Sözlük’ten: Kentlileşme*

Prof. Dr.Ruşen Keleş

Kentlileşmenin tanımını, yine Kentbilim Terimleri Sözlüğü‘nde (Keleş, 1998) yer aldığı biçimiyle aktarmaya çalışalım: “Çoğu kez kentleşmeyle karıştırılmakla birlikte ondan ayrı olan ve kentleşme akımı sonucunda, toplumsal değişmenin insanların davranışlarında, ilişkilerinde ve değer yargılarında tinsel (maddi olmayan) ve özdeksel (maddi) yaşam biçimlerinde değişiklikler yaratması süreci“. Nasıl kentleşmeyi salt bir nüfus birikimi süreci olarak algılamak, onun ekonomik özellik ve boyutlarının görmezden gelinmesine yol açıyorsa, kentleşmeyle birlikte insanların tavır ve davranışlarında beklenen değişiklikleri içeren davranışsal yön dikkate alınmadan kentleşme olgusunu incelemek de yeterli olamaz. Kentleşme olgusuna bu yönden bakıldığında görünen odur ki, hızlı göç hareketleri sonucunda kentlere gelen ve çoğu kez kentlerin çeperlerinde gecekondu türü yapılardan oluşan yoksul yörelerde yaşamakta olanlar, köylülük niteliklerini kentte de korumaktadırlar.

Kent 061

Köylülüğün kentte de sürdürülmesi demek, kente göçenlerin tavır ve davranışlarına kentlere özgü niteliklerin yön vermesi beklentisinin gerçekleşmemesi demektir. O halde, tavır ve davranışlara kentlere özgü niteliklerin egemen olması ne anlama gelmektedir? Bunlar genellikle bireylerin genel anlamda dünya görüşleri, eğitime, kültür ve sanata verdikleri değerler, kentte yaşamanın zorunlu kıldığı kurallara uygun davranma, öteki dünya ile ilgili kaygıların giderek ikinci plana atılması, bir başka deyişle dinsel uygulamalarda esnek alışkanlıkların yaygınlaşması, ailenin sahip olduğu çocuk sayısında azalma, giyinme, kuşanma ve yemek yeme alışkanlıklarında daha çok kentlerde rastlanan biçimsel değişmeler, kısaca özdeksel kültür öğelerinin değişikliğe uğraması ve genel olarak “çağdaşlaşma” olarak da adlandırılan tavır, yaklaşım ve davranış değişiklikleri olarak özetlenebilir. Kimi toplumbilimciler kentlileşmeyle kastedilen tavır, davranış ve yaşam biçimi değişiklik beklentilerinin kentsoyluluğa bir özenti anlamına geldiğini düşünürler. BU değişikliklerin kentin ve kentlinin köye ve köylülüğe yeğlenmesi sonucunu doğuracağını ve bir sınıfsal yaklaşımın ideolojik izlerini taşıdığını öne sürerler.

Kent 172Buna karşılık, çağdaşlaşma süreci içinde karşılaştığımız sorunların asıl kaynağının yeterince kentlileşme şansına sahip olmamaktan kaynaklandığı savında olanlar da vardır. Siyasal, toplumsal ve kültürel sorunlarımız, bu yaklaşıma göre, ancak gerçek anlamda kentli olmakla aşılabilir. Bu yaklaşımın en canlı örneklerinden biri genel ve yerel seçimlerde kentlerde ve köylerde oy sandığı başına gitme oranları ve verilen oyların doğrultusudur. Ne var ki, kentlilik, köylülük ile tutuculuk ya da değişimden yana olmak kavramları arasında bir koşutluk aranması durumunda, yanıltıcı sonuçlarla karşılaşmak tehlikesi de vardır. Çünkü değişimden yana olan ve olmayan güçleri, yaşamakta oldukları fiziksel çevreden çok, çalışmakta olup olmamaları, ekonominin hangi kesimlerinde ne olarak çalıştıkları da yakından etkiler. Köy denilen yerleşim yerlerinde yaşamakta oldukları halde değişimden yana ya da sol eğilimli olanlar bulunabileceği gibi, yaşamını kentlerde sürdürdüğü halde, değişim karşıtı tavrını ısrarla sürdürmekte olanlar da vardır.

Kaynak

Keleş, R., (1998) Kentbilim Terimleri Sözlüğü, İmge Kitabevi, Ankara, (2.Baskı), s.80.

 

Bir kent parkını yönetmek (2)

Ali Rıza Avcan

İzmir’de çoğu insanın İzmir Enternasyonal Fuarı olarak bildiği; ancak, son yıllarda bu alanın yönetimi ile görevli İZFAŞ’ın Fuar İzmir’e taşınması ile birlikte buranın bir kenti parkı olduğu yeniden fark edilen Kültürpark, aslında korunması gerektiği için tescillenen tarihi ve doğal bir değerdir. Kısacası, İzmir’i İzmir yapan en önemli değerlerimizden biridir.

İzmir İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü tarafından 2012 yılında yayınlanan İzmir Taşınmaz Kültür Varlıkları Envanteri isimli üç ciltlik kitabın ikinci cildinin 274. sayfasına baktığımızda, Kültürpark alanının, Taşınmaz Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu‘nun (TKTVKYK) 25 Ocak 1985 tarih ve 599 sayılı kararı ve İzmir 1 No’lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu‘nun (KTVKBK) 12.111992 tarih, 4072 sayılı kararı ile tescillendiğini görüyoruz.

Bu tescil kararları sonrasında sanat tarihçileri Beyhan Gürman ve Kamuran Akyüz ile Arkeolog Mustafa Kiremitçi tarafından düzenlenen resmi tescil fişinde ise, “Önerilen Koruma” adı altında “Onaylı Koruma Amaçlı İmar Planı doğrultusunda uygulama yapılmalıdır” notunun düşüldüğünü görürüz.

Kültürpark Tescil Fişi (A)

Bu durum, Kültürpark alanının tescillendiği tarihten itibaren bir “Onaylı Koruma Amaçlı İmar Planı“na sahip olamadığını, aradan geçen 33 yıldır buranın korunması için alanın sahibi olan İzmir Büyükşehir Belediyesi’nce bir koruma planının yapılmadığını göstermektedir.

Yurt dışındaki benzerlerine baktığımızda birçok kent parkının bırakın koruma imar planına sahip olmayı; bunun yanında sırf bu alanlar için hazırlanmış daha geniş kapsamlı stratejik planlara sahip olduğunu; bu planların ayrıca yönetim, lojistik (su, enerji vb.) ve ziyaretçi planları gibi türlü çeşitli diğer planlarla desteklendiğini; ayrıca bir kent parkının kendi başına diğer park ve yeşil alanlardan soyutlanarak değil; belirli bir ekosistem içindeki diğer kent, semt ve mahalle parkları, kent ormanları ve yeşil alanlarla ilişkilendirerek, tümünü kent bütününde bütün olarak gören bir anlayışla planlanıp yönetildiğini görürüz.

Bizde ise, 1985 yılında önerilen onaylı koruma imar planı aradan 33 yıl geçmiş olmasına karşın yapılmamıştır ve her biri kendi ölçeğinde önemli olan diğer planlarla desteklenmemektedir.

Bırakın plan yapmayı, Kültürpark’taki bitki, hayvan, bina, sanat eseri ve benzeri değerlerin bugüne kadar bir sayımı ve envanteri bile yapılamamış, bunlardaki değişimler coğrafi bilgi sistemi tabanlı bir teknoloji ile takip edilmemiştir.

Her şey babadan görme usullerle yapılmış, Kültürpark sadece İzmir Enternasyonal Fuarı’nın yapılacağı tarihlere yakın bakıma alınmış, bunun dışında kendi haline terk edilmiştir.

