Urla’nın enginar aşkı… (1)

Ali Rıza Avcan

Bugünkü yazıma konu olacak enginarın Urla ile ilişkisini, yazı başlığında ifade ettiğimiz haliyle aşkını geçtiğimiz yıldan bu yana düşünüyor, yer yer ya da zaman zaman bu ilişki konusundaki düşüncelerimi net bir şekilde ifade etmeye çalışıyorum.

Şimdi ise bu düşüncelerimi, hem üç yıldan bu yana sürdürülen Uluslararası Urla Enginar Festivali’nin sürdürülebilirliği hem de ürettiğinden çok enginar ithal eden ülkemiz koşullarında Urla’da ya da İzmir’in diğer ilçelerinde yetiştirilen enginarın ithal ikamesi olan işlenmiş bir tarım ürünü olarak nasıl geliştirilebileceği üzerinden geliştirmeye çalışacağım.

Sanırım Urla ile enginar arasındaki bu ilişkiyi düşünmem, Urla Belediyesi’nin yanı başındaki Çeşme’nin daha fazla enginar üretiliyor olmasına karşın, bir Akdeniz sebzesi olan enginarı sahiplenmesinden ve onun için her yılın Nisan ayı sonunda uluslararası bir enginar festivali düzenliyor olmasından kaynaklanıyor. 

Aldığım bilgilere göre, Urla Belediyesi bu yıl yine böyle bir festivali, 3. Uluslararası Urla Enginar Festivali adıyla İzmir Büyükşehir Belediyesi ve İzmir Ekonomi Üniversitesi‘nin ile Reseau Delice – Dünya Gurme Şehirler Birliği‘nin işbirliği ile 27-30 Nisan 2017 tarihleri arasında düzenlemek için yola çıkmış…

Festival organizasyonun programı http://urlaenginarfestivali.com adresinde henüz yayınlanmamakla birlikte duyurusu yapılan komitelerin ad ve konularından festivalin daha önceki yıllarda olduğu gibi daha çok Urla’nın meşhur Sakız enginarı ile yapılacak yiyeceklerle kültür ve sanat etkinlikleri üzerine odaklanacağını anlıyoruz.

Enginar 002

Geçtiğimiz yıllarda iki kez düzenlenen festivalle ilgili programlara dönüp baktığımızda ya da denk gelip izlediğimiz ya da katıldığımız etkinlikleri hatırladığımızda, programın genellikle bir kortej yürüyüşü ile başlatıldığını, konukların Urla Cumhuriyet Meydanı ile Malgaca Pazarı’nda, Sanat Sokağı’nda ya da Tamirhane Binası’nda kurulan enginar pazarıyla stantları ziyaret ederek değişik kooperatiflerin enginardan ürettikleri konserve, reçel, sabun ve yemekleri tadarak satın aldıklarını, festivalin çeşitli atölye çalışmaları, yarışma, konser ve dinletilerle renklendirildiğini, iç turizm firmalarının bu festival için turlar düzenlediğini; hatta 60 bin kişinin ziyaret ettiği 2016 tarihli festivalin “Shining Star Awards 2016” en iyi festival dalında ödüle layık görüldüğünü bile anımsarız.

Evet, bu anlamda bir belediyenin kendi yöresinde yetiştirilen tarımsal bir ürünü ele alarak ve o ürünün daha çok tanınıp tüketilmesini, bu arada bu festival nedeniyle ilçeye yönelik yerli ve yabancı turizmin gelişmesini hedefleyen böylesi bir eğlence organizasyonu düzenlemesi hem alışıldık hem de takdir edilmesi gereken doğru ve isabetli bir çalışmadır. Bu nedenle daha işin başında Urla Belediyesi’ni bu etkinliği düşünüp düzenlediği için kutlamak gerekir diye düşünüyoruz.

Ancak…

İlk olarak, bu tür bir meyve,  sebze ya da başka bir yiyecek adıyla yapılan etkinliklerin Cumhuriyet’in ilk yıllarından bu yana, özellikle de “Vatandaş, yerli mal kullan!” sloganının dillendirildiği yerli mallar haftalarının etkisiyle bütün Türkiye’de yaygınlık kazandığını bilirim.

