Kendisinden öğrendiklerimiz, hayatımıza yön verdi. Eğer bütün öğrencilerin, onun gibi öğretmenleri olsaydı, Türkiye bambaşka bir yerde olurdu. Yazısında bahsettiği ‘toplumsal sorumluluk duygusu‘ içimde öyle yer etmiş ki, bazılarının tüm yadırgamalarına ve engellemelerine rağmen, bu duyguyu sürdürmeye çalışıyorum. Yaşadığım sürece de onun izinde giderek, toplumun sağlıklı gelişimi ve bilinçlenmesi için çalışacağıma söz veriyorum.
Değerli hocam Doğan Kuban’ın Nisan 2016 tarihinde, 90. Yaş günü için kaleme aldığı ve çok etkilendiğim yazısını, sizlerin de okuması için aşağıda paylaşıyorum.
Mihriban YANIK
“Sevgili Dostlarım,
Bu yemekli toplantıyı sizleri görmek ve bir arada eski günleri, daha doğrusu, 1926’dan bu yana süren bir yaşamı(90 yıl olmuş!) hiç unutmak istemediğim aktörleriyle birlikte geçirmek için düzenledim. Sınıf arkadaşlarımın çoğu öldü. Öğrencilerimden ölen de çok oldu. Yaşlandıkça insanların yalnız kaldığını biliyorum. Fakat çalışmaya devam edenlerin yaşamdan tümüyle soyutlanmadığını da öğrendim. Bu dostluk mesajı vasiyet falan değil. Bu ülkeyi kurmak için genç yaşta çalışanların arasına genç yaşta katılmış biri olarak, artık boyutlarını bilmediğim, fakat anlamaktan vazgeçmediğim dünyada, geleceğe hala umutla bakmamı ve bir bakıma genç kalmamı sağlayan düşüncelerini sevdiğim insanlara anlatmak istedim.
İnsanlık tarihinin bana öğrettiği şu gerçeğe inanıyorum: Aklı olduğu için, insan canlıların en gelişmişi ve egemenidir. Fakat akıl iki tarafı keskin bir kılıç olarak çalışıyor. Yüceltici, iyilik ve güzellik dolu tarafı insan denilen süzme hayvanı yaratmış, uygarlık yolunu açmıştır. Aklın kötüye dönük yanı, insanı en tehlikeli hayvan türünden daha fazla kötülük yapan bir yaratığa çevirebiliyor. Dünyada sürüp giden cinayetler, açlık, eziyet, işkence, acımasızlık hayvanlarda olmayan, insan özellikleridir. İnsanı kendinden umutsuzluğa düşüren de budur.
Fakat tarihin öğrettiği bir süreç daha var: Akılın iyi yönü, uygarlık denilen düşünce ve yaratıların gelişmesini sağlamıştır. Haksızlığa ve yalana başkaldırışı ve yaratıcılığı ile bilim, felsefe, etik, edebiyat, sanat, musiki, tiyatro, opera, film üretmiş; insanlığı ilkelden uygara, toplumları despotluktan demokrasiye götüren yolda bu güne ulaştırmıştır. Bunun adı, çok yaygın olmasa da, uygarlık. Akıl sadece organik bir mekanizmadır. Tarih, aklın iyilikten yana çalıştığını kanıtlıyor. Fakat her zaman kötülük planlayabileceğini de gösteriyor. Bugünkü halimize bakarsak uzun sürede iyilik ağır bastı diyebiliriz.
Kapitalizmin ve savaşın devam etmesine karşın en uygar ve demokrat toplumların en zengin toplumlar olması önemlidir. Gerçi bunun arkasında zengini fakiri sömürme mekanizması işlemeye devam eder. Kanımca bunun temel nedeni yaygın olan cehaletin bazı toplumlarda olan egemenliğinin sürmesidir. Bu da daha iyi yetişmiş toplumların cahilleri sömürmesini kolaylaştırıyor.
İslam, dünyanın cahil toplumlarının 1,5 milyarlık en büyük bölümünü de barındırıyor. Dolayısıyla kaderi kölelik. Öte yandan Batı yani Avrupa ve bir oranda ABD, tarihin Rönesans’tan bu yana tanımladığı ve orada yoğunlaşan uygar ortam, bütün sömürü tarihine karşın, insanlık için birinci umut kaynağı olarak kalıyor. İkinci umut kaynağı birincinin sağladığı bu geçmiş perspektifi üzerinde Batı tarihinin sunduğu pozitif değişim potansiyelini göstererek insanların umutlarını ayakta tutuyor.
Fakat bu gelişmişliğe ulaşmak için İslam’da, Türkiye’de genel bilgi düzeyinin yükselmesi, bu bağlamda bilinçlenmiş bir politik irade ve yoğun entelektüel çaba gerekiyor. Fakat sıradan insanlar geçmişi tarihçi gözüyle göremezler. Günümüz büyük umutsuzluğa düşmüş milyarlık insan topluluklarıyla dolu. Fakir İslam toplumlarından kaçanlar Avrupa ve Amerika kapılarında kuyrukta.
Eğer umut varsa nasıl gerçekleşecek? Soru bu. İnsanlığın dünyaya bilimsel değil, mitos bulutları içinden baktığı çağlarda kimse umudunu yitirmemişti. Büyük destanlar, büyük dinler, ütopyalar bu umutları sergilerler. Bu bağlamda akıl kılıcının iyi tarafı her zaman insanın hizmetindedir.
Olasılıkla insan yaradılışının en büyük özelliği umutlu olmaktır. Buna yaşam iradesi de diyebilirsiniz. Neye inanırsanız inanın, yaratma yaşatmayı da içerir. Evrim, kişi temelinde olmasa da, insan türü bağlamında bunun pozitif sonucudur. Monoteist din geleneğinde de Tanrı insanlara bunu vadeder. Çağdaş insan geleceği bilimin olanakları içerisinde tanımlar.
Biraz da benim gibilerin hala bir temel görev olarak gördükleri “toplumu geleceğe hazırlama” konulu bir sorumluluktan söz etmek istiyorum. İnsanlar bugüne böyle bir sorumluluk bilinci içerisinde ulaştılar. Dünyanın her köşesinde gelecek için çalışan milyonlar var. Umudunu yitirmeyenlerden biri olarak, kiminizin ütopya olarak göreceği bazı düşüncelerimi size anlatmak istiyorum. Umut yitirmek, ‘Ne olacak halimiz?’ deyip, her gün yakınmak, ‘Gözlerimi kaparım, vazifemi yaparım’ diye emir eri gibi düşünmek, ‘Ellen gelen düğün bayram’ diyerek vurdumduymaz olmak, ya da kafası çalışmadığı ve azla yetindiği için sadaka ile yaşamak, çağdaş insana yakışmıyor. Cumhuriyetle doğmuş ve yetişmiş olmanın anıları ve etkisiyle, hala insanları aydınlatmakla görevli olduğumu düşünüyorum.
Sevgili Dostlar,
Benim yaşımda olanlar için bu dünya çok yeni ve farklı… Ne kadar gayret etsem, değişikliklerin farkında olsam da değişiklikleri izlemem, bu hıza, kalabalığa, insanların hoyratlığına alışmam olası değil.
İstanbulluyum. İstanbul’un tarihini yazdım. Ama bu kenti, eskiden yaşadığım mahalleler de dahil, tanımıyorum. Bana İstanbul’dan donuk hayaller ve şimdi yaşadığım Anadolu Hisarı ve Boğaziçi’nde görünce hala tanıyabildiğim birkaç yapı kaldı. İstanbul, bildiğimiz ya da uzman olarak tanımladığımız kent özelliklerini taşımıyor. Evrensel bir spekülasyon pazarı olarak görünüyor. Pazarın satıcıları bütün dünyadan. Alıcıları içinde de bütün dünya var.
Anadolu pek çok köşesinde yaşadığım ve her yöresini gezmiş bir mimarlık tarihçisi olarak, çok iyi bildiğim bir ülkeydi. Şimdi tanımıyorum. Hiçbir Anadolu kentini büyük bir kent olarak anımsamıyorum. Ankara, İzmir, Adana dışında. Bu bir tür yabancılaşma ve dışlanmış olma, toplumsal değişmenin doğal sonucu; dünya da böyle değişiyor.
‘Alienation’ ‘Yabancılaşma’ önemini hiç yitirmeyen bir deyimdir. Teknolojik iletişim, bilişimin değişme parametreleri, insanların izleyemeyecekleri kadar hızlı. Yüzyıl önce her yere eşeksırtında giden Anadolu köylüsü şimdi lüks otobüsler ve uçaklara özeniyor.
Türkiye’nin temel sorunlarından biri, köylü halkın kentlere göçü ve kentlileşememesidir. Bunun tarihi Cumhuriyet’ten bu yana, 1980’e kadar ilk aşama, 1980’den sonra ikinci aşama olarak değerlendirilebilir. Tabii ivmeler giderek çok hızlanıyor.
Kurtuluş Savaşı’nda fakir, kırsal, okuma yazması olmayan 10 milyon insan vardı. 1938’de Mustafa Kemal Türkiye’si idealleri, 100.000 kişilik bir Ankara’sı, yeni kurulmakta olan kurumlarıyla gelişmeye başlayan fakir bir köylü ülkesiydi. İkinci Dünya Savaşı’ndan paçasını zor kurtardıktan sonra, geriye bakmaya başlayan bu toplum, Amerika’nın eline düştü. Daha doğrusu 1945’ten sonra Amerika, kapitalist batılı dostlarıyla, kendine göre bir dünya planladı.
Benim kuşağım, bunlardan önce, devrimlerle birlikte, kırsal Anadolu’da yetişti.