Kültürpark Kaskatlı Havuz kenarındaki genç kız heykellerinin onarımında yaşanan trajik gelişmeler ya da Cevat Şakir Kabaağaçlı’ya (Halikarnas Balıkçısı) ithaf edilen bölgedeki ağaç, bitki ve tanıtım materyallerinin içler acısı hali ortadadır.

Aradan geçen 33 yıl içinde Kültürpark’ın koruma imar planı yapılmadığı gibi, Kültürpark alanında yapılmak istenen yeni binalar için Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu ile Kültür Varlıklarını Koruma Üst Kurulu tarafından verilmiş olan “önce koruma imar planı yapın” kararının kaldırılması için İzmir Büyükşehir Belediye Başkanınca girişimlerde bulunulmakta, bakanlar ve siyasetçilerle pazarlıklar yapılarak atadan babadan görme eski karakuşi usullerin devam ettirilmesine çalışılmaktadır. 

Yeşil Alan Planlaması

İzmir halkı adına Kültürpark’ın mülkiyetini elinde bulunduran İzmir Büyükşehir Belediyesi iddia ettiği gibi çağdaş bir belediye ise ve bu iddia çerçevesinde Kültürpark’a çağdaş bir görünüm kazandırmak istiyorsa; Kültürpark’ı önce bir tarihi ve doğal değer olarak korumayı sağlayacak envanter çalışmalarını tamamlayarak koruma amaçlı imar planını yapmalı ve bu planı yönetim/işletme, ziyaretçi ve lojistik (su, elektrik vb.) planlarıyla zenginleştirmeli; bütün bunları da, kentin başka bölgelerindeki “kent ormanı“, “kent parkı”, “semt parkı”, “mahalle parkı” ve diğer yeşil alanlarla bir bütünlük içinde planlamalı, Kültürpark’ın planlı bir tasarım ve yönetim yapısına kavuşmasını sağlamalıdır.

Devam Edecek…

 

 

Türklük Sözleşmesi – Oluşumu, İşleyişi ve Krizi

Kitabın Adı: Türklük Sözleşmesi – Oluşumu, İşleyişi ve Krizi

Yazarı: Barış Ünlü

Yayınlayan: Dipnot Yayınları

Yıl, Yer: 2018, Ankara

386 sayfa


Tanıtım Bülteninden:

Gündelik davranışlarımızı, eyleme tarzımızı, toplumsallaşırken sergilediğimiz performansları, konuşma ve hatta susma biçimimizi belirleyen etkenlerin çoğu zaman farkında bile değiliz. Ne var ki, bunlar yalnızca gündelik hayatımızı değil, aynı zamanda tarihin uzun hafızasındaki siyasal konumlarımızı ve tercihlerimizi de etkiliyor. İşte, çoğu zaman bilinçdışı düzeyde yaşanan bu körlüğün siyasal anlamları üzerine düşünüyor Türklük Sözleşmesi.

Barış Ünlü, Türkiye’nin yazılı olmayan esas anayasasını, yani Türklük Sözleşmesi’ni tarihsel çerçevesi, işleyiş biçimleri, yarattığı imtiyazlar, zorunlu kıldığı performanslar, doğurduğu sorunlar ve karşı karşıya kaldığı kriz bağlamında ortaya koyuyor. Beyazlık çalışmalarından duygular sosyolojisine kadar kapsamlı bir çerçevede, Türkiye’nin kanayan yarası Kürt Sorunu ve Ermeni Soykırımı’ndan Barış İçin Akademisyenler’e kadar çeşitli meseleleri ele alan Ünlü, siyasal yelpazenin çok farklı noktalarında duran kişilerin bile “yeri gelince” nasıl aynı paydada buluşabildiğini sarih bir şekilde gözler önüne seriyor. 

Türklük” adı altında topaklanan benlik mitoslarını yerle bir eden bu kitap, okurunu gündelik davranış biçimlerini, ritüellerini, performanslarını sorgulamaya davet eden bir demir leblebi, negatifinden bir Türkiye Tarihi.

barışünlü

Cumhuriyet Kitap’tan alıntıdır….

Bir siyasal körlük noktası 
 
Türkiye’nin, Osmanlı zamanında mutabık kalınan bir Müslümanlık sözleşmesine sahip olduğunu; cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren de bu sözleşmenin daraltılarak bir Türklük sözleşmesine dönüştürüldüğünü tespit eden Ünlü’nün bu kitaptaki öncelikli amacı, “millî tarihimiz”e ve bugüne farklı açılardan bakmamızı sağlayacak bir “tarihsel ve sosyolojik model” geliştirmek. Bu modeli geliştirirken sahip olduğu alet çantası, birçok farklı alandan beslendiği için son derece zengin.

Osmanlıcılık-İslamcılık-Türkçülük akımlarına tarihî seyri içinde bakarken Osmanlı’nın Avrupa’daki topraklarını kaybederek özellikle Balkan Savaşları’ndan itibaren içine düştüğü travmaların bugünkü Türklük oluşumuna etkisinden başlayarak Hrant Dink cinayeti ve 2015’te devletin doğu illerine “operasyon” düzenlemesine kadar ilerleyen muntazam bir hat kuruyor Ünlü.

Bu hat üzerindeki dönüm noktalarını bir bir tespit ederek hem Türklük olarak tarif ettiği olgunun oluşumuna hem de bu Türklüğün krizlerine işaret ediyor.

TÜRKLÜK MESELESİ

Türklük” derken Ünlü’nün kastettiği etnisite, vatandaşlık, ulusal kimlik veya ideolojik aidiyet değil, farklı toplumsal sınıflardan gelen, farklı ideolojilere yakın duran insanları yatayına kesen bir “ortaklık”. Bu ortaklık, benzer algılama, düşünme, duygulanma, ilgilenme ve bilgilenme hallerinden oluştuğu kadar, yine benzer algılamama, düşünmeme, duygulanmama, ilgilenmeme ve bilgilenmemeyi de içeriyor; Türkçeyi “temiz” kullanmak kadar, 1915’te gerçekte ne olduğu üzerine bilgilenme ihtiyacı hissetmemek de eşit derecede Türklükle ilgili birer bileşen olarak karşımıza çıkıyor. Bireyler, bu bağlamda kendilerinden neler yapması ve neler yapmaması beklendiğini küçük yaştan itibaren öğrenerek farkında bile olmadan Türklük Sözleşmesi’nin tarafları haline geliyor. Dolayısıyla soyut bir mutabakat olan Türklük Sözleşmesi, gerek devlet politikaları eliyle gerek bireylerin günlük hayattaki davranışlarıyla somutlaşıp herkesi etkileyen bir gerçekliğe dönüşüyor.

Ünlü’nün yaptığı, içinde yaşarken farkında olmadığımız gerçekliğin nasıl da hayatımızın her alanına sirayet ettiğini göstermek… Üstelik bunu yaparken akademik üsluptan uzak durarak konuyu son derece anlaşılır bir dille ortaya koyuyor Ünlü. Bu konuda onu ve katkılarını andığı editörü Utku Özmakas’ı ayrıca tebrik etmek gerek.

Ünlü’nün Türklüğü bir mesele olarak masaya yatırması, aslında çoğu noktada alıştığımız şeye başka bir gözle bakabilmeyi, meseleyi bir giysi gibi ters yüz edip dikişlerini sökerek ilerlemeyi gerektiriyor. Çünkü -onun büyük bir isabetle belirttiği gibi- suyun içindeki balık misali yaşayan Türkler olarak kendimizi Türk gibi konumlandırmayı tercih etmesek bile hâlâ içinde olduğumuz Türklüğümüzü görmüyor, başka gruplara kıyasla ne kadar imtiyazlı olduğumuzun ayırdına varmıyoruz.

