Oynamak mı yoksa seyretmek mi istersiniz?

Johan Huizinga

Oyun ve Oyunbozan*

Kurallara karşı çıkan veya bunlara uymayan oyuncu, bir oyunbozandır… Oyunbozan, sözde oyuncudan tamamen başka bir şeydir. Bu sonuncusu oyunu oynuyormuş gibi yapmaktadır. Görünüşte oyunun büyülü çemberini kabul ediyormuş gibi davranmaya devam eder. Oyuncular topluluğu onu oyunbozandan daha kolayca affederler, çünkü oyunbozan onların evrenini tahrip etmektedir. Oyunbozan mızıkçılık ederek, ötekilerle beraber geçici olarak içine kapandığı bir evrenin nispi değerini ve kırılganlığını keşfeder. Oyunun yarattığı yanılsamayı, inlusio’yu (*), kelimenin gerçek anlamıyla ‘oyuna girişi’ anlam dolu bu kelimeyi yok eder. Hemen oyundan atılmalıdır, çünkü oyuncular topluluğunun varlığını tehdit etmektedir.¹

(*) İroni, illüzyon

Oyun ve Cemaatleşme*

Oyuncular topluluğu, oyun bitmiş olsa bile, sürekliliğe yönelik genel bir eğilim göstermektedirler. Elbette en küçük bir misket oyununun veya en önemsiz bir briç partisinin kulüp kurmaya yönelttiği söylenemez. Ancak istisnailiğin içinde birlikte yaşama, önemli bir şeyi birlikte paylaşma, ötekilerden hep birlikte ayrılma ve genel ölçülerin dışına çıkma duygusu, yalnızca oyun süresiyle sınırlı kalmayan bir cazibe oluşturmaktadır.²

Oyun 007

Oyun ve Hukuk*

Dava, hak olan ve olmayan şeyi kabul ettirmek için; kimin haklı, kimin haksız olduğuna karar vermek için; kimin kazandığını, kimin kaybettiğini belirlemek için yapılan bir mücadeledir.³ 

Nilgün Toker Kılınç** (O, artık “hür” bir akademisyen)

Bugün sporu bir oyun olarak tartışmanın zemini, işbölümü zemininde örgütlenmiş modern toplumda oyunun anlamını düşünmek olabilir. Bu bakımdan oyun, serbest zaman etkinliği olarak, belirlenmemiş etkinlikler alanı olarak ele alınarak işe başlanmalıdır. Belirlenmemiş, özgür etkinliklerin anlamı ve taşıdığı imkanlar üzerine düşünmek, modern toplumun belirlenmişlik zincirinden bireyin kurtulması ve özgürleşmesi projesinde oyunun anlam ve işlevini tartışmaktır. Oyuna katılan öznelerden toplumsal bir anlama yükselme şeklinde ortaya konulabilecek bu tartışmanın, aslında kapitalist üretim ilişkilerince belirlenen ve bu anlamda bir tür işlik olarak tasavvur edilen toplumda, işlik dışı yaşam alanları yaratma imkanının, bizzat bu iş bölümüne dayalı toplumsal yapının sürdürülmesi için kapitalizm tarafından boş bırakılmış bir alanda aranmasının, sistemin olumsuzlanma aracılığıyla aşılması yönündeki bir proje için oldukça dinamik öğeler içereceği açıktır. Bu anlamda, oyun, devrimci bir politik projenin hareket noktası olmak için oldukça anlamlı bir zemine sahiptir.

