Hınzır sorular… (1)

Ali Rıza Avcan

Bugün gündeme yeniden kent konseyleri ile ilgili hukuki düzenleme ve uygulamaları getirerek bazı hınzır sorular sormak istiyorum…

Daha doğrusu yasal olmayan yöntemlerle yanlış yerlerde konumlananları rahatsız edecek bazı sorular sorup cevaplarını vermek istiyorum.

Böylelikle sahip olunanların nasıl bir hukuksuzlukla edinildiğini bir nebze olsun hatırlatmak istiyorum.

aacr-hub-page-image

Kadın ve gençlik meclisi başkanları dışındaki diğer meclis başkanlarının doğal üye olarak yürütme kurulunda yer alması mümkün müdür?

5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 76. maddesi ile bu madde hükmüne dayanılarak İçişleri Bakanlığı’nca düzenlenen “Kent Konseyi Yönetmeliği”nin Yürütme kurulu başlıklı 11 inci maddesinde, “Yürütme kurulu, genel kurul tarafından birinci dönem için iki, ikinci dönem için üç yıl görev yapmak üzere seçilen, kadın ve gençlik meclis başkanlarının da yer aldığı en az yedi kişiden oluşur…” hükmü yer aldığı; ayrıca İçişleri Bakanlığı Mahalli İdareler Genel Müdürlüğü’nün 03.03.2010 tarih, B.05.0.MAH.0.01.01.00/ 6807-45260 sayılı mütalaa yazısında “kent konseyinin yürütme kurulunda kadın ve gençlik meclislerinin başkanları doğrudan yer almakla birlikte diğer meclis ve çalışma gruplarının baĢkanları ancak genel kurul tarafından seçilmeleri durumunda yürütme kurulunda görev alacakları, doğrudan görev alamayacakları” belirtildiğinden kadın ve gençlik meclisi başkanları dışında kalan diğer meclis başkanlarının (engelli, muhtarlar, emekliler, mülteciler, çocuk vb.), aday olup seçilmedikleri sürece yürütme kurullarında yer almaları mümkün olmayacaktır.

Kent konseyi başkanı iken temsil ettiği kurum, kuruluş ya da kişiyle ilişkisi biten katılımcının başkanlık görevi devam eder mi?

5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 76. maddesi ile bu madde hükmüne dayanılarak İçişleri Bakanlığı’nca düzenlenen “Kent Konseyi Yönetmeliği“, bir kurum, kuruluş ya da kişinin temsilcisi olarak kent konseyi genel kuruluna katılanların yürütme kurulu ile başkanlık görevine aday olabileceğini belirttiğinden; ayrıca İçişleri Bakanlığı Mahalli İdareler Genel Müdürlüğü’nün 02.08.2010 tarih, B.05.0.MAH.0.01.01.00/ 22187-45964 sayılı mütalaa yazısında  temsil ettiği oda veya dernekteki temsil görevi biten kişinin kent konseyi başkanlığının da sona ereceği belirtildiğinden temsil ettiği kurum, kuruluş ya da kişi ile temsiliyet ilişkisi sonuçlanan kişilerin kent konseyi başkanlığı görevinin de otomatikman sona ermesi gerekir.

Kent konseyine katılmak üzere başvuran kurum, kuruluş ve kişilerin üyeliği için yürütme kurulu ya da genel kurul tarafından karar alınmasına gerek var mıdır?

İçişleri Bakanlığı’nca düzenlenen “Kent Konseyi Yönetmeliği“ne göre, yasal olarak kent konseyine katılması mümkün olan kurum, kuruluş ve kişilerin başvurularının kabul edilmesi ya da reddedilmesi diye bir prosedür olmadığı için müracaatçının başvurusunun kabulü için bekletilmesi ya da başvurunun kabul edilmemesi yasal değildir. O nedenle, üye olmak amacıyla başvuruda bulunan herkesin kabul ya da red işlemine başvurulmaksızın ve üye olamayacağı hususu kanıtlanana kadar üye olarak kabul edilmesi gerekmektedir.

meeting

Kent konseyi yürütme kuruluna seçilecek kurum, kuruluş ve kişilerin kendi aralarında gruplanarak seçimlerin her bir grup içinde ayrı ayrı yapılması hukuken mümkün ve demokratik bir işlem midir?

İçişleri Bakanlığı’nca düzenlenen “Kent Konseyi Yönetmeliği“ne göre, kent konseylerine üye olan değişik nitelikteki (dernekler, meslek kuruluşları vb.) katılımcılar arasında mesleklerine göre ayırımlar yaparak seçimlere gitmek faşist rejimlerde, özellikle de Mussolini İtalya’sında görülen mesleki ayrıma dayanan eski ‘korporatist’ örgütlenmeleri anımsatmakla birlikte; esasen, bu kategorilere girmeyen katılımcılar açısından hukuk ve demokrasi dışı bir uygulama olacaktır. Yasal olarak katılımcı olması mümkün siyasi parti temsilcilerinin çoğu kent konseyinde sakıncalı muamelesi görüp bu kategorilerden biri olarak kabul edilmemesi ve yürütme kurulu üyeliğine alınmaması bu anlamda en somut örneklerden biridir. 

 

Belediyelerin kültür ve sanat politikaları

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz günlerde İzmir Büyükşehir ve Konak belediyeleri ile Swissôtel Büyük Efes Oteli’nin birlikte düzenlediği Büyük Efes Sanat Günleri‘nin konuğu olduk. Organizasyon kapsamında düzenlenen panelleri izledik, sanat galerilerinin, müzelerin, üniversitelerin ve sanatçıların açtığı küçük sergileri, standları dolaştık. Organizasyonu düzenleyenlerle konuşarak hoşumuza giden şeylerle gördüğümüz eksiklikler konusundaki görüşlerimizi ileterek bu güzel organizasyon için kendilerini kutladık.

Bence bu organizasyonun en önemli etkinliklerinden biri, İzmir Kültür Platformu Girişimi adına Sarp Keskiner‘in, Konak Belediyesi adına Başkan Yardımcısı Eser Atak‘ın ve İzmir Büyükşehir Belediyesi adına Kültür ve Sanat Daire Başkanı Funda Erkal‘ın konuşmacı olarak katıldığı “Yerel Yönetimler ve Kültür/Sanat Politikaları” paneliydi. 

rachel-valdes-camejos-composicion-infinita_sonia-narang_crop

Yeterince duyuru yapılmayışı nedeniyle oldukça az sayıdaki katılımcı tarafından izlenen bu panelin konusu, başta İzmir ve Konak belediyeleri olmak üzere tüm belediyeler için oldukça önemli olmasına karşın katılımcılar arasında gerek İzmir ve Konak belediyelerinden gerekse diğer belediyelerden tanıdık, bildik yüzlere rastlayamadığımız için onların bu panelden haberdar olmadıklarını ya da önemsemediklerini düşündük. Oysa bu panel, verdiği süre itibariyle belediyelerde, özellikle İzmir’deki belediyelerde kültür ve sanat adına sürdürülen etkinlikleri tartışıp ortak bir akıl yaratma konusunda oldukça uygun bir ortam sağlıyabilirdi. O anlamda, panelde sadece İzmir Büyükşehir ve Konak belediyesi yetkililerinin var olup konuşmuş olması, geriye kalan diğer 28 belediyenin bu konuşmanın yapıldığı ortamda olmaması, aslında kültür ve sanata duydukları ilgiyi gösteriyordu diye de düşünebiliriz.

Çünkü, panelde ve özellikle de panelin soru-cevap kısmında belirtildiği gibi, başta İzmir Büyükşehir Belediyesi olmak üzere tüm belediyelerin kültür-sanat konusunda önceden belirlenmiş temel bir politika, strateji ve eylem planları bulunmamaktadır. O nedenle kültür ve sanatla ilgili her şeyi anın akışına göre, plansız, programsız yapıyorlar ve o nedenle de aynı anda birbirlerinden habersiz birbirine benzer etkinlikler düzenliyorlar. Çünkü çoğu kez de birbirlerini izlemedikleri için birbirlerinden haberleri olmuyor.

İkincisi, “kültür“, “sanat“, “zanaatkarlık“, “el sanatı“, “halk sanatı/folklor“, “sosyal işler“, “halkla ilişkiler“, “boş zaman/rekreasyon“, “sosyal etkinlik” ve “tanıtım” gibi kavram ve sözcükler konusunda kafaları fazlasıyla karışık olduğu ve çoğu kez bunları birbirlerine karıştırdıkları için belirli insan gruplarıyla yaptıkları tüm etkinliklerde bir şarkı ya da türkünün söylenmesini, bir oyunun oynanmasını, bir grafiğin çizilmesini bile kültür-sanat etkinliği olarak niteliyorlar. Nitekim Konak Belediye Başkan Yardımcısı Eser Atak‘ın yaptığı konuşma ve sunumda belediyenin düzenlediği kurslarda, etkinliklerde yaptıklarını bu kategori altında anlatması bile bunun en iyi örneğiydi.

Üçüncüsü, çoğu belediye “kültür-sanat etkinliği “olarak gerçekleştirdiği; aslında her biri bir “sosyal etkinlik” olan bu çalışmalarda kültür ve sanatın alanına giren birçok konuyu unutmakta ya da ihmal etmektedir. Bunun en iyi örneği ise kültürel değerlerin yönetimi ile ilgili faaliyetler; özellikle de müzecilik ve sergileme etkinlikleridir. Konak Belediye Başkan Yardımcısı Eser Atak‘ın gerçekleştirdikleri kültür-sanat etkinlikleriyle ilgili sunumda belediyeye ait müzelerin, belediyenin restore ettiği, koruyup kolladığı kültürel değerlerin gündeme getirilmemesi, bunlarla ilgili çalışmaların anlatılmamış olması bu anlamda büyük bir eksikliktir.

Dördüncü bir husus ise, büyükşehir belediyesi ile ilçe belediyeleri arasında kültür ve sanat alanında birlikte çalışma düşünce ve kültürünün olmayışıdır. İşte o anlamda, bugüne kadar hiçbir belediyenin bir kültür ya da sanat hizmetini diğerleriyle birlikte yaptığını bilmez, her birinin diğerinden farklı aynı şeyleri tekrarladığına tanık olur dururuz. Oysa her bir belediyenin bu konularda birbirinden habersiz bir gayretkeşlikle harcadığı bütçelerin büyüklüğünü ve bunların bir araya gelişlerinde yaratacağı o müthiş sinerjiyi düşündüğümüzde; “işbirliği“, “stratejik ortaklık“, “stratejik işbirliği”  ve “iş ortaklığı” (workshare) gibi beraberliklerle hem birbiriyle uyumlu ve birbirini tamamlayıp bütünleyen hem de daha kalıcı, sürdürülebilir ve kurumsallaşan kültür ve sanat hizmetleri üretebilecekleri düşünülmeli, tasarlanmalı ve hayata geçirilmelidir. 

art_n_culture_masthead_1200x645

Sonuç olarak, 

  • Başta İzmir Büyükşehir Belediyesi olmak tüm ilçe belediyelerinin kişisel ve kurumsal egoları aşarak ve birlikte iş yapmak niyetiyle kültür ve sanat alanında bir araya gelerek,
  • İzmir ve ilçelerinde uygulayacakları kültür-sanat politika ve stratejilerini belirleyerek, ortak eylem planlarını hazırlayarak daha kalıcı, sürdürülebilir bir hizmet üretmelerini,
  • Kültür ve sanat alanındaki hizmetlerde birlikte iş yapma düşüncesini “stratejik ortaklık“, “stratejik işbirliği“, “işbirliği” ve “iş ortaklığı” (workshare) gibi yöntemlerle yaşama geçirmelerini;
  • Böylelikle kurumsallaşan hizmetlerle Türkiye ve Dünya ölçeğinde ses getirebileceklerini düşünüyor ve bütün bunları büyük bir samimiyetle kendilerine öneriyorum.

Kültürpark gerçekten “kültür”park mı?

Ali Rıza Avcan

Şu sıralar, kültürel değerlerin korunması konusunda duyarlı olan arkadaşlarımızla birlikte İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’na vereceğimiz ortak bir dilekçenin hazırlığını sürdürüyor, bunun için araştırmalar ve görüşmeler yapıyoruz.

