Kaldırım taşlarının altında kumsal var

Kitabın Adı: Kaldırım Taşlarının Altında Kumsal Var, Sitüasyonist Enternasyonal’in En Görkemli Döneminde Gündelik Hayat.

Özgün Adı: The Beach Beneath The Street, The Everyday Life and Glorius Times of the Situationist International.

Yazarı: McKenzie Wark

Türkçesi: Arda Çiltepe

Yayınlayan: Sel Yayıncılık

Zaman ve Yer: 1. Baskı, Eylül 2014, İstanbul

226 sayfa.

KaldirimTaslarininAltinda_KKK.

Yazarı Hakkında

McKenzie Wark, 1961 yılında Avustralya’nın Newcastle şehrinde doğdu. Macquarie Üniversitesi’nde lisans eğitimini tamamladıktan sonra, Sidney Teknoloji Üniversitesi’nde mastır ve Murdoch Üniversitesi İletişim Bölümü’nde doktora yaptı. New York’taki New School’da Medya ve Kültürel İncelemeler profesörü olan Wark, yine New York’ta bulunan Eugene Lang Üniversitesi’nde dersler veriyor.

Wark, medya teorisi, eleştirel teori, yeni medya ve Sitüasyonist Enternasyonal üzerine yazılarıyla tanınıyor. Başlıca eserleri Bir Hacker Manifestosu ve Kaldırım Taşlarının Altında Kumsal Var‘dır.

Kitabın Tanıtım Metni

“Kaldırım taşlarının altında kumsal var” deyişi, 1968’deki öğrenci-polis çatışmaları sırasında, öğrencilerin söktükleri kaldırım taşlarını polislere atmasından yola çıkılarak oluşturulmuş, gelecekteki güzel günleri muştulayan bir umut sloganıdır. Bu slogan, ortaya çıkışından 35 yıl sonra, umudun boşa çıkmasındaki hayal kırıklıklarını anlatmak isteyen Türk ve Avrupalı sanatçıların oluşturduğu “Plajın altında kaldırım taşları” adli güncel sanat projesinin başlığına da esin kaynağı olmuştur.

İsyanın şifrelerini ararken anayollardan sapıp arka sokaklarda dolanmanın vakti geldi. Sitüasyonist  Enternasyonal tüm dünyada aktivist, sanatçı ve teorisyenleri etkilemeye devam etmesine rağmen ülkemizde henüz pek fazla tartışılmadı. Bu hareketin bıraktığı miras, giderek şiddetlenen kent mücadelesinin, burjuva kültür ve düzeninde çatlaklar yaratma arayışının beslenebileceği önemli kaynaklardan biri. 

Kaldırım Taşlarının Altında Kumsal Var, Sitüasyonizmin zamana ve mekâna sıkışmış, arşive kaldırılmış nadide bir eser değil, dört dörtlük bir yaratıcı teori ve eylem rehberi olduğunu kanıtlıyor. Yazar, 50’lerin bohem Paris’inden 68 Mayıs’ının çalkantılı günlerine kadar Sitüasyonistlerin izlerini iletişim, mimari ve gündelik hayat pratiklerinde sürüyor. 

Guy Debord’un yanı sıra Constant, Asger Jorn, Michèle Bernstein, Alexander Trocchi ve Jacqueline De Jong gibi isimlerin projeleri, hayalleri, eylemleri bugünü ve burayı kavramak için elli yıl öncesinden ışık tutuyor. 

Yüksek teorinin değil düşe kalka ilerleyen teorinin ve deneylerle, başarısızlıklarla dolu bir eylem tarihinin kaydını düşen bu kitap günümüzdeki pratiklere de yol gösteriyor.

“Mızrağı yel değirmenlerine doğrultmak mızrağı kaptırmaktan iyidir.”

Kaldırım Taşlarının Altında Kumsal Var 002

Kaldırım taşlarının altında sahiden kumsal var mıydı?*

M. İskender Özturanlı

Mckenzie Wark, Avustralyalı yazar ve düşünür, anlattığı dönemlere ucundan tanıklık etmiş, daha çok sanat, teknoloji ve iletişim gibi konularda yaratıcı-muhalif düşünceleri ile tanınıyor.

Ancak bu kitap farklı, zamanlaması da öyle. Uzun zamandır, sistemin bütün oyun kurallarını kayıtsız kabul ettiğimiz bir dönemde yaşıyoruz. Artık daha özgür bir dünya ülküsünü takip etmeyi bile bıraktık. Yazarın çarpıcı girişi ile söylersek, “Bu gezegenden sıkıldık. Buralar daha iyi yüzyıllara tanık olduk ve gelecekteki daha iyi zamanlar vaadi avucumuzdan kaçıyor. Bu dünyanın sunduğu imkanlar şimdilerde iç karartıcı ve sönük görünüyor. En iyi haliyle sunduğu şey, parçalanma gösterilerinden ibaret. Seçenekler ya kapitalizm ya barbarlık. Şantajın yönettiği bir çağ bu. Ya aynı şeyleri tekrar edeceğiz ya ahir zamanları göreceğiz. Daha doğrusu onlar öyle diyorlar. Ama biz yemiyoruz. Yirmi birinci yüzyıldan nasıl çıkacağımızı planlamanın vakti geldi. Karamsarlar haklı, bu böyle sürüp gidemez. İyimserler de haklı. Başka bir dünya mümkün. Araçlar elimizin altında.

68 Paris Baharı’nı hazırlayan süreç

Wark’ın, çağrısı hala temel bir çağrı, 68’in iki temel ruhuna, Sitüasyonist ve Marksist iki pratiğe, o azme,, o arzuya geri dönmek için, dönemi anlatan bir kitap bu. Yazarın dediği gibi, “Bazen ileri gitmek için geri gitmek gerekir. Suç mahalline. Durumun (Situation) açık olduğu, silahın henüz patlamadığı, şampiyonluk yarışının henüz başlamadığı an’a.“

Yazar da başa dönüyor ve oradan başlıyor. Sartre ve Beauvoir, Tzara, Vian, Bataille, Debord gibi çok bilinen şahsiyetler ile, dönemin bohem gazetecilerinin de mekan tuttukları Paris St. Germain Des Press’den alıyor hikayeyi, bilmediğimiz yönleriyle Sitüasyonistler’den Asger Jorn, De Jong, Straram gibi sanatçı düşünürler ile Letrizmin Babası Isou gibi, G. Pomerand gibi şairlerin hikayeleri ile buluşturuyor bizleri. Trocci’nin kitapları, Dansçı Güzel Kadın Vali Myers’in gizemli hikayesi, Constant gibi tasarlayıcılar, Ven Ecyk gibi ustalar, yeni bir mekanın imkanı adına, 68 Paris Baharını hazırlayan, on sekiz yıllık, bütün o derinlikli süreç.

Nanterre’de, kasvetli bir banliyö üniversitesinde başlayan, dalga dalga önce Sorbonne’a, sonra da Genel Grev ile Fransa’ya yayılan 68 baharı: Bir yanda Sitüasyonistlerin sözcüsü Guy Debord, diğer yanda düşünür Lefebvre gibi, hatta sanatçı Jorn’un bilinmeyen sermaye kuramı gibi arka planlar taşıyordu oysa. Paris sokaklarına ruh veren, büyük isyan sadece sokaklarda değil, o sokakların nasıl daha aydınlık olacağını tasarlayan, düşünsel ve düşsel dünyanın gücü, boheminden kaynaklanıyordu. O bitmeyen azmin kaynağı olan şey de tam burada oluştu, ama aynı zamanda felsefi hayal kırıklığının olduğu yer de burasıydı. Lefebvre’nin kapitalist birikim ve sürüklenmenin artık sadece şehirlerde hayata geçtiğini anlattığı, Modern Dünyanın Eleştirisi kitaplarını da Nanterre Üniversitesi’nde yazmış olması tabi ki tesadüf değildi. Lefebvre’den Sorbonne’a ve Cohn Bendit’e giden yol da uzun değildi. Sınırlı bir devrimci olduğu iddia edilen Bendit, “kabul edilemez şeyler hakkında kabul edilebilir şekilde konuşabilen tek kişi“ydi. Kabul edilemez isteklerin hayata yansımasını sağlamıştı.

Kaldırım Taşlarının Altında Kumsal Var 001

“Kominist” ve “bohem”

O günden bugüne bir çok şey tüketilebilir kalıplara dönerek sıradanlaştı: “Kaldırım taşlarının altında kumsal var.” Paris’teki 1968 Mayıs-Haziran olaylarında, iki tür eleştirinin bir araya gelir gibi olduğu bir anda ortaya çıkan, çokça kullanılmış bir slogan bu. BU eleştirilerden birisi komünistti ve eşitlik istiyordu. Diğeri bohemdi ve farklılık istiyordu. İlki, sanki dünyanın en büyük genel grevlerinden biri hiç gerçekleşmemiş gibi tarihsel bellekten silindi. İkincisiyse yumuşak hatta bayağı görünmesine yol açan bir dile büründürüldü; sanki talep edilen tek şey müşteri hizmetleriymiş gibi. Luc Boltanski, şöyle diyordu: “Kapitalizme getirilen sanatsal eleştiri, bütünüyle işletme retoriğine yedirildi.“

Son on yıldır, peşin hükümle öldüğü, demode kaldığı ilan edilen Sol esasında, dünyada 68 kalkışmasının merkez çekilmesi ile yeniden yaşam bulan bir süreç olmuştur. Sonraları AB’nin, daha eşitlikçi, daha adil politikalarına yerleşen rekabetçi hukuk, ifade özgürlüğü, azınlık hakları gibi kazanımlar için 68 Sol’unun gecikmiş katkısı unutulmamalı. Bugünlerde yitmek üzere olan bu katkı 68 kuşağının yaşama karıştığı yerde duruyor, hala. O dönemde “Hayalgücü iktidara” sloganını duvara yazan bir kuşağın kenardan merkeze, arzulanan dünyayı kuramasa da katkıları olan bir süreçti bu. Şimdilerde, bir yandan popülist sağ, bir yandan da post liberal TTTP gibi serbest ticaret anlaşmaları ile kaybedilmekte olsa da.