Oyun 60
Ancak, modern toplumun post-kapitalist ilgilere göre geçirdiği dönüşüm, bugün belirlenmemiş yaşam alanlarının bağıyla bağlanmış önemli bir tartışmaya yol açmış ve toplumun, toplumsallık bağıyla bağlanmış öznelerden değil, tersine her türlü ortak bağdan yoksun atomize bireylerin kendileri dışında yaratılan bir bağıntı sistemi içerisinde varoluşlarını sürdükleri bir kütlesel kitleden oluştuğu bir zamanda özgür etkinliğin varlığının, bu dışsal bağıntı sisteminin ilgasına dayalı olduğu şeklinde tezler ileri sürülmeye başlanmıştır. Kitle toplumu, esas itibariyle imge, sembol ve mitler aracılığıyla biçimlendirilen ve bu biçimlenmeyi seyretme etkinliği aracılığıyla neredeyse kendiliğinden gerçekleştiren bir toplumdur. Başka deyişle, oyun kavramının kökensel içeriğinde bulunan ve Platon tarafından iyi toplumun yaratılmasında bir araç olarak kavramsallaştırılan bir niteliğin, biçimlendirme işlevinin, bir egemenlik sisteminin bekası için tüm toplumsal yaşam alanlarına yayıldığı bir zamandayız. O halde belki de şimdi oyunu tartışmanın zemini aynı zamanda seyretmeyi tartışmak olmalıdır. Tüm insansal etkinliklerin çalışma ve seyretmeye indirgendiği bir anda oyuna katılma ve oyunu seyretme arasındaki mesafe ya da ilişkinin ne olduğu, daha doğrusu seyretmeyi dönüştürücü bir etkinlik olarak kavrayıp kavrayamayacağımızı da düşünmeliyiz.


* Homo Ludens, Oyunun Toplumsal İşlevi Üzerine Bir Deneme, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 1995; 
¹ a.g.e. s. 29,
² a.g.e. s. 29,
³ a.g.e. s. 104
 
** Oyuna Girme – Oyunu Seyretme: Platon’a Karşı Aristoteles, Toplum ve Bilim Dergisi 2005, Sayı 103, S.7-20
 

Çocuk, Oyun ve Oyuncak Müzeleri Üzerine…

Ali Rıza Avcan

Bugün sizinle bundan tam 7 yıl önce; yani 5 Şubat 2010 tarihinde kendime ait blogda çocuk, oyun ve oyuncak müzesi olgusu üzerinden o tarihlerde yeni kurulmuş olan Konak Belediyesi Ümran Baradan Oyun ve Oyuncak Müzesi ile ilgili tespit, değerlendirme ve yorumlarımı ifade etmeye çalıştığım eski bir yazımı paylaşmak istiyorum. Böylelikle aradan geçen 7 yıl içinde belediye başkanları değişmiş olsa da hem sözkonusu müze ölçeğinde hem de müzecilik anlayışı itibariyle nelerin değiştiğini ya da değişmediğini yakalama fırsatımız olur diye düşünüyorum…

***

Toplumsal belleğin, egemen gücün çıkarları doğrultusunda biçimlendirilip iktidarın hegemonyal aracına dönüştürüldüğü mekânlar olarak tanımlanabilecek müzeler, Güç’ün gücüne güç katarak kutsandığı, iktidarın en etkin ve somut ideolojik araçlarından biridir. Bu bağlamda “çocuk”“oyun” ve “oyuncak” gibi alt temalar dikkate alınmak suretiyle çocuğu konu alan müzecilik anlayışı ve uygulaması da, “yetişkin” olarak somutlanan güç’ün etkisinden, belirleyici, yönlendirici iktidarından kurtulamaz. Müzenin oluşumuna ilişkin ilk fikrin ortaya çıkması, bu fikrin kabul görüp uygulamaya konulması, müze tasarımının biçimlendirilmesi hep bu iktidarın kararına, kurucu iradesine, tercihlerine, onun hegemonyasına tabidir. Demokratik, katılımcı bir müze yapılanması düşüncesine, müzelerin toplumsallaşması anlayışına ters düşen bu tür müze oluşumlarında her şeye karar veren, her şeyi uygulamaya koyan şey, bu iktidarın özel bir biçimi olarak karşımıza çıkan ve “büyümeyi, ciddi adam olmayı çocuklaşmamak koşuluna bağlayan yetişkinci anlayış”ın bir “ürün”ü olan yetişkinlerdir.

Boston Childrens Museum 02
Boston Çocuk Müzesi
Boston Children Museum 01
Boston Çocuk Müzesi

