Yeni Küresellik, Yeni Șehircilik: Küresel Kentsel Strateji Olarak Soylulaștırma (2)*

Neil Smith

Birinci bölüm: https://kentstratejileri.com/2018/05/15/yeni-kuresellik-yeni-sehircilik-kuresel-kentsel-strateji-olarak-soylulastirma-1/

Kentsel Yenileme: Küresel Kentsel Strateji Olarak Soylulaștırma

Șimdi izin verin ölçekleri değiștireyim ve soylulaștırma sürecine yöneleyim. 21. yüzyılda neoliberal șehirciliğin bir boyutu Asya ve Latin Amerika kentsel deneyimlerinin özellikle yeni șehirciliğin ön saflarına eșitsiz katılımı ise, ikinci bir boyutu soylulaștırmanın bir küresel kentsel strateji olarak yaygınlaștırılması olarak adlandırılabilecek șeyle ilgilidir. İlk bakıșta, biri küresel güç merkezlerinde lüks konutlarla diğeri bütünleșen çeperdekilerden gelen yeni șehircilik modelleri ile ilgili bu iki sav birbirinden oldukça farklı görünmektedir. Bunlar kesinlikle yeni bir șehirciliğin birbirine zıt deneyimlerini ifade etmektedirler, zaten mesele de budur. Neoliberal șehircilik toplumsal, ekonomik ve coğrafi değișimin geniș bir alanını kușatmıștır ve bu zıt savların amacı neoliberal șehircilik deneyiminin ne kadar çeșitli olduğu ve bu zıt dünyaların nasıl bir araya geldikleri konusunu öne çıkarmaktır.

Bilim insanlarının çoğunluğunun soylulaștırma vizyonu, 1960’larda sosyolog Ruth Glass tarafından tanımlanan sürece sıkıca bağlı kalmıștır. Glass’ın, soylulaștırmanın münferit bir süreç olarak ortaya koyan 1964’deki beyanı șöyledir:

Birer birer, Londra’nın ișçi semtlerinin bir çoğu orta sınıflar -üst ve alt- tarafından ișgal edilmektedir. Eski püskü, mütevazı ahırlar ve kulübeler –üst katta iki, alt katta iki odalı- kira kontratlarının süresi dolduğunda ele geçirilmiș, șık ve pahalı konutlar haline gelmișlerdir. Daha önce ya da son dönemde çöküntüleșmiș olan daha büyük Viktorya evleri- oda oda kiraya verilen ya da birden fazla hane tarafından kullanılan evler- tekrar iyileștirilmiștir…Bir mahallede bu soylulaștırma süreci bir kez bașladığında, özgün ișçi sınıfı kullanıcılarının tamamı ya da çoğunluğu yerlerinden edilene ve mahallenin toplumsal karakteri tamamen değiștirilene kadar hızla devam eder.

Glass yeni bir kentsel “soylu sınıfın” ișçi semtlerini dönüștürdüğü bu yeni sürecin sıradıșılığını neredeyse șiirsel bir șekilde yakalamıștır. Șimdi yine Londra’dan, 35 yıl sonra güncellenmiș bir beyanı ele alın. Așağıdaki, Birleșik Krallık Çevre, Ulașım ve Bölgeler Dairesi (DETR) tarafından atanmıș özel bir Kentsel Çalıșma Grubu (Urban Task Force) tarafından 1999’da yayınlanmıș Kentsel Rönesans” (DETR 1999) kararından bir bölümdür:

Kentsel Çalıșma Grubu kentsel çöküșün sebeplerini ortaya çıkaracaktır… ve insanları kentlerimize, kasabalarımıza ve kentsel mahallerimize geri getirecek pratik çözümler geliștirecektir. Kentsel yenileme için yeni bir vizyon olușturacak… [Önümüzdeki 20 sene zarfında] yeni yerleșimlerin % 60’ı daha önce geliștirilmiș araziler üzerine inșa edilmelidir… Kentlerimizin ve kasabalarımızın kontrolünü kaybettik; kötü tasarımla, ekonomik yayılma ve toplumsal kutuplașma ile bozulmalarına izin verdik. 21. yüzyılın bașı bize bir kentsel rönesans șansı sunan bir değișim zamanıdır.

Bu kentsel rönesans söylemi tabi ki yeni değildir, ancak burada daha da büyük önem  tașımaktadır. Kentsel yeniden inșa tutkusunun ölçeği dramatik șekilde büyümüștür. Batı kentlerinde devletin sponsor olduğu savaș sonrası kentsel yenileme dağınık özel-piyasa soylulaștırmasını teșvik ederken; bu soylulaștırma ve 1980’lerden itibaren kent merkezinde arazi ve konut piyasasının yoğunlașan özelleștirilmesi, üzerinde büyük ölçekli çok-yönlü kentsel yenileme planlarının 1960ların kentsel yenilemesini büyük bir farkla geçerek yükseldiği zemini sağladı. Günümüzün kentsel yenileme söylemi, özellikle Avrupa’da, tek boyutlu değildir ancak diğer șeylerin yanında, soylulaștırmanın kentsel çevrede yaygınlaștırılmasını ișaret etmektedir.

Glass ve DETR’ın sunduğu vizyonlar arasındaki bazı temel farklılıkları düșünelim. Glass’a göre 1960’ların soylulaștırması Islington konut piyasasındaki marjinal bir gariplik -sıradan halkla bir arada bulunmaktan korkmayan profesyonel sınıflar için tuhaf bir kentsel etkinlik- iken, 20. yüzyılın sonuna gelindiğinde İngiliz kentsel politikasının merkezi hedeflerinden biri haline gelmiștir. Glass’ın hikayesindeki anahtar aktörler mahalleye tașınan orta ve üst-orta sınıf iken, 35 yıl sonra soylulaștırmanın aktörleri hükümet, șirketler ve hükümet-șirket ortaklıklarıdır. Savaș sonrası konut pazarında ortaya çıkan planlanmamıș, açıkça tesadüfi bir süreç bugün uçlarda, tutkulu ve titiz bir șekilde planlanmaktadır. Tamamen gelișigüzel olan șey gittikçe sistemleștirilmektedir. Soylulaștırma süreci ölçek ve çeșitlilik açısından hızla evrilmiștir ki, 1960 ve 1970’lerde sürecin pradigmasını olușturan yalnızca konuta yönelik iyileștirme projeleri, bugün sadece kentsel çevrede değil kent kuramı yazınında da garip görünmektedir.

Belki de en önemlisi; ilk olarak Londra, New York, Paris ve Sydney gibi birkaç önemli gelișmiș kapitalist kentte teșhis edilmiș oldukça yerel bir gerçeklik, șimdi fiilen küreseldir. Bu evrim hem dikeyde hem de yatayda gerçekleșmiștir. Bir tarafta, bir süreç olarak soylulaștırma kentsel hiyerarșiyi hızla çökertmiștir; bu sadece en büyük kentlerde değil, eski endüstri kentleri olan Cleveland ve Glasgow, daha küçük kentler olan Malmö ya da Grenada ve Lancaster, Pennsylvania ya da Çek Cumhuriyetindeki Ceske Krumlov gibi daha da küçük pazar kentleri gibi beklenmedik merkezlerde de kendini göstermektedir. Aynı zamanda, Tokyo’dan Tenerife’ye (Garcia 2001), Sao Paulo’dan Puebla’ya (Jones ve Varley 1999), Cape Town’dan (Garside 1993) Karayipler’e (Thomas 1991), Șanghay’dan Seul’a, soylulaștırma haberlerine bakılırsa süreç coğrafi olarak da yayılmıștır. Bir çeșit ironi içinde, mallarına el koyulmuș İngiliz köylülerin kaçak avcılara dönüștüğü, 19. yüzyılda asilerin sürgün edildiği ve karșılığında yerel halkın yok edildiği, Van Diemen’in vatanının (Tazmanya) bașkenti Hobart bile soylulaștırma sürecinden geçmektedir.

Tabi ki, bu soylulaștırma deneyimleri oldukça çeșitli ve eșitsiz biçimde, ilk Avrupa ve Kuzey Amerika soylulaștırma örneklerine göre çok daha çeșitli șekillerde dağılmıștır. Bunlar oldukça farklı yerel ekonomilerden ve kültürel topluluklardan çıkmakta ve karmașık șekilde daha geniș ulusal ve küresel siyasal ekonomilere bağlanmaktadır. Buradaki önemli nokta, ilk olarak 1960’larda marjinal olarak tanımlanan bir kentsel sürecin evriminin hızı ve çağdaș șehirciliğin önemli bir boyutuna dönüșümüdür. İster Glass’ın ahırlarıyla tasvir edildiği gibi garip biçimiyle, isterse de 21. yüzyılda toplumsal olarak örgütlenmiș biçimiyle olsun, soylulaștırma ișçi sınıfının kent merkezinden uzaklaștırılmasını ișaret etmektedir. Gerçekten de, sürecin Glass’ın soylulaștırma tanımlamasında apaçık görülen sınıfsal doğası, İngiliz İșçi Partisinin laf kalabalığı içinde dikkatlice gizlenmiștir. Bu belirti niteliğindeki sessizlik; kentin değișen bir ekonomik coğrafya ile sarılmıș değișen sosyal ve kültürel coğrafyası hakkında, onun daha görünür ve akıșkan ișaretleri kadar çok șey söylemektedir.

25034212959_4c1376e4f7_o

Kuzey Amerika ve Avrupa bağlamında, üç soylulaștırma dalgası teșhis etmek mümkündür (Hackworth 2000). 1950’lerde bașlayan birinci dalga, Glass’ın gözlemlediği kadarıyla, dağınık soylulaștırma olarak düșünülebilir. Soylulaștırmanın daha geniș kentsel ve ekonomik yeniden yapılandırmayla iç içe girmesi ile 1970 ve 1980’lerde ikinci bir dalga bunu takip etmiștir. Hackworth (2000) bunu “demir atma safhası” olarak adlandırmaktadır. Üçüncü bir dalga 1990’larda ortaya çıkmıștır; bunu yaygınlaștırılmıș soylulaștırma olarak düșünebiliriz. Tabi ki soylulaștırmanın bu evrimi farklı kentler ve mahallelerde ve farklı geçici ritimlere göre oldukça farklı șekillerde gerçekleșmiștir. Örneğin Mexico City’de süreç New York kadar yüksek derecede sermayeleștirilmemiș ve yaygınlașmamıș, Coyoaca’nın yanı sıra kent merkeziyle sınırlı kalmıștır ve tanımlanabilir üç soylulaștırma dalgasının sınırlarının çizilmesinin burada neredeyse hiçbir ampirik geçerliliği bulunmamaktadır. Seul ya da Sao Paulo’da, süreç coğrafi olarak yalıtılmıștır ve henüz olgunlașmamıștır. Karayipler’de soylulaștırma ile küresel sermayenin ilișkisi, kendi özgün niteliğini yaratacak biçimde, genellikle turist endüstrisinde kendini göstermektedir. Aynı șekilde Thames’in iki yakası boyunca devam eden eski liman ve depo alanlarının dönüșümü, Londra’daki soylulaștırmanın çoğu Kuzey Amerika kentine göre daha kapsamlı olduğunu önermektedir. Daha kapsamlı toplumsal, ekonomik ve siyasi ilișkilerin ifadesi olduğu kadar, herhangi bir kentteki soylulaștırma kendi kentsel mekanını yaratmada kendi özelliklerini yansıtacaktır.

