“Kalbim Ege’de Kaldı”

Bu şarkıyı ne zaman duysak düşsel bir yolculuğa çıkarız… Dalgaların şarkılar söylediği o güzelim Kuşadası kumsallarından, sokaklarına; eğlence hayatından, lezzetlerine; limanına, kültürüne bir yolculuktur bu… Ege’de kalan kalbinizi yoklayın, hatta kalbinizi dinleyin yollara düşün, kalbinizde bırakmayın; kalanları, fotoğraf diliyle bizlere anlatın. Biz de bütün dünyaya anlatalım sizin söylediklerinizi. Tarihe bir ışık, bir not düşmek için… Yeniden.

Evet, Kuşadası Ticaret Odası’nın “Kalbim Ege’de Kaldı” adıyla gerçekleştirdiği 4. Ulusal Fotoğraf Yarışmasının şartnamesinde bu yarışmanın düzenlenme amacı bu sözlerle ifade edilmiş ve yarışmaya Kuşadası turizmi ile ilgili yiyecek-içecek, eğlence sektörüyle gece hayatına ait fotoğrafların kabul edileceği belirtilmiş.

Bugün sizlerle bu yarışmada dereceye giren ve mansiyon alan yarışmacıların fotoğraflarını paylaşacağız.

Tabii bu arada, 2012 yılında Kuşadası’nın iç ve turizm ölçeğindeki algısını belirlemek amacıyla Kuşadası Belediyesi adına yaptığımız araştırmalar sırasında çoğu Kuşadası fotoğrafının çoğu kez  karadan; yani denizin ve göğün mavisi, kıyıların harikulade profili kullanılarak çekildiğini, yerleşimin denizden çekilmiş fotoğraflarının ise çok az olduğunu fark etmiştik. Kuşadası ‘na gelen turistlerin çoğu kez denizden geldiği düşünüldüğünde, güvertesinde bulunduğu kruvaziyer gemiden ya da yattan görülen ve Kuşadası algısı olarak aklımıza yerleşen ilk izlenimin çoğu kez ihmal edildiğini görüp bundan sonraki çalışmalarda bu hususa özellikle dikkat edilmesi gerektiğini ifade etmeye çalışmıştık.

Doğru söylemek gerekirse bu tür fotoğrafların çekilmeyişinde, 1960’lı, 70’li yıllarda hoyrat bir yağmanın nesnesi olan, o nedenle de çarpık ve düzensiz bir şekilde kentleşen Kuşadası’nda bu hoş olmayan görünümü saklama, en azından yansıtmama çabasının da etkili olduğunu da düşünmüyor değiliz.

1_-gizem-sozer-aydin1
Birincilik Ödülü –  Gizem Sözer
2_-can-yucel-izmir
İkincilik Ödülü – Can Yücel
3_-gursel-egemen-ergin-bursa
Üçüncülük Ödülü – Gürsel Egemen Ergin
mansiyon-mehmet-fatih-yaldiz-eskisehir
Mansiyon Ödülü – Mehmet Fatih Yaldız
mansiyon-mehmet-ozturk-aydin
Mansiyon Ödülü – Mehmet Öztürk
mansiyon-tayyip-basak-istanbul
Mansiyon Ödülü – Tayyip Başak

 

Kültür ve Sanata Yeniden Bakmak

Salim Çetin

1980’li yıllardan sonra tüketim kültürünün hayatımıza egemen olması gündelik yaşamımızın her alanını dönüştürdüğü gibi, sanatın da alınır satılır, tüketilir bir nesne haline geldiği çok sayıda akademisyenin ortak görüşüdür.

Başka bir deyişle, para ekonomisinin her şeyi tüketime sunması sonucu kültür de endüstrileşme sürecine dahil olmuş ve bir ticari bir meta haline gelmiştir.

Adorno’nun deyimiyle modern birey, endüstrileşen kültürün hem nesnesi hem de müşterisidir artık.

Sisteme muhalif olmayan, tek tipleşmiş, piyasanın belirlediği modayı ve trendleri olumlayan bir içeriğe sahip kültür endüstrisidir dolaşımda olan.

Bireycilik’, ‘farklılık’, ‘çok kültürcülük’, ‘tüketimcilik’ ve ‘geçicilik’ gibi küreselleşmenin yücelttiği kavramları da bu sürecin içeriğini belirleyen değerlerdir.

Ayrıca sözünü ettiğimiz kültürün sunumu da farklı hale gelmiş, en ciddi kültür nesnesi bile görsellik ve eğlence unsuru katılarak büyük bir ‘prodüksiyon‘ mantığı ile kitlelere verilir olmuştur.

Yani artık kültür, gerek sunumu gerek üretimi ile bir ‘endüstri‘ haline gelmiş, bu da küreselleşen kentlerdeki yeni kent elitlerinin ilgi alanına girmiştir.

idea concept

İçerikteki bu değişimin yanında bir başka işlev de devreye girmiş küresel kentin yeni elitleri zenginliklerini görünür kılmak ve güçlerini göstermek amacıyla sanat ve kültürel yatırımları portföylerine dahil etmiştir.

İzmir’de henüz bunlar yok ama İstanbul’da bienaller, festivaller, müzeler gibi organizasyonlarda bunlar açıkça görülüyor.

Bu durum aynı zamanda kentin sanat yoluyla estetize edilmesi ve bir ‘tasarım metası’ olarak pazarlanması ya da ‘marka kent’ olarak diğer kentlerle yarışması anlamına da gelmektedir. Kültür, sanat artık bireyin iç dünyasını zenginleştiren bir unsur olmak yerine daha çok kentlerin tanıtımda da yer alan bir ögelerden biridir adeta…

Kuşkusuz kültürün endüstri haline gelmesi sonucu sanatsal etkinliklerin çapı büyümüş festival, bienal, sanat fuarı gibi etkinlikler milyon dolarlarla ifade edilen rakamlara ulaşmıştır.

1990’lı yıllara kadar daha çok devlet katında ve kamusal bir anlayışla küçük bütçelerle yürütülen bu tip etkinlikler gösteri sanatının bir gereği olarak özel kesime havale edilmiştir.

2004 yılında çıkarılan 5225 ve 5228 sayılı sponsorluğu ve kültürel yatırımları teşvik eden yasalar da zaten liberal bir bakış açısıyla özel kesimin önünü açmak için hazırlanmıştır.

2002 tarihinden sonra AKP iktidarı kültürel alanda özel sektör yanında yerel yönetimlere de önemli işlevler yüklemiştir.

Artık devletin çekildiği ve sadece ‘aracı’ olarak, alt yapı tesisleri yaparak katkıda bulunduğu kültürel alan özel sektör kuruluşları ile yerel yönetimlere terk edilmiştir.(Devletin elinde halen kalan kurumlar da AKP iktidarınca en kısa zamanda kamuoyu baskısı azaltıldığı bir zaman diliminde elden çıkarılacaktır.)

İstanbul’da hemen her ilçe belediyesinin kültür merkezi sayısının artmış olması bu politikanın sonucu olsa gerektir. (1)

Ayrıca AKP’nin İstanbul’da kendi yerel yönetim kültür modeli denilebilecek bir çalışmanın içine girdiği de görülmektedir. Başında İstanbul Kültür A.Ş‘nin olduğu şirket, paket programlar ortaya koymakta diğer alt belediye kültür birimleri daha çok bunları uygulama yoluna gitmektedir.

4

PEKİ, İZMİR’ DE DURUM NE?

Kültürün küreselleşme ile birlikte yeni değerler edindiği malum; ama bunun yanında uygulamadan kaynaklanan eksikliklerin olduğu da ayrı bir konu. İstanbul’daki ilçe belediyelerinin kültür merkezleri üzerine Ayça İnce tarafından yapılan bir inceleme (2) bu kurumlardaki aksaklıkları ortaya koymaktadır.Bu aksaklıklar diğer belediye kültür kurumlarını da bağlayacağı için bunları sıralamak gerekiyor:

Nedir bu aksaklıklar?

Yeni ihale yasasından kaynaklanan gereksiz kırtasiyecilik ve bürokrasiye boğulma durumu.

Kültürel programlar hazırlanırken sanatın değişken ve hızlı dinamiği ile ihale yasasının her şeyi çok önceden plana bağlayan statik bir planlamayı öngörmesi ve bunu şart koşması.

Bir yıl önceden planlanmış kimi kültürel programlar çoğunlukla güncelliğini kaybederek talepleri karşılamaktan uzak kalması.

Ayrıca kültür programlarının demokratik bir hak olduğu gerçeğinden hareketle kent halkının taleplerine denk gelen çeşitliliği yansıttığı tartışmaya açıktır.

Belediye başkanının entelektüel birikimi ve bunun olumlu ya da olumsuz olarak çalışmalara yansıması.

Kültür müdürlüğünde çalışan başta yöneticileri olmak üzere çoğunun uzman ve bu işin profesyoneli olmamasının getirdiği olumsuzluk.

Yapılan programların bir birine benzer olması.