Bu anti-demokratik anlayışın son uygulamasını, bu yazımıza da konu olacak şekilde geçtiğimiz günlerde ünlü ve güçlü olan bazı yetişkinlerimiz eliyle kurulan Konak Belediyesi Ümran Baradan Oyun ve Oyuncak Müzesi örneğinde gördük. Koleksiyoner bir belediye başkanımız çıktı, “müze kuruyorum” dedi, onu destekleyen yetişkinler bu öneriye sahip çıktı, bir çırpıda bir oyun ve oyuncak müzesi açıldı. Ne güzel olmuştu! Böylelikle Türkiye dördüncü bir müzeye, İzmir kent merkezi de ilk kez çocuk temalı bir müzeye kavuşmuştu. Aslında, sadece aynı yerde, aynı mekândaki kötü bir müzenin, adına müze denilen bir sergi evinin makyajı tazelenmiş, mevcut oyuncak ve tablolara yeni oyuncaklar eklenerek yeni bir soluk verilmeye çalışılmıştı. Hem de bu işi çocuklara duyurmadan, onların düşüncesini, yardımını, katkısını almadan! Onlardan beklenen, sadece “ziyaretçi”, yani “seyirci” olmalarıydı… Gelip dolaşıp izleyecekler ve gördükleriyle yetineceklerdi.

Oysa 2006 yılından bu yana UNICEF’in İçişleri Bakanlığı ile işbirliği içinde Türkiye’nin on iki ilinde yürüttüğü, 2010 sonrasında diğer illerde de uygulamaya konulması beklenen “Çocuk Dostu Şehirler Projesi”, çocuk dostu kent olabilmek için kente yönelik tüm karar ve uygulama süreçlerinde sivil toplumun, ailelerin ve çocukların katkısını içeren her düzeydeki toplumsal hareketin teşvik edilmesini öngördüğü halde; Konak Belediyesi Ümran Baradan Oyun ve Oyuncak Müzesi’nin oluşumunda bu evrensel düşünce ve değerlerin dikkate alınmadığı görülmektedir. Bu müzenin oluşturulması için Konak Belediyesi Kent Konseyi’ne bağlı bir Çocuk Meclisi oluşturulmadığı, böyle bir oluşumun görüşü ve katkısı alınmadığı gibi, Çocuk Müzeleri Derneği’nin İzmir temsilcileriyle Kültür ve Turizm Bakanlığı İzmir Resim ve Heykel Müzesi yetkililerinin bir süredir birlikte yürüttükleri çocuk müzesi kurma girişimleri görmezlikten gelinmiş, Çocuk Müzeleri Derneği ile Kültür Bakanlığı’nın ve çocuk örgütlerinin bu alana taşıyacağı güç, oluşturacağı sinerji dikkate alınmamış, katılımcı, demokratik, çağdaş bir yapılanma yolu tercih edilmemiş, böylelikle yapımında, oluşumunda sivil toplumun ve çocukların bulunmadığı bir müze karşımıza çıkmıştır.

Öte yandan, müze binasının kurulduğu yer ve binanın mimari tasarımının böyle bir müze için hiç uygun olmadığı görülmektedir. Çünkü müze binasına ulaşmak için yürüyerek katedilecek güzergâh İkiçeşmelik yönünden geldiğinizde dik bir inişi, Konak Meydanı yönünden geldiğinizde de dik bir yokuşu ifade etmekte ve her iki yolun da bazı bölümlerinde kaldırım bulunmamaktadır. Bu anlamda, müzeye ulaşmak isteyen çocuklar, aileleri, öğretmenleri ve gruplar ulaşım açısından büyük bir sıkıntı yaşayacaklardır. Bu sıkıntıya o bölgedeki tek yönlü yoğun trafiği eklediğinizde gelen kişi ya da grupların daha da büyük bir tehlike ile karşılaşacaklarını görebilirsiniz.

Manitoba Children Museum
Manitoba (Kanada) Çocuk Müzesi

Oysa bir süredir Çocuk Müzeleri Derneği ile Kültür ve Turizm Bakanlığı İzmir Resim ve Heykel Müzesi yetkililerinin, Konak Belediye Başkanlığı’nı bilgilendirmek ve projeye katılımlarını istemek suretiyle yürüttükleri başka bir projede, Kültürpark içindeki İzmir Resim ve Heykel Müzesi’ne ait binanın Çocuk Müzesi olarak düzenlenmesi hedeflenmiş, bu işle ilgili mimari ve teknik projeler hazırlanmıştı. Şimdi bu durumda size söyle bir soru sorabiliriz: Kurulan müze şimdiki yerinde mi kalmalıydı yoksa gelenlerin rahatlıkla ulaşabileceği Kültürpark’ın içindeki daha modern binalarda mı olmalıydı? Bu konudaki tarafsız, yansız cevabınız acaba ne olurdu?