1950’den sonra dışarıda kurgulu bir demokrasi bozuntusu ile Ordu arasında oynanan ve 1980 darbesine kadar süren bir süreçten geçtik. Sonra zorbalık, yeni kapitalizm ve kentleşme-kırsallaşma, sanayileşme karışımı bir az gelişmiş toplum sürecine girerek bugüne ulaştık.
Kent nüfusunun artması, yapı alanına indirgenmiş az yoğun bir sanayileşme, eğitilmemiş kırsal milyonlar aşamasından, on milyonlarca öğrenciye öğretim veren megalapois aşamasında bir toplum olduk. Son aşamada Türk toplumunun dünyanın önde gelen cahil toplumlarından olduğunu öğrendik. Uluslararası kapitalizmin zorunlu ortağı olarak, evrensel ekonomi piyonu görevini yerine getirmeye başladık. Dışarıdan güdülen yarı sömürge sisteminin sonuçlarını da her gün saklanmaya çalışılan cinayet listeleriyle birlikte okuyoruz.
Sevgili Dostlar,
Doksan yaşında bir adam dosyalarını dolaplara kaldırabilir. Kitaplarını okumaz. Oturduğu yerden dünyanı seyredebilir. Fakat bizim kuşak İslam dünyasında eşi olmayan bir Cumhuriyet Devrimi’nin içinde yetişip ona omuz veren bir kuşaktır. Bizi yabancı emperyalizmler değil, ona karşı çıkanlar yetiştirdi. Gerçi hiçbir ülkenin adamları tümüyle sütten çıkan kaşık değildir. İyisi de olur, kötüsü de. Ama sadece Türkiye Yirminci Yüzyıl İslam Dünyası’nda, hatta dünyada 1950’ye kadar örnek gelişme gösteren bir ülke idi. Bunu sonradan reddedenlerin kime ve neye uşaklık ettiklerini merak etmedim. Ama kendi ülkelerine çok zarar verdiler. Ülkenin geldiği durum bunu anlatmıyorsa, o tiplere davul zurna da az gelir.
Fakat ülkenin geleceği beni hala ilgilendiriyor. ‘Bu durum nasıl analiz edilebilir? Öncelikler ve yöntemler iyi niyetli aydınlar için ne olmalı?’ diye yıllardır düşünüyorum. Bunun sonucunda uymaya çalıştığım birkaç ilke geliştirdim. Umarım üzerinde düşünmeye değer. Kimi uzman ve aydınların sokaktaki adam gibi vurdumduymaz olmalarına, çaresizlik ve suçluluk hisleri duymalarına engel olabilir.
1. Geri kalmış toplumların üyesi ile olsalar, o toplumun yetiştirdiği, orada yaşayan, onun ekmeğini yiyen ve kendilerini uygar olarak görenlerin sadece kendi işleriyle ilgilenmeleri ve sürüp giden toplumsal haksızlıklardan kendilerini soyutlamaları insanlık onuruna aykırıdır. Bu tavır Osmanlı kul toplumunu batıran ve bugünkü yarı sömürge durumunu devam ettiren ilkel bir tutumdur.
2. Her düşünen insanın, toplumsal konumu, eğitimi, bilgisi ve duyarlılığı oranında çevresine doğru bildiğini anlatması önce akıl sonra vatandaşlık sonra da geleceğin yolunu aydınlatacak basit bir uygar insan çabasıdır.
3. Bu küçük aydınlık odakları toplum sinerjisini, insanların kendilerine ve geleceğe umutlarını korumaya yardım edecektir.
4. Kimse kendini yalnız hissetmemelidir. Bunun parti, dernek, çalışma grubundan öte ve onun üstünde bir insani dayanışma örneği olması gerekir.
5. Bu kanlı bir dayanışma formülü değil, bir insan hatta hayvan grubu da dayanışmasının çağdaş koşullar ve iletişim teknolojileri ortamında uygulaması olarak düşünülmelidir.
6. Ekonomik ve toplumsal rahatsızlıklar ve sayısız insanın sürekli yaşamına mal olan tehlikeler bütün ülkelerin kapısında ve Türkiye’nin içinde olduğu için hem korkup, hem tepki göstermemek haysiyetsiz bir tutumdur.
7. Dayanışma, geçmiş politik ideolojilerden, var olan örgütlerden değil, gerçek bir insan sevgisinden kaynaklanmalıdır.
8. Böyle bir davranışın yaşamınıza kazandıracağı yeni boyut, dışarıdan gelen bir işaretten değil, kendi insanlık bilincinizin kişiliğinizi ve varlığınızı zorlayan enerjisinden kaynaklanmalıdır.
9. Bu enerji tanımı güç bir insanlık ve sorumluluk duygusuna dayanıyor. Bu yaşımda buna sahip olmak mutluluk verici. Dostlarıma da tavsiye ediyorum.
Son Bir Gözlem
Hepsinden temel, sade Türkiye için değil, fakat her devlet için olmazsa olmaz iki çağdaşlık ölçütü var: Biri bilimsel düşüncede çağdaşlık, ikincisi öncül teknoloji üretiminde yeterlilik. Bunların müşterisi olarak kaldıkça büyük üreticilerin müşterisi yani kölesi kalacaksınız. Şimdilik müşterisiyiz. Bu, herkesin çok merak ettiği Osmanlılıktır.“
Henri Lefebvre, 1901’de Fransa’da doğdu. Sorbonne’da felsefe eğitimi aldı. 1924 yılında katıldığı “Philosophies” topluluğunda birlikte çalıştığı Politzer, Friedmann, Nizan gibi düşünürlerle birlikte 1928 yılında Fransız Komünist Partisi üyesi oldu. 1940’da Fransız Direnişine katıldı. 1958’de Komünist Parti’den ihraç edilmesinin ardından, Strasburg Üniversitesi’nde sosyoloji profesörü olduğu yıllarda Sitüasyonistlerle ilişki kurdu. 1947 yılında kaleme aldığı üç ciltlik Gündelik Hayatın Eleştirisi başlangıçta sessizlikle karşılansa da ilerleyen yıllarda birçok çevrede güçlü bir entelektüel etki yarattı. Lefebvre, bu çalışmasının yanı sıra, mekan konusunu toplumsal analizin, Marksist felsefe ve sol siyasetin gündemine taşıyan ilk düşünürlerdendir; metinlerine son yıllarda giderek daha fazla referans verilmesinin nedeni de budur.
Kentsel Devrim, Mekânın Üretimi ve Şehir Hakkı, 2. Dünya Savaşı’nın ardından bu alanda yapılan ilk kayda değer çalışmalar olduğu kadar güncel önemi giderek artan temel eserlerdir. Son çalışması Ritimanaliz ise 2017 yılında Türkçeye kazandırılmıştır.
20. yüzyılın bu önemli düşünürü, 1991 yılında Paris’te öldü.
Parçalı bilimler ve Kentsel Gerçeklik*
On dokuzuncu yüzyılda, gerçek bir bütünselliği kendi rasyonel sistemleştirme içine kapatarak geneli kavramaya çabalayan felsefenin karşısında, toplumsal gerçekliğin bilimleri oluşmuştur. Bu bilimler gerçekliği analiz etmek için parçalara böler; bu parçaların her birinin kendi yöntemi ya da yöntemleri, kendi sektörü ya da alanı vardır. Yüzyıl sonra, bu bilimlerin birlikçi bir gerçekliğe farklı ışıklar tutup tutmadığı ya da bu bilimlerin gerçekleştirdiği analitik parçalanmanın nesnel farklılıklara, eklemlenmelere, düzeylere, boyutlara denk düşüp düşmediği hâlâ tartışılmaktadır.
Şehrin, tarihçilerin, iktisatçıların, demografların, sosyologların araştırmaları dışında kaldığı ileri sürülemez. Bu uzmanlıkların her biri bir şehir bilimine kendince katkıda bulunur. Tarihin, şehrin doğuşunu aydınlattığı, özellikle de kent toplumu sorunsalını herhangi bir bilimden daha iyi ortaya koyabildiği zaten saptanmış ve doğrulanmıştır. Tersine, kentsel gerçekliğin bilgisinin, sadece tamamlanmamış olanı ya da geçmişi değil, olası olanı (ya da olasılıkları) ilgilendirdiğine de hiç kuşku yoktur. İşlevsel ve işlevselleştirilebilen ihtiyaçları dikkate alarak bir ticaret ya da kültür merkezi inşa etmek istersek, iktisatçının söyleyecek bir çift lafı vardır. Kentsel gerçekliğin analitiğine coğrafyacı, iklim uzmanı, botanikçi, müdahale eder. Genel ve bulanık bir kavram olan çevre, uzmanlıklara uygun olarak parçalara bölünür. Gelecek ve geleceğin koşulları konusunda matematiksel hesaplamalar olmazsa olmaz bilgiler getirir. Bununla birlikte, bu verileri bir araya getiren şey nedir? Bir proje, başka bir deyişle bir strateji. Diğer yandan, bir kuşku varlığını sürdürür, hatta doğrulanır. Şehir, gösterge ve işaretlerin, değişkenlerin ve parametrelerin, bağlantıların toplamı mıdır? Olguların, tariflerin, parçalayıcı olduğu için parçalı analizlerin toplamı mıdır? Bu analitik bölümlemelerin elbette bir kesinliği vardır, fakat söylediğimiz gibi, gerçeklik iskân edilebilir bir şey değildir. Bu sorun, uzmanlaşmış bilimlerin sorgulanmasıyla örtüşür. Bir yanda, genelin arayışı vardır; açıkça felsefi olmasa da felsefelerin yaklaşımını tuhaf biçimde hatırlatan bir yaklaşıma tek başına erişmeye çalışır. Diğer yanda, kısmi olan vardır; daha güvenilir ama dağınık veriler sağlar. Parçalı bilimlerden bir şehir bilimi çıkartılabilir mi? Olsa olsa, toplumun ya da “insan“ın ya da insani ve toplumsal gerçekliğin birlikçi bilimi çıkartılabilir. Bir yanda içeriksiz bir kavram, diğer yanda, kavramsız içerik ya da içerikler. Ya “şehrin”, mevcut haliyle kentsel gerçekliğin olmadığı, sadece bağlantı dizileri olduğu söylenerek “özne” yok edilir. Ya da genelin varlığı ileri sürülmeye devam edilir; kâh bir disiplin adına genelleştirmelerden söz ederek, kâh “disiplinlerarası” bir taktiğe bel bağlayarak genele yaklaşılır, etrafı çevrilir. Bölünmeleri aşan bir yaklaşım hariç, genelin kavranması söz konusu değildir.