Hatta o nedenle, birçok şehri ya da yerleşimi “Bursa’nın kestanesi“, “Ankara’nın armutu“, “Yarımca’nın kirazı“, “Aydın’ın inciri” ya da “Manisa’nın üzümü” gibi, hep o meyve ve sebzeler üzerinden bilip öğrendiğimi, aradan bunca zaman geçmesine karşın bunun bir adım ötesine geçerek o kent ya da yerleşimleri başka bir ürün ya da sembol üzerinden hatırlamadığımı da bilirim.

İkinci olarak, Urla Belediyesi’ne ettiğim bu teşekkürün ardından ifade etmek istediğim bazı somut gerçeklerin düzenlenen bu eğlenceler ya da söylenen şarkılar, türküler arasında kaynayıp gitmesini de istemem. 

Çünkü beni uzunca bir süredir düşündüren, yer yer ya da zaman zaman yazıp çizerek herkesi uyarmak istediğim bazı gerçekleri açık bir şekilde anlatmanın gerekli olduğunu düşünüyorum…

Bunun nedeni, oldum olası yaptığım ya da gerçekleşmesine katkıda bulunduğum her şeyin geride anlamlı bir iz bırakmasını istememde, bu olmadığı takdirde başarılı olamayacağıma olan inancımda yatar. Bu iz, bu işaret olmadığı sürece “acaba yazıyı suya mı yazdım?” diye düşünmeden edemem…

Çünkü böyle bir işin ya da başarının şayet geride o izler, o işaretler bırakılmadığı takdirde kalıcı olamayacağına, kolaylıkla sürdürülemeyeceğine ilişkin ciddi kaygılarım vardır… Hele ki, başkanları ve tüm yöneticileri beş yılda bir değişen belediyelerde bu kalıcı olma halinin çok daha zor olduğunu, her şeyin dünden bugüne kolaylıkla unutulduğunu bilirim ve bunu bıkmadan usanmadan hep söylerim.

O nedenle yapılan güzel, olumlu şeylerin başkanlarla kalıcı olmadığına, bir başkanın döneminde yapılan çok güzel şeylerden bir sonraki başkan döneminde daha ilk günden vazgeçilebileceğine inanırım. İnanmak ne kelime; çoğu kez anında vazgeçildiğini görür, yaşar ve bundan dersler çıkarırım…

Buna en yakın örnek, Aliağa’da 23 yıldır yapılan ve bu nedenle yakın bölgemizdeki en uzun soluklu şenlik olarak bildiğimiz Aliağa Emek Şenliklerinin AKP’li ya da MHP’li belediye başkanları döneminde yapılmıyor olması ve bu konuda toplumdan ciddi bir talep ya da muhalefetin gelmiyor, en azından alternatif bir şenliğin düzenlenemiyor olmasıdır.

O nedenle, enginar adına yerel ya da uluslararası bir şenlik düzenlemeye kalktığınızda ödül almaktan ya da o organizasyona çok büyük kalabalıkların gelmesinden çok o organizasyonun kurumsallaşıp sürdürülebilmesini sağlayacak koşulları yaratmanın gerekli olduğunu, “yapmak” kadar “sürdürebilmenin” de önemli olduğunu düşünürüm. Bunu sağlamak amacıyla o etkinliğin kabul görüp kalıcılaşmasını kolaylaştıracak geniş bir katılımla belediyeden ayrı bir vakıf örgütlenmesinin zorunlu koşul olduğunu bilir, bunu sağlamak için ilgili tüm tarafların o etkinliğe “düzenleyici ortak” olarak katılmasını öneririm. Böylelikle siz olmasanız ya da gücünüz yetmese bile başka bir ortağın ya da ortaklar topluluğunun ya da bağımsız bir vakfın o olumsuz bir gelişmeye karşı çıkarak ve mücadele ederek o etkinliği sürdürebileceğine inanırım.

Ama bir yandan da, güzel bir etkinliği ortaya atıp geliştirmiş bir belediye başkanının da kendi evladı gibi hissettiği bir etkinliği başkalarına devretmesinin ya da başkalarıyla birlikte yapmasının, kendi kişisel ya da kurumsal egosunu yenemediği sürece ne kadar zor olduğunu da bilirim.