Ayrıca, sanatçı Ümran Baradan’ın bağışı ile edinilip eski müzenin yeniden düzenlenmesi suretiyle ortaya çıkan yeni oyun ve oyuncak müzesi, gelen kişi ya da grupların araçlarını park edecekleri herhangi bir otopark alanına sahip değildir. Bu anlamda, kapının önüne ya da çevresine park edecek arabaların ya da otobüslerin, araç akışı aşağı doğru olan dik yokuş trafiğini daha da arttıracağı, araç ve yaya trafiğini tehlikeye sokacağı bilinmeli ve beklenmelidir.

Yeni kurulan oyun ve oyuncak müzesinin gerek binaya ulaşım gerekse bina içindeki gezi düzeni açısından engelli çocuk ve yetişkinlere hiç uygun olmadığı; bina dışındaki dik yokuşla bina içindeki sık ve dar merdivenlerin, platformların hiçbir engellinin geçişine izin vermeyeceği; verse bile oyuncakların sergilendiği vitrinlerin üst bölümlerinde bulunan oyuncakların tekerlekli araba ile gelecek engellilerden “başarı ile saklandığı” görülecek, müze binasının ve düzenlemesinin bir “engelli dostu” olmadığı anlaşılacaktır.

Müze binasının bulunduğu yerin, içinde bulunduğu bahçenin ve iç mekânın çoğu çocuk oyununun oynanması için yeterli olmadığı, müze içinde sadece masa oyunu gibi oyunların oynanabileceği, zemine çizilen “seksek” oyununu oynamaya kalktığımızda bile çevre düzenlemesinin buna izin vermeyeceği görülecektir.

Çağdaş müze düzenlemesi, ciddi bir küratörlük çalışmasıdır. Bu anlamda müzeciliğin, müze ve sergi küratörlüğünün uzun bir zamandır profesyonel bir iş haline geldiği, bir bilim alanı olarak örgütlendiği, bu bilgiyle donanan müzecilerin, küratörlerin uygulamadan kaynaklanan deneyimle uzmanlık kazandığı bilinmeli, bu tür profesyonel bir iş iyi bir edebiyatçı, iyi bir koleksiyoner ve müze sahibi danışmanlar yerine ulusal ve uluslararası alanda bilinen, tanınan, deneyimli, uzman bir müze küratörüne ya da kuruluna teslim edilmelidir. Böylelikle her şey kendi sahibine, uzmanına yaptırılmış olur ve bir müze için en önemli sorun olan koleksiyon eksikliği, becerikli bir küratörün bilgi ve deneyimi ile giderilebilir. Yoksa vitrinlere konulan her şey ilk haliyle kalıp geçen zaman içinde ziyaretçi için önemini ve çekiciliğini kaybedebilir.

45927426
Konak Belediyesi Ümran Baradan Oyun ve Oyuncak Müzesi Bahçesi

Müze yöneticileri ile yaptığımız görüşmeden öğrendiğimiz kadarıyla, bugüne kadar müzeye gelenlerin çoğunun ifade ettikleri ve bizim de katıldığımız diğer bir eksiklik ise, müzede bizim kendi kentimize, yöremize, bölgemize ve ülkemize ait bize özgü oyun ve oyuncakların yeterince yer almayışıdır. Onun yerine bizi kapının dibinden itibaren –Nasreddin Hoca’yı unutmamak koşuluyla- şirinler, Pamuk Prenses ve yedi cüce gibi uluslararası masalların kahramanları karşılamakta, burnumuzun dibindeki Tire’nin meşhur “karambol” oyunun malzemeleri ile oyun alanı kendi eksikliğini hissettirmektedir. İşte bu nedenle, karşımıza çıkan bina, oyun yanı eksik kalmış bir oyuncak müzesi gibi algılanmaktadır. Nitekim vitrinlere sıralanarak çocuktan yalıtılmış oyuncakların seyrinden de anlaşılacağı üzere bu müzede oyun oynamak, oyunlar hakkında bilgi edinmek, oyuncaklara dokunmak, onları içselleştirebilmek, oyunun o sihirli havasına girebilmek, çocuklaşabilmek mümkün değildir. Müze düzenleyicileri bunu isteseler bile müzenin fiziki olanakları buna elvermemektedir. Bu anlamda, çocukların büyülü tapınağı olarak da tanımlanması, buna göre düzenlenmesi gereken bu mekanda kendini tekrar çocuk hissedebilmek, çocuklaşabilmek, çocukla yetişkin arasındaki uçurumu ortadan kaldırabilmek, yetişkinlere bu şekilde bir tür terapi uygulamak mümkün olmayacaktır.

