işgal ve savaşlar şehrin, uygarlığın ve insanlığın düşmanıdır…

Ali Rıza Avcan

İtaatkar oğul, babasını öldürür.
İffetli adam, komşularıyla zina yapar.
Zampara, saf bir insana dönüşür.
Cimri, altınları pencereden avuç avuç atar.
Savaşçı kahraman, bir zamanlar kurtarmak için
canını tehlikeye attığı şehri
ateşe verir.

Tiyatro & Veba, Antonin Artaud, (*) 1933

İnternet ansiklopedisi Vikipedi, Arapça kökenli ‘işgal‘ sözcüğünü, “bir yerin, ülkenin veya bir bölgenin düşman tarafından ele geçirilmesi” olarak tanımlayıp; bunun ülke ve şehir işgali olmak üzere iki çeşidi olduğunu söylüyor.

Savaş‘ sözcüğünü ise, “ülkeler, bloklar ve büyük rakip/düşman gruplar arasında yapılan silahlı mücadele” olarak tanımlayıp, ‘işgal‘in savaş türlerinden sadece biri olduğunu belirtiyor.

Bu iki sözcük tanımından da anlaşılacağı üzere, birbirine düşman iki ya da daha fazla taraf arasında silahların kullanımı suretiyle yapılan savaşlar ve bu savaşların bir çeşidi olan işgaller savaşın ya da işgalin yaşandığı topraklarda yarattığı ekonomik, ekolojik, toplumsal ve kültürel yıkımlarla başta insan olmak üzere tüm canlıların yaşam hakkını ortadan kaldırdığı için uygarlığın ve o uygarlığı yaratan insanlığın en büyük düşmanıdır.

Şehre gelen seyyah ya da turist (!)

Şehir‘ ya da aynı anlama gelen ‘kent‘ sözcüğü ise birçok dilde ‘uygarlık‘ anlamına gelen sözcüklerle ifade edilmiştir. Farsça ‘şehr sözcüğü, ticaret, sanayi ve yönetim gibi toplumsal faaliyetlerin bütünlüğünü oluşturan büyük yerleşim merkezlerini ifade eder. Diğer yandan bu sözcük Yunanca’da ‘polis’, Arapça’da ‘medine‘, Fransızca’da ‘cite‘, İtalyanca’da ‘citta‘, Almanca’da ‘stad‘ ve Saksonya’dan İskandinavya’ya kadar kale ya da oturma alanı anlamında ‘burgh‘, Latince’de ise yurttaşlık anlamındaki ‘urbs‘ ve ‘civitas‘ sözcükleriyle tanımlanır.

Bütün bu tanımlar çerçevesinde, tarihteki ve günümüzdeki tüm savaşlar, bir ülkeyi ya da o ülkeyi yöneten ve uygarlığın merkezi olarak kabul edilen şehirleri güç edinmek arzusundan ya da milliyetçilikle beslenen emperyalist politikalardan kaynaklanan dürtülerle silah gücüyle işgal edip esir almayı, onu maddi ve manevi anlamda sömürüp yıkmayı, yok etmeyi, bir başkasına ait olmaktan çıkarıp kendisinin yapmaya çalışır. Hele ki Üçüncü Reich‘ın “Lebensraum“u, Helenler’in “Megali İdea“sı ve Turancılar‘ın “Kızıl Elma“sı gibi yayılmacı ideolojileri gündemdeyse. O nedenle işgal altındaki Paris‘in, Berlin‘in, Atina‘nın ya da İzmir‘in birbirinden farkı olmayacaktır. Hepsinde o kenti ya da ülkeyi elinde bulundurmayan taraf, orayı ya kendi gücüyle ya da destekçilerinin gücüyle zapt edip ele geçirmeye çalışır, oradaki zenginliklere sahip olup kendi egemenliğini geliştirip güçlendirmeye çalışır.

İşgal edilen ya da işgal tehdidi altındaki şehir Bağdat, İstanbul, İdlib ya da Rojava da olsa, artık orada, o kentte yaşayanların hiçbir söz hakkı olmadığı bilinen bir gerçektir. Çünkü onlar işgal ya da zapt edilmiş bir toprağın ele geçirilerek susturulan, pasifize edilen esir alınmış halkıdır. Şayet işgale hayır deyip itiraz eden olursa zor kullanımıyla en kısa yoldan susturulur ya da eldeki silahların kullanılması suretiyle uluorta yok edilir. Artık bundan böyle tek güç, şehre ve insanlara çevrilmiş top namluları, füzeler, roketler, eldeki otomatik silahlar ve havada ya da denizde dolaşan uçak ve gemilerdir.

