Yayaların örgütlenmesi…

Ali Rıza Avcan

Türkçe Sözlük “yaya” sözcüğünü “yürüyerek giden“, İnternetin sanal ansiklopedisi Wikipedia ise “yürüyerek seyahat eden kişi” olarak tanımlıyor. 

Türk Dil Kurumu’nun 1971 baskı Kavramlar Dizini’nin ikinci cildinde “yürümek” sözcüğü eş anlamlı toplam 55 sözcükle ilişkilendiriliyor. Bunların insanla ilgili olan belli başlı örnekleri ise şu şeklide sıralanıyor:

adım, adım adım, adımları açmak, adım atmak, adi adım, arşınlamak, badi badi, dolaşma, emekleme, gerilemek, gezinme, gezme, gitmek, hatve, ilerleme, koşar adım, mesafe almak, paytak paytak, piyade, sallana sallana, seke seke, seyrek adım, sık adım, sıralama, taban tepmek, tabanları yağlamak, tabanları patlamak, topallaya topallaya, trafik, uygun adım, uykuda gezme, yan yan, yol almak, yollara düşmek, yürüme, yürüyüş.

Görüldüğü gibi temel bir insan hareketi olarak iki ayak üzerinde ileriye geriye ya da sağa sola doğru yapılan “yürüme” eylemi ile ilgili olarak Türkçe’de birçok sözcük bulunuyor.

Sözcük dağarcığımız, “yürümek” ve onu gerçekleştiren “yaya“lardan yana oldukça zengin olmakla birlikte; bunun keyif alınan bir eylem olarak kabul görmesi ya da temel bir insan hakkı olarak kabulü ise yaşadığımız toplum için oldukça yeni bir olgu…

通勤途中

Rebecca Solnit, “Yol Aşkı, Yürümenin Tarihi” isimli kitabında doğada yürümenin İngiltere’de uzun yıllar mümkün olmadığını, arazideki özel mülkiyet haklarının sert bir şekilde uygulanması nedeniyle ana yollar dışında doğa içinde yürümeye kalkanların özel mülk sahiplerinin korucuları tarafından dövülüp öldürüldüğünü anlatıyor. Ardından da İngiltere’deki doğa yürüyüşü kulüplerinin bu durumu ortadan kaldırmak amacıyla örgütlendiğini ve kahramanca mücadele ettiklerini söylüyor. 

Solnit, yürümenin İngiltere macerasını anlatırken özel mülk sahiplerinin uyguladığı bu zorbalığın geniş kamu topraklarına sahip Amerika’da yaşanmadığını, neredeyse tüm toprakların doğudan batıya doğru geniş bir fetih hattında ilerleyen Amerikalılar’ın yürüyüşüne açık olduğunu, karşılarına çıkan Kızılderililer’in ise rahatlıkla yok edildiğini belirtiyor.

Anlaşılan o ki, toprak mülkiyetinin Osmanlı döneminde sultana; yani devlete ait olması nedeniyle bizim ülkemizde de doğaya çıkıp yürümenin, bir yerden bir yere gitmenin, o güzergahtaki yol kesen eşkiyalar ya da asker kaçakları dışında kolay olduğunu gösteriyor.  O nedenle de, insanların İmparatorluk toprakları içinde bir yerden diğer bir yere gitmesi, doğada; tarlaların, bağların arasında, dağlarda ve ovalarda, göl ve nehirlerin çevresinde yürümesi, yol alması, bunun bir toprak sahibi tarafından engellenmesi mümkün olmamış, kabul görmemiş…

Doğada yürümek, ülkemiz koşullarında engellenip kısıtlanmamış olmakla birlikte; kentte yaşayanların kamusal alanlarda rahatlıkla yürümesinin; özellikle de kadınların ve engellilerin meydan, bulvar, cadde, sokak ve kaldırımlarda her türlü tehlike ve riskten uzak bir şekilde var olup yaşayabilmesi, bununla ilgili temel haklarının bilincinde olması, bu haklara sahip çıkıp koruması ve geliştirmesi ise oldukça yeni bir toplumsal gelişmedir.

O nedenle, “kent hakkı”nın temel bir bileşeni olan “yaya hakları” ile ilgili ilk temel belge olan Avrupa Yaya Hakları Bildirgesi‘nin Avrupa Parlamentosu’nca 1988 yılında, İnsan Hakları Derneği Çevre Komisyonu tarafından hazırlanan Yaya Hakları Bildirgesi‘nin ise 1990 yılında kabul edilmesi mümkün olmuş…

Bilimsel literatürde yaptığımız taramalarda ise yaya haklarının o tarihlerden bu yana hem akademi çevreleri hem de insan haklarıyla ilgili kurum ya da uzmanlar tarafından pek ele alınıp incelenmediğini, bu konunun “kaldırımlar yayalarındır” gibi genel geçer söylem ve kampanyalar dışında gündeme getirilmediğini görüyoruz.

Yaya hakları ile ilgili örgütlenme çalışmaları da -ne yazık ki- aynı durumda…

1963 yılında Birleşmiş Milletler tarafından bir sivil toplum kuruluşu olarak akredite edilen Uluslararası Yaya Federasyonu (International Federation of Pedesterians – IFP)’na, 2018 yılı başı itibariyle 29 ülkeden 41 ulusal örgüt ve 2 uluslararası örgüt üye olduğu halde Türkiye’den hiçbir örgütün üye olmadığı bilinmektedir.

Uluslararası Yaya Federasyonu’na (IFP) üye olan örgütlerin ülkeler itibariyle isimleri ve sayıları aşağıdaki listede gösterilmiştir:

IFP Kurumsal Üyeleri_Sayfa_1

Bu listenin de gösterdiği gibi dünyanın 29 ülkesinde yaya olmayı bir hak ve yaşam kültürü olarak ele alınıp örgütlenmiş 41 vakıf ya da dernek bulunduğu; hatta bu ülkeler arasında burnumuzun dibindeki Yunanistan yer aldığı halde ülkemizde yaya haklarını savunmayı ve yaya olarak yürümeyi bir yaşam kültürü olarak geliştirmeyi hedefleyen tek bir dernek, vakıf, oluşum ya da platform yok.

Bu konuda 2010 yılında, İstanbul’da “Yaya Yaşam Derneği” ismiyle bir dernek kurulup “Çek Arabanı” kampanyası gibi oldukça başarılı çalışmalar yürütmüş olmakla birlikte, bu derneğin, yöneticilerinin dernek çalışmalarına yeteri kadar zaman ayıramaması nedeniyle 2012 yılında kapandığını biliyoruz.

Bunun dışında kalan Sokak Bizim Derneği ise kurulduğu 2007 yılından bu yana “Kaldırım Nerede?”, “Sokağını Yaşa”, “Bir gün sokak bizim”, “Aklımdaki Mahallem”, “Otomobilsiz Hayat, Oh ne rahat” adıyla çeşitli kampanyalar düzenlemiş, çoğunlukla sokak ölçeğinde çalışan bir sivil toplum kuruluşu. Damla Özgü Yıldız, Arzu Erturan, Melike Selin Durmaz ve Serim Dinç tarafından kurulduğu anlaşılan derneğin http://www.sokakbizim.org isimli internet sayfası ile 2013 yılında uyguladığı “Kaldırım Nerede?” kampanyası için düzenlediği http://kaldirimnerede.org isimli web sayfası halen etkin durumda.

1998 yılında yine İstanbul’da kurulan Yaya Hakları İçin Yurttaş Lobisi ise, aynı zamanda Sefertası Hareketi’nin de kurucusu olan Ümit Sinan Topçuoğlu’nun yaşadığı dönemde etkin olmuş, 2000 yılında Kadıköy Belediyesi ile “Yaya Hakları İçin Kadıköy Protokolü”nü imzalamış; ancak Ümit Sinan Topçuoğlu’nun vefatı ile birlikte o tarihten bu yana adı duyulmaz olmuş.