Çünkü, geçtiğimiz yıl kimliği belirsiz kişiler tarafından ayakları kırılan, geçtiğimiz günlerde de ehil olmayan kişilere restore ettirilmesi nedeniyle estetik bütünlüğü bozulan ünlü sanatçılar Mehmet Şadi Çalık ve Turgut Pura‘ya ait Kaskatlı Havuz’un kenarındaki genç kız heykellerini tescilleterek koruma altına almak; böylelikle bundan böyle bu heykeller hakkında bir şey yapılacağı zaman önce o işin projesinin hazırlanmasını, Kurul’dan izin alınmasını ve restorasyonun da işinin ehli kişi ya da kuruluşlar tarafından yapılmasını istiyoruz.

Böylesi bir girişim için de haliyle okuyor, araştırıyor, bu kentteki ve Kültürpark’taki heykelleri, anıtları, rölyefleri ve benzerlerini tek tek belirleyerek bugün nerede ne vaziyette olduklarını, ortadan kaybolanların da başına neler geldiğini öğrenmeye çalışıyoruz.

Bütün bu araştırmaların sonucunda da Giritli mübadil bir aileden gelip Girit’ten ilk gelişlerinde Bornova’ya yerleşen, daha sonra İzmir Erkek Lisesi’nde okuyan, İstanbul’daki akademi eğitimi sırasında her fırsatta İzmir’e gelip burada değişik heykel, anıt ve rölyefler yapan, 24 Aralık 1979 tarihinde İzmir’de vefat edip Hacılarkırı Mezarlığı’na defnedilen büyük sanatçı Mehmet Şadi Çalık‘ın İzmir’e tüm bir yaşamı boyunca toplam 10 eseri armağan ettiğini öğreniyoruz.

İzmir’e armağan ettiği ilk eseri, aynı zamanda kendisinin de ilk heykeli olan 1940 tarihli “Atbaşları” heykelidir. Bildiğimiz gibi Kültürpark’ın yapımında çalışıp ölen 168 adet atın anısına yapılan bu heykel halen Kültürpark’ta bulunmaktadır.

1940-atbaslari
1940 – “Atbaşları“

1951 yılında yapılıp İzmir Enternasyonal Fuarı Arkeoloji Müzesi önündeki Türk Büyükleri dizisi içinde yer alan beton dökme ve boyalı “Yavuz Sultan Selim” büstü ile 1952 yılında Hakkı Atamulu ile birlikte Kültürpark için yaptığı rölyefin bugün nerede olduğu bilinmiyor.

1951-yavuz-sultan-selim-bustu
1951 – “Yavuz Sultan Selim“
1952-hakki-atamulu-fuar-rolyef
1952 – “Rölyef” – Mehmet Şadi Çalık & Hakkı Amulu

1954 yılında diğer bir ünlü sanatçı Turgut Pura ile birlikte yaptığı “Genç kız heykelleri” ise o tarihten bu yana İzmir’i İzmir yapan önemli sembollerden biri olarak Kaskatlı Havuz’un kenarını süslemektedir.

1954-fuar-yatan-genc-kizlar-2
1954 – “Genç Kızlar“

genc-kiz-heykeli-kirik-bacak

2016 – Ayağı Kırık “Genç Kız“

genc-kiz-heykeli-onarilan-bacak

2017 – Onarılarak bir kayık küreğine dönüştürülen “Genç Kız” ayağı

Mehmet Şadi Çalık‘ın 1954 yılında İzmir Enternasyonal Fuarı’ndaki Sümerbank Pavyonu için yaptığı 250x200x20 cm boyutlarındaki kadın figürü ve koç başından oluşan alçı rölyef ile 1957 yılında İzmir Enternasyonal Fuarı Sanayi Odaları Pavyonu önüne konulan yükseklikleri yaklaşık 2-4 m arasında değişen, ikisi iç içe, demir borulardan yapılmış, altısının üstü alçı levhalarla kapatılmış ve renkli boyanmış prizmalardan oluşan demir-alçı “Kompozisyon” isimli yapıtın da bugün nerede olduğu, başlarına nelerin geldiği bilinmiyor.

1954-fuar-sumerbank-rolyefi
1954 – “Genç Kız ve Koç “Rölyefi
1957-fuar-kompozisyon
1957 – “Kompozisyon“

1960 yılında Kültürpark’ın Lozan Kapısı yakınına yerleştirilen 700x200x250 cm boyutlarında alçıdan mamul, beyaz boyalı “27 Mayıs Devrim Anıtı“nın akıbeti ise diğerlerine göre daha kötü oluyor. Çünkü temsil ettiği toplumsal olaylar nedeniyle 1980’li yılların başında koruması gerekenler tarafından parçalanarak imha ediliyor.

1960-fuar-devrim-aniti
1960 – “27 Mayıs Devrim Anıtı“

1964 yılında Büyük Efes Oteli’nin giriş holüne yerleştirilmek üzere yapılan ve Cevat Şakir Kabaağaçlı‘ya (Halikarnas Balıkçısı) armağan edilen “Antik Ege” adlı rölyef ve onun eşi olan “Artemis heykeli” ise bugün bu beraberliklerini ne yazık ki sürdüremiyorlar. Selçuk Müzesi’ndeki aslının kopyası alınarak üretilen “Artemis heykeli” bugün Swissôtel Büyük Efes Oditoryumu’nun girişindeki yerini korurken otelin satılması sırasında envantere alındığı söylenen “Antik Ege” rölyefinin nerede olduğu bilinmiyor.

1963-efes-oteli-rolyef
1964 – “Antik Ege” Rölyefi
artemis-heykeli-002
1964 – “Artemis“

1971 yılında Yapı Kredi Bankası Kordon Şubesi duvarına yerleştirilen “İlerleme ve Kalkınma” ve “Bağımsızlık ve Özgürlük” isimli rölyeflerinin ise, sözkonusu banka binasının yakın zamanda yıkılması nedeniyle nerede olduğu bilinmiyor.

1971-yapi-kredi-9-eylul-50-yil-rolyefi
1971 – “Bağımsızlık ve Özgürlük“
ilerleme-ve-kalkinma-rolyefi
1971 – “İlerleme ve Kalkınma“

Sanatçının 1977 yılında yaptığı “Süleyman Ferit Eczacıbaşı” heykeli ise, neyse ki Konak Katlı Otoparkı’nın yanındaki parktaki yerini, özgün konumunda olmasa da koruyor.

1977-suleyman-ferit-eczacibasi-heykeli
1977 – “Süleyman Ferit Eczacıbaşı“

Tabii ki bu listeye bu araştırmayı yaparken öğrendiğimiz Turgut Pura‘nın Kültürpark’ta kaybolan heykellerini, sevgili büyüğümüz Şevki Figen‘in Turyağ Genel Müdürü iken sponsorluğunu yaparak Kültürpark’a armağan ettiği ve daha sonraki yıllardaki ısrarlı takibine karşın bulamadığı “Gülümseyen Atatürk” heykelini dahil etmiyoruz.

Ama bu kısa araştırma sonucunda net bir şekilde görüyoruz ki, kendi içimizden çıkıp dünyaca tanınan değerli sanatçıların bizlere armağan ettiği eserleri, hem de Kültürpark gibi korunaklı bir kamu alanında koruyamıyor, onlara sahip çıkamıyoruz. Koruyamadığımız gibi Kültürpark yönetimi olarak onların bozulmasında, yıkılmasında ve ortadan kaybolmasında suç ortağı olarak, hatta suçlu olarak payımız oluyor.

Ondan sonra da çıkıp, “Kültürpark, kurulduğu yıllarda örnek alındığı Moskova’daki Gorki Park gibi bir kültür, sanat parkıdır, öyle olmalıdır” diyoruz.

Diyoruz ama kültüre, sanata dair elimizdeki bu değerleri, bu eserleri yeterince koruyup kollayabiliyor muyuz?

Hayır!; hem de net bir şekilde hayır !

Bugün bizce, kamu yönetiminin sürekliliği boyutunda suçlu koltuğuna oturup hesap vermesi gerekenler, Kültürpark’a bakmayanlar, onu ve onun içindeki eserleri koruyamayanlar yine ortaya çıkıp kültür sanat merkezi yapacaklarını, böylelikle o bölgeyi çöküntü alanı olmaktan çıkaracaklarını söyleme gafletinde bulunabiliyorlar…

Şayet ülkenin içinde bulunduğu bu zor günlerde yeni otoriter bir sistemin kurucusu olacak anayasaya nasıl “Hayır!” diyorsak; bilgisiz, ilgisiz ve umursamaz bir şekilde bu değerli eserleri, kültürel varlığımızı koruyamayan yönetimlere, bu eserlerin yok olmasına neden olanlara da “Hayır!” diyebilmeliyiz.

Sanırım ilk söyleyeceğimiz “Hayır!“, devamında söyleyeceğimiz diğer “Hayır!“larla birlikte ülkemizi ve kentimizi aydınlıklara taşıyacaktır…

Kaynaklar:

  1. Çalık, Siren; Şadi Çalık, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, Aralık 2004
  2. http://www.mimarlikmuzesi.org/Gallery/sadi-calik-heykel-olmayan-yerde-heykel-yapmak-icin-yasamak_11.aspx

“Meş’um” Geleceğini Bekleyen Bir Mahalle: Turan (4)

Ali Rıza Avcan

Turan, Osmanlı döneminde bir yerleşim yeri olarak gelişmeye başlamasıyla birlikte hem çiftlikleri, yazlık evleri barındıran bir sayfiye yeri, hem de İzmir’le yakın çevresindeki Bayraklı ve Karşıyaka’nın kömür ve akaryakıt ihtiyacını karşılayan depoları, iskeleleri ve giderek tüm ülkeye hizmet veren yağ, sabun ve deterjan fabrikalarının bulunduğu bir sanayi bölgesi olma kimliğine sahip olmuştur.

Turyağ – Türkiye Yağ ve Mamulatı Sanayii Ltd. Şti.

Bölgede hatırlanıp bilinen ilk üretim tesisi, önce daha çok meşe palamutundan dokuma sanayi için gerekli olan tanen maddesinin elde edildiği küçük bir yağhane iken giderek büyüyüp fabrika boyutlarına ulaşan, bu arada bitkisel yağ dışında bunun yan ürünlerinden imal ettiği sabun ve deterjanlarla ünlenen; hatta mahalleye adını veren Tükiye Yağ ve Mamulatı Sanayi Limited Şirketi‘ne ait Turyağ fabrikasıdır.

turan-002
Turan: İskeleler, gemiler, fabrikalar ve bacaları…
turan-003
Turan – Arkada istim dumanını salıp giden Basmane-Karşıyaka banliyö treni…
turan-004
Önceleri meşe palamutunun işlendiği ilk fabrika…
turan-005
Bugün İZBAN hattı ile Anadolu Caddesi’nin geçtiği yerleşim…
turyag-002
Denizden Turyağ fabrikası
turyag-003
Fabrika giriş kapısı
turyag-004
Fabrikanın havadan görünüşü
turyag-001
Ünlü Turyağ bacası
turyag-sami-guner
Sami Güner’in objektifinden Turyağ fabrikası

1916 yılında İngiliz sermayesi ile kurulan küçük bir yağhane ile başlayan üretim, işyerinin 1918 yılında Emlak Dairesi tarafından satın alınıp 10 yıl süreyle özel şahıslara yaptığı kiralamalarla devam etmiş, fabrikalaşma süreci ise bu işyerinin 1928 yılında önce bir Alman şirketi, ardından da 1929’da bir İngiliz şirketi olan Eastern & Overseas Products Ltd. tarafından satın alınması ile başlamıştır. Bu dönemde bitkisel margarin üretimine yönelik yatırımların yapıldığı fabrika, 1932 yılında ilk bitkisel margarini piyasaya sunmuştur. Tüketiciler tarafından büyük ilgiyle karşılanan Turyağ margarini, el değmeden hazırlanan bir sisteme sahipti.

1938’de yılda 500 tonu bulan zeytinyağı ve 2 bin 500 tonluk küspe ihracatı yapıyordu. İkinci Dünya Savaşı’na rağmen yatırım yapmaya devam eden Turyağ, ürün çeşitlerini hızla artırdı. Savaş yıllarında ise ordunun ve yatılı okulların bitkisel yağ ve makine yağı ihtiyacının tamamını karşılıyordu.