Ve yine de, farklı derecelerde, 1990’lara gelindiğinde soylulaștırma dünyanın her yerindeki kentlerdeki özel sermaye ile uyumlu kent yönetimleri için önemli bir kentsel strateji haline gelmiștir. Avrupa’nın bazı yerlerinde 19. yüzyıl sonları ve Kuzey Amerika’da İlerici Dönem’den (Progressive Era) Roosevelt’in Yeni Anlașmasına (New Deal) geçișe kadar eskiye uzanan liberal kentsel politika, 1970’lerin siyasi ekonomik krizi ve 1980’lerin muhafazakar ulusal hükümetlerinden bașlayarak sistematik olarak yenilgiye uğratılmıștır. Reagan’dan Thatcher ve daha sonra Kohl’a, bu liberal kentsel politikanın hizmetleri ulusal ölçekte sistematik olarak güçsüzleștirilmiș ya da çözülmüș ve soylulaștırma üzerindeki kamu yönetimi kısıtlamalarının yerine kentsel yapılı çevrede sübvanse edilmiș özel piyasa dönüșümleri getirilmiștir. Bu dönüșüm, takip eden neoliberal liderler- Clinton, Blair, Schröder- tarafından pekiștirilmiștir ve böylelikle soylulaștırmanın yeni safhası sadece ulusal gücün değil kentsel politikanın da daha genel bir sınıfsal zaferi ile birleșir. 20. yüzyılın sonlarına gelindiğinde, kamusal planlama ile kamu ve özel sermaye arasında kararlaștırılmıș ve sistematik bir ortaklık tarafından körüklenmiș soylulaștırma, liberal kentsel politikanın sonlanması ile ortaya çıkan boșluğu doldurmuștur. Diğer yerlerde 20. yüzyılın büyük bölümünde kentler liberal kentsel politika ile yönetilmemiștir, değișimin rotası farklı olmuștur, yine de küresel piyasada rekabet edebilecek bir kentsel strateji olarak eski merkezlerde yaygın soylulaștırma aynı yönde sonuç vermektedir. Bu anlamda, en azından yüzyılın sonu neoliberalizmi, eskiden adlandırıldığı gibi Birinci ve Üçüncü Dünyanın büyük kentlerindeki kentsel deneyimler arasında bir yakınlașmayı hissettirmektedir. 

Soylulaștırmanın yaygınlaștırılmasının bir çok boyutu bulunmaktadır. Bunlar birbiriyle ilișkili beș özellik bağlamında anlașılabilir: devletin dönüștürülmüș rolü, küresel sermayenin nüfuzu, siyasi muhalefetin değișen düzeyleri, coğrafi yayılma ve soylulaștırmanın sektörel yaygınlaștırılması. Bunların her birini sırayla inceleyelim. İlk olarak, soylulaștırmanın ikinci ve üçüncü dalgaları arasında, devletin rolü dramatik olarak değișmiștir (Hackworth ve Smith 2001). 1980’lerde yașanan ulus devletin soylulaștırmaya desteğinin görece geri çekilmesi, 1990’larda özel sermaye ile yerel devlet arasındaki ortaklıkların yoğunlașması ile tersine çevrilmiș, Barselona’nın kıyı kesiminden Berlin’in Postdamer Platz’ına, daha büyük, daha pahalı ve daha sembolik gelișmelerle sonuçlanmıștır. Kentsel politika artık, piyasanın daha yüksek kar arayıșında yarattığı oyuklara doğrudan ya da vergi gelirleri yoluyla kendini yerleștirmek kadar ekonomik büyümeyi düzenlemeyi arzulamamaktadır.

Küresel sermayenin oynadığı yeni rol de soylulaștırmanın yaygınlaștırılması açısından tanımlayıcıdır. Londra’nın Canary Wharf’ından Battery Park City’ye kadar -aynı Kanada menșeli șirket tarafından geliștirilen- küresel sermayenin kent merkezlerindeki mega gelișmelere akıșını ișaret etmek oldukça kolaydır (Fainstein 1994). Ancak, küresel sermayenin daha mütevazı, mahalle ölçeğinde gelișmelere sızma kapasitesi, aynı derecede dikkate değerdir. Bu anlamda sembolik olan, New York’un Lower East Side bölgesinde, Wallstreet’ten 2 mil uzakta, bütün dairelerin son model yüksek hızda internet bağlantısına sahip olduğu yeni 61 dairelik site binasıdır. Küresel kent standartlarıyla bu küçük bir gelișmedir, ancak sendikasız ișgücü ile inșaa edilmiștir (bu 1990’larda New York’ta hayret verici bir gelișmedir), müteahhit İsraillidir, finansmanın büyük bölümü Avrupa Amerikan Bankası’ndan sağlanmıștır (Smith ve DiFilippis 1999). Küresel sermayenin yerel mahalle ölçeğine ulașması soylulaștırmanın son safhasının ișaretidir. 

Üçüncü olarak soylulaștırmaya muhalefet sorusu bulunmaktadır. Amsterdam’dan Sydney’e Berlin’den Vancouver’a, San Francisco’dan Paris’e soylulaștırmanın ikinci dalgası, çoğunlukla örtüșen konular etrafında çok sıkı olmayan bağlantılar kurmakta olan çok sayıda evsiz, gecekonducu, konut ve diğer soylulaștırma karșıtı hareketler ve örgütlenmelerin yükseliși ile eșleștirilmiștir.  Bunlar nadiren kent çapında bir araya gelmișler, ancak soylulaștırmaya yeteri kadar meydan okumușlardır ki, her bir örnekte kent siyasetçileri ve polis gücünün hedefi olmușlardır. Diğer șeyler bir tarafa, 1980 ve 1990’larda soylulaștırma karșıtı hareketlere yönelik yükselen baskı düzeyleri, gayrimenkul gelișiminin yeni kentsel ekonomide artan merkeziliğini teyit etmektedir. Kentlerin siyasi rejimleri ekonomik profillerine uygun biçimde değișmektedir ve liberal kentsel politikanın gözden çıkarılması yeni kentsel güç rejimleri için ekonomik olduğu kadar siyasi de bir fırsat sunmuștur. Rövanșçı kentin ortaya çıkıșı (Smith 1996) sadece bir New York fenomeni değildi: 1980’lerde Amsterdam’daki ișgalci karșıtı kampanyalarda, Paris polisinin evsizlerin (büyük bölümü göçmen) kamplarına saldırılarında ve dünyanın çeșitli yerlerindeki polis güçleri tarafından New York’tan ithal sıfır tolerans tekniklerinde de görülmektedir. Sao Paulo’da, kentin sokaklarında yașayan insanlara uygulanan baskıcı taktikler New York’tan dünyaya yayılan “bilimsel” “sıfır tolerans” doktrini ile rasyonelleștirilmektedir. Bu örneklerin hepsinde, yeni rövanșçılık açıkça kenti soylulaștırma için güvenli bir yer haline getirme bahanesiyle gerçekleștirilmiștir. Bu yeni otoriteryanizm hem muhalefeti ortadan kaldırmakta hem de sokakları soylulaștırma için güvenli hale getirmektedir.

building-development

Bu son safhanın dördüncü özelliği soylulaștırmanın kent merkezinden dıșarı doğru yayılmasıdır. Bu kesinlikle kolay ve düzenli bir süreç değildir, ancak soylulaștırma merkezdeki eski ve dönüșmemiș mülkler için bile, daha yüksek arazi ve konut fiyatları yarattıkça, daha dıștaki mahalleler soylulaștırmanın yarattığı dalgaya kapıldılar. Yayılmanın modeli çok değișkendir ve mimari ve parklardan suyun varlığına kadar her șeyden etkilenmektedir. Her șeyden öte bu, kentsel çevreye sermaye yatırımının ve geri çekiliminin tarihsel yapısına bağlıdır. Sermaye yatırımının bașlangıçtaki dıșa doğru büyümesi ve bu daha yeni çevrelerden yatırım-terki (disinvestment) eșitsiz biçimde oldukça, soylulaștırmanın yayılması da daha az eșit olacaktır. Aynı șekilde, mekansal genișlemenin büyük bölümünün son yıllarda gerçekleștiği ve sürekli yatırım-terkinin yaratacağı fırsatların sınırlandığı kentlerde soylulaștırmanın yayılımı benzer șekilde sınırlı olabilir.

Son olarak, bu son safhayı simgeleyen sektörel yaygınlaștırma yeni soylulaștırmayı diğerlerinden ayıran șeyin merkezinde yer alır. 1950, 1960 ve 1970’lerdeki kentsel yenileme birçok kentin merkezinin tümden yeniden yapımına yönelik ve süreç içerisinde kentsel ekonominin birçok sektörünü canlandırmıș olmakla birlikte oldukça düzenlenmiș ve tamamen kamu finansmanına bağlı olması ile ekonomik ve coğrafi olarak sınırlıydı; ve bu nedenle sosyal konut gibi daha geniș toplumsal ihtiyaçları karșılamak zorundaydı. Aksine, kentsel yenilemeyi takip eden soylulaștırmanın ilk dalgası kamu sektöründen oldukça bağımsız ilerlemiștir. Önemli derecede kamusal desteğe rağmen, özel piyasa finansmanının ağırlığının tümü üçüncü dalgaya kadar uygulanmamıștır. Bu nedenle birçok kentte soylulaștırmanın son safhasını gösteren șey, șirket ve devlet güçlerinin ve pratiklerinin yeni bir bileșiminin öncekilere göre daha istekli bir çaba içerisinde olușturulmasıdır. 

Orta sınıflar için kenti yeniden ele geçirmek soylulaștırılmıș konut sunmaktan daha fazlasını gerektirir. Soylulaștırmanın üçüncü dalgası, bütüncül olarak sınıf-belirlenimli bir kentsel yeniden yapıma yol açan tüm alanların yeni peyzaj yapılarına dönüșümünün bir aracına tekabül etmektedir. Bu yeni peyzaj yapıları șimdi konutu alıșveriș, restoranlar, kültürel aktiviteler (cf Vine 2001), açık alanlar, istihdam fırsatları ile birleștirmekte, mesken olduğu kadar tamamen yeni rekreasyon, tüketim, üretim ve eğlence yapıları olușturmaktadır. Aynı derecede önemli olan, kentsel strateji olarak soylulaștırmanın büyük ve orta ölçekli müteahhitler, yerel tüccarlar, emlakçılar ve marka bayileriyle küresel finans  piyasalarını, faydalı toplumsal sonuçların piyasanın düzenlenmesi ile değil piyasanın kendisinden geleceğini varsayan kent ve yerel yönetimlerin kolaylaștırıcılığında, bir araya getirmesidir. En önemlisi, gayrimenkul gelișiminin kentin üretken ekonomisinin merkezi kaygısı, bașlı bașına bir amaç haline gelmesi; bunun istihdam, vergi ve turizme bașvurularak haklı gösterilmesidir. Dünya çapında merkezi kentlerde yeni soylulaștırma yapılarının inșası, 1960’larda tahayyül bile edilemeyen șekillerde, yarıșan kentsel ekonomiler için sorgulanamaz bir sermaye birikim stratejisi haline gelmiștir. Yeni bir șehirciliğin daha geniș çerçevesi ile merkezi bir bağlantı iște burada  yatmaktadır; bu konuya birazdan geri döneceğiz.

Soylulaștırmanın küresel kentler arası rekabetin bir aracı olarak stratejik șekilde kullanımı ve yaygınlaștırılması, en gelișmiș ifadesini “kentsel yenileme” (2) söyleminde bulmaktadır. Kentsel değișimin yeni dalgasında devletin önemi ile uyumlu olarak, bu süreç en fazla ABD’de değil, daha çok Avrupa’da ilerlemiștir. Tony Blair’in İșçi Partisi yönetimi soylulaștırmanın “kentsel yenileme” olarak yeniden icat edilmesinin öncü savunucusu olabilir ama soylulaștırma Avrupa çapında bir harekettir. Örneğin Danimarka 1997’de, Kentsel Yenileme için Ulusal Sekreterya olușturarak kentsel yenilemeyi resmi politika yapmıștır ve Berlin bürokratları 1991 sonrası yeniden inșa döneminin tümünü “kentsel yenileme” dönemi olarak görmeye bașlamıșlardır. 2000 yılının Aralık ayında Paris’te, “Avrupa’da Kentsel Yenileme ve Konut Politikasında Uyum” konulu büyük bir konferans düzenlenmiștir. Konferansa, Avrupa Birliği devletlerini temsilen kıdemli politika yöneticileri ve danıșmanları AB üyeliğine talip komșu ülkelerle beraber katılmıștı; konferansın broșürü, “kentsel yenilemeyi”yi bir gerçeklik haline getirmek amacıyla “gerçekleștirilmesi gereken kurumsal düzenlemeleri incelemek için fiziksel gelișimin dar çerçevesi üzerinde… konut ve yenileme tartıșması”nı öne sürme niyetine ișaret etmektedir. Konferansa katılanların misyonu pratik ve kapsamlıydı: büyük ölçekli kentsel dönüșüm “yerel yenileme makamları, yerel yönetimler ve ulusal hükümetler” arasında olduğu kadar, “sosyal konut sunucuları, özel yatırımcılar, (ve) denetleme ve eğitimle sorumlu olanlar” arasında da güçlü bağlantılar gerektirmektedir. Yenileme politikaları çok yönlü ve normalde “soylulaștırma” etiketi altında kapsanmayacak çeșitli çabaları kapsamaktadır, yine de bu girișimleri soylulaștırmayı ulusötesi kentsel politikaların kalbine dahil etmek için en istekli teșebbüsler olarak görmek anlamlıdır.