Görüldüğü gibi, 2018 yılı itibariyle ülkemizde yayaların kamusal alanlardaki haklarını savunacak ve kent içi yürüyüşü bir yaşam kültürü olarak geliştirecek dernek, vakıf, oluşum ya da platform gibi herhangi bir sivil bir örgütlenme ülkemizde bulunmamaktadır.

Yaya 010

O nedenle, kentlerdeki taşıt ağırlıklı ulaşıma alternatif olarak yayaların haklarını savunmak ve bu hakkın uygulama alanını geliştirmek, kentlilerin daha fazla yürüyerek bunu bir yaşam biçimine dönüştürmelerini sağlamak amacıyla hak temelli bir mücadele platformunun oluşturulması gerekmektedir.

O nedenle haydi tüm yayalar! Yolların gerçek proleterleri olarak ayaklarınızdaki ayakkabılar, sandaletler ya da kullandığınız tekerlekli araçlar ve koltuk değnekleri dışında kaybedecek başka bir şeyiniz olmadığı için gelin ve hep birlikte hak temelli bir mücadele platformu oluşturmak için el ele verin!

“A Greek Portfolio” / “Bir Yunan Dosyası”

1934 yılında Güney Carolina’da doğan Constantine “Costa” Manos, Boston ve Yunanistan’ın görüntüleriyle tanınan bir Yunan-Amerikalı fotoğrafçıdır. Eserleri Esquire, Life ve Look dergilerinde yayınlanmıştır.

Okuduğu lisenin fotoğraf kulübünde iken fotoğraf çekmeye başlayan ve birkaç yıl sonra profesyonel fotoğrafçı olan Constantine Manos, 19 yaşında iken Tanglewood’daki Boston Senfoni Orkestrası’nın resmi fotoğrafçısı olarak işe başlamıştır. Çektiği orkestra fotoğrafları 1961 tarihli “Senfoni Portresi” isimli albümünde yayınlandıktan sonra 1955’te Güney Carolina Üniversitesi’nin İngiliz Edebiyatı bölümünden mezun olmuştur.

Constantine Manos, 1961-64 yılları arasında Yunanistan’da fotoğrafladığı insan ve manzaraları fotoğrafları 1972 tarihli “Yunan Portföyü” albümünde yayınlanmış ve Arles ve Leipzig kitap fuarında ödül almıştır.

1974’de Boston kentinin kuruluşunun 200. yılı nedeniyle çektiği fotoğraflar “Bostonians” albümünde, 1995’te çektiği fotoğraflar ise “American Color” albümünde yayınlandı. “Bir Yunan Portföyü”, 1999 yılında yeniden basıldı ve Atina’daki Benaki Müzesi’nde büyük bir sergi düzenlendi. 2003 yılında “Renkli Amerikan” fotoğrafları için Leica Madalyası ile ödüllendirildi. 

Constantine Manos‘un ikinci “American Color” koleksiyonu ise 2010 yılında yayınlanmıştır.

Ödülleri

  • 2003, Leica Onur Madalyası,
  • 1972, Arles Ödülü,
  • 1966, New York Sanat Direktörleri Ödülü

Yapıtları

  • American Color 2. United States: Quantuck Lane Press, 2010, 
  • Portrait of a Symphony 1960-2000. United States: Boston Symphony Orchestra, 2000,
  • A Greek Portfolio. United States: Ilios Press, 1999,
  • American Color. United States: W.W. Norton, 1995,
  • Bostonians. United States: Cambridge Seven Associates, 1975,
  • Where’s Boston?, United States: Cambridge Seven Associates, 1975,
  • Suite Grecque, France: Le Chêne, 1972,
  • A Greek Portfolio, United States: Studio Book/Viking Press, 1972,
  • Portrait of a Symphony, United States: Basic Books, 1961. 

Fotoğraflarının Bulunduğu Müzeler

  • Modern Sanat Müzesi, New York, ABD
  • Chicago Sanat Enstitüsü, Chicago, ABD
  • Güzel Sanatlar Müzesi, Boston, ABD
  • George Eastman Evi, Rochester, ABD
  • Yüsek Sanat Müzesi, Atlanta, ABD
  • Ulusal Kütüphane, Paris, Fransa
  • Houston Güzel Sanatlar Müzesi, Houston, ABD
  • Chrysler Müzesi, Norfolk, ABD
  • Güneybatı Fotoğraf Müzesi, Daytona Beach, ABD
  • Benaki Müzesi, Atina, Yunanistan
  • Magnum Fotoğraf Koleksiyonu, Harry Ransom Merkezi, Teksas Üniversitesi, Austin, ABD

001GREECE. Crete. 1964. Woman carding wool. "A Greek Portfolio"MAC64009W00122/37A004005006007008009010GREECE. Crete. Kritsa. 1964. Going home from the fields. "A Greek Portfolio"012013014015016Village de Moudania.018GREECE. Karpathos. Olympos 1966. In Church. "A Greek Portfolio"GREECE. Karpathos. Olympos. 1964. In church. "A Greek Portfolio"021022MAC64009W00003/41023024025026027028029030031032GREECE. Crete. 1964. Shepherds with goat. "A Greek Portfolio"034MAC64009W00290/28A036037038039040041042043044045046047048049050051052GREECE. Mani. Pirgos Dirou. 1962. Woman at graveside. "A Greek Portfolio"MAC64009W00068/08AMAC64009W00003/41056057058MAC64009W00113/07GREECE.  Thrace.  1964.  Girl at a village festival. "A Greek Portfolio"  p.7760061MAC64009W00290/28A062063064065066067068069070071072073074075076MAC64009W00092/27AGREECE. Crete. 1964. Grandmother with granddaughter. "A Greek Portfolio"079080081082083084085086087088MAC66016W00019/34090091GREECE. Karpathos. Village of Olympos. 1964. Child on stairs.

Arama yapıp kapatacak dernek arıyoruz…

Ali Rıza Avcan

Son günlerde iki önemli derneğin kuruluş işlemlerini yürütüyorum. İsimleri şimdilik bende kalacak bu iki dernek için kurucularla birlikte tüzük taslakları üzerinde tartışıyor, bütün antidemokratik yönlendirmelere karşın en demokratik dernek yapılanmasının nasıl olabileceğini düşünüyor, mevzuatın getirdiği sınırlamaları nasıl aşabileceğimizi araştırıyoruz.

Bütün bu araştırma, tartışma ve değerlendirmeler için tabii ki mevcut yasa ve yönetmeliklerle benzer derneklerin tüzüklerine bakıyor, İçişleri Bakanlığı’na bağlı Dernekler Dairesi Başkanlığı’nın rehberleri inceliyor, katıldığımız eğitimlerin notlarını karıştırıyoruz.

Elimizdeki mevzuat bilgileriyle rehber ve İnternet kayıtlarına göre kurulacak bir derneğe adres gösterme konusunda mevzuattan gelen herhangi bir kısıtlama ya da yasaklama yok. Bu çerçevede başka bir derneğin ya da özel ve tüzel kişiliğin adresinde; hatta oturduğunuz dairede tüm kat maliklerinin yazılı onayını almak koşuluyla dernek kurabiliyorsunuz.

Ancak bu özgürlük, kuracağınız derneğin belgelerini teslim etmek için gittiğimiz il dernekler müdürlüğünde sona eriyor. Orada sizin önünüze yeni bir belge koyarak ,başka bir dernek ya da tüzel kişiliğin adresinde veya kuruculardan birine ait dairede dernek kuramayacağınızı söylüyorlar. 

closeddoor

İçişleri Bakanlığı Hukuk Müşavirliği’nin 10.04.2013 tarih, 97110469-045-4910 sayılı ve 22.08.2013 tarih, 97110469-045.02-10522 sayılı iki ayrı yazısında;

Dernek ile diğer işyeri veya konutların aynı adreste bulunması halinde derneklerin denetiminin yapılması, kolluk kuvvetlerinin yetkilerini kullanması ve diğer hususlarda önemli sorunlar yaşanabileceği dikkate alındığında, birden fazla derneğin veya bir dernekle başka bir özel veya tüzel kişiliğin aynı adreste bulunmasının uygun olmayacağı” belirtiliyor.