Amerikan solunda durum farklı seyretti. M. Kazin’in geçenlerde Foreign Affairs’de yazdığı gibi, ABD’nde sol 200 yıllık bir geçmişe sahip olmasına rağmen, 68 ile yükseldi, ABD 68’inin iki talebi vardı: toplumsal eşitlik ve bireysel özgürlük. Kazin diyor ki; ABD’de birincisi, Avrupa gibi siyasette merkeze getiremedik ama bireysel özgürlük aşısı ABD’de tuttu.

* Yurt Gazetesi, 7 Kasım 2014

 

 

Yaya Derneği’ni neleri düşünerek kurduk?

Ali Rıza Avcan

28 Nisan 2018 tarihi itibariyle kurduğumuz Yaya Derneği‘nin, belirlediğimiz politika, strateji, temel değer, ilke ve etik kurallarla örgüt yapısı, işleyişi ve gerçekleştireceği uygulamalar açısından çoğulcu ve katılımcı yöntemlerle zenginleşen demokratik bir yapıya sahip olmasını ve bu özellikleriyle diğer sivil toplum kuruluşlarına örnek olmasını arzuladık. 

Bunu sağlamak amacıyla yurt dışındaki örnekleri ve bu konu ile ilgili ulusal ve uluslararası kaynakları tarayıp inceledik, araştırdık ve kendi aramızda uzun uzun tartıştık.

Arzuladığımız demokratik yapıyı oluştururken bunun zaman içinde gelişerek kalıcılaşması için gerekli gördüğümüz önlemleri almaya; böylelikle, oluşturduğumuz yapının geleceğini garanti altına almaya çalıştık.

Bu amaçla derneğin mümkün olduğu kadar yatay bir örgütlenme yapısına sahip olmasını, alt ve üst birimler arasındaki hiyerarşik ilişkilerin en az düzeyde olmasına çalıştık.

20180510_180919

Örneğin dernek ve dernek yönetim kurulu içinde “başkan olma” ya da “başkanlık yapma” sendromundan uzak bir yönetim modelinin nasıl oluşturulup çalıştırılacağını uzun uzun tartıştık, “eşbaşkanlık” ya da “dönem başkanlığı” veya “sözcülüğü” gibi daha demokratik yöntemlerin hukuken mümkün olup olmadığını sorgulayıp mevcut hukuk düzeni buna izin vermese bile biz günlük yaşantımızda bu beladan uzak durup içimizden birinin “başkanlık” saplantısına takılmaması için değişik mekanizmalar geliştirmeye çalıştık. 

Ayrıca diğer birçok dernek, vakıf ya da kooperatiften farklı olarak uygulama sırasında nelere dikkat edeceğimizi gösteren temel ilkeler belirledik.

Bütün bu inceleme, araştırma ve tartışmalar sonucunda Yaya Derneği‘nin temel değer, ilke ve etik kurallarını şu şekilde belirledik:

Temel Değerlerimiz

Yaya Derneği, her türlü hiyerarşik, ayırıcı, zorlayıcı, dayatıcı, rekabetçi, cezalandırıcı ve baskıcı oluşumlara karşıdır. Hiçbir milliyet, etnik küme, cinsiyet, cinsel eğilim, dil, dini inanış arasında bir ayırım yapmaz, birini diğerinden üstün tutmaz.

Temel İlkelerimiz

♦Adil ve dürüst olmak; Yaya Derneği‘nin iç ve dış paydaşlarına adaletli davranıp doğruluktan ayrılmamak, önyargısız olmak ve ötekileştirmemektir.

♦ Sorumluluk; Yaya Derneği‘nin çalışmalarında görev alıp bu görevi kararlılık ve heyecanla yerine getirmektir.

♦ Bilgiye erişim ve saydamlık; Yaya Derneği ile ilgili her türlü bilgi ve belgenin üyelere açık olması ve üyelerin bunlara kolaylıkla ulaşabilmesidir.

♦ Yapılabilirlik; her hangi bir eylemin eldeki olanaklar, taraflar, zaman ve ortam koşulları açısından gerçekleştirilme olanağının bulunmasıdır.

♦ Hesap verebilirlik; görev üstlenip yetki edinen her dernek yönetici ve üyesinin üstlendiği görevle ilgili doğru ve tatmin edici düzeyde cevap verme sorumluluğudur.

♦ Tutarlılık; düşünce, önerme ve davranışların birbiriyle anlamlı bir bütünlük içinde olmasıdır.

♦ Aktif katılım; dernek yönetici ve üyelerinin tüm dernek etkinliklerinin değişik aşamalarında etkili bir şekilde yer almasıdır.

♦ Sonuç odaklı etkin çalışma; Dernek üyeleri, çalışma grupları ve yöneticileri tarafından yürütülen her etkinliğin, başlangıçta belirlenen hedef ve başarı göstergeleri çerçevesinde olumlu bir sonuca ulaşmasıdır.

♦ Etkililik; Yapılan her düzeydeki iş, işlem ve eylemin başlangıçta belirlenen hedefe ulaşarak kalıcı sonuçlara neden olmasıdır.

♦Sürdürülebilirlik; yapılabilir herhangi bir eylemin gerçekleştiği zaman sonrasındaki var olma yeterliliğidir.

♦ Kurumsallaşma; Dernek çalışmalarının geliştirilen temel değer, ilke ve yöntemler çerçevesinde kişi ve gruplara bağlı kalınmaksızın kalıcı ve bağımsız bir yapıya kavuşturulmasıdır.

♦ Gönüllülük, işbirliği, paylaşma ve dayanışma; Derneğin iç ve dış paydaşları arasındaki ilişki, iletişim ve beraberliğin rekabetten uzak bir gönüllülük çerçevesinde işbirliği, paylaşma ve dayanışma içinde yürütülmesidir.

♦ Takım çalışması; Dernekle ilgili tüm çalışmaların uzmanların, yönetici ve üyelerin katılımı ile oluşturulan ekipler eliyle gerçekleştirilmesidir.

Etik Kurallarımız

♦ Karşılıklı güven ve saygıdır.

♦ Dürüstlük, doğruluk ve açıklıktır.

♦ Hukuka saygıdır.

♦ Gizliliğe saygı ve kişisel bilgileri korumaktır.

♦ Sahip olduğumuz varlıkların akılcı şekilde kullanılmasıdır.

♦ Üye ve yönetici düzleminde etkin zaman yönetimidir.

♦ Çıkar çatışmalarından kaçınmaktır.

♦ Çevreyle ve medyayla dürüst ilişki ve iletişim geliştirmektir.

♦ Toplumsal sorumluluk ve gönüllülüktür.

♦ Doğaya duyarlılıktır.

pedestrian-accident-lawyer-st-louis

Dernek olarak diğer kurumlarla ilişkilerimizde ise baştan belirlediğimiz şu ilkeleri dikkate almayı ve uygulamayı kararlaştırdık:

Yaya Derneği, hak kavramının parçalanamaz bir bütün olduğu düşüncesiyle yaya haklarını ihlal eden haksızlıklara karşı mücadele etmeyi, koşullar ne olursa olsun derneğin ve derneği oluşturan bireylerin beklentilerinin üzerinde tutar. Dernek, her türlü hak mücadelesi veren oluşuma ve bireye değer verir ve kendi mücadelesini onların üzerinde tutmaz.

Yaya Derneği, diğer kurumlarla aşağıdaki ilkeler doğrultusunda işbirliği ve birliktelikler kurar:

1- Doğal, tarihi ve kültürel çevreye zarar veren, kent suçu niteliğinde faaliyetlerde bulunan kuruluşlarla bu tür kuruluşları destekleyen kuruluşlardan ayni veya nakdi hiçbir desteği kabul etmez, işbirliği yapmaz.

2- Yaya Derneği, silah sanayi ve savaş endüstrisinde faaliyet gösteren kurumlarla hiçbir ilişki kurmaz, bağış kabul etmez.

3- Yaya Derneği, sosyal güvenceden yoksun işçi çalıştıran, çocuk işçi çalıştıran, çalışanlarının yasal hak ve güvencelerini tanımayan, bu hakların gereklerini yerine getirmeyen veya ihlal eden kurum ve kuruluşlarla işbirliği yapmaz, ayni veya nakdi hiçbir yardımı kabul etmez.