Yakından bakıldığında, kentsel gerçekliği incelemiş olan uzmanların hemen her zaman (mantıken aşırılıkçı bir pozitivizm örneği hariç) genel bir temsili için içine kattıkları fark edilir. Bu uzmanlar, kentsel gerçekliğin bilgilerinin, kopukluklarının ve montajlarının toplamıyla yetinir, bir sentezden vazgeçemezler. Birer uzman olarak, analizlerinden -prensibini kendi uzmanlık alanlarından çekip aldıkları- nihai senteze gitmekte haklı oldukları iddiasında bulunurlar. Genellikle şehri (ve toplumu) bir organizma gibi algılarlar. Tarihçiler şehir denen bu kendilikleri bir “evrim“e ya da “tarihsel gelişim“e sıklıkla bağlamışlardır. Sosyologlar ise bunları, tıpkı bir “kolektif varlık” gibi, “toplumsal organizma” olarak tahayyül etmişlerdir. Demek ki, kendilerini bilgin -ve sadece bilgin- sanan uzmanlar tarafından hazırlanmış şehir temsillerine organiklik, evrimcilik, süreklilikçilik egemen olmuştur. Filozoflar kısmi olandan genel olana, keza fiili olandan hak olana bilmeden, kendi yaklaşımlarını gerekçelendirmeden atlıyorlardı.
Leszek Kolakowski_ve Henri_Lefebvre,_1971
Bu bir ikilem midir? Bir açmaz mıdır? Hem evet hem hayır. Evet, bir engel karşımıza çıkar, daha doğrusu, bir başka metafor kullanmak istersek, bir çukur açılır. Hayır. Engel aşılacaktır., çünkü yakında ortaya çıkmış bir pratik vardır, ki bu spekülatif sorunu ya da gerçek sorunun kısmi verilerini zaten aşar ve deneyimin ve bilginin, yani şehirciliğin bütün verilerini bir araya getirerek geneli kapsamaya yönelir. Burada söz konusu olan praksis üzerine felsefi bir bakış değil, şehircilik denen düşüncenin genel düzeyde pratiğe dönüşmesidir. Birkaç yıldan beri şehircilik, kısmi teknik ve uygulamaları (inşa edilmiş mekanın kuralları ve idaresi) aşarak, toplumun bütününü ilgilendiren ve kapsayan bir toplumsal pratik olma yolundadır. Bu toplumsal pratiğin eleştirel (elbette vurguyu eleştiriye yapan) incelemesi, bizatihi teorinin pratikten ayrılmasından kaynaklanan teorik bir güçlüğü teorinin çözmesini sağlar.
Toplumsal pratik olarak şehircilik (belli bir irdeleme ve eylem düzeyine erişmeden toplumsal pratik haline gelmiştir, nitekim bu düzeye de ancak politik stratejilerle yüzleşerek ulaşabilir), başlangıç evresini, kısaca disiplinlerarası diye adlandırılan evreyi geride bırakmıştır. Şehirci ya uyguladığı kısmi bilgilerden pratiğinde esinlenir, ya da genel bir gerçeklik düzeyindeki hipotez ya da projeleri eyleme geçirir.Birinci durumda, kısmi bilgilerin uygulamaya konması, bu bilgilerin nispi önemini belirlemeyi sağlayan sonuçlar verir; bu sonuçlar, boşlukları ve yetersizlikleri göstererek eksik olanı, bulunduğu yerde, deneysel olarak belirtmeyi sağlarlar. İkinci durumda, yenilgi (ya da başarı) varsayımlar içinde ideolojik olanları ayırt etmeyi ve bunların genel düzeyde tanımladıkları şeyi ortaya çıkarmayı sağlar. Dolayısıyla, bu, gerçekten de, “şehircilik” denen faaliyetin eleştirel incelemesidir; yoksa şehircilerin sözüne inanmak ya da önermelerinin ve kararlarının sonuçlarını tartışmadan kabul etmek asla söz konusu değildir. Özellikle, pratik ve teori (ideoloji) arasındaki kısmi bilgiler ile sonuçlar arasında farklar ve sapmalar gizli kalmak yerine öne çıkar. Aynı zamanda kullanımın ve kullanıcıların sorgulanması da ön plana geçecektir.
* Lefebvre, H. (2015), Şehir Hakkı, Sel Yayıncılık, İstanbul, ss. 55-57
“Türkiye işçileri kardeşlerim. 1 Mayıs bayramınız kutlu olsun.
Bu bayram en büyük bayramlarımızdan biri.
Bu bayramı siz Türkiye’de bugün çok ağır şartlar altında kutluyorsunuz, biliyorum. Ve siz de benden iyi biliyorsunuz tabi… Hayat pahalılığı, grev hakkınızın olmaması, sendika haklarınızın gayet dar bir halde bulunması…
Bütün bunlar Türkiye’de işçi sınıfının yaptığı savaşı, daha iyi günler görmek için yaptığı mücadeleyi zorlaştırıyor.
Lakin savaşa devam etmek lazım. Ben şuna kaniyim ki, Türkiye işçi sınıfı yalnız kendi sınıfi menfaatleri için değil, fakat Türkiye halkının büyük kurtuluşu için, milli bağımsızlığı için de yapılan savaşta ön safta olmaya devam edecektir.
Bir kere daha kardeşlerim, bir kere daha yoldaşlarım bayramınız kutlu olsun.”
9 yıl önce olmalı. Bir fotoğraf projemiz vesilesiyle, kent üzerine, kimlik üzerine düşünmeye, düşündürmeye, anlamlandırmaya ve imge üretmeye, üretilmesini teşvik etmeye çalışıyordum. Bu sırada elime geçen, kentle ve kimlikle lişkili olabilecek her şeyi de okuyordum. Bir gün, bir kitapta, psikiyatrist Dr. Fatih F. Karaman’ın aşağıdaki konuşmasına rastladım. 2006’da gerçekleşen “Kent ve Gençlik” başlıklı bir panelde yapmıştı bu konuşmayı ve çok net, çok akılcı ve berrak ama diğer yandan şiirli bir bakışı vardı, okudukça insanın zihni açılıyordu. Hem o proje atölyemizin katılımcılarıyla, hem de sonrasında yeri geldikçe başka fotoğrafçı arkadaşlarımla da paylaştım bu konuşmayı; ve gitgide, arada dönüp tekrar tekrar okuduğum bir başucu metnine dönüştü. Kendi fotoğraflarımda da, yürüttüğümüz atölyelerdeki üretimlerde de dolaylı izleri vardır söylediklerinin.
İçinde yer aldığı yayın, yaygın satışta ve kolay erişilen bir kitap olmadığından, bu metnin internette paylaşılabilir olmasını ne zamandır aklımdan geçiriyordum. Geçenlerde sevgili Ali Rıza Avcan‘la paylaştığımda, kendisi de düşüncemi destekledi; Fatih Bey’in eşi sevgili Güneş Erdil Karaman da, yayımlama izni için görüştüğümde, çok sıcak karşıladı, kendilerine buradan tekrar teşekkür ediyorum.
Yazı-konuşma, belirttiğim gibi, 2006 tarihli.
Sevgiyle, saygıyla ve bugüne dair öngörülerinin isabetliliğine hayranlıkla andığım Dr. Fatih F. Karaman, genç denecek bir yaşta, 2010’da yaşama veda etti, ama bizlere ve kente düşünceleriyle emek vermeyi sürdürüyor.
Konunun seçimi, daha ilk bakışta ilginç geldi. “Böylesi bir konuda psikiyatrist olarak ne söylenebilir?” diye kendime sordum ama… Psikiyatrist olarak kentle değil; kentten, aileden, sevgiliden, geçim zorluklarından, şiddetten, bağımlılıklardan, biyolojiden, genetikten bir şekilde etkilenmiş “hasta” insanlarla uğraşırız biz psikiyatristler. “Hasta” ya da “hastalıklarla” canınızı sıkmak istemiyorum ben!
Dolayısıyla psikoterapist yanımı; ruhu, onun irili ufaklı sorunlarını sözle, sözün içinden ele alan yanımı getirdim bugün buraya.
Bir de, böyle bir konuyu düşündüren, içimde yaslandığım, yararlandığım kendi kentlerimi, o kentlerde büyüttüğüm çocukluğumu, ilk gençliğimi, gençlik yıllarımı, anıları, izlenimleri, küçük yaraları, sevinçleri, beklentileri, özlemleri. Bunlarla buradayım, karşınızdayım.
Korkmayın bunların hepsini dillendirmeyeceğim.
Birincisi zaman yetmez; ikincisi, sıkmaktan korkarım!