Urla Belediye Başkanı Sibel Uyar festival organizasyonu nedeniyle ödülünü aldığı törende “Ne mutlu ki bizlere Urla’da 2 yıl içinde enginar dikim alanı yüzde 42 arttı. 600 dönüm yeni enginar üretim alanı oluştu.” diyerek düzenlediği festival ile enginar üretimindeki artış arasında bir nedensellik bağı kurmaya kalksa da; iş gerçekten böyle mi olmuştur, üreticiler daha fazla alanda enginar ektikleri için mi festival düzenlenmiştir, yoksa festival düzenlendiği için mi gayrete gelmişlerdir? Diğer bir anlatımla, yarın başka bir belediye başkanının devr-i iktidarında böylesi bir festival organizasyonundan vazgeçildiği takdirde enginarı yetiştirenler ya da tüketenler çıkıp o festivalin devam etmesi için girişimde bulunurlar mı ya da alternatif bir festival düzenlerler mi? Festivalin asıl sahipleri olarak böylesi bir iptal kararı karşısında ne yaparlar?

Bütün bu sorulara verilebilecek doğru yanıtlar bağlamında, bu tür festivallerde asıl festival sahibinin üreticiler ya da tüketiciler olduğunu; o nedenle festival ile üretici ya da tüketiciler arasında bir çıkar ilişkisinin kurulması gerektiğini düşünürüm. Şayet bu tür bir çıkar ilişkisi kurulduğu takdirde, festivalin yapılmamasından zarar görebilecek üretici ya da tüketicilerin bu olumsuz duruma daha kolay karşı çıkabileceklerini, bu nedenle de festival düzenleme kurulunda üreticilerin ya da tüketicilerin kurumsal ya da bireysel ölçekte yer alarak belirleyici olmasını önerir ve bu önerinin izleyen festivallerde sürdürülebilirlik açısından dikkate alınmasını dilerim. 

Bunu sağlamanın diğer bir yolu da, festival içeriğinin belirlenmesinde ilçe halkının kültür-sanat etkinlikleriyle eğlendirilmesi ihtiyacı ya da talebi yanında, festival konusu olarak belirlenen enginarın yetiştirilmesi ile onu yetiştirenlerin sorunlarını ele alıp bunlara çözüm bulmakla ilgili etkinliklerin de eklenmesi olabilir.

Bu nedenle Dünya, Türkiye, Ege Bölgesi, İzmir ve Urla bağlamında enginar yetiştiriciliğinin dünü, bugünü ve geleceği, önemi, satış ve pazarlaması, bu konudaki araştırma-geliştirme, yenilikçilik ve örgütlenme çalışmaları ile enginar konusunda izlenecek genel politika ve stratejiler, ulaşılabilecek hedefler ve eylem planları, izleme, ölçme ve değerlendirme çalışmaları da bu kapsamda ele alınıp bütün bunlar bir festival boyutunda bilinçli ve sistemli bir çalışmanın gereği olarak örgütlenebilir. O nedenle hazırlanan festival programlarında bu konuların ele alınıp tartışılacağı paneller, sempozyumlar yapılıp farklı görüşlerin birbirleriyle tartıştığı atölye çalışmaları gerçekleştirilebilir.

Uluslararası Urla Enginar Festivali 2017

Yine aynı ödül töreninde amacını, “biz festivallerimizi eğlenmek için yapmıyoruz. Biz festivallerimizi kırsal kalkınmaya destek olmak için yapıyoruz. Biz istiyoruz ki çiftçimiz kazansın. Üreticimiz enginar tarlasını satmasın, o tarlalarda villalar inşa edilmesin. Çocuklarımız fastfood yerine annelerinden iyi tarım uygulamalarıyla yetişen enginar yemeğini istesin.” şeklinde ortaya koyan Urla Belediye Başkanı Sibel Uyar’ın bu söyleminin samimiyetini bilmek adına enginar tarlalarına planlı ya da plansız şekilde yapılan villalara izin vermemesini, daha doğrusu hazırlanacak yeni planlarla o verimli tarım arazilerini korumasını bekliyorum. Ayrıca, İzmir Büyükşehir Belediyesi ve Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı İzmir İl Müdürlüğü ile yapacağı işbirliği çerçevesinde bu sebze ile ilgili dünyadaki gelişmeleri izleyerek festivali sadece yerli ve yabancı aşçıların gelip sunum yaptığı bir gurme festivali olmaktan çıkarmasını ve enginarın tüketimi kadar üretim ve pazarlamasını da düşünerek taze, yarı işlenmiş ve işlenmiş bir tarım ürünü olarak yurt içi ve yurt dışı pazarlardaki talebi karşılayacak şekilde daha büyük boyutlarda değerlendirilmesine yönelik yaratıcı ve yenilikçi girişimlerde bulunmasını öneriyorum.