4- Yaya Derneği vergi yolsuzluğu, rüşvet ve haraç gibi herhangi bir yolsuzluğa adı karışmış, kişi, kurum ve kuruluşlarla çalışmaz, işbirliği yapmaz.

5- Yaya Derneği, birlikte çalıştığı kurumları saydamlık ilkesi doğrultusunda tüm paydaşları ve kamuoyuyla paylaşır.

6- Yaya Derneği kurduğu işbirliklerinde kurum, kuruluş ya da kişilerin çıkarlarını ya da isteklerini değil, yayanın hak ve çıkarlarını ön planda tutar. Tüm faaliyetlerinde bu ilke doğrultusunda hareket eder.

7- Yaya Derneği, içinde bulunduğu işbirlikleri nedeniyle yayanın haklarını savunma temel görevinden ve kurumsal stratejisinden asla taviz vermez. Derneğin işbirliği içinde bulunduğu kurumlar bu yönde taleplerde bulundukları takdirde Dernek Yönetimi ilişkisini tek taraflı olarak keser.

8- Yaya Derneği’nin ilkeleri ve stratejisi tüm bireysel ve kurumsal ilişkilerden bağımsız olarak, yayanın haklarını korumak doğrultusunda belirlenir. Dernek Yönetim Kurulu üyeleri tümüyle gönüllü olarak çalışır ve hiçbir şekilde Derneğin danışmanı veya çalışanı olarak görev yapamaz.

9- Yaya Derneği, ilişki içinde olduğu kurum, kuruluş veya kişilerin yukarıdaki ilkeleri ihlal etmeleri halinde ilişkisini tek taraflı olarak keser.

Yaya Derneği‘ne üye olan, üye olmadan desteklemeyi tercih eden ya da sadece sempati duyan kişileri birbirine bağlayan şey, onların birbirleriyle arkadaş, dost ve yoldaş olmaları değil; bütün bunların yanında “yaya olma” ortak paydasında birleşmeleridir.

O nedenle bizi birbirimize bağlayan duygular önemli olmakla birlikte, bizi asıl var edenin “yaya olma” ortak paydası ile ilgili temel değer, ilke ve etik kurallar olduğuna inanıyoruz.

201315_13ba5f1a894ab75ca3706957dfc1366b_large

Derneğin kuruluş aşamasında hep birlikte belirlediğimiz ve geçen zaman içinde geliştirilip zenginleştireceğimiz bu değer, ilke ve etik kuralların bizi birbirimize bağladığı sürece derneğimizin büyüyeceğini, yayılıp yoğunlaşacağını ve dünyadaki tüm yayaların bu topraklardaki temsilcisi olarak önemli görevler üstleneceğimizi biliyor ve Yaya Derneği‘ne katılmak isteyen herkesin bu değer, ilke ve etik kurallara uymayı kabul etmesini bekliyoruz.

Sözlük’ten: Kentleşme politikaları*

Prof. Dr. Ruşen Keleş

Kentleşme Politikası (policy) mı, yoksa Kentleşme Politikaları mı demenin, daha doğru olacağının tartışmasını daha sonraya bırakarak, bu terimlerin ilkinden ne anlamak gerektiğini, Kentbilim Terimleri Sözlüğü’ndeki biçimiyle tanımlamayı deneyelim (Keleş, 1998); “Kırsal alanlardan kentlere akının hızını, biçimini, bölgeler arasındaki dağılışını, uzun dönem için ülkenin kalkınmasına yardım edecek biçimde etkilemeyi ve köylerde, kentlerde yarattığı sorunların çözümünü amaçlayan ilke ve önceliklerle ilgili eşgüdümlü önlemlerin tümü” kentleşme politikası (yöneltisi) olarak tanımlanmaktadır. Bu tanımın içinde yer alan her öğe ayrı ayrı kentleşme politikalarının (yöneltilerinin) konusu olacak önemdedir. Çünkü örneğin sağlıklı bir kentleşme politikası, kırsal alandaki ve tarım kesimindeki yaşama, çalışma ve verimlilik koşullarından yola çıkmak zorundadır. Öte yandan, çağdaş bir kentleşme politikası kaçınılmaz olarak nüfusun ve ekonomik etkinliklerin ülkenin coğrafyasına dağılış biçimini ilgi alanı içinde tutmadan edemez. Bölgeler arasındaki dengesizliklerin azaltılması ya da giderilmesi her yerde dayanışmacı bir toplum felsefesinin ayrılmaz öğesidir. Kentleşmeyi salt bir nüfus devinimi olarak görmenin yeterli olmadığına daha önce değinmiştik. Kentleşme ile kalkınma, aralarında zorunlu bir ilişki kurulması gereken değişkenlerdir. Kentleşmeyi işleyimleşmeye (sanayileşme) dayanan sağlıklı bir kalkınma politikasının konusu durumuna getirmek de kentleşme politikasının önemli bir öğesidir. Son olarak, konut ve arsa politikaları, bunlara bağlı olarak kamusal kararlarla yaratılan kentsel rantların paylaştırma biçimine yön vermesi istenen kurallar kentleşme politikasının temelini oluşturur. Görüldüğü gibi, kentleşme politikası denildiğinde, tek bir politikadan söz etmeye olanak yoktur. Birden çok kentleşme politikası olduğunun kabulü daha gerçekçi görünmektedir.

Kent 237

Kentleşme politikası nüfusun ve ekonomik etkinliklerin ülke yüzeyindeki dağılış biçimine ve kentlerin sayısının artışına ve alan ve nüfus olarak büyümelerine ilişkin ilke ve amaçları gerçekleştirecek politika almaşıkları birkaç noktada özetlenebilir: Birincisi, kentleşmenin kendiliğinden oluşumuna ve seyrine seyirci kalmak, tüm gelişmeleri istem ve sunum yasalarının etkileşimine terk etmektir. Bırakınız yapsınlar-bırakınız geçsinler (laissez-faire, laissez passer) yaklaşımını yansıtan bu politika tercihi, 21. Yüzyıl başlangıcında yeryüzünde bütün gücüyle esen liberalleşme rüzgarlarına karşın çok az sayıda ülkede resmi bir politika olarak uygulama olanağı bulmaktadır. Yaşadığımız yüzyılın yeni liberal anlayışlarının gereği olarak, devletler kentleşme olgusu karşısında yansız bir tavır almak yerine, sermayeyi temsil eden sınıflardan yana tavır koyarak kentsel gelişmeyi bilinçli olarak sermayenin kısa ve uzun erimdeki çıkarları doğrultusunda etkilemeye katkıda bulunmaktadırlar.

Kent 238

Kentleşme politikasının ikinci türü, köyden kente olan göçleri yavaşlatmak ya da durdurabilmek amacıyla, tarımsal gelişmeyi hızlandırmak, kırsal alanlardaki yaşam ve çalışma koşullarını iyileştirerek nüfusu köylerden kentlere doğru itmekte olan nedenlerin varlığına son vermektir. Kimi totaliter ülkelerde, köylüyü köyünde tutabilmek amacıyla zorlayıcı önlemlere başvurulduğu görülmüştür. İş güç sahibi olmayanların büyük kentlere akını önlenmek istenmiştir. Büyük kentlerde yerleşmenin “vize” almaya bağlı duruma getirilmek istenmesinde başarı sağlanabilmiş değildir. Türkiye’de 1982 Anayasası’nın 23. maddesinde yer alan yerleşme özgürlüğüne, “düzenli ve sağlıklı kentleşmeyi gerçekleştirmek” amacıyla yasayla sınırlama getirilebilmesinin öngörülmüş olması da böyle bir anlayışın sonucudur. Kimi ülkelerde, toprak reformu ve toplum kalkınması gibi dayanışmacı, toplumsal adaletçi ve katılımcı yöntemlerle kırsal alanlardaki yaşam koşullarını iyileştirme denemeleri yapılmıştır. Bu tür uygulamalara, Hindistan’dan, İsrail’den, Hollanda’dan ve başka ülkelerden örnekler verilebilir. Kentlerin sağladığı olanaklarla kırsal alanların çekici yönlerini birleştirmeyi, bir başka deyişle, kentte arananları köylünün ayağına götürmeyi amaçlayan köy-kent, tarım kenti ve benzeri yerleşim modelleri de aynı amaçlarla tasarlanmış modellerdir.

Kaynak:

Keleş, R. (1998) Kentbilim Terimleri Sözlüğü, İmge Kitabevi, Ankara, (2. Baskı)


* Melih Ersoy (Derleyen), Kentsel Planlama, Ansiklopedik Sözlük, Ninova Yayıncılık, Nisan 2016 (2. Baskı), s. 213

 

Yaya Derneği’ni neden kurduk?

Ali Rıza Avcan

Şu sıralarda herkes soruyor, “Yaya Derneği’ni niye kurdunuz?” diye.

Bankacı soruyor, televizyoncu soruyor, gazeteci soruyor, vergi yoklama memuru soruyor. Soruyor da soruyor.