Üstüne üstlük “hukuki” denilen bu görüş, aynı şekilde denetlenmesi mümkün ya da kolluk kuvvetlerinin yetkilerini kullanıp arama yapabileceği şirket, vakıf ve kooperatiflerin kuruluşunda gündeme getirilmezken sadece ve sadece derneklerin denetlenip aranması ve kapatılabilmesi için geçerli oluyor.

Hem de, yasa, yönetmelik ve genelgelerde, hazırlanıp bizlere dağıtılan rehberlerde ve bu konu ile ilgili İnternet sitelerinde dernek adresleri konusunda herhangi bir yasaklayıcı ya da kısıtlayıcı hüküm olmadığı ve konutların dernek adresi olarak gösterilmesi durumunda tüm kat maliklerinin onayının alınması gerektiği açık bir dille belirtildiği halde…

Çünkü İçişleri Bakanlığı’na bağlı Emniyet Genel Müdürlüğü bir derneğin aranması ya da kapatılması durumunda başka bir derneğin, tüzel kişiliğin yanında veya bir konutta kurulmuş derneklerde sıkıntılar yaşandığını, aranan ya da kapatılan dernekle aynı adresi paylaşan diğer derneklerin, şirketlerin ve derneğin kurulduğu dairede yaşayanların zor durumda kaldığını belirterek örgütlenme özgürlüğünü ortadan kaldıran bu görüşü aldırmış durumda.

Bu yoruma göre, İçişleri Bakanlığı Hukuk Müşavirliği’nde çalışan hukukçular, “kapatma” eyleminden sadece içinde tek bir derneğin faaliyet gösterdiği bağımsız bir bölümün kapısına kilit vurmayı, orayı mühürleyerek kapatmayı anlıyorlar. Sanki oranın kapısına mühür vurmasalar o dernek çalışmayacakmış gibi…

Resmi akıl, kapatma eylemini bir kilit ya da mühürle eşleştirecek kadar kısır ve dar düşünüyor….

medical_rounds_close_the_door_2_pyramid

Bu hukuki görüş oluşturulduğu 2013 yılından bu yana öyle bir uygulama alanı yaratıyor ki; çoğu şirket ve kooperatifin kolaylıkla yararlanabildiği “e-ofis” ya da başka bir deyişle “sanal ofis” adı verilen çağdaş yeni uygulamalardan da yararlanmanıza izin verilmiyor.

Kısacası, derneğin daha kuruluş aşamasında dernek kurucularına, “İstediğim takdirde sizi kolaylıkla arayabileceğim ya da kapatabileceğim ayrı bir adres ver” deniliyor….

İdare hukuku alanında, kamu yönetimlerinin oluşturduğu hukuki görüşler zorlayıcı ve bağlayıcı olmayıp sadece yol gösterici olmakla birlikte; bu tür bir hukuki görüş hepimizi, özellikle de yeni dernek kurmak isteyen herkesin elini kolunu bağlıyor.

Böylelikle bir derneğin henüz kurulduğu aşamada kolaylıkla kapatılabilmesini düşünüp bunun için önlem alıp örgütlenme özgürlüğünün önünü açan önemli bir hak kolaylıkla ortadan kaldırılabiliyor. Bunun temel nedeni ise son yıllarda ortaya çıkıp tüm yönetim mekanizmasına egemen olan güvenlikçi zihniyetin ta kendisi.

Hem de demokratik hakların ortadan kaldırıldığı Olağanüstü Hal’in yürürlükte olduğu, KHK’lerin yayınlandığı son dönemlerde değil; aksine, onun öncesinde, bundan tam 5 yıl önce düzenlenmiş bir “hukuki” görüş yazısına dayanılarak…

Yaptığımız görüşme ve araştırmalar sonucunda da, bu kısıtlamadan sivil toplum yapılanması ile ilgili birçok kimsenin ya da kurumun haberdar olmadığını ya da haberdar olsa bile önemsemediğini anlıyoruz.

Özellikle de sivil toplumun önemine vurgu yapan bazı kurum ve kişiler düzleminde…

Oysa kendisini sivil toplum merkezi ilan eden, herkese ve her kesime sivil toplumculuk alanında öğütler verip önerilerde bulunan; hatta bu işi şirket adı altında ticarete dönüştüren birçok kurum bu konuda kılını bile kıpırdatmıyor, sanki böyle bir sorun yokmuş gibi davranıyor; hatta istediğimiz takdirde evimizi dernek adresi olarak gösterebileceğimizi söyleyip duruyor..

ankara_valiligi_batikent_seyran_umut_muhurleme

Çünkü onların kuracakları dernekler itibariyle mali bir sıkıntıları yok… Sağdan soldan aldıkları ödenekler, proje gelirleri ile kendilerine dayalı döşeli bürolar, dernek merkezleri kurabiliyorlar… Bırakın bir aylık kirayı ödemeyi yıllık kira bedelini toptan bile ödeyebiliyorlar…

Ya maddi imkanları kısıtlı bireylerin, dar gelirli işçi, emekçi, ve emeklilerin, yoksulların kolları sıvayarak kurmak istedikleri dernekler… Onlar bu engeli nasıl aşacaklar ve ne yapacaklar?

Bir dernek kurulup tüzel kişilik edinmeden karşısına çıkarılan bu antidemokratik uygulama konusunda eminim birilerinin vereceği bir cevap, önereceği bir çözüm vardır…

“Kendine yeni bir yol arayan kişi…”

Kaynak: Yürüme, Oruç Aruoba, Metis Yayınları, Beşinci Basım Ocak 2003, İstanbul, s. 76-81 

Kendine yeni bir yol arayan kişi, önce,

kendinden önce yürünmüş yollara bir bakar

– kendi yürümek isteyebileceği yola benzer

bir yol bulmak için; çoğunlukla da bulur-

ama, acaba, o bulduğu yol(lar),

tam da bulduğu yol(lar) olarak,

kendi aradığı yola aykırı değil mi?-

Yeni bir yol aramıyor muydu, arayan kişi

– ne işi var öyleyse, eski (yürünmüş)

yollarda?!

Belirli bir yol arayan kişi için en büyük

tehlike, o yolu bir yerde durarak, ‘bakarak’

arayabileceğini (hatta, bulabileceğini)

sanmasıdır – çünkü, yollar bulunmaz:

yürünür; yerlerde ise, olsa olsa, durulur

– onlar, bulunur; artık, yürünmez…

Yola çıkacak kişinin aşması gereken

ilk ve en önemli engel,

kendi yerleşikliğidir:

kendi yeri,

– kendisidir…

gitmek_1-696x928

Kişi niçin yola çıkar ki?

– Yürümek istediği için…

Bunun da, tutturduğu yolla

hiçbir ilgisi olmayabilir

– çoğunlukla da, yoktur…

gitmek1

Ancak bir yeri terketmesi gerektiğini

anlayan kişi, bir yola çıkabilir

– ve tersi: ancak bir yola çıkması gerektiğini

anlayan kişi, bir yeri terkedebilir.

Bir yeri terketmesi gerektiğini anlayan kişi,

daha çıkacağı yol konusunda hiçbirşey bilmese bile,

yola çıkmasının gerekliliğini biliyordur

– zaten , onu o yeri terketmesi gerektiği

konusunda ikna eden de, o çıkması gereken

yeni yoldur.

Kendine yeni bir yol arayan kişinin yönünü,

eski yerinin koşulları ile kendi güdüleri, eğilimleri

yönelimleri, elbirliğiyle hazırlarlar.

gitmek_kapak

Bir yola çıkan kişi,

bir yerden bıkandır;

bir yerde konaklayan ise,

bir yolda yorulan – bu

iki konum böylesine farklı…

gitmek-ve-gelmek-1

Yerleştiği yerde kendini yersiz hisseden kişi,

çevresine bakınırken,

yola çıkabileceği bir yön arıyordur

– yerleşiklik, eninde sonunda,

bir yola çıkaran bir yer;

bir yöne yönelen bir yol

olup çıkar.