1957’de sermaye artırımına giden Turyağ‘a Yapı ve Kredi Bankası ortak oldu. 1965’de dünyanın en büyük kuruluşlarından Henkel‘in ortaklığı ile Turyağ yeni bir döneme geçti. 1983’de Turyağ‘ın ilk sofra margarini olan “Yayla” piyasaya sunuldu. 1994 yılında ise Yapı Kredi Bankası, elindeki hisseleri Henkel‘e devretti. 1996’da Türk Henkel yönetimine geçen Turyağ‘ın merkezi İstanbul’a taşındı.

2007’de Çallı Gıda ve Arı Rafine ve Yağ Sanayi A.Ş. konsorsiyumu, 2014 yılında da Cargill Gıda Türkiye tarafından satın alındı.

Şükrü Tül, bir yağhaneden bir fabrikaya dönüşerek bulunduğu bölgeye adını veren Turyağ’ın yaşam öyküsünü “Tepekule’den Bayraklı’ya” adlı kitabında şu şekilde anlatmaktadır:

“Eski Aya Triada’daki yağhane cumhuriyetle birlikte büyüdü. 19 Haziran 1934 tarihinde İngiliz kökenli Eastern and Overseas Products Ltd. yağhaneyi satın aldı ve üretime geçti. “Turyağ”, Türkiye Yağ ve Mamulatı Sanayii Limited Şirketi olarak tescil edildi. Türkçe kısa adı ile Turan Yağ ve Sabun Fabrikaları oldu. Kısa adıyla TYF, bulunduğu yer ile özdeşleşmiş oldu; artık Aya Triada çoktan unutulmuş; kıyıya Turan denilir olmuştu. Fabrikanın kuruluş amacı; “Fabrikamızın maksadı teşekkülü, yerli mahsulattan istihsal etdiği yağları asidlerinden ve sair muzur mevaddan tathir ve tasfiye ederek bunları dahili ve harici piyasalara sevk ve ihraç eylemekdir…” olarak özetlenmektedir.

Fabrikanın en önemli ürünü olan Turyağ ise akıllara kazınacak ve şirketin sonraki adı olarak süregidecektir. Üretilen “Nebati tereyağı” çabucak piyasada tanınır. Yemeklik yağ olarak yalnızca “nebati tereyağı” değil zeytinyağı, susamyağı, haşhaş yağı, pamuk yağı da fabrikanın üretim alanıdır. Bitkisel tereyağ olan Turyağ ile birlikte Hindistan cevizinden yapılan Kokozin ve margarin de yeni bir ürün olarak piyasaya girer. Yağlar bakkallarda açık tenekelerde satılmaya başlar. Bakkallar yağı tenekeden çıkarmak için demirden yapılma, mangalda kül karıştırmak ve hamur topağı kesme işinde kullanılan üçgen yüzlü kürekçikleri kullanmaya başlarlar. Anneler akşamüstü acıkmaları için ekmeğin üzerine bu yeni yağı sürerler, bir de şeker ekerler… İçeriği bitmiş yağ tenekelerinin büyükleri iri çiçeklere; örnekse ful gibi güzel kokululara saksı olur. Küçük tenekeler ise çelimsiz çiçeklerin saksısı olurlar.

Çamaşır sabunu ve türevleri olarak “Sakarya sabunu”, “Turan çamaşır sabunu”, “Marsilya sabunu”, “Haley sabunu”, “Arab sabunu” yanısıra “Tursil çamaşır tozu” bir yenlik olarak çıkar. O zamanlar çamaşırların bahçedeki tellerde kuruduğu bir çağda; sarı renkli ve üstünde havada uçuşan bembeyaz çamaşırların resimlendiği kutusuyla Tursil, tüm kadınların gönlüne yerleşmiştir. Tursili bilmeyen taşra halkına “lekeleri çıkaran ilaç getirdim” diyen kimi açıkgözlere de fırsat doğmuştur. Beyaz naylon gömleklerinin kollarına döktükleri mürekkep lekesini beş dakikada çıkararak, küçük naylon torbacıklara koydukları deterjanları ilaç diye satar olmuşlardır. Tuvalet sabunlarının birbirinden ilginç isimleri vardır: “Turan”, “Rozmari”, “Fatma”, “Verda”… traş sabunları ile birlikte “Perlodent diş macunu ve “Ece temizleme tozu” da üretim yelpazesinde yerlerini alırlar. Bununla da yetinilmez “Baronia” marka krem, “Turyağ şampuanı”, tuvalet yağ ve saç fiksatifi ile kozmetik alanında ürün verilir.

Kısa sürede Turan ve Turyağ kentle özdeşleşir. O sırada bir bellek derlenmesine gerek duyan İzmir için kimi şeyler yerine oturmamıştır. Mübadele’nin ardından yeni damak tadları, yeni bilgiler kente doğru gelmiştir ama daha henüz yerli yerine oturmamıştır yaşama kültürü. Turyağ bunun üstüne, ekmeğe sürülerek yenecek kadar tatlı, lezzetli bir şey olarak yerleşir.

Turyağ yöneticileri de yemek kültürüne hizmet etmek ve ürettikleri yağı tutundurmak için küçük kitapçıklar basarlar. İçlerinde garip yemek tarifleri vardır. Hiçbiri İzmirli, Giritlili, Rumelili, Konyalı, Egeli olmayan yemek tarifleri… İngilizce’den çevrildikleri belli gibidir; “Yeşil biberli pirzola”, “Ciğer köftesi”, “Kıyma kızartması”, “Güvercin dolması”, “Paça kızartması” gibi… Tatlı olarak da “Punch cake”i, “Tava pastası” diye alırlar kitapçıklarına. Bana göre en özgün görüneni, bir Türkan Şoray filmini çağrıştırdığı için, adından ötürü “Mine pastası”dır…

ciger-koftesi
Ciğer köftesi (*)
guvercin-dolmasi
Sapanlı çocuklar dışında güvercinlere kıyan olur mu acaba? (*)
kiyma-kizartmasi
Ciğerden “sote”, kıymadan “köfte” yapan bir halka önerilen şeyler… (*)
paca-kizartmasi
Biz “paça”yı başka yemeklerde kullanırız… (*)
yesil-biberli-pirzola
Yeter ki pirzola olsun, biz yanına yeşil biber değil her şeyi koyarız… (*)

Mine pastası, Turyağ ile yapılır ve nefis olurmuş. Turyağ köpürtülerek eritilir, içine şeker, limon, iki yumurta sarısı, tuz, maya tozu ve un eklenerek yapılırmış. Yarım saat kadar dinlenmeye bırakılır, sonra da yağlanmış bir kaba konarak üstüne reçel sürülür, daha da üstüne yeni bir hamur katmanı konurmuş. Son katman dört çorba kaşığı Turyağ, dört çorba kaşığı un, aynı ölçüde şeker, bir çay kaşığı tarçın karıştırılarak hamur elde edilir, nohut tanesi gibi yuvarlaklar yapılırmış. Alttaki hamurun reçelli üst katına tane tane dizilerek fırınlanırmış ardından.”¹

turyag-006-turyag-fabrikasi-lojmani-sol-fermuar-fabrikasi-mulku-sag
Soldaki bina Turyağ lojmanı, sağdaki bina da fermuar fabrikası mülkü…

Turyağ köklü bir İzmir firması ve markası olarak yola çıkmış olmakla birlikte zaman içinde İzmir’den kopmuş ve gerek firmadan gerekse ürettiği markalardan geriye fazla bir şey kalmamıştır. 2000’li yılların başında Tariş, Tarişbank, Egebank, İzmir Ticaret Borsası, Ege Bölgesi Sanayi Odası ve İzmir Ticaret Odası gibi İzmir’in köklü firma ve kuruluşları kendi kurum tarihlerini yazdırmış olmasına karşın Turyağ ve Piyale bu fırsatı kaçırdıkları için bugün o büyük ve köklü firmalardan geriye kalan – müzayedelerle gündeme gelen kitap, katalog, fatura, takvim, ajanda gibi malzemeler dışında- fazla bir bilgi ve belge bulunmamaktadır.

Oysa 1970’li yıllardan sonra İzmir’le ilgili tüm resmi yıllıklarda İzmir’deki sanayi kuruluşlarını temsilen fotoğraflarına sürekli olarak yer verilen Turyağ bugün İzmir’in belleğinden çıkmış gibidir. Yarın öbür gün şayet bir İzmir Sanayi Müzesi kurulacak olursa oraya Turyağ adına konulacak tek bir malzeme, tek bir yayın bulunmamaktadır.

Hatta, 1916 yılında kurulup bu kentte 91 yılını geçirmiş bu fabrika ya da firma için, bu kentte faaliyet gösteren üniversitelerde tek bir yayının yapılmadığını ve tek bir teze  ya da araştırmaya konu olmadığını, Turyağ hakkında yazılmış olan tek bir yüksek lisans tezinin 1989 yılında Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü kapsamında Zehra Kutlu’nun yazdığı “Turyağ Anonim Şirketinde Halkla İlişkiler Faaliyetleri” isimli yüksek lisans tezi olduğunu söyleyebiliriz. 

Oysa Turyağ, öncelikle Karşıyaka ve Bayraklı’nın, sonrasında da İzmir’in toplumsal tarihinde yer etmiş, Turyağ ve “Turyağlı kültürü” diyebileceğimiz toplumsal bir olgunun ortaya çıkmasına neden olmuş belleğimizin önemli yapı taşlarıdır. Turyağ’da çalışanlar, yöneticilik yapmış olanlar, Bayraklı’daki “Turyağ Evleri“ni yapanlar ve orada yaşayanlar, Turyağ‘dan “mal çeken” şoförler, Turyağ‘ın olduğu bölgedeki yolun bacadan çıkan kimyasal tozlar nedeniyle kaygan olduğunu bilip tedbirli davranan İzmirliler… Hep bu kültürün, hep bu toplumsal olgunun bireyleri, aktörleridir…

turyag-008-muzaffer-ceyhan-yerlikaya-1975-soforlerin-daha-dikkatli-gitmeleri-icin-yapilan-eylem
Sürücülerin daha dikkatli gitmeleri için 1975’de yapılan bir eylem – Kaynak: Muzaffer Ceyhan Yerlikaya
turan-010-gulay-kaynak
Sayın Gülay Kaynak’ın verdiği bilgiye göre annesinin arkadaşı Arife teyze ve Turan sırtları

İşte o nedenle, kendisini sevgili arkadaşımız Pervin Mısırlıoğlu sayesinde çok başarılı işlere imza atan İzmir Küçük Millet Meclisi (İkMM) çalışmalarımız sırasında tanıdığımız ve uzun yıllar Turyağ genel müdürlüğünü yaptığını bildiğimiz Sayın Şevki Figen’e, Turyağ‘da yöneticilik yapmış diğer İzmirliler’e, Turyağ‘da çalışıp hayatta onlara, onların ailelerine ve onları araştırıp dinleyecek tarihçilere, özellikle de sözlü tarih yapanlara, bu kentten sorumlu İzmir Valiliği, İzmir Büyükşehir Belediyesi, Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi (APİKAM), İzmir Akdeniz Akademisi (İZMEDA), Ege Bölgesi Sanayi Odası (EBSO), İzmir Ticaret Odası (İZTO) ve üniversiteler gibi resmi, özel ve sivil kuruluşlara bu konuda büyük görevler düştüğünü, Turyağ ile ilgili kişisel ve toplumsal belleğin öğrenilip kaydedilmesi ve yayınlanması suretiyle kentimizdeki sanayi tarihine katkıda bulunulmasının gerek kent ve kurum tarihi gerekse yaratılan onca markanın gelişimini öğrenmek açısından üstün yararlar sağlayacağını düşünüyoruz.

Akaryakıt Depoları

Turan denilince akla gelen ikinci ticari faaliyet konusu ise bu bölgenin uzun yıllardan bu yana akaryakıt ve kömür deposu olarak kullanılmış olmasıdır.

turan-006
Petrol tankları
petrol-ofisi-001
Petrol Ofisi iskelesi
petrol-ofisi-002
Petrol Ofisi iskelesi
petrol-ofisi-003
Petrol Ofisi depoları

Catherine Filipucci, Mark Ransome, Jean-Pierre Giraud, George Galdies ve Cinzia Braggiotti gibi İzmirli levantenlerin verdikleri bilgilere göre Turan bölgesi akaryakıt depolaması ve nakliyesi açısından her zaman için uygun bir bölge olmuştur. Bu durumda en etkili olan şeyse, muhtemelen hem buna uygun iskeleleriyle denizle olan bağlantısı hem de 1868’den sonra bölgenin tam ortasından geçen demiryoluyla birlikte bir istasyonunun inşa edilmiş olmasıdır.