Görüldüğü gibi hemen bütün kültür merkezlerindeki içerik, program hazırlamada karşılaşılan aksaklıklar bir birinin benzeri gibidir.

Birimiz ‘Uğur Mumcu’yu Anma Günü’ etkinliğinde bu aksaklıklarla karşılaşırken, diğer kesimde ‘Kutlu Doğum Günü’ hazırlığı esnasında aynı zorlukları yaşıyor.

****

Ana hatları ile halk konserleri, panel söyleşi, tiyatro gösterileri ile çocuklara gençlere kurs ve hobi edinme faaliyetleri ekseninde yürüyen kültürel programlar, aralara az bütçeli festivalleri de alarak sürmektedir.

Ne yazık ki, İstanbul modelinde olduğu gibi, Kültür A.Ş. gibi bir kurum ya da Büyükşehir’in egemen bir kültü politikası İzmir’de kendini gösteremiyor.

Bu yüzden ilçe belediyeleri kendi başlarının çaresine bakmakta ve etkinlik programlarını kendi başlarına hazırlamaktadırlar.

Ancak bu bile İstanbul’da olduğu gibi programların bir birine benzemesinin önüne geçememektedir.

2PEKİ, TEK TİP PROGRAMLARDAN KURTULMANIN YOLU VAR MIDIR?

Elbette çoğunlukçu bir anlayışla değişik kesimlere hitap edebilecek kültürel programların hazırlanması ana eksen olmalıdır.

Bir başka yol haritası da yerel değerlerden yola çıkıp kültürü geniş kesimlerle birlikte kotarmaktır.

Adına ‘yerellik’ de denilen bu kavram içerik olarak kendini farklı kılmanın bir çerçevesi de olabilmektedir.

Özellikle nüfus yapısı göçe dayanan kenar semtlerde yerellik, hemşehri derneklerinin çizdiği sınırlara indirgenmekte, bu da yerelliğin daraltılarak tutucu ve muhafazakâr bir yapıya indirgenmesine neden olmaktadır.

Bize dayatılan küçük grupların aidiyetlerini güçlendiren folklorik küreselleşmeci yerellik anlayışı yerine “… belli bir coğrafyada ya da bu sınırlarda yaşayan halkın popülist taleplerine bağlı olmayan, değişime açık, akıcı ve tekilliklerin toplamı dinamik bir unsur” (3) gibi ele alınmalı, programlar bu anlayış içinde hazırlanmalıdır. Tanımında olduğu gibi yerelliği kültürel bir öge olarak semt değeri olarak ele almak gerekir. Ve yapılan kültürel programları buna göre oluşturmak gerekiyor.

Şimdilik burada bitirip sempozyumdaki tartışmalara bakmamız gerekiyor.


(1) 2002 yılından sonra İstanbul’ da 79 kültür merkezi inşa edilmiştir.

(2) İnce, Ayça; “Kültür Politikalarında Eşbiçimcilik: Kaçınılmaz mı, Bilinçli Bir Tercih mi?“, Toplum ve Bilim, 2012, Sayı 125, s.178-204

(3) İnce, Ayça; a.g.e. s.178-204

Her derde deva sihirli bir sözcük: “Yönetişim” – 3

Ali Rıza Avcan

Bir politik iktidar aracı olarak tanımlanan ‘yönetişim’ olgusunun İzmir ve İzmir Büyükşehir Belediyesi örgüt ve hizmetleri düzlemindeki yerel aktörleri;

1) İzmir Kent Konseyi (İKK),

2) İzmir Akdeniz Akademisi (İZMEDA),

3) İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu (İEKKK),

4) İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) ve

5) Başta İzmir olmak üzere değişik sermaye gruplarıyla onların kurduğu dernek, vakıf ve federasyonlardan oluşan sivil toplum örgütleridir.

Yönetişim‘ adı verilen iktidar aracının bu aktörlerini bir araya getiren asıl faaliyet alanı ise 2009 yılından başlayarak tüm İzmir’i kapsamak üzere birbiri ardına tasarlanıp uygulamaya konulan ve yapıları itibariyle birbirini bütünleyen büyük belediye projeleri olmuştur.

Bu projelerin en önemlileri,

1) Kentin İzmir Körfezi çevresindeki ve Karşıyaka, Bayraklı, Konak ilçelerindeki kıyı alanlarını düzenlemeye yönelik ‘İzmir-Deniz, İzmirlilerin Denizle İlişkisini Güçlendirmekte Uygulanacak Tasarım Stratejisi Planı’,

2) Konak ilçesindeki Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerini kapsayan ‘İzmir-Tarih İzmirliler’in Tarih İle İlişkisini Güçlendirme Projesi’,

3) Kültürpark alanının yeniden düzenlenmesini amaçlayan ‘Yeni Kültürpark Projesi‘,

4) Güzelbahçe, Urla, Seferihisar, Çeşme, Karaburun, Menderes ve Selçuk ilçelerini kapsayan ‘Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi

5) Aliağa, Bergama, Dikili, Foça, Menemen, Kemalpaşa ve Kınık ilçelerini kapsayan ‘Gediz Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi’ ve

6) Tasarım çalışmaları halen devam etmekte olan Küçük Menderes Havzası’ndaki Bayındır, Beydağ, Kiraz, Menderes Ödemiş, Selçuk, Tire, Torbalı ilçelerini kapsayan ‘Küçük Menderes Havzası Sürdürülebilir Kalkınma ve Yaşam Stratejisi’

olarak bilinmektedir.

kent-038

Böylelikle adeta tüm İzmir ilini kapsayan birbiri ile ilişkili altı proje eliyle ‘yönetişim’ odaklı bir iktidar yapısının geliştirilip yerleştirilmesine çalışılmaktadır.

İzmir’deki İzmir Büyükşehir Belediyesi odaklı yerel yönetişim alt yapısının oluşumu ile ilgili ilk adımlar Prof. Dr. İlhan Tekeli’nin danışmanlığı altında 2009 yılından itibaren atılmaya başlanmış; böylelikle İlhan Tekeli uzun yıllardır savunduğu düşüncelerini hayata geçireceği yeni bir uygulama alanına kavuşmuştur.

24 Ekim 2009 tarihinde İstanbul ve Ankara’dan gelen akademisyen, uzman ve kültür profesyonellerine İzmirliler’in katılımı ile birlikte gerçekleştirilen İzmir Kültür Çalıştayı’nda Prof. İlhan Tekeli tarafından hazırlanan ‘İzmir Kültür Çalıştayı Referans Metni’ doğrultusunda öneriler geliştirilmiştir. O nedenle bundan sonraki süreçte ortaya çıkacak birçok proje ve çalışmanın kaynağının bu çalıştay olduğu söylenebilir. Örneğin ‘İzmirlilerin Denizle İlişkisini Güçlendirmekte Uygulanacak Tasarım Stratejisi Planı’ ve bu planın önerileri çerçevesinde şekillenen ‘İzmir-Tarih İzmirliler’in Tarih İle İlişkisini Güçlendirme Projesi‘ hep bu çalıştayın ürünü olarak ortaya çıkmış, bu şekilde tanıtılmışlardır.

İzmir Büyükşehir Belediyesi bu çalıştayla eşzamanlı olarak, esasen İzmir’in kalkınma sorunlarının ele alınıp planlanacağı merkezi yönetime bağlı İzmir Kakınma Ajansı Danışma Kurulu’na alternatif olarak İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu’nu (İEKKK) oluşturmuş, ilke olarak İzmir Kent Konseyi içinde yer alması gereken sermayedarları ve onların örgütlerini İzmir Kent Konseyi’nden kopararak ayrı bir ‘patronlar kulübü’ olarak örgütlemiş, bu kurulun hiçbir yasal dayanağı olmayan çalışma yönergesini hazırlamış ve o tarihten bu yana her ay yapılan düzenli toplantılarla İzmir’in gerçek gündeminin bu kurul eliyle belirlenip kararlaştırılmasını sağlamıştır. Tabii ki her zaman olduğu gibi Prof. Dr. İlhan Tekeli bu kurulun da kurucu entelektüel merkezi görevini devam ettirmiştir.

Sekreterya hizmetleri İzmir Büyükşehir Belediyesi AB ve Dış İlişkiler Şube Müdürlüğü tarafından yürütülen bu kurul, 2009 yılından bu yana –seçim dönemleri ve yaz ayları hariç- İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun katılımı ile her ay düzenli olarak toplanmış ve ‘Kültürpark Projesi’, ‘İzmir-Tarih Projesi’, ‘Alsancak Limanı Projesi’, ‘Körfez Geçiş Projesi’ ve ‘İzmir-Fuar Projesi’ gibi İzmir açısından çok önemli olan konuları görüşüp tartışarak kamuoyundaki ön kabulün oluşumuna yardımcı olmuştur.

