Kent ve Gençlik (*)

Sunuş

Arzu F. Güngör

9 yıl önce olmalı. Bir fotoğraf projemiz vesilesiyle, kent üzerine, kimlik üzerine düşünmeye, düşündürmeye, anlamlandırmaya ve imge üretmeye, üretilmesini teşvik etmeye çalışıyordum. Bu sırada elime geçen, kentle ve kimlikle lişkili olabilecek her şeyi de okuyordum. Bir gün, bir kitapta, psikiyatrist Dr. Fatih F. Karaman’ın aşağıdaki konuşmasına rastladım. 2006’da gerçekleşen “Kent ve Gençlik” başlıklı bir panelde yapmıştı bu konuşmayı ve çok net, çok akılcı ve berrak ama diğer yandan şiirli bir bakışı vardı, okudukça insanın zihni açılıyordu. Hem o proje atölyemizin katılımcılarıyla, hem de sonrasında yeri geldikçe başka fotoğrafçı arkadaşlarımla da paylaştım bu konuşmayı; ve gitgide, arada dönüp tekrar tekrar okuduğum bir başucu metnine dönüştü. Kendi fotoğraflarımda da, yürüttüğümüz atölyelerdeki üretimlerde de dolaylı izleri vardır söylediklerinin.

İçinde yer aldığı yayın, yaygın satışta ve kolay erişilen bir kitap olmadığından, bu metnin internette paylaşılabilir olmasını ne zamandır aklımdan geçiriyordum. Geçenlerde sevgili Ali Rıza Avcan‘la paylaştığımda, kendisi de düşüncemi destekledi; Fatih Bey’in eşi sevgili Güneş Erdil Karaman da, yayımlama izni için görüştüğümde, çok sıcak karşıladı, kendilerine buradan tekrar teşekkür ediyorum.

Yazı-konuşma, belirttiğim gibi, 2006 tarihli.

Sevgiyle, saygıyla ve bugüne dair öngörülerinin isabetliliğine hayranlıkla andığım Dr. Fatih F. Karaman, genç denecek bir yaşta, 2010’da yaşama veda etti, ama bizlere ve kente düşünceleriyle emek vermeyi sürdürüyor.

001 Ayşegül Başoğlu

Fotoğraf © Ayşegül Başoğlu

KENT VE GENÇLİK 

Dr. Fatih Karaman

 

Konunun seçimi, daha ilk bakışta ilginç geldi. “Böylesi bir konuda psikiyatrist olarak ne söylenebilir?” diye kendime sordum ama… Psikiyatrist olarak kentle değil; kentten, aileden, sevgiliden, geçim zorluklarından, şiddetten, bağımlılıklardan, biyolojiden, genetikten bir şekilde etkilenmiş “hasta” insanlarla uğraşırız biz psikiyatristler. “Hasta” ya da “hastalıklarla” canınızı sıkmak istemiyorum ben!

Dolayısıyla psikoterapist yanımı; ruhu, onun irili ufaklı sorunlarını sözle, sözün içinden ele alan yanımı getirdim bugün buraya.

Bir de, böyle bir konuyu düşündüren, içimde yaslandığım, yararlandığım kendi kentlerimi, o kentlerde büyüttüğüm çocukluğumu, ilk gençliğimi, gençlik yıllarımı, anıları, izlenimleri, küçük yaraları, sevinçleri, beklentileri, özlemleri. Bunlarla buradayım, karşınızdayım.

Korkmayın bunların hepsini dillendirmeyeceğim.

Birincisi zaman yetmez; ikincisi, sıkmaktan korkarım!

Önce “kent benim açımdan, benim alanımdan nedir, nasıl görülebilir?” diye başlamalıyım sanırım söze. Bir kentte yaşarız. Yani içinde. Ama aynı zamanda kent dışımızdadır da. İzleriz, tadarız, koklarız, dolanırız. Bir içindelik ve dışındalık ilişkisi içindeyizdir yani. Hem kentin bağrındayızdır, hem de kentten bağımsızızdır ya da kent bizden bağımsız. Uzağına gittiğimizde özlediğimiz yer olur. Bir mekânı, havası, rengi, sesi bizi çağırır sanki kendine. Döndüğümüzde, özellikle yeniden karşılaşmanın başlarında, bir kavuşma duygusu sarar benliğimizi. Bir ürperti, bir telaşlı sevinç. Eve dönmüş gibi oluruz! Kent, özellikle doğulan, uzun süre yaşanılan, yeni yaşantıların kapısını aralayan kentler yaratır bu etkiyi. Eve dönmek duygusu.

