariteye sahip oldu. Neoliberal politikaların kentler ve kentliler üzerinde yarattığı eşitsizleştirici, ayrıştırıcı, yoksunlaştırıcı, mahrum edici etkilerine yönelik hemen hemen tüm toplumsal yanıtlarda kent hakkı vurgusunun yapıldığını söylemek mümkün. Bu inceleme, söz konusu kavramı ilk olarak ortaya atan Şehir Hakkı isimli kitabın kısa bir incelemesini hedeflemektedir. Kente ilişkin literatürde net bir tanımı, kapsamını bulmanın mümkün olmadığı bu kavramı, 1967 yılındaki kitabıyla gündeme getiren Lefebvre, ortaya koyduğu devrimsel ve ileri görüşlü kavramsallaştırması sayesinde, hem kentsel hem de anti-kapitalist mücadelelerde referans noktası olarak kullanılan bir figür halini almış durumda.

kapak.fh11

Kitapta ilk olarak şehirleşme-sanayileşme arasındaki çok boyutlu ilişkiler ağını temel bir eksen olarak ele alan yazar, kentsel yayılma ile kentsellik bilinci/kimliği/niteliği arasındaki gerilim noktalarına; kullanım değeri-değişim değeri ayrımı üzerinden ışık tutarak kendisine ait “şehir” ve “kent yaşamı” tanımlarını ortaya koyuyor. Kullanım değeri ve sahiplenme kavramları çerçevesinde nitelendirdiği şehri, bir üründen ziyade “yapıt” olarak gören Lefebvre, sanayileşme yoluyla metanın genelleşmesinin kullanım değerini ve dolayısıyla şehri ve kentsel gerçekliği yok etme eğiliminde olduğunu ileri sürüyor. Bu nedenle, yazar, kullanım değeri-değişim değeri ayrışmasının kent, kentsel yaşam ve toplum üzerindeki yansımasını çözümleyerek bu süreçte belirleyenin (öznenin) sanayileşme, belirlenenin (nesnenin) ise şehir olması durumunu inceliyor. Buna ek olarak, şehri değişim değeri eksenindeki edilgenliğinden bağımsız olarak değerlendiren Lefevbre, öngörülemez bir moment olma niteliğinden hareketle, şehri, karşılaşmaların, iletişim ve enformasyonun çakıştığı, arzu, dengesizlik, normallik ve kısıtlamaların çözüldüğü yer olarak tanımlıyor. “Kent, zihinsel ve toplumsal bir biçimdir, niceliklerden (mekânlar, nesneler, ürünler) doğan bir niteliktir” (s. 99).

Kitabın ikinci bölümünde felsefe ve şehrin bağlantısını irdeleyen yazar, şehir ve felsefenin bütünleşme potansiyeli ve bunun gerekliliğini; “felsefe gerçekleşir” mottosuyla öne sürerek, felsefenin toplumsal pratikten bağımsız olmadığını vurgulamaya çalışıyor. Şehri bir yapıt olarak tanımlamasından hareketle Lefebvre, bu yapıtın üretimini bir nesne üretiminden ziyade insanlar tarafından insanların üretimi ve yeniden üretimi olarak değerlendiriyor.

Şehir-iktidar/sermaye arasındaki gerilimi de kendi kent kavramsallaştırması üzerinden çözümleyen yazar, bu ilişkiyi kent aleyhine bir nitelikte tasvir ediyor. Buna göre, devlet ve şirketler, kentsel işlevleri gasp etmeye ve kentin biçimini ortadan kaldırarak bu işlevleri üstlenip karşılamaya çabalamaktadır. Böyle bir durumda, şehir bir yapıt olma niteliğini kaybetmekte ve iktidarlar tarafından talan edilmektedir. Lefebvre’i kent hakkına götüren kıvılcım da işte tam bu noktada ortaya çıkmaktadır. Mevcut sorunsalı çözecek bir “özne”, kendi tarzında çok güçlü olan bir kentsel tohum, çatlaklardan doğabilir mi sorusunu soran yazar, buna cevaben toplumsal pratiğin (praksis) gerekliliğinin altını çizerek başka bir insana, “kent toplumu” insanına doğru ilerlemek için çabalamak gerektiğini belirtiyor. Tasvir ettiği bu projeyi engelleyen tüm ideoloji ve stratejileri yok etme zorunluluğuna da değinen Lefebvre, buna ek olarak yeni biçim ve ilişkileri yoktan var etme gücüne yalnızca toplumsal yaşamın (praksis) sahip olduğunu söyleyerek, düşlediği devrimsel dönüşümün pratik boyutunu formüle etmektedir. Kent hakkı kavramı en kısa ve net haliyle, bu devrimsel değişimi kapsayan bir kavramsallaştırmadır. Devrimci olması ise, koşulların zorlamasından dolayı değil, mevcut düzene karşı çıktığı içindir. Bunu yapabilecek sınıf olarak Lefebvre’in işaret ettiği sınıf ise işçi sınıfıdır; çünkü yazara göre “yalnızca devrimci inisiyatif alabilen gruplar, sınıflar ya da toplumsal sınıf fraksiyonları kentsel sorunları çözmeyi üstlenebilir ve çözümlerini tam anlamıyla hayata geçirebilir” (s. 127). Ancak bu sayede şehir tekrardan bir yapıt niteliğine kavuşacaktır.