Önce “kent benim açımdan, benim alanımdan nedir, nasıl görülebilir?” diye başlamalıyım sanırım söze. Bir kentte yaşarız. Yani içinde. Ama aynı zamanda kent dışımızdadır da. İzleriz, tadarız, koklarız, dolanırız. Bir içindelik ve dışındalık ilişkisi içindeyizdir yani. Hem kentin bağrındayızdır, hem de kentten bağımsızızdır ya da kent bizden bağımsız. Uzağına gittiğimizde özlediğimiz yer olur. Bir mekânı, havası, rengi, sesi bizi çağırır sanki kendine. Döndüğümüzde, özellikle yeniden karşılaşmanın başlarında, bir kavuşma duygusu sarar benliğimizi. Bir ürperti, bir telaşlı sevinç. Eve dönmüş gibi oluruz! Kent, özellikle doğulan, uzun süre yaşanılan, yeni yaşantıların kapısını aralayan kentler yaratır bu etkiyi. Eve dönmek duygusu.
Ev nasıl evim oluyorsa, kent de öyle kentim olur işte! Sahipleniriz.
Dolayısıyla bazı kentlerde, özellikle de çocukluğumuzun, ilk gençliğimizin, gençlik yıllarımızın geçtiği kentlerle aramızda bir duygusal bağ kurulur. Söz konusu bağ ve etkilenimler, nereye gidersek gidelim orada yeni yerle kurduğumuz ilişkide referans noktaları olarak işlev görürler. Eğer çocukluğunuz İstanbul’da geçmişse, bir kuzey kara kentinde bile her sokak köşesini döndüğünüzde bir deniz parçasının göz kırpmasını beklersiniz, ümit edersiniz, bilseniz de olanaksızlığını şaşırmayı beklersiniz. Çocukluğunuz İstanbul’da geçmişse, başka bütün kıyı şehirlerinde önce aynı deniz havasını koklamak ister ve sonra bir gün o kentin de ayrı bir kokusu olduğunu kabullenirsiniz, bu kokuyu da seversiniz!
Bizlerin yaşam boyu ayırdında olarak ya da (çoğunlukla) olmayarak yanımızda taşıdığımız böylesi kıstas noktaları vardır işte. Kişiliğimize, kimliğimize sızar, onu yapar, oluştururlar.
Tam bu noktada kentle kurulan, o kentte yeşeren öznel yaşamımızla ve bunun tekilligiyle ilgili en güzel dizelere sahip bir şiiri, Kavafis’in ‘Aynı Kentte’ adli şiirini okumak istiyorum. Şairler koca koca sözcükleri kısacık metinlere sığdırırlar. Bunun için şairdirler.
Dedim ”Bir başka ülkeye bir başka denize gideceğim
Bundan daha iyi bir başka kent bulunur elbet.
Yazgıdır yakama yapışır neye kalkışsam;
Ve yüreğim gömülü bir ceset sanki.
Aklim daha nice kalacak bu çorak ülkede.
Nereye cevirsem gözlerimi, nereye baksam
Hayatımın kara yıkıntıları çıkıyor karşıma,
Yıllarımı kıydığım boşa harcadığım.”
Yeni ülkeler bulamayacaksın,
Başka denizler bulamayacaksın.
Bu kent peşini bırakmayacak.
Aynı sokaklarda dolaşacaksın.
Aynı mahallede yaşlanacaksın;
Aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Bu kenttir gidip gideceğin yer. Bir başkasını umma.
Bir gemi yok, bir yol yok sana.
Değil mi ki hayatına kıydın burada
Bu küçücük köşede, ona kıydın demektir bütün dünyada.
Başlarken, kentle bir içindelik/dışındalık ilişkisinden söz etmiştim. Bu şiirin de yardımıyla, bunu biraz açıklamak istiyorum. Kentle kurduğumuz bu türden bir ilişkinin çok daha güçlüsünü biz bir başka yerde, başka bir ilişkide de yaşarız; annelerimizle… Yaşam yolculugumuz içlerinde başlar, dışlarında sürer, ama hep bir içindeliği/içindelik özlemini duyarız onlara karşı.
Dolayısıyla anne ile kent arasinda, annelik ile eğer bir sözcük türetecek olursam kentlik arasında bir paralellik kurabiliriz. Kentlilik demedim. Kentlik. Kentin işlevlerini, sunduklarını, verdiklerini ve bunların önemini vurgulamak için.
Kişiliğin oluşmasında, kendilik duygusunun gelişiminde, kişinin varoluşundan keyif duyabilmesi konusunda, iyi anneligin önemi üzerine belki çok şey duydunuz. Annelik bir kalkış durağı, yaşamın ilk durağı olduğu için dilimizin ucuna bunca sık geliyor. Anneyle başlayan yolculukta babaya gelmek, bu iki temel figürün yarattığı ortamda gelişip serpilmek. Bütün bir yaşam boyunca gereksinim duyacağımız temel yazılımları bu ortamda yüklemek. Sonra yola çıkmak.
Bu iki figürün sahne arkasıdır işte ev, sokak, mahalle, kent! Önce sahne arkasıdır diyelim, sonra zamanla, özellikle gençlikte, yer değiştirirler bir süre.
Bu bağlamda kenti, iyi bir kenti kentliği içinde tanımlamaya çalışsam, iyi anne-babalık nedir, bunu yanıtlamaya çalışırdım.
Örneğin, bir bebek yaşamının çok erken dönemlerinde annesinin yüzünü ayırt etmeye, başka yüzler arasında o yüzü gördüğünde ona tepki vermeye başlar. Ve yine çok kısa bir zaman sonra, bu yüzden yola çıkarak başka yüzleri incelemeye alır. Yüz dediğimde aslında sıradan bir yüze bakış ve onu tanıyıştan söz etmiyorum. Birbirine bakıştan, karşılıklı birbirinde, birbirlerinin aynalarında kendilerini izlemelerinden söz ediyorum. Bebek öncelikle annenin ve oradan yola çıkarak çevresindekilerin sarıcı, kuşatıcı, okşayıcı, keyif alıcı, dokunan, olacaktır. Söz konusu bakış (ya da kavrayış) şımartan ya da ket vuran, engelleyen veya dilediğini yapmasına olanak veren sınırsız bir bakış (ya da kavrayış) asla değildir. Güven duygusu sınırların gereğinden fazla olduğu ya da bir hiç sınırsızlık olduğu her iki durumda da yara alır çünkü. Sınırsızlık fazla dar sınırlar kadar ürkütücü ve kaygı vericidir. İyi anne-babalık hem bu ilgili kavrayış hem de uygun sınırları onun adına belirleyip koruyarak çocuğun (yaşamı deneyimlemeye başlayanın) bu sınırlar içinde kendini ve çevresini tanımasına, kendi kapasitesini keşfetmesine, öznelliğini duyumsamasına ve kendinden keyif alabilmesine olanak sunabilmek, onu özgürleştirebilmektir.
Kentten de iyi kentlikten de bunu anlıyorum ben. Bağrındakileri koruyan, gözetebilen, saran, onlara kendilerini tanıma, kapasitelerini kullanabilme ve geliştirebilme, sınırları (ortak yaşamın kurallarını) içselleştirip özümseyerek kendini keyifle var edebilme olanaklarını sunan ortak yaşam alanı ve işlevi olarak. Sosyal alan olarak içinde bireyselliğimi yaşayabildiğim ama bireyselliğimi söz konusu alanın korunması ve geliştirilmesinde yeniden ona döndürebildiğim/ dönüştürebildiğim yer olarak.
Eğer bir ayna metaforuyla anlatacak olursam, kente baktığımda hem kendimi görebilmeliyim hem de ona bakan diğerlerini ve bu diğerleriyle ilişkilerimi, ilişkilenmelerimi, bunların ortak sağduyuda inceltilerek oluşturduğu beraber yaşama kurallarını. Dolayısıyla kentin kendisini, onu geçmişten bugüne ve tasarım olarak geleceğe taşıyan kimliğini, bu kimliğin kendimde ve diğerlerinde yaşanılma, taşınılma, zenginleşme hallerini kavramalıyım aynada.
Çünkü kent ya da insan, kimliksizleştiğinde, öncelikle anlamlı ve tutarlı derinliğini yitirir ve sığlaşır. Oğuz Atay’a gönderme yapacak olursam bir ‘tutunamama’ olgusu ortaya çıkmaya başlar. Bir adresimiz vardır, bir adımız, telefon numaramız, nüfus bilgilerimiz, ama yer duygusunu, bir yerden olmayı, bir yere ait olmayı, kim olduğumuzu, neden bu olduğumuzu ve niye şu olmadığımızı, yani varlığımızı anlamlandırabilme yetimizi yitirmeye başlarız.
Ne yazık ki, ülkemizin son 30 yılı, hem kent hem de insan ölçeğinde bir kimliksizleşme/ kimliğini yitirme/bu boşluğu oraya buraya gelişigüzel yapıştırma ve bu yapışmalardan medet umma çabalarıyla geçti ve hala geçiyor. Ortak yaşam konsensüsü bozuldu. Ortak yaşamın üzerinde yükseleceği sağduyu kıstasları kemirildi ve yok edildi. Bu oluşan yeni görüntüde kimileri post modern bir dil okuyorlar. Yani modernitenin bütünlüklü, akıl ve birey üzerine kurulu söylemini olumlayarak aşan bir ”kim ne söylüyorsa kendisi için haklıdır ve var olmalıdır; bu bir tür zenginliktir, çeşittir, renktir…” yaklaşım dili! Hemen söylemeliyim: eğer bu bir postmodern dil ise, olsa olsa bunun yıkıcı, bozucu, bencil, kaprisli, tehlikeli bir versiyonu olabilir. Güzelim Kordon’a uzaydan görülebilecek bir Çin Seddi küçük modeli yerleştirebilmek bir sığlıktır. Dünyada ender bulunabilecek bir coğrafyaya, yani kocaman güzelim bir körfezi teraslayarak görebilen tepelere, modern ve lüks apartmanlar adi altında gelişmiş ülkelerde düşük gelirli sosyal tabakaya kentin belirli bölgelerinde yapımına izin verilen ucuz toplu konutlara benzeyen bir beton yığını oluşturmak bir sığlıktır. İzmir’in simgelerinden belki en önemlisi, Saat Kulesi‘nin, yeniden ve yeniden kaçıncı kez düzenlemelerle orada dursa bile artık fark edilmez hale getirilişi bir sığlıktır. Kızlarağası Hanı‘nın günden güne bir kumpir/söğüş/kebap/kokoreç sergisi haline gelişi bir sığlıktır. Bu kentin kuruluşunu, geçmişini günümüze taşıyan en önemli mekânın, Agora’nın şu an içinde bulunduğu konum bir sığlıktır. Bu sığlık bugün, başka birçok yerden sonra, Çeşme’de, Ege’nin en güzel koylarının olduğu beldede işbaşındadır. Çok yakın zamanda Karaburun yarımadasını ele geçirecektir.
