Kent hakkından kentsel muhalefete bakmak (*)

Cihan Uzunçarşılı Baysal

I. KENT HAKKI : “KENT HAKKI BİR FERYAT VE TALEP GİBİDİR…” H. Lefebvre (1967)
Kent hakkı, terimi aynı adlı eserinde kullanan ünlü Marksist düşünür Henri Lefebvre tarafından literatüre kazandırılmış. 1967’de Kapital’in ilk cildinin yayınlanışının yüzüncü yılı vesilesiyle ve Mayıs 1968 protestolarını doğuran ekonomik, toplumsal ve siyasal sistemden etkilenerek kaleme alınan eser, devrimci ve sistem karşıtı özüyle ‘68 Hareketinin sloganlarına da ilham kaynağı olmuş.

Geleneksel kenti, toplumsalın, siyasalın, refahın, bilginin, karşılaşmaların, oyunun, eğlencenin, sanatın üretildiği bir “oeuvre” (sanat eseri) olarak tanımlayan Lefebvre, bu sanat eserinin, kent sakinlerince -vatandaşlık bağı aramadan mülteciler de dahil- kolektif olarak yaratıldığını öne sürer. Lefebvre’e göre, bir kente ait olmayı, mülkiyet ya da zenginlik değil temellük hakkı ve katılımcılık belirler. Kentsel mekanın tasarlanması, üretilmesi ve yeniden üretilmesinde, kentin yönetimi ile ilgili herhangi bir karar alma sürecinin odağında kent sakinleri yer almalı ve aynı zamanda, kısıtlamaya tabi olmadan kentin mekanlarını kullanma, işgal ve temellük hakkına da sahip olmalıdırlar. Böylece, kentsel mekanın üretimini belirleyen güç ilişkileri yeniden düzenlenecek ve kent üzerindeki hak sahipliği ile kent ve kentleşme süreçleri üzerindeki denetim, devlet ve sermayeden kentin sakinlerine geçecektir. Dolayısıyla, “Kente ait olmak devrimci bir eylemdir!”. Katılımcılığın kentsel yaşama hayat verdiğini ve aynı zamanda potansiyel olarak etkin bir vatandaşlık yarattığını, yokluğunun ise genellikle kentin ölümüne işaret ettiğini öne süren Lefebvre, kent hakkının, demokratik ve katılımcı bir kent ve kendi kaderlerini kendileri şekillendirmeye çalışan sakinlerde ifadesini bulduğunu belirtir. (1)

Lefebvre, “Kent hakkı bir feryat ve talep gibidir…” derken, feryadı, kullanım değerini yitiren kente karşı haykırmıştır. Lefebvre, dönemini, metaların mekanda üretiminden mekanın kendisinin meta olarak üretildiği dönem olarak tanımlar. (2) Kapitalizm, kenti metalaştırarak kendini yeniden üretirken kentin değişim değeri karşısında kullanım değerini yok eder. Gidişat, kentin gündelik yaşamının içinde aktığı mikro mekanları da parçalar, kendi kentine yabancılaşmış bir toplum ortaya çıkar. Kapitalist toplumsal ilişkiler somutlaşıp yerleştikçe, bir yerde yaşamanın anlamı yerleşim yerine indirgenir; karşılaşma, oyun, içinden geldiğince hareket, işgal gibi sanat eserini (kenti) kolektif yarattığımız gündelik yaşam eylemleri, tüketim mekanlarında ve devasa bina yığınlarının yabancılaştırıcı etkileri altında imkansızlaşır (3) : Kent giderek “…bir belge, bir sergi ya da bir müze görünümü alır. Tarihsel olarak biçimlenmiş (kent) artık yaşanmaz, pratik olarak kavranmaz.Turistler için, gösterilere ve pitoreske susamış estetizm için kültürel bir tüketim nesnesinden başka bir şey değildir. Onu sahiden anlamaya çalışanlar için bile (kent) ölüdür”.

Kent hakkı, 1968’de olduğu üzere bugün için de, var olan kapitalist kente metalaştırılmış son kertede finansallaştırılmış, büyüme motoruna dönüştürülmüş, mağduriyetler ve ihlaller kentine, tüketim/ tüketicilik hapishanesine dahil olmak değildir. Lefebvre’in yaşadığı dönemde olduğu üzere ancak çok daha geniş kapsamlı ve boyutlu, kenti kent eyleyen her şey tahrip edilmektedir. Kamusal alanları ticarileştirilen /AVM’leştirilen, askerileştirilen, ya da ülkemizde olduğu üzere dinsel mekanlara da dönüştürülerek yok edilen kentlerde, buralardan yükselen demokrasinin sesi engellenip, en iyi haliyle kısılmakta. Askerileştirilmiş kentsel mekanlarda gözetim, denetim altında, tam bir düzen ve disiplin içinde yaşamlar sürmemiz isteniyor. Gösteri ve tüketim toplumunun zevklerine göre yeniden inşa edilen kentlerde, yerelin özgün tarih, kültür ve bağlamından kopuk, kimi zaman ekokırım addedilecek uçuk kaçık projeler ortaya çıkıyor. Neredeyse her kent bir Dubai’ye dönüştürülüp, marka kent, insan odaklı, insani ölçekli kenti ezip geçiyor. Rant amaçlı mahalle yıkımları, zorla tahliyeler, yerinden etmeler, “apartheid” boyutunda sosyo-mekansal ayrışmış kentler yaratarak, insani ilişkilerden azade steril mekanlarıyla “güzel!” kentler, evsizler, yoksullar ve mültecilere kapılarını kapatıyor. Gezegen boyunca, spekülasyon amaçlı elde tutulan boş konut stokları artarken, evsizlerin sayıları da katlanıyor. Ancak, paradoksal olarak, bu gidişat sistemin aksaklığı ya da çalışmamasından değil, tam aksine sistemin istendiği gibi çalışmasındandır, çünkü sistem kenti ve konutu metalaştırarak, finansallaştırarak çarklarını çeviriyor. (5) Sosyolog Sassen’in altını çizdiği üzere, finans sermayesi bugün iklim krizi kadar tehlikelidir. Altın çıkartan şirketlerin gezegenin yüzeyini kanırtarak toprak ve canlı yaşamı yok etmeleri, maden tükendiğinde de başka coğrafyalardaki yeni talan alanlarına hareketleri misali, finans sermayesi kentleri yok ederek yer değiştiriyor. Birikimini kentlerin finansallaştırılması üzerinden sağlayan sistemin tüm çelişkileri ve ihlallerinin tercümesini kentlerden okumak mümkün. Feryat, bugün için çok daha geçerli olup ihlallere ve ayrıca kentlerdeki gündelik yaşamın içine sürüklendiği durumun üzerimizde yarattığı acıya ve yabancılaşmaya karşı dünyanın dört bir yanından seslendiriliyor.