Şimdiki Güney Deniz Bölge Komutanlığı’nın bulunduğu bölgedeki büyük çiftliğin sahibi George Raul Stano’nun kızı olan Catherine Stano Filipucci (1917-2006) babasının Standart Oil Company’nin yöneticisi olduğunu, Turan’daki fabrikanın sahibi olan Mr. Smith’in Birinci Dünya Savaşı sırasında şirketi İngiltere’ye taşıdığını ve daha sonra geri döndüğünü söylemektedir.

Cinzia Braggiotti ise annesinin büyükbabası olan Albert Braggiotti‘nin Ege Petrol adıyla daha sonraki yıllarda Exxon Mobil’e dönüşecek olan Socony – Vacuum Corp.‘un ve Standart Oil Company of Newyork’un genel acentesi olduğunu, Socony’nin Turyağ’dan önce sahilde kendisine ait bir iskelesi olduğunu, daha sonra Mobil Oil’e katıldığını ve 1950 yılında İzmir’de ofis açtığını söylemektedir.

Bilindiği üzere ilk yöneticisi Osmanlı Bankası’ndan ayrılan Lucien Dandoria olan Ege Petrol, 1930’lu yıllarda İzmir Bölgesi’nde Shell Oil’in distribitörü olmuş, İkinci Dünya Savaşı sırasında Fernand Bragiotti’nin harekete geçmesi ile etkisiz hale gelmiş, Harry ve Bill Giraud tarafından satın alınması üzerine İstanbul’a taşınmıştı. 1964 yılında ise Jean-Pierre Giraud ve Enrico Aliotti ortaklaşa yönetimi ele geçirmişlerdir.

Ayrıca bölgede 19. yüzyılın son yarısıyla 20. yüzyılın başlarında Romen Steaua Romana petrol şirketinin de faaliyette bulunduğu bilinmektedir.²

Kömür Depoları

Turan bölgesi ile ilgili söylemlerde Osmanlı Dönemi ile bunu izleyen Cumhuriyet Döneminde burada kömür depoları olduğu, Alsancak Darağacı’ndaki elektrik fabrikasında kullanılan kömürlerin burada depolanarak sahildeki iskeleden nakliyesinin yapıldığı belirtilmekle birlikte bunu gösteren ya da belgeleyen bir kaynağa, fotoğrafa rastlanmamıştır.

¹ Tül, Şükrü; Tepekule’den Bayraklı’ya, Heyemola Yayınları, İstanbul, Mart 2011, s.66-68

² Baltazzi, Alex; http://www.levantineheritage.com/note63.htm

(*) 1937 İzmir Enternasyonal Fuarı hatırası olarak Turyağ tarafından Abajoli Matbaası‘na bastırtılan yemek tarifleri kitabının sayfa görüntüleri için Yoanna Hacısamiyuloğlu Taşkıran‘a teşekkür ederiz.

Devam Edecek…

 

KNK Kent Konak Dergisi

Ali Rıza Avcan

Bugün sizlerle birlikte, uzunca bir süredir arkadaş, dost çevrelerinde dile getirip söylediklerimin genel olarak kabul gördüğü bir konuyu, bu kez yazarak paylaşmak istiyorum…

Konak eski belediye başkanı Hakan Tartan zamanında çıkarılmaya başlanan ve yayınına yeni belediye başkanı Sema Pekdaş zamanında da devam edilen “KNK Kent Konak Dergisi”…

Derginin tüm sayılarının elimde olduğunu söyleyemem… Hele ki ilk 19 sayısını, yolumu o dönemlerde Konak Belediyesi’ne düşürmediğim için hiç görmedim… Dergiden haberdar olduğum 2014 yılında Konak Belediyesi  Halkla İlişkiler Müdürlüğü‘ne gidip abone kaydımı yaptırmakla birlikte bazı sayılar ne yazık ki elime geçmedi… Üstüne üstlük belediyeye, belediyenin Kıbrıs Şehitleri Caddesi’ndeki Türkan Saylan Kültür Merkezi‘ne ya da Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi’ne (APİKAM) her gidişimde eksik sayıları temin etme konusunda özel bir çaba sarf etmeme karşın 30 sayılık tam seriyi henüz tamamlayamadım… O nedenle de, bundan sonra yapacağım tespitlerin ve ifade etmeye çalışacağım görüşlerin tüm bir yayın serisini kapsamayacağını işin başında itiraf etmek zorundayım…

3_2_2015_16_01_318459

Aslında benim yaşam dilimimde görüp bildiğim ülkemizde kent ve kent kültürüyle ilgili dergi yayıncılığında, kuruluşunda benim de katkımın bulunduğu İstanbul’daki Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı‘nın 1992-2008 döneminde her üç ayda bir çıkardığı ve toplam 64 sayıdan oluşan muhteşem “İstanbul” dergisinin önemli bir yeri olduğunu düşünüyorum. Tarih Vakfı‘nın desteği, İstanbul üzerine düşünüp söyleyen ve yazan farklı bilim, disiplin ve ilgi alanlarından gelen bilim insanlarıyla sanatçıların, uzmanların ve aktivistlerin desteği ile her bir sayısının ayrı bir hazine olduğu bu dergi, bugün bile sahafların arayıp bulmaya ve bulundurmaya çalıştıkları kült bir kent dergisi özelliğini korumaktadır.

kapak

İzmir’e yerleştiğim ilk yıllarda ise kendine kenti ve kent kültürünü konu edinen, bu konuları edebiyat, kültür ve sanatla zenginleştiren sevgili arkadaşımız Tufan Atakişi‘nin “İzmir İzmir Kent Kültürü Dergisi” ile tanıştım. 1996 yılında yayınlanmaya başlayan bu dergiyi o tarihten sonra elimden geldiğince okumaya ve desteklemeye çalışmakla birlikte; geçtiğimiz yıl bu dergi -ne yazık ki- yeterince destek görmediği için, 20 yıllık başarılı bir yayın yaşamından sonra yayınına son vermek zorunda kaldı. Oysa ben kentle ve özellikle de İzmir’le ilgilenen birçok akademisyeni, yazarı ve uzmanı o dergideki yazılarıyla tanıyıp öğrenmiş, İzmir’i İzmir yapanlardan biri olan ve hep kendi ayakları üstünde duran bu derginin hep var olmasını arzulamıştım.

tepekuleYine aynı tarihlerde İzmirli tarihçiler ve tarih dostlarıyla birlikte oluşturduğumuz “İzmir Tarih Çevresi” platformu olarak “İstanbul Dergisi” gibi bir dergi çıkarmayı hedeflemiş; ancak adı “İzmir” olmamakla birlikte bu düşünceden hareketle gelişen bir girişim çerçevesinde dostumuz Hakan Kazım Taşkıran, Engin Berber, Ersin Doğer, Erkan Serçe, Sabri Sürgevil ve Şükrü Tül‘ün yayın kurulu üyesi olarak yer aldığı “Tepekule Tarih – Yerel Tarih Araştırmaları Dergisi“ni 2000 yılının “İlkbahar” ve “Yaz” aylarında iki sayı olarak yayınlamış, bizler de bu derginin okunup ayakta kalması için epey bir çaba göstermiştik.

resim1

Yine aynı tarihlerde “İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayını” olarak yayınlanmaya başlayan ve akademik düzeyde daha çok tarihin ve arkeolojinin yer aldığı “İzmir Kent Kültürü Dergisi” ise, arkasında koskoca bir büyükşehir belediyesi desteği olmasına ve bugün her biri ayrı bir yerde farklı konumlarda bulunan Murat Katoğlu, Ünal Ersözlü, İrfan Akgündüz, Berrin Tekdemir, Ali Sabuktay, Mustafa Özturanlı, Namık Kuyumcu gibi isimlere karşın 2000 Nisan-2003 Mart döneminde ancak altı sayı yayınlanmış, kendisinden bir daha haber alınamamıştır.

izmir-life

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin çıkardığı “İzmir Kent Kültürü Dergisi“nin daha çok akademik düzeyde ve tarih ağırlıklı olması nedeniyle ortaya çıkan boşluk, 2001 Eylülü’nden bu yana İ. Hakkı Kesirli tarafından yayınlanan “İzmir Life” Dergisi ile başarılı bir şekilde doldurulmuş; böylelikle bir kent dergisinde sadece tarihin değil; bunun yanında kültür, sanat, eğlence, popüler kültür gibi diğer bilim, disiplin ve ilgi alanlarının da yer alması gerektiği net bir şekilde gösterilmiştir.

İzmir’de yaşadığım son 20 yıllık sürede gördüğüm gibi, “İstanbul Dergisi” gibi değişik bilim, disiplin ve ilgi alanlarını kapsayan iyi ve uzun soluklu bir kent dergisinin İzmir ölçeğinde de yayınlanması ile ilgili her türlü dergi girişimi, derginin yönetim ya da yayın kurulunda akademik ve yerel tarihçilerle tarihseverlerin ağırlık kazanması nedeniyle giderek bir tarih dergisi olma kimliğine dönüşmüş; böylelikle tarihçiler ve tarihseverler dışında tüm bir kenti kucaklayan bir kent yayıncılığı -ne yazık ki- hayata geçirilememiştir. 

Şimdi işte tam da bu noktada, arkasına Konak Belediyesi’nin mali gücünü aldığı için 30 sayıdır yayınlanan “KNK Kent Konak” dergisinin bugüne kadar sergilediği yayın politikası ve içerik itibariyle kendini nasıl tanımladığı ve kimlere hitap ettiği konusuna gelmek istiyorum.

Evet, Konak Belediyesi’nin 30 sayıdır çıkardığı bu dergi ne dergisidir? Dergi olarak iddiası ve kimliği nedir? Bir tarih dergisi midir yoksa tüm Konak halkına hitap etmeyi hedefleyen bir kent dergisi midir?

İçerdiği konulara, konu başlıklarına baktığımızda bu derginin bir “kent dergisi” olmaktan çok bir “tarih dergisi” olmaya yönelik bir yayın politikası yürüttüğünü görürüz. Çünkü bu dergide Kemeraltı bile anlatılmaya kalkıldığında Kemeraltı’nın bugünü, burada yaşayan ya da çalışanların güncel sorunları, sıkıntıları değil; daha çok Kemeraltı’nın geçmişi ya da anıları anlatılmaktadır. İzmir anlatılmaya kalkıldığında İzmir’in bugününden ve geleceğinden çok geçmişi, yanıp yıkılması ya da bir “prenses” olması öne çıkarılmaktadır. Basmane’deki çukura yapılacak 67 katlı gökdelenden çok bir zamanlar oradaki binalardan, Kültürpark’a yapılacak yeni kültür-sanat merkezinin getirip götüreceklerinden ya da hatalı bir şekilde restore edilen Kaskatlı Havuz kızlarından bahsetmek yerine paraşüt kulesinin nasıl yapıldığından söz açılmaktadır. Kısacası bu dergi bugünü yaşayıp geleceği sorgulamak yerine daha çok geçmişle, tarihle ilgilenmekte, uğraşmaktadır.

Evet, tarihten, geçmişten ve anılardan hiç söz etmeyelim demiyorum. Ama bunun yanında bir belediye yayınında bugünden ve gelecekten, yaşadığımız sıkıntı, sorun, şikayet, talep ya da beğeni ve güzelliklerden de söz edilmesi gerekmez mi? Kısacası adında “Kent” sözcüğünün geçtiği bir belediye yayınında tarih bilimi dışında diğer bilim, disiplin ve ilgi alanlarının, kentten ve kentsel konularında da yer alması gerekmez mi?

Bence bu durum, bu derginin yayın politikasının, programının net bir şekilde belirlenmediğini, yayıncı ile hedef kitle (kentli) arasında sağlıklı bir iletişimin kurulamadığını göstermektedir. 

Dergi ile ilgili diğer bir eleştiri konusu ise derginin alışılmadık boyutlarından kaynaklanmaktadır.

Olağanüstü boyutlarıyla tanınan ünlü “P” dergisinin bunu sanatsal kaygılarla farklılık yaratan bir konsept içinde yaptığını bildiğimizde bunu olağan karşılarız. Ancak aynı durum bir belediye yayınında ortaya çıktığında bu durum pratik olmayan israfçı yanıyla bir sorun olarak öne çıkar. Ardından da sorarsınız: Bu olağanüstü irilik, kâğıtçıya ve matbaacıya para kazandırmak dışında neye yaramaktadır, niçin böyle bir yola gidilmektedir?