62. Toplantısını 2016 yılı Eylül ayında yapan ve şu an itibariyle toplam 146 üyeye sahip İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu’nda toplantı yöneticiliği kurulduğu günden bu yana sırasıyla Öner Akgerman, Tufan Ünal, Yılmaz Temizocak, Şerife İnci Eren, İdil Yiğitbaşı, Atilla Sezgin, Mehmet Tiryaki ve Betül Elmasoğlu gibi İzmir’in sermaye sahipleri ya da onların temsilcileri tarafından yapılmış, bu toplantılarla ilgili görüşme tutanakları ve karar metinlerini Bilgi Edinme Kanunu çerçevesinde resmi yazı ile İzmir Büyükşehir Belediyesi’nden istemiş olmamıza karşın talebimiz, sözkonusu oluşumun resmi olmadığı gerekçesiyle karşılanmamış, o belgelerde yazılı olan bilgilerin kamuoyu ile paylaşılmasından kaçınılmıştır.

İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu’nun (İEKKK) gündemine baktığımızda ise İzmir’deki ‘yönetişim’ altyapısının yerleşmesine ve gelişmesine aracılık yapan bütün önemli ve büyük projelerin; özellikle de ‘Kültürpark Projesi’nin, ‘İzmir-Tarih‘, ‘İzmir-Deniz’, ‘Yarımada Kalkınma Stratejisi’, ‘Gediz-Bakırçay Havzası Kalkınma Stratejisi’nin öncelikte bu kurulda ele alınıp tartışılması, üyelerden gelen gelen taleplerin karşılanması, böylelikle uygulamaya konulacak projeler için bu kurul üyelerinin menfaatleri doğrultusunda onaylarının alınması sağlanmıştır.

Nitekim geçtiğimiz aylarda sosyal medyada ‘Kültürpark Projesi’ ile ilgili yaptığımız yazışmalarda tartışmalara katılan Uğur Yüce ve Sıtkı Şükürer gibi kurul üyeleri projeyi incelediklerini, tartıştıklarını; hatta taleplerinin büyük bir kısmının dikkate alınarak projenin o talepler doğrultusunda değiştirildiğini ifade etmişler, bir anlamda sözkonusu projenin 2014-2016 dönemindeki katılım sürecine sadece kendilerinin katıldığını itiraf etmişlerdir.

Evet, bütün bu anlatılanlardan da görüldüğü gibi İzmir’de İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından Prof. Dr. İlhan Tekeli’nin danışmanlığında oluşturulmaya başlayan ‘yönetişim’ altyapısının temel aktörü, resmi bir kimliği olmamakla birlikte İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından oluşturulan ve ülkemizdeki başka hiçbir kentte mevcut olmayan İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu’dur. Bu kurul sahip olduğu anahtar konum nedeniyle menfaatleri doğrultusunda yerel iktidara destek vermekte, ‘Kültürpark Projesi’ tartışmalarında gördüğümüz gibi önce kendisi tarafından incelenip şekillendirilen projelerin savunuculuğunu yapmakta, kolaylıkla yönlendirebildikleri gazete, televizyon gibi medya kuruluşları eliyle kamuoyunun kendilerinden yana oluşması için çaba göstermektedirler.

resim2

İzmir’deki yerel ‘yönetişim’ iktidarının önemli bir organı olan İzmir Kalkınma Ajansı ve onun danışma kurulu ise oluşumu ve yapılanması nedeniyle daha çok merkezi yönetimin organı olarak kabul edilmekte, o kurulda -yasal olarak bulunması gerekenler dışında- görev yapanların İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu’nda yer alması önlenmektedir.

İzmir’deki yerel ‘yönetişim’ iktidarının diğer bir organı olan İzmir Akdeniz Akademisi ise özellikle üniversiteler eliyle projelerin tasarım ve uygulamasını yapmakta, bir anlamda entelektüel çevrelerin ve kamuoyu önderlerinin ikna süreçlerinde etkili olmaktadır.

Şu an için gözden çıkarılan diğer bir ‘yönetişim’ organı ise yine 2009-2010 döneminde oluşturulan İzmir Kent Konseyi’dir. Son genel kurulunda İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun istemediği bir adayın İzmir Kent Konseyi Başkanı seçilmesi nedeniyle şu an itibariyle tüm desteğin kesildiği, bütçesinin yok edildiği haliyle adeta yedekte bekletilmekte; kadınlar, gençler, engelliler ve çocuklar gibi kimlik tabanlı politikalarla çalışmalar yapmalarına –kısıtlı da olsa- izin verilmekte, ısrarlı bir şekilde İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu’nun ilgilendiği büyük, önemli ve güncel konuların dışında tutulmaktadır.

Yerel ‘yönetişim’ iktidarının son aktörü ise İzmir Büyükşehir Belediyesi ile birlikte, belediye başkanının eşi ve danışmanlarının da ortak yapılarak sırf İzmir-Tarih Projesi için kurulmuş olan TARKEM A.Ş. (Tarihi Kemeraltı İnşaat Yatırım Ticaret A. Ş.) ve onun sivil ayağı olarak kurulan İzmir Kent Değerlerini Koruma ve Geliştirme Derneği’dir. Şirketin kurucusu olan İzmir’in sermaye çevreleri böylelikle şirket içindeki payını kuruluşundaki % 0,86 oranından % 30’a çıkardıkları İzmir Büyükşehir Belediyesi’ni ve onun şirketlerini arkalarına alarak; hatta onun sahip olduğu planlama, kamulaştırma ve imar düzenlemesi yapma gibi kamusal güçlerini kullanarak kentin tarihi merkezinde kendilerine yol açmaya çalışmakta, Kemeraltı bölgesi için öngördükleri İstanbul’daki Tarlabaşı ya da Sulukule uygulamalara benzer ‘soylulaştırma’ (mutenalaştırma) çabalarında İzmir Büyükşehir ve Konak belediyelerine kendilerine ortak etmeye çalışmaktadırlar.

Ancak, son aylarda ortaya çıkan iktidar, özellikle TMSF destekli yeni bir yatırım grubu olan Folkart / Sancak grubunun bir leke gibi yayılıp kurduğu hegemonya ile birlikte şimdilik İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu üyesi yapmadıkları Mesut Sancak’ın İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin yeni ortağı olarak geliştirdiği hamleler karşısında önce ne yapacaklarını şaşırmış, ancak daha sonraki süreçte de dışarıdan gelen bu büyük güçle ittifak yapma, onunla ittifak yaparak, onu destekleyerek pastayı birlikte paylaşma stratejisini uygulama koydukları görülmektedir. Bunun en son örneği ise esasen bir Folkart hamlesi olan Kültürpark projesinde belediyeyi destekler gibi yapıp asıl olarak Folkart’ın önünü açan girişimlerde bulunmaları, bu nedenle belediyeyi ve projeyi desteklemeleridir.

Bütün bu örneklerden hareketle şu içinde bulunduğumuz durumda, ‘yönetişim’ denilen siyasi iktidar aracının aslında İzmir sermayesi ve Folkart gibi farklı sermaye grupları arasındaki menfaatleri esas alan ve bu menfaatler üzerinden yeni dengeler kurmaya yarayan bir işleve de sahip olduğunu söyleyebiliriz.

Her derde deva sihirli bir sözcük: “Yönetişim” – 2

Ali Rıza Avcan

‘Yönetişim’ kavramını ele alan yazımızın ilk bölümünde, 1989 yılında eski ‘yönetim’ biçimininın alternatifi olarak Dünya Bankası tarafından ortaya atılan ve zaman içinde değişim geçiren bu siyasal iktidar modelinin özellikleriyle işlevlerini inceleyip irdelemeye çalışmıştık.

Bugün ise Dünya Bankası, Avrupa Birliği, Uluslararası Para Fonu, Birleşmiş Milletler, Birleşmiş Milletlerin bağlaşığı UNDP, FAO gibi uluslararası kuruluşlar tarafından Türkiye ve benzeri çevre ülkelere hararetle tavsiye edilen, bu ön kabul olmadığı sürece birçok yardım, bağış kaynağının verilmediği ya da kesildiği ‘yönetişim’in ülkemize transferini, ülkemizdeki somutlanma biçimini ele alacağız.