Soylulaştırma 009

Bu yeni “kentsel yenileme” gündemlerinin birkaç çarpıcı yönü bulunmaktadır. Birincisi ölçek sorunudur. Kentsel “yenileme”nın ulusal sınırları așan koordinasyonu benzersizdir. İkinci Dünya Savașı sonrası Avrupa kentlerinin yeniden inșasına çeșitli uluslararası kaynaklar katkıda bulunmușlarsa da, bunu takip eden kentsel yenileme programları köken, finansman ve kapsam bakımından kararlı bir șekilde ulusaldı. Tersine bugün, Avrupa çapında kentsel yenileme girișimleri daha önce görülmemiș bir ölçekte ulus așırı soylulaștırmaya öncülük etmektedir. Merkezi bir kaygı, konut girișimlerinin “diğer yenileme faaliyetlerine” entegre edilmesinde yatmaktadır. Dolayısıyla Paris Konferansı’nın bașlığında ifade edildiği gibi, konut merkezli soylulaștırma politikasından geniș tabanlı çok sektörlü “yenileme”ye geçiș hala gerçekleșmektedir- ve, ABD’deki durumdan farklı olarak, sosyal konut sorusu yenileme vizyonundan tamamen dıșlanamamaktadır. Avrupa çapında devlet merkezli bir kentsel yenileme stratejisi kesinlikle tam yerleșmediğinden, kıta genelinde Avrupa Birliği-bürokratları (Eureaucrats), müteahhitler ve finansörler için bu geçiș oldukça yakındır. Yeni șehircilikle ilgili önceki tartıșma ile can alıcı bir bağlantı burada aydınlanmaktadır: üçüncü dalga soylulaștırma, kentsel olanın ulusal ve küresel ölçekler karșısında yeniden ölçeklendirilmesini artan biçimde ifade etmektedir.. 

İkincisi coğrafi odak sorunudur. Görünüște devam eden kentsel yayılmanın çevresel sonuçlarına karșı tetikte olan, 1999 İngiliz yenileme manifestosu, önümüzdeki 25 yılda konut sunumunun % 60’ının terk edilmiș endüstri” alanlarında (brownfi eld” sites)- yani zaten bir ya da daha fazla kez gelișim devresi yașanmıș kent arazilerinde- gerçekleșmesi gerektiğini beyan etmektedir. Açıkça, bu girișim daha önce yatırım-terki (disinvestment) yașamıș daha eski kentsel alanları hedef alacaktır; bunlar metropoliten alanlara aralıklı olarak yayılabilirlerse de, kent merkezlerinin içinde ya da çevresinde yoğunlașacaklarını beklemek akla yakındır. Dolayısıyla yenileme olarak paketlenmiș soylulaștırma, olumlu ve gerekli bir çevresel strateji olarak yeniden biçimlendirilmiștir.

Buna bağlı olan soru, “toplumsal denge” ve, yenileme stratejisinin ifadesiyle, “insanları kentlere geri getirme” (DETR 1999) ihtiyacıdır. “Toplumsal denge” kulağa iyi bir șey gibi gelmektedir -kim toplumsal dengeye karșı olabilir ki?-; ta ki yenileme için hedef seçilen mahalleler incelenene ve stratejinin orta ve üst-orta sınıfların yürüttüğü geniș çaplı bir kolonileșmeyi içerdiği açıklığa kavușana kadar. Politikacı, plancı ve iktisatçıya göre Londra, Brixton’da toplumsal denge beyaz orta sınıfın daha büyük bölümünün “geri” getirilmesi demektir. “Toplumsal denge” savunucuları beyaz mahallelerin eșit sayıda Afrikalı, Karayipli yada Asyalı insan ile dengelenmesi gerektiğini pek nadiren savunur. Dolayısıyla, “kentlerimize geri getirilecek” olanlar genel anlamda “insanlar” değildir; bu çaba Galli kömür ișçilerine, Bavyeralı tarım ișçilerine ya da Breton’un balıkçı halkına yönelik değildir. Bunun yerine, insanları kente geri getirme çabası her zaman için, beyaz orta ve üst-orta sınıfların en büyük kentlerin coğrafyalarının yanısıra politik ve kültürel ekonominin kontrolünü de tekrar ele geçirmelerine yönelik, bencil bir çabadır. Kimlerin kente geri davet edildiğine ilișkin sessizliği sorușturmak, altta yatan sınıf politikalarını açığa vurmaya bașlayacaktır. 

Bundan sonra “yenileme”nin uyușturucu söylemi sorunu bulunmaktadır. Öncelikle bu dil nereden gelmektedir? Biyomedikal ve ekolojik bir terim olan “yenileme/canlandırma” bireysel olarak bitkiler, türler ya da organlar için geçerlidir- bir ciğer ya da orman yenilenebilir/canlandırılabilir- bu da bir kentin stratejik olarak soylulaștırılmasının aslında doğal bir süreç olduğunu ima etmektedir. Dolayısıyla, yenileme stratejilerinin savunması kentsel değișimin özünde toplumsal olan kökenlerini ve hedeflerini gizlemekte ve bu tür politikaların içinden çıktığı kazananlar ve kaybedenler siyasetini silmektedir. Soylulaștırma genellikle yerinden etmeyi içerir; yine de ne İngiliz “kentsel yenileme” manifestosu ne de Avrupa çapındaki Paris konferansının gündemi, önerilen kentin yeniden fethi ile yerinden edilecek insanların kaderi hakkında herhangi bir șey dile getirir. 

Yenileme söylemi soylulaștırmayı șekere bulamaktadır. Tam da, soylulaștırma söylemi kentin yenileme”sinin içerdiği sınıfsal kayma hakkında doğruyu söylemesi nedeniyle, müteahhitler, politikacılar ve finansörler için kötü bir kelime haline gelmiștir; soylulaștırma söyleminin, sınıfsızlık ideolojisinin çok yaygın olduğu ABD’de oldukça yaygınlaștırılmıș buna karșın Avrupa’da bastırılmıș olması gibi bir ironik durumla karșılașıyoruz. Bu çerçevede, Bochum’dan Brixton’a kendilerini sosyalist olarak gören ve yerinden edilmenin tehlikelerinin muhtemelen oldukça farkında olan görünüște ilerici plancılar ve yerel meclis üyeleri bile, bürokratik “yenileme” taahhüttü tarafından o kadar tutsak ediliyorlar ki ki, kent merkezlerindeki geniș çaplı soylulaștırmanın içkin gündemi yok sayılıyor. “Kentsel yenileme” soylulaștırmanın daha önce görülmemiș bir ölçekte planlanmıș ve finanse edilmiș bir sonraki dalgasını temsil etmekle kalmamakta; bu söylemin Avrupa’da eleștirel soylulaștırma anlayıșımızı etkisiz hale getirmekteki bașarısı, neoliberal kent vizyonları için hatırı sayılır bir ideolojik bașarıyı temsil etmektedir.

Burada yapılmaya çalıșılan, yenileme ve soylulaștırma stratejileri arasında bire bir eșleștirme ileri sürmek ya da bütün yenileme stratejilerini soylulaștırma için Truva atları olarak suçlamak değildir. Bunun yerine; soylulaștırmanın yenileme stratejilerinin güçlü, çoğu zaman gizlenen bir niyeti olduğu konusunda ısrar etmek, ve sürecin ölçeği daha tehdit edici ve soylulaștırmanın daha geniș bir neoliberal șehircilik içine çekilmesi daha așikar hale gelirken bile, soylulaștırma sorusunu göz önünden kaldıran ideolojik uyușturucuya eleștirel bir meydan okuma bașlatmak istiyorum. Küresel bir kentsel strateji olarak soylulaștırma neoliberal șehirciliğin eksiksiz bir ifadesidir. Soylulaștırma, devlet desteğiyle akıșkanlaștırılmıș bir piyasa aracılığıyla bireysel mülk taleplerini harekete geçirmektedir. 

Sonuç

Bu yazıda, oldukça farklı iki iddia sundum. Bir tarafta, küresel kentlerin küresel artık değer üretimine katılımları yerine komuta ișlevlerine göre tanımlanması yönündeki Avrupa merkezci varsayıma meydan okudum. Diğer taraftan ise, aynı küresel ekonomi bağlamında soylulaștırmanın yarıșmacı bir kentsel strateji olarak hangi șekillerde evrildiğinin altını çizmek istedim. Soylulaștırmanın bir küresel kentsel strateji olarak 1990’lar sonrası yaygınlaștırılması, neoliberal șehircilik için iki șekilde önemli rol oynamaktadır. İlk olarak, 20. yüzyıl liberal kentsel politikasının terk edilmesiyle ortaya çıkan boșluğu doldurmaktadır. İkincisi, üretken sermaye yatırımının gelișen sektörleri olarak kent merkezindeki gayrimenkul piyasasına hizmet etmektedir: üretken sermayenin küreselleșmesi soylulaștırmayı kucaklamaktadır. Bu ne kaçınılmaz, ne de kaza eseridir. Aksine, kentler küresel hale geldikçe, bazı tanımlayıcı özellikleri de küresel hale gelmektedir. Soylulaștırmanın ortaya çıkan küreselleșmesi, kentlerin küreselleșmesi gibi, bazı ekonomik ve sosyal çıkarların diğerleri üzerindeki galibiyetini ve (neoliberal) ekonomik varsayımların soylulaștırmanın rotası üzerinde yeniden tesisini ifade etmektedir (Smith ve DiFilippis 1999).

Soylulaștırmanın kendiliğinden sınırlı kaldığı yerlerde bile, sermaye birikiminin aracı olarak kentsel gayrimenkul piyasalarının harekete geçirilmesi oldukça yaygındır. Gayrimenkul endüstrisinin neoliberal șehirciliğin açıklayıcı özüne yoğun entegrasyonunun daha açık bir belirtisi, Kuala Lumpur, Singapur, Rio de Janerio ve Mumbai gibi gayrimenkul fiyatlarının 1990’larda birkaç kez katlandığı kentlerde görülmektedir. Elbette farklı yerlerde farklı șekillerde gerçekleșse de, üretimle toplumsal yeniden üretim arasındaki çelișkiyi vurgulayan aynı sermayenin merkezileșmesi süreci aynı zamanda soylulaștırma sürecini geliștirmektedir. Özellikle Mumbai’de 1990’ların ortasında piyasa düzenlemesinin kaldırılması ve küresel rekabet, bir süreliğine New York, Londra ve Tokyo’yu geride bırakan “așırı yüksek fiyatlara yol açmıștır (Nijman 2000:575). Daha sonra 1996’nın son derece geçici uç değerleri geri çekilmesine karșın Mumbai gayrimenkul piyasasının üst noktası kendisini hep dünya çapında kentlerle rekabet içinde bulmaktadır. Bu durum, küçük ölçekli de olsa bazı mahallelerde tam anlamıyla soylulaștırmaya yol açmıștır.

1970ler öncesi ekonomik rekabetin mekansal ekseni ulusal ve bölgesel ekonomileri birbirine düșürürken, 1990’lara gelindiğinde rekabetin coğrafi ekseni küresel ekonomi içinde kentleri birbirine karșı kıșkırtmıștır. Bu rekabet sadece endüstriyel üretimi çekmek ve tutmak bakımından değil, kentlerin ikamet ve turizm güzergahları olarak pazarlanması ile de gerçekleșir. Bu; İngiliz yenileme politikalarında örneğin 1990’lardaki City Challenge (Jones ve Ward, bu kitapta), aynı ölçüde evsizler-karșıtı politikaların daha gelișmiș bir turizm sektörü yaratma bahanesiyle savunulduğu New York’tan Atlanta ve Vancouver’a açıkça görülmektedir. Travel and Leisure (Seyahat ve Boș Zaman) dergisi artık, “gelișen kentler”i öne çıkarmak için “gelișen ekonomiler” söylemini kullanan düzenli bir bölüme yer vermektedir. Montevideo “gelișen kafe sosyetesi” ile meșhur; Tunus “Prag ve Viyana’yı andıran bir ihtișama sahip”; Panama City kendini kanal bölgesine “kültürel olarak anlayıșlı giriș kapısı” olarak biçimlendiriyor: “Yerleșir yerleșmez çıkın ve alıșveriș yapın”; ve “Cracow bir Rönesans geçiriyor” (On the town 2000:50). Benzer özlemler belediye bașkanı Giuliani’nin Dünya Ticaret Merkezi faciasını takip eden yoğun kent övücülüğüne (urban boosterism) kazınmıștır: 11 Eylül’den üç gün sonra “Dıșarı çıkın ve normal bir hayat yașayın,” diye vaaz vermiștir. “Restoranlara gidin, tiyatrolara ve otellere gidin, para harcayın.