Benim cetvelle ölçtüğüm boyutlarıyla 26,8 cm X 37,5 cm iriliğinde olan bu dergiyi katlamadan bir evrak çantasına koymak mümkün olmamaktadır. O nedenle koltuğunuzun altında ya da çantanızda taşımanız öyle kolay bir iş olmayacaktır. Hele ki, derginin arka sayfalarında yer alan “Ne Nerede?” bölümündeki telefon numaralarını seyir halindeyken kullanmaya kalktığınızda bu çok daha zor bir iş olacaktır…

Bu konuyu belediye içindeki yönetici ve çalışanlara sorup fikirlerini aldığımda bana bunun derginin doktor, avukat gibi serbest çalışanların muayenehane, ofis gibi mekanlarında gelen giden müşterilerin okuması için ortadaki sehpaya konulmak için yapılmış olabileceğini ifade ettiler. Ancak kendi doktorum, dişçim de dahil olmak üzere hiçbir ofiste, muayenehane ve benzerinde ortadaki sehpada makul ölçülü “İzmir Life” ve diğerleri dışında bu dergiye rastlamadım.

Benim bu durumum belki bir tesadüftür, belki bu dergiyi gerçekten muayehanesinde, ofisinde gelen gidenlerin okuması için ortadaki sehpaya yerleştirenler vardır düşüncesiyle bu durumun ne ölçüde geçerli olduğunun, ortada gerçekten böyle bir ihtimalin olup olmadığının; ayrıca “İzmir Life” gibi diğer dergilerin böyle bir yöntemi niye kullanmadığının araştırılmasını, bu durumun bir ihtiyaçtan kaynaklandığının kanıtlanmasını istiyorum.

Belki böylelikle, bütçesi bizlerin verdiği vergi, harç ve ücretlerle oluşan belediyelerde daha tasarruflu yayın politikaları izlenebilir diye düşünüyorum.

Belki böylelikle, derginin boyutları çantada, koltuk altında ya da cepte taşınacak şekilde daha makul ölçülere çekilebilir, derginin büyüklüğü nedeniyle rahatsız edici hale gelen fotoğraf çözünürlükleri normal boyutlarına geri döner, derginin içeriği farklılaşıp zenginleşebilir ve daha fazla insan tarafından okunabilir diye düşünüyorum.

knk-yaz-2016jpg_22-07-2016_16-15-54

“KNK Kent Konak Dergisi” ile ilgili bu önerilerin belediyenin diğer bir yayını olan “Konak Gazetesi” eliyle yapıldığını ya da yapılabileceğini söyleyecek olanlara ise önerdiğimiz bu politika, içerik ve uygulama değişikliklerinin, belediye ve belediye başkanının tanıtımını yapan “Konak Gazetesi“nin yayın politikası, içeriği ve hedef kitlesi ile ilgisinin bulunmadığını, yapılacak işin niteliği açısından onun işi olmadığını söyleyebiliriz.

Velhasıl, böyle bir dergi çıkarmak düşüncesi teşekkürü hak eden güzel bir fikir olmakla birlikte; bu güzel fikri, yaşamın her alanını kucaklayan yeni yayın politikalarıyla zenginleştirmek, okuyucu ile daha sağlıklı ilişkiler kurmak ve okuyucudan gelen geri bildirimler dikkate alıp her geçen gün farklılaşıp zenginleşmek suretiyle geliştirilmesini de dikkate almak koşuluyla…

Kamuoyu nasıl oluşturulur ve ne işe yarar?

Ali Rıza Avcan

Sosyal bilimlerde ‘kanaat önderi‘ denilen bir kavram var.

Dijital dünyanın güvenilir sözlüğü Vikipedi, “Kanaat Lideri, psikolojik bir kavram olup, fertlerin ve toplumların anlama ve kavrama farklılıklarından ötürü, bir gruba veya topluluğa sosyal mesajları veya sosyal olayları, onların anlayacağı ve kavrayacağı dilde anlatan liderdir. Kanaat lideri, kendi grubu gibi yaşar. Dolayısıyla grup üzerinde hayli etkindir. Onun yaptıkları grup tarafından çok çabuk benimsenir.” şeklinde tanımlıyor.

1992 yılından bu yana İzmir Ticaret Odası başkanlığı görevini sürdüren Ekrem Demirtaş da, bu kentte -seveni kadar sevmeyeni de olmakla birlikte- koltuğunu uzun bir süredir muhafaza etmedeki becerisi, arkasına aldığı binlerce tüccar, esnaf ve tacirin ekonomik ve toplumsal gücü; ayrıca zaman zaman bir belediye başkanı gibi “rol çalan” tavırları nedeniyle İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu ile geçinemeyip çatışsa da sahip olduğu örgütlü güç nedeniyle, belediyeler dahil birçok kurum, kuruluş ve kişi üzerinde etkili olan İzmir ölçeğinde bir “kanaat önderi“dir

Biz bunu istesek de istemesek de, kendisini sevsek de sevmesek de mevcut durum ve kendisinin toplumsal konumu budur.

Kimi İzmirli bunu kendisinin vizyon sahibi olmasına, geleceği görme ve inşa etme konusundaki becerisine bağlar.

Aslında bu tespitlerinde de haklıdırlar. Çünkü Ekrem Demirtaş kah bir belediye başkanı kah bir patron gibi davranarak İzmir kentinin geleceğinde yer almak, kentin geleceğine yön vermek düşünce ve çabasındadır.

İşte o nedenle, kentin ünlü aile ve sermaye şirketlerinden önce özel bir vakıf üniversitesi kurmayı düşünmüş ve gerçekleştirmiştir.

İşte o nedenle, Valilik’ten, Belediye’den ve İZKA’dan bir adım öne geçerek İzmir’in yurtdışındaki tanıtımını üstlenme, logosunu belirleme işine bile el atmıştır.

Bu çerçevede yaptığı önemli çalışmalardan biri de, hiçbir yasal dayanağı ve zorunluluğu olmamasına karşın İzmir’le ilgili stratejik planlar hazırlama gayretidir.

Bunu, benim bildiğim kadarıyla ilk kez Prof. Dr. Çınar Atay’a hazırlattığı “2003-2013 İzmir Stratejik Planı” ve “İzmir İlçelerinin Ekonomik Profili ve Alternatif Olanakları” isimli bir çalışma ile başlatmış, ardından da 2015 yılında geniş bir ekibe “İzmir İş Hayatı 2015-2023 Stratejik Planı” ile “İzmir İli İlçelerinin Sorunları, Çözüm Önerileri ve Yatırım Olanakları” isimli çalışmaları yaptırmıştır.

Yaptırdığı bu çalışmalar, çoğu valilik, kaymakamlık ve belediyenin yapmadığı değerli, iyi ve güzel çalışmalardır. O nedenle de zaman zaman, “keşke diğerleri de bu tür çalışmaları dikkate alıp aynısını yapsalar” demek zorunda kalırız.

Diğer resmi, özel ve sivil kuruluşlarının bu planlara, bu öngörülere uyma zorunluluğu bulunmamakla birlikte bu belgeler her planlama çalışmasında dikkate alınan , en azından göz ucuyla okunan belgelerdir.

Durum bu olmakla birlikte, bu tanımlayıp öngören planlama belgelerinin temel bir özelliği daha vardır. Bu da bu belgelerin her düzeyde kamuoyu oluşturma ve yönlendirmeyi kolaylaştıran belgeleri olma özelliğidir.

İzmir Ticaret Odası ve onun başkanı Ekrem Demirtaş, bu tür ön alan planlama belgeleri ile, onları kullanarak öncelikle kendi üyelerini daha sonrasında da ilişkili oldukları diğer sermaye çevrelerini ve giderek İzmir kamuoyunu kendi istek, beklenti ve talepleri doğrultusunda oluşturmakta, şekillendirmekte ve onu bir toplumsal baskı unsuru olarak harekete geçirebilmektedir.

13078_20150130094739_erc_5405

Geçtiğimiz yılın yaz ve sonbahar aylarında yaşadığımız “Kültürpark’a Dokunma! “mücadelesinde yaşananlar tam da bu söylenenleri doğrulamış; önce İzmir Ticaret Odası’nın “Kültürpark Projesi” ile ilgili görüş, düşünce, öneri ve taleplerini kapsayan bir rapor 2014 yılında hazırlanmış, bu raporun bu projeyi tartışıp şekillendiren İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu’nda (İEKKK) etkili olması sağlanmış, böylelikle toplantılarda İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun sol yanına Prof. Dr. İlhan Tekeli otururken sağ yanına da Ekrem Demirtaş‘ın oturması sağlanmıştır. Ardından sözkonusu projeye karşı toplumsal bir direncin ortaya çıkması ile birlikte Ekrem Demirtaş kah sert kah tatlı dilli demeçler vererek projeyi sahiplenmiş, savunmuş; hatta Aziz Kocaoğlu‘nu sıkıştırmaya dahi kalkmış, imzaladığı resmi yazılarla İzmir Ticaret Odası üyelerinin Pakistan Pavyonu’na giderek projeyi beğenmeleri için kampanyalar düzenlemiştir. 

Böylelikle projenin asıl sahibinin İzmir Büyükşehir Belediyesi değil; bizzat İzmir Ticaret Odası ve onun başkanı Ekrem Demirtaş olduğunu bütün bir İzmir kamuoyunun görmesini ve anlamasını sağlamıştır.

Şimdi ise İzmir Ticaret Odası’nın 2016 yılında yayınladığı “İzmir İli İlçelerinin Sorunları, Çözüm Önerileri ve Yatırım Olanakları” isimli yayınla önümüzdeki yıllarda İzmir’in 30 ayrı ilçesinde yapacağı ekonomik, kültürel ve siyasi ölçekli farklı organizasyonların önünü açmak istemektedir.

İzmir Ticaret Odası’nın bu yeni yayını elime geçtiğinde ilk yaptığım şey, İzmir’e geldiğimden bu yana yaşadığım, yaşadıkça öğrenip bilmeye başladığım Karşıyaka ilçesi ile ilgili olarak neler söylendiğini merak etmek oldu. 

Sözkonusu yayının 135-140. sayfalarında yer alan “Giriş“, “Sorunlar ve çözüm önerileri“, “Yatırım olanakları” ve “ilçenin SWOT analizi” bölümlerini okuduğumda karşıma oldukça ilginç saptama ve değerlendirmeler çıktı.

İzmir Ticaret Odası’na göre Karşıyaka’nın en önemli ve öncelikli sorun ve çözüm önerileri şu şekildeydi:

  1. İmar uygulamalarında trafo yeri tahsis edilmelidir.
  2. Mevcut trafo merkezleri güçlendirilmelidir.
  3. Cami sayısı arttırılmalıdır.
  4. Yükseköğretim kurumu ihtiyacı karşılanmalıdır.
  5. Hastane ihtiyacı karşılanmalıdır.
  6. Ziyaretçilerin konaklayabilecekleri tesisler inşa edilmelidir.

Önem ve öncelikleri dikkate alınarak sıralanan bu sorunların başında yer alan imar planlarındaki trafo yeri tahsislerinin yetersizliğiyle mevcut trafo merkezlerinin yetersizliği konuları bu konudaki mevcut ve olası taleple arz miktarı arasındaki olumsuz ilişkiyi gösterip kanıtlamayı; ayrıca ilgili kuruluşların gelecek yıllara yönelik yatırım planlarını bilmeyi gerektirdiği için bu konularda ayrıntılı bilgi verilmediği sürece bu taleplerin ne ölçüde isabetli, doğru olduğunu belirlemenin mümkün olmayacağını öncelikle ifade etmek isterim.

Ancak “nüfusu 325 binin üzerindeki ilçede 32 adet caminin bulunduğu” bilgisinden hareketle mevcut ve yapılmakta olan camilerin yerini, kapasitesini, bu konudaki ihtiyaç ve talebi bilmeden ya da göstermeden “Karşıyaka’da cami sayısı arttırılmalıdır” sonucuna ulaşmak, kafalarda Karşıyaka ile ilgili olarak nasıl bir tahayyül bulunduğu ve “cami sahibi olma ya da olmama” gibi hassas bir konuda önemli bir soruna sahip olduğunu söylemenin kimlerin işine yarayacağı sorusunu da sormamızı gerektirmektedir. Hele ki ortada sapasağlam bir iktidarı desteklemeyen “Gavur İzmir” algısı dururken…

Karşıyaka’nın gerçekten camileri az mıdır ve halkın bunların sayısını arttırmak gibi bir talebi var mıdır?