Ama şimdi herkesin dediği gibi, “çocuk müzesi kurma düşüncesi ve bunu hayata geçirebilmek iyi, güzel bir şeydir, böylelikle İzmir’in, Konak ilçesinin bir eksikliği giderilmiştir, bunu takdir etmek gerekir” demek de mümkündür. Çünkü tarih boyunca müze kurmak kişi ya da kurumlara itibar kazandıran, bu nedenle de önemsenen, zaman zaman da moda olan bir uğraştır. Son zamanlarda kentimizde de gördüğümüz gibi, herkes, her birey, her aile ya da kurum kendi çapında bir müzeyi kurmanın peşinde. Bu neredeyse bir moda gibi yaygınlaşmakta. Şimdiden kimlerin nerelerde hangi müzeleri açtığını takip edemez olduk. Neredeyse her mahallede, her semtte, her caddede irili ufaklı birçok müze açılmaya başladı. Genel anlamda müze sayısının bu şekilde artması, toplumda müze kurma düşüncesinin gelişmesi sevindirici bir şey olmakla birlikte; toplumsal gereksinimler açısından bu kadar çok ve küçük müzenin gerçek bir ihtiyaçtan mı yoksa özentiye dayalı itibar kazandırıcı bir tutumdan mı kaynaklandığı da sorulmalı, sorgulanmalıdır. Sanırım bunun da en önemli göstergesi, ilk kuruluş günlerindeki merakın tahrikinden kaynaklanan izdiham sonrasında düzenlenip kamuoyuna duyurulacak ziyaretçi istatistikleri olacaktır. Böylelikle, üç milyon insanın yaşadığı uluslararası bir liman kentindeki bu kadar bol ve küçük müzenin gerçek bir ihtiyacı karşılayıp karşılamadığı, kurucularının işe yarayıp yaramadığı ortaya çıkabilecektir.

DSC02753
Dokunulması mümkün olmayan oyuncaklar…

Şimdi isterseniz bu yazıyı şöyle bir soru ile bitirelim: İzmir’de kurulan ve kurulması planlanan müzelerin sayısı ve bunları ziyaret edenlerin sayısı dışında bunların toplumsal gelişme üzerindeki etkileri sizce nelerdir, ne olmalıdır?

İsterseniz, bu soruyu birlikte düşünmeye başlayıp yanıtlamaya çalışalım…

5 Şubat 2010

“Kutu kutu pense”…

Zuhal Acarkan

Soğuk bir gün. İşten eve dönüyorsunuz. Sizi çok yormuşlar bugün. Gerginsiniz. Tek düşünceniz eve varmak. Belki üzerinizdeki ağırlıkları atmak, arkasından ılık bir duş sizi rahatlatabilir. Ama uzun bir yürüyüş yolunuz var. Yürüyorsunuz. Birden yürüyüş temponuza uygun bir şarkı mırıldanmaya başlıyorsunuz. Şarkı pelesenk gibi dilinize yapışıyor. Söylüyorsunuz, tekrar söylüyorsunuz. Etrafa bakıyorsunuz kimseler yok. Adımlarınız değişiyor. Müziğinize uyan adımlara dönüşüyor. Yetmiyor, hem yürüyorsunuz, hem şarkı söylüyorsunuz, hem de kimseye çaktırmadan dans ediyorsunuz. Fred Astair gibi?!… Bu sizi neşelendiriyor.  Aman ne güzel!.. Derken fark ediyorsunuz ki, evinizin bulunduğu sokağı geçmişsiniz. Hay Allah!…

Videoyu sonuna kadar izlemek zorunda değilsiniz. O bu güzelliğiyle, bir konuya girebilmem için orda. Konu oyun. Oyun nedir sorusuyla başlamak istemedim. Çünkü bu soru dipsiz bir kuyu gibi. Biz bu kuyuya birazdan girmeğe çalışacağız.