Doğallaşan imtiyazlar, ayrıcalıklı olanların gözünde “sahip olunması normal” özelliklere dönüştüğü için üzerine düşünülmezken sahip olmayanlar veya kaybedenler için bir o kadar fark edilir, görünür hâle geliyor. Başta Kürtler, Aleviler, Ermeniler, Yahudiler, Rumlar ve Süryaniler olmak üzere birçok etnik ve dinî grubun üyesi, “büyük kalabalığın” mensupları gibi “normal” bir hayat süremediğinden, Türklerin imtiyazları da esas bu grupların üyeleriyle konuşunca belirginleşiyor yani Türklüğün içeriğini “tersten” örneklerle kavrıyoruz.

Bu konuda bir başka tersten örnek de İsmail Beşikçi. Ünlü’nün “suyun içinden çıkabilen ilk balık” olarak tanımladığı Beşikçi, bir Müslüman ve Türk doğmakla Türklük sözleşmesinin ilk şartını yerine getirse  de Kürt meselesine dair ürettiği çalışmalarıyla sözleşmenin “gayrimüslimlere ve Kürtlere yapılanları görmezden gelmek, onlarla duygudaşlık kurmamak” şartını ihlal ettiği için hem hukuki hem toplumsal yaptırımlara maruz kaldı, yıllarca hapis yattığı gibi kendi “entelektüel camia”sından da dışlandı. Benzer bedeller ödeyen Barış Akademisyenleri’nden biri olan Ünlü’nün kendisi de ortada yazılı bir metin bulunmasa da sözleşmenin uyanlara ödül, dışına çıkanlara ise cezalar öngördüğünün canlı bir kanıtı.

BİR YÜZLEŞME YOLCULUĞU

Ünlü’nün ortaya koyduğu Türklük Sözleşmesi tezi, yöntem olarak da son derece zihin açıcı noktalar barındırıyor. Sözleşme kavramı ilk bakışta, “toplumsal sözleşme” fikrini çağrıştırıyor ancak Ünlü’yü bu tezi oluşturmaya iten esas teorik zemin, ABD’deki beyazlık çalışmaları olmuş. Çeşitli ülkelerde farklı etnik, dinî ve cinsel yönelim gruplarına yönelik ayırımcılıklar üzerine çalışmalar yapılırken “büyük grubu” oluşturanların hep gözden kaçması, onları inceleyen çalışmaların olmaması, kuşkusuz onların “normal” varsayılmalarıyla ilgiliydi.

İşin ilginç yanı, beyazların sahip olduğu fakat görmediği “doğallaşmış imtiyazlar”dan ilk bahsedenlerin iki beyaz feminist olması… Bu öncü metinlerin, onların beyaz, görece imtiyazlı ve kadın olduğu için görece imtiyazsızlığının yarattığı verimli zıtlık sonucu ortaya çıkabildiğini düşünüyorum.

Nitekim bu da bize bir başka noktayı gösteriyor: Irk, millet ve cinsiyet gibi birçok özellik üzerinden uygulanabilen sözleşme metaforu, bize mutlak bir hâlden bahsetmiyor; her bireyin cinsiyetine, sınıfına, eğitimine, hatta hayat hikâyesine göre farklılıklar taşıdığını görmezden gelmiyor.

2653389ae5ae

Fakat şu soruya cevap arıyor: Nasıl oluyor da bu kadar farklı özelliğin bileşiminden oluşan bireyler, yeri gelince aynı konuya karşı aynı tepkileri veriyor, aynı kaçış stratejilerini uyguluyor ya da aynı duygusuzluk içinde kayıtsız kalıyor? Bu soru, aslında kitabın tüm okuma serüveninin de temeli, âdeta bir yüzleşme yolculuğu boyunca bize eşlik eden bir pusula. Bu yüzleşmeyi yapacak cesarete sahip olmak, ne “evrenselci” ideolojileri savunan Marksistler için kolay ne de “din kardeşliği” üstünden bir retorik oluşturan İslamcılar için. Ancak görünen o ki bir süre önce başlayan bu yüzleşme, daha demokratik bir topluma kavuşmak için tek umudumuz. Olayların tazeliği ortalığı tozu dumana katmışken bile yakın tarihimize dönük serinkanlı analizler yapabilen Ünlü’nün kitabı, bu açıdan hepimize bulunmaz bir şans sunuyor. 


Kitapla ilgili başka bir değerlendirmeyi okumak isterseniz….

Mülkiye Dergisi: http://dergipark.gov.tr/download/article-file/1045

Mahmud Derviş’in Filistin’i…

Mahmud Derviş, 1941’de Filistin’de Celile kentinin bir köyünde, Nasar’a bağlı el-Barva ’da doğdu. Doğduğu köy 1948’de İsrail’in eline geçince ailesiyle birlikte Lübnan’a göç etti. İlk şiirlerini yayınladığı dönemde el-Arz (Toprak) cephesinde çalışmaya başladı. 1960’larda el-Ittihad gazetesi ve el-Cedid dergisinin yazıişleri müdürlüğünü yaptı. Şiirleri ve yazıları yüzünden pek çok kez tutuklanarak hapiste yattı. Samih el-Kasım ve Tevfîk el-Zeyyad gibi şairlerle birlikte, Filistin direniş şiiri olarak bilinen hareketin en önemli adlarından biri oldu. Şiirlerinde Filistin halkının direnişini, çektiği acıları ve umutlarını lirik bir dille anlattı. Filistin Kurtuluş Orgütü’nün yürütme kurulunda yer aldı. Yirmiden fazla şiir ve düzyazı kitabı yayınlanan Derviş’in en ünlü şiirleri arasında, “Filistinli Sevgili” (l974) Tel Zaatar kampının Lübnan İç Savaşı sırasında kuşatılmasını konu alan “Ahmed Zaatar” (1979) adlı destanı ile Sabra ve Şatila kamplarındaki katliamı anlatan “Beyrut Kasidesi” (1980) sayılabilir. 1984’te Lenin Barış Ödülü’ne, 2004’te Türkiye’de Nâzım Hikmet Şiir Ödülü’ne değer görülen Derviş, Ağustos 2008’de ABD’nin Houston kentinde geçirdiği bir açık kalp ameliyatı sonrasında öldü.

20140202_203956_0

ÖLÜMÜN GÖZLERİ KAPILARDA
Hurmanın fidanlarını taşırken kalbimin çölünden geçtiler,
Hurmaları ziyaret ederken kırmızı karanfilin üstünden geçtiler
Ve bekleyen kadının yakınlarının gözlerini çizdiler
Köy evlerinin pencerelerine.
Sözden sonra değiştirdiler
Acıyı ve sevgiyi.
Yaban güvercinlerinin çoğalan ağıtlarından ve
Kafataslarından başka.
Kefir Kasım’a on mumun ışığını neden taşıdın ?
O ne ister, ne döner,
Kurbanlık koç gibi, o öylece tek başına dolaşır.
Karşı koyduğu yerde kan yağmura döner.

Gece kapıyı vurdular
Her kapıyı, her kapıyı, tek tek.
Toprakta uğuldayan kana ulaştılar.
Kadın;
Sönen dehlizi gözleri yakar dedi:
Köstebeklerle durup yürüyen,
Ağıtlarla gömmeyin beni
Ben yeni ışığın tomurcuklarını biriktirirken.
Ey Kefir Kasım!

Tabutlardan kurbanlıklar için kalkar bıçaklar.
Bilenin dediği gibi: ensesinden! Ensesinden!
Bekleyin!
Hayır: yavaşça, acıtmadan!
Din fırtınasını tıkayana kadar sen,
Günün gölgesi.
Ey Kefir Kasım! Uyuyacağız… sendeki mezarlarda ve gecende.
Kanın vasiyeti alıp başını gitme derken
Direnişimizle yağmur gibi yağacak kanın vasiyeti.
Direnirsek…

darwish

VATAN
Hurmaların örgülü dallarına astılar beni,
Kestiler beni… hurmalarla kardeş yaparak!