Feryat böyleyse, talep nedir? Talep; “başka” bir kent, dolayısıyla toplum yaratma yetkisidir. “…bu krizle korkusuzca yüzleşip bu derece yabancılaşmış olmayan, daha anlamlı ve keyifli bir şehir yaşamı seçeneği yaratma yetkisi(dir)…” (6) Talep, kent kaynaklarına erişim hakkının ötesinde bir şey. Kenti “…gönlümüze göre değiştirme ve yeniden icat etme hakkıdır bu. Dahası bireysel değil kolektif bir haktır, çünkü şehri yeniden icat etmek kaçınılmaz olarak kentleşme süreçleri üzerinde kolektif bir gücün uygulanmasına bağlıdır” (7). Kent Hakkı, kentlerimizi ve kendimizi yapma ve yeniden yapma özgürlüğü; ve aynı zamanda, eğer kentleşme, artı-değer kullanımının başlıca vasıtalarından biri ise, artığın kullanımı üzerinde demokratik bir yönetimin de tesisidir. (8) Yukarıda açtığımız üzere kent hakkı, sakinleri edilgen konumdan alıp, onları kentsel mekanların tasarımı, üretimi ve yeniden üretiminde, temellükte ve kent planlaması ile bütçesinde etkin konuma yükselten bir haktır. Mücadelelerini ortaklaştıran, siyasallaştıran sakinlerin, iktidar ve sermayenin dayattığı mekanlara karşı kendi arzu ve talepleri doğrultusunda başka bir kenti yaratma hakkıdır.

Lefebvre’i tekrarlarsak, devrimci bir eylemdir; dolayısıyla, kent hakkı özünde radikal ve anti-sistem bir haktır.

2ad5fb65dfb4c6588dba725e92c91841
Fotoğraf: Nejla Osseiran

II. KENTSEL MUHALEFET

Kent hakkının dünya gündemine girebilmesi, 2001’de Porto Allegre’de düzenlenen ve dünyanın her yanından küreselleşme karşıtı hareketleri bir araya getiren Birinci Dünya Sosyal Forumu sayesinde oldu. Kapitalizm ile küreselleşmeye karşı bir blok oluşturup demokratik bir toplum ve kent inşa etmek isteyen küresel kentsel muhalefet, kent hakkını, sosyal adalete yönelik şemsiye bir slogan olarak kullandı ve popülerleşmesini sağladı. Ancak, kavramın popülerleşmesi içinin boşaltılmasını ve ehlileştirilmesini de beraberinde getirdi. Kent hakkı, kent bağlamında hemen her hizmet, hak, özgürlük ve demokratik değer ile yolu kesişen bir boş gösterene dönüştürüldü. Hukuki bir metin olmamasına rağmen, Habitat, UNESCO gibi BM örgütleri ve çeşitli uluslararası STK’lar tarafından kentin sunduğu toplumsal, ekonomik, siyasal, kültürel ve teknik hizmetlere yönelik bir haklar silsilesine indirgendi. Neoliberal kentin mağduriyet, ihlal ve adaletsizliklerinin aslında sistemin kendinden kaynaklandığını, büyüme ve pazara odaklı bir kentsel mekan üretimi sürerken, toplum temelli projelerin sadece bandaj olabileceğini göz ardı eden reformistler ise kavramı antisistem ve devrimci özünden koparttılar. (9) 2016’da Quito’da gerçekleştirilen Üçüncü BM İnsan Yerleşimleri Konferansı / Habitat 3 Bildirgesi’ne de ancak sulandırılarak eklenebildi. (10)

37938c157af86cc3d0bdfb703302b335

A. MAHALLE MÜCADELELERİ

Öte yandan, Harvey’in de işaret ettiği üzere, kent hakkı kavramının yeniden gündeme gelmesi Lefebvre’in entellektüel mirasından kaynaklanmıyordu: “Sokakta kentsel toplumsal hareketler içinde cereyan etmekte olan şeyin önemi çok daha büyük…” olup, kent hakkı, “…aslolarak sokaklardan, mahallelerden ezilen insanların naçar zamanlarda yükselen yardım ve destek çığlıklarından doğmaktaydı” (11).

Paradoksal olarak, kavramı telaffuz eden akademi camiası, uluslararası sivil toplum, başta BM olmak üzere çeşitli uluslararası örgütler ya da ilgili referansların yapıldığı çeşitli kent, bölge veya kıta düzleminde yazılmış hukuki metinler ve ilgili “şart”lar kent hakkını sulandırıp ehlileştirir ve var olan kapitalist kente dahil olmaya indirgerken, kent hakkının ismiyle cismiyle hiç telaffuz edilmediği Durban’ın baraka mahallelerinden, Rio’nun favelalarına, Yeni Delhi’nin enformel yerleşimlerinden Mumbai Dharavi’ye, Dubai’nin lüks merkezi dışındaki yoksul ve yoksun emekçi bölgelerine, başta Ankara Dikmen olmak üzere Türkiye’nin gecekondu bölgelerine, neoliberal kente karşı tutunma mücadelesi veren nüfuslar, James Holston’un asi vatandaşlık (12) olarak anlattığı üzere, işgaller ve hukuki mücadelelerle kendi evlerini kendileri yapıp kendi yaşam alanlarını (ve kenti) böylece inşa ederlerken kentsel mekanı da yeniden tanzim etmekteler. Kent hakkının yüreğinin çarptığı yer kenti yaratmak ise, bu hiç kuşkusuz bir iktidar ve güç mücadelesi demektir ki, bu da, asi vatandaşlıktan, kenti değiştirme hakkı ve değiştirme hakkını kullanabilme ehliyetinden kaynaklanıyor. Tıpkı, devlet tarafından yaşam alanları (ve kent) üzerinde hiçbir hakları olmadığı gerekçesiyle dışlanan Dikmen Vadisi halkının kendi taktikleriyle direnmeleri gibi: “Bir çocuk parkı, bir futbol sahası, bir halk okulu yeri, bir toplantı salonu, bir kolektif tarım bahçesi ve kümes yapmış idik. Hepsi de (Melih Gökçek’in sözleriyle) ‘kaçak’ yani ‘imar mevzuatına aykırı’ olup, hatta çocuk parkımız hakkında bir yıkım kararı da mevcuttur” (13). Kent hakkı, her ne kadar seslendirilmese de, burada, sakinlerin kendi yaşam alanları üzerindeki temellük ve tasarruf hakkı olarak karşımıza çıkıyor. Bu hak meşruiyetini mahallelerin tüm zor koşullara, baskılara rağmen dayanışma içinde, inatla, sabırla kendi elleriyle kurdukları baskılara rağmen dayanışma içinde, inatla, sabırla kendi elleriyle kurdukları yaşam alanlarından ve mücadelelerinin kolektif hafızasından alır. Hiçbir gecekondu öyküsü yoktur ki çamurlu sokaklar, yokuşlarla başlayıp elektrik, su, ulaşım gibi temel hizmetlerden yoksunluk anlatısıyla devam etmesin ve mahallenin dayanışmayla nasıl yoktan var edildiğiyle sonlanmasın.