Tek tiplilik! Eşyada, davranışta, insanda, yaşamda… Bu işte, sığlıktır ve tehlikelidir.
Özellikle gençler söz konusu olduğunda çünkü tek tiplilik, kargaşa ve çirkinlik duygusuyla yan yana, atbaşı gittiğinde, gencin olumlu özelliklerinin en ön sıralarında yer alan merak, ilgi, yaratıcılık, yaratımla keşfetme, keşfederek kendini ve başkalarını olumlayabilme ve bütünleyebilme kapasitelerini kemirmeye başlar. Bunları ortadan kaldırmaz. Tersine, merak, ilgi ve yaratıcılık insanoğlunun vazgeçilmez dürtülerine nesneler bulmaya ve dolayısıyla dürtülerin yarattığı ağırlık ve gerginlikten kişiyi olumlu ya da olumsuz uzaklaştırmaya yararlar. Gençlik, dürtülerin ağırlığının, gerginliğinin en yoğun duyumsandığı dönemdir. Dürtülerin olumlu kanallara akıtılabilmesi yalnızca o dürtülerin sahibi kişinin yapısal, ruhsal özelliklerine bağlı değildir. Ayni zamanda onun içinde yer aldığı yapının ona sundukları ya da sunamadıklarıyla da bağlantılıdır. Bu bağlamda gence (ya da kısaca insana, içinde barındırdığına) olumlu kanallar sunamayan bir kent, bir yapı, söz konusu merak, ilgi ve yaratıcılığın tehlikeli alanlarda sınanması ve deneyimlenmesine yol açar. Uyuşturucu orada yer bulur kendine. Her türlü şiddet orada serpilip gelişir. Ülkemizde çok yaygın olduğunu bildiğimiz cinsel ya da fiziksel taciz bu kentin, bu yapının içinde kendine uygun kovuklar bulur. Diyalog olarak söz bu yerde askıya alınır ve küfre, fanatizme, dogmatizme ve irrasyonel olana zemin oluşturur. Böylesi bir yerde mutsuzluk ve keyifsizlik gündelik yaşamın sıradan duygusu haline gelir ve pansumanı sevgisiz sevişme, tatsız tıkınma, anlamsız tüketim olur.
Dolayısıyla genç kentte (aynı ailesinde olduğu gibi), ona kendi kapasitelerini kullanabilme olanağı veren, uyumluluk barındıran, hoşgörülü, ılımlılık ve inceliği damıtmış, ama aynı zamanda kendi kimliğini oluşturmak istediğinde referans noktası ya da dayanak olarak kullanabileceği ortak yaşam kurallarını gözetebilen ve koruyabilen bir yapı arayacaktır. Kentin uyumu ve estetiği, düzeni ve hoşgörüsü, geçmiş ve gelecek kapılarının sezilebilirliği, gençte yere (yani kente) ve kendine sahiplenebilme olanağı, yeri (yani kenti) ve kendini koruyabilme, koruyarak zenginleştirebilme ayrıcalığı sunacaktır.
Kentler bizlerin, bizler kentlerimizin aynasıdır.
Kentler, aynalar gibi, yalan söylemezler; bizler kendimizi kandırabiliriz.
Kendimizi kandırmadığımızda, kentler de, kendimiz de, başka birçok şey gibi, özlediğimiz gibi olacaklar.
Bugünlerin yakın olması dileğimle.
Dr. Fatih F. Karaman (**)
(1959-2010)
Galatasaray Lisesi + Selçuk Lisesi
EÜTF…
Sonrasında Psikiyatri Uzmanlık Louis Pasteur Tıp Fakültesi Strasbourg/Fransa…
Uzmanlık sonrası 2 yıl aynı yerde uzman olarak çalışma…
Psikanalitik Formasyon + İnterkültürel Psikiyatri alanında formasyon aynı yerde başlıyor ve sonrasında Türkiye’ye geldikten sonra devam ediyor…
Paroles Sans Frontière adlı İnterkültürel Psikiyatri Derneğinin Kurucu Üyesi ve üyesi…
Halime Odağ Psikanaliz ve Psikoterapi Vakfı’ndan Psikanalitik Psikoterapi Sertifikası…
Fedepsy (Psikanaliz Federasyonu) ile intervizyon ve süpervizyon bağlantılı sürekliliği olan ilişki…
Yaklaşık 1997’den 2010 Eylül’üne dek serbest psikiyatri hekimliği ve psikanalist olarak çalışma…
NOTLAR:
(*) Bu metin, 2006’da Ege-Koop’un 22. Yılı vesilesiyle düzenlediği etkinliklerden biri olan “Kent ve Gençlik” Paneli’nde Dr. Fatih Karaman’ın gerçekleştirdiği konuşmanın yer aldığı “Kent Kültürü ve İzmir Toplantıları I-II” başlıklı kitaptan alınmıştır.
(Ege-Koop, Buca Belediyesi ve Yeni Asır Gazetesi İşbirliğiyle, 28.04.2006, Cuma, 18.00
DEÜ Buca Eğitim Fakültesi Konferans Salonu
Buca-İzmir)
(**) Konuşmanın yapıldığı tarihte, İzmir İl Sağlık Müdürlüğü Ruh Sağlığı ve
Sosyal Hastalıklar Şubesi Proje ve Eğitim Sorumlusu
Şair Metin Demirtaş, 1938’da Antalya’nın Elmalı İlçesine bağlı Akçay köyünde doğdu. İlkokulu köyünde okudu. Antalya Erkek Sanat Enstitüsü Torna Tesviye Bölümü’nden sonra Ankara Akşam Teknikerlik Okulu Makine Bölümü’nü bitirdi. Ankara Etlik’te, Ana Tamir Fabrikası’nda tornacı olarak çalışma yaşamına başladı. 12 Mart’ta ve 1988 yılında tutuklandı, Adana ve Ankara’da kısa süreli gözaltında tutuldu, bırakıldı ve yargılandı. Sırasıyla, Makine Kimya Endüstrisi, Ortadoğu Teknik Üniversitesi Fizik Atölyesi ve Ankara Fen Fakültesi Atom Araştırma Labaratuarı’nda teknisyen olarak çalıştı. Bir rahatsızlık sonucu sol bacağı üstten ameliyatla alındı. Yaşadığı bunalım sonucu bir süre doğduğu yörelere, kırlara çekildi. Bir ara demir atolyesi açtı. Daha sonra Antalya Köy-Koop Demir Sera Yapım Atölyesi, Antalya Belediyesi Hurma Şantiyesi’inde Teknisyen teknisyenlik yaptı. SSK’dan emekli oldu. 27 Eylül 2014 tarihinde yaşamını yitirdi.
İlk şiirleri Varlık Dergisi‘nde yayımlandı. İmece, Türk Solu, Yeni Adımlar, Militan, Sanat Emeği, Yansıma dergilerinde yayınlanan şiirleriyle tanındı.
1960’lı yıllarda devrimci şiir yazanlardan oldu. 1968’de Ulusal Kurtuluş Savaşı’na göndermeleri de olan, Che Guavera için yazdığı, aynı adı taşıyan şiirle tanındı. Bu şiiri için bir süre tutuklu kaldı. 12 Mart 1971’de de iki kez tutuklandı, aklanıp serbest kaldı.
Yugoslavya – Struga’da her yıl gerçekleştirilen Struga Şiir Akşamları Şenliği‘nde Hasan İzzet Dinamo, Arif Damar‘la birlikte Türkiye’yi temsil etti. Avustralya Kültür Bakanlığı ve Sidney Türk Halkevi’nin çağrılısı olarak, Nazım’ın 25. Ölüm Yıldönümü Anma Etkinliklerine katıldı. Sydney ve Melbourne’de Nazım’ın son eşi Vera ve Abazha yazar Fazıl İskender ile değişik toplantılarda Nazım ve şiiri üstüne konuşmalar yaptı. Şiirleri değişik dillere çevrildi.
Eserleri
1)Görüşme Yeri (1969)
2)Hazırol Kalbim (ilk kitabına yeni şiirlerle, 1978)
3)Hançer ve Lirik (eski kitaplarından seçmeler ve yeni şiirler, 1983)
10)Dağınık Satırlar: İçinden Şiir Geçen Yazılar (2000).
HADİ KALKIN Hadi kalkın Bir şeyler yapalım bu savaşa! Bir şeyler yapalım hadi kalkın! Önce şu pankartları atalım Sopaları kalsın. Gerçi güzel şey toplanmak Yeryüzü kardeşliğiyle alanlarda. Lanetlemek Emperyalizmi güzel şey. Fakat böyle şeyler kar etmiyor o canavara. Hadi kalkın bir şeyler yapalım bu savaşa! Bir şeyler yapalım hadi kalkın! Kuyruğuna basılınca bağıran Ekmeğine değilince havlayanlar gibi olmadan Kavrulmadan bizim de çocuklarımız napalmlarla Kurşunlarla delik deşik olmadan Hadi kalkın bir şeyler yapalım bu savaşa Bir şeyler yapalım hadi kalkın!.. Ankara, 1967
İÇERDEKİ OZANA Bir çiçek dal ucunda Halkıyla yuğurmuş mavisini Tam savuracakken havalara Tutup onu kilitlediniz Paslı kapı, taş duvarlara.