Yaya Derneği‘nin kurucuları olarak ben ve arkadaşlarım da bu sorunun sahiplerine sokaklarda, kaldırımlarda yürüyenleri; daha doğrusu yürümeye çalışanları , cadde, sokak ve kaldırımların içler acısını halini göstererek oralarda yürüyenlerin sıkıntı içinde olduğunu, uzunca bir süredir önceliğin taşıt araçlarına ya da iş yeri sahiplerine verildiğini, taşıt araçlarının adeta kutsandığını, kentteki çoğu şeyin taşıt aracı sahiplerinin rahatlığı için yapıldığını, aslen yayaya ait olması gereken kamusal alanların işgal altında olduğunu göstermeye çalışıyoruz.

O nedenle, “kurduğumuz dernek, hak temelli bir dernektir, biz yollarda, kaldırımlarda rahatlıkla, güven içinde yürüyemeyen insanların hakları olduğunu onlara ve kent yöneticilerine hatırlatmak, uluslararası belgelerle güvence altına alınmış o haklara sahip çıkmaları için kurulduk” diyoruz.

vehicles-air-cars-traffic-pollution-1_0

Bizimle görüşmek isteyen gazetecileri, televizyoncuları dernek merkezimizde ya diğer kapalı mekanlarda değil; kentin sorunlu yaya geçitlerine, üst geçitlerine, köprülerine, sokak ve kaldırımlarına götürüyor, hem bizimle hem de halkla görüşerek fikir sahibi olmalarını istiyoruz. 

Onlara İzmir’in meşhur “sevgi yolları“nın, kaldırımlarının; hatta ünlü Birinci Kordon’unun işgal altında olduğunu, İzmir deyince ilk akla gelen Konak Meydanı’nın kamu araçlarının parkı haline dönüştürüldüğünü, Alsancak İstasyonu ile Bornova Sokağı arasında yeni yapılan şekilsiz yaya geçidinin kurallara uygun olmadığını, Dokuz Eylül Meydanı’nda Konak Belediyesi hizmet binası ile Kültürpark arasındaki yaya geçidinde ise yayalara ayrılan sürenin çok kısa olduğunu, bu geçitte yayalar yerine araç sahiplerine öncelik verildiğini anlatıp göstermeye çalışıyoruz.

Evet, gördüğünüz ve bizim de anlatmaya çalıştığımız gibi kentler her geçen gün yayaların, yürüyenlerin, kamusal alanlarda oturup etrafı seyretmek, dinlenmek, rahatlamak isteyenlerin değil; araç sahiplerinin taleplerine göre şekilleniyor ve kent onların kenti olmaya başlıyor. Bu amaçla kentin içinden geniş oto yollar geçiriliyor, bu yolların yapımı için halka ait geniş yeşil alanlar gözden çıkarılıyor, kentteki geniş alanlar otopark alanı olarak ayrılıyor, yollar, kaldırımlar, meydanlar araçlar tarafından işgal ediliyor, katlı otoparkların yapımına milyonlarca lira harcanıyor.

O nedenle kentte yaşayanların, ezeli ve ebedi bir şekilde yaya olanların bu gelişime “DUR!” demesi ve kent yaşamında yaya öncelikli politika, strateji ve uygulamaların yaşama geçmesi için mücadele etmesi gerekiyor.

Anladığımız kadarıyla biz bu amaçla bir araya gelmedikçe, örgütlenmedikçe ve mücadele etmedikçe, örgütlenmeden edineceğimiz güçle ağırlığımızı koymadıkça bunun değişeceği yok!

PaigeVickers_CurbedSpot1_2_7

Çünkü kural tanımaz vahşi kapitalizm, dillere sakız ettiği “sürdürülebilir kalkınma” söylemiyle devamlı daha fazla araç üretiyor, daha fazla yol yapıyor ve devamlı bizlere ait doğal ve kamusal alanları işgal ederek bizleri daha dar alanlarda yaşamaya mecbur ediyor. 

Bu durum karşısında biz de, yeni yeni yolların yapılması ya da milyonlarca aracın trafiğe çıkması yerine onların yerine konulabilecek bisikletle ulaşım ve yürüme gibi alternatif ulaşım yöntemlerine öncelik verilmesini, hayvanlar dahil tüm canlıların kamusal alanlarda daha güvenli, daha sağlıklı yürüyüp var olabilmeleri için onların haklarına saygı duyulmasını, Avrupa Parlamentosu’nun 1988 yılında kabul ettiği Avrupa Yaya Hakları Bildirisi‘nde yazılı yaya haklarının yaşama geçirilmesini talep ediyoruz.

Biliyoruz ki, bisiklet kullanmak ya da yürümek bir kent kültürü olarak hepimizin yaşamına yerleşip güçlendiği takdirde, yeni yeni yollar yapmaya, daha fazla araç üretip kullanmaya gerek kalmayacak; böylelikle insanların ve sokak hayvanlarının cadde, sokak, kaldırım, meydan ve park gibi kamusal alanlarda güven içinde daha sağlıklı ve rahat olması sağlanacak.

Bu bir düş değil!

Bu, sadece ve sadece temel tercihlerimizi değiştirdiğimiz takdirde, hemen yaşama geçirebileceğimiz, rahatlığı kısa sürede hissedebileceğimiz; böylelikle düş olmaktan çıkarabileceğimiz bir değişiklik olacak.

Çevreyi kirleten petrol kaynakları henüz tükenmeden, kentler yaşanmaz hale gelmeden kendi kararımızla hemen yaşama geçireceğimiz gerçek bir devrim olacak bu! 

Low Section Of Man Walking On Sidewalk

Hem de hemen her şeyi kaybedeceğimiz o geri dönülemez noktaya varmadan önce...

O nedenle gelin, Yaya Derneği‘ne; yani bize katılın, katkıda bulunun ve bu beraberliğe güç verin…

Gelin, hep birlikte radikal bir karar vererek hep birlikte iyi bir yürüyüşçü olmaya çalışalım; yürüyerek, kenti ve çevremizi keşfederek yaşam kültürümüzü geliştirip zenginleştirmeye çalışalım…

 

 

 

 

 

 

 

 

Arapapıştı Kanyonu

Arapapıştı Kanyonu. 

Aydın’ın yeni gezinti alanı.

Kemer Barajı’nın suları altında kaldıktan sonra güzel kıvrımlı manzarası nedeniyle Aydın’ın yerel yöneticileri tarafından yeni fark edilen bir doğa harikası.

Şu sıralarda Aydın Büyükşehir Belediyesi’nin gayretleri ile bir turizm alanı olarak değerlendirilmeye çalışılıyor. Belediye bu amaçla bölgeye ulaşımı sağlayıp fotoğraf yarışmaları düzenliyor.

2017-2018 Döneminde düzenlenen 1. Fotoğraf Yarışması’nın konusu da bu nedenle “Arapapışı Kanyonu” olarak belirlenmiş.  Sonuçları geçtiğimiz günlerde belli olan bu yarışmaya katılıp ödül kazanan ve sergilemeye değer bulunan toplam 26 fotoğraf bu kanyonun güzelliği hakkında bize fazlasıyla bilgi veriyor.

001
Birincilik Ödülü – Adnan Teymur – “Arapapıştı Gezisi“
002
İkincilik Ödülü – Mehmet Öztürk – “Sandal“
003
Üçüncülük Ödülü – Murat Bakmaz – “Sis“
004
Mansiyon – Oğuz İpçi – “Su Kavuşumu“
005
Mansiyon – Sare Kural – “Yolculuk“
006
Mansiyon – Fatih Gökdere – “Arapapıştı“
007
Sergileme – Eser Paşa – “Balıkçıl“
008
Sergileme – Zeki Yavuzak – “Turkuvaz“
009
Sergileme – Caner Başer – “Dere“
010
Sergileme – Cihan Karaca – “Kanyon“
011
Sergileme – Şadiye Yaralı – “Özgürce“
012
Sergileme – Sare Kural – “Arapapıştı“
013
Sergileme – Tacettin Yüksel – “Çizgiler“
014
Sergileme – Cem Balkı – “Kıvrım“
015
Sergileme – Erdal Yavuzak – “Kaya Mezarı“
016
Sergileme – Okan Özdemir – “Hasat“
017
Sergileme – Soner Ahmet Nurdoğan – “Keçi“
018
Sergileme – Ender Çetin
019
Sergileme – Ali Aslan – “Dayı“
020
Sergileme – Ramazan Erkan Sezgin
021
Sergileme – Muhammet Esat Tavuz – “Arapapıştı“
022
Sergileme – Burhan Kaçar – “Arapapıştı Kanyonu“
023
Sergileme – Bülent Şelli – “Pers Kaya Mezarı“
024
Sergileme – Levent Öztürk – “Arapapıştı“
025
Sergileme – Burak Büyükbayraktar – “Arapapıştı Panorama“
026
Sergileme – Yılmaz Topçu – “Yeşil“

Yaya Derneği’ni nasıl kurduk?