Yazımızın üçüncü ve son bölümünde de bu iktidarın İzmir özelinde nasıl oluşturulmaya çalışıldığını, nasıl bir ilişkiler ağı kurulduğunu göstermeye çalışacağız:

Ülkemizdeki ilk resmi ‘yönetişim’ çalışmaları, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) eliyle sağlanmış olup; 2000’li yılların başında ‘National Governance Project’ (Ulusal Yönetişim Projesi) adıyla başlatılan ilk proje, uluslararası ölçekte Dünya Bankası ile Avrupa Birliği, ulusal ölçekte de Türkiye Sanayici ve İşadamları Derneği’nin (TÜSİAD) katılım ve desteği ile Türkiye Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü (TODAIE) tarafından üstlenilmiştir.

international-finance1

Birleşmiş Milletler (BM), Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP), Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası, OECD, Avrupa Birliği ve Uluslararası Af Örgütü gibi küresel aktörler düzleminde uygulamaya konu olan ‘yönetişim’ kavramının 2000’li yılların başından itibaren ortaya çıkmaya başlayan Türkiye ölçeğindeki ulusal aktörleri ve uygulama alanları ise;

1) Ulus devlet örgütlenmesi dışındaki alanların egemeni olarak

          a) Merkez Bankası (MB),
          b) Hazine Müsteşarlığı,
          c) Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF),
          d) Rekabet Kurumu,
          e) Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK),
          f) Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTUK),
          g) Sermaye Piyasası Kurulu (SPK),
          h) Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK),
          ı) Kamu İhale Kurumu (KİK),
          i) Tütün, Tütün Mamulleri Alkollü İçkiler Piyasası Düzenleme Kurumu (TAPDK),
          j) Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumu (KGK),
          k) Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK),
          l) Özelleştirme İdaresi Başkanlığı (ÖİB) ve
          m) Şeker Kurumu

gibi sayıları şimdilik 14’e ulaşmış olan merkezi yönetimden bağımsız düzenleyici kuruluşlar,

2) Kapsayıcı kalkınma yerine bölgesel ölçekli stratejik kalkınma anlayışını yaşama geçirmek amacıyla 2005-2006’dan bu yana kurulmuş olan 26 adet bölgesel kalkınma ajansı,

3) Dünya Ticaret Örgütü’ne üyelik zorunluluğu üzerinden kabul ettirilen uluslararası tahkim kurumları (ICC Milletlerarası Ticaret Odası Türkiye Milli Komitesi vb.),

4) Geleneksel meslek odası örgütlenmesi dışında özel sektörde faaliyette bulunan işadamlarının, sanayicilerinin ve benzerlerinin son yıllarda bir araya gelip kurdukları sonu “SİAD”la biten TÜSİAD, MÜSİAD benzeri çok sayıdaki dernek ve vakıfla bunların yatay ya da dikey düzlemde ilişkilenmesi ile ortaya çıkan BASİFED, TÜRKONFED, İSİFED ve ESİDEF benzeri federasyon ve konfederasyonlar,

5) Sivil toplum kuruluşlarının yerel odağı olarak önerilen Gündem 21, Yerel Gündem 21 ve kent konseyleri eliyle yerel hizmetlerin sivilleştirilip ticarileştirilmesi gibi gelişmelere konu olan yerel yönetimler,

6) 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanununun 6215 sayılı kanunla değişik 26. maddesine göre, büyükşehir belediyelerinin doğrudan doğruya kendilerinin sermaye şirketi kurması suretiyle ortaya çıkan yerel yönetim-özel sektör ortaklığına dayalı şirketler.

Türkiye Yönetişim Projesi’ kapsamındaki konferansların yapıldığı 2001 yılını, özellikle de kamu yönetimi ile ilgili mevzuatta birçok önemli değişikliğin yapıldığı 2005 yılını izleyen süreçte, Türkiye’de uygulama alanı bulan ‘yönetişim’ anlayışı ile oluşturulan ‘yönetişim’ aktörleri, uluslararası sermayenin ulus devlet örgütlenme ve yönetimi dışında yaratmak istediği özel bir alanda serbestçe hareket etmesini kolaylaştırmış; böylelikle ulusal piyasaların bu yönetişim aktör ve mekanizmalarıyla küresel sisteme daha kolay eklenmesini sağlayacak bir sürecin başlatılmasını sağlamıştır.

Ancak Türk yönetim sisteminin Osmanlı’nın son döneminde Fransız örneği üzerinden şekillenen, Cumhuriyet Dönemi ile birlikte son şeklini alan merkezi yönetim yapısının içine merkezin elindeki gücün azaltılıp bunun uluslararası kuruluşların etkisine bırakılmasını, katılımcı bir yönetim yapısının oluşturulmasını, devlet yönetimine sivil toplumun dahil edilmesini ve benzerlerini öneren ‘yönetişim’ adı verilen siyasi iktidar modelinin yerleştirilmesi hem yüzyıllık alışkanlık ve gelenekler hem de merkezi yönetimin elinde bulundurduğu gücü paylaşmak konusunda gösterdiği isteksizlik ve refleks tepkiler nedeniyle mümkün olmamıştır.

yonetisim

Merkezi yönetimin son yıllardaki güvenlik odaklı otoriterleşme eğilimleri, eldeki mevcut demokratik hakların bile kaybedilmesine yol açmış; bu nedenle mevcut ‘yönetim’ yapısının bırakın ‘yönetişim’ çerçevesinde bağımsızlaşıp kendi başına karar vermesini, yönetim organının elindeki nispi demokratik haklar bile tek merkezli bir yapının oluştuğu süreçte elinden alınmış, tüm devlet yapısı, -ki buna da yerel iktidarlar da dahildir- yasal ya da kayyum atama gibi yasa dışı antidemokratik yollarla, OHAL gibi olağanüstü yönetim biçimleriyle ellerinden alınmış, ülkedeki iktidar yapılanması tüm demokratik özelliklerinden soyutlanarak, hatta bu güce ‘başkomutanlık’ gibi militer bir unvanı da ekleyen tek bir merkezin emrine teslim edilmiştir.

O nedenle, Türk yönetim sisteminde ‘yönetim’den ‘yönetişim’e geçilmesini bize hararetle tavsiye edip önerenler de kaybolan motivasyonları nedeniyle artık bu isteklerinden vazgeçmiş, ‘yönetişim’ denilen şey artık eski unutulan bir hikayeye dönüşmüş, uluslararası emperyalizm ülke üzerindeki egemenlik ilişkilerini demokrasi soslu ‘yönetişim‘ gibi ince yöntemler yerine baskı, yıldırma ve otorite kokan ‘yönetim‘ denilen eski, bilindik yöntemlerle sürdürmeye devam etmektedirler.

Devam edecek…

Kırın kentte yeri var mı?

Seniye Nazik Işık

Büyükşehir Kanunu 2012 sonunda değişti, 2014’te yerel seçimlerle birlikte 30 il büyükşehir oldu. “Önceden büyükşehir olan 16 il vardı, nüfus arttığına göre sayı da artmış olabilir” diyeceksiniz. Doğru ama keşke bu kadar basit olsaydı.

Son yasayla büyükşehir belediyelerinin sınırlarını belirleme şekli de değişti. Önceden sınırlar merkezden 20-50 kilometrelik bir çapla belirlenirdi. Hatta bu nedenle sınırları belirleyen yasaya ‘pergel yasası’ derdik. 2014’te başlayan uygulamayla 81 ilin 30’unda, ilin idari sınırları aynı zamanda büyükşehir belediye sınırları oldu. Büyükşehir illerinde ilçe belediyelerinin sınırları da ilçelerin idari sınırlarıyla birebir çakıştırıldı.

Sonuç: Bu 30 ilde “mücavir alan“, “mücavir alan dışı alan” ayrımını kalmamıştır. Çünkü belediyeleşmemiş alan yoktur. Her yer “öyle ilan edildiğinden” belediyeleşmiş sayılmaktadır.

20070703-kustasindan-koy

Bu durumda bu 30 ilde şehir nerde başlar, nerde biter, kır-kent ayrımını nerden, nasıl yapılır gibi soruları konuşmak gerekmez mi? Daha da önemlisi, kır ve kırsal gelişme kentsel tartışmaların bir boyutu haline gelmiş, kent stratejileri bağlamında tartışılması gerekenlere eklenmiş midir?

Mesela, bu 30 ilde artık il genel meclisi yok. Çünkü belediye dışı alan kalmadığına göre il genel meclisine de gerek kalmadı diye düşünüldü. İl genel meclisinin idari teşkilatı olan özel idarelere de gerek kalmadığından, onlar da kapatıldı. Şimdi de 51 ilde il genel meclisi var, yaşıyor.

Türkiye’de merkezi yönetimin yereldeki temsilcisi valiliklerle belediyeler arasında genellikle sorunlu bir ilişki vardır. Sorunlar bir yanıyla seçilmişlerle atanmışlar arasındaki yetki sorunudur, diğer yanıyla görev alanındaki çakışmalar, çatışmalar sorunu. Malum, kaynak dağıtanların birbirleriyle uyumlu değil sorunlu olması bir gelenek. Hele de rant dağıtmak devletin temel özelliklerindense. İl genel meclisleri de bu çatışmadan nasibini ziyadesiyle aldı. Yapısı itibariyle valinin kontrolünde, ama kaynaklarını seçilmişlerin kararıyla dağıtması gereken bir yerde başka türlüsü olabilir mi?

Yine de il genel meclisleri kırsal kesimin ihtiyaçlarının izlenmesinde ve kamu yatırımlarının yönlendirilmesinde yerel odaktır. Köylerle kaymakamlık ve valilik elindeki kaynaklara ve hatta merkezi devlet teşkilatına bilgi taşıyan oralardan da köylere, kıra kaynak götüren, dağıtan bir köprü. Hatta yerel siyasette kırın sesi.