İşte bu sorunun yanıtını bulmak için geçtiğimiz günlerde İzmir İl Müftülüğü’ne Bilgi Edinme Hakkı ve Kanunu çerçevesinde İzmir’in tüm ilçelerindeki ibadethanelerin sayısını, kapasitelerini, özelliklerini, yapılmakta olanları ya da yapılması planlananları ayrıntılı bir şekilde sordum.

Aldığım yanıttan ise İzmir İl Müftülüğü’nün elinde böylesine ayrıntılı bir bilginin olmadığını, istatistiklerini ilçe ilçe değil il bütününde tuttuklarını öğrendik.

avrupanin-yildizi-karsiyaka-3

İzmir Ticaret Odası’nın hazırladığı bu yayında yer alan “yükseköğretim kurumu ihtiyacı karşılanmalıdır“, “hastane ihtiyacı karşılanmalıdır” ve “ziyaretçilerin konaklayabilecekleri tesisler inşa edilmelidir” gibi sorun ve çözüm önerilerinin ise; hangi ilçe sınırından diğerine girdiğimizi bilemediğimiz bir metropolde artık geçerli olmadığını, Karşıyaka ilçe sınırlarının hemen yakınına büyük bir “memleket hastanesi” yapılacağını bildiğimiz, kentin merkezindeki konaklama tesislerinin İzmir Enternasyonal Fuarı gibi büyük organizasyonlar dışında genellikle % 100 kapasiteye ulaşamadığını gazetelerden öğrendiğimiz, “her ile, her ilçeye bir üniversite yapma” anlayışının artık eskidiğini ve bu tür politikaların istihdam alanı yaratılmamış eğitimsiz diplomalı işsizler ordusunun her geçen gün artmasına neden olduğunu bildiğimiz günümüz koşullarında ömrünü tamamlamış, eski, demode talepler olduğunu sanırım söylemeye gerek yoktur…

Bu sorun ve çözümlerin eksik, yanlış, eski, demode ve geçersiz olduğunu bilmekle birlikte biz yine de bu tür yayınların, bu tür yönlendirmelerin gelecekte Karşıyaka’nın ya da diğer ilçelerin başına neler öreceğini, kimlerin işine yarayacağını, bu tür taleplerin hangi siyasi mükafatlarla ödüllendirileceğini düşünmekten, sormaktan vazgeçmemeli; “camisi az Karşıyaka” algısının kimlerin işine yarayacağını bir köşeye dikkatle not etmeliyiz diye düşünüyorum…

Ama…

Ali Rıza Avcan

Yaşadığımız kentler her geçen gün adeta bir sağanak gibi üzerimize boşaltılan çağdaş teknolojinin son örnekleri ile tanışıyor.

Artık sabah işe giderken ya da akşam eve dönerken daha çağdaş, daha modern taşıt araçlarını kullanıyoruz. Bindiğimiz bu araçlar mevsim kışsa daha sıcak, yazsa daha serin oluyor ve biz bundan hoşlanıyoruz.

Bir konserve kutusuna benzetsek de bindiğimiz gemiler daha hızlı, daha konforlu koşullarda bize hizmet ediyor.

kent-079

Sık aktarmalar nedeniyle zaman kaybedip homurdansak da bindiğimiz otobüsler, trenler, tramvaylar eskilerinden daha iyi, daha kaliteli…

Bize hizmet etmekle yükümlü belediyeler ulaşım filolarını yeniledikçe, sayılarını arttırdıkça sanki bunu yapmak görevleri değilmiş gibi, bunu yüce gönüllerinden kopan bir lütufmuş gibi sunup törenler düzenliyorlar. Biz de gelen her gemi, otobüs ya da yapılan her yeni içme suyu ya da atık tesisi için seviniyor, mutlu oluyoruz…

Kimimiz bu yeni gökdelenleri, akıllı binaları, yeşil teknoloji ile donanmış yapıları sevmese de o yapılara uzaktan bakıp kentimizin köy ya da kasaba olmaktan çıkışına seviniyor, adeta birer mezar taşını andıran bu binaların fotoğraflarını çekerek çağımızın son hallerini belgelemeye çalışıyoruz…

Hem de savaşlarda yakıp yıktığımız kentleri, uygarlıkları unutarak…

Oysa çoğumuzun aklına bu modern, çağdaş mekanlarda yaşayanların hem birey hem de toplum olarak mutlu ve özgür olup olmadığını, demokratik hak ve hürriyetlerini kullanıp kullanmadığını sormak gelmiyor…

O büyük, ihtişamlı meydan, cadde ve sokaklarda istediğimiz gibi yaşayabiliyor muyuz?

Aklımıza gelen ya da gelmeyen her yere, köşe başına yerleştirilen kameralarla izlendiğimizi bile bile kendimizi gerçekten özgür hissediyor musunuz?

İstediğimizde, kentin meydan, cadde ve sokaklarında tek başına ya da başkalarıyla birlikte ve emniyet güçlerinin müdalesi olmaksızın yürümek, oturmak, konuşmak, bağırmak; bir şeyleri desteklemek, karşı çıkmak ya da protesto etmek amacıyla eylemler yapabiliyor muyuz?

Kent yaşamındaki özgürlüğün, gerektiğinde “ipleri koparma” anlamına geldiği eski günleri anımsıyor muyuz?

O büyük, uzun, akıllı ve “yeşil” denilen binalarda geleceğimizden emin hayaller kurabiliyor muyuz? Yine o binalarda, çevreyi dikenli tellerle, güvenlik elemanlarıyla donatmadan kendimizi emniyette hissediyor muyuz?

Adeta her il ve ilçede açılan üniversite kampüslerinde özgürce bilim yapabiliyor muyuz? Değer verdiğimiz hocalarımıza, öğrencilerimize sahip çıkabiliyor muyuz? Bilimin o mekânlarını aynı zamanda özgürlüğün mekânlarına dönüştürebiliyor muyuz?

O bindiğimiz çağdaş metroda, tramvayda ya da diğer toplu taşıt araçlarında çalışanların çalışma koşullarını, taşeron işçisi olup olmadıklarını merak ediyor muyuz? Yarın  ya da öbür gün grev yapsalar, direnseler ne yapacağımızı düşünüyor muyuz?

Yabancı isimlerle adlandırılan şık kahve, bar, eğlence yeri ve benzerlerinde oturup dinlenirken, yiyip içerken ya da eğlenirken perde arkasındaki göremediğimiz vahşi çalışma düzenini hiç aklımıza getiriyor muyuz?

AVM’leri “tavaf ederken” marka bağımlılığının ve tüketim çılgınlığının bizi ne hale getirdiğini hiç düşünüyor muyuz?

Oy verip seçtiğiniz yerel yöneticiler, alışıldık yol, su, kanalizasyon, ulaşım, kültür ve sanat hizmetleri dışında bizim bireysel ve toplumsal hak ve özgürlüklerimize ilgi duyup bunun için gerçekten bir şeyler yapıyorlar mı? En azından çıkıp bizim adımıza ya da kamu yararı adına konuşup hak ve özgürlüklerimizi savunuyorlar mı? 

Kısacası, biz gerçekten kendimizi özgür hissettiğimiz demokratik kentlerde mi yaşıyoruz?

Yaşadığımız kentler, sizin ona layık gördüğünüz adı ve kimliği ne olursa olsun gerçekten demokratik kentler mi?

kent-103

Yoksa her geçen gün özgürlüklerimizden vazgeçtiğimiz ve adına “kent” denilen mekanlarda mı yaşamaya mı başlıyoruz?

Yoksa her geçen gün daha kolay ve daha düzenli yaşamak, daha kolay satın almak, daha kolay ulaşmak adına, fark ederek ya da fark etmeksizin, sırf insan olduğumuz için sahip olduğumuz hak ve özgürlüklerimizden vazgeçtiğimiz, her an ve her yerde izlenip gözlendiğimiz, adına “kent” denilen mekanlarda mı yaşıyoruz; daha doğrusu yaşadığımızı mı sanıyoruz?

Nedir, bizi ve yaşadığımız kenti özgür kılan?

Kafalar, bayağı bir karışık…

Ali Rıza Avcan

Dün akşam, internette Türkiye ile İzmir’in tanınırlığı ya da bilinirliği üzerine Google arama motorunu kullanarak bir araştırma yaptım. Bunu da Türkiye ve İzmir’le ilgili olduğunu düşündüğüm bazı anahtar sözcükleri ‘ara’ bölümüne yazıp açılan ilk sayfada, o sözcükle ilgili olarak yaklaşık kaç adet sonuca ulaşıldığını gösteren rakamları not ederek gerçekleştirdim. Çünkü bildiğim kadarıyla Google arama motoru, aranılan sözcüklerin içinde yer aldığı metinleri teker teker belirliyor ve kullanım sıklıklarına göre sıralayıp listesini hazırlayarak bizlere yardımcı olmaya çalışıyor.

Böyle yapmamın diğer bir nedeni ise, Türkiye’yi ve İzmir’i bir ‘marka’ olarak kabul edenlerin ya da etmek isteyenlerin, aradığım sözcükleri birer ‘marka bileşeni’ olarak kabul etmelerinden kaynaklanıyordu. Çünkü ‘marka bileşeni’ adı verilen bu isimlerin, başka bir deyişle ‘alt marka’ların ‘üst marka‘nın oluşumunda katkısı olduğu, bunlar sayesinde bir marka haline geldiği ya da bu ‘alt marka‘ ya da bileşenlerden söz edildiğinde markayı hatırlattığı söyleniyor. 

Örneğin ‘Türkiye’ bir ülke adı olmanın dışında şayet bir marka ise onun marka bileşenlerinin ‘Mustafa Kemal Atatürk’, ‘İstanbul’, ‘Antalya’, ‘Anadolu’, ‘Anatolia’, ‘Alanya’, ‘Taksim’, ‘Ararat’, ‘Topkapı’, ‘Recep Tayyip Erdoğan’; ‘İzmir‘ şayet bir kentin adı olmanın dışında bir marka ise onun marka bileşenlerinin de ‘Ege’, ‘Smyrna’, ‘Konak’, ‘Efes’, ‘Karşıyaka’, ‘Çeşme’, ‘Göztepe’, ‘Ephesus’, ‘Dokuz Eylül’, ‘İzmir Fuarı’, ‘Homeros’, ‘Piyale’, ‘Aziz Kocaoğlu’, ‘Smirni’, ‘İzmir Enternasyonal Fuarı’, ‘Tantalos’, ‘Sevinç Pastanesi’ ve ‘Turyağ’ olması beklenir. Tabii ki unuttuklarımız, bu arada aklımıza gelmeyenler hariç…

‘Türkiye’ ve ‘İzmir’ sözcüklerinin bileşeni olarak kabul ettiğimiz bu anahtar sözcüklere teker teker baktığımızda ise 31 Ocak 2017 itibariyle karşımıza çıkan rakamlar aşağıdaki tabloda gösterilmiştir:

resim3

Bu tablonun incelenmesinden de anlaşılacağı üzere, ‘Türkiye’ isminin bileşeni olup onu destekleyen diğer ‘alt markalar’ arasında büyük bir fark olmayıp; ‘Türkiye’ ismi ile bu ismi destekleyip onu daha da güçlendiren bileşenlerinin oluşturduğu bütünlüğe karşı, ‘İzmir’ ya da ‘Smyrna’, ‘Smirni’ şeklinde somutlanan isimlerle onun bileşeni olarak ortaya çıkan isimler arasındaki büyük fark, ‘alt marka’ olarak da tanımlanabilecek bu isimlerin ‘İzmir’ ismine/markasına çok fazla bir katkısının olmadığını ortaya koymaktadır.

Bu verileri belirleyip yorumlamaya çalışırken elime geçen 15-16 Aralık 2014 tarihleri arasında düzenlenen ‘Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi 60. Yıl Etkinlikleri Marka Şehir İzmir Sempozyumu’ sonuç bildirgesi ise bu konuda çok farklı şeyler söylüyordu:

Bu sempozyumun yapıldığı tarihlerde, ticari ya da sınai yaşamda geçerlilik kazanan ‘marka’ olgusu ile ‘kent’ arasında neoliberal işletmeci anlayışıyla ilişkiler kurup kentleri markalaştırıp pazarlamaya dayanan bir anlayışa karşı çıkmakla birlikte; bu sempozyumdan nasıl bir sonuç çıktığını açıkçası merak etmemiş ve sonuçlarıyla ilgilenmemiştim.