c5d7cce38c9a9ca1e5b863523cc5b9c3

Burada kent hakkı ile konut hakkı (14) arasındaki ilişki netleşiyor. Şöyle ki, kentsel mekanı üretme, yeniden üretme ya da dönüştürme yetkisi olarak kent hakkına erişebilmek veya kentle ilgili ileriye yönelik herhangi bir irade ya da tahayyül için o kentte ikamet gereklidir. Dolayısıyla, mahalleler ancak yerlerinde kalma haklarını sağlayan bir konut hakkı sayesinde kent hakkına ulaşabilirler. Konut hakkı, kentte kimin ya da hangi sınıf/ların kalacağını, hangilerinin kovulacağını tayin eden bir hak olduğundan ikamet de sınıfsaldır; dolayısıyla ikamet politiktir diyebiliriz. (15) Occupy (işgal) hareketlerinin terminolojisiyle, kent hakkının % 99’un mu, yoksa % 1’in hakkı mı olacağını böylece konut hakkı tayin eder.

2002’de iktidara gelen AKP, kentsel rantın ekonomi politikalarında merkezi bir yer tutması sonucu, gerekli yasal düzenlemelerle ve TOKİ’yi yeniden yapılandırarak rantları yükselen enformel konut alanlarıyla tarihi bölgelerde “çöküntü” tabir edilen mahalleleri ardı ardına dönüşüm /yenileme alanı ilan etmeye ve yerleşik nüfusları onlarca yıldır yaşadıkları mahallelerinden zorla tahliyeyle yerlerinden etmeye başladı. 2005’ten itibaren mahalle dernekleri etrafında birleşen nüfusların dönüşüme karşı mücadelelerine şahit oluruz. 2008’de kurulan İstanbul Mahalle Dernekleri Platformu çatısı altında mahallelerin bir araya gelmeleriyle tecrübe paylaşımını da sağlayan bir ortak mücadele hattı kurulmuş oldu. Kentsel muhalefetin bir diğer ayağı olarak dönüşüm projelerine ve imar planlarına karşı hukuki zeminde mücadele yürüten başta şehir plancıları ve mimarlar odaları olmak üzere meslek odalarının ve ayrıca çeşitli kent hareketlerinin mahallelere el verdiği bir süreç başladı. 2010’da İstanbul’da düzenlenen Avrupa Sosyal Forumu (ASF) vesilesiyle gerçekleştirilen, mahalle dernekleri, kent hareketleri, meslek odaları temsilcileri ve aktivistleri bir araya getiren Kent Hareketleri Forumu’nda (26-27 Haziran 2010) kent hakkı ilk kez dile getirilerek mücadelenin bir kent hakkı mücadelesi olduğunun altı çizildi: ‘‘Harvey’in eylemsel, kolektif ve aynı zamanda isyancı bir hak olarak tanımladığı bir kent hakkından söz edebilir miyiz? … bir hak olarak kenti değiştirme, şekillendirme hakkı. Küresel sermaye tarafından bizlere dayatılan ve kenti sermayenin kendi anlayış ve çıkarlarına göre, kendi rant talepleri, ihtiyaçları doğrultusunda şekillendiren tüm kentsel yenileme/dönüşüm projeleriyle mücadelemizde bizler de kenti kendi yaşam anlayışlarımıza arzularımıza göre değiştirme hakkını talep edebilir miyiz?” (16).

2012’de çıkartılan hegemonik Afet Yasası, mahalle mücadelelerinde safların sıklaşmasına neden oldu. 2010’daki Forum sonrası oluşan İstanbul Kent Hareketleri’nin, mahalle dernekleri, çeşitli kentsel toplumsal hareketler, aktivistler ve muhalif sanatçılarla 29 Ocak 2012’de Gezi Parkı’nda düzenlediği Mahalleler Konuşuyor İstanbul Kent Hakkı ile Buluşuyor başlıklı açık kürsü etkinliğiyle kent hakkı kamusal alana taşınarak seslendirildi. (17) Hak ihlalleri, zorla tahliyeler, zorla yeniden iskanlar ve TOKİ konutlarında yaşadıkları ekonomik, sosyal kültürel mağduriyetleriyle içten içe fokurdayan mahallelerin, açgözlülük o 3-5 ağaca uzandığında Gezi’ye akmaları için hiç bir dışsal dürtüye ihtiyaçları yoktu! Dokunma, diye ikaz eden o meşhur Gezi pankartındaki listede mahalle de yer almaktaydı. Bu dönemde, mahalle mücadeleleri ile müşterekler mücadelelerinin ortaklaşmalarını da görürüz. Emek Sineması eylemlerinden birinde sinemanın penceresinden sallandırılan pankarta her mahalle kendi adını yazarak dayanışma vermiştir. Aynı şekilde, Ataköy sahili için yapılan eyleme, sokaklara atılan Küçükçekmece Ayazma kiracıları ile Tozkoparan, Derbent gibi dönüşüm tehdidi altındaki mahallelerin temsilcileri destek vermiştir.