İl genel meclislerine seçilen üyeler kırın temsilcisi midir? Türkiye’deki temsil krizinin önemli bir parçası da bu. Ancak bu, il genel meclisinin işlevini değil kararlarının ve oluşturduğu birikiminin kalitesiyle ilgilidir.

Şimdi il genel meclisi yok. Fakat büyükşehirlerde bu işlevi görecek birikim ve deneyim de büyükşehir belediyelerinde yok. İlçe belediyelerinde hiç yok.

Siyasette de bu boşluğu dolduracak örgütlenme yapısı yok, oluşmuş bir ilgi ve birikim de yok. Bir de valinin altında kurulan eski il planlama kurullarını andıran yatırım koordinasyon kurullarının bu boşluğu giderecek yapısı ve özelliği yok.

Özetle, sorun siyasidir: Büyükşehirin bütünşehire çevrilmesi kırın yerel karar odağını ortadan kaldırmış, kıra dair kaynak kullanım kararlarının kanallarını da değiştirmiştir. Siyasette zaten çok zayıf olan kırın temsilinin beli iyice kırılmıştır.

Belde ve köy belediyelerinin kapatılması bu sorunu katmerlemiştir.

Köylerin mahalle yapılması da işin tuzu biberi olmuştur. Köyün tüzel kişiliği kalkmış, kendine ait gelirleri ve malları ilçe belediyesine devredilmiştir. Köylü artık nikâhını kıymak için ilçeye, boşanmak için de ildeki aile mahkemesine gitmek zorundadır. Köylüye kalan, sözleşmeli çiftçilik, arazilerinin rant getirmesi hayali ve “büyüklere yalvarmak“tan ibarettir. Böylece kır ve köy için “kaynaklarda da tam bağımlılık” devri başlatılmıştır. Siyasette temsili bırakalım kararlara katılım kanalları bile neredeyse kapanmıştır.

Kırda yerel düzeydeki gelecek ya sadakayla yetineceksin ya da oyunu satışa çıkaracaksın arasına sıkışmıştır.

img_3948

Durum hizmet götürecekler açısından da sorunludur. Büyükşehir ve ilçe belediyelerinin görevleri arasında tarımsal faaliyetler ve kırsal gelişme ile ilgili somut açık ifadeler yoktur. Tarım alanlarının ve su havzalarının korunmasını sağlamak görevi bu açıdan çok yetersizdir. Yasa’ya eklenen “Tarım ve hayvancılığı desteklemek amacıyla her türlü faaliyet ve hizmette bulunabilirler” ifadesi kapı açmış fakat yol göstermemiştir.

Oysa bütünşehir yapılan 30 ilden en az 27-28’inin hala geniş kırsal kesimleri var. 25 binden fazla adı mahalle yapılmış köyü mevcut. Orman köylerinin durumu ise daha da karışık…

Sonsöz yerine bir soru: Kırın kentte bir yeri var mı?

Bir CHP Milletvekili, Belediye Şirketlerinin İhalesiz İş Yapabilmesi İçin Kanun Teklifi Verirse…

Ali Rıza Avcan

Geçen akşam Twitter’daki mesajlarıma bakarken, tanıdık bir ismin; Cumhuriyet Halk Partisi İzmir Milletvekili Murat Bakan’ın ilginç bir tivitine rastladım.

Murat Bakan bu tivitinde aynen şöyle söylüyor ve tivit ekinde de üç sayfadan oluşan kanun teklifini ekliyordu:

Belediye şirketlerinin Kamu İhale Kanunu dışına çıkarılması için hazırladığım kanun teklifini TBMM’ye sundum.”

Murat Bakan’ın bu tiviti üzerine görüşlerimi özetleyen aşağıdaki dört ayrı tiviti kendisine göndererek yaptığının yanlış olduğunu ifade etmeye çalıştım:

1 – “Bir hilkat garibesi olan belediye şirketlerinin işlevini sorgulamadan Kamu İhale Kanunu dışına çıkarılmasını istemek ne işe yarayacaktır?

2 – “Belediye şirketlerini Kamu İhale Kanunu dışına çıkarmak AKP’nin yaptıklarını tekrarlamaktan başka bir şey değildir…

3 – “Belediye şirketlerinin Kamu İhale Kanunu kapsamı dışında tutulması, CHP’nin 2014 yerel yönetim seçim beyannamesine aykırıdır.

4 – “Belediye şirketlerinin Kamu İhale Kanunu dışında tutulmasını istemek neoliberal özellleştirmeci anlayışın başka bir tezahürüdür…

Bugün ise gönderdiğim bu tivitler karşılığında kendisinin konuyu belediye şirketlerinin Kamu İhale Kanunu kapsamından çıkarılması talebi olmaktan çıkararak taşeronluk sorununa yönlendirdiği altı ayrı tiviti paylaştığını gördüm. Bu tivitler ise kelimesi kelimesine şu şekildeydi:

1) AKP, 1 Kasım seçimlerinde işçiye taşeronu kaldırma sözü verdi. Seçim sonrası dönemin Başbakanı çıktı, “Kamuda taşeronu kaldırdık” dedi.

2-Ancak işçiler ‘özel sözleşmeli personel’ adında yine iş güvencesi olmadan, eşit işe eşit ücret olmadan kadrosuz çalışmaya mahkûm edildi.

3-Yalan rüzgârına dönen ‘taşeron’ konusu, hükümetin geçtiğimiz gün açıkladığı orta vadeli programında dahi yer almadı.

4-Hükümet, verdiği sözün arkasında durmamıştır.

5-Hükümet, yüzbinlerce insanı kandırmış, umutlarını sömürmüştür.

6-‘Çağdaş kölelik’ haline gelen bu sistemi topyekûn ortadan kaldırmak zorundayız. Bu zulüm bitene dek peşini bırakmayacağız.

Bu yazışmalardan da gördüğünüz gibi konu birden bire belediyelerin Kamu İhale Kanunu kapsamından çıkarılması talebi olmaktan çıkıp taşeron sisteminin kaldırılması talebine dönüşmüş; ancak TBMM Başkanlığı’na verilen belediyelerin Kamu İhale Kanunu kapsamından çıkarılması talebi aynen yerinde kalmış, belki de TMBB Başkanlığı tarafından işleme bile konulmuştur.

000153-copy

Cumhuriyet Halk Partisi’nin “Yaşanacak Bir Türkiye” sloganıyla yayınlanan 2015 tarihli Seçim Bildirgesi’nin “Taşeronlaşma” başlığını taşıyan bölümünde “Taşeronlaşmanın sona erdirilmesi için kamu kurumlarından başlayarak etkili bir eylem planı uygulayacağız. Kamuda taşeron işçiliğine, alt-işveren ve rödovans uygulamasına, özel kesime de örnek olacak biçimde son vereceğiz” denmektedir. (1)

Ayrıca yine aynı seçim bildirgesinin Kamu İhale Yasasını ele alan “Kamu Yönetiminde Etkin Denetim” başlıklı bölümünde belediye şirketlerinin Kamu İhale Yasası kapsamı dışında tutulacağına ilişkin hiçbir düzenlemeye yer verilmediği gibi “Yerel Yönetimler” başlıklı bölümünde belediye iktisadi teşebbüslerinin (BİT) üretim ve istihdama katkı sağlayacak şekilde güçlendirileceği, BİT’lerin faaliyetlerinin şeffaflaştırılacağı ve etkin şekilde denetlemesinin sağlanacağı belirtilmektedir. (2)

İzmir Milletvekili Murat Bakan ise verdiği kanun teklifinde taşeronlaşmanın ortadan kaldırılması için partisinin öngördüğü bir eylem planı önermemekte; ayrıca CHP’nin belediye iktisadi teşebbüslerinin şeffaflaştırılması ve daha etkin denetlenmesi hedefini göz ardı ederek belediye şirketlerinde ihalesiz iş yapılmasını sağlayacak bir kanun değişikliğinin yapılmasını istemekte; buna gerekçe olarak da Sayıştay, Maliye ve İçişleri Bakanlığı tarafından yapılan denetimlerle son yıllarda gelişen iç denetim uygulamaları nedeniyle Kamu İhale Kanunu eliyle yapılan denetime artık gerek kalmadığını ifade etmektedir.

Evet, belediye şirketleri maliye ve içişleri bakanlıklarıyla Sayıştay tarafından, ayrıca bazı belediyelerde oluşturulmuş iç denetim sistemiyle denetlenmekle birlikte; yapılan ihalelerin Kamu İhale Kurumu tarafından denetlenmesi ya da ihaleleri bu kurum tarafından izin verilmesi olası suçları önleyici bir özelliğe sahiptir. Oysa maliye ve içişleri bakanlıklarıyla Sayıştay tarafından yapılan denetimler çoğu kez suçun işlendiği tarihten sonra yapılan denetimlerdir. O nedenle suçu önleyici değil, suçun işlendikten sonra şikâyet ya da doğrudan tespit yöntemiyle öğrenilip soruşturulmasına yol açan bir işleve sahiptirler. O nedenle Kamu İhale Kanunu ve Kurumu eliyle yapılan denetimle bakanlıklar ya da Sayıştay tarafından yapılan farklı özellikteki denetimleri birbirine karıştırmamak, her ikisinin de farklı durum ve düzeylerde yararlı olduğunu kabul etmek gerekir.