Ev nasıl evim oluyorsa, kent de öyle kentim olur işte! Sahipleniriz.

002 Ayşen Özkaya
Fotoğraf © Ayşen Özkaya

Dolayısıyla bazı kentlerde, özellikle de çocukluğumuzun, ilk gençliğimizin, gençlik yıllarımızın geçtiği kentlerle aramızda bir duygusal bağ kurulur. Söz konusu bağ ve etkilenimler, nereye gidersek gidelim orada yeni yerle kurduğumuz ilişkide referans noktaları olarak işlev görürler. Eğer çocukluğunuz İstanbul’da geçmişse, bir kuzey kara kentinde bile her sokak köşesini döndüğünüzde bir deniz parçasının göz kırpmasını beklersiniz, ümit edersiniz, bilseniz de olanaksızlığını şaşırmayı beklersiniz. Çocukluğunuz İstanbul’da geçmişse, başka bütün kıyı şehirlerinde önce aynı deniz havasını koklamak ister ve sonra bir gün o kentin de ayrı bir kokusu olduğunu kabullenirsiniz, bu kokuyu da seversiniz!

Bizlerin yaşam boyu ayırdında olarak ya da (çoğunlukla) olmayarak yanımızda taşıdığımız böylesi kıstas noktaları vardır işte. Kişiliğimize, kimliğimize sızar, onu yapar, oluştururlar.

Tam bu noktada kentle kurulan, o kentte yeşeren öznel yaşamımızla ve bunun tekilligiyle ilgili en güzel dizelere sahip bir şiiri, Kavafis’in ‘Aynı Kentte’ adli şiirini okumak istiyorum. Şairler koca koca sözcükleri kısacık metinlere sığdırırlar. Bunun için şairdirler.

Dedim ”Bir başka ülkeye bir başka denize gideceğim

Bundan daha iyi bir başka kent bulunur elbet.

Yazgıdır yakama yapışır neye kalkışsam;

Ve yüreğim gömülü bir ceset sanki.

Aklim daha nice kalacak bu çorak ülkede.

Nereye cevirsem gözlerimi, nereye baksam

Hayatımın kara yıkıntıları çıkıyor karşıma,

Yıllarımı kıydığım boşa harcadığım.

Yeni ülkeler bulamayacaksın,

Başka denizler bulamayacaksın.

Bu kent peşini bırakmayacak.

Aynı sokaklarda dolaşacaksın.

Aynı mahallede yaşlanacaksın;

Aynı evlerde kır düşecek saçlarına.

Bu kenttir gidip gideceğin yer. Bir başkasını umma.

Bir gemi yok, bir yol yok sana.

Değil mi ki hayatına kıydın burada

Bu küçücük köşede, ona kıydın demektir bütün dünyada.

(Erdal Alova – Barış Pirhasan çevirisi)

003 Savaş Solak
Fotoğraf © Savaş Solak

Başlarken, kentle bir içindelik/dışındalık ilişkisinden söz etmiştim. Bu şiirin de yardımıyla, bunu biraz açıklamak istiyorum. Kentle kurduğumuz bu türden bir ilişkinin çok daha güçlüsünü biz bir başka yerde, başka bir ilişkide de yaşarız; annelerimizle… Yaşam yolculugumuz içlerinde başlar, dışlarında sürer, ama hep bir içindeliği/içindelik özlemini duyarız onlara karşı.

Dolayısıyla anne ile kent arasinda, annelik ile eğer bir sözcük türetecek olursam kentlik arasında bir paralellik kurabiliriz. Kentlilik demedim. Kentlik. Kentin işlevlerini, sunduklarını, verdiklerini ve bunların önemini vurgulamak için.