NAZIM’A Çınarlanmızda kolon vurdu Mapusanelerimizde yattı İnsanlığın ve barışın dostuydu Yurdumun gurbette ölen oğlu. O bizimdi, bizdendi. Kavgamızın en ön sırasında bulundu. Hasretlerin türlüsü Ayrılıkların kurşunuyla vuruldu. Onunla başlattık şiirin Halkçı, devrimci çağını. Bir şey yapamadık anısına. Bari koyalım doğacak oğullarımıza Çoğaltalım onun güzel adını. Ankara, 1968
CHE GUEVARA Bizim de dağlarımız vardır Che Guevara Bakma şimdi durgunsa, bir şahan gibi duruyorsa Yorgundur, savaşlar görmüştür, çeteciler barındırmıştır Yani satılmış değillerdir, hiç tüf ek patlamıyorsa. Alaçamın, mor meşenin ardına, silah çatıp yatmaya Bizim de dağlarımız vardır Che Guevara. Bizim de halkımız vardır Che Guevara Unutulmuş uzak tarlalar yalazında Sazıyla, türküleriyle kardeşliğe vurgun Bütün ulusların halkları gibi Ve yalnız büyük fırtınalarla kımıldayan Bizim de halkımız vardır Che Guevara. Bizim de ozanlarımız vardır Che Guevara Sağ çıkmış güneşsiz taş odalardan Y üreğiyle barışa, sevgiye yönelmiş Çelik öfke bir yanı, bir yanı uysal mavi Eğilmeden dimdik geçmiş demir kapılardan Bizim de güzel insanlarımız vardır Che Guevara. Bizim de delikanlılarımız vardır Che Guevara Yokluklardan biyol kopup gelmiş Üç zeytin, az ekmek üniversitelerde Düzen çarpar önce, alkol vurur Başkaldırırlar akılları suya erende. Çünkü Vietnam hepimizin Vietnam’ı Kongo hepimizin Kongo’su Bir kez özsu yürümüştür dallara Patlayacaktır ağır sancılarla karanlıklar Varmak için o güzel yarınlara Bizim de dağlarımız vardır Che Guevara. Ankara, Ekim 1967
TÜRKÜ Dövülmüş acıların örsünde Gürültüsüz türkü söyleyenleri seviyorum. Şimdi yurdun herhangi bir yerinde Kuşatılmış çalılıklar içinde bir gelincik Çarpışıyor kan içinde. Saklamamış kavgada yumruğunu. Sürülmüş buralara bu yüzden. Kıyıda, kuytuda kalanları Onuruyla sessizce ölüp gidenleri… Anılırsa her’hal bir gün Onların adlarıyla anılır doğum yerleri.
DENİZ’LERE Bütün silahlar üstünüze çevrildi. Sürüldü Made in U.S.A. marka kurşun namluya Başladı faşizmin kanlı sürek avı Kaldınız kavgada bir başınıza. Çünkü ne biz balığız, ne halk deniz daha. Siz yurdumun sevgili çocukları Verip kurtuluşun kavgasını Ölecek, öldürüleceksiniz. Bağlanıp kanlı bir mendil gibi gözlerinize Bağımsız Türkiye!..
BENİ ÇOCUKLAR KANATIR Beni çocuklar kanatır. Babaları götürülmüş evlerde Asılı salkımlardır Analarının eteklerinde. Çocuklar ki Hapishane önlerinde Görüş yerlerinde Bakışırlar kara oğlak gözleriyle. Ve anımsatırlar bana Güz ikindi sonlarının Işığı tozarken anızlarda İnce esintisinde ikindi kırlarının Telgraf tellerine dizili Ötüşen garipliğini arıkuşlarının
ÜÇ KAVAK Sevgili Nazım Yıllar önce üç fidan diktim Oturduğum evin önüne. Biri senin için İkisi, anısına iki lirik şairin: Lermontov, Yesenin. Yıllar geçti Boy atıp büyüdü üçü de. Kimselere söylemedim bugüne değin. Hiç söyler miyim! Gelir elinde baltayla biri vandalın … Kimi geceler yukarıda yıldızların çıngısı Serin hışırtısı yapraklannızın Yel estikçe fısıldar bana adlarınızı: Nazım, Nazım, Nazım … Lermontov, Yesenin, Yesenin, Nazım ..
UMUTSUZLUK YASAK Kar dallan örttü. Kavruldu en yamanı çiçeklerin. Kalbim katlan bunlara Çünkü kıştır yaşanılan. Amansız, limansız bir kış Ve sarılmışız dört bir yandan. Ama düşün kalbim! Düşün kavgayla kazanılacak bahan Direnen, adressiz yaşayan dostları. Fışkıracak ekinleri İlkyazla karlar altından. Ve doludizgin geçerek Her acıyı bir sevinçle Yolu yok kalbim Sağ çıkacağız bu acılardan. Çünkü umutsuzluk yasak! Yılgın türküler söylemek de. Çünkü yürüyor umudun ordusu Umutsuzluğu umutla yenerek. 1972
Kitabın Adı: Ayaküstü İzmir, Sokak ve Fırın Lezzetleri
Yazanı: Nejat Yentürk
Yayınlayan: Oğlak Yayınları
İstanbul, 2018
480 sayfa
“Fast food, geleneksel ayaküstü mutfağa karşı”, “bir liman kentinin mutfağı sokakta vücut bulur” ve “Rıhtım, Kemeraltı ve Basmane: ayaküstü mutfağın merkezleri” başlığını taşıyan üç ayrı makaleyi izleyen “seyyar satıcı”, “kokoreç”, “sulu atom”, “uykuluk”, “kelle söğüş”, “döner kebap”, “köfte”, “çöp şiş”, “kelle paça ve işkembe çorbası”, “tektekçi”, “nohutlu pilav”, “menemen/melemen”, “midye dolması”, “kidonya”, “mumlu balık yumurtası”, “turşu suyu/limonlu”, “buzlu badem”, “kuruyemiş”, “irmik helvası”, “İzmir lokması”, “kurkubinya”, “et helvası”, “şammali/şambali”, “tahin helvası”, “macun”, “lokum”, “aşlama su ve buz”, “şerbet”, “İzmirkari şerbetçi güğümü”, “şerbetçi kadri unutmaz”, “sübye”, “dövme dondurma”, “boza”, “tahin pekmez”, “ayran”, “eski İzmir kahvehanelerinin sıcak içecekleri”, “nohut mayası”, “tatlı maya ekmeği”, “ramazan simidi”, “figürlü ramazan simitleri”, “İzmir iftazması”, “peksimet,” “simit ne, gevrek ne?”, “İzmir’in ayaküstü mutfağı üç sandviç geliştirdi”, “kumru”, “şam halkası”, “İzmir’in bretzel’i tuzlu”, “roska: Müslüman İzmirliler’in iftar sofrasında bir Yahudi ekmeği”, “boyoz”, “çarşı boyozu ve yapılışı”, “ev boyozları”, “boyozun sırrı: tahin”, “boyoz üretiminin tarihçesi: ilk fırınlar, ilk ustalar”, “boyozu piyasaya sürenler kimlerdi?”, “boyoz ustaları”, “fırınlanmış yumurta”, “boyoz, İber Yarımadası’ndan getirilmiş olabilir mi?”, “sadeyağı hatırlayan bile kalmadı”, “İzmir’in çarşı börekleri”, “bohça böreği”, “boşnak böreği”, “yağda kızartılan börekler”, “katmer”, “hamal böreği/kürt böreği” maddelerinden oluşan neredeyse koskocaman bir ansiklopedi ile karşı karşıyayız… Devamlı elimizin altında bulundurup neyin ne anlama geldiğini, nasıl ortaya çıkıp geliştiğini öğrenmemiz için temel bir bilgi kaynağı ile karşı karşıyayız…
Ayaküstü İzmir’de bu zarif liman kentinin kültürünün simgesi hâline gelmiş sokak lezzetlerini ustalarından okumanın yanı sıra tahta kasalı manav arabalarını, İzmir kâri şerbet güğümlerini, söğüşçü camekânlarını keşfedecek, bir şehrin ayaküstü mutfağını âdeta okurken tadacaksınız.
Bu kitap, gastronomi yazınımızın en ihmal edilmiş yanına; ayaküstü mutfağımıza eğiliyor. Yemek kitaplarımızda hemen hemen hiç yer bulamamış bir mutfak alanına…
Ayaküstü İzmir bilgi kirliliğini ve şehir efsanelerini ayıklamayı hedefleyen, yüzeysel yaklaşımların uzağında bilimsel bir çalışma, bir kaynak kitap. Yalnızca İzmir mutfağıyla sınırlı kalmıyor, yüzlerce yıllık geçmişe sahip börekten, döner kebaba, şerbetten kokorece dek geleneksel mutfağımızın gözde örneklerine yeni yaklaşımlarla eğiliyor.
Öte yandan zengin bir ayaküstü mutfak kültürüne sahip İzmir’in tarihini sokaklardan ve ayaküstü mutfağı üzerinden okumayı deniyor. Aynı zamanda kentin yeme içme kültürünü, yalnızca günümüzde devam ettirilen değil, unutulmuş sokak ve fırın lezzetleri üzerinden de ele alıyor. Kentin mutfağına başta Yahudi-Sefarad ve Rum gibi unsurlarına Rumeli ve Girit göçlerinin etkilerini inceliyor
Bazı çalışmalar ve yayınlar vardır ki, ya ilgilisine haber verilmediği için bilgimiz olmaz ya da o çalışma sonucunda ortaya çıkan yayınlar çoğu kez o konu ile ilgisi olmayanlara gönderilerek geride fazla bir iz bırakılmaz.
