Kent hakkından kentsel muhalefete bakmak (*)

Cihan Uzunçarşılı Baysal

I. KENT HAKKI : “KENT HAKKI BİR FERYAT VE TALEP GİBİDİR…” H. Lefebvre (1967)
Kent hakkı, terimi aynı adlı eserinde kullanan ünlü Marksist düşünür Henri Lefebvre tarafından literatüre kazandırılmış. 1967’de Kapital’in ilk cildinin yayınlanışının yüzüncü yılı vesilesiyle ve Mayıs 1968 protestolarını doğuran ekonomik, toplumsal ve siyasal sistemden etkilenerek kaleme alınan eser, devrimci ve sistem karşıtı özüyle ‘68 Hareketinin sloganlarına da ilham kaynağı olmuş.

Geleneksel kenti, toplumsalın, siyasalın, refahın, bilginin, karşılaşmaların, oyunun, eğlencenin, sanatın üretildiği bir “oeuvre” (sanat eseri) olarak tanımlayan Lefebvre, bu sanat eserinin, kent sakinlerince -vatandaşlık bağı aramadan mülteciler de dahil- kolektif olarak yaratıldığını öne sürer. Lefebvre’e göre, bir kente ait olmayı, mülkiyet ya da zenginlik değil temellük hakkı ve katılımcılık belirler. Kentsel mekanın tasarlanması, üretilmesi ve yeniden üretilmesinde, kentin yönetimi ile ilgili herhangi bir karar alma sürecinin odağında kent sakinleri yer almalı ve aynı zamanda, kısıtlamaya tabi olmadan kentin mekanlarını kullanma, işgal ve temellük hakkına da sahip olmalıdırlar. Böylece, kentsel mekanın üretimini belirleyen güç ilişkileri yeniden düzenlenecek ve kent üzerindeki hak sahipliği ile kent ve kentleşme süreçleri üzerindeki denetim, devlet ve sermayeden kentin sakinlerine geçecektir. Dolayısıyla, “Kente ait olmak devrimci bir eylemdir!”. Katılımcılığın kentsel yaşama hayat verdiğini ve aynı zamanda potansiyel olarak etkin bir vatandaşlık yarattığını, yokluğunun ise genellikle kentin ölümüne işaret ettiğini öne süren Lefebvre, kent hakkının, demokratik ve katılımcı bir kent ve kendi kaderlerini kendileri şekillendirmeye çalışan sakinlerde ifadesini bulduğunu belirtir. (1)

Lefebvre, “Kent hakkı bir feryat ve talep gibidir…” derken, feryadı, kullanım değerini yitiren kente karşı haykırmıştır. Lefebvre, dönemini, metaların mekanda üretiminden mekanın kendisinin meta olarak üretildiği dönem olarak tanımlar. (2) Kapitalizm, kenti metalaştırarak kendini yeniden üretirken kentin değişim değeri karşısında kullanım değerini yok eder. Gidişat, kentin gündelik yaşamının içinde aktığı mikro mekanları da parçalar, kendi kentine yabancılaşmış bir toplum ortaya çıkar. Kapitalist toplumsal ilişkiler somutlaşıp yerleştikçe, bir yerde yaşamanın anlamı yerleşim yerine indirgenir; karşılaşma, oyun, içinden geldiğince hareket, işgal gibi sanat eserini (kenti) kolektif yarattığımız gündelik yaşam eylemleri, tüketim mekanlarında ve devasa bina yığınlarının yabancılaştırıcı etkileri altında imkansızlaşır (3) : Kent giderek “…bir belge, bir sergi ya da bir müze görünümü alır. Tarihsel olarak biçimlenmiş (kent) artık yaşanmaz, pratik olarak kavranmaz.Turistler için, gösterilere ve pitoreske susamış estetizm için kültürel bir tüketim nesnesinden başka bir şey değildir. Onu sahiden anlamaya çalışanlar için bile (kent) ölüdür”.

Kent hakkı, 1968’de olduğu üzere bugün için de, var olan kapitalist kente metalaştırılmış son kertede finansallaştırılmış, büyüme motoruna dönüştürülmüş, mağduriyetler ve ihlaller kentine, tüketim/ tüketicilik hapishanesine dahil olmak değildir. Lefebvre’in yaşadığı dönemde olduğu üzere ancak çok daha geniş kapsamlı ve boyutlu, kenti kent eyleyen her şey tahrip edilmektedir. Kamusal alanları ticarileştirilen /AVM’leştirilen, askerileştirilen, ya da ülkemizde olduğu üzere dinsel mekanlara da dönüştürülerek yok edilen kentlerde, buralardan yükselen demokrasinin sesi engellenip, en iyi haliyle kısılmakta. Askerileştirilmiş kentsel mekanlarda gözetim, denetim altında, tam bir düzen ve disiplin içinde yaşamlar sürmemiz isteniyor. Gösteri ve tüketim toplumunun zevklerine göre yeniden inşa edilen kentlerde, yerelin özgün tarih, kültür ve bağlamından kopuk, kimi zaman ekokırım addedilecek uçuk kaçık projeler ortaya çıkıyor. Neredeyse her kent bir Dubai’ye dönüştürülüp, marka kent, insan odaklı, insani ölçekli kenti ezip geçiyor. Rant amaçlı mahalle yıkımları, zorla tahliyeler, yerinden etmeler, “apartheid” boyutunda sosyo-mekansal ayrışmış kentler yaratarak, insani ilişkilerden azade steril mekanlarıyla “güzel!” kentler, evsizler, yoksullar ve mültecilere kapılarını kapatıyor. Gezegen boyunca, spekülasyon amaçlı elde tutulan boş konut stokları artarken, evsizlerin sayıları da katlanıyor. Ancak, paradoksal olarak, bu gidişat sistemin aksaklığı ya da çalışmamasından değil, tam aksine sistemin istendiği gibi çalışmasındandır, çünkü sistem kenti ve konutu metalaştırarak, finansallaştırarak çarklarını çeviriyor. (5) Sosyolog Sassen’in altını çizdiği üzere, finans sermayesi bugün iklim krizi kadar tehlikelidir. Altın çıkartan şirketlerin gezegenin yüzeyini kanırtarak toprak ve canlı yaşamı yok etmeleri, maden tükendiğinde de başka coğrafyalardaki yeni talan alanlarına hareketleri misali, finans sermayesi kentleri yok ederek yer değiştiriyor. Birikimini kentlerin finansallaştırılması üzerinden sağlayan sistemin tüm çelişkileri ve ihlallerinin tercümesini kentlerden okumak mümkün. Feryat, bugün için çok daha geçerli olup ihlallere ve ayrıca kentlerdeki gündelik yaşamın içine sürüklendiği durumun üzerimizde yarattığı acıya ve yabancılaşmaya karşı dünyanın dört bir yanından seslendiriliyor.

Feryat böyleyse, talep nedir? Talep; “başka” bir kent, dolayısıyla toplum yaratma yetkisidir. “…bu krizle korkusuzca yüzleşip bu derece yabancılaşmış olmayan, daha anlamlı ve keyifli bir şehir yaşamı seçeneği yaratma yetkisi(dir)…” (6) Talep, kent kaynaklarına erişim hakkının ötesinde bir şey. Kenti “…gönlümüze göre değiştirme ve yeniden icat etme hakkıdır bu. Dahası bireysel değil kolektif bir haktır, çünkü şehri yeniden icat etmek kaçınılmaz olarak kentleşme süreçleri üzerinde kolektif bir gücün uygulanmasına bağlıdır” (7). Kent Hakkı, kentlerimizi ve kendimizi yapma ve yeniden yapma özgürlüğü; ve aynı zamanda, eğer kentleşme, artı-değer kullanımının başlıca vasıtalarından biri ise, artığın kullanımı üzerinde demokratik bir yönetimin de tesisidir. (8) Yukarıda açtığımız üzere kent hakkı, sakinleri edilgen konumdan alıp, onları kentsel mekanların tasarımı, üretimi ve yeniden üretiminde, temellükte ve kent planlaması ile bütçesinde etkin konuma yükselten bir haktır. Mücadelelerini ortaklaştıran, siyasallaştıran sakinlerin, iktidar ve sermayenin dayattığı mekanlara karşı kendi arzu ve talepleri doğrultusunda başka bir kenti yaratma hakkıdır.

Lefebvre’i tekrarlarsak, devrimci bir eylemdir; dolayısıyla, kent hakkı özünde radikal ve anti-sistem bir haktır.

2ad5fb65dfb4c6588dba725e92c91841
Fotoğraf: Nejla Osseiran

II. KENTSEL MUHALEFET

Kent hakkının dünya gündemine girebilmesi, 2001’de Porto Allegre’de düzenlenen ve dünyanın her yanından küreselleşme karşıtı hareketleri bir araya getiren Birinci Dünya Sosyal Forumu sayesinde oldu. Kapitalizm ile küreselleşmeye karşı bir blok oluşturup demokratik bir toplum ve kent inşa etmek isteyen küresel kentsel muhalefet, kent hakkını, sosyal adalete yönelik şemsiye bir slogan olarak kullandı ve popülerleşmesini sağladı. Ancak, kavramın popülerleşmesi içinin boşaltılmasını ve ehlileştirilmesini de beraberinde getirdi. Kent hakkı, kent bağlamında hemen her hizmet, hak, özgürlük ve demokratik değer ile yolu kesişen bir boş gösterene dönüştürüldü. Hukuki bir metin olmamasına rağmen, Habitat, UNESCO gibi BM örgütleri ve çeşitli uluslararası STK’lar tarafından kentin sunduğu toplumsal, ekonomik, siyasal, kültürel ve teknik hizmetlere yönelik bir haklar silsilesine indirgendi. Neoliberal kentin mağduriyet, ihlal ve adaletsizliklerinin aslında sistemin kendinden kaynaklandığını, büyüme ve pazara odaklı bir kentsel mekan üretimi sürerken, toplum temelli projelerin sadece bandaj olabileceğini göz ardı eden reformistler ise kavramı antisistem ve devrimci özünden koparttılar. (9) 2016’da Quito’da gerçekleştirilen Üçüncü BM İnsan Yerleşimleri Konferansı / Habitat 3 Bildirgesi’ne de ancak sulandırılarak eklenebildi. (10)

37938c157af86cc3d0bdfb703302b335

A. MAHALLE MÜCADELELERİ

Öte yandan, Harvey’in de işaret ettiği üzere, kent hakkı kavramının yeniden gündeme gelmesi Lefebvre’in entellektüel mirasından kaynaklanmıyordu: “Sokakta kentsel toplumsal hareketler içinde cereyan etmekte olan şeyin önemi çok daha büyük…” olup, kent hakkı, “…aslolarak sokaklardan, mahallelerden ezilen insanların naçar zamanlarda yükselen yardım ve destek çığlıklarından doğmaktaydı” (11).

Paradoksal olarak, kavramı telaffuz eden akademi camiası, uluslararası sivil toplum, başta BM olmak üzere çeşitli uluslararası örgütler ya da ilgili referansların yapıldığı çeşitli kent, bölge veya kıta düzleminde yazılmış hukuki metinler ve ilgili “şart”lar kent hakkını sulandırıp ehlileştirir ve var olan kapitalist kente dahil olmaya indirgerken, kent hakkının ismiyle cismiyle hiç telaffuz edilmediği Durban’ın baraka mahallelerinden, Rio’nun favelalarına, Yeni Delhi’nin enformel yerleşimlerinden Mumbai Dharavi’ye, Dubai’nin lüks merkezi dışındaki yoksul ve yoksun emekçi bölgelerine, başta Ankara Dikmen olmak üzere Türkiye’nin gecekondu bölgelerine, neoliberal kente karşı tutunma mücadelesi veren nüfuslar, James Holston’un asi vatandaşlık (12) olarak anlattığı üzere, işgaller ve hukuki mücadelelerle kendi evlerini kendileri yapıp kendi yaşam alanlarını (ve kenti) böylece inşa ederlerken kentsel mekanı da yeniden tanzim etmekteler. Kent hakkının yüreğinin çarptığı yer kenti yaratmak ise, bu hiç kuşkusuz bir iktidar ve güç mücadelesi demektir ki, bu da, asi vatandaşlıktan, kenti değiştirme hakkı ve değiştirme hakkını kullanabilme ehliyetinden kaynaklanıyor. Tıpkı, devlet tarafından yaşam alanları (ve kent) üzerinde hiçbir hakları olmadığı gerekçesiyle dışlanan Dikmen Vadisi halkının kendi taktikleriyle direnmeleri gibi: “Bir çocuk parkı, bir futbol sahası, bir halk okulu yeri, bir toplantı salonu, bir kolektif tarım bahçesi ve kümes yapmış idik. Hepsi de (Melih Gökçek’in sözleriyle) ‘kaçak’ yani ‘imar mevzuatına aykırı’ olup, hatta çocuk parkımız hakkında bir yıkım kararı da mevcuttur” (13). Kent hakkı, her ne kadar seslendirilmese de, burada, sakinlerin kendi yaşam alanları üzerindeki temellük ve tasarruf hakkı olarak karşımıza çıkıyor. Bu hak meşruiyetini mahallelerin tüm zor koşullara, baskılara rağmen dayanışma içinde, inatla, sabırla kendi elleriyle kurdukları baskılara rağmen dayanışma içinde, inatla, sabırla kendi elleriyle kurdukları yaşam alanlarından ve mücadelelerinin kolektif hafızasından alır. Hiçbir gecekondu öyküsü yoktur ki çamurlu sokaklar, yokuşlarla başlayıp elektrik, su, ulaşım gibi temel hizmetlerden yoksunluk anlatısıyla devam etmesin ve mahallenin dayanışmayla nasıl yoktan var edildiğiyle sonlanmasın.

c5d7cce38c9a9ca1e5b863523cc5b9c3

Burada kent hakkı ile konut hakkı (14) arasındaki ilişki netleşiyor. Şöyle ki, kentsel mekanı üretme, yeniden üretme ya da dönüştürme yetkisi olarak kent hakkına erişebilmek veya kentle ilgili ileriye yönelik herhangi bir irade ya da tahayyül için o kentte ikamet gereklidir. Dolayısıyla, mahalleler ancak yerlerinde kalma haklarını sağlayan bir konut hakkı sayesinde kent hakkına ulaşabilirler. Konut hakkı, kentte kimin ya da hangi sınıf/ların kalacağını, hangilerinin kovulacağını tayin eden bir hak olduğundan ikamet de sınıfsaldır; dolayısıyla ikamet politiktir diyebiliriz. (15) Occupy (işgal) hareketlerinin terminolojisiyle, kent hakkının % 99’un mu, yoksa % 1’in hakkı mı olacağını böylece konut hakkı tayin eder.

2002’de iktidara gelen AKP, kentsel rantın ekonomi politikalarında merkezi bir yer tutması sonucu, gerekli yasal düzenlemelerle ve TOKİ’yi yeniden yapılandırarak rantları yükselen enformel konut alanlarıyla tarihi bölgelerde “çöküntü” tabir edilen mahalleleri ardı ardına dönüşüm /yenileme alanı ilan etmeye ve yerleşik nüfusları onlarca yıldır yaşadıkları mahallelerinden zorla tahliyeyle yerlerinden etmeye başladı. 2005’ten itibaren mahalle dernekleri etrafında birleşen nüfusların dönüşüme karşı mücadelelerine şahit oluruz. 2008’de kurulan İstanbul Mahalle Dernekleri Platformu çatısı altında mahallelerin bir araya gelmeleriyle tecrübe paylaşımını da sağlayan bir ortak mücadele hattı kurulmuş oldu. Kentsel muhalefetin bir diğer ayağı olarak dönüşüm projelerine ve imar planlarına karşı hukuki zeminde mücadele yürüten başta şehir plancıları ve mimarlar odaları olmak üzere meslek odalarının ve ayrıca çeşitli kent hareketlerinin mahallelere el verdiği bir süreç başladı. 2010’da İstanbul’da düzenlenen Avrupa Sosyal Forumu (ASF) vesilesiyle gerçekleştirilen, mahalle dernekleri, kent hareketleri, meslek odaları temsilcileri ve aktivistleri bir araya getiren Kent Hareketleri Forumu’nda (26-27 Haziran 2010) kent hakkı ilk kez dile getirilerek mücadelenin bir kent hakkı mücadelesi olduğunun altı çizildi: ‘‘Harvey’in eylemsel, kolektif ve aynı zamanda isyancı bir hak olarak tanımladığı bir kent hakkından söz edebilir miyiz? … bir hak olarak kenti değiştirme, şekillendirme hakkı. Küresel sermaye tarafından bizlere dayatılan ve kenti sermayenin kendi anlayış ve çıkarlarına göre, kendi rant talepleri, ihtiyaçları doğrultusunda şekillendiren tüm kentsel yenileme/dönüşüm projeleriyle mücadelemizde bizler de kenti kendi yaşam anlayışlarımıza arzularımıza göre değiştirme hakkını talep edebilir miyiz?” (16).