Soylulaştırma 002

Lefebvre (1971) bir keresinde șehirciliğin kapitalist büyümenin itici gücü olarak endüstrileșmenin yerini aldığını iddia etmiști: endüstrileșme sistemik șehirleșmeyi beslemiș olabilir, ancak șimdi șehirleșme endüstrileșmeye yol açmaktadır. Bu iddia, özellikle endüstriyel üretimin küreselleșmesi ve Lefebvre’nin yazdığı zaman daha görünür olmayan Doğu Asya’nın büyümesi bağlamında, henüz zaman sınavından geçmemiști. Ve yine de Lefevbre, çok gerçek bir șeyi sezmiș gibi görünüyor. Küresel anlamda tabi ki șehirleșme endüstrileșmenin yerine geçmemiștir; șehirleșmeyi besleyen ürünlerin hepsi küresel ekonominin bir yerinde üretilmektedir. Bununla birlikte, kentsel gayrimenkul gelișimi -genelde soylulaștırma șimdi  kentsel ekonomik büyüme için itici güç, yeni kentsel ekonomiler için önemli bir sektör haline gelmiștir. Neoliberal șehircilik hakkında yeterli bir kuramsal kavrayıș Lefebvre’nin iddiasına geri dönmek, onun fikirlerini mübalağalarından ayırmak durumdadır.


(2) Metinde ‘urban regeneration’ olarak geçen ifadeyi, ‘kentsel canlandırma’ olarak çevirmek mümkünse de, Türkçe yazındaki karșılığı ve yaygın anlașılabilirliği düșünerek ‘kentsel yenileme’ olarak çevirdik. (Ç.N.)

Teșekkür

Bu yazının editörlerine ek olarak, Julian Brash, Eliza Darling, Jeff Derksen, ve David Vine’a yorum ve destekleri için teșekkür ederim. 

Kaynakça
Brenner, N. (1998) Global cities, glocal states: Globalcity formation and state territorial restructuring in contemporary Europe. Review of International Political Economy 5:1-37

Castells, M. (1977) The Urban Question. London: Edward Arnold Cooper M (1998) Study says stricter oversight of police would save city money. New York Times 16 November:Bl, B5

Cooper, M. (1999) Vote by PBA rebukes Safir and his policy. New York Times 15 April: B3. 

Department of the Environment, Transport and the Regions (DETR) (1999) Towards an Urban Renaissance. http://www.regeneration.detr.gov.uk/ utf/renais/ (last accessed 9 February 2002)

Fainstein, S. (1994) City Builders: Property, Politics, and Planning in London and New York. Oxford: Basil Blackwell

Garcia, L. M. (2001) Gentrification in TenerifePaper presented to the ISA Group 21 Conference, Amsterdam, June

Garside, J. (1993) Inner-city gentrification in South Africa: The case of Woodstock, 

Cape Town. GeoJouma 130:29-35

Glass, R. (1964) London: Aspects of Change. London: Centre for Urban Studies and MacGibbon and Kee 

Hackworth, J. (2000) “The Third Wave.” PhD dissertation, Department of Geography, Rutgers University 

Hackworth, J. ve Smith, N. (2001) The state of gentrification. Tijdschrift voor Economische en Sociale Geografie 92(4):464-477

Hansen, S. ve Pratt, G. (1995) Gender, Work, and Space. London: Routledge

Hardt, M. ve Negri, A. (2000) Empire. Cambridge, MA: Harvard University 

Harvey, D. (1973) Social Justice and the City. London: Edward Arnold

Harvey, D. (1985) The Urbanization of Capital. Oxford: Basil Blackwell

Jones, G. ve Varley, A. (1999) The reconquest of the historic centre: Urban conservation and gentrification in Puebla, Mexico. Environment and Planning A 31:1547-1566

Katz, C. (2001) Vagabond capitalism and the necessity of social reproduction. Antipode 33:708-727

Katz, C. (yayımlanacak) Disintegrating Developments: Global Economic Restructuring and Children’s Everyday Lives. Minneapolis: University of Minnesota Press

Lefebvre, H. (1971) La Revolution Urbaine. Gallimard: Paris

MacLeod, G. (2001) New regionalism reconsidered: Globalization and the remaking of political economic space. International Journal of Urban and Regional Research 25:804-829

Meszâros, I. (2001) Socialism or Barbarism: From the `American Century” to the Crossroads. New York: Monthly Review

Nijman, J. (2000) Mumbai’s real estate market in the 1990s: Deregulation, global money and casino capitalism. Economic and Political Weekly 12 February: 575-582 On the Town. Emerging Cities (2000) Travel and Leisure January 42-50

Ramsamy, E. (2001) “From Projects to Policy: The World Bank and Housing in the Developing World.” PhD dissertation, Department of Urban Planning, Rutgers University

Rose, D. (1981) Accumulation versus reproduction in the inner city. In M Dear and A

Scott, (eds) Urbanization and Urban Planning in Capitalist Society (pp 339-382). London: Methuen

Sassen, S. (1992) The Global City. Princeton, NJ: Princeton University Press

Sassen, S. (1998) Globalization and Its Discontents. New York: New Press Sassen S (2000) Cities in the World Economy. Thousand Oaks, CA: Pine Forge Press

Smith, N. (1990) Uneven Development: Nature, Capital, and the Production of Space. Oxford: Basil Blackwell

Smith, N. (1996) New Urban Frontier: Gentrifzcation and the Revanchist City. London: Routledge

Smith, N. (yayımlanacak) Scales of terror: The manufacturing of nationalism and the war for US globalism. In S. Zukin and M. Sorkin (eds) After the World Trade Center. New York: Routledge

Smith, N. ve W. Dennis (1987) The restructuring of geographical scale: Coalescence and fragmentation of the northern core region. Economic Geography 63:160-182

Smith, N. ve J. DiFilippis (1999) The reassertion of economics: 1990s gentrification in the Lower East Side. International Journal of Urban and Regional Research 23: 638-653

Swyngedouw, E. (1996) Reconstructing citizenship, the rescaling of the state, and the new authoritarianism: Closing the Belgian mines. Urban Studies 33: 1499-1521

Swyngedouw, E. (1997) Neither global nor local: “Glocalization” and the politics of scale. In K Cox (ed) Spaces of Globalization: Reasserting the Power of the Local (pp 137-166). New York: Guilford

Taylor, P. (1995) World cities and territorial states: The rise and fall of their mutuality. In P Knox and P Taylor (eds) World Cities in a World System (pp 48- 62). Cambridge, UK: Cambridge University Press

Taylor, P. (1999) So-called “world cities”: The evidential structure within a literature. Environment and Planning 31:1901-1904

Thomas, G. (1991) The gentrification of paradise: St John’s, Antigua. Urban Geography 12:469-487

Vine, D. (2001) “Development or Displacement?: The Brooklyn Academy of Music and Gentrification in Fort Greene.” Unpublished paper presented at the conference on Gotham: History of New York, CUNY Graduate Center, 7 October

* Planlama Dergisi, Sayı 2006/2 s. 13-27

 

Yeni Küresellik, Yeni Șehircilik: Küresel Kentsel Strateji Olarak Soylulaștırma (1)*

Neil Smith

1990’ların sonunda New York’ta yașanan dört dizi olay neoliberal șehirciliğin temel hatlarının birkaçını ele veriyordu. Birinci olay sermaye ve devlete dairdi. 1998’in son günlerinde New York Belediye Bașkanı Rudy Giuliani kentin en elit kapitalistlerine büyük bir Noel hediyesi olduğunu açıkladı. New York Borsası’nın (NYB) Hudson nehrinin karșı tarafına tașınması “tehlikesi” karșısında Giuliani, güya borsayı kentte tutmak için 900 milyon dolarlık vergi sübvansiyonu açıkladı. Bu, kentin küresel șirketlere ödediği bir dizi “coğrafi rüșvetin” sadece sonuncusu ve en büyüğüydü. Bu sübvansiyon, kent yönetimi ve eyalet tarafından Wallstreet’de NYB için 650.000 metrekare ofis alanı inșa edilmesi için kullanılacak 400 milyon doları içeriyordu. Bu anlașmada finansal ihtiyacın esas mesele olduğuna ilișkin herhangi bir sahte tavıra yer yoktu; çünkü sübvansiyon, borsanın dünya ekonomilerinden benzersiz miktarlarda artık sermaye çektiği bir zamanda gelmiști. Bunun yerine, kent ve eyalet görevlileri bu anlașmayı bir “ortaklık” olarak adlandırdılar. Elbette bundan önce de kamu-özel ortaklıkları gerçekleșmiști, ancak bu seferki iki yönden benzersizdi. İlk -ve en açık- yönü özel sermayeye verilen coğrafi rüșvetin ölçeğiydi: 2001’e gelindiğinde 1 milyar doları așan, bu ölçekteki bir desteğin hiçbir örneği yoktu. İkincisi ve en önemlisi, yerel yönetim bu örnekte tüm düzenleme sahteliklerinden ve özel sektörün bașka türlü kendi bașına elde edemeyeceği sonuçlara yönlendirilmesinden uzak durdu. Bunun yerine, destek kent ve eyalet tarafından yapılan bir yatırım ve “iyi ticari uygulama” olarak meșrulaștırıldı. Tehdidin en iyi ihtimalle altı boș olduğu ve NYB’nın kenti terk etmeyi hiçbir zaman ciddi olarak düșünmeyeceği sadece șunu doğrulamaktadır: yerel yönetim, özel sektörün seçtiği yolu düzenlemek yerine piyasa mantığı tarafından zaten olușturulmuș olan oluklara kendini yerleștirmiș, esasında küresel sermayenin acemi ancak oldukça etkin bir ortağı haline gelmiștir. Dünya Ticaret Merkezi’nin yıkılması yeni borsanın bu alana kurulması için gerçek bir olasılık yaratmıștır.

İkinci olaylar dizisi iș gücünün toplumsal yeniden üretimine dairdir. 1998’in bașlarında, New York Kenti Eğitim Dairesi matematik öğretmeni açığı ile karșı karșıya bulunduğunu, bu nedenle Avusturya’dan 40 genç matematik öğretmeni ithal edeceğini açıkladı. Daha da sıradıșı olan, anadili İspanyolca olan 2 milyondan fazla nüfusun yașadığı bir kentte İspanyolca öğretmeni açığının İspanya’dan öğretmen ithal edilerek giderilmesiydi. Her yıl yurtdıșından lise öğretmeni istihdamı bugün bir rutindir. Hemen hemen aynı tarihlerde, New York Polis Teșkilatı (NYPT) okulların güvenliği görevini Okul Birliklerinden aldığı açıklandı. Bu olaylar bir arada düșünüldüğünde, sadece kentin eğitim sisteminde değil toplumsal yeniden üretim sisteminin genelinde derin bir krize ișaret etmektedir.

Üçüncü olay dizisi sosyal kontrolde esaslı bir yükselișe ișaret etmektedir. 1997’de, Haitili bir göçmen olan Abner Louima’ya karșı korkunç polis vahșeti olayı açığa çıktı. Bundan bir buçuk yıl sonra silahsız bir Gineli göçmen olan Amadou Diallo, evinin girișinde 41 polis kurșunu ile öldürüldü. Louima’nın saldırganlarından ikisi sonunda hapse atıldı, ancak -1990’ların sonunda masum New Yorkluların vurulmasından sorumlu polis memurlarının çoğu gibi- Diallo’nun katilleri tüm cezai yükümlülükten arındırıldı. Bir sonraki yıl, Diallo’nun ölümü nedeniyle ara vermek zorunda kalınan bir hareketle, NYPT vücuda en yüksek zararı vermek amaçlı tasarlanan ünlü domdom kurșunları ile donatıldı. Bu sırada, 1994 ile 1997 yılları arasında New York kent yönetiminin artan polis vahșeti davalarına 96.8 milyon dolar ödediği ortaya çıkarıldı. Dünya Ticaret Merkezi faciasına kadar, New Yorklular artan bir biçimde polis gücünün kontrolden çıktığını hissediyorlardı. Polis sendikasının kötü üne sahip bașkanı bile 1990’ların sonunda görülen kentin baskıcı asayiș stratejilerinin “bir polis devleti ve tiranlık projesi” örneği olma endișesini ifade etti (Cooper 1998: B5; Cooper 1999). Bu olaylar Giuliani’nin sıfır-tolerans taktikleri” dayatmasının dolaysız sonuçlarıydı, ancak aynı ölçüde, 20.yy’ın büyük bölümüne hükmeden liberalizmden “rövanșçı kent” olarak adlandırılacak bir yapıya doğru kentsel politikada daha büyük bir değișimin parçasıydı (Smith 1996; Swyngedouw 1997).