11l3ejr

Yerinin, ‘söz konusu’ bile olamayacağına

gerçekten, temelden ‘ikna’ olmayan kişi,

yola çıkamaz – çıksa bile, hep,

eski yerinde kalacak olan aklı,

yolu yürürken adımlarını dolaştıracaktır.

Salt arayan kişi, ne yönü, ne yolu, ne yeri

bulabilir: Ancak bir yerden ayrılabilendir,

yolu bulabilen – ne aradığını ‘bilen’ değil,

nereden ayrılacağına karar verebilen…

Sahici yerini bilmeyen kişi için,

yön de yoktur, yol da – meğer ki,

kendi yersizliğinden bir yön ve bir yol

çıkara, edine…

1_J7IKnyRZU5Pr3ZsM4EkmOg

Özdemir Asaf : Özdeyiş, nükte ve kişisel kurallar…

content-ozdemir-asaf-siirleri-muzikotek-korumasinda-e7437aa83886d75f6352601b287e4e37

III
Olaylar ve Şeyler

-47-
Bir insan bir insanı bir şey görür, bu hayattır.
Bir insan bir insanı birçok şey görür, bu sevgidir.
Bir insan bir insanı her şey görür, bu aşktır.
Bir insan bir insanı hiçbir şey görür, bu doğu’dur.
Bir insan bir insanı görmez, bu ölümdür.

VII
Akıldan, Okuldan Yana
-115-
Her zaman bilenler her şeyi bilmez.
Her şeyi bildiğini söyleyenler başka bir şey bilmez.
Akıllarını işletmemiş olanlar çok şey bilmez.
Çok işletmiş olanlar da her zaman bilmez.

x
Yitirmek – Kazanmak
-177-
Geçen zamanla yitirdiklerimi zamanın geçmesiyle kazanıyorum..
Geçen zamanla kazandıklarımı zamanın geçmesiyle yitiriyorum..
Tembel birinci düşüncenin üzerinde boylu boyunca serilmiş yatmaktadır.
İkinci düşüncenin altına sığınmışların çokluğu edebiyat gerektiriyor.

132-0-1

XXXIII
Aykırı Gibi

Korkunun belirtilerinden biri durup kalmaktır. Bir konuya inanmak o konuda durup kalmaktır. Öyleyse inanmak biraz da korkmaktır.
Korkunun belirtilerinden biri kalkıp kaçmaktır. Bir konuya inanmamak o konudan kalkıp kaçmaktır. Öyleyse inanmamak biraz da kaçmaktır.

Etika
1961 – 1981

İKİNCİ BÖLÜM
1
Önsözler
-3-
Başkalarınm düşünmüş olduklarını izlemeye çalışanlar, çoğunluğu oluşturan “düşünen“lerdir; boyuna bir şeylerin ardından türlü türlü güç ve niyetleriyle gidedururlar. Başkalarına iletmekle çok yararlı olurlar.
Düşünür“ler azınlıktadır, düşünülerinin önlerinden gidedururken, boyuna bir şeyler getirirler öbürlerine ve giderek insanlığa…
Bu böyle sürer gider.

-5-
Felsefe bilmeyen beni ne övebilir, ne yerebilir.

-6-
Ünlenirsem sevinirim kendi adıma.
Ülkem ünlenirse mutluluk duyarım kendi adıma.
Ülkem mutlu olursa, büyürüm kendi adıma.
Ülkem büyük olursa, büyürüm kendi adımdan öteye.

CELEBRITY

-11-
Ben sizlerin yanlış olduğunuzu, yanlış yaptığınızı söylemekteyim.
Bu yüzden şiirimi epigramlara, aforizmalara, maksimlere çevirdim.
Bence kızarsanız bana da haklı olacağım. Yolunuzda böyle devam ederseniz daha, daha da.
Beni bir anda boşda, boşlukda, açıkda bırakmak elinizde. Dediklerim havada kalabilir.
Kızmak ve daha iyiye doğru değişmemek daha kolay değil mi?

-17-

Hiçbir şey söyleme
Söylersen
Yap.
Yaparsan
Sus.
Susarsan
Kaçma.
Kaçarsan
Söyle.

-22-
Saat yazar, dakika okur, saniye siler.

-23-
Bir çizgiyi yanlış mı çizdiniz? O sizin çizginizdir artık; onu doğrultarak düzeltemez ve değiştiremezsiniz .. Ancak bir başka yenisini çizersiniz.

özdemirasaf1-1

-24-
İnsan kendisini bulacağı bir yere varmalı.
Kendisini kuracağı bir yere gelmeli.
Gideceği yolu yeri seçmeli, aşacağınca aşmalı, göreceğince görmeli.
Duracağı yeri bilmeli.

Derneği satın almak…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz hafta sonu, ikinci kez Mülkiyeliler Birliği genel kuruluna katılarak iki dönemdir yönetimde olan ekip yerine KHK’larla fakülteden atılan İzmirli Dinçer Demirkent ve arkadaşlarından oluşan ekibin yönetime gelmesi için katkı koymaya çalıştım.

Daha önceki 2 Mart 1990 tarihli genel kurula, iki vagon dolusu kalabalık bir Mülkiyeli grupla birlikte İstanbul’dan Ankara’ya giderek katılmıştım.

Bu kez yine büyük umutlarla; hem eski arkadaşlarımla buluşup görüşmek, hem de güzel insanlardan oluşan genç bir ekibe destek vermek için Ankara’ya gidiyordum.

Bu genel kurul öncesinde Mülkiyeliler Birliği İzmir Şubesi’nde görev yapan eski yönetici ve denetçileri kamu zararına yol açmış olmaları nedeniyle cumhuriyet savcılığına bildirmiş; ayrıca aynı ekibin desteği ile son genel kurulda seçimi yedi oy farkıyla kazanan yeni ekibin bu genel kurulda yaptığı usulsüzlükleri İl Dernekler Müdürlüğü’ne bildirmiştim. 

Kamu yararının önem ve önceliğine inanan bir Mülkiyeli olarak görevimi yapmış olmaktan kaynaklanan memnuniyetle, bu tür usulsüzlük ve yolsuzluklara fırsat vermeyeceklerini bildiğim Ankara’daki o pırıl pırıl genç insanları desteklemek ve onlara yapılan haksızlıklara karşı çıkmak için Ankara’ya gidiyordum.

Bir oy bir oydu. Belki de onlara yapılan haksızlık ve baskılara karşı bir oy farkıyla kazanmalarını sağlayabilir, genel kurulda onlar için söylenenlere “hayır” deyip karşı çıkabilirdim.

Ancak bütün bir yolculuk boyunca, son yıllarda Mülkiyeliler Birliği’ni yıpratan, derneğin ve camianın saygınlığını zedeleyen bütün bu olumsuzlukların, kanıtlanan ya da kanıtlanamayan söylentilerin; hatta İzmir Şube’de olduğu gibi tüm yönetim kurulu üyelerinin imzasıyla ortaya çıkarılan usulsüzlük ve kamu zararlarının nereden kaynaklandığını, şahısları aşan asıl nedenlerin neler olduğunu, sistemin hangi nedenle hangi noktada aksamaya başladığını düşünüp durdum.

1976 yılından bu yana üyesi olduğum Mülkiyeliler Birliği Genel Merkezi ve şubeleri niye eski günlerde olduğu gibi değildi? Niye hep elindeki değerli gayrimenkullerin kiralanması, işletilmesi ya da yıkılıp yapılması ile ilgili tartışmaları yaşıyordu? Bu tartışmalar sonucunda niye bazı yöneticiler usulsüzlük ya da yolsuzluk yapmakla suçlanıyordu? Niye bir genel başkan genel kurul açılış konuşmasında yıkılan bina ile ilgili olarak uzun uzun kendini savunmak zorunda kalıyordu? Bütün bu konuşmalara karşın genel kurulun çoğunluğunu ikna edemediği için neden yeniden seçilemiyordu? Bütün bu kötülüklerin, olumsuzlukların ve söylentilerin altında yatan asıl neden neydi?