2012’de çıkartılan hegemonik Afet Yasası, mahalle mücadelelerinde safların sıklaşmasına neden oldu. 2010’daki Forum sonrası oluşan İstanbul Kent Hareketleri’nin, mahalle dernekleri, çeşitli kentsel toplumsal hareketler, aktivistler ve muhalif sanatçılarla 29 Ocak 2012’de Gezi Parkı’nda düzenlediği Mahalleler Konuşuyor İstanbul Kent Hakkı ile Buluşuyor başlıklı açık kürsü etkinliğiyle kent hakkı kamusal alana taşınarak seslendirildi. (17) Hak ihlalleri, zorla tahliyeler, zorla yeniden iskanlar ve TOKİ konutlarında yaşadıkları ekonomik, sosyal kültürel mağduriyetleriyle içten içe fokurdayan mahallelerin, açgözlülük o 3-5 ağaca uzandığında Gezi’ye akmaları için hiç bir dışsal dürtüye ihtiyaçları yoktu! Dokunma, diye ikaz eden o meşhur Gezi pankartındaki listede mahalle de yer almaktaydı. Bu dönemde, mahalle mücadeleleri ile müşterekler mücadelelerinin ortaklaşmalarını da görürüz. Emek Sineması eylemlerinden birinde sinemanın penceresinden sallandırılan pankarta her mahalle kendi adını yazarak dayanışma vermiştir. Aynı şekilde, Ataköy sahili için yapılan eyleme, sokaklara atılan Küçükçekmece Ayazma kiracıları ile Tozkoparan, Derbent gibi dönüşüm tehdidi altındaki mahallelerin temsilcileri destek vermiştir.

81a40b8d7bae9a7ddab8dccb227b1bed

2013 ortalarına kadar canlılığını koruyan mahalle mücadeleleri, hukuki mücadelenin uzun ve masraflı olması, iktidarın dolaylı dolaysız baskıları ve Gezi ertesinde giderek otoriterleşmesi sonucunda örgütlü mücadelenin zorlaşması gibi nedenlerden sekteye uğradı. Bugün, mücadele tekrar en başa dönerek her mahallenin kendi alanına kilitlendi. Mahallelerdeki çeşitli mülkiyet yapıları, zaman içinde çıkarların çelişmesine yol açtığından belirli mahalleler dışında mahalle içi mücadeleler de bölünmüş, tapu mücadeleleri ve “ne koparsak kardır” anlayışı öne çıktı. Ayrıca, yukarıdan aşağıya örülen rantsal düzenin, aşağıdan yukarıya mutabakat bulduğunu her kesime farklı dokunduğunu da unutmamak gerek.

B. KENTSEL KAMUSAL ALANLAR VE MÜŞTEREKLER

Taksim Meydanı gibi kentsel kamusal alanların ya da Haliç, Haydarpaşa gibi tarih kültür varlıklarının dönüşümüne, 3. Köprü, 3. Havalimanı başta olmak üzere mega projelere ve Emek Sineması, AKM gibi kentin kolektif hafızasında yer alan kamu binaları ve Gezi Parkı, Yedikule Bostanları gibi parklar, korular, müştereklerin yok edilmelerine karşı, her mücadelenin ilgili isim altında -Haydarpaşa Dayanışması, Emek Bizim, 3. Köprüye Karşı Yaşam, Taksim Dayanışması gibi- örgütlendiği kentsel muhalefeti kent hakkı bağlamında değerlendirebiliriz.

4d892e14b0339a927812be82b6048ad4

Gezi’den önce var olan kentsel muhalefet, Gezi’ye giden süreci besledi. Kuzey Ormanları Savunması’ndan (KOS) önce kurulan ve Gezi ertesi KOS’a dahil olan 3. Köprü’ye Karşı Yaşam Platformu, uzun senelerdir korularına sahip çıkan Validebağ Gönüllüleri, Haydarpaşa projesine karşı mücadeleyi örgütleyen Haydarpaşa Dayanışması -ki Gezi’den önce ilk mekan işgali onlara aittir- öne çıkan örneklerdir. Emek mücadelesi ise her ne kadar Emek’i kurtaramamışsa da yaratıcı direniş taktikleri, proje alanına baskınları ve kısa süreli sokak işgalleri ile Gezi öncesinin önemli bir deneyimi. Bu deneyimler bir yandan Gezi’yi besledi, bir yandan da Gezi’den güç aldı. Gezi’den sonra yepyeni bir vatandaşlık, kamusal alanlarına, müştereklerine sahip çıkan bir vatandaşlık pıtrak gibi ülkenin her köşesinden belirdi. Park forumları bugün işlevsel olmasa da forumlardan örgütlenen savunmalar, dayanışmalar Adalar’dan Haydarpaşa’ya, Haliç Tersaneleri’ne, Kuzey Ormanları’ndan Validebağ’a, Sarıyer’e, Beyoğlu’na, Bahçeşehir Gölet’e, Albatros’a, Bakırköy’e sermaye ile kolkola, iktidarın talan projelerine karşı müştereklerini savunmaya devam ediyorlar. Burada Gezi ertesinde oluşan ve bir yatay, lidersiz, hiyerarşisiz bir şemsiye örgüt niteliği taşıyan İstanbul Kent Savunması’nı (İKS) da zikretmek gerekiyor. Mahalleler ve kamusal alanlar için çalışan İKS’nin Hakan Kıran’ın Kabataş Martı projesine karşı, OHAL günlerinde dahi sürdürdüğü mücadele önemlidir. Ayrıca, Gezi’den gelen ilhamla kentin boş arazilerinde bostanlar oluşturan insiyatiflerin de sayılmaları gerekir.

d3b8723e137505b61f4dcbc12c86ed5f
Fotoğraf: Ghada Umran

Kent hakkından baktığımızda, bugün sönümlenmiş ve kendi bölgelerine odaklanmış mahalle mücadelelerinin aksine, kentsel kamusal alanlar ve müşterekler üzerinden yürüyen bu damarı kent hakkı mücadelesi olarak adlandırabiliriz. Müştereklerde müşterekleşenler, kullanım değeri üzerinden yükselen bir kenti yeniden inşa etme gayretindeler.

188e6940924417d0646d49cc1ca398ec
Distopik Piknik” – http://www.kuzeyormanlari.org

III. GEZİ KOMÜNÜ

Neoliberalizm, kenti, doğayı tüketerek obezleşirken iklim kriziyle gezegenin sonunu da hazırlamakta; ayrıca ihlaller ve mağduriyetlerle malul bir dünya yaratmakta. Öte yandan, bu mağduriyetler, her coğrafyada aynı olmadıkları gibi aynı şiddet ve kapsamda da gerçekleşmiyorlar. Yerelin özgün yapısı ve neoliberalizm ile ilişkisi tayin edici oluyor. 17 Aralık 2010’da Tunuslu Bouazizi’nin kendini yakmasıyla başlayan ve gezegenin neresinde ne zaman patlayacağı bilinmeyen küresel isyanın farklı coğrafyalarda farklı şikayetler ve taleplerle ortaya çıkması da bu yüzden. Kiminde totaliter yönetimler ve insan hakları ihlalleri öne çıkarken, kiminde kemer sıkma politikaları ve pahalılık, diğerlerinde, 2008 krizini tetikleyen konut balonu sonucundaki konut hakkı ihlalleri öne çıkmakta. Gezi’ye gelirsek, kentsel kamusal bir alana konuşlanarak burayı çitleyecek olan tepeden inme tüketim mabedi (Topçu Kışlası AVM) projesine karşı parkını korumak isteyen kentlilerin hem demokrasi hem de müşterekler mücadelesidir. Nitekim Gezi’ye asılan ilk pankartlardan birinde, kentsel müşterekler sıralanıp iktidara “dokunma” ikazı çekilmiştir.

27 Mayıs 2013 akşamı Gezi Parkı’na dozerlerin girmesiyle başlayan ve üç haftaya yakın süren Gezi direnişi, kent hakkı bağlamında en cismani örneklerden biridir dersek yanlış olmaz. Parkı işgal ederek temellük eden Çapulcular, parkın mekanlarını kendi arzu ve gereksinimleri doğrultusunda yeniden tasarlamış, revir, bostan, kantin, kitaplık, çocuk parkı hatta bir mikro müze bile kurmuşlardır. Paranın yerini takas ve dayanışma ekonomisinin aldığı parkta, çocuklara yönelik aktiviteler, yoga, dinleti, forumlar, atölye çalışmaları gibi çeşitli etkinlikler, gündelik yaşamı anlamlandırmış ve müşterekleştirmiştir. Kararlar ise doğrudan demokrasi yöntemiyle forumlar vasıtasıyla alınarak uygulanmıştır. İhlal ve mağduriyetler kaynağı neoliberal kentin tüm özelliklerinin tam bir antitezi, yani dışlayıcı değil içerici, tekçi değil çoğulcu, tepeden inmeci değil doğrudan demokrasiden yana, bireyciliğin ve rekabetin yerlerini kolektiflik ve dayanışmaya bıraktığı, talancı değil doğayı, çevreyi koruyan, sokak hayvanından börtü böceğine tüm canlıların yaşam hakkını önceleyen, talan, israf ve tüketim ekonomisine karşı, anti-hiyerarşik, anti-otoriteryan, kısaca, başka bir kent ve ekonomik sistem kolektif şekilde Gezi’den inşa edilmiştir. Umut mekanları, mikro komünler, yaşama geçirilmiş ütopyalar gibi çeşitli adlar altında tanımlanan Gezi ve benzeri kent hakkı deneyimleri, yine Harvey’e kulak verecek olursak, “… alternatif bir şehrin, alternatif bir politik sistemin ve sonuç olarak insanların iyiliğini gözetecek alternatif bir üretim, dağıtım ve tüketim örgütlenmesinin…” (18) ceninleri olup, uğruna savaş verilen insani ve insanca bir yaşamı temsil etmekteler.

0aaf864882c1285e1a0f2654c22fd981

NOTLAR:
The Right to the City A Verso Report London: Verso 2017  https://www.versobooks.com/books/2674-the-right-to-the-city .

2 Hakkı Tarık Şengül, ‘‘Sınıf mücadelesi ve kent mekânı’’, Praksis 2, (2001): 9-31

3 Henri Lefebvre (1967) , Şehir Hakkı , çev. Işık Ergüden, (İstanbul: Sel 2015).

4 aeg.120.

5 David Harvey (video), “Slums and Skyscrapers: Space, Housing and the City Under Neoliberalism”, http://www.davidharvey.org (London: June 28, 2015)  http://davidharvey.org/2015/07/video-david-harvey-slums-skyscrapersspace-
housing-and-the-city-under-neoliberalism/.

6 David Harvey (2012), Asi Şehirler, çev. Ayşe Deniz Temiz, İstanbul: Metis, 2013, s. 29.

7 age. 44.

8 age. 66

9 Margit Mayer, “The ‘Right to the City’ in the context of shifting mottos of urban social movements”, City 13:2 (2009): 362-374.

10 Cihan Uzunçarşılı Baysal, “Habitat III ve Yeni Kentsel Gündem: Herkes İçin Sürdürülebilir Kentler ve Yerleşimlere İlişkin Quito Deklarasyonu (17-20 Ekim 2016)’’, Habitat III ve Kolektif Haklar içinde, (ed) Cihan U. Baysal, Fevzi Özlüer ve Joseph Schechla (Ankara: Ekoloji Kolektifi, 2018), 23-32.

11 David Harvey (2012), Asi Şehirler, çev. Ayşe Deniz Temiz, İstanbul: Metis, 2013, s. 32.

12 James Holston, “Insurgent Citizenship in an Era of Global Urban Peripheries”, City&Society 21:2 (2009):245-267, http://200.41.82.27/cite/media/2016/02/Holston-N_2009_Insurgentcitizenship- in-an-era-of-global-urban-peripheries.pdf .

13 Tuğba Kaya, “Yıkıma Karşı Dayanışma”, http://www.dikmenvadisi.org (son erişim 2012).

14 Konut Hakkı, BM Ekonomik Sosyal Kültürel Haklar Komitesi 4 Numaralı Genel Yorum’da (1991) kabul edildiği üzere, yasa dışı iskan ve işgali de dahil eden bir kullanım hakkı olarak tanımlanmaktadır:
http://sorular.rightsagenda.org/Uploads/ESKH%20MEV/ESKH%204%20No%E2%80%99lu%20Genel%20Yorum.pdf

15 David Madden and Peter Marcuse, In Defense of Housing, (London: Verso, 2016).

16 26-27 Haziran 2010 tarihlerinde TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi’nde gerçekleştirilen Kent Hareketleri Forumu açılış konuşmasından bir bölüm: https://istanbulkenthareketleri.wordpress.com/2010/06/

17 Yaşar Adanalı, “İstanbul ‘kent hakkına’ sahip çıkıyor”, mutlu kent, https://mutlukent.blog/2012/01/28/1017/. “Kürsü senin İstanbul”, Bianet,  25.01.2012, https://m.bianet.org/bianet/ifade-ozgurlugu/135695-kursusenin-
istanbul

18 David Harvey, “Sokaktaki İsyancılar: Wall Street Partisi Can Düşmanıyla Karşılaşıyor”http://www.soldefter.org , (30.10.2011),
http://www.soldefter.com/2011/10/30/sokaktaki-isyancilar-wall-streetpartisi-can-dusmaniyla-karsilasiyor-–-david-harvey/

(*) Kaynak: https://xxi.com.tr/i/kent-hakkindan-kentsel-muhalefete-bakmak

 

Tüm kenti kucaklayan, güçlü bir antikapitalist kent mücadelesinin gerekliliği…

Ali Rıza Avcan

Bugünden başlayarak hesapladığımızda tam 2 ay 19 gün sonra; yani 31 Mart 2019 tarihinde, yaşadığımız il ve ilçelerdeki belediye başkanlarıyla meclis üyelerini sandıklara gidip seçeceğiz.

Çünkü, demokrasi adıyla bizlere öğretilen oyunun kuralı bunu gerektiriyor! Biz seçmenler, bu oyunun oyuncuları olarak sandıklara gidip verdiğimiz oylarla bu kenti yönetecek kadroları belirleyeceğiz.

Bizler çocukluğumuzda, oynadığımız oyunların liderini fiziki anlamda bize göre daha güçlü ve çevik, akıllı ve zeki, oyunu iyi bilen, kazanmak için değişik yollar bulan ve bizlerle iyi geçinen sevip saydığımız arkadaşlar arasından seçer, işler istediğimiz gibi olmadığında ise diğer bir oyun grubuna katılmak için fırsat kollardık. 

Oysa günümüzde parti genel merkezlerince birtakım kirli oyun ve yöntemlerle belirlenen adayların, bizim fikir, düşünce, öneri ve şikayetlerimiz dikkate alınmadan önümüze konulmasının, çocuk oyunlarında yapıp öğrendiklerimize ve gençliğimizde bize anlatılan demokrasi masalına pek uymadığını, oyun kurallarının birtakım hilekarlar ve oyunbozanlar tarafından bozularak ya da oyun esnasında yeni oyun kuralları getirilerek oyunun gerçek bir oyun olmaktan çıkarıldığını görüyoruz. 

1799844-8irrxp

Manipüle edilmiş kamuoyu araştırmaları, etik dışı bel altı yöntemlerin sıkça kullanıldığı kulis çalışmaları, medya eliyle tehdit etme ve sindirme çabaları, el altından rakiple anlaşma girişimleri, aynı anda birden fazla parti ya da adayı destekleme gibi bütün kural dışı davranışlar sonucu önceden belli bu kötü oyunun temel yöntemleri olarak teker teker karşımıza çıkıyor.