Çünkü yazımızın gelecek bölümünde, Dünya, Türkiye, İzmir ve ilçeleri düzlemindeki enginar üretimi ve bunlarla ilgili sorunlar üzerinde durarak Urla’da festivali yapılan enginar yetiştiriciliğinin geçmişteki, günümüzdeki ve gelecekteki durumunu ortaya koyarak, yapılan ve yapılacak festivallerden Urla’ya nasıl bir artı değer kalacağı; böylelikle Urla’daki tarım ekonomisinin nasıl gelişebileceği konusu üzerinde durmaya çalışacağım.

Devam Edecek…

 

Belediyelerin kültür ve sanat politikaları

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz günlerde İzmir Büyükşehir ve Konak belediyeleri ile Swissôtel Büyük Efes Oteli’nin birlikte düzenlediği Büyük Efes Sanat Günleri‘nin konuğu olduk. Organizasyon kapsamında düzenlenen panelleri izledik, sanat galerilerinin, müzelerin, üniversitelerin ve sanatçıların açtığı küçük sergileri, standları dolaştık. Organizasyonu düzenleyenlerle konuşarak hoşumuza giden şeylerle gördüğümüz eksiklikler konusundaki görüşlerimizi ileterek bu güzel organizasyon için kendilerini kutladık.

Bence bu organizasyonun en önemli etkinliklerinden biri, İzmir Kültür Platformu Girişimi adına Sarp Keskiner‘in, Konak Belediyesi adına Başkan Yardımcısı Eser Atak‘ın ve İzmir Büyükşehir Belediyesi adına Kültür ve Sanat Daire Başkanı Funda Erkal‘ın konuşmacı olarak katıldığı “Yerel Yönetimler ve Kültür/Sanat Politikaları” paneliydi. 

rachel-valdes-camejos-composicion-infinita_sonia-narang_crop

Yeterince duyuru yapılmayışı nedeniyle oldukça az sayıdaki katılımcı tarafından izlenen bu panelin konusu, başta İzmir ve Konak belediyeleri olmak üzere tüm belediyeler için oldukça önemli olmasına karşın katılımcılar arasında gerek İzmir ve Konak belediyelerinden gerekse diğer belediyelerden tanıdık, bildik yüzlere rastlayamadığımız için onların bu panelden haberdar olmadıklarını ya da önemsemediklerini düşündük. Oysa bu panel, verdiği süre itibariyle belediyelerde, özellikle İzmir’deki belediyelerde kültür ve sanat adına sürdürülen etkinlikleri tartışıp ortak bir akıl yaratma konusunda oldukça uygun bir ortam sağlıyabilirdi. O anlamda, panelde sadece İzmir Büyükşehir ve Konak belediyesi yetkililerinin var olup konuşmuş olması, geriye kalan diğer 28 belediyenin bu konuşmanın yapıldığı ortamda olmaması, aslında kültür ve sanata duydukları ilgiyi gösteriyordu diye de düşünebiliriz.

Çünkü, panelde ve özellikle de panelin soru-cevap kısmında belirtildiği gibi, başta İzmir Büyükşehir Belediyesi olmak üzere tüm belediyelerin kültür-sanat konusunda önceden belirlenmiş temel bir politika, strateji ve eylem planları bulunmamaktadır. O nedenle kültür ve sanatla ilgili her şeyi anın akışına göre, plansız, programsız yapıyorlar ve o nedenle de aynı anda birbirlerinden habersiz birbirine benzer etkinlikler düzenliyorlar. Çünkü çoğu kez de birbirlerini izlemedikleri için birbirlerinden haberleri olmuyor.