81a40b8d7bae9a7ddab8dccb227b1bed

2013 ortalarına kadar canlılığını koruyan mahalle mücadeleleri, hukuki mücadelenin uzun ve masraflı olması, iktidarın dolaylı dolaysız baskıları ve Gezi ertesinde giderek otoriterleşmesi sonucunda örgütlü mücadelenin zorlaşması gibi nedenlerden sekteye uğradı. Bugün, mücadele tekrar en başa dönerek her mahallenin kendi alanına kilitlendi. Mahallelerdeki çeşitli mülkiyet yapıları, zaman içinde çıkarların çelişmesine yol açtığından belirli mahalleler dışında mahalle içi mücadeleler de bölünmüş, tapu mücadeleleri ve “ne koparsak kardır” anlayışı öne çıktı. Ayrıca, yukarıdan aşağıya örülen rantsal düzenin, aşağıdan yukarıya mutabakat bulduğunu her kesime farklı dokunduğunu da unutmamak gerek.

B. KENTSEL KAMUSAL ALANLAR VE MÜŞTEREKLER

Taksim Meydanı gibi kentsel kamusal alanların ya da Haliç, Haydarpaşa gibi tarih kültür varlıklarının dönüşümüne, 3. Köprü, 3. Havalimanı başta olmak üzere mega projelere ve Emek Sineması, AKM gibi kentin kolektif hafızasında yer alan kamu binaları ve Gezi Parkı, Yedikule Bostanları gibi parklar, korular, müştereklerin yok edilmelerine karşı, her mücadelenin ilgili isim altında -Haydarpaşa Dayanışması, Emek Bizim, 3. Köprüye Karşı Yaşam, Taksim Dayanışması gibi- örgütlendiği kentsel muhalefeti kent hakkı bağlamında değerlendirebiliriz.

4d892e14b0339a927812be82b6048ad4

Gezi’den önce var olan kentsel muhalefet, Gezi’ye giden süreci besledi. Kuzey Ormanları Savunması’ndan (KOS) önce kurulan ve Gezi ertesi KOS’a dahil olan 3. Köprü’ye Karşı Yaşam Platformu, uzun senelerdir korularına sahip çıkan Validebağ Gönüllüleri, Haydarpaşa projesine karşı mücadeleyi örgütleyen Haydarpaşa Dayanışması -ki Gezi’den önce ilk mekan işgali onlara aittir- öne çıkan örneklerdir. Emek mücadelesi ise her ne kadar Emek’i kurtaramamışsa da yaratıcı direniş taktikleri, proje alanına baskınları ve kısa süreli sokak işgalleri ile Gezi öncesinin önemli bir deneyimi. Bu deneyimler bir yandan Gezi’yi besledi, bir yandan da Gezi’den güç aldı. Gezi’den sonra yepyeni bir vatandaşlık, kamusal alanlarına, müştereklerine sahip çıkan bir vatandaşlık pıtrak gibi ülkenin her köşesinden belirdi. Park forumları bugün işlevsel olmasa da forumlardan örgütlenen savunmalar, dayanışmalar Adalar’dan Haydarpaşa’ya, Haliç Tersaneleri’ne, Kuzey Ormanları’ndan Validebağ’a, Sarıyer’e, Beyoğlu’na, Bahçeşehir Gölet’e, Albatros’a, Bakırköy’e sermaye ile kolkola, iktidarın talan projelerine karşı müştereklerini savunmaya devam ediyorlar. Burada Gezi ertesinde oluşan ve bir yatay, lidersiz, hiyerarşisiz bir şemsiye örgüt niteliği taşıyan İstanbul Kent Savunması’nı (İKS) da zikretmek gerekiyor. Mahalleler ve kamusal alanlar için çalışan İKS’nin Hakan Kıran’ın Kabataş Martı projesine karşı, OHAL günlerinde dahi sürdürdüğü mücadele önemlidir. Ayrıca, Gezi’den gelen ilhamla kentin boş arazilerinde bostanlar oluşturan insiyatiflerin de sayılmaları gerekir.

d3b8723e137505b61f4dcbc12c86ed5f
Fotoğraf: Ghada Umran

Kent hakkından baktığımızda, bugün sönümlenmiş ve kendi bölgelerine odaklanmış mahalle mücadelelerinin aksine, kentsel kamusal alanlar ve müşterekler üzerinden yürüyen bu damarı kent hakkı mücadelesi olarak adlandırabiliriz. Müştereklerde müşterekleşenler, kullanım değeri üzerinden yükselen bir kenti yeniden inşa etme gayretindeler.

188e6940924417d0646d49cc1ca398ec
Distopik Piknik” – http://www.kuzeyormanlari.org

III. GEZİ KOMÜNÜ

Neoliberalizm, kenti, doğayı tüketerek obezleşirken iklim kriziyle gezegenin sonunu da hazırlamakta; ayrıca ihlaller ve mağduriyetlerle malul bir dünya yaratmakta. Öte yandan, bu mağduriyetler, her coğrafyada aynı olmadıkları gibi aynı şiddet ve kapsamda da gerçekleşmiyorlar. Yerelin özgün yapısı ve neoliberalizm ile ilişkisi tayin edici oluyor. 17 Aralık 2010’da Tunuslu Bouazizi’nin kendini yakmasıyla başlayan ve gezegenin neresinde ne zaman patlayacağı bilinmeyen küresel isyanın farklı coğrafyalarda farklı şikayetler ve taleplerle ortaya çıkması da bu yüzden. Kiminde totaliter yönetimler ve insan hakları ihlalleri öne çıkarken, kiminde kemer sıkma politikaları ve pahalılık, diğerlerinde, 2008 krizini tetikleyen konut balonu sonucundaki konut hakkı ihlalleri öne çıkmakta. Gezi’ye gelirsek, kentsel kamusal bir alana konuşlanarak burayı çitleyecek olan tepeden inme tüketim mabedi (Topçu Kışlası AVM) projesine karşı parkını korumak isteyen kentlilerin hem demokrasi hem de müşterekler mücadelesidir. Nitekim Gezi’ye asılan ilk pankartlardan birinde, kentsel müşterekler sıralanıp iktidara “dokunma” ikazı çekilmiştir.