Çocuklar oyun oynar, Oyun oynayan çocuklar oyun nedir diye sormaz. Onlar yalnızca oynar. Meraklı yetişkin olarak siz ona sorduğunuzda oyun nedir diye, şaşırarak yüzünüze bakar. İşte görmüyor musun? Oynadığı oyunu gösterir ve işte bu oyun der muhtemelen. Onlar oyunun ne olduğunu bizden iyi bilirler. Çünkü onlar oynayandır. Oyunu her yönüyle yaşayan onlardır. Çoğu kez küçümseriz onları. Ne yapıyor bu çocuk (lar)? Bir yığın saçmalık. Anlamsız gelir bizlere. Tanıdığım bir ailenin çocuğu evde ne kadar terlik, ayakkabı varsa dolaptan indirir, onları arka arkaya dizer tren gibi sürmeğe kalkardı. Hele bir tanesi sıradan çıksın. Büyük bir ciddiyetle onu yerine koyar, devam ederdi sürmeğe. Annesi de dahil gerçekten ne yaptığını, yapmak istediğini anlayamazdık. Ama o büyük bir ciddiyetle oynardı terliklerle. Neler geçerdi kafasından? Neredeydi? Her nerede ise doğru bir yerdeydi. Düş gücünün götürdüğü yerde.

Bir yetişkin için saçmalıklarla dolu olsa da oyun, çocuk için ciddi bir eylemdir. Çünkü oyun onun işidir.   Yetişkinler kendi işlerini nasıl ciddiye alıyorsa,  Oyun da çocuk için ciddiye alınması gereken bir uğraştır. Nedir diye sorduğumuzda çok sayıda açıklama ve tanım var. Örneğin;

  • Eğlenmek için herhangi bir amaç gütmeden yapılan eylemler,
  • Oyalanma ya da dinlenme amacıyla yapılan eylem ve etkinlikler,
  • Herhangi bir engel olmaksızın özgürce yapılan eylemler gibi.

Felsefeciler, psikologlar, eğitimciler, antropologlar “oyun”u inceleme konusu yapmışlar. Her biri konuyu kendi uğraş alanlarının çerçevesinde ele almışlar. Sonuç olarak oyunla ilgili çok farklı görüşler ortaya atılmış. Bazılarına göre oyun dinlenme ve rahatlama aracıdır. Bazılarına göre bizi yaşama hazırlar. Bazıları için zihinsel gelişimde gerekli bir etmendir. Kimileri için oyun kültürel bir olgudur. Özünde düş gücü ve yaratıcılık vardır. Bu açıdan sanatla ortak yanları vardır. Hatta felsefeciler, psikologlar, eğitimciler oyunun sanatın temeli olduğu görüşünü paylaşırlar. Oyun çocuğun düş gücünü disipline eder ve böylece sanat ortaya çıkar (R. Hartley, R. Goldenson). Nasıl oyunda gerçekliklerin dünyasından uzaklaşılıyorsa sanat da oyun gibi gerçeklerden kaçıştır (S. Freud). Ayrıca oyunla yaşamın hoş olmayan yanlarından kaçar, deneyimleri çözümler, unuturuz. İnsanlar dışa vuramadıkları korkularını oyun yoluyla ifade edebilir, korkularıyla yüzleşebilir..

a

Adam Blatner ve Alice Blatner oyunun yararlarını şöyle sıralarlar.

  1. Düşüncede esneklik yaratır.
  2. Girişkenlik ve doğaçlamayı geliştirir.
  3. Dahil olabilme ve iletişime geçme yeteneği ve uyum sağlama becerisi kazandırır.
  4. Sorgulama ve alternatif çözümler arama, problem çözme ya da yeni teknik ve stratejiler öğrenilir.

b

Oyun insanın doğasında vardır. Yetişkinler de oyun oynayabilir.. Ama nedense oyun yalnızca çocukların uğraşıymış gibi anlaşılıyor. Burada oyundan anlaşılan özgürce oynanan yapılandırılmamış oyundur. Modern toplumda yaşam, yarışma ve kazanma üzerine kurulduğundan insanda özgürce oynama isteğini öldürüyor. Oyunu iki türde ele alabiliriz. Yapılandırılmış oyun ve dramatik oyun. Yapılandırılmış oyun oynayandan önce belirlenmiş belli kalıpları olan oyunlardır. Örneğin; futbol, tavla, tenis, golf, kâğıt oyunları gibi. Dramatik oyun ise önceden belirlenmemiştir. Özgür ortamlarda oynayanların o an keşfettikleri, özgürce belirledikleri oyunlardır. Özünde yaratıcılık ve düş gücü vardır.