Bunu sağlamak üzere;

Sermaye grupları, her zaman olduğu gibi kendilerine yakın ve işlerine yarayabilecek tüm parti ve adayları hem maddi hem de manevi anlamda destekleyip arka çıkarak ‘her koşul ve zamanda kazanan’ pozisyonlarını koruyup daha da geliştirmeye çalışıyorlar. 

Meslek örgütleri ve sendikalar, öncelikle kendi mesleki çıkarlarının peşinde, kendilerinden birini seçtirmeye ya da temsilcileri eliyle karar süreçlerinde yer alıp etkili olmaya çalışıyorlar. Hatta bunun için farklı partilerden veya aynı partiden siyaset ve ideolojisi birbirinden çok farklı adayları destekliyorlar. Bu uğurda, “o olmazsa, bu olsun” düşüncesiyle tedbirli davranıp (!) önlemlerini önceden alanlar bile var…

Adı siyasi parti ya da grup olarak anılan birtakım gruplar, bir parti olarak var olup kendi siyasetlerini sergileyip geliştirmek yerine, farklı partilerden gelip kazanması muhtemel adaylarla oturup pazarlık yapıyorlar.

Kendilerine siyasetle uğraşmamaları öğretilmiş sivil toplum kuruluşlarının yanında diğer dernek, vakıf, kooperatif ve platformlar ise sanki hiç seçim olmayacak, seçimlerde bu kentin yeni yöneticileri belirlenmeyecekmiş gibi derin bir uykudalar, hatta neredeyse faaliyetlerini paydos etmiş durumdalar. Kendi amaç ve hedefleri doğrultusunda partileri ve adayları etkilemeye, parti ve adayların hazırlayacakları seçim bildirgelerinde kendilerinden kaynaklanan bir amaç ve hedefin yer alması konusunda isteksiz görünüyorlar. Hareket halinde olanlar ise, ya yöneticisi oldukları yerleri bağlayan kurumsal kimliklerinden sıyrılarak şahsi kimlikleri üzerinden ricacı oluyorlar ya da adaylar arasından seçtikleri kendi meşreplerine uygun olanların seçim çalışmalarına uygun bir platformu yaratıyorlar…

14 Aralık 2018 tarihinde, İzmir Barosu’nun “İzmir İnsan Haklarının Başkenti” yazılı panosu önünde DİSK Ege Bölge Temsilciliği, KESK İzmir Şubeler Platformu, TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu, İzmir Barosu, İzmir Tabip Odası, Mali Müşavirler ve Serbest Muhasebeciler Odası, Diş Hekimleri Odası ve Eczacılar Odası temsilcilerinin “nasıl bir yerel yönetim istiyoruz?” başlığı ile yaptığı ortak açıklama dışında ortada henüz umut veren ortak bir girişim yok ne yazık ki… (1)

Bizce son derece değerli bulup alkışladığımız bu girişimin arkası, aradan yaklaşık olarak bir ay geçmiş olmasına karşın -yine, ne yazık ki- bugüne kadar gelmedi, getirilemedi. “Emek ve Demokrasi Güçlerinin Talepleri” olarak somutlanıp sıralanan ilke, amaç ve hedeflerin değişik tartışma ortamlarında zenginleştirilmesi ve farklı eylemlerle yaşama geçirilip oy verecek seçmenle buluşması sağlanamadı. 

Ardından, 25 Aralık 2018 tarihli İnternet gazetesi haberlerinden öğrendiğimize göre, kendilerini ‘İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri’ olarak tanıtan 7 kişilik ‘bağımsız’ bir heyetin, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile Ankara’da yerel seçimlere yönelik bir görüşme yaptığını, bu grubun kendilerini İzmir’deki toplumsal muhalefetin dinamiği olarak tanımladıklarını ve haberin başında ‘bağımsız’ olduklarına vurgu yapıldığı halde sonrasında ‘kurum yöneticisi’ oldukları ifade edilen bazı heyet üyelerinin doğrudan doğruya Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer’i belediye başkan adayı olarak önerdiğini, bazılarının da isim vermeyip destekleyecekleri belediye başkanında olması gereken özellikleri tarif etmeye çalıştıklarını öğrendik. (2)

İzleyen günlerdeki medya haberlerinde de bu durumu yalanlayıp düzelten bir açıklamaya ya da herhangi bir tekzibe rastlamadık.

resim1

Amaç, hedef ve ilkeler çerçevesindeki bu bir araya gelişin ikinci aşaması olan Ankara ziyaretinden de gördüğümüz gibi, İzmir’deki meslek örgütleriyle sendikaları bir araya getiren temel neden, “nasıl bir belediye başkanı, nasıl bir belediye yönetimi istiyoruz?” sorusu olmakla birlikte bazı meslek örgütlerinin bu anlayışın dışına çıkarak doğrudan doğruya ismini verdikleri bir aday adayını önerme şeklinde davrandıkları görülmektedir.

Bu durum bile, İzmir’deki toplumsal muhalefetin dinamiğini oluşturduğu söylenen meslek örgütleriyle sendikaların doğru bir anlayış ve yöntem çerçevesinde bir araya gelip anlaştıkları halde; uygulamada bunu hep birlikte sergileyemediklerini göstermektedir.

İzmirliler şu an, CHP Genel Merkezi tarafından uygun görülüp atanacak belediye başkanlarının açıklanmasını bekliyorlar. Bir kısım kişi ve kurumun her türlü etik dışı yöntemi deneyerek etkili olmaya çalıştığı, bir kısmının “ben üzerime düşeni yaptım” diyerek köşeye çekildiği, büyük bir çoğunluğun ise büyük bir aymazlık içinde beklediği bir kabulleniş süreci içinde…

Oysa bu arada mevcut yerel yönetim ve onun bürokratları ellerindeki kamu kaynaklarını sermaye çevrelerine peşkeş çekerek, İZBAN grevini iktidar eliyle yasaklatarak ve kendi şirketi içindeki işçileri birbirinden ayırıp yeni çatışma alanları yaratarak bildiğini okumaya, mevcut sorunlara yeni yeni sorunlar eklemeye devam ediyor. 

Demokrasiyle eşdeğer tutulan bir coğrafyada eli kolu bağlı vaziyette, belediye başkanlığına atanmayı doğal karşılayan belediye başkan adayları ile birlikte CHP Genel Merkezi’nin atayıp göndereceği yeni başkan adaylarını beklemek… 

Kentin geleceği açısından çok önemli tercih konusunda hiçbir şey yapamayıp Ankara’nın vereceği kararı beklemek İzmir için ne ölçüde doğru, sağlıklı, onurlu ve demokratiktir? 

Bütün bu yaşamsal soruların cevaplarını ararken, diğer yandan da bizim böyle bir çaresizliğe neden düştüğümüzü de düşünüp araştırmamız gerekiyor. Kentteki toplumsal muhalefetin dinamiği olduğu söylenen meslek örgütleriyle sendikalar kentin bugününü ve geleceğini ilgilendiren böylesine büyük ve önemli konularda gerçekten tüm kenti kucaklayacak bir yaptırım gücüne sahipler mi ve bunu yapmak için neyi, nasıl yapıyorlar, bunu yaparak İzmirli’ye dokunabiliyorlar mı diye dönüp kendimize sormamız gerekiyor.

resim2

Bu durum diğer yandan da, sokakları, mahalleleri ve semtleriyle tüm İzmir’i kucaklayan antikapitalist bir kent mücadelesinin mevcut olmadığını ya da yapılanların çok cılız ve yetersiz kaldığını; bu nedenle, kentsel mücadele alanında ortaya çıkan bu büyük boşluk ya da yetersizliğin en kısa sürede giderilerek tüm kentsel sorunlara sahip çıkıp çözümler üreten gerçek bir kitle muhalefetinin örgütlenmesi gereğini ortaya koymaktadır.


(1) https://www.evrensel.net/haber/368427/yagma-politikalarina-karsi-mucadele-edecek-katilimci-yerel-yonetim

(2) https://www.izgazete.net/politika/meslek-odalari-ve-sendikalardan-heyet-kilicdaroglu-ile-ne-gorustu-h31252.html

Kent Hakkı

David Harvey

İnsan hakları ülkülerinin hem siyasi hem etik olarak merkezî konuma taşındığı bir çağda yaşıyoruz. Daha iyi bir dünyanın kurulması için bu ülkülerin ağırlıklarının artırılmasında pek çok enerji harcanmaktadır. Ancak çoğu kez dolaşımdaki kavramlar özünde egemen liberal ve yeni-liberal pazar mantıklarını ya da hâkim yasallık ve devlet faaliyeti biçimlerini reddetmez. Sonuçta özel mülkiyet hakkı ve kâr oranının hakla ilgili öteki tüm düşünceleri gölgede bıraktığı bir dünyada yaşıyoruz. Ben burada başka tür bir insan hakkı olan kent hakkını incelemek istiyorum. 

Son yüzyıldaki kentleşmenin hayret verici hızı ve ölçeği insanî mutluluğa katkıda bulundu mu? Kent toplumbilimcisi Robert Park’ın deyişiyle kent:

İnsanın içinde yaşadığı dünyayı daha çok gönlüne göre yeniden yapmada en başarılı girişimidir. Ama eğer kent insanın yarattığı dünyaysa bundan böyle orada yaşamaya mahkûm olduğu dünyadır da. Böylece dolaylı yoldan ve görevinin doğasına dair hiçbir açık algısı olmadan kenti yaparak insan kendini yeniden yapmıştır. [1]

Ne tür bir kent istediğimiz sorusu ne tür toplumsal bağlar, doğa ile ilişki, yaşam biçimleri, teknolojiler ve güzel duyu değerleri arzuladığımız sorusundan ayrılamaz. Kent hakkı kent kaynaklarına ulaşma bireysel özgürlüğünden çok öte bir şeydir: Kenti değiştirerek kendimizi değiştirme hakkıdır. Ayrıca bireyselden çok ortak bir haktır çünkü bu dönüşüm kaçınılmaz olarak kentleşme süreçlerini yeniden şekillendirmek üzere ortaklaşa bir gücün kullanımına dayanır. Kentlerimizi ve kendimizi yapma ve yeniden yapma özgürlüğünün en değerli ama aynı zamanda en çok ilgisiz kalınmış insan haklarımızdan biri olduğunu ileri sürmek isterim.

Başlangıçlarından beri kentler bir artı-ürünün coğrafî ve toplumsal yoğunlaşmaları sayesinde yükselmiştir. Bu nedenle kentleşme her zaman için sınıfsal bir görüngü olagelmiştir çünkü artıklar bir yer ve kişiden sağlanırken onların harcanmalarının denetimi tipik olarak birkaç elde toplanır. Bu genel durum elbette kapitalizmde de sürer; ancak kentleşme bir artı-ürünün harekete geçirilmesine dayalı olduğundan kapitalizmin gelişimi ile kentleşme arasında yakın bir bağlantı ortaya çıkar. Sermayedarlar artı-değer üretebilmek için artı-ürün üretmek zorundadır; bu üretilen değer de sonrasında daha çok artı-değer meydana getirmek için yeniden yatırıma dönüştürülmelidir. Sürekli yeniden yatırımın sonucu kapitalizmde kentleşmenin büyüme çizgisiyle paralel olarak artı-üretimin bileşik oranda genişlemesidir -sermaye birikimi tarihine eklemlenen lojistik eğriler (para, çıktı ve nüfus) bunun sonucudur.

1024px-David_Harvey2

Artı-sermaye üretimi ve emilimi için kârlı yerler bulmaya duyulan sürekli gereksinim kapitalizmin siyasetini biçimlendirir. Bu gereksinim aynı zamanda sermayedarın sürekli ve sorunsuz genişlemesine bir dizi engel çıkarır. Eğer iş gücü kıt ve ücretler yüksekse, ya var olan iş gücü disiplin altına alınmak zorundadır – teknolojik işsizlik ya da işçi sınıfının örgütlü gücüne saldırı başlıca iki yöntemdir- ya da göç, sermaye ihracı ve nüfusun o ana dek bağımsız kalmış unsurlarının proleterleştirilmesi gibi yollarla yeni iş gücü bulunmalıdır. Ayrıca sermayedarlar genelde yeni üretim araçları, özelde de doğal kaynaklar keşfetmelidirler ki bu, gerekli hammaddeleri elde etmek ve kaçınılmaz olarak ortaya çıkan atığın emilimi için doğal çevre üzerinde artan miktarda baskı oluşturur. Hammadde çıkarılması için araziler açmaları gerekir -çoğu kez emperyalist ve yeni-sömürgeci çabaların ereği de budur.

Rekabetin zorlayıcı yasaları yeni teknoloji ve örgüt biçimlerinin sürekli uygulanmasını da zorlar çünkü bunlar aracılığıyla sermayedar daha düşük nitelikli yöntemleri kullananları yener. Yenilikler yeni istek ve gereksinimleri tanımlar, sermayenin devir süresini düşürür ve sermayedarın içinde genişletilmiş emek gücü arzı, ham maddeler, vb. araştırabileceği coğrafi alanı sınırlandıran uzaklık sürtünmesini azaltır. Eğer pazarın yeterli alım gücü yoksa o halde dış ticaret hacmini genişleterek, yeni ürünlerin ve yaşam biçimlerinin reklâmını yaparak, yeni kredi araçları yaratarak ve kamusal ile özel harcamalara borç para sağlayarak yeni pazarlar bulunmalıdır. Son olarak eğer kâr oranı çok düşükse o halde ‘yıkıcı rekabetin’, tekelleşmenin (birleşme ve satın almalar) ve sermaye ihraçlarının devlet tarafından düzenlenmesi çıkış yolunu sağlar.

Yukarıdaki engellerin herhangi biri aşılamadığı durumda sermayedarlar artı-ürünlerini kârlı bir şekilde yeniden yatırıma dönüştüremezler. Sermaye birikiminin önü tıkanır ve bu durum onları sermayelerinin değer yitirebileceği ve hatta kimi örneklerde fiziksel olarak ortadan silinebileceği bir krizle karşı karşıya bırakır. Artı-mallar değer yitirebilir ya da yok edilebilir, üretim kapasitesi ile varlıklarının nominal değeri indirilebilir ve bunlar kullanım dışı bırakılabilir; paranın kendisinin enflasyon aracılığıyla değeri azalabilir ve işgücününki de kitlesel işsizlik sayesinde azalabilir. O halde bu engelleri aşmak ve kârlı etkinlik alanını genişletmek gereksinimleri kapitalist kentleşmeyi ne şekilde yönlendirmiştir? Ben burada askeri harcamalar gibi görüngülerin yanı sıra kentleşmenin sermayedarların kâr arayışlarında aralıksız ürettikleri artı-ürünü emmede özellikle etkin bir rol oynadığını ileri sürüyorum. 

Kent devrimleri

İlk olarak İkinci İmparatorluk Paris’inin durumunu düşünelim. 1848 yılı kullanılmayan artı-sermaye ve artı-işgücünün Avrupa çapındaki ilk açık krizlerinden birini beraberinde getirdi. Kriz özellikle Paris’i sert vurdu ve işsiz kalan işçiler ile Temmuz Monarşisi’nin açgözlülüğünün ve eşitsizliğinin panzehiri olarak toplumsal bir cumhuriyeti gören burjuva ütopyacılar tarafından gerçekleştirilen erken doğmuş bir devrimle sonuçlandı. Cumhuriyetçi burjuvazi devrimcileri şiddetle bastırdı ama krize çözüm getirmeyi başaramadı. Sonuç 1851′de darbe yapıp ertesi yıl kendisini İmparator ilan eden Louis-Napolyon Bonaparte’nin iktidara yükselmesiydi. Bonaparte siyasetini sürdürebilmek için, seçenek oluşturabilecek siyasi hareketlerin yaygın bir biçimde bastırılmasına başvurdu. Ekonomik durumla hem içeride hem de yurt dışında uygulanacak büyük bir altyapı yatırımı programı aracılığıyla ilgilendi. İkinci durumda bu Avrupa boyunca ve Doğu’ya doğru demiryolları yapımı ve Süveyş Kanalı gibi büyük işlere destek vermek iken, içeride ise demiryolu ağını sağlamlaştırmak, limanlar ve kanalizasyon inşa etmek anlamına geliyordu. Hepsinden öte, Paris’in kent altyapısının yeniden yapılandırılmasını gerektirdi. Bonaparte 1853′te kentin bayındırlık işlerinden sorumlu olmak üzere Georges-Eugéne Haussmann’ı görevlendirdi.