İzmir Milletvekili Murat Bakan verdiği kanun teklifinin, Sayıştay tarafından denetlenen % 99’u yerel yönetimlere –yani kamuya- ait belediye şirketlerinde çalışan işçilerin iş güvencesinin sağlanmasını düzenleyeceğini iddia etmekle birlikte; belediye şirketlerinde çalışanların iş güvenliğini Kamu İhale Kurumu değil, istihdamı ve iş yaşamını düzenleyen İş mevzuatı düzenlemektedir. Bu nedenle bu kanun teklifinin hazırlanmasında bizce elmalarla armutlar birbirine karıştırılmış, belediye şirketlerindeki ihalesiz işlemleri ve bunun doğal sonucu olarak devamlı şikâyet ettiğimiz yolsuzluk ve hırsızlıkları arttıracak bir teklif, taşeronlaşmanın ilacı gibi takdim edilmeye çalışılmıştır. Oysa kamu kurumlarında ihalesiz iş yapılmasını, Kamu İhale Kanununun devre dışı bırakılmasını isteyen ve gerçekleştiren CHP değil, çoğu kez AKP olmuştur.

kor-fener

Sayın milletvekili söz konusu kanun teklifini büyük bir olasılıkla İzmir Büyükşehir Belediyesi ile diğer ilçe belediyelerine ait şirketlerin ihtiyaçlarını karşılamak, taşeron alımı ile ilgili ihalelerde yaşadıkları sorunları aşmak amacıyla hazırlamıştır. Kanun teklifi şayet böyle bir gereksinim nedeniyle hazırlanmışsa siz artık gerisini düşünün; yönetim kurulu üyeliklerinin rüşvet olarak dağıtıldığı, yapılan sponsor anlaşmalarının “ticari sır” gerekçesiyle açıklanmadığı, İzfaş gibi büyük ve önemli bir şirketin şeffaflığını kanıtlayan “Bilgi Toplumu Hizmetleri” sayfasının aylardır çalışmadığı, belediyede ihalesi yapılmak zorunda kalan birçok işin daha kolay yapılabilmesi, istenilen şirket ya da kişiye verilebilmesi için şirketlere havale edildiği günümüz koşullarında taşeron işçi alımlarının istenen yerden istendiği şekilde ihalesiz alındığını, yolsuzlukların arş-ı aleme yükseldiğini, belediye şirketlerinin daha fazla borç batağına sürüklendiğini, belediyeden transfer edilen sermaye paylarının daha da arttığını…

İzmir milletvekili Murat Bakan, sanırım Koca Ragıp Paşa’nın sözüyle “Şecaat arz ederken merd-i kıpti sirkatin söyler”; yani doğruyu söyler gibi yaparken belediye şirketlerinin daha da bozulmasına, yozlaşmasına neden olabilecek yeni ve yanlış bir açık kapının yaratılmasını önerir duruma düşmektedir…

(1) “Yaşanacak Bir Türkiye”, Seçim Bildirgesi 2015, CHP, sh.77

(2) “Yaşanacak Bir Türkiye”, Seçim Bildirgesi 2015, CHP, sh. 107-109

“Yemyeşil” Bir Reklamın Düşündürdükleri

Nurşin Altunay

İstanbul Film Festivali bünyesinde gösterilen bir filmi izlemeye gittim geçenlerde. Bağımsız filmler izleyebilmek için sponsorlara, reklamlara zor da olsa ses çıkartmamayı, kendi kendimize söylenmeyi öğrendik. Sabırla filmden önce gösterilen reklamları izlemeye başladım. Reklamlardan biri çok çarpıcıydı.

Reklam Antarktika’da on penguen, Akdeniz’de iki gagalı yunus, Macahel’de yüz Kafkas Arısı, yağmur ormanlarında on bambu, pardon on beş bambu, Akdeniz’de dört yavru Caretta Caretta, Tazmanya’da yirmi küçük su samuru diyor.. Bunları kurtarmayı vaat ediyor gibi. Sayılar ve görüntüler azıcık duyarlı olan herkesin direkt kalbinde bir yere dokunuyor. Bu hayvanları kurtarabilir miyim gerçekten? Matematik hesabı nasıl yapılmış pek anlamadım aslında. Yani dört Caretta Caretta, yirmi su samuru yavrusuna mı eş değer? Ne?

green-marketing

Neyse zaten dediğim gibi beyaz eşyaların içinden çıkıp, etrafından falan dolanıp kendi yaşam alanlarına akan bu hayvan görüntüleri ve sayılar gerçekten de “bu marka cihazları kullanırsak kurtarabileceklerimiz budur” gibi bir algı yarattı bende. Reklam direkt böyle bir şey söylemiş miydi? Yoksa bu görüntüler sadece bir büyü etkisi miydi? Ama yok. Yaklaşık bir dakika içinde geçip giden görüntülerin mesajı apaçık ortada. Onların yaşayıp yaşamaması, kurtarılıp kurtarılamaması bizim alacağımız karara, daha doğrusu alacağımız beyaz eşyalara bağlı..

Hayvan görüntüleri bittikten sonra şöyle deniliyor reklamda:

Doğa dostu teknoloji ürünü kullandığınızda dünyanın herhangi bir yerinde de bir canlı yaşam hakkını kullanmış oluyor. Şöyle bir düşünün, gelecek nesillere her şeyden daha değerli bir miras bırakıyorsunuz. Yaşamın kendisini”.

Şöyle bir düşünün diyor ya, ben de reklamın etkisinde kalmış biri olarak düşündüm. Biraz da baktım doğa dostu teknoloji denilen şeye. Web sayfaları da güzel reklamları gibi, yemyeşil, ferah, gayet çevreci bir imaja sahip.

Diyorlar ki “Enerji ve su sarfiyatına karşıyız! Eski beyaz eşyalarınız hala çalışıyor olabilir; ancak elektrik ve su sayacınız hızla dönmeye devam ediyor.”

Demek ki gelecek nesillere, çocuklarıma gerçek bir miras bırakmak istiyorsam, başka canlıların yaşam hakkına saygılıysam hemen gidip bu ürünlerden edinmeliyim. Evdekilerini eskiciye satarım. A-PLUS sınıfı beyaz eşyalar diğerlerine göre çok pahalı ama olsun. Dünya ve gelecek için paranın lafı mı olur? Kredi kartı numaramı verdiğim çevre örgütü benim yerime dünyayı kurtarmakla uğraşıyor gerçi. Yine de az daha katkı kendimi daha iyi hissetmemi sağlar. Parasıyla değil mi nihayetinde? Hayat ne kolay artık. Parayla her şey satın alınabiliyor. Para verip aktivist oluyorsun, dünyayı yok edenlerden ayrılıp dünyayı kurtaranlardan tarafa geçiyorsun. Para verip yaşam hakkı savunucusu da olunabiliyor, çok şahane. Kendine havalı bir kimlik yaratıyor ve vicdanın rahat uyuyabiliyorsun. Şöyle bir de bir kaç mesajlı STK tişörtü alırsan, çalgılı, şarkılı bir iki eyleme de gidersen tamamdır.
….
Böyle olmadı elbette. Bunu ben kurguladım. Reklamın bendeki etkisi çok farklı oldu.

Tüm konsantrasyonumu bozdu ve içimde bir şeyin yavaş yavaş büyümesine sebep oldu. Öfke miydi bu? Sadece basit bir kızgınlık mı? Kendimi ve etrafımdaki herkesi bir aynada mı görmüştüm de bu gerçek sert gelmişti? Biz böyle bir şey miydik artık?

g_001_f

Reklam hayvan görüntüleri, hayvan sayıları vererek belirtilen sayıda hayvanı kurtarabileceğimiz algısını oluşturuyor demiştik. Evet, sadece beyin böyle bir çıkarımda bulunuyor. Aslında reklam ve marka böyle bir şey iddia etmiyor. Siz öyle dedi zannediyorsunuz. Ustaca kurgulanmış. Görüntülerden hemen sonra söylenen sözleri zaten yukarıda yazmıştım. Ne anlamsız değil mi? Bu hayvanların ve bu sayıların anlamı ne o zaman? Sadece ima mı? Verilmeyen bir bilgiyi beynimiz tamamlıyor ve bunu kodluyor mu?