Ali Rıza Avcan

Her şey 16 Şubat 2017 tarihinde sevgili arkadaşım Utku Cihan‘ın Facebook’ta “Merhaba, ‘İzmir Yaya Derneği’ kuralım diyorum. Kuruluş için 6 kişi daha lazım. Var mı gönüllü?” sorusu ile başladı…

Abdülsamet Baskak, Adnan Çangır, Ahmet Uzun, Ali Hakan Yıldırım, Aslıhan Kılıç, Aydın Ustabaş, Ayşe Köylü Çıplak, Bahadır Han Gökmen, Belgin Altınkaya, Berkan Açarlar, Buket Cvs, Burcu Sungur, Can Alkar, Cihan Yılmaz, Çağdaş Kuşçu, Çağrı Özcet, Darçın Akın, Dilber Kibar, Dimitri Ersin, Erhan Öncü, Ferda Sevim Kara, Furkan Doğan, Gonca Koç, Gülgün Erdoğan Tosun, Hüsnü Karadeniz, İbrahim Arzuk, Laurent Plantec, Mehmet Beydilli, Muhlis Dilmaç, Nesrin Tahiroğlu, Okan Ulay, Onur Açık, Ozan Üren, Pınar Pinzuti, Sibel Kara, Sündüs Ural Türedi, Utku Altunkaya, Ünsal Altunbaş, Yakup Eğercioğlu, Yıldız Durak, Zafer Eroğlu ve Nehir Yüksel  olmak üzere 42 kişinin beğendiği, Aytaç Aksoy‘un “mükemmel” bulduğu bu mesaja 23 adet yorum yazıp paylaşanlar ve onların yazdıkları yorumlar ise şu şekildeydi:

Pınar Pinzuti – “Keşke ben de orada olsaydım  ben hemen katılırdım. @sokakbizim derneği gibi bir şey olurdu, ne güzel olurdu.”

Utku Cihan – “Seni fahri üye yaparız.” 

Erol Hülagu – “Zevkle katılırım. Sağlık için her İzmirli’nin yürümesi lazım…her gün en az 7.500 adım.”

Utku Cihan – “Kaldı 5.”

Ali Rıza Avcan – “Gönül ister ki, kurucuların ve üyelerin bisiklet dahil tekerlekli bir araca sahip olmamaları şartı olsa…”

Ali Rıza Avcan – “Hayatında hiç araba, bisiklet, ehliyet sahibi olmamış, bu konulara hiç merak ve heves duymamış biri olarak kendimi tarif etmiştim yani… Safkan yaya yani...” 😊

Utku Cihan –    
Erol Hülagu – “İzmirliler’i yürütebilmek için çaba sarf eden kişi olarak otomobilde binerim, bisiklete de binerim, bir çok yere yürüyerek gider günde en az 10.000 adım atarım.”
Görüntünün olası içeriği: bir veya daha fazla kişiDarçın Akın – “Araç kullanmalı ki, yayayı nasıl gözardı edip hiç öncelik tanımadığını kendinden bilmeli.” 
Aslıhan Kılıç – 
Utku Cihan – “Kaldı 4.”
Fatma Garip Dilber – “Bende katılırım.”
Utku Cihan – “Kaldı 3.”
Furkan Doğan – “Öğrencileri temsilen katılmak isterim.”
Utku Cihan – “Kaldı 2.”
Muhlis Dilmaç – “Seve seve katılırım.”
Utku Cihan – “Kaldı 1 kişi.”
Burcu Sungur – “Bende gelmek isterim ama bir kaç ay sonra katılım sağlayabilirim .” 
Utku Cihan – “7 kişi tamam. Daha fazla da olabilir…”
Nehir Yüksel – “Beni de say Utku’cum, günlük 15.000 adim atma yolundayım.”
 Utku Cihan – “Saydım tabii ki. 9. kurucu üye oldunuz. Tebrik ederim.“
Elif Birol – “Ben de katılmak isterim.“
Utku Cihan’ın tek bir sorusu üzerine toplam 48 kişinin ortak olduğu bütün bu yorum ve güzel dilekler bugün itibariyle sonuçlandırdığımız güzel bir girişimin ilk adımlarını oluşturuyor.
Çünkü 16 Şubat 2017 tarihinde ortaya atılan bir sorunun yanıtı, aradan 1 yıl 2 ay geçtikten sonra 16 Nisan 2018 tarihi itibariyle verilmiş ve soruya konu olan Yaya Derneği, Utku Cihan‘ın sorduğu soruya yanıt veren toplam 48 kişiden 6’sının da dahil olduğu toplam 17 kurucu üye tarafından kurulmuş durumda (!) 
O nedenle, Utku Cihan‘ın kendisine ait Facebook sayfasına yazdığı bir soru, bu soruya yanıt olarak yazılan 23 yorum ve 1 paylaşım, bugün itibariyle, Yaya Derneği’nin kuruluşundaki bir ilk adım olarak tarihi bir öneme sahip artık. Diğer bir anlatımla bu soru, verilen yanıtlar ve yapılan paylaşımlar Yaya Derneği‘nin ekranlara yansıyan yazılı tarihini oluşturuyor.
Evet, Yaya Derneği böylelikle sosyal medyada bizlere sorulan bir soru ve bu soruya verdiğimiz yanıtlarla kurulmaya başlamış oldu.
4 Nisan 2018 Toplantısı 001
Fotoğraf: Arzu Filiz Güngör

Bu girişimin hemen arkasından, kuracağımız derneğin hangi düşünce, temel değer, ilke ve etik kurallar çerçevesinde oluşturulacağını belirlemek amacıyla birçok toplantı yaptık. Bunu yaparken de dünyada ve ülkemizdeki benzer örgütlenmeleri öğrenerek onların deneyimlerinden yararlanmaya çalıştık. Örneğin 2010 yılında İstanbul’da kurulup 2012 yılına kadar çok başarılı projeler yürüten Yaya Yaşam Derneği’nin başkanı Barış Andırınlı ile görüşerek 2010-2012 dönemine ait deneyimleri öğrendik.

Tabii ki yaptığımız her toplantıdaki sayımız aramıza aldığımız yeni arkadaşların katılımı ile büyüdü ve zenginleşti.
Bütün bu araştırma çalışmaları sonucunda, Avrupa Yaya Hakları Bildirisi‘nin 1988 yılında Avrupa Parlamentosu tarafından kabul edildiğini, İnsan Hakları Derneği (İHD) Çevre Komisyonu tarafından hazırlanan Yaya Hakları Bildirisi’nin 1990 yılında kamuoyuna duyurulduğunu, Uluslararası Yaya Federasyonu‘na (IFP), aralarında Yunanistan’ın da bulunduğu 28 ülkeden toplam 41 kurumun üye olduğunu; ancak ülkemizde tek bir yaya derneği olmadığı için bu federasyonda Türkiye’den tek bir üye kuruluşun bile yer almadığını öğrendik.
2018 yılının ilk aylarında Alsancak’taki Doğa Kafe, Pasaport’taki Zeytin Kafe ve Kemeraltı’ndaki Azize Kafe‘de yaptığımız yedi ayrı toplantıda, derneğin kuruluşu ile ilgili yol haritamızı belirlerken diğer yandan derneğin tüzük taslağı üzerinde konuşup tartışmaya başladık.
Adil Tokay, Ali Rıza Avcan, Aslıhan Kılıç, Burak Tümer, Burcu Sungur, Cansu P. İşbilen, Doğan Alper, Elif Birol, Erol Akcan, Ertuğrul Barka, Eyüp Fatih Şimşek, Hamidreza Yazdani, Mahir Işık, Mahmut Eşitmez, Özlem Şenyol Kocaer, Özlem Taşkın Erten, Tanzer Kantık, Utku Cihan ve Zekiye Şenol‘un katılımı ile yaptığımız bu toplantılarda dernek tüzüğünün her bir maddesini teker teker tartışarak Yaya Derneği‘nin hak temelli bir sivil toplum kuruluşu olarak, İzmir’den başlayıp Ankara ve İstanbul’u da arasına alacak büyük bir hamle ile tüm yurtta örgütlenmesini kararlaştırdık.
Böylelikle, Yaya Derneği bundan böyle kent içindeki tüm kamusal alanlarda; bulvar, cadde, sokak, park ve alanlarda yürüyen tüm canlıların haklarını savunacak; kent yaşamında araçları önceleyen politika ve stratejiler yerine, çocukları, yetişkinleri, kadınları, engellileri, bisikletlileri ve sokak hayvanlarını; yani yürüyen her türlü canlıyı önceleyen uygulamaların yaşama geçirilmesini talep edecek.
Ayrıca kent içinde yürümenin ve herkesin bir “kent kaşifi” olmasının kent kültürünün bir parçası olarak herkesin yaşamında yer alması için çalışmalar yapmayı, kurduğumuz derneğin ilk hedeflerinden biri olarak kabul ettik.
Yürüttüğümüz çalışmalardan bir diğeri de, derneğimizin kuruluşu ile birlikte kamuoyuna açıklayacağımız Kuruluş Bildirisi‘nin, kurucu üyemiz yazar Mahmut Eşitmez ile diğer kurucu üyelerimizin katkısı ile hazırlanması oldu.
Ardından, Ali Rıza Avcan, Arzu Filiz Çıdamlı, Doğan Alper, Elif Birol, Erhan Öncü, Erol Akcan, Ertuğrul Barka, Eyüp Fatih Şimşek, Güldane Zekiye Şenol, Haluk Gerçek, Mahir Işık, Mahmut Eşitmez, Mehmet Erdem Erol Hülagu, Nehir Yüksel, Özlem Şenyol Kocaer, Tanzer Kantık ve Utku Cihan‘ın “kurucu üye” sıfatıyla imzaladığı dernek tüzüğünü, 6 Nisan 2018 tarihinde onaylanmak üzere İzmir Valiliği İl Dernekler Müdürlüğü’ne teslim ettik.
walking-454543_1280
Bütün bu çalışmalarının sonucunda, 16 Nisan 2018 tarihi itibariyle dernek tüzüğümüzün onaylanmasını sağlayarak, 24 Nisan 2018 tarihi itibariyle Yaya Derneği‘nin kuruluşunu gerçekleştirmiş olduk.
Evet! Böylelikle uzun, yoğun, verimli ve zengin tartışmalar sonucunda tüm ülkeyi kapsayacak, tüm yayaların haklarını savunacak ve kent içindeki yürüyüşü yaşam kültürünün vazgeçilmez bir unsuru yapacak olan ülkemizin tek Yaya Derneği kurulmuş oluyordu.
Bundan sonraki hedefimiz ise, attığımız bu ilk adımların devamını getirerek Yaya Derneği‘nin gelişip güçlenerek ve kurumsallaşarak 1988 tarihli Avrupa Yaya Hakları Bildirisi‘nde yazılı olan yaya haklarının yaşama geçmesi olacaktır.