Ancak, dün akşam tesadüfen bulduğum bu sonuç bildirgesini incelediğimde, 6 ayrı oturumda yapılıp ülkemizin ve kentimizin önde gelen birçok siyasetçi, belediye başkanı, bürokrat, akademisyen ve sanatçısının konuşmacı olarak katıldığı bu toplantıların her birinde birbirinden farklı; hatta birbirini olumsuzlayan, birbirini ortadan kaldıran sonuçlara ulaşıldığını, bazı oturumların sonucu olarak “İzmir marka değil, markalar şehridir” denilirken diğer oturumlarda da “İzmir, yerel bir markadır; uluslararası bir marka olabilmek için sürdürülebilir projeler üretmek, bu projelere gerekli bütçeyi ayırmak, atak yapmak ve konusunda uzman iletişimcilerle çalışmak gerekmektedir” denildiğini gördüm.

Tabii ki sempozyuma katılan herkesin ve her oturumun aynı sonuca ulaşması, herkesin hemfikir olması beklenemez. Bu, insanın ya da eşyanın doğasına aykırı bir bir durumu beklemek olur. Ancak 60 yıllık bilgi ve deneyime sahip bir iletişim fakültesi tarafından düzenlenen ve çoğu işletme kökenli akademisyenlerden oluşan bir grubun yönlendiriciliğinde gerçekleştirilen bu 6 oturumluk sempozyumun sonucunda birbirini doğrulayan ya da en azından birbiriyle çelişmeyen, birbirini olumsuzlamayan veya birbirini bütünleyen bir sonuca ulaşılması, onca bilgi ve deneyimle donanmış uzmanların katılımıyla gerçekleşen bir sempozyumdan uygulama fırsatı bulabilecek sonuçlarla çıkılması beklenirdi.

İşte o nedenle, ‘marka’, ‘İzmir’, ‘marka kent İzmir’, “pazarlama stratejisi” gibi konularda kafaların bayağı bir karışık olduğunu, bu karışık kafalar nedeniyle de bu konuda bir adım dahi atılamadığını, sonuç alınamadığını söylemek mümkün. Bunun sonuçsuz kalan en iyi örnekleri ise bir zamanlar İzmir Kalkınma Ajansı’nın büyük bütçe ve iddialarla (İZKA) yaptığı ‘İzmir Marka Kent Pazarlama Stratejisi’ çalışmalarıyla İzmir Ticaret Odası’nın (İZTO) yaptığı çalışmalardır… 

Son yıllarda ‘üst perdeden yapılan‘ ve sonuç alınamayan bu tür çalışmalar unutulmuş gitmiş olmasına karşın, İzmir’in gerçekten marka olan yerel değerleri, isimleri teker teker ve sessiz sedasız ortadan kalkmakta, yok olmaya devam etmektedir…

Yakın geçmişte kökleriyle bağlantısı koptuğu için yok olan ‘Alga Çikolata’, ‘Kula Mensucat‘, ‘Turyağ’, ‘Piyale’, ‘Tansaş’ gibi markalar bunun en somut örnekleridir… Sanırım sırada ‘Bonjour’, ‘Sevinç’, ‘Mennan’ gibi markalar vardır… Bu tür kendi olanakları ile bir yerlere gelmiş yerel markalar korunmadığı, onlara sahip çıkılmadığı sürece İzmir’in, adı markalaşma olsun ya da olmasın daha fazla tanınması, bilinmesi mümkün olmayacaktır ne yazık ki…

resim4

Üniversitelerin bu kaybolup giden İzmir’in yerel markaları ile ilgili olarak ne yaptığını merak ettiğimizde ise başvuracağımız en iyi kaynak, Yüksek Öğretim Kurumu’nun (YÖK) Türkiye’deki tüm üniversitelerde yapılan yüksek lisans, doktora ve uzmanlık tezlerini gösteren ve izinli olanları indirip okuyabileceğimiz ‘Tez Merkezi’ olmaktadır.

1 Şubat 2017 tarihi itibariyle bu bilgi kaynağında yaptığımız araştırmalarda ise bugüne kadar bir zamanların ünlü ‘Piyale’ markası hakkında Dokuz Eylül Üniversitesi’nce 1 yüksek lisans tezi (2006), ‘Tursil’ ve ‘Persil’ gibi ünlü markaların kaynağı olan ‘Turyağ’ hakkında Anadolu Üniversitesi’nce 1 yüksek lisans tezi (1989), ‘Tansaş’ hakkında da Dumlupınar, Anadolu ve Dokuz Eylül üniversitelerince 3 yüksek lisans tezi (1997, 2002, 2005) hazırlandığı, ‘Kemal Kutucu’, ‘Mennan’, ‘Bonjour’, ‘Sevinç Pastanesi’, ‘Özsüt’ ve ‘Aligalip Şekerlemecisi” gibi ünlü İzmir markaları hakkında tek bir lisansüstü, doktora  ya da uzmanlık tezinin hazırlanmadığı görülmektedir.

Evet, bu araştırmalardan da gördüğünüz gibi kendi yerel markalarımıza değer vermeden, İzmir’i İzmir yapan bu değerleri araştırıp korumadan; hatta onları ihmal edip unuturken İzmir’i ‘marka kent‘ yapmaya çalışıyoruz. Üstüne üstlük bu konuda kafamız bayağı bir karışık iken…


Not: Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin 60. Kuruluş Yılı nedeniyle 15-16 Aralık 2014 tarihleri düzenlediği ‘Marka Şehir İzmir Sempozyumu’ Sonuç Bildirgesi, oturum sonuçları arasındaki farkı ve kafa karışıklığını görebilmeniz için ‘Kent Stratejileri Merkezi’ isimli Facebook grubumuzun ‘Dosyalar’ bölümüne eklenmiştir.

“Meş’um” Geleceğini Bekleyen Bir Mahalle: Turan (1)

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz haftalarda iki kez Bayraklı, Turan ve Salhane bölgeleriyle 75. Yıl mahallesiyle Gümüşpala mahallesi arasındaki Atatürk Ormanı’nı bir uçtan uca kateden 1609/12 ve 7000. sokakları gezip fotoğraflayarak; ayrıca daha önce araştırıp okuyarak öğrendiklerimi, gördüğüm mekanlarla çakıştırarak zenginleştirmeye çalıştım.

turan-mahalle-haritasi

Folkart gibi yeni yapılan gökdelenlerin bulunduğu Salhane bölgesiyle ilgili izlenimlerimi daha önce Facebook’un ‘Kent Stratejileri Merkezi‘ isimli grubunda, Bayraklı ile ilgili izlenimlerimi ise İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin ‘İzmir-Deniz, İzmirlilerin Denizle İlişkisini Güçlendirme Projesi‘ kapsamında Bayraklı sahilinde yaptığı düzenlemeler çerçevesinde ‘Kent Stratejileri Merkezi‘ isimli bu blogdaki başka bir yazı dizisinde paylaşmaya başladığım için bugün burada sadece kıyıda köşede kalmış Turan mahallesi ile bilgi ve izlenimlerimi paylaşmaya çalışacağım.

Turan mahallesi, Bayraklı ile Karşıyaka arasındaki ulaşımı sağlayan Anadolu Caddesi ile İZBAN hattındaki ‘Turan‘ istasyonunun kuzey ve güneyinde yer alan oldukça büyük ama bir o kadar da sessiz, ıssız bir mahalle.

1649-sokak-011
Mahallenin omurgası: Eskinin ‘Menemen Caddesi’ ya da şimdinin 1649. Sokağı

Mahallenin büyük bir kısmını askeri tesislerin bulunduğu alanlarla Atatürk Ormanı oluşturuyor. O anlamda mahallenin, İZSU’nun ‘Turan Bölgesi‘ olarak tanımladığı 7,3 km²’lik uzunluğundaki su havzasındaki 1,67 m³/yıl kapasiteye sahip Tahtacı (Arulca) Deresi’nin aktığı vadi ile onun deniz kıyısında oluşturduğu kumluk alanda kurulduğu söylenebilir.

Turan mahallesi, kıyıdaki binaları ya da dikenli telleri aştığınız takdirde size çok güzel İzmir ve Bayraklı görünümleri sunuyor. Buradaki bazı alanlar askeri tesislerle ya da bugün kullanılmadığı için martıların, flamingoların ve karabatakların işgalindeki irili ufaklı bakımsız iskelelerle dolu olmakla birlikte; bazı bölümlerinde denize ulaşmanız, elinizi suya dokundurmanız, dalgaların getirdiği binlerce midyeyle birlikte çeri çöpü görmeniz de mümkün…

Turan mahallesi, 2.212.548,76 m²’lik büyüklüğü ile Bayraklı ilçesinin alan olarak en büyük ikinci, 2015 yılı Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi (ADNKS) verilerine göre 427 kişilik nüfusu ile de en az nüfusa sahip mahallesi. 2007 yılında 196 kişiden oluşan nüfusu 2008’de 163’e, 2009’da 164’e, 2010’da 178’e, 2011’de 186’ya, 2012’de 174’e, 2013’de 521’e ve 2014’de 451’e yükselmiş.

Nüfusun büyük bir çoğunluğunun askeri bölgedeki lojmanlarda yaşıyor olması nedeniyle mahallenin deniz kenarındaki omurgasını oluşturan ve sonu ‘İzmir Arena’ tarafından kapatılan 1649 sokakla (Eski Menemen Caddesi) ona bağlı 1650, 1653, 1654 ve 1655 sokakların tümü ‘çıkmaz sokak‘ niteliğinde.

Mahallenin deniz kıyısındaki sokakları ve 1649 sokakta yer alan yazlık eğlence mekanları, bu özellikleri nedeniyle kış aylarında oldukça sakin, sessiz…

1649-sokak-001
1649 Sokak

Mahalle içinde bir toplu ulaşım sistemi olmadığı için askeri lojmanlarla kıyı bölgesi arasında büyük bir kopukluk var. Sahilde bulunan muhtarlığa gelmek isteyen mahalle sakinleri ya özel araçlarıyla gelmek ya da taksi tutmak zorundalar. İnşaatı halen devam eden Turan İZBAN İstasyonu köprü geçişi tamamlandığında gerek İZBAN’la gelenlerin gerekse mahallenin kuzeyinde oturanların sahile inmesi mümkün olacak.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait ‘İzmir 3 Boyutlu Kent Rehberi‘ verilerine göre çevre uzunluğu 8.602,71 km olan mahallede toplam 99 adet yapı, 12 yol, 7 cadde ve sokak bulunuyor.

izban-istasyonu-004
İZBAN İstasyonunda yeni yapılan geçiş köprüsü

Bölgenin en önemli ve bilinen yapıları Ege Deniz Bölge Komutanlığı’na, Sahil Güvenlik Ege Deniz Bölge Komutanlığı’na, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Deniz İkmal Destek Komutanlığı’na ve Bakım Onarım ve İstihkam Komutanlığı’na ait askeri yapılardan oluşuyor. O nedenle mahalle sanki askeri tesislerin ve o tesislerdeki askerlerin gözetim ve denetimi altında gibi. Bu olağanüstü durumu en iyi şekilde gelişigüzel bir fotoğraf çekmeye kalktığınızda nöbetçi kulübelerinde görev yapan askerlerin huzursuzluğundan ve zaman zaman yaptıkları uyarılardan anlayabiliyorsunuz.

Geçmişte kentin ve ülkenin en önemli sanayi tesislerinden biri olan Turyağ binaları şu an yıkılmış durumda. Sahil ile Anadolu Caddesi arasındaki iki büyük parsel, ÇED raporları düzenlenmiş iki büyük inşaatın ve 350 yatlık bir marinanın yapılmasını bekliyor. Bunlardan Turyağ’a ait parseldeki yapının Nokta İnşaat, İZBAN istasyonunun hemen arkasındaki parseldeki yapının ise Rönesans Holding’e ait Nakkaştepe İnşaat tarafından yapılacağı söyleniyor.