27 Mayıs 2013 akşamı Gezi Parkı’na dozerlerin girmesiyle başlayan ve üç haftaya yakın süren Gezi direnişi, kent hakkı bağlamında en cismani örneklerden biridir dersek yanlış olmaz. Parkı işgal ederek temellük eden Çapulcular, parkın mekanlarını kendi arzu ve gereksinimleri doğrultusunda yeniden tasarlamış, revir, bostan, kantin, kitaplık, çocuk parkı hatta bir mikro müze bile kurmuşlardır. Paranın yerini takas ve dayanışma ekonomisinin aldığı parkta, çocuklara yönelik aktiviteler, yoga, dinleti, forumlar, atölye çalışmaları gibi çeşitli etkinlikler, gündelik yaşamı anlamlandırmış ve müşterekleştirmiştir. Kararlar ise doğrudan demokrasi yöntemiyle forumlar vasıtasıyla alınarak uygulanmıştır. İhlal ve mağduriyetler kaynağı neoliberal kentin tüm özelliklerinin tam bir antitezi, yani dışlayıcı değil içerici, tekçi değil çoğulcu, tepeden inmeci değil doğrudan demokrasiden yana, bireyciliğin ve rekabetin yerlerini kolektiflik ve dayanışmaya bıraktığı, talancı değil doğayı, çevreyi koruyan, sokak hayvanından börtü böceğine tüm canlıların yaşam hakkını önceleyen, talan, israf ve tüketim ekonomisine karşı, anti-hiyerarşik, anti-otoriteryan, kısaca, başka bir kent ve ekonomik sistem kolektif şekilde Gezi’den inşa edilmiştir. Umut mekanları, mikro komünler, yaşama geçirilmiş ütopyalar gibi çeşitli adlar altında tanımlanan Gezi ve benzeri kent hakkı deneyimleri, yine Harvey’e kulak verecek olursak, “… alternatif bir şehrin, alternatif bir politik sistemin ve sonuç olarak insanların iyiliğini gözetecek alternatif bir üretim, dağıtım ve tüketim örgütlenmesinin…” (18) ceninleri olup, uğruna savaş verilen insani ve insanca bir yaşamı temsil etmekteler.

0aaf864882c1285e1a0f2654c22fd981

NOTLAR:
The Right to the City A Verso Report London: Verso 2017  https://www.versobooks.com/books/2674-the-right-to-the-city .

2 Hakkı Tarık Şengül, ‘‘Sınıf mücadelesi ve kent mekânı’’, Praksis 2, (2001): 9-31

3 Henri Lefebvre (1967) , Şehir Hakkı , çev. Işık Ergüden, (İstanbul: Sel 2015).

4 aeg.120.

5 David Harvey (video), “Slums and Skyscrapers: Space, Housing and the City Under Neoliberalism”, http://www.davidharvey.org (London: June 28, 2015)  http://davidharvey.org/2015/07/video-david-harvey-slums-skyscrapersspace-
housing-and-the-city-under-neoliberalism/.

6 David Harvey (2012), Asi Şehirler, çev. Ayşe Deniz Temiz, İstanbul: Metis, 2013, s. 29.

7 age. 44.

8 age. 66

9 Margit Mayer, “The ‘Right to the City’ in the context of shifting mottos of urban social movements”, City 13:2 (2009): 362-374.

10 Cihan Uzunçarşılı Baysal, “Habitat III ve Yeni Kentsel Gündem: Herkes İçin Sürdürülebilir Kentler ve Yerleşimlere İlişkin Quito Deklarasyonu (17-20 Ekim 2016)’’, Habitat III ve Kolektif Haklar içinde, (ed) Cihan U. Baysal, Fevzi Özlüer ve Joseph Schechla (Ankara: Ekoloji Kolektifi, 2018), 23-32.

11 David Harvey (2012), Asi Şehirler, çev. Ayşe Deniz Temiz, İstanbul: Metis, 2013, s. 32.

12 James Holston, “Insurgent Citizenship in an Era of Global Urban Peripheries”, City&Society 21:2 (2009):245-267, http://200.41.82.27/cite/media/2016/02/Holston-N_2009_Insurgentcitizenship- in-an-era-of-global-urban-peripheries.pdf .

13 Tuğba Kaya, “Yıkıma Karşı Dayanışma”, http://www.dikmenvadisi.org (son erişim 2012).

14 Konut Hakkı, BM Ekonomik Sosyal Kültürel Haklar Komitesi 4 Numaralı Genel Yorum’da (1991) kabul edildiği üzere, yasa dışı iskan ve işgali de dahil eden bir kullanım hakkı olarak tanımlanmaktadır:
http://sorular.rightsagenda.org/Uploads/ESKH%20MEV/ESKH%204%20No%E2%80%99lu%20Genel%20Yorum.pdf

15 David Madden and Peter Marcuse, In Defense of Housing, (London: Verso, 2016).

16 26-27 Haziran 2010 tarihlerinde TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi’nde gerçekleştirilen Kent Hareketleri Forumu açılış konuşmasından bir bölüm: https://istanbulkenthareketleri.wordpress.com/2010/06/

17 Yaşar Adanalı, “İstanbul ‘kent hakkına’ sahip çıkıyor”, mutlu kent, https://mutlukent.blog/2012/01/28/1017/. “Kürsü senin İstanbul”, Bianet,  25.01.2012, https://m.bianet.org/bianet/ifade-ozgurlugu/135695-kursusenin-
istanbul

18 David Harvey, “Sokaktaki İsyancılar: Wall Street Partisi Can Düşmanıyla Karşılaşıyor”http://www.soldefter.org , (30.10.2011),
http://www.soldefter.com/2011/10/30/sokaktaki-isyancilar-wall-streetpartisi-can-dusmaniyla-karsilasiyor-–-david-harvey/

(*) Kaynak: https://xxi.com.tr/i/kent-hakkindan-kentsel-muhalefete-bakmak

 

Henri Lefebvre ve kentsel gerçeklik

Henri Lefebvre, 1901’de Fransa’da doğdu. Sorbonne’da felsefe eğitimi aldı. 1924 yılında katıldığı “Philosophies” topluluğunda birlikte çalıştığı Politzer, Friedmann, Nizan gibi düşünürlerle birlikte 1928 yılında Fransız Komünist Partisi üyesi oldu. 1940’da Fransız Direnişine katıldı. 1958’de Komünist Parti’den ihraç edilmesinin ardından, Strasburg Üniversitesi’nde sosyoloji profesörü olduğu yıllarda Sitüasyonistlerle ilişki kurdu. 1947 yılında kaleme aldığı üç ciltlik Gündelik Hayatın Eleştirisi başlangıçta sessizlikle karşılansa da ilerleyen yıllarda birçok çevrede güçlü bir entelektüel etki yarattı. Lefebvre, bu çalışmasının yanı sıra, mekan konusunu toplumsal analizin, Marksist felsefe ve sol siyasetin gündemine taşıyan ilk düşünürlerdendir; metinlerine son yıllarda giderek daha fazla referans verilmesinin nedeni de budur. 