Şehirde yaşayanların bir kısmının şehri işgal edenlerle işbirliği yapması, onun işini kolaylaştırması her zaman için mümkün ve beklenen bir şeydir. İşgal edilen ya da savaştan etkilenen şehir, işgal ya da savaş öncesinde ne kadar güzel, iyi, yaşanabilir ve barış dolu ise de, işgalin ya da savaşın başladığı andan itibaren gündelik hayatın tüm güzelliği, iyi diye nitelenen özellikler, o kentte barış içinde yaşayabilir olma hali yok edilerek kent bir savaş ya da işgal şehri haline dönüştürülür. O andan itibaren o kente korku, terör ve güvensizlik gelir yerleşir, şehirde yaşayanlar korktukları için güvenli bölgelere göç etmeye başlar, şehre işgalcilerin himayesindeki yeni göçmenler gelmeye başlar, şehir bu yeni gelenlerce yağmalanır, gelenler gidenlerin evlerine, mallarına mülklerine el koyar, bazı insanlar da ellerindekini korumak amacıyla yer yer ya da zaman zaman direnmeye başlarlar. O nedenle de, gündelik yaşam her an patlayacak bir gerilim içine girer. Kabullenme, ilgisizlik, işbirliği ya da isyan edip direnme o şehrin egemen ruh hali olmaya başlar. O şehrin binaları, yolları, meydanları, kaldırımları, kıyıları ve diğer yapıları ne kadar güzel olursa olsun, işgal ya da savaş ortamında o binalarda yaşayan, o yollarda, meydanlarda, kaldırımlarda ve kıyılarda dolaşan üniformalı askerler, namluları halka çevrilmiş tanklar, toplar, elde sergilenen otomatik tüfekler, diğer askeri araçlar o şehri eski güzelliğinden, iyiliğinden, güvenilir ve barış dolu halinden çıkarıp bir cehenneme dönmesini sağlar. Bu durum işgalin ya da savaşın ilk anında başlayıp işgalin kalkışına ya da savaşın bitmesine dek sürer. Artık ikna, uzlaşı, barış gibi değerler ölmüş, yerini zor, tehdit, saldırı, yıkım, yangın, yok ediş ve ölüm gibi uygarlık düşmanı değerler almıştır.

İkinci paylaşım savaşı sonrasındaki dünyanın haline bigane kalıp yiyip içmek ve alışveriş yapmak amacıyla işgal altındaki bir kenti ziyaret eden bir grup insan, deniz yoluyla Sancak Kale‘yi geçip şehre gelmişlerse ve savaş nedeniyle ağzına kadar dolu hastaneleri merhamet gibi insani kaygılarla ziyaret etmeyi ve savaşın şehirde yarattığı tahribatı gözleyip çare aramayı unutmuşlarsa, böyle bir duyarlılık yerine Fellini‘nin 1960 yılı yapımı ünlü “La Dolce Vita” filmini anımsatırcasına incik boncuğun satıldığı mağazalara girip alışveriş yapmışlar, bar ve kafelerde oturup içki içmişler, mağazalardan beğendikleri kaşmir kumaşları almışlarsa, o şehirde yaşayanlar muhakkak ki kentteki askeri terör nedeniyle evlerinden çıkmaya korkmuşlar, sokağa çıktıklarında başlarına ne geleceğini bilememişler, yakınlarını, sevdiklerini herhangi bir şekilde kaybetmekten korkup adeta göze görünmeyen gölgeler gibi endişe içinde yaşamışlardır. Çünkü hayal edilen cennet yerine ziyaret edilip eğlenilen kentte korku, terör ve savaş egemen durumdadır.

Çünkü artık o şehir bir işgal kenti, bir savaş kenti, bir tabut kenti olmuştur.

Çünkü işgalin ya da savaşın başlaması ile birlikte o şehir de diğer şehirler gibi insansız, insanlar da şehirsiz kalmıştır.