Haussmann görevinin artı-sermaye ve işsizlik sorunlarını kentleşme ile çözmek olduğunu açık olarak anlamıştı. Paris’i yeniden inşa etmek o zamanın standartlarına göre muazzam miktarda emek ve sermaye emiyordu ve Parisli iş gücünün isteklerini bastırmakla da birleşince toplumsal istikrarın başlıca aracıydı. Haussmann Paris’i yeniden şekillendirmek için 1840′larda Fouriercilerin ve Saint-Simoncuların üzerinde tartıştığı hayalî planlardan ilham almıştı ama büyük bir farkla: o kent sürecinin tasarımlandığı ölçeği dönüştürdü. Mimar Jacques Ignace Hittorff yeni bir bulvar için planlarını Haussmann’a gösterdiğinde Haussmann bunları ona geri fırlatarak şöyle dedi: yeterince geniş değil… sizinki 40 metre genişliğinde oysa ben 120 istiyorum.’ Haussmann, banliyöleri ekledi ve Les Halles gibi semtleri bütün olarak yeniden tasarladı. Bunu yapabilmek için yeni malî kurumlara ve borç araçlarına gereksinim duydu, bu amaçla Saint-Simon çizgisinde Crédit Mobilier ve Crédit Immobilier kuruldu. Sonuçta Haussmann artı-sermayeden kurtulma sorununu Keynesgil, borç destekli bir kent altyapısı iyileştirme düzeni kurarak çözmeye yardımcı oldu.

Düzen bir on beş yıl kadar iyi işledi ve yalnız bir kent altyapısı dönüşümünü değil ama aynı zamanda yeni bir yaşam biçimi ve kent karakteri kurulmasını da içerdi. Paris ışıklar kenti’, büyük tüketim, turizm ve keyif merkezi haline geldi; kahveler, büyük mağazalar, moda endüstrisi ve büyük sergilerin hepsi de kent yaşamını tüketimi özendirme sayesinde çok büyük artıkları emebilsin diye değiştirdi. Ama bunun ardından aşırı genişlemiş ve spekülatif malî düzen ve kredi yapıları 1868′de iflas etti. Haussmann işinden çıkarıldı; III. Napolyon umutsuzluk içinde Bismark Almanya’sına savaş açtı ve yenildi. Oluşan boşlukta kapitalist kent tarihindeki en büyük devrimci olaylardan biri olan Paris Komünü ortaya çıktı ki Komün, kısmen Haussmann’ın yok ettiği dünyaya duyulan özlem ve onun yaptığı işlerle yoksunlaşmış olanlar adına kenti geri alma isteğiyle şekillenmiştir. [2]

Şimdi hızla 1940′ların Birleşik Devletleri’ne gidelim. Savaş girişimi için olağanüstü seferberlik 1930′larda çok zorlu görünen artı-sermayeyi elden çıkarma sorununu ve onunla birlikte seyreden işsizliği geçici olarak çözdü. Ama herkes savaştan sonra olacaklardan endişeliydi. Siyasi olarak durum tehlikeliydi: 1930′larda sosyalist eğilimli güçlü toplumsal hareketler ortaya çıktığı sırada federal hükümet pratikte ulusallaştırılmış bir ekonomiyi yönetiyordu ve Komünist Sovyetler Birliği ile ittifak halindeydi. Louis Bonaparte devrindeki gibi zamanın yönetici sınıfları kuvvetli dozda  bir siyasi baskı istiyordu; 40′ların başında çoktan bolca belirtileri olan sonraki McCarthycilik ve Soğuk Savaş siyaseti tarihi bütünüyle çok tanıdık. Ekonomik cephede artı-sermaye nasıl emilebilir sorusu ise olduğu gibi kalmıştı.

1942′de Haussmann’ın çabalarının uzun bir değerlendirmesi Architectural Forum‘da çıktı. Bu değerlendirme, Haussmann’ın yaptıklarını detaylı olarak belgeliyor, hatalarının bir çözümlemesini yapmaya yelteniyor, bir yandan da tüm zamanların en büyük kentçilik uzmanlarından biri olarak onun ününü telafi etmeye çabalıyordu. Makalenin yazarı, Haussmann’ın Paris’e yaptığını İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra New York’a yapan Robert Moses’tan başkası değildi. [3] Yani, Moses kent süreci hakkında düşünmenin ölçeğini değiştirdi. Moses artı-sermaye emilimi sorununu çözmeye bir otoyollar ve altyapısal dönüşümler düzeni, banliyöleşme ve yalnız kentin değil tüm metropoliten bölgenin toptan yeniden yapılanması sayesinde yardım etti. Bunu yapmak için, kent büyümesini borçla desteklemek üzere krediyi serbest bırakan yeni malî kurumları ve vergi düzenlemelerini işletmeye başladı. ABD’nin tüm büyük metropoliten merkezlerini kapsayacak şekilde yurt çapında düşünüldüğünde -yine başka bir ölçek dönüşümü- bu süreç, ABD’nin ticari açık vererek komünist olmayan tüm küresel ekonomiyi güçlendirmeyi karşılayabildiği dönem olan 1945′ten sonra küresel kapitalizmi istikrara kavuşturmak için can alıcı bir rol oynadı.

Birleşik Devletlerin banliyöleşmesi yalnızca yeni altyapılar sorunu demek değildi. İkinci İmparatorluk Paris’indeki gibi yaşam biçimlerinde köklü bir dönüşümü gerektirdi, evden buzdolabına ve klimaya yeni ürünlerin yanı sıra garajda iki araba ile petrol tüketiminde aşırı bir artışı beraberinde getirdi. Banliyöleşme ayrıca, orta sınıfın desteklenen ev sahipliği topluluk eyleminin odağını malvarlığı değerini ve bireysel kimlikleri korumaya doğru kaydırıp banliyönün oyunu tutucu cumhuriyetçiliğe doğru çevirince, siyasi manzarayı da değiştirdi. İddiaya göre borçla yüklü ev sahiplerinin greve gitmesi daha az olası idi. Bu proje kent içlerini boşaltması ve başta Afrikalı-Amerikalılar olmak üzere yeni refaha erişimi yadsınanlar arasında kent huzursuzluğu yaratması pahasına başarıyla artığı emdi ve toplumsal istikrarı güvenceye aldı.

1960′ların sonunda başka bir tür kriz yayılmaya başladı; Haussmann gibi Moses da tahtından oldu ve çözümleri uygunsuz ve kabul edilemez görülmeye başlandı. Gelenekçiler Jane Jacobs etrafında toplandı ve Moses’in projelerinin kaba modernizmine yerelleşmiş semt estetiği ile karşı çıkmaya çabaladılar. Ama banliyöler kurulmuştu ve bunun işaret ettiği yaşam biçimindeki radikal değişimin birçok toplumsal sonucu oldu; örneğin feministlerin başlıca tüm hoşnutsuzluklarının yeri olarak banliyöyü ilan etmelerine yol açmak gibi. Haussmannlaştırmanın Paris Komünü dinamiklerinde bir yeri olduysa eğer, banliyö yaşamının ruhsuz nitelikleri de ABD’deki coşkulu 1968 olaylarında önemli bir rol oynadı. Hoşnutsuz beyaz orta sınıf öğrenciler bir başkaldırma evresine girdiler, yurttaşlık hakları isteyen kenara itilmiş gruplarla birlik aradılar ve -değişik türden bir kent deneyimi de içeren- başka bir dünya kurmak için bir hareket oluşturmak üzere Amerikan emperyalizmine karşı harekete geçtiler.

Paris’te Left Bank Expressway’i durdurma kampanyası ve Place d’Italie ile Tour Montparnasse gibi işgalci yüksek devlerce geleneksel semtlerin yıkımı 68 ayaklanmasının daha büyük dinamiklerini canlandırmaya yardım etti. Henri Lefebvre kentleşmenin, yalnız kapitalizmin yaşaması için merkezî önemde olduğunu ve bu nedenle de siyasi ve sınıf savaşımının önemli bir odağı olması gerektiğini değil ama aynı zamanda kent ve kır ayrımını adım adım ulusal topraklarda ve ötesinde bütünleştirilmiş alanlar yaratarak yok ettiğini önceden haber veren Kent Devrimi‘ni bu bağlamda yazdı. [4] Kent hakkı, kırsal alana tarımsal işten, ikinci eve ve köy turizmine dek uzanan görüngüler sayesinde artarak egemen olan tüm kent sürecine hükmetme hakkı anlamına gelmeliydi.

68 isyanı ile birlikte önceki yıllarda mülk patlamasını borç-desteği sayesinde güçlendirmiş olan kredi kuruluşlarında bir malî kriz baş gösterdi. Kriz 1960′ların sonunda hız kazandı ta ki 1973′te küresel mülk pazarı balonunun patlamasıyla başlayıp 1975′te New York kentinin malî çöküşü ile süren kapitalist düzenin iflasına dek. William Tabb’ın ileri sürdüğü gibi sonrakinin sonuçlarına verilen yanıt, sınıf iktidarını sürdürme ve kapitalizmin yaşamak için üretmek zorunda olduğu artıkları emme kapasitesini canlandırma sorunlarına yeni-liberal bir çözümün yapılandırılmasına etkili bir şekilde öncülük etti. [5]

Top-Story

Küreyi kuşatmak

Bir kez daha güncel konjonktürümüze dönelim. Uluslararası kapitalizm bölgesel kriz ve iflaslar roller-coaster‘ındadır -1997-98′de Doğu ve Güneydoğu Asya; 1998′de Rusya; 2001′de Arjantin, ancak yakın zamana dek artı-sermayeden kurtulmadaki kronik yeteneksizliği karşısında bile küresel bir iflastan kaçınabildi. Kentleşmenin bu durumu istikrara kavuşturmadaki rolü neydi? Birleşik Devletlerde konut sektörünün özellikle 1990′lar sonunun yüksek teknoloji iflasından sonra, aynı dönemin başlarında büyümenin etkin bir bileşeni olduğu halde, önemli bir istikrar unsuru olduğu kabul görmüş bir görüştür. Tarihsel olarak düşük faiz oranlarında savurgan bir tut-sat yeniden finansmanı dalgası ile destek olunmuş menkul değer fiyatlarının hızla değer kaybetmesi ABD iç pazarını tüketici eşyaları ve hizmetleri için desteklerken, emlâk piyasası epeyce bir artısermayeyi kent-merkezi, banliyö evleri ve ofis alanları yapımı sayesinde doğrudan emdi. ABD doymak bilmez tüketimciliğine ve Afganistan ile Irak’taki savaşlara yakıt sağlamak için günde 2 milyar pound civarında borçlanarak dünyanın geri kalanıyla büyük ticari açıklar verirken, Amerikan kentsel büyümesi küresel ekonomiyi kısmen sakinleştirdi.

Ancak kent süreci başka bir ölçek dönüşümüne uğradı. Kısaca küreselleşti. Birçok başka ülkenin yanı sıra İngiltere ve İspanya’da emlâk piyasası patlamaları Birleşik Devletlerde olan bitene geniş anlamda paralel yollarla kapitalist dinamiğin güçlenmesine yardım etti. Çin’in son yirmi yılki kentleşmesi altyapı geliştirmeye ağırlık vermesi ile ABD’ninkinden bile daha önemli değişik bir nitelik sergiledi. Çin’in hızı 1997′de kısa bir durgunluktan sonra, Çin 2000′den beri dünya çimento arzının neredeyse yarısını aldığı ölçüde epey arttı. Yüz kentten fazlası bu dönemde bir-milyon nüfus çizgisini geçti ve daha öncenin Shenzhen gibi küçük köyleri 6-10 milyon insanlı muazzam anakentler haline geldi. Baraj ve otoyollar içeren büyük altyapı projeleri -yine tümü borçla desteklenmiş- manzarayı dönüştürüyor. Küresel ekonomi ve artı-sermayenin emilimi için sonuçlar önemli oldu: Şili bakırın yüksek fiyatı sayesinde gelişiyor, Avustralya zenginleşiyor ve hatta Çin’in hammadde talebinin gücü nedeniyle Brezilya ile Arjantin kısmen iyileşti.

O halde Çin’deki kentleşme bugün küresel kapitalizmin temel denge unsuru mudur?Yanıt sınırlı bir evet olmak zorunda çünkü kısmen esnekliklerini dünyadaki kentsel gelişimi borçla desteklemeye harcayan malî piyasaların şaşırtıcı bütünleşmesi sayesinde artık gerçekten küresel hale gelen kentleşme sürecinde Çin yalnız merkez üssüdür. Örneğin Çin merkez bankası ABD’deki ikinci tut-sat piyasasında etkinken Goldman Sachs ağırlıklı olarak Mumbai’deki kabaran emlâk piyasasıyla ilişkilidir ve Hong Kong sermayesi de Baltimore’de yatırım yapmıştır. Yoksul bir göçmen selinin orta yerinde Johannesburg, Taipei, Moskova’da, yanı sıra kapitalist merkez ülkelerdeki kentlerde örneğin Londra ve Los Angeles’te yapılaşma arttı. Ortadoğu’da Dubai ve Abu Dabi gibi yerlerde, petrol zenginliğinden kaynaklanan artığı mümkün olan en göze çarpan, toplumsal olarak adil olmayan ve çevresel olarak savurgan yollardan silip süpüren, suç açısından saçma değilse de şaşırtıcı büyük-kentleşme projeleri ortaya çıktı.

Bu küresel ölçek olan bitenin prensipte Haussmann’ın Paris’te yönettiği dönüşümlere benzer olduğunu kavramayı zorlaştırıyor. Zira kendinden öncekilerin tümü gibi küresel kentleşme patlaması da sürdürülebilmesi için gerek duyulan krediyi düzenleyecek yeni malî kurumların ve düzenlemelerin yapılandırılmasına bağlıydı. 1980′lerde başlatılan malî yenilikler -dünya çapında yatırımcılara satılması için yerel tut-satları [mortgage] menkul kıymetleştirmek ve paketler halinde sunmak ile teminata dayalı borç senetleri tutmak için yeni araçlar kurmak- can alıcı bir rol oynadı. Bu yeniliklerin birçok yararı riski yaymayı ve artı-birikim havuzlarının artıkonut talebine erişimine izin vermeyi de içeriyordu; ayrıca yenilikler bu harikaları işleyen malî aracılar için engin servetler üretirken toplam faiz oranlarını da aşağı çektiler. Ama riski yaymak onu yok etmez. Ek olarak, riskin bunca geniş dağıtılabilmesi sorumluluk başka yere aktarılabileceği için daha da riskli yerel davranışları cesaretlendirir. Yeterli risk-değerlendirme denetimleri olmadan bu finansallaşma dalgası şimdi “sub-prime” tut-sata ve evin varlık-değeri krizine dönüştü. Düşüş ilk anda ABD kentleri ve çevrelerinde yoğunlaşmıştı ve özellikle düşük-gelirli, kent-içi Afrikalı-Amerikalılar ile yalnız kadınların başında olduğu hane halkları için ciddi etkiler doğurdu. Düşüş ayrıca kent merkezlerinde özellikle Güney Batı’da fırlayan ev fiyatlarını karşılayamayanları da etkiledi; onları metropolün yarı kenar kesimlerine gitmeye zorladı; bu kişiler buralarda spekülatif olarak yapılan site tarzı evleri [tract housing] başlangıçta kolay değerlere satın aldılar ama bu kez benzin fiyatları yükselince yükselen ulaşım giderleri ve piyasa değerlerinin gerçekleşmesiyle tırmanan tut-sat ödemeleri ile karşı karşıya kaldılar.