Kişiliğin oluşmasında, kendilik duygusunun gelişiminde, kişinin varoluşundan keyif duyabilmesi konusunda, iyi anneligin önemi üzerine belki çok şey duydunuz. Annelik bir kalkış durağı, yaşamın ilk durağı olduğu için dilimizin ucuna bunca sık geliyor. Anneyle başlayan yolculukta babaya gelmek, bu iki temel figürün yarattığı ortamda gelişip serpilmek. Bütün bir yaşam boyunca gereksinim duyacağımız temel yazılımları bu ortamda yüklemek. Sonra yola çıkmak.

004 Arzu F. Güngör
Fotoğraf © Arzu F. Güngör

Bu iki figürün sahne arkasıdır işte ev, sokak, mahalle, kent! Önce sahne arkasıdır diyelim, sonra zamanla, özellikle gençlikte, yer değiştirirler bir süre.

Bu bağlamda kenti, iyi bir kenti kentliği içinde tanımlamaya çalışsam, iyi anne-babalık nedir, bunu yanıtlamaya çalışırdım.

Örneğin, bir bebek yaşamının çok erken dönemlerinde annesinin yüzünü ayırt etmeye, başka yüzler arasında o yüzü gördüğünde ona tepki vermeye başlar. Ve yine çok kısa bir zaman sonra, bu yüzden yola çıkarak başka yüzleri incelemeye alır. Yüz dediğimde aslında sıradan bir yüze bakış ve onu tanıyıştan söz etmiyorum. Birbirine bakıştan, karşılıklı birbirinde, birbirlerinin aynalarında kendilerini izlemelerinden söz ediyorum. Bebek öncelikle annenin ve oradan yola çıkarak çevresindekilerin sarıcı, kuşatıcı, okşayıcı, keyif alıcı, dokunan, olacaktır. Söz konusu bakış (ya da kavrayış) şımartan ya da ket vuran, engelleyen veya dilediğini yapmasına olanak veren sınırsız bir bakış (ya da kavrayış) asla değildir. Güven duygusu sınırların gereğinden fazla olduğu ya da bir hiç sınırsızlık olduğu her iki durumda da yara alır çünkü. Sınırsızlık fazla dar sınırlar kadar ürkütücü ve kaygı vericidir. İyi anne-babalık hem bu ilgili kavrayış hem de uygun sınırları onun adına belirleyip koruyarak çocuğun (yaşamı deneyimlemeye başlayanın) bu sınırlar içinde kendini ve çevresini tanımasına, kendi kapasitesini keşfetmesine, öznelliğini duyumsamasına ve kendinden keyif alabilmesine olanak sunabilmek, onu özgürleştirebilmektir.

Kentten de iyi kentlikten de bunu anlıyorum ben. Bağrındakileri koruyan, gözetebilen, saran, onlara kendilerini tanıma, kapasitelerini kullanabilme ve geliştirebilme, sınırları (ortak yaşamın kurallarını) içselleştirip özümseyerek kendini keyifle var edebilme olanaklarını sunan ortak yaşam alanı ve işlevi olarak. Sosyal alan olarak içinde bireyselliğimi yaşayabildiğim ama bireyselliğimi söz konusu alanın korunması ve geliştirilmesinde yeniden ona döndürebildiğim/ dönüştürebildiğim yer olarak.

005 Arzu F. Güngör
Fotoğraf © Arzu F. Güngör

Eğer bir ayna metaforuyla anlatacak olursam, kente baktığımda hem kendimi görebilmeliyim hem de ona bakan diğerlerini ve bu diğerleriyle ilişkilerimi, ilişkilenmelerimi, bunların ortak sağduyuda inceltilerek oluşturduğu beraber yaşama kurallarını. Dolayısıyla kentin kendisini, onu geçmişten bugüne ve tasarım olarak geleceğe taşıyan kimliğini, bu kimliğin kendimde ve diğerlerinde yaşanılma, taşınılma, zenginleşme hallerini kavramalıyım aynada.