Düşünün diyor ya reklam.. Gerçekten düşünüyor mu insanlar? Düşünüyor muyuz? Bu beyaz eşyalar gökten zembille mi iniyor sanıyoruz? Nerede üretiliyor, ne kadar suyu kirletiyor, ne kadar havayı kirletiyor? Bozuk olmayan bir ürünü enerji tasarrufu vaat eden bir ürünle değiştirmek tasarruf mudur gerçekten? Madem bu şirketler tasarrufa bu kadar önem veriyor, doğayı, gelecek nesilleri falan düşünüyorlar, neden çok çok uzun yıllar bozulmayan ürünler yapmıyorlar? Neden hep daha büyüğünü, daha genişini üretmeye çalışıyorlar? Neden “çok fazla kıyafetiniz var, bu kadarına ihtiyacınız yok, dağıtın çoğunu, hem az çamaşır çıkar, tasarruf edersiniz.” demiyorlar. “Öyle bir öğünde kırk çeşit yemeğe gerek yok, bir tas çorbayla da doyarsınız. Napacaksınız devasa iç hacimli buzdolabını” da demiyorlar. “Eskiden çamaşır kurutma makinesi mi varmış, boşa enerji tüketimi” de demiyorlar elbette. Onun yerine tam tersi bu ürünlerin kullanımını teşvik ediyorlar. “Elde bulaşık yıkarsan çok su harcarsın, makine de yıkarsan az su harcarsın”.. Hadi ya.. Ondan önce daha az çamaşır yıkatmanın, daha az bulaşık çıkartmanın çaresi üzerine düşünseydik? Eskiden tek bir koca tabaktan yemek yiyebiliyorduk. Bulaşık sadece büyük bir kap ve çatal kaşık oluyordu. Ama şimdi çorba kâsesi, servis tabağı, salata kâsesi, herkese ayrı yoğurt tabağı vs. Bulaşıklar mutfağa sığmıyor, elde yıkama düşüncesi bile korkunç geliyor birçoğumuza. Yalan mı? Ha bir de bu makineler bir sürü başka ürün kullanımı gerektiriyor. Bir sürü kimyasal.. Mesela çamaşırların güzel kokması için yumuşatıcı lazım, bulaşıkların parlaması ve kıymetli porselen takımlarının korunması için özel deterjanlar ve yan ürünler lazım. Tüm bunlar çok önemli değil mi? Yaşamsal… Makinelerimiz olmasa biz ölürüz. Hayat durur.

green_label_graphic

Tükettirmek için kırk takla atan şirketlerin bu iyi, yumuşak, çevreci ve bizi düşünen maskeleri benim midemi bulandırıyor. “Yeşil aklama” dedikleri şey, tam da bu olsa gerek.

Yaşamı gerçekten savunan bir şirket olabilir mi? Para kazanmak için kurulmuş bir yapı para kazanmadan insanların iyiliğini düşünmeyi seçebilir mi? Dünyayı yok ettiğimizi ve dünyaya zarar verenin sadece bizler olduğunu düşündürterek kendi suçlarını mı gizliyorlar? Neden tek sorumlu biz olalım ki? Yozlaşma, algının kilitlenmesi, tüketim çılgınlığı sistemin devamı için gereklilik. Sistem görevini gayet iyi yaparak kendi yakıtını üretiyor işte. Yani bizi üretiyor. Sadece bir an durup düşününce anlaşılabilecek gerçekleri, milyonlarca insandan, çok çok uzun süre saklayabilme yetenekleri gerçekten çok gelişmiş bu şirketlerin.

Ne yazık. Şirketlerin bizim üzerimizden kendilerini var ettiğini göremediğimiz derin bir uykuya yatmış gibiyiz.

İzmir’de Zaman

Bugün sizlere İzmirli sahaf , matbaacı ve araştırmacı sevgili dostum Hakan Taşkıran’ın 2010 Ocak ayından bu yana yayınladığı Smyrna İzmir, Şehir Araştırmaları Dergisi‘nin birinci sayısı ile on ikinci sayısı arasında bir seri olarak hazırladığı “İzmir’de Zaman” çalışmasını tanıtmak istiyorum.

Uzun ve zahmetli bir çalışma sonucunda ortaya konulan bu araştırma ile İzmir’in meydanlarındaki, Kültürpark’taki, Alsancak Garı’ndaki ve eski camilerindeki birçok saatin farkına varıyor, İzmir’in ve İzmirli’nin zamanla ilişkisini anlamış oluyoruz.

Bu arada, Smyrna İzmir, Şehir Araştırmaları Dergisi’nin “İzmir’de Zaman” konusunu ele alan sayılarının bir set olarak, Tepekule Kitaplığı’nın Kemeraltı İpekçiler Çarşısı içindeki, eski Konak Belediye Başkanı rahmetli Süha Baykal’ın eski iş yerinde açılan sahaf dükkanından temin edilebileceğini söylemeden de geçmeyelim.

Elimizdeki dergilerde ele alınan “İzmir’de Zaman” konusunun alt başlıkları ise şu şekilde belirlenmiş:

1. Sayı, “İzmir Bayramyeri Saat Kulesi Unutuldu mu?”

01

2. Sayı, “İzmir Alsancak Garı Saat Kulesi Nerede?”

02

3. Sayı, “İzmir Konak Saat Kulesi’ne Nasıl Bakmalı?”

03

4. Sayı, “İzmir Konak Saat Kulesi Maketi – İzmir Şirinyer Nato Saat Kulesi, Yasak Zaman!”

04

5. Sayı, “İzmir Fuarı Saat Kulesi, Çalınmış Zaman!”

05

6. Sayı, “İzmir Agia Fotini Saat Kulesi, Kayıp Zaman!”

06

7. Sayı, “İzmir Cephe ve Meydan Saatleri (1)”

07

8. Sayı, “İzmir Cephe ve Meydan Saatleri (2)”, 

08

9. Sayı, “İzmir Kemeraltı Camilerinde Kuburlu Saatler”,

09

10. Sayı, “İzmir’de Zamana Dokunan Ustalar”,

10

11. Sayı, “Bir Şehir Sembolünün Portresi”,

11

12. Sayı, “Koleksiyon Tutkusu ve Psikanaliz, Bir Koleksiyon Nesnesi Olarak Saat Kuleleri”12

 

 

İstemezükçüyük… İsterdük… İstedük… İsterük…

Mihriban Yanık

Son günlerde aklım ‘istemezükçüler’ sözcüğüne takıldı.

Düşündüm, şu ‘istemezükçüler’ kimlerdir? Neleri istememişlerdir? Neden istememişlerdir?

Hemen birkaç örnek geldi aklıma.

Çok eskilere gidersek, birinci örnek olarak; paha biçilmez arkeolojik değerlerimizi, işlenmiş antik kent kalıntılarını, sanat harikası heykelleri işe yaramaz taş parçaları olarak gören dönemin padişahları, bu gün dünyanın her yerinden milyonlarca insanın hayranlıkla izlemeye koştuğu bu eserleri, ellerini ovuşturarak bekleyen dış ülkelere, hiç düşünmeden, yıllar boyunca hediye ediyorlar… O dönemde haddi olmadan (!)’neden veriyoruz?’ diye tedirgin ve cılız bir sesle soran, o nedenle de seslerini duyuramayan üç beş kişiydi ‘istemezükçüler’…

Peki, dönemin padişahları, bu eserlerin paha biçilmez değerde ve geçmişimizin kültürel zenginliği olduğunu bilselerdi verirler miydi? Elbette ki hayır…

Ama benim hala içim daralıyor, muhteşem ‘Knidos Aslanı‘ heykelinin nasıl götürüldüğünü gösteren fotoğrafı ve çizimi görünce…

izmir-099Cumhuriyetin ilk döneminde, ülkedeki her bir bireyin iyi bir eğitim almasını isteyen, bilim ve araştırmanın önemini kavramış yöneticiler tarafından köy enstitüleri kurulmuştu. Tam da, mezunları ülkenin dört bir yanına dağılmaya, ülke halkını eğitip bilinçlendirmeye başlamıştı ki; yine sömürü düzenini sürdürmek isteyen iç ve dış güçlerin yoğun baskı ve karalamaları ile bu okulların derhal kapatılması gerektiği (!) bildirildi… Ve gereği yapıldı…

Bu okulların kapatılmasını istemeyenler de dönemin ‘istemezükçü’leriydi…

Ama benim hala içim daralıyor, geçmişte yapılan bu hataları düşündükçe…

Sonra, savaş sonrası dönemin zorlukları içinde tam fabrikalarımızı, araştırma ve üretim tesislerimizi geliştirmeye girişmişken; birileri çıkıp o dönemin yöneticilerini ikna ederek, “neden uğraşıyorsunuz? Biz size yapılmışını hediye edelim” dediler. Ne kadar eski araç ve gereçleri varsa bize hibe (!) ederek, sık sık arızalanan bu eskilerin parçaları için bile dışa bağımlı olmamıza neden oldular. Tabii, araştırma, fabrika ve tesislere de elveda… Peki o zamanlar buna karşı çıkanlar kimlerdi?

Tabii ki, ‘İstemezükçü‘ler.

Ülkenin gelişimi yara almıştı. Ama olsun, zaten ülke böyle daha rahat yönetiliyordu…

Fazla uğraşmadan, kafa yormadan ülke yönetip (!) keyfine bakmak varken, nereden çıkmıştı bu ‘istemezükçüler’?