İkincisi, “kültür“, “sanat“, “zanaatkarlık“, “el sanatı“, “halk sanatı/folklor“, “sosyal işler“, “halkla ilişkiler“, “boş zaman/rekreasyon“, “sosyal etkinlik” ve “tanıtım” gibi kavram ve sözcükler konusunda kafaları fazlasıyla karışık olduğu ve çoğu kez bunları birbirlerine karıştırdıkları için belirli insan gruplarıyla yaptıkları tüm etkinliklerde bir şarkı ya da türkünün söylenmesini, bir oyunun oynanmasını, bir grafiğin çizilmesini bile kültür-sanat etkinliği olarak niteliyorlar. Nitekim Konak Belediye Başkan Yardımcısı Eser Atak‘ın yaptığı konuşma ve sunumda belediyenin düzenlediği kurslarda, etkinliklerde yaptıklarını bu kategori altında anlatması bile bunun en iyi örneğiydi.

Üçüncüsü, çoğu belediye “kültür-sanat etkinliği “olarak gerçekleştirdiği; aslında her biri bir “sosyal etkinlik” olan bu çalışmalarda kültür ve sanatın alanına giren birçok konuyu unutmakta ya da ihmal etmektedir. Bunun en iyi örneği ise kültürel değerlerin yönetimi ile ilgili faaliyetler; özellikle de müzecilik ve sergileme etkinlikleridir. Konak Belediye Başkan Yardımcısı Eser Atak‘ın gerçekleştirdikleri kültür-sanat etkinlikleriyle ilgili sunumda belediyeye ait müzelerin, belediyenin restore ettiği, koruyup kolladığı kültürel değerlerin gündeme getirilmemesi, bunlarla ilgili çalışmaların anlatılmamış olması bu anlamda büyük bir eksikliktir.

Dördüncü bir husus ise, büyükşehir belediyesi ile ilçe belediyeleri arasında kültür ve sanat alanında birlikte çalışma düşünce ve kültürünün olmayışıdır. İşte o anlamda, bugüne kadar hiçbir belediyenin bir kültür ya da sanat hizmetini diğerleriyle birlikte yaptığını bilmez, her birinin diğerinden farklı aynı şeyleri tekrarladığına tanık olur dururuz. Oysa her bir belediyenin bu konularda birbirinden habersiz bir gayretkeşlikle harcadığı bütçelerin büyüklüğünü ve bunların bir araya gelişlerinde yaratacağı o müthiş sinerjiyi düşündüğümüzde; “işbirliği“, “stratejik ortaklık“, “stratejik işbirliği”  ve “iş ortaklığı” (workshare) gibi beraberliklerle hem birbiriyle uyumlu ve birbirini tamamlayıp bütünleyen hem de daha kalıcı, sürdürülebilir ve kurumsallaşan kültür ve sanat hizmetleri üretebilecekleri düşünülmeli, tasarlanmalı ve hayata geçirilmelidir. 

art_n_culture_masthead_1200x645

Sonuç olarak, 

  • Başta İzmir Büyükşehir Belediyesi olmak tüm ilçe belediyelerinin kişisel ve kurumsal egoları aşarak ve birlikte iş yapmak niyetiyle kültür ve sanat alanında bir araya gelerek,
  • İzmir ve ilçelerinde uygulayacakları kültür-sanat politika ve stratejilerini belirleyerek, ortak eylem planlarını hazırlayarak daha kalıcı, sürdürülebilir bir hizmet üretmelerini,
  • Kültür ve sanat alanındaki hizmetlerde birlikte iş yapma düşüncesini “stratejik ortaklık“, “stratejik işbirliği“, “işbirliği” ve “iş ortaklığı” (workshare) gibi yöntemlerle yaşama geçirmelerini;
  • Böylelikle kurumsallaşan hizmetlerle Türkiye ve Dünya ölçeğinde ses getirebileceklerini düşünüyor ve bütün bunları büyük bir samimiyetle kendilerine öneriyorum.