Ayrılmak 001

Son yıllarda dernek, vakıf, platform ve kent konseyi gibi birçok sivil toplum kuruluşunun oluşum ve çalışması için ayrıntılı ve mukayeseli çalışmalar yapıp; özellikle bu kurum ve oluşumların mali performansları konusunda dünyada ve ülkemizde uygulanan farklı model ve yöntemleri araştırıp soruşturduğum için, bütün bu soruların doğru cevaplarının, son yıllarda, özellikle de 2014 yılında yapılan tüzük değişikliği sonrasında üyeye ve onun temel yükümlülüğü olan aidata önem verilmesinden vazgeçilip, onun yerine üyelerle değişik kişi ya da kuruluşların yapacağı bağış ve sponsor katkılarına; ayrıca sahip olunan değerli gayrimenkullerin getirdiği yüksek kiralarla inşaat rantlarına daha fazla önem ve değer verilmesinde yattığını fark ettim.

Evet, genel kurulda da söylendiği gibi derneğimizin temel kaynağı olan Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden her yıl ortalama 400 civarında öğrenci mezun olmakla birlikte, bunların içinden üye olanların sayısı -ne yazık ki- 30 ya da 40’ı geçmiyordu. Mezun olan öğrencinin derneğe gelip üye olmasını engelleyen başka birçok neden olmakla birlikte; dernek yönetiminin de bu gençlerin derneğe kazanılması için özel bir çaba göstermediği, bunun için ayrı bir program hazırlayıp uygulamadığı herkesin bildiği bir gerçekti.

O nedenle, üyeler ve özellikle de yeni mezunlar eski önem ve değerini kaybetmişti. Genel kurullar dışında kendisine önem ve değer verilmediğini gören üyeler ise derneğe olan aidat yükümlülüğünü yerine getirmemekle birlikte hem derneğin tüm imkanlarından yararlanıyor hem de dernek genel kurullarında aidat ödeyip ödemediğine bakılmaksızın görüşlerini ifade edip oyunu kullanabiliyordu.

Üstüne üstlük -son genel kurul öncesi ve sonrasında karşımıza çıktığı gibi- yeni üyelerin bir süre oy kullanmaması gerektiği gibi antidemokratik fikirlerin  ortaya atıldığı görülüyordu.

Oysa üye, derneği dernek yapan, onun varlık nedeni olan önemli bir unsurdur. Çünkü üye olmadan dernek var olamaz ve üye sayısı artmadan derneğin gelişmesi, güçlenmesi mümkün değildir.

Sivil toplum anlayışının temel kuralı bu olmakla birlikte; Mülkiyeliler Birliği özelinde ortaya çıkan gerçeğin ve sorunun en yalın hali, üyeyle onun ödemesi gereken aidatın eski önem ve değerini kaybetmiş olmasıdır.

Dernek üyesine eski önem ve değerinin verilmeyişinden kaynaklanan boşluk ise, bazı varlıklı üyelerle Mülkiye dostu olduğu anlaşılan kişi ve kurumların verdikleri bağış ve sponsor katkılarıyla doldurulmaya çalışılıyor ya da aynen İzmir Şube’de olduğu gibi derneğin elindeki değerli gayrimenkuller yüksek gelirler elde edebilmek amacıyla şaibeli işlerin yapıldığı mekânlara dönüştürülüyor.

Hatta bu konuda öylesine ileriye gidiliyor ki, yüksek bedellerle kiraya verdiğimiz gayrimenkulde faaliyet gösteren barın korumaları birini öldürerek Mülkiyeliler Birliği’nin geçmişinde olmayan bir utancı bize yaşatıyorlar (1); ayrıca aynı gayrimenkul bir sonraki şube yönetimi tarafından bu tür sorunların yeniden yaşanmaması düşüncesiyle daha düşük bedelle bir pizzacıya kiralandığında, bu durum genel merkez yöneticileri tarafından “daha az gelir elde ediyoruz” diye eleştirilebiliyor. (2)

Yeter ki daha fazla kira alınıp derneğin kasası dolsun, yeter ki dernek yöneticilerinin başarısı kazanılan bu paraların miktarıyla ölçülsün…

Diğer yandan kimin umurundaydı derneğin bir suç yuvasına dönüşmesi ve Mülkiyelilerin zedelenen kurumsal itibarı…

Bu durum Ankara’da otel olarak kullanılan binanın yıkılarak Çankaya Belediye Başkanı tarafından seçilen bir müteahhit tarafından yeniden yapılması söz konusu olduğunda da karşımıza çıkıyordu.

Dernek üyesiyle onun aidat yükümlülüğüne önem ve öncelik verilmeyişinin geldiği son noktayı en açık şekilde, 25 Mart 2018 tarihinde Ankara’da yapılan Mülkiyeliler Birliği genel kurulunda bizlere dağıtılan 2016-2018 Dönemi Çalışma Raporu‘nun 43. sayfasındaki “Mülkiyeliler Birliği Derneği 2016/2017 Gelir Tablosu“nda gördük:

Bu tablodaki verilere göre, 2016 ve 2017 yıllarını kapsayan dönemde elde edilen toplam gelirin (875.700,51 TL) % 15,10‘unu (132.244,30 TL) üye aidatları, % 6,41‘ini (56.146.-TL) bağışlar, geriye kalan % 78,49‘unu ise (687.310,21 TL) içinde yüksek kira gelirleriyle rantların ve sponsor katkılarının bulunduğu diğer gelirler oluşturmaktadır.

Bunun yanında toplam 64 sayfadan oluşan bu raporda derneğin kurumsal Facebook sayfasının ne kadar beğeni aldığı ayrıntılı olarak belirtildiği halde; derneğin ne kadar üyeye sahip olduğu, bu sayıdaki azalış ve artışlarla üyelerin nasıl bir profile sahip olduğu konularında tek bir bilgi verilmemiştir.

25 Mart 2018 tarihi genel kurul öncesinde gördüğüm diğer bir olumsuzluk ise bağışta bulunan ya da sponsor katkısı sağlayan üyelerin kendilerini daha bir üst perdeden ifade etmeleri, kendilerini adeta diğer üyelerden daha değerli ve belirleyici görmeleriydi. Nitekim bunu yapan, daha doğrusu yaptığı bağış ya da sponsor katkılarıyla adeta derneği satın aldıklarını düşünenlerin ya da kendilerini böyle ifade edenlerin isimlerini aday listelerinde görünce, bunun aslında bir satın alma-ödüllendirme sistemine dönüştüğünü fark ettim.

Resim1

Evet, her sistemde, her düzende olduğu gibi üyelerin sayısını artırmadıkça ve tüm üyelerden eşit miktarda aidat almadıkça, aidat ödemeyenlere -buna ne yazık ki ben de dahilim- söz ve oy hakkı verildikçe, aidat ödeyenle ödemeyen arasındaki fark korunmadıkça, aidatların toplam gelirler içindeki payı azaldıkça ortalık bağış ve sponsor katkılarıyla “derneği satın aldığını” düşünenlere kalmakta ve bunun somut bir şekilde yaşama geçtiği de dağıtılan aday listeleriyle kanıtlanmakta…

O nedenle, Mülkiyeliler Birliği’nin yeni genel başkanı Dinçer Demirkent ve ekibinden yeniden üyeye özellikle de yeni mezun üyelere öncelik vermelerini, tüm üye aidatlarının tahsil edilmesi hususuna yoğunlaşmalarını, genel kurulda vaat ettikleri gibi üye sayısını arttırarak üyelerle ilgili bilgileri güncellemelerini; ayrıca üyelerin hem kendi aralarındaki hem de dernekle olan ilişki ve iletişimlerini geliştirmelerini, birilerinin verdikleri bağış ve sponsor katkılarıyla derneği ve derneği ve dernekteki “koltukları” satın alamayacakları adil ve demokratik bir üyelik yapısını oluşturmalarını talep ediyor ve bekliyorum.