Kent 169

Dördüncü -ve muhtemelen en merak uyandırıcı olay, kent yönetimin değișen rolü ile ilișkilidir. BM diplomatlarının yerel park kurallarına karșı vurdum duymazlığına kızan ve onları Manhattan’daki trafik sorunun büyük bölümünü yaratmakla suçlayan Giuliani, yasa dıșı park etmiș diplomatik plakalı araçları çekmeye bașlamakla tehdit etti. Artık küçük ve büyük baskıcı politikaları yüzünden alay konusu olan (New York Times’ın kullandığı takma adıyla) “Benito” Giuliani, BM’nin bu ihlallerine göz yuman Birleșik Devletler Eyalet Teșkilatına da bir o kadar kızgındı. Belki de bu Giuliani’nin New York kentinin kendi uluslararası politikasını olușturmasının zamanı gelmiștir dediği nokta idi. (1) Daha temel mesele ise șu idi: sermaye ile devlet arasındaki ilișkiye dair bir yeniden yapılanmanın, toplumsal yeniden üretimde büyümekte olan bir krizin ve yükselmekte olan politik baskı dalgalarının ortasında, değișen küresel ilișkiler ve ulus-devletlerin dramatik biçimde değișen akıbeti bağlamında kentsel pratikler, kültürler ve ișlevlerde de bir yeniden ölçeklendirme de yașanmaktadır.

Bu dört olay 1980’lerden beri doğumuna doğru yavaș yavaș ilerleyen neoliberal șehirciliğin ipuçlarını vermektedir. Neoliberalizm ile oldukça özgün bir șeyi ifade ediyorum. John Locke’dan Adam Smith’e kadar 18.yy liberalizmi iki önemli varsayım etrafında dönmüștür: bireysel çıkarın serbest ve demokratik kullanımının en yüksek toplumsal yararı sağladığı ve piyasanın en iyisini bildiği varsayımı. Bir bașka ifade ile, özel mülkiyet bu kișisel çıkarın temelidir ve serbest piyasa mübadelesi bunun en ideal aracıdır. Wooddrow Wilson’dan Franklin Roosevelt ve John F. Kennedy’e 20. yüzyıl Amerikan liberalizminin piyasa ve özel mülkiyetin așırıklarına karșılık toplumsal tazmini savunduğunu söylemek pek o kadar yanlıș değildir; Amerikan liberalizmi hiçbir șekilde liberalizmin bu temel gerçeklerini ortadan kaldırmadı; aksine o, sosyalizmin meydan okumasına karșı uygun bir yanıt biçiminde, dalgalanmalarını düzenlemeye çabaladığı ölçüde liberalizmin özgül bir parçası olmuștur. Dolayısıyla 20. yüzyılı 21. yüzyıla tașıyan neoliberalizm, sadece ulusal devlet gücünün değil aynı zamanda farklı coğrafi ölçeklerde örgütlenmiș ve yürütülmüș devlet gücünün de daha önce görülmemiș hareketliliği tarafından canlandırılmıș olsa da, liberalizmin orijinal varsayımlarına önemli bir geri dönüșü ifade eder.

Bu doğrultuda sermaye ile devlet, toplumsal yeniden üretim ile toplumsal kontrol arasındaki bağlantılar büyük ölçüde değiștirilmiștir. Ve ana hatlarını henüz görmeye bașladığımız bu dönüșüm, en güçlü șekilde toplumsal ilișkilerin değișen coğrafyası ile -daha somut olarak, topluluk”, “kentsel”, “bölgesel”, “ulusal” ve küresel” ile ilișkilendirilmiș eski bileșimlerin yerini alan yeni ölçek bileșimlerini yaratan, toplumsal süreçler ve ilișkilere yönelik bir yeniden ölçeklendirme ile- ifade edilmektedir. Bu yazıda ben sadece neoliberal șehircilik ve küresel olan ile kentsel olan arasındaki ilișki üzerine yoğunlașıyorum. Hiç bir biçimde genel çerçevede diğer ölçeklerin daha az ilgili oldukları gibi bir çıkarsama yapmamakla beraber; küresel ve kentsel değișim arasında kurulmakta olan ve özel bir bağ olarak görünen șey üzerine eğilmek istiyorum. Özellikle, bașlangıçta oldukça ayrı görünecek iki iddiada bulunmak istiyorum. İlk olarak; “küreselleșmenin” ideolojik söylemi aracılığıyla yaygın olarak ifade bulan yeniden biçimlendirilmiș bir küresellik bağlamında, ölçek inșaası kriterlerini bu sefer Asya, Latin Amerika ve Afrika’da üretim süreçlerine ve sıra dıșı kentsel büyümeye yönelik yeniden gündeme getiren, kentsel ölçeğin köklü biçimde yeniden tanımlanması ve aslında yeni bir șehircilik ile karșı karșıya olduğumuzu iddia etmek istiyorum. İkinci olarak, daha çok Avrupa ve Kuzey Amerika’ya odaklanarak, görece yeni soylulaștırma sürecinin bu yeni șehirciliğin merkezi bir özelliği olarak yaygınlaștırıldığını iddia etmek istiyorum. Dolayısıyla, kapitalist kentleșmenin daha geniș tarihi içerisinde neoliberalizmin nasıl yeni biçimler geliștirdiğini açıklayan içiçe iki iddia sunuyorum. Sonuçta burada incelenen iki değișimin aslında bağlantılı olduklarını göstermeyi umuyorum.

Yeni Șehircilik

Saskia Sassen, ustalıkla geliștirdiği bireșimli açıklamalarında (1992, 1998, 2000) yerel mekanın yeni küresellik içindeki önemi üzerine temel bir iddia sunar. Sassen, yerin (place) küreselleștirmeyi olușturan insan ve sermaye dolașımının merkezinde olduğunu ve küreselleșen bir dünyada kentsel mekanlara odaklanmanın beraberinde ulusal ekonomilerin hızla azalan öneminin fark edilmesini getirdiğini ileri sürer. Öte yandan, aynı zamanda küreselleșmenin belirli yerlerde temellenmiș belirli toplumsal ve ekonomik yapılar yoluyla gerçekleștiğinde ısrar eder. Bu, üretimden fi nansa doğru ekonomik değișimle tanımlanan tanıdık bir küreselleșme resmi üzerine oturur. Küresel kentler 1970’lerde, küresel mali sistem önemli ölçüde genișlediğinde ve doğrudan yabancı yatırıma, doğrudan üretici ișlevlere yatırılan sermayenin değil sermaye piyasalarına doğru ve bunlar arasında hareket eden sermayenin hükmetmeye bașladığı zaman ortaya çıktı. Bu da ardından, fi nans ekonomisinin komuta ve kontrol merkezlerinde yoğunlașan yan üretici servislerde önemli bir genișleme üretti, ve yeni kentsel biçimler zenginlik ve fakirlik arasındaki așırı çatallașma, sınıf ilișkilerinde çarpıcı yeniden örgütlenmeler ve yeni göçmen ișgücü akımlarına bağımlılık ile șekillendi. Bu tabi ki, paradigmatic küresel kenttir. 1970’den bu yana, ekonomik güç dengesi “Detroit ve Manchaster gibi üretim mekanlarından, finans ve yüksek derecede özelleșmiș servis merkezlerine kaymıștır” (Sassen, 1992:325).

Kent 168

Sassen’inki, küreselleștirilmiș ütopyaların tasasız iyimserliklerine kabul edilebilir bir alternatif, kentsel ekonomilerin değișen içerikleri hakkında akıllıca bir açıklamadır. Ancak bu açıklama, hem küresel kentleri bağlayan çok daha karmașık bir ilișkiler dizisini ve küresel kent etiketi altında gruplanabilecek çok daha geniș bir kentler dizisini ișaret eden ampirik zeminde (Taylor, 1999), hem de teorik zeminde eleștiriye açıktır. Sonuçta, Sassen’in iddiası mekanların fiilen nasıl inșa edildiği konusunda biraz muğlaktır. Yeterince açıklayıcı değildir. Sanki küresel toplumsal ekonomi; içinde bazı daha küçük kapların, yani kentlerin, yüzdüğü kapların -ulus devletler- bir araya gelmesiyle olușmaktadır. Küreselleșme bu kapların içinde gerçekleștirilen toplumsal ve ekonomik ilișki ve etkinlik türlerinde dramatik bir değișime, kaplar arasında etkinliklerin tekrar paylașımına ve küresel denizdeki çalkantıdan kentlerin hırpalanma düzeyini artıracak șekilde ulusal kaplarda artan bir geçirgenliğe neden olmaktadır. 

Ancak bu öngörüde, aslında batması muhtemel bazı ulusal kaplar haricinde, aralarındaki ilișkiler değișirken bile kapların kendileri oldukça bozulmadan kalmaktadır. Brenner’in (1998:11) ifade ettiği gibi, Sassen’in açıklaması “șașırtıcı biçimde devlet-merkezci” kalmaktadır. Burada, yeni bir küresellik bağlamında kapların kendilerinin temelden yeniden șekillendirildiği yeni bir șehirciliğin ortaya çıkıșını deneyimlediğimizi iddia etmek istiyorum. “Kentsel” olan küresel olan kadar dramatik bir biçimde yeniden tanımlanmaktadır, eski kavramsal kaplar -kentsel olanın ne olduğuna dair 1970’lerdeki varsayımlarımız- artık su tutmamaktadır. Kentsel ișlev ve etkinliklerin yeni bileșimi ulusal ve küresel olan karșısında sadece kentin yapısını değil, -kelime anlamıyla- kentsel ölçeği neyin olușturduğunun tanımının ta kendisini değiștirmektedir.

Kentler tarihsel olarak, olușum ve dönüșümlerinin tarihi ve coğrafyasına bağlı olarak, askeri ve dinselden siyasi, ticari, sembolik ve kültürele uzanan bir dizi ișlevden birkaçını birden yerine getirmișlerdir. Benzer șekilde, kentsel olanın ölçeği belirli toplumsal coğrafyaları ve tarihleri yansıtmıștır. Endüstriyel kapitalizmin gelișimi ve genișlemesi ile, kentsel olanın ölçeği artan biçimde ișgücünün günlük göçünün coğrafi sınırları tarafından belirlenirken, gelișen kentler sermayenin güçlü merkezileșme dürtüsünü daha da çok yansıtmaktadır. Diğer bir deyișle; kent bașka hangi ișlevleri yerine getirirse getirsin, bașka hangi etkinlikleri barındırırsa barındırsın, üretim ve yeniden üretim arasındaki toplumsal iș bölümü aynı zamanda bir mekansal bölüșüm haline geldiği sürece ișgücünün toplumsal yeniden üretiminin toplumsal ve mekansal örgütlenmesi ișçi sınıfı nüfusunun temini ve bakımı- kentsel ölçeğin belirlenmesinde kilit rol oynamaktadır. Her șeyden öte, modern kentin ölçeğinin belirleyicisi oldukça sıradandır: ișçilerin ev ile iș arasındaki yolculuklarının coğrafi sınırlarının çelișkili saptaması (Smith 1990: 136-137).