2006 yılında Ege-Koop, Karşıyaka Belediyesi ve Yeni Asır gazetesi işbirliğiyle yapılan “Kent Kültürü ve İzmir Toplantıları“nda konuşmacıların sunduğu bildirilerden oluşan kitap da bu yayınlardan sadece biri.
Ben, bu toplantılardan ve bu toplantılarda sunulan bildirileri kapsayan kitaptan geçtiğimiz günlerde sevgili arkadaşım Arzu Filiz Güngör sayesinde haberdar oldum ve söz konusu kitabı Nadir Kitap isimli sahaf portalına sipariş vererek temin edebildim.
Şimdi şu an bu kitap çalışma masamın üzerinde duruyor.
Kitabın ilk sayfalarını karıştırdığımda karşıma önce bu toplantıları düzenleyen 26 kişilik Ege-Koop Danışma Kurulu üyelerinin isimlerinden oluşan bir liste çıkıyor. Başta Ege-Koop’un “kadim” başkanı Hüseyin Aslan olmak üzere İzmir’in tanınmış gazeteci, akademisyen, eski bakan, meslek odası yöneticisi, turizmci ve sendikacıları bu listenin aktörlerini oluşturuyor.
Kitabın “İzmir İçin… İzmirli İçin… İzmir Toplantıları…” başlıklı ikinci bölümü incelediğimizde ise, 17 Mart ve 28 Nisan 2006 tarihlerinde Karşıyaka ve Buca’da yapılan iki ayrı toplantının bu kurul eliyle düzenlendiğini ve 7 kurul üyesinin de bu toplantıların konuşmacısı olduğunu anlıyoruz.
Kitapta yazılı bilgilere göre, 17 Mart 2006 tarihinde Karşıyaka Belediyesi’ne ait Nikah Sarayı’nda yapılan ilk toplantının Ege-Koop Genel Başkanı Hüseyin Aslan‘ın ve o tarihlerde Karşıyaka Belediye Başkanı olan Cevat Durak tarafından açıldığı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik eski Bakanı ve Hürriyet Gazetesi Ege Bölge Temsilcisi Hakan Tartan‘ın oturum başkanlığını yaptığı ilk oturumda DEÜ Buca Eğitim Fakültesi Tarih Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi ve APİKAM eski Müdürü Yrd. Doç. Dr. Fikret Yılmaz‘ın “Kent Kültürü“, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü Öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Engin Önen‘in “Kentlilik Bilinci“, Akşam Gazetesi İzmir Temsilcisi Nedim Atilla‘nın “Yaşanacak Kent” başlıklı konuşmaları yaptıklarını, panel adı verilen ikinci oturumda ise Yeni Asır Gazetesi Köşe Yazarı Kemal Önderoğlu‘nun başkanlığında panelist olarak DEÜ Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne Sanatları Bölümü Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Murat Tuncay‘ın, gazeteci-yazar Öcal Uluç‘un, İYTE Endüstri Ürünleri ve Tasarımı Bölüm Başkanı Ressam Yrd. Doç. Dr. Yavuz Seçkin‘in ve şair Veysel Çolak‘ın yer alıp konuştuklarını görüyoruz.
28 Nisan 2006 tarihinde DEÜ Buca Eğitim Fakültesi Konferans Salonu’nda yapılan “Kent ve Gençlik” isimli ikinci toplantının da yine Ege-Koop Başkanı Hüseyin Aslan ile o tarihlerde Buca Belediye Başkanı olan Cemil Şeboy tarafından açıldığını, “Gençler Kentten Ne Bekliyor, Kent Kültüründen Ne Anlıyor?” başlıklı sunuş bölümünde DEÜ Öğrenci Konseyi Başkanı Ahmet Cenk Cömert’in, “İçimizden Bir Genç” olarak Adnan Avşar‘ın, “Çalışan Bir Genç” sıfatıyla Ferhat Toprak‘ın konuştuklarını, Yeni Asır Gazetesi Köşe Yazarı Kemal Önderoğlu‘nun başkanlığında yapılan oturumda ise Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Nimet Önür‘ün, DEÜ Fen ve Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Oktay Gökdemir‘in ve Psikiyatrist-Psikoterapist, İzmir İl Sağlık Müdürlüğü Ruh Sağlığı ve Sosyal Hastalıklar Şubesi Proje ve Eğitim Sorumlusu Dr. Fatih Kahraman‘ın konuştuklarını görüyoruz.
Tanıtımını yapmaya çalıştığım bu eski kitabın 73-91. sayfaları arasında yer alan bu toplantılarla ilgili basın haberlerindeki başlıkların ise “Kent kimliğini arıyor“, “İzmir’de kent kültürü tehdit edilmeye başladı“, “İzmir’i ‘kent’ yapalım“, “30 Yıllık sorunları Ege-Koop çözüyor“, “Kentlilik yurttaşlıktır“, “İzmir’in ‘kimliği’ var mı yok mu?“, “Yeni tehlike: vahşet kültürü“, “Umudumuz kentlilik bilinci“, “Tablo karamsar” ve “kent kültürü tehdit altında” şeklinde çeşitlilik gösterdiği anlaşılmaktadır.
Bundan tam 12 yıl önce, muhtemelen Ege-Koop adı verilen yerel bir inşaat holdinginin vazgeçilmez ve değişmez başkanı Hüseyin Aslan‘ın olası bir siyasi hamlesine altlık oluşturmak amacıyla yapılan ve o tarihten bu yana unutulan bu konuşmalardan geriye kalan ve bir tesadüf eseri elime geçen bu kitabın kapağını gördüğümde ilk önce beni şaşırtan ve ama daha sonra yapılan toplantıların kalitesini ortaya koyduğuna inandığım şu “Kentlilik Yurttaşlıktır” şeklinde yanlış sloganına da değinmeden geçmek istemiyorum.
Çünkü bu deyiş, “kentlilik” ve “yurttaşlık” denilen iki olgu arasında doğrudan bir bağlantı, başka bir anlatımla bir eş değerlik kurarken -bu deyişi bir de “tersten” okuyup- kentlerde yaşamadığı halde “yurttaş” olarak kabul edilen insanları; kısacası köylerde yaşayan köylüleri nereye koymaktadır ya da onların “kentlilik” bilincine sahip olduğunu mu iddia etmektedir; bütün bu soruların açık, kesin ve net bir şekilde yanıtlanması, kafalardaki karışıklığın giderilmesi gerekmektedir.
Aksi takdirde; aradan tam 12 yıl geçmiş olsa bile,
‘larla‘ları birbirine karıştırmamız kaçınılmaz olacaktır.
“Bir kent parkını yönetmek” başlığını taşıyan ilk iki yazımda, Kültürpark örneğinden hareketle, doğal ve tarihi özellikleri nedeniyle tescillenip koruma altına alınmış bir kent parkının sadece koruma imar planı ile değil; bunun yanı sıra nasıl yönetileceğini, mali kaynaklarının nasıl düzenleneceğini, park hizmetlerinin nasıl sağlanacağını belirleyen stratejik yönetim, ziyaretçi ve lojistik planlarının da yapılması gerektiğini belirterek tüm planlama, tasarlama, uygulama, izleme, denetleme ve değerleme çalışmalarının sadece mühendis, mimar ve şehir plancıları tarafından değil, tüm bilim ve disiplinlerin yer aldığı disiplinlerarası bir anlayışla yapılması gerektiğini belirtmiştim.
Yazı dizisinin bugünkü bölümünde ise Kültürpark’ın fiziki, finansal ve yönetsel planlarının yapılması süreçleriyle hazırlanacak planların hangi temel değer, ilke ve etik kodları barındırması gerektiği üzerinde durup bu konuda öneriler geliştirmeye çalışacağım.
Kültürpark ile ilgili planlar hazırlanırken…
1) Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından İzmir Büyükşehir Belediyesi’nden talep edilen Kültürpark Koruma Amaçlı İmar Planı’nın (fiziki plan) hazırlık sürecinde, sadece bu plan değil; bu planla bütünleşik Kültürpark Stratejik Planı (finansal plan), Kültürpark Lojistik Planı ve Kültürpark Yönetim Planı (işletme) da hazırlanmalı ve bu planlar arasındaki ilişki ve eşgüdümü sağlayacak temel ilke ve işleyiş biçimleri önceden belirlenmelidir.
2) Tüm planlama aşamalarında, üst, orta ve alt düzeydeki tüm belediye yönetici ve çalışanlarının planların hazırlık süreçlerine aktif bir şekilde katılıp sorumluluk alması; böylelikle ortaya çıkacak planları sahiplenmeleri sağlanmalıdır.
3) Kültürpark’la ilgili tüm planlar, Kültürpark’la ilgisi olan tüm iç ve dış paydaşların gerçek ve aktif katılımı ile hazırlanmalıdır.
4) Kültürpark’la ilgili tüm planlar sadece şehir ve bölge plancıları tarafından değil; Kültürpark’la ilgisi olan tüm bilim ve disiplinlerden gelecek bir ekip eliyle ve “disiplinlerarası” bir anlayışla hazırlanmalıdır.
Kültürpark ile ilgili planlarda olması gereken özellikler…
1) ANLAŞILABİLİRLİK: Planların kendisi ve ekleri, inceleyen herkes için anlaşılabilir olmalıdır.