Cepheden gelen yaralılar hastaneleri, ölüler ise mezarlıkları doldurur. Resmi kayıtlara göre işgal amacıyla gelen ordudaki asker sayısı ölümler, yaralanmalar ve esir alınmalar nedeniyle büyük ölçüde azalmıştır. Bu nedenle işgal edilen topraklardaki işbirlikçiler arasındaki çocuk yaşındaki gençler orduya çağrılır. Geldikleri ülkeden getirdikleri yeni asker ve malzemelerle işgal ettikleri toprakların işbirlikçileri arasından devşirdikleri çocuk yaşındaki bu gençler şehrin rıhtım, meydan ve sokaklarında büyük kalabalıklar oluşturur. Çünkü şehirde emperyalizmin ve militarizmin körüklediği ölüm rüzgarları esmeye başlamıştır.

Hele ki yaşanan işgal ya da vahşi savaş, V. İ. Lenin‘in nitelediği şekilde toplumsal mücadeleler tarihinde ilk kez karşılaştığımız bir ulusal kurtuluş savaşı ise ve bu haklı ulusal savaş, bu kenti ve ülkeyi işgal ettiren emperyalist güçlere karşı yapılıyorsa; ayrıca, bu saldırı, işgal ya da savaştan o topraklarda yaşayan tüm halklar etkilenip zarar görüyorsa, işte tam da o durumda, saldırganı defedip işgali kaldırmak için mücadele edenin arkasında durmak, dünyadaki diğer sömürülen mazlum ülke halklarına örnek olan bu ulusal kurtuluş mücadelesini desteklemek hepimiz için evrensel bir göreve dönüşmüşse…

İşgalin hazin sonu ve askerlerin kaçışı: Çeşme Limanı, Eylül 1922

İşte bu anlamda, halklar arasındaki barış ve kardeşlik mücadelesi için yola çıktığını söyleyip modern çağdaki göçlerin nedenini İngiltere, Fransa gibi emperyalist ülkelerin saldırgan politikalarına, ‘öyle isteyen yöneticiler‘ gibi muğlak bir nedene bağlayanların, bu mücadeleler arasından istediğini cımbızla seçip diğerlerini görmemezlikten gelmesi ne ölçüde samimiyetsiz olduklarını gösterir. Sahte değil, gerçek barışseverler ve halkların kardeşliğini savunanlar, dünyadaki tüm barış ve kardeşlik mücadelelerini kucaklayıp tüm işgal ve savaşlara karşı çıkarlar. Tatlısularda gezinip kardeşlik ve barıştan söz edenler ise kendi sınıfsal konum ya da kimliklerine denk düşenleri seçip kendileri için tehlikeli buldukları barış ve kardeşlik mücadelelerinden uzak dururlar. Gerçek barışseverler ise hem Kiev, İzmir ve Saraybosna‘daki ya da Kabil, Dağlık Karabağ ve Mozambik‘teki işgal ve savaşlara karşı çıkarken, oturduğumuz koltuktan bir televizyon programı gibi izlenen Bağdat, Şam, Rojova, İdlip ya da Cizre‘deki işgal, operasyon ve onca güzelim kenti yok edip ortadan kaldıran savaşlara karşı çıkıp tüm dünyadaki halklar arasındaki barış ve kardeşlik için mücadele ederler.

Çünkü, savaşta verilen ilk kayıp, gerçekliktir ve Mevlana Celaleddin-i Rumi‘nin o ünlü sözüyle, “kargalar gülistanı işgal ettiğinde, bülbüller siner ve susar.

Şayet işgal altındaki bir savaş şehrine bir turist kimliğiyle gelip, işgalin ve savaşın yarattığı uygarlık ve insanlık ayıplarını görmeden ya da görmek istemeden çılgıncasına alışveriş yapıp, ünlü lokantalarda yemekler yiyip tiyatrolara ve eğlence yerlerine gidiyorsanız, sizin insani duygularla barıştan ve halkların kardeşliğinden söz etmeniz mümkün olmaz. Siz o anlamda, düpedüz işgal ve savaştan yana, işgal eden ve onları destekleyenlerden yana bir yerde duruyorsunuz demektir… Her ne kadar işgalden ve savaştan zarar gören halkları, etnik grupları ve işbirlikçileri milliyetçi; hatta şoven duygularla kandırıp arkanıza alarak haklı çıkmak isteseniz bile…

(*) Antoine Marie Joseph Artaud ya da bilinen adıyla Antonin Artaud (4 Eylül 1896, Marsilya-4 Mart 1948, Paris), Fransız oyun yazarı, oyuncu, yönetmen ve şair. Anneannesi Mariette Chile, İzmir‘de büyümüş ve burada yerel bir gemi levazımatçısı olan Louis Nalpas ile evlenmişti.