Bu toprak benim ve burada çok eskiyim,
inananların istediği gibi içyağını süzdüm.
Hikâyeden bir bağı yoktur vatanımın,
Anısı yoktur, akrabalarının ekini değil.
Binlerce yıl dönüp dolaşan ışık değil.
Vatanım garip bir hüznün öfkesinde,
Vatanım bayram ve kabul ister.

Hapishanenin duvarına vurur rüzgâr,
İçinde yaşlıların ve ekinlerin ağladığı
Bu toprak kemiğimin derisidir.
Ve kalbimin…
Çayırında hurma ağaçları gibi uçarım.

Hurmaların örgülü dallarına astılar beni,
Kestiler beni hurmalarla kardeş yaparak!

f489e8229fda205a27fc5b4f1900613f

DÖRTLÜKLER
1
Ekinlerde görmek istemediğimi… şimdi görüyorum
Rüzgârı tarıyor buğdayın sapları, gözlerimi kapıyorum:
Bu kaynak beni çağlayana götürüyor,
Bu sessizlik beni örülmüş zırha götürüyor.
2
Denizde görmek istemediğimi… şimdi görüyorum ,
Günbatımının yanında martıların kanatları, gözlerimi
                                                                                 kapıyorum:
Bu kayıplık beni Endülüs’e götürüyor
Bu yol güvercinleri üstüme salıyor…
3
Gecede görmek istemediğimi… şimdi görüyorum .
Sonuçta bu geçit hiç kimsenin kapısına çıkmaz.
Kahvehanenin kaldırımında düşünceye dalıyorum,
tozlar içinde oturuyorum
Hiç kim senin olmayan bu geminin iskelesinde.
4
Ruhta görmek istemediğimi: taşta buluyorum
Parlaklığını kazıyınca, ey toprağın yeşili… ey ruhumun
                                                                              yeşil toprağı
Ama bir gölgeydim kuyunun kenarında oynayan.
Oyundan uzaklaşmadan… bu mesafeler meydanım ve
                                                                             taşlar ruhum .
5
Selamda görmek istemediğimi… şimdi görüyorum :
Geyik, ot, suyun yatağı… gözlerimi kapadığımda:
Bu geyik dizlerimde uyur,
Avcısı uyur, yavrularının yakınında, ihanetin
                                                                                mekânında.
6
Savaşta görmek istemediğimi… şimdi görüyorum
Yeşil taşın içindeki kaynağı atalarımız dirsekleriyle
Sıkar ve babalarımız suyu miras alır, onlara miras
Kalmadan, gözlerimi kapadığımda: o şehir avucumun
                                                              çizgileri arasında akar.
7
Hapiste görmek istemediğimi: çiçekli günlerin
içinde iki garibe kılavuz olan bu bahçenin ,
içindeki iskemleye uzanarak, gözlerimi kapadığımda
                                                                                görüyorum :
Ne bu yer genişler! Ne de ip iğnenin deliğinde
                                                                                 güzelleşir.
8
Parlaklıkta görmek istemediğimi… şimdi görüyorum ,
Ekinler zenginliğini bitkilere öğüten, değirmen!
Zenginlik beyaz bir çelik, bu köyün dumanı üstüne iner,
Yaban güvercinleri… yaban güvercinleri çocuklarımızın
                                                                         gücünü bölüşür.
9
Aşkta görmek istemediğimi… şimdi görüyorum .
Kolaylıkla etrafımızda dans eder, elli gitar çalınır,
Kaynak doğadan uzanır, ayrılıklar ölür, gözlerimi
                                                                            kapadığımda:
Bu kovulan mekânın ardında bile gölgemizi
                                                                                görüyorum .
10
Ölümde görmek istemediğimi: şimdi aşkımla, yarılır
Bağrım ve içinden at sıçrar başı beyaz bulutun üstünde ,
Diz çöker, sonu olmayan bulutlarla uçar, başlangıç ve
Maviyle… ölümde beni bekletmez, topraktan yıldızlara
                                                                beni geri getirmez.
11
Kanda görmek istemediğimi… şimdi katili görüyorum,
Katledeceğiyle konuşuyor, onca kin ve kalpteki mermi:
                                                                            sen bugünden
Uzaklaşma ve benden başkasını anma.
Kolaylıkla seni öldürdüm çünkü,
Bugünden uzaklaşacaksan benden başkasını anarak …
baharın güllerini taşıyarak uzaklaş.
12
Savsözün sahnesinde görmek istemediğim: vahşet
Mahkemelerin yargıçları, imparatorluğun tacı, çağın
                                                                                      maskesi,
Gökyüzünün mavi rengi, sarayın dansözü, ordunun
                                                                                       saldırısı
Unutulan her şey, perdenin ardında ne büyür ne de
                                                                                        anılır …
13
Şiirde görmek istemediğimi: şiirin tanıklığında eskir
İki kokuyla ayırt ederim , sonra iki barış şiiriyle
                                                                                      dönerim
Ancak zamanın içinde güzellik ve sinema tınlayıp
toprağa düşer iki gülenin üstüne …
Kapımda iki bekçiyle yaşlanırım döndüğüm zaman.

14
Gündoğumuyla doğanı görmek istemediğimi… şimdi
                                                                               görüyorum .
Bu halk ekmeğini halkların ekmeği arasında arar,
O ekmek, uyuyan ipekte soyumuz olur, düşümüzün
Pamuğunda, hayatın doğuşunda, yarılan ekinde kim
                                         sevdi… ya savaşların doğuşunda?
15
İnsanlarda görmek istemediğimi: arzuyla mücadele
Hangi şeyle… işlerine giderken duvarları delerler
Ve yakınları dönerken çalarlar…
Eşyaları sabahla açığa çıkar…

b69f2471c4d09d26bb88106cc90b0ddf

 

Bir kent parkını yönetmek (1)

Ali Rıza Avcan

Yaptığımız çoğu çalışmada “disiplinlerarası çalışma anlayışı”nı dikkate almadan planlanıp yapılan kamu yatırımlarının “yapım sonrası kullanım aşaması”nı ciddiye almayışımızın en kötü örneklerinden birinin, kent içindeki yeşil alanların planlama, tasarım ve uygulama aşamaları ile yönetimi arasında doğru, sağlıklı ve etkili bir ilişkinin kurulamaması ile ilgili olduğunu düşünüyorum.

Çünkü uzun bir süredir, Kültürpark örneğinden hareketle bir kent parkının nasıl planlanıp tasarlanacağı ve yönetileceği, özellikle de bunun katılımcı bir anlayışla nasıl gerçekleştirileceği konusunda araştırmalar yapmaya, bulabildiğim kitap, makale, tez ve raporları inceleyerek bir sonuca ulaşmaya, onca uygulama arasında iyi bir örnek bulmaya çalışmakla birlikte; ülkemizde, -tek bir istisnası dışında- bu konuyu ele alan bir yayına ya da araştırmaya rastlayamadım.

indir

O tek istisnayı ise, Ali Özkır‘ın 2007 yılında Ankara Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü Peyzaj Mimarlığı Anabilim Dalı tarafından kabul edilmiş “Kent Parkları Yönetim Modelinin Geliştirilmesi” başlıklı doktora tezi oluşturuyor.

Ülkemizdeki tek bilimsel araştırma niteliğine sahip bu çalışmayı incelediğimizde ise, “sürdürülebilirlik park” boyutunda bölge, kent ve semt parklarıyla parkların yönetim ve yönetişiminin, kent parklarının kalite kriterlerinin, yurt dışındaki kent parklarına örnek olarak New York’taki Central Park ile Londra’daki Hyde Park’ın, yurt içindeki kent parklarına örnek olarak da Ankara’daki Gençlik Parkı ile Konya ve Bursa’daki kültür parklarının ele alınıp incelenmesinden sonra yapılan alan araştırmaları boyutunda tasarlanan sürdürülebilir kent parkları yönetim modelinin anlatıldığı görülmektedir.