(1) http://www.hurriyet.com.tr/gundem/izmirde-bar-kavgasi-bir-kisi-olduruldu-25008940

http://www.haberegeli.com/girmeye-calistigi-barin-onunde-olduruldu-haberi-11537.html

(2) Mülkiyeliler Birliği Derneği Genel Merkezi tarafından İzmir Şubesi Yönetim Kurulu’na gönderilen 17.01.2018 tarih, 2018/9 sayılı yazı ekinde yer alan avukat Ahmet Tan’a ait 15.01.2018 tarihli rapor.

“Canla başla çalışmak…”

Ali Rıza Avcan

Mynet web portalinin verdiği bilgiye göre, 24 Mart 2018 tarihinde İzmir Valisi Erol Ayyıldız‘ı ziyaret eden Ulaştırma, Haberleşme ve Denizcilik Bakanı Ahmet Arslan İzmir’deki ulaşımın hizmetlerinin daha iyi olması için gece gündüz çözümler ürettiklerini, güzel ve yararlı projeler yaptıklarını ifade etmiş.

Üstüne üstlük, Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) tarafından yapılan son Bölgesel Satınalma Gücü Paritesi araştırmasında İzmir’in ulaşım harcamaları grubunda birinci sırada yer aldığı anlaşıldıktan sonra…

Söz konusu haberin ayrıntılarına baktığımızda ise Ulaştırma, Haberleşme ve Denizcilik bakanının İzmir halkına sormadan yaptıkları Konak Tüneli ile  Urla-Çeşmealtı Yat Limanı ve İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgili değerlendirmelerini görmekle birlikte; ben bugün burada, Ulaştırma, Haberleşme ve Denizcilik Bakanlığı’na bağlı Devlet Demiryolları (TCDD) Genel Müdürlüğü tarafından Ankara-İzmir-Ankara arasında çalıştırılan Mavi Tren’de neler yapıldığını ya da yapılmadığını dilim döndüğünce anlatarak, söylenenlerin ne ölçüde ciddi, samimi ve doğru olduğunu göstermeye çalışacağım. 

Geçtiğimiz hafta sonunda Ankara’da yapılan Mülkiyeliler Birliği Genel Merkezi Genel Kurulu’na katılmak için Cumartesi gecesi otobüsle Ankara’ya gidip Pazar gecesi de trenle İzmir’e döndüm.

Otobüs yolculuğunu Pamukkale firmasıyla yaptım ve gece saat 24.00’de başlayan yolculuğu sabah saat 08.00’de Ankara Şehirlerarası Otobüs Terminali‘nde (AŞTİ) bitirdim. Yolculuğum, otobüs firmasının önceden taahhüt ettiği gibi toplam 8 saatlik sürede bitti ve bu süre içinde herhangi bir sorun yaşamadım.

Pazar gecesi yapacağım Ankara-İzmir yolculuğu için de, demiryolcu aile çocuğu olarak eski günleri anmak adına tren yolculuğunu tercih etmiş, biletimi almak amacıyla Basmane Garı’na gittiğimde Ankara-Eskişehir arasındaki yolculuğu Yüksek Hızlı Tren (YHT) adı verilen hızlı trenle, Eskişehir-İzmir arasındaki yolculuğu da İzmir Mavi Treni ile yapacağımı öğrenmiştim.

1_Y0n8TSdtR9NGRiBTonFz0w

İsterseniz trenle yaptığım bu maceralı Ankara-Eskişehir-İzmir yolculuğunun “yarın öbür gün yazarım” düşüncesiyle not aldığım ilginç anlarını ve bunlarla ilgili değerlendirmelerimi maddeler halinde sizlerle paylaşmaya başlayayım:

1. Mülkiyeliler Birliği Genel Merkezi-Ankara Garı arasında bindiğim taksinin sürücüsünden trene binmek eskiden olduğu gibi Tarihi Ankara Garı‘na gitmeme gerek kalmadığını; bundan böyle Tarihi Ankara Garı‘nın güneydoğusundaki Celal Bayar Bulvarı üstündeki yeni YHT Garı’na gitmem gerektiğini öğrendim.

2. Yüksek Hızlı Tren (YHT) için yaptırıldığı anlaşılan çelik ve cam karışımı pırıl pırıl parlayan yeni binanın bir gar binası konseptinden çok bir AVM konseptinde tasarlandığını gördüm ve bu görüşümü gişedeki bayan görevli ile paylaştığımda onun da aynı görüşte olduğunu anladım.

3. Yüksek Hızlı Tren (YHT) bana söylendiği gibi saat 20.55’de hareket ederek 1 saat 31 dakikalık yolculuğun sonunda saat 22,26’da Eskişehir Garı’na ulaştı.

4. Teknolojinin son nimetleriyle donatılmış olmasına karşın trenin, yurt dışındaki örneklerine kıyaslandığında sarsıntılı olduğunu gördüm. Nitekim bir gece önce İzmir’den Ankara’ya gelen Mülkiyeli arkadaşlarımda da aynı şeyleri söyleyerek bu durumu doğrulamışlardı.

5. Eskişehir Garı benim bilip aradığım, trenin pencerelerinden sarkarak simit aldığımız ya da boza içtiğimiz eski Eskişehir Garı değildi. Yaptıkları müdahalelerle O eski tarihi yapıyı asıl kimliğinden uzaklaştırmışlardı. O nedenle de, havada eski günlerin kokusu yoktu…

Yeni gar ile ilgili olarak aklımda kalan tek şey ise onca para ile yapılan bu yeni garın, yapım esnasında yalıtım sorunlarının çözülemeyişi nedeniyle kesif bir şekilde küf kokmasıydı.

6. Yüksek Hızlı Tren (YHT) Eskişehir Garı’na 22.26’da varmış olmasına karşın onun devamı olan Eskişehir-İzmir Mavi Tren‘i ancak bir saat sonra, 23.30’da hareket etti. O nedenle de gar ve çevresinde anlamsız bir şekilde zaman geçirmek zorunda kaldım.

7. İzmir Mavi Treni‘nin tekli koltuklarında oturmakla birlikte içerisi oldukça sıcaktı ve klimaların yeterince çalışmayışı nedeniyle içerideki hava sabaha kadar oldukça ağırlaştı. Konuştuğum görevliler bile bu sorunu kabul edip kendi rahatsızlıklarını ceplerinde taşıdıkları kolonyalarla çözdüklerini itiraf ettiler.

8. Gece saat 02.00 sıralarında tuvalette cüzdanını düşürüp kaybettiğini iddia eden bir yolcu bu durumun yapılacak bir anonsla duyurulmasını ve kendisine yardımcı olunmasını istediği halde; görevliler tarafından “şimdi herkes uyuyor, anons yapamayız” denilerek oyalandı. Hatta kendisine indiği yerde polise başvurabileceği, kendilerinin hiçbir şey yapamayacağı bile söylendi. Ancak bu durum sabah 06.00-07.00 sıralarında değişerek yolcuyla ilgilenilmeye başlandı ve gerekli olan anonslar yapıldı. Ancak aradan geçen zaman içinde tren bir çok ara durakta durmuş ve belki de cüzdanı bulan ya da çalan yolcu çekip gitme olanağından yararlanmıştı.

9. Cüzdanı kaybolan yolcu ile görevliler arasındaki diyaloglar sırasında görevlilerden, bu trene en kısa mesafenin en ucuz bilet bedelini ödeyerek dadanan “tren fareleri“nin varlığından haberdar olduk. Tabii ki o saatten sonra yeni binen her yolcu bizim için yeni bir “tren faresi” olup çıkmıştı.

10. İzmir Mavi Treni olarak tanımlanan ekspres, sabaha karşı aniden hüviyet değiştirerek birden bire eskilerin “posta treni“ne dönüştü. Tren o andan başlayarak adeta her istasyonda uzun süreler durarak indisi-bindisi çok yerel bir banliyö gibi çalışmaya başladı. Bu durum Manisa sınırları içinde adeta yerel bir Manisa İZBAN’I halini aldı.