Çocuk oyunları daha çok dramatik oyunlardır. Evcilik oyunu, doktorculuk oyunu, atlı savaşçı oyunu gibi oyunlar dramatik türden oyunlardır.

c

Bu oyunlarda “mış gibi” yapılır. Sonuçta çocuk bir şeyler öğrenir, toplumsallaşır. Dramatik oyunlarda bir nesne başka bir nesne yerine koyulabilir. Oklava yağız bir at olur. Bir tahta parçası bir kılıç ya da keman, tencere şık bir şapka ya da kask, masanın altı ev olabilir.  Düş gücünün ve yaratıcılığın kullanıldığı oyunlardır. Bu oyunlardaki dramatik süreçlerde çocuk zihinsel, duygusal ve toplumsal gelişimini gerçekler. Çocuğun ilerde sağlıklı bir birey olması için bu gelişmeler gereklidir. Yine bu süreçlerde çocuk yetişkinlikteki yaşama hazırlanır.

Acaba günümüzde, özellikle büyük kentlerde çocuklar bu süreci yaşayabiliyorlar mı? Çocukların önünde engeller var mı? Prof. Dr. Bekir OnurMüze ve Oyun Kültürü” adlı kitabında engellere değiniyor.

  1. Ev dışı güvenliği ile ilgili kaygılar (Mahalle yaşamının yok olması,).
  2. Anne ve babaların çalışma saatleri (Uzun saatler çalışmaları eve yorgun gelmeleri, çocuklarıyla oynayacak zamanlarının olmaması).
  3. Çocukları başarıya odaklı bir yaşama zorlama. İlerde başarılı bir yaşam, iyi bir gelecek kurabilmeleri için oyun çağındaki çocukların anne baba ve öğretmenleri tarafından zorlanması, gelecek yaşamlarının şimdiden kurulmaya çalışılması (özel dersler, dershanelere gitme, durmadan belli derslere çalışma, kurslara katılma gibi. ). Sonuç olarak, çocuklar zamanından önce yetişkin olmaktadırlar.
  4. Özgürce, bol bol oynayacakları boş zamanların azalması. Onun yerine programlanmış boş zaman etkinliklerinin artması (bazı beceri ve sanat kurslarına gitme gibi).
  5. Çekirdek aileyle birlikte oturulan mekânların iyice küçülmesi, ev içi yaşamda çocukların özgürce zıplayıp oynayacakları yerlerin azalması.
  6. Televizyon seyretmenin artması. Çekirdek aileyle birlikte küçülen mekânlar, anne babanın eve yorgun gelmesi çocuklarla ilgilenecek zamanın azalması sonucu çocukların boş zamanları olsa bile bu zamanı televizyon karşısında tüketmeleri..
  7. Kamu kuruluşları tarafından oluşturulan çocuk mekânlarının yetişkinler tarafından planlanıp hazırlanması (Parklar, bahçeler, müzeler).

Çocuk hakları sözleşmesinde oyunun çocuğun hakkı olduğu vurgulanır. Buna dayanarak, günümüzde her kuruluş çocuklar için bir şeyler yapıyor. Başta yerel belediyeler olmak üzere, dernekler, okullar ve birçok kurum ve kuruluş çocuk etkinliği yapmağa çalışıyor.. Yapılanlar ne kadar doğru konusuna girmeden önce şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; Her çaba yine de “yetişkinleştirilmiş çocuk“ yaratmağa hizmet etmekte.  Çocuklar için kurslar, yarışmalar, gidelim görelim etkinlikleriyle sınırlı kalmakta. Yetmiyor. Çocuklarla ilgili ne yapılıyorsa çocuklara hiç sorulmadan yetişkinlerin öngörüsü doğrultusunda verilen kararlar yaşama geçiriliyor. Bu da yetmiyor çocuklar için oyun merkezleri oluşturuluyor. Alışveriş merkezlerinde, AVM’lerde, her türlü denetimden yoksun, çocuklar için hazırlanılmış dünya kadar oyun hizmete sunuluyor. Sunulan oyunların nitelikleri tartışılır. Bu yerlerde oyun her şey gibi bir rant alanı olarak karşımıza çıkıyor.