Ama ne yazık ki, bu “tek” çalışma bile tek bir disiplin; yani sadece ve sadece konuya peyzaj mimarlığı açısından yaklaşılarak ve işin omurgasını oluşturan yönetim, işletme ve ekonomi gibi temel bilim ve disiplinlerin katkısını alınmadan yapılmış bir çalışma niteliğini taşıyor.

Bu durum aslında, ülkemizdeki kent parklarının ya da başka bir anlatımla yeşil alanların nasıl işletileceği ve korunacağı konusundan çok, o parkların nasıl planlanıp tasarlanacağı  ve yapılacağı konusundaki çalışma ya da araştırmalara daha fazla ağırlık  verildiğini gösteriyor.

Oysa bu şekilde planlanıp tasarlanan ve dünyanın en iyi, en güzel ve en yararlı kent parkı olarak inşa edilen parkların bile o özelliklerini korumaları ve daha iyi, güzel ve yararlı olabilmeleri için o yeşil alanların nasıl işletileceği konusunda da araştırma ve çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Tabii ki, bu kez işin içine yönetim, işletme ya da ekonomi konusunda bilgili ve deneyimli bilim insanlarının, uzmanların ve yöneticilerin girmesi, planlama, tasarım, uygulama ve yönetim ekiplerine bu kişilerin dahil edilmesi koşuluyla…

Ayrıca bir kamu yatırımınının planlanması, tasarımı ve uygulamasına önem veren mühendis, mimar, peyzaj mimarı ve kent plancısıyla belediye yöneticilerinin bütün bu çalışmalar sonucunda ortaya çıkan yeşil alanların el hortumu ile sulama yapan, bu nedenle yeşil dokunun en kısa sürede zarar görmesine neden olan niteliksiz çalışanlar ve onların o şekilde çalışmasını izin veren yöneticiler yerine nasıl daha iyi işletilip yönetileceğine, orada yapılanların uluslararası standart ve ilkeler çerçevesinde nasıl korunup geliştirileceğine de önem vermesi ve kendileri dışındaki diğer bilim ve disiplinlerden gelen bilim insanlarına, uzmanlara da yer açması, onlarla birlikte çalışmayı kabul etmesi, kendi bilgi ve deneyimlerini onların bilgi ve deneyimleriyle bütünlemesi koşuluyla…

Kültürpark 024

Aynen, atalar sözü olduğu söylenen “bir elin nesi var, iki elin sesi var” deyişinde olduğu gibi…

Devam Edecek…

Kaybolma Kılavuzu*

Kitabın Adı: Kaybolma Kılavuzu (A Field to Getting Lost)

Yazarı: Rebecca Solnit

Çeviren: Gökçe Gündüç

Yayınlayan: Encore Yayınları

Birinci Basım, Nisan 2015, İstanbul

192 sayfa, 

JFIWRO6TZFCYFFO2TZPB3IZPCI

Tanıtım Yazısından

Yolunu değiştirmek, sınırların dışına çıkmak, eve farklı yollardan dönmek, kısacası kaybolmak keşfetme imkanı sunar. Rebecca Solnit edebiyatta, sinemada, haritalarda, doğada, renklerde, resimde, fotoğrafta, şarkılarda, yollarda ve hatıralarında dolanıyor. Kişisel tarihini büyü hikayelerle ilişkilendirirken ailesinin göçmen coğrafyasında kayboluyor; kaplumbağalarla, vaşaklarla, yılanlarla göz göze geliyor; papazlarla, punkçılarla karşılaşıyor; dağlarla, çöllerle yüzleşiyor, Hitchcock’un Vertigo filminden, Keats’in şiirinden, Woolf’un günlüklerinden, Dinesen’in hikayelerinden, Yves Klein’ın mavisinden, Benjamin’in denemelerinden izleri takip ediyor.

O halde soru, nasıl kaybolunacağı. Hiç kaybolmamak, aslında yaşamamaktır ; nasıl kaybolunacağını bilmemek sizi felakete sürükler… Önemli olan bütün dünyayı kaybetmek, onun içinde kaybolmak ve bütün bu aşamalardan ruhunu bulmaktır.” 


Sizi siz yapan kaybolduğunuzda bulduklarınızdır

“Kaybolmanın çeşitlerine, evrelerine, yaşlarına ve mekânlarına ayrı ayrı değinen Rebecca Solnit’in Kaybolma Kılavuzu bir kaybolma, bulma ve tekrar kaybolma döngüsü.”

Adalet Çavdar

Rebecca Solnit, Kaybolma Kılavuzu adlı kitabında bütün bu kavramların, arayışların ya da kabul edişlerin kelime kökenleriyle anlatmaya başlıyor kaybolma becerisinin hikâyelerini. Kelimeleri keşfetme arzusu, onu dilin köklerinde bir şeyler aramaya başladığında bulmanın ve her bulduğunda tekrar kaybetmenin yolculuğuna çıkarıyor. Kaybolmanın çeşitlerine, evrelerine, yaşlarına ve mekânlarına ayrı ayrı değinen Solnit’in yapıtı bir kaybolma, bulma ve tekrar kaybolma döngüsü. Öyle ki kitabın içerisinde de yazarın anlattığı tarihi, coğrafi, kültürel ve felsefi hikâyelerin arasında gezinirken daima başka açık kapılar buluyor ve oralarda kaybolmayı arzuluyorsunuz. Solnit kaybolmayı öğretmiyor, bildiği kaybolma yöntemlerini ve kaybolma hikâyelerini, kaybolmanın bir arzu olduğunu dair fikirlerini anlatıyor. Hiç kaybolamamanın bir çaresizlik olduğuna değiniyor ve adeta sizi siz yapan şey kaybolduğunuzda bulduklarınızdır diyor.

Kendi ailesinin köklerini araştırma merakıyla tarihçi olduğundan bahsediyor Solnit, ailesinin hikâyesini anlatırken hikâyenin uzandığı coğrafyaları, kültürleri, dilleri de anlatıyor. Kitabın içerisinde yer alan kabilelerin, kişilerin, kültürlerin ve dillerin kaybolma hikâyeleri size sizi de merak ettiriyor. Nereden geldiğinin ve nerede kaybolduğunun elbette önemli olduğunu ve insanın bilmediği tek şeyin kendisi olduğunu dile getiriyor. Bir yerden sürgün edilen insanların yerleşmek zorunda kaldıkları coğrafyanın kültürünü orada yaşayanlardan daha çok benimsediklerine, tekrar sürgün edilme korkularına ve bir ömre birden çok sürgün sığdırmak zorunda kalan insanların hafızalarının kendi kendilerini nasıl yok ettiklerini anlatıyor. Bir yere ait hissetmek için anılara duyulan ihtiyacın ve iğretiliğin çaresizliğine ve o çaresizlikle insanın kendini anlatamadığını anlatıyor. Kendi yolculuk merakıyla atalarının durmadan sürgün edilişleri arasında bağlar kuran yazar, adeta bir aile diziminden kendine düşenleri okurla paylaşıyor.