 

Kim bağışlayacak beni

Birhan Keskin‘in “Kim Bağışlayacak Beni” isimli şiir kitabından…

ZÜMRÜDÜANKA

Serin bir rüyanın hatırınadır

çektiğim dünya ağrısı

Bir hayalden geldim ben,

bir hayal verdim sana,

mavi-yeşil bir hatıra; işte dünya

ruhum! ovada sert es, yamaçta sus

ırmakta ağla.

İşte dünya kapısı, işte dünya kederi

ister dağının gölgesinde dur, ister

incirin neşesine vur

ağrı kendini ve tamamla.

455321623

KARINCA

Ruhumdaki sabır, kalbimdeki aşkla kurdum

kor dantellerden bu yolu, ormanın altına

yeter ki oku onu

senin gördüğün ağzımın kenarında duran dua

ben ayaklarımın altındaki toprağa, döktüğüm

gözyaşlarına inandım. Öyle uzun ki dünya;

katlanmaya, kıvrılmaya, açılıp çarşaf olmaya.

Mümkündür yol yapmaya bir ömür, yol almaya.

Ah! yine de yolumdaki kederi kimse bilmesin,

büyüsün, genişlesin, dolansın ömrümü;

kapısı kapalı çoktandır, penceresi dargın.

Kim anlayacak bu kor işaretleri?

Kimsenin dilinden okunmasın içimde ufalan.

Ovada ve dağda saklı bir mavi için

düştümdü yola. Benim de yaban bir çığlığım vardı,

çok zaman oldu, teslim ettim onu rüzgara.

Kışsa girdik kıştan çıktık

ama değişmiyor insan

karınca duası diyorlar ördüğüm yola.

ants-royalty-free-stock-image-image-12022086-e1498836155816

ZEYTİN AĞACI

Madem geldin, uğradın yanıma

yaslan, kavruk gövdem bu.

Yaşım kaç mı? Saymadım ki,

ya da unuttum, bağışla.

Bu: bir boşluk: içimde

Yaşamak izi de denir,

Sanki, nice kelebek tozu, içinde.

Çok durdum, hiç gitmedim ben, bu dağ başında

Rüzgara ağladım bazen,

Bazen derdimin dibini saydım ıssıza.

Yaşlı, durgun bir zeytin oluşuma bakma

Şuramda bir su vardı ve şuramdan

Neşeyle akardı aşağıya.

Ela bir kızı sevdim ben de zamanında.

Kalkıyor musun? Kalk, ama

Kaderinin sesini unutma, gönül gözünün yanına.

Ve sözünün içine çektin madem,

Madem aldın beni de rüyana

Bu da benden, dalımdan bir hatıra:

Ayrılığın gümüş bilgisidir o, al

Helalü hoş olsun sana.

Git ve unutma

Ha vardır benim dallarım şimdi

Ha hatıra.

Zeytin 001

KAPI

Geç benden, ben dururum, ben beklerim, geç benden,

ama nereye geçersin benden ben bilemem

Dediler ki, olgun bir meyve var sabır perdesinin ardında,

dünya sana sabrı öğretecek, olgun meyvenin tadını da.

Dediler ki, şu ağaçlar gibi bekledin, şu ağaçlar gibi hayal,

şu ağaçlar gibi kederli.

Açıldım, kapandım, açıldım, kapandım, gördüm

gelenler kadar gidenleri de,

hani sabrın sonu, nerede gamlı eşek, pervasız nar nerde,

hani bahçe?

Biri gelse.. bir görse.. biri gelmişti.. açmıştı.. durmuştu..

duruyor hala bende.

Kaç zamandır çınlıyor içimde bu boşluk, kim

kıydı, bahçenin şen duluydu, karşımda duran dut?

en çok onunla bakıştımdı, bir kere olsun dilegelsindi,

çok istedimdi.

Bana kalsa susardım daha, ama dilimdeki paslı kilit çözülür belki

sapaya kaçmış cümlem uğuldar, içimin kurtları kıpırdar diye

gıcırdandım takatsız.

Gördüm hepsini, gördüm hepsini, sabrın sonunu!

biri gelse, biri görse, bir görse, şimdi,

rüzgar sallıyor beni.

Kapı 001

YOLCU

“Şimdi” ve “Burada” olmanın kederine karşı çıkmadım.

Dünyada iki kapılı bir han gibi durmanın,

buraya böyle gelmiş olmanın,

geçene yol açmanın, ki içinden rüzgar geçirmenin

ne büyük güç istediğini anladım. Durmanın ne büyük sabır…

İçimde yeryüzü konuştukça anlıyorum ki,

bölünmüş bir hatırayım ben

dünyaya dağılan.

Ve şimdi biliyorum, neden,

yaş akıyor

atımın sol gözünden.

img25

 

Yeni Kentsel Kriz

Kitabın Adı: Soylulaştırma, Eşitsizlik ve Seçkinler Şehri ile Gelen Yeni Kentsel Kriz (The New Urban Crisis)

Yazarı: Richard Florida

Çeviren: Derya Nuket Özer

Yayına Hazırlayan: Onur Kaya

Yayınlayan: Doğan Kitap

1. Baskı, Ocak 2018, 

296 sayfa

Richard_Florida_-_2006_Out_&_Equal

Yazar Hakkında

Richard L. Florida (Newark, New Jersey, 26 Kasım 1957 doğumlu), sosyal ve ekonomik teori üzerine odaklanan Amerikalı kent kuramcısıdır. Halen Toronto Üniversitesi Rotman School of Management‘da Martin Prosperity Institute’nün başkanı olarak görev yapmaktadır. 

1979’da Florida’daki Rutgers Koleji‘nden siyasal bilimler alanında lisans derecesiyle mezun olduktan sonra Columbia Üniversitesi‘nde kentsel planlama eğitimi almış ve 1986 yılında Florida, Columbia Üniversitesi‘nde doktorasını tamamlamıştır. 

İki yılını geçirdiği George Mason Üniversitesi Kamu Politikası Okulu‘na katılmadan önce, 1987-2005 yılları arasında Pittsburgh‘daki Carnegie Mellon Üniversitesi Heinz Koleji‘nde ders vermiştir. 

Florida, yaratıcı sınıf ve kentsel yenilenme üzerine yaptığı çalışmalarla tanınır. Bu nu ise 2002 yılında yazdığı “The Creative Class” (Şehirler ve Yaratıcı Sınıfın Yükselişi) ve “Yaratıcı Sınıfın Uçuşunda” kitaplarıyla sağlamış ve daha sonra kentsel yenilenme ve yetenek göçünü konu alan “Senin Şehrin Kimdir?” kitabını yayınlamıştır.

Yayınları

1) Yeni Kentsel Kriz: Kentlerimiz Eşitsizliği Artırıyor, Ayrışmayı Derinleştiriyor ve Orta Sınıfı Başarısızlaştırıyor – Ve Ne Yapabiliriz , 2017. 

2) Büyük Sıfırlama: Yaşama ve Çalışmanın Yeni Yolları, 2010. 

3) Şehrin kim?, 2008. 

4) Yaratıcı Sınıfın Uçuşu. Yetenek için Yeni Küresel Rekabet , 2005. 

5) Şehirler ve Yaratıcı Sınıf , 2005. 

6) Yaratıcı Sınıfın Yükselişi ve İş, Boş Zaman ve Günlük Yaşamı Nasıl Dönüştürüyor, 2002. 

7) Branscomb, Lewis & Kodama, Fumio & Florida, Richard (1999). Sanayileşme Bilgisi: Japonya ve Amerika Birleşik Devletleri’nde Üniversite-Sanayi Bağlantıları . 

8) Kenney, Martin ve Florida, Richard (1993). Kitle Üretiminin Ötesi: Japon Sistemi ve ABD’ye Devri . 

9) Florida, Richard (1990). Yıkım Yanılsama. Kurumsal Amerika’nın İnovasyondan Kitlesel Üretime Geçme Başarısı . 