Toplumsal İhtiyaçlar, Sürdürülebilirlik ve Bir Kenti Yönetmek…

Aslı Menekşe Odabaş Kırar

Kent ve kentsel gelişim, doğal bir süreç olmayıp edilgen bir süreçtir. Kendi halinde varlığını sürdürmeye bırakılan kentler ya toplumsal birliktelik sağlanarak gelişime açılır ya da yok olmaya terk edilir. Sürdürülebilir kent planlaması ise sadece halk ya da devlet eliyle değil, elbirliğiyle kurgulanan politikaların kent kaynaklarının doğru kullanımı ile sonraki nesillere aktarılmasını sağlayacak şekilde sağlanır.

Çeşitli kültürlerce harmanlanmış vatan topraklarında mutfaktan el becerisine, dil zenginliğinden inanç zenginliğine toprak veriminden enerji kaynak çeşitliliğine kadar bin bir türlü zenginliği görmekteyiz. İşte İzmir tam da bu noktada, tüm kaynakları göz önüne alındığında kendi kendine yetebilecek nitelikte bir kenttir.

Bir önceki yazımda insanoğluyla kent arasındaki benzerlikten bahsetmiştim. Şimdi bu benzerliği biraz daha inceleyelim:

Kenti oluşturan yapının en etkili ve en küçük değeri bireydir. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisini ele alalım; Maslow bir insanın sağlıklı bir hayat sürdürebilmesi için temel ihtiyaçları kategorize etmiş ve bir piramitte toplamıştır.

maslows

Maslow ihtiyaçlar piramidinin en altından başlayıp en üstüne doğru gelişen beş temel gereksinimin tanımını yapmıştır:

1. Fizyolojik gereksinimler (Beslenme, temiz su, temiz hava, metabolik denge, cinsellik vb.)
2. Güvenlik gereksinimi (Can güvenliği, mal güvenliği, aile, iş güvenliği vb.)
3. Aidiyet ve sevgi gereksinimi (Aile, sosyal çevre vb.)
4. Saygınlık gereksinimi (Saygın olma, kendine saygı, kıdem, güven, başarı vb.)
5. Kendini gerçekleştirme gereksinimi (Sorun çözme, yaratıcılık, önyargılardan arınma, erdemlilik, doğallık, gerçeklerin kabulü vb.)

İhtiyaçlar hiyerarşisi, toplum, kültür, aile ihtiyaçların belirlenmesinde önemli rol oynar ve piramidin en üstüne ulaşıldığında bireylerde bazı temel özellikler oluşur. Bu temel özelliklere göre yaşamları anlamlı, içten, mizah anlayışı gelişmiş ve yaratıcıdır. İnsanlık refahı ile ilgilenirler, tecrübelerini değerlendirir ve bireysel bağımsızlıklarını koruyabilirler. Böylece stereotip algılama biçimleriyle hapsolmazlar.

Birey, gereksinimlerinde bir alttaki kategori tamamlanmadan bir üst basamaktaki gereksinime geçemez. Basit düşünelim, karnı aç, yatacak yeri olmayan, iş güvencesi olmayan birinin genel kültür seviyesini arttırmak üzere sinemaya gitmek ya da toplumsal fayda sağlamak üzere sosyal sorumluluk alma ihtiyacını hissetmez.

Toplumu oluşturan bireylerin temel ihtiyaçları karşılanmadığında nasıl ki bir üst seviyeye çıkılamıyorsa, bireylerden oluşan toplum da aynı oranda bir üst seviyeye çıkamaz. İşsizlik, evsizlik, olmayan güvenlik, eğitim, sağlık, ulaşım zorlukları, toplumsal güven var olmadan hiçbir toplum kendini gerçekleştirme gereksinimine geçemez. Kendini gerçekleştirme algısı oluşmayan toplumlar elbette medeniyet seviyesine ulaşamayacaktır.

Sürdürülebilirlik ile kent yönetimi ve toplumsal ihtiyaçları arasındaki ilişki tam bu noktada buluşmaktadır. İşte bu noktada kent planlamasında başrol oyuncusu belediyeler kentlinin tüm hayat standartlarını belirleyen ihtiyaçlara yönelik hizmetleri yerine getirmekle kanunen yükümlü olup, mevcut kaynakları ve bürokrasiyi işleyecek/işletecek kurumlardır.