Bir kaybolma sözlüğü de denebilir kitaba. Kaybolmanın uçsuz bucaksız çölünde gördüğünüz mavi ufukta bir sürü kelime ve kavram getiriyor zihninize. Aileden aşka, aşktan doğaya, doğadan varoluşa, varoluştan ölüme kadar her biri ayrı ayrı incelenen kavramların ve anlatılan hikâyelerin her biri içinizde hiç bilmediğiniz bir yere hiç bilmediğiniz bir hisle çarpıyor. Hüzünlü bir kitap Kaybolma Kılavuzu, şiir tadında. Yazarın anlatma üslubu ve çevirisi ayrıca etkiliyor.

kaybolma

Kaybolma Kılavuzu Rebecca Solnit’in ne kadar iyi bir anlatıcı olduğunun adeta göstergesi. Bilgisinin, birikiminin yanı sıra anlattığı hikâyelere kattığı duygu ve oradan yaptığı çıkarımlar ile kitap bir yol gösterici. Önce zihninizde birçok kelimeyi kaybetmenizi ve yeniden bulmanızı sağlıyor Solnit algınızla bakış açınızla oynuyor ve sonunda eve dönüyor. Galiba insan kaybolduğunu ancak eve dönünce anlıyor…

Kaybolma Kılavuzu‘nun dışında Yakındaki Uzak ve Bana Bilgiçlik Taslayan Adamlar aynı yayınevi tarafından yazarın Türkçe olarak yayımlanan diğer kitapları olarak meraklı okurun ilgisini bekliyor…

http://t24.com.tr/k24/kitap/kaybolma-kilavuzu,43

 

Ayıkladıklarım…

AKP iktidarı ve o iktidarı destekleyen resmi, özel ve sivil kurumlarla belediyeler bir süredir bu iktidarın kültür ve sanat temelini oluşturmak amacıyla, fotoğraf sanatına önem vermiş gibi gözüküyorlar. Bu amaçla belediyeler, valilikler, kalkınma ajansları gibi kurumlara fotoğraf yarışmaları düzenletip kendi ideoloji ve iktidarlarını destekleyen bir altlık oluşturmak istiyorlar. Böylelikle fotoğraflara konu olan türbanlı kızlar, camiler, medreseler, türbeler, ata sporu olarak kabul edilen cirit ve yağlı güreş sahneleri, yemek, giysi ve eski zanaatlar gibi geleneksel motifler; kısacası eskiye dair ne varsa onların üzerinden bir kültür sanat belleği oluşturmaya çalışıyorlar.

Bugün bu amaçla üç ayrı belediye tarafından düzenlenen üç ayrı fotoğraf yarışması kapsamında ödül kazanan ya da sergilemeye değer bulunan fotoğraflar arasından ayıkladığımız ve bu özellikleri içermeyen  fotoğrafları sizlerle paylaşmak istiyoruz. 

99-330-tfsf-2ujFX
Ersin Berk – “İstanbul
262-327-tfsf-FENtD
Ahmet Burak Güralp – “Biber Kurutma
263-327-tfsf-FV0Hy
Metin Burak Kınacılar – “Gaziantep Garı

320-333-tfsf-QIK7h

391-327-tfsf-zRoQ6
Murat Kaplan – “Kış ve Kalaycı
424-330-tfsf-KFP4T
Nuri Çoban – “Kış
505-327-tfsf-v7igq
Kemal Özkılıç – “Biber Kurutma
511-327-tfsf-9ZoRY
Mehmet Necati Demirayak – “Uzun Yol
512-327-tfsf-6C45G
Salim Şimşek – “Rumkale
589-330-tfsf-qntI5
İbrahim Arslan – “Nazilli
648-330-tfsf-tGcNc
Kazım Kuyucu – “Minareler Şehri Konya
984-327-tfsf-1J8BU
Caner Başer – “Bulgur
996-327-tfsf-Bb6OY
Tarık Kara – “Köy
1141-330-tfsf-KCebD
Ahmet Turan Kural – “Cennet Türkiye

1261-327-tfsf-zRm5X

1382-327-tfsf-6tTkI
Ahmet Küçükaydın – “Sabah
1382-327-tfsf-7Qtuo
Ahmet Küçükaydın – “Sis
1382-327-tfsf-gtphm
Ahmet Küçükaydın – “Kardan Adam
1457-327-tfsf-9eUpZ
M. Halil Üstev – “Pencereden Bakış
1762-330-tfsf-pptrK
Seyit Konyalı – “Günbatımı
1976-330-tfsf-fJYJG
Mehmet Aslan – “Çay Hasadı
2324-327-tfsf-gG6kS
Ayhan Güven – “Pedal
2706-330-tfsf-I9jQO
Sait Nuri Tetik – “Trabzon
2910-327-tfsf-Amh9q
Fırat Kıztanrı – “Ray
2910-327-tfsf-j9ZRI
Fırat Kıztanrı – “Gar ve Kar
3821-330-tfsf-OJXQd
Cengiz Çırpan – “Bursa Yamaç Evler
4378-327-tfsf-OvjCf
Yılmaz Topçu – “Bulgur
4810-327-tfsf-ayVDE
Fatih Mehmet Asya – “Kış Yalnızlığı”
4810-327-tfsf-BgInZ
Fatih Emre Asya – “Aşk Karı Eritir
4810-327-tfsf-YkZ87
Fatih Mehmet Asya – “Beyaz Cennet
5636-330-tfsf-MJdbK
Sacit Bulut – “Akgerdanlı Ötleğen
14913-327-tfsf-7PEJz
Mehmet Ali Baz – “Kırkayakta Kar
14913-327-tfsf-AiBKR
Mehmet Ali Baz – “Kartopu Savaşı
14913-327-tfsf-F4jAm
Mehmet Ali Baz – “Siste Yürüyüş
24215-327-tfsf-067uL
Merve Temiz – “Kış
27059-327-tfsf-t24oG
Osman İnce – “Rumkale
29848-327-tfsf-xVg8F
Onur Taşkınsoy – “Gökyüzüne Uzanan Ağaç
30958-327-tfsf-DSCqB
Duyguhan Güralp – “Bastık Yapımı
30958-327-tfsf-pmLaR
Duyguhan Güralp – “Sonbahar Zamanı
34856-327-tfsf-OHbHV
Ekrem Ceren – “Kurutma Ailesi
36710-327-tfsf-E1Ksf
Ramazan Haskanlı – “Kar ve Adam
36710-327-tfsf-i87bz
Ramazan Haskanlı – “Kadın ve Bisikletli
45711-327-tfsf-8jx00
Nazlı Elif Kocabıyık – “Kar ve Kadın
45711-327-tfsf-ffRGX
Nazlı Elif Kocabıyık – “Kar Adam
54405-327-tfsf-yaHuy
Sinan Türkmen – “Biber Kurutanlar
66056-327-tfsf-DTxPY
Çiğdem Zelzele – “Hacıarslan
66268-330-tfsf-ef5ib
Hüseyin Yıldız – “Çarpanak Adası

Mahalleleri yeniden yapılandırmak…

Ali Rıza Avcan

Yaşadığımız büyük kentlerde, özellikle de tarihi dokunun yoğun ve yaygın olduğu ya da çarpık ve düzensiz yapılaşmanın hızla gerçekleştiği yeni yerleşimlerdeki mahallelerin yönetimi, çağdaş yönetim anlayış ve yöntemleri açısından oldukça sorunludur.

Bir mahallenin alansal büyüklüğü, barındırdığı gündüz ve gece nüfusunun miktarı ile bu iki nüfus arasındaki fark, sahip olduğu altyapı ile yapı stokunun niteliği, kentin bütünü ve çevre mahallelerle kurduğu ilişkiler, yurt içi ya da dışı göçe açık olup olmadığı gibi temel özellikler o mahallenin yönetimini olumlu ya da olumsuz anlamda etkileyen temel unsurlardır.

kadifekale117

Bir ilçe ya da belediye sınırları içindeki mahalle sayısının İzmir’in Konak ilçesinde 113’e, Karabağlar’da 58’e ulaşması, bir mahalle büyüklüğünün diğerinden 183 kat daha büyük olması (Konak, Umurbey mahallesi: 1.716,024 km², Konak, Şehit Nedim Tuğaltay mahallesi: 0.009365 km²), gece nüfusunun Konak ilçesinin Akdeniz, Oğuzlar, Tan, Yıldız ve Kurtuluş mahallelerinde olduğu gibi sıfır düzeyinde gerçekleşmesi, Ferahlı mahallesindeki bina sayısı 2.271’e ulaşırken İmariye’de bu sayının 3’e, Namazgah’ta da 4’e inmesi gibi örnekler o mahallelerin nasıl zor yönetileceğini somut bir şekilde ortaya koymaktadır.*

Ayrıca her bir mahallenin alan, nüfus, altyapı, toplumsal çeşitlilik ve gelişmişlik gibi değişik ölçeklerde diğerinden büyük farklar taşıması durumunda, merkezi ve yerel yönetimler tarafından sunulacak kamu hizmetleri arasında da adil, dengeli ve etkin bir dağılımın sağlanması mümkün olmayacaktır.