Kent hakkı kavramı, basit bir ziyaret ya da geleneksel şehirlere geri dönme hakkı olarak değil, dönüşmüş, yenilenmiş kentsel yaşam hakkı olarak formüle edilebilir. Burada kilit nokta ise, kullanım değeri-değişim değeri ile paralel bir şekilde sahiplenme-tahakküm kavramları arasındaki geçişin kent hakkı için hayati olmasıdır. Söz konusu değişim, toplumsal düzlemde “kent toplumu”na geçişin bir ifadesidir aynı zamanda. Bu toplumun kentinin bir biçimi vardır: Bir araya geliş, kendiliğindenlik, karşılaşma. Bir başka deyişle, Lefebvre’in kent sorunsalına yanıtı, kullanım değeri ve sahiplenme güdüleriyle donanmış, toplumsal pratiklerin katkısı ile spekülatör ya da kapitalist elebaşlarına değil (s. 144), “kullanıcılara” yönelik kente varabilmektir. Burada tarihsel açıdan eski bir kente dönüşten ziyade, şehrin üretici çalışma, yapıt ve şenliklerin işgal ettiği mekânlar haline gelmesidir. Şehir, yazara göre bu işlevi, başkalaşmış kent toplumunda bulmalıdır. Kent hakkı işte bu dönüşümün/devrimin kavramsal çerçevesini, özünü oluşturmaktadır.

Kent hakkı aracılığıyla kent toplumuna geçiş sürecinde, kapitalist şehrin merkezilik niteliğini de irdeleyen yazar, mevcut noktada kentlerin tüketim yeri olması ve burada “yerin tüketimi”nin gerçekleşmesinin, değişim değeri ve metalaşmayla ilişkisini irdeleyerek, neo-kapitalizmle beraber, buna bir de karar merkezi olma özelliğinin eklendiğini vurguluyor. Gelinen yeni aşamada şehir artık insanları değil, enformasyon ve bilgiyi bir araya getirmektedir. Sonuç olarak da kentliler, kullanıcı ve kentin niteliklerini üretici olma durumundan, “bu devasa gösterinin figüranlarına” indirgenmektedir. Kent hakkı ve vurguladığı öngörülemez karşılaşma olanakları, kendiliğindenlik gibi “merkezi karar alma”dan bağımsız özellikleri, bu noktada kentlileri tekrar birer özne, kenti ise bir yapıt haline getirme çabasının temel dinamikleri olarak ön plana çıkmaktadır. Yazar, bu bağlamda şunları söylüyor:

Şehir hakkı kendini üstün bir hak biçimi olarak ortaya serer: özgürlük hakkı, toplumsallık içinde bireyleşme hakkı, habitat ve mesken hakkı. Yapıt hakkı, katılım ve sahiplenme hakkı da (mülkiyet hakkından belirgin biçimde farklıdır) şehir hakkının içinde yer alırlar.” (s. 151).

Son bölümde ise yazar, kentsel reformun, günümüzde egemen olan sınıf stratejisine karşı çıkan bir strateji ortaya koyması hasebiyle devrimci bir reform olduğunu, bunun yalnızca ekonomik (toplumsal ihtiyaçlara yönelik planlama) değil, politik (devlet aygıtının demokratik denetimi, genelleşmiş özyönetim) ve kalıcı bir kültürel bir devrim gerektirdiğini öne sürerek, söz konusu sürecin bir formülasyonunu ortaya koyuyor.

sehirhakki.jpg

Özellikle Dünya Bankası, Birleşmiş Milletler gibi küresel ekonomik sistemin devamlılığını esas alan uluslararası örgütlenmelerin, kent hakkını, mevcut ekonomik ve toplumsal yapı içinde, çeşitli edilgen sosyal haklara indirgeyerek kavramı temel bağlamından koparma/yozlaştırma çabalarına karşın, Lefebvre’in özgün kent hakkı kavramı, hem bu kitapta hem de özellikle David Harvey’in çeşitli çalışmalarında, düzen karşıtı, anti-kapitalist ve bütüncül bir devrim anlayışının egemen olduğu haliyle ele alınmaktadır. Şehir Hakkı kitabı ve Işık Ergüden’in bu güzel çevirisi, bu nedenlerle önemli bir eksiği kapatmaktadır.

Arş. Gör. Hikmet Kuran
Ankara Üniversitesi
Siyasal Bilgiler Fakültesi