Bu kapsamda belediyelerin elini kolunu bağlayan, hareket edememe noktasına getiren mevzuat yapma, düzenleme, tutarsızlıkları giderme, imar ve imar durumu düzenleme gibi yetkisizlikler ya da sorumluluğu belediyelerde olan ama yetkinin diğer kurumlarda olduğu durumlar elbette göz ardı edilmemeli.

Ancak kent stratejilerinde ihtiyaçların doğru yöntemlerle ve paydaşlarla belirlenmesi yerel yönetim süreçlerinde oy çokluğuyla seçilenlerin bilgi, becerisine kalmaktadır. Seçilenlerin, sürece sadece siyaset gözüyle bakmayıp görevlerini gerçek bir toplumsal sorumluluk anlayışı ile icra etmesi esastır.

İl ve ilçe belediyelerinde kanunlar paydaş yönetimine bir kıstas koymamakta kent politikası geliştirmede belediyeler birçok engeli aşabilecek konumda kurumlardır.

İzmir bu açıdan değerlendirildiğinde bahsetmiş olduğumuz zengin kültür ve kaynaklarıyla yönetilmesi çok da kolay bir kent değildir. Maalesef her alanda kendine bir bahane bulmakta, katılımcılık dediğimizde hep aynı kitlelerle iş başı yapılmakta ya da toplumca bilinen bilirkişiler ile işbaşı yapmaktadır. Bu sebeptendir ki -belli bir kesim hariç- bireyler kent içinde ihtiyaçlarına karşılık bulamamakta ve ihtiyaçlar hiyerarşisinde bir üst seviyeye çıkamamaktadır. Gözle görülebilen kent gelişiminde erişilebilirlik engelleri, kentteki yatırım azlığı, istihdam yetersizliği, her yeni ülke gündemi ile değişen piyasa ekonomisi, kentlinin kendini sürekli güvensiz bir ortamda hissetmesine yol açmaktadır. İzmir gibi bir kentin sadece makyaj değil, temel ihtiyaçlar olan fizyolojik (temiz hava, adil, temiz gıda erişimi, ulaşım nitelikleri, sağlık yönetimi vb.) ve güvenlik (mülkiyet güvenliği, iş güvenliği, kaynak güvenliği vb.) gereksinimlerinin karşılanması gerekmektedir. Ancak ve ancak işte o zaman yapılan sahil düzenlemeleri, rekreasyon düzenlemeleri, ulusal ve uluslararası organizasyonlar, fuarlar, kapasite geliştirme programları ve daha verilen nice hizmet toplumda beklenen etkiyi ve faydayı gösterecektir.

Aksi takdirde aynaya bakan kedinin kendini aslan görmesi misali, hiç bitmeyen bir paradoksun içinde kalacaktır kent…

politikaci-karikatur

Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşine göre bireylerin kendini gerçekleştirmesine engel olan etmenlerin ortadan kaldırılmasında psikologlar yardımcı olmalıdır.

Bence toplumsal düzeyde o toplumu en iyi ifade eden taraf (!), toplum tarafından seçilen belediyelerdir. Bu, bireyden topluma giden yolda eğer en büyük görev psikologlara ve diğer danışmanlara düşüyorsa, toplumdan bireye giden yolda en büyük görev de il ve ilçe belediyelerine düşmektedir.

Eğer devlet esasları bireylerin gelişimini nitelikli hizmet ve yatırımlarla desteklemiyorsa en azından belediyeler kendi kurguladıkları kent stratejilerinde doğru yöntem ve paydaşlarla en gerekli ihtiyaçları sağlayabilmeli ve yerelde toplumsal kendini gerçekleştirmeye imkân tanımalıdır. Belediyeler bu anlamda yerelden dönüşümü başlatacak yegâne kurumlardır.

Ulusal ve küresel dönüşüm ancak yerelin kendi kendine yetebilmesi ve özgüvenini kazanması ile mümkün olacaktır.

Lafın özü yine katılımcılık 😉

Hepimize kolay gelsin,

Bolca umutlar…