Kent yaşamı ve altyapısı üzerindeki döngüsel yerel tepkileriyle bugünkü kriz aynı zamanda küresel malî düzenin tüm yapısını tehdit ediyor ve büyük bir durgunluğun kasıp kavurması durumunu tetikleyebilir. Neredeyse kesin olarak, çok uzak olmayan bir gelecekte stagflâsyon değilse de güçlü, denetlenemez enflasyon akımları yaratacak olan Merkez Bankasının 2007-08′deki anında kolay-para tepkisini de içeren 1970′lerle olan benzerlikler ise tekinsizdir. Nasıl olursa olsun şu an durum çok daha karışık ve Çin’in Birleşik Devletlerdeki ciddi bir çöküşü karşılayıp karşılayamayacağı ucu açık bir soru; Çin Halk Cumhuriyeti’nde (ÇHC) bile kentleşme hızı yavaşlıyor gibi görünüyor. Malî düzen de daha önce hiç olmadığı kadar sımsıkı kenetlenmiştir.[6] Bilgisayar-destekli anlık ticaret piyasada her zaman için büyük bir ayrılma yaratmakla tehdit ediyor -hisse değiş tokuşunda şimdiden inanılmaz gelgeçlikler üretiyor-; bu ayrılma şiddetli bir krizi hızlandıracak ve böylece, malî sermaye ve para piyasasının nasıl işlediğinin, kentleşmeyle olan ilişkilerini de içerecek şekilde yeniden bütünsel bir gözden geçirilmesini gerektirecektir.

Mülk ve uzlaştırma

Önceki tüm aşamalardaki gibi kent sürecinin bu en son köklü genişlemesi de inanılmaz yaşam biçimi dönüşümlerini beraberinde getirdi. Kent yaşamının kalitesi kentin kendisi gibi, tüketimcilik, turizm, kültürel ve bilgi-temelli endüstrilerin kent ekonomi-politiğinin büyük çehreleri haline geldiği bir dünyada bir mal haline geldi. Hem tüketici alışkanlıklarında hem de kültürel biçimlerde pazar nişleri oluşturmayı cesaretlendirmeye duyulan post-modern tutku çağdaş kent deneyimini, paranız olduğu sürece, bir seçenek özgürlüğü havasıyla çevreliyor. Alışveriş merkezleri ve çok katlılar fast-food ve zanaatçı pazaryerleri gibi hızla çoğalıyor. Şimdi elimizde olan kent toplumbilimcisi Sharon Zukin’in ortaya koyduğu gibi, “kapuçino ile uzlaştırmadır”. Birçok alanda egemenliğini sürdüren tutarsız, donuk ve sıkıcı banliyö arazi gelişmesi bile şimdi kendi panzehirini, kent rüyasını doyurmak için topluluk ve butik yaşam tarzlarının satış çığırtkanlığını yapan “yeni kentçilik” hareketinden sağlıyor. Bu, içinde, yoğun sahiplenici bireyciliğin yeni-liberal etiğinin ve bunun akrabası olan toplu eylem biçimlerinden siyasi vazgeçişin insan toplumsallaşması için şablon haline geldiği bir dünyadır. [7] Mülk değerlerinin korunması öyle olağanüstü bir siyasi çıkara dönüşüyor ki Mike Davis’in işaret ettiği gibi Kaliforniya eyaletindeki ev sahipleri dernekleri parçalanmış mahalle faşizmlerinin değilse de siyasi tepkinin kaleleri haline geliyor. [8]

Gittikçe daha bölünmüş ve çatışmaya eğilimli kent bölgelerinde yaşıyoruz. Son otuz yılda yeni-liberal değişim sınıf iktidarını zengin seçkinlere geri verdi. O zamandan beri Meksika’da on dört milyarder ortaya çıktı ve 2006′da bu ülke, yoksulların gelirleri durağanlaşır ya da azalırken yeryüzünün en zengin adamı Carlos Slim’le övünmekteydi. Sonuçlar, gittikçe istihkâmlaştırılmış bölümlerden, kapalı cemaatlerden (gated communities) ve sürekli gözetim altında tutulan özelleştirilmiş kamusal alanlardan oluşan kentlerimizin uzamsal biçimlerinde silinmez bir şekilde yer etti. Gelişen dünya özelinde kent birçok mikro-devletin’ gözle görülür şekilde oluşması ile değişik, ayrılmış parçalara bölünüyor. Seçkin okullar, golf kursları, tenis kursları ve 24 saat bölgeyi gezen özel güvenlikçiler gibi her türlü hizmetin sağlandığı zengin mahallelerle, suyun yalnız halka açık çeşmelerden edinilebildiği, bir temizlik düzeninin var olmadığı, elektriğin bir avuç ayrıcalıklı tarafından kaçak kullanıldığı, her yağmurda yolların çamur ırmakları haline geldiği ve ev paylaşımının norm olduğu yasa dışı yerleşimler iç içe geçiyor. Her bölüm hayatta kalmanın günlük savaşımında eline geçirdiklerine sıkıca tutunarak özerk olarak yaşar ve işler görünüyor. [9]

Bu koşullar altında kentli kimliği ülküleri, yayılan yeni-liberal etik hastalığının çoktan tehdit ettiği yurttaşlık ve aidiyeti sürdürmek hayli zorlaşıyor. Suç eylemleri aracılığıyla özelleştirilmiş yeniden dağıtım her köşede bireyin güvenliğini tehdit ediyor ve polis baskısına popüler talebi teşvik ediyor. Kentin, toplu grup siyaseti yani içinde ve ondan, ilerici toplumsal hareketlerin doğabileceği bir alan olarak iş görebileceği düşüncesi bile inanılması güç görünüyor. Bununla birlikte soyutlanmayı aşmayı ve finans, şirket sermayesi ve gittikçe daha çok girişimci düşüncedeki yerel yönetim aygıtları tarafından desteklenen planlamacıların ortaya koyduklarından ayrı bir görünümle kenti yeniden biçimlendirmeyi amaçlayan kentsel toplumsal hareketler de var.

Mülksüzleştirmeler

Kentsel dönüşüm sayesinde, artık emilimi, daha da karanlık bir yüze sahiptir; bu süreçten en başta acı çekenler yoksullar, ayrıcalıksızlar ve siyasi iktidardan dışlananlar olduğundan hemen her zaman sınıfsal bir boyutu olan ‘yaratıcı yıkım’ yüzünden nükseden kentsel yeniden yapılandırma nöbetlerine yol açtı. Eskinin enkazı üzerine yeni kentsel dünyayı yapmak için şiddet gerekir. Haussmann kentsel gelişme ve yenileme adına kamulaştırma güçlerini kullanarak eski Paris varoşlarını sildi süpürdü; bile bile işçi sınıfının çoğunun ve diğer asi unsurların toplumsal düzen ve siyasi iktidarına tehdit oluşturdukları kent merkezinden uzaklaştırılmasını düzenledi.

Haussmann devrimci hareketlere kolaylıkla diz çöktürülmesini sağlama almak için yeterli düzeyde gözetim ve askeri denetimin elde edilebileceğine -1871′de sonradan ortaya çıktığı gibi, yanlışlıkla- inanılan bir kent biçimi yarattı. Bununla beraber 1872′de Engels’in dikkat çektiği gibi:

Gerçekte, burjuvazi barınma sorununu kendi usulüne göre yalnız bir çözme yöntemine sahiptir -yani onu öyle bir şekilde çözer ki çözüm sürekli olarak sorunu yeniden üretir. Bu yönteme ‘Haussmann’ denir… Nedenler ne denli değişik olursa olsun sonuç hep aynıdır; rezil geçitler ve şeritler bu büyük başarıdan dolayı burjuvazinin savurgan kendini beğenmişliğinin eşliğinde yok olur ancak hemen başka bir yerde yine ortaya çıkarlar… Onları ilk anda üreten aynı ekonomik gereklilik onları bir sonraki yerde de üretir. [10]

Dışlanmış göçmenleri, işsiz işçi kesimini ve gençliği kapana kıstıran soyutlanmış banliyölerdeki son yılların ayaklanma ve kargaşalarında görülen sonuçlarıyla Paris merkezînin burjuvalaştırılmasının tamamlanması yüz yıldan çok sürdü. Buradaki üzücü nokta ise elbette Engels’in tanımladığı şeyin tarih boyunca kendini yinelemesidir. Robert Moses kendi kötü ünlü sözleriyle “Bronx’a bir balta getirdi”*, böylece çevre grupları ve hareketlerinin uzun, yüksek sesli yasına neden oldu. Paris ve New York’un durumunda devlet kamulaştırmalarının gücü bir kez başarıyla direnç gösterilip frenlenince belediye malî disiplini, emlâk spekülasyonu ve ‘en yüksek ve iyi kullanımı’ için olan getiri oranına göre toprak kullanımının düzenlenmesi sayesinde daha sinsi ve kanser gibi bir ilerleme yolu tutuldu. Engels bu düzeni çok iyi anlamıştı:

Büyük modern kentlerin büyümesi özellikle merkezî olarak konumlanmış belirli alanlardaki toprağa yapay ve dev gibi artan bir değer kazandırmaktadır; bu bölgelerde dikilen binalar değeri yükselteceklerine düşürürler çünkü artık değişen koşullara ait değillerdir. Yıkılırlar ve yerleri başkalarıyla doldurulur. Bu her şeyden çok merkezde yer alan ve kiraları en yüksek yoğunlaşmada bile belirli bir üst sınırın ötesinde ya asla artmayan ya da ancak çok yavaşlıkla artan işçi evleri için geçerlidir. Onlar yıkılır ve yerlerinde dükkânlar, depolar ve kamu binaları yükseltilir. [11]

Bu tanım 1872′de yazıldığı halde Asya’nın birçok yerindeki -Delhi, Seul, Mumbai- çağdaş kent gelişmesine ve de New York’taki nezihleştirmeye (gentrificationdoğrudan uygulanabilir. Kapitalizmdeki kentleşmenin özünde bir yerinden etme süreci ve benim ‘mülksüzleştirme yoluyla birikim’ dediğim şey yatar. [12] Bu kenti yeniden geliştirme sayesinde sermaye emiliminin bir yansısıdır ve orada belki yıllarca yaşamış olan düşük-gelirli nüfustan değerli toprağı ele geçirmek üzerine sayısız çekişmeye yol açıyor.

1990′lardaki Seul’un durumunu düşünelim: inşaat şirketleri ve planlamacılar kentin yamaçlarındaki semtleri işgal etmek için sumo güreşçileri tipinde kiralık katil ekipler tuttular. Yalnız evleri değil, aynı zamanda zaman içinde değerlileşen topraklarda 1950′lerde kendi evlerini yapanların tüm varlıklarını da yıktılar. Yapılmalarını sağlayan vahşiliğin izini göstermeyen yüksek katlı kuleler şimdi o yamaçların çoğunu kaplıyor. Bu arada Mumbai’de resmi olarak varoş sakinleri olarak düşünülen 6 milyon insan toprakta yasal bir ismi olmadan yerleşik durumdalar; kentin tüm haritaları bu yerleri boş bırakıyor. Mumbai’yi Şangay’a rakip küresel bir finans merkezine çevirme çabasıyla emlâk-geliştirmedeki canlanma hız kazandı ve gecekonduların işgal ettiği toprak gittikçe daha değerli görünüyor. Mumbai’deki en göze çarpan varoşlardan biri olan Dharavi’nin değerinin 2 milyar dolar olduğu tahmin ediliyor. Arazi gaspını maskeleyen çevresel ve toplumsal gerekçeler göstererek onu temizleme baskısı her gün artıyor. Devletin desteklediği malî güçler bazı durumlarda tüm bir nesil boyunca oturulmuş yerlere şiddetle sahip olarak zora dayanan varoş temizliği için bastırıyor. Toprak neredeyse hiç maliyetsiz alındığından emlâk hareketliliği sayesinde sermaye birikimi canlanıyor.

Yerinden edilen insanlar tazminat alacaklar mı? Şanslı olanlar bir parça alır. Ancak her ne kadar Hint Anayasası devletin kast ya da sınıfa bakmaksızın tüm nüfusun yaşamını ve mutluluğunu koruma ve konut ve barınma haklarını güvenceye alma zorunluluğu olduğunu belirtse de yüksek mahkeme bu anayasal gerekliliği düzelten kararlar çıkardı. Varoşlarda yaşayanlar yasadışı oturanlar oldukları ve birçoğu uzundönemli ikametlerini kesin olarak kanıtlayamadıkları için tazminat hakları yok. Yüksek mahkeme bu hakkı tanımanın yankesicileri eylemleri için ödüllendirmekle eşit olacağını söylemektedir. Dolayısıyla gecekondular ya direnip savaşır ya da az eşyalarıyla otoyol kenarlarına ya da küçük bir boşluk bulabildikleri herhangi bir yere kamp kurmaya giderler. [13] Yerinden edilme örneklerine ABD’de de rastlanabilir ama bunlar daha az vahşi ve daha çok yasalcı olma eğilimindedir: hükümetin kamulaştırma yetkisi makul konutlardaki yerl eşmiş sakinleri kondominyum ve alışveriş merkezi [box store] gibi daha yüksek kademeli arazi kullanımları lehine yerlerinden etmek üzere kötüye kullanıldı. Buna ABD yüksek mahkemesinde karşı gelinince yargıçlar yerel hükümetlerin emlâk vergisi tabanını artırmak için bu şekilde davranmalarının anayasaya uygun olduğuna karar verdiler. [14]

Çin’de milyonlar -yalnız Pekin’de üç milyon- uzun süredir oturdukları yerlerinden ediliyorlar. Özel mülkiyet haklarından yoksun olduklarından devlet onları basit bir emirle, araziyi büyük bir kâr karşılığında planlamacılara aktarmadan önce onlara gidişlerinde yardımcı olmak için küçük bir nakit ödemesi sunarak yerlerini değiştirebilir. Bazı durumlarda insanlar isteyerek taşınırlar ama Komünist Parti’nin alışılmış yanıtının vahşi bastırma olduğu yaygın direniş haberleri de var. ÇHC’de yerinden edilenler genellikle kırsal uçlardaki nüfustur ki bu da Lefebvre’nin 1960′larda ileri görüşlülükle ortaya koyduğu, kentli ve kırsal arasında bir zamanlar var olan net ayrımın başkent ve devletin egemen buyruğu altındaki bir dizi eşitsiz coğrafî gelişmenin geçirgen mekânına dönüştüğü iddiasının önemini göstermektedir. Bu, merkezî ve eyalet yönetimlerinin şimdi -arazinin çoğu kentleşme için tayin edildiyse de görünürde sanayinin gelişimi için- Özel Ekonomik Bölge’lerin kurulmasını destekledikleri Hindistan’da da böyledir. Bu politika en büyükleri devletin Marksist hükümetince yönetilmiş Batı Bengal Nandigram’da 2007 Mart’ında gerçekleşen katliam olan tarımsal üreticilere karşı meydan savaşlarına yol açtı. Endonezyalı dev Salim Grubu’na saha açmak niyetiyle yönetimdeki CPI(M) protestocu köylüleri dağıtmak için silahlı polisler yolladı; en az 14′ü vuruldu ve onlarcası yaralandı. Bu olayda özel mülkiyet hakları hiçbir koruma sağlamadı. 

Gecekondu nüfusuna mülklerini geride bırakmalarına imkân veren varlıklar sağlayacak özel-mülkiyet hakları verme şeklindeki görünürde ileri öneriye ne demeli? [15] Böyle bir tasarı şimdi örneğin Rio’nun favelaları için tartışılıyor. Sorun şu ki gelir güvensizliği ve sık malî güçlüklerle kuşatılmış yoksullar varlıklarını göreli düşük bir nakit ödemesi ile takas etmeye kolaylıkla ikna edilebilirler. Zenginler tipik olarak değerli varlıklarından herhangi bir fiyata vazgeçmeyi reddederler, bu nedenledir ki Moses baltasını varlıklı Park Avenue’ye değil ama düşük gelirli Bronx’a götürebildi. Margaret Thatcher’in İngiltere’de sosyal konut edindirmeyi özelleştirmesinin kalıcı etkisi Londra anakentinde düşük-gelirli ve hatta orta-sınıf insanların kent merkezine yakın herhangi bir yerde konaklamaya erişimini engelleyen bir kira ve fiyat yapısı yaratmak oldu. Bahse girerim ki on beş yıl içinde eğer şimdiki eğilimler sürerse Rio’da şu an favelaların işgalindeki yamaçların hepsi pastoral koyun müthiş manzarasına sahip yüksek-katlı kondominyumlarla kaplanacak, bu sırada bir zamanların favela sakinleri bazı uç çevre bölgelere sürülmüş olacak. 