Mahallede yaşamayı ve yönetmeyi zorlaştıran bu gibi durumların ortaya çıkması durumunda akla gelen en akıllı çözüm yöntemlerinden biri, bütün bu alt yerleşim birimlerini diğerleri ile ilişkileri boyutunda yeniden yapılandırmak olabilir.

O nedenle de, ilçe sınırları içindeki tüm mahalleleri birbiriyle kıyaslayarak aralarında adil ve etkin bir denge oluşturmak; ayrıca bu işlemi daha üst düzeylere çıkararak yeniden yapılandırılacak mahallelerin, o ilçenin bütünü ve çevre mahallelerle ilişkileri düzleminde analiz edilip değerlendirilmesi gerekebilir.

Tabii ki, bütün bu düzenlemelerin -ülkemizde sıkça yapılanın aksine- politik kaygılardan uzak bir şekilde; o mahallelerde yaşayan insanların sahip olduğu toplumsal, ekonomik, tarihi ve kültürel değerleri, mahalle halkının görüş, düşünce, öneri ve eleştirilerini; ayrıca, onların daha rahat ve kolay yaşamalarını sağlayacak koşulları dikkate alarak yapılması gerekir. 

Bu yeniden düzenlemenin yapılamaması durumunda akla gelecek diğer bir yöntem de, Brezilya’nın Porto Alegre kentindeki katılımcı bütçe uygulamasında olduğu gibi mahalleleri belirli ortak özellikler boyutunda bir araya getirerek bölge ya da semt ölçeğinde birleştirmek olabilir.

Örneğin, yine İzmir’in Konak ilçesini düşündüğümüzde, Basmane ya da Kadifekale bölgesindeki mahalleleri bir araya getirilerek tüm hizmetlerin o mahallelerin oluşturduğu semt ya da bölge birlikleri düzeyinde görülmesi sağlanabilir.

Böylelikle hizmetle, hizmetin sunulduğu mekan arasındaki doğru, etkin ve verimli bir ilişkinin kurulması sağlanabilir.

Ayrıca, geçerliliğini kaybetmiş bir mahalle bölümlemesinden vazgeçerek yeni oluşturulacak semt ya da bölge düzleminde halkın yerel hizmetlerin finansmanına katılımını hedefleyen katılımcı bütçe uygulamalarına geçilmesi için uygun bir ortamın yaratılması da mümkün olabilir.

Tabii ki öncelikle, Konak Belediye Meclisi’nin yıllar önce önüne gelen mahallelerin yeniden yapılandırılması konusuna el değdirmediği gibi, bu sorunun çözümünden korkulmaması, konunun üstüne cesaretle gidilmesi, muhtarları ve siyasetçileri ürkütmemeyi amaçlayan bu tür idare-i maslahatçı alışkanlıklardan vazgeçilmesi gerekmektedir.

Sinan Kılıç 002
Fotoğraf: Sinan Kılıç

Evet, Konak, Karabağlar, Bornova, Bayraklı, Karşıyaka gibi ilçelerde ve aynı sorunu yaşayan diğer ilçelerde belediye, kaymakamlık ve valiliklerin mahallelerin yeniden yapılanması konusunu acilen ele alması gerekmektedir…

İzmir Enternasyonal Fuarı‘nın uluslararası bir kültür-sanat festivaline dönüştürülmesi önerimizde olduğu gibi; biz, bu konuda ön açacak olan kent yöneticilerine yine “Ha, cesaret!” diyelim…


* Sayısal veriler, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait Üç Boyutlu Kent Rehberi‘nin 16 Nisan 2018 tarihinde güncellenen veri tabanından alınmıştır.

Sözlük’ten: Kentleşme*

Ruşen Keleş

Kentleşme, tıpkı gelişme, büyüme, çağdaşlaşma gibi bir değişim sürecini anlatan bir kavramdır. Bu niteliğiyle, ‘kentleşme’den kent olmayan yerleşim yerlerinin kent olarak tanımlanabilecek yerleşim yerleri durumuna gelmeleri sürecini anlamak gerekir. Kentbilim Terimleri Sözlüğü‘nde, kentleşme şöyle tanımlanmıştır: “İşleyimleşmeye (sanayileşmeye) ve ekonomik gelişmeye koşut olarak kent sayısının artması ve kentlerin büyümesi sonucunu doğuran, toplum yapısında artan oranda örgütleşmeye, uzmanlaşmaya ve insanlar arası ilişkilerde kentlere özgü değişikliklere yol açan bir nüfus birikimi süreci” (Keleş, 1998). Bu tanım da göstermektedir ki, kentleşme durağan değil, devingen bir toplumsal olgudur. Tanımın içinde yer alan öğelerden her birinin, belli bir zaman dilimi içinde nereden nereye gelmiş oldukları, kentleşmenin hızını, yönünü ve özelliklerini belirler. Kentleşmenin tarımsal üretimden daha ileri bir üretim düzeyine geçiş olarak tanımlanması, onun ekonomik niteliğinin ağır basmakta olduğunu gösterir. Bu geçiş süreci içinde, üretim etkinliklerini denetleme işlevi giderek artan oranda kentlerde toplanır; kentler alan olarak genişler ve nüfusunun yoğunluğu da artar. Genellikle benimsenen tanım çerçevesinde kent sayılan yerlerin sayısı da çoğalır.

3821-330-tfsf-OJXQd
Fotoğraf: Cengiz Çırpan, “Bursa Yamaç Evler

Demografik, ekonomik ve sosyo-kültürel boyutlarıyla kentleşme belli bir süre içindeki değişmeyi anlatmaktadır. Bir ülkenin kentleşme düzeyi ya da kentleşme oranı, belli bir tarihteki kentleşme durumunu durağan olarak anlatmakta olmasına karşın; kentleşme hareketi, belli bir süreci ve o süre içinde kentleşme oranındaki değişmeyi simgelemektedir (Keleş, 2010).

Geçmiş yüzyıllar içinde, sömürgecilik hareketleri, kaynakları sömürülen az gelişmiş ülkelerin kimi kentlerinin yapay olarak ve alabildiğine büyümesine yol açan etkiler yapmıştır. Güneydoğu Asya’nın ve Latin Amerika’nın kimi kentleri, bu sömürü ilişkileri sonucunda, dışarıya kaynak aktaran araçlar durumuna gelmişlerdir. BU işlev nedeniyledir ki, Hongkong, Shangai, Calcutta, Bombay, Buenos Aires ve Rio de Janeiro gibi gelişmekte olan ülkelerin kentleri, yerli ve yabancı iş adamlarının yığıldığı, ekonomik gelişme düzeylerinin başa çıkabileceğinden daha büyük anakentler olmuşlardır. Kimi yazarlar böyle bir kentleşmeyi “bağımlı kentleşme” olarak adlandırmışlardır. Benzer bir durum, bir tür yeni sömürgecilik ilişkilerinin ve küreselleşmenin sonucu olarak günümüzde de kentleşmenin oluşumunu büyük ölçüde etkilemektedir. Sermaye hareketlerinin önündeki bütün engelleri her çareye başvurarak kaldırma çabaları ve küreselleşme, kültür, tarih, doğa ve çevre değerlerini yok etmek bahasına da olsa, kentlerin yapay bir biçimde alabildiğine büyümesine yol açmaktadır. Örneğin, “İstanbul’u pazarlamak“tan söz edenler ve İstanbul’un bir dünya kenti olması özlemini besleyenler için, kentin büyümesine dolaylı ya da dolaysız yöntemlerle sınır koymaya gerek yoktur.