Devletin konuttan sosyal yardıma ve ulașım altyapısına kadar sosyal yeniden üretimin büyük bölümünü üstlendiği gelișmiș kapitalizmin Keynezci kenti; kentsel ölçekle toplumsal yeniden üretim arasındaki bu kesin ilișkinin doruk noktasını göstermiștir. Bu, kentsel devrimden (Lefebvre 1971) kentsel krize (Harvey 1973) ve Castells’in (1977) kentsel olanın toplu tüketim üzerinden tanımında 1960lardan beri Avrupa ve Amerikan kent kuramcılarının çalıșmalarında tutarlı biçimde yer almıș ve feminist kent kuramının sürekli ilgilendiği (Hansen ve Pratt 1995; Katz 2001; Rose 1981) bir temadır. Aynı derecede sermaye birikiminin de merkezi olan Keynezci kent, bir çok yönden her bir ulusal sermaye için birleșik bir istihdam ve sosyal yardım alanıydı. Gerçekten de 1960 ve 1970’lerin dile getirilen kentsel krizi geniș bir biçimde; ırkçılığın, sınıf sömürüsünün, ataerkilliğin ișlevsizliği ve birikim kriteriyle elde edilmiș kentsel biçim ile toplumsal yeniden üretimin etkinliği yönünden meșrulaștırılmak zorunda olan kentsel biçim arasındaki çelișkilerle ilișkilendirilerek, toplumsal yeniden üretimin bir krizi olarak yorumlanmıștır.

Șimdi bir adım geriye gelelim ve “küreselleșme” sorusunu ele alalım, çünkü eğer küresel kentlerden bahsediyorsak muhtemelen bunların tanımı bu süreçle bağlantılıdır. 21.yy’ın bașında küreselleșen tam olarak nedir? Bugünün hangi yönü yenidir? Kușkusuz küreselleșen meta sermayesi değildir; hem Adam Smith hem de Karl Marx bir dünya piyasası”nın mevcudiyetini tanımıșlardır. Aynı șekilde, küreselleșen fi nans sermayesi de olamaz. Küresel finansal değișimin düzeyleri, 1890’lar ile I. Dünya Savașı arasındaki dönemin düzeylerine ancak bugün tekrar ulașmaktadır. 1944’den sonra kurulan Bretton Woods kurumları, özellikle IMF, durgunluk ve savașla kesilen küresel finansal akımları yeniden canlandırmak ve düzenlemek amacı ile kurulmușlardır. Bu tarihsel bakıșın ıșığında, 1980’lerden bu yana borsanın ve döviz piyasalarının küresel yayılımı ve mali kontrolün büyük ölçüde serbestleștirilmesi küreselleșmenin nedeni olmaktan çok onun bir sonucu niteliğinde olabilir. Bilgisayar ve benzersiz göç çağında kültürel imajların küreselleșmesi oldukça güçlü olsa da, zaten varolan kültürlerarası ilișkinin boyutları göz önünde bulundurulduğunda kültürel küreselleșmenin yeniliği iddiasını sürdürmek zordur. 1980’lerden uzun zaman önce bütün “ulusal” kültürler az ya da çok melezdi. Sonuçta elimizde sadece üretim sermayesi kalmaktadır ve küreselleșme ne kadar yeni bir șeyi müjdeleyebilirse, yeni küresellik ekonomik üretimin artan șekilde küresel -ya da en azından uluslararası- olan ölçeğidir șeklinde iyi bir açıklama yapılabileceğini düșünüyorum. 1970’lerde tüketim mallarının çoğu yerinde tüketilmesi ya da bașka bir ulusal pazara ihraç edilmesi için halen bir ulusal ekonomi içinde üretiliyordu. 1990’lara gelindiğinde ise bu model terk edilmiști. Belirli ürünlerin kesin üretim alanlarını teșhis etmek gittikçe daha zor hale geldi ve ekonomik coğrafyanın eski söylemi artık anlamını yitirmiști. Otomobil, elektronik eșya, giyim, bilgisayar, biyomedikal ve birçok bașka sektörde, yüksek ya da düșük teknolojiyle artık üretim ulusal sınırları așarak örgütlenmekte, ulusal “ithalat” ve “ihracat” soruları yerini üretim sürecine içsel küresel ticaret sorularına bırakmıștı. “Ulusal sermaye” fikri bugün pek bir anlam tașımamaktadır çünkü ulusal sınırlar üzerinden küresel ticaret artık firma içidir: șirketlerin kendi üretim ağları içinde gerçekleșmektedir.

Ekonomik yönden bakıldığında, ulusal düzeyde örgütlenen devletlerin güçlerinin așınmakta olduğu konusunda çok az șüphe bulunmaktadır. Bu, kesinlikle bir “sıfır toplam” ölçek anlayıșına atıfta bulunmamaktadır (Brenner 1998; MacLeod 2001), veya ulus devlet ortadan kalkıyor gibi basit bir iddia değildir. İlk olarak ulusal ölçekli gücün politik ve kültürel gücü aslında hiç de așınmamakta ve belki de bazı yerlerde güçlenmektedir. İkincisi, Malezya ya da Zimbabwe’den oldukça farklı bir kadere sahip olan ABD ve Çin düșünülürse; ulusal ölçekte ekonomik gücün așınması oldukça dengesizdir ve mutlaka evrensel değildir. Örneğin, Meszaros (2001) ABD devletinin tutkusunun küresel bir devlete dönüșmek gibi görünmediğini ve “terörizmle savaș” vahșetinin -gerçekte küresel hegemonya için bir savaș (Smith yayınlanacak)- bu analizi doğruladığını savunmaktadır. Yine de ulusal ölçekteki artmıș ekonomik geçirgenlik kaynakları yadsınamaz: iletișim ve mali serbestleșme sermayenin coğrafi hareketliliğini genișletmiș; benzersiz ișgücü göçleri yerel ekonomileri yerel ișgücüne otomatik bağımlılıktan uzaklaștırmıș; ulusal ve yerel devlet (kent yönetimleri dahil) iğneyi sermayeye çuvaldızı ise ișgücüne batırarak ve toplumsal yeniden üretime verdikleri desteği geri çekerek cevap vermișler; ve son olarak, sınıf ve ırk temelli mücadeleler büyük ölçüde azalmıș; ve nüfusun, ekonominin yeniden yapılandırılması ve içi boșaltılan sosyal hizmetler sayesinde artan nüfusun bu bölümünü yüz üstü bırakmak için yerel ve ulusal hükümetlere fırsat çıkmıștır. Özellikle ABD de, ișçi sınıfı ve azınlık nüfuslarının kitlesel izolasyonu, rövanșçı kentin ulusal halidir. Görece düșük düzeylerde mücadele 1992 Los Angeles ayaklanmalarına karșı devletin, 1960’lardaki ayaklanmaların ardından ıslahçı -fakat ataerkil yanıtla dramatik bir zıtlık tașıyan, uygulamada yanıtsızlıklıklarında can alıcı idi.

Kent 186

Sonuçta karșılıklı olarak birbirlerini destekleyen iki değișiklik kentlerin ișlevlerini ve aktif rollerini yeniden yapılandırdı. İlk olarak, daha önce (alt ulusal) bölgesel ölçekte yer seçen üretim sistemleri gittikçe artan șekilde belirleyici ulusal bağlamlarından koparıldılar; ve bu sadece 1970 ve 1980’lerdeki endüstrisizleșme dalgası ile değil, aynı zamanda mevcut ölçek hiyerarșisinin yeniden biçimlendirilmesinin bir parçası olarak toptan bölgesel yeniden yapılandırma ve yıkım ile de sonuçlandı. Sonuç olarak üretim sistemleri küçültüldü. Üretimin mekanı artan șekilde daha büyük bölgeler yerine genișleyen metropoliten merkezlerde odaklanmakta: tersi beklenirken, metropoliten ölçek yine bölgesel ölçeğe hükmetmektedir. Örneğin Amerika’nın Kuzeydoğu ya da Ortabatı bölgeleri, İngiliz Midlands ve Alman Ruhr’un -modern endüstriyel kapitalizmin klasik coğrafi meyveleri- yerinde Sao Paulo ve Bangkok, Mexico City ve Șanghay, Mumbai ve Seul bulunmaktadır. Geleneksel endüstriyel bölgeler 19.yy ve 20.yy’ın büyük bölümünde ulusal sermayenin omurgası iken, bu yeni ve dev kentsel ekonomiler artan șekilde küresel üretimin platformlarıdırlar. Üretimin metropoliten ölçeğe doğru yeniden ölçeklendirilmesi küresel değișimin bir ifadesidir; aynı zamanda, yeni șehirciliğin kalbinde yatmaktadır.

Ulus devletler, gelișmiș kapitalist ekonomilerde 20. yüzyılın ortalarına hükmeden liberal kentsel politikalardan artan bir biçimde uzaklașırken, bunun doğal sonuçları da yașanmaktadır. ABD’de Bașkan Ford’un (Meșhur Daily News manșeti Ford’dan kente: Düșüp Öl” ile ölümsüzleștirilen) derin bir mali kriz içine giren New York’a yardım etmeyi reddetmesi, ardından Bașkan Carter’ın 1978’de bașarısızlıkla sonuçlanan kentsel plan girișimi, kentlerden kopan ve bağımsızlașan bir ulusal ekonominin sinyallerini verdi. Liberal kentsel politikanın pürüzsüz ve düzenli olmayan toptan terki, Clinton’un 1996’da alaycı bir șekilde sosyal refah sistemini kesmesine doğru gidiyordu. Sonuçları genellikle daha yumușatılmıș ve sayısız biçim almıșsa da, değișimin rotası en zengin ekonomilerin çoğunda benzerdir (Fakat İtalya -her ne kadar ulusal devlet gücünün bir bölümü Avrupa Birliği’ne devredilmișse de- bir istisna olabilir). 

Burada mesele, ulus devletin zorunlu olarak zayıflatıldığı ya da siyasi ve ekonomik gücün mekansallığının bir ölçüde daha az güçlü olduğu değildir. Bu iddia -küresel gücün bugün belirli bir yerden daha çok bir ekonomik bağlantılar ağında yerleștiği iddiası- Hardt ve Negri’nin İmparatorluğu’ndaki (2000) etkileyici incelemelerde somutlașmıștır, ancak bu incelemeler finans  sermayesi ile kahinlik yapma ve iktidarın ekonomik faaliyetlerin ve siyasi kontrolün mekanda zorunlu sabitlenmesi ile gelen çelișkilerine karșı bir körlükle kusurludur. Daha önce ulusal ölçekte örgütlenmiș belirli ișlev ve etkinlikler kesinlikle hiyerarșide așağıda ve yukarıda bulunan diğer ölçeklere dağıtılmıștır. Ancak aynı zamanda, ulus devletler piyasanın dıșsal tamamlayıcıları olmak yerine daha saf, yerel temelli ekonomik aktörleri olarak kendilerini yeniden tanımlamaktadırlar. Ölçeklerin belirlenmesi toplumsal gücün ana unsurlarını yapılı fiziksel çevre içinde cisimleștirdiği ölçüde (kim yetkilidir ve kim kısıtlanmıștır, kim kazanır ve kim kaybeder), toplumsal ve ekonomik yeniden yapılandırma, aynı zamanda mekansal ölçeğin yeniden yapılandırılmasıdır (Brenner 1998; Smith ve Dennis 1987; Swyngedouw 1996,1997).

Bu cilde çeșitli katkıların önerdiği gibi neoliberal șehircilik; ișlevlerde, faaliyetlerde ve ilișkilerdeki daha kapsamlı yeniden ölçeklendirmenin ayrılmaz bir parçasıdır. Bu, toplumsal yeniden üretim hakkında soru ișaretleri pahasına, üretim ile finans sermayesi arasındaki bağ üzerine bir vurguyu beraberinde getirmektedir. Sorun toplumsal yeniden üretimin örgütlenmesinin artık kentsel ölçeğin tanımını belirlemiyor olması değil, bunu gerçekleștirme gücünün önemli ölçüde tüketilmiș olmasıdır. Avrupa’da ve özellikle ABD’deki banliyö yayılımı üzerine kamusal tartıșma, Avrupa’daki kentsel “yenileme”yi destekleyen yoğun kampanyalar ve ortaya çıkan çevresel adalet hareketleri; sadece toplumsal yeniden üretim krizinin tamamen mekansallaștığını değil; tersi olan kentsel mekan üretiminin bu krizi kapsar duruma geldiğini de öne sürmektedir. Kentsel ölçeğin üretimi ile değerin etkin genișlemesi arasında bir bağlantı bulunmaktadır ve yanlıș ölçeklendirilmiș bir șehircilik sermaye birikimine ciddi șekilde engel olabilir. Günlük ev-iș yolculuğu krizi bu krizin merkezinde yer almaktadır. Daha önce kentlerin coğrafi genișlemesinin insanları evden ișe ve tekrar evlerine götürme güçlerini aștığı yerlerde, sonucun sadece kentsel kaos değil aynı zamanda ekonomik uyumun kalbine giden soyut ișgücünün evrenselleștirilmesinde parçalanma ve dengesizlik” olduğunu düșünmüștüm. Coğrafi biçim ile ekonomik süreç arasındaki bu çelișki șüphesiz sürerken; Asya’nın, Afrika’nın ve Latin Amerika’nın birçok yerindeki kentlerden elde edilen veriler farklı bir tablo sunmaktadır. Örneğin, Sao Paulo’ya günlük ev-iș yolculuğu bir çokları için 3:30 da bașlayabilmekte ve iki yönde de 4 saati așabilmektedir. Zimbabwe’de Harare kentinde, kent çeperindeki siyah semtlerden ev-iș yolculukları yine her iki yönde 4 saat sürmekte, ve bu durum ișçilerin ev dıșında 16 saat geçirdiği, geri kalan zamanın çoğunda uyudukları bir iș gününe yol açmaktadır. Aynı ișçiler için ev-iș yolculuğunun ekonomik yükü de, kısmen Dünya Bankası’nın isteği ile gerçekleșen ulașım özelleștirmesi sonucunda, dramatik biçimde artmıștır: 1980’lerde haftalık gelirin % 8 kadarına mal olan ev-iș yolculukları, 1990’ların ortasına gelindiğinde % 22 ila % 45’ini gerektirmektedir (Ramsamy 2001: 375-377).

Kent 219

Bunun nedeni nedir? Birçok iyi niyetli plancı uygun altyapı eksikliğini suçlamaktadır ve bu yadsınamaz bir konudur. Ancak, eğer bir önceki soyutlama düzeyine geri dönersek, bu metropollerin merkezlerinde sermayenin merkezileșmesine eșlik eden dramatik arazi değeri artıșı ile bu sermaye merkezileșmesinin üstüne inșa edildiği ișçilerin acınacak maașlarına bağlı olarak yașamaya zorlandıkları marjinal ve kentdıșındaki semtler arasında temel bir coğrafi çelișki bulunmaktadır. Yine de, olağanüstü biçimde, düzensiz ve meșakkatli ev-iș yolculukları henüz bir ekonomik çöküșe yol açmamıștır; ekonomik üretimin istekleri -ve özellikle ișçilerin ișyerine ulașabilmeleri ihtiyacı- toplumsal yeniden üretim gerekliklerinden kaynaklanan sıkıntılardan önceliklidir. Neredeyse çekilmez ev-iș yolculuğunun etkileri henüz ekonomik üretimi tehlikeye atmamıștır. Bunun yerine, bir “çaresiz esneklik” yaratmıș ve Katz’ın (yayımlanacak) “parçalayıcı gelișmeler” olarak adlandırdığı daha kapsamlı toplumsal çöküșün içine yedirilmișlerdir. 

Bu nedenle kentsel ölçeğin ve ișlevin bileșik yeniden yapılandırılmasının vardığı son nokta, geleneksel üretim temelli bölgelerin parçalanmasının ve toplumsal yeniden üretimin kentsel ölçekte artan yer değiștirmesinin sancılı, muhalefet yaratmadan gelip geçemeyecek, ama aynı zamanda kısmi olduğu gelișmiș kapitalizmin eski kentlerinde bulunmaz. Aksine, Keynesçi refah devletinin tam olarak kurulamadığı, kent ile toplumsal yeniden üretim arasındaki tanımlayıcı bağın hiçbir zaman çok iyi olmadığı ve eski biçimlerin, yapıların ve kentsel çevrenin daha az ayak bağı olduğu Asya’nın, Latin Amerika’nın ve Afrika’nın bazı bölümlerinin büyük ve hızlı büyüyen metropollerinde bulunur. Bu metropoliten ekonomiler yeni bir küreselliğin üretim merkezleri haline gelmektedirler. Kuzey Amerika, Avrupa, Okyanusya ve Japonya’daki savaș sonrası banliyöleșmeden farklı olarak; erken 21.yüzyılın dramatik kentsel gelișimi açıkça toplumsal yeniden üretim yerine toplumsal üretim tarafından yönlendirilecektir. Bu bakımdan, en azından, Lefebvre’nin kenti ve kentsel mücadeleleri toplumsal yeniden üretime dayanarak yeniden tanımlayan bir kentsel devrim ilanı -ya da Castells’in kentsel olanı toplu tüketime dayanarak tanımlaması- tarihin sayfalarında unutulacaktır. Eğer, Harvey’in (1985: 202,209) bir zamanlar gözlemlediği gibi, Keynesçiliğin gelișmesi ile “arz yönlü kentleșmeden talep yönlü kentleșmeye doğru” “kapitalizm vites değiștirdi” ise, 21. yüzyıl șehirciliği potansiyel olarak bu değișimi tersine çevirmektedir.

Ölçeğin yeniden yapılandırılması ve kentsel ölçeğin temkinli bir șekilde yeniden güçlendirilmesi -Giuliani’nin beș ilçelik bir dıș politika tutkusu- sadece neoliberal șehirciliğin bir kolunu ifade etmektedir. Bu, “toplumsal kimliklerin olușumunda kentler devletlerin yerini almaktadır” iddiasını öne süren siyasi coğrafyacı Peter Taylor’un (1995: 58) daha kültürel biçimde tariflenmiș hassas değerlendirmesi ile bütünleșir. Sao Paulo ve Șanghay, Lagos ve Bombay gibi kentler, sadece büyüklük ve ekonomik faaliyet yoğunluğu yönünden değil -zaten bunu bașarmıșlardır- esasen küresel ekonominin kuluçkaları, yeni kentsel biçim, süreç ve kimliğin öncüleri olarak daha geleneksel kentsel merkezlere meydan okuyabileceklerdir. Hiç kimse 21. yüzyılın kent devletler dünyasına bir geri dönüșe sahne olacağını ciddi olarak iddia etmemektedir -ancak kentsel politik ayrıcalıkların bölgeler ve ulus devletlerden geri alınması görülecektir.

Sonuçta, kentsel olanın toplumsal yeniden üretim yerine toplumsal üretimle yeniden tanımlanması hiçbir șekilde toplumsal yeniden üretimin kentsel yașamdaki önemini azaltmamaktadır. Tam tersine: devletin sorumluluklarının tamamen gözden çıkarılması sonucunda toplumsal yeniden üretim üzerine mücadeleler daha da önem kazanmıștır. Ancak devletin bu alandan çekilmesi toplumsal kontrol yönünden artan devlet etkinliği ile örtüșmektedir. New York’un rövanșçı kente dönüșümü yalıtık bir olay değildir, ve küresel ve yerel coğrafyaların yeniden ölçeklendirilmesi bağlamında daha otoriter devlet biçimlerinin ve pratiklerinin ortaya çıkıșını anlamak zor değildir. Swyngedouw’a (1997:138) göre, piyasa mantığının içi boșaltılmıș refah devletinin yerine konması, nüfusun önemli bir bölümünü kasten dıșlamakta, ve sosyal direniș korkusu yoğunlașan bir devlet otoriterliğini tetiklemektedir. Aynı zamanda yeni kentsel ișgücü artan bir biçimde, gittikçe küçülmekte olan devletin ekonomik mantığına tam entegre edilememiș marjinal ve yarı zamanlı ișçilerden ve kültürel ve politik ağları -sosyal yeniden üretim araçlarının bir parçası olan- alternatif sosyal pratik normları ve alternatif direniș imkanları sunan göçmenlerden olușmaktadır.

Kent 224 - Lütfü Dağtaş
Fotoğraf: Lütfü Dağtaş

Özet olarak, yapmaya çalıștığım șey New York, Londra ve Tokyo gibi kentlerin, küresel kentsel yerler ve yüksek finans hiyerarșisinde güçsüz olduklarını iddia etmek değildir. Bu merkezlerde finans ve diğer komuta fonksiyonlarının yoğunlaștığı inkar edilemez. Bunun yerine, bu gücü bir bağlama oturtmaya ve finans sermayesinin mutlaka üstün olduğu varsayımını sorgulama yoluyla kentlerin “küresel” olarak nitelendirilmesinin kriterini sorgulamaya çalıșıyorum. Eğer anılan küreselleșmenin ilk adımda üretimin küreselleșmesine yol açtığı iddiasında bir gerçeklik payı varsa, küresel kenti olușturanın ne olduğu konusundaki değerlendirmemiz herhalde bu iddiayı yansıtmalıdır. 


Kaynak: N. Smith, “New Globalism, New Urbanism: Gentrification as Global Urban Strategy“, N. Brenner ve N. Theodore (der) Spaces of Neoliberalism: Urban Restructing in North America and Western Europe içinde, 2002, Blackwell: UK.

(1) Küresel ölçekli bu kent tabanlı dış politika nosyonu, Barselona eski belediye başkanı Pasqual Maragal tarafından New York’ta düzenlenen uluslararası konferansa sunulan sosyal demokrat önerilerden bilinçsizce alınmıştı. Giuliani katılmayı reddetmiş ancak fikirlerini yine de kullanmıştır.

Devam Edecek

* Planlama Dergisi, Sayı 2006/2 s. 13-27

Sözlük’ten: Seçkinleştirme / Mutenalaştırma / Soylulaştırma*

SEÇKİNLEŞTİRME

Nil Uzun

Seçkinleştirme (gentrification), -akademik çevrelerde “soylulaştırma” ya “mutenalaştırma” olarak da adlandırılmaktadır- ilk olarak 1964 yılında, Ruth Glass tarafından “Londra’da işçi sınıfına ait yerleşimlerin orta sınıf tarafından işgal edilerek, gösterişsiz, müstakil ve/veya sıra evlerin etkileyici ve pahalı konutlara dönüştürülmesi” olarak tanımlanmıştır. (Glass, 1964; Palen ve London, 1984) 1970’lere gelindiğinde seçkinleştirme Boston, New York, Chicago, Washington DC gibi Amerikan kentlerinde de görülmeye başlamıştır. Zaman içinde örneklerin artması ile seçkinleştirme, üst orta sınıfın, çöküntü alanı haline gelmiş kent merkezinde yerleşmeyi tercih ederek aldıkları konutu onarmaları ve yenilemeleri ve burada yaşamaları biçiminde tanımlanmaya başlamıştır.

11472387125_dd0264628e_o.0.0

Seçkinleştirme üzerine yapılan sayısız kuramsal ve görgül çalışma sonucunda geliştirilen kuramlar temel olarak iki grupta değerlendirilebilir. İlk grupta seçkinleştirmeyi, kent içinde nüfusun yer değiştirmesine bağlı olarak farklılaşan getirim (rant) düzeyleri ile açıklayan ekonomik kuramlar bulunmaktadır. Bu gruptaki temel kuram Neil Smith tarafından, kentsel alanlarda yaşanan değer artışlarını irdeleyen ve yapısalcı bir yaklaşımla ortaya konmuştur. Smith, kent merkezindeki çöküntü alanlarının seçkinleştirilmesinin ardındaki nedenleri iki açıdan incelemektedir: Talep açısından bakıldığında, genç kentli profesyonellerin  ve çift-gelirli, çocuksuz çiftlerin uzun ev-iş arası yolculuklardan kaçındıkları için, kent çeperindeki banliyölerde yaşamak yerine, kent merkezindeki eski evleri satın aldıkları görülmektedir. Bu durum kent merkezindeki arsa ve konut değerlerinin yükselmesi ve bu alanda yaşayanların kentin başka alanlarına itilmesi anlamına gelmektedir. Bu açıdan Smith seçkinleştirmeyi kent içinde işçilerin yaşadığı mahallelerin orta sınıf alıcılar, mal sahipleri ve gayrimenkul yatırımcıları tarafından elden geçirilmesi ve iyileştirilmesi olarak tanımlamaktadır (Smith, 1986). Arz açısından ele alındığında ise, Smith “Getirim (Rant) Farkı Kuramı“nı ortaya koymaktadır. Bu kurama göre seçkinleştirme çoğu zaman yüksek gelir grubunun kent dışında yaşamayı tercih etmesi sonucu boşalan eski ve bakımsız konutlara daha düşük gelir grubunun yerleşmesinin ardından, diğer bir deyişle süzülme süreci sonunda ortaya çıkmaktadır. Seçkinleştirme, süzülme sonunda ortaya çıkan değer kaybına karşı piyasanın geliştirdiği bir tepkidir. Buna bağlı olarak getirim (rant) farkı çöküntü bölgesindeki bir alanın yenilendiğinde oluşacak potansiyel getirim (rant) düzeyi ile mevcuttaki getirim (rant) düzeyi arasındaki eşitsizliktir. Süzülme sürecinde getirim (rant) farkı, öncelikle sermayenin değerinin azalması ve devam eden kentsel gelişim ve büyüme ile ortaya çıkmaktadır. Süzülme ve mahallenin çökmesi süreci devam ettikçe getirim (rant) farkı büyümektedir. Smith’e göre seçkinleştirme arsa ve konut pazarının beklenen bir sonucudur (Smith, 1979).

Diğer grupta ise David Ley’in geliştirdiği tüketicinin yer seçim tercihlerinin altını çizen ve insan boyutunu ön plana çıkartan bireysel talep yaklaşımı bulunmaktadır. Ley, kişisel tercihleri, kültürel farklılıkları ve toplumsal değişimleri değerlendirerek “seçkinleştirmenin coğrafyası“ndan söz ederken seçkinleştirenlerin kültürel tercihleri ve demografik karakterleri üzerine vurgu yapmaktadır. Seçkinleştirenler kültürel farklılıklarını sergilemek istemekte ve yaşadıkları alanların da bu farklılıkları yansıtmasını sağlamaktadırlar. Demografik olarak bakıldığında ise daha çok yüksek eğitim düzeyi gerektiren profesyonel işlerde ve yönetim kademelerinde çalışan, tek başına yaşayan veya çocukları olmayan genç çiftler seçkinleştirme sürecinde yer almaktadır. Ley sanayi sonrası kentlerde ve toplumlarda ortaya çıkan yeni orta sınıf içinde yer alan, özellikle sanat ve uygulamalı sanatlar, medya, eğitim, sosyal hizmetler ve kar amacı gütmeyen çalışma alanlarında uzmanlaşmış alt gruplar üzerinde durmaktadır. Bu gruplarda yer alanların temel özelliği ekonomik durumlarını iyileştirmek ötesinde yaşam kalitelerini arttırmak istemeleridir.

Ley’e göre seçkinleştirme, bu sürece farklı aşamalarda katılanların tanımladığı iki aşamalı bir süreçtir. Birinci aşamada öncüler kent merkezindeki alanları kültürel değerleri, yaşam tarzları ve alanın tarihi değerlerinden dolayı yerleşmek için tercih etmektedirler. Bu grupta daha çok sanatçılar bulunmaktadır ve yatırım amaçları bulunmamaktadır. İkinci aşamada ise birtakım riskleri göze alıp kent merkezinde yatırım amacı ile yer seçen yeni orta sınıf bulunmaktadır. Zaman içinde ikinci aşamada öncülerin yerlerinden edilmesi de söz konusu olabilmektedir (Ley, 1996).

4b40a597b82d32cfcffa9d2c81f733c764644809

Seçkinleştirme üzerine yapılan saha çalışmalarında ise demografik, fiziksel ve ekonomik veriler değerlendirilmektedir. Aile yapısı, yaş, ırk, gelir, eğitim düzeyi, meslek, işyerindeki statü, mülkiyet durumu, konut stokunun durumu ve emlak değerleri seçkinleştirme sürecini tanımlayabilmek için en çok incelenen değişkenlerdir. Seçkinleştirenlerin kültürel birikimleri ve yaşam tarzlarını belirlemeye yönelik değişkenler ise çoğunlukla kullanılmamıştır. Yukarıda değinilen değişkenlere bakıldığında seçkinleştirenlerin genel özellikleri de ortaya çıkmaktadır. Yeni orta sınıfın içinde yer aldığı grup çoğunlukla özel sektörde çalışan profesyoneller ve üst düzey yöneticilerden oluşmaktadır. Yaş ortalamasının 25 ile 35 arasında değiştiği, eğitim düzeyinin yüksek olduğu bu grupta, çoğunlukla çocuksuz veya tek çocuklu çiftler yer almaktadır.

Kuramsal açıklamalar ve saha çalışmalarının sonuçları birlikte değerlendirildiğinde seçkinleştirmeden söz edebilmek için üç koşul ortaya çıkmaktadır. Öncelikle yüksek gelir grubunun düşük gelir grubunu terinden çıkartması söz konusudur. İkinci olarak, kentin merkezdeki bir bölgesinde daha önceden değer kaybetmiş bir konut stoku yenilenmekte ve değer kazanmaktadır. Son koşul ise söz konusu alandaki mülkiyet durumunun kiracılıktan sahipliğe doğru bir dönüşüm geçirmesidir.

Seçkinleştirme sonucunda eski konut alanlarının fiziksel yapısı değişirken, konutların ve sunulan servisin kalitesi de yükselmektedir. Seçkinleştirilen alanlarda yaşamakta olan birçok aile başka bir mahalleye yerleşmek durumunda kalırken, bu alanlarda düşük kiralı konut sayısı da azalmaktadır. Seçkinleştirme sürecinin sosyal etkileri daha büyüktür. İstekleri dışında yer değiştirmek durumunda kalanların kentte nereye gidecekleri belirsiz olmakla birlikte çoğunlukla bu nüfus kentin daha düşük gelir gruplarının yaşadığı konut alanlarında kendilerine yer bulabildikleri anlaşılmaktadır (Uzun, 2001).

Genel özellikle aynı kalmakla birlikte seçkinleştirmenin zaman içindeki evrimi üç farklı döneme ayrılabilir. Başlangıcından 1970’lere kadar süren dönem içinde teker teker yerleşen öncüleri seçkinleştirme de rol oynarken, takip eden yirmi yıllık sürede kentsel ve ekonomik yeniden yapılanma ile birlikte seçkinleştirme kent mekanında yayılmaya başlamıştır. 1990’larla birlikte de seçkinleştirme özel sektörün de katılımıyla oluşan genel bir kentleşme politikası haline gelmiştir (Hackworth ve Smith, 2001).

Konut alanlarındaki ve kentteki dönüşümün bir parçası olan seçkinleştirme sürecinin tanımlanmasına yönelik çalışmalar 1970’lerden başlayarak yabancı yazında yer alırken Türkiye’de konu ile ilgili çalışmalar, seçkinleştirme örneklerinin özellikle İstanbul’da gözlemlenmeye başladığı, 1980’lerin sonunda gündeme gelmiştir. İstanbul’da seçkinleştirme örnekleri, kentsel dönüşüm projelerinin önem kazanmasına paralel olarak, giderek artmaktadır.

Seçkinleştirmenin gözlemlenmeye başlaması ile bu süreç Türkçe yazında farklı şekillerde adlandırılmıştır. Cengiz Bektaş bu süreci tanımlarken “gentilizasyon” (Bektaş, 1996) ifadesini kullanmıştır. Zeynep Enlil (2000) ise “gentrification” teriminin Gönül Tankut tarafından Türkçe’ye “soylulaştırma” olarak kazandırıldığını ifade etmektedir. Başka bir çalışmada da (Ulusoy, 1995), “burjuvalaştırma” teriminin de bu süreç için kullanıldığı belirtilerek “soylulaştırma” terimi kullanılmıştır. Çağlar Keyder ise bu dönüşüm şeklini “mutenalaştırma” sözcüğü ile tanımlamayı tercih etmiştir (Keyder, 2000). 2000’li yıllarda özellikle İstanbul’da gözlemlenen seçkinleştirme örnekleri üzerinde yapılan çalışmalarda çoğunlukla “soylulaştırma” terimi kullanılırken bu oluşumda “soylu” sınıfının değil özellikle yeni orta sınıfın ve sanatçıların yer aldığı vurgulanarak bazı çalışmalarda “seçkinleştirme” terimi de kullanılmaya başlanmıştır.

Soylulaştırma 002

Kaynaklar:

Hackworth, J. ve Smith, N. (2000), “The changing state of gentrification“, Tijdschrift voor Economische en Sociale Geografie, c.92, ss.464-477

Bektaş, C. (1996), Ev Alma Komşu Al, Tasarım Yayın Grubu, İstanbul.

Ley, D. (1996) The New Middle Class and the Remaking of the Central City, Oxford University Press, New York.

Enlil, Z. (2000), “Yeniden İşlevlendirme ve Soylulaştırma” Domus M, Aralık-Ocak 2000, ss:46-49

Smith, N. (1979), “Toward a Theory of Gentrification“, Journal of American Planners Association, c.45, ss. 538-548

Ulusoy, Z. (1995), “Kentsel korumanın fiziksel boyutları“, 2. Kentsel Koruma Yenileme ve Uygulamalar Kolokyumu Bildiriler Kitabı, MSÜ Matbaası, İstanbul, ss. 95-99

Uzun, C. N. (2001), Gentrification in Istanbul; A Diagnostic Study, KNAG, Utrecht

Keyder, Ç. (2000), İstanbul: Küresel ile Yerel Arasında, Metis Yayınları, İstanbul.


* Kentsel Planlama: Ansiklopedik Sözlük, Derleyen Melih Ersoy, Ninova Yayıncılık, İkinci Basım, Nisan 2016, İstanbul. ss.393-395

 

Eşitsiz Gelişim: Doğa, Sermaye ve Mekânın Üretimi

Kitap Adı: Eşitsiz Gelişim: Doğa, Sermaye ve Mekânın Üretimi

Yazarı: Neil Smith, 18 Haziran 1954’te doğdu. Doktorasını John Hopkins Üniversitesi’nde Marksist coğrafyacı David Harvey‘in danışmanlığında tamamladı. İskoçyalı akademisyen Columbia ve Rutgers üniversitelerinde uzun yıllar çalıştıktan sonra New York Şehir Üniversitesi’ne geçerek burada Antropoloji ve Coğrafya dersleri verdi. Kentsel süreçler üzerine çalışmak üzere başladığı doktora tezi Eşitsiz Gelişim: Doğa, Sermaye ve Mekânın Üretimi olarak yayınlandı.

Coğrafya, mekân, doğa, sosyal teori ve tarih alanlarında çalışmalar yürüten Smith kentler, dünya ve kapitalizm arasındaki ilişkiyi araştırarak ve “doğanın üretimi” tezini savunarak coğrafyaya yeni bir boyut kazandırdı.

Eleştirel coğrafyanın önde gelen isimlerinden olan ve Marksist teoriye coğrafya alanında önemli katkılarda bulunan Smith 29 Eylül 2012’de hayatını kaybetti.

Türkçesi: Esin Soğancılar

Yayınevi: Sel Yayıncılık/Kentsel

Yayın tarihi ve yeri: Ekim 2017, İstanbul

Fiyatı: 26 TL.


0001723707001-1

Eleştirel coğrafyanın önde gelen isimlerinden Neil Smith’in Eşitsiz Gelişim: Doğa, Sermaye ve Mekânın Üretimi başlıklı bu eseri tutkulu bir çalışmanın ürünü. Tezine Henri Lefebvre’in Mekânın Üretimi’nde bıraktığı yerden başlayan Smith, insan doğasından yapılı çevreye, kent ölçeğinden kolonyalizmin coğrafyasına ve emperyalizmin küreselliğine kadar uzanan soyut ve somut mekânlarda görülen, düşünülen, incelenen doğayı merkeze alıyor. Doğa, sermaye ve mekânı bir bütünsellik içerisinde inceleyerek, doğayı insana dışsal bir “nesne”ymiş gibi ele alan yaklaşımın metafizik karakterinden kurtarıp maddileştiriyor.

Frankfurt Okulu teorisyenlerinin savının aksine, doğanın insanın üretici eyleminin kapsamı olduğunu ve verili koşullar çerçevesinde onu kendisiyle birlikte dönüştürdüğünden kapitalist gelişim dinamiklerinin çeşitli ölçeklerdeki mekânlar üzerinde nasıl eşitsiz bir karakter taşıdığına işaret ediyor. Tarihi coğrafyayla, kenti kırla, şehrin yapılarını ormanlarla, Güney Asya’nın fabrikalarını Amerika’nın düzlükleriyle buluşturan Smith, eleştirel mekân teorisinin kapsamını genişletiyor. Bundan milli parklar da nasibini alıyor!

Neil Smith’in Eşitsiz Gelişim’i entelektüel ve siyasi açıdan bir güç kazanma denemesi, insanlık durumunun hayati yönlerini dogmatik olmayan ve geniş kapsamlı bir çerçevede ele alan bir araştırma, gerçekten mümkün olan o başka dünya hakkında bize hâlâ ilham verip çok şey öğretebilen bir çalışma. Özenli okumayı ve tekrar okumayı hak ediyor. Pişman olmayacaksınız.

David Harvey