Kentsel DevrimMekânın Üretimi ve Şehir Hakkı, 2. Dünya Savaşı’nın ardından bu alanda yapılan ilk kayda değer çalışmalar olduğu kadar güncel önemi giderek artan  temel eserlerdir. Son çalışması Ritimanaliz ise 2017 yılında Türkçeye kazandırılmıştır.
20. yüzyılın bu önemli düşünürü, 1991 yılında Paris’te öldü.
Henri Lefebvre on Space
Parçalı bilimler ve Kentsel Gerçeklik*

On dokuzuncu yüzyılda, gerçek bir bütünselliği kendi rasyonel sistemleştirme içine kapatarak geneli kavramaya çabalayan felsefenin karşısında, toplumsal gerçekliğin bilimleri oluşmuştur. Bu bilimler gerçekliği analiz etmek için parçalara böler; bu parçaların her birinin kendi yöntemi ya da yöntemleri, kendi sektörü ya da alanı vardır. Yüzyıl sonra, bu bilimlerin birlikçi bir gerçekliğe farklı ışıklar tutup tutmadığı ya da bu bilimlerin gerçekleştirdiği analitik parçalanmanın nesnel farklılıklara, eklemlenmelere, düzeylere, boyutlara denk düşüp düşmediği hâlâ tartışılmaktadır.

Henri Lefebvre on Space

Şehrin, tarihçilerin, iktisatçıların, demografların, sosyologların araştırmaları dışında kaldığı ileri sürülemez. Bu uzmanlıkların her biri bir şehir bilimine kendince katkıda bulunur. Tarihin, şehrin doğuşunu aydınlattığı, özellikle de kent toplumu sorunsalını herhangi bir bilimden daha iyi ortaya koyabildiği zaten saptanmış ve doğrulanmıştır. Tersine, kentsel gerçekliğin bilgisinin, sadece tamamlanmamış olanı ya da geçmişi değil, olası olanı (ya da olasılıkları) ilgilendirdiğine de hiç kuşku yoktur. İşlevsel ve işlevselleştirilebilen ihtiyaçları dikkate alarak bir ticaret ya da kültür merkezi inşa etmek istersek, iktisatçının söyleyecek bir çift lafı vardır. Kentsel gerçekliğin analitiğine coğrafyacı, iklim uzmanı, botanikçi, müdahale eder. Genel ve bulanık bir kavram olan çevre, uzmanlıklara uygun olarak parçalara bölünür. Gelecek ve geleceğin koşulları konusunda matematiksel hesaplamalar olmazsa olmaz bilgiler getirir. Bununla birlikte, bu verileri bir araya getiren şey nedir? Bir proje, başka bir deyişle bir strateji. Diğer yandan, bir kuşku varlığını sürdürür, hatta doğrulanır. Şehir, gösterge ve işaretlerin, değişkenlerin ve parametrelerin, bağlantıların toplamı mıdır? Olguların, tariflerin, parçalayıcı olduğu için parçalı analizlerin toplamı mıdır? Bu analitik bölümlemelerin elbette bir kesinliği vardır, fakat söylediğimiz gibi, gerçeklik iskân edilebilir bir şey değildir. Bu sorun, uzmanlaşmış bilimlerin sorgulanmasıyla örtüşür. Bir yanda, genelin arayışı vardır; açıkça felsefi olmasa da felsefelerin yaklaşımını tuhaf biçimde hatırlatan bir yaklaşıma tek başına erişmeye çalışır. Diğer yanda, kısmi olan vardır; daha güvenilir ama dağınık veriler sağlar. Parçalı bilimlerden bir şehir bilimi çıkartılabilir mi? Olsa olsa, toplumun ya da “insan“ın ya da insani ve toplumsal gerçekliğin birlikçi bilimi çıkartılabilir. Bir yanda içeriksiz bir kavram, diğer yanda, kavramsız içerik ya da içerikler. Ya “şehrin”, mevcut haliyle kentsel gerçekliğin olmadığı, sadece bağlantı dizileri olduğu söylenerek “özne” yok edilir. Ya da genelin varlığı ileri sürülmeye devam edilir; kâh bir disiplin adına genelleştirmelerden söz ederek, kâh “disiplinlerarası” bir taktiğe bel bağlayarak genele yaklaşılır, etrafı çevrilir. Bölünmeleri aşan bir yaklaşım hariç, genelin kavranması söz konusu değildir.

Henri Lefebvre on Space

Yakından bakıldığında, kentsel gerçekliği incelemiş olan uzmanların hemen her zaman (mantıken aşırılıkçı bir pozitivizm örneği hariç) genel bir temsili için içine kattıkları fark edilir. Bu uzmanlar, kentsel gerçekliğin bilgilerinin, kopukluklarının ve montajlarının toplamıyla yetinir, bir sentezden vazgeçemezler. Birer uzman olarak, analizlerinden -prensibini kendi uzmanlık alanlarından çekip aldıkları- nihai senteze gitmekte haklı oldukları iddiasında bulunurlar. Genellikle şehri (ve toplumu) bir organizma gibi algılarlar. Tarihçiler şehir denen bu kendilikleri bir “evrim“e ya da “tarihsel gelişim“e sıklıkla bağlamışlardır. Sosyologlar ise bunları, tıpkı bir “kolektif varlık” gibi, “toplumsal organizma” olarak tahayyül etmişlerdir. Demek ki, kendilerini bilgin -ve sadece bilgin- sanan uzmanlar tarafından hazırlanmış şehir temsillerine organiklik, evrimcilik, süreklilikçilik egemen olmuştur. Filozoflar kısmi olandan genel olana, keza fiili olandan hak olana bilmeden, kendi yaklaşımlarını gerekçelendirmeden atlıyorlardı.