Kitap Hakkında

Soylulaştırma, eşitsizlik ve seçkinler şehri ile gelen yeni kentsel kriz

Genç, eğitimli ve zengin kitlenin son yıllarda şehirlere dönmeye başlamasıyla, banliyölere kaçış hareketi tersine döndü ve şehir merkezleri yine önem kazandı. Ama bu da bazı sıkıntıları beraberinde getirdi: Soylulaştırma, gelir eşitsizliği ve ayrımcılık gibi. “Kazanan hepsini alır” mantığının hâkim olduğu şehirler güçlendikçe diğerleri zayıflamaya devam ediyor.

2002’deki Yaratıcı Sınıf Adres Değiştiriyor adlı kitabıyla büyük ses getiren Richard Florida geçen 15 yıl içinde kentlerin yaşadığı beklenmedik savrulmaları değerlendiriyor. Hem kendi yazdıklarını eleştiriyor hem de daha iyi bir şehircilik ve daha iyi bir gelecek için yaşadığımız krizi aşmanın yollarını öneriyor.

İçindekiler

1. Yeni Kentsel Çelişki

2. “Kazanan Hepsini Alır” Şehirciliği

3. Seçkinler Şehri

4. Soylulaştırma ve Yarattığı Huzursuzluklar

5. Şehirlerin Eşitsizliği

6. Büyük Tasnif

7. Yamalıbohça Metropol

8. Banliyölerin Krizi

9. Küresel Kentleşmenin Krizi

10. Herkes İçin Kentleşme

Ek

Teşekkür

Dizin

dstxqi2xkaatiql

 

Yeni bir yol…*

Oruç Aruoba‘nın “yer, yön, yol“unun “Çıkış“ından…

Hangi yöne yönelirsen yönel,

yolunun ulaşacağı bir yer vardır

– ve, hangi yere varırsan var,

çıkabileceğin yeni bir yol,

yönelebileceğin yeni bir yön…

mülteci-krizi-akdeniz

Yeni bir yola çıkmak isteyen kişi,

eski yerini zorlar

– ta ki, o yer yerle bir ola;

ve yol, yeniden, açıla…

Ancak kendi (eski) yerini yerinden eden,

(yeni) bir yola çıkabilir.

Bizi ileriye götüren,

bizi yukarıya çekendir.

Garip, ama doğru:

Kişiyi kendi yönünde yürütmek isteyen biri,

onun kendi yolunu aramaya çıkmasını,

kendi yönüne yönelmesini sağlayabiliyor.

– Bu da, ‘kendi‘ sözcüğünün dilsel

kaypaklığı değil,

yalnızca…

Mozes ordering let my people go out of Egypt. story of Jewish holiday Passover.

Bir yeri, gerçekten ve toptan terketmeyen,

yeni bir yola çıkamaz. (Tanrı Lût’a

boşuna dememişti ya, “Geriye bakmayacaksın”

diye…)

grete-stern-30lar-40lar-cinsiyetcilik-esitsizlik-fotograf-manipulasyon-9
Fotoğraf: Grete Stern

Yerlerimiz, hep,

yeni yollarımızın başları;

yollarımız da, hep,

yeni yerlerimizin sonları ola…

* Oruç Aruoba, Yürümek, Metis Yayınları, Beşinci Basım: Ocak 2003, İstanbul, s.88/20-92/24

 

Doğan Kuban: Toplumu yaratan mimar

Kendisinden öğrendiklerimiz, hayatımıza yön verdi. Eğer bütün öğrencilerin, onun gibi öğretmenleri olsaydı, Türkiye bambaşka bir yerde olurdu. Yazısında bahsettiği ‘toplumsal sorumluluk duygusu‘ içimde öyle yer etmiş ki, bazılarının tüm yadırgamalarına ve engellemelerine rağmen, bu duyguyu sürdürmeye çalışıyorum. Yaşadığım sürece de onun izinde giderek, toplumun sağlıklı gelişimi ve bilinçlenmesi için çalışacağıma söz veriyorum.

Değerli hocam Doğan Kuban’ın Nisan 2016 tarihinde, 90. Yaş günü için kaleme aldığı ve çok etkilendiğim yazısını, sizlerin de okuması için aşağıda paylaşıyorum.

Mihriban YANIK

cats

“Sevgili Dostlarım,

Bu yemekli toplantıyı sizleri görmek ve bir arada eski günleri, daha doğrusu, 1926’dan bu yana süren bir yaşamı(90 yıl olmuş!) hiç unutmak istemediğim aktörleriyle birlikte geçirmek için düzenledim. Sınıf arkadaşlarımın çoğu öldü. Öğrencilerimden ölen de çok oldu. Yaşlandıkça insanların yalnız kaldığını biliyorum. Fakat çalışmaya devam edenlerin yaşamdan tümüyle soyutlanmadığını da öğrendim. Bu dostluk mesajı vasiyet falan değil. Bu ülkeyi kurmak için genç yaşta çalışanların arasına genç yaşta katılmış biri olarak, artık boyutlarını bilmediğim, fakat anlamaktan vazgeçmediğim dünyada, geleceğe hala umutla bakmamı ve bir bakıma genç kalmamı sağlayan düşüncelerini sevdiğim insanlara anlatmak istedim.

İnsanlık tarihinin bana öğrettiği şu gerçeğe inanıyorum: Aklı olduğu için, insan canlıların en gelişmişi ve egemenidir. Fakat akıl iki tarafı keskin bir kılıç olarak çalışıyor. Yüceltici, iyilik ve güzellik dolu tarafı insan denilen süzme hayvanı yaratmış, uygarlık yolunu açmıştır. Aklın kötüye dönük yanı, insanı en tehlikeli hayvan türünden daha fazla kötülük yapan bir yaratığa çevirebiliyor. Dünyada sürüp giden cinayetler, açlık, eziyet, işkence, acımasızlık hayvanlarda olmayan, insan özellikleridir. İnsanı kendinden umutsuzluğa düşüren de budur.

Fakat tarihin öğrettiği bir süreç daha var: Akılın iyi yönü, uygarlık denilen düşünce ve yaratıların gelişmesini sağlamıştır. Haksızlığa ve yalana başkaldırışı ve yaratıcılığı ile bilim, felsefe, etik, edebiyat, sanat, musiki, tiyatro, opera, film üretmiş; insanlığı ilkelden uygara, toplumları despotluktan demokrasiye götüren yolda bu güne ulaştırmıştır. Bunun adı, çok yaygın olmasa da, uygarlık. Akıl sadece organik bir mekanizmadır. Tarih, aklın iyilikten yana çalıştığını kanıtlıyor. Fakat her zaman kötülük planlayabileceğini de gösteriyor. Bugünkü halimize bakarsak uzun sürede iyilik ağır bastı diyebiliriz.

Kapitalizmin ve savaşın devam etmesine karşın en uygar ve demokrat toplumların en zengin toplumlar olması önemlidir. Gerçi bunun arkasında zengini fakiri sömürme mekanizması işlemeye devam eder. Kanımca bunun temel nedeni yaygın olan cehaletin bazı toplumlarda olan egemenliğinin sürmesidir. Bu da daha iyi yetişmiş toplumların cahilleri sömürmesini kolaylaştırıyor.

İslam, dünyanın cahil toplumlarının 1,5 milyarlık en büyük bölümünü de barındırıyor. Dolayısıyla kaderi kölelik. Öte yandan Batı yani Avrupa ve bir oranda ABD, tarihin Rönesans’tan bu yana tanımladığı ve orada yoğunlaşan uygar ortam, bütün sömürü tarihine karşın, insanlık için birinci umut kaynağı olarak kalıyor. İkinci umut kaynağı birincinin sağladığı bu geçmiş perspektifi üzerinde Batı tarihinin sunduğu pozitif değişim potansiyelini göstererek insanların umutlarını ayakta tutuyor.

Fakat bu gelişmişliğe ulaşmak için İslam’da, Türkiye’de genel bilgi düzeyinin yükselmesi, bu bağlamda bilinçlenmiş bir politik irade ve yoğun entelektüel çaba gerekiyor. Fakat sıradan insanlar geçmişi tarihçi gözüyle göremezler. Günümüz büyük umutsuzluğa düşmüş milyarlık insan topluluklarıyla dolu. Fakir İslam toplumlarından kaçanlar Avrupa ve Amerika kapılarında kuyrukta.

Eğer umut varsa nasıl gerçekleşecek? Soru bu. İnsanlığın dünyaya bilimsel değil, mitos bulutları içinden baktığı çağlarda kimse umudunu yitirmemişti. Büyük destanlar, büyük dinler, ütopyalar bu umutları sergilerler. Bu bağlamda akıl kılıcının iyi tarafı her zaman insanın hizmetindedir.

Olasılıkla insan yaradılışının en büyük özelliği umutlu olmaktır. Buna yaşam iradesi de diyebilirsiniz. Neye inanırsanız inanın, yaratma yaşatmayı da içerir. Evrim, kişi temelinde olmasa da, insan türü bağlamında bunun pozitif sonucudur. Monoteist din geleneğinde de Tanrı insanlara bunu vadeder. Çağdaş insan geleceği bilimin olanakları içerisinde tanımlar.