2) UYGULANABİLİRLİK: Planlar, öngördüğü dönemin özellik ve koşulları açısından yapılabilir olmalıdır.
3) ESNEKLİK: Hazırlanacak planlar, öngördüğü dönemin güncel gelişme ve gereksinimlerini karşılayacak, değişiklikleri içerecek şekilde esnek, değişken ve devingen olmalıdır.
4) KATILIMCILIK: Tüm planlar, Kültürpark’la ilgili tüm iç ve dış paydaşların görüş, düşünce, öneri, eleştiri ve şikâyetleri alınarak hazırlanmalı; ayrıca planın uygulama sürecinde bu paydaşların bilgilenmesini ve müdahalesini öngören katılımcı bir işletme modeli oluşturulmalıdır.
5) EŞİTLİKÇİ KAMU YARARI İLKESİ: Kültürpark’la ilgili her türlü karar ve uygulamanın “kamu yararı” ilkesine uygun olması; Kültürpark’a ulaşım ve kullanımda kentteki tüm sınıf, kesim, grup ve kişiler arasında eşitlikçi bir yaklaşımın yaşama geçirilmesi gerekmektedir.
6) KALİTE VE STANDARTLAR: Kültürpark’ın güvenlik, emniyet, kullanım ve konforu ile ilgili her türlü düzenleme, uluslararası kalite ve standartlar dikkate alınarak hazırlanmalıdır.
7) SAYDAMLIK VE BİLGİYE ERİŞİM: Planlarla ilgili her türlü bilgi ve belge kamuya açık olmalı, bu bilgi ve belgelere ulaşım konusundaki tüm engeller kaldırılmalıdır.
8) KORUMA-KULLANMA DENGESİ: Koruma amaçlı imar planı ile lojistik ve yönetim/ziyaretçi planlarında Kültürpark’ın kullanım kapasitesi, koruma-kullanma dengesi dikkate alınarak belirlenmelidir.
9) KARŞILIKLI ÖĞRENME: Kültürpark’la ilgili tüm planlarda iç ve dış paydaşlar arasında karşılıklı öğrenmeye dayalı süreçlerin özendirilmesi sağlanmalıdır.
10) ÇEVRE VE BÜTÜNLÜK İLİŞKİSİ: Fiziksel, finansal ve yönetsel planların tümünde Kültürpark’ın yakınındaki etkileme ve etkilenme bölgeleriyle kentin diğer bölgelerindeki yeşil alanlarla fiziksel, doğal, toplumsal, ekonomik, kültürel ve yönetsel ilişkiler, bütüncül bir anlayışla dikkate alıp değerlendirilmelidir.
Kültürpark’ın yönetimi ile ilgili öneriler…
1) Kültürpark’la ilgili planların izlenmesi ve değerlendirilip denetlenmesi için etkin ve katılımcı bir izleme-denetleme modeli oluşturulmalı ve bu model, uygulamadan kaynaklanan geri bildirimlerle devamlı güncellenmelidir.
2) Kültürpark’ın işletilmesinde etkin bir kullanıcı memnuniyet sistemi oluşturulmalı; bu amaçla düzenli olarak memnuniyet araştırmaları yapılmalı ve yapılan bu araştırmaların sonuçları kamuoyuna açıklanmalıdır.
3) Kültürpark’la ilgili planların yıllık uygulamaları konusunda hazırlanacak faaliyet raporlarına herkesin ulaşması sağlanmalıdır.
4) Kültürpark’ın katılımcı bir şekilde yönetilebilmesi için, aynen İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu (İEKKK) yapılanmasında olduğu gibi; Kültürpark’ın iç ve dış paydaşları arasında yer alan kurum, kuruluş ve kişilerin katılımını öngören bir danışma kurulunun oluşturulması ve bu kurulun görev, yetki ve sorumluluklarını gösteren toplumsal sözleşmelerin, mevcut yasal düzenlemeler dikkate alınarak hazırlanması gerekmektedir.
Şimdi kendinizi, İzmir’in tam ortasındaki büyük bir ilçenin belediye başkanı olarak hayal edin…
Bir zamanlar ülkenin en büyük ilçelerinden biri iken, daha sonra iki ayrı parçaya bölünmesi ve hızla nüfus yitirmesi nedeniyle bugün Türkiye’nin en kalabalık ilçeleri sıralamasında 51. sıraya düşmüş bir ilçenin, uzun bir süredir ne yaptığı belli olmayan belediye başkanı olduğunuzu varsayın…
Fotoğraf: Sanver Süzek
Kendinizi, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun himayesi ve kefilliği altında, onun koluna girerek belediye başkanı olduğunuz Konak ilçesinin belediye başkanı olarak düşünün bir…
Şayet böylesine tepeden inme; daha doğrusu büyükşehir belediye başkanının isteği ve kefilliği ya da destek ve himayesi ile Konak belediye başkanı olursanız; yapacağınız ilk iş ne olurdu, bir düşünün?
Aynen her 23 Nisan günü o koltuklara oturtulan çocuklar gibi, Konak belediye başkanı olduğunuzda ilk iş olarak ne yapacağınızı hayal edip söylemeye çalışın…
Hele ki, belediye başkanı olduğunuz ilçe ve onun mahallelerinin nüfusu aşağıdaki tablodan da görüleceği gibi uzun yıllardan bu yana devamlı nüfus; daha doğrusu “kan kaybediyorsa“… Türkiye ve İzmir nüfusu devamlı artarken Konak ilçe nüfusu hazin bir şekilde git gide azalıyorsa…
Bu tablodan da görüleceği gibi, 2009-2017 döneminde Türkiye’nin ve İzmir’in nüfusu devamlı artarken; üstüne üstlük İzmir’in nüfus artış oranı düzenli olarak Türkiye ortalamasından fazla iken Konak ilçesi nüfusunun devamlı azaldığını bilirken… Nüfusla ilgili veriler, 2017 yılında 2009 yılına kıyasen Konak İlçesinde yaşayan her 100 kişiden 12’sinin bu 9 yıllık süre içinde başka yerlere göç ettiğini gösterirken…
Üstüne üstlük mevcut nüfusun Türkiye ve İzmir nüfusundan daha hızlı bir şekilde devamlı yaşlandığını, yaş grupları arasındaki dengeli dağılımın yaşlı nüfus lehine nasıl değiştiğini, Konak ilçe nüfusunun % 14’ünün 65 ve üstü yaş grubunda olduğunu gösteren aşağıdaki tabloya benzer tablolar ortaya çıkıp kendini gösterdiğinde…
15-64 yaş grubundaki nüfusun oranı, 2009 yılında Türkiye oranından 3 puan önde iken 2017 yılında 3 puan daha artarak 6 puana, İzmir oranından 1 puan önde iken 2017 yılında 2 puan daha artarak 3 puana ulaşmışsa…
Üstüne üstlük, 0-14 yaş grubundaki nüfusun oranı 2009 yılında % 19,01 iken 2017 yılında 8 puan azalma ile % 11,22’ye inmişse…
Kısacası nüfusun kaynağı olan gençlik kurumaya doğru evrilmişse…
Ne yaparsınız?
Belediye meclisi üyeleriyle mi tartışır durursunuz, çalışanlarınızı devamlı taciz edip onların bilgi, birikim ve deneyimlerini dikkate almadan ilgisiz yerlere mi sürersiniz; yoksa, Konak ilçesi ile ilgisi olmayan başka il ve ilçelerde, Konak halkından topladığınız vergi ve gelirlerle bağışlar mı yaparsınız?
Yaptığı işi bilen, önemini kavrayan ve geleceği görmeye çalışan yöneticiler, önce oturup bu büyük nüfus erozyonunun nereden kaynaklandığını belirlemeye ve bu önemli sorunu önlemek amacıyla araştırmalar yapmaya, projeler üretmeye çalışırlar. Yönettikleri ilçenin, mahalle ve semtlerin genç, yoğun ve dinamik insanlarla dolmasına, burayı terk etmeyi düşünmeden mutlu, mesut yaşamasına çalışırlar.
Çünkü sahip olunan ve her geçen gün artan nüfus; özellikle de genç nüfus, toplumsal bir güç olarak, canlı ve dinamik yerleşimlerin geleceğini güvence altına alan önemli bir güçtür.
Ortanca yaşın Türkiye ve İzmir ortalamalarından daha fazla değerlere ulaşması, üretken olmayan yaşlı nüfusun gereğinden fazla büyümesi demografik, toplumsal, ekonomik ve kültürel açıdan olumsuz bir şeydir.
İnsanların nüfus olarak azalması ve elini eteğini üretimden çekerek yaşlanması, kendi içlerine kapanıp küçülmesi o yerleşim yeri için gelecekte yeni tehlikelerin ortaya çıkması demektir.
O nedenle, başarılı olmak isteyen bir belediye başkanının başka kent ve kasabalardan önce kendi kentinin sorunlarının farkına varması, bu sorunların nedenlerini araştırarak çözümler bulması, politika ve stratejiler geliştirmesi; bunun için de kızağa çektiği bilgili, birikimli ve deneyimli bürokratlarından yararlanması, bundan böyle her göreve liyakat sahibi çalışanları getirmesi gerekir.
Aksi takdirde o ilçedeki ve mahallelerindeki nüfusunun azalması, sokak ve evlerin teker teker boşalması İstanbul’dan gelen inşaat baronlarının ya da bu kentte TARKEM adıyla örgütlenen yeni kent simsarlarının o mahalle ve semtlerdeki soylulaştırma (mutenalaştırma) gayretlerini kolaylaştıran bir niteliğe kavuşur ki; bizce, belediyenin ve belediye başkanının böylesi bir rant sürecini kolaylaştırmak yerine zorlaştırarak engellemesi ve menfaat kokan bu girişimlere karşı çıkması gerekir.