Leszek_Kolakowski_and_Henri_Lefebvre_1971
Leszek Kolakowski_ve Henri_Lefebvre,_1971

Bu bir ikilem midir? Bir açmaz mıdır? Hem evet hem hayır. Evet, bir engel karşımıza çıkar, daha doğrusu, bir başka metafor kullanmak istersek, bir çukur açılır. Hayır. Engel aşılacaktır., çünkü yakında ortaya çıkmış bir pratik vardır, ki bu spekülatif sorunu ya da gerçek sorunun kısmi verilerini zaten aşar ve deneyimin ve bilginin, yani şehirciliğin bütün verilerini bir araya getirerek geneli kapsamaya yönelir. Burada söz konusu olan praksis üzerine felsefi bir bakış değil, şehircilik denen düşüncenin genel düzeyde pratiğe dönüşmesidir. Birkaç yıldan beri şehircilik, kısmi teknik ve uygulamaları (inşa edilmiş mekanın kuralları ve idaresi) aşarak, toplumun bütününü ilgilendiren ve kapsayan bir toplumsal pratik olma yolundadır. Bu toplumsal pratiğin eleştirel (elbette vurguyu eleştiriye yapan) incelemesi, bizatihi teorinin pratikten ayrılmasından kaynaklanan teorik bir güçlüğü teorinin çözmesini sağlar. 

Toplumsal pratik olarak şehircilik (belli bir irdeleme ve eylem düzeyine erişmeden toplumsal pratik haline gelmiştir, nitekim bu düzeye de ancak politik stratejilerle yüzleşerek ulaşabilir), başlangıç evresini, kısaca disiplinlerarası diye adlandırılan evreyi geride bırakmıştır. Şehirci ya uyguladığı kısmi bilgilerden pratiğinde esinlenir, ya da genel bir gerçeklik düzeyindeki hipotez ya da projeleri eyleme geçirir.Birinci durumda, kısmi bilgilerin uygulamaya konması, bu bilgilerin nispi önemini belirlemeyi sağlayan sonuçlar verir; bu sonuçlar, boşlukları ve yetersizlikleri göstererek eksik olanı, bulunduğu yerde, deneysel olarak belirtmeyi sağlarlar. İkinci durumda, yenilgi (ya da başarı) varsayımlar içinde ideolojik olanları ayırt etmeyi ve bunların genel düzeyde tanımladıkları şeyi ortaya çıkarmayı sağlar. Dolayısıyla, bu, gerçekten de, “şehircilik” denen faaliyetin eleştirel incelemesidir; yoksa şehircilerin sözüne inanmak ya da önermelerinin ve kararlarının sonuçlarını tartışmadan kabul etmek asla söz konusu değildir. Özellikle, pratik ve teori (ideoloji) arasındaki kısmi bilgiler ile sonuçlar arasında farklar ve sapmalar gizli kalmak yerine öne çıkar. Aynı zamanda kullanımın ve kullanıcıların sorgulanması da ön plana geçecektir.

* Lefebvre, H. (2015), Şehir Hakkı, Sel Yayıncılık, İstanbul, ss. 55-57

Henri Lefebvre Fernando Bayo

 

Şehir Hakkı

Kitabın Adı: Şehir Hakkı,

Yazar: Henri Lefebvre (1967),

Yayınlayan: Sel Yayınları, 2015, 167 sayfa,

Çeviren: Işık Ergüden


Özellikle 2008 yılında yaşanan küresel ekonomik krizin toplumsal yansımalarının gözlemlendiği küresel toplumsal hareketler ile birlikte gündeme gelen kent hakkı kavramı, kısa bir sürede anti-kapitalist bir içerikle bütünleşerek, önemli bir popülariteye sahip oldu. Neoliberal politikaların kentler ve kentliler üzerinde yarattığı eşitsizleştirici, ayrıştırıcı, yoksunlaştırıcı, mahrum edici etkilerine yönelik hemen hemen tüm toplumsal yanıtlarda kent hakkı vurgusunun yapıldığını söylemek mümkün. Bu inceleme, söz konusu kavramı ilk olarak ortaya atan Şehir Hakkı isimli kitabın kısa bir incelemesini hedeflemektedir. Kente ilişkin literatürde net bir tanımı, kapsamını bulmanın mümkün olmadığı bu kavramı, 1967 yılındaki kitabıyla gündeme getiren Lefebvre, ortaya koyduğu devrimsel ve ileri görüşlü kavramsallaştırması sayesinde, hem kentsel hem de anti-kapitalist mücadelelerde referans noktası olarak kullanılan bir figür halini almış durumda.

kapak.fh11

Kitapta ilk olarak şehirleşme-sanayileşme arasındaki çok boyutlu ilişkiler ağını temel bir eksen olarak ele alan yazar, kentsel yayılma ile kentsellik bilinci/kimliği/niteliği arasındaki gerilim noktalarına; kullanım değeri-değişim değeri ayrımı üzerinden ışık tutarak kendisine ait “şehir” ve “kent yaşamı” tanımlarını ortaya koyuyor. Kullanım değeri ve sahiplenme kavramları çerçevesinde nitelendirdiği şehri, bir üründen ziyade “yapıt” olarak gören Lefebvre, sanayileşme yoluyla metanın genelleşmesinin kullanım değerini ve dolayısıyla şehri ve kentsel gerçekliği yok etme eğiliminde olduğunu ileri sürüyor. Bu nedenle, yazar, kullanım değeri-değişim değeri ayrışmasının kent, kentsel yaşam ve toplum üzerindeki yansımasını çözümleyerek bu süreçte belirleyenin (öznenin) sanayileşme, belirlenenin (nesnenin) ise şehir olması durumunu inceliyor. Buna ek olarak, şehri değişim değeri eksenindeki edilgenliğinden bağımsız olarak değerlendiren Lefevbre, öngörülemez bir moment olma niteliğinden hareketle, şehri, karşılaşmaların, iletişim ve enformasyonun çakıştığı, arzu, dengesizlik, normallik ve kısıtlamaların çözüldüğü yer olarak tanımlıyor. “Kent, zihinsel ve toplumsal bir biçimdir, niceliklerden (mekânlar, nesneler, ürünler) doğan bir niteliktir” (s. 99).

Kitabın ikinci bölümünde felsefe ve şehrin bağlantısını irdeleyen yazar, şehir ve felsefenin bütünleşme potansiyeli ve bunun gerekliliğini; “felsefe gerçekleşir” mottosuyla öne sürerek, felsefenin toplumsal pratikten bağımsız olmadığını vurgulamaya çalışıyor. Şehri bir yapıt olarak tanımlamasından hareketle Lefebvre, bu yapıtın üretimini bir nesne üretiminden ziyade insanlar tarafından insanların üretimi ve yeniden üretimi olarak değerlendiriyor.