Hazırlanan proje tanıtım dosyası verilerine göre eskiden Turyağ fabrikasının bulunduğu parsele, Nokta İnşaat Yatırım Turizm San. ve Tic. A.Ş. tarafından yapılacak büyük yapının mahallenin ortasındaki 1649 sokağın her iki yanında inşa edilmesi ve bu iki yapı bloğunun sokağı üstten kapatacak üst geçitlerle ilişkilendirilmesi öngörülmüş. 40034 Ada/1 Parsel ve 40036 Ada/1 Parsel no’lu 24.707,59 m²’lik arsalara yapılacak toplam 40 katlı bu yapıda ‘İzmir Bayraklı Projesi’ adı altında 200 oda kapasiteli bir otel, 170 adet konut, 48.000 m² inşaat alanına sahip bir alışveriş merkezi, 1.300 araçlık bir otopark ve sosyal tesisler bulunacak.

mzu3odawnz-nokta-insaat-izmir-bayraklida-karma-proje-insa-edecek
Nokta İnşaat’ın yapacağı ‘İzmir Bayraklı Projesi’

10 Eylül 2014 tarihli proje tanıtım dosyasındaki bilgilere göre mahallenin ortasındaki 1649 sokağın her iki yanında yer alan ve üzerinde iki ayrı tescilli yapının (Giraud yazlığı ve Braggiotti Evi olarak tanımlanan yapılar) bulunduğu dört ayrı parselde, Doğan Grubu’na ait Milta Turizm ile Rönesans Rönesans Holding’in ortaklaşa kurduğu; ancak daha sonra, Doğan Grubu’na ait hisselerin Rönesans Holding’e satılması nedeniyle şimdi sadece Nakkaştepe Gayrimenkul Yatırımları İnşaat Yönetim ve Ticaret A.Ş. tarafından yapılacak büyük yapı kompleksinin ise 40042 ada, 1 parsel, 40042 ada, 1 parsel ile 40035 adanın 4 ve 6 parsellerinde yapılması öngörülmüş. Toplam 27.011,12 m² tapulu alanda ‘Turan Karma Kullanım Projesi’ adı altında yapılacak yapılar topluluğunun 12.000 m²’lik bölümünde 200 oda, 402 yatak kapasiteli bir turizm konaklama tesisinin, 25.000 m²’lik bölümünde 350 adet konutun, 32.000 m²’lik bölümünde ofislerin ve 6.000 m²’lik bölümünde de ticarethanelerin bulunması öngörülmüş; ayrıca yapı alanında bulunan iki adet tescilli kagir yapının restorasyonu taahhüt edilmiş. Nitekim bu kagir evlerden deniz kıyısındaki ‘Braggiotti Evi’ olarak tanımlanan kagir yapı 2014 yılı içinde restore edilerek esaslı onarım dalında İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2015 yılı Tarihe Saygı Ödülünü almaya değer bulunmuş.

ronesans-turan-projesi
Rönesans Holding/Nakkaştepe İnşaat’ın yapacağı ‘Turan Karma Projesi’

Biz bu bilgileri internet ortamında bulduğumuz resmi bilgilerle doğrulamaya çalışırken karşımıza ilginç ve ilginç olduğu kadar çok anlamlı bir durum çıktı. O da Nokta İnşaat A.Ş. ve Rönesans/Nakkaştepe A.Ş. tarafından yapılması öngörülen ve bu amaçla ÇED raporları düzenlenen bu iki büyük yapı kompleksinin inşaatları henüz başlamadığı ve dolayısıyla bitirilmediği halde, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin ‘İzmir 3 Boyutlu Kent Rehberi‘nde sanki bu yapıların yapılmışlar gibi  gösterilmiş olmasıydı. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin web sayfasında bulunan ve kolaylıkla bilgisayarınıza indirip kurabileceğiniz ‘İzmir 3 Boyutlu Kent Rehberi‘nin Turan Mahallesi ile ilgili bölümüne gidip baktığınızda ada ve parsel numaraları verilen bu arsalarda 3 adet yapı yapılmış ve mevcutmuş gibi bir bilgiye ulaşabiliyorsunuz. Bu bölüme eklenen fotoğraflarda arsaların boş, binaların metruk hali görülmekle birlikte varmış gibi haritaya işlenen yapıların teknik özellikleri ilgili bölümlerde 1.356, 91 m²’lik bu arsalardan ilkinde 338 bağımsız bölümü bulunan 117 metre yüksekliğinde 41 katlı bir yapının, 2.632,84 m²’lik ikincisinde 66 bağımsız bölümü bulunan 102 metre yüksekliğinde 36 katlı bir yapının, 2.594,79 m²’lik üçüncüsünde ise 70 bağımsız bölümü bulunan 42 m yüksekliğinde 16 katlı bir yapının bulunduğu belirtilmektedir.

Daha sonra bizi telefonla arayıp bilgi veren İzmir Büyükşehir Belediyesi yetkilileri, bu yapıların 2015 yılında Bayraklı Belediyesi’nden alınmış inşaat ruhsatları dikkate alınarak elektronik haritaya işlendiğini ifade etmişlerse de; böylesi bir kaydın inşaat ruhsatı alındığında değil, yapı kullanma ruhsatının alınması durumunda yapılmasının yasal olarak daha doğru olacağı kendilerine bildirilmiştir.

Belediyelerle olan ilişkilerimizde bize göre acil, önemli ve gerekli birçok şeyin istenen düzeyde ve zamanında yapılmadığını bilen, bunları bizzat yaşayan bizler için iki önemli inşaat şirketi tarafından -ki bunlardan biri Ankara’daki meşhur Külliye‘yi yapan şirkettir- henüz yapılmamış iki büyük yapının elektronik haritaya işlenmesi konusundaki bu titizliği, bu aceleciliği ya da aculluğu, bu yazıyı okuyan herkesin kendi meşrebine göre yorumlayacağını söyleyerek mahallenin diğer özelliklerini anlatmaya devam edelim isterseniz…

Mahallede bu askeri yapılar dışında ayrıca görebildiğimiz kadarıyla Karayolları 2. Bölge Müdürlüğü’ne ait Asfalt Bitüm Depo Şefliği, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait bir araç parkı, Henkel’e ait kullanılıp kullanılmadığı belli olmayan bir depo bulunmakta…

braggiotti-evi-040
Rönesans Holding tarafından restore edilen ‘Braggiotti Evi’

Mahalle, şu an itibariyle deniz kıyısında kümelenmiş İzmir’in ünlü yazlık eğlence tesisleri ve düğün salonları ile dolu. Bunların en önemlisi ise çoğu kış koşullarında kapalı olan ‘İzmir Arena‘, ‘Tac Mahal‘, ‘Burjuva‘, ‘Rain Cafe‘ ve ‘Saime Sultan Yalısı‘ gibi yerler. 

2014 tarihli muhtarlık seçimlerde toplam 133 adet seçmenden 55’inin oyunu alarak seçilen Nursel Dikmen, mahallenin kuzeyindeki Ege Deniz Bölge Komutanlığı’nda görev yapan bir subayın eşi ve aynı bölgedeki askeri lojmanlarda oturuyor.

Devam Edecek…

Keşfetmek ruhumuzda var mı acaba?

Ali Rıza Avcan

Biz tuhaf bir milletiz…

Sahip olduğumuz değerleri, zenginlikleri çoğu kez onları yeni fark eden ya da öğrenen yabancıların ya da yabancı kalmışların hayret ve şaşkınlık içinde anlattıklarından, onların kırık dökük Türkçeleriyle dinlemeyi seviyor ve bundan etkileniyoruz…

Bunu, yıllar önce çocukluğumuzdan bu yana öğrenip dilimizden düşürmediğimiz türküleri, ortaokul ve lisede öğrendiğimiz Anadolu deyişlerini sanki yeni bir şey keşfetmiş gibi New Age tarzında yorumlayan ‘Mercan Dede’ lakaplı nam-ı diğer Arkın Ilıcalı’nın müziğini ve röportajlarını dinlerken fark etmiştim.

wilconun-karavanirikki-roath

Yaşadığımız topraklara dair güzellik ve değerleri doğduğumuzdan bu yana bilen ve kullanan bizlerin karşısına, o güzellik ve değerleri yeni öğrenip henüz içselleştirmeyen birileri çıkıp emir kipini de kullanarak “sen bunları keşfet, benim ağzımdan öğren” diyor açıkçası! Hem de kendisinin durumu hakkında hiçbir bilgisi olmaksızın…

Hollandalı Wilko’nun geçtiğimiz yıllarda İz TV’de yayınlanan ‘Wilco’nun Karavanı’ isimli programı ile Amerikalı gezgin Rikki Roath’un bütün sevimliliğiyle halen TRT Belgesel kanalında yayınlanan ‘Annemden Uzakta’ isimli belgesel programları bunların en güzel ve somut örnekleridir.

Tabii ki, bu yöntemi her zaman için Wilco ya da Rikki gibi yabancıların, bölük pörçük Türkçe öğrenenlerin uyguladığını söyleyemem…

Bunu Türkçe konuşanlar da yapıyor, daha doğrusu yapmaya çalışıyor…

Hem de o ana kadar bilmediklerini, öğrenmediklerini yeni öğrenip başkalarına öğretme ve anlatma gayreti içinde…

kemeraltini-kesfet-01

Bize yabancı olan, içimizde olup bize yabancı kalanlar o keşfettikleri değeri, zenginliği işaret ederek bunun çok önemli, çok değerli olduğunu söylüyorlar bize… Bunları keşfet, buna değer ver ve bunu kullan diyorlar bize…

Oysa o yeni buldukları, fark ettikleri değerler, zenginlikler onlar onu bulmadan, keşfedip öğrenmeden önce mevcut olup oradaydılar ve bizim gibi ‘yerli’ olanlar tarafından hem biliniyor hem de kullanılıyordu… O nedenle de hepimizin kişisel ve toplumsal belleğinde önemli bir yere sahiptiler ve halen de öyleler…

Şimdilerde İzmir Büyükşehir Belediyesi ve onun ‘yönetişim arkadaşı’ olarak bir kısım İzmirli iş ve sermaye sahibi tarafından kurulan TARKEM adlı şirket ile onun ‘sivil toplum’ şubesi olan İzmir Kent Değerlerini Koruma ve Geliştirme Derneği, bir süredir “İzmir’i çok sevdikleri” için (!) bu düşünceyle aynı dili kullanıp tanıtım kampanyaları düzenliyor… Bizlere “İzmir’i keşfet” diyor, “Kemeraltı’nı keşfet” diyor, “Yarımada’yı keşfet” diyor; ardından da doyumsuzluğu hatırlatacak şekilde keşfetsen bile “İzmir’e doyamazsın” diyorlar… Sanki oraları, önerdiği yerlere daha önce hiç gitmemişiz, oraları hiç öğrenmemişiz, oralar yaşantımızda hiç olmamış gibi kendilerinin yeni keşfedip ‘place’ adını verdikleri bu yerlere gidip keşfetmemizi, oraları ‘deneyimlememizi’ istiyorlar bizden…

izmiri-kesfet

Oysa “keşfetmek” sözcüğü, bu eylem öncesinde oranın hiç kimse tarafından bilinmemesini ifade ediyor… O anlamda şimdi aynen Amerikan yerlilerince bilinen koskocaman bir kıtayı Kristof Kolomb gibi, Amerigo Vespucci gibi bilmediğimizi varsayıp ‘yeniden’ (!) keşfetmemizi istiyorlar bizden…

Geçmişimiz ve günümüz ya da aile ve kişisel tarihimiz sanki oralarla hiç ilintili değilmiş gibi Havra Sokağı’nı, Abacı Han’ı, Agora’yı, Tilkilik’i bilmediğimizi iddia edip keşfetmemizi istiyorlar, oralara gitmemizi, düzenledikleri turlarla oralarda bir yabancı gibi dolaşmamızı öneriyorlar…

Çünkü yakın zamanda kurdukları şirket ve dernekler eliyle oralarda kafeler, restoranlar, lokantalar, oteller, moteller, öğrenci yurtları açmak istiyorlar… O nedenle de İzmirlileri, gençleri, yetişkinleri, kadınları, kızları, çocukları, yaşlıları oralara çağırıyorlar ya da ayaklarını şimdiden alıştırmak istiyorlar…

Eee, ne desinler şimdi? Doğrudan doğruya bizim dükkâna, bizim otele mi gelin desinler açıkçası? En azından İzmir’e, Kemeraltı’na, Yarımada’ya gelin, ‘experience’ olarak ifade ettikleri ‘deneyim’i burada keşfedip yaşayın desinler ki bu sayede oralarda açtıkları işyerleri de iş yapabilsin ve para kazanabilsinler…

Değil mi ama?