006 Savaş Solak
Fotoğraf © Savaş Solak

Çünkü kent ya da insan, kimliksizleştiğinde, öncelikle anlamlı ve tutarlı derinliğini yitirir ve sığlaşır. Oğuz Atay’a gönderme yapacak olursam bir ‘tutunamama’ olgusu ortaya çıkmaya başlar. Bir adresimiz vardır, bir adımız, telefon numaramız, nüfus bilgilerimiz, ama yer duygusunu, bir yerden olmayı, bir yere ait olmayı, kim olduğumuzu, neden bu olduğumuzu ve niye şu olmadığımızı, yani varlığımızı anlamlandırabilme yetimizi yitirmeye başlarız.

Ne yazık ki, ülkemizin son 30 yılı, hem kent hem de insan ölçeğinde bir kimliksizleşme/ kimliğini yitirme/bu boşluğu oraya buraya gelişigüzel yapıştırma ve bu yapışmalardan medet umma çabalarıyla geçti ve hala geçiyor. Ortak yaşam konsensüsü bozuldu. Ortak yaşamın üzerinde yükseleceği sağduyu kıstasları kemirildi ve yok edildi. Bu oluşan yeni görüntüde kimileri post modern bir dil okuyorlar. Yani modernitenin bütünlüklü, akıl ve birey üzerine kurulu söylemini olumlayarak aşan bir ”kim ne söylüyorsa kendisi için haklıdır ve var olmalıdır; bu bir tür zenginliktir, çeşittir, renktir…” yaklaşım dili! Hemen söylemeliyim: eğer bu bir postmodern dil ise, olsa olsa bunun yıkıcı, bozucu, bencil, kaprisli, tehlikeli bir versiyonu olabilir. Güzelim Kordon’a uzaydan görülebilecek bir Çin Seddi küçük modeli yerleştirebilmek bir sığlıktır. Dünyada ender bulunabilecek bir coğrafyaya, yani kocaman güzelim bir körfezi teraslayarak görebilen tepelere, modern ve lüks apartmanlar adi altında gelişmiş ülkelerde düşük gelirli sosyal tabakaya kentin belirli bölgelerinde yapımına izin verilen ucuz toplu konutlara benzeyen bir beton yığını oluşturmak bir sığlıktır. İzmir’in simgelerinden belki en önemlisi, Saat Kulesi‘nin, yeniden ve yeniden kaçıncı kez düzenlemelerle orada dursa bile artık fark edilmez hale getirilişi bir sığlıktır. Kızlarağası Hanı‘nın günden güne bir kumpir/söğüş/kebap/kokoreç sergisi haline gelişi bir sığlıktır. Bu kentin kuruluşunu, geçmişini günümüze taşıyan en önemli mekânın, Agora’nın şu an içinde bulunduğu konum bir sığlıktır. Bu sığlık bugün, başka birçok yerden sonra, Çeşme’de, Ege’nin en güzel koylarının olduğu beldede işbaşındadır. Çok yakın zamanda Karaburun yarımadasını ele geçirecektir.

007 Ayşen Özkaya
Fotoğraf © Ayşen Özkaya

Tek tiplilik! Eşyada, davranışta, insanda, yaşamda… Bu işte, sığlıktır ve tehlikelidir.

Özellikle gençler söz konusu olduğunda çünkü tek tiplilik, kargaşa ve çirkinlik duygusuyla yan yana, atbaşı gittiğinde, gencin olumlu özelliklerinin en ön sıralarında yer alan merak, ilgi, yaratıcılık, yaratımla keşfetme, keşfederek kendini ve başkalarını olumlayabilme ve bütünleyebilme kapasitelerini kemirmeye başlar. Bunları ortadan kaldırmaz. Tersine, merak, ilgi ve yaratıcılık insanoğlunun vazgeçilmez dürtülerine nesneler bulmaya ve dolayısıyla dürtülerin yarattığı ağırlık ve gerginlikten kişiyi olumlu ya da olumsuz uzaklaştırmaya yararlar. Gençlik, dürtülerin ağırlığının, gerginliğinin en yoğun duyumsandığı dönemdir. Dürtülerin olumlu kanallara akıtılabilmesi yalnızca o dürtülerin sahibi kişinin yapısal, ruhsal özelliklerine bağlı değildir. Ayni zamanda onun içinde yer aldığı yapının ona sundukları ya da sunamadıklarıyla da bağlantılıdır. Bu bağlamda gence (ya da kısaca insana, içinde barındırdığına) olumlu kanallar sunamayan bir kent, bir yapı, söz konusu merak, ilgi ve yaratıcılığın tehlikeli alanlarda sınanması ve deneyimlenmesine yol açar. Uyuşturucu orada yer bulur kendine. Her türlü şiddet orada serpilip gelişir. Ülkemizde çok yaygın olduğunu bildiğimiz cinsel ya da fiziksel taciz bu kentin, bu yapının içinde kendine uygun kovuklar bulur. Diyalog olarak söz bu yerde askıya alınır ve küfre, fanatizme, dogmatizme ve irrasyonel olana zemin oluşturur. Böylesi bir yerde mutsuzluk ve keyifsizlik gündelik yaşamın sıradan duygusu haline gelir ve pansumanı sevgisiz sevişme, tatsız tıkınma, anlamsız tüketim olur.