Yetmiyor. Yerel belediyelerin yeşil alan dediği yerlere, pedagojik olarak hiçbir yararı olmayan yine yetişkinler tarafından düşünülmüş, üretilmiş oyuncaklar yerleştiriliyor. Bu oyuncaklarla birlikte oynamak yerini birinin oynamasına bırakıyor. Böylece oyunun çok önemli işlevlerinden biri olan toplumsallaşma ve ait olma duygusu gerçekleşemiyor ya da, birlikte bir şeyler yaratma olmadığı için birer robot gibi bir takim eylemleri yerine getiriyorlar.  Oyun da oyuncak da, modern toplumu biçimlendiren bireyci yalnızlığın bir göstergesi oluyor. Böylece. bireyci kültürden çocuklar da nasibini alıyor.  Bu kültürün getirdiği bir başka olumsuzluk geleneksel çocuk oyunlarının yok olmasıdır.

d

Bu oyunlar değerlidir. Çocuklar tarafından yaratılmışlardır. İçinde düş gücü ve yaratıcılık vardır. Bilişsel, duygusal, bedensel tüm yetilerini kullanabilme ve onları daha da geliştirme şansı bulur. Düşünür, stratejiler geliştirir. İnsan ilişkileriyle ilgili değerli bilgiler öğrenir.

Çocukları bireyci kültürden toplulukçu kültüre geçirebiliriz. Katılımcı bir anlayış bunu sağlayabilir. Konumuz belediyeler ve kent stratejileri olduğunda bu katılımcı kültürü oluşturmak kent yetkililerine düşer. Çocuk parkları ve bahçeleri oluşturulurken çocukları dahil etmek, onların verecekleri kararlarla oyun alanlarını oluşturmak ya da onlar için bir şeyler yaparken onların fikrini almak yeterlidir. Çocuğun karar sürecinde söz sahibi olması yeterlidir.

Katılımda zorlama olmamalıdır. Çocukların katılımını sağlayacağız diye çocuğu katılıma zorlamak da katılımcı anlayışa terstir. Bu bizim toplumumuzda sıkça yapılan bir yanlıştır. Çocukları karar süreçlerine katmanın yol ve yöntemlerini iyi bilerek bu iş yapılmalıdır. Çocuğun bilinçli katılımı çocuğu geliştirir. Bu süreçte çocuk kendiyle ilgili bir şeyler öğrenir ve öğrenme kalıcı olur.

Bu arada değinmekten büyük bir haz duyacağım bir konu var. Çocuklar için katlımcı kültürün en iyi yaşanacağı yer çocuk müzeleridir. Ne yazık ‘İlklerin kenti İzmir’imizde bir çocuk müzesi yoktur.

Oyun ve oyuncak kültürüyle ilgili ürünlerin ticarileşmesi, kültür pazarları tarafından yönlendirilmesi katılımın önünde büyük bir engeldir. En azından belediyelerin bu tür ürünlere itibar etmemesi çocuklar açısından iyi olur.

Dikkat ederseniz hala bir oyun tanımı veremedim, Vermek niyetinde de değilim. Çünkü tanımın geçerli olması için  “ayarını mani, efradını cami” olması gerekir. Oyunla ilgili böyle bir tanım mümkün değil gibi görünüyor. Çünkü oyun kendi içinde karşıtlıklar taşıyor.

Oyun yaşanır. Tıpkı çocuklar gibi. Oyunu anlamak için oyun oynamak gerek sanırım. Bu oyunlar dramatik olmalı. Çocuklar gibi, utanarak, coşarak, şaşarak yaşamalı. Biz yetişkinler için belki de yaşamın kendisi oyun. Böyle düşünen düşünürler var. Bana sorarsanız oyun yaşamın da üstünde bir süreç. Ayrıca konumuz yaşamın oyun olup olmadığını sorgulamaktan çok, çocuklar için bu konuda ne yapıldığı olmalı. Kolay gelsin.


Kaynaklar:

1. McCaslin, Nellie; Yaratıcı Drama, Sınıf İçinde ve Dışında, Nobel Akademik Yayıncılık Eğitim Danışmanlık Tic. Ltd. Şti.

2. Onur, Bekir; Müze ve Oyun Kültürü, İmge Kitapevi.