Daha sonra İnternette yaptığım araştırmalarda ise bindiğim trenin Eskişehir-İzmir hattındaki toplam 24 ara istasyonda durup beklediğini öğrendim:

Eskişehir – Porsuk – Sabuncupınar – Uluköy – Alayunt – Kütahya – Tavşanlı – Değirmisaz – Ballıköy – Gökçedağ – Sındırlar – Dursunbey – Gazellidere – Mezitler – Balıkesir – Savaştepe – Soma – Kırkağaç – Akhisar – Kapaklı – Saruhanlı – Manisa – Muradiye – Menemen – Çiğli – Basmane.

Tabii ki bütün yaşadığım, Ankara’dan İzmir’e trenle gidip eski günleri anmak isteyen benim gibi birinin sabrını zorlayacak şekilde o kadar fazla istasyon duruşu ve uzun bekleyişlerin sonunda adeta köy ve kasabalar arası çalışan posta katarına dönüşen bir maceradan başka bir şey değildi…

11. Yaşadığım yolculuğun en acıklı yanı ise otobüsle 8 saatte gittiğim bir mesafeyi, içinde bulunduğumu koşullarda tamı tamamına 14 saat 27 dakikada almış olmamdı. Diğer bir ifadeyle ülkemizdeki en hızlı tren olan Yüksek Hızlı Tren (YHT)’den sonra toplam 566,2 kilometre uzunluğundaki Eskişehir-İzmir hattını saatte 47,18 kilometre hızıyla kat ederek “attan inip deveye binme” halini yaşamış olmamdı. 

Buna da resmen “eziyet” ya da “işkence” deniliyordu…

dscn6605

Şimdi gelin hep birlikte Ulaştırma, Habercilik ve Denizcilik Bakanı Ahmet Arslan’a doğrudan bağlı TCDD Genel Müdürlüğü’ndeki bilgili, deneyimli ve birikimli yönetici ve çalışanlarla sayın bakanın bizlere uygun gördükleri böylesi bir ulaşım hizmetini sağlamak için canla başla nasıl çalıştığını hep birlikte hayal edip yorumlayalım…

Sözlük’ten: Dünya Miras Listesi (2)

İclal Dinçer*

Dünya Mirası Listesi uygulamalarında 1972 yılı önemli bir dönüm noktasıdır. Liste’deki varlık sayısının 357’ye ulaştığı yıl kurulan; teknokrat, bürokrat ve uzmanlardan oluşan ve Paris’te hizmet vermekte olan Dünya Miras Merkezi (World Heritage Centre), ülkelerin temsilcileri arasından altı yıl için dönüşümlü olarak seçilen 21 üyeli Dünya Miras Komitesi‘nin (World Heritage Committee) karar almasında altyapı sağlamanın yanı sıra yeni stratejilerin ve yapılanmaların geliştirilmesinde de önemli roller üstlenmektedir. Bu altyapılardan en önemlileri 1994 yılından itibaren geliştirilmekte olan “alt bölge sistemi“, “Periyodik Raporlama” ve “Yönetim Planı” uygulamalarıdır.

Afrika, Arap Devletleri, Asya Pasifik Bölgesi, Avrupa ve Kuzey Amerika, Latin Amerika ve Karayipler olmak üzere kurulan altı alt bölge sisteminde bölgeler arasında en geniş alana ve en fazla sayıda ülkeye ve dünya miras varlığına (% 49) sahip bölge “Avrupa ve Kuzey Amerika“dır. Dünya Miras Merkezi’nin hizmetlerinin kolaylaştırılması ve bölgesel işbirliklerinden yararlanmak üzere kurulan bu sistemin yanı sıra Taraf Devletler Dünya Miras Listesi‘nde yer alan her varlık için üç yılda bir dönemsel raporlar hazırlayarak varlığın korunma durumu hakkında bilgi vermek zorundadırlar.

Getirilen yönetim planı sistemi ile varlığın bir dünya mirası olarak tanımlandığı dönemdeki bütünlüğünün ve/veya özgünlüğünün geliştirilmesinden enin olunması istenmektedir. Bu kapsamda taraf devletin yönetim planı hazırlayarak tüm kültür varlıklarının uzun vadeli yasal, düzenleyici, kurumsal ve/veya geleneksel koruma ve yönetim sistemlerine sahip olduklarının güvencesini vermesi beklenmektedir (URL7 ve Dinçer, 2009).

Ülkelerin sahip oldukları dünya miras varlığı açısından bir sıralama yapıldığında İtalya (45), İspanya (42), Çin (41), Fransa (35), Almanya (34), Meksika (31), Hindistan (28), İngiltere (28), Rusya Federasyonu (24), Amerika Birleşik Devletleri (21) ilk on sırada yer almaktadır (URL8). 

Istanbul lead-xlarge

https://whc.unesco.org/en/list/

Türkiye’de ise 2011 yılı itibariyle 10 adet varlık Dünya Miras Listesindedir. Bunlar 1985-1998 yılları arasında listeye giren İstanbul’un Tarihi Alanları – 1985, Göreme Milli Parkı ve Kayalık Kapadokya Kenti – 1985, Divriği Ulu Cami ve Şifahanesi – 1985, Hattutaş – 1986, Nemrut Dağı – 1987, Hierapolis – Pamukkale – 1988, Safranbolu Kenti – 1994, Truva Arkeolojik Kenti – 1998’dir. 2011 yılında listeye alınan Selimiye Cami ve Çevresi dışında Türkiye’nin Dünya Miras Varlıkları aday listesinde 26 adet önerisi bulunmaktadır (URL9).

Dünya Miras Komitesi tarafından 1979 yılından itibaren sistematik hale getirilen Tehlike Altındaki Dünya Miras Listesi (TADML) (List of World Heritage Danger) uygulamasında Taraf Devletlerin şu yaklaşımı kabul etmesi beklenmektedir: Bir alanın DML’ye alınması demek sürecin sonu değil, başlangıcıdır. Taraf Devlet sahip olduğu varlıklarını sürekli olarak yönetmek, izlemek ve korumak durumundadır. Varlıkların karşı karşıya oldukları tehlikelerle mücadelede taraf devletin yerini almamak esastır. Fakat onun faaliyetlerini tamamlayacak desteklerin yapılması bütün uluslararası camianın ödevidir. Bu kapsamda Dünya Miras Komitesi ICOMOS ve UNESCO uzmanları aracılığıyla sürdürdüğü izleme çalışmaları sonucunda korunmasının tehlikeye girdiği kanısı oluşan varlıkları Tehlike Altındaki Dünya Mirası Listesi‘ne almakta, izlemesini sürdürerek ve gereken teknik, mali destekleri vererek Taraf Devlete yardımcı olmaktadır. 2011 yılı itibariyle 18’i kültürel, 17’si doğal olmak üzere toplam 35 varlık bu listede yer almaktadır (URL10).

219022093252188025090103223035226161050215207160

Kurumsal altyapıların yanı sıra korumanın kavramsal gelişiminin dünyaya yayılması için Komite tarafından geliştirilen metinler de çok büyük önem taşımaktadır. Bunlar arasında 2002 yılında kabul edilen Budapeşte Deklarasyonu koruma konusunda son dönemin en önemli belgelerinden biridir. Komite’nin tüm Taraf Devletleri kabul etmeye davet ettiği ve 4C olarak tanımlanan bu hedefler, varlıkların Güvenilirliğini (Credibility) güçlendirmek; etkin Korunmasından (Conservation) emin olmak; etkili Kapasite Oluşturmak (Capacity-building); kamu bilincini arttırmak ve bunu İletişim (Communication) aracılığıyla genişletmek olarak özetlenmektedir. Bu dört kritere 2007 yılında beşinci olarak Topluluk (Community) ilave edilmiş ve diğer dört kriterin gerçekleşebilmesi için toplulukların özelliklerinin dikkate alınmasının önemi vurgulanmıştır (URL11 ve Dinçer, 2008).