Bunlar da ruhun sığlıklarıdır işte!

008 Ayşegül Başoğlu
Fotoğraf © Ayşegül Başoğlu

Dolayısıyla genç kentte (aynı ailesinde olduğu gibi), ona kendi kapasitelerini kullanabilme olanağı veren, uyumluluk barındıran, hoşgörülü, ılımlılık ve inceliği damıtmış, ama aynı zamanda kendi kimliğini oluşturmak istediğinde referans noktası ya da dayanak olarak kullanabileceği ortak yaşam kurallarını gözetebilen ve koruyabilen bir yapı arayacaktır. Kentin uyumu ve estetiği, düzeni ve hoşgörüsü, geçmiş ve gelecek kapılarının sezilebilirliği, gençte yere (yani kente) ve kendine sahiplenebilme olanağı, yeri (yani kenti) ve kendini koruyabilme, koruyarak zenginleştirebilme ayrıcalığı sunacaktır.

Kentler bizlerin, bizler kentlerimizin aynasıdır.

Kentler, aynalar gibi, yalan söylemezler; bizler kendimizi kandırabiliriz.

Kendimizi kandırmadığımızda, kentler de, kendimiz de, başka birçok şey gibi, özlediğimiz gibi olacaklar.

Bugünlerin yakın olması dileğimle.

Dr. Fatih F. Karaman (**)


(1959-2010)

  • Galatasaray Lisesi + Selçuk Lisesi
  • EÜTF…
  • Sonrasında Psikiyatri Uzmanlık Louis Pasteur Tıp Fakültesi Strasbourg/Fransa…
  • Uzmanlık sonrası 2 yıl aynı yerde uzman olarak çalışma…
  • Psikanalitik Formasyon + İnterkültürel Psikiyatri alanında formasyon aynı yerde başlıyor ve sonrasında Türkiye’ye geldikten sonra devam ediyor…
  • Paroles Sans Frontière adlı İnterkültürel Psikiyatri Derneğinin Kurucu Üyesi ve üyesi…
  • Halime Odağ Psikanaliz ve Psikoterapi Vakfı’ndan Psikanalitik Psikoterapi Sertifikası…
  • Fedepsy (Psikanaliz Federasyonu) ile intervizyon ve süpervizyon bağlantılı sürekliliği olan ilişki…
  • Yaklaşık 1997’den 2010 Eylül’üne dek serbest psikiyatri hekimliği ve psikanalist olarak çalışma…

NOTLAR:

(*) Bu metin, 2006’da Ege-Koop’un 22. Yılı vesilesiyle düzenlediği etkinliklerden biri olan “Kent ve Gençlik” Paneli’nde Dr. Fatih Karaman’ın gerçekleştirdiği konuşmanın yer aldığı “Kent Kültürü ve İzmir Toplantıları I-II” başlıklı kitaptan alınmıştır.

(Ege-Koop, Buca Belediyesi ve Yeni Asır Gazetesi İşbirliğiyle, 28.04.2006, Cuma, 18.00

DEÜ Buca Eğitim Fakültesi Konferans Salonu

Buca-İzmir)

(**) Konuşmanın yapıldığı tarihte, İzmir İl Sağlık Müdürlüğü Ruh Sağlığı ve

Sosyal Hastalıklar Şubesi Proje ve Eğitim Sorumlusu

Psikiyatrist – Psikoterapist

 
 
 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s