Talepleri formülleştirmek

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki kentleşme artı-sermayenin emiliminde gitgide büyüyen coğrafî ölçeklerde ama kitleleri kente dair her türlü haktan yoksun bırakan yaratıcı yıkım süreçlerini filizlendirme pahasına can alıcı bir rol oynadı. Yapılaşma mekânı olarak gezegen ile ‘varoşlar gezegeni’ çarpışır. [16] Bu dönemsel olarak 1871 Paris’i ya da 1968′de Martin Luther King’in öldürülmesinden sonra ABD’de olduğu gibi ayaklanma ile sonlanır. Eğer olası göründüğü üzere malî güçlükler artar ve bugüne dek başarılı olan kentleşme sayesinde kapitalist sermaye-emiliminin yeni liberal, post-modernist ve tüketimci aşaması son bulur ve daha genel bir kriz doğurursa, o durumda şu soru ortaya çıkar: bizim 68′imiz ya da daha dramatik söylersek, bizim Komün yorumumuz nerede? Malî düzende olduğu gibi yanıt çok daha karmaşık olmak zorundadır çünkü kentsel sürecin ufku artık küreseldir. İsyan işaretleri her yerde: Çin ve Hindistan’daki huzursuzluk kroniktir, Afrika’da iç savaşlar hiddetleniyor, Güney Amerika karışıklık içindedir. Bu ayaklanmalardan herhangi biri bulaşıcı hale gelebilir. Ancak malî düzenin aksine dünyada çokça olan kentli ya da yarı-kentli toplumsal muhalefet hareketleri sıkıca bağlı değil; aslında çoğunun birbiriyle hiç bağlantısı yok. Ola ki bir şekilde bir araya geldiler, ne talep etmeliler?

Son soruya yanıt ilkesel olarak yeterince basittir: artı-üretim ve kullanımı üzerinde daha büyük demokratik denetim. Kentsel süreç artık kullanımının önemli bir yolu olduğundan onun kentsel yayılması üstünde demokratik yönetim kurmak kent hakkını oluşturur. Kapitalist tarih boyunca artı-değerin bazısı vergilendirildi ve sosyal demokrat aşamalarda devletin kullanımındaki miktar dikkate değer şekilde yükseldi. Son otuz yılın yeni-liberal projesi bu denetimi özelleştirmeye doğru yönlendi. Oysa tüm OECD ülkeleri için olan veriler devletin bütün üretimdeki payının 1970′lerden beri kabaca sabit olduğunu göstermektedir. [17] Yeni-liberal saldırının ana kazanımı o halde kamu payının 1960′larda olduğu gibi genişlemesini engellemek oldu. Yeni liberalizm ayrıca devlet ve şirket çıkarlarını birleştiren yeni yönetişim düzenleri yarattı ve parasal güç kullanarak devlet aygıtı yoluyla artık harcamasının kent sürecini biçimlendirmede şirket sermayesi ile üst sınıfları kayırmasını sağlama aldı. Devletin tuttuğu artık miktarını yükseltmek yalnız, devlet kendisi de demokratik denetim altına getirilirse olumlu bir etkiye sahip olacaktır.

Giderek kent hakkının özel ya da yarı-özel çıkarların hizmetine geçtiğini görüyoruz. New York’ta örneğin, milyarder belediye başkanı Michael Bloomberg kenti planlamacılar, Wall Street ve ulus ötesi kapitalist sınıf unsurları lehine yeniden biçimlendiriyor, yüksek değerli işler için en uygun yer ve turistler için de harika bir varış noktası olarak pazarlıyor. Sonuçta Manhattan’ı varlıklılar için büyük bir kapalı cemaat (gated community) haline dönüştürüyor. Meksiko’da Carlos Slim kent merkezindeki sokakları turistlerin göz zevkine uysun diye yeniden Arnavut kaldırımı yaptırdı. Doğrudan güç uygulayan yalnız varlıklı bireyler de değil. Kentsel yeniden yatırım kaynakları bakımından meteliksiz New Haven kentinde kent dokusunun büyük bölümünü kendi gereksinimlerine uyması için yeniden tasarlayan dünyanın en paralı üniversitelerinden biri olan Yale’in ta kendisidir. Her iki durumda da mahallî direnişi harekete geçirecek şekilde John Hopkins aynısını Doğu Baltimore için yaparken, Columbia Üniversitesi de New York bölgeleri için yapmayı planlıyor. Şimdi tasarlandığı biçimiyle kent hakkı çok dar kalıplıdır ve çoğu durumda kentleri gitgide daha çok kendi arzularına göre biçimlendirecek konumdaki küçük bir politik ve ekonomik seçkin grubuyla sınırlandırılmıştır. 

Her Ocak’ta New York Resmi Denetim Bürosu önceki on iki ay için toplam Wall Street bonuslarının bir tahminini yayımlar. Malî piyasalar için her bakımdan korkunç bir yıl olan 2007′de bunların toplamı bir önceki yıldan yalnız yüzde 2 daha az olarak 33,2 milyar dolardı. 2007 yazı ortasında ABD ve Avrupa Merkez Bankaları malî düzene sürekliliğini sağlama almak için milyarlarca dolar değerinde kısa-dönemli borç yağdırdılar ve ondan sonra da ABD Merkez Bankası Dow hızla düşme tehdidi gösterdiği her durumda ya faiz oranlarını çarpıcı bir biçimde indirdi ya da içeri büyük miktarda nakit pompaladı. Bu sırada iki milyon kadar insan ipotekli hacizle evsiz bırakıldı ya da şu an bırakılmak üzereler. ABD’deki birçok kent mahallesi ve hatta tüm yarı-kentli toplulukların kapısına kilit vuruldu ve yakıp yıkıldı, malî kurumların yırtıcı borç verme uygulamalarıyla haşat edildi. Bu nüfusun bonus alacağı yok. Aslında ipotekli haciz borç affı anlamına geldiğinden, bu da Birleşik Devletlerde gelir olarak dikkate alındığından tahliye edilenlerin birçoğu asla sahip olmadıkları para için ağır bir gelir vergisi ile karşı karşıyalar. Bu eşitsizlik kitlesel bir sınıf yüzleşmesi biçiminden az kalır bir şey olarak yorumlanamaz. Kent-içi birçok bölgede potansiyel olarak yüksek-değerli arazilerdeki düşük-gelirli mahalleleri, kamulaştırma yetkisinden çok daha etkili ve hızlı bir şekilde silmekle (planlamacılar açısından) uygun olarak tehdit eden bir ‘Malî Katrina’ yayılıyor.

Bununla beraber yirmi birinci yüzyıldaki bu gelişmelere tutarlı bir karşı koymayı görmemize hâlâ var. Elbette şimdiden kent sorununa odaklanan, Hindistan’dan Brezilya’ya, oradan Çin’e, İspanya’ya, Arjantin’e ve Birleşik Devletlere değin, pek çok değişik toplumsal hareket var. 2001′de toplumsal hareketlerin baskısından sonra Brezilya Anayasası’na toplu kent hakkını tanıyan bir Kent Yasası eklendi. [18] ABD’de malî kurumlar için olan 700 milyar dolarlık yardım paketinin büyük bir kısmının ipotekli hacizleri engellemeye yardım edecek ve mahallî güçlendirme ile belediye düzeyinde altyapısal yenileme çabalarını destekleyecek bir Yeniden Yapılandırma Bankası’na yönlendirilmesi için çağrılar oldu. O durumda milyonları etkileyen kentsel krize büyük yatırımcı ve sermayedarların gereksinimlerine karşı öncelik tanınırdı. Ne yazık ki toplumsal hareketler ya yeterince güçlü değil ya da bu çözümü zorlamak için yeterince seferber olmuş değil. Ne de bu hareketler artı üretimin koşulları bir yana onun kullanımı üzerinde daha çok denetim elde etmek tekil amacı üzerinde henüz uzlaşmış değil.

Tarihin bu noktasında bu ağırlıklı olarak malî sermayeye karşı verilen küresel bir savaşım olmalıdır çünkü kentleşme süreçleri artık bu ölçekte işliyor. Kesinlikle böyle bir yüzleşmeyi düzenleme politik görevi yıldırıcı değilse bile zordur. Bununla birlikte fırsatlar çoktur çünkü bu kısa geçmişin gösterdiği gibi kentleşme çevresinde hem yerel hem de küresel krizler aralıksız patlak verir ve artık anakent, en az iyi durumdakilerin mülksüzleştirilmesi aracılığıyla birikim ile varsıllar için mekânı sömürgeleştirmeyi amaçlayan gelişimsel dürtü üzerinden şiddetli çarpışma -sınıf savaşımı demeye cesaret edelim mi?- noktasıdır.

Bu savaşımları birleştirmeye doğru bir adım temel slogan ve siyasi erek olarak kent hakkını benimsemektir çünkü o tam olarak kentleşme ve artı-üretim ile kullanımı arasındaki gerekli bağlantıya kimin hâkim olduğu sorusuna odaklanır. Eğer tahliye edilenler kendilerinden uzun zamandır esirgenen denetimi geri alıp yeni kentleşme biçimlerini kurumlaştıracaklarsa bu hakkın demokratikleştirilmesi ve onun isteğini yerine getirecek geniş bir toplumsal hareketin yapılandırılması zorunludur. Lefebvre devrimin ya en geniş anlamda kentli ya da hiçbir şey olması gerektiği konusundaki ısrarında haklıydı.

Dipnotlar:
* Robert Moses, 1970 tarihli anılarında şöyle diyordu: “İnşaatlarla aşırı dolmuş bir şehirde iş görecekseniz yolunuzu baltayla açmak zorundasınız.
(http://leblog.exuberance.com/2007/04/he_wasnt_god_he.html)

[1] Robert Park, On Social Control and Collective Behavior, Şikago 1967, s. 3.
[2] Daha doyurucu bir açıklama için bkz. David Harvey, Paris, Capital of ModernityNew York 2003.
[3] Robert Moses, ‘What Happened to Haussmann?’, Architectural Forum, Cilt 77 (Temmuz 1942), s. 57-66.
[4] Henri Lefebvre, The Urban Revolution, Minneapolis 2003 ve Writings on Cities, Oxford 1996.
[5] William Tabb, The Long Default: New York City and the Urban Fiscal CrisisNew York 1982.
[6] Richard Bookstaber, A Demon of Our Own Design: Markets, Hedge Funds and the Perils of Financial Innovation, Hoboken, NJ 2007.
[7] Hilde Nafstad vd., ‘Ideology and Power: The Influence of Current Neoliberalism in Society’, Journal of Community and Applied Social Psychology, Cilt 17, Sayı 4 (Temmuz 2007), s. 313-27.
[8] Mike Davis, City of Quartz: Excavating the Future in Los Angeles, Londra ve New York 1990.
[9] Marcello Balbo, ‘Urban Planning and the Fragmented City of Developing Countries’, Third World Planning Review, Cilt 15, Sayı 1 (1993), s. 23-35.
[10] Friedrich Engels, The Housing Question, New York 1935, s. 74-7.
[11] Engels, The Housing Question, s. 23.
[12] Harvey, The New Imperialism, Oxford 2003, 4. Bölüm.
[13] Usha Ramanathan, ‘Illegality and the Urban Poor’, Economic and Political Weekly, 22 Temmuz 2006; Rakesh Shukla, ‘Rights of the Poor: An Overview of Supreme Court’, Economic and Political Weekly, 2 Eylül 2006.
[14] Kelo v. New London, CT, 23 Haziran 2005′te 545 US 469 (2005) davasında karar verdi.
[15] Bu düşüncenin büyük bir kısmı şu çalışmayı izler: Hernando de Soto, The Mystery of Capital: Why Capitalism Triumphs in the West and Fails Everywhere ElseNew York 2000; ayrıca şu eleştirel incelemeye bakınız: Timothy Mitchell, ‘The Work of Economics: How a Discipline Makes its World’, Archives Européennes de Sociologie, Cilt 46, Sayı 2 (Ağustos 2005), s. 297-320.
[16] Mike Davis, Planet of Slums, Londra ve New York 2006.
[17] OECD Factbook 2008: Economic, Environmental and Social Statistics, Paris 2008, s. 225.
[18] Edésio Fernandes, ‘Constructing the “Right to the City” in Brazil’, Social and Legal Studies, Cilt 16, Sayı 2 (Temmuz 2007), s. 201-19. İspanyolcası da var. Aynı yazarın: Reinventing Geography.

david-harvey

Harvey, D. (2008). “The Right to the City,” New Left Review 53, Eylül-Ekim, s. 23-40.

[New Left Review’daki İngilizcesinden Meriç Kırmızı tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir]

Sözlük’ten: Yeni-Liberal Kentleşme Kavramı ve Politikaları (1)*

Zeynep Günay

21. yüzyılın en önemli mücadele konularından biri olan küreselleşme, yaşamın her alanında dünya çapında ilişkilerin ve bağlantıların değiştiği ve ekonominin yaşamın tüm alanlarında itici güç olarak yeniden tanımlandığı bir süreçtir. Ekonomik anlamda dünya ekonomisinin küresel üretim ve finans mekanizmaları ve küresel pazarlar aracılığı ile küreselleşmesi olarak tanımlanabilecek bu süreç; kültürel anlamda, insanların , sermayenin ve bilginin artan hareketliliğini ve mekândan bağımsızlığını -mekânsızlığını- temsil etmektedir. Politik anlamda ise, küresel ekonomi ve yarattığı mekanizmaların yönetimde baskın kurumlar haline gelmesi ile ulus-devletin gücünü yitirmesidir. Farklı anlamlar yüklenmesine karşın, ortak kanı küreselleşmenin kaçınılmaz olduğudur. Bu kaçınılmazlık, küreselleşmenin yarattığı en önemli ideolojilerden birisi olan “neoliberalizm” ile ideolojik bir tavır almaktadır.

maxresdefaultyeşil

Yeni-liberal ideoloji, Fordist-Keynesçi refah devleti politikaları ile 1970’lerde yaşanan endüstriyel üretimde duraksama ve refah politikalarının işletilmemesi gibi sorunlarla baş etmek üzere stratejik ve politik bir cevap olarak ortaya çıkmıştır. 1980’lerden sonra refah devleti politikalarının etkisiz hale getirilmesi için farklı mekânsal ölçeklerde yer bulan neoliberalizm, 1990’larda kısa vadede ekonomik kalkınmayı sağlamak ve buna bağlı gelişen sosyo-politik süreçleri yönlendirmek üzere pazarın yönlendirdiği bir yönetim biçimi halini almıştır. Pierre Bourdieu’nun “limitsiz istismar ütopyası (Utopia of unlimited exploitation)” olarak adlandırdığı neoliberalizm, kısa zaman içinde İngiltere’de Margaret Thatcher ve Amerika Birleşik Devletleri’nde Ronald Reagan liderliğinde tüm dünyada etkisini göstermiştir. “Başka alternatif yok” (TINA: There is No Alternative) söylemi, Thatcher öncülüğünde neoliberalizmin sloganı haline gelmiştir. Neoliberal ideoloji, açık, esnek, verimli, rekabetçi, tüm devlet müdahalelerinden ve toplumun kolektif değerlerinden özgürleştirilmiş, ekonomik kalkınma için en uygun mekanizma ve kentsel yönetişim biçiminin refah devletinden girişimcilik eksenli ekonomik kalkınma modeline doğru dönüşümüdür. Fiziksel, doğal, finansal ve insani tüm kaynakları olabilecek en verimli şekilde paylaştırmayı hedefleyen neoliberalizme göre kamusal olan verimsizdir ve esas olan rekabettir. Refah kapitalizmi olarak da adlandırılan neoliberalizme göre, eşitlik ve denge söz konusu olduğunda rekabet sonucu güçlünün zayıfı yenmesi doğanın dengesidir ve başka alternatif yoktur.

Küreselleşme ve neoliberalleşme tartışmalarının en kritik noktasını bu süreçte kentlerin kazanacağı rol oluşturmaktadır. Yeni-liberal ideoloji ile birlikte yerellik tekrar gündemde yerini almakta; yerellikle birlikte mekân, ekonomi-politik stratejilerin temel kuramsal ve müdahale alanı haline gelmektedir. Kentleşme söz konusu olduğunda neoliberalizm, mekânlar arası rekabeti artırmak, mekân yaratmak, mekâna yatırım ve işgücü çekmek için yapılandırılan kentsel yönetişim biçimi olarak tanımlanabilmektedir.