Kaynaklar

Dinçer, İ. (2009), “Tarihi yarımada Yönetim Planı Kavramı ve Planlamanın Meşruiyet Krizi“i, planlama.org. http://www.planlama.org/new/planlama.org-yazilari/tarihi-yarimada-yonetim-plani-kavrami-ve-planlamanin-mesruiyet-krizi.html (erişim: 03. 06.2011)

Dinçer, İ. (2008), “İstanbul’un Tarihi Alanları: Bir Dünya Miras Varlığını Dünya Adına Koruma Problematiği“, Yenimimar, S.76 ss. 12-13 http://www.yenimimar.com/ index.php?action=display/Article&ID=749 (erişim: 03.06.2011)

Ralph, O. Slatyer, (1984), “The Origin and Development of the World Heritage Convention“, Monumentum, World Heritage Convention Issue, 3-16, http://www.inter-special_1.pdf (erişim: 03.06.2011)

URL.1: http://whc.unesco.org/uploads/activities/documents/activity-567-1.pdf

URL.2: http://whc.unesco.org/en/conventiontext/

URL.3: http://teftis.kulturturizm.gov.tr/belge/11-77152/dunya-kulturel-ve-dogal-mirasın-korunmasi-sozlesmesi.html

URL.4: http://whc.unesco.org/en.list

URL.5: http://whc.unesco.org/en/guidelines

URL.6: http://whc.unesco.org/en/criteria

URL.8: http://whc.unesco.org/en/list/stat

URL.9: http://whc.unesco.org/en/tentativelists/state=tr

UR.10: http://whc.unesco.org/en/list/stat#s.3

URL.11: http://whc.unesco.org/en/activities/567

Göreme-Kapadokya-24-1024x685

 

Sözlük’ten: Dünya Miras Listesi (1)

İclal Dinçer*

Dünya mirasının uluslararası bir çatı altında korunması fikri, I. Dünya Savaşı’nın yarattığı tahribattan etkilenerek başlamış ve II. Dünya Savaşı sonrasında gelişmiştir. 1959 yılında Nil vadisi’nde inşa edilen Aswan Barajı nedeniyle taşınması gündeme gelen Abu Simbel Tapınağı ise konunun somutlaşmasında belirleyici unsur olmuştur. UNESCO bu konunun yanı sıra yükselen sular nedeniyle tehlike altında olan Venedik kenti ve Pakistan’da Moenjodaro  antik kenti ile en büyük Budist yerleşmelerinden biri olan Endonezya’daki Borobodur Tapınağı‘nın korunmaları için uluslararası kampanyalar başlatmıştır. Bu çalışmalarının sonunda, ICOMOS (International Council on Monuments and Sites) tarafından hazırlanan taslak metin  UNESCO’nun 16 Kasım 1972 tarihli toplantısında Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunması Hakkında Sözleşme (Dünya Miras Sözleşmesi) (Convention Concerning the Protection of the World Cultural and Natural Heritage) adıyla kabul edilmiştir. Metin IUCN (International Union for Conservation of Nature) üyeleri tarafından 1968 yılında kabul edilen doğal çevrenin korunması konusundaki ilkeler de dikkate alınarak hazırlanmıştır (URL1 ve Slatyer, 1984). Sözleşmede dünyadaki sosyal ve ekonomik şartların değişmesiyle kültürel ve doğal mirasın giderek artan bir hızla yok olma tehdidi altında kalmasına vurgu yapılarak ve bu durumun bütün devletler için bir yoksullaşma olduğu kabul edilmektedir. Bu kapsamda tüm ülkelere bir çağrıda bulunulmakta, bu miras değerlerinin ulusal düzeyde korunması ülkelerin ekonomik, bilimsel ve teknik kaynaklarının yetersiz olması nedeniyle çok zordur, ayrıcalıklı öneme sahip olan kültürel ve doğal miras değerleri tüm insanlığın dünya mirası olarak koruma altına alınmalıdır denilmektedir (URL2 ve URL3). Türkiye Sözleşmeyi on yıl sonra 14.04.1982 tarih ve 2658 sayılı Yasayla kabul etmiştir (14.02.1983 tarih ve 17959 sayılı Resmi Gazete).

logoUNESCO‘nun geliştirdiği önemli uygulamalardan biri 1978 yılında dünyadan 12 miras alanı ile başlatılan Dünya Miras Listesi‘dir (Wolrd Heritage List). 2011 yılı itibariyle Sözleşme’yi imzalayan 187 ülkeden 153’ünde yer alan 725’i kültürel, 183’ü doğal, 28’i karma toplam 936 Dünya Miras Varlığı‘nın (World Heritage Property) korunması başta Taraf Devlet (State Party) olmak üzere dünyanın ortak sorumluluğundadır (Url4).

Bu konudaki önemli yapılanmalardan ilki 1977 yılında 28 madde olarak hazırlanan ve koruma evreninin gelişmelerine paralel 2008 yılında 19. kez revize edilerek günümüze 290 madde halinde ulaşan Dünya Miras Sözleşmesi Uygulama Yönergesi‘dir (Operational Guidelines for the Implementation  of the World Heritage Convention). Varlıkların Liste’ye teklif edilmesi, korunması, yönetilmesi, izlenmesi süreçlerinde eşgüdümü sağlamak üzere kullanılan bu rehberde Dünya Miras Listesi‘ne girmek üzere teklif edilen kültürel ve doğal mirasın “üstün evrensel değeri“nin (outstanding universal value) tanımlanması, bu değerin özgünlüğünün (authenticity) ve bütünlüğünün (integrity) bozulmadan gelecek kuşaklara aktarılmasından emin olunması ve taraf devletlerin bu konuda sorumluluk üstlenmesi için yapılması gerekenler tanımlanmaktadır (URL5).

Dünya Miras Listesi‘ne teklif edilecek kültürel ve doğal varlıkların seçim ölçütleri de düzenli olarak Dünya Miras Komitesi tarafından gözden geçirilmekte ve Dünya Miras Sözleşmesi Uygulama Yönergesi’nde yayımlanmaktadır. 2004 yılından itibaren aşağıdaki ölçütlerden en az birine uygun olan varlıkları Dünya Miras Listesi‘ne teklif edilmektedirler. 

* İnsanın yaratıcı dehasının bir başyapıtını temsil etmek;

* Bir zaman diliminde ya da dünyadaki bir kültürel alanda mimarlık, teknoloji, anıtsal, sanat, kent planlama, peyzaj tasarımı konularında meydana gelen gelişmeleri, önemli bir dönüm noktası olarak sergilemek;

* Kültürel bir geleneğin veya yaşayan ya da ortadan kalkmış bir medeniyetin tanıklığını üstlenmek;

* İnsanlık tarihinde önemli aşamaları gösteren yapı tipi, mimari veya teknolojik bütünlük veya peyzajın seçkin bir örneği olmak;

* Çevre, kültür ve insan etkileşimini temsil etmek; ya da geri dönüşü olmayan değişimin etkisi altında savunmasız hale gelen geleneksel insan yerleşimlerinin, arazi kullanımının ya da deniz kullanımının seçkin bir örneği olmak;

* Olaylar veya yaşayan gelenekler, fikirler, sanatsal ve edebi eserler ile doğrudan veya somut olarak ilişkili, olağanüstü evrensel öneme sahip olmak;

* Mükemmel doğal olayları ya da istisnai doğal güzelliği ve estetik önemi olan alanları içermek;

news_903-1200-480-20120731100935

* Devam eden önemli jeolojik süreçler ya da önemli jeomorfolojik veya fizyografik özellikler dahil olmak üzere dünya tarihinin önemli aşamalarını temsil eden seçkin örnekler olmak;

* Evrim süreci içinde devam eden temel ekolojik ve biyolojik süreçleri ve karasal, tatlı su, kıyı ve deniz ekosistemleri ile bitki ve hayvan topluluklarının gelişiminin seçkin örneklerini temsil etmek;

* Bilim veya koruma açısından olağanüstü evrensel değer taşıyan tehlike altındaki türler de dahil olmak üzere, biyolojik çeşitliliğin yerinde korunması için en önemli ve en özellikli doğal yaşam alanlarını içermek (URL6).


(*) Ersoy, M. (Der.), (2016) Kentsel Planlama, Ansiklopedik Sözlük, Ninova Yayıncılık, İstanbul, s. 95-97

Devam Edecek