Biraz da benim gibilerin hala bir temel görev olarak gördükleri “toplumu geleceğe hazırlama” konulu bir sorumluluktan söz etmek istiyorum. İnsanlar bugüne böyle bir sorumluluk bilinci içerisinde ulaştılar. Dünyanın her köşesinde gelecek için çalışan milyonlar var. Umudunu yitirmeyenlerden biri olarak, kiminizin ütopya olarak göreceği bazı düşüncelerimi size anlatmak istiyorum. Umut yitirmek, ‘Ne olacak halimiz?’ deyip, her gün yakınmak, ‘Gözlerimi kaparım, vazifemi yaparım’ diye emir eri gibi düşünmek, ‘Ellen gelen düğün bayram’ diyerek vurdumduymaz olmak, ya da kafası çalışmadığı ve azla yetindiği için sadaka ile yaşamak, çağdaş insana yakışmıyor. Cumhuriyetle doğmuş ve yetişmiş olmanın anıları ve etkisiyle, hala insanları aydınlatmakla görevli olduğumu düşünüyorum.

Sevgili Dostlar,

Benim yaşımda olanlar için bu dünya çok yeni ve farklı… Ne kadar gayret etsem, değişikliklerin farkında olsam da değişiklikleri izlemem, bu hıza, kalabalığa, insanların hoyratlığına alışmam olası değil.

İstanbulluyum. İstanbul’un tarihini yazdım. Ama bu kenti, eskiden yaşadığım mahalleler de dahil, tanımıyorum. Bana İstanbul’dan donuk hayaller ve şimdi yaşadığım Anadolu Hisarı ve Boğaziçi’nde görünce hala tanıyabildiğim birkaç yapı kaldı. İstanbul, bildiğimiz ya da uzman olarak tanımladığımız kent özelliklerini taşımıyor. Evrensel bir spekülasyon pazarı olarak görünüyor. Pazarın satıcıları bütün dünyadan. Alıcıları içinde de bütün dünya var.

Anadolu pek çok köşesinde yaşadığım ve her yöresini gezmiş bir mimarlık tarihçisi olarak, çok iyi bildiğim bir ülkeydi. Şimdi tanımıyorum. Hiçbir Anadolu kentini büyük bir kent olarak anımsamıyorum. Ankara, İzmir, Adana dışında. Bu bir tür yabancılaşma ve dışlanmış olma, toplumsal değişmenin doğal sonucu; dünya da böyle değişiyor.

‘Alienation’ ‘Yabancılaşma’ önemini hiç yitirmeyen bir deyimdir. Teknolojik iletişim, bilişimin değişme parametreleri, insanların izleyemeyecekleri kadar hızlı. Yüzyıl önce her yere eşeksırtında giden Anadolu köylüsü şimdi lüks otobüsler ve uçaklara özeniyor.

Türkiye’nin temel sorunlarından biri, köylü halkın kentlere göçü ve kentlileşememesidir. Bunun tarihi Cumhuriyet’ten bu yana, 1980’e kadar ilk aşama, 1980’den sonra ikinci aşama olarak değerlendirilebilir. Tabii ivmeler giderek çok hızlanıyor.

Kurtuluş Savaşı’nda fakir, kırsal, okuma yazması olmayan 10 milyon insan vardı. 1938’de Mustafa Kemal Türkiye’si idealleri, 100.000 kişilik bir Ankara’sı, yeni kurulmakta olan kurumlarıyla gelişmeye başlayan fakir bir köylü ülkesiydi. İkinci Dünya Savaşı’ndan paçasını zor kurtardıktan sonra, geriye bakmaya başlayan bu toplum, Amerika’nın eline düştü. Daha doğrusu 1945’ten sonra Amerika, kapitalist batılı dostlarıyla, kendine göre bir dünya planladı.

Benim kuşağım, bunlardan önce, devrimlerle birlikte, kırsal Anadolu’da yetişti.

1950’den sonra dışarıda kurgulu bir demokrasi bozuntusu ile Ordu arasında oynanan ve 1980 darbesine kadar süren bir süreçten geçtik. Sonra zorbalık, yeni kapitalizm ve kentleşme-kırsallaşma, sanayileşme karışımı bir az gelişmiş toplum sürecine girerek bugüne ulaştık.

Kent nüfusunun artması, yapı alanına indirgenmiş az yoğun bir sanayileşme, eğitilmemiş kırsal milyonlar aşamasından, on milyonlarca öğrenciye öğretim veren megalapois aşamasında bir toplum olduk. Son aşamada Türk toplumunun dünyanın önde gelen cahil toplumlarından olduğunu öğrendik. Uluslararası kapitalizmin zorunlu ortağı olarak, evrensel ekonomi piyonu görevini yerine getirmeye başladık. Dışarıdan güdülen yarı sömürge sisteminin sonuçlarını da her gün saklanmaya çalışılan cinayet listeleriyle birlikte okuyoruz.

Sevgili Dostlar,

Doksan yaşında bir adam dosyalarını dolaplara kaldırabilir. Kitaplarını okumaz. Oturduğu yerden dünyanı seyredebilir. Fakat bizim kuşak İslam dünyasında eşi olmayan bir Cumhuriyet Devrimi’nin içinde yetişip ona omuz veren bir kuşaktır. Bizi yabancı emperyalizmler değil, ona karşı çıkanlar yetiştirdi. Gerçi hiçbir ülkenin adamları tümüyle sütten çıkan kaşık değildir. İyisi de olur, kötüsü de. Ama sadece Türkiye Yirminci Yüzyıl İslam Dünyası’nda, hatta dünyada 1950’ye kadar örnek gelişme gösteren bir ülke idi. Bunu sonradan reddedenlerin kime ve neye uşaklık ettiklerini merak etmedim. Ama kendi ülkelerine çok zarar verdiler. Ülkenin geldiği durum bunu anlatmıyorsa, o tiplere davul zurna da az gelir.

Fakat ülkenin geleceği beni hala ilgilendiriyor. ‘Bu durum nasıl analiz edilebilir? Öncelikler ve yöntemler iyi niyetli aydınlar için ne olmalı?’ diye yıllardır düşünüyorum. Bunun sonucunda uymaya çalıştığım birkaç ilke geliştirdim. Umarım üzerinde düşünmeye değer. Kimi uzman ve aydınların sokaktaki adam gibi vurdumduymaz olmalarına, çaresizlik ve suçluluk hisleri duymalarına engel olabilir.

1. Geri kalmış toplumların üyesi ile olsalar, o toplumun yetiştirdiği, orada yaşayan, onun ekmeğini yiyen ve kendilerini uygar olarak görenlerin sadece kendi işleriyle ilgilenmeleri ve sürüp giden toplumsal haksızlıklardan kendilerini soyutlamaları insanlık onuruna aykırıdır. Bu tavır Osmanlı kul toplumunu batıran ve bugünkü yarı sömürge durumunu devam ettiren ilkel bir tutumdur.

2. Her düşünen insanın, toplumsal konumu, eğitimi, bilgisi ve duyarlılığı oranında çevresine doğru bildiğini anlatması önce akıl sonra vatandaşlık sonra da geleceğin yolunu aydınlatacak basit bir uygar insan çabasıdır.

3. Bu küçük aydınlık odakları toplum sinerjisini, insanların kendilerine ve geleceğe umutlarını korumaya yardım edecektir.

4. Kimse kendini yalnız hissetmemelidir. Bunun parti, dernek, çalışma grubundan öte ve onun üstünde bir insani dayanışma örneği olması gerekir.

5. Bu kanlı bir dayanışma formülü değil, bir insan hatta hayvan grubu da dayanışmasının çağdaş koşullar ve iletişim teknolojileri ortamında uygulaması olarak düşünülmelidir.

6. Ekonomik ve toplumsal rahatsızlıklar ve sayısız insanın sürekli yaşamına mal olan tehlikeler bütün ülkelerin kapısında ve Türkiye’nin içinde olduğu için hem korkup, hem tepki göstermemek haysiyetsiz bir tutumdur.

7. Dayanışma, geçmiş politik ideolojilerden, var olan örgütlerden değil, gerçek bir insan sevgisinden kaynaklanmalıdır.

8. Böyle bir davranışın yaşamınıza kazandıracağı yeni boyut, dışarıdan gelen bir işaretten değil, kendi insanlık bilincinizin kişiliğinizi ve varlığınızı zorlayan enerjisinden kaynaklanmalıdır.

9. Bu enerji tanımı güç bir insanlık ve sorumluluk duygusuna dayanıyor. Bu yaşımda buna sahip olmak mutluluk verici. Dostlarıma da tavsiye ediyorum.

Son Bir Gözlem

Hepsinden temel, sade Türkiye için değil, fakat her devlet için olmazsa olmaz iki çağdaşlık ölçütü var: Biri bilimsel düşüncede çağdaşlık, ikincisi öncül teknoloji üretiminde yeterlilik. Bunların müşterisi olarak kaldıkça büyük üreticilerin müşterisi yani kölesi kalacaksınız. Şimdilik müşterisiyiz. Bu, herkesin çok merak ettiği Osmanlılıktır.“

Doğan Kuban

Nisan 2016, İstanbul

dogan-kuban-icerik

http://mimarist.org/gundem/4696-degerli-hocamiz-dogan-kuban-in-90-dogumgunu-vesilesiyle-kaleme-aldigi-yazi.html