59c7e12745d2a027e83b2fe5David Harvey‘in “küreselleşmenin mekânsal biçimlenmesi (spatial organizastion of capitalism)” olarak tanımladığı (aslında “kapitalizmin mekânsal biçilenmesi” demek daha doğru olacaktır – Ali Rıza Avcan) yeni-liberal kentleşme politikaları, kentlerin küresel ve yerel ölçekte yeniden yapılandırılması kapsamında özelleştirme ve serbest pazarı teşvik eden; idari ve ekonomik verimlilik için devletin rolünün azaltıldığı ekonomik kalkınma yönelimli ulusal devlet politikaları bütünüdür. Neoliberalleşme süreci ile birlikte devlet odaklı yönetim modellerinden girişimci odaklı yönetim modeline geçiş yaşanmaktadır. Bu süreçte devletin, uluslararası politikalara bağlı hale gelerek kendi sahip olduğu gücü kontrol edemez duruma gelmesi ile birlikte yönetişim için kapasitesi değişmekte; pazar, yaşam kalitesini arttırmak için en güçlü kurum haline gelmektedir. Ancak, bu süreçte pazarın devlete gereksinim olduğu kadar, yeni-liberal politikaların girişimci ve rekabetçi ortamı yaratmak için sorumluluk verdiği devletin de pazara ihtiyacı vardır. BU nedenle, meoliberal kentleşme politikalarının özünde devlet ve pazar arasında işbirliği ilkesi bulunmaktadır. Bu işbirliği ilkesi çerçevesinde ortaya çıkan ve özelleştirmenin hızla yayılması, kamu mallarının satımı, kamu-özel ortaklıkları gibi unsurları barındıran kentsel girişimcilik, mekânın, küresel kapitalizm mantığı ile işlevsellikten uzaklaştırılarak ekonomik faaliyetleri barındıran pasif bir yer anlayışına doğru dönüşümüdür. David Harvey de girişimciliği yerellik, mekân ve toplumun uluslararası rekabet ortamı içinde kentsel yönetişiminin odağında yer aldığı sosyal kontrol mekanizması olarak tanımlamaktadır. Bop Jessop‘a göre “sembolik politika” olarak tanımlanan bu yapı, 1992 tarihli Gündem 21 Birleşmiş Milletler toplantısı ile planlama sürecinde yerel girişimlerin rolünü vurgulayan “Yerel Gündem” gibi oluşumlarla rolleri vurgulanmış olsa da özellikle yerel yönetimlerin etkisinin azalması anlamına gelebilmektedir.

Devam Edecek

* Melih Ersoy (Derleyen), Kentsel Planlama, Ansiklopedik Sözlük, Ninova Yayıncılık, Nisan 2016 (2. Baskı), s. 492-495

Eşitsiz Gelişim: Doğa, Sermaye ve Mekânın Üretimi

Kitap Adı: Eşitsiz Gelişim: Doğa, Sermaye ve Mekânın Üretimi

Yazarı: Neil Smith, 18 Haziran 1954’te doğdu. Doktorasını John Hopkins Üniversitesi’nde Marksist coğrafyacı David Harvey‘in danışmanlığında tamamladı. İskoçyalı akademisyen Columbia ve Rutgers üniversitelerinde uzun yıllar çalıştıktan sonra New York Şehir Üniversitesi’ne geçerek burada Antropoloji ve Coğrafya dersleri verdi. Kentsel süreçler üzerine çalışmak üzere başladığı doktora tezi Eşitsiz Gelişim: Doğa, Sermaye ve Mekânın Üretimi olarak yayınlandı.

Coğrafya, mekân, doğa, sosyal teori ve tarih alanlarında çalışmalar yürüten Smith kentler, dünya ve kapitalizm arasındaki ilişkiyi araştırarak ve “doğanın üretimi” tezini savunarak coğrafyaya yeni bir boyut kazandırdı.

Eleştirel coğrafyanın önde gelen isimlerinden olan ve Marksist teoriye coğrafya alanında önemli katkılarda bulunan Smith 29 Eylül 2012’de hayatını kaybetti.

Türkçesi: Esin Soğancılar

Yayınevi: Sel Yayıncılık/Kentsel

Yayın tarihi ve yeri: Ekim 2017, İstanbul

Fiyatı: 26 TL.


0001723707001-1

Eleştirel coğrafyanın önde gelen isimlerinden Neil Smith’in Eşitsiz Gelişim: Doğa, Sermaye ve Mekânın Üretimi başlıklı bu eseri tutkulu bir çalışmanın ürünü. Tezine Henri Lefebvre’in Mekânın Üretimi’nde bıraktığı yerden başlayan Smith, insan doğasından yapılı çevreye, kent ölçeğinden kolonyalizmin coğrafyasına ve emperyalizmin küreselliğine kadar uzanan soyut ve somut mekânlarda görülen, düşünülen, incelenen doğayı merkeze alıyor. Doğa, sermaye ve mekânı bir bütünsellik içerisinde inceleyerek, doğayı insana dışsal bir “nesne”ymiş gibi ele alan yaklaşımın metafizik karakterinden kurtarıp maddileştiriyor.

Frankfurt Okulu teorisyenlerinin savının aksine, doğanın insanın üretici eyleminin kapsamı olduğunu ve verili koşullar çerçevesinde onu kendisiyle birlikte dönüştürdüğünden kapitalist gelişim dinamiklerinin çeşitli ölçeklerdeki mekânlar üzerinde nasıl eşitsiz bir karakter taşıdığına işaret ediyor. Tarihi coğrafyayla, kenti kırla, şehrin yapılarını ormanlarla, Güney Asya’nın fabrikalarını Amerika’nın düzlükleriyle buluşturan Smith, eleştirel mekân teorisinin kapsamını genişletiyor. Bundan milli parklar da nasibini alıyor!

Neil Smith’in Eşitsiz Gelişim’i entelektüel ve siyasi açıdan bir güç kazanma denemesi, insanlık durumunun hayati yönlerini dogmatik olmayan ve geniş kapsamlı bir çerçevede ele alan bir araştırma, gerçekten mümkün olan o başka dünya hakkında bize hâlâ ilham verip çok şey öğretebilen bir çalışma. Özenli okumayı ve tekrar okumayı hak ediyor. Pişman olmayacaksınız.

David Harvey

 

Sosyal adalet ve şehir

Sosyal Adalet ve Şehir, David Harvey

Özgün adı: Social Justice and the City

Çeviri: Mehmet Moralı
Yayına Hazırlayan: Sabir Yücesoy, Semih Sökmen
Kapak Resmi: Lucien Freud
Kapak Tasarımı: Emine Bora
 

Sosyal bilimlerin gelişiminde öyle bazı dönemler vardır ki mevcut bakış açılarını derinden sarsan, dönüştüren kitaplar çıkar ortaya. Sosyal Adalet ve Şehir bunlardan biri. Mekân çalışmalarında klasikleşmiş bir yapıt. Kentsellikle ilgili kapitalist ve sosyalist formülasyonların ayrı bölümler halinde eleştirel bir incelemesini yapan Harvey, bir anlamda tarihsel maddeciliğin mekân çalışmalarına uygulanmasının ilk örneğini vermiş, sosyal adaletsizliğin mekân üzerindeki bölünme ve farklılaşmalarla nasıl örtüştüğünü göstermiştir.

Zenginlik ve yoksulluk coğrafya üzerinde nasıl dağılır? Farklı yerler, konumlar ya da bölgeler arasında adil bir dağıtım mümkün mü? Hangi araçlarla mümkün? Bu araçların kendisi adil mi? Bir kente ilk gelenleri “efendi”, en son gelenleri “parya” yapan nedir?

Kapitalizm popüler bilinçte genellikle bir “köşe dönücülük” olarak görülür; Sosyal Adalet ve Şehir kapitalizmin gelişimine coğrafya üzerinde de bakılabileceğini, bakılması gerektiğini, kapitalizmin aynı zamanda mekân üzerinde oynanan bir “köşe kapmaca” da olduğunu kanıtlıyor.

İçindekiler

Önsöz, Ira Katznelson
Giriş

Birinci Kısım: Liberal Formülasyonlar

Birinci Bölüm: Toplumsal Süreçler ve Mekânsal Biçim:
Kentsel Planlamanın Kavramsal Sorunları

* Coğrafi Muhayyileye Karşı Toplumsal Muhayyile
* Bir Toplumsal Mekân Felsefesine Doğru
* Arayüzeydeki Bazı Yöntembilimsel Sorunlar
* Arayüzeydeki Strateji

İkinci Bölüm: Toplumsal Süreçler ve Mekânsal Biçim:
Kentsel Sistemde Gerçek Gelirin Yeniden Dağıtılması

* Gelir Dağıtımı ve Bir Kent Sisteminin Sosyal Hedefleri
* Gelirin Yeniden Dağıtılmasını Yönlendiren Bazı Özellikler
* İşyeri ve Konutların Konumlarını Değiştirmenin Yeniden Dağıtımcı Etkileri
* Yeniden Dağıtım ve Mülkiyet Haklarının Değişen Değeri
* Kaynakların Elde Edilebilirliği ve Fiyatı
* Siyasi Süreçler ve Gerçek Gelirin Yeniden Dağıtılması
* Toplumsal Değerler ve Kentsel Sistemin Kültürel Dinamikleri
* Mekânsal Örgütlenmeler ve Siyasal, Toplumsal ve İktisadi Süreçler
* Sonuçlandırıcı Bir Yorum

Üçüncü Bölüm: Sosyal Adalet ve Mekânsal Sistemler
* “Adil Bir Dağıtım
* Bölgesel Dağıtımcı Adalet
* Dağıtımın Adil Yollarla Sağlanması
* Adil Yollarla Sağlanmış Adil Bir Dağıtım: Bölgesel Sosyal Adalet

İkinci: Sosyalist Formülasyonlar

Dördüncü Bölüm: Coğrafyada Devrimci ve Karşı-Devrimci Kuramlar ve Getto Oluşumu Sorunu
* Devrimci ve Karşı-Devrimci Kuramlar Üzerine Ek Bir Yorum

Beşinci Bölüm: Kullanım Değeri, Değişim Değeri ve Kentsel Toprak Kullanımı Kuramı
* Toprak ve Yapıların Kullanım Değeri ve Değişim Değeri
* Kentsel Toprak Kullanımı Kuramı
* Mikro-İktisadi Kentsel Toprak Kullanımı Kuramı
* Kira ve Kentsel Toprağın Kullanımlara Tahsisi
* Kullanım Değeri, Değişim Değeri, Kira Kavramı ve Kentsel
* Toprak Kullanımı Kuramları – Sonuç

Altıncı Bölüm: Kentsellik ve Kent: Açıklayıcı Bir Deneme
* Üretim Tarzları ve İktisadi Bütünleştirme Tarzları
* Üretim Tarzları
* İktisadi Bütünleştirme Tarzı
* Kentler ve Artık
Artık Kavramı ve Kentsel Kökenler
* Artık-Değer ve Artık Kavramı
* Artık-Emek, Artık-Değer ve Kentselliğin Doğası
* Kentsellik ve Artık-Değerin Mekânsal Dolaşımı
* Sonuçlar
* İktisadi Bütünleştirme Tarzları ve Kentselliğin Mekân Ekonomisi
* Bir İktisadi Bütünleştirme Tarzı İçindeki Çeşitlilik
* Kentsel Mekân Ekonomisindeki İktisadi Bütünleştirme Tarzları Arasında 
* Etki Dengesi ve Artığın Dolaşımı

Üçüncü Kısım: Sentez

Yedinci Bölüm: Sonuçlar ve Fikirler
* Yöntemler ve Kavramlar Üzerine
* Kentselliğin Doğası Üzerine

Kaynakça

social-justice-e1413627625806

Önsöz, Ira Katznelson, s. 9-14

Sır olarak kalmış bir konuyu açabilecek kadar zaman geçtiği kanısındayım. 1972 yılında, Sosyal Adalet ve Şehir İngiltere’de baskı aşamasındayken, John Hopkins Üniversitesi Yayınları da kitabın Amerikan baskısını yayımlamayı düşünüyordu ve benden kitap hakkında isimsiz bir eleştiri yazmam istendi. Anlaşıldığı kadarıyla, taslak değişik yorumlar almıştı. Bana söylenen bunun sıradan bir akademik kitap olmadığıydı: Kitap “yakıcı” ve “sıradışı“ydı, ama acaba iyi miydi? İşi kabul ettim.

Yayınevinin editörüne, benim tecrübesiz ve küçük rütbeli bir öğretim görevlisi olarak daha önce bir üniversite yayınevi için taslak eleştirisi yapmadığımı söylemedim. Bunun üzerinden on beş yıl geçti; bu arada daha birçok eleştiri yazdım. Hiçbiri de Sosyal Adalet ve Şehir kadar canlı ve önemli değildi. Büyük ve ağır zarfı Columbia’daki ofisimde aldığımı, eve götürdüğümü, zarfı açıp yabancısı olduğum birçok konu, kaynak ve anıştırma içeren uzun bir metinle karşılaştığımı hatırlıyorum.

Çalışmaya koyuldum. Birkaç sayfa okuduktan sonra, bütün çekingenliğimi attım. Kitabı yalayıp yuttum. Bu karmaşık ve yer yer de zor metni iki çok uzun seansta okudum. O kadar temel ve derin görünmüştü ki, kitabı elimden bırakamadım. Sınırları, kategorileri ve geleneksel kent biliminin kendinden memnun halini yıkıyor, yanıtladığından da çok yeni soru atıyordu ortaya. Kitap hakkında aldığım notların yanında pek kısa kalan eleştirimde de söylediğim buydu.

Bu tür bir etki amaçlanmıyor değildi. Harvey coğrafyanın amaçlarını genişletip yeniden tanımlamak ve konuyu kuramsal bir projeye oturtmak istiyordu. Bu amacının haberini, kapsamlı ve etkileyici metodolojik bir araştırma olan ve 1969’da yayımlanan ilk kitabı Explanation in Geography‘de (Coğrafyada Açıklama) vermişti. Kitabının sonsözünde, gelecek onyılın gündemini belirlemek amacıyla, orada kullandığı teknik ve metodolojik sorunlardan, kendi deyimiyle, coğrafyanın kuram ve felsefesine doğru kaymak gerektiğini öne sürüyordu. Şöyle diyordu Harvey:

Bu yüzden şunu açıkça anlamak gerekir: Metodoloji, coğrafya sorunlarının çözümleri için gerekli bir koşul sunarken, felsefe yeterli bir koşul sunmaktadır. Felsefe dümen mekanizmasını oluştururken, metodoloji bizi hedefimize yaklaştıracak gücü temin eder. Metodoloji olmazsa hareketsiz kalırız, felsefe olmazsa amaçsızca dönüp durabiliriz. Şimdiye kadar elimizdeki güç kaynaklarıyla ilgilendim. Ama metodoloji ve felsefe arasındaki ara birime dönerek bitirmek istiyorum…

Kuram olmadan olayların denetimli, tutarlı ve rasyonel bir açıklamasını elde etmeyi umamayız. Kuram olmadan, kendi kimliğimizi bildiğimizi iddia etmemiz bile zor olur. Bu durumda bana öyle geliyor ki, önümüzdeki onyılda önceliğimizin geniş ve yaratıcı bir ölçekte kuram geliştirmek olması gerekir. Bu göreve soyunmak cesaret ve hüner gerektirecektir. Ama bunun, kuşağımız coğrafyacılarının cesaret ve zekâlarının ötesinde olmadığına inanıyorum. Belki de 1970’lerde duvarlarımıza iliştirmemiz gereken slogan şudur: “Bizi kuramlarımızdan tanımalısınız.

Bunu izleyen dört yıl içinde Harvey böyle bir kuram buldu, yani Marksizm; coğrafya alanında bu kuramın analizi için de bir konu, yani kent.

Bu buluş ve konuyu Sosyal Adalet ve Şehir‘de ortaya koydu. Entelektüel değişiminin bir güncesi olan bu kitap, Harvey’in liberal formülasyonlar diye adlandırdığı, coğrafyanın mekânsal farklılaşma, nüfus dağılımları ve mekândaki faaliyetler gibi yönlerinin araştırıldığı denemeler ile sosyalist formülasyonlar diye adlandırdığı, daha çok mekânsal olgular ve üretim biçimleriyle ilgili denemeler arasında bölüştürülmüştür. Harvey bu yöne kayarken, coğrafyanın dar morfolojik karakterine, olgu ile değeri kesinkes ayırmasına, veri ve sayı sorunlarına olan bağımlılığına ve bölük pörçük yapısına karşı çıkmayı amaçlıyordu. Kitabının kentsel araştırmalar üzerinde ani ve sarsıcı bir etkisi oldu. Coğrafyanın çalışma alanını sağlam bir şekilde genişleterek kentsel analizin amaçlarını yeni baştan tanımladı ve bir dizi yeni soru ortaya attı. Kısacası, Sosyal Adalet ve Şehir temel bir metin oldu.