Şehir-iktidar/sermaye arasındaki gerilimi de kendi kent kavramsallaştırması üzerinden çözümleyen yazar, bu ilişkiyi kent aleyhine bir nitelikte tasvir ediyor. Buna göre, devlet ve şirketler, kentsel işlevleri gasp etmeye ve kentin biçimini ortadan kaldırarak bu işlevleri üstlenip karşılamaya çabalamaktadır. Böyle bir durumda, şehir bir yapıt olma niteliğini kaybetmekte ve iktidarlar tarafından talan edilmektedir. Lefebvre’i kent hakkına götüren kıvılcım da işte tam bu noktada ortaya çıkmaktadır. Mevcut sorunsalı çözecek bir “özne”, kendi tarzında çok güçlü olan bir kentsel tohum, çatlaklardan doğabilir mi sorusunu soran yazar, buna cevaben toplumsal pratiğin (praksis) gerekliliğinin altını çizerek başka bir insana, “kent toplumu” insanına doğru ilerlemek için çabalamak gerektiğini belirtiyor. Tasvir ettiği bu projeyi engelleyen tüm ideoloji ve stratejileri yok etme zorunluluğuna da değinen Lefebvre, buna ek olarak yeni biçim ve ilişkileri yoktan var etme gücüne yalnızca toplumsal yaşamın (praksis) sahip olduğunu söyleyerek, düşlediği devrimsel dönüşümün pratik boyutunu formüle etmektedir. Kent hakkı kavramı en kısa ve net haliyle, bu devrimsel değişimi kapsayan bir kavramsallaştırmadır. Devrimci olması ise, koşulların zorlamasından dolayı değil, mevcut düzene karşı çıktığı içindir. Bunu yapabilecek sınıf olarak Lefebvre’in işaret ettiği sınıf ise işçi sınıfıdır; çünkü yazara göre “yalnızca devrimci inisiyatif alabilen gruplar, sınıflar ya da toplumsal sınıf fraksiyonları kentsel sorunları çözmeyi üstlenebilir ve çözümlerini tam anlamıyla hayata geçirebilir” (s. 127). Ancak bu sayede şehir tekrardan bir yapıt niteliğine kavuşacaktır.

Kent hakkı kavramı, basit bir ziyaret ya da geleneksel şehirlere geri dönme hakkı olarak değil, dönüşmüş, yenilenmiş kentsel yaşam hakkı olarak formüle edilebilir. Burada kilit nokta ise, kullanım değeri-değişim değeri ile paralel bir şekilde sahiplenme-tahakküm kavramları arasındaki geçişin kent hakkı için hayati olmasıdır. Söz konusu değişim, toplumsal düzlemde “kent toplumu”na geçişin bir ifadesidir aynı zamanda. Bu toplumun kentinin bir biçimi vardır: Bir araya geliş, kendiliğindenlik, karşılaşma. Bir başka deyişle, Lefebvre’in kent sorunsalına yanıtı, kullanım değeri ve sahiplenme güdüleriyle donanmış, toplumsal pratiklerin katkısı ile spekülatör ya da kapitalist elebaşlarına değil (s. 144), “kullanıcılara” yönelik kente varabilmektir. Burada tarihsel açıdan eski bir kente dönüşten ziyade, şehrin üretici çalışma, yapıt ve şenliklerin işgal ettiği mekânlar haline gelmesidir. Şehir, yazara göre bu işlevi, başkalaşmış kent toplumunda bulmalıdır. Kent hakkı işte bu dönüşümün/devrimin kavramsal çerçevesini, özünü oluşturmaktadır.

Kent hakkı aracılığıyla kent toplumuna geçiş sürecinde, kapitalist şehrin merkezilik niteliğini de irdeleyen yazar, mevcut noktada kentlerin tüketim yeri olması ve burada “yerin tüketimi”nin gerçekleşmesinin, değişim değeri ve metalaşmayla ilişkisini irdeleyerek, neo-kapitalizmle beraber, buna bir de karar merkezi olma özelliğinin eklendiğini vurguluyor. Gelinen yeni aşamada şehir artık insanları değil, enformasyon ve bilgiyi bir araya getirmektedir. Sonuç olarak da kentliler, kullanıcı ve kentin niteliklerini üretici olma durumundan, “bu devasa gösterinin figüranlarına” indirgenmektedir. Kent hakkı ve vurguladığı öngörülemez karşılaşma olanakları, kendiliğindenlik gibi “merkezi karar alma”dan bağımsız özellikleri, bu noktada kentlileri tekrar birer özne, kenti ise bir yapıt haline getirme çabasının temel dinamikleri olarak ön plana çıkmaktadır. Yazar, bu bağlamda şunları söylüyor:

Şehir hakkı kendini üstün bir hak biçimi olarak ortaya serer: özgürlük hakkı, toplumsallık içinde bireyleşme hakkı, habitat ve mesken hakkı. Yapıt hakkı, katılım ve sahiplenme hakkı da (mülkiyet hakkından belirgin biçimde farklıdır) şehir hakkının içinde yer alırlar.” (s. 151).

Son bölümde ise yazar, kentsel reformun, günümüzde egemen olan sınıf stratejisine karşı çıkan bir strateji ortaya koyması hasebiyle devrimci bir reform olduğunu, bunun yalnızca ekonomik (toplumsal ihtiyaçlara yönelik planlama) değil, politik (devlet aygıtının demokratik denetimi, genelleşmiş özyönetim) ve kalıcı bir kültürel bir devrim gerektirdiğini öne sürerek, söz konusu sürecin bir formülasyonunu ortaya koyuyor.

sehirhakki.jpg

Özellikle Dünya Bankası, Birleşmiş Milletler gibi küresel ekonomik sistemin devamlılığını esas alan uluslararası örgütlenmelerin, kent hakkını, mevcut ekonomik ve toplumsal yapı içinde, çeşitli edilgen sosyal haklara indirgeyerek kavramı temel bağlamından koparma/yozlaştırma çabalarına karşın, Lefebvre’in özgün kent hakkı kavramı, hem bu kitapta hem de özellikle David Harvey’in çeşitli çalışmalarında, düzen karşıtı, anti-kapitalist ve bütüncül bir devrim anlayışının egemen olduğu haliyle ele alınmaktadır. Şehir Hakkı kitabı ve Işık Ergüden’in bu güzel çevirisi, bu nedenlerle önemli bir eksiği kapatmaktadır.

Arş. Gör. Hikmet Kuran
Ankara Üniversitesi
Siyasal Bilgiler Fakültesi