Öte yandan, günümüzde, kentleşme gelişmiş ve sanayileşmiş ülkelerde ve gelişmekte olan ülkelerde benzer koşullar altında gerçekleşmiyor. Az gelişmiş ülkelerin kentleşmesinde dikkatimizi çeken özellik, o ülkelerden çoğunda kentleşmenin ciddi bir sanayileşmeye dayanmaksızın gerçekleşmekte olmasıdır. Bunun sonucu olarak, çalışan nüfusun daha çok ekonomik gelişme açısından büyük katkıları olmayan hizmet dallarında yığılması ya da işsizlerin ve gizli işsizlerin ekonominin belirleyici özelliği durumuna gelmesidir. Bu yönden, geçmiş yüzyılların kentleşmesiyle, günümüzde az gelişmiş ülkelerde gözlemlediğimiz kentleşme türleri birbirlerinden kesin çizgilerle ayrılabiliyor.

Gelişmekte olan ülkelerde kentleşmenin daha çok köylerden kentlere yönelen göçlerle beslendiği kanısı yaygındır. Bununla birlikte, kentlerin nüfusça büyümesinin ardında göçten başka etmenlerin de bulunduğuna ilişkin değerlendirmeler görmezden gelinemez. Bunların başında da, kentlerin nüfusunun doğal artışlar sonucunda da artmayı sürdürmekte olması gelmektedir. Kentleşmeyle birlikte ailelerin edinme eğiliminde oldukları çocuk sayısında bir azalma olacağı beklentisi çoğu kez gerçekleşmemekte, çok sayıda çocuk sahibi olma eğilimi kentte de varlığını sürdürmektedir. Sağlık koşullarındaki iyileşmenin de etkisiyle ortalama ömrün uzaması, ölüm oranlarının azalması, göçün kentleşmedeki payının giderek azalmasına yol açmaktadır.

Kent 235
Havadan Delhi, Hindistan

Kentleşme söz konusu olduğunda çoğu kez kullanılan “çarpık“, “sağlıksız” ve “dengesiz” kentleşme terimleri üzerinde de kısaca durmakta yarar vardır. BU sıfatlarla kentleşmenin anlatılmak istenen özellikleri birkaç noktada toplanabiliyor. İlk bakışta değer yüklü sözcükler olarak görünmelerine karşın, kentleşmenin gelişmekte olan ülkelerde ve Türkiye’de taşıdığı özellikler açısından bakıldığında, bu niteliklerle şu noktaların anlatılmak istendiği görülür: Kentleşme, ekonominin köyden kente göçenleri özümseme gücünden daha hızlı ilerlemekteyse, burada bir çarpıklık var demektir. Bunun belirtileri, kente göç edenlerin işsiz kalmaları, ya da verimli olmayan ayak işlerinde çalışmalarıdır. Öte yandan, kentleşme, kamu yönetimlerinin de katkısıyla yükselen arsa değerlerinin kimi toplum kümelerince paylaşıldığı bir rant yaratma ve paylaştırma düzeni yaratmışsa, burada da çarpık ve sağlıksız bir durum karşısında bulunuluyor demektir. Üçüncü olarak da, anakentlerde, varsıl ve yoksul semtlerde yaşayanlar ölçünleri birbirleriyle kıyaslanması olanaksız kamu hizmetlerinden yararlanmak zorunda kalıyor ve her gün kendi göreceli yoksunluklarının ayırdına biraz daha çok varıyorlarsa, bundan doğan sosyo-kültürel ve psikolojik sonuçlar karşısında, kentleşmenin çarpık, sağlıksız ve dengesiz olmadığından söz edilemez. Son olarak da, nüfus ve ekonomik etkinlikler, yatırım olanaklarına koşut olarak, daha çok gelişmiş bölgelerde toplanıyor ve kan yitiren bölgeler kentleşmeyle birlikte ekonomik az gelişmişliğe mahkum duruma geliyorlarsa, yine burada da dengesiz ve sağlıksız bir kentleşmeden söz etmek abartma olmaz. Sonuç olarak, bu nitelikleri taşıyan kentleşme türlerine çarpık, sağlıksız ya da dengesiz kentleşme denilmesi bir değer yargısı yapmanın ötesinde, gerçeğin anlatımı olarak adlandırılabilir.

Kaynaklar

Keleş, R. (1998). Kentbilim Terimleri Sözlüğü, s. 80;

Keleş, R. (2010). Kentleşme Politikası, İmge, Ankara, (11.Baskı), s. 28


.

* Ersoy, M. (Der.) (2016) Kentsel Planlama, Ansiklopedik Sözlük, Ninova Yayıncılık, s. 212

 

Zamanın Kelimeleri – Yeni Türkiye’nin Siyasi Dili

Kitabın Adı: Zamanın Kelimeleri – Yeni Türkiye’nin Siyasi Dili

Yazarı: Tanıl Bora

Yayınlayan: Birikim Kitapları

2. Baskı, İstanbul, 278 sayfa.


Kitabın Tanıtımından

Yerli ve millî… Yeni Türkiye… Benim esnafım… Kimse kusura bakmasın… Büyük resmi görmek… Fıtrat… Algı operasyonu… Ölü ele geçirme… Hassasiyetlerimiz… Hegemonya… Samimiyet… Hayırlı olsun… Sıkıntı yok… Paralel… Herkesi kucaklamak… Kadim… Medeniyet denen… Kurumları yıpratmak… Restorasyon… Marjinal… Fitne… Sadakat… İtibar… Çift başlılık… Durmak yok… Sen kimsin… Biz, yaparız!… Gereği yapılır… Bedel… Kurunun yanında yaş… Manidar… Üst akıl… İltisak… İhbar celbi… Kayyım… Hiç farkı yoktur… İstifa… Merhamet…Olağanüstü… Şehitler ve şahitler… Bizim kültürümüzde yok… Malazgirt… Bayrak… Mehter… Dokunulmazlıklar… Öfke etiği… Kınama etiği… Mağdur… En doğal hakkım… Tahrik hakkı… Güruh… İbn Haldun… Felaket…

Tanıl Bora, Zamanın Kelimeleri’nde yakın tarihin siyasal hayatında döne dolaşa tekrarlanan deyim ve söyleyişlerin, sloganların, kalıp sözlerin izini sürüyor. Sorgulanmadan kullanılan kelimelerin ve söz kalıplarının, kimi zaman nasıl “iktidarın lâfları” olmaktan da çıkıp doğallaştığını, hatta bazen muhalefetin de ezberine yerleştiğini ortaya koyuyor.

Kelimelerin, lâfların cari anlamlarına ve işlevlerine bakmanın, zihniyet repertuarı oluşturmaya yarayabilecek bir yanı var. Bir ideolojik anlam haritası çizme çabası. Yanı sıra, bu kalıp sözlerdeki başka imaları, bazen yitik anlamları aramaya açılıyor.


Kelimeler, mevcut bir içeriği boca ettiğimiz bir kova veya fıçı değil. Kelimeler kaynaktır, pınardır. Anlamları sadece taşımaz, onlara şekil verir, onları yoğururlar. Kelimenin kaynağındaki unutulmuş üçüncü beşinci anlam, bazen onun carî harcıâlem kullanımının sakladığı bir sırrı ele verebilir. Aynı kelime, bir siyasî bildiride farklı, bir iddianamede farklı, medya bülteninde farklı, gündelik kullanımda ayrı bir türlü bükülebilir. Onların tersini yüzünü çevirip bakmayı ihmal etmemeli. Kelimeleri ‘kaptırmamalı’. Kelimelere edebî bir alâkayla ve aşkla bakmayı, sadece edebiyat uğraşına mahsus saymamalı. Bu yazılarda, kelimelere merakla ve evet, aşkla yaklaşmanın, pekâlâ politik bir anlamının olduğu fikrinin peşindeyim.”

9414_RnHyf_1517513233