Tabii ki, derhal gereği yapılmıştı…

Ama benim hala içim daralıyor, üretimi unutup tüketim toplumu olmamıza, tohumumuzu ve buğdayımızı bile ithal eder hale geldiğimize bakıp…

Ülke genelindeki ‘istemezükçüler’i bırakıp, yaşadığımız kente bakalım biraz da;

Yıllar önce kent planları yapılırken ve uygulanırken, tarihi dokunun korunmasını isteyen ve güzelim hanların, köşklerin yıkılmasına karşı çıkanlar da, yol yapılmasını istemiyorlar diye ‘istemezükçü’ ilan edilmişlerdi…

Mezarlıkbaşı’ndaki katlı otopark bizzat dönemin belediyesi tarafından yapılmıştı Smyrna Antik Kenti Agora’sının dibine.

knidos-aslanc4b1
Knidos Aslanı

Başkan tarihi dokunun önemini bilseydi yaptırır mıydı hiç o çirkin binayı oraya? Tabii ki hayır…

Ve kalıntılar, sütunlar atılmıştı denize, oraya buraya, ‘istemezükçülere (!) aldırmadan…

Ama benim hala içim daralıyor, antik Agora’nın önünde dikilen o dev gibi beton otoparkı görünce…

Sonraları kentin kıyılarında, ormanlarında kaçak yapılara ve betonlaşmaya karşı çıkanlar da ‘istemezükçü’, körfeze dökülen akarsuların kıyılarındaki fabrikaların kaldırılmasını isteyenler de, güzel bir çabayla yıllardır büyütülen, geliştirilen kent ormanında yapılaşmaya karşı çıkanlar da ‘istemezükçü’ ilan edildiler.

Ama benim hala içim daralıyor, güzelim körfez kıyılarında beton kale gibi dizilen ve doğal hava dolaşımını engelleyip kenti boğan yapıları, 80’li yıllarda gücü elinde tutanların Balçova’daki ormanın içine yaptığı teras evleri, beni de görün diye bağıran tarihi Kervan Köprüsü’nün ve hızla yok olan eşsiz tarihi yapıların perişan halini görünce…

Konular çoğaltılabilir. Bunlar sadece birkaç örnek. Niyetim kimseyi kötülemek değil, olaylara genel olarak bakmak ve geçmişteki hatalarımızı görmek.

Bütün bunları düşünüp geriye doğru bakınca,

İstemezükçüler’ hiç de kötü şeyler istememişler,

Demek ki ‘istemezükçü‘ olmak kötü bir şey değilmiş…

O halde evet, ‘istemezükçüyük‘…

Ama sadece ‘istemezükçü’ değilük.

Geçmişteki tüm yöneticilerimizin bilgili ve bilinçli olmasını isterdük…

Evet, kentimiz için güzel şeylerin hepsini istedük…

Bu güzel şeylerin yapılmasını hala isterük…

Ve bunun için üstümüze düşen her görevi de yaparuk…

Ülkesini, halkını ve kentini iyi tanıyan, istek ve ihtiyaçları duyup görebilen, araştıran, bilimsel eğitim almış, kültürlü ve donanımlı, cesur, dürüst, eşitlikçi iktidarların, karar vericilerin, yönetimlerin çoğalması,

Halkımızın daha güvenli ortamlarda, araştırarak, sorgulayarak, öğrenerek, üreterek daha iyi, daha sağlıklı, daha mutlu, yaşaması, sevgi ve karşılıklı anlayışın artması dileği ile…

                                                                                                                                            

Stat Meselesi

Çağrı Gruşçu

Stat meselesi yine ayyuka çıktı.

Siyaset yine kızıştı. Ama her zaman olduğu gibi fillerin tepişmesinde karıncalar ezilmeye devam ediyor!

Taraftarlar sitemkâr ve haklı… Ancak olan biteni algılamadan, bir an önce olsun bitsin derdindeler.

Gayet doğal, çünkü sindirme ve bezdirme politikası hâkim…

Peki, ne olmuştu? Göztepe Başkanı Mehmet Sepil, kulübün yönetimini devraldığında Güzelyalı’daki Gürsel Aksel Tesisleri’nde inceleme yaptı.

Ne dedi? “Beş verip bir almayalım.”

Fakat sonra ne oldu? Projeler çizildi, Gürsel Aksel Stadı oldubittiyle ihale edildi.

Proje taraftarı heyecanlandırmadı.

Neden? Çünkü Göztepe taraftarı ve yönetimi, en az 35 bin kişilik bir stadın hayalini kuruyordu. Aslında Göztepe’nin kıdemlileri dâhil büyük ölçüde taraftarlar yıllardır Güzelyalı’da bir stadın hayalini yaşıyordu.

Peki, sonra ne oldu? 15 bin kapasiteli ilk projeye itirazlar yükseldi. “Burası nefes alma noktası” diyen aktivistler de oldu, bu projeyi anlı şanlı Göztepe’ye yakıştırmayan taraftarlar da…

Zaten kamulaştırması tamamlanmamış bir arazi ve imar uygulaması yapılmaması nedeniyle ihale iptal edildi ve süre uzadı.

***

Gelelim Karşıyaka Yalı Tesisleri’ne…

Benzer bir süreç burada da yaşandı. İkiz yapılacağı söylenen 15 bin kişilik Karşıyaka Stadı için benzer itirazlar yükseldi.

Bu sırada kentin şehremini çıktı ve dedi ki: “Kuzey’de Örnekköy Güney’de Uzundere’de iki hazine arazisi var; tahsis edin İzmir’e 30-35 bin kişilik iki çağdaş stat yapalım.”

Haklıydı da! Kentini düşünen bir başkan önerisiydi. Kentin gelişim koridoru düşünüldüğünde ulaşımı da zor olmayan bu iki dev araziye bu statlar rahatlıkla yapılabilirdi.

Günü kurtarmak yerine kulüplerin geleceği de kurtulabilirdi.

Ancak konu siyaset malzemesi oldu; o araziler ile ilgili hükümet kanadından bir açıklama dahi gelmediği gibi kulak arkası yapıldı.

Peki, sonra ne oldu? İzmir’i Ankara’dan yönetenler ne derse o!

***

Bu statlar yapılacak dediler, şehri alt üst ettiler. Taraftarı isyana sürüklediler, biz yapmazsak kimse yapamaz diyerek algı yarattılar, yeri de geldi seçim malzemesi yaptılar.

Çaresiz süreci sadece izlemek zorunda kalan ve ülkenin muhtelif şehirlerinde devasa statlarda başka takımları imrenerek izleyen üçüncü büyük şehrin taraftarları da 35 bindi 40 bindi derken “20 bine mecbur” bırakıldı.

Peki, sonra ne olacak? Bu statlar olacak. Belki kapasitesi ifade edilen rakamların altında kalacak ama yine de “her şeye rağmen” yapılacak. Yıllar geçecek Göztepe, büyük hedefler peşinde koşacak; günü kurtaralım derdinde olanlar yüzünden Göztepe’nin şanlı taraftarı belki bir asır bu stada mahkûm kalacak. Şehrin göbeğinde asayiş sorunu ve karmaşasıyla…

Keza Karşıyaka da öyle…

Sportif başarılar arttıkça acele alınan kararlar gözden geçirilecek ancak iş işten geçmiş olacak.

***

Stat tartışmasında İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nu ve Karşıyaka Belediye Başkanı Hüseyin Mutlu Akpınar’ı haklı buluyorum. Bu konuda ciddi bir sorumluluk taşıyorlar.

campnou_colors

Kulüp başkanlarının da İzmir’in geleceği için aynı sorumluluğu taşıması gerekir. Kent sporuna beş kuruşluk katkısı olmayan bir vakfın başkanı olarak yapılan yersiz açıklamalarla ise ortalığı bulandırmaya hiç gerek yok.

Hükümet tarafından bugüne kadar yaratılan algı başarılı oldu ve atı alan Üsküdar’ı geçmek üzere… Hele ki, Başbakan Binali Yıldırım’ın İzmir ziyaretinde Göztepe Stadı’nı adeta Nou Camp Stadı gibi tanıtacak olmasıyla kulüpler ve camialarda heyecan başlayacak ve geri dönülmez bir yola girilecek.

Ne olursa olsun; şu dakika itibariyle senin davan benim davam demeden uzlaşı yolu bulunmalı ve kent için en doğru değerlendirme tamamlanmalıdır. Kenti bu kısır tartışmayla malzeme yapan genel siyaset temsilcilerinin tartışmayı uzatmaması ve ortak paydada bütünleşmesi gerekir.

***

Taraftarlara tavsiyem: Geleceği görün, daha iyisi için ısrar edin. Kentinizin ve kulübünüzün geleceğini riske atmayın!

Kulüp yöneticilerine önerim: Planları yeniden gözden geçirin; “beş verip bir almayın”. O tesislerde yetişecek fidanları, kentin acil eylem durumunu, kentlinin spor yapacağı ve nefes alacağı alanları düşünün.

Siyasi iradeye de çağrım: TARAFTARI SİYASET MALZEMESİ YAPMAYIN!