Kitap, her şeyin ötesinde, hem liberal hem de sosyalist kısımlarıyla, toplumsal süreçleri ve mekânsal biçimleri analitik olarak ve eyleme rehber oluşturacak şekilde bir araya getirmenin mümkün olduğunu kanıtlamayı ve bunların yorumunu göstermeyi amaçlıyor. Dolayısıyla bu kitapta, mekânsal biçimler toplumsal süreçleri içerir ve toplumsal süreçler esas olarak mekânsaldır. Bu iki parçayı birleştiren dört anahtar tema görülür: Kuramın doğası (burada Harvey, metodoloji ve felsefe arasındaki, yapay olduğunu düşündüğü ayrımı kırmayı ve okuru kategorileştirme eyleminin kendisi ve sonuçları konusunda bilinçlendirmeyi hedefler); mekânın doğası (burada da, bildik “Mekân nedir?” sorusunun yerine “Değişik insan pratikleri nasıl değişik mekân kavramlaştırmaları yaratıp kullanıyorlar?” sorusunu koymaya çalışır); sosyal adaletin doğası (burada ise “adaleti, ebedi adalet ve ahlak sorunu olarak görüldüğü konumdan çıkartır, onu toplumun bütünündeki sosyal süreçlerle bağlantılı olarak gören bir yaklaşım içine” taşır); ve kentselliğin doğası (bir kendinde şey olarak değil, topluma bir bakış açısı oluşturan bir şey olarak görülür). Harvey kitabın “liberal” ve “sosyalist” kısımları arasında bağlantı kuran bu konularla ilgilenirken, önsel gerekçelerle değil, elindeki sorunları çözmesini sağlayacağını düşündüğü için Marksizm’e başvurmuştur.

Manuel Castells’in La question urbaine‘de (Kent Sorunu) yaptığı gibi, Marksizm ile kenti, Henri Lefebvre’in 1960’ların sonu ve 1970’lerin başında yayımlanan Le droit à la ville (Şehir Hukuku), La révolution urbaine (Kentsel Devrim) ve La pensée marxiste et la ville (Marksist Düşünce ve Kent) adlı çalışmaları üzerinden ilişkilendirmeyi denemiştir. Kendilerine özgü değerlerinin yanında bu çalışmalar, Marksizm’in içinde bir asırdan beri uyumakta olan kentsellik konusunu hayata döndürmeleri açısından da önemliydiler. Coğrafyanın güvenli anayol ortamını terk ettiği anda Harvey, Marksizm’in içinde, kendine başka model ya da rehber bulamamıştı.

Lefebvre’den esinlenmesine karşın, onun mekânsal ilişkilere atfettiği bağımsız, belirleyici nitelikleri tamamen reddetti. Harvey için mekân, varlıkbilimsel (ontolojik) bir kategori değil, insanı biçimlendiren ve onun tarafından biçimlendirilen toplumsal bir boyuttu: “Mekânsal biçimler, içinde toplumsal süreçlerin oluştuğu cansız nesneler olarak değil, toplumsal süreçleri, bu süreçlerin mekânsal olmasıyla aynı tarzda ‘içeren’ şeyler olarak görülmektedir.

Yayımlanmalarından bu yana yirmi yıl geçmiş olmasına karşın Sosyal Adalet ve Şehir‘deki denemeler, gelişmelerine yardımcı oldukları kuramlarla beslenebilen kentsel incelemelerin dirildiği de göz önünde bulundurulduğunda, hâlâ dikkatlice okunmayı hak ediyorlar: Birinci kısımda, kentsel planlama ve gelir dağılımı konularında, kentsel mekânsal ilişkilere Rawlsçu (John Rawls) bir bakış getirdikleri için (örneğin “bölgesel adalet” tartışmasında ve merkeziyetçi/ademi merkeziyetçi yönetim arasındaki denge konusunda) ve ikinci kısımda, değişik üretim tarzlarında artık-değerin dolaşımı ve iktisadi bütünleştirme bağlamında, kentsel tarihin kapsamının yeniden değerlendirilmesiyle ilgili olarak Marksist araştırma gündemini ortaya koydukları için. Harvey’in ilk “liberal” formülasyonlarda mekân ve anlam sistemleri hakkında gösterdiği olağanüstü duyarlılık, Marksist dönüşümünden sonraki çalışmalarında da varlığını sürdürmüştür. Bu duyarlılık kişiler, gruplar ve onların toplumsal mekânları arasındaki ilişkiyle, değişik insan pratikleri ve onların farklı mekânları arasındaki bağlantıyla, toplumsal düzenin göstergeleri olarak mimari ve kentsel peyzajla, iş-konut bağlantısıyla, kentsel analizde işlevselciliğin yeriyle, ve piyasa toplumunda devletin olanaklarının sınırlarıyla ilgili kaygıları da kapsamaktadır.

Şunu da belirtmek gerekir ki Sosyal Adalet ve Şehir‘in ikinci kısmı, Marksizm’in “bilimsel” ve “eleştirel” kampları arasında gidip gelen, erken ve bazı bakımlardan çok şematik ve olgunlaşmamış bir girişimdi. Bu Marksist kısım, Amerika’daki siyahların gettolaşmalarının temelinin, bir dizi “masum” girişimci müdahaleyle oluşturulduğunu gösteren bir yazı ile, Marksizm’de uzun süredir göz ardı edilmiş kira ile toprak ve mekânın mikro-ekonomisi hakkındaki, –kiranın nasıl herkes tarafından ihtiyaç duyulan, çoklu kullanım ve manalara açık, seyrek ama kesin olarak el değiştiren, kalıcı ve taşınmaz bir mal olan toprak için pay tespit edici araç olduğunu gösteren– bazı tartışmaları güçlü bir şekilde kullanarak, toprağın kullanım ve değişim değerlerinin çarpıştığı “katalitik an“a odaklanan, kentsel toprak kullanımı kuramı üzerine önemli bir yazıyı, ve insanlık tarihi boyunca kentsel gelişmeye –sosyal artığı oluşturan ve dağıtan çeşitli mekanizmaların karşılaştırıldığı– toparlayıcı bir genel bakışı içermektedir. Burada kent, tarihsel açıdan “etrafında belirli bir üretim tarzının örgütlendiği bir eksen, kurulu düzene karşı bir devrim merkezi ve (başkaldırılacak) bir güç ve ayrıcalık merkezi” olarak kavramsallaştırılmaktadır. Kentler, “iktisadi bütünleştirme tarzının üretmek ve yoğunlaştırmak zorunda olduğu toplumsal artık-değer üretiminin coğrafi yoğunlaşması yoluyla” oluşurlar. Karl Polanyi’nin iktisadi eşgüdüm mekanizmaları kategorilerini –karşılıklılık, yeniden dağıtım ve piyasa değişimi– Marx’ın üretim tarzı kavramıyla birlikte kullanarak Harvey kenti, toplumsal artık-değer, iktisadi örgütlenmenin egemen tarzı ve toplumun mekânsal örgütlenmesi arasındaki ilişkiler alanı bağlamında ele almıştır. Kapitalizm kapsamında kent, birikimin ve çelişkilerinin hem yeri hem de dengeleyicisidir.

Bu denemeler, kavrayış ve araştırmayı teşvik açısından tekrar okunmaya değer olmaları ve kent için Marksizm’in, Marksizm için de kentin yeniden keşfini göstermeleri nedeniyle önemlerini koruyorlar. Sonraki on beş yıl boyunca Harvey, Marx’ın kapitalist birikim üzerine çalışmalarını genişletmek ve ilerletmek, onlara açık bir mekânsal boyut kazandırmak için Sosyal Adalet ve Şehir‘in araştırma gündemi doğrultusunda dikkatli, düzenli ve seçici bir çalışma sürdürmüştür.

Bu çalışmasında Harvey olağanüstü başarılı olmuştur. Daha sonraki çalışması olan The Limits to Capital (Sermayenin Sınırları) ise Marx’ın Kapital’indeki kira üzerine fikir verici ama yüzeysel pasajları geliştirerek sermaye birikimi döngülerinin analizine doğrudan mekânsal unsurlar katar. İki ciltlik Studies in the History and Theory of Capitalist Development (Kapitalist Gelişmenin Tarihi ve Kuramı Üzerine İncelemeler) adlı eseri Sosyal Adalet ve Şehir‘deki temel temalara tekrar ve ayrıntılı şekilde eğilen olgun bir bakışı, ama aynı zamanda kentsel mekân ve kapitalist birikim arasındaki girift ve düzgün ilişki üzerine çalışırken göz ardı ettiği, düzenleme, dil, anlam, kültür ve fail sorularını araştırarak konuyu geliştirme çabasını içerir. Ama Harvey’in Sosyal Adalet ve Şehir‘de koyduğu hedeflere ulaşmadaki başarısı, sadece onun kendi araştırmalarıyla sınırlı değildir. O bu kitabın, kentsel araştırmaların değişmesine ve Marksist toplumsal kuramın hacminin artmasına ne kadar yardımcı olduğunu görme mutluluğunu da yaşamıştır.

Kitabın etkisi coğrafyanın sınırlarının çok ötesine geçmiş, sosyoloji, siyasal bilimler, iktisat, tarih ve antropolojide kent düşüncesini harekete geçirmiş, Marksizm’in kentle güçlü bir şekilde yeniden ilgilenmesini sağlamıştır. Kitabın yazıldığı zamanın tersine, şu anda Marksist gelenek çerçevesinde kent hakkında birçok çalışma görülmektedir. Sıcak bir şükran duygusuyla Harvey, kitabın temel temalarını ve kazanımlarını şöyle özetler:

Olaylar tarafından kamçılanan Marksistler, 1960’larda kentsel sorunların doğrudan analizine yöneldiler. Kentsel, cemaat tabanlı sosyal hareketlerin siyasal ve iktisadi anlamlarını ve bunların –kendileri için geleneksel ilgi odakları olan– emek-tabanlı hareketlerle ilişkilerini anlamaya yöneldiler. Kent, değişik açılardan üretim, realizasyon (tüketim dolayısıyla fiili talep), işgücünün yeniden üretimi (burada, yerel yönetim tarafından desteklenen fiziksel ve toplumsal altyapıların –konut, sağlık hizmetleri, eğitim, kültürel yaşam– desteklediği aile ve cemaat kurumları kilit rol oynamışlardır) alanları olarak incelendikçe, üretim ve toplumsal yeniden üretim arasındaki ilişkiler yoğun bir şekilde ele alınmış oldu. Kent aynı zamanda, üretim, değişim ve tüketimi kolaylaştıracak inşa edilmiş bir ortam, (üretim ve yeniden üretim için) mekânın toplumsal örgütlenmesinin bir şekli ve kapitalizm (üretime karşı mali sermaye, vb.) içerisinde işbölümünün ve işlev çeşitlenmesinin belli bir tezahürü olarak da incelenmiş oldu. Ortaya çıkan genel kavram, kapitalizmin bütün bu veçhelerinin en çelişkili birliği olması anlamında kentselleşmedir.

Harvey, bu konudaki çalışmaların değerini güçlü bir biçimde vurgulamıştır. Bunda da haklıdır. 1970 ve 1980’lerde Marksist geleneğe göre çalışan kentsellik uzmanları olmasaydı, kent üzerine bugün yapılan çalışmalar daha az açıklığa ve kuramsal güce sahip olacaktı; Sosyal Adalet ve Şehir yazılmamış olsaydı, bugün bu konudaki çalışmalar çok daha zayıf temellere dayanıyor olacaktı.

David Harvey - Sosyal Adalet ve Şehir

Hem Hayallerimiz Hem de Mücadele Alanımızdır Şehir!

Yıllar önce sevgili şair dostum Sedat Şanver ve bir grup arkadaşla bir dergi çıkartma serüvenimiz olmuştu. Dergiyi 1998 yılı içinde çıkardık hatta on sayıya bile ulaştık. Sonra parasızlıktan battık.

Sevgili arkadaşım Ali Rıza Avcan, kent üzerinde sözü olanların yazı yazabileceği bir blog oluşturduğunu söyleyince aklıma bizim dergi serüvenimiz geldi. Onu bir anlatmam gerekli:
Yıl 1998 olsa gerek heyecanla bir dergi çıkartalım diyoruz. Eh dergi denilince edebiyat olur, böyle bir klişe vardır; ama bizim dergi edebiyat değil “Şehir Kültürü” adıyla bir dergi oldu. On sayıda şehri anlattık.

Sedat’a ve diğer edebiyatçı arkadaşlara şehrin önemini gelecekte kentlerdeki yatırımın, finansın, mücadelenin, yaratılan rantların, projelerin çok şeyleri beraberinde getirdiğini, bu nedenle şehir dergisinin gerekliliğini dilimin döndüğünce anlattım.

Onlar da kabul ettiler ve edebiyat yerine içerik şehirle ilgili konular oldu.

On sayıda kentlerle ilgili ne anlatılabilinirse biz de bunlardan bir bölümünü anlattık.

Ama anlatılacak, tartışılacak ve altı çizilerek geniş kesimlere taşınacak onlarca konu ve meselenin olduğunu söylemeye bile gerek yok.

izmir-009Aradan neredeyse on- onbeş yıl geçti, şehirler daha da önem kazandı. Bu yapıları çözemeyen bir anlayışın hiçbir alanda başarı şansının olamayacağını düşünenlerdenim. Yerel yönetimler zaten banko bu alanın içinde yer alıyor ama ülke siyasetinde de başarılı olmak şehirlerin yeni bir vizyonla ele alınmasından buradaki projelerin hayata geçirilmesinden geçiyor. Nitekim yıllardır bunu yaşayarak görüyoruz.

Şehir benim için “Beş Şehir” de Ahmet Hamdi Tanpınar’ın destansı anlatımında dile gelen adeta bir canlı, varlığıyla bir şeyler fısıldayan bir ruhtur.

Başka bir açıdan bizimle birlikte yaşlanan, içinde hayatımızın geçtiği bizi sarıp sarmalayan ana kucağıdır. Orada anılarımız, aşklarımız, kavgalarımız ve mücadelemiz vardır.

Bir başka şehir tahayyülümüz ise şehrin kendine özgü bir iktisadının ve finansının olmasıdır. Gerçi David Harvey’in Marksistlerin bu konuya gereken önemi bir türlü vermediklerini yana yakıla anlattığını hepimiz biliyoruz.

Öyle ki bir semtte yapacağınız kentsel dönüşümle koca semti bir anda itibarlı hale getirip oradaki insanları hali vakti yerinde vatandaş haline getirip dünyalarında yeni anaforlara kapı aralayabilirsiniz.

Başka bir söylem de kentlerdeki ortak alanların tasarlanması konusunda kentte yaşayanlarla karar verenlerin aynı noktada buluşamamasıdır. Bu da Gezi’ de olduğu gibi muazzam bir mücadele alanın önümüze açılması demektir.

Karar verme süreçlerine katılımı içine sindirmemiş yönetimlerin şehri kendi malı gibi görmesi ve üzerinde her türlü tasarrufu yapabileceğini sanması ne yazık ki, mücadele alanının ve efektinin yoğunlaşmasına neden oluyor ve buradan iktidar ilişkilerinin sorgulandığı bir mecraya dönüyor.

izmir-034Belki de Henri Lefebvre’nin dediği kıvılcım da buradan çakacaktır: yurttaşla yoldaşın birlikteliği devrimi ateşleyen bir unsur olacaktır.

Neden olmasın artık işçi de, beyaz yakalı da, ofiste gününü tüketen çalışan da mekân olarak kentte yaşamıyor mu?

Başka bir deyimle şehir ruhu olan ve bize fısıldadıklarıyla koca bir fabrika değil midir?

Kısaca anılarımızla yaşlandığımız şehir aynı zamanda meydanında itirazımızı da haykırdığımız devasa bir arenadır.

Evet, teşekkür ederiz sevgili Alirıza Avcan’ a.

Bu arenayı gündeme taşıdığı için.

Salim Çetin, Konak Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürü