Bir Hayat Tarzı Olarak Şehir, Mekān, Meydan

Kitabın Adı: Bir Hayat Tarzı Olarak Şehir, Mekān, Meydan

Yazan: Hasan Taşçı

Yayınlayan: Kaknüs Yaınları

1. Basım, 2014 İstanbul

240 sayfa.

Hasan Taşçı – 1868’de Rize’nin Çayeli ilçesinde doğdu. 1991 yılında İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü’nden mezun olduktan sonra, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Çalışma Ekonomisi Anabilim Dalı Sosyal Siyaset Bilim Dalı’ndan “İşletmelerde Personel Eğitiminin Verimliliğe Etkisi” konulu tezle master derecesi aldı. 2012 yılında da “Kent Meydanı Kent Kimliği İlişkisi; Üsküdar Meydanı Örneği” adlı tezle doktora derecesi almıştır.

1990-1995 yılları arasında İlim Yayma Cemiyeti’nde yöneticilik, 1995-2009 yıllarında İGDAŞ’ta yöneticilik ve denetçilik yaptı.

Halen Esenler Belediyesi’nde Kütüphane Müdürlüğü ve Esenler Şehir Düşünce Merkezi tarafından çıkarılmakta olan Şehir ve Düşünce adlı derginin editörlüğünü yapmaktadır. Evli ve dört çocuk sahibidir.

Toplumların hayat biçimlerini etkileyen düşünsel, coğrafi, kültürel sosyolojik ve benzeri şartlar nelerdir ve bunların mekâna yansıyıp onu biçimlendiren boyutları nasıldır? Pek tabiidir ki şehri ya da kentsel mekânı algılayabilmek için bu sorulara cevap aramak gerekmektedir. Şehirlerin, kentsel mekânların ve meydanların varlık ve biçimlerinin o şehirde veya mekânda yaşayanların dünya görüşleriyle, hayat tarzlarıyla doğrudan ilintili olduğu genel kabul gören bir yaklaşımdır. Bir ön kabulle olmamakla birlikte, böyle bir arka planın var olabileceği düşüncesiyle hareket edilecek olursa, şehrin arka planındaki medeniyet olgusunu anlamak ve onu oluşturan toplumsal geçmişi açıklığa kavuşturmak, şehrin kendisinin veya mekânlarının daha iyi algılanabilmesini mümkün kılacaktır.

Medeniyetlerin kendi yaşam biçimleri ile uygarlık seviyelerini yansıtan en karmaşık ve kapsamlı yapı olan şehrin mekânlarını, sosyal, kültürel arka planlar olmadan anlayıp algılayabilmek mümkün değildir. “Mekânın doğasını” anlama çabası olarak adlandırabilecek çalışmalar sayesinde mekânla insan, mekânla toplum, mekânla mekân ve mekânla kentin ruhu arasındaki ilişkiler bütünü kavranabilmiş olunacaktır. Kaldı ki mekânla toplumun ve insanın ilişkisi, bu ikisi üzerinden mekânla mekânın ilişkisi anlamına gelmektedir. İnsanın ve toplumun mekânla ilişkisi ise mekân üzerinden kendileriyle ilişkilerini ifade etmektedir. Bu yönüyle “şehircilik sosyal bir faaliyettir.” “Bir nesne olduğu kadar, bir özne de olan kentin organik ve sembolik yapısı bir cetvel ve bir pergelle anlaşılamaz. Bir bilim olarak şehircilik ‘kentin şiiri ve metafiziğini’ anlayamaz, ayrıca anlamak da istemez.” Söz konusu metafiziği anlamak için ihtiyaç duyulan şey, teknikten daha çok mekânın felsefesi ve teknik donanımlardan daha çok amaçların belirlenerek mekâna dair yapım programının oluşturulmasıdır. Hatta varlığını uzun süre devam ettiren bir kentsel mekân, hızla değişen mimari tarzlara rağmen biçimsel olarak değişmiyorsa burada mimariden daha fazla sosyal ve kültürel yapıdan bahsetmek daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Böyle durumlarda mekân veya yapı güncel işlevlerinden ziyade meydana geldiği zaman sürecine göre değerlendirmeye tabi tutulmalıdır. 
(Tanıtım Bülteninden)

Ayrıca okumak için…

http://ruhunakitap.blogspot.com/2016/09/sehir-neydi-mekan-nasld-meydan-nerede.html

0000000605629-1

Kentlerin, binaların ve inşaat işçilerinin ressamı: Fernand Léger

Fransız kübist ressam, heykeltraş ve film yapımcısı Fernand Leger 1881’de Fransa Argentan’da doğdu. On altı yaşında Caen’da, daha sonra 1897-1902 yılları arasında Paris’te bir mimarlık bürosunda çalıştı. Cézanne‘ın yapıtlarını inceleme fırsatını buldu. Bu arada Apollinaire, Reverdy, Max Jacob ve Cendrars gibi ozanlarla tanıştı. 1909-1910 yılları arasında Ormanda Çıplaklar adlı tablosunu yaptı; bu büyük boyutlu tuval, ressamın Cézanne’dan esinlendiğini yansıtmakla birlikte onun “mimar” yanını da gözler önüne sermektedir.

Léger, Braque ve Picasso‘yla tanıştıktan (1910) sonra Tütün İçenler (1911), Düğün (1911-1912), Mavili Kadın (1912) gibi, kübizmin estetik anlayışına uygun, ama gerçeklikle aralarındaki bağın, Braque ve Picasso’nun aynı dönemdeki tuvallerinden çok daha dolaysız olduğu yapıtlar verdi. 1913’te Biçim Karşıtlıkları adlı bir dizi tablo yaptı. Her biri son derece ilgi çekici birer inceleme sayılabilecek olan bu
tuvaller aracılığıyla sanatçının silindir, kare, dikdörtgen hacimlerden yararlanarak sağladığı hareketin dinamik anlatımı, sanki tümüyle figüratif öğelerden kurtulmuş gibidir. Bununla birlikte, bir yıl sonra gerçekleştirmiş olduğu ve Merdivenler olarak adlandırılan tuvallerinde, belli belirsiz bir figür gözlenebilir, ama bu yapıtlar Biçim Karşıtlıkları’ndaki ritmik düzenlemeyi sağlayan ilkelere göre gerçekleştirilmiştir.

NESNENİN ÖNEMİ

Birinci Dünya savaşının sonlarına doğru gerçekleştirmiş olduğu tablolarda nesneler varlıklarını korur. Ressamın gündelik yaşamdan esinlenerek geliştirdiği temalar sırayla kenti, makineleri ve makineleşmeyi anlatır (Diskler. 1918; Kent 1919). Bu biçimler evreninde, başlangıçta hiç rastlanmayan insan figürlerinin zamanla belirdiği ama, bilinçli olarak her türlü anlatımdan yoksun bırakılıp kişiliksiz,
yansız ve soyut birer görünüm kazandıkları görülür.

1921’de Andre Malraux’nun Lunes en papier (Kağıttan Aylar) adlı yapıtını resimleyen Léger, İsveç Balesi için de Dünyanın Yaratılışı’nın (müzik: Darius Milhaud) dekorlarını yaptı. 1923-1924 yılları arasında senaryosuz film olan Ballet Mécanique’i (Mekanik Bale) gerçekleştirdi. Burada, bazı nesneler, doğal olarak kişilere ayrılmış olan bir uzamda hareket ederler. Bu deneyimden kısa bir süre sonra, resim çalışmalarına, hareketi getirme isteği giderek belirginleşti. Sanatçı “uzamdaki nesneler” olarak adlandırılan bu döneminde Pipolu Natürmort (1928). Anahtarlı Gioconda (1930) isimli tabloları yaptı.

DÜZ RENKLER

1940’ta Paris’ten ayrılarak Marsilya’ya yerleşen ve çalışmalarını burada sürdüren Fernand Leger daha sonra A.B.D’ne giderek İkinci Dünya savaşının sonuna kadar orada kaldı ve renk ile deseni birbirinden ayırabilmeyi sağlayan bir yöntemle çalıştı. Bu yönteme göre gerçekleştirmiş olduğu büyük kompozisyonları arasında Kır Partileri (1952-1954), Çiçekli İki Kadın (1954) vardır.

Léger ayrıca 1952-1954 yılları arasında İnşaat İşçileri, vb. yapıtlarını gercekleştirdi, ardından on iki metrekarelik bir alan kaplayan anıtsal Büyük Geçit Töreni kompozisyonunu tamamladı (1954).

Leger’nin kullandığı kompozisyon yöntemleri, kesin bir geometrik desene, tuval üstüne, sert karşıtlıklar oluşturacak biçimde düz olarak sürülmüş canlı renklere dayanır; tablolarındaki bütün öğeler, biçimlerde denge sağlamaktan çok kararlılık sağlanmasına katkıda bulunurlar. Kararlılık etkisinin sürekliliği Léger’in giderek m0zaik, seramik ve vitray gibi tekniklere yönelmesine yol açtı ve bu tür yapıtları doğrudan doğruya mimarlık alanına uygulandı. Sözgelimi, Assy Şapelinin mozaikleri (1949), Manhattan’daki Birleşmiş Milletler Sarayı’nın duvar süslemeleri (1952), çok renkli seramik heykeller ve Audincourt Kilisesi’nin vitrayları (1951) bu yapıtları arasında sayılmaktadır.

001
Fernand Léger Newyork’taki atölyesinde…
002
Fernand Léger
003
Fernand Léger Ulusal Müzesi
004
Şehir, 1919
005
Fernand Léger
006
İpli inşaat işçileri
007
İnşaat işçileri
008
Büyük Gösteri, Pasadena Müzesi
009
Fernand Léger
010
İnşaat işçileri
011
Fernand Léger
Fernand_Léger,_1912-13,_Paysage_(Landscape),_oil_on_canvas,_92_x_81_cm
Peyzaj (Landscape), 1912–13, kanvas üzerine yağlı boya, 92 × 81 cm
1024px-Fernand_Léger,_1914,_Paysage_No._1_(Le_Village_dans_la_forêt),_oil_on_burlap,_74_x_93_cm,_Albright-Knox_Art_Gallery
Peyzaj No. 1 (Le Village dans la forêt), 1914, çuval bezi üzerine yağlı boya, 74 x 93 cm, Albright-Knox Sanat Galerisi
Fernand_Léger,_1919,_The_City_(La_Ville),_oil_on_canvas,_231.1_x_298.4_cm,_Philadelphia_Museum_of_Art
Şehir (La ville), 1919, kanvas üzerine yağlı boya, 231.1 × 298.4 cm, Philadelphia Sanat Müzesi
1024px-Fernand_Léger_-_Grand_parade_with_red_background_(mosaic)_1958_made
Kırmızı arka planlı büyük geçit, 1958 (çizimi 1953), mozaik, Victoria Ulusal Galerisi
013
Fernand Léger Müzesi

Cumhurbaşkanlığı manifestolarına göre kent ve yerel yönetimler (2)

Ali Rıza Avcan

Cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılan adayların cumhurbaşkanı oldukları takdirde neler yapacaklarını gösteren manifestolarda kente ve yerel yönetimlere dair neler vaat ettiklerini araştırıp incelediğimiz yazı dizimizin bugünkü bölümünde Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) adayı olarak seçime katılan Recep Tayyip Erdoğan‘ın manifestousunu ele alacağız.

Recep Tayyip Erdoğan 15 Mart 2003 – 10 Ağustos 2014 tarihleri arasında 9 yıl 4 ay 25 gün süreyle başbakanlık, 10 Ağustos 2014 – 24 Haziran 2018 tarihleri arasında 3 yıl 10 ay 14 gün süreyle cumhurbaşkanlığı; toplam olarak 15 yıl 3 ay 9 ay başbakan ya da cumhurbaşkanı olarak ülkeyi en üst düzeyde yönetmiş; bu anlamda şimdiye kadar defalarca seçim bildirisi ya da hükümet programı hazırlamış bir siyasetçi.

Daha önceki seçim bildirilerini anımsadığımızda daha içerikli olduğunu, birçok konuya değindiğini, asıl önemlisi her bildiriyi büyük, abartılı projelerle doldurduğunu anımsıyoruz.

Ama bu kez adeta fazla hazırlık yapılamadığı için bir gecede hazırlanmış gibi bir manifesto ile karşı karşıya kalıyoruz.

Hem de bol bol “biz“, “bize” ve “bizdik” sözcükleri kullanmanın dışında öznesi “biz” olan hamaset dolu bir metinle karşılaşıyoruz.

Bütün bu “biz” söylemiyle yazılmış metnin bir partinin lideri ve adayı için hazırlandığını hatırladığınızda “biz“den kastedilenin o partiye ya da liderine oy verip destekleyenlerle sınırlı olduğunu, oy vermeyip desteklemeyenlerin ise “onlar” olduğunu kolaylıkla anlayabiliyorsunuz.

Biz” olanın “millet” olduğu iddia edilse bile…

Cumhurbaskani-Erdogan-AK-Parti-secim-manifestosunu-acikladi-5468

12 punto ile yazılan toplam 22 sayfalık mmanifestoda kullanılan 4.695 sözcükten 72’sinin “biz“, 8’nin “bize“, 11’inin de “bizdik” olduğunu, hamaset diliyle adeta bir “kahramanlık menkıbesi” gibi yazılmış bu metinde 1071 Malazgirt savaşının, Söğüt’ün, Osman Gazi’nin, Fatih’in, Süleymaniye’nin, Yavuz’un, Selahaddin Eyyubi’nin, Abdülhamit’in, Kut-ül Amare’nin, Seyit Onbaşı’nın, Çanakkale’nin, Sütçü İmam’ın, Hasan Tahsin’in, Nene Hatun’un, Şahin Bey’in, Gazze’nin, Somali’nin, Arakan’ın, “One minute“ın, Fırat Kalkanı’nın, Zeytin Dalı’nın ve tabii ki 15 Temmuz’un unutulmadığını görüyor ve 15 asırdır Okçular Tepesi’ni beklediklerini öğreniyoruz.

Dünyanın dört bir köşesindeki isimlerin teker teker sayıldığı bu metinde tek bir “kent” sözcüğüne rastlamayıp onun yerine kullanıldığını anladığınız “şehir” sözcüğünün 4 kez kullanıldığını, “yerel” ya da “mahalli” sözcüklerinin ise hiç kullanılmadığını görüyorsunuz.

Gezi kalkışmasıyla istikrarımıza kastettiler, şehirlerimizi talan ettiler, demokrasimizi hedef aldılar.

Mamur kılınacak şehirlerimiz, işlenecek bereketli topraklarımız, yetiştirilecek yavrularımız var.

Şehirlerimiz kültür sanat üreten kimlikli şehirler haline gelecek.

Kent sözcüğü yerine tercih ettikleri “şehir” sözcüğü ile ifade ettikleri topu topu bu üç tümce… Bunun dışında “kent” ya da “şehir”le ilgili başka bir şey yok!

Kent” ya da “şehir“lerle ilgili dolaylı iki sözcük ise, seçimlere az bir zaman kala bir seçim rüşveti olarak yasalaştırdıkları imar affıyla ilgili olarak, Ülkemizdeki bağımsız binaların yarısını oluşturan imarsız veya imara aykırı yapıların durumuna hukuki çözüm getirdik. Böylece kentsel dönüşüm ve planlı yapılaşma çalışmalarının önündeki engelleri kaldırmış olduk.” dediklerini görüyoruz.

Yaptıkları, yapacakları ve vaat ettikleri topu topu bu kadar!

Kentler ve yerel yönetimler üzerine başkaca bir şey söyledikleri yok!

Tabii ki 15 yıldır yaptıkları, yapmak istemedikleri, yapamadıkları hepimizin gözü önünde ya da hafızalarımızda…

O nedenle “Ahdim olsun ki” diye başlayan vaatlere aklı başında olan kimse inanmıyor, inandırıcı bulmuyor.

Çünkü “Ahdim olsun ki” diye başlayıp söylediklerinin nasıl yapılacağına ilişkin hiçbir açıklamaya gerek duyulmuyor. Bütün bunların yapılacağının tek garantisi, “Ahdim olsun ki” diyen kişinin kendisi.

dvye7zww4ag74e6

Aynı kişi eskiden, hepsi de çok anlamlı olmasa bile, bir takım gösterişli projeleri sıralamayı severdi. Bu kez Kanal İstanbul ve 1915 Çanakkale Köprüsü, bir de son mitinglerde ortaya attığı “Zihni Sinir Projesi” niteliğindeki “Millet Kıraathanesi Projesi” dışında bir proje sayamıyor.

Ele alıp incelemeye çalıştığımız manifestonun en iyi yanı da bu galiba.

Devam edecek

 

Kenti Durduran Şehir

Kitabın Adı: Kenti Durduran Şehir

Yazarı: Lütfi Bergen

Yayınevi: MGV Yayınları

Basım Yılı: 2016

Sayfa sayısı: 440

Kenti durdurmak istiyoruz. Bu kitabın temel hedefi bu topraklarda yaşayan insanları “kentleşmenin” bize ait olmadığı fikrine döndürmektir. 

Kentleşme “kapitalist birey” felsefesinin bir neticesidir. Kentleri küçültmek/pazarları üreticiye açmak/mahalleler halinde yeniden örgütlenmek/çalışma kavramını yeniden tanımlamak (her hane sahibini istihdam etmek) insanı kaybettiği şeylere: cemaat, merhamet, inanç / emniyet kavramlarına kavuşmak istiyoruz.

Bu kitap, kapitalizme karşı bir hareket hattı oluşturma kaygısı ile kaleme alındı. Kent durdurulmalıdır. Çünkü kapitalizm, mazlumun sömürülmesi, esnaf/zanaatkâr/çiftçi kesimlerin küresel sermaye tarafından ezilmesi durdurulmalıdır. Geleneksel İslam şehri kamusal mekanları mahalle, cami, bedesten, vakıf mülkü, külliye vs. gibi tasarruflarla büyütmekte-yaymakta mahrem alanı kurmakta ve kapitalist birikime izin vermemekteydi. Müslümanlar kentleşme ile geleneksel mekanlarını kaybettiler ama bu kaybedişe itiraz geliştirecek teorik temelleri bulamadılar. Bir toplumun mekan hafızasına 40 yılda bir değişmeye uğrayacak şekilde müdahale edilmeye başlanmışsa orada toplum olmanın unsurları kaybedilmiş demektir.

Mekanı olmayan bir topluluğun tarihi yoktur.Tabiat içinde biz, yani insan ve değerleri, kimliği, tarihi olan adamla tarihe kavuşan bir varoluştur.


Bu kitap kapitalizme karşı direnen Müslüman adama “mekân” algısı vermek üzere kaleme alınmış ve Müslüman şehri’ni kurmak için yola düşmüş adam-kadınlara ithaf edilmiştir.


İslamcılık ve endüstriyel kalkınmacılık eleştirilerime rağmen kitabıma teveccüh gösteren Anadolu Gençlik’e kalbi teşekkürlerimle…

bozulan-istanbul-silueti

İÇİNDEKİLER

ÖNSÖZ

1. BİR DÜNYANIN ARDINDAN

Sivil Kentten Muhtar Topluma Osmanlı

İslamcılığın kentleşmesi

Şehir Müslüman’dır

Kent-Şehir-Esnaf

Gençlik, Kent ve Modernleşme

Birleşik Mahremiyetler
Hacı Bayram Veli: Bir Şehrin İmarı

 Ey Ahi, Şehir Kapitalizme Karşıdır

2. KUTSALIN BETONLAŞMASI

Kutsalını Unutan Kent

 Şehir, Mahalle ve Kent

Kent, Şehir ve Modernleşme – Göğe Yükselen Konut İdeolojisi

Kent Bir Zindandır

Kent ve Anti-Kapitalizm

Kentin Durdurulması

Kentin Ölümü
Kentleşme, Kapitalizm ve Madunların Öfkesi
Mahremiyet-Mekan-Kentleşme

3. EVİ KURMAK

Ev Nedir? Konut Nedir?

Türk Evi: Kimse Kimseyi Kirletmiyor

Türk Evi’nin Edebi

 Hayriye Ünal’ın Nazarından Necatigil’in Evler Şiiri

Orta Halli Osmanlıların Evi ve Mahallesi

Kapitalizme Karşı Mahalle
Osmanlı Mahallesinden Günümüze

Aile ve Kentleşme

4. SEKÜLER KAFESLER – İLAHİ HAKLAR

Haklar ve Yasalar Hakkında

Haklarımız 1: Manzara Hakkı
Haklarımız 2: Emniyet Hakkı
Haklarımız 3: Yürüyüş Mesafesi Hakkı
Otomobil ve Kent

Bayram Kent ve Otomobil

Kutsal Otomobil

Bir Sömürgeleştirme Olarak Futbol

Olimpiyat İstanbul

Post-Endüstriyel Kafes

Kentleşme, Ulus-Devlet ve Sekülerizm

5. ESNAF – SUFÎ VE FIKIH ŞEHRİNİ KURACAK

Metro’da Cuma Kılmak

Cum’a ve Şehir

Uygarlığın Engellenemez Yayılışı ve Medeniyet

Uygarlık Batı ve Fıkıhla Yaşamak
Ahi Var İken Yort Savul: İşçi İmal Etmek

Sufi – Kent ve Bereket

Şehir ve Sufi

Derviş ve Cemaat

Esnaflaşma Hareketi

Modern Devirde Melami

Dindarlık-Kapitalist İç Çelişkiler 

6. KENT İSYANINI DÖNÜŞTÜRMEK

Kentsel Devrim & Asi Kent: Henri Lefebvre & David Harvey

AVM – Kapitalizm ve Ahilik

Anadolu’nun Dini ve Laikliği

Kapitalizmin Dönüşümü ve Anadoluculuk

Anadolu’da İktisadi Çatışma: Kent ve Toprak

Ahilik- Köylülük 1

Ahilik- Köylülük 2

7. MEDİNE’NİN (ŞEHRİN) İNŞASI

Kapitalist Toplumda Yaşamak

Medine (Şehir) 1

Medine (Şehir) 2

Plütonomi-Prekarya-Occupy

ŞEHRİ YENİDEN KURMAK

Z Ddergisi İle Röportaj

Tasfiye Dergisi İle Röportaj

SAMSUNG CSC

KİTABIN DEĞERLENDİRMESİ

Abdülkadir Aksoy, Araştırma Görevlisi, Sakarya Üniversitesi

İnsan & Toplum Dergisi, Haziran 2014, Cilt 4, Sayı 7, s. 241-244

Kent, kentleşme, kalkınma kavramları sıkça tartışılagelmekte ve bu konular üzerinden ülkelerin-toplumların gelişmişlik düzeyleri belirlenmektedir. Bu bağlamda kentleşme, Sanayi Devrimi’nden günümüze değin sürekli yükselen seyir izlemiştir. Çünkü Sanayi Devrimi ve kapitalist sermaye birikimi ile birlikte kırdan kente göçler hızlanmış ve modern kentleşmeler oluşmaya başlamıştır.

Lütfi Bergen, aslen hukukçu olmakla beraber, ticaretle uğraşmış ve bu sırada da değişik konularda makaleler ve kitaplar yazmıştır. Bergen medeniyet, ahlak, din-iktisat ilişkisi, kent-şehir gibi konularda çeşitli dergi, gazete ve diğer platformlarda yazılar ve kitaplar neşretmiştir. Bergen eserini, Türkiye’deki kentleşme sürecini “bize ait olmadığı” tezinden yola çıkarak yedi bölümden oluşturmuştur. Kentleşme sürecinin en temelde modernite ve kapitalizm ile ilişkisinin sorgulanması gerekliliği kitaptaki temel vurgulardan birisidir. Bu sorgulamalar ile Bergen nihayetinde kentin şehir olmadığı, uygarlığın ise medeniyet olmadığı çıkarımına varır. Bergen bu ayrımı kitapta sıklıkla vurgular medeniyet-uygarlık ile şehir-kent kavramlarının birbirinin ikamesi olmadığını ifade eder.

Kentler değerlerimizi öldürmektedir, modern kent ölüler diyarıdır.” (s. 54) ifadesi ile Bergen, kentlerin beraberinde getirdiği olumsuzlukların haberini vermektedir. Bu olumsuzlukları iki temel başlıkta toplamak mümkündür; ilk olarak kentleşme Türk değer yargılarında çözülme ve bozulma oluşturmuştur. İkincisi ise, kentleşme bazı baş edilemez ekonomik sorunlar üretmiştir. Bergen eserinde kentlerin büyümesinin bu iki sorunu daha da girift kıldığını belirtmektedir.

Kentleşmenin ve büyük kentlerin ortaya çıkması ile sanayi toplumunun oluşması beraber düşünüldüğünde bu süreç tüketim toplumunu meydana getirmiştir. Bu durum ise kentlerin sosyal bağları artırmasının aksine akrabalık, aile ve mahalle gibi aidiyetleri büyük oranda zedeleyerek ortadan kaldırmaktadır. Yine kentleşme olgusu dinin kent merkezindeki konumunu değiştirerek toplumsal alandan dinin soyutlanmasını gerçekleştirmiştir. Ayrıca sanayileşmenin beraberinde getirdiği çalışma hayatı kentlerdeki bireylerin yabancılaşmasını ortaya çıkarmıştır. Bu sebepledir ki “seküler kafes” olarak kentler, İslam şehirlerinin aksine değerlerin bizatihi yaşamın içerisinde yer almasına izin vermemektedir.

Öte yandan kentler, ekonomik tahribata da yol açmıştır. Bergen bu durumun görüldüğü alanların tespitini birkaç alanla ifade eder. Bunlardan ilki, hızlı göç ve bunun neden olduğu altyapı, konut, ulaşım, eğitim ve sağlık alanlarındaki taleplerdir. Bu talepler Türkiye’nin ekonomide ithalata dayalı olmasını da doğurmuştur. Kentleşmenin ekonomik hasarlarından ikincisi kentlerin dikey olarak genişlemesi/yükselmesi sebebiyle oluşan pahalılıktır. Bununla birlikte kentlerde oluşan aşırı bireysellik ve yabancılaşma, değerlerin çözülmesini beraberinde getirerek yalnızlığın ve suçluluğun giderilebilmesi için yeni kurumlar oluşmasını gerekli kılmıştır. Bu kurumsal maliyetler kentleşmenin menfi yansımasından başka bir şey değildir. Son olarak kentler konutların pahalılaşmasına neden olarak da sakinlerine ilave maliyetler yüklemektedir.

Bergen’in eserinde vurguladığı önemli bir nokta da kentlerin toplumsal mekân hafızasından yoksun bireyler oluşturmasıdır. Çünkü konutların ortalama ömrü 40 yıla kadar düşmüştür. Bu durum mekân üzerinden kuşaklar arası değer aktarımını ortadan kaldırmaktadır. Modern ve gösterişli konutlar yapmak adına her kentleşme yasası ile bu gün yaşadığımız kentlerden daha da uzaklara gidildiği fark edilmemektedir. Böylelikle oluşan modern rasyonalist AVM kültürü Müslümanları mahallesinden ve toprağından sürerek mekânı ve tarihi olmayan bireylere dönüştürmektedir (s. 294).

Yazar, kentlerin bu yıkıcı ontolojik duruşunun İslam şehirlerinde olmadığı bahsini tekrar tekrar belirtmektedir. Çünkü Bergen’e göre İslam şehirlerinin iki ana unsuru, din ve esnaf kurumlarıdır. Bu bağlamda şehir medeniyeti, kapitalizmin meydan okuması olarak bu iki unsuru feodalizmin değeri olarak kente dönüşmesi gerekliliği sürecinde aşınmıştır. İslam şehir tarihleri incelendiğinde mahallelerin merkezinde cami ve bedestenler bulunmaktadır (s. 68). Böylece merkezine dini ve esnafı konumlandıran şehir medeniyeti, kendi değerlerine yabancılaşmayan toplumsallık üretmiştir.

Eserde, İslam şehrinin toplumsallaşmayı işlevselleştiren fiziki yapıda inşa edilmesi önemli bir bakış açışını yansıtmaktadır. Yazara göre İslam şehirlerinin temelini oluşturan fiziki unsurlar cami, pazar ve darü’l imare’dir. Şehir bunların etrafında dairevi şekilde örgütlenir ve otonom yapılanmalara dönüşürdü. Kendine özgülüğün sağlanmasında kuşkusuz mahallenin önemli bir etkisi bulunmaktadır. Ama önemli bir nokta da camilerin bugünkü anlamıyla sadece ibadet edilen yerler olmayıp aynı zamanda toplumsal sorunlar ve çözümleri için de toplanılan bir yerdir. Yine çarşı bedesten türü yapılanmalar da esnaf ve zanaatkârlardan oluşan ve çoğunlukla aynı mesleklerin yakın yerleşmeleri şeklindeki bir pazar sistemi de bu otonom yönetimin oluşmasında etkilidir (s. 351).

Bergen bu noktada Ahilik teşkilatına büyük önem atfederek onun ekonomik ve sosyal alanı düzenlediğini ifade etmektedir. Usta-çırak ilişkisi sadece mesleki eğitim değil aynı zamanda ahlaki eğitimi de kapsar. Bu sebeple Ahilik çocukların ve gençlerin “aylak” olmasının önünde set kurar. Ayrıca özellikle Osmanlı şehirlerinde esnaf ve sanatkârlar arasındaki ilişki dinî inanç ve değerler içkin olduğundan dinî sınıf ile ticaret kesimi arasında bir ayrışma oluşmamıştır (s. 69). Fakat bu durum Türkiye’nin kapitalistleşme sürecindeki ticaret-değer ayrışması kentlerin de bu durumun taşıyıcısı konumuna bürünmesi evresine geçişi beraberinde getirmiştir. Yazar eserinde Ahiliği medeniyet inşasında çok önemli görerek adeta “modern zaman Melamiliği” (s. 282) oluşturmaya çalışır.

Bergen’in kapitalizm, modernizm ve Batı karşıtı şehir medeniyeti sorgulaması Türkiye’deki İslamcı ve muhafazakâr düşünceden ayrılmaktadır. Bergen, İslamcı ve muhafazakâr siyasi partilerin ve düşüncelerin aslında Batı karşıtı söylemlerine rağmen kalkınmacı düşüncelerinden dolayı Kemalist düşünceden farklı olmadığını söyler. Bu minvalde Milli Görüş hareketinin de bu konudaki yaklaşımının yine Batılı ilkeler ve yöntemlerle Batı’yı alt etme üzerine temellendiğini ileri sürmektedir. Bergen istisnai olarak Anadoluculuk düşüncesinin ve özellikle Nurettin Topçu’nun fikirlerinin Anadolu şehri oluşturmada kilit rol oynayacağını iddia etmektedir. 

Mahalle olgusu Bergen’in eserinde kilit kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü mahalle; üretim sahasıdır, vergi birimidir, yönetim birimidir, eğitim birimidir ve toplumsal kefalet oluşturur (s. 163). Bu bağlamda şehir aslında değer üreten dişil nitelikte iken kent aileyi ve kadını farklılaştırdığından dolayı erildir (s. 361). Bu niteliklerinden dolayı mahalle kapitalist gettolaşmanın en önemli engelleyicisidir. Osmanlının yıkımı ile sonlanan mahalle sistemi günümüzde mezkûr görevlerini yerine getirememektedir. 

Yazarın “Seküler Kafeslerdeki İlahî Haklarımız” başlıklı bölümdeki haklar başlıkları çalışmanın sadece eleştiriden ibaret olmadığının bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. Haklar bahsinde konu edilen ilk hak manzara hakkıdır. bu bağlamda yazar özellikle apartman kültürünü eleştirerek gökdelenlerin “gölgesinde” kalan evlerin mülkiyet hakkının zedelendiğini ifade eder. Kapitalizme, “Gökdelenlerinle gölge etme başka ihsan istemez.” diyerek manzara hakkının müdafaasını önermektedir. İkincisi emniyet hakkıdır. Emniyet hakkı bireylerden öte devlete yöneliktir. Özellikle geleneksel Türk evlerinde ev mahrem alandır ve devlet bunun korunmasını sağlamakla yükümlüdür. Son olarak üçüncüsü yürüyüş mesafesi hakkıdır. Böyle bir hakkın olmadığının söyleneceğini dile getiren yazar bunu şu şekilde temellendirmektedir: bu hak devlete karşı Müslüman toplum perspektifi ile dile getirilmiştir. Bu bağlamda modern kentler insanların yürüyebilmelerini neredeyse imkânsız hâle getirmektedir. Çünkü bütün tasarımları otomobil üzerinden oluşmaktadır. Bu otomobil düşkünlüğünü yeni emperyalizm olarak gören yazar, herkesin iş yerine yakın eve sahip olmasıyla otomobil, petrol ve lastik gibi büyük harcama kalemlerinin yok olacağını iddia etmektedir (s. 189-198).

Bergen eserini modern kentleşmecilik eleştirisi üzerinden yürütmektedir. Ancak akla “Eleştiriden ötesi var mı?” sorusu takılabilir. Bu noktada yazar, modernleşmeyi eleştirmenin antitez olarak adlandırılmaması gerektiğini belirtir. Batı’daki kentsel hareketlerin gelişiminin kent modeli oluşturduğunu, İslam’da ise şehrin bundan farklı olduğunu belirtmek en azından ayrıştırma yapmak demektir. Fakat Bergen’e göre buradaki asıl mesele dile getirilen eleştirilerin çözümsüzlüğü değil Müslümanların birey felsefesinden kendisini kurtarması yönündeki belirsizliklerdir. Yazar bunları çözümsüzlük olarak görmenin Müslüman toplum olmayı göze alamayan kentte kalmakta ısrarlı Müslüman tefekkürünün şizofren yapısından kaynaklandığını dile getirmektedir (s. 334-335).

Buradan hareketle yazar İslam şehri oluşturabilmek adına “Ne yapmalı?” sorusuna birkaç maddede karşılık vermektedir. İlk olarak mevcut mahalleler dernek/vakıf hâline gelerek her evi bir hane olarak tescillemelidir. İkincisi, mahalle sakinleri mahallenin düğün evi, cenaze evi, toplantı salonu, kütüphane vd. hizmetler için para toplamalı ve bir sosyal alan inşa etmelidir. Üçüncüsü, evsiz ailelere konut tahsili yapılmalıdır. Dördüncüsü, mahallede yeşil alan, park, sera olmalıdır. Beşincisi, mahalleyi kayyım ya da hakem yönetmelidir. Altıncısı, mahallede bekçi olmalı ve mahallenin emniyet ve huzurunu sağlamalıdır (s. 358).

Bergen’in eserini inşa ettiği ti temel dinamikler modern kentleşmeye dayalı uygarlığın, İslam şehir medeniyetinden farklı olduğu tezidir. Her ne kadar bu tez önceleri değişik kişiler tarafından iddia edilmiş ise de Bergen bu eleştirilerin sonunda ortaya atılan önerilerinde yine kalkınmacı ve Batıcı olduğunu iddia eder. Bu bağlamda eserin alternatifi, çok genel hatlarla Nurettin Topçu’nun fikirleri etrafında oluşmaktadır. Tabi ki eser tek başına modern kentleşmeciliğinin ve konut politikalarının oluşturduğu tüm sorunları çözme iddiası olarak görülemez. Kaldı ki bu kentleşmecilik fikri Türkiye’de TOKİ gibi üst bir kurum tarafından sürekli yineleniyorken bu durum daha da güçleşmektedir. Bergen’in kentleşme üzerine söylemleri, daha çok kentleşmenin mevcut değerler dizisi üzerine kurulmuştur. Bu bağlamda, kapitalist kalkınmanın taşıyıcısı olduğu söylenen mevcut kentleşme anlayışının alternatifi olarak sunulan “şehir-medeniyet” yaklaşımının çok muğlak göründüğü söylenebilir. Bu muğlaklığın, kentleşmeye yönelik eleştiriyi değersiz kılmamakla birlikte yeni bir paradigma olabilmenin de uzağında olduğu düşünülmektedir.

Adobe Photoshop PDFModern kentleşmecilik, kapitalist dalga ve küreselleşme süreçleri ile birlikte tüm yerel değerleri altüst ederken Müslüman şehir medeniyeti kurma fikri romantik görülebilir. Fakat yıkıcı kentleşmenin tahribatı hakkında düşünürken bu türden birbirine alternatif görüşlerin varlığı, çözümü daha yerli kılma olanağı tanıyabilir. Zaten yazar daha kitaba başlamadan, kitabın amacının “kapitalizme karşı direnen Müslüman adama/kadına mekân algısı oluşturmak” olduğunu belirterek eserini bu algının arayışında olanlara ithaf etmiştir.

 

 

 

Jean-Jacques Sempé

17 Ağustos 1932, Bordeaux doğumlu Fransız karikatürist ve çizer Jean-Jacques Sempé , ayrıntılara önem veren ince işli ve geniş mekanlı çizimlerin sahibidir.

Özellikle Pıtırcık kitaplarının çizeri olarak tanınan Sempé, 1957’den itibaren Paris Match, Punch, L’Express, Pilote, New York Times, New Yorker, vs. gazete ve dergilerde çizerlik yapmıştır..

Bugün sizlerle paylaştığımız çizgiler ise şehirde yaşayan insanların gündelik koşuşturmacaları ve açmazlarıyla kentlerin geçirdiği mimari dönüşümü mizahla yorumlayan, her yaştan okura seslenen usta işi karikatürlerden oluşmaktadır.
 
İçinde yaşadığımız çağa nüktedan bir gözle yeniden bakmamızı sağlayan Sempé, çoğu zaman sözsüz, yer yer kısa cümlelerle tamamladığı karikatürleriyle ince ince güldürüyor; geniş geniş düşündürüyor. 

Çizdiği kentler esas olarak sakin sessiz, konforlu Fransız kentlerine ait olsa da sıkışık trafiği, yayaları ve gökdelenleri dikkate aldığınızda yaşadığımız kentlere de benzediğini görürüz.

3 dessin-de-sempe-1A22c0379fd8f27be67ccb3fe7d3e404f862SempeRNS62SempeRNS273fc72880323d360d0af3491e57019db--jacques-jean81SBc9ZouVL587ad7866889da24e424679b77379d936026339173_a3a644b59f_b6306238246_99f5751bf6_b7585074910_53196dc613_b7585075930_f714309c93_b7585076336_e99c02df7d_bb6686b63c82483f8fc8d954100a216d0bed0b285f9d4d57a665f1e05bbee526cby-jean-jacques-sempe-1386345776_orgby-jean-jacques-sempe-1386345984_orgCGZbAynWQAAD3blDUddWooW4AAJFsGimg_43f6-5efcimg013img022jean-jacques-salle-d-atente-3nkpmaxresdefaultMisc 034Sempe1962-5tumblr_mbqyo1N0sl1qenve3o1_1280tumblr_me5zwpyddp1qenve3o1_1280

Kente dair karikatürler, çizgiler…

001
Manşet girin
002
Ömer Çam
003 Bülent Oktay
Bülent Oktay
004 Bülent Oktay
Bülent Oktay
005
Manşet girin
006
Mattias Adolfsson
007
Ravensburger
008 Mehmet Kahraman
Mehmet Kahraman
009 Felipe Galindo USA
Felipe Galindo, USA
011 Andrei Popov, Russia Rusya
Andrei Popov, Rusya
012 Pavel Constantin, Romania Romanya
Pavel Constantin, Romanya
013 Kürşat Zaman
Kürşat Zaman
014 Murat Germen
Murat Germen
015 UMut Sarıkaya
Umut Sarıkaya
016 Lubomır Kotrha, Slovakya
Lubomır Kotrha, Slovakya

 

018 Reinaldo Pagan Avila, Estonia
Reinaldo Pagan Avila, Estonya
019 Oğuz Demir
Oğuz Demir
020 Borislav Stankovic, Sırbistan
Borislav Stankovic, Sırbistan
021 Angel Boligan, Meksika
Angel Boligan, Meksika
022 Muhammet Şengöz
Muhammet Şengöz
023 Muhammet Şengöz
Muhammet Şengöz
024 Muhammet Şengöz
Muhammet Şengöz
025 Muhammet Şengöz
Muhammet Şengöz
026 Muhammet Şengöz
Muhammet Şengöz
027 Muhammet Şengöz
Muhammet Şengöz
028 Muhammet Şengöz
Muhammet Şengöz
029 Muhammet Şengöz
Muhammet Şengöz
030 Muhammet Şengöz
Muhammet Şengöz
033 ERdoğan Karayel
Erdoğan Karayel
034 Erdoğan Karayel
Erdoğan Karayel
032 Güngör Kabakçıoğlu
Güngör Kabakçıoğlu
031 Güngör Kabakçıoğlu
Güngör Kabakçıoğlu
010
Manşet girin
036 Gökçen Eke
Gökçen Eke

 

 

035 Gökçen Eke
Gökçen Eke

 

040 Behiç Ak
Behiç Ak
038 Behiç Ak
Behiç Ak

Sosyal adalet ve şehir

Sosyal Adalet ve Şehir, David Harvey

Özgün adı: Social Justice and the City

Çeviri: Mehmet Moralı
Yayına Hazırlayan: Sabir Yücesoy, Semih Sökmen
Kapak Resmi: Lucien Freud
Kapak Tasarımı: Emine Bora
 

Sosyal bilimlerin gelişiminde öyle bazı dönemler vardır ki mevcut bakış açılarını derinden sarsan, dönüştüren kitaplar çıkar ortaya. Sosyal Adalet ve Şehir bunlardan biri. Mekân çalışmalarında klasikleşmiş bir yapıt. Kentsellikle ilgili kapitalist ve sosyalist formülasyonların ayrı bölümler halinde eleştirel bir incelemesini yapan Harvey, bir anlamda tarihsel maddeciliğin mekân çalışmalarına uygulanmasının ilk örneğini vermiş, sosyal adaletsizliğin mekân üzerindeki bölünme ve farklılaşmalarla nasıl örtüştüğünü göstermiştir.

Zenginlik ve yoksulluk coğrafya üzerinde nasıl dağılır? Farklı yerler, konumlar ya da bölgeler arasında adil bir dağıtım mümkün mü? Hangi araçlarla mümkün? Bu araçların kendisi adil mi? Bir kente ilk gelenleri “efendi”, en son gelenleri “parya” yapan nedir?

Kapitalizm popüler bilinçte genellikle bir “köşe dönücülük” olarak görülür; Sosyal Adalet ve Şehir kapitalizmin gelişimine coğrafya üzerinde de bakılabileceğini, bakılması gerektiğini, kapitalizmin aynı zamanda mekân üzerinde oynanan bir “köşe kapmaca” da olduğunu kanıtlıyor.

İçindekiler

Önsöz, Ira Katznelson
Giriş

Birinci Kısım: Liberal Formülasyonlar

Birinci Bölüm: Toplumsal Süreçler ve Mekânsal Biçim:
Kentsel Planlamanın Kavramsal Sorunları

* Coğrafi Muhayyileye Karşı Toplumsal Muhayyile
* Bir Toplumsal Mekân Felsefesine Doğru
* Arayüzeydeki Bazı Yöntembilimsel Sorunlar
* Arayüzeydeki Strateji

İkinci Bölüm: Toplumsal Süreçler ve Mekânsal Biçim:
Kentsel Sistemde Gerçek Gelirin Yeniden Dağıtılması

* Gelir Dağıtımı ve Bir Kent Sisteminin Sosyal Hedefleri
* Gelirin Yeniden Dağıtılmasını Yönlendiren Bazı Özellikler
* İşyeri ve Konutların Konumlarını Değiştirmenin Yeniden Dağıtımcı Etkileri
* Yeniden Dağıtım ve Mülkiyet Haklarının Değişen Değeri
* Kaynakların Elde Edilebilirliği ve Fiyatı
* Siyasi Süreçler ve Gerçek Gelirin Yeniden Dağıtılması
* Toplumsal Değerler ve Kentsel Sistemin Kültürel Dinamikleri
* Mekânsal Örgütlenmeler ve Siyasal, Toplumsal ve İktisadi Süreçler
* Sonuçlandırıcı Bir Yorum

Üçüncü Bölüm: Sosyal Adalet ve Mekânsal Sistemler
* “Adil Bir Dağıtım
* Bölgesel Dağıtımcı Adalet
* Dağıtımın Adil Yollarla Sağlanması
* Adil Yollarla Sağlanmış Adil Bir Dağıtım: Bölgesel Sosyal Adalet

İkinci: Sosyalist Formülasyonlar

Dördüncü Bölüm: Coğrafyada Devrimci ve Karşı-Devrimci Kuramlar ve Getto Oluşumu Sorunu
* Devrimci ve Karşı-Devrimci Kuramlar Üzerine Ek Bir Yorum

Beşinci Bölüm: Kullanım Değeri, Değişim Değeri ve Kentsel Toprak Kullanımı Kuramı
* Toprak ve Yapıların Kullanım Değeri ve Değişim Değeri
* Kentsel Toprak Kullanımı Kuramı
* Mikro-İktisadi Kentsel Toprak Kullanımı Kuramı
* Kira ve Kentsel Toprağın Kullanımlara Tahsisi
* Kullanım Değeri, Değişim Değeri, Kira Kavramı ve Kentsel
* Toprak Kullanımı Kuramları – Sonuç

Altıncı Bölüm: Kentsellik ve Kent: Açıklayıcı Bir Deneme
* Üretim Tarzları ve İktisadi Bütünleştirme Tarzları
* Üretim Tarzları
* İktisadi Bütünleştirme Tarzı
* Kentler ve Artık
Artık Kavramı ve Kentsel Kökenler
* Artık-Değer ve Artık Kavramı
* Artık-Emek, Artık-Değer ve Kentselliğin Doğası
* Kentsellik ve Artık-Değerin Mekânsal Dolaşımı
* Sonuçlar
* İktisadi Bütünleştirme Tarzları ve Kentselliğin Mekân Ekonomisi
* Bir İktisadi Bütünleştirme Tarzı İçindeki Çeşitlilik
* Kentsel Mekân Ekonomisindeki İktisadi Bütünleştirme Tarzları Arasında 
* Etki Dengesi ve Artığın Dolaşımı

Üçüncü Kısım: Sentez

Yedinci Bölüm: Sonuçlar ve Fikirler
* Yöntemler ve Kavramlar Üzerine
* Kentselliğin Doğası Üzerine

Kaynakça

social-justice-e1413627625806

Önsöz, Ira Katznelson, s. 9-14

Sır olarak kalmış bir konuyu açabilecek kadar zaman geçtiği kanısındayım. 1972 yılında, Sosyal Adalet ve Şehir İngiltere’de baskı aşamasındayken, John Hopkins Üniversitesi Yayınları da kitabın Amerikan baskısını yayımlamayı düşünüyordu ve benden kitap hakkında isimsiz bir eleştiri yazmam istendi. Anlaşıldığı kadarıyla, taslak değişik yorumlar almıştı. Bana söylenen bunun sıradan bir akademik kitap olmadığıydı: Kitap “yakıcı” ve “sıradışı“ydı, ama acaba iyi miydi? İşi kabul ettim.

Yayınevinin editörüne, benim tecrübesiz ve küçük rütbeli bir öğretim görevlisi olarak daha önce bir üniversite yayınevi için taslak eleştirisi yapmadığımı söylemedim. Bunun üzerinden on beş yıl geçti; bu arada daha birçok eleştiri yazdım. Hiçbiri de Sosyal Adalet ve Şehir kadar canlı ve önemli değildi. Büyük ve ağır zarfı Columbia’daki ofisimde aldığımı, eve götürdüğümü, zarfı açıp yabancısı olduğum birçok konu, kaynak ve anıştırma içeren uzun bir metinle karşılaştığımı hatırlıyorum.

Çalışmaya koyuldum. Birkaç sayfa okuduktan sonra, bütün çekingenliğimi attım. Kitabı yalayıp yuttum. Bu karmaşık ve yer yer de zor metni iki çok uzun seansta okudum. O kadar temel ve derin görünmüştü ki, kitabı elimden bırakamadım. Sınırları, kategorileri ve geleneksel kent biliminin kendinden memnun halini yıkıyor, yanıtladığından da çok yeni soru atıyordu ortaya. Kitap hakkında aldığım notların yanında pek kısa kalan eleştirimde de söylediğim buydu.

Bu tür bir etki amaçlanmıyor değildi. Harvey coğrafyanın amaçlarını genişletip yeniden tanımlamak ve konuyu kuramsal bir projeye oturtmak istiyordu. Bu amacının haberini, kapsamlı ve etkileyici metodolojik bir araştırma olan ve 1969’da yayımlanan ilk kitabı Explanation in Geography‘de (Coğrafyada Açıklama) vermişti. Kitabının sonsözünde, gelecek onyılın gündemini belirlemek amacıyla, orada kullandığı teknik ve metodolojik sorunlardan, kendi deyimiyle, coğrafyanın kuram ve felsefesine doğru kaymak gerektiğini öne sürüyordu. Şöyle diyordu Harvey:

Bu yüzden şunu açıkça anlamak gerekir: Metodoloji, coğrafya sorunlarının çözümleri için gerekli bir koşul sunarken, felsefe yeterli bir koşul sunmaktadır. Felsefe dümen mekanizmasını oluştururken, metodoloji bizi hedefimize yaklaştıracak gücü temin eder. Metodoloji olmazsa hareketsiz kalırız, felsefe olmazsa amaçsızca dönüp durabiliriz. Şimdiye kadar elimizdeki güç kaynaklarıyla ilgilendim. Ama metodoloji ve felsefe arasındaki ara birime dönerek bitirmek istiyorum…

Kuram olmadan olayların denetimli, tutarlı ve rasyonel bir açıklamasını elde etmeyi umamayız. Kuram olmadan, kendi kimliğimizi bildiğimizi iddia etmemiz bile zor olur. Bu durumda bana öyle geliyor ki, önümüzdeki onyılda önceliğimizin geniş ve yaratıcı bir ölçekte kuram geliştirmek olması gerekir. Bu göreve soyunmak cesaret ve hüner gerektirecektir. Ama bunun, kuşağımız coğrafyacılarının cesaret ve zekâlarının ötesinde olmadığına inanıyorum. Belki de 1970’lerde duvarlarımıza iliştirmemiz gereken slogan şudur: “Bizi kuramlarımızdan tanımalısınız.

Bunu izleyen dört yıl içinde Harvey böyle bir kuram buldu, yani Marksizm; coğrafya alanında bu kuramın analizi için de bir konu, yani kent.

Bu buluş ve konuyu Sosyal Adalet ve Şehir‘de ortaya koydu. Entelektüel değişiminin bir güncesi olan bu kitap, Harvey’in liberal formülasyonlar diye adlandırdığı, coğrafyanın mekânsal farklılaşma, nüfus dağılımları ve mekândaki faaliyetler gibi yönlerinin araştırıldığı denemeler ile sosyalist formülasyonlar diye adlandırdığı, daha çok mekânsal olgular ve üretim biçimleriyle ilgili denemeler arasında bölüştürülmüştür. Harvey bu yöne kayarken, coğrafyanın dar morfolojik karakterine, olgu ile değeri kesinkes ayırmasına, veri ve sayı sorunlarına olan bağımlılığına ve bölük pörçük yapısına karşı çıkmayı amaçlıyordu. Kitabının kentsel araştırmalar üzerinde ani ve sarsıcı bir etkisi oldu. Coğrafyanın çalışma alanını sağlam bir şekilde genişleterek kentsel analizin amaçlarını yeni baştan tanımladı ve bir dizi yeni soru ortaya attı. Kısacası, Sosyal Adalet ve Şehir temel bir metin oldu.

Kitap, her şeyin ötesinde, hem liberal hem de sosyalist kısımlarıyla, toplumsal süreçleri ve mekânsal biçimleri analitik olarak ve eyleme rehber oluşturacak şekilde bir araya getirmenin mümkün olduğunu kanıtlamayı ve bunların yorumunu göstermeyi amaçlıyor. Dolayısıyla bu kitapta, mekânsal biçimler toplumsal süreçleri içerir ve toplumsal süreçler esas olarak mekânsaldır. Bu iki parçayı birleştiren dört anahtar tema görülür: Kuramın doğası (burada Harvey, metodoloji ve felsefe arasındaki, yapay olduğunu düşündüğü ayrımı kırmayı ve okuru kategorileştirme eyleminin kendisi ve sonuçları konusunda bilinçlendirmeyi hedefler); mekânın doğası (burada da, bildik “Mekân nedir?” sorusunun yerine “Değişik insan pratikleri nasıl değişik mekân kavramlaştırmaları yaratıp kullanıyorlar?” sorusunu koymaya çalışır); sosyal adaletin doğası (burada ise “adaleti, ebedi adalet ve ahlak sorunu olarak görüldüğü konumdan çıkartır, onu toplumun bütünündeki sosyal süreçlerle bağlantılı olarak gören bir yaklaşım içine” taşır); ve kentselliğin doğası (bir kendinde şey olarak değil, topluma bir bakış açısı oluşturan bir şey olarak görülür). Harvey kitabın “liberal” ve “sosyalist” kısımları arasında bağlantı kuran bu konularla ilgilenirken, önsel gerekçelerle değil, elindeki sorunları çözmesini sağlayacağını düşündüğü için Marksizm’e başvurmuştur.

Manuel Castells’in La question urbaine‘de (Kent Sorunu) yaptığı gibi, Marksizm ile kenti, Henri Lefebvre’in 1960’ların sonu ve 1970’lerin başında yayımlanan Le droit à la ville (Şehir Hukuku), La révolution urbaine (Kentsel Devrim) ve La pensée marxiste et la ville (Marksist Düşünce ve Kent) adlı çalışmaları üzerinden ilişkilendirmeyi denemiştir. Kendilerine özgü değerlerinin yanında bu çalışmalar, Marksizm’in içinde bir asırdan beri uyumakta olan kentsellik konusunu hayata döndürmeleri açısından da önemliydiler. Coğrafyanın güvenli anayol ortamını terk ettiği anda Harvey, Marksizm’in içinde, kendine başka model ya da rehber bulamamıştı.

Lefebvre’den esinlenmesine karşın, onun mekânsal ilişkilere atfettiği bağımsız, belirleyici nitelikleri tamamen reddetti. Harvey için mekân, varlıkbilimsel (ontolojik) bir kategori değil, insanı biçimlendiren ve onun tarafından biçimlendirilen toplumsal bir boyuttu: “Mekânsal biçimler, içinde toplumsal süreçlerin oluştuğu cansız nesneler olarak değil, toplumsal süreçleri, bu süreçlerin mekânsal olmasıyla aynı tarzda ‘içeren’ şeyler olarak görülmektedir.

Yayımlanmalarından bu yana yirmi yıl geçmiş olmasına karşın Sosyal Adalet ve Şehir‘deki denemeler, gelişmelerine yardımcı oldukları kuramlarla beslenebilen kentsel incelemelerin dirildiği de göz önünde bulundurulduğunda, hâlâ dikkatlice okunmayı hak ediyorlar: Birinci kısımda, kentsel planlama ve gelir dağılımı konularında, kentsel mekânsal ilişkilere Rawlsçu (John Rawls) bir bakış getirdikleri için (örneğin “bölgesel adalet” tartışmasında ve merkeziyetçi/ademi merkeziyetçi yönetim arasındaki denge konusunda) ve ikinci kısımda, değişik üretim tarzlarında artık-değerin dolaşımı ve iktisadi bütünleştirme bağlamında, kentsel tarihin kapsamının yeniden değerlendirilmesiyle ilgili olarak Marksist araştırma gündemini ortaya koydukları için. Harvey’in ilk “liberal” formülasyonlarda mekân ve anlam sistemleri hakkında gösterdiği olağanüstü duyarlılık, Marksist dönüşümünden sonraki çalışmalarında da varlığını sürdürmüştür. Bu duyarlılık kişiler, gruplar ve onların toplumsal mekânları arasındaki ilişkiyle, değişik insan pratikleri ve onların farklı mekânları arasındaki bağlantıyla, toplumsal düzenin göstergeleri olarak mimari ve kentsel peyzajla, iş-konut bağlantısıyla, kentsel analizde işlevselciliğin yeriyle, ve piyasa toplumunda devletin olanaklarının sınırlarıyla ilgili kaygıları da kapsamaktadır.

Şunu da belirtmek gerekir ki Sosyal Adalet ve Şehir‘in ikinci kısmı, Marksizm’in “bilimsel” ve “eleştirel” kampları arasında gidip gelen, erken ve bazı bakımlardan çok şematik ve olgunlaşmamış bir girişimdi. Bu Marksist kısım, Amerika’daki siyahların gettolaşmalarının temelinin, bir dizi “masum” girişimci müdahaleyle oluşturulduğunu gösteren bir yazı ile, Marksizm’de uzun süredir göz ardı edilmiş kira ile toprak ve mekânın mikro-ekonomisi hakkındaki, –kiranın nasıl herkes tarafından ihtiyaç duyulan, çoklu kullanım ve manalara açık, seyrek ama kesin olarak el değiştiren, kalıcı ve taşınmaz bir mal olan toprak için pay tespit edici araç olduğunu gösteren– bazı tartışmaları güçlü bir şekilde kullanarak, toprağın kullanım ve değişim değerlerinin çarpıştığı “katalitik an“a odaklanan, kentsel toprak kullanımı kuramı üzerine önemli bir yazıyı, ve insanlık tarihi boyunca kentsel gelişmeye –sosyal artığı oluşturan ve dağıtan çeşitli mekanizmaların karşılaştırıldığı– toparlayıcı bir genel bakışı içermektedir. Burada kent, tarihsel açıdan “etrafında belirli bir üretim tarzının örgütlendiği bir eksen, kurulu düzene karşı bir devrim merkezi ve (başkaldırılacak) bir güç ve ayrıcalık merkezi” olarak kavramsallaştırılmaktadır. Kentler, “iktisadi bütünleştirme tarzının üretmek ve yoğunlaştırmak zorunda olduğu toplumsal artık-değer üretiminin coğrafi yoğunlaşması yoluyla” oluşurlar. Karl Polanyi’nin iktisadi eşgüdüm mekanizmaları kategorilerini –karşılıklılık, yeniden dağıtım ve piyasa değişimi– Marx’ın üretim tarzı kavramıyla birlikte kullanarak Harvey kenti, toplumsal artık-değer, iktisadi örgütlenmenin egemen tarzı ve toplumun mekânsal örgütlenmesi arasındaki ilişkiler alanı bağlamında ele almıştır. Kapitalizm kapsamında kent, birikimin ve çelişkilerinin hem yeri hem de dengeleyicisidir.

Bu denemeler, kavrayış ve araştırmayı teşvik açısından tekrar okunmaya değer olmaları ve kent için Marksizm’in, Marksizm için de kentin yeniden keşfini göstermeleri nedeniyle önemlerini koruyorlar. Sonraki on beş yıl boyunca Harvey, Marx’ın kapitalist birikim üzerine çalışmalarını genişletmek ve ilerletmek, onlara açık bir mekânsal boyut kazandırmak için Sosyal Adalet ve Şehir‘in araştırma gündemi doğrultusunda dikkatli, düzenli ve seçici bir çalışma sürdürmüştür.

Bu çalışmasında Harvey olağanüstü başarılı olmuştur. Daha sonraki çalışması olan The Limits to Capital (Sermayenin Sınırları) ise Marx’ın Kapital’indeki kira üzerine fikir verici ama yüzeysel pasajları geliştirerek sermaye birikimi döngülerinin analizine doğrudan mekânsal unsurlar katar. İki ciltlik Studies in the History and Theory of Capitalist Development (Kapitalist Gelişmenin Tarihi ve Kuramı Üzerine İncelemeler) adlı eseri Sosyal Adalet ve Şehir‘deki temel temalara tekrar ve ayrıntılı şekilde eğilen olgun bir bakışı, ama aynı zamanda kentsel mekân ve kapitalist birikim arasındaki girift ve düzgün ilişki üzerine çalışırken göz ardı ettiği, düzenleme, dil, anlam, kültür ve fail sorularını araştırarak konuyu geliştirme çabasını içerir. Ama Harvey’in Sosyal Adalet ve Şehir‘de koyduğu hedeflere ulaşmadaki başarısı, sadece onun kendi araştırmalarıyla sınırlı değildir. O bu kitabın, kentsel araştırmaların değişmesine ve Marksist toplumsal kuramın hacminin artmasına ne kadar yardımcı olduğunu görme mutluluğunu da yaşamıştır.

Kitabın etkisi coğrafyanın sınırlarının çok ötesine geçmiş, sosyoloji, siyasal bilimler, iktisat, tarih ve antropolojide kent düşüncesini harekete geçirmiş, Marksizm’in kentle güçlü bir şekilde yeniden ilgilenmesini sağlamıştır. Kitabın yazıldığı zamanın tersine, şu anda Marksist gelenek çerçevesinde kent hakkında birçok çalışma görülmektedir. Sıcak bir şükran duygusuyla Harvey, kitabın temel temalarını ve kazanımlarını şöyle özetler:

Olaylar tarafından kamçılanan Marksistler, 1960’larda kentsel sorunların doğrudan analizine yöneldiler. Kentsel, cemaat tabanlı sosyal hareketlerin siyasal ve iktisadi anlamlarını ve bunların –kendileri için geleneksel ilgi odakları olan– emek-tabanlı hareketlerle ilişkilerini anlamaya yöneldiler. Kent, değişik açılardan üretim, realizasyon (tüketim dolayısıyla fiili talep), işgücünün yeniden üretimi (burada, yerel yönetim tarafından desteklenen fiziksel ve toplumsal altyapıların –konut, sağlık hizmetleri, eğitim, kültürel yaşam– desteklediği aile ve cemaat kurumları kilit rol oynamışlardır) alanları olarak incelendikçe, üretim ve toplumsal yeniden üretim arasındaki ilişkiler yoğun bir şekilde ele alınmış oldu. Kent aynı zamanda, üretim, değişim ve tüketimi kolaylaştıracak inşa edilmiş bir ortam, (üretim ve yeniden üretim için) mekânın toplumsal örgütlenmesinin bir şekli ve kapitalizm (üretime karşı mali sermaye, vb.) içerisinde işbölümünün ve işlev çeşitlenmesinin belli bir tezahürü olarak da incelenmiş oldu. Ortaya çıkan genel kavram, kapitalizmin bütün bu veçhelerinin en çelişkili birliği olması anlamında kentselleşmedir.

Harvey, bu konudaki çalışmaların değerini güçlü bir biçimde vurgulamıştır. Bunda da haklıdır. 1970 ve 1980’lerde Marksist geleneğe göre çalışan kentsellik uzmanları olmasaydı, kent üzerine bugün yapılan çalışmalar daha az açıklığa ve kuramsal güce sahip olacaktı; Sosyal Adalet ve Şehir yazılmamış olsaydı, bugün bu konudaki çalışmalar çok daha zayıf temellere dayanıyor olacaktı.

David Harvey - Sosyal Adalet ve Şehir